escort bayan, ankara escort, antalya escort, escort, porno izle

Stalin Yargılanıyor

(oyun) Gün Zileli, Kibele, 2010.

ARKA KAPAK:

Kalinin (Fısıldar): İnanamıyorum. Gerçekten inanamıyorum Stalin yoldaşın bunları söylüyor olabileceğine. Bu bir mucize, sevindirici bir mucize… Ama…

Molotov: Ama ne?..

Yezhov: Bu ya bizleri tuzağa düşürmek için düzenlenmiş bir oyunsa… Ha ne dersiniz… Bu ihtimal sizin de aklınıza gelmedi mi?

Jdanov: Doğrusu benim geldi…

Kalinin: Ne diyorsunuz siz… İmkânsız bir şey bu.

Molotov: Bence kesinlikle bir oyun bu… Stalin yoldaş bizim davaya bağlılığımızı sınıyor…

Kalinin: Neler diyorsunuz siz? Öyle olsa Yezhov’un haberi olurdu. O da şaşkın, görmediniz mi?



“Stalin Yargılanıyor” ilginç ve önemli bir piyes. Daha ilk okuyuşumda diyalogları akıcı, kurguyu çarpıcı bulmuştum. Hem sahne hem de perde için heyecan vericiydi. Tek sorun, yaklaşık 40 oyuncu gerektirmesiydi. Süreçte, rol sayısı 15, oyuncu sayısı 8 oldu; iki perde birleşti. Gün Zileli’ye Stalin bağlamında böyle bir piyes yazdığı için teşekkür ederim -hem tiyatrosever hem de Stalinizme karşı (etkilerini yaşamış) bir sosyalist olarak.

Tarihsel bir fantezi…

Tarık Günersel





Yayın Yönetmeni: İskender Aydın,  Kapak Tasarım: Duygu Güven, Baskı: 1, Basım Tarihi: Ağustos 2010, Sayfa Sayısı: 64, ISBN No: 978-9944-339-28-5

Etiket Fiyatı:



Email this post Email this post

  • Ask Question


    1. 1 Süleyman Arıoğlu 28 Ağustos 10 / 6pm

      Davanın savcısı Vışinski’yse Stalin’in işi zor. 🙂

    2. 2 BaranaS 4 Eylül 10 / 8pm

      Stalin karşıtlığında Oidipus Kompleksi kavramı açıklayıcı olabilir mi?
      Stalin eleştirisi eğer Stalin düşmanlığı ve kan davasına dönüşmüşse ve artık ideolojik düzlemin dışına çıktıysa,bu ruh hali Oidipus Kompleksiyle yorumlanabilir.
      http://chanfe.blogspot.com/2010/07/oidipus-kompleksi-ve-baba-katilligi.html

    3. 3 yeni bir iş önerisi 21 Eylül 10 / 10am

      dünyada o kadar halk düşmanı varken, o kadar katil varken tamda burjuvazinin işine gelenei, burjuvazinin kendisinin yapmak istediği şeyi yapıyorsunuz.
      kendinize başka bir iş bulmanızı ve Stalin’i anlamanızı tavsiye ediyorum, çünkü -kitabıı okumadım ama- stalin sosyalizmle özdeşleşmiştir, dost-düşman gözünde, (lenin, mao, marx, engels, che, castro, deniz, mahir, ibo vb gibi) ve staline saldırırken aslında sosyalizme saldırıyorsunuz ve artık bunun modası geçmiştir, onun içindekendinize yeni bir iş bulmanızı öneririm

    4. 4 Gün Zileli 21 Eylül 10 / 11am

      Ne zamandır iş arıyorum ama bulamıyorum. Sizin önerdiğiniz bir yer var mı?…

    5. 5 Anonim 21 Eylül 10 / 2pm

      stalinle özdeşleşen bir sosyalizm kendi kendini bitirmiş demektir…

    6. 6 Bardamu 21 Eylül 10 / 3pm

      Kişi kültü ve tabu düzeni müptelalığı sosyalistlerde dincilerden bile fazla. Devrimin hedefi sınıfsız bir toplumdur; yani özgürleşmektir. Sınıfsız toplumu hedeflemeyi, putperestlikle karıştırmamak lazım. Putlar yaratarak özgürleşilmez. Sosyalizmi bir de putların en yozuna (Stalin) özdeşleştirmenin devrimle, sınıfsız toplumla hiçbir alakası olamayacağı gibi, ona en aykırı şeydir. Devrimcilerin işi puta tapınmak değil, o putları yıkmaktır. Burjuva olan put kırıcılığı değil, puta tapınıcılıktır.

    7. 7 Anonim 21 Eylül 10 / 3pm

      stalini anlamaktan bahsedilmiş bir de unutulmamalı ki soldan gelen stalin eleştirilerinin çoğu stalinist külliyata hakim kimselere aittir. stalini bir tek stalinistler mi anlamış acaba…

    8. 8 Mrs. Dalloway 24 Eylül 10 / 2pm

      Burjuvazinin işine gelecek diye doğru bildiklerimizi yanlış mı aktaracağız veya susacak mıyız? Tek ‘düşman’ gerçekten sadece burjuvazi mi? Yoksa kendi tutucu zihin yapımız mı?
      Bi düşünmek gerek.. Çook düşünmek gerek

    9. 9 Mrs. Dalloway 25 Eylül 10 / 12pm

      Bu oyunu kısa metraj bir film olarak görmeyi çok isterim. Sinemaya ne kadar uygun bir dilin var Gün. Oyun olarak da çok güzel, okuduğum en ironik ve anti-stalinistliğiyle tek oyun.

      Tebrik ediyorum.

    10. 10 Anonim 8 Aralık 10 / 2pm

      “Stalin Eleştirileri Üzerine “(H.Yeşil) adlı yapıt’ın 131-132.ci
      sayfalarından bir alıntı .Yorumsuz aktarıyorum:

      ” Stalin’e bütün Sovyet ve dünya halklarının büyük saygı ve sev
      gi beslediği tarihsel bir gerçek;kimsenin ortadan kaldıramıyaca
      ğı bir olgudur.Ama beslenilen bu saygı ve sevgi,Stalin’e bütün
      dünyada komünistlerin duyduğu güven,gökten zembille inme
      miştir.Bunun HAKLI bir maddi temeli vardır.Bu temel,onun Le
      ninizmi her türlü oportünizme karşı devralmış,savunmuş ve
      geliştirmiş olmasında;Sovyetlerde muazzam sosyalist inşa
      zaferleri kazanılmasına önderlik etmiş olmasında;bütün dün
      yada Dünya Komünist Hareketine doğru bir önderlik vermiş
      olmasında;ve gerek Sovyet gerekse dünya halklarına İkinci Dünya Savaşında Hitler faşizmine karşı kazanılan zaferde
      önderlik etmesi gerçeklerinde yatmaktadır.Stalin ,yaşadığı
      dönemde ,gerçekten dünya proleteryasının ve ezilen halk
      ların en önemli önderi durumunda idi.Stalin’e bütün dünyada
      komünistlerin,işçi sınıfının,ezilen halkların duyduğu sevgi,say
      gı,güven(en az bütün dünyada burjuvazinin ona duyduğu nef
      ret kadar!)haklı idi.Ve buna ” kişiye tapma ” denemez.
      Kişiye tapma olayı;herhangi bir kişinin gerçek durumunun
      abartıldığı ve ona karşı bir insan değilmiş de sanki bir azizmiş
      gibi yaklaşıldığı,onun söylediği ve yaptığı herşeyin hiç eleştirisiz
      kabul edildiği;güvenin körce bir güvene dönüştüğü andan iti
      baren sözkonusudur.
      Bu gibi görünümler özellikle ikinci Dünya Savaşından sonra
      Sovyetler birliğin’de kendini göstermiştir.Bu bir olgudur.Stalin’e en çok övgü yağdıranlar,daha sonra en ateşli “kişiye tapmaya
      karşı” savaşçılar şeklinde ortaya çıkmışlardır.Bu da bir başka olgudur.Bunlar birleştirildiğinde çıkan sonuç,kişiye tapma denen olayın bizzat daha sonra ” kişiye tapmaya karşı ” savaş
      çılar kesilen revizyonistler tarafından körüklendiğidir.
      Stalin’in bu konuda tavrına gelince :
      23 şubat 1946’da,İkinci Dünya Savaşından hemen sonra,
      Stalin ismi etrafında en çok övgü düzüldüğü dönemde(ki bu
      övgünün maddi temeli vardı;abartılmadığı sürece Stalin’in
      kazanımlarının ortaya konup övülmesi yanlış değildi) Stalin,
      Binbaşı Profesör Dr.Rasin’e yazdığı bir cevapta şöyle demek
      tedir :
      “( Tezlerde..CN)…Stalin’e dizilen övgüler de kulağı tırmala
      maktadır.Bunlharı okumak gerçekten utanç vericidir..”(Stalin,
      T.E.C.17,Almancas.29)
      Görüldüğü gibi,Stalin’in “kişiye tapmanın yayılmasına gözyum
      duğu” ve ” yaydığı” da bir iftiradır.

    11. 11 Stalin’e bütün Sovyet ve dünya halklarının büyük saygı ve sev 8 Aralık 10 / 2pm

      Türkiye’nin çagdisi solculari hariç dünyada Stalin’in mezarina tükürmeyecek bir Allah’in kulu var mi?

    12. 12 Anonim 8 Aralık 10 / 2pm

      Yukarda ” Açık dille yazılmış” bir Stalin yorum’u verdim.Şimdi de Gün Zileli üzerine yorum veriyorum.:
      “21 eylül 2010 tr.,yeni bir iş önerisi “adlı polemik’te şöyle yazıyor: ” dünyada o kadar halk düşmanı varken,o kadar katil
      varken,tam da burjuvazinin işine geleni,burjuvazinin yapmak istediğini yapıyorsunuz ” Yazıyı yazan arkadaş oldukça saf !
      Gün Zileli ideolojisini halk dostu veya proleteryanın,ezilen
      halkların yanında bir ideolojiymiş gibi hala görüyor !Bu
      ideoloji’nin ezilenlerle,proleteryay’la yakından-uzaktan alakası
      yok.Bu ideoloji son aşamada ezen ve sömürenden yana
      katıksız bir BURJUVA ideolojisidir.Arkadaşın da artık bunu
      öğrenmiş olması gerekmektedir..! Günaydın!

    13. 13 Gün Zileli 8 Aralık 10 / 2pm

      Kafası çalışmayanlara anlatacağım hiçbir şey yok. Hele yüreği olmayanlara hiç…

    14. 14 Anonim 8 Aralık 10 / 5pm

      Sizin tarikat’tan biri şöyle yazıyor :Stalin’in mezarına tükürmeyecek biri varmı….
      Şu anlatıma şu yazıya ve terbiyesizliğe bakınız !
      İşte böylesine bir dil.. ve karalama ! Zizek dahi bunca sygılı iken..!Hiç değilse Stalin’in bir kurtarıcılığını teslim edebiliyor

    15. 15 epr 8 Aralık 10 / 5pm

      Faşizme Karşı Mücadele Bolşevizme Karşı Mücadele İle Başlar

      Otto Rühle

      The Struggle Against Fascism Begins with the Struggle Against Bolshevism

      Otto Rühle

      The struggle against Fascism begins with the struggle against Bolshevism

      ‘Living Marxism’, vol. 4, n. 8, 1939.

      Giriş

      Faşizmin trajik tarihi, modern demokratik Devletin içinde en son noktasına erişerek, şimdi usulüne uygun gelişmesinin tüm rotasını yürümüş oldu, Rühle’nin makalesi bizim için seve seve anlaşılır oldu. Makale 30’ların sonunda yazılmıştı ve aynı zamanda hem Bolşevizme hem de Faşizme karşı mücadeleye ithaf edilmişti.

      Şimdiki kapitalizmin gerçek hakimiyeti, Güncel faşizme (demokrasi olarak kamufle edilmiş) platform sağlayan otoriter tasarımları gösteriyor ve bu güncel bolşevizmler (proleteryanın diktatörlüğü olarak kamufle edilmiş) açıkça benzer varoluyorlar.

      Daha açık olmak için şunu söyleyebiliriz, gerçek bir iktidar için kurallara uygun (demirden) otorite dökümü yaparak, kapitalist proje mutlak kontrol yolunda gelişiyor. Bu kontrole, her ikisi de aynı noktaya varsa da iki farklı biçimde ulaşılabilir. a) Demokratik bir yolla, Dış ilişkilerdeki karar almanın merkezsizleşmesi temeline dayanan, merkezileşmiş bir iktidarı yeniden yapıladırma, batı demokrasileri olarak anılanlarda geliştiği gibi; b) Bir Devlet kapitalizmi olarak, örtülü ideolojik bir sömürülmenin düzenlenmesi ve komünist parti tarafından doğrudan kontrol: tüm komünist devletler olarak anılanlarda bir derecede ya da diğer biçimde olanlar gibi.

      Eğer her iki yolu da değerlendirirsek ve sömürücülerin kendi amaçlarına ulaşmak için yapabilecekleri ne kaldığını göz önünde tutarsak, açıkça Batı demokrasilerinin mutlak kontrol yolundaki her iki yoldan daha gelişmiş olanı olduğunu söyleyebiliriz, totaliter “komünist” rejimler değil. Buna rağmen mutlak kontrole yönelik seçilmiş olan en çabuk yolda (Devlet aygıtının tamamiyle kontrolü ve ideolojisinde) ikinci seçilen en az stabil olanı ve aynı zamanda en tehlikeli olan yol (onlar için). Bu rejimler, sadece belirli bir marjinalleştirilmiş azınlığın değil (batı demokrasilerindeki meselenin olduğu gibi), fakat sömürülmüş büyük kitlelerin ilgili olduğu muazzam ayaklanma potansiyelinin üzerinde oturuyorlar. Diğer taraftan, batı demokrasileri -çok fazla kendi marifetleriyle değil ama kapitalist yarışma mekanizması dolayısıyla- kendilerini baskının daha incelikli olması gerekliliğiyle yüzleşmiş buldular ve bu yüzden bugünkü gerçek faşizmi karakerize eden kontrol biçimini daha dikkatli ve zekice gerçekleştirebildiler.

      Yukarıda bahsedilen devlet modelleri, “proleterya diktatörlüğünün” ülkelerinin faşizmlerinin “batı demokrasisi” ülkelerinin faşizminden öğrenmek zorunda olduğunu anlamak içindi. İlk olarak, baskı sadece muhaliflere değil, ama aynı zamanda bir çok nedenden ötürü onaylamayan ya da basitçe onaylama belirtileri göstermeyen geniş katmanlardaki işçilere ve köylülere de, parti aygıtının otoritesiyle darbe indiriyor. Toplama kampları sadece suçlu muamelesi yapılan küçük muhalifler için değil ama halkın geniş tabakalarını tutmak için de planlandılar. Batı’da “farklı” olarak görülenler, özel cezaevlerinin suçlulaştırılmış bir azınlığı seçmesiyle -örneğin İtalya’da- konsensus mekanizması yoluyla, büyük sömürülen kitlelerden koparıldılar, ve, sosyal cemiyetten ayrıldılar. Batı demokrasisi modern faşizminin karakteristiğinde bu var: kendi kendine, herkesi “katılımcı” yapmak isteyen bir iktidar yapısı olarak ortaya çıkıyor ve hiçkimseyi dışlamak istemeyen, ama sadece, kontrolün bütünlüklü gelişmesinin ekonomiyi ve politik etiketleri mükemmelleştireceği görüşünde, kontrolün tüm ekonomik iktidarının merkezini, politik iktidarın merkeziyle birlikte koordine edebilecek, sınırlı bir azınlığın ellerinde kalacağı koşullarda. “Komünist” Devletlerin faşizmi açıkça kendisini daha geride sunuyor, birisinin farklı şekilde düşünmesini belirleyebilecek ideolojinin kitlesel kullanımında daha az zeki. Bununla birlikte, basitçe, baskının kesin bir biçimdeki gösteri aşamasının (Lenin’in, Mao’nun vs. dev resimleri, batı koşullarıda kesinlikle düşünülemez) ne kadar karmaşık oldukları önemli değil, her zaman faşizmin kızıl bir biçimini temsil ediyorlar (Çin’in kültürel devrimini düşünüyoruz), temelde Nuremburg’un görkemli Nazi geçit törenlerinden çok farklı değil, ya da diğer Palazzo Venezia(Mussoli’nin balkonundan konuşmalar yaptığı saray) soytarısının kasılmalarından.

      Faşizmin Çin ve Rus modellerinin şimdi ilerlemeci “açık”, tipik batı demokrasilerine doğru yöneldiği söylenebilir, partinin en üst mercileri bile, sömürülen kitleler üzerinde olağanüstü ideolojinin bir sonsuz geviş getirilmesinin kullanılmasıyla usule uygun bir hakimiyeti sağlamanın zorluklarını anlamaya başlıyorlar. Belki, faşizmin daha akılcı biçimlere ulaşmasına başlıca engellerden birisi, dünyanın politik-askeri iki iktidar bloğuna bölünmüşlüğü, fakat bu meseleyi değiştirmiyor, örneğin Çin’in güncel “özgürleşmesi”, -bu seviyedeki üretim ve tüketicilikte başka hiçbir şeye değilse bile, Amerikan modelinin nüfuz etmesine izin verdi.

      Rühle’nin bu kısa ve öz makalesi bu yüzden onun ilişkisini sağlıyor. Zamanının hararetinde yazılmış, ve şaşırtıcı bir biçimde, o zaman, son derece karmaşık ve anlaşılması güç bu ilişkileri anlıyor. Faşizme karşı mücadele Bolşevizme karşı mücadeleyle başlar. Bugün aynı şekilde tekrar ediyoruz: karmaşık faşizme karşı mücadele daha basit ve bu yüzden anlaşılabilir çeşitlerine karşı mücadeleyle başlar. Hatta, Komünist olarak isimlemdirilenler gibi Devlet biçimlerinin faşist doğalarına girerek, kendisini hangi biçimde kuruyor olursa olsun, tek çözümün iktidarın şimdiden ve kesin yokedilmesi olduğunu anladık. Müdahalenin anarşist biçiminin, gerçeklikte faşizme karşı mücadeleyi doğru bir yönelimde yapabilecek biricikliğiyle bunu doğruluyoruz.

      Alfredo M. Bonanno

      27 Mayıs 1981

      Faşizme Karşı Mücadele Bolşevizme Karşı Mücadele İle Başlar

      I.

      Rusya yeni totaliter devletlerin en önüne yerleştirilmek zorunda. Yeni Devlet prensibini uygulayan ilk devletti. Uygulanmasında en çok mesafe kaydetmişti. Anayasal bir diktatörlüğü politik ve yönetimsel terör sistemininde dahil olmasıyla birlikte ilk uygulayandı. Mutlak Devletin tüm özelliklerini adapte ederek, bu yüzden Demokratik Devlet Sistemi’ni fes ederek diktatöryel bir yönetime zorlanmış diğer ülkeler için bir modele dönüştü. Rusya faşizm için örnekti.

      Bu noktaya hiçbir kaza yol açmadı, ne de tarihin kötü bir şakası. Burada sistemlerin kopyalanması görünürde değil ama gerçek. Herşey, farklı derecelerdeki tarihsel ve politik gelişmeye uygulanmış aynı prensiplerin sonuçları ve ifadeleriyle başa çıkmak zorunda olduğumuza işaret ediyor. “Komünist” parti hoşlansa da hoşlanmasa da, sorun ayı kalıyor: Devlet düzeni ve Rusya’daki yönetim, İtalya’daki ve Almanya’dakinden ayırt edilemez. Özünde aynılar. Birisi kızıldan, karadan, ya da kahverengi “Sovyet Devleti”nden, kızıl, kara, ya da kahverengi faşizm gibi bahsedebilir. Bu ülkeler arasında belirli ideolojik farklılıklar olmasına rağmen, ideoloji Hiçbir zaman birincil önemde değil. Ayrıca, İdeolojiler değişebilir ve bu gibi değişimler Devlet Aygıtı’nın işlevlerine ve karakterine zorunlu olarak yansımazlar. Dahası, Almanya’da ve İtalya’da özel mülkiyetin hala varolması, sadece ikincil önemdeki bir değişiklik. Yalnızca özel mülkiyetin ortadan kaldırılması sosyalizmi garantilemiyor. Özel mülkiyet kapitalizm içinde de ortadan kaldırılabilir. Sosyalist bir toplumu esas belirleyen şey, üretim araçlarındaki özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, işçilerin kendi emeklerinin ürünleri üzerindeki kontrolü ve ücretlilik sisteminin sona ermesidir. Bu her iki başarı, İtalya’da ve Almanya’daki gibi Rusya’da yerine getirmedi. Düşünen bir işçi faşizmin ne olduğunu biliyor ve onunla savaşıyor, ama Rusya’nın selamladığı gibi, o sadece sıklıkla sosyalistçe doğası olduğu mitini kabul etmeye istekli. Bu aldatılma faşizmle toptan ve kararlı bir kopuşu engelliyor, çünkü o (İşçilerin sosyalist doğası olduğu miti) -Almanya’da ve İtalya’da olduğu gibi- özdeş bir Devlet ve Hükümet sistemine yol açan, gerekçelere, önkoşullara, ve Rusya’da olan koşullara karşı, ilkesel direnişi engelliyor. Bu yüzden Rus miti karşı-devrimin ideolojik bir silahına dönüşüyor.

      Bazıları, Rusya’nın diğer ülkelerden sosyalizme bir adım daha yakın olduğunu sanmalarına rağmen, bu “Sovyet Devlet”inin Uluslar arası proleteryaya sınıf mücadelesi amaçlarına daha yakın olması için yardım ettiği anlamına gelmiyor. Aksine, Rusya kendisini Sosyalist bir Devlet olarak tanımlayarak, dünya işçilerinin gözlerini boyuyor ve aldatıyor.

      İnsanlık için iki efendiye hizmet etmek mümkün değil. Totaliter bir devlet bile böyle birşeyi yapamaz. Eğer faşizm kapitalistçe ve emperyalistçe çıkarlara hizmet ediyorsa, işçilerin ihtiyaçlarına hizmet edemez. Eğer, buna karşı, görünen birbirine karşı olan iki sınıf aynı devlet sisteminin tarafındaysa, ciddi bir şekilde birşeyler yanlış olmak zorunda. Bir ya da diğer sınıf hata yapıyor olmak zorunda. Hiçkimse sorunun sadece bir türü olduğunu ve bu aynı politik biçimlerde olmasına rağmen, içeriğinin geniş çeşitli olabileceğini, bu yüzden gerçekten önemli olmadığını söyleyememeli. Bu kendi kendine kuruntu yapmak olurdu. Marksistler için böyle şeyler gerçekleşmez. Onlar için biçim ve içerik birbirine uygundur ve ayrılamazlar. Şimdi, eğer Sovyet Devleti faşizm için bir model olarak hizmet veriyorsa, aynı zamanda faşizmin genel yapısal ve işlevsel unsurlarını da içermek zorunda. Ne olduklarını belirlemek için Leninizm tarafından kurulmuş, Bolşevizmin Rus koşullarına uygulanması olan, “Sovyet Sistemi”ne geri dönmek zorundayız. Ve eğer Bolşevizm ve Faşizm arasında bir özdeşlik kurulabilirse, sonrasında proleterya hem faşizme karşı mücadele ederken hem de Rus “Sovyet Sistemi”ni savunamaz. Onun yerine, Faşizme karşı mücadele Bolşevizm’e karşı mücadeleyle başlamak zorundadır.

      II.

      Başından beri, Lenin için Bolşevizm tamamiyle bir Rus fenomeniydi. Uzun yıllar politik aktiviteleri boyunca, diğer ülkelerdeki mücadele biçimlerine Bolşevik sistemi uygulamayı hiç denemedi. O bir sosyal demokrattı; Bebel ve Kautksy’de işçi sınıfının liderlerinin cana yakınlığını gören ve Lenin’in bu kahramanlarına ve tüm diğer oportünistlere karşı mücadele eden Alman Sosyalist hareketinin sol kanadını görmezden geldi. Onları görmezden gelerek, -Rosa Luxemburg liderliğinde, Alman “solu”nun Kautksyciliğe karşı zaten açık mücadeleye girişmiş olduğunda bile-, küçük bir grup Rus göçmeninin çevrelediği uyumlu bir izolasyonda kaldı, ve nüfuzunun(Kautsky’nin) etkisi altında kalmaya devam etti.

      Lenin sadece Rusya ile ilgiliydi. Amacı, Çarcı feodal sistemin son bulması ve burjuva toplumunun içinde muazzam miktardaki politik gücü sosyal demokratik partisi için ele geçirmekti. Bununla birlikte, sadece işçilerin dünya devrimi ortaya çıktığında iktidarda kalabileceğini ve sosyalizasyon işlemini yürütebileceğini anladı.Ama bu bağlamdaki kendi aktiviteleri açıkça uygun olmayan bir biçimdeydi. Alman işçilerinin tekrar partiye, sendikalara, ve parlamentoya, girmelerine yardım ederek ve aynı zamanda Alman Konsey(sovyet) hareketinin yok edilmesiyle, Bolşevikler, uykudan kalkmakta olan Avrupa Devrimi’nin yenilgisine yardım ettiler.

      Profesyonel devrimcilerin bir tarafta olduğu ve diğer tarafta ardındaki geniş kitlelerin varlığından meydana gelen Bolşevik Parti, izole olarak kaldı. Sivil savaş, müdahale, ekonomik gerileme, deneylerin sosyalizasyonundaki başarısızlık, hazırlıksız Kızıl Ordu yıllarında gerçek bir sovyet sistemi geliştirilemedi. Menşevikler tarafından geliştirilmiş Sovyetler olmasına rağmen, Bolşevik şemaya uymuyordu, Bolşevikler onların yardımıyla iktidara gelmişlerdi. İktidarın stabilizasyonu ve ekonomik yeniden yapılandırma sürecinde, Bolşevik Parti kendi kararları ve aktiviteleri için tuhaf sovyet sistemini nasıl koordine edeceğini bilmiyordu. Yine de, Sosyalizm Bolşeviklerin de arzusuydu, ve gerçekleştirilmesi için dünya proleteryasına ihtiyaç duydu.

      Lenin, dünya işçilerini Bolşevik metodlara kazanmak için bunun olmazsa olmaz olduğunu düşündü. Bolşevizmin muazzam zaferine rağmen, diğer ülkelerin işçilerinin kendilerinin Bolşevik teori ve pratiği kabul etmek için biraz eğilim göstermesi rahatsız ediciydi, ama tersine bir kaç ülkede, ve özellikle Almanya’da, konsey hareketinin yönüne doğru yönelmişti.

      Bu konsey hareketini Lenin Rusya’da artık kullanamazdı. Diğer Avrupa ülkelerinde Bolşevik biçimdeki ayaklanmalara karşı güçlü yönelimler gösterdi. Moskova’nın tüm ülkelerdeki muazzam propagandasına rağmen, -Lenin’in kendisinin de işaret ettiği gibi- “ultra-sol” olarak isimlendirilenler, Bolşevik Parti tarafından gönderilen tüm propagandistlerin yaptığından, konsey hareketi temelindeki bir devrim için daha başarılı bir ajitasyon yaptı. Bolşevizmi takip eden, Komünist Parti, burjuvazinin proleteryalaşmış büyük parçalarından meydana gelen küçük, histerik, ve yaygaracı bir olarak grup kaldı, oysa konsey hareketi gerçek proleterya güçlülüğü kazandı ve işçi sınıfının en iyi bileşenlerini cezbetti. Bu durumun üstesinden gelmek için, Bolşevik propaganda arttırılmak zorundaydı; “ultra-sol”a saldırılmalıydı; Bolşevizm yararına onun (konsey hareketinin) etkisi yok edilmeliydi.

      Sovyet Sisteminin Rusya’da başarısızlığa uğramasından bu yana, radikal ‘rekabet’ Rusya’da Bolşevizmin başaramadığı şeyin diğer yerlerde bolşevizmden bağımsız olarak çok iyi farkına varılabileceğini dünyaya kanıtlamaya nasıl cüret edilebileceğine dairdi. Bu rekabete karşı, Lenin iktidarı kaybetme korkusu ve sapkınların başarısına olan öfkesinin sonucu olarak “Der Radikalismus, die Kinderkrankheit des Kommunismus – Radicalism, an Infantile Disease of Communism – Radikalizm, Komünizmin Bir Çocukluk Hastalığı”nı (Ç.N: Türkçe’ye -“Sol Komünizm”, Bir Çocukluk Hastalığı”- olarak çevrilmiştir.) yazdı. İlk başta bu broşür ‘Marksist strateji ve taktiğin yaygın bir izahındaki deneme’ altbaşlığıyla ortaya çıktı, ancak sonra bu fazla iddialı ve aptalca deklarasyon kaldırıldı. Biraz fazlaydı. Bu; saldırgan, kaba, ve menfur papalığa ait saçmalık herhangi bir karşı devrimcilik için gerçek bir malzemedir. Bolşevizmin tüm programatik beyanları, kendi gerçek karakterini açığa vurur. Bu maskesiz Bolşevizmdir. 1933’te, Hitler Almanya’daki tüm sosyalist ve komünist literatürü ezdiğinde, Lenin’in broşürünün basımına ve dağıtımına izin verilmişti.

      Broşürün içeriğine gelince, Rus Devrimine, bolşevizmin tarihine, bolşevizm ve diğer işçi hareketi akımları arasındaki polemiğe, ya da Boşevik zafere olanak sağlayan koşullara dair ne söylediğiyle ilgili değiliz, ancak Lenin ve ‘ultra solculuk’ arasındaki tartışmalar zamanında, yalnızca temel noktalarla iki karşıt görüş arasındaki belirleyici farklılıklar resmedilmiştir.

      III.

      Bolşevik parti, esasında İkinci Enternasyonalin sosyal demokrat kanadı, Rusya’da değil, dışgöç sırasında kuruldu. 1903’teki Londra bölünmesinden sonra, Rus Sosyal demokrasisinin Bolşevik kanadı, artık küçük bir hizipten daha fazlası değildi. Arkasındaki “kitleler” yalnızca onun liderinin kafasında vardı. Buna rağmen, bu küçük öncü birlik katı bir biçimde disiplinli bir örgüttü, militan mücadeleler için her zaman hazır ve devamlı olarak bütünlüğünün sağlanmasını düzenliyordu. Parti, profesyonel devrimcilerin savaş akademisi olarak değerlendirildi. Olağanüstü pedagojik gereklilikleri: kayıtsız şartsız lider otoritesi, katı merkeziyetçilik, demir disiplin, uyum, militanlık, ve parti çıkarları için fedakarlıktı. Lenin’in esas geliştirdiği şey, bir entellektüeller elitiydi, devrimin içine atıldığında liderliği ele geçirebilecek ve iktidarı üstlenebilecek bir merkezdi. Ancak bu şekilde bir devrim hazırlığının doğru ya da yanlış olduğuna dair, mantıksal ve soyut belirleme denemesi hiç yok. Problem diyalektik olarak çözülmek zorunda. Aynı zamanda diğer sorularda sorulmak zorunda: Ne tür bir devrim için hazırlık olmaktaydı? Devrimin amacı neydi?

      Lenin’in partisi Rusya’daki gecikmiş burjuva devriminde feodal Çarlık rejimini devirmek için çalıştı. Partinin iradesi daha fazla merkezileşmiş ve daha tek amaçlı oldukça bu biçimdeki bir devrimde, burjuva Devletin düzenlenmesi sürecine daha fazla başarı eşlik edebililir ve yeni Devlet sisteminde proleterya sınıfının pozisyonu daha fazla umut verebilirdi. Buna rağmen, bir burjuva devrimindeki problemlere devrimci mutlu çözüm olarak kabul edilebilecek olan şeylerin aynı zamanda Proleterya devriminin bir çözümü olduğunu söyleyemeyiz. Burjuva toplumu ve yeni Sosyalist toplum arasındaki belirleyici yapısal farklılık böyle bir düşünceyi dışlar.

      Lenin’in devrimci metoduna göre, liderler kitlelerin başı olarak görünür. Tam bir devrimci eğitim ve terbiyeye sahip olarak, koşulları anlayabilir, doğrudan ve savaşan güçlere komuta edebilirler. Onlar; profesyonel devrimciler, büyük sivil ordunun generalleridir. Beden ve kafa, entellektüeller ve kitleler, yöneticiler, ve neferler arasındaki bu ayrım sınıf toplumunun, burjuva sosyal düzenine doğru düalizmini(ikiliğini) doğruluyor. Bir sınıf yönetmek için eğitiliyor; diğeri yönetilmek için. Bu eski sınıf formülünden Lenin’in parti görüşü ortaya çıktı. Onun örgütü, yalnızca Burjuva gerçekliğine bir yanıttı. Onun devrimi, -sürece eşlik eden öznel amaçları ne olursa olsun-, amaç olarak bu sınıf ilişkilerini kapsayan bir sosyal düzen yaratan güçlerle kararlaştırılmıştı.

      Bir burjuva sosyal düzenin olmasını isteyen kim olursa olsun (kendisini) lider ve kitlelerin ayrımında bulacak: öncü birlik ve çalışan sınıf, devrim için doğru stratejik hazırlık. Daha zeki, eğitimli, ve üstün olan liderlik, ve daha disiplinli ve itaatkar olanlar kitleler: böyle bir devrimin başarısı için daha şanslıdır. Rusya’daki burjuva devrim amacında, Lenin’in partisi onun bu amacına en uygun olandı.

      Buna rağmen, Rus Devrimi karakterini değiştirdiğinde, proleterya özellikleri daha öne çıktığında, Lenin’in taktik ve stratejik yöntemlerinin değeri sona erdi. Eğer yine de başarılı olduysa, onun öncü gücünden ötürü değildi, ama tümü onun devrimci planlarında birleştirilmemiş olan sovyet hareketinden ötürüydü. Ve Lenin, Sovyetler tarafından gerçekleştirilmiş olan başarılı devrim sonrasında, tekrar bu hareketle ayrıldı, aynı zamanda Rus Devrimi’nde olmuş olan tüm bu proleterya ile de ayrıldı. Doğal tamamlanmasını Stalinizm’de bulan, Devrimin burjuva karakteri tekrar öne çıktı.

      Marksist diyalektiklere büyük ilgisine rağmen, Lenin sosyal tarihsel süreçleri diyalektik bir anlamda görememişti. Düşüncesi katı kuralların takipçiliğini yaparak, mekanikçe kaldı. Onun için sadece tek bir devrimci parti vardı -kendisininki; sadece bir devrim -Rusya; sadece bir yöntem -Bolşevik. Ve Rusya’da işe yaramış olan şey, aynı zamanda Almanya, Fransa, Amerika, Çin, ve Avustralya’da da işe yarayabilirdi. Rusya’daki burjuva devrimi için doğru olan şey, aynı zamanda Dünya proleteryasının devrimi için de doğru olabilirdi. Bir kere keşfedilen formüllerin monoton uygulanması, zaman, koşullar, gelişimsel aşamalar, kültürel standartlar, fikirler ve insanlar tarafından rahatsız edilmeyen benmerkezci bir çemberin içine taşındı. Büyük açıklıkla Makine çağının yönetimi Lenin’in politikalarında gün ışığına çıktı; o, devrimin “teknisyeni”, “yaratıcı”sıydı, liderin çok güçlü iradesinin temsiliydi. Faşizmin tüm temel karakteristikleri onun doktirininde vardı, stratejisi, sosyal “planlaması”, ve insanlar ilişkileri sanatı. Sol tarafından, geleneksel parti politikalarının reddedilmesinin derin devrimci anlamını göremedi. Toplumun sosyalist yönelimi için sovyet hareketinin gerçek önemini anlayamadı. İşçileri özgürleştirmek için gerekli önkoşulları bilmeyi hiç öğrenmedi. Otorite, liderlik, güç, bir tarafa çaba gösterme, ve örgüt, kadro, -kendi düşüncesi çizgisi gibi varolmuş- diğerine itaat etme. Disiplin ve diktatörlük, yazılarında en sık kullandığı kelimeler. Sonra, kendi stratejisini kabul edemeyecek ve sosyalizm için devrimci mücadelede en gerekli olmuş olan şeyleri, yani, işçilerin bir kere ve her zaman için kendi kaderlerini kendi ellerine almalarını istemekteki “ultra-sol”u anlayamaması, hem de fikirlerine ve eylemlerine değer vermemesinin nedeni anlaşılabilir.

      IV.

      Kendi kaderini kendi ellerine almak, ―sosyalizmin tüm sorunları için bu sözcük anahtar― ultra-sollar ve Bolşevikler arasındaki tüm polemiklerin asıl konusudur. Parti sorunu üzerine anlaşmazlık, sendikalizm üzerindeki anlaşmazlıkla paralel gidiyordu. Ultra-sol, sendikalarda devrimciler için artık yer olmadığını; bunun yerine fabrikalarda, ortak çalışma mekanlarında kendi örgütlenme biçimlerini yaratmalarının daha zaruri olduğu fikrindeydi. Amma velakin, kazanılmamış otoriteleri sayesinde, Bolşevikler Alman devriminin ilk haftalarında bile işçileri kapitalistik tutucu sendikalara geri iteklemek için elinden geleni yapmışlardı. Ultra-sollarla mücadele etmek, onları aptallık ve karşı-devrimcilikle suçlamak için, Lenin yayınladığı broşürde bir kez daha mekanik folmüllerinden birinin kullanımını yapar. Solun konumuna karşı yönelttiği argümanlarında, Alman sendikalarından bahsetmez, ancak Rusya’daki Bolşeviklerin sendika deneyimlerine değinir. İlk başlangıçta sendikaların proleter sınıf mücadelesi için büyük önemi olduğu genel olarak kabul gören bir gerçektir. Rusya’daki sendikalar gençti ve Lenin’in coşkusunu doğruluyorlardı. Ancak, durum dünyanın diğer bölgelerinde farklıydı. Başlangıçlarında faydalı ve yenilikçi olan en eski kapitalist ülkelerdeki sendikalar işçilerin kurtuluş yolundaki engellere dönüştüler. Karşı-devrimin araçlarına dönüştüler, ve Alman solu bu değişen durumdan kendi sonuçlarını çıkardı.

      Lenin, kendisinin zaman içinde ‘katı bir sendikalist, emperyalist amaçlı, kibirli, kendini beğenmiş, kısır, bencil, küçük burjuva, rüşvetçi ve işçi sınıfının ahlakı bozuk aristokrasisinin’ bir katmanını geliştirmiş olduğunu açıklayamadı. Bu yolsuzluk loncası, bu gangster liderliği, bugün dünya sendika hareketini ve arkasındaki işçilerin yaşamlarını yönetiyor. Bu, ultra-solun işçilerin terk etmelerini istedikleri sendika hareketiydi. Lenin, buna rağmen, demagojik bir şekilde diğer ülkelerde uzun zaman önce kurulmuş olan sendikaların karakterini henüz paylaşmamış olan Rusya’daki genç sendika hareketine işaret ederek yanıt verdi. Belirli bir periyottaki belirli bir deneyimi kullanarak, dünya çapındaki uygulamasından sonuçlarını almanın mümkün olduğunu düşündü. Savunduğu devrimciler her zaman kitleler nerdeyse orada olmak zorundaydı. Peki gerçekte kitleler nerede? Sendika bürolarında mı? Üye toplantılarında mı? Kapitalist temsilcilerle liderliğin gizli toplantılarında mı? Hayır, kitleler fabrikalarda, işyerlerinde; ve orada işbirliklerini uygulamak ve dayanışmalarını güçlendirmek gereklidir. Fabrika örgütlenmesi, konsey sistemi, tüm partilerin ve sendikaların yerine gelmesi gereken devrimin gerçek örgütlenmesidir. Fabrika örgütlenmelerinde profesyonel liderliğe yer yoktur, takipçilerin liderleriyle ayrılıkları yoktur, entellektüeller ve itaatkarları arasında bir kast ayrımı yoktur, bencillik, rekabet, demoralizasyon, yozlaşma, kısırlık ve cahillik için bir zemin yoktur. Burada işçiler kendi kaderlerini kendi ellerine almak zorundadır.

      Ama Lenin başka türlü düşünmüştü. Sendikaları korumak istemişti; içerden değiştirmek için; Sosyal demokrat yetkilileri çıkartmak ve onları Bolşevik yetkililerle değiştirmek için; kötü bir bürokrasiyi iyi bir bürokrasiyle değiştirmek için. Kötü olan Sosyal bir Demokrasi’de gelişiyor, iyi olan Bolşevizm’de.

      Bu arada, 20 yıllık deneyim böyle bir konseptin aptallığını göstermiş oldu. Lenin’in önerisini takip eden Komünistler, sendikaları yeniden düzenlemek için tüm ve muhtelif yöntemleri denemiş oldular. Sonuç hiçti. Kendi sendikalarını oluşturma girişimi de neredeyse bir hiçti. Sosyal Demokrat ve Bolşevik Sendikalar arasında yapılan yarış, yozlaşmadaki bir yarışmaydı. Bu süreçte işçilerin devrimci enerjileri tükendi. Faşizme karşı mücadele üzerine yoğunlaşmak yerine, işçiler karşıt bürokrasilerin çıkarları arasındaki anlamsız ve sonuçsuz bir deneyimle meşgul olmuşlardı. Kitleler kendilerine ve “kendi” örgütlerine güvenini kaybetmişti. Kendilerinin kandırılmış ve ihanete uğramış olduğunu hissettiler. Faşizmin metodları -İşçilerin her adımına hükmetmek için- öz-inisiyatifin uyanışına engel olmak için, sınıf bilincinin tüm bağlarını sabote etmek için, sayısız yenilgiyle kitlelerin moralini bozmak ve iktidarsızlaştırmak için -Bolşevik prensipleriyle uyumlu bir şekildeki 20 yıllık çalışma sırasında tüm bu metodlar zaten geliştirilmişti-. Faşizmin zaferi çok kolay bir zaferdi, çünkü sendikalardaki işçi liderleri ve partiler, onlar (Faşistler) için eşyaların faşistçe şemalarına yerleştirilebilecek olan uygun insan materyalini hazırlamışlardı.

      V.

      Parlamenterizm konusunda da, Lenin Proleteryanın özgürleşmesinde bir tehlike ve daha fazla politik gelişimi için bir ayakbağına dönüşmüş, çürümüş bir politik kurumun savunucu rolünde var oluyor. Ultra-sollar parlamenterizmin tüm biçimleriyle savaştılar. Seçimlere katılmayı reddetiler ve parlamenter kararlara saygı göstermediler. Ancak, Lenin, parlamenter aktivitelere çok gayret gösterdi ve onlara çok önem bağladı. Ultra-sol, parlamenterizmi ajitasyon için tarihsel bir aşama olarak tanımladı, ve hem parlamenterler hem de işçilerin için politik yozlaşmanın sürekli bir kaynağından daha fazlası olarak görmedi. Yasalara uygun reformlar ilüzyonu yaratarak, ve eleştirel fırsatlarda Devrimci bilinçliliği ve kitlelerin tutarlılığını köreltti, parlamento, karşı devrimin silahına dönüştü. (Parlamenterizm) Yok edilmeliydi, ya da , başka hiçbir şey mümkün değildiyse, sabote edilmeliydi. Proletarya bilincinde bir rol oynayan, parlamenterist gelenekle mücadele edilmeliydi.

      Tersi bir etkiyi gerçekleştirmek için, Lenin tarihsel ve politik olarak modası geçmiş kurumları ayrı tutma hilesiyle hareket etti. Kuşkusuz, parlamentarizmin tarihsel olarak eskidiğini savundu, ancak politik durum böyle değildi, ve bunu birinin hesaba katması gerekebilirdi. Birisi katılmak zorunda olabilirdi çünkü hala bir parça politik roldeydi.

      Ne argüman ama! Kapitalizm de, politik olarak değil sadece tarihsel olarak demodedir. Lenin’in mantığına göre, o halde devrimci bir tarzda kapitalizmle savaşmak mümkün değildir. Bunun yerine bir uzlaşma bulunmalıdır. Oportünizm, pazarlık, politik pazarlık,―Lenin’in taktiklerinin sonucu olurdu. Monarşi de, sadece tarihsel olarak ama politik olarak üstün değildir. Lenin’e göre, işçilerin onu yok etmeye hakkı olamazdı ancak bir uzlaşma yolu bulmaya mecbur edilebilirlerdi. Aynı hikaye kiliseyle ilgili de doğru olabilirdi, sadece tarihsel olarak ama politik olarak zamanı geçmiş değil. Ayrıca, büyük kitlelelerden olan insanlar kiliselere. Bir devrimci olarak Lenin, kitleler neredeyse devrimcilerin de orada olması gerektiğini işaret etti. Tutarlılık onu ‘Kiliseye girin; bu devrimci bir görevdir!’digitalelephant.blogspot.com/2010/08/struggle-against-fascism-begins-with.html

      yorum ekle

      elephant
      gönderen: w Friday, Nov. 26, 2010 at 8:19 PM

      elephant.png, image/png, 222×320
      digitalelephant.blogspot.com/2010/08/struggle-against-fascism-begins-with.html

      yorum ekle

      devam
      gönderen: we Friday, Nov. 26, 2010 at 8:23 PM

      V.

      Parlamenterizm konusunda da, Lenin Proleteryanın özgürleşmesinde bir tehlike ve daha fazla politik gelişimi için bir ayakbağına dönüşmüş, çürümüş bir politik kurumun savunucu rolünde var oluyor. Ultra-sollar parlamenterizmin tüm biçimleriyle savaştılar. Seçimlere katılmayı reddetiler ve parlamenter kararlara saygı göstermediler. Ancak, Lenin, parlamenter aktivitelere çok gayret gösterdi ve onlara çok önem bağladı. Ultra-sol, parlamenterizmi ajitasyon için tarihsel bir aşama olarak tanımladı, ve hem parlamenterler hem de işçilerin için politik yozlaşmanın sürekli bir kaynağından daha fazlası olarak görmedi. Yasalara uygun reformlar ilüzyonu yaratarak, ve eleştirel fırsatlarda Devrimci bilinçliliği ve kitlelerin tutarlılığını köreltti, parlamento, karşı devrimin silahına dönüştü. (Parlamenterizm) Yok edilmeliydi, ya da , başka hiçbir şey mümkün değildiyse, sabote edilmeliydi. Proletarya bilincinde bir rol oynayan, parlamenterist gelenekle mücadele edilmeliydi.

      Tersi bir etkiyi gerçekleştirmek için, Lenin tarihsel ve politik olarak modası geçmiş kurumları ayrı tutma hilesiyle hareket etti. Kuşkusuz, parlamentarizmin tarihsel olarak eskidiğini savundu, ancak politik durum böyle değildi, ve bunu birinin hesaba katması gerekebilirdi. Birisi katılmak zorunda olabilirdi çünkü hala bir parça politik roldeydi.

      Ne argüman ama! Kapitalizm de, politik olarak değil sadece tarihsel olarak demodedir. Lenin’in mantığına göre, o halde devrimci bir tarzda kapitalizmle savaşmak mümkün değildir. Bunun yerine bir uzlaşma bulunmalıdır. Oportünizm, pazarlık, politik pazarlık,―Lenin’in taktiklerinin sonucu olurdu. Monarşi de, sadece tarihsel olarak ama politik olarak üstün değildir. Lenin’e göre, işçilerin onu yok etmeye hakkı olamazdı ancak bir uzlaşma yolu bulmaya mecbur edilebilirlerdi. Aynı hikaye kiliseyle ilgili de doğru olabilirdi, sadece tarihsel olarak ama politik olarak zamanı geçmiş değil. Ayrıca, büyük kitlelelerden olan insanlar kiliselere. Bir devrimci olarak Lenin, kitleler neredeyse devrimcilerin de orada olması gerektiğini işaret etti. Tutarlılık onu ‘Kiliseye girin; bu devrimci bir görevdir!’ demeye zorlayacaktır. Nihayetinde, orada faşizm vardır. Bir gün, faşizm de tarihsel olarak zamanı geçmiş, ancak politik olarak halen varolmuş olacak. O halde ne yapılması gerekir? Faşizmle uzlaşma sağlamak için, gerçekliği kabullenmek. Lenin’in mantığına göre, Stalin ve Hitler arasındaki bir pakt, Stalin’in aslında Lenin’in en iyi öğrencisi olduğunu izah eder. Ve yakın gelecekte, Bolşevik ajanlar Moskova ve Berlin arasındaki paktı, tek gerçek devrimci taktik olarak selamlarlarsa, hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

      Parlamentarizm sorununa dair Lenin’in pozisyonu, proleter devriminin zaruri ihtiyaçları ve karakteristiklerini anlama kapasitesinin sadece ilave bir örneğidir. Devrimi tamamiyle burjuvadır; Mücadelesi çoğunluk için, yönetimsel pozisyonlar için ve kanun makinesini eline geçirmek içindir. Aslında onun için önemi; seçim kampanyalarında mümkün olduğu kadar çok oy kazanmak, parlamentolarda güçlü bir Bolşevik Fraksiyona sahip olmak, kanunların biçimi ve kapsamını belirlemeye yardım etmek, politik yönetimde yer almak olduğunu düşündü. Bugün parlamentarizmin önemsiz bir blöf olduğunu, boş bir hayal ürünü, ve burjuva toplumunun gerçek güçünün tamamiyle farklı yerlere dayandığının; tüm muhtemel parlamenter yenilgilere rağmen, burjuvazinin parlamenter olmayan alanlarda kendi arzusu ve çıkarlarında ısrar edecek yeterli araçlarının hala elinde olabileceğinin tamamiyle farkına varmadı. Lenin, parlamentarizmin kitlelerdeki moralsizleştirici etkilerini göremedi, kamu ahlakının parlamenter yozlaşmayla zehirlenişini kavramadı. Rüşvetçi, satın alınmış, ve sinik parlamenter politikacılar gelirleri için kaygılıydı. Önfaşist Almanya’da, gericiler (reaksiyonerler) parlamentodayken, parlamentonun çöküşüne yol açmakla tehdit ederek istedikleri her yasayı geçirdikleri bir zaman vardı. Parlamenter politikacılar için, kendi kolay gelirlerinin sonu demek olan böyle bir tehditten daha baha berbat bir şey yoktu. Böyle bir sondan kaçınmak için, herşeye evet diyebilirlerdi. Ve şu an Almanya’da, Rusya’da, İtalya’daki durum nasıl? Parlamenter kulların fikirleri yoktur, iradeleri yoktur ve faşist efendilerinin gönüllü hizmetçilerinden başka bir şey değildirler.

      Parlamenterizmin tamamiyle bozulduğuna ve yozlaştığına yönelik hiç şüphe olamaz. Fakat, Neden proleterya bir zamanlar kendi amaçları için kullanılmış olan politik enstrümanın bu bozulmasını durdurmadı? Parlamenterizme destansı bir devrimci eylemle son vermek, Parlamenterizmin faşistçe toplumda sona ermiş acınacak haldeki tiyatrosundan açıkça daha faydalı ve proleteryanın bilinci için eğitici olurdu. Fakat böyle bir tutum, bugün Stalin’e yabancı olduğu gibi, Lenin’e de tamamiyle yabancıydı. Lenin işçilerin kendi ruhsal ve fiziksel köleğininden özgürleşmesiyle ilgili değildi; kitlelerin hatalı bilinci ya da insanın kendi-yabancılaşmasından rahatsız değildi. Ona göre tüm problem az çok bir iktidar sorunundan daha fazlası değildi. Burjuvazi gibi, kazançlar ve kayıplar açısından düşündü, az çok, alacak ve verecek; ve onun tüm işten anlayan hesapları sadece dışsal şeylerle ilgiliydi: üyelik rakamları, oy sayıları, parlamentodaki koltuklar, kontrol pozisyonları. Onun materyalizmi, insan varlıklarıyla değil, mekanizmalarla uğraşan bir burjuva materyalizmiydi. Gerçekten sosyo-tarihsel bağlamda düşünemiyordu. Onun için parlamento; her zaman, tüm uluslarda aynı anlamı taşıyan, bir boşluktaki soyut bir kavramdı. Kesinlikle parlamentonun farklı aşamalardan geçtiğini kabul ediyor, ve buna tartışmalarında da değiniyor, fakat kendi bilgisini kendi teori ve pratiğinde kullanmıyor. Lenin’in parlamento taraftarı tartışmalarında, tartışmayı bitirme amacıyla, kapitalizmin yükselen aşamalarındaki eski kapitalist parlamentoları gizliyor. Ve eğer eski parlamentolara saldırırsa, bu genç ve uzun zamandır köhnemiş olan bakış açısından bir saldırı. Uzun lafın kısası, politikaların, imkanlar dahilindekinin sanatı olduğuna karar veriyor. Ancak, işçiler için politika devrim sanatıdır.

      VI.

      Lenin’in uzlaşmalar sorununa dair konumuna değinmek gerek. Dünya Savaşı sırasında Alman Sosyal Demokrasisi, burjuvaziye satılmıştı. Yine de, daha çok kendi isteği dışında, Alman devrimine miras kaldı. Bu, Alman konsey hareketinin katledilmesinden payını almış olan Rusya’nın geniş çaptaki bir yardımıyla mümkün olmuştu. Sosyal Demokrasinin kucağına düşmüş olan iktidar bir hiç için kullanıldı. Sosyal Demokrasi, kapitalizmin yeniden inşaasında işçiler üzerindeki iktidarını burjuvazi ile paylaşıyor olmasının memnuniyetiyle kendi eski sınıf işbirliği siyasetini tümüyle yeniledi. Alman radikal işçileri bu ihanete ‘Karşı-devrimle uzlaşma yok!’ sloganıyla karşı durdular. Burada net bir karar gerektiren somut bir olgu, özel bir durum vardı. Söz konusu olan, gerçek sorunları teşhis etmekten aciz olan Lenin, bu somut spesifik sorundan genel bir problem yarattı. Bir general cakasıyla ve bir kardinal yanılmazlığıyla, ultra-solları her koşul altında politik muhalifleriyle uzlaşmanın devrimci bir görev olduğuna ikna etmeye çalıştı. Eğer birisi bugün uzlaşmalara değinen broşüründeki, Lenin’in o pragraflarını okursa, Lenin’in 1920’deki görüşlerini Stalin’in şimdiki uzlaşmalar politikasıyla karşılaştırmaya yönelirdi. Lenin’in iktidarında Bolşevik gerçeklik haline gelmemiş olan, bir tane bile Bolşevik Teorinin ölümcül günahı yoktur.

      Lenin’e göre, ultra-solcular Treaty Of Versailles’i (Versailles Barış Antlaşması) imzalamayı arzulamalılar. Halbuki, hala Lenin’le mutabakat içinde olan Komünist Parti, Hitler yanlılarıyla iş birliği içerisinde bir uzlaşma yaparak, Versailles Barış Antlaşması’na karşı protesto gerçekleştirdi. Alman Solcu Lauffenberg tarafından Almanya’da 1919’da propagandası yapılan “Ulusal Bolşevizm” Lenin’in fikrine göre “cennete absürd bir ağlamaydı”. Ama Radek ve Komünist Parti, -yine Lenin’in prensibiyle uyumlu olarak- Alman Ulusalcılığıyla bir uzlaşma sonucuna vardı, ve Ruhr Havzası’nın işgaline karşı protesto gerçekleştirdi, ve ulusal kahraman Schlageter’i kutladı. Lenin’in kendi sözleriyle, Milletler Cemiyeti, işçilerinin sonuçta sadece daha sert savaşabileceği “kapitalist soyguncuların ve haydutların grubuydu”. Lakin, Stalin -Lenin’in taktikleriyle uyumlu olarak- bu aynı haydutlarla bir uzlaşma yaptı, ve SSCB Milletler Cemiyeti’ne girdi. Lenin’in düşüncesinde “halk” ya da “insanlar” konsepti küçük burjuvazinin karşı-devrimci ideolojisine suç yaratan bir tavizdi. Bu; Leninistlerin, Stalin ve Dimitrov’un çılgınca “Halk Cephesi” hareketini başlatmak için küçük burjuvaziyle bir uzlaşma yapmasını engellemedi. Lenin için, emperyalizm dünya proletaryasının en büyük düşmanıydı, ve ona karşı tüm güçler harekete geçirilmeliydi. Fakat Stalin, yine gerçek Leninist modayla, Hitler’in emperyalizmiyle bir ittifak hazırlamakla oldukça meşguldü. Daha fazla örnek vermek gerekli mi? Tarihsel deneyimler, devrim ve karşı-devrim arasındaki tüm uzlaşmaların sadece ölüme hizmet edeceğini öğretiyor. Onlar (Uzlaşmalar), sadece Devrimci Hareketin yenilgisine yol açar. Tüm uzlaşma politikası bir yenilgi politikasıdır. Alman Sosyal Demokrasisi ile önemsiz bir uzlaşma olarak başlamış olan şey kendi sonunu Hitler’de buldu. Lenin’in gerekli bir uzlaşma olarak meşrulaştırdığı şey, kendi sonunu Stalin’de buldu. Devrimci uzlaşmazlığı,“Komünizmin çocukluk hastalığı” olarak teşhis eden Lenin, oportünizmin ihtiyarlık hastalığından, yalancı komünizmden acı çekmekteydi.

      VII.

      Eğer birisi Lenin’in kitapçığı tarafından yaratılan Bolşevizm’in resmine eleştirel gözlerle bakarsa, şu temel noktalar Bolşevizmin karakteristikleri olarak kabul edilebilir:

      Bolşevizm ulusalcı bir doktrindir. Temelinde ve varoluşunda ulusal bir problemi çözmek için tasarlanmıştır, daha sonra Uluslar arası kapsamdaki bir teori ve pratiğe ve genel bir doktrine yükseltilmiştir. Ulusalcı karakteri, ezilen ulusların bağımsızlığı mücedelesindeki tutumuyla ışığa çıkar.

      Bolşevizm otoriter bir sistemdir. Sosyal piramidin zirvesi en önemli ve belirleyici noktadır. Otorite çok-güçlü kişilikte gerçekleşir. Lider mitinde, burjuva kişilik ideali en üst zaferini kutlar.

      Örgütsel olarak, bolşevizm yüksek düzeyde merkeziyetçidir. Merkez komite tüm insiyatifin, liderliğin, talimatın, emirlerin sorumluluğuna sahiptir. Burjuva Devlet’te olduğu gibi, örgütün en önemli üyeleri burjuva rolünü oynar; işçilerin biricik görevi emirlere itaat etmektir.

      Bolşevizm militan bir iktidar politikası tarif eder.Yalnızca iktidarla ilgilidir, geleneksel burjuva düşüncesindeki yönetme biçimlerinden hiç farklı değildir. Organizasyon özelinde üyelerin otonomisi(kendi kaderini tayini) yoktur. Ordu; partiye, örgütlenmenin mükemmel örneği olarak hizmet eder.

      Bolşevizm diktatörlüktür. Canavarca bir zorla ve teröristçe düzenlemelerle çalışır, tüm işlevlerini tüm Bolşevik olmayan kurumların ve fikirlerin bastırılmasına yönlendirir. Onun “proleterya diktatörlüğü”, bürokrasi diktatörlüğü ya da tek kişinin diktatörlüğüdür.

      Bolşevizm mekanistik bir yöntemdir. Otomatik koordinasyonu, teknik olarak güvenlileştirilmiş uyumluluğu ve sosyal düzenin en etkili hedefi olarak en verimli totalitarizmi arzular. Merkezice “planlanmış” ekonomi, bilinçli olarak teknik-örgütsel problemleri sosyo-ekonomik sorunlarla karıştırır.

      Bolşevizmin sosyal yapısı bir burjuva doğasıdır. Ücretlilik sistemini ortadan kaldırmaz ve proletaryanın emeğinin ürettikleri üzerinde kendi kararını almasını reddeder. Bu yüzden geleneksel olarak burjuva sosyal düzeninin sınıf sınırlarının içinde kalır. Kapitalizm ebedileşir.

      Bolşevizm yalnızca burjuva devrimi sınırlarının içinde devrimci bir elementtir. Sovyet sistemini anlayamamış, bu yüzden de, o (Bolşevizm) Burjuva toplumunun ve ekonomisinin temel yapısını dönüştürememiştir. Sosyalizmi değil, ama Devlet Kapitalizmini yerleştirir.

      Bolşevizm nihayetinde sosyalist teorinin öncülük edecek bir köprü değildir. Sovyet sistemi olmadan, insanlığın ve şeylerin tamamiyle radikal devrimi olmadan, tüm sosyalistçe taleplerin en temel olanlarını, yani insanın kapitalist kendi-yabancılaşmasına son vermeyi karşılayamaz Burjuva toplumunun son aşamasını temsil eder, yeni bir toplumun ilk basamağını değil.

      Bu 9 madde, Bolşevizm ve Sosyalizmin bağlantılanamayacak karşıtlığını gösteriyor. Tüm gerekli açıklıkla, Bolşevik hareketin burjuva karakterini ve onun faşizmle yakın ilişkisini göstermekteler. Ulusalcılık, otoriterlik, merkeziyetçilik, lider diktatörlüğü, iktidar politikaları, terör-egemenliği, mekanistik dinamikleri, ve sosyalleşmedeki acizliği – faşizmin tüm bu temel karakteristikleri Bolşevizm’de varoldu ve hala varolmakta. Faşizm, Bolşevizmin birebir bir kopyası. Bu yüzden birine karşı mücadele, diğerine karşı bir mücadeleyle başlamak zorunda.

      digitalelephant.blogspot.com/2010/08/struggle-against-fascism-begins-with.html

      yorum ekle

      Rus Devriminin Çöküş Nedenleri
      gönderen: emma goldman Monday, Nov. 29, 2010 at 4:56 AM

      rus-devriminin-cokus-nedenleri-emma-goldman.jpg, image/jpeg, 140×217
      Rus Devriminin Çöküş Nedenleri – Emma Goldman

      Önsöz

      Rudolf Rocker

      Modern anarşist hareketin propagandacı temsilcileri arasında Emma Goldman kuşkusuz en parlak ve özel kişiliklerden biridir -öğretinin, içsel dünyasını ve yaşamının amacını oluşturduğu büyük bir karakter. Goldman, 1869 yılında Kaunas’da(1) doğdu ve çocukluğunun ilk yıllarını Kurland’da(2) geçirdi. Yedi yaşındayken ailesi tarafından Königsberg’e, babaannesinin yanına gönderildi ve on üç yaşında anne ve babasıyla birlikte Petersburg’a gidene kadar burada yaşadı. Petersburg’a gidişleri II. Alexander’ın öldürülmesinden bir yıl sonrasında rastlıyordu. Başkentin tüm atmosferi hala devrimci partinin Çarlığa karşı yürüttüğü ve tüm Rus toplumunu derinden sarsan korkunç savaşın dolayımsız sonuçlarıyla yüklüydü. Genç devrimci öğrencilerle bu sıralar kurduğu ilişkiler, genç kız üzerinde gelecekteki yaşamına belli bir yön verecek etkiler yaratmıştı.

      1886 yılında, kızkardeşi Helena’nın peşinden Amerika’ya göç etti ve geçici olarak akrabalarının bulunduğu Rochester’a yerleşti. Bu dönemde Amerikan İşçi Hareketi devrimci gelişiminin zirvesine ulaşmıştı. Devasa grev dalgası tüm ülkeyi sarsıyor ve sekiz saatlik işgünü talebi doğrultusunda büyük bir harekete dönüşüyordu. Bunlara, anarşist işçi önderlerinin canice idamlarıyla sonuçlanan meşum Şikago olayları eklendi. Emma Goldman, Şikago anarşistlerinin davasını yoğun bir heyecan ve gerinlikle izledi ve suçsuzlukları gün gibi ortada olan bu insanları hiçbir Amerikan mahkemesinin ipe göndermeyeceğine sonuna kadar inandı. İhtimal vermediği bu vahşetin gerçekleşmesi onu büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. 11 Kasım 1887 Goldman’ın yaşamının dönüm noktası oldu; gelişmiş, derin adalet duygusu onu devrimci bir yaşama doğru sürüklüyordu. Rusya’da iken kaptığı özgürlükçü eğilimler şekilleniyor, derin bir idealizmden kaynaklanan düşünceler doğrultusunda berraklaşıyordu. Anarşist ve sosyalist literatürü yoğun bir çalışmayla nceliyor ve esas olarak Johann Most’un çıkardığı “Özgürlük” adlı derginin etkisiyle gittikçe anarşist düşüncenin çekim alanına giriyordu.

      Aktif yoldaşlarla ilk ilişkisi, New Haven’de ekmeğini kazandığı korse fabrikasında başladı. 1889 yılında uzun süredir beslediği bir hayali gerçekleştirip, New York’a taşınınca yeni edindiği fikirleri derinleştirmek ve şekillendirmek için geniş olanaklara kavuştu. Özellikle Johann Most parlak, tutkulu konuşmalarıyla genç idealistin berrak dimağında güçlü bir etki bırakıyordu. Çok geçmeden de bu yeni devrimci, anarşist düşüncenin heyecanlı ajitatörlerinden biri oldu. Artık Emma Goldman’ın yaşamında coşkulu, yoğun ve yıpratıcı bir çalışma dönemi başlıyordu. Ajitasyon çalışmaları, ilk başlarda, ekonomik mücadelelerine hatırı sayılır katkılarda bulunduğu New York’un ve diğer şehirlerin Alman ve Yahudi işçi çevreleriyle sınırlı kaldı.

      1892 yılında Homsetead’da, yerleşim biriminin adını tüm dünyaya taşıyan büyük bir grev hareketi ortaya çıktı. Tepeden tırnağa silahlı Pinkertonların vahşi saldırısına uğrayan işçiler de silaha sarılıp sermayenin uşaklarına hak ettikleri karşılığı vermiş ve onları geri çekilmeye zorlamışlardı. Sonuçta olaya milis kuvvetleri müdahale etmiş ve kan dökerek işçileri ağır bir yenilgiye uğratmışlardı. Homestead’taki kanlı olaylar Amerika’daki bütün örgütlü işçi hareketi içerisinde büyük bir heyecan ve öfke dalgası yarattı. Kamuoyundaki bu havanın etkisiyle genç bir anarşist, Alexander Berkman, tüm işçi topluluğunun nefret ettiği, trajik olayların gerçek sorumlusu olan Frick’i öldürme girişiminde bulundu. Frick hafif yaralandı. Buna rağmen Berkman, tarafsız olmadığı çok net olan bir mahkeme tarafından olağanüstü bir cezaya, 22 yıl kürek cezasına çarptrıldı. Bu korkunç olay Goldman için büyük bir darbe oldu: çünkü Goldman, Berkman’la yakın arkadaştı ve aynı grup içerisinde bulunuyordu. Ayrıca arkadaşlarının bir kısmı Berkman’ın eylemini kınıyor ve bu durum kendi içlerinde ciddi hesaplaşmalara neden oluyordu. Aynı günlerde burjuva basını da Emma Goldman’a nefretle saldırıyor ve olaydan onun da sorumlu olduğunu iddia ediyordu. Arkadaşlarının terk ettiği ve kamuoyunun nefretini ensesinden hisseden genç idealist uzunca bir süre kalacak ev bulmakta bile zorlandı, bazı geceleri sokakta geçirmeye kaldı.

      Ertesi yıl Amerika’da işsizlerin büyük hareketi doğunca Emma Goldman harekete katkıda bulunmak için tekrar sahneye çıktı. New York’da Union Square’de, grevci tekstil işçilerinin bir toplantısında yaptığı konuşma kapitalist basın tarafından hakaret olarak yorumlandı ve çarputılmış biçimde yayımlandı. Sonuçta Emma Goldman 1893 yılında halkı isyan teşvik etmekten bir yıl hapse mahkum edildi. Nefret edilen propagandacıyı suçlu ilan etme hırsına kapılan jüri, lehteki 12 tanığın ifadelerini dikkate almamış ve daha sonra görevini kötüye kullanmaktan hapse mahkum olacak bir muhbirin ifadesine göre karar vermişti.

      Cezaevinden çıkarken Emma’nın düşünceleri olgunlaşmış, deneyimleri zenginleşmişti. Islah olması söz konusu bile değildi. 1895 yılında Avrupa’ya gitmek üzere bir süreliğine Amerika2dan ayrıldı. Tüm İngiltere ve İskoçya’yı içine alan başarılı bir propaganda turundan sonra Viyana’ya gidip bir hastanede hemşirelik eğitimi aldı. 1896’da nihatet Amerika’ya döndüğünde kendini büyük bir tutkuyla tekrar propaganda çalışmalarına verdi. 1897 yılında, adının bütün ülkeye yayılmasına neden olan ve Büyük Okyanus kıyılarına kadar uzanan ilk büyük ajitasyon turuna çıktı. Bu tarihten itibaren Emma Goldman, Amerikan kamuoyunda hesaba katılması gereken bir şahsiyet olmuştu. Ülkeyi baştan başa dolaşıyor, en ücra yerlere kadar ayak basmadık yer bırakmıyordu. Parlak konuşma yetisi ve sözlerinde güçlü bir biçimde dile gelen samimi inanç, özgürlük davasına bilinçli savaşçılar, kendisine ise Amerikan radikal çevrelerindeki tüm tanınmış şahsiyetlerin dostluğunu kazandırıyordu. Ancak onun başarılı çalışmaları aynı zamanda bu yürekli isyancıya karşı tüm reaksiyoner güçleri de harekete geçiriyordu. Öyle ki, hemen her turunda tutuklamalarla, toplantı yasaklarıyla karşılaşıyordu. Emma Goldman adı, burjuva düzeninin temsilcileri üzerinde kırmızı şal etkisi yaratıyor ve bu kadın, modern bayağı literatürün okuyucu kitlesine sunduğu sıradan komplocu tiplemeyle uzaktan yakından hiçbir benzerlik taşımasa da, Amerikalı darkafalılar nezdinde zamanla tüm kötülüklerin sembolüne dönüşüyordu.

      Emma Goldman’ın en önemli özelliklerinden birisi derin bir adalet duygusuna sahip olmasıdır. Adaletin ihlal edildiği, insan onurunun ayaklar altına alındığı her yerde Emma Goldman, başına neler geleceğini dikkate almaksızın, haksızlığa karşı protestoda bulunmak için ateşli konuşmalarla ortaya çıkmataydı. Ve kendi eyleminin sonuçlarından başkalarının zarar görmesine hiçbir zaman izin vermiyordu; yaptıklarının tüm sorumluluğunu üstlenmeye her zaman hazırdı. Başkan McKinley’in Buffalo’da öldürülmesinden sonra anarşistlere karşı korkunç bir nefret kampanyası başladığında, Emma’nın ülkeyi terk etmesi için arkadaşlarının çok büyük çaba harcamaları gerekti. “Cesur ve Özgür İnsanların” ülkesinde yaşanan Şikago adalet trajedisi ve diğer adli canavarlıklar arkadaşlarının ısrarlarını elbette haklı kılıyordu. Ama Emma Goldman yerinden kıpırdamıyor ve yaklaşayan uğursuzluğa meydan okuyordu. Czologsz olayında hiçbir sorumluluğu olmamasına rağmen başka yoldaşlarıyla birlikte tutuklandı ve polisin korkunç vahşetine maruz kaldı. Tüm ülkede karşı-devrimci sürüler, tüm suçu, inancı hilafına hakim düşünceyle uzlaşmayı reddetmek olan bu yiğit kadının kellesi için uluyorlardı. Emma Goldman’ın o zaman her şeye rağmen hayatta kalabilmesi belki de sadece bir tesadüften ibarettir.

      1914 yılında büyük kitle kıyımları başladığında Emma Goldman savaşa karşı sesini ilk yükseltenler arasındaydı. Savaş karşıtlarının birçoğu, bizzat Amerika savaşa girince fikrini değiştirmişti. Emma Goldman bunu yapmadı. Kan ve intikam duygularının bütün ülkeyi adeta kasıp kavurduğu dönemlerde bile davasına korkusuz biçimde sadık kalmayı bilmdi. Sonuç, tutuklanma ve iki yıl süren gözaltı oldu. Savaş sonra erdiğinde Emma Goldman vatandaşı olduğu bu ülkeden sınırdışı edilerek, aynı kaderi paylaşan ilk grupla birlikte Sovyet Rusya’ya gönderildi. Kalben hep bağlı olduğu eski yurduna hangi duygularla döndüğünü aşağıdaki satılarda, özellikle de hazırlamakta olduğu daha kapsamlı eserinde okuyacağız. Emma Goldman’ın hareketli yaşamındaki en acı tecrübeler kuşkusuz Rusya’da edindikleriydi. Bu satırlar, özgürlük özlemiyle kavrulan ve en yüce beklentilerinin ihanete uğradığını gören bir ruhun ifadesidir. Sosyalizm sloganlarıyla yarım yamalak gizlenmiş gaddar bir gerçekliğin içi boş parıltısı böyle bir ruh üzerinde iki kat itici etki yaratmış olmalıdır.

      Bu kitapçığın sözüm ona radikal basının kabul etmemesinin ardından bir burjuva gazetesinde yayımlanması, o ünlü “proleterya diktatörlüğünün” tam ya da yarı savunucuları açısından, Emma Goldman’ı umutsuz lanet ve kişisel sövgü seliyle boğmaya kalkmanın yeterli gerekçesi oldu. Bolşevik Rusya’nın ulslararası konferanslarda kapitalist dünyanın temsilcileriyle aynı masalarda oturmalarına tek laf etmeyen aynı insanlar, gerçekliğin, bütün diğer yollar kapalı olduğu için burjuva basınında yayımlanmasına ahlaki bir öfke duyuyorlar. Gerçekte ise bu satırların içeriğine karşı söyleyecek birşeyleri olmadığından onu karalamak için başka araçlara başvuruyorlar. Emma Goldman’ın bu doğuştan yeteneksizleri özel olarak yanıtlamaya gereksinimi yok. Onun tüm yaşamı bu gibilerin suçlamalarına verilen yanıttır. Floransalı’nın sözü onun için de geçerlidir: Segu il tuo corso, e lascia dir le gente!(3)

      Dipnotlar:

      1: Bugünkü Litvanya’ da (ç.n)
      2: Bugünkü Letonya’da (ç.n)
      3: Dante’nin sözü: İt ürür, kervan yürür.

      Giriş

      Rusya’da geçirdiğim iki yıl içerisinde Amerikan basınında benimle yapıldığı iddia olunan görüşmelerden söz eden çok sayıda yazı yayımlandı. Bu yazıların birkaçında benim düşüncelerimi değiştirdiğim, artık devrime inanmadığım ve devrimin zorunluluğundan artık emin olmadığım beyan edildi. Hatta bir gazete sansasyonel bir hikaye uydurup odamda kutsal bir eşya gibi bir Amerikan bayrağı bulundurduğumu yazdı. Kısacası Amerikan hükümetine karşı işlediği suçların farkına varmış, günah çıkaran bir papaza benzetildim.

      Bunların tümü tabii ki saçmalıktan ibarettir. Düşüncelerimin doğruluğuna hiçbir zaman şimdiki kadar derinden inanmamıştım; daha önce hiçbir zaman, anarşist öğretinin iç tutarlığına ve mantığına ilişkin bu kadar güçlü kanıtlarım olmamıştı. Ancak kimseyle ayrıntılı bir söyleşi yapmadım. Bunun nedeni ise, Rusya’nın trajik durumunu kavrayabilecek duruma gelmek için bir yıldan fazla bir zamana ihtiyaç duymuş olmamdı. Şimdi olduğu gibi o zamanda Rus sorununun birkaç sıradan lafla geçiştirilemeyecek kadar karmaşık olduğuna inanıyordum. Rusya üzerine, orada birkaç hafta ya da en iyi olasılıkla birkaç ay kaldıktan sonra yazan insanların kitaplarının büyük bir kısmının bana çok yüzeysel gelmesinin nedeni de budur. Kendim net bir fikir sahibi olmadan belli bir fikri kamuoyu nezdinde açıklama sorumluluğunu hissetmiş bile olsam, bunu basın temsilcilerine yapamazdım. Emperyalist güçlerin Rusya’nın boğazını sıkmaya devam ettikleri bir süreçte suskunluğu sürdürmenin gerekli olduğunu düşünüoyrdum. Ayrıca gazetecilerle yaşadığım otuz yıllık deneyim, istisnalarının olduğunu memnuniyetle itiraf etsem de, onların dürüstlükleri konusunda beni ikna etmeye yetmiyordu.

      Artık suskunluk dönnemi sona erdi. Bu nedenle söylenmesi gerekenleri açıkça söyleyeceğim. Bu noktada karşılaşacağım zorlukların bilincindeyim. Gericilerin, yani Rus devriminin düşmanlarının sözlerimi yanlış yorumlayacaklarını biliyorum. Komünist Partisi ile Rus devrimini birbirine karıştıran devrimin sözüm ona dostlarının da beni mahkum edeceklerinden eminim. Bu nedenle tutumumu iki tarafa da açıklamamamın gerekli olduğunu düşünüyorum.

      Dört yıl önce ABD hükümeti benden bir cani yaratarak evimi ve ülkemi terke zorladı. Ve bunların tümü savaşa karşı sesimi yükseltme cesareti göstermemden dolayı oldu. O zamanlar savaşın yol açacağı korkunç yıkıma, olağanüstü maddi hasara ve onun sınırsız sayıda insan hayatına mal olacağına dikkat çekiyordum. Suçum buydu. Bugün savaşı desteklemiş olan birçok insan, savaşın genel öfke seline kapılmayanların haklı olduğuna, savaşın bir takım şarlatanlar ve onların hempaları tarafından savaş lordlarının çıkarları için başlatıldığına, desteklendiğine ve finanse edildiğine inanıyor. “Demokrasi için savaş”, “savaşı bitirmek için savaş” sloganları dünyayı gerçek bir cehenneme çevirdi. Açlık kralı bütün ülkeleri kasıp kavururken, savaş sırasında insan etini yok ederek zenginleşenler kralların bu en güçlüsüne kur yapıyorlar. Milyonlarca insanın katledilmesi ve yerkürenin yarısının çöle çevrilmesiyle yetinmeyip, dünyayı bir kaleye, halkların yüzyıllar süren savaşımla elde edilen hak ve özgürlüklerinin zincire vurulduğu bir zindana çevirdiler. Bir zamanlar “cesur ve özgür insanların ülkesi” olarak bilinen demokratik Amerika, tüm ülkelerin başkaldıranlarına kucak açan İngiltere, özgürlüğün eşiği Fransa ve daha önemsiz birçok ülke… hepsi bugün ruhun çöllerinden başka nedirler? Bunların bir zamanlar konuklara açık olan kapıları bugün kapalı ve sürgülü. Sadece politik tutukluların iniltileri, sınırsız sayıdaki işsizin küfür ve bedduları bu düşünce ve fikir mezarlığında sessizliği bozuyor.

      Gerçekten de savaş lordları, eserleriyle övünebilirler. Komploları başarılı oldu. Demirden pençeleriyle dünya halklarının enselerine çölmüş bulunuyorlar. Aslında şu Rusya da olmasa keyiflerine diyecek yok.

      O asil sermaye ve ordu ikilisi Rusya’da bir devrimin olacağını hesaplamamıştı. Tam da emperyalizmin zaferinden emin olduğu, savaş ganimetlerinin su gibi akmaya başladığı bir dönemde Rus halkının kalkıp da devrimi tüm dünyaya yayabilecek bir yangını çıkarıvermesi hiç de “kibar” bir davranış değildi. Bu “hayasızlığı” ezmek için birşeyler yapmak gerekiyordu. Almanya ile savaş, ikiyüzlülükle, Alman halkına karşı değil, Alman emperyalizmi ve militarizme karşı bir savaş diye sunulmuştu. Aynı hilekar dil Rus devrimine karşı tezgahlanan haçlı seferi olumlanırken de kullanıldı. Rus halkna değil, Bolşeviklere karşı savaşılıyordu -devrimi onlar ateşlemişlerdi, onların yok edilmeleri gerekiyordu. Böylece Rusya’ya karşı savaş başlatıldı. İşgalciler milyonlarca Rusu öldürdüler. abluka nedeniyle yüzbinlerce kadın açlık ve sğuktan öldü. Rusya umutsuzluğun ve ölümün kol gezdiği korkunç bir çöle dönüşmüştü. Bolşeviklerin iktidarı sınırsız bir güce ulaşırken, Rus devrimi yerle bir olmaktaydı. Emperyalistlerin Rusya’ya karşı yürüttükleri dört yıllık komplonun sonucu budur.

      Peki, bu neden oldu? Çok basit: Devrimi tek başına gerçekleştiren ve onu ne pahasına olursa olsun saldırganlara karşı korumaya kararlı olan Rus halkı, sınırsız sayıdaki cephede, içteki düşmanlara gerekli dikkati gösteremeyecek derecede meşguldü. Rusya’nın işçi ve köylüleri cephede kahramanca hayatlarını ortaya koyarlarken, içerdeki düşman giderek güçleniyordu. Bolşevikler, yavaş ama güvenli adımlarla Sovyetleri yok eden, devrimi çökerten, bürokrasi ve despotizm açısından dünyanın bütün büyük devletleriyle boy ölçüşebilecek merkeziyetçi bir devlet kuruyorlardı.

      İki yıllık gözlem ve dneyimlerime dayanarak kesin olarak söyleyebilirim ki, dıştan sürekli bir saldırı tehdidi olmasa, Rus halkı Kolçakların, Denikinlerin ve diğerlerinin saldırılarında olduğu gibi, içteki tehdidi görecek ve defetmiş olacaktı. Emperyalistlerin karşı saldırıları olmasa, halk, komünist devletin yıkılan Rusya’yı yeniden inşa etmek konusundaki yeteneksizliğini, sığlığını anlayacak, onun çablarının gerçek hedefini kavrayacaktı. Bu durumda kitleler ülkenin dumura uğramış sosyal güçlerini harekete geçirebilirlerdi. Peki halk da aynı şekilde yanılıp yolunu şaşıramaz mıydı? Tabii, bu da mümkündü. Ancak bu durumda kendi insiyatifine ve gücüne güvenmeyi öğrenecek ve sadece bununla bile devrim kurtarılabilecekti.

      Yüzyılların en büyük olayı Rus devriminin çöküşü, yalnızca yabancı güçlerin müdahalesini talep eden bir kısım eski devrimcinin caniyane aptallıkları ve bu müdahaleyi finanse eden emperyalistler yüzünden gerçekleşmiştir. Bolşeviklerin, saldırıların hedefi olmaları nedeniyle, uzunca bir süre sosyal devrimin kutsal sembolü olarak gözükebilmelerini de buna borçluyuz.

      Uğursuz bir yanılgıyı burada ortaya koymak istiyorum. Hayır, devrime inancımı yitirmedim. Tersine, Lenin’in askeri komünizm diye adlandırdığı şeyin dünyaya dayatılması durumunda, gelecek her devrimin yenilgiye mahkum olduğuna mutlak bir biçimde inandığım için bu yanılgıyı ortaya koymak istiyorum. Bolşeviklerin Rus Devrimine neler yaptıkları, devletin gerekliliği konusunda ikna olduğum için değil; Rusya’da yaşananlar, hangi biçim altında ve hangi gerekçeyle davranırsa davransın her tür devletin, kitlelerin özgür düşünmelerini ve eylem taleplerini felce uğratan ölümcül bir ağırlık oluşturduğunu her çeşit teoriden daha net bir biçimde gözlerimizin önüne serdiği için anlatacağım. Bunu anlatmayı Bolşeviklerin eliyle çarmıha gerilen devrim, eziyet edilen Rus halkına ve yanıltılan dünyaya karşı bir borç olarak görüyorum. Ve bütün borcumu, yazdıklarımın gerici güçler tarafından kötüye kullanılmasına ve görme yetilerini yitirmiş radikallerin saldırılarına aldırış etmeksizin ödemek istiyorum…

      Stokholm, Ocak 1922 – Emma Goldman

      Sovyet Devriminin Çöküş Nedenleri

      Rus devriminin boğulmasına katkıda bulunan faktörler tartışılırken, sadece karşı-devrimcilerin bu trajedide oynadıkları role dikkat çekmek yeterli değildir. Şüphesiz ki onların suçları sonsuza kadar lanetlenmeyi hak edecek kadar büyüktür. Bu Rus “yurtseveleri” -monarşistler, Kadetler (anayasal demokratlar), sağcı sosyal devrimciler vs.. – dünyayı bir dış müdahale için velveleye verdiler. Onlar bu savaşta, kendi ülkelerinden ve başka uluslardan binlerce insanın kurban edilmesinin baş sorumlularıdır. Kendileri tam bir güvenlik içinde yaşıyorlardı: Onlara ne Çeka’nın kurşunları, ne de açlığın ya da tifüsün uğursuz eli ulaşıyordu. Yurtsever rolü oynamak için bütün imkanları mevcuttu. Ama bunların hepsi yeterince bilinen şeylerdir ve yeniden açıklanmaları gerekli değildir. Bilinmeyen, Rus devriminin çöküşüyle sonuçlanan bu büyük sosyal trajedide rol oynayan güçlerin, sadece müdahale traftarı Ruslar ve müttefiklerinden ibaret olmadığıdır. Bir diğer güç Bolşeviklerin kendisiydi ve şimdi onların rolleri hakkında birşeyler söylemek istiyorum.

      Belki de Rus devriminin kaderi daha doğarken belli olmuştu. Devrim, Rusya’nın kanını kurutan, erkek nüfusun en seçkin kesimini yok eden ve tüm ülkeyi çöle çeviren dört yıllık bir savaşın ardından ortaya çıktı. Bu koşullar altında devrimin, dünyanın geri kalan kısmının azgın saldırısına karşı koyacak gücü bulamaması anlaşılabilirdi. Bolşevikler, Rus halkının büyük politik değişimler için gerekli olan ilk atılımı gerçekleştirecek güce ve özveriye sahip olduğunu, ancak devrimci bir dönemin yavaş ve yupratıcı günlük işleri için zorunlu olan sabra sahip olmadığını iddia etmekteler. Ben bu iddianın doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu iddia iyi gerekçelenndirilmiş olsa bile ben, Rus devrimini oğan ve halkı despotizm boyunduruğu altına sokan şeyin, esas olarak dışardan gelen saldırılar değil, Rusya’nın kendi içindeki anlamsız ve acımasız yöntemler olduğu savında direnirdim. Bu, Bolşeviklerin Marksist devlet sanatıydı; ilk dönemlerde devrimin başarısı için zorunluluk olarak göklere çıkarılan, ama her tarafa sefalet, güvensizlik ve düşmanlık yaydıktan ve halkın Rus devrimine güvenini yavşa yavaş yok ettikten sona zararlı görülüp bir kenara atılan taktikti.

      Herhangi bir dönemde, devrim için en büyük tehlikenin dış saldırılardan mı, yoksa içeride halkın dışlanmasından, devrime olan ilgisinin felce uğratılmasından mı geldiği yolunda bir kuşku var olduysa, Rus devrimi bu kuşkuyu ebediyen ortada

    16. 16 Anonim 8 Aralık 10 / 5pm

      Sizin tarikat’tan biri şöyle yazıyor :Stalin’in mezarına tükürmeyecek biri varmı….
      Şu anlatıma şu yazıya ve terbiyesizliğe bakınız !
      İşte böylesine bir dil.. ve karalama ! Zizek dahi bunca saygılı iken..!Hiç değilse Stalin’in insanlhığın onurunu kurtardığını teslim edebiliyor.Yüreklilik budur !Ya siz?

    17. 17 Hurşit 8 Aralık 10 / 5pm

      Stalin neyi “kurtarmıştır”? Ben söyleyeyim: 10 milyona yakın Rus köylüsünü, on binlerce işçiyi, Bolşevik partisi’nin aşağı yukarı bütün eski mensuplarını, bütün muhalefet mensuplarını, kendi Stalinist kadrolarının önemli bir kısmını, hizmetindeki GPU-NKVD kardolarının 20 binini, Gürcistan’daki tanıdık ve akrabalarının çoğunu, üzbirlenci Polonyalıyı, Alman komünistlerini, Komintern’e bağlı partilerin birçok aktivistini, başka milliyetlerden yüz binlerce insanı vb vb saymakla bitmeyecek kadar masum insanı aileleriyle, çocuklarıyla birlikte mezara göndererek bu dünyadan “kurtarmış”tır.

      Zizek mi? Zizek falan bilmem ben kardeşim, Stalin’i savunan önce bu milyonların hesabını versin. Tabii bir de devrimin katledilişinin.

    18. 18 Anonim 8 Aralık 10 / 5pm

      “Zizek mi ? Zizek falan bilmem ben kardeşim ” vah vah vah !
      Bu bizim laz’ın hikayesine döndü..Rizeden vapura binmiş İstanbul görününceye kadar kemençesiyle hep saksağanın kuyruği,saksağanin kuyriği deyip durmuş !Sonunda birisi dayanamayıp yanına sokulmuş,Kardeşim Sen yola çıktığımızdan beri hep” saksağanin kuyriği,saksağanin kuyruği ” diyorsun !gerisi yokmu bu “saksağanin kuyruğinin?”
      Söyleyecektüm da :”degiyor yere yere, degiyor yere yere !
      Evet..Zizek kim öylemi ? Seni nasıl ciddiye alabilirim ?

    19. 19 Sen kimsin, Zizek kim? 8 Aralık 10 / 6pm

      Stalin Hitler kadar adi alçak bir katildir. Zizek hiçbir felsefi degeri olmayan bir pop düsünür ve kaldirim felsefesi yazaridir. Stalin ne kadar sarlatan bir diktatörse, Zizk de o kadar sarlatan bir üç kagitçidir..

    20. 20 Hurşit 8 Aralık 10 / 8pm

      Delikanlı, ben zizek kim demedim, zizek falan tanımam dedim. Türkçeyi senin düzeyinde anlayanların esaslı bir dilbilgisi eğitiminden geçmesi gerektiği anlaşılıyor. Akşam akşam beni söyleteceksin. Seni karşıma alır Zizek’i de diğerlerini de öğretirim. Stalin’in “kurtardıkları” listesine bir şey diyemeyince sapıttın bakıyorum.

    21. 21 Anonim 8 Aralık 10 / 9pm

      Şacmalıyorsun!
      Yazdığın yazıya bak ! İlk yazında :”Zizek’mi ?Zizek falan bilmem ben kardeşim” diye yazıyorsun.SONRA: “Delikanlı
      ben zizek kim demedim,zizek falan tanımam dedim”
      diyorsun.EH ..Artık bu çelişki benim değil senin sorunun ve çözümlemekte sana düşer .Ya.. sakağanın kuyrugi !

    22. 22 Israil, Tüsaiad ve generaller veletlerini piyasaya sürdü 8 Aralık 10 / 10pm

      27 Mayis fasist darbesini yapan general ve subaylarin çocuklariyla, mason isadamlarinin veletleri 60-70’li yillarda Türkiye’yi kan ve atese boyadilar ve iki askeri darbeye zemin hazirladilar. Bunlarin en uyaniklari darbelerden sonra holdinglere ve medya plazalarina kuruldular. Avanaklar da arada harcandi. Ayni seçkin kesimlerin veletleri bugün de Israil ajani generallerin ve kartel medyanin kiskirtmasiyla ayni oyunu sahneye koyuyorlar. Halkin partisi Ak Parti’ye ve demokrasinin bekçisi proleter ve köylü çocuklarina karsi imtiyazli burjuvalarin simarik veletleri saldirtiliyor. Ancak ayni oyun iki kez tutmaz, birincisi trajedi idi , ikincisi ancak komedi olabilir.

    23. 23 Anonim 8 Aralık 10 / 11pm

      Bolşevizm hiç bir zaman için tek kişinin diktatörlüğü değildir.
      Bolşevizm, proleteryanın diktatörlüğüdür.işçi demokrasisi Lenin’in deyişiyle burjuva demokrasisinden yüz kat daha iyi bir demokrasidir.Bu bakımdan proleterya diktatörlüğünü üç kağıtsız bir şekilde işçi ve köylüllerin arasından seçilmiş delegeler temsil eder.Tüm yetki bunların elindedir.Stalin döneminde de bu böyledir.Hiçbir karar Stalin’in emriyle falan alınmamıştır.Burjuva tarihçilerinin kin’i sıradan insanların yani işçi ve köylülerin tarihte(Paris komüninden sonra) ilk kez insandan sayılmış olmaları ve erk’i ele geçirmiş olmalarıdır.Durum esasında bu çerçevededir..Devletin varlığına ,var oluşuna itiraz edenler,komünizme henüz ulaşmadan ve devletin sönmesi gerçekleşmeden,evrimsiz
      devletsizliğin nasıl olabileceğini açıklamalıdırlar.Anarşistlerin
      MARKS ve Lenin’e takmaları aslında bu,’devlet ‘sorunudur.

    24. 24 Türküm, dogruyum, çaliskanim... 9 Aralık 10 / 12am

      Bolşevizm hiç bir zaman için tek kişinin diktatörlüğü değildir…
      Imtiyazsiz, sinifsiz kaynasmis bir kitleyiz…
      ulu önder Atatürk yedi düvele karsi savasti…
      Lenin ve Stalin proletaryanin önderleri…
      Burjuvalar Stalin’e kin duyar, emperyalistler Atamiza kin duyar, Atam benim canimin içi, Atam izindeyiz, Lenin yoldas çok yasa, ha Ali Hoca, ha Hoca Ali.. hepsi ayni kapiya…bebeler irkçi-fasist egitim aldikça Kemalist veya Komünist oluyor, insanligini yitirip eli kanli cani oluyor, Stalin’e hâlâ inanan varsa ya ileri geri zekalidir, ya da kendisi de cani ruhludur ki, cani ruhlu teorilere inanmaktadir…Ne mutlu türküm ve Stalinistim diyene…

    25. 25 Hurşit 9 Aralık 10 / 8am

      23 nolu yoruma:

      Şiiisssstttt sessiz olun… Görmüyor musunuz rüya görüyor…

    26. 26 Anonim 9 Aralık 10 / 1pm

      Dedikodu değil,verilerle konuşun..Atatürk veya Türkiye ile Bolşeviklerin tek ilişkisi ,Dünya emperyalizmine karşı mazlum bir milletin tarafında olmaları,haklı savaşlarında onlara destek !
      Türkiye ve Kemalizm konusundaki kapsamlı tavır için 1928’de A.Scnurov’un ‘Türkiye Proleteryası’değerlendirmesi var.Kemalizm orada gayet açık bir şekilde ‘faşizm’olarak değerlendirilir.Sonra İ.Kaypakkaya’nın değerlendirmeleri de
      var bak.Seçme yazılar.
      Durum bu iken iftira ve demogojilerle dedikodu yapıyor,küfürlü konuşuyorsunuz..Sizden de ancak böyle pis yüreklilik ancak beklenir.Pis burjuvalar!

    27. 27 Hurşit 9 Aralık 10 / 1pm

      Peki bundan sonra dikkat ederiz, elimizi yüzümüzü iyi yıkar, üstümüze başımıza dikkat eder, temiz burjuvalar oluruz.

    28. 28 Mazlum millet 9 Aralık 10 / 1pm

      Birinci Dünya Savasi emperyalist paylasim savaslarindan biridir, Osmanli Imparatorlugu da emperyalist taraflardan biridir. Zaten emperyal demek imparatorluk demektir. Atatürk Ilkokulu’nda bunu ögretmiyorlar tabii. Atatürk ve Lenin arasindaki iliski iki diktatör arasindaki iliskidir. Ikisi arasindaki dostluk avanak komünistlerin, müslümanlarin, türklerin ve Kürtlerin kani üzerine kurulmustur. Atatürk bebeleri bunu ögrenmemistir, zaten kendilerine agabeylerinin ögrettikleri disinda birsey bilmezler. Scunurov kim? Sibirya’da hangi kampta öldürüldû, karisinin ve kizlarini irzina geçildi mi, Stalin akrabalarindan, okul arkadaslarindan, kedisinden, köpeginden hangilerini sag birakti? Yil neredeyse 2011, hâlâ canileri, fasistleri, eli kanli diktatör köpekleri savunan ahmaklar var.

    29. 29 Yunanli komünist aydin da maskeyi atmis 9 Aralık 10 / 5pm

      Anlasilan dünyadaki bütün komünistler artik yüzlerindeki maskeyi attilar. Bakin Zülfü’nün arkadasi Theodorakis ne yapmis:
      Theodorakis´in çok tartışılacak deklarasyonunu özetle şu görüşleri içeriyor;
      “Gülmülcine´de Türk yok ama Konsolusluğu var! Orada milliyetçi tohumlar ekiyorlar, bu düşmanlıktır!. Orası çok hassas bir bölgedir. Türk Konsolosluğu bulunması dikkat çekicidir. Konsolusluk Türk propogandası yapıyor ve bu sorun, Amerikalıların devamlı olarak Azınlıkların Helenler´den baskı gördüğünü belirtmeleri karşısında daha da tehlikeli bir durum arz ediyor.”
      Deklarasyona sert tepki gösteren Avrupa Batı Trakya Federasyonu (ABTTF) Başkanı Halit Habipoğlu,
      ” Theodorakis gibi şahsiyetlerin ülkelerini demokratikleştirmeleri, azınlıkları tehlike değil de bir değer ve zenginlik olarak görüp onların haklarını desteklemeleri gerekir. Kendisi ise tam tersi yönde hareket ediyor. Avrupa Konseyi´nden Birleşmiş Milletler´e, hatta kimi AB politikacılarına kadar hemen herkesin gördüğünü Sayın Theodorakis´in görmek istemediği anlaşılıyor.” diye konuştu.

      Habipoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü;
      “Aşırı milliyetçilik kalkanına sığınarak sıradan politikacıları örnek almak bir aydına yakışmıyor. Batı Trakya Türkleri´nin insan, vatandaşlık ve azınlık haklarını savunmak için uluslararası alanda çaba gösteren ABTTF, Theodorakis´in bundan sonraki açıklamalarını da yakından izlemeye devam edecek”.

    30. 30 Hurşit 9 Aralık 10 / 7pm

      Theodorakis açısındna hiç şaşırmadım. Zaten şimdi kendisi muhafazakanr bir partinin üyesi. Stalinist kökleri de milliyetçiliğini besliyordu zaten. Yine de müziğini zevkle dinlemekten geri kalmam. O müzik bize ait, ona değil.

    31. 31 mehmet özkaya 16 Aralık 10 / 8pm

      Türkiye’nin çagdisi solculari hariç dünyada Stalin’in mezarina tükürmeyecek bir Allah’in kulu var mi?

      yuh demekden başka ne denilebilir ?
      tarih milyarlarca insanın gözüyle elbette okunabilir. ya da proleteryanın gözüyle?

    32. 32 yunan solu 16 Aralık 10 / 9pm

      theodorakis sağcı değil. yunan kp’sinin de buna benzer tezleri vardır. kıbrısta iktidardaki kp daha da ulusalcıdır. balkanlardaki bütün büyük sosyalist partiler zaten bizim chp gibidir. biz de buna kemalizm deniyor.

    33. 33 Hangi proleterya Özkaya 16 Aralık 10 / 10pm

      Stalin’in öldürdügü milyonlarca proloter mi, yoksa Türkiye’de kendisini solci zannededn Kemalist saskinlarin hayalindeki Stekhanov’lar mi?

    34. 34 yurtsevmeyen 16 Aralık 10 / 10pm

      paça meke qüne
      kürtçede kullanılır, türkçesi götüne bez koyma yani pis yerini bezle kapatmaya çalışma demek. kürtçede duruma cuk oturuyor ama türkçede pek değil…ee kardeşim sizde bu bilinmeyen dili öğreninde böyle zorlanmayalım…
      hala birileri staline bolşevizme falan övgüler diziyor…
      deliklerini bezle kapatmaya çalışıyor…
      devam kardeşim devam…

    35. 35 Org. Cetin Dogan'i anladim 16 Aralık 10 / 10pm

      Gerçek bir solcu, marksist, leninist, stalinist, durusmaya girerken ayakkabilarinin çamurlarini korumalik yapan askerlere sildirmesinden belli. Tipki Mao, tipki Kim , tipki Castro, tipki Kemal, tipki Saddam, tipki Mübarek, tipki Turkish provok fraksiyonlarinin kirmizi kaskollu komik küçük liderleri gibi…

    36. 36 Anonim 20 Aralık 10 / 12am

      paça meke qüne
      kürtçede kullanılır, türkçesi götüne bez koyma yani pis yerini bezle kapatmaya çalışma demek. kürtçede duruma cuk oturuyor ama türkçede pek değil…ee kardeşim sizde bu bilinmeyen dili öğreninde böyle zorlanmayalım…
      hala birileri staline bolşevizme falan övgüler diziyor…
      deliklerini bezle kapatmaya çalışıyor…
      devam kardeşim devam

      Çok çalışılmış bir makalenin herkesin anlayacağı dilden son sözü olsa gerek.
      Güzel bir eleştiri olduğunu tüm okuyanlar takdir edecektir.

    37. 37 Comrade Stalin 5 Şubat 11 / 6pm

      insanlar ideolojilerine uygun karaktere bürünemezse karakterlerine uygun ideoloji bulurlar…tüm anti-stalinistlerin karakterleri incelenmelidir..bunun en ünlü örneği soljenitsindir..2. dünya savaşında cephede sovyet yüzbaşısıdır..her an ölüm ihtimali vardır..baş komutan stalin aleyhinde- tüm mektupların okunduğunu ve yakalanacağını bile bile- yazılar yazar..ordudan atılır,sibirya ya gider,yan gelip yatar..kendi deyimiyle “ortam çok rahattır”…sonra yazar olup -stalin in gulag kamplarının edebiyata faydaları da oluyor yani- stalin aleyhinde yazılar yazar, kendi karakterine uygun bir takım ideolojik kılıflar da bulmuştur artık…tamam artık iş çözüldü…stalin kötü..! neden? çünkü burjuva dünyanın “peygamber”, “edebiyat dahis” ilan ettiği soljenitsin böyle buyurdu…eh artık o ve benzerleri böyle buyurduysa düşünmekten yoksun bizim gibi aciz stalinci kullara da inanmaktan başka ne düşer ki..?

    38. 38 mirhan inan 12 Mart 12 / 1pm

      marksizm ve faşizmin kökeni aynıdır.biri işçi biri burjuva için diktatörlük kurar zulüm yapar.ama kökeni aynıdır.marksizm faşizme karşı emekçilerin alternatifi değildir.bürokratların alternatifidir.kapitalizm zaten değildir.alternatif yol anarşizmdir.ama marksistler gibi kesin bir yol olarak değil tartışılabilecek bir sistem olarak.

    39. 39 Anonim 12 Mart 12 / 5pm

      Muaviye ve Sovyetler Birliği

      İnsanlık binlerce yıldır sosyalizm hayaliyle yaşıyor.

      İnsan 10-12 bin yıl önce yerleşik düzene ve tarıma geçtiğinde, hemen tüketmek zorunda olduğundan daha fazla gıda üretebilmeye başladı.

      Bu “artık ürün” ortaya çıktığı andan itibaren, bunu depolamak, korumak, ölçüp biçmek, bölüştürmek gerekli olmaya başladı. Daha önce herkes aynı ve eşit şekilde gıda peşinde koşarken, artık bazı insanların üretime bizzat katılmayarak toplumun ortak malı olan artık ürünle ilgilenmesi gerekli oldu. Bazı insanlar artık çalışmıyor, başkalarının ürettiğini yiyor, başka bir iş yapıyordu. Yani sınıflı toplum ortaya çıkıyordu.

      O gün bu gündür, insanlık bundan kurtulmayı hayal ediyor. Yeniden sınıfsız bir topluma, herkesin eşit olduğu, beraber üretip beraber tükettiği bir topluma dönmeyi özlüyor.

      Sümerlerin yaradılış miti insanlığın ilk yazılı belgelerinden biri.

      İnsanın şöyle ortaya çıktığını hayal etmişler.

      En başta, insan henüz yokken, yüzlerce tanrı var. Her şeyin ayrı bir tanrısı var. Bunlar önem sırasına göre hiyerarşik bir ilişki içinde. Üsttekiler çalışmıyor, en alttaki daha az önemli tanrılar ise çalışıyor ve üsttekileri besliyor.

      Günün birinde alttaki tanrılar isyan ediyor, “Hep biz mi çalışacağız?” deyip iş bırakıyorlar (vallahi de, billahi de uydurmuyorum, resmen “grev” yapıyorlar!)

      Büyük tanrılar kafa kafaya verip çare arıyor. Ve insanı yaratıyorlar!

      Artık tanrıların hiçbiri çalışmıyor, insanlar çalışıp tanrıların işini görüyor, tanrıları besliyor.

      Mitin yansıttığı ve isyan ettiği gerçeklik, anlamlandırmaya ve kabul edilebilir kılmaya çalıştığı insanlık durumu, büyük çoğunluğun eşitsiz koşullarda hep başkaları için çalışmak zorunda olması, küçük bir azınlığın hep başkalarının sırtından geçinerek tanrılar ve krallar gibi yaşaması.

      Bu mit ve bu isyan Sümerlerle başlamamıştır elbet. Sümerler bunu kendilerinden önce gelenlerden öğrenmiş, yazıya dökmüş sadece.

      Ve o günden bu yana insanın yarattığı bütün büyük söylemler, büyük hareketler, büyük akımlar aynı isyanı ve aynı özlemi dile getirmiş ve bu nedenle büyük kitlelerce benimsenmiş, büyük kitlelere mal olmuştur.

      İnsanlık tarihi bu özlemin, bu arayışın tarihidir.

      Bütün peygamberler, bütün dinler bu isyanı dile getirmiş, bu dünyada değilse de öbür dünyada bu özlemin gerçekleşeceğini müjdelemiştir. İslam dini, bu özlemin sadece öbür dünyada değil bu dünyada da karşılanabileceği iddiasıyla yola çıkmıştır.

      Diyeceğim şu ki, Marx’ın anlattığı sosyalizmde, öz olarak, pek de yeni bir şey, çok da özgün bir dünya görüşü yoktur.

      Marx’ın özgün katkısı, görünmez güçlere, mitolojik anlatılara, “insan doğası” gibi afakî kavramlara filan başvurmadan, sınıflı toplumların nasıl ortaya çıktığını ve geliştiğini, şu anda içinde yaşadığımız sınıflı toplumun nasıl bir yapı olduğunu ve bunu nasıl ortadan kaldırabileceğimizi çok somut, çok maddî bir şekilde açıklamaya çalışmış olmasıdır.

      Ondan sonra ortaya çıkacak olan toplum hakkında, yani sosyalizm hakkında Marx’ın pek de ayrıntılandırmadan düşündükleri, İsa’nın Cennet hakkında düşündüklerinden, Muhammed’in Medine’de yeni bir toplum yaratmaya çalışırken düşündüklerinden, ana hatlarıyla, pek de farklı değildir.

      Fark şudur: İsa’yla Muhammed Tanrı yolundan sapıldığı için kötü bir toplumda yaşadığımıza, doğru yola dönersek sorunun çözüleceğine inanır. Marx, Tanrı’yı hiç işe karıştırmadan, insandan ve insan toplumundan yola çıkar, sorunun da, çözümün de insan toplumunun örgütlenmesinde olduğunu gösterir.

      Bir Müslüman, örneğin, Muaviye’nin dinden çıktığı için, kötü bir insan olduğu için asr-ı saadeti sona erdirdiğini düşünür. Bir Marksist ise, Muaviye’nin varlıklı bir sınıfı temsil ettiğine ve o sınıfın maddî çıkarları doğrultusunda davrandığına inanır. Sorun, Muaviye değildir, temsil ettiği sınıftır. Çözüm, Muaviye’ye Cehennem’de cayır cayır yanacağını anlatmak değil, temsil ettiği sınıfın gücünü kırmak, maddî çıkarlarını ortadan kaldırmaktır.

      Muaviye’nin zaferi İslam’ı anlamsız kılmaz. Hiçbir inançlı Müslüman, Muaviye İslam adını kullanarak eşitsiz bir toplum yarattı diye İslam’dan vazgeçmez.

      Ve hiçbir Marksist, Marx’ın adı kullanılarak Sovyetler Birliği’nde habis bir diktatörlük yaratıldı diye Marx’tan ve sosyalizmden vazgeçmemelidir.

      Muaviye ve Sovyetler Birliği

      İnsanlık binlerce yıldır sosyalizm hayaliyle yaşıyor.

      İnsan 10-12 bin yıl önce yerleşik düzene ve tarıma geçtiğinde, hemen tüketmek zorunda olduğundan daha fazla gıda üretebilmeye başladı.

      Bu “artık ürün” ortaya çıktığı andan itibaren, bunu depolamak, korumak, ölçüp biçmek, bölüştürmek gerekli olmaya başladı. Daha önce herkes aynı ve eşit şekilde gıda peşinde koşarken, artık bazı insanların üretime bizzat katılmayarak toplumun ortak malı olan artık ürünle ilgilenmesi gerekli oldu. Bazı insanlar artık çalışmıyor, başkalarının ürettiğini yiyor, başka bir iş yapıyordu. Yani sınıflı toplum ortaya çıkıyordu.

      O gün bu gündür, insanlık bundan kurtulmayı hayal ediyor. Yeniden sınıfsız bir topluma, herkesin eşit olduğu, beraber üretip beraber tükettiği bir topluma dönmeyi özlüyor.

      Sümerlerin yaradılış miti insanlığın ilk yazılı belgelerinden biri.

      İnsanın şöyle ortaya çıktığını hayal etmişler.

      En başta, insan henüz yokken, yüzlerce tanrı var. Her şeyin ayrı bir tanrısı var. Bunlar önem sırasına göre hiyerarşik bir ilişki içinde. Üsttekiler çalışmıyor, en alttaki daha az önemli tanrılar ise çalışıyor ve üsttekileri besliyor.

      Günün birinde alttaki tanrılar isyan ediyor, “Hep biz mi çalışacağız?” deyip iş bırakıyorlar (vallahi de, billahi de uydurmuyorum, resmen “grev” yapıyorlar!)

      Büyük tanrılar kafa kafaya verip çare arıyor. Ve insanı yaratıyorlar!

      Artık tanrıların hiçbiri çalışmıyor, insanlar çalışıp tanrıların işini görüyor, tanrıları besliyor.

      Mitin yansıttığı ve isyan ettiği gerçeklik, anlamlandırmaya ve kabul edilebilir kılmaya çalıştığı insanlık durumu, büyük çoğunluğun eşitsiz koşullarda hep başkaları için çalışmak zorunda olması, küçük bir azınlığın hep başkalarının sırtından geçinerek tanrılar ve krallar gibi yaşaması.

      Bu mit ve bu isyan Sümerlerle başlamamıştır elbet. Sümerler bunu kendilerinden önce gelenlerden öğrenmiş, yazıya dökmüş sadece.

      Ve o günden bu yana insanın yarattığı bütün büyük söylemler, büyük hareketler, büyük akımlar aynı isyanı ve aynı özlemi dile getirmiş ve bu nedenle büyük kitlelerce benimsenmiş, büyük kitlelere mal olmuştur.

      İnsanlık tarihi bu özlemin, bu arayışın tarihidir.

      Bütün peygamberler, bütün dinler bu isyanı dile getirmiş, bu dünyada değilse de öbür dünyada bu özlemin gerçekleşeceğini müjdelemiştir. İslam dini, bu özlemin sadece öbür dünyada değil bu dünyada da karşılanabileceği iddiasıyla yola çıkmıştır.

      Diyeceğim şu ki, Marx’ın anlattığı sosyalizmde, öz olarak, pek de yeni bir şey, çok da özgün bir dünya görüşü yoktur.

      Marx’ın özgün katkısı, görünmez güçlere, mitolojik anlatılara, “insan doğası” gibi afakî kavramlara filan başvurmadan, sınıflı toplumların nasıl ortaya çıktığını ve geliştiğini, şu anda içinde yaşadığımız sınıflı toplumun nasıl bir yapı olduğunu ve bunu nasıl ortadan kaldırabileceğimizi çok somut, çok maddî bir şekilde açıklamaya çalışmış olmasıdır.

      Ondan sonra ortaya çıkacak olan toplum hakkında, yani sosyalizm hakkında Marx’ın pek de ayrıntılandırmadan düşündükleri, İsa’nın Cennet hakkında düşündüklerinden, Muhammed’in Medine’de yeni bir toplum yaratmaya çalışırken düşündüklerinden, ana hatlarıyla, pek de farklı değildir.

      Fark şudur: İsa’yla Muhammed Tanrı yolundan sapıldığı için kötü bir toplumda yaşadığımıza, doğru yola dönersek sorunun çözüleceğine inanır. Marx, Tanrı’yı hiç işe karıştırmadan, insandan ve insan toplumundan yola çıkar, sorunun da, çözümün de insan toplumunun örgütlenmesinde olduğunu gösterir.

      Bir Müslüman, örneğin, Muaviye’nin dinden çıktığı için, kötü bir insan olduğu için asr-ı saadeti sona erdirdiğini düşünür. Bir Marksist ise, Muaviye’nin varlıklı bir sınıfı temsil ettiğine ve o sınıfın maddî çıkarları doğrultusunda davrandığına inanır. Sorun, Muaviye değildir, temsil ettiği sınıftır. Çözüm, Muaviye’ye Cehennem’de cayır cayır yanacağını anlatmak değil, temsil ettiği sınıfın gücünü kırmak, maddî çıkarlarını ortadan kaldırmaktır.

      Muaviye’nin zaferi İslam’ı anlamsız kılmaz. Hiçbir inançlı Müslüman, Muaviye İslam adını kullanarak eşitsiz bir toplum yarattı diye İslam’dan vazgeçmez.

      Ve hiçbir Marksist, Marx’ın adı kullanılarak Sovyetler Birliği’nde habis bir diktatörlük yaratıldı diye Marx’tan ve sosyalizmden vazgeçmemelidir.

      http://www.ilkehaber.com/yazi/muaviye-ve-sovyetler-birligi-3290.htm


    Gün Zileli
    Röportajlar
    Son Röportaj:
    Tüm Röportajlar:

    KİTAP Tanıtım Yazıları


    > Beni en çok etkileyen yazar, şair ve kitaplar
    > Anarşist Kitaplık
    > Linkler

    Dış Yazılar

    - ÇIKTI -
    Anarşizme Kenar Notları, Yazan: Gün Zileli, propaganda yayınları, 2016

    Anarşizme Kenar Notları (ekitap)
    Yazan: Gün Zileli,
    propaganda yayınları, 2016


    KİTAP TANITIM
    - TÜM KİTAPÇILARDA -
    Çanlar, Yazan: Gün Zileli, iletişim, 2016

    Çanlar
    Yazan: Gün Zileli,
    iletişim, 2016


    KİTAP TANITIM
    - TÜM KİTAPÇILARDA -
    Bitmeyen Kavga – John Steinbeck, Türkçesi: Gün Zileli, Sel Yayıncılık, 2016

    Bitmeyen Kavga
    Yazan: John Steinbeck Türkçesi: Gün Zileli,
    Sel Yayıncılık, 2016


    KİTAP TANITIM
    - TÜM KİTAPÇILARDA -
    Kirov Cinayeti ve Stalin Yazan: Robert Conquest Çeviren: Gün Zileli, h2o kitap, 2015

    Kirov Cinayeti ve Stalin
    Yazan: Robert Conquest Çeviren: Gün Zileli,
    h2o kitap, 2015


    KİTAP TANITIM
    - TÜM KİTAPÇILARDA -
    Mevsimler (Roman) Yazan: Gün Zileli, İletişim Yayınevi, 2014

    Mevsimler(Roman)
    Yazan: Gün Zileli,
    İletişim Yayınevi, 2014


    KİTAP TANITIM
    - TÜM KİTAPÇILARDA -
    Haziran Günleri – Gezi Notları- Yazan: Gün Zileli, büyülüdağ Yayınevi, 2014

    Haziran Günleri – Gezi Notları-
    Yazan: Gün Zileli,
    büyülüdağ Yayınevi, 2014


    KİTAP TANITIM
    - TÜM KİTAPÇILARDA -
    Muhafazakâr Liberalizm - Yazan: Gün Zileli, İmge Kitapevi, 2014

    Muhafazakâr Liberalizm
    Yazan: Gün Zileli,
    İmge Kitapevi, 2014


    KİTAP TANITIM

    Kitap Rafı

    tanıtımlar için, kitap kapaklarına tıklayınız.
    > Yazdığım Kitapların Tanıtımları
    Stalin Yargılanıyor
    Stalin Yargılanıyor
    İstanbulum - Arnavutköy, Gün Zileli, Heyamola Yayınları, 2010
    Rejimler, Partiler, Kişiler ve 'Ulus'lar, Gün Zileli, 2010, Kibele Yayınları
    Benim Kahraman Köpeklerim, Yazan: Gün Zileli, Özyürek Yayınları, 2012
    Benim Kahraman Köpeklerim, Yazan: Gün Zileli, Özyürek Yayınları, 2012
    Muhafazakâr Liberalizm – Yazan: Gün Zileli, İmge Kitapevi, 2014
    Haziran Günleri -Gezi Notları- Yazan: Gün Zileli, büyülüdağ Yayınevi, 2014
    Mevsimler (Roman) Yazan: Gün Zileli, İletişim Yayınevi, 2014
    Çanlar (Roman), Yazan: Gün Zileli, iletişim, 2016
    Anarşizme Kenar Notları (ekitap), Yazan: Gün Zileli, propaganda yayınları, 2016
    > Çevirisini Yaptığım Kitapların Tanıtımları
    İşçiler Çalışmaya Karşı
    Margarete Buber Neumann, İki Diktatörlük Altında - Çeviren: Gün Zileli, İmge 2012
    Gece Yarısında Aydınlık - Yazan: Erica Wallach - Çev: Gün Zileli, Ayrıntı Yayınları, 2013
    Kirov Cinayeti ve Stalin Yazan: Robert Conquest Çeviren: Gün Zileli, h2o kitap, 2015
    Bitmeyen Kavga

    Kitaplar ve Yazılar

    YAYINKOLEKTİFİ KİTAPLARI

    3 YENİ KİTAP ÇIKTI

            
  • "Hayatsız Kadın" AYŞE (YENİ)
  • Leninnâme (YENİ)
  • Dünyanın Her Yeri Sahne (YENİ)
  • Halk Silahlanınca
  • Komün Bilgeliği
  • Yitik
  • Efendisiz Demokrasi
  • İmlasız Bahçe Şiirleri
  • Peşime Verdi
  • Türler ve Cinsler


  • Son Yazılar

    Yeniden Güncel Yazılar

    Soru Cevap Bölümü

    Yorumlar

    DUYURU: 1 Mart’ta ‘Yorumlar Bölümü’ yeniden açılıyor!
    En Çok Yorum Yazılmış Yazılar
    Sitede toplam, 1778 yazı  ve 42,145 yorum bulunmaktadır.
    Forum Sayfası



    Konuk Görseller

      Konuk Yazılar

      Tüm Konuk Yazılar



      Konuk Yazarlar

      Portreler


      DUYURU: 1 Mart’ta ‘Yorumlar Bölümü’ yeniden açılıyor!
      ANARŞİZME KENAR NOTLARI (ekitap)
      - ÇIKTI -
      Anarşizme Kenar Notları, Yazan: Gün Zileli, propaganda yayınları, 2016

      Anarşizme Kenar Notları (ekitap)
      Yazan: Gün Zileli,
      propaganda yayınları, 2016


      KİTAP TANITIM
      TÜM DUYURULAR
      YAZI ARŞİVİ

      Kategoriler


      KİTAP Tanıtım Yazıları


      Sesli Arşiv

      ...