<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gün Zileli</title>
	<atom:link href="http://www.gunzileli.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.gunzileli.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 17 May 2012 13:08:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>O Seni Kırıyorsa Sen de Onu Kır!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/17/o-seni-kiriyorsa-sen-de-onu-kir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=o-seni-kiriyorsa-sen-de-onu-kir</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/17/o-seni-kiriyorsa-sen-de-onu-kir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 13:08:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=5019</guid>
		<description><![CDATA[  Uzun yıllar önce okuduğum ve beni çarpan, John Steinbeck’in Gazap Üzümleri (çeviri: Rasih Güran) romanının baş kısımlarında şöyle bir sahne vardı. Amerikalı küçük çiftçiler günün birinde topraklarını kaybederler ve bir günde elma toplayıcı tarım işçileri haline gelirler. Şimdi tam hatırlamıyorum ama biri onlara sorar: “Topraklarınıza ne oldu?” Cevap verirler: “Borçlarımızı ödeyemedik. Büyük bir canavar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Uzun yıllar önce okuduğum ve beni çarpan, John Steinbeck’in <em>Gazap Üzümleri </em>(çeviri: Rasih Güran) romanının baş kısımlarında şöyle bir sahne vardı. Amerikalı küçük çiftçiler günün birinde topraklarını kaybederler ve bir günde elma toplayıcı tarım işçileri haline gelirler. Şimdi tam hatırlamıyorum ama biri onlara sorar: “Topraklarınıza ne oldu?” Cevap verirler: “Borçlarımızı ödeyemedik. Büyük bir canavar aldı onları elimizden…” “Neymiş bu büyük canavar?” “Adına banka denen bir şey işte.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Londra’da yaşadığım yıllarda duydum ilk kez, “kapitalizm öldürür” sloganını. “Milli demokratik devrim”ciliği bırakalı yıllar oluyordu ama MDD’cilik o kadar içime işlemiş olmalıydı ki, bu sloganı ilk duyduğumda biraz da şaşırmıştım. Hayır, kapitalizmin “ölümcül” bir şey olduğuna değil, onun bu kadar doğrudan ve kestirmeden hedef alınmasına şaşırmıştım. Sonra da çok hoşuma gitmişti. Ben de katıldım aynı slogana. Anarşistlerle omuz omuzaydım. Bu sloganı her yerde tutkuyla ortaya atan, öncelikle onlardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapitalizm nasıl öldürürdü? Banka nasıl bir canavardı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları yeni baştan anlatmaya gücüm yok, inanın ki. Bunu bilmek için çok büyük bir teorik bakış açısına ya da fazla ileri bir zekâya sahip olmaya gerek yok. Sokaktaki insanlarla beş dakika konuşsanız onlarla birlikte aynı sonuca varırsınız. Herkes biliyor kapitalizmin nasıl öldürdüğünü, bankanın nasıl bir canavar olduğunu. Kapitalizmin öldürücü mekanizmalarını keşfetmeyi, savaşlara neyin yol açtığını, global kirlenmeyi, ekolojik felaketi, insan sağlığının çökertilmesini, hayvan katliamını, kapitalizm sayesinde obezite ve kanserin olağanüstü yaygınlaşmasını bırakın bir yana, banka kredilerini ödeyemediği için intihar eden insanların haberleri gazetelerin en sıradan ve olağan haberleri arasında yer alıyor. Banka artık doğrudan can alıyor. Banka, şakağa dayanan tabancanın ta kendisidir.</p>
<p>Önemli olan bunları bilmek değil, bu ölümcül canavara karşı gerekli tavrı almaktır. Kapitalizmin ve bankanın nasıl bir canavar olduğunu insanların yüzde doksan dokuzu bilirken, insanların ancak yüzde biri ona karşı gerekli tavrı almaktadır. İşte kapitalizmin kendisinden de beter ölümcül çelişki buradadır. Ve kapitalizm bu yüzden cinayetlerine son derece büyük bir rahatlıkla devam ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                                    ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Polis, 1 Mayıs’ta bankaların camlarını kırdıkları iddia edilen anarşistlerin derneklerini basmış ve elliye yakın anarşisti tutuklamış. Sanırım bugün bu insanlar mahkemeye çıkartılacaklar. Haklarında ne karar verileceğini bilmiyorum. Ve elbette, her tutuklamayı olduğu gibi bu tutuklamayı da protesto ediyorum.</p>
<p>Ben burada esasen, iddiaya konu olan eylemin içeriği hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Bazı anarşist gençlerin 1 Mayıs’ta bazı bankaların camlarını kırdıklarını ben de gördüm TV’den. Ben de gitmiştim 1 Mayıs’a ama bu eyleme tanık olmadım ve katılamadım, çünkü Mecidiyeköy tarafında değildim.</p>
<p>Bazı arkadaşlar, “banka camı kırmakla bankalara karşı mücadele edilemez ki” diye son derece mantıki bir argüman ileri sürebilirler. Ancak anlaşılması gereken çok önemli bir nokta var. Anarşizm, bir yönüyle dar mantıkçı politikadan uzak bir düşüncedir ve bu uzaklığı nedeniyle uzlaşmaz bir tutumu ve doğrudan eylemciliği gündeme getirmesi onun özgünlüğüdür.</p>
<p>Elbette bu eyleme girişenler de banka camı kırmakla bankanın yıkılamayacağını biliyorlardı ama bu eylemde çok özgün bir şey var. Doğru hedefi gösteriyor ve sistem karşısında her şeyi içine atan, eğilip bükülen düzen insanına çok önemli bir mesaj veriyor: “Asla uzlaşma. O seni kırıyorsa sen de onu kır.”  </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>17 Mayıs 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F17%2Fo-seni-kiriyorsa-sen-de-onu-kir%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/17/o-seni-kiriyorsa-sen-de-onu-kir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yalçın Hafçı/MAĞLUPLARIN HUZURSUZLUĞU</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/17/yalcin-hafcimagluplarin-huzursuzlugu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yalcin-hafcimagluplarin-huzursuzlugu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/17/yalcin-hafcimagluplarin-huzursuzlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 May 2012 07:43:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=5016</guid>
		<description><![CDATA[      Mehmet Taşdemir Huzursuz  Belge Yayınları 2012 199 sayfa, 12 TL. &#160;                                                 Bazı insanlar ne mutlu ki ürpertici derecede huzursuzdur. Böylece steril bir masumluğu terk edip anlamların peşine düşmüşlerdir. Verili olanları kabul etmeyip, yeni tanımlar ararlar, doğal olarak da hep uçurumların kıyısında dolaşırlar. Çoğunlukla huzursuzdur böyleleri ve başkalarını da huzursuz ederler, bayağılığın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">     </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> Mehmet Taşdemir</span></p>
<p><em><strong>Huzursuz <br />
</strong></em></p>
<p><strong>B</strong><strong>elge Yayınları</strong></p>
<p><strong>2012 </strong></p>
<p><strong>199 sayfa, 12 TL.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">                                   </span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">          Bazı insanlar ne mutlu ki ürpertici derecede huzursuzdur. Böylece steril bir masumluğu terk edip anlamların peşine düşmüşlerdir. Verili olanları kabul etmeyip, yeni tanımlar ararlar, doğal olarak da hep uçurumların kıyısında dolaşırlar. Çoğunlukla huzursuzdur böyleleri ve başkalarını da huzursuz ederler, bayağılığın imlasından kopmuş itaatsiz sözleriyle. Huzursuzun mağlup olmayanı yok gibidir.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Mehmet Taşdemir’in Belge yayınlarından çıkan ilk romanı “Huzursuz” da bu türden bir roman işte. Onu daha öncesinden ağızda şiir tadı bırakan öyküleriyle tanımıştık. Bu yüzden sanki “hamili kart yakinimdir” referansıyla elime aldım romanı. Daha ilk sayfasından itibaren de beni esir aldı. Sevdiğim tek esaret tipi de budur zaten…</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Bu topraklarda daha çocuk yaşlarda hepimize bir alfabe gibi öğretilmiş nefret. Ezilenler bile ezilmişliklerini bayrak yapıp bir ezene dönüşmüş bu yüzden. Sıfır kazançlı bu çekişmede ise temel malzeme tek boyutlu insan olmuş daima. Antik Yunan mitolojisinde Prokles’in Yatağı isimli bir deyim vardır. Prokles, bizim Deli Dumrul gibi yolları keser, esir aldığı herkesi yatağına yatırarak kendi belirlediği ölçüden uzunsa ayaklarından keser, kısa ise çekerek uzatırmış. Bütün otoriter kurumların ve örgütlerin de insanlara yaptığı şey aynen budur.<strong></strong></span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Romanın ilk bölümünde yok sayılan bir halkın özgürlüğü için benliklerini bir örgüte teslim eden Mavi ve Kırmızı’nın yaşadığı ya da yaşayamadığı aşkın kendi arkadaşları tarafından yargılanması, alabildiğine trajik biçimde, yakıcı bir dille resmedilmiş. Derinlikli, çok katmanlı, sembolik, son derece politik olduğunu düşündüğüm bu metnin ana omurgalarından biri, kuşkusuz en önemlisi, otorite karşısında bireyin iğdiş edilerek hiçleştirilmesidir.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Sonraki bölümün başkahramanı ise, hikâyesini kardeşi Mavi’nin dilinden okuduğumuz Ser’dir. Romanda belirtilmese de Doğu’dan Batı’ya geldiğini anladığımız Ser, ikinci sınıf bir otelde çalışmaktadır. Şehrin bağırsaklarında öğüttüğü, içe dönük ve tipik bir yeraltı insanıdır Ser. Rüyalar ve sanrılar arasında gerçeklik duygusunun kaybolduğu, şiirsel bir üslupla ilerleyen bu bölüm Narin’in faili meçhul ölümüyle başlar. Resmi otorite tarafından örtbas edilen bu cinayetin tek tanığı Ser’dir. Ama o gitgide derinleşen bir duyguyla suçluluk hissine kapılır. O sıralarda, anlatının odak noktası olan otelde sürekli müşteri olarak kalan Ayla’ya ilgi duyar. Aralarında tuhaf bir yakınlaşma olur. Ama Ser, kırsal kökenlilerin çoğunun kente gelince yaşadığı değersizlik hissine kapılır. Onun güzelliği karşısında kendini küçük hisseder. Bu yüzden tutup bir başkası olmaya çalışır. Oysa Ayla onu olduğu gibi, o saf ve melankolik haliyle sevmiştir.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">                                                     <strong>Yurtsuz Kuşlar</strong></span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Romanın temalarından biri de yersizlik, yurtsuzluktur. Her iki bölümde de otelin temel mekân olması bunun sembolik ifadesidir. Ayrıca otel imgesi bu olgu için biçilmiş kaftandır. Ser’in ev sahibesi Adalet Hanımın ikide bir tuhaf bir kehanet gibi söylediği “yurtsuz kuşlar ürkecek, memleket kurtulacak” sözü de bununla ilgilidir. Sadece şiirsel bir cümle değildir bu. Belki de bu coğrafyanın nice acılara sebep olan son yüzyılını özetlemektedir bu söz.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Ser’in umutsuz aşkının fonunda memleket kaynayan bir kazan durumundadır. Sokaklarda linç güruhları dolaşmaktadır. Bunun yarattığı kör şiddet öyle belalı bir sarmaldır ki insan sevdiğinin bile katili olabilir. Hiç kimsenin de masum kalması mümkün değildir. O yüzden rüyasındaki mahkemede kendini yargılar Ser. Zaten topluca çıldırmış bir toplumda katil de bizizdir, maktül de.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Aslında Mehmet Taşdemir kesin yargılar ve teşhisler sunmuyor okura. Şeyleri anlatıyor ama onu adlandırmayı yine okura bırakıyor. Bu yüzden muğlâk ve sisli bir anlatımı yeğliyor. Çünkü okurun edilgen kalmasını istemediği için, uyuşturulmuş hayal dünyamızı kamçılıyor. Böylece, içimizde kocaman, karanlık bir bilinçaltına dönüşen bu toprakların gerçeği, insan suretleri biçiminde su yüzüne vuruyor. Romandaki ana karakterler dışında, otel odasında intihar eden şair ve eskiden bir mühendisken bir koyun tüccarının zevk kölesi haline dönüşen Katya gibi yan karakterler de metnin oylumunu derinleştiriyor. Bütün kahramanların iç karmaşası birbirine karışmış, ortak bir anlatıya dönüşmüştür. Bu sayede kurgunun ele geçirmiş olduğu şey, hakikatin en kapsamlı tezahürü oluyor. Bir de mutlaka değinilmesi gereken husus, yazarın kendine has olan benzersiz benzetmeleridir. Ama bunu söz oyunu olsun diye değil, en anlatılmaz durumların ve duyguların en etkili biçimde anlatılması için yapıyor. Bu sebeple romanda dil, bu lirik isyanın hüzünlü bayrağı gibi, kendi başına bir karaktere dönüşüyor.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Öte yandan Mehmet Taşdemir’in “Huzursuz”u dünyaya ve hayata karşı belli önyargılarla bakanları da rahatsız edecek bir içeriğe sahip. Ama aynadaki suretlerini beğenmeyenlerin öfkesi olacaktır bu. Zaten algılarının bacalarını temizlemeyenlerin onu anlamayacağı da aşikârdır. Weber’in de dediği gibi, gerçekten herkes kendince bir şey anlar. Kimileri ise düşünmek adına ezberlerini hatırlar. Fakat tek cetvel olarak vicdanı temel almış sahici bir yüzleşme bütün önyargıları bertaraf eder. Ama yine de kolay değişmez bu algının dünyası. Zaten yenildiğini bilmeyeni kim yenebilir ki?</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><span style="font-size: small;">     Elbette tüm bunların da farkında olarak, gemi batarken çalmaya devam eden Titanik’in orkestrası gibi, kendi ruhdaşlarına upuzun bir mektup yazar gibi yazdığı bu romanda, insanca bir şarkı söylüyor Mehmet Taşdemir. Belki de bu nedenle pop-roman olmaya aday değildir “Huzursuz”. Çünkü vasat olanın yüceltildiği bir dünyada yaşıyoruz. Yine de en kötüsü sessizliktir ya da daha da kötüsü hikâyemizin başkaları tarafından anlatılmasıdır. Zira yanlıştır her hikâye başkasının dilinde…</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F17%2Fyalcin-hafcimagluplarin-huzursuzlugu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/17/yalcin-hafcimagluplarin-huzursuzlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Anarşistler serbest bırakılsın&#8217;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/16/anarsistler-serbest-birakilsin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=anarsistler-serbest-birakilsin</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/16/anarsistler-serbest-birakilsin/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 10:54:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=5013</guid>
		<description><![CDATA[  1 Mayıs&#8217;ta yaşanan olaylarla ilgili olduğu iddiasıyla gözaltına alınan anarşistlerle dayanışmak amacıyla basın açıklaması yapıldı. Devrimci Anarşist Faaliyet, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını istedi. Haber Fotoları: 1 Orjinali İndir (Genişlik: 3456px, Yükseklik:2304px) Etkin Haber Ajansı / 15 Mayıs 2012 Salı, 19:23 İSTANBUL- Devrimci Anarşist Faaliyet, 1 Mayıs&#8217;ta yaşanan olaylarla ilgili olduğu iddiasıyla gözaltına alınan anarşistler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1> </h1>
<p>1 Mayıs&#8217;ta yaşanan olaylarla ilgili olduğu iddiasıyla gözaltına alınan anarşistlerle dayanışmak amacıyla basın açıklaması yapıldı. Devrimci Anarşist Faaliyet, gözaltına alınanların serbest bırakılmasını istedi.</p>
<div>
<div>Haber Fotoları: <a title="'Anarşistler serbest bırakılsın'" href="javascript: void(0);"><strong>1</strong></a></div>
<div><a href="http://www.etha.com.tr/ph/photo/anarsistler-serbest-birakilsin/download/">Orjinali İndir (Genişlik: 3456px, Yükseklik:2304px)</a></div>
</div>
<p>Etkin Haber Ajansı / 15 Mayıs 2012 Salı, 19:23</p>
<p>İSTANBUL- Devrimci Anarşist Faaliyet, 1 Mayıs&#8217;ta yaşanan olaylarla ilgili olduğu iddiasıyla gözaltına alınan anarşistler için Taksim Tramvay Durağı&#8217;nda basın açıklaması yaptı.</p>
<p>Anarşistlerin terbiye edilmek istendiği belirtilen açıklamada, &#8220;Bu topraklarda anarşizm toplumsallaşıyor&#8221; denildi. Basın açıklamasına Milyonlar Adalet İstiyor İnisiyatifi, ESP, EHP, İHD, SGD, Devrimci Yurtsever Gençlik, Öğrenci Kolektifleri, TÜM İGD&#8217;nin de aralarında bulunduğu kurumlar destek verdi.</p>
<p>&#8220;Anarşizm teslim alınamaz. Gözaltılar serbest bırakılsın&#8221; yazılı pankartının açıldığı eylemde sık sık, &#8220;Özgürlük tutsak alınamaz&#8221;, &#8220;İsyan, devrim, anarşi&#8221; ve &#8220;Yaşasın devrimci dayanışma&#8221; sloganları atıldı.</p>
<p>Basın açıklamasını okuyan Oğul Akdoğan, 14 Mayıs Pazartesi günü yapılan operasyonla ilgili olarak, &#8220;Yaşadığımız coğrafyada devrimcilere, işçilere, işsizlere, ezilen halklara, öğrencilere uygulanan baskı ve zulüm politikaları tüm hızıyla devam ederken, operasyonlar her gün artarak sürmekteyken bu gözaltı dalgasının bize de değmesi kaçınılmazdı&#8221; dedi.</p>
<p>Anarşizmin bu topraklarda toplumsallaştığını ve Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinde ilk kez anarşistlerin hedef alınarak operasyon yapıldığını belirten Akdoğan, &#8220;Bizler Devrimci Anarşistler olarak, yaşadığımız topraklarda anarşizmi gelenek haline getirmeye çalışıyor ve bu şekilde örgütlenerek toplumsallaşmayı amaçlıyoruz. Bizler var olduğumuz her alanda ezenlere karşı haykırıyoruz ezilenlerin isyanını. Geçtiğimiz 1 Mayıs&#8217;ta da ekmek, adalet ve özgürlük için, paylaşma dayanışmayla dolu özgür bir dünya yaratmak için, yaşam için alanlardaydık&#8221; şeklinde konuştu.</p>
<p>Basın açıklamasında söz alan gözaltında bulunan anarşistlerin avukatı Davut Erkan, gözaltına alınanların &#8220;terörle mücadele&#8221; adı altında tutulduklarını ve kötü koşullar altında bulunduklarını söyledi.</p>
<p>Erkan, müvekkillerinin bir kısmının vajeteryan-vegan, bir kısmının hasta olduklarını ve ihtiyaçlarının karşılanmadığını belirtti. Av. Erkan, &#8220;Arkadaşlarımız 4 gün tutulacaklar ve bu süreçte terbiye edilmeye çalışılacaklar. Susturulmak, terbiye edilmek istenenler; savaşa karşı duranlardır, barış isteyenlerdir, kadına yönelik şiddete karşı olanlardır, HES&#8217;lere karşı mücadele yürütenlerdir&#8221; şeklinde konuştu.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F16%2Fanarsistler-serbest-birakilsin%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/16/anarsistler-serbest-birakilsin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fırat Haber Ajansı Muhabirinden Açıklama</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/16/firat-haber-ajansi-muhabirinden-aciklama/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=firat-haber-ajansi-muhabirinden-aciklama</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/16/firat-haber-ajansi-muhabirinden-aciklama/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 May 2012 06:52:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=5010</guid>
		<description><![CDATA[Merhaba Gün hocam, bir süredir zorunlu seyahatte olduğumdan size dönemedim, kusura bakmayın. Yalnız ben haberi servise yönlendirmiştim. Fakat sorun şu ki; söyleşi konseptinde düşünmemize rağmen yanıtları epey kısa tutmuş, çok az yere değinmişsiniz. Halil Berktay&#8217;ın eleştirel yaklaştığınız tutumunu sormamıza rağmen, konuya sola ve Kürtlere özeleştiri ya da tahamülkar olunmasından yaklaşmışsınız. Yani buradan bütünlüklü bakıldığında ortaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba Gün hocam, bir süredir zorunlu seyahatte olduğumdan size dönemedim, kusura bakmayın. Yalnız ben haberi servise yönlendirmiştim. Fakat sorun şu ki; söyleşi konseptinde düşünmemize rağmen yanıtları epey kısa tutmuş, çok az yere değinmişsiniz. Halil Berktay&#8217;ın eleştirel yaklaştığınız tutumunu sormamıza rağmen, konuya sola ve Kürtlere özeleştiri ya da tahamülkar olunmasından yaklaşmışsınız. Yani buradan bütünlüklü bakıldığında ortaya bir haber çıkarmak mümkün olmuyor ki hocam&#8230;</p>
<p>Ali Barış Kurt</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Benim Cevabım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ali barış kardeşim, seni anlıyorum ama &#8220;sizi&#8221; anlamıyorum. Hiçbir zaman bana dikte edilmek istendiği gibi röportaj vermem. Arkadaşlara bunu iletirsen sevinirim. sitede yayımladım zaten. Kısalığa gelince, lafı uzatmaktan hoşlanmam. sevgilerimle.<br />
 <br />
Gün
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F16%2Ffirat-haber-ajansi-muhabirinden-aciklama%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/16/firat-haber-ajansi-muhabirinden-aciklama/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yayımlanmamış Kısa Bir Röportaj</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/15/yayimlanmamis-kisa-bir-roportaj/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yayimlanmamis-kisa-bir-roportaj</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/15/yayimlanmamis-kisa-bir-roportaj/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 May 2012 13:48:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=5005</guid>
		<description><![CDATA[  Aşağıdaki başlıksız röportaj, Fırat Haber Ajansı tarafından email yoluyla yapılmış, ancak bilmediğim bir nedenle yayımlanmamıştır. Röportajı yapan arkadaşa mail yoluyla defalarca yazdığım halde bana geri dönmemiştir. Bu durumda röportajı burada yayımlama hakkına sahip olduğum açıktır.                                                                  *** -Halil Berktay, tek başına yeni bir sol teorisi, marksizm çözümlemesi oluşturmaya çabalıyor. Sol ve sosyalizmi ilkelerinden ayıran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p><strong><em>Aşağıdaki başlıksız röportaj, </em></strong><em>Fırat Haber Ajansı </em><strong><em>tarafından email yoluyla yapılmış, ancak bilmediğim bir nedenle yayımlanmamıştır. Röportajı yapan arkadaşa mail yoluyla defalarca yazdığım halde bana geri dönmemiştir. Bu durumda röportajı burada yayımlama hakkına sahip olduğum açıktır. </em></strong></p>
<p><strong><em>                                                                 ***</em></strong></p>
<p><strong>-Halil Berktay, tek başına yeni bir sol teorisi, marksizm çözümlemesi oluşturmaya çabalıyor. Sol ve sosyalizmi ilkelerinden ayıran ve sürece göre şekillendiren bir mantıkla, &#8216;AKP&#8217;nin merkezin sağında değil solunda görülebileceğini&#8217; de, iddia ediyor. Siz, Berktay&#8217;ın devam eden bu saptamalarına ne değerlendirme yapıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Berktay, solun fazlasıyla hedefi haline geldiğinden ona yüklenmek pek gelmiyor içimden. Türkiye’nin sol hareketi fazlasıyla savunmacı. Kendisine yönelik her eleştiriyi bir “namus” meselesi haline getiriyor. Oysa savunmacılık muhafazakâr bir eğilimdir. Diyelim ki, Halil Berktay, bütün söylediklerini solu karalamak için yapmış olsun. Ben olsam, hemen savunmaya veya karşı saldırıya geçmek yerine, acaba söylediklerinin içinde benim için yararlı olan eleştiriler var mı diye düşünürdüm.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Berktay’ın tek başına bir sol çözümlemesi yapmaya çalıştığını sanmıyorum. Berktay, geçmişte soldan fazlasıyla canı yandığından onu eleştirmeye daha çok önem veriyor. Ne var ki, bu eleştirilerinin bir kısmı önemli ve yararlanılacak eleştiriler olsa bile, ne yazık ki, kendisi bir perspektif kayması içinde. Bu perspektif kayması, egemen düzenleri fazlaca eleştirmemek şeklinde tezahür ediyor. Bence Berktay’ın solun hatalarını eleştirmesinde –doğrusuyla yanlışıyla- yanlış bir şey yok. Yanlış olan, solu eleştirirken, giderek sağa karşı yumuşaması, hatta onları neredeyse olumlu bir mevkiye koymasıdır. Bir de tabii, solu eleştirirken hırçın bir öğretmen dili kullanması, ikna edici olmasını ve kendisini dinletebilmesini önlüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>-Berktay, Marksizme yönelik tespitlerinde ise, Marksizmin materyalizme indirgenemeyeceğini belirtiyor ve &#8220;materyalist (bir tarihçi) olup da marksist (bir tarihçi) olmamak pekâlâ mümkündür. Büyük çoğunluğun durumu da böyledir&#8221; biçiminde bir fikir öne sürüyor. Aynı fikirde olmak mümkün mü?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bence aynı fikirde olmak mümkün. Marksist olmayan materyalist tarihçiler olabileceği gibi, materyalist olmayan Marksist tarihçiler de olabilir. Ayrıca illa Marksist olmak da gerekmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p> <strong>-Berktay&#8217;ın Kürt hareketine </strong><strong>dönük yürüttüğü &#8216;eleştiriler&#8217; de bir kampanya niteliğinde gibi. Kendisinin Taraf&#8217;ta Kürt siyasetine yönelttiği eleştirileri hakkındaki yorumlarınız neler? Mesela, bir yazısında, &#8216;AKP’nin de içinde olduğu geniş bir demokrasi cephesinin, Kürt meselesinin asıl kaynağı olan milliyetçi-devletçi, militarist vesayet rejimini gerilettikçe, Türkiye’de her şeyin tartışılabilir olduğunu ve 1990’ların sonlarında askerî bakımdan ağır hasar görmüş bulunan PKK&#8217;nin de bu bağlamda, eskisinden çok daha fazla konuşmak, sesini duyurmak imkânına kavuştuğunu&#8217; savunuyor Berktay. Bu tespit doğru kabul edildiğinde, eleştirilerinde de &#8216;haklılık&#8217; varmış gibi görülüyor. Peki, sizce gerçek nedir ve bu tespitlere bakışınız ne yönde?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sola ilişkin söylediklerimi Kürtlere ilişkin de söylemek isterim. Kürt hareketi, savunmaya geçmek yerine söylenenlerde haklı olan bir şeyler var mı diye bakmalıdır. Bu bir kültür meselesidir. Türkiye’de yaşayan insanlarda karşıtını anlayabilecek bir kültürel genişlik yok ne yazık ki. Türküyle Kürdüyle bu böyle.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öte yandan, Berktay’ın, aynı hatayı yaparak, Kürt meselesinde devleti fazlaca masum görme hatasına düştüğünü düşünmek eğilimindeyim.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>-Kürtler, tartışmak, tartıştırmak istedikleri çeşitli modelleri ortaya koyuyorlar ve her seferinde mevcut erk tarafından dıştalanan bir pozisyon olarak kalınıyor&#8230; Erki savunanlar, ardından Kürt hareketinin tutarsızlığı için malzeme yapıyorlar bu durumu&#8230; Neler söylersiniz?</strong></p>
<p>Sorunuzda yine bir savunmacılık var. Biz iyi şeyler yapıyoruz ama karşı taraf buna izin vermiyor gibi. Oysa devrimci bir hareket öncelikle kendini eleştirerek ilerleyebilir. Kimse kendine güzelleme yapmamalı ve kendinden memnun olmamalı. Mesela ben kendimden hiç memnun değilimdir genelde.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>-Devrimci şiddetten yana olduğu için bir hareketin suçlu ilan edilmeye çalışılması fikri de hakim. Sizin bu çerçevedeki bakış açınız nedir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Devrimci şiddet diye bir şey yoktur. Şiddet her zaman ve her durumda karşıdevrimcidir ve en karşıdevrimci şiddet örgütü devlettir. Sadece özsavunmayı haklı bulurum. Kürtler, egemen devletle pazarlığa oturma siyasetini bir yana bırakarak ve yasallığa hapsolmadan kendi özerklik programlarını parça parça uygulamaya girişmelidirler. Pazarlığa oturmayı sağlamak için silah kullanmak değil, budur devrimci olan. Özerklik programı hayata geçirildiğinde devletin şiddetine karşı elbette özsavunma yapmak gerekir ama bu kadar. Kürt hareketinin önünde bu şans vardır. Umarım parlamentarist oyunlar yerine bu yolu tercih eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>10 Mayıs 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F15%2Fyayimlanmamis-kisa-bir-roportaj%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/15/yayimlanmamis-kisa-bir-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>20</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Geçmişe Üç Bakış…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/14/gecmise-uc-bakis%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=gecmise-uc-bakis%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/14/gecmise-uc-bakis%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 May 2012 13:09:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4999</guid>
		<description><![CDATA[ Birincisi, muhafazakâr bakıştır. Muhafazakâr bakış, geçmişi destanlaştırmayı tercih eder. Çünkü bugün olanı olduğu gibi korumanın en iyi yolu geçmişi destanlaştırmaktır. Geçmişte hep iyi şeyler yapılmıştır. Kötü şeyler, dışarıdan gelmiştir. İçimizdeki kötü şeylerin nedeni de dışarıdaki kötülüklerdir. Baskılardır, içimize sızdırılmış ajanlardır. Biz hep doğru şeyler yapmışızdır ve bu yüzden bugün de değiştirmemiz gereken hiçbir şeyimiz yoktur. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong><strong>Birincisi,</strong> <strong>muhafazakâr bakıştır</strong>. Muhafazakâr bakış, geçmişi destanlaştırmayı tercih eder. Çünkü bugün olanı olduğu gibi korumanın en iyi yolu geçmişi destanlaştırmaktır. Geçmişte hep iyi şeyler yapılmıştır. Kötü şeyler, dışarıdan gelmiştir. İçimizdeki kötü şeylerin nedeni de dışarıdaki kötülüklerdir. Baskılardır, içimize sızdırılmış ajanlardır. Biz hep doğru şeyler yapmışızdır ve bu yüzden bugün de değiştirmemiz gereken hiçbir şeyimiz yoktur. Yeter ki dışarıdan gelen baskılara karşı direnelim, ajanlara karşı uyanık olalım. Geçmişteki hataların üstünü örtmenin en iyi yolu kahramanlık menkıbeleri yaratmak, destanlar anlatmaktır. Ne kadar kahramanlık menkıbesi yaratırsak o kadar örtbas etmiş oluruz hatalarımızı.</p>
<p><strong>İkincisi, </strong><strong>inkârcı bakıştır. </strong>İnkârcı bakışın sahipleri aslında saf değiştirmiş ve karşı tarafa geçmişlerdir ama bunu mümkün olduğu kadar örtbas etmeye çalışırlar. Hâlâ eski davanın takipçisi pozunda dolanırlar ortalıkta. Yapmak istedikleri, geçmişi bir hatalar yığını olarak gösterip bugün artık bu işleri bir yana bırakmak gerektiğini kanıtlamaktır. Bu yüzden hataları maksimize ederler, gerçekten de var olan hataları iyice abartırlar, geçmişte hiçbir olumlu şey yapılmadığını, olayın baştan sona bir yanlışlıktan ibaret olduğunu göstermeye çalışırlar. Her şeyi hatalara bağlayıp dışarıdan yapılan müdahale ve baskıları görmezden gelirler. Amaçları, hataları tespit edip geçmişten dersler çıkartmak değil, dükkânın kapısına “iflas” diye yazıp kapatmaktır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü, devrimci bakıştır.</strong> Devrimci bakış, ilk ikisinden temelden farklıdır. Devrimci bakış, geçmişin olumluluklarına sahip çıkarken, hataların üstünün örtülmesine karşı direnir. Menkıbeler yaratmayı değil, hataların üstüne yürüyerek bunlardan ders çıkartmayı esas alır. Ne menkıbeci ve muhafazakârdır, ne de inkârcı. Devrimci bakış için önemli olan, geçmişin olumluluklarına sahip çıkarken, hataların altını açık ve net bir şekilde çizmek ve bugünü bu iki temelde inşa etmektir.</p>
<p>Birbirlerine çok zıt gibi görünürler ama aslında muhafazakârlıkla inkârcılık ele ele gider ve birbirini güçlendirir. İnkârcılık, muhafazakâr reaksiyonu kışkırtır, savunmacı güdüleri öylesine harekete geçirir ki, insanlar inkârcılığa karşı direneceğiz derken muhafazakârlığın saflarına savrulurlar; aynı şekilde, muhafazakârlığın gülünç menkıbeciliği, aklı başında insanların bile böylesine bir tutuculuğa tepki gösterip neredeyse inkârcılık noktasına sürüklenmelerine neden olur.</p>
<p>İnkârcılık da muhafazakârlık da devrimci bakış açısının önünde büyük engeller oluşturur. Devrimci bakış açısına sahip olanlar, geçmişin eleştirisini yaparken inkârcılıkla; geçmişin savunmasını yaparken muhafazakârlıkla aynı noktaya düşmemek için azami dikkat ve çaba göstermek zorundadırlar. Eğer gereğince uyanık değillerse, inkârcılarla aynı safta yer alıyormuş gibi görünmeleri ve bu yüzden muhafazakârların saldırılarına uğramaları; ya da muhafazakârlarla aynı safta yer alıyormuş gibi görünüp bu yüzden inkârcıların eleştiri oklarına hedef olmaları kaçınılmaz olur. İnkârcılığın ve muhafazakârlığın birbirlerine güç veren bu kapışmasında ortalık öyle bir karışır, öyle bir toz duman kalkar ki göz gözü görmez olur. Sonuçta her ikisi birden “gerçek devrimcidir”i öldürüp kendini yaşatmaya çalışır. Aslında her ikisinin de ortak düşmanı gerçek ve devrimdir.</p>
<p>1 Mayıs 1977 tartışmaları da bunu gösterdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Mayıs 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="color: #0000ff;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F14%2Fgecmise-uc-bakis%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/14/gecmise-uc-bakis%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Taraf  Gazetesi Sözlerimi Çarpıtmıştır…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/03/taraf-gazetesi-sozlerimi-carpitmistir%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=taraf-gazetesi-sozlerimi-carpitmistir%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/03/taraf-gazetesi-sozlerimi-carpitmistir%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 07:41:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4991</guid>
		<description><![CDATA[  Dünkü “1 Mayıs 1977…” yazımı sitede yayımladıktan hemen sonra iki gazete muhabiri benimle mail aracılığıyla bağ kurdu. Medyada yer alan biri değilim. Ayrıca medyaya konuşmayı da reddederim. Star gazetesinin muhabirine mail aracılığıyla, “hangi gazete?” diye sordum. Star muhabiri olduğunu öğrenince, “sorularınızı göreyim” diye bir mail daha attım. Bana geri dönmedi. Kesin reddetmeden önce sorularının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Dünkü “1 Mayıs 1977…” yazımı sitede yayımladıktan hemen sonra iki gazete muhabiri benimle mail aracılığıyla bağ kurdu. Medyada yer alan biri değilim. Ayrıca medyaya konuşmayı da reddederim. <em>Star </em>gazetesinin muhabirine mail aracılığıyla, “hangi gazete?” diye sordum. <em>Star </em>muhabiri olduğunu öğrenince, “sorularınızı göreyim” diye bir mail daha attım. Bana geri dönmedi. Kesin reddetmeden önce sorularının neler olduğunu görmek istemiştim. Ondan sonra “medyaya konuşmuyorum” diyecektim. Muhabir arkadaş, herhalde işi yokuşa süren tavrımdan, durumu anlamış olacak ki, ne sorularını yolladı, ne de yeni bir mail attı. İyi de etti, beni reddetme sıkıntısından kurtarmış oldu.</p>
<p>İkinci muhabir <em>Taraf </em>gazetesindendi. O daha ısrarlı çıktı. “Sorularınızı göreyim” isteğim üzerine soruları yolladı. İşte o anda bir hata yaptım ve medyaya konuşmama ilkemi bozdum. Dünkü makalemdeki görüşleri daha geniş bir okuyucu kitlesine ulaştırma hevesine ve hırsına kapılmıştım. Allah herkesi hırslarından korusun!</p>
<p>Öte yandan, kendimi “<em>Taraf</em>’ı belki de tam bir medya organı olarak görmemek gerekir” diye ikna etmeye bile giriştim. İnsan kendini ne de çabuk aldatan bir varlık. Hırslar ilkeli tutumları nasıl da anında gölgeleyebiliyor. Bu arada aceleci tabiatıma yenilip ikinci bir ilke hatası daha yaptım ve sorulara mail aracılığıyla cevap vermek yerine telefonla cevap vermeyi seçtim. Sözlerimin eksik aktarılacağı ve dolayısıyla çarpıtılacağı kesin olduğu halde bu akılsızlığı yaptım. <em>Taraf </em>muhabirine telefonda, “sözlerimi lütfen tam olarak yansıtın” diye ricada bulunmak ise akılsızlığımın zirvesiydi. Milyonlarca kere denenmiş ve aynı sonucu vermiş bir şey için ricada bulunmak saçmalıktan başka bir şey değildi. Medya demek sözlerin çarpıtılması demektir. Telefonu kapattıktan bir süre sonra aklım başıma geldi ama çok geçti.</p>
<p>Bu sabah Kınalıada istasyonunun yanındaki bayie doğru giderken, Ceren’e, “bakalım <em>Taraf </em>sözlerimi nasıl çarpıttı” dedim. O kadar emindim çarpıtılacağından. Ne var ki, burası “mahrumiyet” bölgesi. Bayide <em>Taraf </em>yoktu ya da kalmamıştı. Ceren, Büyükada’ya gidince mail aracılığıyla yolladı. Evet, tahmin ettiğim gibi, çarpıtılmıştı sözlerim.</p>
<p><em>Taraf</em>’taki sözlerimden, sanki provokasyonun en büyük sorumlusu Aydınlık hareketiymiş gibi bir sonuç çıkıyor. Oysa ben, dünkü yazımda da görüleceği gibi, muhabir arkadaşa, provokasyonun esas sorumlusunun panzerleri insanların üzerine süren devlet olduğunu söylediğim gibi (gerçi bu sözlerim kısmen yer almış) DİSK sorumlularının ve “üçlü blok”un da böyle gereksiz bir inatlaşmaya girerek büyük sorumluluk taşıdıklarını belirtmiştim. Ayrıca, yayınlarıyla düşmanlığı körüklemekle Aydınlık hareketinin de sorumluluk payı taşıdığını belirtmekle birlikte, Aydınlık hareketinin son anda da olsa yürüyüşe bağımsız bir blok olarak katılmayı reddederek doğru bir tutum takındığını da söylemiştim. Muhabir arkadaş ya da <em>Taraf </em>gazetesi, bu son derece önemli sözlerimi beyanımın içinden çıkartarak sanki baş sorumlu Aydınlık hareketiymiş gibi bir izlenim yaratmayı becermiş. Onları “gazetecilik” başarılarından dolayı “kutlamak”tan başka bir şey gelmiyor elimden, ne yazık ki.</p>
<p>Ama kimseye kızmaya da hakkım yok. En başta kendime kızmam gerekir, bu medya arsızlarına beyanat vererek ilkelerimi ihlal ettiğim için.</p>
<p>Hazır bu yazıyı yazmışken, fırsattan istifade :) bir küçük noktayı daha belirteyim. Dünkü <em>Taraf</em>’ta, Halil Berktay’ın beyanlarının tamamını okudum. Berktay, açıklamalarında, büyük bir açık sözlülükle, ilk silahlar patladıktan sonra kendini yere attığını ve bundan sonra, bulunduğu yerden Taksim gezisinin merdivenlerine kadar olan 100-150 metreyi ellerinin ve dizlerinin üzerinde kat ettikten sonra cesaretini toplayıp ayağa kalktığını belirtmiş. Berktay’ın gördükleri, olay patladıktan en azından beş dakika sonrasıdır. Çünkü o 150 metreyi emekleyerek almak en azından beş dakikayı, hadi diyelim ki, üçü dakikayı bulur. Dolayısıyla Halil Berktay, panzerlerin kalabalığın üzerine nasıl sürüldüğünü ve insanları kenarlara doğru kovalayarak izdihama yol açtığını görmemiş. Onun gördüğü manzara, panzerlerin işlerini gördükten sonraki, esasen meydanın boşalmış halidir. “Ben 3-5 dakika sonrasını görebildim, o arada neler olduğunu görmeye cesaret edemedim” deseydi daha iyi olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>3 Mayıs 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F03%2Ftaraf-gazetesi-sozlerimi-carpitmistir%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/03/taraf-gazetesi-sozlerimi-carpitmistir%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>106</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1 Mayıs 1977&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/05/02/1-mayis-1977/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=1-mayis-1977</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/05/02/1-mayis-1977/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 03:02:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anı]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4987</guid>
		<description><![CDATA[  Taksim’deki 1 Mayıs’tan eve yeni dönmüştük ki, Yayın Kolektifi’nden bir arkadaşım arayıp “Haber Türk’te Halil Berktay’ın söylediklerini izledin mi?” diye sordu. İzleme olanağım olmamıştı doğal olarak. Hemen ekledi: “Halil Berktay, 1 Mayıs 1977’de devletin provokasyonu olmadığını, solun kendi kendine provokasyon yaptığını söyledi. Öyle ki, programın diğer katılımcısı Ömer Laçiner’in ağzı şaşkınlıktan açık kaldı.” “Bana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Taksim’deki 1 Mayıs’tan eve yeni dönmüştük ki, Yayın Kolektifi’nden bir arkadaşım arayıp “Haber Türk’te Halil Berktay’ın söylediklerini izledin mi?” diye sordu. İzleme olanağım olmamıştı doğal olarak. Hemen ekledi: “Halil Berktay, 1 Mayıs 1977’de devletin provokasyonu olmadığını, solun kendi kendine provokasyon yaptığını söyledi. Öyle ki, programın diğer katılımcısı Ömer Laçiner’in ağzı şaşkınlıktan açık kaldı.” “Bana yollasana linkini” dedim. Sağ olsun, hemen yollamış.</p>
<p>Ancak ne yazık ki, bizim burada hatlar iyi çekmiyor. Gece yatmadan programı izlemek için Ceren’le birlikte epey çabaladık. Yalnızca Ömer Laçiner’in konuşmasının baş kısmını kopuk kopuk izleyebildik. Bu kısımda Ömer Laçiner, o zamanki “Maocu” grupları anlatıyordu.</p>
<p>Gecenin saat 3’ünde uyku tutmadı, belki gecenin sessizliğinde hatlar daha iyi çeker düşüncesiyle yeniden izlemeye teşebbüs ettim. Sonuç, yine başarısızdı. Sonunda, hazır kalkmışken, arkadaşımın verdiği bilgiye dayanarak bu yazıyı yazmaya karar verdim.</p>
<p>Halil Berktay’ın sözleri ne derece gerçeğe tekabül ediyor? Tepki göstermeden önce olayı yeni baştan tahlil etmeye çalışmak en iyisi.</p>
<p>Aslında <em>Havariler (1972-1983) </em>kitabımın 264-275. sayfaları arasında 1 Mayıs 1977 olayını kendi yaşadıklarımdan hareketle uzun uzadıya anlatmaya çalışmıştım.</p>
<p>Oradaki anlatımlarıma, daha sonra edindiğim bazı bilgilere ve olay öncesindeki ve Taksim Meydanı’nda gördüklerimi yeniden hatırlamalarıma dayanarak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Solun bir kısmını (bütününü kesinlikle değil) oluşturan Maocu ve Sovyetçi grupların şiddetli rekabet ve düşmanlığının provokasyon ortamını hazırladığı ve başlattığı doğrudur ama bu, gerçeğin sadece bir bölümüdür. Diyelim ki, devletin gizli güçlerinin bu provokasyonun hazırlanmasında hiçbir rolünün olmadığını ya da bu konuda net deliller olmadığını düşünsek bile, Taksim Meydanı’nda ölenlerin aşağı yukarı hepsinin (Tarlabaşındaki “Maocu-Sovyetçi” çatışmasında öldürülen DİSK görevlisi dört Uzel işçisini çıkarırsak), devletin polis güçlerinin yarattığı kasıtlı panik sonucunda ezilerek öldükleri açıktır ki, solun bir kesiminin provokasyon ortamını hazırlaması gerçeği, devletin, çıplak gözle bile görülebilen provokasyonu gerçeğini ortadan kaldırmaz.</p>
<p>İsterseniz filmi yeniden geriye saralım.</p>
<p>Provokasyon ortamı nasıl yaratıldı?</p>
<p>Maocu Aydınlık hareketi, her ne kadar 1 Mayıs öncesinde aniden manevra yapıp 1 Mayıs’a bağımsız bir “Maocu blok” olarak katılmanın bir provokasyona yol açabileceğini açıklayarak bu bloktan çekilmişse ve uyarıcı açıklamalar yapmışsa da, provokasyonun ideolojik ortamının yaratılmasındaki sorumluluğundan kurtulamaz.</p>
<p>O sırada yöneticisi olduğum, Aydınlık hareketinin yayını haftalık <em>Halkın Sesi </em>dergisi, bu ideolojik ortamın yaratılmasında tayin edici role sahiptir. 1 Mayıs’dan haftalar önce, TKP başkanı İ.Bilen’in ve Sovyet yanlısı DİSK’li sendikacıların karikatürünü çizip <em>Halkın </em>Sesi’nin kapağına koyan ve işçileri onların üzerine yürür ve zincirleri kırarken resmedip “kıralım revizyonist zinciri” sloganı atan bizdik. Bununla da kalmadık. 1 Mayıs’a giden günlerde Sovyetler Birliği’ne ve Sovyet yanlılarına karşı düşmanlığın dozunu iyice arttırdığımız gibi, 1 Mayıs’a bağımsız bir “Maocu blok” olarak katılmak gerektiği fikrini de işledik.</p>
<p>O sırada “Maocu Blok”ta, Çin Komünist Partisi’nin resmi mührünü elinde tutan Aydınlık hareketinin yanı sıra, THKO kökenli Halkın Kurtuluşu, THKP-C kökenli Halkın Yolu ve TKP-ML kökenli Halkın Birliği hareketleri yer almaktaydı ve daha önemlisi, bu gruplar arasında, “Maocu” blokta önderliği kapma yolunda yoğun bir rekabet yaşanmaktaydı. “Maocu blok”ta, “revizyonist” adı takılan Sovyet yanlılarına karşı bu kadar yoğun bir düşmanlığın gelişmesinde, o zamanki Çin-Sovyet çatışmasının yanı sıra, bu rekabetin de fazlasıyla etkili olduğunu görmek gerekir. Öyle ki, o sıralar Maocu saflarda daha aklı başında ve serinkanlı bir tutum önerecek olanların, diğerleri tarafından “revizyonistlerle uzlaşmakla”, hatta onların gizli işbirlikçisi olmakla suçlanması kaçınılmazdı ve bu yüzden bütün gruplar birbiriyle Sovyetçilere karşı keskin tutum alma yarışı içindeydiler. Öyle sanıyorum ki, Sovyetçi saflardaki TKP, TİP, TSİP gibi partiler arasında da Maoculara karşı keskin tutum alma yarışı söz konusuydu ve bu da o saflarda aklıselimin hakim olmasını engelliyordu.</p>
<p>1 Mayıs’tan birkaç gün önce, Aydınlık hareketi blok olarak yürümekten vazgeçti ve taraftarlarının kitle örgütlerinin içinde yürüyeceğini açıkladı. Bu, net bir şekilde belirtmek gerekir ki, aklı başında ve doğru bir tutumdu ama artık çok geçti. Uçuruma doğru 150 kilometre hızla ilerleyen arabanın uçuruma yuvarlanmasını, frene bassanız da önleyemezsiniz.</p>
<p>Bundan sonra, Aydınlıkçılar, diğer Maocu grupların bağımsız bir blok olarak meydana girmemesi için çaba gösterdiler. Parti talimatıyla bu çabayı gösterenlerin en başında ben vardım. “Üçlü blok”un son hazırlık toplantılarına katılarak ya da afişe çıkma hazırlıkları içindeki taraftarlarının karşısına çıkarak uyarılarda bulundum. Hatta, aslında somut bir “istihbarat” bilgimiz olmamasına rağmen, “bir provokasyonun hazırlanmakta olduğu” uyarısını bile yaptım. Bu çabalarım elbette sonuç vermedi. Çünkü, diyelim ki, bizim sözlerimizden etkilenerek blok halinde yürümekten vazgeçecek bir grup, diğerleri tarafından “revizyonizmle uzlaşmakla” suçlanır ve taraftarlar nezdinde güç kaybederdi. Örgütler de insanlar gibi, şahsi çıkarlarını düşünen oportünistlerdir.</p>
<p>Öyle ki, bizim bu “hayırsever” çalışmalarımızda bile örgüt menfaatinin belirleyici olduğunu net bir şekilde ortaya koymam gerekiyor. Bir yandan, gerçekten bir provokasyon olmasından korkuyorduk ama bu korkumuz, o meydanda işçilerin zarara uğramasından ve hakim sınıflara koz vermekten çok, örgütümüzün de bu provokasyonun altında kalacağı endişesinden kaynaklanıyordu. Daha önemlisi de, aslında “üçlü blok”u tuttuğu yoldan döndüremeyeceğimizi içten içe bilmemize rağmen, uyarılarımızı ısrarla yapmamızdaki belirleyici güdü, provokasyonu önlemekten çok, gerçekleşmesi büyük ihtimal olan provokasyondan sonra, uyarılarımıza rağmen bizi dinlemeyip buna alet olan Maocu rakiplerimizi bir güzel köşeye sıkıştırmak, hırpalamak ve onların saflarından güç devşirmekti.</p>
<p>1 Mayıs 1977’ye gelelim. Biz, açıkladığımız gibi, kitle örgütleriyle katıldık yürüyüşe. Benim ve Hasan Yalçın’ın somut bir kitle örgütümüz olmadığından, yanı başımızdan ayrılmayan ikişer genç muhafızımızla birlikte, Saraçhanebaşı’nda Nakliyat-İş sendikasının içine “sızdık” (şu işe bakın ki, 35 yıl sonra, bugün, aynı Nakliyat-iş sendikasının flaması önümden geçti). Bizim arkamızda Kurtuluş grubu vardı. Kurtuluş grubu ile “Üçlü blok” arasında neredeyse yarım kilometre kadar bir boşluk bulunuyordu ve kenarlarda yürüyen eli sopalı DİSK görevlisi işçilerin, “üçlü blok”a karşı önceden bir hayli “bilinçlendirildikleri” ayan beyan belli oluyordu.</p>
<p>Yürüyüş kolu ağır tempolu bir yürüyüşle Şişhane’den geçti ve Tarlabaşı tarafından Taksim Meydanı’na girmeye başladı. Tarlabaşı’ndan Taksim’e girmek üzereyken dönüp son bir kez geriye baktım. DİSK görevlisi işçiler ve “böcek” adı verilen küçük arabalarına binmiş DİSK yöneticileri büyük bir telaş ve gerginlikle aşağıya, “Üçlü blok”a doğru akmaktaydılar.</p>
<p>Sonra meydana girdik. Harbiye ile Taksim Meydanı’nın birleştiği noktadaydık. Harbiye tarafından, eğer yanılmıyorsam Dev-Yol geliyordu. Taksim Gezisi’nin merdivenlerinde kurulmuş olan kürsüde Kemal Türkler konuşmaktaydı. Kemal Türkler, konuşmasını, belki biraz da aceleyle bitirip meydandakileri saygı duruşuna çağırdı. Fakat o büyük kalabalık saygı duruşunu tam olarak algılayamamıştı. Sloganlar atılmaya devam ediyordu. İşte tam o sırada Tarlabaşı tarafından aralıksız ve çok yoğun silah sesleri gelmeye başladı. Bu silah sesleri kalabalık meydanda bir panik havası yarattı ve yanı başımızdaki insanların üstümüze yığılmasıyla yerlere yıkıldık. Bu kitlesel yere yıkılma ancak birkaç saniye sürmüş olmalı.</p>
<p>Ayağa kalktığımda gördüğüm manzara şuydu: En az üç panzer ve bir sivil polis aracı, çok iyi hatırlamıyorum ama galiba tazyikli su da sıkarak meydanı fır dönüyordu. Meydandaki büyük kalabalık, panzerlerden kaçabilmek için kenarlara doğru kaçışmaktaydı. Meydanın kenarlarındaki binaların önünde büyük bir izdiham ve sıkışma vardı. Bizim bulunduğumuz Taksim gezisi tarafında bu sıkışma olmamıştı, çünkü burası koca parka açılıyordu. Ama İnterkontinental oteli ve Kazancı Yokuşu tarafında büyük sıkışma yaşanmıştı ki, zaten ölenlerin büyük kısmı (birkaç kişi panzerlerin altında ezilerek ölmüştü) burada, kazancı yokuşunun başında, ezilerek ölmüştü.</p>
<p>Ben doğrudan görmedim ama anlatılanlardan, Tarlabaşı tarafında Maocu “üçlü blok”la Sovyet yanlılarının güdümünde bulunan DİSK’liler arasında silahlı çatışma çıktığını biliyorum. İlk silahı kim attı? Bunu bilmek mümkün değil. İki grup birbiriyle göğüs göğüse geldiği sırada kenardan birinin ilk ateşi başlattığı söyleniyor ama bu o kadar önemli değil. İki taraf da birbirine karşı kullanmak üzere ağır bir şekilde silahlandığına ve üzerlerindeki bu silahlarla karşı karşıya geldiğine göre, bir ajanın ilk atışı yapmasına bile gerek yok. Birbirine düşmanca bakan iki grup söz konusu. Bir grup öbürüne “sosyal-faşist” adını takmış; diğeri de ona “Maocu-faşist”. Yani her ikisi de kendisini komünist, karşı tarafı faşist olarak görüyor. Bir grup, ne pahasına olursa olsun meydana gireceğiz, revizyonist/sosyal-faşist zinciri kıracağız diyor. Bu grup artık DİSK görevlisi işçileri işçi olarak değil, sosyal-faşizmin militanı olarak görüyor. Diğer grup, Maocu faşistleri meydana sokmayacağız diyor ve “üçlü blok” içinde yer alanları birer devrimci ve işçi olarak değil, sosyal faşizmin ajanı olarak görüyor. Bu durumda iki tarafın birbirine silah sıkması için bütün koşullar tamamlanmıştır.</p>
<p>Evet, meydandaki paniği tetikleyen, orada “üçlü blok” tarafından açılan ateşle dört DİSK görevlisi Uzel işçisinin ölümüne sebep olan bu silahlı çatışmanın yarattığı büyük gürültü ve tarrakadır. Bu doğru. Ama eğer meydanda o polis panzerleri kalabalığı önüne katıp kovalamasa ve kenarlara sürmeseydi, kısa süreli bir panik yaşansa bile o korkunç sıkışma ve bunun sonucunda 30 kişinin ölümü söz konusu olmayacaktı.</p>
<p>Özetlersek:</p>
<p>Birincisi, bizim “revizyonist zinciri kıralım” sloganıyla Maocu-Sovyetçi çatışmasını kızıştıran tutumumuz;</p>
<p>İkincisi, “üçlü blok”un meydana bağımsız olarak yürüme ısrarı;</p>
<p>Üçüncüsü, Sovyet yanlısı DİSK’lilerin “Maocu faşistleri meydana sokmayacağız” inatçılığı;</p>
<p>Tarlabaşı’ndaki silahlı çatışmaya yol açmıştır. Buraya kadarki safhada devletin gizli güçlerinin nasıl bir rol oynadığına ilişkin somut bir bilgi ortaya çıkmış değildir. Ne var ki, bir çatışmanın çıkacağına yüzde yüz gözüyle bakan devlet güçlerinin Taksim’deki kıyımı doğrudan ve açıktan örgütlediği son derece açıktır. Solcu muhayyelemizin (ya da masal üretme yeteneğimizin diyelim isterseniz) sonradan yarattığı gibi, İnterkontinental otelinden ya da Sular İdaresi’nden ateş edilmesine gerek yoktu. Tarlabaşı’ndaki silahlı çatışma “bir kıvılcım”ın bütün ormanı tutuşturmasına yetmişti. Bundan sonra devreye polis panzerleri girmiş, doğrudan kendilerinin ezip öldürdüğü birkaç gösterici bir yana, yarattıkları izdiham ve sıkışmayla meydandaki ölümleri gerçekleştirmişlerdir. Yani, provokasyondan, Maocu ve Sovyetçi gruplar kadar devlet güçleri de sorumludur. Hatta devlet güçleri daha çok sorumludur. Çünkü eğer panzerlerin yarattığı izdiham olmasaydı, muhtemelen, Tarlabaşı’ndaki silahlı çatışmada vurulan dört işçinin dışında, meydanda sadece küçük bir panik yaşanacak ama ne çatışma olacak, ne de izdiham yaşanacaktı, dolayısıyla ölüm sayısı da en fazla 5-6 civarında kalacak, otuzların üstüne kesinlikle tırmanmayacaktı.</p>
<p>Devletin katliamdaki rolü (diğer gizli provokasyonları, içine sızdığı gruplardaki kışkırtıcı rolünü falan bir yana bırakıyorum) bu kadar açıkken, Halil Berktay acaba neden bütün suçu, üstelik sadece çatışan iki sol grubun değil, bu çatışmada hiçbir rolü olmayan solun bütününün sırtına yıkmak istiyor? (Haber Türk’teki konuşmasını izleyemediğimden, eğer yanlış aktardıysam, bu söylediklerimi hemen geri almak kaydıyla.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>2 Mayıs 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F05%2F02%2F1-mayis-1977%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/05/02/1-mayis-1977/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>64</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yanlışlarımızın mağdurlarını unutmadan…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/30/yanlislarimizin-magdurlarini-unutmadan%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yanlislarimizin-magdurlarini-unutmadan%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/30/yanlislarimizin-magdurlarini-unutmadan%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2012 07:19:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4983</guid>
		<description><![CDATA[ Ulusların efsaneler ve menkıbeler üzerine kurulduğunu biliyoruz. Peki ya ideolojiler veya siyasi hareketler?.. Onlar da efsanelerden ve kahramanlık menkıbelerinden çok hoşlanırlar ve geçmişlerindeki olumsuzlukların kurcalanmasından pek haz etmezler. İktidar iddiasından en uzak görünen anarşist hareket de dahildir buna. Acaba anarşistler, kendi geçmişlerine ne kadar eleştirel bakmaktadırlar? Burjuvaların oturduğu cafeleri bombalamalarını ne kadar eleştirmişlerdir; “terörizm”le anarşizmin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong>Ulusların efsaneler ve menkıbeler üzerine kurulduğunu biliyoruz. Peki ya ideolojiler veya siyasi hareketler?..</p>
<p>Onlar da efsanelerden ve kahramanlık menkıbelerinden çok hoşlanırlar ve geçmişlerindeki olumsuzlukların kurcalanmasından pek haz etmezler.</p>
<p>İktidar iddiasından en uzak görünen anarşist hareket de dahildir buna. Acaba anarşistler, kendi geçmişlerine ne kadar eleştirel bakmaktadırlar? Burjuvaların oturduğu cafeleri bombalamalarını ne kadar eleştirmişlerdir; “terörizm”le anarşizmin karıştırılmasında kendi hatalarının ne ölçüde etkili olduğunun üzerinde yeterince durmuşlar mıdır? Mahno hareketinin anti-semitist bir yönelimi olduğu iddialarını ciddi bir şekilde incelemişler midir? Yoksa bunun yerine menkıbelerin serin sularında yüzmeyi mi tercih etmişlerdir? Kronstadt bahriyelilerinin kıyıcılığı üzerinde yeterince eleştirel bir şekilde durmuşlar mıdır? İspanya Devrimi sırasında falanjistleri destekledikleri iddiasıyla yaptıkları çok sayıda infazın haksızlığı üzerinde durmuş; önde gelen anarşistlerin “hapishaneler bakanlığı” yapmasının utancını herkese açıklamışlar mıdır?</p>
<p>Türkiye sol hareketi de, hataların üstünü örtüp menkıbelere sığınmak konusunda oldukça sabıkalıdır. Türkiye sol hareketi, kolay iktidar hevesine kapılıp özellikle 1960’lı yılların ikinci yarısında cuntacılığa oynadığını; TİP de dahil neredeyse tüm sol grupların 12 Mart Muhtırasına “şartlı destek” verdiğini net bir şekilde ortaya koymuş değildir. “Silahlı mücadele”nin menkıbeleri yüceltilirken, bu mücadele içinde yapılan hataların yol açtığı mağduriyetler ciddi bir şekilde irdelenmemiştir. Banka soymak için arabasına el konan şoförün bir örgüt evinin küvetinde eli, kolu ve ağzı bağlı bir şekilde unutulup boğularak ölümüne sebebiyet verildiği açık, net bir özsuçlamayla halka açıklanmamıştır. Hakkında “ihbarcı” olduğu yönünde söylentiler yayılan bir köy muhtarının, hiçbir somut delile ve araştırmaya dayanmaksızın infaz edilmesindeki haksızlık yıllar geçtiği halde sol örgütlerin gündemine gelmemiştir. Keza, kendisine “ikili ajan” rolü verilen örgüt üyesi genç bir subayın, sırf örgütün verdiği bu görevi yerine getirdi diye işkence ve silah tehdidi altında ifadesinin alınıp infaz edilmesine katkıda bulunanlar yıllar sonra bile “biz ne halt ettik” demek yerine, “bu mesele net değil” demeyi tercih etmiş; “ben onu genel kurmaya girerken gördüm” diyenler, yıllar sonra, “yok canım, ben onu sadece oradan geçerken görmüştüm” diye yazarken, kendi eski beyanlarının bir insanın haksız yere ölümüne yol açtığını açıkça belirtme yürekliliğini göstermemişlerdir. 1 Mayıs 1977’de, DİSK üyesi dört Uzel işçisinin kendi taraflarından açılan ateşle öldüğü bilgisi ortadayken (ki, ben bunu dün öğrendim, o sırada DİSK görevlileri safında yer alan, görgü tanığı, çok güvendiğim bir arkadaşımdan; bu yüzden benim <em>Havariler</em>’deki 1 Mayıs 1977 anlatımımda bu bilgi yoktur. Bunu öğrendiğim zaman içim sızladı ve kitabımı yazarken neden bu bilgiye sahip olmadığıma hayıflandım, hatta kendimi suçladım) sorumlular bundan söz etmemeyi tercih etmişlerdir. O zamanın bir solcu gazetesinin sorumluları, 12 Eylül’e doğru giden günlerde sol örgütleri ve mensuplarını devletin polisine ihbar eden yayınlar yaptıklarını, hiçbir zaman açık seçik ve kendi bireysel sorumluluklarını da ortaya koyarak ortaya koymamışlardır.</p>
<p>12 Eylül’den bugünlere kadar uzanan süreçte, hapishanelerde ve dışarda sol içi şiddetin çok sayıda kurbanının hesabını hiçbir sol örgüt vermemiştir. Buralara hiç girmeyelim. Tam bir bataklık. Ama sorumlular, birey olarak da, hareket olarak kendilerini çok iyi biliyorlar. </p>
<p>İktidarlardan hesap soranlar, önce kendileri hesap vermelidirler. Ancak o zaman inandırıcı olabilirler halkın karşısında. Samimiyet ve açıklık yoksa, birkaç hamaset düşkünü gencin dışında kimseyi inandıramazsınız. Pek göstermez ve çok bilinçli değildir ama halk kitlelerinin de kolektif bir belleği vardır.</p>
<p>Yarın 1 Mayıs. İşçilerin, emekçilerin bayramı bir şenlik havasında kutlanacak.</p>
<p>Hırslarımızın yol açtığı yanlışlarımızın mağdurlarını unutmadan…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>30 Nisan 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="color: #0000ff;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F30%2Fyanlislarimizin-magdurlarini-unutmadan%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/30/yanlislarimizin-magdurlarini-unutmadan%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm! Devrim?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/27/kapitalizm-devrim-2/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kapitalizm-devrim-2</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/27/kapitalizm-devrim-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Apr 2012 09:19:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4975</guid>
		<description><![CDATA[  Şu anda yaşayanların büyük çoğunluğunun tarih olarak sonunu göremeyecekleri XXI. Yüzyılın başlarındayız. XX. Yüzyılın başlarında yaşayanların çoğunluğu da yüzyıllarının sonunu görememişlerdi. İnsan ömrü, bir yüzyılı tamamlamaya yetmiyor. XX. Yüzyıl, bizlere devrim açısından nasıl bir sonuç gösterdi? XIX. Yüzyılda&#8217;da büyük devrimler yaşandı ama XX. Yüzyıl devrimlerinin anti-kapitalist niteliği daha belirgindi. Bu yüzden soruyorum, XX. Yüzyıl, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Şu anda yaşayanların büyük çoğunluğunun tarih olarak sonunu göremeyecekleri XXI. Yüzyılın başlarındayız.</p>
<p>XX. Yüzyılın başlarında yaşayanların çoğunluğu da yüzyıllarının sonunu görememişlerdi. İnsan ömrü, bir yüzyılı tamamlamaya yetmiyor.</p>
<p>XX. Yüzyıl, bizlere devrim açısından nasıl bir sonuç gösterdi? XIX. Yüzyılda&#8217;da büyük devrimler yaşandı ama XX. Yüzyıl devrimlerinin anti-kapitalist niteliği daha belirgindi. Bu yüzden soruyorum, XX. Yüzyıl, bize devrim açısından neyi gösterdi diye.</p>
<p>Şöyle kuşbakışı baktığımız zaman sonuç şudur: Devrimlerin, kadim otokratik diktatörlükleri, faşist diktatörlükleri, askeri rejimleri, en belirgin örneğini Sovyet devriminde gördüğümüz üzere, kapitalistleri ve onların sınıf hakimiyetlerini yıkabileceği kanıtlandı. Ama kanıtlanamayan bir şey var. Devrimler, kapitalistleri ve onların sınıf hakimiyetini yıkabilse bile, kapitalizmi yıkamıyor, kapitalist ilişkilere son veremiyor. Bunu net bir şekilde belirlemek gerekir.</p>
<p>Çünkü, birincisi, kapitalizm, sınıf hakimiyetinden ibaret değil. Kapitalizm, bir üretim tarzı, üstelik dünya çapında bir üretim tarzı; toplum adı verilen ve ulusal sınırlarla birbirinden ayrıymış gibi duran parçaları birbirine bağlayan üretim ilişkilerinin bütününün adı. Dünya çapında işleyen bu çark, para ilişkileriyle ve bu ilişkileri düzenleyen piyasanın görünmez eliyle düzenleniyor.</p>
<p>Bir parçada (bir toplumda) kapitalist sınıfların hakimiyetine son verseniz bile, çark dönmeye devam ediyor ve bu sefer kapitalist ilişkiler “yeni toplumu” başka mekanizmalar ve hakimiyet ilişkileri yoluyla yeniden kendi içine çekiyor.</p>
<p>XX. Yüzyılda, kendini kapitalist ilişkilerden koruduğunu sanan otarşik “sosyalist” toplum örnekleri yaşandı, bunlardan bazıları hâlâ ayakta: Stalin Rusya’sı, Mao Çin’i, bugünkü Küba ve Kuzey Kore.</p>
<p>Bugün yaşayan Kuzey Kore örneğini ele alalım. Bu rejimin katı monolitik niteliği üzerinde durmaya gerek yok. Tartıştığımız, bir Kuzey Kore’nin ne ölçüde kapitalist ilişkilerin dışında olduğudur. Kuzey Kore toplumu ne kadar otarşik (kendi içinde, kendine yeterli) bir ekonomiye sahip olursa olsun, yine de sonuç olarak kapitalist ilişkilerin içindedir. Bu, kapitalistsiz bir kapitalist düzendir. Olan, sadece bu kapitalist ilişkilerin devlet tekeli tarafından düzenlenmesidir. Para ve ücret ilişkileri yerli yerinde durmaktadır. Kuzey Kore emekçilerinin artıdeğerine tekelci devlet tarafından el konmakta, hakim parti bürokrasisi bu artıdeğerin kullanımını düzenlemekte ve keza dünya kapitalizmiyle alışverişi kapitalist piyasa ilişkilerinin belirlediği koşullara göre yürütmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak, kapitalistler ortadan kaldırılabiliyor, hatta kapitalist piyasa ilişkileri devlet tekeli tarafından denetlenebiliyor ama kapitalizm ortadan kaldırılamıyor. Artıdeğer sömürüsü sonuç olarak devam ediyor. Olan, sadece bu artıdeğere tek tek kapitalistler tarafından değil, devlet bürokrasisi tarafından el konmasıdır. Keza olan, piyasa ilişkilerinin devlet tekeli tarafından düzenlenmesidir.</p>
<p>Bu durumda, artık devrim açısından bugün varmamız gereken sonuç şudur: Devrim, ne kadar kapitalist sınıflar da dahil olmak üzere her türlü diktatörlüğü yıkma gücüne sahip olduğunu kanıtlamışsa, bir o kadar da kapitalist ilişkilere, kapitalizmin kendisine son verme gücüne sahip olmadığını da kanıtlamıştır. Burada, devrimden sonra yeni bir egemen sınıfın ortaya çıkmasını tartışmıyorum bile. Diyelim ki, böyle bir egemen sınıf oluşmasa bile, yani tahayyül ettiğimiz gibi özgür bir toplum kurulsa bile, kapitalizm dünya çapında yıkılmadığı sürece devrimin kapitalizme son verme gücü yok.</p>
<p>Öte yandan, devrimin önemli bir sorunu daha var. Her devrim, bir sınıf iktidarını yıkmak anlamına geldiği gibi, kendisi de bir iktidar olmak zorunda. Anarşistlerin tahayyül ettiği özgür komünler devrimi de buna dahil. Çünkü, sonuç olarak, özgür komünlerin kendi uygulamalarını hayata geçirebilmeleri için en azından kendi bölgelerinde iktidar olmaları gerekiyor. Yani, toplumdaki hakim düzenin yasalarından ve kapitalist ilişkilerinden kendi bölgelerini soyutlamaları gerekiyor. Bir çeşit küçük otarşik ekonomi ve küçük iktidar olmaları gerekiyor. O zaman, çevrelerini saran ve kendilerini yok etmek isteyen merkezi iktidarla çatışmak zorundadırlar. Bu çatışma, ister istemez küçük bir iktidar yaratacaktır. Her iktidar, isterse tam bir özyönetime dayansın, anarşistlerin bizzat belirttiği gibi, yozlaşmayı ya da zorbalığı getirecektir.</p>
<p>Buraya kadar söylediklerimden devrimin başarısının ya da daha önemlisi kapitalizmin yok edilmesinin imkânsız olduğu gibi bir sonuç çıkabilir. Eh, gerçekten de durum öyle gibi gözükmekle birlikte, bu görünüş de aldatıcıdır. Çünkü kapitalizmi yok etmek imkânsız değildir. Evet ama nasıl?</p>
<p>Ben bu noktada, bir <strong>uzak durma, çatışmama</strong> ve <strong>altını oyma </strong>teorisi ortaya atmak istiyorum.</p>
<p>Tezlerimi şöyle sıralayayım:</p>
<p>Birincisi, halihazır düzen içinde mevziler kazanma, gösteri, çatışma, ayaklanma gibi mücadele biçimlerinin boşa zaman ve enerji harcamak olduğunu görmemiz gerektiğini düşünüyorum. XX. Yüzyılda bu yönde büyük güç israfı olduğunu görmeliyiz. Bütün bunlar uğrunda çok sayıda insan kaybı verdik; çok büyük acılar çektik ama sonuçta pek bir şey elde ettiğimiz, hatta bir ilerleme bile sağladığımız söylenemez.</p>
<p>Bir kere, bütün düzen kurumlarından <strong>uzak durmak </strong>gerektiğini düşünüyorum. Parlamentoya katılma, orada mevziler elde etme yönündeki bütün çabalar boşunadır ve bizi kapitalist düzenin bir bileşeni haline getirmektedir.</p>
<p>Öte yandan, demokratik haklarımızı kullanarak yaptığımız gösteriler de sadece ve sadece bir enerji israfından başka bir şey değildir. Hakim düzenler, bu gösterilerden bir sonuç çıkmayacağını bizden daha iyi görmüşlerdir. Polis, göstericilerin etrafında çelikten çemberini oluşturup beklemektedir. Diyelim ki, çatıştınız, bu çatışmaların düzeni sarstığı pek görülmemektedir. Sarssa bile düzen kendini yeni bir mevzide yeniden tahkim etmektedir. Diyelim ki, ayaklanmanız başarı kazandı. Bu sefer dünya kapitalizmi sizi çelikten bir çember içine alıp boğmaktadır. Kendi içinde sertleşen bir rejime dönüşmektesiniz.</p>
<p>Bence en iyisi, düzenin bütün kurumlarından uzak durmaktır. Bu uzak durmaya gösteri ve ayaklanmalar da dahildir.</p>
<p>E peki ne yapacağız, oturup kapitalizmin dünya çapında yıkılmasını mı bekleyeceğiz? Hayır, önerdiğim kesinlikle bu değildir. Toplumsal değişim enerjimizi “hemen, şimdi” toplumsal ilişkilerin değiştirilmesine harcamamızdır, önerdiğim. Eğer bir bölgedeki insanlar gerçekten bir şeyleri değiştirmek istiyorlarsa, bugünden işe koyulmalıdırlar. Ama bunu son derece açık, meşru bir şekilde yapmalıdırlar. Yaptıklarının yasal çerçevenin dışında olması bunu illâ illegal (gizli) yapmaları anlamına gelmez. Bunun yerine, <strong>yasal olmayan meşruluğu </strong>öneriyorum. Her şey açıkta cereyan etmeli. İnsanları egemen sistemin baskısı karşısında güç kaybına yol açacak direnişlere sevk etmeye gerek yok. Kısacası şu: Biz eyleriz. Hakim düzen kendi yasalarıyla, kolluk güçleriyle gelip eylediklerimizi yok etmek ister. Direnmeyiz ama bildiğimizi okumaya devam ederiz. Bir şeyi yapmaya karar veren insanları önleyecek hiçbir güç  yoktur. Diyelim ki, direnmediğimiz halde içimizden birilerini tutuklayabilirler. Ama kararlıysak kalanlar devam eder. Hiçbir iktidar tüm toplumu tutuklamayı göze alamaz ve zaten bunu yapamaz da.</p>
<p>Böylece, karıncalar gibi, kapitalizmin altını oyarız. Toprağın altında oyulmuş milyonlarca kaotik kanal birbiriyle bağ kurar, kapitalizmi altından oyar. Üstteki kapitalist toprağın altında binlerce anti-kapitalist ilişki yaratılır. Binlerce dayanışma ağı kurulur. Bütün devrimci enerjiyi buraya akıtmak bence en mantıkisidir.</p>
<p>Böylece dünya kapitalist sistemi, dünya anti-kapitalist güçleri tarafından alttan bir güzel oyulur ve kapitalizmin altında bir anti-kapitalist ilişkiler ağı dünya çapında örülür. Bu ilişkiler ağı, hakim düzenlerin kurumlarıyla işbirliği yapmayı, onun parlamentosuna vb. katılmayı reddettiği gibi, onu protesto oyununu da reddeder ve daha önemlisi, kapitalizmin para ilişkilerini reddeden bir insani dayanışma dünyası yaratır. Burada artık paranın hakimiyeti sökmemektedir. İnsanlar bambaşka dayanışma ilişkileri kurmuşlardır. Giderek kendi, parayı reddeden kurumlarını da: Kendi sağlık hizmetlerini, kendi mobile dispanserlerini, kendi düzen dışı okullarını, kendi özgür üniversitelerini, kendi haberleşme ağlarını, kendi bedava barınma ve ısınma ağlarını, kendi kolektif  beslenme merkezlerini, kendi doğayla uyum içindeki, alternatif küçük teknolojik istasyonlarını, kendi sinemalarını, kendi tiyatrolarını, kendi matbaalarını, kendi kültürel merkezlerini, kendi karşılıklı yardımlaşma ağlarını, kendi doğal beslenme istasyonlarını, kendi hayvanlarla uyum alanlarını, kendi alternatif turizmlerini, kendi dünya çapındaki deney aktarım ağlarını vb. vb.</p>
<p>Elbette hakim düzenlerin bunları kollarını kavuşturup izleyeceklerini, bir noktadan sonra zorla bastırmak istemeyeceklerini söylemek istemiyorum. Her türlü zorbalığı yapacaklardır ama özgürlük ve birlikte yaratmanın zevkini tadan insanlar yıkılanları yeniden ve yeniden inşa etmesini bileceklerdir.</p>
<p>Peki bütün bunlar para ilişkilerinden tamamen soyutlanarak yaratılabilir mi? Başlangıçta kısmen ve giderek tamamen bu yola girilebilir. Yeter ki, bugünden para ilişkilerini reddetmeyi hedefleyebilelim. Hemen baştan yüzde yüz para kullanımı olmadan gerçekleştirilemez elbette bütün bunlar. Ama bir süreç içinde paranın egemenliği gittikçe ve gittikçe azaltılabilir ve sonunda para tamamen gereksiz hale getirilebilir.</p>
<p>Son bir soru: Evet ama bütün bunların yapılabilmesi için muazzam bir insan iradesinin ortaya konması gerekmez mi? Var mı böyle bir insan iradesi bugün? Bugün yok ama yarın olmayacağını kim söyleyebilir. Kapitalizmin çıkmaz olduğu gittikçe daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Marx’ın dediği gibi, insanlık önüne çözebileceği hedefleri koyar. Kapitalizm tükeniyorsa, onun alternatifi parlayacak demektir. Kaldı ki, insanlar XX. Yüzyılda ne büyük fedakârlıkları göze aldılar. Böyle bir deneye neden girmesinler? Girmezlerse de kendileri bilir elbette. Kimse kapitalizmin alternatifi güzel bir hayata zorlanamaz. Eğer istiyorlarsa!</p>
<p>Yeraltındaki karınca yolları o kadar çoğalır ki, sonunda üstteki toprak çöküverir.</p>
<p>XXI. Yüzyılın sonunda hâlâ yaşamakta olan insanlar bunu neden göremesin ki?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>27 Nisan 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F27%2Fkapitalizm-devrim-2%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/27/kapitalizm-devrim-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çehov’un Çivisi: Antikomünist Şapka Meseli Üzerine</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/20/cehov%e2%80%99un-civisi-antikomunist-sapka-meseli-uzerine/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cehov%25e2%2580%2599un-civisi-antikomunist-sapka-meseli-uzerine</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/20/cehov%e2%80%99un-civisi-antikomunist-sapka-meseli-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Apr 2012 03:47:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4969</guid>
		<description><![CDATA[19 NISAN 2012 Bu postta yine merkezinde Rus edebiyatının bulunduğu ilginç bir “kültür” hadisesinden bahsetmek istiyorum. Türkiye’deki sözlü antikomünist kültürün en popüler yapıtaşlarından biri “şapka” meseli. Bugüne kadar duymamış kimse olduğunu sanmıyorum. A.Haydar Nergis’in kaleminden okuyalım: Biz, 78’liler ise, devrimci  fikirlere ilk adımı attığımızda,  kapının arkasında asılı duran bir  ”şapka” bulduk.. Bu şapka, komünistlerin ”ahlâksızlıklarının” bir  simgesiydi… Akşam, işten  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1></h1>
<div>
<p>19 NISAN 2012</p>
</div>
<p>Bu postta yine merkezinde Rus edebiyatının bulunduğu ilginç bir “kültür” hadisesinden bahsetmek istiyorum.</p>
<p>Türkiye’deki sözlü antikomünist kültürün en popüler yapıtaşlarından biri “şapka” meseli. Bugüne kadar duymamış kimse olduğunu sanmıyorum. <a href="http://www.sorgunpostasi.com/?p=6644" target="_blank">A.Haydar Nergis’in kaleminden</a> okuyalım:</p>
<blockquote><p><em>Biz, 78’liler ise, devrimci  fikirlere ilk adımı attığımızda,  kapının arkasında asılı duran bir  ”şapka” bulduk..</em></p>
<p><em>Bu şapka, komünistlerin ”ahlâksızlıklarının” bir  simgesiydi…</em></p>
<p><em>Akşam, işten  yorgun gelen adam, kapının arkasında asılı bu şapkayı gördüğünde, karısının başka bir erkekle beraber olduğunu anlar, onları  rahatsız  etmeden kapıyı yavaşça çeker  ve  çıkardı…</em></p>
<p><em>Devrimcilerin alnına sürülmüş bu kara lekeyi temizlemek için, burjuvalardan, hatta  köylülerden daha ”namuslu” olduğumuzu kanıtlamak zorundaydık…</em></p></blockquote>
<p>78, 68 ve hatta daha eski kuşakların bulduğu şapkayı o kapının ardına asan kimdi? Söylencenin kökü nereye dayanıyor? Sözlü kültürde iz sürmek pek kolay bir iş olmasa da, bu soruların yanıtlanması açısından elimizde son derece ikna edici bir malzemenin olduğu kanısındayım:</p>
<p>Anton Çehov’un 1883 tarihli <em>“Na gvozde”</em> öyküsünün Hasan Ali Ediz tarafından 1943′te <em>“Duvardaki Çivi”</em> adıyla yapılmış çevirisi. Üç sayfalık bu kısa öyküyü şu bağlantıya tıklayarak okuyabilirsiniz. (Hatta yazıya devam etmeden okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum):  <a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/04/duvardaki-civi-1883-anton-cehov-cev-hasan-ali-ediz-1943.pdf">duvardaki civi (1883) – anton cehov (cev. hasan ali ediz, 1943)</a></p>
<p>Çeviri 1943 tarihli <em>“Bir Ressamın Hikâyesi”</em> kitabında yer alıyor. Ölmez Eserler serisinden/yayınevinden çıkmış ve Tan Matbaası’nda basılmış. Öykünün daha eski çevirileri ve baskılarının olması muhtemel. Ancak Türk edebiyat çevrelerindeki 1937 İspanya kırılması ve Soğuk Savaş’ın başlangıcı arasında bir döneme tarihlenmesi dikkat çekici. Bu da söylencenin kökeninin Hasan Ali Ediz’in çevirisi olması olasılığını arttırıyor.</p>
<p>Öyküyü okuyanların da göreceği üzere olay Sovyetler Birliği’nde değil, en geç 1883 yılında St.Petersburg’ta geçiyor. Öte yandan, eserde cinsel içerikli bir imadan ziyade güç karşısında boyun eğme, her türlü hakareti sineye çekebilme genişliği ve kariyerizm konu edilmiş. Yani sadece belirli bir coğrafya ve belirli bir toplumsal düzeni değil, tüm insanlık tarihini kapsayabilecek insani kusurlar.</p>
<p>Bütün bunlardan nasıl olup da merkezinde namus kavramı bulunan politik bir söylence çıkabildiği ise Türk toplumu ve Türk siyaset tarihine dair bir esrar olsa gerek.</p>
<div>
<p>Anton Çehov (1860-1904) ve Hasan Ali Ediz (1904-1972)</p>
</div>
<p>Hasan Ali Ediz, emeğinin politik düşmanları tarafından, eğilip bükülerek dünya görüşüne karşı çevrileceğini bilse bu hınzır Çehov öyküsünü yine de çevirir miydi acaba! Ya da Çehov! Oturup bir de bu eğip bükme hadisesi üzerine bir öykü kaleme alır mıydı dersiniz!</p>
<p><em>19.04.2012, Moskova.</em>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F20%2Fcehov%25e2%2580%2599un-civisi-antikomunist-sapka-meseli-uzerine%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/20/cehov%e2%80%99un-civisi-antikomunist-sapka-meseli-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mehmet Ağar Nasıl Kurtarıldı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/19/mehmet-agar-nasil-kurtarildi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mehmet-agar-nasil-kurtarildi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/19/mehmet-agar-nasil-kurtarildi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Apr 2012 08:02:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4962</guid>
		<description><![CDATA[1960 yılına kadar Türkiye ligi yoktu, İstanbul ligi vardı. Ben bu ligin takımlarından olan Vefa’lıydım. Ağabeyim Can, Galatasaray’lıydı, sonra Beşiktaş’a döndü. Ligde, Kasımpaşa, Beykoz, Rumların ağırlıkta olduğu Beyoğluspor gibi semt takımlarının yanı sıra, Emniyet teşkilatının takımı olan Emniyet ve Adliyenin takımı, Adalet gibi takımlar da bulunuyordu. İstanbulspor, İstanbul Lisesi’nin takımıydı. “Üç büyükler” denilen Galatasaray, Fenerbahçe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1960 yılına kadar Türkiye ligi yoktu, İstanbul ligi vardı. Ben bu ligin takımlarından olan Vefa’lıydım. Ağabeyim Can, Galatasaray’lıydı, sonra Beşiktaş’a döndü. Ligde, Kasımpaşa, Beykoz, Rumların ağırlıkta olduğu Beyoğluspor gibi semt takımlarının yanı sıra, Emniyet teşkilatının takımı olan Emniyet ve Adliyenin takımı, Adalet gibi takımlar da bulunuyordu. İstanbulspor, İstanbul Lisesi’nin takımıydı. “Üç büyükler” denilen Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş da köken olarak semt ya da okul takımlarıydı ama artık onlar büyümüş, dolayısıyla insanlıktan çıkmışlardı.</p>
<p>Ağabeyimle ben, nerede zayıf takım varsa (galiba Beşiktaş’a dönmesinin deneni de Galatasaray ve Fenerbahçe karşısında bu takımı ezik bulmasıydı) onu desteklerdik. En gıcık olduğumuz takım, durmadan şampiyon olan Fenerbahçe ve kapalı tribünlerde ve numaralıda yer alan Galatasaray Liseli seçkin taraftarlara sahip olan Galatasaray’dı. Sarı-beyaz renkli Emniyet’e de zayıf bir takım olduğu için sempati duyardık ama sonradan siyasi bilincimize paralel olarak, bu polis takımına destek vermez olduk.</p>
<p>Neyse, bu nostaljik girişi neden yaptım dersiniz? “Adalet” sözcüğünü ilk kez bu takımla birlikte duyduğumu anlatmak için elbette. Bir de, yakın akrabalarımızdan bir Adalet hanım vardı. Platin gibi beyaz saçlarıyla ve ayağından çıkarmadığı spor ayakkabılarıyla çok sempatik bir hanımefendiydi. Bir türlü evlendiremediği oğlu, yargıçtı. O zamanın Ankara’sını sabah sabah yürüyerek arşınlar ve gelip anneannemde bir kuşluk vakti kahvesi içerdi. Bu arada da anneanneme “şöyle eli yüzü düzgün bir kız” tanıyıp tanımadığını sormayı ihmal etmezdi. Oğlunu evlendirmekti bütün derdi.</p>
<p>Sonraki yıllarda isim olarak adaletle değil de adaletin kendisiyle karşılaşmam hiç mümkün olmadı. Yıllar yılı, arkalarındaki duvarda “Adalet Mülkün Temelidir” yazan yargıçlar tarafından yargılandım. Onların adalet anlayışına göre, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa aykırı hareket etmekten 6 aylık tecil edilen cezalar aldım. 12 Mart döneminin sonunda da 15 yıl. Neyse ki o sırada af çıkmıştı da, 3 yıl yattığımla kurtardım. Devletin &#8220;adaleti&#8221;, devrimcilerin örgütlenmesine hoş nazarlarla bakmıyordu.</p>
<p>Gerçek adaletin devletin “adalet” kurumlarından bağımsız bir şey olduğunu, hatta onlardan ne kadar bağımsızsa ancak o zaman adaletten söz edilebileceğini kavramakta gecikmedim. Devletle adalet sözcüklerinin bir arada bulunması mümkün değildi.</p>
<p>Şimdi gelelim devletin son “adalet” uygulamalarına. Bazı arkadaşlar, Mehmet Ağar’ın 5 yıl ceza almasına ve hakkında yakalama emri çıkarılmasına seviniyorlar. Benim birkaç yıl önce yazdığım “Mehmet Ağar Neden Tutuklanmayacak?” yazımı göstererek yanıldığımı kabul etmemi istiyorlar.</p>
<p>Elbette, seve seve kabul ederim yanıldığımı. Otobiyografilerimi okuyanlar bilirler, yanılgılarımı ve yanlışlarımı saklamayı, mazeretler bulmayı hiç sevmem. Keşke gerçekten adalet yerini bulsaydı da ben de yanılmış olsaydım. Ama durum öyle değil.</p>
<p>Mehmet Ağar olayı tam bir devlet aldatmacasıdır. Mehmet Ağar, Susurluk çetesinin en önde gelen elemanlarından biridir; çok sayıda faili meçhul cinayetin fiili örgütleyicisidir. Bu, Ayhan Çarkın başta olmak üzere, verilen çok sayıda ifadeyle tekrar ve tekrar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Buna rağmen, devletin ve AKP iktidarının fiili himayesi altında olan Mehmet Ağar’a dokunulmamış, hakkında yeni bir dava açılmamış, aslında derhal tutuklanması gerekirken ısrarla himaye edilmiş, unutturulmaya çalışılmış, sadece Susurluk döneminde açılmış küçük bir davayla yetinilmiştir. Aslında Mehmet Ağar hakkında açılan bu dava, onu suçlamaktan çok koruma amaçlıydı. Dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yargılama yapılacak, çok fazla göze batmaması sağlanacak, olabilecek en az ceza verilecek ve iki yıl yattıktan sonra hakkındaki her şeyin üstü kapatılacaktı.</p>
<p>Net bir şekilde tespit etmek gerekir: Mehmet Ağar’ın bugünkü TC. yasaları çerçevesindeki cezası ağırlaştırılmış müebbettir, hiç lamı cimi yok. Toprağın altında “yüzlerce kefensiz yatan”dan doğrudan doğruya sorumludur. Devletin gizli çete örgütlenmesinin başıdır. Kürtlere karşı girişilen gayrinizami savaşın fiili örgütleyicisidir vb. vb.</p>
<p>Bu kadar ağır suçları olan birisine 5 yıl ceza verilmiştir. Sonuçta, davanın açıldığı zamanki infaz yasasına uygun olarak sadece 2 yıl yatacaktır; tabii ki olabilecek en iyi ve ayrıcalıklı koşullarda. Bugün F tipi cezaevlerinde binlerce devrimci büyük acılar çekiyor. Hem de birçoğu sudan nedenlerle ağır cezalara mahkûm edilerek. Cezasını tamamlayıp dışarı çıkmış böyle binlerce devrimci var. Bu insanların çektikleriyle Mehmet Ağar’ın 2 yıllık otel istirahatini bir karşılaştırın bakalım.</p>
<p>Öte yandan, Ergenekon vb. gibi davalardan yargılanıp, F tiplerinde eza çeken devrimcilere göre Silivri’de nispeten daha rahat koşullarda yatanlarla Mehmet Ağar’ın durumunu karşılaştırdığımızda da adaletten söz edemeyiz. Çoğu, normalde TC. yasalarına göre hiçbir suç işlemedikleri halde, sırf siyasi nedenlerle yıllardır hapis yatmaktadırlar. Bir kısmının tutukluluk süresi 5 yılı geçmiş durumda. Nerede gerçek suçlu Mehmet Ağar’ın, sadece 2 yılını yatacağı 5 yıllık cezası, nerede bu insanların, daha hüküm bile giymeden 5 yıldır yatıyor olmaları. Bu mudur adalet?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gerçekten hayret ediyorum, bazı liberallerimize ve solcularımıza. Oltaya gelmeye ne kadar da teşneler. Sözde 12 Eylül yargılamasıyla nasıl da gevşediler. Mahkemenin müdahillik taleplerini reddetmesi akıllarını başlarına getirir mi, bilmiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Yargılamalar konusunda son günlerde iki güzel yazı okudum. Biri, Demir Küçükaydın’ın, “Teori ve Politika (12 Eylülcülerin ve Diğerlerinin Yargılanması Karşısındaki Tavırlar Üzerine)&#8221; yazısı. Diğeri ise, Can Başkent’in, Yayın Kolektifi’ne gönderilmiş, “İti Kurda Kırdırmak” yazısı. Her iki yazının perspektifindeki sağlamlık bir yana, Demir Küçükaydın’ın Deniz Gezmiş’le ilgili aktardığı bir anı gerçekten çok değerli. Orada anlatılanlar, adaletin, devletin temeli olarak değil, çarpan tertemiz, genç bir yüreğin eseri olarak gerçekleşebileceğini çok iyi anlatıyor.  </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Adalet takımı yok artık. Adalet hanım çoktan öldü. Deniz Gezmiş ise, temeli adalet  olduğu söylenen devlet tarafından idam edildi. Bu 6 Mayıs’ta tam 40 yıl olacak.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Gün Zileli</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">19 Nisan 2012</span></p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="font-family: Times New Roman;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="font-family: Times New Roman; color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F19%2Fmehmet-agar-nasil-kurtarildi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/19/mehmet-agar-nasil-kurtarildi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fikret Başkaya/Suriye&#8217;ye Dair Gerçeği Söylemek</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/18/fikret-baskayasuriyeye-dair-gercegi-soylemek/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fikret-baskayasuriyeye-dair-gercegi-soylemek</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/18/fikret-baskayasuriyeye-dair-gercegi-soylemek/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Apr 2012 17:29:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Nil Devrimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4959</guid>
		<description><![CDATA[Yaklaşık bir yıldır Suriye’de “düşük yoğunluklu” bir savaş devam ediyor. Her zaman olduğu gibi medyatik yalanlar ve diplomatik dalavereler ve tam bir ikiyüzlülükle Suriye’ye dair gerçek gizleniyor. Savaşın tarafları hakkında insanların kafası karışık. Genel algı kabaca şöyle: Orada özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa çıkanlara, gösteri yapanlara “zalim diktatör” Beşar Esad’ın askerleri ve polisleri ağır silahlarla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yaklaşık bir yıldır Suriye’de “düşük yoğunluklu” bir savaş devam ediyor. Her zaman olduğu gibi medyatik yalanlar ve diplomatik dalavereler ve tam bir ikiyüzlülükle Suriye’ye dair gerçek gizleniyor. Savaşın tarafları hakkında insanların kafası karışık. Genel algı kabaca şöyle: Orada özgürlük ve demokrasi talebiyle sokağa çıkanlara, gösteri yapanlara “zalim diktatör” Beşar Esad’ın askerleri ve polisleri ağır silahlarla saldırıyor, insanları öldürüyor, yaralıyor, hapsediyor, işkenceye tâbi tutuyor, ülkeden kaçmaya zorluyor… Eğer sorun gerçekten hak, özgürlük ve demokrasi talebi ve mücadelesiyle ilgili olsaydı, tartışmasız isyancıların desteklenmesi gerekirdi. Lâkin, gerçek durum görünenden çok farklı… Dolayısıyla söylemle gerçek arasında bariz bir uyumsuzluk var… Elbette Suriye’deki Baascı rejim otokratik bir “muhaberat” rejimi ama orada yapılmak istenen, iddia edildiği gibi otokratik bir rejimin yerine demokratik bir rejim kurmakla ilgili değil. Yıllar öncesinden tezgahlanmış Suriye’yi çökertme planının sahneye konması… Suriye, ABD başta olmak üzere, Siyonist İsrail, ABD uydusu  petrol monarşileri ve NATO’cu Türkiye tarafından çökertilmek isteniyor. Suriye’ye saldırı kararı, New York ve Washington’a yapılan suikastın  hemen ardından, 15 Eylül 2001’de <em>Camp David’</em>de alınmıştı. Bush yönetimi, Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Sudan, Somali ve tabii İran’ı kapsayan bir saldırı planı hazırlamıştı. 2003’de Bağdat’ın düşmesinin hemen sonrasında ABD Kongresi bir <em>Accountability Act’</em>la mümkün olan en uygun zamanda Suriye’yle savaşa girmeyi emrediyordu. Bush’un eli ermediği için iş Barack Obama’nın üzerinde kaldı…</p>
<p><strong>Şam’a giden kanlı yol medyatik yalanlardan ve diplomatik manevralardan geçiyor</strong></p>
<p>NATO’cu ittifaka ve bölgedeki gerici rejimlere ve Türkiye’ye göre, geniş halk kitleleri aylardır Beşar Esad’a karşı  daha çok özgürlük ve demokrasi talebiyle sokaklara dökülüyor… ‘Ana-akım medyanın dünyaya servis ettiği resim böyle… Gösterileri örgütleyenler ve sokağa dökülenler “sıradan insanlar” mıdır? Başlarda “demokratik bir muhalefet”in varlığından söz edilebilir. Fakat gösteriler kısa sürede manipüle edilerek ortamın terörize edilmesi sağlanmıştır. Silahın ve emperyalist müdahale çağrılarının yapıldığı ortamda seküler, demokratik güçler sahneden çekilmiştir. Geriye kalanlar kuşkusuz, Mısır ve Tunus’taki gibi  özgürlük talebiyle sokağa dökülmüş kitleler değildi artık. Bu gösterilerin arkasındakiler, içindekiler ve önündekiler, Suudi  ve Mısırlı <em>fetvacıların</em> El Cezire televizyonundan yaptıkları çağrıya cevap veren dinci fanatiklerdir. Libya’dan, Irak’tan Afganistan’dan vb. geliyorlar… Türkiye’den ve Lübnan’dan Suriye’ye giriyorlar. Elbette aralarında Suriyeliler de var. İsyanın omurgasını Sünni İslam anlayışının fanatik bir yorumunu temsil eden selefiler ve Suriye’de birçok kanlı cinayetin sorumlusu olan radikal dinci Müslüman Kardeşler örgütü oluşturuyor. Amaçları Beşar Esad’ın yerine daha demokratik bir rejim kurmak değil, kendi istedikleri bağnaz bir İslamî rejim kurmaktır. Zira Alevi Beşar Esad’ı bir sapkın, kedilerini de “saf islamın” temsilcisi olarak görüyorlar. [Bu fanatik akımın şefleri dünyanın en kötü rejimlerinden olan ve Esad’a “halkının sözünü dinle” diyecek kadar yüzsüz olan Suudi Arabistan’da mülteci olarak bulunuyorlar ve sapkınların, daha doğrusu Sünnî olmayan herkesin öldürülmesini emrediyorlar.]. Dolayısıyla, rejimin barışçıl göstericileri dağıtmak için silah kullandığı, yüzlercesini öldürdüğü iddiası tipik bir medya yalanıdır. Bastırılması için önce gerçekten gösteri yapılması gerekirdi ve bilinen anlamda gösteriler söz konusu değildi. Tam tersine bu güne kadar yüz binlerce Suriyelinin katıldığı çok sayıda miting rejimi desteklemek için yapıldı ve neredeyse bunların tamamı egemen medya tarafından görmezden gelindi</p>
<p>Kaldı ki rejim daha baştan dış destekli fanatik dinciler tarafından yapılan provokasyonun farkındaydı ve olabildiğince muhtemel bir mezhep çatışmasını engelleyecek şekilde ve yumuşak davranma yolunu seçti. Esad, güvenlik güçlerine sivillere zarar vermeyecek şekilde davranma talimatı vermişti. İsyancılar tarafından iki bini aşkın polisin ve askerin öldürülmesinin nedeni budur… Ölüm timlerinin çoğu dışarıdan [daha çok Türkiye, Ürdün ve Lübnan sınırından] ülkeye sızmış katillerden ve paralı askerlerden oluşuyor. Ordu birliklerine, polis karakollarına, resmi binalara pusu kuruyorlar, hastane, okul ve ulaşım hatlarını bombalıyorlar, kentlerin göbeğinde sivilleri öldürüyorlar. Medya, saldırganların kimliğini ve işledikleri cinayetleri gizlemek için her türlü ahlâk dışı yolu deniyor. El Cezire ve el Arabiye gibi Katar ve Suudi Arabistan destekli kimi televizyonların stüdyolarında hazırlanan filmler, görüntüler ve 1.5 milyon Suriyelinin rehin alındığı gibi yalan haberler tüm dünyaya servis ediliyor. NATO cephesine dahil “ana-akım” Batı Medyası üretilen yalanları yaymak üzere seferber oluyor. Bu konuda o kadar ileri gidilmiş görünüyor ki, mesela Çeçenistan savaşında direnişçiler tarafından ele geçirilen bir Rus uçağının görüntüleri sanki Suriye’de gerçekleşmiş gibi sunulabiliyor… Hızlarını alamamışlar ki 2006 tarihli bir videoyu yayına sokmuşlar… Yüzüne ve vücuduna ketçap sürülmüş insanları savaş mağduru gibi gösteriyor… O kadar ki, İkinci Dünya Savaşına ait görüntüleri bile servis edebilirler… Amaç rejimi olabildiğince şeytanlaştırmak…</p>
<p>Fakat provokasyon için Suriye’ye sızanlar sadece El Kaide ve Müslüman Kardeşlerin silahlı unsurlarından ve paralı askerlerden oluşmuyor. Fransız ve Türk istihbaratçıları ve subayları başta olmak üzere bir çok NATO ülkesinden  ve tabii ABD’den “uzmanlar” da işin içinde. [49 Türk istihbarat görevlisinin, biri albay bir grup Fransız subayının ve bir kaç İngiliz askerinin Suriye rejimi tarafından yakalanması, ortada bir halk isyanı değil, apaçık dış kaynaklı bir saldırı olduğunu ortaya koyuyor.]</p>
<p>Ölü, yaralı ve ülke dışına sığınanlarla ilgili rakamlar da medya yalanlarını takviye edecek biçimde “imal ediliyor.” Rakamlar, İngiliz istihbarat örgütleri tarafından yönlendirildiği ileri sürülen, ne idüğü bilirsiz, yöneticilerinin kim olduğu doğru düzgün bilinmeyen  Londra merkezli <em>“Suriye İnsan Hakları Gözlemevi”</em> tarafından imâl ve servis ediliyor… Asıl önemli ve rahatsız edici olan  husus da, bu “kurum” tarafından uydurulan rakamların Birleşmiş <em>Miletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’</em>nin hiç bir doğrulama çabası olmaksızın alıp kullanmasıdır. Bu durum bile tüm BM kurumlarının aslında kimin hizmetinde olduğu hakkında da bir fikir veriyor… Aslında “uluslararası” denilen kurumların ulusların kurumları olduğu bir tevatürden ibarettir. Mesela Birleşmiş Milletler Örgütü, baştan beri asıl ABD’nin bir örgütü olarak işlev gördü. Keza Arap Ligi de petrol monarşilerinin oyuncağı haline gelmiş durumda… Başka türlü ifade edersek, kim finanse ediyorsa örgüt onun borusunu çalıyor.</p>
<p><strong>Asıl amaç Beşar Esad rejimini yıkıp, emperyalistlerin, Siyonist İsrail’in, bölge monarşilerinin ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun İslamcı bir rejim kurmaktır. </strong></p>
<p>Aslında Suriye’de yapılan ve yapılmak istenen, Afganistan’da, Irak’ta, Somali’de Libya’da yapılanın bir tekrarı ve asıl amaç bölgeyi emperyalizm ve başta Siyonist İsrail devleti olma üzere, gerici-çürümüş bölge monarşileri için “dikensiz gül bahçesi” haline getirmektir. Bu amaçla bu güne kadar göreli bir biçimde olsa da onca etnik ve dini ve mezhebi barış içinde yaşatmayı başarmış rejimi yıkmak istiyorlar. Böylece etnik, dini ve mezhep çatışmalarının yolu açılmış olacak. Bölge bütünüyle batağa saplanacak. Eğer mevcut rejim emperyalist komplo sonucu çökertilirse, emperyalizmin peydahlayıp-beslediği Müslüman Kardeşler iktidar olursa, sadece Baascılar değil, Alevi-Nusayriler başta olmak üzere, tüm heterodoks ve Hıristiyan halkların varlığı tehlikeye girecektir. Bu arada, Suriye devletinin, sürekli bir Alevi devleti ya da Alevilerin egemenliğinde bir diktatörlük olarak anlatılmasının gerçek dışılığına da işaret etmek gerekiyor. Fakat bu söylemle Sünni-İslam duyguları harekete geçirilmek, Suriye rejimine yapılan/yapılacak saldırılar meşrulaştırılmak istenilmektedir.</p>
<p>Elbette rejimin demokratikleştirilmesi, her türlü özgürlüğün gerçekleşmesi mutlaka gerekiyor ama onu ancak orada yaşayan halk yapabilir. O halde üç şey: Birincisi, haklar, özgürlükler ve demokrasi ihraç veya ithal edilebilir bir şey değildir, ona ihtiyacı olanların mücadelesiyle kazanılabilir, yaşanabilir, geliştirilebilir ve korunabilir; ikincisi, emperyalistlerin asla demokrasi ve insan hakları diye bir kaygısı yoktur ve olamaz, zira böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırıdır; üçüncüsü de emperyalistlerin demokrasi şampiyonu kesilmelerinin asıl nedeni, başta “eğitilmiş kesimler”  olmak üzere, kitleleri aldatmaktır. Her halde bu kavramı en son ağızlarına alması gerekenler en büyük demokrasi düşmanı olan yeryüzünün egemenleridir… Bu vesileyle Irak’a demokrasi götürme iddiasındaki ülkeler koalisyonundan bazılarının [Katar, Suudi Arabistan, vb<strong>.</strong>] “demokratik performanslarına” ne demeli? Ve bu ikisinin Bahreyn’de özgürlük talebiyle ayağa kalkan halkı ezmek üzere asker, silah ve para gönderdikleri bilinmiyor mu? Tabii Suriye’yi etkisizleştirmek tek başına amaç değil. Zira, Suriye’deki rejimi çökertmek, Lübnan Hizbullah’ını da etkisizleştirmek demek ki, böylece İran’a giden yol açılacaktır. Zaten nihai hedef de İran’ı çökertmektir. Daha doğrusu Suriye’ye yönelik saldırı, Suriye, Lübnan, Irak ve İran’a yönelik saldırının bir parçasıdır. [Şimdilerde Filistin Hamas’ı, Katar emiri tarafından satın alınmış ve kamp değiştirmiş görünüyor... ].</p>
<p><strong>“Özgür Suriye Ordusunun” ve “Suriye Ulusal Konseyinin” Suriye’yle ilgisi tartışmalıdır…</strong></p>
<p>Bir kere “Özgür Suriye ordusu” denilen bir tevatürden ibaret ve zaten ‘özgür’ de değil, olması da beklenemez. Paralı askerler, silahlar, propaganda aygıtı dışarıda kotarılıyor ve dışarıdan geliyor. Aslında birer ölüm mangası olan paralı askerler bu işi ABD, NATO Avrupa’sı, Siyonist İsrail, petrol monarşileri ve Türkiye adına yapıyorlar… Aynı şey “Suriye Ulusal Konseyi” için de geçerli. Bu örgüt ta baştan Fransa’nın gözetimi altında Paris’te peydahlandı… Bütün bunlar yapay ve Suriye toprağında kök salamamış zorlama “örgütler”… Benzer bir zorlama Türkiye’deki mülteci kampları için de geçerli. Aslında Hatay sınır bölgesinde oluşturulan kamplar reel bir ihtiyaca cevap vermekten çok, başta Batılı ülkelerin insanları olmak üzere, dünya kamuoyunu [eğer öyle bir şey varsa] etkileme amacı taşıyor… Bu operasyon ünlü şahsiyetlerin ziyaretleriyle, diplomatik planda da destekleniyor. Ünlü sinema oyuncusu Angelina Jolie’nin, BM eski Genel sekreteri Kofi Annan’ın ve ABD’li bazı senatörlerin ziyareti gibi… Böylece bir an önce harekete geçilmesini sağlamak için dikkâtler Suriye’ye çekilmek isteniyor…</p>
<p><strong>AKP hükümetinin Suriye’ye saldırı için bu kadar hevesli ve aceleci davranması nasıl açıklanabilir? </strong></p>
<p>Açık olan bir şey varsa, “Suriye’nin düşmanları cephesi” Esad rejimini çökertmek istiyor. Ortak amaç bu olsa da hepsinin kendine göre bir “gerekçesi”  var. ABD ve NATO için Esad rejimini çökertmek, İran’ın en önemli müttefikini yok etmek demek. Körfezin gerici monarşileri için seküler bir rejimi  fanatik bir teokrasiyle ikâme etmek demek. El Kaide, Vahabiler ve Selefiler için başlıca amaç seküler rejimden kurtulmak demek. Siyonist İsrail için bölünmüş, parçalanmış, çökertilmiş bir Suriye, bölgedeki hegemonyasını güçlendirmek, istikrarlı bir “düşmana” son vermek demek… Türkiye ısrarla  “uçuşa yasak bölge”, değilse bir “insânî yardım koridoru” öneriyor. Aslında İnsanî yardım koridoru fiilen ülkeye saldırı demektir ve “insanlıkla” bir ilgisi yoktur… Söz konusu olan gerçekten insâni kaygılar mıdır? Zaten kendi topraklarını saldırganlara bir üs olarak kullandırması, silahların ve savaşçıların geçişini sağlaması, silah yardımı yapması, istihbarat ve askeri uzman desteği… geçerli uluslararası hukuk kurallarının ihlâli anlamına geliyor… Acaba AKP hükümeti bütün bunları kendi neoliberal kapitalist “ılımlı İslam” modelinin bölgede zafer kazanması için mi yapıyor? Yoksa başkaca amaçlar da söz konusu mu? Parçalanmış Suriye’den bir pay mı kapmak istiyor ya da vâsilik yapacağı zayıf bir İslamcı hükümet mi? “Gerekçeler” ne olursa olsun, derhal bu uğursuz yoldan dönülmeli, bu amaçla da  muhalefet sesini yükseltmelidir. Zira olanlardan ve olacaklardan hepimiz sorumluyuz. Aslında Suriye’ye saldırı hepimize saldırıdır. “İnsânî yardım” ve “demokrasi”  götürmek üzere Irak’a giren ABD ve NATO’cu müttefiklerinin 1.2 milyon insanın ölümüne neden olduklarını hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Irak’ın işgali sürecinde gösterilen duyarlılık Suriye’den esirgenmekte; yoksa bütün bölgemizi yakacak bir savaşın eşiğinde olduğumuz idrak edilmiyor mu? Bunca zaman suskun kalınması büyük bir hata iken, halen bu hatadan dönme şansımız ve olanaklarımız var. Bir an önce, gittikçe yaklaşan emperyalist saldırıya karşı sesimizi yükseltmek, şu aşamada en haysiyetli tavır olacaktır.</p>
<p><strong><em>Türkiye ve Orta Doğu Forumu Vakfı [ Özgür Üniversite] adına </em></strong><strong>Dr. Fikret Başkaya</strong></p>
<p><em>*17 Nisan 2012 tarihinde Özgür Üniversite’de yapılan basın toplantısında sunulan metindir. </em><strong></strong></p>
<p><strong><em></em></strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F18%2Ffikret-baskayasuriyeye-dair-gercegi-soylemek%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/18/fikret-baskayasuriyeye-dair-gercegi-soylemek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Yılmaz/Yeni çeviri: “Leninnâme” – Arkadi Averçenko</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/18/mustafa-yilmazyeni-ceviri-%e2%80%9cleninname%e2%80%9d-%e2%80%93-arkadi-avercenko/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mustafa-yilmazyeni-ceviri-%25e2%2580%259cleninname%25e2%2580%259d-%25e2%2580%2593-arkadi-avercenko</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/18/mustafa-yilmazyeni-ceviri-%e2%80%9cleninname%e2%80%9d-%e2%80%93-arkadi-avercenko/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Apr 2012 06:46:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çeviri Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yayın Kolektifi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4955</guid>
		<description><![CDATA[  17 Nisan 2012 Arkadi Averçenko’nun öykülerinden derlenen “Leninnâme” adlı kitap geçtiğimiz hafta Kibele Yayınları’ndan çıktı. Leninnâme bir Yayın Kolektifi çalışması olarak gerçekleşti. Derlemede yer alan öykülerin seçimi ve çevirisi bana ait. Bu yazıda kitabın nasıl ortaya çıktığına dair kısaca bir şeyler söylemek istiyorum. Bu söz söyleme ihtiyacını gereksiz bulanlar olabilir. Özellikle sıradan okurlar arasında. Ancak Türkiye’de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1> </h1>
<div>
<p>17 Nisan 2012</p>
</div>
<p>Arkadi Averçenko’nun öykülerinden derlenen <em>“Leninnâme”</em> adlı kitap geçtiğimiz hafta Kibele Yayınları’ndan çıktı.</p>
<p>Leninnâme bir <a href="http://www.yayinkolektifi.com/" target="_blank">Yayın Kolektifi</a> çalışması olarak gerçekleşti. Derlemede yer alan öykülerin seçimi ve çevirisi bana ait. Bu yazıda kitabın nasıl ortaya çıktığına dair kısaca bir şeyler söylemek istiyorum.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/04/leninnamekapak1.jpg"><img title="leninnamekapak" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/04/leninnamekapak1.jpg?w=630" alt="" /></a>Bu söz söyleme ihtiyacını gereksiz bulanlar olabilir. Özellikle sıradan okurlar arasında. Ancak Türkiye’de edebi çevirinin tarihiyle bir şekilde uğraş hâlinde olanlar, çevirmenlerin ürünleri üzerine karaladığı veya hiç karalamadığı satırların kıymetini bilirler. Örneğin, Vâlâ Nureddin’in Sovyetler Birliği’nden döndükten sonra onca yazar arasından çevirmek için ilk önce neden Averçenko’yu seçtiğini bilebilsek hiç fena olmazdı doğrusu. Aynı şekilde, TKP kökenli Rusça çevirmenlerinden Hasan Ali Ediz’in 1950′lerin sonunda, Lenin’in deyimiyle “Feci derecede  kızgın ve kırgın beyaz muhafız” Arkadi Averçenko’ya yönelirken aklında ne olduğunu bilmek Türkiye’deki sol kültürün evrimi açısından aydınlatıcı bir an olabilirdi.</p>
<p>Ne yazık ki, bunların hiçbiri elimizde yok. Ama en azından Leninnâme için bu notu düşmek elimizde.</p>
<p>Rus mizahçı Arkadi Averçenko, St. Petersburg’da çıkardığı <em>Novıy Satirikon</em>‘da 1917 Nisanından sonra Lenin ve Troçki’ye karşı kendi savaşını başlatır. Ekim’den önce ve sonra Bolşevikleri hicveden yazılar yazar, karikatürler yayımlar. Şubat Devrimi’nin ateşli taraftarı olan yazar Ekim’i benimsememektedir. 1918′de Lenin ve Troçki’yi Kızıl Meydan’da kafataslarının üzerinde resmeden bir karikatürün yayımlanmasının ardından dergisi kapatılır. Averçenko Çeka’dan canını  zor kurtarır ve güneye kaçar. Bir yandan da savaşını sürdürür. 1920 tarihli <em>“Devrimin Sırtına Bir Düzine Bıçak”</em> kitabı bu kalem savaşının en parlak ürünüdür denilebilir. Lenin’in Kasım 1921′de kitapla ilgili <em>Pravda</em>‘da çıkan yarı ironik değerlendirmesiyle birlikte savaş Averçenko ve Lenin arasında kısa süreli bir polemiğe dönüşür.</p>
<p>Beyaz Ordu’nun yenilgisinden sonra Arkadi Averçenko’nun binlerce Rus mülteciyle birlikte geldiği İstanbul’da uzunca bir süre ikâmet ettiğinden <a title="Arkadi Averçenko’dan “Bahriyeli Kovalçuk’un Atlayışı”" href="http://sarapdumanlari.wordpress.com/2011/12/13/bahriyeli-kovalcuk-avercenko/">daha önce bahsetmiştim</a>. Averçenko, Lenin’in <em>“Yeteneklice yazılmış bir kitapçık”</em> yazısını İstanbul’da okur. Ve ona <em>“Pro Domo Sua (Kendini ve Davranışlarını Savunmak)”</em> başlıklı bir yazıyla cevap verir. Yazı İstanbul’da Fransızca ve Rusça olarak iki dilde çıkan <em>Presse du Soir</em> gazetesinde yayımlanır. Bu yazının varlığı Rus edebiyatı çevrelerinde bilinmekle birlikte, metnin kayıp olduğu düşünülmekteydi. Ta ki 2011 Martında Rus araştırmacı gazeteci Rafael Sokolovski bir kopyasını, muhtemelen Çek Cumhuriyeti’ndeki Averçenko arşivinde bulup yayımlayana dek.</p>
<p>O sıralar, üniversiteden bir hocamla biz de bu yazıyı, daha doğrusu gazetenin ilgili kopyasını Türkiye kütüphanelerinde ve arşivlerinde aramakta idik. Yazışma hâlinde olduğum ve konuyla ilgili ipucu düzeyinde dahi bilgi sahibi olabileceğini düşündüğüm insanlara Averçenko’dan ve yazısından bahsediyordum. Bunlardan biri de Gün Zileli idi.</p>
<p>Zileli,<em> “Devrimin Sırtına Bir Düzine Bıçak”</em> ve Averçenko’nun Lenin’le giriştiği polemiği ilginç buldu ve bunu bir çeviri projesi olarak Yayın Kolektifi’ne sunmamı önerdi. Averçenko’nun uzun süredir Türkçede kitap hâlinde bir çevirisinin olmayışını da dikkate alınca öneri bana üzerinde çalışmaya değer göründü. <em>“Devrimin Sırtına Bir Düzine Bıçak”</em>ın merkezde bulunduğu bir<em> </em><em>“Leninnâme”</em> derlemesi hazırlama fikri 2011 yazında bu yazışmalar sırasında doğdu. Zileli ayrıca çevirinin redaksiyonunu da üstlenme nezaketini göstererek çalışmaya ciddi bir katkı sundu.</p>
<p>Derlemenin adına gelince… Arkadi Averçenko’nun St.Petersburg, Rostov-na-Donu, Simferopol (Akmescit), İstanbul ve Prag günlerinde, 1917′den 1925′e dek Lenin ve Bolşeviklerle ilgili yazdığı çok sayıda hiciv var. Bunların en popülerlerinden birisi <em>“Devrimin Sırtına Bir Düzine Bıçak”</em> kitabı. Bir diğeri ise Rus edebiyatında <em>“Malenkaya leniniana”</em> (Küçük Leninnâme) olarak bilinen <em>“Bütün İktidar Bana”</em>, <em>“Lenin’e Sempati Duyuyor ve Onu Anlıyorum”</em>, <em>“A.Averçenko’dan Lenin’e Dostça Bir Mektup”</em> felyetonları. Derlemeye bunların dışında Averçenko’nun Lenin’e karşı kaleme aldığı ilk yazı olan <em>“Denyenlerin Armağanı”</em>, yukarıda da bahsettiğim <em>“Pro Domo Sua”</em> ve Lenin’in Pravda’da çıkan <em>“Yeteneklice Yazılmış Bir Kitapçık”</em> yazılarını aldık. Pek küçük sayılamayacağı için de adına sadece Leninnâme demeyi tercih ettik.</p>
<p>Leninnâme’yle birlikte Türkçede kitap hâlinde çıkmış Arkadi Averçenko çevirileri sayısı 4 oldu:</p>
<p><em>“Aşk Nizamnâmesinin Yedi Maddesi”</em>, 1927. Çev. Vâlâ Nureddin,<br />
<em>“Sahtekârsız Memleket”</em>, 1957. Çev. Hasan Ali Ediz,<br />
<em>“Küçük İnsan Öyküleri – Mihail Zoşçenko/Arkadiy Averçenko”</em>, 2011. Çev. Hüseyin Kandemir.</p>
<p>Averçenko gibi bir mizah devi için dört çeviri ne kadar da az! Üstelik Ekim Devrimi’ne dair her satır yazının su gibi tüketildiği 1970′lerde bu sayı sadece iki idi. Bu acı durumu en iyi kavrayanlardan biri olan Aziz Nesin 1972 tarihli bir röportajında şunu demiş:</p>
<blockquote><p>“Bir yazarın ancak yurdunda var olabileceğinin yüzlerce örneğinden en güzeli Arkadi Averçenko’dur. Averçenko Rusya’dan ayrıldıktan sonra hiçbir ulusun benimsediği yazar olamadığından hakkı olan yeri alamamıştır.”</p></blockquote>
<p>Averçenko çevirileri alanında Türkçedeki uzun suskunluk Hüseyin Kandemir’in taze çevirisiyle bozulmuş oldu. Ondan habersiz biz de üstüne Leninnâme’yi ekledik. Aziz Nesin’in işaret ettiği haksızlığın giderilmesi açısından hiç de fena bir başlangıç sayılmaz.</p>
<p><em>17 Nisan 2012, Moskova.</em>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F18%2Fmustafa-yilmazyeni-ceviri-%25e2%2580%259cleninname%25e2%2580%259d-%25e2%2580%2593-arkadi-avercenko%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/18/mustafa-yilmazyeni-ceviri-%e2%80%9cleninname%e2%80%9d-%e2%80%93-arkadi-avercenko/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türköne Yıldızlara Bakar mı?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/16/turkone-yildizlara-bakar-mi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=turkone-yildizlara-bakar-mi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/16/turkone-yildizlara-bakar-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 18:29:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mümtazer Türköne]]></category>
		<category><![CDATA[Portreler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4952</guid>
		<description><![CDATA[  Mümtazer Türköne, 28 Şubat tutuklamaları üzerine intikam çığlıkları atmaya başlamış. İntikam duygusu da sonuçta insani bir duygudur, anlaşılabilir ama bu duygu yalakalıkla birleştiği zaman, insanda turşuyla pekmezi karıştırıp yemiş gibi mide bulandırıcı bir tat bırakır. On beş yıl önceki olaylar üzerine uzun uzun ahkâm kesecek değilim. Bunları herkes biliyor. O zaman İngiltere’den izleyebildiğim kadarıyla, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Mümtazer Türköne, 28 Şubat tutuklamaları üzerine intikam çığlıkları atmaya başlamış.</p>
<p>İntikam duygusu da sonuçta insani bir duygudur, anlaşılabilir ama bu duygu yalakalıkla birleştiği zaman, insanda turşuyla pekmezi karıştırıp yemiş gibi mide bulandırıcı bir tat bırakır.</p>
<p>On beş yıl önceki olaylar üzerine uzun uzun ahkâm kesecek değilim. Bunları herkes biliyor. O zaman İngiltere’den izleyebildiğim kadarıyla, 28 Şubat tertibine bütünüyle karşı çıkmış, hatta pek kimseye ulaşmayan eleştirel birkaç yazı da yazmıştım. Arşivimi karıştırsam belki de bulurum bunları ama o kadar önemli değil. Ben karşı çıktığımı biliyorum nasıl olsa. Tankların bir araç olduğunu, kimin tarafından kullanılıyorsa ona hizmet ettiğini yazanları da hatırlıyorum. Buyrun bakalım, görün şimdi, tanklar kimin hizmetindeymiş.</p>
<p>Aslında bu yazının konusu bu da değil. Ben 28 Şubat konusunda bu kadar intikamcı duygular besleyen Mümtazer Türköne gibilerinin o günlerde neler yaptığını, neler yazdığını merak ediyorum. Elbette böyle bir araştırma yapmış değilim ama sezgilerim bana, bugün “intikam” diye bağıran Mümtazer Türköne’nin o gün bu müdahaleye karşı kalemini oynatmadığını söylüyor. Eğer yanılıyorsam, biri bana, “bak bunu yazmıştı” diye gösterirse bütün yazdıklarımı geri alırım.</p>
<p>Turgay ağabeyimin bana Şövalye dö Pardayyan hikâyeleri anlatarak ve daha on yaşımdayken Michel Zevago’nun 10 ciltlik Pardayyanlar’ını (çev: Cemil Cahit Cem) bütün bir yaz tatili boyunca aralıksız okuyup bitirmeme vesile olarak bana ne büyük bir iyilik yaptığını, bütün bu olup bitenleri, karaktersizlik örneklerini gördükçe daha iyi anlıyorum.</p>
<p>Şövalye dö Pardayyan, yoksul bir şövalyeydi ama yoksulluğu tamamen kendi tercihiydi, çünkü iktidarlara hiçbir zaman yaranmaya çalışmamış, kendisine kral tarafından verilmek istenen makamları daima elinin tersiyle itmişti. O, en başta, kendisine aşık olan, kadın papa olma peşindeki Fausta’nın entrikaları olmak üzere, bir sürü saray entrikasına tesadüfen bulaşır ama sonuçta entrikacıların oyunlarını bozarak işin içinden çıkardı. Pardayyan, kılıcını daima mazlumdan yana koyar, zalimlerin karşısına dikilirdi. İktidardakilerin şatafatlı hayatına hiçbir zaman özenmez ve katılmaz, onlardan hep uzak dururdu. Bir kavgada kim yenik düşüyorsa, kavganın içeriğine pek bakmadan yenilenden yana kılıç şakırdatırdı. Onun tek serveti erdemiydi.</p>
<p>Elbette, o bir ortaçağ şövalyesiydi ve değerleri de o dönemin değerleriydi ama bazı değerlerin dönemler üstü olduğunu, her koşulda çok çok önemli olduklarını düşünmekten yanayım ben. Dönemler ve iktidarlar eskir, değişir ama bu değerler, gökteki sönmeyen yıldızlar gibi sonsuza kadar yaşarlar.</p>
<p>Erdemsiz insanlar, başlarını kaldırıp asla bakmazlar gökyüzüne.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>16 Nisan 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="color: #0000ff;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F16%2Fturkone-yildizlara-bakar-mi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/16/turkone-yildizlara-bakar-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Müdahil Olmak ve Dahil Olmak…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/12/mudahil-olmak-ve-dahil-olmak%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mudahil-olmak-ve-dahil-olmak%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/12/mudahil-olmak-ve-dahil-olmak%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Apr 2012 08:20:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4945</guid>
		<description><![CDATA[Bugünlerde ortalık davalara müdahil olanlardan geçilmiyor. BDP, geçmişte kendisinin de zarar gördüğünü ileri sürerek Andıç davasına müdahil başvurusu yapmış; CHP, MHP ve AKP Hükümeti de 12 Eylül’ün “mağduru” olarak Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya davasına müdahil olma kararı almış. Böylece belli başlı siyasal partilerin 12 Eylül darbesinin mağduru olduğunu otuz yıl sonra öğrenmiş olduk! Müdahillerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugünlerde ortalık davalara müdahil olanlardan geçilmiyor. BDP, geçmişte kendisinin de zarar gördüğünü ileri sürerek Andıç davasına müdahil başvurusu yapmış; CHP, MHP ve AKP Hükümeti de 12 Eylül’ün “mağduru” olarak Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya davasına müdahil olma kararı almış. Böylece belli başlı siyasal partilerin 12 Eylül darbesinin mağduru olduğunu otuz yıl sonra öğrenmiş olduk!<br />
Müdahillerin topunu birden ruhsal açıdan ayıpladım, akıl olarak da küçümsedim. Açıklayayım.<br />
Ruhsal olarak ayıpladım, çünkü, ne olursa olsun, yargılanan insanların karşısında bir anda yargılayan pozisyonuna geçme isteği hoş bir istek değil. İçinde, yeni iktidarların bileşenlerinden ve yeni zalimlerden biri olma arzusunu barındırır. Erdemden uzaktır. O yargıladığınız ya da yargılanmasına katıldığınız insanlar eski zalimler olsa da, yargılandıklarına göre mazluma dönüşmüşlerdir. Yargılanan karşısında yargılayan pozisyonuna geçmek ruhsal bakımdan hiç de zenginleştirici bir şey değildir. Yunanlı devrimci Panagulis, mahkeme önünde işkencecilerini bile teşhis etmeyi reddetmişti.<br />
Peki, denecektir, geçmişte yapılanlardan hesap sorulmasın mı? Sorulsun elbette ama hesap sormanın yolu illa yaşını başını almış insanları mahkemelerde süründürmek ve hapse atmak mıdır?<br />
Ben olsam, örneğin 12 Eylül’ün sorumlularını (yalnız iki ihtiyarı değil, bugün devlet ve hükümet makamlarında bulunanları da) 12 Eylül’ün gerçek mağdurlarının önüne (bugün kahraman kesilen çığırtkan ve şarlatanların değil) çıkarır ve onların sorularını halk önünde cevaplamalarını isterdim. Evet, bu da bir çeşit yargılamadır ama birincisi, manevi kınamanın ötesinde hapisle sonuçlanmayan başka tür bir yargılamadır; ikincisi ise, soru soran ve cevap veren aşağı yukarı eşit bir konumda olacaklarından kimse mazlum pozisyonunda olmayacak, maneviyatı sarsan durumlar ortaya çıkmayacaktır.<br />
Önemli olan cezayla alçalmak değil (hem veren hem de verilen açısından bir alçalmadır bu); adalet ve erdemle yükselmektir.<br />
İşin akıl yönüne gelince, durum daha da vahimdir. 12 Eylülcüleri yargıladıklarını sananlar, bu darbenin bir devlet işi olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyorlar. Eğer bilselerdi, devletin yaptığı bu yargılamaya müdahil olmak istemezlerdi.<br />
Devletler yaparlar ederler, insanları kırar geçirirler, ondan sonra geçmişte yapılanları bazı günah keçilerinin üstüne yıkıp işin içinden sıyrılırlar ve daha da kötüsü, geçmiş günahlarından “arınmış” olarak yeni suçlar işlemeye devam ederler. Savaş suçluları yargılanır ama o savaşa silah sağlayan silah fabrikatörleri ve tacirleri saygın insanlar olarak ortada dolanırlar.<br />
BDP’lilere soruyorum. Kürtleri öldürmeye devam eden devletin açtığı Andıç yargılanmasına müdahil olmak bugünkü devlete dahil olmak anlamına gelmiyor mu? Müdahil olduğunuz yargılama hangi devletin yargı organlarınca yönetilmektedir? Andıç davasına müdahil oldunuz diyelim. Bu, bugünkü devletin kendini geçmiş suçlardan arınıyormuş gibi gösterme oyununa dahil olmak demek değil midir?<br />
CHP’lilere soruyorum. Halk üzerinde baskı uygulayan, göstericilere boyalı su, biber gazı sıkan devletin “12 Eylülü yargılama” komedisine müdahil olmak, 12 Eylülcülerden hiç de farklı bir yönelim içinde olmayan bugünkü devletin imaj tazelemesine dahil olmak anlamına gelmiyor mu?<br />
Bazıları şöyle diyebilir: Biz davaya müdahil olarak bu oyunları da açık etmek istiyoruz. Güzel, bu gerekçe makul olabilir. Böyle yapıp yapmayacaklarını eğer müdahil olma talepleri kabul edilirse görme olanağına sahip olacağız ama burada da bir sorun var.<br />
Mesele kişilerde değil, kurumlardadır. Yani eğer bir yargılama yapılacaksa, öncelikle devlet ve onun kurumları, hapishaneleri, polisi, jandarması, ordusu yargılanmalıdır. Evet ama bu mümkün mü? Devlet kurumlarına dayanarak devlet kurumlarını yargılayamazsınız. 12 Eylül dolayısıyla yargılanan yaşlı emekli generaller tutuklu değiller ama yarın öbürsü gün mahkemeye zorla getirilmeleri istenirse ne olacak? Onları getirtmek için polis ve jandarma devreye sokulmayacak mı? Polis ve jandarma devletin, halihazırda halk düşmanı operasyonlarının en belli başlı aletleri değil mi? Ya Andıç davası? Bu davanın sanıkları, geçmişteki yetkileri ne olursa olsun, devletin baskı aygıtları aracılığıyla tutuklu bulunmuyorlar mı? Hapishanenin kapısında kim nöbet tutuyor? Onları mahkemeye tutuklu arabasıyla kim getiriyor? Müdahil olduğunuzda devletin bu baskı aparatlarıyla işbirliği yapar konuma düşmeyecek misiniz?<br />
Var mısınız halkın, ezilenlerin, devleti, tüm devlet kurumlarını yargılamasına?<br />
Aksi takdirde, bu tür müdahilliklerle devlete dahil olursunuz. Bu söylediklerim çok mu keskin, aynı zamanda çok mu teslimiyetçi geldi siz müdahillere?<br />
Evet, devletin ve kurumlarının karşısında keskin, kim olursa olsun, yargılanan insanın karşısında teslimiyetçiyim.<br />
Elini kurban kanına süren gazaba uğrar. </p>
<p>Gün Zileli<br />
3 Nisan 2012<br />
www.gunzileli.com<br />
gunzileli@hotmail.com</p>
<p>Yeni Harman dergisinin Nisan sayısında yayımlanmıştır.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F12%2Fmudahil-olmak-ve-dahil-olmak%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/12/mudahil-olmak-ve-dahil-olmak%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Mektup/Hayvanların Kısırlaştırılması Hakkında</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/bir-mektuphayvanlarin-kisirlastirilmasi-hakkinda/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-mektuphayvanlarin-kisirlastirilmasi-hakkinda</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/bir-mektuphayvanlarin-kisirlastirilmasi-hakkinda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Apr 2012 15:19:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4941</guid>
		<description><![CDATA[Değerli arkadaşlar, Yasaya karşı yaptığınız eleştirilerin tümüne katılıyorum ancak bir sorun var. Bu bildirinizde karşı tekliflerinizi göremedim. Zaten bu karşı çıkış içinde somut öneride bulunmak da mümkün değil, çünkü yaşanan uygarlık koşullarında herhangi bir şey mümkün değil. Yani sonuç olarak, hayvan kurtuluşu için tek makul öneri bu uygarlığın yıkılması ve böylece hayvanların da insanlarla birlikte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Değerli arkadaşlar,</p>
<p>Yasaya karşı yaptığınız eleştirilerin tümüne katılıyorum ancak bir sorun var. Bu bildirinizde karşı tekliflerinizi göremedim. Zaten bu karşı çıkış içinde somut öneride bulunmak da mümkün değil, çünkü yaşanan uygarlık koşullarında herhangi bir şey mümkün değil. Yani sonuç olarak, hayvan kurtuluşu için tek makul öneri bu uygarlığın yıkılması ve böylece hayvanların da insanlarla birlikte özgürlüğe ve kurtuluşa kavuşmasıdır. </p>
<p>Somut örnek verecek olursam, bizim burada (Kınalıada) bazı hayvanseverlerin de desteğiyle bakmaya çalıştığımız onun üzerinde köpek var. Geçenlerde bunların bazılarını kısırlaştırdılar ve sizin de belirttiğiniz gibi sakatladılar. Şu anda kulaklarındaki levhalar dolayısıyla kulakları iltihaplanan ve testisleri iltihaplanan köpekleri iyileştirmeye çalışıyoruz. Evet ama bir de somut durum var. Bu hayvanlar kısırlaştırılmasaydı, olağanüstü şekilde (evdekileri periyot zamanlarında koruduk diyelim ama dışardakileri korumamız mümkün değil) çoğalacaklardı ve zaten çoğalıyorlardı. Bir süre sonra burası köpekten geçilmez olacaktı. Bu hayvanları besleyemediğimiz gibi çevreden gelen şikayetler sonucunda (şimdi bile var böyle bir durum ne yazık ki) topluca imha edilmeleri kaçınılmaz olacaktı. Bu duruma ilişkin bir öneriniz var mı? Şahsen benim yok. Çünkü bu uygar dünya bir insan diktatörlüğüdür. Tek yol bu insan diktatörlüğünü yıkmaktır. Bu bağlamda, sizin (ve benim) bakış açımla herhangi bir makul kanun teklifi sunmak mümkün değildir.</p>
<p>Selam ve sevgilerimle.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>***</p>
<p>Merhaba Gun,</p>
<p>Yeryuzune Ozgurluk&#8217;e yazmis oldugun e-mailini aldik. Sahsen cevap vermek istedigim icin kisisel mail adresimden yazmak istedim. Dediklerinin bircoguna katilmakla birlikte yazacaklarimi &#8220;sesli dusunus&#8221;um olarak algilarsan sevinirim&#8230;</p>
<p>Ben elestiri metninde bir sorun goremiyorum cunku senin de bahsettigin gibi mevcut sartlar ve zihniyet devam ettigi surece bizim ya da bize yakin dusunen kisilerin hayvan lehine bir teklif sunmasi da anlamsiz olacak. Ben, yillardan beri ve Yeryuzune Ozgurluk kuruldugundan beri devletin hayvan konusundan el cekmesi gerektigini, hayvansever camiasinin devletle uzlasmaya bir son verip kendi imkânlariyla, dayanismayi guclendirerek, hayvanlara guvenli yasam alanlari olusturarak cozumler uretmesini soyluyorum.</p>
<p>Dedigin gibi, uygarlik yikilmadan hayvanlarin rahat bir nefes almasina ihtimal yok. Yasa, yonetmelik ile de bir seylerin cozulemeyecegi cok acik. Yasalarla cozumun gelmeyecegini bildigimiz icin de yasa teklifi sunma veya buna benzer alternatifler uretme gibi gayretler icerisine girmiyoruz.</p>
<p>Kisirlastirma konusundaki yaklasimimiz da bunun devlet tarafindan bir soykirim araci haline donusmesinden kaynaklaniyor&#8230; Kinaliada&#8217;daki kopeklerin yasadiklarinin bin beterini Anadolu&#8217;nun ucra koselerindeki kopekler cekiyor, kimisi cekemiyor bile masada kaliyor, dogru cop konteynirini boyluyor.</p>
<p>Sana cocukluk donemimde on ayak oldugum kisirlastirma kampanyasini uzulerek anlatmak istiyorum. Belgrad Ormanlari&#8217;nin girisinde kucuk bir belde var, Bahcekoy&#8230; Ailem lojman hakki kazaninca bizimkilerle birlikte 8 yasindayken Bahcekoy&#8217;e yerlestim. Tasinmamizla belediyenin hayvanlari nasil zehirledigine dehsete kapilarak tanik oldum. Kucuk capta yaptigim arastirma sonucunda bunun belediyenin isi oldugunu ve bu isi bir rutin haline getirdiklerini ogrendim. Istanbul&#8217;daki tum dernekleri, valiligi, bakanliklari bu durumdan haberdar ettim, oradaki cocuklari bu konuda orgutlemeye calistim, hayvanlar icin bir seyler yapmaya calistik cocuk halimizle. Bu girisimimizin, imkânsizliklar icinde, cok masumane bir cocuk cirpinisi oldugu anlasilinca basin da dernekler de yogun ilgi gosterdi, hatta valilik bu konunun uzerine bayagi dustu, bakanlar belediye baskanini bizzat arayarak cok sert cikisti. Belediye de bu &#8220;ayar&#8221;larin dozajina gore zaman zaman katliamlarina ara verdi ama hicbir zaman bu sevdasindan vazgecmedi, arkasinda cok buyuk bir halk destegi de vardi.</p>
<p>Iletisime gectigim derneklerden ikisi, yore hayvanlarini kisirlastirmak icin bize buyuk bir &#8220;destek&#8221; sundu. Yaklasik 800 hayvan kisirlastirildi. Yakalanisindan ameliyatina, ameliyat sonrasi bakimindan sokaga tekrar birakilmasina, hastaliklarindan olumlerine kadar bircogunun hayatlarina birebir tanik oldum. Bu kisirlastirma furyasini takip eden 5 sene icinde bir tane bile hayvani sag birakmadilar, hepsi oldu gitti, yakalanirken girdikleri stres, ameliyat sonrasi sancilari, enfeksiyonlari, ne ugruna kisirlastirildiklari da cabasi olarak kaldi arkalarinda&#8230;</p>
<p>Eger bugunku dusuncelerim, tanikliklarim ve deneyimlerim olsaydi tek hayvani bile kisirlastirmazdim. Cunku tum o emeklerimizin, hayvanlara yasattigimiz panigin, korkunun, stresin tamamen insana hizmet, insan menfaati icin bosa gittigini, insanlarin gozunde cok anlamsiz oldugunu gordum. Hayvan yararina ne yapmistik? Ben cocuk aklimla hayvanlara yarar saglayacak diye o dernekleri keske Bahcekoy&#8217;e sokmasaydim diyorum simdilerde&#8230;</p>
<p>Somut ornegine ben de katiliyorum, cok sayida hayvanin bakimi ile ilgileniyorum, az cok kent hayvanlarini tanidigimi dusunuyorum. Hayvanlarin bu kent yasamindaki sikistirilmisligi, yasadiklari aclik, yavrularinin kisa sure icerisinde hayatlarini kaybetmesi, yogun trafikte kazalara kurban gitmeleri, sicaklarda susuzluk cekmeleri, baslarini sokacak bir delik bile bulamamalari, bir anligina bile deliksiz uyku cekememeleri, insan tarafindan turlu siddet bicimlerine maruz kalmalari&#8230; Bunlarin hepsi dogru ve de buyuk bir gerceklik olarak onumuzde duruyor. Ama hayvanlarin cektiklerini kisirlastirma ile cozemeyecegimiz de bir gercek.</p>
<p>Bahsettigin hayvanlar, kisirlastirilmasaydi olaganustu cogalmayacaklardi. Ben hicbir zaman sokakta normalin uzerinde ureyen bir hayvan nufusu gormedim. Ama her zaman hayvandan rahatsiz olan bir toplum yapisi gordum. Sadece hayvandan rahatsiz olan da degil, topluma dokunmadigi halde komsusunun yasam biciminden rahatsiz olan bir toplum yapisi var. Insanlarin tahammulsuzlugu diz boyu. Kisirlastirmayla azalan hayvan nufusuna ragmen vatandasin hayvan sikâyeti azaldi mi? Aynen devam ediyor. Sikâyetler sonucu hayvanlar sokaklardan toplanmiyor mu, barinaklara hapsedilmiyor mu, &#8220;rehabilitasyon&#8221; adi altinda operasyona alinip masada kalmiyor mu? </p>
<p>Her hayvan, kendi cevresindeki imkânlar dogrultusunda uruyor, yavru yapiyor. Besine erisim azaldikca yavru miktari da dusuyor. Dogumdan sonra yavrular da bir sekilde yasiyor ya da oluyor. Bir bolgedeki besin potansiyeli ne kadarsa hayvanlar da ona gore hayatlarini sekillendiriyor. Bizlerin gordukleri, kayip sayisinin sadece %10&#8242;udur muhtemelen. Bizler, icimizdeki merhamet duygusuyla, onlari insan gibi dusunerek, onlara insansi ozellikler yukleyerek onlara mudahale ediyoruz. Kisirlastirmanin ardinda yatan gercek de bu zaten. Bircok hayvansever, daha cok hayvanla karsilasmamak, hayvan yuku ile kisitlanan kendi ozgurlugune kavusmak ya da kendi ozgurlugunu arttirmak, hayvanlar icin daha fazla fedakârlikta bulunmamak icin hayvanlarin hepsinin kisirlastirilmasi gerektigini dusunuyor. Bunu zorla yasaya sokmalari ile de bu soykirimin mimari oldular ve bu hayvanseverlerin buyuk bir cogunlugu mimari olduklari bu soykirimdan utanmiyor bile&#8230;</p>
<p>Hayvanlar, insanlar, bitkiler gibi genellemeler dahilinde dusunursek&#8230; Sorun, uremeyi engellemek ise hayvanlarin rizasi olmadan organlarini cikartabiliyorken dogayi bitirme noktasina getiren, hayati zindana ceviren insanlar icin neden aynisini uygulayamiyoruz? Uygulayalim demiyorum kesinlikle ama boyle bir seyin uygulanmasini gectim, bunu dillendirmeye, onermeye bile pek de cesaret edemiyor kimse&#8230; Ya da hangimiz gidip saglik ocaginda bicak altina yatiyoruz? Kisirlastirmadaki ana amac, yasam sartlarini iyilestirmekse boyle bir gerceklikten de bahsedemeyiz ki. Hayvanlar kisirlastirildiktan sonra ayni sokak kosullarina geri donuyor, ayni zulmu defalarca yasamak zorunda kaliyor. Tek degisen sey ise yavru yapamamalari oluyor. Ama normal ve dogal olan, onlarin uremesi, yavru yapmasi, yavrularini buyutmesi vs&#8230;  Hormonal dengeleri alt ust olup, asiri yaglanmadan hicbir tehlikeden kacamayacak duruma gelmeleri ya da turlu saglik problemleriyle basbasa kalmalari degil normal olan&#8230;</p>
<p>Bugun bircok hayvansever, kendi kisi ozgurlugunu dusunerek hayvanlari kisirlastiriyor, cunku ortalarda yavrularin, annelerin perisan olmasina katlanamiyor. Ben de katlanamiyorum, ama tanimadigim, bilmedigim, sokakta ilk defa karsilastigim hayvani da kostura kostura klinige goturmuyorum ya da kisirlastirma icin belediyeyi cagirmiyorum. Eger bir hayvani kisirlastirmak zorunda isem mumkun oldugunca kan tahlilini yaptiriyorum, kapali devre gaz anestezisi altinda en risksiz olarak ameliyatini yaptirmaya calisiyorum. Cunku, mecburiyetten o hayvanin uremesini engelleyecegim diye olumune sebebiyet vermek kesinlikle istemiyorum. Ama bircok hayvansever, ucuz olsun diye butun bunlarin coguna dikkat etmeden hayvanlari topladigi gibi klinigin yolunu tutuyor. Hayvanseverler, hayvanlari bu kadar dusunuyorsa bence hepsi evini, bahcesini hayvanlara acmali, birtakim fedakârliklarda bulunmali. Hayvanlar icin uzulmemek ya da sirf kendi uzuntusunu dindirmek icin kimsenin hayvanlarin organlarini kestirip bictirme hakki yok. Eger gercekten uzuluyorlarsa hayvanlari evlerine alip onlari son derece sagliksiz, guvensiz olan sokak yasamindan kurtarsinlar. Ama bunu da yapmiyorlar. Cogu &#8220;temize havale&#8221; olarak dusunup kisirlastirip geciyor, kisirlastirdiktan sonra o hayvanin ne hale gelecegiyle kimse ilgilenmiyor. Ayni dusunce yapisiyla, sirf kendi kisisel ozgurlugu kisitlanmasin diye kazazede hayvana uzulup klinige goturup sonra iyilesmeyecegini duyunca o hayvani oldurten hayvanseverler de var, biliyoruz. Bu sence ne kadar samimi? Eger hayvana gercekten uzuluyorlarsa felcli, engelli, kor vb. hayvanlara evlerini acmalari ve olene kadar bakmalari gerekmez mi? </p>
<p>Insanlarin hayvanlari bir &#8220;sorun&#8221; olarak tanimlayip onlari &#8220;sorun giderimi&#8221; ya da cozum kapsaminda ortaliktan kaldiracak bir yetkiye, hakka sahip oldugunu dusunmuyorum. Her bir disi kopegin 10 yilda bilmem kac yavru yapacagi hayvanseverin, hayvan korumacinin, hak savunucusunun derdi olmamali, eger hayvanlardan yanaysak bu hayvanlar nasil yasar, biz bunlara ne gibi imkânlar sunabiliriz konusunda dusunmeliyiz. O dogum hesaplarini hayvan dusmanlari yapiyor ve bir istatistik olarak onumuze sunuyor. Ayrica bu istatistigin gercegi yansitmasina imkân var mi sence?..</p>
<p>Sokaklarda yasam savasi veren hayvanlarin, yasam ortamlari neresi? Bu hayvanlar yuzyillardir sokaklarda yasamiyor mu? Aksini nasil iddia edebiliriz ki? Boyle bir gerceklik yok mu? Merhamet uzerinden dusunerek, aslinda kendi uzuntumuzu dindirmek icin hayvanlari kisirlastiriyoruz bence&#8230;</p>
<p>Bu soylediklerimi genelgecer seyler, son donemde hayvanlarin yasadiklari ve yasanmakta olan soykirimi dusunerek soyledim. Bu sartlar altinda koruma altina alinan hayvanin kisirlastirilmasina cok da bir sey soyleyemiyorum, elestiri getiremiyorum, cunku o hayvani bir nebze de olsa kurtarilmis hayvan olarak goruyorum. Ama kisirlastirmayi cozum olarak onermeyi, tum sokak hayvanlarinin kisirlastirilmasi gerektigi dusuncesini, sokaklardan hayvan toplama calismalarini, tecridi ve kacinilmaz bir son olarak kisirlastirmayi da kesinlikle hakli gormuyorum, kabullenemiyorum.</p>
<p>Biraz uzun oldu, kusura bakma, kisa yazmayi beceremiyorum.</p>
<p>Selamlar,<br />
Burak O
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F10%2Fbir-mektuphayvanlarin-kisirlastirilmasi-hakkinda%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/bir-mektuphayvanlarin-kisirlastirilmasi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anarşizm… Zor Ama Mümkün!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/anarsizm%e2%80%a6-zor-ama-mumkun/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=anarsizm%25e2%2580%25a6-zor-ama-mumkun</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/anarsizm%e2%80%a6-zor-ama-mumkun/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Apr 2012 11:20:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4936</guid>
		<description><![CDATA[(Bu yazı, Konuk Yazılar&#8217;da yayımlandığı duyurulan İbrahim Özkurt&#8217;un yazısıyla bağlantılı olarak okunmalıdır.) Anarşizm… özgürlüğün Devlet aracılığıyla değil, Devlet’ten kazanılacağına inanır. Peter Marshall Anarşizm üzerine bir şeyler yazmak sıkıntılı bir iştir. Anarşizm üzerine yazılmış kitapların tarihi sıralamasına göre, Godwin’den, Proudhon’a, oradan Bakunin ve Kropotkin’e doğru tarihi bir sıra izleyerek artık iyice mekanikleşmiş bir tarihsel dizgeyi sürdürmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(Bu yazı, Konuk Yazılar&#8217;da yayımlandığı duyurulan İbrahim Özkurt&#8217;un yazısıyla bağlantılı olarak okunmalıdır.)</p>
<p>Anarşizm… özgürlüğün Devlet aracılığıyla değil, Devlet’ten kazanılacağına inanır.<br />
Peter Marshall</p>
<p>Anarşizm üzerine bir şeyler yazmak sıkıntılı bir iştir. Anarşizm üzerine yazılmış kitapların tarihi sıralamasına göre, Godwin’den, Proudhon’a, oradan Bakunin ve Kropotkin’e doğru tarihi bir sıra izleyerek artık iyice mekanikleşmiş bir tarihsel dizgeyi sürdürmek zorunda kalırsınız; bunun ardından, Rus devriminde, İspanya devriminde, 68 devriminde anarşistlerin etkilerinden ve mücadelelerinden söz edersiniz. Genel geçer olan bir diğer anlatım da, Marksizmle anarşizmin bilinen tarihi tartışmalarını temel alarak bugünlere doğru ilerlemektir.<br />
Ben bu yazıda bunlardan kaçınmaya çalışacağım. Anarşizmin düşüncesi, eylemi ve diğer düşünsel akımlarla ilişkileri konusunu merak edenler için yazının sonunda vereceğim anarşizm üzerine Türkçe kitaplar listesi, en azından temel bilgiler açısından yeterli bir kaynak olacaktır diye düşünüyorum.<br />
Bu yazıda ağırlıklı olarak, bir toplumsal proje olan anarşizmin önermeleriyle, her toplumsal projenin belirleyici özü olan insan güdüleri, davranışları ve alışkanlıkları arasındaki uyum ve uyumsuzluklar üzerinde durmaya çalışacağım. Ama bunu yaparken, tarihteki doğaçlama anarşist toplulukların bir dip akıntısı olarak devam edegelen spontane ayaklanmalarını, tarihteki ve günümüzdeki comunity olarak var olma ve yaşama deneyimlerini ve geleneklerini değil de, 1789 devrimiyle başlayan, yeni ve özgürlükçü bir toplum kurma girişimlerini esas alacağım.<br />
1789 devriminin bir burjuva devrimi olduğunu düşünmüyorum. Bunun, kendi toplumsal projeleri için bir basamak görevi görmesi amacıyla Marksistler tarafından ortaya atılmış yanlış bir tanımlama olduğu kanısındayım. Burjuvazinin 1789 devriminde oynadığı rol sınırlıdır ve üstelik esasen de karşıdevrimci bir roldür bu. Burjuvazi, daha 1789 devrimi öncesinden aristokrasiyle geniş bağlar kurmuş, para gücüyle onu ve ünvanlarını satın almış, devleti ele geçirmişti. Bu yüzden, burjuvazinin 1789 gibi büyük bir devrime ihtiyacı yoktu. Devrim patladıktan sonra da yaptığı, ya onu durdurmasına veya devleti tamamen ele geçirmesine yarayacak şekilde saptırmaya çalışmak oldu. Jakobenler, bu ikinci amacı gerçekleştirmekte çok büyük rol oynamışlardır.<br />
1789 devrimi, burjuvazinin dar ufuklarına sığdırılamayacak kadar büyük bir devrimdi ve insanlığın ufkunda yepyeni bir çağı başlatmıştı. Nedir bu çağ? İnsanlığın, toplumsal özlem ve tasarıları bilinçli bir biçimde ve bir toplumsal proje olarak hayata geçirmeye muktedir olduğunu ilan eden bir çağ. 1789 Devrimi, işte bu çağı ilan ettiği için büyük bir devrimdir ve halen de 1789 Devriminin ilan ettiği bu çağın içinde yaşıyoruz. İsterseniz, bu çağa eşitlikçi ve özgürlükçü  bir dünya kurma ya da oluşturma çağı diyelim.<br />
Bu çağ, üç düşünce ve üç projeyle yürüdü: Liberalizm, Sosyalizm ve Anarşizm.<br />
Liberalizm, özgürlüğe önem veren ama bu özgürlüğü, var olan kurumların evrimiyle gerçekleştirip güvenceye almayı hedefleyen bir projeydi. Ne var ki, var olan kurumlar eşitsiz sınıf ilişkilerine dayanıyordu ve bu eşitsizlik, ister istemez özgürlüğün de formel bir alana kapatılmasını getirmekteydi.<br />
Sosyalizm, liberalizmden farklı olarak, var olan toplumların eşitsiz sınıf ilişkilerine dikkat çekiyor ve özgürlüğün güvence altına alınabilmesi için öncelikle bu eşitsiz sınıf ilişkilerinin ortadan kaldırılması gerektiğini ileri sürüyordu. Sosyalizm, sınıfsal eşitsizlik noktasına dikkat çekmekte haklı olmakla birlikte, eşitsizliğin kaldırılmasını esas alırken, bu sefer özgürlüğü ihmal eden, onun eşitlikten ayrı bir varlığı olduğu gerçeğini ikinci plana atan bir yönelime girdi ve somut pratikte bu ihmalin çok acı sonuçları yaşandı.<br />
Anarşizmin, liberalizmden ve sosyalizmden üstün yanı işte bu iki noktada ortaya çıkmaktadır. Anarşizm, ne liberalizm gibi eşitliği, ne de sosyalizm gibi özgürlüğü ikinci plana atmaya yanaşmıştır. Belki de düalist denebilecek bir tutumla, eşitliğin ancak özgürlükle hayata geçirilebileceğini, özgürlüğün ise ancak eşitlikle yaşayabileceğini ileri sürerek, birinden birine ağırlık vermeyi ya da birinden birini ihmal etmeyi veya ikinci plana atmayı reddetmiştir. Gerçekten de, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum kurmanın yolu, eşitlikle özgürlüğü birbirinden kopartmadan, birbirine feda etmeden eşit ölçüde önemsemekle ve hayata geçirmekle mümkündür. Peter Marshall da bu noktaya dikkat çekmektedir:<br />
“Aslında anarşizm, hem liberalizmin hem de sosyalizmin fikirlerini ve değerlerini birleştirir ve iki büyük düşünce akımının yaratıcı bir sentezi olarak görülebilir.” (Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, çev: Yavuz Alogan, imge, 2003, s. 872)</p>
<p>Bu saptamayı yaptıktan sonra, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun özmaddesi olan insanın, eşitlik ve özgürlükle uyumu veya uyumsuzluğu tartışmasına geçebiliriz. Eğer anarşizmin önerdiği gibi, gerçekten eşit ve özgür bir toplum kurulacaksa, bu, ancak insanın, bu eşitlik ve özgürlüğe ne kadar yatkın olup olmadığıyla bağlantılıdır. Elbette burada, değişmez bir insan unsurundan ya da insan özünden söz ediyor değilim. Özellikle Marksizmin bu noktada önemli bir katkısına dikkat çekmek gerekir. İnsan unsuru da toplumsal koşulların değişmesine göre değişir muhakkak. Bununla birlikte, acaba değişmesi çok zor ya da imkânsız öğeler de var mıdır? Eğer varsa, bunlar nelerdir? Eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun kurulmasında anarşizmin iyimserliği ne ölçüde geçerlidir? Bütün bu soruların cevapları, aynı zamanda anarşizmin, sadece yaklaştıkça uzaklaşan bir ütopya mı, yoksa günün birinde gerçekleşecek bir toplumsal proje mi olduğu noktasını da aydınlatacaktır. </p>
<p>İnsan Eşitliğe Uyum Sağlar mı?</p>
<p>Milyonlarca insanın bir hiçlik gibi, başkalarına servet yığarken, bunun faturasını solgun, donuk ve perişan hale gelmekle ödeyen etten kemikten makineler  olmalarını talep eden şey, özel mülkiyettir.<br />
Emma Goldman</p>
<p>Paranın ortaya çıkmasıyla birlikte kapitalizmin de bir rüşeym olarak var olduğunu düşünme eğilimindeyim. Yani kapitalizm beş yüz yıl önce ortaya çıkmış değildir. Evet, beş yüz yıl önce dünyaya gelmiştir ama paranın ortaya çıkmasıyla birlikte ana rahmine düştüğünü ve binlerce yıllık bir gelişmenin sonunda bağımsız bir varlık haline geldiğini düşünmek hiç de yanlış olmaz.<br />
Eğer böyleyse, insanlığın kanı, paranın – ya da isterseniz uygarlığın diyelim – ortaya çıkışından beri para ilişkileriyle zehirlenmektedir. Para ilişkileri eşitsizlik ilişkileri demektir. Para, salt bir alışveriş aracı değil, esasen servetin bir yerde yığılmasının ve dolayısıyla büyük çoğunluğun yoksullaştırılmasının aracıdır.<br />
İnsanlığın kanı bu kadar uzun süredir eşitsizlikle zehirlenmişse bu eşitsizliğin genlere de işlemiş olma ihtimali epeyce kuvvetli değil midir? Eğer böyleyse, insanlığın eşitsizliğin zehirinden kurtulması imkânsız olmasa bile, uzun bir zaman almayacak mıdır?<br />
İşte bu noktada anarşizmin hem umutlu bir başlangıç, hem de fazlasıyla iyimser bir yönelim olduğunu düşünmek mümkündür. Yeni bir toplum projesi için umutlu olmak zorunludur ama fazla iyimserlik, hem uyanıklığı köreltir hem de zıddını, yani kötümserliği doğurabilir. Kaldı ki, eşitsizlik, sadece mülkiyet ilişkileriyle kısıtlı bir şey de değildir. İnsanlar arasındaki doğal eşitsizlikler de – zekâ, yetenek vb. – eşitsizliğe katkıda bulunur.<br />
Eşitliğe ve eşitsizliğe eğilim, insanın birbiriyle çelişen iki temel güdüsü gibi görünmektedir. Marksistler, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla eşitsizliğin bir süreç içinde ortadan kalkacağını düşünürler. Fakat bu noktada Marksistlerin, insanların eşitsizlik yönündeki güdülerini fazla dikkate almadıklarını düşünebiliriz. Anarşistler, bireye ve insanî öze daha fazla önem atfettiklerinden, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasını yeterli görmezler, insanın özündeki eşitlikçi eğilime fazla önem verirler.<br />
Marksizmin, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla sorunun esasen hallolacağı öngörüsü tarihi deneyler tarafından doğrulanmamıştır. Bir kere, Marksizm, gerçek anlamda bir toplumsallaşma deneyi aşamasına bile ulaşamadan iflas etmiştir. Daha doğrusu, Marksizm, toplumsallaştırmayla kamulaştırma ya da devletleştirme arasındaki farkı ortadan kaldırarak korkunç bir hata yapmıştır. Anarşizm, üretim araçlarının devletleştirilmesi noktasında Marksizme şiddetli bir şekilde muhalefet ederek elbette doğru bir yönelim sergilemiştir ama sonuçta, kısa süreli bazı deneyler dışında – İspanya’daki kolektifler – anarşizm de gerçek bir toplumsallaştırma deneyi ortaya koyamamıştır.<br />
Sonuç olarak insanlığın bugüne kadar gerçek bir toplumsallaştırma deneyi yaşamadığını söyleyebiliriz.<br />
Eğer yaşansaydı ne olurdu? Bu konuda ancak bazı faraziyelerde bulunabiliriz. Üretim araçları, anarşizmin önerdiği gibi, gerçekten yerel özgür komünlerin eline geçerse, yani gerçek bir toplumsallaşma yaşanırsa, insanlar artık paranın geçerli olmayacağı bu eşitlikçi topluma uyum sağlarlar mı? Eşitsizlik yönündeki güdüleri buna engel olmaz mı?<br />
Bence olmaz. Elbette her şey pürüzsüz bir şekilde ilerlemeyecektir. İnsanların bin yıllara dayanan eşitsizlik ya da bir başkasının üzerinde üstünlük veya tahakküm kurma eğilimleri çok uzunca bir süre, hatta belki de ilelebet devam edecektir ama eğer yerel özgür komünlere dayanan bir toplum bütün insanların eşitliğin meyvelerinden eşitçe ve özgürce yararlanmasının ne büyük bir mutluluk ve güvence getirdiğini gösterebilirse, eşitsizlikten nemalanan sınıfların mensupları veya çocukları bile bir süre sonra eşitlikçi bir topluma sahip çıkıp kanlarındaki zehiri temizleyebileceklerdir.<br />
Sonuç olarak bu konuda şunu söyleyebiliriz: Anarşizmin eşitlikçilik projesinin hayata geçmesi zordur ama imkânsız değildir. Hele bu projenin meyveleri bir kere görülmeye başladıktan sonra insanların büyük bir çoğunluğu eşitlik fikrine sıkı sıkıya sarılacak ve eşitsizliğin kötülüklerinden, belki de bir daha geri dönmemek üzere uzaklaşacaklardır.<br />
Eşitlik derken bir kere daha vurgulamalıyım: İnsanlar arasındaki doğal eşitsizlikleri kaldırmak elbette mümkün değildir. Yetenek ve zekâ eşitsizlikleri –ki bunlar da kısmen sınıfsal eşitsizliklere dayanır – sürecektir ama ekonomik, sınıfsal, ulusal, ırksal, cinsel, kültürel vb. vb. eşitsizliklerin ortadan kaldırılması orta ve uzun erimde pekalâ mümkündür, dolayısıyla Anarşizmin ve Marksizmin eşitlik ideali insanlığın ufkunda bugün de parlamaktadır.  </p>
<p>İnsan, Özgürlüğe Uyum Sağlar mı?</p>
<p>İnsan ancak eşit derecede özgür insanlar arasında özgürdür.<br />
Mihail Bakunin</p>
<p>İnsanlık bin yıllardır tahakküm toplumları ve toplulukları halinde yaşıyor. İlkel topluluklardaki şefler bile, bu topluluklardaki eşitlikçi ve özgür ilişkilere rağmen tahakkümün başlangıç adımlarının temsilcileri olarak görülebilir.<br />
Daha yakınlara geldiğimizde tahakkümün devlet olarak kurumlaştığını görüyoruz. Günümüzde ise tahakkümün iyice içselleştirilip adeta “görünmez” hale getirildiği biçim, “demokratik” devlettir. Bu böyledir, çünkü tahakküm, tahakküme uğrayanın onayına dayandırılmış ve o oranda da içselleştirilmiştir.<br />
Tabii, bu biraz kötümser bir yorum olarak ele alınabilir. İnsanlık özgürlüğe doğru mu ilerliyor, yoksa tahakkümün kurumlaşmasına doğru mu? Firavunlar devrinde insanlar köle olarak kamçıyla çalıştırılıyordu, artık böyle bir şey yok.<br />
Bence bu hayli düz bir mantık ve üstelik daha 20. yüzyılda yaşananları bile görmezden gelen bir bakış açısı. 20. yüzyılda firavunlar devrindeki gibi köle emeğine dayanan iki sistemde yaşananların üzerinden çok zaman geçmedi. Hatta bunların tanıkları halen hayatta. Stalin ve Hitler devirlerinden söz ediyorum. Her iki sistem de yoğun olarak köle emeği kullandı. Sovyetler Birliği, hızlı sanayileşmesini köle-mahkûm haline getirilen milyonlarca köylünün ve entelektüelin emeğine dayanarak gerçekleştirdi. Almanya ise savaş sanayini esasen Yahudi-köleler sayesinde inşa etti.<br />
Bu çok bariz örnekleri bir yana bıraksak bile, tahakkümün sermaye aracılığıyla yürütüldüğü bugünkü kapitalist toplumların tahakkümcü özünü unutmamız mümkün değil. Tahakküm, bir yandan devlet zoruyla, bir yandan da para zoruyla gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla bu toplumlarda özgürlük sadece bir aldatmaca ve ilüzyondur. Daha doğrusu, gerçek özgürlük, insanların özgür oldukları ilüzyonuyla boğulmaktadır.<br />
O halde insanların özgürlüğe tutkun olduklarını ya da özgürlüğü aradıklarını söylememiz mümkün mü? Burada da çelişkili bir konumda kalmamız kaçınılmaz. Mutlak özgürlük taraftarı anarşizmin, insanların özgürlük güdüsüne dikkat çekmesi elbette yerindedir ama özgürlüğün bugün artık bir yanılsama ve aldatmaca aracı haline geldiğini ve kimsenin gerçek anlamda özgürlük peşinde olmadığını söyleyemez miyiz?<br />
Bir şey, olmadığı zaman aranır. Ama var olduğu sanılıyorsa aranmaz. İşte bugün özgürlük de bu durumdadır. Var olduğu sanıldığı için kimse onun çok fazla peşine düşmemektedir. Özellikle batı demokrasilerinde durum böyledir.<br />
Bununla birlikte, bu görüş de bir ölçüde aldatıcıdır. Çünkü insanlığın temel güdüsü olan özgürlük, üstü ne kadar küllenirse küllensin, üstüne ne kadar tonlarca toprak atılırsa atılsın, için için kor gibi yanmaktadır ve yanılsamanın büyüklüğü bir anlamda gelecekteki özgürlükçü patlamanın büyüklüğünün de göstergesi olabilir.<br />
Özgürüm ama kafama her an polis copu inebilir. Özgürüm ama her an tutuklanabilirim. Özgürüm ama param olmadığı için bu özgürlüklerim sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm. Özgürüm ama işsiz olduğumdan bu özgürlüğün hiçbir değeri yok, karşılığı olmayan, geçersiz bir paradan farksız. Özgürüm, özgürce her istediğimi söyleyebilirim, yazabilirim ama bu söylediklerim ve yazdıklarım sadece akademik duvarlar arasındaki bir beyin jimnastiğine hizmet eder, yani yeni bir özgürlük ilüzyonuna. Özgürüm ama dünyanın herhangi bir yerine ancak pasaport ve vize ile gidebilirim; bunlar olsa bile gidecek param yok vb. vb.<br />
İşte bugünkü çağ, özgürlük ilüzyonunu büyüttüğü oranda bir anlamda özgürlük patlamasına da o kadar açıktır. Bir de buna insanların doğal özgürlük güdülerini katarsanız kötümser olmak için hiçbir neden yok.<br />
Anarşizmin özlediği, devletsiz, baskısız özgür toplum ise hiç de imkânsız bir şey değildir. Tersine, eğer bu kadar mantıksız tahakküm toplumları insanlara zorla dayatılabiliyorsa, insanlar kendi özgürlüklerine sahip çıkıp gerçek anlamda mantıki olanı neden uygulamasınlar?<br />
Özgür komünler federasyonu, gerçek özgürlüğü pekalâ hayata geçirebilir; insanlar kendi iradelerini hep birlikte ortaya koyarak ortak bir özgür iradenin yönlendirdiği bir toplumu gerçekleştirebilirler. Bu bakımdan, son tahlilde, anarşizmin insanın özündeki özgürlük tutkusuna güvenmekle haklı olduğunu düşünmememiz için hiçbir sebep yok. </p>
<p>Peki, Sınıfsız, Devletsiz Bir Toplumda<br />
Üretim ve Dağıtım Nasıl Olacak?</p>
<p>Doğanın kendi kendini düzenleyişiyle ilgili son bilimsel teorilerin de doğruladığı kadim ve kendiliğinden düzen teorisini benimseyen anarşistler, ‘kaos’ gibi görünen kendiliğinden düzenden korkmazlar.<br />
Peter Marshall</p>
<p>Anarşizmin eşitlik ve özgürlük argümanlarını kabul edenler bile, toplumun somut işleyişi noktasına gelince şöyle bir durmaktadırlar. Tamam, özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplum kurduk diyelim, evet ama böylesi bir devasa toplumda, düzenleyici bir devletin, bir piyasanın, paranın, özel çıkarların, kâr ve kazanç güdüsünün olmadığı koşullarda üretim nasıl olacak, ücret ve para olmadığında üretimde kim çalışacak, üretim yapıldı diyelim, üretimin koordinasyonu nasıl sağlanacak, dağıtım nasıl gerçekleştirilecek, ürünler, ihtiyaç olan alanlara nasıl sevk edilecek, insanların sayısız ihtiyaçları nasıl sağlanacak? Bunun gibi yüzlerce soru. İşte anarşizmin eşitlikçiliğini ve özgürlükçülüğünü  ütopik bir ideal olarak beğenmelerine rağmen gerçekçi ve uygulanabilir bulmayanların belki yüz yıldır sordukları sorular bunlardır. Elbette bu konularda bir reçete yazmak mümkün değildir, bunlar somut pratikte çözülebilecek sorunlardır ama eğer anarşizm bir idea olmanın ötesinde bir toplumsal projeyse, insanların sorularına en azından bazı temel noktalarda ikna edici yanıtlar vermek zorunludur. İnsanlar, icatlarını önce kafalarında tasarlarlar.<br />
Öncelikle şunu saptamalıyız: Paranın ve devletin egemenliğinin sürdüğü bir toplumda ya da toplulukta eşitliği ve özgürlüğü gerçek anlamda gerçekleştirmek imkânsızdır. “Ticari ve kâr gözetilen düşüncenin kişisel iradeyi belirlemekte önemli rolü olduğu sürece, dünya üzerinde ne özgürlük, ne uyumlu bir gelişme mümkündür.” (Emma Goldman, Anarşizm Neyi Savunur?, çev: Derya Kömürcü, Agora Kitaplığı, 2012, s. 44)<br />
Aslında bunu Marx ve Engels de saptamışlardır, ancak onlar, komünizm adını verdikleri eşitlikçi ve özgür bir topluma ulaşmak için devleti bir kaldıraç olarak kullanmanın kaçınılmaz ve gerekli olduğunu, paranın ise ancak uzunca bir geçiş aşamasının sonunda kaldırılabileceğini öngörmüşlerdir.<br />
Önce devletin kaldıraç olarak kullanılması fikri üzerinde duralım. Bir kötülük, başka bir sınıfın elinde (örneğin proletaryanın) kötülük olmaktan çıkmaz. Daha doğrusu, devlet gibi kötü bir alet sadece ezenler ve sömürülenler tarafından kullanılabilir. Aynı aleti ben, üstelik bu aletin kendisini de ortadan kaldırmak için kullanacağım demek ya büyük bir saflık ya da kurnazca bir demogojidir. Kanseri kanserle yenemezsiniz. Hasta hücreleri hasta hücrelerle tedavi edemezsiniz. Tersine, böyle bir tedavi, hasta hücrelerin daha da büyük bir hızla yayılmasına hizmet eder ve nitekim de böyle olmuştur. Devleti devlet gücüyle kaldırmaya çalışanlar sonunda çok daha devasa, hantal ve monolitik bir devlet inşa ederek sosyalizm deneyinin muazzam bir başarısızlığa uğramasına yol açmışlardır. Anarşizm, “araçların amaçlardan ayrılamayacağını ve liberter bir hedefe ulaşmak için otoriter bir strateji kullanmanın imkânsızlığını vurgular.” (Marshall, s. 873)<br />
Devleti kullanmaktan uzak durulsa dahi, onun bir süreç içinde ortadan kalkacağını düşünmek de hatalıdır. Bunun, vücutta kanserli hücreleri ya da uru tutmaktan bir farkı yoktur. Oysa urun derhal kesilip atılması gerekir. Devletin süreç içinde kalkacağını ya da söneceğini düşünenler onun varlığını ilelebet tanımanın ve ona mahkûm olmanın da yolunu açmaktadırlar. “Anarşist Marksist-Leninist Devlet eleştirisi büyük acılarla doğrulanmıştır. Bu yüzyılda, Rusya, Çin, Vietnam ve Küba’da yaşanan büyük komünist devrimler, ‘proletarya diktatörlüğü’nün parti önderinin diktatörlüğüne, en azından parti diktatörlüğüne dönüşme tehlikesini gösterdi. Bu devrimler siyasal iktidar merkezileştirildiğinde ve bu iktidarın aygıtları bürokratik bir elit tarafından ele geçirildiğinde, Devlet’in ‘sönümlenmesi’nin mümkün olamayacağını canlı biçimde kanıtladı.” (Marshall, s. 877)<br />
O halde devlet, ya bir toplumsal devrimle derhal ortadan kaldırılmalı ya da eğer böyle topyekûn bir toplumsal devrim söz konusu değilse, yeni bir toplum deneyine girişenler kendi toplumsal deney alanlarında devletin müdahalesini bilfiil ortadan kaldırmalıdırlar. Devletin yerini alan özgür komünlerin gönüllü federasyonu, tahakküm ve zoru barındırmadığından gerçek anlamda insanî bir toplumsal eşgüdüm aracı olacaktır.<br />
Paraya gelince. Paranın uzunca bir geçiş sürecinin sonunda ortadan kalkacağını düşünmek de büyük bir yanılgıdır. Hele hele yeni düzenin parayı yeni ilişkilere adapte edebileceğini sanmak iyice safdilliktir. Para bir alışveriş ölçüm aracı değildir. Para, sömürü ilişkileriyle var olan ve yaşayan bir varlıktır. Bir yerde para varsa orada ücretli emek de vardır ve ücretli emeğin olduğu yerde sömürü kaçınılmazdır. Bu sömürüyü ister tek tek patronlar ya da burjuva sınıfı, isterse kamu mülkiyetini yönettiğini ileri süren yönetici sınıf yapıyor olsun, sonuç değişmez. Artı-emeğin, paranın ve verginin olduğu yerde sömürü ve tahakküm yeniden ve yeniden ürer.<br />
O halde yeni bir toplum deneyi, daha baştan parayı da, devleti de ortadan kaldırmak zorundadır. Bu ne anlama gelir? Bu, insan topluluklarından çalınan iktidarın insan toplulukları tarafından geri alınması; çalışan insanlardan çalınan artı-emeğin çalışan insanlar tarafından geri alınması anlamına gelir.<br />
Eğer özgür komünler kendi kendilerini yönetebiliyorlarsa orada devlet gereksiz hale gelmiş demektir. Eğer özgür komünler kendi komünlerindeki insanların emeğini başka yerlere aktarmıyorsa (vergi vb. yoluyla) ve aynı zamanda özgür komüne dahil çalışan emekçilerin kendi çalıştıkları alanlardaki artı-ürünün yine o emekçilerce paylaşılmasını sağlıyorsa sömürü ortadan kalmış ve para da gereksiz hale gelmiş demektir.<br />
Bir üretim merkezi düşünelim. Bu, gerçekten toplumun ihtiyaçları için üretim yapan küçük bir “fabrika” olsun (geleceğin toplumunda bu üretim yerlerine fabrika denip denmeyeceği ayrı bir tartışma konusudur). Bu fabrikada çalışan 50 kişi bir değer üretiyor. Bu değeri bir rakamla ifade edelim. 50 değer diyelim. O zamana kadarki sistemlerde bu 50 değerin 10 değeri o fabrikada çalışan emekçilerin yeniden üretim için yaşama ihtiyaçlarına bırakılır, geri kalan 40 değere önce fabrika sahibi tarafından el konur, sonra bu 40 değerin 20’si burjuvazinin ortaklık şirketi devlete vergi olarak giderdi. Artık bu durum değişmiştir. O fabrikada 50 değer üretilmişse 50 değerin 50’si de orada kalacak ve 50 çalışanın arasında paylaşılacaktır. Böylece artı-değer hiçbir yere aktarılmamış olacaktır.<br />
Peki ama toplumun genel ihtiyaçları nasıl karşılanacaktır o zaman? Nedir toplumun genel ihtiyaçları? Örneğin bir bölgenin su ihtiyacının karşılanması gibi ihtiyaçlar. Basitleştirerek şöyle bir örnek verelim: Beş özgür komünün birlikte yaşadığı bir kasaba düşünelim. Bu kasabanın ortak su tesisatının yenilenmesi gerekiyor. Bunu kim karşılayacak? Eskiden vergilerle yaşayan devlet ya da onun yerel kolu olan belediye karşılardı. Şimdi ise böyle kurumlara ihtiyaç yoktur. Beş özgür komünün oluşturduğu komünler birliği su tesisatının yenilenmesi kararını mı aldı? O zaman özgür komünlerin üyeleri, kendilerinden koparılıp alınan zorunlu vergiler yoluyla değil, artı-emek sömürüsü yoluyla da değil, kendi emeklerine sahip insanlar ve insan toplulukları olarak bu su tesisatının yapımı için gönüllü olarak seferber olacaklardır. Kimisi emeğiyle katkıda bulunacaktır; kimisi (para olmadığından) komşu komünlerle değiş tokuşta kullanılacak malları üreterek katkıda bulunacaktır. Örneğin o fabrikada günde 30 ayakkabı üretiliyorsa, ürün değiş tokuşu için fabrikanın çalışanları 40 ayakkabı üretecekler, fazla 10 ayakkabıyla yaptıkları katkı karşılığında komşu komünlerden (diyelim ki) 5 metre su borusu alınmasını sağlayacaklardır. Dikkat edilirse, burada sömürü yoktur. Çalışanlar, fazladan emeklerinin karşılığını komüne su borusu kazandırarak almışlardır.<br />
Bu anlattıklarımın, dünyanın devasa global ekonomisinin hızla dönen çarkları karşısında pek basit, pek çocukça kaldığını düşünen bir hayli kişi olduğunu, bu arkadaşların bıyık altından güldüğünü görür gibi oluyorum. Geç gülen iyi güler sözünü hatırlatayım onlara.<br />
Geç gülen iyi güler, çünkü devasa global ekonomi denen şey, yüzde doksan ölçüsünde gereksiz üretim ve tüketimdir. İnsanlığın büyüyen ekonomilere, büyümeye vb. ihtiyacı yok. Tam tersine, ekonomiler büyüdükçe insan küçülüyor. Ekonomi devasalaştıkça gerçek kültürel ihtiyaçlar görülemeyecek ölçüde cüceleşiyor. Kapitalizm tarafından yapay bir şekilde körüklenen insan “ihtiyaçları” bir çığ gibi büyüyerek insanlığın üzerine çöküyor.<br />
Kesinlikle böyle bu. Bugün insanların gerçek ihtiyaçları neredeyse yok derekesine indirilmiş ve kapitalizmin kâr ihtiyaçlarını karşılamaktan başka bir şey olmayan üretim ve tüketim çığı büyüdükçe büyümüştür. Bütün bu üretim ve tüketim çılgınlığının doğaya verdiği zarardan falan söz etmeyeceğim burada. Bunlar çokça yazılıp çiziliyor. Konumuzla ilgisi açısından sadece dev boyutlardaki üretim ve tüketimin yüzde doksan ölçüsünde gereksiz olduğunu söyleyeceğim.<br />
Eğer bu iddiam doğruysa, o zaman endişelenmeye ne gerek var? İnsanlık gerçekten ihtiyaç duyduğu ürünleri özgür komünlerin ve bireylerin özgür katkılarıyla fazlasıyla sağlayabilir ve bu sade üretim, dağıtım tüketim yine son derece sade bir değiş tokuş sistemiyle gayet güzel yürüyebilir. Yani, dev üretim ve tüketim yoluna sapmış insanlığın bu yoldan dönüp basit üretim ve tüketime yönelmesi zorunlu.<br />
Kısaca söyleyecek olursam, bugünkü sistemin tam tersidir özgür komünler federasyonu sistemi. Bugün ekonomiler büyümüş, insan ise küçülmüş, hatta yok edilmiştir. Yarınki toplumda, ekonomiler küçülecek, üretim çarklarının çoğu ıskartaya çıkartılacak ama bunun karşılığında insan yeniden büyüyecek ve insanla birlikte insanî olan her şey, kültür, sanat, gerçek spor, sağlık, neşe, gerçek insan ilişkileri, gerçek eğlence büyüyecektir.<br />
İnsanların bugünkü gerçek ihtiyaçları esas alınırsa üretim için günde sadece iki saat çalışmak fazlasıyla yetecektir. Bu, insanlara bol boş zaman bırakacak ve bu boş zaman, gerçek insanî faaliyetlerle, toplumsal faaliyetlerle doldurulacaktır. İyi ve eşitlikçi, toplumsal güvenliği ve geleceği garanti altına almış bir toplumda hiç kimse bir iki saatlik bir çalışmadan kaytarmayacaktır. Bu katkıyı kendi varlık nedeni ve insanî bir borç olarak seve seve yapacaktır.<br />
Büyük çapta üretim, büyük çapta planlama vb. gereksizdir. Yerel komünler kendi zenginliklerine sahip çıktıktan sonra böyle büyük ölçekli tesislerin ve global ürün transferinin hiçbir anlamı kalmayacaktır. Bırakalım, Afrika’nın muzu kendisine kalsın. Bugün bir takım insanların muz lüksü için muzun gerçek ülkesinde insanlar muz yiyememektedir. Ayrıca meyve ihracının globalleşmesi hormonlu yapay yiyecek üretimini teşvik etmiş, hormonlu yiyecekler dünya yüzünde kanser hastalığının yaygınlaşması, kanser vb.’nin yaygınlaşması da muazzam bir “sağlık” ve ilaç sektörü doğurmuştur. Ovakado yemeyiverelim, eğer yaşadığımız yerde doğal yollardan yetiştirilmesi mümkün değilse. Ovakado yiyemiyoruz diye yer yerinden oynamaz, dünya da yıkılmaz. Kapitalizm ekonomiyi globalleştirerek kârını dünya çapında arttırma yoluna gitmiştir. İnsanın ihtiyacı bu değildir.<br />
Bütün bu söylediklerimize, geçmiş olumsuz sosyalizm deneyleri de örnek gösterilerek, “yoksullukta eşitlik” mi istiyorsunuz diye itiraz edilmektedir. Bunu söyleyenler üstelik, hem yoksulluğun hem de eşitsizliğin müsebbipleridir. Hayır, yoksullukta eşitliği savunmuyoruz. Tersine, zenginlikte eşitliği savunuyoruz. Ama zenginlik nedir? Bugün zenginlikten söz edenler insanı her şeyden önce ruhen yoksullaştırmışlardır. Antidepresanların vb. bu kadar yaygınlaşmasının sebebi nedir? Edebiyat ve sanatın bir ticari meta haline getirilerek içeriğinin neredeyse tamamen boşaltılmasının sebebi nedir?<br />
Aslında bu konularda söylenecek çok söz var ama sözü fazla uzatmak istemiyorum. Kısaca söylemek gerekirse, eşitlikçi ve özgür bir toplumun hayata geçmesi elbette zordur ama imkânsız değildir. Ne para ne de devlet vazgeçilmez şeylerdir. Bunlar, bu yeryüzünde yüz binlerce yıllık uzun bir geçmişi olan insanlık tarihinin son 10 bin yılında ortaya çıkmış araçlardır, üstelik kötü araçlardır. Hiçbir şey sonsuz değildir. Bugün artık bilgisayar çağında paranın dolaşımını bu kadar hızlı hale getiren (elbette kendi aleyhinde) insanlığın paranın dolaşımını ortadan kaldırıp yerine çok daha insanî ve sade iletişim ve alışveriş yolları koymaması için hiçbir sebep yoktur. Keza tepesinde büyüyen ve kendisini gittikçe daha fazla ezen bir urdan başka bir şey olmayan devleti toptan ve bütünüyle “tarihin müzesine, balta ve çıkrığın yanına” gönderip çok daha insanî olacağı kuşku götürmez, özgür bir toplum kurmaması için hiçbir sebep yoktur.<br />
Peki ama nasıl? Nasıl olacak bu? Tek tek ülkelerdeki devrimlerle mi? Dünya çapında bir toplumsal devrimle mi? Özgürlükçü toplulukların kırsal ya da kentsel komünal bir arada yaşama girişimleriyle mi? İşte sorunun en zor yanına geldik. </p>
<p>Olabilir mi? Nasıl Gerçekleşecek? </p>
<p>Toplum en iyi gelişimi en az müdahale durumunda gerçekleştirir ve insanlar en yaratıcı ve en etkin faaliyeti çalışmak zorunda kalmadıkları zaman gösterirler. Otorite yanlıları anarşist otorite ve iktidar eleştirisinin saflık olduğunu düşünebilirler, ancak bu yüzyıl içinde otoriter liderlerin ve hükümetlerin sergilediği feci örnekler anarşist çözümlemenin geçerliliğini doğrular.<br />
Peter Marshall</p>
<p>Öncelikle, insanlığın iki yüz yılı aşkın bir zamanı kapsayan toplumsal devrim serüveninin geçtiği yolları kısaca da olsa gözden geçirmemiz gerekiyor.<br />
Fransız Devrimi’nin büyük ve yeni bir çağı başlattığını daha önce belirtmiştim. Bu çağ, insanlığın özgürlük, eşitlik ve adalet arayışının çağı olarak nitelenebilir. Fransız Devrimi’nin bütün dünyaya yayılan salvoları, 19. Yüzyılda, tam Avrupa’da yankılandı. 1848 devrimi ve 1870 Paris Komünü deneyimleri yenilgiyle sonuçlandı. Yenilgiyle sonuçlandı, çünkü bu devrimler sağlam kitlesel temellerine ve fedakârca mücadelelere rağmen, güçlü burjuva devletleri karşısında kendilerini savunacak bir örgütlenmeden ve güçten yoksundular.<br />
Bunun ardından, Blanquistlerin ve anarşistlerin Blanquist ayaklanmaları geldi. Blanquist ayaklanma, bir tür darbeci ayaklanma tarzı olarak da görülebilir. Toplum henüz bir ayaklanmaya hazır değilken silahlanan bir azınlık, şehirlerin kilit noktalarını ele geçiriyor ve ayaklanmayı başlatıp kitlelerin harekete geçmesini sağlamaya çalışıyordu. Bu tür ayaklanmalar, yine burjuvazinin ordu ve polisi tarafından kolayca ezilebildi. Demek ki, savunma araçlarından yoksun kitlesel ayaklanmalar kadar, azınlıkların silahlı ayaklanmaları da bir toplumsal devrimi başarmak için yeterli değildi. Galiba bu ikisinin birleştirilmesi gerekiyordu.<br />
Bundan sonra, bir yandan umutsuzluktan, bir yandan da yeni bir toplumsal kurtuluş hareketinin verdiği heyecan ve cesaretten güç alan anarşist, nihilist ve narodniklerin (son ikisi özellikle Rusya’da etkiliydi) bireysel kahramanlığa ve fedakârlığa dayanan suikastlar dönemi geldi. Genellikle küçük, gizli grupların örgütlenmesine ya da anarşist bireylerin kendi başlarına hareket etmelerine dayanan bu eylemler Avrupa’da burjuvaziye korku salsa da, toplumsal bir ayaklanma şansı yakalamaktan yoksundu.<br />
Lenin, bütün bunlardan da ders çıkartarak, devrim için yeni bir örgütlenme tarzı geliştirdi. Kendiliğinden ayaklanmalar da, Blanquist girişimler de, bireysel suikastlar da sonuçta yenilmeye mahkûmdu. Kitlesel ayaklanmaları organize edecek, en az karşıdevrimci devletler ve ordular kadar güçlü bir merkezi örgütlenmeye ihtiyaç vardı. Kitlesel ayaklanma önemliydi ama onun silahlı güçler karşısında yenilmemesinin garantisi işte bu, merkezi ve disiplinli bir şekilde (adeta bir ordu gibi) örgütlenmiş, çekirdeğini profesyonel devrimcilerin oluşturduğu örgüt ya da proletarya partisiydi.<br />
Lenin, bu teorisini, Rusya’da, Çarlığı deviren 1917 Şubat devriminden sonraki süreçte ve 1917 Ekim Devrimi ile birlikte pratiğe koyma olanağı buldu. 1917 Ekim devriminden sonra, devrilen sınıfların direnişiyle başlayan ve dört yıl süren iç savaş ve dünya kapitalist devletlerinin uyguladığı abluka sırasında Lenin’in teorisi doğrulanmış gibi göründü. Gerçekten de, ayaklanan bir halk, ilk kez, gerek karşıdevrimci silahlı güçlere ve gerekse kapitalist ablukaya karşı direnerek devrimi koruyabilmişti.<br />
Ne var ki, ilk elde doğrulanmış gibi görünen bu teori, sonradan yaşanan olaylarla çok kötü bir şekilde yanlışlandı: Karşıdevrim, devrimci partinin ve onun önderliğindeki Kızıl ordunun halktan da güç alarak direnmesiyle başarısızlığa uğratılmış, fakat bu sefer partinin ve onun emrindeki silahlı gücün kendisi, gerçek toplumsal devrimi bastıran karşıdevrimci bir güce dönüşmüştü. Bugüne kadar bu dönüşümün nasıl gerçekleştiği üzerine çok şey yazıldığından bu konuya girmeyeceğim ama kısaca şunu söyleyebilirim ki, devrimci partinin ve onun önderliğinde başarıya ulaşan devrimin bizzat devrimi bastıran bir güç haline gelmesi, belki de 19. Yüzyıl devrimlerinin doğrudan burjuvazi tarafından bastırılmasından da büyük bir hayal kırıklığı ve insanlığın emansipasyonunda çok büyük bir kırılma yaratmıştır. Bir anlamda, 1917 Devriminin içerden çürümesinin, insanlığın yakaladığı büyük bir dünya toplumsal devrimi fırsatının kaçırılması anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Şurası bir gerçektir ki, insanlık, toplumsal devrim yolunda inat etse bile, bu Leninist yolu bir daha denemeyecektir.<br />
1968 Devriminin, yeniden partisiz devrime bir dönüş denemesi olduğunu söylemek mümkündür. Hatta 1968 devrimi, bir iktidarsız devrim denemesi olarak bile görülebilir. Yani, iktidara karşı bir iktidar merkezi yaratmak yerine, doğrudan eylem yoluyla insanı, toplumun kültürel ve toplumsal yapısını dönüştürmeyi hedefleyen bir toplumsal devrim deneyimi. 1968 Devrimi dalgası geri çekilirken toplumlarda kalıcı izler ve kurumlar da bırakmıştır ama sonuç olarak tarihteki yenilmiş devrimler mezarlığındaki yerini almaktan geri kalmamıştır.<br />
İyice yakın bir zamana gelerek bu özetlemeyi sonuçlandırmak istiyorum: 2011 yılı başında başlayan ve günümüzde de devam eden Arap Devrimleri. Arap devrimleri, iki yüz yıldır yaşanan devrimlerin yaşadığı yenilgilerin özeti gibidir adeta.<br />
Tunus’ta başlayıp, Mısır’da başlangıçta başarılı sonuçlar elde etmiş gibi görünen Arap devrimleri, Libya ile devam etmiş ve Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanarak Suriye’ye ulaşmıştır. Arap halklarının özgürlük ve eşitlik özlemleri ile ayağa kalkışı ne kadar etkileyici olursa olsun, bu devrimci kalkışmaların bize bir kere daha gösterdiği çok önemli bir gerçek var. İster tek tek ülkelerde olsun, isterse bölge çapında olsun, gerçekleşen devrimci ayaklanmalar, ya içerdeki karşıdevrimci devlet güçleri tarafından ezilmektedir ya da emperyalist-kapitalist batı ülkelerinin dış müdahalesiyle saptırılmakta, devrim adına silahlanan güçler satın alınıp bir emperyalist işbirlikçisi orduya dönüştürülmekte ve devrim sona erdirilmektedir. Bu açıdan Libya ve Suriye olayları son derece tipiktir. Kaddafi’ye karşı ayaklananlar bir süre sonra emperyalist bir müdahaleye sırt dayamaya yönelmiş ve ayaklanma ilk başta ne kadar özgürlükçü özlemlerle başlamış olursa olsun, kısa sürede dış müdahale güçlerinin güdümüne girmiştir. Bugünlerde aynı senaryonun Suriye’de de yürürlüğe konduğunu görüyoruz.<br />
O zaman? İki yüz yıllık bütün bu deneyler bize neyi gösteriyor? Açıkça belirtmek gerekirse şunu gösteriyor: Dünya yüzünde silahlı emperyalist güçler, ülkelerde ağır silahlı ordu ve polis güçleri olduğu sürece ayaklanmaya dayanan bir toplumsal devrim aşağı yukarı imkânsızdır. Bu güçlerle bilek güreşi yapacak ölçüde bir karşı güç yaratsanız bile, bu sefer de 1917 Devrimi örneğinde görüldüğü gibi, bizzat bu güç, toplumsal devrimi yozlaştırıp ezen bir baskıcı güce dönüşmekte ya da Arap devrimleri örneğinde görüldüğü gibi devrimler dışarıdan emperyalist müdahaleyle saptırılmaktadır.<br />
Bu durumda geriye iki olasılık kalmaktadır. Birinci olasılık, dünya kapitalizminin bir katastrofla dünya çapında bir yıkıma uğramasıdır (yeni bir dünya savaşıyla ya da dünya ölçeğinde, artık altından kalkılamayacak ölçüde muazzam bir krizle). Toplumsal devrim güçleri, böyle bir katastrofa kadar devrimci ideali yaşatmalı, kapitalizmden rahatsız özgürlükçü ve eşitlikçi ezilen halk kesimlerinin, böyle bir güne hazır olmalarını sağlamak üzere esaslı bir şekilde örgütlenmelidirler. O gün geldiğinde de yeni bir toplumun inşasına hazır güçler olarak ortaya çıkmalıdırlar. Evet ama bu tutum, kıyamet gününü ya da mesihi bekleyen batinî tarikatlarının ruh haline fazlasıyla benzememekte midir?<br />
İkinci olasılık (daha doğrusu yol diyelim buna), madem tek tek ülkelerde ya da bölge çapında ayaklanmalar sonuçta boşa çıkmaktadır, o halde ayaklanmacı yolu terk ederek ve egemen düzenlerin iktidar aygıtlarıyla (parlamentosuyla vb.) hiçbir şekilde muhatap olmadan, hatta onlardan uzak durarak eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun inşasına bugünden girişme çalışmalarını başlatmaktır. Evet, açıkça belirtmem gerekir ki, ayaklanmacı ve iktidar yıkıcı yol terk edilmelidir. Bu yolun her halükârda başarısızlığa mahkûm olduğu ortaya çıkmıştır. Üstelik bu yol, devrimci güçlerin boşu boşuna kırılmasına, muazzam bir devrimci enerjinin boşa gitmesine yol açtığı gibi, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumun olanaksız, bu tür şeylerin bir ütopyadan ibaret olduğu gibi karamsar düşünceleri güçlendirmekte, kapitalizmin mümkün tek düzen olduğu fikrinin ekmeğine yağ sürmektedir.<br />
Tamam, iktidarlardan ve onların sisteminden uzak duralım ama bunu nasıl yapacağız? Ütopik anarşistlerin yaptığı gibi, toprak satın alıp bu topraklar üzerinde ideal toplumu mu kurmaya çalışacağız? Kastettiğim bu değil elbette. Bu tür deneylere bütünüyle karşı olmamakla birlikte, gerçek hayattan ve yaşayan insanların çoğunluğundan kopuk bu tür girişimlerin fazla şansı olduğunu düşünmüyorum. Benim düşündüğüm, köylerde ve mahallelerde, çalışan insanların bulunduğu her yerde özgür komünler fikrini yaymak ve bu yönde bugünden başlayarak deneylere girişmektir. Elbette, “dört dörtlük” anarşistlerle ya da marjinallerle değil, gerçek hayatın içinde yer alan, zorluklarla cebelleşen, hayat kavgası veren, bu tür deneylere doğal bir yatkınlık gösterebileceği farz edilebilecek ezilen sınıflardan ve kesimlerden insanlarla. Böyle bir deneyin ne derece başarılı olacağını, insanların ilgisini ne ölçüde çekeceğini, ne kadar katılım sağlayacağını başından bilmek mümkün değildir.<br />
Böylesi deneyler legal olmadığı gibi, illegal de olmamalıdır. Yani yasallık sorunuyla bağları kesmek, meşruluğu ve açıklığı esas almak gerekir ki, daha baştan mümkün olduğu kadar çok katılım sağlanabilsin.<br />
Evet ama daha başlangıçta, sömürü aracı olan paranın ve tahakküm aracı olan devletin varlığını sürdürdüğü koşullarda eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal devrim deneyinin başarılı olamayacağını söylememiş miydim? Şimdi böyle bir öneri yaparak kendimle çelişmiyor muyum?<br />
Bu son cümle bir bakıma hem doğru, hem de bir bakıma yanlış. Doğru, çünkü önerim eğer hayata geçerse, kaçınılmaz olarak paranın ve devletin tahakkümünün devam ettiği bir toplumda ya da alanda uygulanacaktır, dolayısıyla para yoluyla yozlaşması, devlet yoluyla dağıtılması olasılığı az değildir. Yanlış, çünkü özgür komünal deneylerin ezilen kitleler tarafından fiilen yürürlüğe konduğu alanlarda paranın ve devletin egemenliğinden kısmen söz edilebilirse de, kısmen de bu egemenliğin kırıldığını düşünebiliriz pekalâ.<br />
Özgür komün deneyimine girişen bir köy düşünelim. Mutual aid (karşılıklı yardımlaşma) anarşist ilkesini kendine rehber alan bir özgür köy komünü, açıkça kendi içinde parayı kullanmayı reddetme kararı alabilir. Kendi içinde karşılıklı yardımlaşma esasını uygulayarak, daha önce de köylerde kendiliğinden uygulanmış imece usulüyle tarlaları hep birlikte ekebilir, hatta eğer gönüllüce karar verilirse toprakları ortak çiftlikler haline bile getirebilir. Aynı köy halkı kendi içinde bireylerin ve ailelerin ihtiyaçlarını aynı usulle karşılayabilir ve uyguladığı bu yol başarılı olursa hem kendi özgür komününün üyelerini deneyin olumlu olduğuna daha çok ikna eder hem de komşu köylere olumlu örnek olur.<br />
Köy halkının kendinde olmayan mallara olan ihtiyacına gelince. Eğer köy halkı parayı kullanmamakta kararlı olursa, bu ihtiyaçlarını komşu köylerden ya da kasabalardan değiş tokuş yoluyla almayı deneyebilir. Yani kısacası, bu noktada önemli olan karar vermektir. İnsanlar nasıl sigarayı bırakmaya karar veriyorlarsa, para kullanmamaya da toplu halde karar verebilirler.<br />
Bir bakıma bunu şehirde uygulamak daha zor olabilir. Çünkü esasen şehirdeki hayat, köye göre çok daha yoğun bir şekilde, ücret ve satın alma sistemine göre işlemektedir. Yani işçi ücret almak ve hayatını bu ücrete dayanarak idame ettirmek zorundadır insanlar. Bu doğru olmakla birlikte, burada esas sorun, yine insanların bir şeye karar vermeleriyle bağlantılıdır. Bir mahallede özgür bir komün kurulduğunu farz edelim. O mahalle halkı hep birlikte ve el birliğiyle temel ihtiyaçların bulunabildiği bir kooperatif kurabilir, elbette bu kooperatifte satılan malların çoğunluğu dışarıdan parayla satın alınacaktır ama komün ortak bir kararla şöyle bir uygulama ortaya koyabilir: Herkes kooperatiften ihtiyacı olan malları alsın ama alırken takas usulüne uygun olarak kooperatife para yerine kendinde olan bir malı, bir ürünü bıraksın. Kooperatif bu mal ve ürünleri dışarıda satar ve bundan gelen parayla kooperatif için yeniden gereken ihtiyaç mallarını satın alır.<br />
Görüleceği gibi, burada içte parasız, dışta paralı, yani yarı-komünal bir sistem söz konusudur. Ne var ki, özgür komünler yaygınlaştıkça parayla satın almanın daha da azalacağını farz edebiliriz. Elbette bu tür girişimlerin, içerdeki çıkarcıların istismarlarıyla ve paranın çürütücü etkisiyle yozlaşabileceği ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir.<br />
Devletle ilişkilere gelince. Özgür komünlerin mensupları elbette devletle zorunlu idari ilişkilerini sürdüreceklerdir. Ama bu ilişkiyi bununla kısıtlı tutmaya çaba göstermek gerekir. Özgür komünlerin mensupları vicdani ret hakkına sahip çıkmalı ve gençlerin askere gitmemesi için mücadele etmelidirler.<br />
Peki devletin asla vazgeçemeyeceği vergi sorunu ne olacak? Özgür komünler, Amerika’da, 19. Yüzyılda uygulamaya konmaya çalışılan single tax hareketinin yaptığı gibi, vergi ödemeyi reddeden bir kampanyanın başını çekmelidirler. Bununla birlikte, silahlı bir güç olan devletin zoru vergi ödemeyi dayatabilir. Böyle bir zora direnmeye çalışmak boşunadır. Böyle durumlarda devletle pazarlığa girilmeli ve en azından vergiyi hem mümkün olduğu kadar alt bir sınıra indirmek, hem de para olarak değil (çünkü hiç kimse para kullanmaya zorlanamaz), mal olarak ödemek için mücadele edilmelidir.<br />
Peki, devlet özgür komünlerin bu faaliyetlerine göz yumacak mıdır? Onları zorla dağıtmaya girişmeyecek midir? Girişmesi yüksek ihtimaldir ama eğer özgür komünlerde yaşayan insanlar kendi hayatlarını yönetmekte kararlılarsa, devletin kitlesel bir hareketle başa çıkması çok güçtür. Devlet güçleri gelir, baskınlar yapar, önceden saptanan insanları tutuklar, bölgede terör estirir vb. Bütün bunlar olurken, özgür komün devlet güçleriyle boşuna çatışmaya girip güçlerini yıpratmamalı, devletin muhasarası ve baskısı altında bile bildiğini okumalı, kendi parasız ve tahakkümsüz ilişkilerini soğukkanlılıkla ve sükûnetle inşa etmeye devam etmelidir. Eğer bu başarılabilirse devlet madara olmuş demektir.<br />
“Otoriter trend dünyanın pek çok kesiminde hâkimiyetini sürdürürken, Colin Ward, haklı olarak, ‘kendisini otoritesiz örgütleyen bir anarşist toplum, tıpkı karın altındaki tohum gibi varlığını sürdürür” gözleminde bulunmuştur. (Anarchy in Action, s. 11) Piramit gibi değil de şebekeler halinde örgütlenen, gönüllü, geçici ve küçük olan grup ve birliklerde bunu görmek mümkündür. Anarşist toplum, katı bir kurallar kitabından çok, üyeler arasındaki sempatiyi temel alan; jöle halinde değil, akış halinde olan grupların içinde oluşur. Yardımlaşma ve doğrudan eylem örgütlerinde, kooperatiflerde, öğrenim şebekelerinde ve topluluk eylemlerinde biçimlenmeye başlar. Acil durumlar, afetler, grev ve devrimler sırasında halk kendisini Devlet’in dışında örgütlediği zaman kendiliğinden oluşur.” (Marshall, s. 900-901)</p>
<p>İnsanlığın özgürlük, eşitlik ve toplumsal devrim yürüyüşünün ufkunda giderek parlamaya başlayan en akılcı yol bu gibi görünüyor bana. Tek güvence, toplumsal dönüşümde kararlı olan insan iradesidir.<br />
Anarşizmin, savaşın (isterse devrim adına yürütülen iç savaş ya da kıyıcı ayaklanmalar olsun) yıkıcı ve yabancılaştırıcı etkilerinden uzak durma idealiyle de çok iyi örtüşen bir yol gibi görünüyor bu. </p>
<p>Gün Zileli<br />
5 Nisan 2012<br />
www.gunzileli.com<br />
gunzileli@hotmail.com</p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F10%2Fanarsizm%25e2%2580%25a6-zor-ama-mumkun%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/anarsizm%e2%80%a6-zor-ama-mumkun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>37</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İbrahim Özkurt/Marksist Örgüt mü? Anarşist Örgütsüzlük mü? Yoksa&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/ibrahim-ozkurtmarksist-orgut-mu-anarsist-orgutsuzluk-mu-yoksa/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ibrahim-ozkurtmarksist-orgut-mu-anarsist-orgutsuzluk-mu-yoksa</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/ibrahim-ozkurtmarksist-orgut-mu-anarsist-orgutsuzluk-mu-yoksa/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Apr 2012 11:08:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Projeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4934</guid>
		<description><![CDATA[Marksistler, sınıfsız topluma; Devrimler sonunda bir parti kanalıyla, burjuva devlet aygıtını ele geçirerek ve bir geçiş aşaması olan proletarya diktatörlüğüyle, Anarşistler ise, İktidarın yozlaştırıcılığını iddia ederek; Âdemi-merkeziyetçi, Öz yönetimci, özgürlükçü örgütlenmeler ile ulaşılabileceğini iddia etmiş ve pratiklerine yansıtmışlardır. Her iki akımın başarısızlığının altını çizerek başlamak istiyorum yazıma… Teorilerin doğruluğu ya da yanlışlığı pratiklerle netleşir ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> Marksistler, sınıfsız topluma; Devrimler sonunda bir parti kanalıyla, burjuva devlet aygıtını ele geçirerek ve bir geçiş aşaması olan proletarya diktatörlüğüyle, Anarşistler ise, İktidarın yozlaştırıcılığını iddia ederek;  Âdemi-merkeziyetçi, Öz yönetimci, özgürlükçü örgütlenmeler ile ulaşılabileceğini iddia etmiş ve pratiklerine yansıtmışlardır. Her iki akımın başarısızlığının altını çizerek başlamak istiyorum yazıma…<br />
 Teorilerin doğruluğu ya da yanlışlığı pratiklerle netleşir ve her pratik yeni teorilere ebelik eder.  Marks ve en yakın çalışma arkadaşı Engels’in örgüt teorileri, üyelerin söz ve karar sahibi olmasına dayanıyordu. 1877 de Marks ve Engels gizli Komünist derneğe ilk üye oldukları zaman girişlerini, “otoriteye iman etme biçimindeki boş inanı teşvik edecek her türlü hükmün tüzükten çıkarılması” koşuluna bağlamışlardı. Daha sonra Lenin çoğunluğun iktidarına dayalı demokratik merkeziyetçilikle, Marks’ın örgüt anlayışını somutlaştırdı. Ne var ki Marks’ın ön gördüğü ve Lenin’in somutlaştırdığı anlayış, “otoriteye iman etme” anlayışını ortadan kaldırmaya yetmedi. Yaşanan pratik, “yöneticilere iman etmeme” anlayışının aksini kanıtladı. Zira yöneten-yönetilen ilişkisine dayalı bir örgütte yönetilen konumundakilerin söz ve karar sahibi olmaları fiilen mümkün olmuyor, olamıyor.  Bunca zaman geçmesine karşın hiçbir örgütte üyelerin karar süreçlerine katılımını göremediğimiz gibi işçi sınıfının fiili önderliğini hiç görmedik. Partisinde ve sendikasında fiili önderlik görevini üstlenemeyen işçi sınıfının olası bir sosyalist devlette fiili önder olması zaten mümkün olamazdı. Olamadı da…<br />
 O günlerin Anarşist önderleri Prudhon ve Bakunin bunu görmüş olacaklar ki her tür “iktidar” odaklı örgütlenmelere karşı çıkmışlardı. Ne var ki Anarşistler de koordineli ve evrensel örgütlenmeleri gerçekleştir(e)mediler.<br />
 Devam edelim. Çünkü hayat devam ediyor. Hayat, teoriler ister doğru ister yanlış olsun devam eder. Devrimin Avrupa da değil de kapitalizmin henüz cılız olduğu ve bir imparatorluğun hüküm sürdüğü Rusya’da ve bir dünya savaş neticesi geçekleşmiş olması (erken doğum da diyebiliriz) ve mutlaka başarı ile sürdürülmesi istenci, yani tek ülkede sosyalizmin kurulabileceği çabası, Marksist-Leninist örgüt kanalı ile yürütülmekte ısrar edilince, yaşatılanlar ortada.. “Efendim, sistem Lenin zamanında iyi işliyordu, daha sonra Stalin tamamen merkeziyetçiliği uyguladığı için başarısız oldu” gibi gerekçeler ileri sürülebilir, ama unutulmasın ki hiçbir sistem kişilere endekslenemez. Üstelik hiçbir Marksist önder, günümüze kadar Leninist parti anlayışını fiilen ortadan kaldırmak diye bir anlayışı önermedi.  Unutulmasın ki verilen savaş kişi savaşı da değil, sınıf savaşıdır. Uzatmayalım, daha sonra Çin ve diğerlerinde aynı şeyler yaşandı. Sosyalizm adına yaşatılanlar, işçi sınıfının ideolojik ve fiili öncülüğü ile değil, işçi sınıfı adına yöneten-yönetilen ilişkisinin hüküm sürdüğü partilerin bürokratik iktidarları (diktatörlükleri) kanalı ile yaşatılınca, olanların sürpriz olmadığını artık kavramak gerekir diye düşünüyorum. Yaşananlar ve yaşatılanlar ne işçi sınıfı iktidarıydı ne de ekonomik olarak komün al ilk aşamaydı. Dolayısıyla, adına sosyalizm denen bürokratik devlet aygıtları, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kitlelerin politikaya katılmalarını ve politik özneler olma iradelerini de gasp etti. Reel sosyalizmin yaşanmadığı ülkelerin işçi ve komünist partileri de kaçınılmaz olarak, yöneten-yönetilen ilişkilerinin hüküm sürdüğü bürokratik partilerdi. Bu nedenle işçi sınıfı, ne sendika sında ve ne de partilerde söz ve karar sahibi olma noktasına erişemedi.<br />
 Her şeye karşın günümüze değin devletler, patronlar, sendika ağaları ve klasik partilerce dört bir yandan kuşatma halinden kurtulamayan işçi sınıfı, özgürlük mücadelesinin her daim ön saflarında olacağı konusunda kimsenin şüphesi yok.<br />
Günümüz işsizler ordusunun ise ciddi sosyolojik analizi ve üzerinde hassasiyetle durmayı gerektiriyor. İşsizler ordusu, emekçi sınıfların tümünün içinden üremekte ve her geçen gün sayısal olarak artmakta, geleceğe ilişkin umutları her geçen gün kırılmakta olup, özgürlüğe giden yolun en önlerinde olacak, belki de itici gücü olacak diyebiliriz.<br />
Özellikle merkez ülkelerinde ülke nüfusunun %20 sini oluşturan emeklilerin iş kaybetme korkuları olmaması nedeni ile fiziksel yetersizliklerine karşın, müthiş deney ve birikimleri ile özgürlüğün kurulmasında her daim işlevli olacağı kesin.<br />
Kapitalist emperyalizmin toprakları da ele geçirerek kapitalist üretimi kırsallara da taşıması ve kırsalların da işçileşmesi artı, doğaya verdiği tahribat ve talan nedeni ile özellikle çevre ülkelerin kırsalları sistemle karşı karşıya gelmekteler. Kentlerin çevreci güçleri ile buluşan ve yeni bir güç olan çevreciler ve çevricilere katılan köylüler de özgürlük savaşçılarının önemli bileşeni durumundalar.<br />
Kadınların (özellikle feminist kadınların) ve LGBTT bireylerinin eşitlik ve özgürlük mücadelesinde en önlerde olacağını gösteriyor.<br />
Gençlik ise her zamanki gibi özgürlüğün en dinamik gücünü oluşturuyor.<br />
Aradan 160 yıl geçti ve köprülerin altından çok sular aktı. Kapitalizm ve yarattığı sınıflar gelişti ve değişik katmanlar türedi.  Kültürel yapılar değişti. Günümüz de işçi sınıfının ve topyekûn küçük burjuva sınıfından gelenlerin,  yukarıya saydığım dinamiklerle, özellikle feministler ve “sapıklık” olarak niteledikleri LGBTT bireyleri ile, mevcut bilinçleri ve kültürleri değişmeksizin özgür bir toplum kuruculuğunda birliktelikleri imkansız gibi görünüyor. Tabii ki terside geçerli… Feministlerin ve LGBTT bireylerinin kendilerini anlamayan insanlarla özgürlükçü bir yaşam inşa etmeleri de mümkün değil. Hele söz konusu dinamikler klasik örgütlerde birlikte hiç olamazlar.<br />
Bunların yanı sıra günümüzün din ve mezhep ayrılıkları, etnik ayrımcılık, bölgecilik gibi farklılıklar, devrimci dinamiklerin birlikteliklerinin önünde birer barikat gibi durmaktadır. Bir kez daha altını çizmeliyim ki, kapitalist ideolojinin alabildiğine yabancılaştırdığı söz konusu dinamikler, mevcut yapıları ile devrimi başarsalar ve bir örgüt kanalı ile iktidarı ele geçirseler dahi, özgürlükçü bir toplumu inşa edemeyecekleri kesin…<br />
İnsanlık günümüze değin bir dizi, devrim yaşadı. (Musa, İsa ve Muhammet’in önderliğindeki dini devrimler, 1789 Fransız devrimi, Sovyet devrimi, Çin devrim, Küba Devrimi vb.) Söz konusu devrimleri gerçekleştirenler, amaçladıkları geleceği neden inşa edemediler de, “devrimci örgütlerce” ya da karşı devrimciler kanalı ile yeniden egemenlik ilişkilerinin devam ettiği yapılara dönüşüverdiler?  Bu soruya gerçekçi yanıt bulunmaksızın özgürlüğe giden yolun önünün açılamayacağını düşünüyorum. Bence bunun yanıtı, gerçekçi örgütlenmelerin yaratılamaması olabilir.<br />
Bence, Marksist ve Anarşist sol ve özgürlüğü gasp edilmiş günümüzün (yukarıya sıralamaya çalıştığım) tüm dinamikleri, birbirlerini anlayan, tanıyan, birlikte bir yaşamı paylaşabilmenin kültürünü şimdiden içselleştiren ortak örgütlülüğü yaratmak zorundalar. Bunun için, kimsenin, hiçbir bileşenin, dindarın, Anarşist in, Marksist in bir diğerine eklemlenmesi de gerekmez. Herkes kendi inancı, düşüncesi,dünya görüşü doğrultusunda, kendi sözünü söyleyebilmeli. Devrimci dinamikler olarak, içimizde devrim yapmalı, ciddi zihni yet değişikliği yaşamalıyız.<br />
Kapitalist modern ite emekçileri modern kölelere dönüştürdü. Milyonları, birlikte yaşadığı kentlerde yalnızlaştırdı ve yabancılaştırdı. Bu nedenle çok sağlam ilişkiler geliştirmek, dayanışma ve yardımlaşma gibi insani değerleri yeniden üretime sokmak durumundayız. Yetmez, doğanın tüm canlılarıyla uyumlu olunması gerektiğini herkesin kavraması ve içselleştirmesi için çabalamalıyız. Bir şirket ürettiklerini pazarlayamayınca, ya da alacaklarını alamayınca iflas eder. Gezegenimizi tüketmek üzereyiz. Verebileceği çok şey kalmadı. Verdiklerini geri alma şansı da yok. O halde gezegenimiz iflas ediyor ve insanlık seyirci kalıyorsa zamanımız da tükeniyor demektir. O halde acele etmeliyiz.<br />
Abdûlgaffar EL-Hayati  “ Devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır. Devlet bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. Devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir “hayat tarzı” kurularak yıkılabilir. Asıl olan “iktidarı almak” değil, gündelik hayat devrimleridir. Zira yaşanacak bir hayatımız vardır” demiş.<br />
Bu söze katılıyor ve diyorum ki; Marksist’iyle, Anarşist’iyle, mevcut tüm dinamikler, yaşam ve çalışma alanlarımızda bir yandan mücadeleyi örerken, diğer yandan unuttuğumuz dayanışma  ve yardımlaşmayı içselleştirerek, herkesin bir diğerini anlaması ve tanımasını sağlayacak tarzda sosyal, kültürel, ekonomik komünler örmeli kurgulamalıyız. (Mevcut sendika ve partileri sönümlemeliyiz) Komünlerle, tüm dinamiklerin birbirlerini anlayacağı sosyal faaliyetlere ağırlık vermeliyiz.” Devleti ele geçirip, daha sonra komünist insan yetiştirme” gibi anlamsız düşünceleri terk etmeliyiz. Bugünden kapitalist sistemin insandan aldığı tüm değerlerin içselleşmesi için çabalamalıyız. Kısacası YAŞAM ve ÇALIŞMA alanlarımızda komün al örgütler kurarak, kapitalist sistemi ele geçirmekten ziyade, onu parçalayarak işlemez noktaya gelmesini sağlamalıyız.  Ulus devletlerin tüm hücrelerinde kuracağımız komün al örgütlenmelerle, kendi ekonomik faaliyetlerimizi de örmeliyiz. Üretim ve tüketim kooperatiflerini yeniden canlandırmalı, gezegendeki tüm komün al kooperatiflerle paylaşım, alış veriş, iş ve güç birliği kurmalıyız. Özellikle yerel iktidarları parçalayarak, yerellerde halkın söz ve karar sahibi olacağı âdemi merkeziyetçi, öz yönetimi hâkim kılan yapıları kurmalıyız. Komünler kendi yaşam ve çalışma alanlarına özgü mücadeleleri ve yapılanmaları örerken, bir yandan da komünler arası İlçe, İl, Bölge, Ulusal ve Evrensel koordinasyonu ve iş birliğini örmeliyiz ki mücadeleler ve direnişler evrensel temelde sürdürülebilsin. Tam da bu noktada altını çizmekte yarar var. Komünler Doğrudan Demokrasiyi iç hukuk olarak benimsemeli ki, karşılaşılan sorunlar anında çözülebilsin, olumsuzluk anında bertaraf edilebilsin. Burada bir hususun da altını çizmek istiyorum. Klasik parti ve sendikalarda kadınlar yönetimlerde çok az temsil edilmekte olup kota gibi önlemlere başvurulmakta ise de sorun çözülememektedir. Komün al örgütlenmelerde kadınların en önde ve son derece etkin olacağını iddia edebilirim. Ayrıca çocuklarımız komün içinde dayanışmacı-yardımlaşmacı kültürü içselleştireceklerinden geleceğin inşası sağlıklı insanların(nesillerin) elinde yükselecektir.<br />
Gezegenimizde öylesine farklı kültürler var ki, tek tip bir dünya yaratmak ta mümkün değil. Ortak kültürün yaşandığı bölgelerde, farklılıkların yaşanabileceği çok merkezli bir dünya pekâlâ yaratılabilir. Bunu akılda tutmalı kimseyi kendimize benzetmeye kalkmamalıyız. Herkes kendi “çöplüğünde” sosyal, ekonomik, kültürel vb. her alanda özgürce yaşamalı, komününü özgürce inşa etmeli.  Süreç içinde bölgesel dengesizlikler dayanışma ve yardımlaşmalarla dengelenmelidir. Geçmişin teorisinde, komünizmin ilk aşaması için hukukun nasıl işlemesi gerektiği, iş bölümü, paylaşım, eğitim gibi konular baştan teorileştiriliyordu. Söz konusu teoriler, kitlelerin devrimden hemen sonra, toplum için çalışmayı bir anda öğrenemeyecekleri gerekçesine dayandırılıyor, adeta toplum mühendisliğine soyunuluyordu. Oysaki dünyamızın her bir bucağı öylesine farklı kültür yaşıyor ki, kimsenin bu insanlara neyi nasıl yapmaları, nasıl davranmaları konusunda söz söyleme hakkının olmadığını düşünüyorum. Komünlerle insanlar kendi aralarında her tür sorunu kendi özgün yapıları çerçevesinde çözmeli diye düşünüyorum. Geçmişte “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” vb. paylaşım şablonlarını dahi teorileştirilmişti. Bırakalım hangi komün neyi nasıl paylaştıracağına kendisi karar versin. Yeter ki komünler arası dayanışma ve yardımlaşma ağlarını kurabilelim. Zaten tüm dünya için ortak projeler, değerler, üretmek kadar saçma bir şey düşünemiyorum. Avrupa’da 160 yıl önce komünizm teorileştirilirken Anadolu gibi doğunun birçok bölgesinde insanlar komün al yaşam sürdürüyorlardı. Kısmen komün al yaşamın sürdüğü yerler hala mevcut.<br />
Uzatmak istemiyorum. Kapitalist emperyalistler, İMF-DTÖ-DB-NATO gibi evrensel örgütleri kanalıyla, başta emek olmak üzere gezegenin tüm değerlerini sömürüp talan ediyorlarsa, biz de Kooperatiflerin yanı sıra Barış, Çevre, İnsan hakları, Kadın ve çocuk hakları, Hukuk, Nükleer karşıtlığı, vb. evrensel örgütlülükler kurmalıyız. Egemenlerin her hangi bir komüne ve evrensel kurumlarımıza karşı müdahalesinde, tüm dünyadaki komünlerin karşılık vermesini sağlamalıyız. İşçi sınıfı ise, grev silahını evrensel temelde etkin bir şekilde kullanabilmeli. Günümüz işçi sınıfı bırakın enternasyonal dayanışmayı, komşu iş yerindeki işçi eylemlerine dahi seyirci kalmakta, müdahil olamamaktadır. Bu böyle devam edemez, etmemeli.<br />
Neden komün? Hakkında birkaç söz daha etmek istiyorum. Kapitalizm insanlığa insan olma kimliğini adeta unutturarak bir dizi alt kimlik verdi. Bunlardan en tehlikelisi milliyetçilik adı altındaki ulus kimliğidir. Milliyetçiliği,  tüm insanlığa içselleştirdiği en etkin ve tehlikeli din olarak benimsetti. Komünler ise, insan kimliğine bürünmenin yegâne araçları olacaktır.  </p>
<p>Bir ikincisi ise, Nasıl, kapitalizmin sermayesi kapital ise, Komünizmin sermayesi komün olabilir diye düşünüyorum. Klasik örgütlerde önderlerin ve önderliğin peşinden gitmekten başka seçeneği olmayan işçi ve emekçi “sürüleri” sadece komünlerde özgürleşerek kendisini de, insanlığı da doğayı da özgürleştirebilir.<br />
Kısacası, devleti ele geçirmek yerine omu parçalamayı, iktidar odaklı olmayan, özgürlükçü enternasyonalist komün al örgütlenmeleri öneriyorum. Sanırım böylece mücadelenin ileri safhalarında emekçi güçler tüm üretim aletlerini (toprağı-Makineleri) insanlığın ortak malı yapar ve dünyayı özgürleştiririz. Aksi halde gezegenimizin binlerce yıllık dengesi alt-üst olacak ve sanırım insan ve bir dizi canlı türü yok olmasa da yok olmanın eşiğine sürüklenecek.</p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F10%2Fibrahim-ozkurtmarksist-orgut-mu-anarsist-orgutsuzluk-mu-yoksa%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/10/ibrahim-ozkurtmarksist-orgut-mu-anarsist-orgutsuzluk-mu-yoksa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fikret Başkaya/Eğitim Reformu: Neden ve Kimin İçin?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/05/fikret-baskayaegitim-reformu-neden-ve-kimin-icin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fikret-baskayaegitim-reformu-neden-ve-kimin-icin</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/05/fikret-baskayaegitim-reformu-neden-ve-kimin-icin/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Apr 2012 12:07:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4932</guid>
		<description><![CDATA[Eğitim sistemi her zaman egemen sınıfların ihtiyacına cevap verir. Tarihsel süreç içinde eğitimin işlevleri değişebilir, ama değişmeyen şey eğitim sisteminin mutlaka mülk sahibi egemenlerin ihtiyaçlarına cevap vermesidir. Kapitalizm öncesinin sosyal formasyonlarında eğitimin amacı, egemen ideolojiyi üretmek ve yaymak ve devlet aygıtının yönetici-bürokratik kadrolarını yetiştirmekti. Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline geldiği dönemde, yukarıdaki iki işleve bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eğitim sistemi her zaman egemen sınıfların ihtiyacına cevap verir. Tarihsel süreç içinde eğitimin işlevleri değişebilir, ama değişmeyen şey eğitim sisteminin mutlaka mülk sahibi egemenlerin ihtiyaçlarına cevap vermesidir. Kapitalizm öncesinin sosyal formasyonlarında eğitimin amacı, egemen ideolojiyi üretmek ve yaymak ve devlet aygıtının yönetici-bürokratik kadrolarını yetiştirmekti. Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline geldiği dönemde, yukarıdaki iki işleve bir de sermaye sınıfının ihtiyacı olan “yetişkin” işgücünü yetiştirme işlevi eklendi. Son dönemde, neoliberal küreselleşmeyle birlikte eğitimin hızlı bir tempoyla paralılaşması, metalaşması, şeyleşmesi, bir kamu hizmet alanı olmaktan çıkıp özelleştirilmesiyle, artık eğitim bir kâr alanı ve aracı haline de dönüşmüş bulunuyor. Başka türlü söylersek, eğitim artık herhangi bir mal gibi alınıp-satılan bir metaya dönüşmekte. Değerlenme sıkıntısı çeken sermaye için bir kâr alanı haline gelmekte.</p>
<p>Eğitimin eğitilenler bakımından işleviyse, belirli düzeyin üstünde eğitim görmüş olan diplomalılara “sınıf değiştirme” yolunu açmasıdır. Böylece eğitim, emekçi sınıfların çocuklarının, mütevazı kesimden gelen çocukların egemen sınıf katına, şimdilerde burjuva sınıfına katılmasını sağlıyor. Tabii onları içinden çıktıkları sınıfa yabancılaştırmak kaydıyla… Başka türlü söylersek, onları ezen tarafın unsurlarına dönüştürüyor. [Elbette eğitilmiş olanlar arasından az da olsa içinden çıktıkları sınıfa ihanet etmeyenler de çıkabiliyor. İyi ki de çıkıyor, aksi halde durum daha da vahim olurdu...]</p>
<p>Eğitim sisteminin her zaman ve mutlaka hâkim sınıfların ihtiyacına göre şekillendiğinden habersiz olanlar, ekseri sorunu yanlış bir zemin üzerinde “tartışma” eğilimindedirler. Sanki bir şeyler yapılırsa eğimin daha iyi olacağı yanılsaması söz konusudur. Başka türlü söylersek, daha iyisi yapılabilirken ve yapılamadığı için sistemin kötü olduğu, kötü işlediği, ihtiyaca cevap vermediği düşüncesi geçerlidir… Oysa egemenler ihtiyaçlarına cevap vermeyen sistemi anında değiştirirler. Bu tür yanlış anlayışlar eğitimin toplumun tamamı için tasarlandığı, oluşturulduğu düşüncesinden kaynaklanıyor.</p>
<p>AKP hükümeti tarafından dayatılan son eğitim reformu –4+4+4- modeliyle ilgili tartışmanın tarafları, yapılmak isteneni kavramaktan uzak oldukları için, asıl kaygının ve amacın pedagojik, entelektüel ve “bilimsel” olduğunu, amacın eğitimi yaygınlaştırmak olduğunu sanıyorlar… Öyle olunca da tartışma “kesintili mi yoksa kesintisiz mi olmalı” biçiminde yürüyor. Dolayısıyla operasyonun ne amaçla ve neden yapıldığı gözden kaçıyor. Yeni modelin başlıca iki amacı var: Birincisi, sermayenin, özellikle de küçük ve orta boy sermayenin ucuz emek ihtiyacını karşılamak, bu amaçla da çocuk emeği sömürüsünü derinleştirmek; ikincisi, eğitimdeki özelleştirme sürecini hızlandırmak. Bir taraftan sermayenin ihtiyacı olan ucuz işgücü meslek okullarında üretilirken, diğer taraftan da eğitimin tüm aşamalarını özelleştirmek. Lâkin “kesintili mi, kesintisiz mi” tartışmasının tarafları eğitimin muhtevasını hiç gündeme getirmiyorlar… Dolayısıyla tartışma, sorunun esasını angaje etmiyor. Türkiye’de ilkokuldan üniversiteye, eğitim ve okul sistemi oldum olası “düşük yoğunluklu” militer bir yapı arzediyor. Bunlara yarı-askerî kurumlar demek mümkündür. Eğitim sisteminin birinci başat niteliği budur. İkincisi, eğitim baştan sona bağnaz bir resmi ideolojiyi [devlet yalanlarını] genç nesillerin kafasına enjekte etmek üzere kurgulanmıştır. Yarı-militer kurumlar olan okullarda çocukların bilinci resmi ideoloji enjeksiyonuyla daha baştan köreltiliyor. Böyle bir yapıdan özgür bireylerin çıkması mümkün müdür? İşte Türkiye’deki eğitim sisteminin asıl misyonu ve varlık nedeni budur ve sistem tam bir etkinlikle toplumsal bilinci köreltmeyi, toplumu köleleştirmeyi başarıyor. Dolayısıyla egemen sınıflar bakımından eğitim sistemi son derecede başarılıdır. Velhasıl, Türkiye’nin “modern” okul ve eğitim sistemi böyle bir amaca hizmet ediyor.</p>
<p>Fakat eğitilenlerin bilincini köleleştirmek, körleştirmek, köreltmek, genç nesilleri ufuksuzlaştırmak, bilinci köreltilmiş/köleleştirilmiş eğiticileri varsayar… Dolayısıyla eğitim kadrosu da son derece başarılıdır. Tam da gerekeni yapıyorlar, özgür düşüncenin yeşermesini, filizlenmesini daha baştan engellemeyi başarıyorlar. Civcivi yumurtadayken eziyorlar… Yarı-askerî kurumların eğiticileri, öğretmenleri, tek tip bağnaz egemen/resmi ideolojiyi büyük bir başarıyla kafalara sokmayı başarıyorlar. İşte Türkiye’nin kolay yönetilen bir ülke oluşunun, demokratikleşme zaafının gerisindeki başlıca nedenlerden biri budur. Genç nesiller özgür düşüncenin ve özgürlük bilincinin gelişmesini önleyen bir eğitim sürecinden geçiyorlar…</p>
<p>Son eğitim reformu yangından mal kaçırırcasına oldubittiye getirilse de epey zamandır egemenler katında mayalandırılmaktaydı. 1999 yılında yapılan 16. Milli Eğitim Şûrası’nın temel gündem maddesi ‘Meslekî ve Teknik Eğitim’di. Söz konusu şûrada alınan kararlardan birinde: “İlköğretimin bütün sınıflarında meslek alanını tanıtıcı etkinliklere yer verilmelidir” deniyordu… 2010 yılında yapılan şûradaysa, ilk yılı okul öncesi eğitim olmak üzere, dörder yıllık üç aşamalı 13 yıllık zorunlu eğitim öneriliyordu. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği [TOBB] başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, 2010 Genel Kurul açış konuşmasında ne yapılması gerektiğini söylüyordu: Eğitim sistemini piyasanın [sermaye sınıfının densin] ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn etmek… Hisarcıkloğlu şunları söylüyordu: “Eğitim sistemindeki sorunlara çare bulmalıyız. Ülkemizin mesleki eğitim altyapısını komple elden geçirmeliyiz. Kısır tartışmaları bir yana bırakıp, mesleki eğitim sistemimizi piyasanın taleplerine duyarlı hale getirmeliyiz.” Ve iki yıl sonra, 2012’de “kısır tartışmalara da pek yer vermeden” eğitim sistemi talebe “duyarlı hale getiriliyor…</p>
<p>Camiyi Okula Taşımak: AKP’nin Son Harikası</p>
<p>TC baştan itibaren iki temele dayandı: Okul ve Cami. Durum böyleydi ama laik Türkiye söylemi hiç dillerden düşmedi. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurum devletin tam da göbeğine yerleşmişken, Milli Eğitim Bakanlığı içinde “Din Eğitimi Genel Müdürlüğü” diye bir birim varken, vb. bu ne mene laikliktir dendiğinde, cevap hazırdır: Bu Türkiye’ye özgü bir laikliktir… Yani alaturka laiklik… Ve başta okullu-diplomalı kesimler olmak üzere insanlar rejimin laik olduğu yalanına inandırıldı. Türkiye’nin laik olduğuna inanların başında da “en eğitimli” kesimler geliyor… Tabii bu da şaşırtıcı değil, zira okullu olmak demek resmi ideolojinin rahle-i tedrisatından geçmiş olmak demektir. Ve okulluluk ne kadar uzunsa, resmi ideolojinin “içselleştirilmesi” de o ölçüde büyük oluyor… Dolayısıyla bilinci en çok köreltilmiş kesim, en eğitimli kesimdir… Bu kesim Türkiye’nin laik olduğuna o kadar samimiyetle inanır ki yerli yersiz, Türkiye laiktir laik kalacak… sloganına sarılır… Aslında yalanı üretenlerle ona inanalar aynı kesimlerdir demek daha doğrudur. Oysa din-devlet ilişkisi özü itibariyle Osmanlı İmparatorluğunda geçerli olanın miras alınmasıydı. Zaten Osmanlıdaki din-devlet ilişki biçimi de Bizans’tan kopya edilmişti. “Laik Cumhuriyet” uyduruk resmi ideolojisine dayanarak yönetemezdi. İdeolojik temelini güçlendirmek için camiye ihtiyacı vardı ve bu amaçla dini duruma göre manipüle etti ve kullandı. 12 Eylül 1980 sonrasında din, Türk-İslam sentezinin bir gereği olarak zorunlu din dersiyle eğitim sistemine sokulmuştu. İmam Hatip Okullarının ve Kuran Kurslarının varlığı da bir bakıma din Müslümanlara bırakılmayacak kadar önemlidir demeye geliyordu. AKP hükümeti güya 28 Şubat’ın rövanşını alıyormuş görüntüsü altında iki şey yapmak istiyor: Birincisi seçmene selam yolluyor; ikincisi, seçmeli Kur’an-ı Kerim ve Peygamberin Hayatı dersleriyle camiyi, yani devlet dinini okula sokuyor… Fakat seçmeli söylemini nüanse etmek gerekir. Bu ikisi herkesin seçmesi mümkün olmayan dersler. Mesela ateistlerin, Hıristiyanların, Musevilerin, vb. bu dersleri seçmeleri mümkün değil. Demek ki sadece bir kesim için seçmeli dersler söz konusu… Seçme işi de tabii öğrencinin değil, öğretmenin ve okul müdürünün işi olmak kaydıyla… Dolayısıyla seçmeli ders söylemi sadece işi kılıfına uydurmak için…</p>
<p>Aslında kanunlar sadece yolu açar. Asıl uygulama yönetmeliklerle, tüzüklerle ve talimatnamelerle gerçekleşir. Bakanlık gerisini getirecektir. Mesela her okulda bir mescit ve abdest alma mekânları, Hz. Muhammed köşesi, vb. zamanla kotarılır… Bir sonraki aşama mesela artan okul ihtiyacını karşılamak için camilerin de “laik eğitim”e açılması olabilir… Camiyle okul arasındaki ayrım artık iyice silikleştiğine göre…  Aslında tartışmaların bir anlam taşıyabilmesi için yapılacak şey gayet basit: Devlet dinden elini çeksin. Buna var mısınız? Aksi halde ikiyüzlülüğün bir âlemi yok. Eğitim sistemi tartışmalarına katılan “ilmi kendilerinden menkûl zevât”,  “birbirinden değerli uzman konuklar” ve “her konunun uzmanlarının” ağzından hiç böyle bir şey duydunuz mu? Peki, bu ne demektir? Eğitim sisteminden önce rejimin niteliğini tartışmaya cüret etmek demektir…</p>
<p>Kapitalizm Geçerliyken “Demokratik Eğitim” Mümkün Değildir</p>
<p>Demokratik eğitim, her sınıfsal kökenden çocukların eğitim kurumlarından eşit yararlanmaları anlamındadır. Eğitimin demokratikleşmesiyse eğitimin özgürlük ve demokrasi ilkeleri temelinde yürütülmesi demeye gelir. Şimdilerde özelleştirme dalgası pupa yelken yol alırken, artık “demokratik eğitim” diye bir şey retorik olarak bile gündemde değildir. Yoksul kesim çocuklarına burs vermek gibi yöntemlerle eğitim eşitsizliğini gidermek mümkün değildir. Bir küçük köylü çocuğunun veya bir işçi çocuğunun, bir işportacının veya işsiz çocuğunun, eğitim sistemi karşısındaki konumu, bir büyük kapitalist patronun, yüksek yargı üyesinin, baro başkanının, profesörün, müsteşarın, siyasi parti başkanının, ünlü bir şarkıcının veya sinema oyuncusunun, vb. çocuğuna göre son derecede dezavantajlıdır. Elit sınıfın çocukları elit okullarında eğitim görürler ve o kadarı sistemin ihtiyacını az-çok karşılar. Emekçi sınıftan da elit okullarına veya “iyi üniversitelere” tırmananlar olsa da bunlar istisnadır. Zaten şimdilerde eğitimin paralılaşması-özelleştirilmesiyle o dar yol da kapanmaktadır. Osmanlı döneminde “reaya oğlu reaya olur” denirdi. Şimdilerde artık “işçi/emekçi oğlu işçi/emekçi” olur denecektir, ama bir iş bulabilme ihtimali de zorlaşmak kaydıyla… Dolayısıyla artık geçerli slogan: Parası olan/parayı veren eğitim hizmetini satın alır şeklindedir. Oysa eğitimin bir hak ve kamu tarafından sunulması gereken bir hizmet olması gerekir… Eğitimin bir kâr aracına dönüştürülmesi demek bu hakkın yok sayılması demektir… Neden sevgili “uzmanlarınız” bu sorunu tartışma zahmetine katlanmıyor? Eğer eğitim hizmetleri özelleştiriliyorsa, sağlık hizmetleri özelleştiriliyorsa, belediye hizmetleri özelleştiriliyorsa, velhasıl akla gelen her şey özelleştiriliyorsa, parayla alınır-satılır birer metaya dönüştürülüyorsa, o zaman insanlar neden vergi veriyorlar? Vergiler ne için denmeyecek midir? Bir soru daha: Bu ülkede vergiyi kim veriyor ve/veya ne kadarını kim veriyor? Söz konusu olan vergi mi yoksa haraç mı? İki-üç yüzyıl kadar önce Batı Avrupa’da bir slogan şöyleydi: Temsil yoksa vergi de yok… Bugün de şöyle bir slogan gerekmiyor mu: Kamu hizmeti/sosyal hizmet yoksa vergi de yok?.. Elbet bir gün asıl sorunlar da tartışma gündemine gelecektir, mesela mülkiyet sorunu gibi…
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F05%2Ffikret-baskayaegitim-reformu-neden-ve-kimin-icin%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/05/fikret-baskayaegitim-reformu-neden-ve-kimin-icin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;12 Eylül Yargılanıyor&#8221;!!!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/04/04/12-eylul-yargilaniyor/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=12-eylul-yargilaniyor</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/04/04/12-eylul-yargilaniyor/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Apr 2012 07:14:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4928</guid>
		<description><![CDATA[Stalin Yargılanıyor (Kibele, 2010) adlı tiyatro oyunumda anlatmaya çalıştığım bir şey vardı. Stalin bir sabah uyanıp bütün yapılmakta olanların, bütün tutuklama ve öldürmelerin yanlış olduğunu düşünseydi ne olurdu? Oyunda da anlatılmaya çalışıldığı gibi, o devasa çark, aynı Büyük Temizliğin kurbanlarına yapıldığı gibi, Stalin’i tutuklar, esaslı bir sorgudan geçirir, “suçunu itiraf” ettirir ve ezberlettiği “itiraf”ını kamuoyuna [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Stalin Yargılanıyor (Kibele, 2010) adlı tiyatro oyunumda anlatmaya çalıştığım bir şey vardı. Stalin bir sabah uyanıp bütün yapılmakta olanların, bütün tutuklama ve öldürmelerin yanlış olduğunu düşünseydi ne olurdu? Oyunda da anlatılmaya çalışıldığı gibi, o devasa çark, aynı Büyük Temizliğin kurbanlarına yapıldığı gibi, Stalin’i tutuklar, esaslı bir sorgudan geçirir, “suçunu itiraf” ettirir ve ezberlettiği “itiraf”ını kamuoyuna açıklaması için onu gösteri mahkemelerine çıkartırdı. Çünkü devlet, işlediği gerçek suçlardan dolayı kendini asla yargılamaz ve yargılatmaz. Ama kendi yargılanmasını önlemek için, yargılayacak birilerini mutlaka bulur. </p>
<p>Peki ya, devlet terörüne ortak olanlar, ona temenna edenler, alkışlayanlar, yalaka mitinglerine katılıp “sen çok yaşa paşam” diyenler. Onlar da yargılanmaz. Hatta bir de bakmışsınız, devlet terörünün ya da askeri darbenin suçlusu olarak yargılanan birkaç kişiyi cezalandırmak için kuyruğa girmişler. En has mağdur kılığına bürünmüşler. </p>
<p>Otobiyografi kitaplarımın üçüncüsü olan Havariler’de (İletişim, 2002) anlattığım şu sahne ibret vericidir:<br />
“İdam sehpalarının gölgesinde yapılan bu ‘açılışın’ ardından, cunta başkanı Evren ve çevresindeki, verdikleri kurulu oyuncak izlenimi ile kendilerinde bireysel irade ve kuvvet namına hiçbir şey bulunmadığını açıkça gösteren diğer ‘kuvvet’ komutanları, 5. Senfoninin eşliğinde ‘tahta’ çıktılar. Bu hazin olduğu kadar utanç verici töreni televizyondan izlemiştim. Tüm devlet erkânı, yerleri süpüren cübbeleriyle birlikte, yeni ‘padişahın’ ve maiyetinin önünden geçip temennada bulunuyorlardı. Bu manzarayı seyrederken, kişiliksiz, aşağılık bir yaratık olmanın, devlet erkânı içinde yer almanın başta gelen şartı olduğunu düşünmüştüm.” (s. 458)</p>
<p>Belki bu satırları yazarken değil ama şimdi, halk denilen şekilsiz ve bulanık yığının da kişiliksizlik bakımından devlet erkânından pek farklı olmadığını düşünüyorum. Daha bir yıl öncesine kadar, mahallelerinde hangi sağ ya da sol fraksiyon hakimse ona yalakalık edenler birdenbire 12 Eylül paşalarının düzenlediği mitinglerin müdavimleri olmuş ve meydanlarda “as, as, as” diye bağıran kalabalıkları oluşturmuşlardı.<br />
Hiç kuşkumuz olmasın, etekleri yerleri süpüren devlet erkânından aktif hayatta kalan bazıları ve “as as” diye meydanları dolduranlardan bir kısmı bugün yine devletin yanındadır, iktidara ve hükümete yalakalık yapmaktadır, hatta bazıları 12 Eylül yargılamasında müdahil olmak için sıraya girmişlerdir. </p>
<p>Örneğin şu CHP ve MHP’ye ne oluyor? Evet doğru, CHP’nin ve MHP’nin üst yöneticileri bir süre “Dil Okulu” denen yerde konuk edildiler ama 12 Eylül işkencehaneleriyle, Mamak, Diyarbakır cezaevleriyle karşılaştırıldığında, bu yöneticilerin kaldığı yerler otelden farksızdı. Bazı CHP’li ve MHP’li militanların poliste ve askeri cezaevlerinde zulüm gördükleri doğrudur ama işkence ve zulme uğrayan sol örgütlerin mensuplarıyla kıyaslandığında bunların oranı çok çok azdır. </p>
<p>12 Eylül’de yalnız MHP ve CHP mi kapatılmıştır? Sayısız kitle örgütü, sol örgüt, sendika da kapatılmış, üstelik kapatılmakla da kalmamış, bu örgütlerin üyeleri, sırf bu örgütlere üye oldukları için işkenceden geçirilmişlerdir. Kürtler, 12 Eylül’de iki misli zulme uğramışlardır. Diyarbakır Cezaevlerinde yapılanlar, Hitler ya da Stalin’in kamplarında ya da Vietnam’daki “kaplan kafeslerinde” yapılanları bile gölgede bırakmıştır. </p>
<p>Sonuçta 12 Eylül’ün esas mağdurları solcular ve Kürtlerdir. Ama bugün görüyoruz ki, meğer bu darbeyi ufak sıyrıklarla atlatanlarmış esas mağdur. </p>
<p>Hele hele AKP’nin ve hükümetin müdahilliği iyice komiktir. Erbakancılar biz de mağduruz deseler, CHP ve MHP kadar mağdur olduklarını kabul etmek mümkündür ama AKP için bu bile mümkün değildir, çünkü AKP kadroları esasen 12 Eylül yetiştirmesidir. Bu kadrolar, 12 Eylül paşalarıyla işbirliği yaparak iktidara gelen Turgut Özal’ın kurduğu ANAP fideliğinde yetişmişlerdir. AKP’nin en büyük dayanağı ve oy deposu olan Fetullah cemaati 12 Eylül paşalarını bütün gücüyle desteklemiştir. 12 Eylül paşaları da onların bu desteğini karşılıksız bırakmamıştır. Dini sosyal uyanışa karşı dalgakıran olarak kullanmayı hedefleyen devlet aklının pratiğe uygulanmasıyla okullarda din dersini zorunlu kılan, kuran kurslarına kapıları açan, Alevi köylerine cami yaptırma kampanyaları düzenleyen 12 Eylül rejimidir. </p>
<p>Bugünkü AKP-Devlet, 12 Eylül’ün mirası üzerinde yükselmektedir. </p>
<p>Öte yandan, 12 Eylül’ün gerçek mağdurları bugün de aynı devletin baskısı altındadırlar. 12 Eylül’de en büyük zararı görmüş, örneğin Dev-yol’cular değil de, 12 Eylül’ün mirası üzerine oturmuş AKP mağdur, öyle mi?<br />
Eskiden gezgin mahalle sirkleri olurdu. Çadırın kapısındaki çığırtkan bağırırdı: “Evet, içerde üç başlı canavar var, konuşan ayı var, girin, görün.” Meraklılar para ödeyip girerlerdi, eğer çadırın öbür tarafından çıkanların yüzlerindeki hayal kırıklığını görselerdi paralarını boşuna harcamayacaklardı elbette. </p>
<p>12 Eylül’ü yargılama adına elden ayaktan düşmüş iki ihtiyarı yargılama kötü komedisini sahneye koyanların, o çadırın kapısındaki çığırtkanlardan ne farkı var?</p>
<p>Gün Zileli<br />
4 Nisan 2012<br />
www.gunzileli.com<br />
gunzileli@hotmail.com</p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F04%2F04%2F12-eylul-yargilaniyor%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/04/04/12-eylul-yargilaniyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>78</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yettin Ama Doğan Tarkan&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/29/yettin-ama-dogan-tarkan/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yettin-ama-dogan-tarkan</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/29/yettin-ama-dogan-tarkan/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2012 02:25:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Doğan Tarkan]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4923</guid>
		<description><![CDATA[Doğan Tarkan’la kırk yılı aşkın bir zamandır tanışırız, arkadaşımdır. Yollarımız zaman zaman kesişti de. İkimiz de TİP’liydik. Sonra biz TİP içinde MDD’ci muhalefeti oluşturduk. Doğan, “sosyalist devrimci” saflarda kaldı. Yarılma’da da yazmıştım. Bence bize göre daha doğru bir yerdeydi o zaman. Doğan, 1970’li yıllarda “Kurtuluşçu” oldu. Belki bugünkü gençler bilmiyor olabilir. “Kurtuluş”, Mahir Çayan’ın önderliğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Doğan Tarkan’la kırk yılı aşkın bir zamandır tanışırız, arkadaşımdır. Yollarımız zaman zaman kesişti de.<br />
İkimiz de TİP’liydik. Sonra biz TİP içinde MDD’ci muhalefeti oluşturduk. Doğan, “sosyalist devrimci” saflarda kaldı. Yarılma’da da yazmıştım. Bence bize göre daha doğru bir yerdeydi o zaman.<br />
Doğan, 1970’li yıllarda “Kurtuluşçu” oldu. Belki bugünkü gençler bilmiyor olabilir. “Kurtuluş”, Mahir Çayan’ın önderliğini yaptığı THKP-C hareketinden ortaya çıkmıştı. Yani bu hareketin bir kesimi, 1970’li yıllarda “Kurtuluş” hareketi olarak örgütlendi. Aynı hareketin en kalabalık kesimini oluşturan “Dev-Yol”la silahlı çatışmalara bile girdi “Kurtuluşçu”lar. O zaman “Çinci”, “Sovyetçi” ayrılığı solu bıçak gibi ikiye bölmüştü. “Kurtuluş” hareketi “Sovyetçi” kesime daha yakındı.<br />
1980’li yıllarda Doğan Tarkan İngiltere’ye gitti ve orada siyasi mülteci olarak bulundu. Buradayken büyük bir değişim geçirdiği anlaşılıyor. İngiliz solunun en büyük partisi olan, Tony Cliff’in önderliğini yaptığı Socialist Workers Party’e katıldı. Bu parti yarı-Troçkist bir partiydi. Troçkist gelenekten gelmekle birlikte, Sovyetler Birliği’ni, 1930’lardan itibaren “bürokratik kapitalist” olarak nitelemesiyle Troçkistlerden ayrılıyordu. Anlaşılan, Doğan Tarkan da süreç içinde Sovyetler Birliği konusundaki fikirlerini değiştirmişti.<br />
Doğan Tarkan, ingiltere’de bulunduğu süre içinde, SWP’nin Türkiye seksiyonu olarak görülebilecek bir hareketi örgütledi ve önderliğini yaptı: “Sosyalist İşçi”.<br />
Doğan, 1990’lı yılların ortalarında Türkiye’ye dönüş yaptı ve aynı hareketi Türkiye’de fiilen örgütlemeye girişti ve sonunda, bu hareket, Türkiye’de Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) olarak vücut buldu. Partinin fiili başkanı Doğan mı şu anda bilmiyorum ama değişmez ve değiştirilmez lideri olduğu muhakkak. Tony Cliff de ölünceye kadar SWP’nin değişmez lideriydi, aşağı yukarı bütün komünist partilerinde olduğu gibi.<br />
DSİP ve Doğan Tarkan, İngiltere’de SWP’nin izlediği çizgiye benzer bir çizgi izledi. Bu parti, her seferinde Labour Parti’ye oy verilmesini savunmuş ve onun “sol” kanadı olmayı amaç edinmiştir. Türkiye’de Labour partinin rolünü oynayacak bir parti yoktu ama iktidarı ele geçiren muhafazakâr-sağ bir parti vardı: AKP.<br />
Nasıl SWP, işçiler lehine bazı uygulamalar yapma olasılığını ileri sürerek “solcu” Labour’u desteklemişse, DSİP de AKP’nin “vesayet rejimiyle” mücadele edeceği umuduyla sağcı AKP’yi desteklemiştir.<br />
Doğan ve DSİP esas olarak referandum kampanyası sırasında parladı. “Yetmez ama evet” sloganının mucidi bu parti ve Doğan Tarkan’dı. Aydınların desteğine o sırada büyük ihtiyaç duyan AKP, DSİP’in kampanyasına destek oldu, hatta DSİP’in “yetmez ama evet” bildirileri AKP’li belediyelerin araçlarıyla taşındı.<br />
AKP referandumu kazandıktan sonra, Başbakan Tayyip Erdoğan, DSİP’e teşekkürlerini sundu. Bunun üzerine Doğan Tarkan arkadaşımız da, bu nazik teşekküre, “teveccüh buyurmuşlar” diye aynı nezaketle cevap verdi. Eski bir devrimci arkadaşımın Başbakan karşısındaki bu yalakalığını gazetelerden okuduğum zaman, sanki bu sözleri ben sarfetmişim gibi utançtan yerin dibine geçmiştim.<br />
Gel zaman git zaman, AKP’nin düşen takkesi kelinin daha fazla görünmesine yol açtı. Tabii DSİP’in gücü bu keli kapatmaya yetmemekteydi. Şu sıra DSİP ve Doğan sadece kendi kelini kapatmaya çalışmakla meşgul.<br />
Doğan Tarkan, “Hâlâ Yetmez Ama Evet” diye bir yazı yazmış bu haftaki (26.02.12) Radikal-2’de ve DSİP’in kelini saklamaya çalışmış. Artık bıktım, gerçekten bıktım bu arkadaşların gaflarıyla uğraşmaktan. Bu yazıyı da yazayım da kurtulayım diyorum. Bir daha bu konuda yazmayacağım, inanın.<br />
Doğan Tarkan, “yetmez ama evet” dedikleri için özeleştiri yapmayacakmış, “tam tersine Referandum’da ‘hayır’ diyerek 12 Eylülcü generalleri ve günümüzün darbeci generallerini koruyanların özeleştiri yapmalarını sabırla bekliyor”muş.<br />
Ben referandumda “boykot” tutumunu savundum ama “hayır” diyenlere de sempatiyle bakıyordum. Neden bu rezalete “hayır” demek “darbeci generalleri” korumak anlamına gelsin ki? Bunun hiçbir mantığı yok. Bir oylamada “hayır” demek nasıl oluyor da, referandumun bir tarafını bütünüyle onaylamak anlamına geliyor ki. Diyelim ki, iddia edildiği gibi, “darbeci generaller” de “hayır” diyor olsunlar ya da “evet”çilerin hazırladığı anayasa gerçekten “darbeci generalleri” hedef alıyor olsun (gerçek öyle değil tabii, AKP’nin yönelimi “darbeci generalleri” hedef almaktan çok, “vesayet rejimi” adını verdiği kaleleri ele geçirmek ve bugün görüldüğü gibi kendi sultasını kurmaktı), böyle bir durumda dahi devrimciler AKP’nin istediği yönde oy kullanmak zorunda mıydılar? Ya da böyle bir referandumda “hayır” demek, nasıl oluyor da otomatikman “askeri darbecilere” evet anlamına geliyor ki? Bu kadar basit bir mantık olabilir mi? Bu kadar basit bir mantık yürüttüğünüz takdirde, her oylamada AKP’yi ya da şu veya bu düzen partisini desteklemek zorunda kalmaz mısınız? Tersten bir örnek vereyim. Mesela bugün CHP, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasını istiyor. Bunu biz de istiyoruz. Peki bir dahaki seçimde devrimciler CHP’ye oy vermek zorunda mı? Ya da CHP’ye oy vermediklerinde bu, özel yetkili mahkemeleri desteklemek anlamına mı gelir? İşte Doğan Tarkan’ın mantığı bu kadar basit, bu kadar sığ bir mantıktır.<br />
Devam edelim, Doğan Tarkan’a göre, referandum HSYK konusunda da demokratikleşme getirmiş. “Eğer demokrasiden yanaysanız elbette bütün hakim ve savcıların oy hakkını desteklersiniz.”<br />
Buyrun bakalım. Şu demokrasi anlayışına bakar mısınız? Ben başka bir örnek vereyim o zaman. “Eğer demokrasiden yanaysanız, emniyet müdürlerinin bütün polis ve savcılar tarafından seçilmesinden yana olmalısınız” derse birisi ne olacak? Nedir bu konudaki cevabımız? Benim cevabım açık: Gerçekten demokrasi istiyorsanız polis teşkilatının ortadan kaldırılmasını savunmanız gerekir. Hakim ve savcılar meselesine gelince. Hakim ve savcıların tamamının HSYK’yı seçiyor olmasının demokrasiyle falan bir ilgisi yoktur. Olmadığı da zaten bugünkü uygulamalardan ayan beyan görülmektedir. Yargı konusunda devrimci rezervlerimi bir kenara bıraksam bile (yani düzenin yargı sistemini kökten reddediyorum), bugün yargının demokratikleşmesi konusunda söylenecek olan, hakim ve savcıların oy hakkına sahip olması ya da HSYK’nın onlar tarafından seçilmesi değil, yargının yürütmeden olabildiğince “bağımsız” olmasıdır. HSYK’nın referandumla sağlanan seçiliş biçimi ise bunun tam tersi yönde bir uygulamadır ve bugün gördüğümüz gibi yargı “bağımsızlığını” (tırnak içinde kullanıyorum, çünkü böyle bir bağımsızlık son derece görecedir ve mutlak bir yargı bağımsızlığı hiçbir rejimde yoktur) tamamen ortadan kaldırmıştır.<br />
Doğan Tarkan, ne yazık ki, beynini reel düzenin çarklarına öylesine kaptırmış ki, artık düşünüş tarzını bir AKP’li bakanınkinden ayırt etmek iyice güçleşmiş durumda. Muvazzaf subayların sivil mahkemelerde yargılanmasının yolu açılmış, bu da sevindiriciymiş. Doğan’ın bu “sivil”lik anlayışına hayran olmamak elde değil! Sivil olmayı, üniformadan arınmak zannediyor. Daha doğrusu, sivil mahkeme olunca sanki her türlü militarizmden arınmış oluyor. Oysa yok böyle bir şey. Sivil mahkemesiyle askeri mahkemesiyle rejim bir bütün. Mahkeme sivil olunca bir şey oluyor değil. Hitler rejiminin mahkemelerinin hiçbiri askeri değildi, hatta Hitler askerleri yargı alanından temizlemek için özel önlemler almıştı. İktidarın ve rejimin hizmetindeki bir sivil mahkeme de askeri mahkemenin işlevlerini, hatta yerine göre daha da fazlasıyla yerine getirebilir. Nitekim getirmektedir de. Faşizm ya da anti-demokratiklik askeri üniformayla bağlı bir şey mi? Sivil mahkemelerin otomatikman demokratik olacağı gibi bir inanç en saf liberallerce bile kuşkuyla karşılanır.<br />
12 Eylül cuntacılarının yargılanacağı masalı üzerinde hiç durmayayım isterseniz. Bu masala çocuklar bile inanmaz. Hele 12 Eylül kurumları işbaşındayken ve sorumluları rejimin her yanında görev başındayken.<br />
Son olarak, Doğan Tarkan, fazlasıyla kutsallaştırdığı “seçilmişler” konusunda da tutarlı olmadığını şu satırlarla ortaya koyuyor:<br />
“Ergenekon’dan tutuklu seçilmişler ise beni ilgilendirmiyor. Onlar seçilmiş hükümeti darbe ile değiştirme planlarına karıştıkları iddiası ile yargılanıyorlar, iddia doğruysa içerde kalmalılar, yoksa özgür olmalılar.”<br />
İbretlik satırlar gerçekten. Benim “seçilmişler”e kutsiyet atfetmek gibi bir tutumum yok. Hitler de seçilmişti. Tarih, seçilmiş birçok faşist ve zalimle doludur ama Doğan Tarkan’ın “seçilmişliğe” bu kadar sahip çıktığı noktada her türlü seçilmişin hakkını savunması tutarlı olmasının gereği değil miydi? Bazı “seçilmişler” seçilmiş hükümete karşı darbe yapmaya kalkışmakla suçlanıyorlarmış. Tamam, diyelim ki öyle. Evet ama seçilmiş olduklarına göre seçildikleri o yerde bulunmaları gerekmez mi? En azından haklarındaki iddia mahkeme kararıyla kanıtlanıncaya kadar. Doğan Tarkan “iddia doğruysa içerde kalmalılar” diyor. Evet ama iddia henüz doğrulanmış değil ki. Seçilmişliğe ve sivil yargıya bu kadar önem veren birisinin, “daha haklarında karar verilmediğine ve şu anda seçilmiş olduklarına göre serbest bırakılmaları ve mecliste yer almaları gerekir” demesi gerekmez miydi? Hayır öyle demiyor, “onların durumu beni hiç ilgilendirmiyor” diyor, iddia yanlışlanıncaya kadar içerde kalmalılar diyor aslında. Eğer böyle demeseydi, iddia doğrulanıncaya kadar dışarı çıkmalı ve meclisin çalışmalarına katılmalılar derdi. Bunu bile diyememiş.<br />
Geçmişte aynı yollardan geçtiğimize artık inanamıyorum bile. </p>
<p>Gün Zileli<br />
27 Şubat 2012<br />
www.gunzileli.com<br />
gunzileli@hotmail.com</p>
<p>Yeni Harman’ın Mart 2012 sayısında yayımlanmıştır. </p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F29%2Fyettin-ama-dogan-tarkan%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/29/yettin-ama-dogan-tarkan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>122</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fikret Başkaya/&#8221;Örgüt&#8221; ve &#8220;Örgütlü olmaya&#8221; dair birkaç not</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/29/fikret-baskayaorgut-ve-orgutlu-olmaya-dair-birkac-not/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fikret-baskayaorgut-ve-orgutlu-olmaya-dair-birkac-not</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/29/fikret-baskayaorgut-ve-orgutlu-olmaya-dair-birkac-not/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Mar 2012 02:17:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4921</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazıyı yazmaktaki amacım, Çetin Veysal dostumuzun benim bazı tespitlerimi de eleştiren, “Bağımsız sosyalist” adlandırmasının olanaksızlığı ya da örgütlülüğün zorunluğu” başlığını taşıyan, web sitemizde yayınlanan yazısındaki iddialara dair görüşümü kısaca ortaya koymaktır. Çetin Veysal: “Son dönemde örgütlerden uzak duran, komünizan-sosyalist ya da entellektüel çevrelerin sayısında bir artış olduğunu, örgütlerden uzak durmalarını da örgütlerin bir dizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıyı yazmaktaki amacım, Çetin Veysal dostumuzun benim bazı tespitlerimi de eleştiren, “Bağımsız sosyalist” adlandırmasının olanaksızlığı ya da örgütlülüğün zorunluğu” başlığını taşıyan, web sitemizde yayınlanan yazısındaki iddialara dair görüşümü kısaca ortaya koymaktır.<br />
Çetin Veysal: “Son dönemde örgütlerden uzak duran, komünizan-sosyalist ya da entellektüel çevrelerin sayısında bir artış olduğunu, örgütlerden uzak durmalarını da örgütlerin bir dizi zaafı gerekçesine dayandırdıklarını, bu eleştirilerden bir kısmı, belki de çoğu haklı bile olsa, bunun örgütlerden uzak durmanın gerekçesi yapılmaması gerektiğini&#8230;” söylüyor. Veysal, mevcut örgütlere yönelik eleştirileri şöyle özetliyor: “ Devrimci bir örgütlenmeyi gerçekleştirememek vurgusunda; sürece örgütün müdahale edememesi, süreci devrimci tarzda yönetememesi, sınıf hareketini örgütleyememesi, sınıfla bütünleşememesi, örgüt içinde bütünlüğü sağlayamaması, sosyalist demokrasi ilkelerine uygun davranamaması, sekt [hizip]olarak düşünüp-davranması, tek doğru ve haklı olanın kendi olması, bireysel özerkliği taşıyamaması, çeşitliliklere izin vermemesi, bürokrasi, totalitarizm hatta zaman zaman terör uygulaması, makro iktidara öykünmesi, özgürlüğü geliştirememesi, yani ortaya koyulmuş-iddia edilen komünizan izlence ve tüzük ilkelerine uygun olarak davranamaması ve örgütün çeşitli yetersizliklerinden kurtulamaması söz konusu edilmektedir” Veysal, bu eleştirilerin haklılığı, çocuğu leğendeki kirli su ile birlikte atmanın mazereti yapılmamalıdır demek istiyor: “ Ancak bu haklı oluş, seçeneğini pratik olarak ortaya koyamaması, kapitalizme karşı mücadele içerisinde konumlanamaması durumunda, komünizan mücadelenin karşısına dikilen bayraklardan biri olmaktadır” diyor. [karartma bana ait, F.B.].  Özetle ve yazısının başlığında ifade edildiği gibi bir sol/sosyalist/komünist örgüte dahil olmayanlar sosyalistlik/komünistlik iddiasında bulunamazlar&#8230; Eğer mevcut olanı beğenmiyorsan o zaman yenisini kurmalısın&#8230;<br />
Daha baştan bir yanlış anlamayı bertaraf etmek gerekiyor: Birincisi, eğer örgüt amaca uygun değilse, öyle bir örgüte dahil olmak saçmadır; ikincisi, örgüt kurmak sanıldığı kadar kolay bir şey değildir. Her tarihsel/sosyal koşulda ve konjonktürde örgüt kurmak gerekli de değildir. İçinde bulunulan koşullardan bağımsız örgüt kurma fikri, Üçüncü Enternasyonal soluna özgü bir sapmadır. Zira Üçüncü Enternasyonal anlayışı, “dünyanın her yerinde devrimin nesnel koşullarının artık mevcut olduğu”, “devrimin kapıda”, “an meselesi olduğu”, eksik olan yegâne şeyin örgüt olduğu görüşüne dayanıyordu. Bu anlayışın hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığı ilerleyen yüzyıllık dönemde anlaşılmış bulunuyor. Aksi halde çoktan kapitalizmin yerinde yeller esmesi gerekirdi&#8230;  Sınıfın ve bir bütün olarak ezilen/sömürülen sınıfların hareketinin yenilgiye uğradığı ve geri çekildiği dönemlerde kurulan örgütlerin adına lâyık  örgüt olabilmesi de, bir şeyler başarması da mümkün değildir. Zira, kitlelerin yığınlar halinde, şevkle-umutla teveccüh etmediği örgüt veya örgütler, ölü- bürokratik bir varlık olmaktan, cansız/ruhsuz bir şey olmaktan kurtulamaz. Adı ne olursa olsun ortada reel varlığı olan bir örgüt yoktur. Bir kısım sol entelektüel elbette bir araya gelip pekâlâ bir parti, bir örgüt [adı ne olursa olsun] kurabilirler ama o canlı, dinamik, olayların seyri üzerinde etkili bir örgüt olamaz&#8230; Marx ve Engels, 1848 yenilgisinin ardından, 1852’de “Komünistler Birliği”ni kapattıklarında, bir yenilgi ve gerileme döneminde öyle bir örgütü muhafaza etmenin cansız bir siyasi yapıyı sürdürmek olacağını söylüyorlardı? Marx örgütsel faaliyetten çekilip, entelektüel faaliyete yöneldiğinde, bir günlük teorik çalışmanın yüzlerce saatlik geveze toplantılardan çok daha verimli olabileceğini söylüyordu. 1860’lı yılların başında sosyal hareketin yeniden canlanması üzerine tekrar örgütsel alana dönüyor ve 1864 yılında daha sonra “Birinci Enternasyonal” adını alacak olan Uluslararası İşçiler Derneğini’nin [ Association Internationale des Travailleurs- AIT] örgütlenmesinde aktif rol alıyor&#8230; Açılış konuşmasını kaleme alıyor&#8230; Örgütün ‘Genel Konseyi’nin aktif bir militanı olarak faaliyetini sekiz yıl boyunca sürdürüyor&#8230;<br />
Üçüncü Enternasyonal’in bir yanlışı da her zaman ve her yerde geçerli tek örgüt modeli önermesiydi. Önerilen tek parti [komünist Parti] monolitik, askerî disipline dayalı bir partiydi. Kendi dışındaki tüm örgütler “doğru çizginin” yegâne taşıyıcısı olan tek partinin hizmetine koşulup ona tâbi kılınacaktı&#8230; İşte, kitle örgütleri, sendikalar, dernekler, vb&#8230; Velhasıl kendi dışında hiçbir bağımsız örgütün varlığına ve yaşamasına izin vermeyen bir tek parti modeli&#8230; Bilindiği gibi Stalin’le birlikte Komintern [ Üçüncü Enternasyonal] devrim perspektifini terketmişti ama buna rağmen dünyanın her yerinde komünist partilerin varlığını sürdürmesi tam bir çelişkiydi. Komintern komünist partileri devrim yapma işinden istifa ettirdiğinde ne yapacaklardı? Ondan sonra “birinci vazifeleri” Stalinist Sovyet devletini “ilelebet muhafaza ve müdafaa” etmekten ibaret olacaktı&#8230; O halde sadede gelebiliriz. Her koşulda bir sol örgüte dahil olmak eğer sosyalist olmanın vazgeçilmezi, olmazsa olmazı ise, Stalinist bir komünist partiye üye olunca iş bitmiş mi sayılacaktır? Yoksa bu tür yapılara radikal eleştiri yöneltmek mi komünizm ilkelerine ve etiğine daha uygun düşerdi? Denilebilir ki, beğenmiyorsan karşıtını oluştur, doğrusunu yap&#8230; Sorun bu kadar kolay ve bireysel iradeyle o kadar kolay üstesinden gelinebilir bir şey midir? Elbette Stalinist miras zihinleri köleleştirmişse ve eğer “devrim de zaten kapıdaysa” neden olmasındı? Örgüt kurmak ha demeye yapılabilecek bir şey değildir. Mutlaka uygun bir sosyal/politik/ideolojik geri plana dayanması gerekir. Kitlelerin politikaya katılması, politik özneler olma iradesini ortaya koyması gerekir&#8230; Elbette bunlar olmadan da örgütler kurulabilir ve kuruluyor ama bunların etkinlik sağlaması mümkün değildir. Zira bürokratik birer zâtiyet olmanın ötesine geçemezler, kitleler nezdinde yankılanamazlar, politik süreci etkileyemezler&#8230; Bir başka yanılgı, bu tür içi boş bürokratik yapıların dağınıklığına ve parçalanmışlığına son verilirse, sol muhalefetin güçleneceği ve burjuva partilerinin karşısına etkin bir aktör olarak çıkabileceği yanılsamasıdır. Teker teker varlık gösterme yeteneği olamayan bürokratik yozlaşmaya uğramış örgütler bir araya geldiklerinde hangi mucize onların gücünü ve etkinliğini artırabilir? Beş boş kaptan bir dolu kap çıkar mı?<br />
Çetin Veysal dostumuz benim “tarihsel sola” yönelik eleştirimle ilgili olarak: “Başkaya’nın, ‘tarihsel sol pratik de bu alanda hep bir aymazlık içinde oldu’ ifadesi Türkiye ve yakın geçmiş için doğru olsa da; Başkaya’nın “tarihsel sol” vurgusuyla genelleme çabası I. Enternasyonal’in pratiği tarafından olumsuzlanmaktadır” diyor. Veysal’ın bu eleştirisi haklı ama bir şartla: Benim “tarihsel sol” dediğim esas itibariyle Batı Avrupa’da sol kitle partilerinin ve işçi örgütlerinin kurulduğu dönemden başlayıp Stalinist gelenekle devam eden dönemin soludur. İşte, İngiliz İşçi Partisi, Alman Sosyal Demokrasisi, Devrimci Fransız Sendikacılığı, vb. Adları ne olursa olsun, bu dönemin sol/sosyalist partileri veya II. Enternasyonal partileri densin, kolonyalist/emperyalist/sosyal emperyalist partiler olmaktan yakayı hiç bir zaman kurtaramadılar. Kolonyalizmi olumlu, “uygarlaştırıcı”, dolayısıyla “gerekli” bir şey sayıyorlardı. Egemen sınıf milliyetçiliğiyle aralarına mesafe koymakta hep sınıfta kaldılar&#8230; Ne olduklarını, ne yaptıklarını I. Emperyalist savaştaki tavırları ortaya koymuştu&#8230;  Oysa I. Enternasyonal hiç değilse kendini “tek doğru”nun “tek temsilcisi” olarak görmüyordu. Monolitik-tekçi bir yapıya ve işleyişe sahip değildi. Farklı nitelikteki örgütleri, siyasi partileri, sendikaları, bir kısım derneği, kooperatifleri, Marx, Prudhon, Bakunin gibi şahsiyetleri bünyesinde barındırıyordu&#8230; Farklı gelecek tasavvuru olan örgütler ve şahsiyetler örgütün çatısı altında bir araya gelmişlerdi. Yoğun ve canlı bir tartışma sürüp gidiyordu&#8230; Çeşitliliğe ve farklılığa demokratik saygı ilkesi geçerliydi. Bu niteliğinden ötürü de açıkça II. ve III. Enternasyonal solundan farklı bir görüntü veriyordu&#8230; Bu yüzden bu gün geçmiş deneylerden bir şeyler öğrenme kaygısı olanların, II. ve III. Enternasyonallere değil, birincisine bakmaları gerekiyor.<br />
Veysal’ın, eleştiri konusu yaptığı “ Türkiye soluna soldan bakmak” başlıklı yazımda itiraz ettiği bir şey de: “Sol hareketin omurgasını üniversite gençliği oluşturuyordu”ya dair: “ Burada da Başkaya Hoca yalnızca 68 ve 78 sürecine bakmakta, ancak tarihsel gerçekliklerin önemli bir bölümünü, özellikle TKP, TİP ve daha sonra kitleselleşme eğilimindeki sınıf sürecini görmezden gelmektedir. Bu örgütlerde öğrencilerden çok aydınlar ve emekçiler vardır” diyor. İtiraz kısmen haklı olmakla birlikte, TİP işçi sınıfı ve yoksul köylülükle bağ kurmakta yetersiz kalmıştı. İşçi sınıfıyla kurduğu bağ sendika bürokratlarıyla sınırlı gibiydi. TKP’ye gelince, Stalinist Sovyetler Birliğini’nin stratejik ve taktik ihtiyaçlarına “uyumlanma” dışında bir amacı ve kaygısı olmayan bir partinin kitlelerle kalıcı ve sağlıklı bağ kurması zaten imkânsızdı&#8230; Sovyetler Birliği’nin dış siyaset ihtiyaçlarına göre rota değiştiren bir parti, inandırıcı olabilir miydi? Böyle bir partinin ülkenin somut gerçekliğine yabancılaşması kaçınılmaz değil midir?<br />
Veysal’ın söylemek istediği şu: “Eğer mevcut yapılar bürokratik yozlaşmaya uğramış olmalarından ötürü eleştiriliyorsa, o zaman dışardan eleştiri yapmanın ötesine geçmek, o yapıları dönüştürmek üzere çaba harcamak gerekir&#8230;” Bürokratik yozlaşmaya uğramış, varlık nedenine yabancılaşmış bir örgüt ne içerden ne de dışarıdan dönüştürülemez. Zira belirli bir bürokratlaşma/yozlaşma aşamasını geçmiş bir “sol” siyasi örgüt artık başka şeye dönüşmüştür&#8230; Dolayısıyla ameliyatla iyileştirilebilir olmaktan çıkmıştır&#8230; İflâh olması mümkün değildir. Ne yazık ki, III. Enternasyonal ‘resmi solu’ tarafından yaratılan &#8211; ki, o da İkincinin mirasçısıydı- bir örgüt fetişizmi var&#8230; Örgüt mutlaka iyidir, örgütsüz insan köledir, örgüt doğruyu bilir, en kötü örgüt bile örgütsüzlükten daha iyidir&#8230; Eğer örgüt tam tersini yapıyorsa, köleleştiriyorsa ne denecektir? Hem en kötü örgüt olacak hem de daha iyi olacak! Bu hesapta bir yanlış yok mu? Amaca ve varlık nedenine yabancılaşmış bir örgüt kimin için iyidir? Mesela bütünüyle sermayenin ve devletin hizmetine koşulmuş bir sendika neden iyi bir şey sayılsın? Böyle gerici bir örgütün varlığı örgütlenmenin önünde bir engel oluşturmaz mı? Türkiye’de durum daha da vahim. Bizde ister sendika, isterse sol siyasi parti olsun, daha baştan bürokratik tarzda kuruluyorlar. Süreç içinde bürokratlaşıp yozlaşmıyorlar&#8230; Daha baştan yukarıdan ve bürokratik olarak kurulmuş TÜRK-İŞ’in içinden dönüştürülebileceğine inanan bir babayiğit var mı? Bu İçişleri Bakanlığı’nı dönüştürmek kadar zor değil midir? Bu konuda Marx boşuna: “Sendikalar işçi sınıfının bir bölümünü bir örgüt çatısı altında toplamayı başararak iyi bir iş yapıyorlar ama mücadeleyi düzenin sınırları içinde tutma tercihi yaptıklarında da varlık nedenlerine yabancılaşıyorlar” dememiş miydi?<br />
Asıl tartışma konusu yapılması gereken şey, insanların kendilerini samimiyetle sosyalist, komünist, kapitalizm karşıtı olarak tanımladıkları halde neden sol örgütlerden uzak durduklarıdır&#8230; İtiraz, geleneksel sol örgütlerin örgüt ve eylem modeline yönelik olarak ortaya çıkıyor. Zira, söz konusu örgütlerde ve/veya sol siyasî partilerde densin, geçerli örgüt mantığı, eylemi güdükleştiriyor. Dolayısıyla bu çelişkinin aşılması büyük önem taşıyor. Kaldı ki, politika sadece sol örgütle yapılır diye bir kural da yoktur. Pekâlâ farklı marksizmler gibi, radikal olarak kapitalizme karşı olmak kaydıyla, başta anarşistler olmak üzere, radikal anti-kapitalist feministlerin, radikal ekolojistlerin, radikal anti-kapitalist eşcinsel hareketlerin ve özgürlük teolojisinin, [ henüz Türkiye’de mevcut olmayan muhtemel bir İslamî Özgürlük Teolojisinin de] yaptığı da aynı derece politik bir eylemdir. İşte bütün bu kapitalizm karşıtı hareketlerin kavuşmasıdır ki, yeni bir insan toplumuna giden yolu aralayabilir. Önümüzdeki dönemde bir şeyler başarmanın yolu, “tek doğrunun, tek temsilcisi, tek parti” saplantısından kurtulmaktan geçiyor&#8230; Zamanın moda tabiriyle çeşitlilik içinde kavuşmayı  gerçekleştirmeyi gerektiriyor.<br />
Elbette kendiliğinden hareketler, spontane hareketler önemlidir ama asla yeterli değildir. Kendiliğinden hareketlerin arzulanan bir geleceği yaratması mümkün değildir. Dolayısıyla örgüt ve örgütlülük mutlaka gereklidir. O halde sorun, örgütün nasıl olacağı ve eylemlerin modalitesinin ne olacağıyla ilgilidir. Bu vesileyle bir hatırlatma gerekiyor. Eğer entelektüel faaliyet gerçek entelektüel faaliyet ise, bizâtihi politik ve militan bir faaliyettir. Hayatımda üç kere Marksist-sosyalist örgütlere katıldım. Onun dışındaki zamanlarda dar anlamda politik bir örgütte görev almadım ama örgüt üyesi olmadığım dönemlerde de kendimi hep politik bir militan olarak gördüm ve görüyorum. Özgür Üniversite’de yaptıklarımız politika dışında bir şey midir? </p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F29%2Ffikret-baskayaorgut-ve-orgutlu-olmaya-dair-birkac-not%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/29/fikret-baskayaorgut-ve-orgutlu-olmaya-dair-birkac-not/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cepheler&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/21/cepheler-2/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cepheler-2</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/21/cepheler-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Mar 2012 12:55:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4912</guid>
		<description><![CDATA[Esasen Komintern’e ait olan cephe siyasetleri büyük felaketler getirmiştir. 1930’ların başlarında faşizm yükselirken uygulanan “sol sekter” işçi cephesi siyaseti, sosyal demokratlarla komünistler arasında düşmanlığı körüklemiş ve bundan yararlanan da faşistler olmuştur. Komintern, 1935’te yeni bir cephe siyaseti ortaya atarak faşizme karşı “halk cephe”lerinin inşasına girişmiştir. Bu sağcı politika da, faşizme karşı direnecek gerçek güçleri bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Esasen Komintern’e ait olan cephe siyasetleri büyük felaketler getirmiştir. 1930’ların başlarında faşizm yükselirken uygulanan “sol sekter” işçi cephesi siyaseti, sosyal demokratlarla komünistler arasında düşmanlığı körüklemiş ve bundan yararlanan da faşistler olmuştur. Komintern, 1935’te yeni bir cephe siyaseti ortaya atarak faşizme karşı “halk cephe”lerinin inşasına girişmiştir. Bu sağcı politika da, faşizme karşı direnecek gerçek güçleri bir kenara itip sağcı batı hükümetlerine güç vermiş ve İspanya’da yenilgiye yol açmıştır. Bunun ardından Stalin, 1938 yılında faşistlerle ortak cephe siyasetini yürürlüğe koymuş ve II. Dünya Savaşı’nın tam da Hitler’in istediği gibi, erken bir aşamada başlamasına neden olmuştur. Hitler, Stalin’le yapılan saldırmazlık paktının imzalandığı günün ertesi günü Polonya’nın işgaline girişmiştir. II. Dünya savaşının sonunda batılı ülkelerle kurulan ortak cephe, Fransa, İtalya ve Yunanistan’da devrim güçlerinin ezilmesinin yolunu açmıştır. </p>
<p>Türkiye’de de sol, Atatürk devrinde, Kemalistlerle ortak cephe kuracağız derken, Kürtlerin ve Dersimlilerin ezilmesine onay vermiştir. 1940’ların başlarında sol, faşizme karşı birleşik halk cephesi siyaseti uğruna Milli Şef diktatörlüğü ile uzlaşmış; 1940’ların sonunda Milli Şef’e karşı demokrasi cephesi kuracağız umuduyla DP’nin yedek gücü haline gelmiştir. 1960’da, bu sefer “milli ordu” ile cephe kurma adına bürokrat burjuvazinin kuyruğuna takılan sol, ordu ve CHP’yle cephe kuracağım derken, 12 Mart’ta ordudan en büyük darbeyi yemiştir. 1970’lerde de cephecilikten kurtulamayan sol, bu sefer Ecevit CHP’sinin şemsiyesi altına girerek 12 Eylül karşısında gafil avlanmış ve  darbeye karşı neredeyse hiçbir direniş gösterememiştir. Daha sonra solun önemli bir kısmı “demokrasi ve özgürlük” gelir umuduyla Özal’ın ANAP’ıyla bile cepheleşmeye girmiş; 2000’li yıllarda yine bir kısım sol, ordunun vesayetine karşı mücadele edeceğiz derken sağcı AKP ile fiili bir cepheleşmeye gitmiştir.</p>
<p>Bu tarihi dersler bize ne öğretiyor? Sol veya devrimci bir gücün cephe siyasetlerinden uzak durması ve bağımsızlığını daima koruması gerektiğini öğretiyor bence. </p>
<p>Ama bu, toplumsal ve siyasal mücadele alanında, aynı savaş alanında olduğu gibi cepheler olduğu, cepheler oluştuğu gerçeğini görmemize engel olmamalıdır. Bir yerde mücadele ya da savaş varsa orada kısa ya da orta vadeli cepheler oluşması kaçınılmazdır. Önemli olan, bu cephelerin oluşması gerçeğini hesaba katıp ona göre belli yollar izlerken, cephecilikten uzak bir bağımsızlıkçı çizgi izlemektir. Kısacası, cepheciliğe karşı olmak, cepheler gerçeğini dikkate almamaya yol açmamalıdır. Ya da tersinden, cepheler gerçeğini dikkate alarak bir takım yollar izlemek, illâ cephe siyasetleri izlemeyi gerektirmez. </p>
<p>Bugünkü duruma bakalım. Şu son Nevroz olaylarına örneğin. Nedir manzara? AKP iktidarı, bütün devlet partileri gibi, gücünü gerilimden aldığını bir kere daha ispatlamış, eğer bıraksalardı gerçekten barışçı bir şekilde kutlanacağı kesin olan Nevrozun kana bulanmasına yol açmış, Mardin bağımsız milletvekili Ahmet Türk’ün bir kere daha polis tarafından yumruklanmasına önayak olmuş, Başbakan bugünkü grup toplantısında bu konuda özür dilemek ne kelime, BDP’ye haksızca ve insafsızca yüklenmiş, suçlamış, kara çalmış; hükümetin göz göre göre ve lüzumsuz bir şekilde yarattığı gerilim ve çatışma ortamı ölümlere sebebiyet vermiştir. Başbakanın grupta yaptığı konuşma, iktidar gücünün bu gerilim siyasetini bundan sonra da fütursuzca devam ettireceğinin açıkça ilanıdır. Öte yandan, MHP Genel Başkanı da parti grubunda yaptığı bugünkü konuşmasında, bilinen ırkçı yaveleri tekrar etmiş, her ne kadar AKP’yi BDP ile aynı safta göstermek gibi politik manevralara girişmiş olsa da, son tahlilde AKP ile aynı cephede olduğunu ortaya koymuştur. </p>
<p>Bugün toplumsal ve siyasal mücadele alanının ana eksenini Kürt meselesi oluşturduğundan, ana cepheleşmeyi belirleyen de Kürt meselesi olmaktadır ister istemez. İşte bu yüzden, yukarda sözünü ettiğim AKP-MHP sağ cephesinin bir bileşeni de, belki bu saptamama biraz şaşıracaksınız ama, ulusalcı İP’tir. Toplumsal ve siyasal mücadelede objektif olarak  aynı cephede yer alanlar birbirini sevecektir diye bir kural yoktur. Nasıl ki, AKP ile MHP, birbirlerinin gözünü oyacak kadar birbirinin düşmanıysalar, İP’le bu iki parti de birbirinin düşmanıdır. Buna rağmen bu durum, Kürtlere karşı tutumda aynı cephede yer almalarına engel olmuyor: Kürt düşmanlığı ve Türk milliyetçiliği. </p>
<p>Birkaç gün önce Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesindeki bir yazısını okudum. Sağcı bir partinin lideriyle CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu’nu kıyaslıyordu. Perinçek’e göre, sağcı partinin lideri ne kadar ulusalcı bir rota izliyorsa, Kılıçdaroğlu da o kadar “emperyalist işbirlikçisi” bir rota izliyordu. Dolayısıyla, Perinçek’e göre, Kılıçdaroğlu karşı cephedeydi. </p>
<p>Evet, Kılıçdaroğlu’nun karşı cephede olduğu doğruydu ama bu karşı cephe, iddia edildiği gibi emperyalistlerin cephesi değil, sağ-milliyetçi cepheye karşı olan, genel olarak sol-devrimci cephe diye adlandırabileceğimiz cepheydi. Yani artık CHP, sağ-milliyetçi cephede değil (Baykal zamanında o cephedeydi), sol-devrimci cephede kabul edilebilir. Çünkü ve en önemlisi, CHP, görülebildiği kadarıyla, Kürtlere dirsek çevirme ulusalcılık politikasından uzaklaşmış bulunmaktadır.</p>
<p>Elbette sol-devrimci cephe derken, bu cephedeki tüm bileşenlerin devrimci, hatta sol olduğunu söylemek istemiyorum. Hatta diyebilirim ki, sol-cephenin devrimci bileşenleri, bu cephe içinde bugün için bir hayli zayıf bir güç olarak durmaktadırlar. </p>
<p>Bununla birlikte, sağ-milliyetçi cepheye karşı duran bir sol-devrimci cepheden ya da cepheleşmeden söz edilebilir. Bu sol-devrimci cepheleşmenin eski mukimleri olan sol blok ve toplumsal devrimci blokun yanı sıra, yeni misafirleri, CHP ile bir kısım sol-liberaldir. Elbette bu son iki unsur, şu anda sol-devrimci cephedeki geçici konukluklarında henüz huzur bulmuş değillerdir. Çünkü CHP, ulusalcı takıntıları, liberal-solcular ise sivil toplumcu takıntıları dolayısıyla şu an dahi yeni geldikleri cephe içinde oldukça titrek bir konumdadırlar. Burayı henüz evleri olarak görmemektedirler. Örneğin sert yazılarıyla sağcı-milliyetçi cephenin burçlarında gedikler açacak kadar etkili olsa da, bir Ahmet Altan’ın ve (sağ-milliyetçiliğin oldukça etkili olduğu) gazetesi Taraf’ın yarın karşı cepheye geçip sol-devrimci cepheye gülleler fırlatmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Ya da CHP içindeki ulusalcıların esaslı bir kazan kaldırıp CHP gemisini sağ-milliyetçi sahillere doğru sürüklemeyeceği konusunda da öyle. </p>
<p>Bununla birlikte bugünkü toplumsal savaş cepheleşmesini şöyle kurabiliriz: </p>
<p><strong>Sağ-milliyetçi cephe</strong>: AKP-devlet; MHP, İP-Aydınlık, cemaate dahil olmuş liberaller (örneğin Mahçupyan)<br />
<strong>Sol-devrimci cephe:</strong> Sol blok; CHP; Kürt hareketi;Toplumsal-devrimci blok; AKP’den kopmuş sol-liberaller (örneğin Birikim çevresi ve Ahmet Altan)</p>
<p>Taraf  bugün için tam ortada bir konumdadır. Bir ayağı sağ-milliyetçi cephede, diğer ayağı sol-devrimci cephededir. Tabii sonunda bir tarafı seçmek zorunda kalacaktır. </p>
<p>Gün Zileli<br />
21 Mart 2012<br />
www.gunzileli.com<br />
gunzileli@hotmail.com</p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F21%2Fcepheler-2%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/21/cepheler-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>48</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayırlı Olsun (anti-pop, 2012)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/18/hayirli-olsun-anti-pop-2012/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hayirli-olsun-anti-pop-2012</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/18/hayirli-olsun-anti-pop-2012/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Mar 2012 14:33:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4897</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
<object width="600" height="350">
<param name="movie" value="http://www.anti-pop.com/sub/hayirliolsun/kibrit.swf"></param>
<param name="quality" value="high"></param>
<param name="wmode" value="window"></param>
<param name="menu" value="false"></param>
<param name="bgcolor" value="#FFFFFF"></param>
<param name="allowScriptAccess" value="always"></param>
<embed type="application/x-shockwave-flash" width="600" height="350" src="http://www.anti-pop.com/sub/hayirliolsun/kibrit.swf" quality="high" bgcolor="#FFFFFF" wmode="window" menu="false" ></embed>
</object>
</p>
<p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F18%2Fhayirli-olsun-anti-pop-2012%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/18/hayirli-olsun-anti-pop-2012/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Köylüler ve Yahudiler</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/14/koyluler-ve-yahudiler/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=koyluler-ve-yahudiler</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/14/koyluler-ve-yahudiler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Mar 2012 08:40:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4893</guid>
		<description><![CDATA[Sovyetler Birliği’ndeki nasyonalist devletçi-sosyalist sistemle Almanya’daki nasyonal-sosyalist sistem arasında belli benzerlikler olduğu gibi, ülkelerin yapısından gelen farklılıklar da vardır. 1930’lu yıllarda henüz bir tarım ülkesi olan Sovyetler Birliği’nde sistemin başındaki Parti, ekonomiye hakim olabilmek ve sanayi toplumu haline gelebilmek için, o zamanki ekonominin can damarı olan köylülüğü yok etmek zorunda hissetti kendini. “Üretici güçlerin geliştirilmesi”, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Sovyetler Birliği’ndeki nasyonalist devletçi-sosyalist sistemle Almanya’daki nasyonal-sosyalist sistem arasında belli benzerlikler olduğu gibi, ülkelerin yapısından gelen farklılıklar da vardır.</p>
<p>1930’lu yıllarda henüz bir tarım ülkesi olan Sovyetler Birliği’nde sistemin başındaki Parti, ekonomiye hakim olabilmek ve sanayi toplumu haline gelebilmek için, o zamanki ekonominin can damarı olan köylülüğü yok etmek zorunda hissetti kendini. “Üretici güçlerin geliştirilmesi”, “sosyalizm için, küçük burjuva denizinin kurutulması, “ileri sanayi temelinin yaratılması” ve “ilkel sosyalist birikim” teorileriyle desteklenen bu büyük atılıma göre, “kulak” adı takılan zengin ve orta köylülük çalışma kamplarına sürülerek orada köle emeği olarak kullanılacak, geri kalan köylüler de, kolhoz ve solhoz adı verilen devlet çiftliklerinde düşük ücretli tarım işçileri haline getirilecekti.</p>
<p>1930’lu yıllarda “sanayi devrim”ini çoktan tamamlamış olan Almanya’da sistemin başındaki Nazi Partisi, ekonomiye hakim olabilmek ve Almanya’yı bir dünya imparatorluğu haline getirebilmek için, o zamanki ekonominin can damarını oluşturan Yahudileri yok etmek zorunda hissetti kendini. “Üstün ırk” ve “hayat alanı” teorileriyle desteklenen bu büyük projeye göre, Yahudi ve Çingenelerin gücü kuvveti yerinde olanları toplama kamplarına alınıp köle emeği olarak kullanılacak, geri kalanları yok edilecekti.</p>
<p>Kısacası, Sovyetler Birliği’nde köy ve köylü; Almanya’da da şehir ve Yahudiler ekonominin efendileriydi. Bu “efendilerin” köle yapılmasına ve yok edilmesine dayalı bir mantık hakimdi her iki sistemde de.</p>
<p>Sovyetler Birliği’nde, zaten zayıf olan burjuvazinin varlığına daha 1920’lerde son verildiğinden sanayileşme hamlesinin devlet eliyle ve devlet sınıfınca yapılması zorunluydu. Almanya’da ise güçlü bir sanayi burjuvazisi vardı. Naziler, bu sınıfı yok etmek yerine, Alman olanlarıyla birleşip ekonomiyi ve köle emeğini onların hizmetine vermeyi tercih ettiler. Yine de dünya imparatorluğu girişiminde, burjuvaziyle el ele veren tekelci devletin son derece belirleyici bir rolü vardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sovyetler Birliği’nde köylülüğün tasfiyesi ve zorla kolektifleştirme, son derece trajik olaylara yol açtı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bazı yerlerde köylüler içlerinden ‘kulak’ seçtiler. Basbayağı bir köy toplantısı düzenleyerek kimlerin ‘kulak’ gideceğine karar verdiler. (Kimsesiz çiftçiler, dullar ve yaşlılar özellikle adaydı.) Başka yerlerde ‘kulak’lar kurayla saptandı.” (Orlando Figes, <em>Karanlıkta Fısıldaşanlar- Stalin Rusya’sında Özel Yaşam</em>, çev: Nurettin Elhüseyni, YKY, Ocak 2011, s.126)</p>
<p>“Demiryolları muazzam sayıdaki sürgünlerle başa çıkamadığı için, birçok ‘kulak’ın taşınmak üzere aylarca bekletildiği ilkel gözetim kamplarının berbat koşullarında çocuklar ve yaşlılar sinek gibi ölmekteydi. 1932’ye gelindiğinde çoğunlukla Urallar ve Sibirya’daki ‘özel yerleşme’lerde 1,4 milyon ‘kulak’ vardı… 1929-32 arasında evlerinden ve köylerinden sürülen ‘kulak’lar toplam olarak en az 10 milyona ulaştı.” (<em>age,</em> s.127)</p>
<p>Şu sahneler, 1938 Dersim katliamı sonrasını anlatan, Haydar Karataş’ın harika romanı <em>Gece Kelebeği (Perperik-e Soe)</em>’de<em> </em>(İletişim, 2011) anlatılan sahnelere ne kadar benzemektedir:</p>
<p>“… Tomsk’a doğru ilerleyen aile (muhafızların ve köpeklerinin yolda uzaktan görülebildiği) gündüzleri saklanırken, (ayıların ve kurtların asıl tehlikeyi oluşturduğu) geceleri yolculuk etti. Birkaç gece ekmeksiz ve yiyeceksiz yürüdükten sonra, çiçek salgınının vurduğu Kerjaki kabilesine ait bir yerleşmeye rastladılar. Kabilenin bütün çocukları ölmüştü.” (<em>Age, </em>s. 146)</p>
<p>“Bunun üzerine Marya kucağında bebeğiyle sınır boyunca yürüyerek, Novgorod polisinin kendisine ulaşamayacağını umduğu komşu Tver iline gitti ve karşısına çıkan ilk köydeki ilk evin kapısını çaldı.” (<em>Age, </em>s. 153)</p>
<p>“… alıştıkları köy sadeliği içinde kendilerini var güçleriyle işe verir, çok çabuk takatten düşer ve ardından donarak ölürlerdi.Geceleyin kızaklar dolaşıp onları toplardı. Sürücüler cesetleri kızakların üstüne attığında küt diye boğuk bir ses çıkardı.” (<em>Age, </em>s. 152)</p>
<p>Ve Gulag sistemi de buradan doğdu esasen:</p>
<p>“Beş Yıllık Plan’da Stalin’in öngördüğü büyüme hızlarına özellikle ülkenin mineral ve yakıt kaynaklarından çoğunun bulunduğu soğuk ve ücra Uzak Kuzey ve Sibirya bölgelerinde zorunlu çalışmaya başvurulmaksızın ulaşılamazdı. ‘Kulak’ların 1929’da kitlesel tutuklanışıyla ve sürgüne gönderilişiyle başlamak üzere, köle emeği tedariki, Gulag sisteminin ekonomik gerekçesiydi. İlk başka rejim düşmanları için bir hapishane olarak tasarlanmasına karşın, Gulag sistemi çok geçmeden Sovyetler Birliği’nin aslında hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği ücra bölgelerindeki toprakları yerleşime açmanın ve sanayi kaynaklarını işlemenin ucuz ve hızlı bir yolu olarak bir ekonomik iskân biçimine büründü.” (<em>Age, </em>s. 149)</p>
<p>“Politbüro… ‘Hapishane İşgücünün Kullanılması Üzerine’ başlıklı bir önergeyi kabul etti. O noktadan itibaren siyasal polis Sovyet sanayileşmesinin ana itici güçlerinden biri haline geldi… kampların 1928’de 20 bin olan mahkûm sayısı OGPU’nun NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) bünyesine alındığı 1934’te 1 milyona ulaştı. Yeni yetkili makam polis üzerinde denetim kurdu ve bütün çalışma kamplarını Gulag aracılığıyla yönlendirdi.” (<em>Age, </em>s.151)</p>
<p>“Moskova-Volga Kanalı’nın inşasında çeyrek milyon mahkûm çalıştırıldı. Birçoğu bitkinlikten öldü ve cesetleri kanalın temellerine gömüldü. Birçok bakımdan ilham kaynağı olan Petro’nun başkenti St. Petersburg gibi, Stalin’in Moskova’sı da kölelerin kemikleri üstünde kurulan ütopyacı bir uygarlık hamlesiydi.” (<em>Age, </em>s. 188)</p>
<p>“1932-36 arasında çalışma kampları, çalışma kolonileri ve ‘özel yerleşme’ler 2,4 milyon insanı barındırır hale geldi (ayrıca yarım milyonu bulan bir hapishane mevcudu da vardı.) Bu köle işgücü normalde özgür işçilerin gitmeyeceği ücra Kuzey Arktik bölgelerinde kerestecilik, inşaat ve madencilik sektörlerinin gelişmesinde son derece hayati bir rol oynadı.” (<em>Age, </em>s. 245)</p>
<p>Sovyet romancısı Vasili Grossman’ın <em>Yaşam ve Yazgı </em>(çev: Ayşe Hacıhasanoğlu, Can, Ocak 2012) romanı, hem Rusya’daki köylü kırımını ve Gulag’ları, hem de Nazilerin Yahudi kırımını ve toplama kamplarını anlatan bir roman olarak eşsizdir.</p>
<p>Zorla kolektifleştirme sırasında ortaya çıkan “zorunlu” açlıkta Ukrayna’da milyonlarca insan açlıktan ölmüştü.  Grossman’ın anlatımıyla:</p>
<p>“Köyün üstünde sessiz, tekdüze bir inilti vardı, canlı iskeletler, çocuklar yerlerde sürünüyorlardı, ağlarken bile sesleri zor duyuluyordu; açlığın yarattığı solunum yetersizliği yüzünden halsiz düşen erkekler su toplamış ayaklarıyla avlularda dolaşıyorlardı. Kadınlar yiyecek bir şeyler arıyorlardı, her şey yenmişti: ısırgan, palamut, ıhlamur yaprağı, evlerin arkasına atılmış hayvan toynakları, kemikleri, boynuzlar, işlenmemiş koyun derileri… Kentten gelen delikanlılar ise ölülerin ve yarı ölülerin yanından geçerek avluları dolaşıyorlar, bodrumları açıyorlar, ambarlardaki çukurları kazıyorlar, toprağa demir kazıklar saplıyorlar, Kulaklara ait tahılı arıyorlar, zorla ellerinden alıyorlardı.” (s. 329)</p>
<p>“Yaşlı Çunyak hemen şöyle dedi:</p>
<p>“Sus. Tren yolculuğundan sonra bana geldiğin günü hatırlıyor musun? Ukrayna’nın tümü 1930’da o trendeki durumdaydı. Isırganotları yenip bitmişti, toprak yiyorduk… Buğdayı son tanesine kadar alıp götürmüşlerdi…”</p>
<p>“Yoksa Kulak mıydınız?” diye sordu Semyonov.</p>
<p>“Kulaklıkla ne ilgisi var? Herkes ölüyordu, savaştan daha kötüydü.” (s. 328)</p>
<p>Ve Nazi işgalciler gelir ardından. Bakalım ne yaparlar:</p>
<p>“Sonra Almanlara küfretmeye başladı. Semyanov’a, ilk başta insanların Almanların kolhozları ‘kaldıracağını’ umut ettiklerini, ama Almanların kolhozların kendileri için de iyi bir iş olacağını sezdiklerini anlattı. Beş evlik, on evlik kooperatifler kurmuşlardı, gruplar ve ekipler eskisiyle aynıydı.” (s. 327)</p>
<p>Ve Nazilerin “sağlam işgücü” ile gaz odalarına yollanacakları ayırmasını anlatan şu iç kanatan sahne:</p>
<p>“Kafile meydanda bir yarım daire çizdiği sırada kampın kapısından krem rengi bir otomobil çıktı. Otomobilden yakası kürklü bir palto giymiş gözlüklü bir SS subayı indi, sabırsız bir el hareketi yaptı ve onu izlemekte olan orkestra şefi, çaresiz kalmış gibi bir hareketle hemen kollarını indirdi, müzik durdu.</p>
<p>…</p>
<p>“Subay sıraların yanından bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Parmağıyla gösteriyordu ve kafile lideri sıralardan insanları çağırıyordu. Subay, çağrılanlara ilgisiz bir bakış atıyordu ve kafile lideri, subayın düşüncelerine engel olmamak için, ‘Kaç yaşındasın? Mesleğin ne?’ diye alçak sesle soruyordu.</p>
<p>“Ayrılanlar otuz kişi kadardı.</p>
<p>…</p>
<p>“Seçilip ayrılanları beşer kişilik sıraya soktular, yüzlerini kampın kapısındaki ‘<em>Arbeit macht frei!</em>’ (Çalışmak özgürleştirir! Ç.N.) pankartına döndürdüler.</p>
<p>“Sıralardan bir çocuk bağırmaya başladı, kadınlar yabanıl, tiz bir sesle bağırmaya başladılar. Seçilenler başlarını önlerine eğmiş, hiçbir şey söylemeden duruyorlardı.</p>
<p>“Fakat karısının elini elinden bırakan bir adamın duyguları ve karısının sevgili yüzüne şu son hızlı bakışı nasıl anlatılabilir? Şu sessiz ayrılık ânında, yaşamı kurtulduğu için duyduğu kaba sevince saklamaya çalışarak saniyenin bilmem kaçı kadar bir süre gözlerini kırptığını anımsayarak nasıl yaşanabilir?” (s. 299)</p>
<p>Gaz odalarının o korkunç, o kahredici anlatımına hiç girmeyelim isterseniz. İnsanlık bunları yaşadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sivas’ta insanlar yakıldı. Yakanların avukatları mecliste oturuyor. Zaman aşımı suçluları makamlarında oturuyor. Zaman aşımını protesto eden, bu ülkenin yiğit insanları gaz bombası, biber gazı ve tazyikli su yiyorlar.</p>
<p>Uludere’de insanlar bombalandı. Suçlular yerli yerinde oturuyor ve ısrarla korunmaya devam ediliyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu ülkenin köylüleri ve Yahudileri, Aleviler ve Kürtlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Mart 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F14%2Fkoyluler-ve-yahudiler%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/14/koyluler-ve-yahudiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>40</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Gece Ansızın&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/08/bir-gece-ansizin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bir-gece-ansizin</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/08/bir-gece-ansizin/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2012 14:23:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4881</guid>
		<description><![CDATA[Şu meşhur, “bir gece ansızın gelebilirim” şarkısının bestesini ve güftesini yapan rahmetli Rüştü Şardağ,  hısmım olurdu. Amcam rahmetli Hüsnü İnal’ın eşi rahmetli Lütfiye İnal yengemin erkek kardeşiydi. 1960’lı yıllarda, Ankara Dedeman otelinde katıldığım bir akraba düğününde, otelin terasından, o güzel yaz gecesinde parlayan Ankara’nın ışıklarına bakarak bir şiir okurken hatırlıyorum onu. Belli ki, duygulu bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şu meşhur, “bir gece ansızın gelebilirim” şarkısının bestesini ve güftesini yapan rahmetli Rüştü Şardağ,  hısmım olurdu. Amcam rahmetli Hüsnü İnal’ın eşi rahmetli Lütfiye İnal yengemin erkek kardeşiydi. 1960’lı yıllarda, Ankara Dedeman otelinde katıldığım bir akraba düğününde, otelin terasından, o güzel yaz gecesinde parlayan Ankara’nın ışıklarına bakarak bir şiir okurken hatırlıyorum onu. Belli ki, duygulu bir insan, bir sanatçıydı. Bazen öyle bir laf edebilir ki insan, ettiği bu laf kalıcı olur ve kendisinden çok daha uzun yıllar yaşadığı gibi kendisiyle âlâkası olmayan amaçlara da hizmet edebilir. Rüştü Şardağ da, sevgiliye özlemini “bir gece ansızın gelebilirim” mısrasıyla ifade ederken, herhalde bu sözün, amacının tamamen dışında, bazen askeri darbeleri ima etmek için, bazen de faşist bir tehdit olarak kullanılacağını aklının köşesinden geçirmemiştir.</p>
<p>Geçenlerde Hocalı katliamını protesto bahanesiyle Taksim’de toplanan faşistler, “bir gece ansızın gelebiliriz” derken, belki Rüştü Şardağ’ın kemiklerini sızlatmışlardır ama bizleri titretemediler. Birincisi, eğer faşist tehditlere pabuç bırakacak olsaydık toplumsal mücadele alanını çoktan terk ederdik. İkincisi, faşizmin hiç de öyle ansızın gelmediğini, tersine, genellikle yavaş yavaş, aşama aşama geldiğini bilecek kadar tarihi deneyim birikimimiz var.</p>
<p>Hatta daha da net söyleyelim ki, faşizm “gelmez”, <em>olur. </em>Yani faşizm uzunca bir süreç içinde oluşur. Bazıları Almanya’da faşizmin başlangıç tarihini, Hitler’in şansölye olduğu 1933 olarak belirlerler ama aslında Almanya’da faşizm çok önceleri başlamıştı ve 1933’de de anında gerçekleşmiş bir şey değildi; Naziler o tarihten sonra da iktidar kalelerini tek tek ele geçirmek, ideolojik hegemonyalarını kurmak için uzunca bir yol katettiler.</p>
<p>Faşizmin nasıl olmakta, nasıl gerçekleşmekte olduğunu görmek için çevremize keskin gözlerle bakmamız gereklidir.</p>
<p>Örneğin terör yapan bir iktidar bolca terörden söz ederek muhalifleri toparlamaya mı girişmiş; daha üç ay önce öldürdüğü köylüler için ağıtlar yakarak, bu teröre karşı mücadele eden insanlara karşı bir devlet terörünü yürürlüğe mi koymuş. Bu, faşizmin önemli bir oluşum safhasına işaret eder.</p>
<p>Örneğin bir iktidar, basını, gazetecileri tutuklama ve işten çıkarma yoluyla susturmaya mı girişmiş. Orada faşizmin oluşmakta olduğundan hiç kuşkumuz olmasın.</p>
<p>Örneğin bir iktidar, popülizm yapıp halkın en muhafazakâr duygularını tahrik mi ediyor, diyelim ki, kadınlar gününü bile kadınların emansipasyonu için yıllardır mücadele eden kadın hareketine bir saldırı vesilesi mi yapıyor, demogojisini şaha mı kaldırıyor,  orada durun. Bilin ki, faşizm dizginsiz demogojisiyle ideolojik hegemonyasını sağlamak için gemi azıya almıştır. Unutmayalım ki, NAZİ’ler 1 Mayıs işçi bayramlarında en ateşli gösterileri örgütler, bu gösterileri, işçilere ve komünistlere saldırının vesilesi olarak kullanırlardı.</p>
<p>Eğer bir iktidarın başı, kitleler içindeki en muhafazakâr duyguları gıdıklamaya başlamışsa, en ucuz demogojilere başvurarak kendini hayran hayran seyrederek ağzının içine bakan kalabalıkların sorgulamaktan uzak akılsızlığına sırtına dayamışsa; eğer iktidarın içişleri bakanı, katıldığı ve konuşma yaptığı mitinglerde ırkçı sloganları görmezden gelip benzeri ırkçı demogojileri körüklemişse ve yine iktidarın başı, halklar arasında ayrım yapıp, “onlar sizin kardeşiniz, bunlar da bizim kardeşimiz” demişse, artık o iktidar ırkçılığı kendine temel almış demektir ve hiç kuşkusuz faşizm adım adım yürürlüğe girmekte, toplumsal ırkçılık siyasal ırkçılıkla birleşip gelecekteki kitlesel kırımın taşları döşeniyor demektir.</p>
<p>Hele hele bir iktidar geçmişteki ırkçı katliamların faillerini kurtarmak için herkesin gözü önünde yasal manevralara girişiyor ve böylece müstakbel katliam fail adaylarını cesaretlendiriyorsa, orada faşizmin hayata geçirilmekte olduğu kesindir.</p>
<p>Faşizmin en önemli özelliklerinden biri, muhafazakârlık alanında kendisiyle rekabet etmesi ihtimali olan grupları da bastırması ve alanı tamamen kendisine açık hale getirmesidir. Bakmayın siz o “çoğulculuk” demogojilerine. O alan hiçbir rakip firmaya açık tutulmayacaktır. Bu yüzden, faşizm tuttuğu yolda ilerlerken, sadece sol ya da devrimci muhaliflerini değil, kendi alanında rekabet edecek muhaliflerini de tasfiye eder.</p>
<p>Bununla da kalmaz. İktidar tekelini yaratabilmek için burjuvazinin tam desteğine muhtaçtır. Bu yüzden, kendine karşı muhalefet eden burjuva kesimlerini ekonomik kısıtlamalarla ve ek olarak da açık siyasi söylemle tehdit ederek korkutur ve sindirir. Eğer bir ülkede muhalif burjuva kesimler iktidarın en salak ve en demogog temsilcilerine şeker tutmaya başlamışsa, anlaşılmalıdır ki, burjuvazi de bir bütün olarak faşizme boyun eğmeye, sınıfsal varlığını korumak için bireysel özerkliğinden vazgeçmeye başlamıştır. Çok tehlikeli bir dönüm noktasıdır bu.</p>
<p>Faşizm bununla da yetinmez. Bütün devlet kurumlarını tekeline almaya girişir. En önemlisi de orduyu. Hitler, mutlak iktidarını ancak Reichwehr üzerinde hakimiyetini kurduktan sonra gerçekleştirebilmiştir. </p>
<p>Faşizmin en önemli adımlarından biri de parlamentoda çoğunluğu ele geçirip bu kurumu tamamen kitlemesidir. Parlamento böylece tamamen bir onay merciine dönüşür. Kararları Hitler ve dar çevresi alır. Parlamento artık Nazi çoğunluğun el kaldırma panayırıdır. Bundan sonraki aşama parlamentodaki muhalefetin adım adım suçlu ilan edilmesidir. Kimi milletvekilleri zaten hapislerde tutulmakta olan bir ülkede bunu da aşama aşama gerçekleştirmek en azından olmayacak şey değildir.</p>
<p>Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.</p>
<p>“Olmaz” deme yürekliliğini gösteren insanların çoğu kovalanmış ya da hapse atılmışsa olmazların hepsi olmaya başlar.</p>
<p>NAZİ’ler, çevrelerindeki ülkelere saldırabilmek için o ülkelerde önce iç NAZİ güçleri yarattılar. Bazen de Alman azınlıklardı bunlar (Südet Almanları gibi). Bu gruplar o ülkelerde, azınlık olmaktan gelen bazı haklı taleplere bile sahiplerdi. Bu taleplere dayanılarak ülkelerin içinde çatışmalar körüklendi. Hitler de bu azınlıkların hakları uğruna o ülkelere müdahale hakkına sahip olduğunu ileri sürmeye başladı. Bir ülkede iktidar, kendi ülkesinin dışındaki olup bitenlere ilişkin gittikçe daha demogojik beyanlarda bulunuyor ve o ülkelere ilişkin, müdahale anlamına gelecek talepler ileri sürmeye başlıyorsa, orada faşizmin yayılma istidadından söz etmek mümkündür.</p>
<p>Son bir nokta da şu: Hitler iktidara geldiğinde başta İngiliz liberal basını olmak üzere, batılı çevreler, NAZİ’lerin bir barış, demokrasi ve istikrar unsuru rolü oynayabileceğini yazmışlardı.</p>
<p>Tarih tekerrür etmez ama yanılgılar tekerrür eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>8 Mart 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F08%2Fbir-gece-ansizin%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/08/bir-gece-ansizin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>16</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ragıp Duran/Medyada 28 Şubat Sürüyor</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/06/ragip-duranmedyada-28-subat-suruyor/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ragip-duranmedyada-28-subat-suruyor</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/06/ragip-duranmedyada-28-subat-suruyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2012 14:51:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4878</guid>
		<description><![CDATA[Medyada 28 Şubat sürüyor &#8216;Medya açısından 28 Şubat dönemi devam ediyor&#8217; diyen gazeteci Ragıp Duran o dönem üzerinden yapılan tartışmaları değerlendirdi: &#8216;Gazetecilik, gazeteciliğin dışında bir siyasi misyon üstlenmiş olduğu için eski dönemin siyasi hesapları gazeteciler üzerinden de görülüyor. 28 Şubat döneminde Hürriyet ve Sabah&#8217;ın yöneticileri ile bugün Zaman ve Yeni Şafak&#8217;ın yöneticileri arasında bir fark [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><strong>Medyada 28 Şubat sürüyor</strong></div>
<div><strong>&#8216;Medya açısından 28 Şubat dönemi devam ediyor&#8217; diyen gazeteci Ragıp Duran o dönem üzerinden yapılan tartışmaları değerlendirdi: &#8216;Gazetecilik, gazeteciliğin dışında bir siyasi misyon üstlenmiş olduğu için eski dönemin siyasi hesapları gazeteciler üzerinden de görülüyor. 28 Şubat döneminde Hürriyet ve Sabah&#8217;ın yöneticileri ile bugün Zaman ve Yeni Şafak&#8217;ın yöneticileri arasında bir fark yok. Geçmişte Ertuğrul Özkök de gazetecilik yapmadı, bugün Ekrem Dumanlı da gazetecilik yapmıyor. Basında 28 Şubat üzerinden bir iktidar kavgası ve siyasi hesaplaşma süreci yaşanıyor&#8217;</strong></div>
<div><strong><em>Satır arası&#8230;</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><em>Yakın Türkiye tarihinin en tartışmalı konularından 28 Şubat&#8217;ın 15&#8242;inci yılı nedeniyle günlerdir birbiri ardına belgeseller, köşe yazıları, yazı dizileri ve haberler yayınlanıyor. Medyada &#8217;28 Şubat post modern askeri darbesi&#8217; diye yer bulmuş olan süreç geçen hafta ilginç bir biçimde asker-siyaset boyutuyla değil de, medya boyutuyla tartışılır oldu. Öyle ki &#8216;Medya mı iktidarı, iktidar mı medyayı kullandı belirsiz&#8217; tezleri bile gündeme geldi. 28 Şubat&#8217;ta ne olduğu kadar, bugün Türkiye basının birbirine yönelik suçlamaları da gelecek dönemde önemli araştırma ve belgesellere konu olacak türden. Bu nedenle medya-iktidar ilişkileri ve medya etiği konularında yazdığı eleştirileriyle tanınan, Apoletli Medya kitabının yazarı Ragıp Duran ile görüştüm. Medyada </em><em><br />
</em><em>28 Şubat sürecinin bitmediğini belirten Duran, bu tespitinin nedenlerini ayrıntılarıyla anlattı.</em></div>
<div><strong>ŞenayYILDIZ</strong><strong><br />
</strong><strong>senay.yildiz@aksam.com.tr</strong></div>
<div>Medya eleştirileriyle tanınan gazeteci Ragıp Duran 28 Şubat&#8217;ın 15&#8242;inci yıldönümü nedeniyle basında yaşanan kavgayı  Akşam&#8217;a yorumladı:</div>
<div><strong>- 28 Şubat&#8217;ın 15&#8242;inci yıldönümü dolayısıyla yapılan haber, yazı ve belgeseller medyada büyük bir tartışmayı alevlendirdi. Siz medya açısından o döneme nasıl bakıyorsunuz?</strong><strong><br />
</strong>28 Şubat&#8217;a ilişkin bugünkü tartışmaların bu kadar çıkmaza girmesi, kutuplaşması, sertleşmesinin önemli sebeplerinden biri aslında başka bir renkte 28 Şubat&#8217;ın devam ediyor olması. Yani, sonuç olarak iktidar ve muhalefetteki isimler değişti. Ama medya pratiği açısından bakıldığında, her dönemin kendine has ilişkileri olmasına rağmen medya-iktidar ilişkileri açısından özde değişen bir şey yok. <br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>-Ne kastediyorsunuz?</strong><strong><br />
</strong>Benim apoletli medya dediğim, Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin, dolayısıyla askeri iktidarın medya üzerinde uyguladığı toplumu yönlendirme, toplum mühendisliği yapma girişimlerine <br />
28 Şubat&#8217;ta tanık olduk. O dönemki mevcut kutuplaşmada açık bir şekilde TSK&#8217;nın safını tutan insanlar bugün muhalefetteler. O dönemin mağdurları ise bugün iktidar oldu. 28 Şubat&#8217;ın mağdurlarının bugün iktidardayken yaptıkları da o zaman kendilerine yapılanlara çok benziyor. Bu nedenle, 28 Şubat&#8217;ta mağdur veya iktidarda olan gazetecilerin bugün farklı söyleyecekleri, çok haklı oldukları bir nokta yok bence.</div>
<div><strong>MESLEKİ DEĞİL SİYASİ</strong><strong><br />
</strong><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- İki tarafı da aynı derecede sorunlu görüyorsunuz galiba?</strong><strong><br />
</strong>Bu sadece mesleki değil, siyasi bir mesele. Sadece eski iktidar ve yeni iktidara, yani her iki iktidara da 28 Şubat&#8217;tan önce de, sonra da tutum almış kesimlerin bugün bir şey söylemeye hakkı var. Çünkü 28 Şubat&#8217;ta mağdur oldukları halde kafalarını kaldırmayanlar, protesto etmeyenler bugün iktidara gelip, benzeri uygulamaları yapıyorlar. Keza bu dönemde mağdur olanlar, aynı şeyleri vakti zamanında rakiplerine yaptılar. Burada temel mesele iktidardır. İktidarda kimin olduğu çok fark etmiyor. Ali iktidardayken Veli&#8217;yi; Veli iktidardayken de Ali&#8217;yi ezer. Tabii ki mekanizmalar, işlemler tümüyle aynı olmaz. Ama iktidar olmanın verdiği gurur, kibir, üstten bakma, ezme ihtiyacı sürüyor. 28 Şubat&#8217;ta olduğu gibi bugün de birtakım insanlar gazetelerinden uzaklaştırılmak isteniyor, işten atılıyor. Burada gerçek anlamda özgürlükçü, her iki kutba birden karşı çıkabilme cesaretini gösterebilmiş benim bildiğim az sayıda kesim, kişi veya grup var. Mesela o dönem ÖDP &#8216;Hem postala, hem takunyaya karşı&#8217; gibi bir slogan yürütüyordu, Ahmet İnsel bu profildeydi.<br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- 28 Şubat askerlerle daha çok ilgili ama onları bir kenara bıraktık. Tüm kavga medya üzerinden dönüyor. Peki medya bu kadar güçlü müydü gerçekten? </strong><strong><br />
</strong>Teorik olarak medya dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman toplumu alt üst edecek, siyasi iktidarları al aşağı edecek, bir ülkeyi kurtaracak, batıracak, iktidarların genel çizgilerini değiştirecek kadar güçlü olmamıştır, olamaz da. Medya o kadar güçlü olsaydı&#8230; İzvestiya ve Pravda büyük bir ihtimalle dünyanın en güçlü gazeteleriydi ama Sovyet rejiminin çökmesini engelleyemedi. Egemen medya ideolojisinin sahipleri ve taraftarları medyanın çok güçlü olduğuna inanır ve toplumu da &#8216;Biz istediğimizi vezir yani bakan, istediğimizi de rezil ederiz&#8217; diye sloganlarla inandırmaya çalışır. Ama gerek yakın Türkiye tarihi, gerekse dünya literatürüne baktığımızda medyanın siyasi ideolojik, kültürel, askeri güçlerden daha güçlü bir araç olarak bir şeyler yaptığına tanık olmadık, olamayız da. Çünkü sonuç olarak bir üst yapı kurumudur medya.</div>
<div><strong>KILIÇLAR KAPIŞIYOR</strong><strong><br />
</strong><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- O zaman çok da alt yapısı yok mu medyanın rolüyle ilgili tartışmaların?</strong><strong><br />
</strong>Ama tabii küçümsememek de lazım. Çünkü medya ancak ve ancak temsil ettiği, arkasına düştüğü güç kadar güçlüdür. Arkasında ordu varsa, ordu ne kadar güçlüyse o kadar güçlüdür; AKP ne kadar güçlüyse o kadar güçlüdür. Bir gün AKP yıkılırsa, Yeni Şafak&#8217;ın, Zaman&#8217;ın bugünkü kadar etkili, güçlü olması tabii ki beklenmez. Geçmişte de iktidara yakın olan gazeteler kendi siyasi iktidarları ülke yönetiminden ayrılmak zorunda kaldığı zaman eski güçlerini koruyamadı. <br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Neden medya üzerinden hesaplaşılıyor peki?</strong><strong><br />
</strong>Fikrin, tutumun bizatihi kendisi değil; yansıması, yani medyadaki tezahürü daha çok ön plana çıktığı için medya üzerinden yapılıyor. Oysaki, 28 Şubat tabii ki önemli bir siyasi hadise. Düello yapan iki adam karşılıklı oturup, kapışacaklarına kılıçlar kapışıyor.</div>
<div><strong>1 MART DARBESİ DEĞİL</strong><strong><br />
</strong><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Ertuğrul Özkök &#8217;97&#8242;deki MGK&#8217;da imzaları atanlardan değil de, bunları haber yapan, yazı yazanlardan mı hesap sorulacak?&#8217; diye soruyor. Bu günlerde de bir tür operasyon gazeteciliği mi yapılıyor?</strong><strong><br />
</strong>Özkök&#8217;ün yazdıklarının şöyle bir haklı tarafı var: Eğer iş gerçekten medya üzerinden olsaydı bu 28 Şubat değil, 1 Mart darbesi diye literatüre geçerdi. Çünkü 28 Şubat&#8217;taki MGK&#8217;yı gazeteler -eğer Şubat o ay 29 çekmediyse- 1 Mart&#8217;ta bastı. 28 Şubat diye geçtiğine göre olay MGK&#8217;da. Bir olayın yansımasını olayın kendisinden daha vahim ve önemli olarak değerlendirmek söz konusu olmaz ve olmaması lazım. O dönemde merkez medya kamuoyunu mevcut iktidara karşı seferber edip, andıç gibi şeylere alet olunca okurlar gözünde inandırıcılığını ve saygınlığını kaybetti. Zafer Mutlu veya Ertuğrul Özkök gibi isimlere &#8217;28 Şubat&#8217;ta ne yapıyordun?&#8217; denilince kendilerini savunamıyorlar ama onların da bugün iktidara yakın gazetecilere &#8216;Sen beni bırak, kendine bak&#8217; demeleri de çok haksız değil.<br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Ne kastediyorsunuz?</strong><strong><br />
</strong>AKP iktidarını yitirdikten sonra yapılacak olan medya tahlillerinde de bugün daha henüz savcı iddianamesine girmemiş bilgilerin yandaş gazetecilerin köşelerinde yazıldığı, yayınlanmamış kitabın terör örgütü belgesi olarak gösterilip meslektaşlarımızın içeri atıldığı ve bunun doğru olduğunu yazan insanlar da yazılacak. Gerçekten tencere dibin kara, kimsenin kimseye bu dönemde yapabilecek bir eleştirisi yok. <br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Siz de 28 Şubat ve medya ilişkileri açısından en çok Ertuğrul Özkök&#8217;ü mu sorumlu tutuyorsunuz?</strong><strong><br />
</strong>Çok kolektif bir iş olduğu için kişilerle uğraşılmasını doğru bulmuyorum. Hürriyet ve Sabah diye baktığımızda o dönemki yayınları, Akın Birdal&#8217;ın vurulması, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand gibi birkaç kişinin daha işinden olmasına sebep olan meşhur andıç olayının sadece bu iki gazeteye verilmesi önemli. Ben iktidara yaranma zihniyetiyle hareket ettikleri için bugün Yeni Şafak ve Zaman&#8217;daki iktidar yanlısı genel yayın yönetmenleri ve köşe yazarlarıyla o dönemin Ertuğrul Özkök&#8217;ü ve Zafer Mutlu&#8217;su arasında çok fark görmüyorum. Onlar kamu çıkarı yerine iktidarı; yurttaş çıkarı yerine siyasi çıkarı, askeri veya ekonomik iktidarın sözcülüğüne savunuyorlar. O nedenle de 70 milyonluk ülkede o kadar reklam ve promosyona rağmen toplam gazete pazarı 5.5 milyon civarında. Bu vahim bir durum. Kimse de okuru suçlayamaz. Siz doğru dürüst gazete yaptınız da kimse almadı mı? Yok öyle bir şey!</div>
<div><strong>GAZETELER KIŞLA GİBİDİR</strong><strong><br />
</strong><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Mehmet Ali Birand&#8217;ın belgeseliyle Ertuğrul Özkök ve Emin Çölaşan arasında başlayan darbeye çanak tutma gerilimi&#8230; Ahmet Hakan&#8217;ın programında patlak veren Can Ataklı, Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan ve Bahattin Yücel&#8217;i kapsayan tartışmalar&#8230; Nasıl değerlendiriyorsunuz tüm bunları? </strong><strong><br />
</strong>Ahmet Altan &#8216;Yazı işlerindeki yöneticiler bildiklerinin yüzde 50&#8242;sini yazabilseler, Türkiye halkı çok daha bilgili olurdu&#8217; demişti. Bence bu çok doğru bir saptama. Yazı işlerinde çalışan herkes bilir bunu. Bahattin Yücel olayı yıllar sonra ortaya çıkacak bir şey değil! Ben apoletli medya derken bunu diyorum: Gazeteler biraz da kışla gibi, şeffaf olmayan yapılardır. Generalle emir erinin söylediğini bir tek onlar bilir. Şimdi ortaklık bozulunca böyle oluyor. Bir meslektaşımız da bir sürü toplantıya katılmış, tek satır yazmamış. Sorunca &#8216;Ben kitap yapacaktım&#8217; diyor. &#8216;Sen kitapçı mısın, gazeteci misin?&#8217; diye sorarlar adama. Gazetecinin öyle bir lüksü yok!<br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Mustafa Balbay&#8217;ı mı kastettiniz?</strong><strong><br />
</strong>Öyle darbe toplantılarına katılmış on tane gazeteci yok ki! Bunu savunanlar da var işte.<br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- 28 Şubat&#8217;ta bir kısmı suskun, bir kısmı sesini yükseltmiş kişiler şimdi dönemin ana akım medyasını hedef alıyor. Medyadaki meşhur tasfiye süreci mi işliyor bu şekilde?</strong><strong><br />
</strong>Medyadaki siyasi hesaplaşmayla birtakım kalemleri, yöneticileri rezil rüsva etmek ve meslekten uzaklaştırmaya yönelik bir süreç var. Yanılmıyorsam önce Ekrem Dumanlı, sonra Zaman&#8217;ın başka köşe yazarları neredeyse profil vererek bazı gazetecilerin olumsuzluklarının ortaya çıkacağını yazdı. Çok ayıp şeyler bunlar. Herhangi bir gazeteci arkadaşının görüşlerine karşıysan, onu yaz. Ama böyle arkasına siyasi iktidarı alıp geçmiş dönem üzerinden defter dürmek olmaz. Ben bildiğim bütün dillerde dünya medyasını izlemeye çalışıyorum, gazeteciler arasında böyle bir tartışma görmedim! <br />
<strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Biz niye böyleyiz peki?</strong><strong><br />
</strong>Bizde çok uzun zamandır gazetecilik, gazeteciliğin dışında bir siyasi misyon üstlenmiş olduğu için eski dönemin siyasi hesapları gazeteciler üzerinden de görülüyor. Geçmişte Ertuğrul Özkök de gazetecilik yapmadı, bugün Ekrem Dumanlı da gazetecilik yapmıyor. Her ikisi de zamanında gazetecilik yapsalardı, bugün &#8216;Bizim parti iktidarda, sizinki muhalefette&#8217; gibi bir yaklaşımları olmazdı. Eğer bu mekanizma düzelmezse, yarın öbür gün de bugünkülerden hesap sorulacak. Ama bu &#8216;Sen niye doğru dürüst gazetecilik yapmadın?&#8217; diye değil, &#8216;Sen niye o tarafı tuttun?&#8217; şeklinde siyasi bir hesaplaşma. Girin bir partiye, aday olun, siyaset yapın. Kimse bir şey demez. Meselenin özü şu: Türkiye&#8217;de işin başından beri gazetecilik yapılmadı ve hala da yapılmıyor.</div>
<div><strong>Yeşil Kemalistler ortaya çıktı</strong><strong><br />
</strong><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Medyada bir dönüşüm olduğu kesin. Medya-iktidar ilişkileri ve medya etiği bakımından eski medya ile yeni medyayı kıyasladığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz?</strong><strong><br />
</strong>Bu dönüşümde eski-yeni kıyaslamasından yana değilim ben. Ayıp olacak ama bu soru &#8216;Nagehan Alçı mı, Nuray Mert mi?&#8217; sorusuna benziyor. Tabii ki benim o konudaki tercihim belli. Kişilerle uğraşmanın hoş bir şey olmadığını biliyorum. Ama bu dönem bizim mesleğimizde yükseltilen, her gece nereye zaplasanız karşınıza çıkanlar ile bu dönemde mağdur olanların gazetecilik anlayışı, kültürü, birikimi, yaklaşımlarına bakınca bu yeni yükseltilen yıldızcıklar çok zayıf kalıyor. Yeniler sadece iktidarı övmek ve muhafeleti karalamak üzerine çalışıyorlar. Gazetecilik ölçüleri, kriterleri ve uygulamaları da geleneksel klasik gazetecilikten çok ayrılıyor. Özel yetkili savcılar var ya, bunlar da özel yetkili gazeteci konumundalar. Ama örneğin Türkiye&#8217;nin Kürt ve Ermeni meselesi, zorunlu askerlik, vicdani ret, eşcinsellik gibi birtakım hassas konularda AKP öncesi ve sonrasında bu yeni medyanın eskisinden haber ve köşe yazıları bakımından pek farkı yok. Cengiz Aktar&#8217;ın söylediği bir söz vardır: &#8216;Bunlar yeşil Kemalist&#8217; diyor. Bence de çok doğru söylüyor. Eskiden &#8216;Haki Kemalistlerin&#8217; uygulamalarından musdariptik, şimdi &#8216;Yeşil Kemalistler&#8217; çıktı. Yeşil Kemalistlerin haki Kemalistlere karşı çıkmaları da çok komik oluyor.</div>
<div><strong>Muhalefet etme mesleğiydi</strong><strong><br />
</strong><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Bugün medyadaki süreç cadı avına benziyor mu?</strong><strong><br />
</strong>Benziyor. Türkiye basın tarihinde Nazım Hikmet ile Peyami Safa arasında olduğu gibi gazeteciler arasında bugünküyle kıyaslanmayacak nitelikte polemikler olduğunu biliyoruz. Ama bugünkü manzaraya baktığımız zaman bir gazeteci adeta savcı yardımcısı gibi başka meslektaşlarının yakında tutuklanacağını veya savcılık tarafından çağırılacağını bildirebiliyor. O gazetecinin işi değildir. Türkiye basınında -mevcut siyasi kutuplaşmaya da uygun olarak- gazeteciler arasında bu kadar zıtlaşma olması, birbirlerini ihbar edecek hale gelmeleri ve bir muhalefet mesleğinin bir iktidar mesleğine dönüşmesi çok vahimdir. Benim hatırladığım, darbe dönemlerinde bile gazeteciler arasındaki husumet bugünkü aşamada değildi. Ayrıca yazılmamış kitap nedeniyle de kimse tutuklanmamıştı.</div>
<div><strong>Gazeteciler siyasi askerler oldu</strong><strong><br />
</strong><strong><br />
</strong></div>
<div><strong>- Son dönemde Ece Temelkuran, Nuray Mert gibi muhalif isimlerin köşelerini yitirdiklerini görüyoruz. Son olarak Milliyet Gazetesi Nuray Mert&#8217;i izne çıkardı. Nereye gidiyor hepimizin içinde bulunduğu bu gemi?</strong><strong><br />
</strong>Nuray Mert gibi muhalif dediniz&#8230; Doğru, yanlış bir tanım değil ama gazetecilik zaten muhalif bir iştir. Bir de şunu görelim: muhalif olup, iyi gazeteci olmayanlar da var. Nuray Mert, Ece Temelkuran, Ruşen Çakır&#8230; Bunlar muhalif oldukları için iyi gazeteci değildiler; iyi gazeteci oldukları için muhaliftiler. Bu çok önemli. Onlar da böyle bir medya ortamında bu tür insanlara ihtiyaç olmadığının farkındalar. Kendi görüşleri dışında hiçbir şeye tahammül edemiyorlar. Şimdi Nagehan Alçı&#8217;nın, Ahmet Kekeç&#8217;in egemen olduğu yerde tabii ki Mert&#8217;e, Çakır&#8217;a söz vermezler. Mehmet Altan&#8217;ın başına gelenlere bakın. Ahmet Şık, Nedim Şener gibi bir kısım arkadaşlarımızı hapse gönderiyorlar, bir kısım arkadaşlarımızı da köşelerinden ediyorlar. Banu Güven de bu süreçte dışarıda kalanlar arasında. Bence kitlesel bir kampanya bu. İleri demokrasi adı altında tek ses oluşturulmaya çalışıyor. Farklı sesler çıkaranlar tasfiye ediliyor. Medyanın bu kadar aşırı siyasi renk taşıması medyayı siyaset dünyasının taşeronu yaparken, gazeteciler de siyasi askerler haline dönüşüyor.</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F06%2Fragip-duranmedyada-28-subat-suruyor%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/06/ragip-duranmedyada-28-subat-suruyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Faşist Diktatörlüğe Doğru&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/05/fasist-diktatorluge-dogru/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fasist-diktatorluge-dogru</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/05/fasist-diktatorluge-dogru/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Mar 2012 07:56:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4875</guid>
		<description><![CDATA[  Bir başka açıdan baktığımızda politik iktidar ve toplumsal iktidar olarak iki iktidar biçimi ve bu iki iktidar biçimine bağlı dört rejim türü saptayabiliriz: 1. Politik iktidarın toplumsal iktidara hakim olduğu tek parti diktatörlükleri; 2. Politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine tabi kıldığı vesayet rejimleri; 3. Toplumsal iktidarın politik iktidarı kendine tabi kıldığı burjuva “demokrasi”leri; 4. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Bir başka açıdan baktığımızda politik iktidar ve toplumsal iktidar olarak iki iktidar biçimi ve bu iki iktidar biçimine bağlı dört rejim türü saptayabiliriz:</p>
<p>1. Politik iktidarın toplumsal iktidara <span style="text-decoration: underline;">hakim</span> olduğu <strong>tek parti diktatörlükleri</strong>; 2. Politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine <span style="text-decoration: underline;">tabi</span> kıldığı <strong>vesayet rejimleri</strong>; 3. Toplumsal iktidarın politik iktidarı kendine <span style="text-decoration: underline;">tabi</span> kıldığı <strong>burjuva “demokrasi”leri; </strong>4. Toplumsal iktidarın politik iktidara <span style="text-decoration: underline;">hakim</span> olduğu <strong>faşist diktatörlükler.</strong></p>
<p>“Hakim” ve “tabi” kelimelerinin altını çizdim, çünkü bu iki kelime arasında ilk bakışta sanki önemli bir fark yokmuş gibi görünmesine rağmen aslında toplumsal pratikte aralarında çok büyük bir farklılık vardır. “Hakim olmak” derken tam bir hegemonyadan; “tabi kılmak” derken kısmi bir hegemonyadan söz etmek istiyorum ki, bu, aşağıda sözünü edeceğim gibi, rejimler açısından çok önemli bir farklılığa işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Politik iktidarın (devletin diye de okuyabilirsiniz) toplumsal iktidara (ekonomik yapı diye de okuyabilirsiniz) tamamen hakim olduğu tek parti rejimlerinin yakın tarihteki en belirgin ve pür örneği Stalinist rejimdir. Politik iktidara hakim olan parti, siyasi yapıdan aşağıya doğru ilerleyerek önce burjuvaziyi, ardından da küçük mülk sahiplerini ve köylülüğü yok ederek (hatta önemli ölçüde bedenen de) toplumda mutlak bir iktidar kurmuştur.</p>
<p>Bu örneğe yaklaşan başka örnekler bulmak bir hayli zordur ama tek parti diktatörlük rejimlerinin, en azından bu örneğe yaklaşmayı denediklerini ve derece farklılıklarıyla kısmen de yaklaştıklarını söyleyebiliriz. Stalinist rejim kadar muazzam bir iktidar tekeli yaratamasalar da tek parti rejimlerinin yönelimi her zaman toplumsal iktidarı da ele geçirmek olmuştur. Bugün artık miyadını doldurmuş gözüken bu rejimlerden varlıklarını hâlâ devam ettirebilenler, toplumsal iktidar güçleri tarafından gerisin geri kovalanmakta, kendi yuvalarına (salt devlet aygıtlarına) sığınarak direnmeye çalışmaktadırlar.</p>
<p>Politik iktidarın toplumsal iktidarı kendisine tabi kıldığı rejim türlerini, bugün söylendiği gibi, vesayet rejimleri olarak adlandırabiliriz. Bu tür rejimlerde parlamento vardır, çok parti vardır, burjuvazinin ekonomik alanda iktidarı vardır ama politik iktidar toplumsal iktidara tabi değildir, tam tersine toplumsal iktidar üzerinde belli bir tabiyet ilişkisi, bir vesayet kurmuştur. Bu vesayetin illa askeri olması gerekmez. Bu, sivil bir vesayet de olabilir. Örneğin bu, bir devlet kurucu partinin vesayeti olabilir (1920-1970 arasında Meksika’da, 1940-1950 arasında Türkiye’de olduğu gibi). Politik iktidarla toplumsal iktidar arasında bir denge kurulmuştur ama bu dengede ibre politik iktidardan yanadır. Dolayısıyla politik iktidar her an toplumsal iktidara ve onun politik yapı içindeki ajanı olan parlamentoya müdahale edebilir. Türkiye’de AKP’nin iktidara gelişine, hatta 2007 yılına kadar politik iktidarın toplumsal iktidarı vesayet altında tuttuğu bir rejim yürürlükteydi. Ordudaki tutuklamalarla, son referandumla ve AKP’nin politik iktidarı kendine tabi kılmasıyla birlikte Türkiye’de köklü bir rejim değişikliği olduğundan söz edebiliriz.</p>
<p>Toplumsal iktidarın politik iktidarı kendine tabi kıldığı rejim türlerinin örnekleri, “batı demokrasileri” denen, kapitalist ekonomileri güçlü ülkelerde görülmektedir. Bu ülkelerde toplumsal iktidarın sahibi burjuvazi politik iktidarı ele geçirmemiş (belki de ele geçirmek işine gelmemiş), bunun yerine politik iktidarı kendine tabi kılmıştır. Dolayısıyla politik iktidar toplumsal iktidar tarafından ele geçirilmemiş olsa bile esasen ona tabidir ve onun “vesayetinden” çıkamaz, ona kafa tutamaz, onun ihtiyaçları yönünde hareket etmek zorundadır. Burjuvazi, politik iktidara tamamen hakim olmak yerine onu kendine tabi kılmakla belki de bir anlamda kendi sınıfsal varlığını ve konumunu da güvenceye almıştır. Çünkü geçmişte, toplumsal iktidarın politik iktidara tamamen hakim olduğu durumların bir felaketle sonuçlandığı önemli örnekler yaşanmıştır.</p>
<p>Bu örnek faşizmdir. <strong>Faşizm, toplumsal iktidarın politik iktidara tamamen hakim olduğu ve dolayısıyla toplumsal iktidarın tamamen politik iktidar haline geldiği rejimin adıdır.</strong> En saf halini Hitler rejiminde bulan bu örneği yakından incelediğimizde şunu görüyoruz: Toplumsal iktidar iki yönde hareket eder, hem mutlak toplumsal iktidar olmak, hem de politik iktidarı bütünüyle ele geçirmek yönünde. Hem toplumsal iktidar alanında genişler ve şişer, hem de politik iktidarı mutlak ve monolitik anlamda ele geçirmek üzere yukarıya doğru tırmanır. Toplumsal iktidarı sayesinde politik iktidarı ele geçirdikçe bu gücü, toplumsal iktidarı bütünüyle ve rakipsizce ele geçirmek için kullanır ve böylece adeta iki ip merdiveni de kendine destek yaparak zirveye doğru tırmanır.</p>
<p>Hitler’in Yahudileri imha etmesinin anlamı, toplumsal iktidarı bütünüyle, rakipsizce ve monolitik bir tarzda ele geçirme isteğiydi. Çünkü toplumsal, bir başka deyişle ekonomik iktidar alanında tekel kurmasının önündeki en büyük engel Yahudilerdi. Her türlü rakipten temizlenmiş olan toplumsal iktidar, politik iktidara mutlak bir şekilde sahip olmanın da garantisi olacaktı.</p>
<p>Böyle bir mutlak iktidar tekeline sahip olan faşizmin bundan sonra yöneleceği amaç kaçınılmaz olarak dış istila alanıdır. Çünkü bu kadar muazzam bir iktidar tekelinin dışa taşmaması mümkün değildir. Evet, Stalinist rejim de muazzam bir iktidar tekeliydi ama o, faşizmin tersine, politik iktidarın toplumsal iktidara hakim olması biçiminde tecelli ettiğinden ekonomik bir güçlülük ve dışarıya taşma durumuna gelememişti. Tersine, bu rejim hâlâ zayıf ekonomik temelini güçlendirme problemiyle uğraşmak zorundaydı, dolayısıyla dışa taşma potansiyeli Nazi Almanyası kadar güçlü değildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yukarıda, Türkiye’de politik iktidarın toplumsal iktidarı kendine tabi kılması durumunun, yani vesayet rejiminin AKP iktidarı ile birlikte sona erdiğini söylemiştim. Ve gerçekten de bu süreç tersine dönmüş, AKP, toplumsal iktidarın temsilcisi olarak politik iktidarı kendine tabi kılmış ve bir anlamda batı demokrasilerine benzer bir rejime doğru ilerler gibi gözükmüştür.</p>
<p>Ancak bu görünüş aldatıcıdır. Kanımca, AKP politik iktidarın vesayetine son verirken batı rejimlerinde olduğu gibi, politik iktidarı toplumsal iktidara tabi kılan bir rejim değil, politik iktidarı tamamen ele geçiren Hitler tipi faşist bir rejim kurma peşindedir. Öyle ki, AKP iktidarı, aynı Hitler gibi, bir yandan politik iktidarın ele geçirilmesi yönünde hızla ilerlerken, bir yandan da toplumsal iktidar alanında henüz ele geçiremediği kalelere saldırılar düzenlemekte, onları teslim almaya çalışmaktadır. İşte TUSiAD’a son saldırıların anlamı budur. Hatta “cemaat” denen örgütlenmeyle olan çatışmanın arkasında bile bunun yattığı söylenebilir. Daha doğrusu, o alanda kılıçlar şu yönde şakırdamaktadır: Toplumsal iktidar alanında güçlü olan “cemaat” politik iktidar alanına hamle yapmakta; buna karşılık, politik iktidar alanında güçlü olan AKP de, toplumsal iktidar alanına hamle yapmaktadır. Toplumsal iktidar alanında TUSİAD’la “cemaat”in geçici doğal müttefikler haline geldikleri düşünülebilir.</p>
<p>Öte yandan, vesayet rejiminin en güçlü unsuru olan ordunun teslim alınmış olması da, Hitler’in politik iktidar alanında hakimiyet kurmasına benzer bir yönde ilerlemektedir. Hitler de, politik iktidarı tamamen ele geçirebilmek için, o zamana kadar Reich cumhuriyeti üzerinde vesayet kurmuş olan Reichwehr’ı (Alman Genel Kurmayı) ele geçirmek için çetin bir mücadele vermişti.</p>
<p>Son bir nokta daha. Hitler gibi, hızla politik iktidar alanında ilerleyen ve bu alanı bütünüyle ele geçiren AKP iktidarı, eğer toplumsal iktidar alanında da mutlak bir iktidara oturursa, ekonomik ve politik gücünün taşması sonucu ister istemez dış istilaya da girişecektir. Şimdiden Türkiye’yi bölgesel bir hegemonyacı güç haline getirme çabaları böyle bir istilanın ön hazırlıkları olarak görülebilir.</p>
<p>Bölgenin kısmi bir yeniden paylaşım savaşına doğru yuvarlandığı bu dönemde, Türkiye de, AKP iktidarı altında, dış istilacı bir faşist diktatörlüğe doğru ilerlemektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>5 Mart 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="color: #0000ff;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F05%2Ffasist-diktatorluge-dogru%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/05/fasist-diktatorluge-dogru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>68</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anjel Dikme/Nedir Ermeni? &#8220;Piç&#8221; midir yoksa &#8220;Hiç&#8221; mi?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/02/anjel-dikmenedir-ermeni-pic-midir-yoksa-hic-mi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=anjel-dikmenedir-ermeni-pic-midir-yoksa-hic-mi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/02/anjel-dikmenedir-ermeni-pic-midir-yoksa-hic-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Mar 2012 12:52:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anti-emperyalizm ve Ulusalcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4869</guid>
		<description><![CDATA[  Ben mi soyunurum bu soruyu cevaplamaya? Ki Türkçe&#8217;de sevmediğim iki sözcükten biridir &#8220;Ermeni&#8221;.  Diğer sözcük de  &#8220;Anne&#8221;dir. Çocukluğumun tıravmasıdır, bu reddedişin kaynağı… Sokağa çıkmadan mamamın sıkı sıkı tembihlediği; &#8220;Sokakta sakın mama deme kızım.&#8221; cümlesinden geriye kalandır bu tıravma… &#160; Nefret ettiğim Ermeni sözcüğü,  küfürüdür  dilinde Anadolu insanımın… &#8220;Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz&#8221; diye haykırdı tüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>
<div dir="ltr">
<div> </p>
<div>
<div>
<div>
<div dir="ltr">
<div>
<p>Ben mi soyunurum bu soruyu cevaplamaya?</p>
<p>Ki Türkçe&#8217;de sevmediğim iki sözcükten biridir &#8220;Ermeni&#8221;. </p>
<p>Diğer sözcük de  &#8220;Anne&#8221;dir.</p>
<p>Çocukluğumun tıravmasıdır, bu reddedişin kaynağı…</p>
<p>Sokağa çıkmadan mamamın sıkı sıkı tembihlediği; &#8220;Sokakta sakın mama deme kızım.&#8221; cümlesinden geriye kalandır bu tıravma…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nefret ettiğim Ermeni sözcüğü,  küfürüdür  dilinde Anadolu insanımın…</p>
<p>&#8220;Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz&#8221; diye haykırdı tüm yürekleriyle insan(!)  kardeşlerim…</p>
<p>Yazmayı denerim pazar gününden beri…</p>
<p>Başladım yazıma. Giriş güzel, gelişme yazıldı ama sonuca varamadım bir türlü, eksikti bir seyler, bitiremiyordum bir türlü yazımı…Bitiremedim…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabahın sekiz buçuğuna kadar uyumadan okudum tüm görüşleri; yazılanları, karşı görüşleri&#8230;</p>
<p>Sonunda, bugün okuduğum bir yazıda  buldum cevabımı…</p>
<p>Cümle şuydu: &#8220;Aklıma hemen hocam Tayfun Atay&#8217;ın yıllar önce kaleme aldığı bir köşe yazısındaki şu  cümleleri geliverdi: &#8220;Piçlik hiçlikten evladır; ancak bir hiç olanlar piçlerle uğraşırlar.&#8221; *</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu cümleyi yeni okudum.</p>
<p> Benim kişisel olarak &#8216;piç&#8217; kavramını sorgulamam ise cok eskilerime dayanır.</p>
<p>Nedir piç dedikleri?  Diye sormalarım; yerli filmlerimizdeki çocuk kahramanların maruz kaldıkları hakaretleri, dışlanmışlıkları izlediğim çocukluk sinema günlerime kadar gider.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şöyle düşünürdüm: Bir kadın onlarca erkekle bile çiftleşse, bir tek kişinin dölünü tutar.</p>
<p>O halde çocuğun babası tek bir kişidir. Başka türlü olması bilimsel olarak mümkün değildir.</p>
<p>Bu durumda &#8220;Piçlik&#8221; kavramı bir yanılsamadır. Yanılgımızdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sözde; &#8220;Hocalı&#8217;da katledilen masum insanları anmak&#8221; için düzenlendiğine inanmamız istenilen, insanlık tarihinin utanç sayfalarından birine daha ekleme yapmaktan başka bir şeye hizmet etmeyen </p>
<p>o pazar günü yaşananlardan sonra bir kez daha sorguladım şu &#8220;Piçlik&#8221; denen  korkulası (!) durumu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düşündüm ve bir sonuca vardım.</p>
<p>Babam Malhas, anam Araksi.</p>
<p>İkisinin birleşmesinden yaradılmışım.</p>
<p>Sordum kendime: &#8220;Babamın kim olduğunu, adını  bilmemem mi daha zordu; yoksa &#8220;Hiç&#8221; olmam mı?</p>
<p>Biyolojik olarak; her yaradılmışın tek bir anası ve tek bir babası vardır.</p>
<p>O halde?</p>
<p>Babasının kim olduğunu bilmemek ; sadece toplumun bilimsellikten uzak bu değerlerinden ötürü, çocuk yüreklerde yaradır. Bizlerin oluşturduğu suni acılardır bunlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yıllar önce Paris&#8217;te, oturduğum semtin belediyesinin düzenlediği bir belgesel gösteriminde şunu izlemiştim:</p>
<p>Çin&#8217;de bir kasabada; bir  kadın topluluğu sadece çocuklarıyla yaşıyorlardı.</p>
<p>Kasabanın erkeklerini gece evlerine alıyorlardı.</p>
<p>Hamile kaldıklarında çocukları sadece kadınlara aitti.</p>
<p>Erkeklerin hiçbir hakkı yoktu çocuklar üzerinde.</p>
<p>Erkekler; doğanın onlara vermiş olduğu üreme, neslin devamını sağlama rollerini yerine getirmeleri için vardı hayatlarında.</p>
<p>Bu kadın topluluğunun günlük yaşamında erkeklere yer yoktu.</p>
<p>Tüm ihtiyaçlarını çalışarak kendileri karşılıyorlardı.</p>
<p>Sanmayın ki artık olmayan, tükenmiş bir topluluktan söz ederim.</p>
<p>Günümüzde hala varlıklarını sürdüren küçük bir azınlık toplumunu oluşturuyor bu kadınlar.</p>
<p>(Bu arada; hayatım boyunca böylesine mutlu, neşeli kadınları hiç bir zaman, hiç bir yerde görmediğimi söylemeden geçemeyeceğim.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hadi gelin yine soralım; nedir?  &#8220;Piç&#8221; </p>
<p>Kafan mı karıştı faşist kardeşim?</p>
<p>İyiye işarettir bu, endişelenme.</p>
<p>Belki düşünmek denen, insanı insan yapan en değerli özelliği kullanmaya başlarsın.</p>
<p>Senin anladığın anlamda piç olmanın,  bilimsel olarak mümkün olmadığı gerçeğini öğrenmen senin için kazanç olacaktır.</p>
<p>Yaratılmış hiç bir kulun &#8220;Piç&#8221; olması mümkün değilken; &#8220;Hiç&#8221; olması büyük ihtimaldir.</p>
<p>Şimdi sorarım sana &#8220;Vatan, millet, Sakarya&#8221; diye diye duyuları, algıları uyuşmuş kardeşim: </p>
<p>&#8220;Piç&#8221; mi olmayı yeğlersin, yoksa &#8220;Hiç&#8221; mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Anjel Dikme</p>
<p>Paris</p>
<p>2-03-2012</p>
<p>05-03</p>
<p>*</p>
<p>http://www.hristiyangazete.com/2012/03/pic-yaftasi-hicligin-sefaletini-gosterir-yalcin-cakmak/</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F02%2Fanjel-dikmenedir-ermeni-pic-midir-yoksa-hic-mi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/02/anjel-dikmenedir-ermeni-pic-midir-yoksa-hic-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Galiyev, Roy, Fanon&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/03/01/galiyev-roy-fanon/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=galiyev-roy-fanon</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/03/01/galiyev-roy-fanon/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Mar 2012 14:30:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anti-emperyalizm ve Ulusalcılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4866</guid>
		<description><![CDATA[  Kolonyalizm meselesine layıkınca ilk dikkat çekenin Lenin olduğu söylenir. Doğrudur da. Ne var ki, ilk dikkat çeken olmak, bu konuda en doğru tezleri geliştirmiş olmakla özdeş değil. Lenin de sömürge halkların mücadelesini, dünya işçi sınıfının yedek gücü olarak görüyordu, sonuç olarak. Daha da önemlisi, özellikle sosyalizm bir devlet olarak (Sovyetler Birliği) vücut bulduktan sonra, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Kolonyalizm meselesine layıkınca ilk dikkat çekenin Lenin olduğu söylenir. Doğrudur da. Ne var ki, ilk dikkat çeken olmak, bu konuda en doğru tezleri geliştirmiş olmakla özdeş değil. Lenin de sömürge halkların mücadelesini, dünya işçi sınıfının yedek gücü olarak görüyordu, sonuç olarak. Daha da önemlisi, özellikle sosyalizm bir devlet olarak (Sovyetler Birliği) vücut bulduktan sonra, Lenin, sömürge halkların mücadelesini, Sovyet devletinin çıkarları açısından değerlendirmeye, örneğin Afgan emirini ve Mustafa Kemal’i müttefikleri olarak görmeye başladı.</p>
<p>Lenin’in bakış açısı, kendileri de bizatihi sömürge halkların mensubu olan iki devrimci tarafından eleştiriye uğradı: Rusya Tatarlarından Sultan Galiyev ve Bengal kökenli Hintli M. N. Roy.</p>
<p>Her ikisi de, sömürge halkların mücadelesinin “yedek güç” olarak görülmesine karşı çıktılar. Her ikisi de ezilen sömürge halkların kapitalist-emperyalist dünya egemenliğinin yıkılmasında tayin edici bir öneme sahip olduğunu ileri sürdü. Her ikisi de sömürge halkların dünya devriminin yedek değil, temel gücü olduğunu belirtti. Ek olarak M. N. Roy, sömürgelerdeki “milli burjuvazi”nin tamamen reaksiyoner ve emperyalist işbirlikçisi olduğunu belirterek, III. Enternasyonal’de, Lenin’in “milli burjuvaziyle ittifak” tezlerine karşı koydu. Özet olarak, “Yerli mütegallibeyle, sultanlarla, ‘milli burjuvazi’yle ittifaka girerseniz sömürge ülkelerdeki ezilen işçi ve köylü kitlelerini kaybedersiniz&#8221; dedi açık açık. Lenin, sömürge ülkeden gelen bir devrimcinin görüşlerini elinin tersiyle kenara itecek kadar kör değildi. Roy’un eleştirilerini dikkate alarak tezlerinde düzeltmeler yaptı ve bir orta yol bulmaya çalıştı. Fakat düzeltilen tezlerde de “milli burjuvaziyle ittifak” anlayışının izlerini silmek mümkün olmadı. Daha sonra Stalin, bu tezleri iyice Menşevik bir yöne doğru eğerek, Çin’de ve başka sömürge ülkelerde, Komintern’in bilinen sağcı ve teslimiyetçi çizgisini yürürlüğe koydu.</p>
<p>Franz Fanon, sömürgeciliğe karşı savaşların belli başarılar kazandığı ve bu mücadelelerin “bağımsız ulusal devletler”le sonuçlandığı 1940’lı ve 1950’li yılların ardından tezlerini ortaya attı. Kuşku yok ki, bir Martinikli olan ve Cezayir kurtuluş savaşına fiilen katılan Frantz Fanon da Sultan Galiyev ve M.N. Roy’un soyundan geliyordu ve tezleri temelde onlarla uyum içindeydi. Ancak Fanon’un, öncüllerine göre bir avantajı vardı. Çok erken yaşta (34 yaşında) lösemiden ölse de Sömürgeciliğe karşı savaşın doğurduğu “ulusal devlet”lerin sonuçlarını görecek ve değerlendirecek kadar yaşamıştı. Aslında bu sonuçlar, öncülü olan Roy’un öngörülerini doğruluyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fanon ve Şiddet</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Ne var ki, Frantz Fanon, sömürgeciliğe karşı savaşta yücelttiği şiddetin, örneğin bugün vardığı noktaları görecek ve değerlendirecek kadar yaşamamıştı. Sanırım bunun değerlendirilmesi, bugün yaşayanlara düşüyor.</p>
<p>Frantz Fanon’un son derece önemli olan, “ulusal devlet”lerin kurulmasından sonra ortaya çıkan sonuçlara ilişkin değerlendirmelerine geçmeden önce, kısaca da olsa, şiddet konusundaki görüşlerini değerlendirmekte yarar var.</p>
<p>Önce şunu belirteyim. Jean Paul Sartre’ın, Frantz Fanon’un <em>Yeryüzünün Lanetlileri </em>(çev: Şen Süer, Versus, 2007) adlı temel eserine yazdığı önsözünde, Fanon’un şiddet konusundaki görüşlerini bir hayli aşırıya götürdüğü bir gerçektir ve bunu birçok düşünür belirtmektedir. Öyle sanıyorum ki, J.P. Sartre’ın bu konuda aşırıya gitmesinin nedeni, bir sömürgeci ülke aydını olmanın kendisinde yarattığı suçluluk duygusudur. Sartre, bir sömürgeci ülke aydını olarak sömürgeci şiddetinden öylesine utanç duymuştur ki, Fanon’un şiddet konusundaki görüşlerini iyice abartarak, sömürgecileri öldürmeyi bir fazilet haline getirmiştir. Şu malum, bir taşla iki kuş vurma hikâyesinden söz ediyorum. Sömürgecilere karşı savaşan anti-sömürgeci, bir sömürgeci öldürdüğü zaman hem bir sömürgeci ölmüş oluyor, hem de sömürgeciyi öldüren kişi özgürleşmiş oluyor. Oysa cinayet işlemek hiç de özgürleştirici bir edim değildir. Çünkü, birincisi, sömürgecilik tek tek sömürgecilerin bedenleriyle bağlı bir şey değildir; ikincisi, ve bence daha önemlisi, sömürgeciyi öldüren kişi özgürleşmez, uzun erimde moral bakımdan çöker, özgür bir bireye değil, zorba bir katile dönüşür, giderek aynı silahı kendi halkına da doğrultur, nitekim bunun böyle olduğu sayısız örnekle kanıtlanmıştır; üçüncüsü, öldürmeye ve ölmeye bu kadar kitlenmiş bir savaşçı, giderek silaha tapmaya başlar ve silaha tapmanın en kötü sonucu, daha büyük bir silahlı güç karşısında boyun eğmektir. Bunun da örnekleri az değildir.</p>
<p>Elbette bununla, sömürgeciliğe karşı mücadelede hiç silah kullanılmamalıdır demek istemiyorum. Silah, bağımsızlık için mücadele eden halklar için önemli ve gerekli bir unsurdur. Çünkü silah, bir cinayet ya da öldürme aracı olduğu kadar, bir savunma aracıdır da. Elbette savunma sırasında da silahla karşı taraftan birileri öldürülebilir ama iki öldürme edimi arasında ahlaki bakımdan oldukça büyük bir fark, hatta zıtlık vardır. Birincisinde öldürme, insanı psikolojik olarak yıpratır (çünkü, örneğin bir suikastla öldürdüğünüz sömürgeci o an derhal bir mazluma dönüşmüştür; ya da bastığınız karakoldaki jandarma eri artık bir sömürge muhafızı değil, mazlum bir köylü çocuğudur); ikincisinde ise, sadece üzerinize gelen bir caniyi öldürmek zorunda kaldığınızdan ve belki de çok sayıda masum insanı ölümden kurtardığınızdan, bu öldürme edimi sizde bir moral çöküntüye yol açmayacağı gibi, halkı cesaretlendirdiği ve özsavunma bilincini geliştirdiği için yerindedir de.</p>
<p>Frantz Fanon’un şiddet konusundaki görüşlerine geçecek olursak… Fanon’da şiddetin hangi anlamda onaylandığı tam olarak net değildir. Netleşmemiz açısından şiddetin türleri ve aşamaları noktasında bazı ayrımlar yapmamız gerekmektir:</p>
<p>1. <strong>Sömürge halkının sömürgecilere karşı kitlesel ayaklanmasının doğurduğu şiddet</strong>: Bu şiddet tamamen spontanedir ve büyük bir haklılık içerir. Taştan ateşli silaha kadar birçok şiddet unsuru içeren bu şiddet türünün bir halkın ayağa kalkmasında ve sömürgecileri geri çekilmeye zorlamasında son derece önemli bir rol oynadığı inkâr edilemez;</p>
<p>2. <strong>Sömürgeciliğe karşı mücadelenin bir gerilla savaşı şeklinde örgütlenmesi</strong>: Bu da temelde haklı bir mücadeledir ve şiddet, hatta örgütlü şiddet içerdiği için baştan ve toptan reddedilemez. Hatta bu mücadelenin geçmişte ve günümüzde bazı olumlu örnekleri ve sonuçları da vardır. Örneğin Vietnam’da önce Fransız sömürgecilerine ve Amerikan emperyalistlerine karşı verilen gerilla mücadelesi böyle bir olumlu örnek olarak ele alınabilir. Bu şiddet içeren mücadelede sömürgeci ve emperyalistlerin son derece hunharca davrandıkları bilinmektedir ama gerillaların moral ölçüleri zorlayacak bir hunharlık ya da haksızlık yaptıklarına ilişkin pek bir anlatı söz konusu değildir.</p>
<p>Bir diğer olumlu örnek, gerilla gücünü sadece bölge halkının güvenliği ve özsavunması için kullanan, Meksika’daki Zapatista hareketidir. Zapatista gerillaları, hakim oldukları bölgelerde, hükümet güçleri üzerlerine gelip ateş etmedikçe silahlarını ateşlememekte ve bölgeleri dışındaki hükümet güçlerine de silah sıkmamaktadırlar.</p>
<p>3. <strong>Silahlı mücadelenin her türlü moral endişeyi askıya aldığı ve böylece, bir anlamda bir misilleme savaşına dönüştüğü durumlar.</strong> İşte şiddetin bu türü son derece tehlikelidir ve düşmana verdiği zararın ötesinde, sömürgeciliğe karşı savaşanlara zarar verir bu tür bir savaş. <strong>Birincisi</strong>, misilleme savaşı, mazlumu zalim, zalimi de mazluma dönüştürdüğü için, halka moral vermek yerine halkın moralini bozar ve sindirir. <strong>İkincisi</strong>, halkın, sömürgeci güçlerden olduğu kadar, misillemede bulunan gerillalardan da korkmasına ve içine kapanmasına yol açar. O noktadan sonra halk, gerillaya yardım ediyor gözükse bile bu, esasen korkuya dayanan bir yardımdır. O andan itibaren ayağa kalkan bir halktan değil, korkan bir halktan söz etmek gerekir. <strong>Üçüncüsü</strong>, bu tür bir şiddet, savaşçıyı da mekanik bir savaş aygıtına dönüştürür. Savaşçı, artık sömürgeciliğe karşı savaşan bilinçli bir varlık değil, merkezi disipline boyun eğen bir ölüm makinesidir. <strong>Dördüncüsü</strong>, silahlar yalnız sömürgeciyi değil, anti-sömürgeci savaşçıyı da sindiren bir rol oynar. Artık itiraz etmek, emirleri eleştirmek, komutanın emirlerinin yanlışlığını söylemek mümkün değildir. <strong>Beşincisi</strong>, savaşın amansızlığı, anti-sömürgeci bilinci yükseltmek yerine, savaşçının moralini kırar. Savaşın, karşılıklı bir kan banyosuna dönüştüğü gibi bir görünüm, haklılığın doğurduğu yüksek morale zarar verir. Herhangi bir karakol baskınında öldürülen sömürge askeri, gerillanın moralini yükseltmek yerine onda insani bir acıma duygusuna yol açar (eğer bu tür duygular hâlâ tamamen körelmemişse). Eğer bu tür duygular tamamen yok olmuşsa daha da kötüdür. O zaman gerilla ufkunu ve insani güdülerini tamamen yitirmiş demektir ki, bu en kötüsüdür. O zaman sömürgeciliğin yerine gelecek olanın ne olduğu bile tartışılır bir hal almıştır. <strong>Altıncısı</strong>, her silahlı güç bir iktidardır ve her iktidar yeni bir zulmün bekçisi olmaya adaydır. Bu durumda artık sömürgeciliğe karşı savaşın hayırlı bir sonuca ulaşıp ulaşmayacağı, gerillanın zaferinin bir “kurtuluş” olup olmadığı bile tartışma konusu yapılmalıdır. Kaldı ki, bu tür silahlı güçlerin yeni kurulan “ulusal devlet”te bu sefer yeni egemenlerin bekçisi rolünü oynadıkları bilinmektedir ki, buna, aşağıda değineceğim gibi, Fanon da dikkat çekmektedir.</p>
<p>İşte Frantz Fanon’da bu ayrımlar yoktur. Belki de bunları tahlil etmeye zamanı olmamıştır. O sadece bir başlangıca işaret etmekle yetinmiştir. Evet ama yaşanan bunca deneyden sonra, Fanon’un şiddet övgüsünü tekrarlamak yerine ayrıntılara girip olumluyla olumsuzu ayırt etmeye çalışmak daha doğru olmaz mı?</p>
<p>Şiddet meselesini burada bağlayıp Fanon’un, sömürge sonrasında kurulan “ulusal devlet”lere ilişkin saptamalarına geçmeden önce kısaca bir noktayı daha berraklaştırmak isterim. Bugün şiddete daha eleştirel yaklaşanlara yöneltilen bir eleştiri var. Şiddeti eleştirenlerin, “nereden gelirse gelsin, şiddetin her türlüsüne karşıyız” dedikleri ileri sürülüyor. Bunu gerçekten böyle söyleyenler olabilir. Ama ben kendi adıma net bir şekilde belirteyim. Ben böyle düşünmüyorum. Yani “şiddet nereden gelirse gelsin, şiddetin her türlüsüne karşıyım” demiyorum. Bir halkın şiddet içerebilecek anti-sömürgeci mücadelesini sırf şiddet içerdiği için reddetmeyi doğru bulmuyorum. En iyi ve somut örneği Zapatistalar olan özsavunmaya yönelik şiddeti reddetmiyorum. Hatta Vietnam örneğinde olduğu gibi, en azından iktidara gelmeden önceki anti-sömürgeci gerilla savaşına olumlu bakıyorum. Ama moral ölçüleri bir kenara atmış kör bir şiddeti ve isterse adı gerilla savaşı olsun, bu tür gerilla savaşlarını, her şeyden önce sömürge halkını sindirdiği, korkuttuğu, içine kapanmasına yol açtığı için doğru bulmuyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fanon’u Okurken</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu bölümde, Fanon’un son derece önemli bulduğum, sömürgecilik sonrası yozlaşmayla ilgili fikirlerine yer vereceğim. Buradaki saptamalara büyük ölçüde katılmakla birlikte, Fanon’un kullandığı bazı kavramların bugün eskimiş olduğunu düşündüğümü belirtmeliyim. Kolaylık olsun diye, alıntılarda geçecek olan bu tür katılmadığım kavramların ve bazen saptamaların altını çizmekle yetineceğim.</p>
<p>Fanon, o zamanki Marksist ana akımın ve Maoist üçüncü dünyacılığın tersine, “milli burjuvazi”ye hiç olumlu bakmamaktadır:</p>
<p><strong>“Ulusal burjuvazi, tarihsel misyonunu keşfetmiştir: aracılık. Görmüş olduğumuz gibi burjuvazinin işi <span style="text-decoration: underline;">ulusu dönüştürmek</span>le hiç ilgili değildir; bugün yeni-sömürgecilik maskesi ardına gizlenmeye zorlanmış kapitalizm için bir iletim hattı işlevi görmekten ibarettir. Ulusal burjuvazi Batı burjuvazisiyle ilişkilerinde bayilik rolünü hiç aldırmadan ve büyük bir gururla oynar.”</strong> (s. 153)</p>
<p><strong>“Gelişmiş ülkelerde burjuva diktatörlüğünün burjuvazinin ekonomik gücünün ürünü olduğunu biliyoruz. Oysa az gelişmiş ülkelerde lider moral gücünü temsil eder; bu gücün arkasında da genç ulusun zayıf ve yoksul burjuvazisi zenginleşmeye karar verir.”</strong> (s. 165)</p>
<p>Yeni “ulusal devlet”in yeni sömürgeciliğe bağlanması:</p>
<p><strong>“Genç devletin ekonomik kanalları geri dönüşü olmayan bir şekilde yeni-sömürgeci sisteme doğru kayar. Eskiden korunan <span style="text-decoration: underline;">ulusal ekonomi</span> bugün tam olarak devlet güdümündedir. Bütçe borç ve hibelerle dengelenir, üç dört ayda bir devlet başkanları ya da hükümet heyetleri sermaye arayışı için eski metropolleri arşınlar.”</strong> (s. 166)</p>
<p>Lider ve milli burjuvazi. Bu tanım size birilerini hatırlatacak mı bakalım:</p>
<p><strong>“Bağımsızlıktan önce lider, bir kural olarak, halkın arzularının… cisimleşmiş haliydi. Ama bağımsızlık ilan edilir edilmez…lider gizli amacının maskesini çıkarır: yalnızca durumdan en iyi şekilde yararlanmaya niyetli ulusal burjuvaziden ibaret şirketlerin genel başkanı olmak”</strong> (s. 165)</p>
<p><strong>“Azgelişmiş ülkelerde burjuva aşama imkânsızdır. Polise dayalı bir diktatörlük ya da rantiye kastı pekâlâ mümkün olabilir ama bir burjuva toplumu başarısız kalmaya mahkûmdur.”</strong> (s. 172)</p>
<p>Ve tek parti sistemi:</p>
<p><strong>“Ekonomik bakımdan güçsüz olan, sınıf tahakkümü ilkesine dayanan, tutarlı toplumsal ilişkiler kuramayan burjuvazi en kolay gibi görünen çözümü seçer: tek parti sistemi… Tek parti, burjuva diktatörlüğünün modern biçimidir: maskesiz, boyasız, vicdansız, her açıdan kinik.”</strong> (s. 164)</p>
<p><strong>“Kitlelerin gerçek ihtiyaçlarına dayalı bir ideolojinin gerçek dolaşımını sağlamak üzere tasarlanmış organik parti, bireysel çıkarlar sendikasına dönüşmüştür.”</strong> (s.168)</p>
<p><strong>“…en yüzeysel gözlemciler bile, artık iskelete dönüşmüş partinin tek rolünün halkı hareketsizleştirmek olduğunu görebilir.”</strong> (s. 170)</p>
<p><strong>“Kitleler açtır ve artık Afrikalı olan polis de özellikle onlara güven vermez. Kitleler araya mesafe koymaya, sırtlarını dönmeye ve kendilerini dışlayan bu ulusa ilgilerini yitirmeye başlar.”</strong> (s.168)</p>
<p>Şu tanım size hangi partiyi hatırlatacak bakalım:</p>
<p><strong>“Burjuvazinin elinde gerçek bir iktidar aracı haline gelmiş olan parti, devlet aygıtını güçlendirir ve halkın elini kolunu bağlayarak hareketsiz hale gelmesine yol açar. Parti devletin halk üzerindeki denetimine yardımcı olur. Giderek bir zor aracı haline gelir ve açıkça anti-demokratiktir… kurumsal düzeyde de parlamenter aşamayı es geçer, Nasyonal-Sosyalist türde bir diktatörlüğü seçer.”</strong> (s. 170)</p>
<p><strong>“…partiye kitleleri izleme görevi verilir. Parti, yönetim ve polis gücünü iki katına çıkarır ve ülke yönetimine halkın gerçek katılımını sağlamak amacıyla değil, hükümetin onlardan itaat ve disiplin istediğini sürekli hatırlatmak amacıyla kitleleri denetler.”</strong> (s. 179)</p>
<p><strong>“Şekilsiz halk yığını, ya gözünü boyayarak ya da polisiye korkuyla sürekli dizginlenmesi gereken kör bir güç olarak görülür. Parti bir barometre, bir istihbarat servisi haline gelir. Militanlar muhbirlere dönüşür. Köyleri cezalandırma görevi militanlara verilir. Henüz baş vermiş muhalefet partileri coplarla ya da taş yağmuruyla tasfiye edilir.”</strong> (s. 180)</p>
<p>Ve ordu-polis rejimi:</p>
<p><strong>“Kural olarak muazzam zenginliğin büyük sefaletle yan yana yaşadığı bu yoksul, azgelişmiş ülkelerde ordu ve polis rejimin temel dayanaklarını oluşturur; yine hatırlanması gereken başka bir kurala göre her ikisi de yabancı uzmanların danışmanlığındadır. Bu polis ve ordunun gücü, ulusun geri kalanının yaşadığı korkunç sefaletle doğru orantılıdır. Ulusal burjuvazi büyük yabancı şirketlere kendini gitgide daha pervasızca satar.”</strong> (s. 171)</p>
<p>“Vesayet rejimi” yeni-sömürgeci düzenin ayrılmaz parçası:</p>
<p><strong>“Ne var ki böyle bir sömürü düzeyi ve devlete yönelik böyle bir güvensizlik kaçınılmaz olarak halk kitlesi içinde hoşnutsuzluğa yol açacaktır. Rejim bu koşullarda daha da sertleşir. Bu yüzden ordu sistematik baskının vazgeçilmez aracı haline gelir. Parlamento yerine ordu hakemlik rolünü üstlenir. Ama er ya da geç nüfuzunun farkına varır ve sürekli muhtıra tehdidiyle hükümetin gözünü korkutur.”</strong> (s. 172)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fanon’un modasının geçtiğini düşünenler yanılıyor. Fanon bu tespitleriyle bugün de günceldir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>1 Mart 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: Calibri; font-size: small;"> </span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F03%2F01%2Fgaliyev-roy-fanon%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/03/01/galiyev-roy-fanon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>17</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devenin Nalı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/27/devenin-nali/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=devenin-nali</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/27/devenin-nali/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Feb 2012 10:16:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Denemeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4860</guid>
		<description><![CDATA[  Bütün hayvanlara sempatim vardır ama develere özel bir sempati beslerim. Ne güzel gözleri, ne güzel dudakları vardır. Ne de çilekeş ve terbiyeli hayvanlardır. İnsanlar, develerden hareketle bazı özdeyişler üretmişlerdir. Abartılı durumları anlatmak için “devenin nalı” derler mesela. Devenin toynakları biraz büyüktür ya. Bir de deveye sormuşlar, boynun niye eğri diye, deve de, nerem düzgün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Bütün hayvanlara sempatim vardır ama develere özel bir sempati beslerim. Ne güzel gözleri, ne güzel dudakları vardır. Ne de çilekeş ve terbiyeli hayvanlardır.</p>
<p>İnsanlar, develerden hareketle bazı özdeyişler üretmişlerdir. Abartılı durumları anlatmak için “devenin nalı” derler mesela. Devenin toynakları biraz büyüktür ya. Bir de deveye sormuşlar, boynun niye eğri diye, deve de, nerem düzgün ki demiş. Şimdi, bu son sözü, dün Taksim’de gösteri yapan faşistlerle ilgili söyleyeceğim ama develer alınır diye korkuyorum. Asla deve gibi duyarlı ve sezgileri güçlü bir hayvanla duyarlıktan nasibini almamış faşistleri aynı kefeye koymak değil niyetim. Sadece bir yukarıdaki metaforu kullanmak amacım. Bu faşistlerin nereleri düzgün ki.</p>
<p>Bir gazete fotoğrafı duruyor önümde. MHP Fatih ilçe Teşkilatı’nın flaması görülüyor bu fotoğrafta. Bakalım bu flamada yazılanlarda düzgün bir şey var mı?</p>
<p>“<strong>Bu</strong> <strong>vahşete insanlık vijdanıyla yakınlaşamayanların hepsinin Ermeni olması Hayvanlıklarındandır</strong>”</p>
<p>9 kelimeye bu kadar çok yanlışı sığdırabilmek herhalde ancak faşist bir kafanın ürünü olabilir.</p>
<p>Birincisi: Hangi vahşete? İnsan bir slogan atarken ya da flama yazarken olayın ne olduğunu belirtir, değil mi?</p>
<p>Hadi bunu geçelim.</p>
<p>Pek fazla Türkçü olanlar Türkçeyi bilmiyorlar. “Vijdan” diye bir sözcük yok Türkçede. Herhalde “vicdan” demek istemişler. Kendilerinde olmadığı için telaffuz etmeleri de zor olmuş demek ki.</p>
<p>“Hepsinin Ermeni olması”. Hımm… “Hepimiz Ermeniyiz” diyenleri kastediyor olmalılar. Ama zekâları buradaki “Ermeniyiz”in sembolik anlamını kavramaya elverişli değil. Kaldı ki, sembolik değil de, gerçek anlamda “Ermeniyiz” deseler ne olacak ki. Herhangi bir milliyetten olmak suç mu? Üstelik, aynı insanların Hocalı katliamı söz konusu olduğunda, “hepimiz Azeriyiz”, Bulgaristan’da Türklere yapılan baskılar söz konusu olduğunda “hepimiz Türküz” dediklerini kavrayamayacak kadar ilkeller.</p>
<p>Sonra tamamlamışlar: “hayvanlıklarındandır”. Sanki hayvan olmak kötü bir şeymiş gibi. Keşke hayvanların sezgi ve aklından biraz nasibini alsaydı bu ırkçı ve her türlü canlının düşmanı yaratıklar.</p>
<p>Ayrıca cümleleri de yanlış. “vahşete insanlık vijdanıyla yakınlaşmak” ne demek? Vahşete, “insanlık vijdanıyla” bile olsa <em>yakınlaştığınız</em> zaman vahşetin yakınında yer alırsınız. Eh ne diyelim, şecaat arzederken merdi Kıpti sırkatin söyler demişler.</p>
<p>Artık diğer ırkçı, intikamcı faşist sloganlar üzerinde durmayayım. İçişleri Bakanı’nın böyle bir faşist gösteride esip üfürmesinin üzerinde de durmayayım.</p>
<p>Bu noktada sözü, “yetmez ama evet”çilere bırakmak en doğrusu. Daha yetmedi mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>27 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F27%2Fdevenin-nali%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/27/devenin-nali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>62</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyasi Durum Üzerine Bazı Spekülasyonlar&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/27/siyasi-durum-uzerine-bazi-spekulasyonlar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=siyasi-durum-uzerine-bazi-spekulasyonlar</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/27/siyasi-durum-uzerine-bazi-spekulasyonlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Feb 2012 07:28:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4856</guid>
		<description><![CDATA[  (Her iki yazı da Yeni Harman’ın Şubat sayısında yayımlanmıştır.) &#160; Şahsi Sitem olan Aşk ve Devrim (www.gunzileli.com) sitesinde yayımladığım, 28 Ocak 2012 tarihli, “İslami Sağ Devletleşince…” yazısını şöyle bitiriyordum: “Dolayısıyla devlet baskısıyla İslamcı baskı AKP-Devlet iktidarının şahsında birleşerek eski şehir orta sınıfının (CHP), emekçilerin (sol) ve Kürtlerin (BDP) üzerine buldozer gibi yürümektedir. O zaman?” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p><strong>(Her iki yazı da <em>Yeni Harman</em>’ın Şubat sayısında yayımlanmıştır.)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şahsi Sitem olan <em>Aşk ve Devrim </em>(<a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a>) sitesinde yayımladığım, 28 Ocak 2012 tarihli, “İslami Sağ Devletleşince…” yazısını şöyle bitiriyordum:</p>
<p>“Dolayısıyla devlet baskısıyla İslamcı baskı AKP-Devlet iktidarının şahsında birleşerek eski şehir orta sınıfının (CHP), emekçilerin (sol) ve Kürtlerin (BDP) üzerine buldozer gibi yürümektedir.</p>
<p>O zaman?”</p>
<p>Kaldığım yerden devam edeyim. Eğer durum yukarda özetlediğim gibiyse yakın geleceğe ilişkin bazı spekülasyonlar yapmak istiyorum.</p>
<p>Öncelikle İslami Sağın (yani AKP iktidarının) devletleştiğine ilişkin tezimin nereden kaynaklandığını açıklamalıyım.</p>
<p>Birincisi, Ermeni meselesi; ikincisi, Kürt meselesi; üçüncüsü, Kıbrıs meselesi.</p>
<p>AKP iktidarı, İslamcı bakışı dolayısıyla 1915 Ermeni kıyımına ilişkin hiçbir zaman olumlu bir bakışa sahip olmadı ama “İttihatçı gelenek”le kapışma halindeymiş gibi gözüktüğü geçmiş yıllarda, sanki bu konuda da farklı bir tutum takınacakmış gibi yaptı. Ne var ki, özellikle son bir yılda, devlet iktidarına iyice oturdukça (ne yazık ki, liberallerimiz AKP’nin devlet iktidarına oturmak için yürüttüğü bu mücadeleye “askeri vesayet rejimi”ne karşı mücadele adını verdiler ve “sivilleşme” adına bu devletleşme eylemini desteklediler) Ermeni meselesinde de tamamen devlet tutumu almaya başladı. Yani AKP devleti ele geçirdikçe devlet de AKP’yi ele geçirdi.</p>
<p>AKP’nin Ermeni sorununda devlet tutumu aldığının en belirgin işareti, AKP iktidarının, “Ermeni soykırımı yoktur” dediği için İsviçre’de mahkûm edilen Doğu Perinçek’in AİHM’de açtığı davaya onun safında katılmasıdır<a href="http://www.aydinlikgazete.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=5059:perncek-hakli-sze-meydan-okudu&amp;catid=35:joomla&amp;Itemid=95"><span style="font-family: Calibri; color: #0000ff; font-size: small;">http://www.aydinlikgazete.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=5059:perncek-hakli-sze-meydan-okudu&amp;catid=35:joomla&amp;Itemid=95</span></a><span style="font-family: Calibri; font-size: small;">. </span></p>
<p><em>Aydınlık </em>gazetesinin 3 Kasım 2011 tarihli nüshasında manşetten verdiği haberin girişinde şöyle denmektedir: “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır. 1915’te soykırım yapmadık, vatanımızı savunduk dediği için İsviçre’de para cezasına çarptırılan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in İsviçre aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) açtığı davaya Türk Hükümeti de katılım başvurusunda bulundu. Hükümet davaya Perinçek’in safında katılarak, Perinçek, 1915’te yaşanan tarihsel olayların soykırım olarak sınıflandırılmasına meydan okumuştur şeklinde görüş bildirdi.”</p>
<p>Hrant Dink davasında AKP hükümetinin izleri örtbas eden tutumu ve karar da bu yönelimi doğrulamaktadır.</p>
<p>AKP hükümeti, bana kalırsa “Kürt açılımı”nı ilan ettiği ve Cumhurbaşkanı’nın ağzından “iyi şeyler olacak” dediği dönemde de bir oyalamaca siyaseti içindeydi. Aslında amacı, bu tür söylemlerle Kürtleri teslim almak ve ardından bastırmaktı. Teslim alma siyaseti tutmadı, bunun üzerine doğrudan saldırı ve bastırma siyasetini başlattı. Elbette bu saldırma ve saldırı siyasetinin Uludere faciasına varacak boyutlarda sürdürülmesi, katliamın ardından Genel Kurmay Başkanına teşekkür edilmesi AKP’nin AKP-Devlet haline geldiğinin en belirgin göstergesidir. KCK tutuklamaları bütün hızıyla bugün de sürmektedir. Artık ortada ne açılım ne de “iyi şeyler” kalmıştır.</p>
<p>Son olarak, Denktaş’ın ölümüyle ortaya çıkan manzara, AKP-Devlet’i tam olarak tescil etmektedir. Bundan 4-5 yıl önce Avrupa’nın çözümünü benimseme eğiliminde olan AKP hükümeti, devletçi Denktaş’la ve T.C. Devletiyle çatışma halindeydi. Son cenaze törenleri, böyle bir çatışmanın ortadan kalktığını ve AKP’nin devlet olduğu ölçüde Denktaş’ı da benimsediğini ortaya koymaktadır. AKP’li basın ile devletçi ve ulusalcı <em>Aydınlık</em>’ın “yavru vatan ve ulusal kahraman Denktaş” söylemlerinde yan yana geldiklerini izlemek ilginçti. Bu noktaya <em>Taraf </em>gazetesindeki bir yazısında Ahmet Altan da temas etmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şimdi bu olguların ardından siyasal güçlerin saflaşmalarındaki değişikliklere değinebilir veya değişiklik ihtimallerine dayanan spekülasyonlarda bulunabiliriz.</p>
<p>Kanımca, ulusalcı eğilimin içinde yer alan <em>Cumhuriyet </em>gazetesinde ve CHP’de önemli bir değişiklik yaşanmaktadır. Bu değişiklik, özellikle KCK tutuklamalarına karşı tutumda belirgindir. Eskiden CHP ve <em>Cumhuriyet </em>bu tür tutuklamalara ses çıkartmaz, hatta hayırhah davranırken artık tutumlarını değiştirmiş görünüyorlar. CHP sözcüsü, geçenlerde KCK tutuklamaları üzerine sorulan bir soruya “kanunsuzluk” diye karşılık verdi. Jitem kazılarında CHP genel başkan yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ön plana çıktı ve olumlu açıklamalarda bulundu. <em>Cumhuriyet </em>gazetesinde de bu yönde bir değişim söz konusu.</p>
<p>Ulusalcıların en sivri ucunu oluşturan <em>Aydınlık </em>gazetesi ise, yukarda değindiğimiz üç temel noktada da halen “kaya gibi” yerinden kıpırdamaz bir devletçi tutum içinde. Yani bu durumda, Türkeş’in 12 Eylül sonrasında kendi durumunu izah etmek için söylediği bir sözü İP için de söyleyebilir miyiz: “Zihniyetleri iktidarda, kendileri içerde.”</p>
<p>Bu durumda iki tür spekülasyon yapabiliriz. Birincisi, <em>Aydınlık </em>ve İP’in AKP iktidarının devlete oturduğunu görerek ve AKP karşıtlığı güdüleri nedeniyle devletçilikten uzaklaşıp muhalefet saflarında yer alması. İkincisi ise, <em>Aydınlık</em>-İP’in eski tutumunu sürdürmesi. O zaman iki şey olur. Bu hareket bölünür ve bir kısmı muhalefet saflarında yer alır. İkinci olarak da, devletçi-milliyetçi tutumda ısrar eden hareketin merkezi giderek AKP iktidarına yaklaşır ve onunla aynı safta yer alır.</p>
<p>İşte bu durumda liberal-solcularımızın konumu da merak konusudur. Şu anda AKP’den uzaklaşmakla ona tutunmaya devam etmek arasında yalpalamaktadırlar. Bu yalpalama tutumu sona erdiğinde bu saflarda da bir bölünme ortaya çıkacaktır. Bir kısmı, AKP ile ittifakı devam ettirecek, diğer bir kısmı muhalefete yaklaşacaktır.</p>
<p>Her halükârda bugünkü saflaşma şöyledir: Bir tarafta AKP-Devlet ve liberal müttefikleri vardır; diğer tarafta CHP-Sol-Kürt muhalefeti bulunmaktadır. Ulusalcı İP ise tuhaf bir konumdadır. AKP’ye karşı muhalefet ederken en devletçi tutumu almasıdır bu tuhaflık. Çünkü AKP’ye muhalefet edebilmek için bundan sonra devlete de muhalefet etmek zorunlu hale gelmiştir. Yani kısacası, bundan böyle bir koltuğa iki karpuzu birden sıkıştırmak mümkün olmayacaktır. Ulusalcı İP, ulusalcı ve devletçi tutumda ısrar ettiği için bölünür ve devletçi merkezi AKP’ye yaklaşırsa çok komik bir şey olacaktır. Örneğin bir yıl sonra, örneğin Etyen Mahçupyan’la Doğu Perinçek’i “el ele” “milli cephe”de görmemiz hiç de olmayacak şey değildir.</p>
<p>Bilmiyorum tabii, böyle bir durum olursa buna komik mi demek gerekir, yoksa trajik mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>28 Ocak 2011</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                       ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em><span style="text-decoration: underline;">Yeniden Harmanlama</span></em></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Anarşizm vs. Mahçupyan&amp;Perinçek</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Gün Zileli</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>(<em>7-8 yıl önce iki zihniyete karşı anarşizmi savunan iki yazının son bölümlerinden</em>)</p>
<p><strong>“Hoş geldin Demokrat Zihniyet! Merhaba, Ben Anarşi!” yazısından</strong></p>
<p>(Etyen Mahçupyan’ın <em>İdeolojiler ve Modernite</em>  kitabı Üzerine)</p>
<p>(…)</p>
<p>Gerçi Mahçupyan, taraftarı olduğu demokratik zihniyetin öngördüğü demokrat toplumun ayrıntılarına girmemektedir ama yer yer buna ilişkin saptamalarda da bulunmaktadır. Örneğin, Mahçupyan’a göre, “demokrat bir toplum her görüşe kendini geliştirme ve ötekileri etkileme alanı sağlayan; ancak hiçbir görüşe ‘devlet görüşü’ olmayı garanti etmeyen bir,” (s.115) düzendir. Buradan, Mahçupyan’ın, demokrat bir toplumda da devleti öngördüğünü öğrenmiş oluyoruz. “Her zaman taraf” olan, “kendi arzusuyla kendini sınırlaması gerçekdışı bir beklenti,”(s.105) olan ve “daima otoriter dünya görüşüne uygun bir nüve teşkil eden,”(s.120) devlet mekanizmasının varlığı koşullarında, Mahçupyan’ın öngördüğü, kimsenin kimseye baskı yapmadığı demokrat toplumda, özgürlüğün nasıl garanti altına alınacağı sorusu boşlukta kalmaktadır.</p>
<p>Öte yandan, dünyada ve ülkemizde, umutları çökerten otoriteryanizmle birlikte insanlığa yeni umutlar vermekten uzak olan liberalizmin de baş aşağı gittiğini ve kolektivist ve ulusçu devletin karşısında özgürlükçü alternatifin yükseldiğini gören Mahçupyan, bu özgürlükçü alternatifi çabucak “demokrat zihniyet” olarak tanımlayıp tekelci bir tutum sergilerken, bu tekelci tutumunu, taraftarı olduğu özgürlükçülüğü 150 yıldır ödünsüz savunan anarşizmi görmezden gelmesiyle ve “anarşi” sözcüğünü yer yer popüler anlamıyla, kargaşalık karşılığı olarak kullanmasıyla da (örneğin s.87′de) sürdürmektedir. Mahçupyan, elbette kendisi bu kavramı benimseyebilir, hatta özgürlükçü alanın bu kavramla ifade edilmesini de bir öneri olarak getirebilir. Ama bu alanın en kadim ve en kararlı savunucusu olan bir düşünceye hiç yokmuş gibi muamele etmek, bir de üstelik o kavramı, popüler dilde kazandığı olumsuz anlamıyla kullanma kolaycılığına kaçmak, her şeyden önce, demokrat zihniyetle bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Anarşizm tekelci değildir. Otoriteryanizme ve liberalizme karşı özgürlük alanında mücadele etmek isteyen her<strong> liberter düşünceyi</strong> sevinçle karşılar ve ona herkesten önce kendisi yer açar. Ama birisinin de gelip teklifsizce yerine oturmasına ve kendisine namevcut muamelesi yapmasına sessiz kalamaz. O zaman insana, “dağdan gelmiş, bağdakini kovuyor” derler.</p>
<p>Özgürlükçü alana hoşgeldin demokrat zihniyet ! Merhaba ! Benim adım Anarşi !</p>
<p><em>Bireylikler</em></p>
<p>sayı:2, Mayıs-Haziran 2005</p>
<p>                                                               ***</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Hela Süpürgesi”  yazısından</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>(Doğu Perinçek’in, <em>Bilim ve Ütopya</em> dergisinin, Mart 2004 tarihli 117. sayısında yayımlanan “Anarşizmin Serüveni” başlıklı yazısı üzerine)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(…)</p>
<p>&#8230; Doğu Perinçek’e karşı Marksist devrim teorisini de savunmak zorundayız. Çünkü D. Perinçek, “devrim, devlet kurmak içindir” (s.21) iddiasını ileri sürmektedir. Oysa, bildiğim kadarıyla, Marksizmle anarşizmin arasında, devrimin toplumsal devrim olduğu noktasında bir farklılık yoktur. Yani Marx ve takipçileri, toplumsal devrimin devleti de giderek ortadan kaldıracağını belirtmişlerdir. Marksistlerle anarşistleri ayıran şey, Marksistlerin toplumsal devrim için bir politik devrim öngörmeleri, yani toplumsal devrimin gerçekleşmesinde “devlet olmayan devlet”in önemli bir rol oynayacağını ileri sürmeleridir. Anarşistler böyle bir aşamayı reddetmiş ve toplumsal devrimin, başından ezilen sınıflar tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Ayrım noktası budur. Ne var ki, Marx ve izleyicileri, hiçbir zaman, “devrim devlet kurmak içindir” dememişlerdir. Sadece, toplumsal devrim için bir devlet aygıtının gerekli olduğunu söylemişlerdir. İkisinin arasında oldukça önemli bir fark vardır. Zaten eğer böyle söylemiş olsalardı, Mussolini ya da Nasyonal sosyalistlerden hiçbir farkları kalmazdı.</p>
<p>Anarşistlerin örgütlenmeyi reddettikleri, eski bir iddiadır. En azından bu noktada “bilimsel sosyalizme bir katkı”dan söz edemeyiz. Ne var ki, bu noktada da, eski iddialara anarşizmin verdiği yanıtı tekrarlamak zorundayım. Anarşizm örgütlenmeyi reddetmez, sadece, kitleler üzerinde yönlendirici ve öncü olma iddiasındaki kerameti kendinden menkul bürokratik, özel ideolojili örgütlenmeleri reddeder. Bunda da son derece haklıdır. Bugüne kadarki bütün devrimleri saptıran ve karşı-devrimci bürokrasilerin diktatörlüğünü kuran, dolayısıyla ezilen kitlelerin özörgütlenmelerini bastıran bu tür örgütlenmeler olmuştur. Anarşizm, kitlelerin özörgütlenmelerini savunur. Çünkü devrimin ve sömürüsüz toplumun gerçek kurucuları, ezilmenin ve sömürünün acısını çeken ezilen kitleler ve onların özörgütlenmeleri olacaktır. Komünistler, anarşistler ya da herhangi bir düşünce akımını savunanlar ve onların örgütleri değil.<br />
Anarşistlerin üretimi reddettikleri (s. 18) iddiası ise, ciddiye bile alınamayacak kadar hafiftir. Doğu Perinçek, eğer Kropotkin’in yukarda sözünü ettiğimiz eserlerinden sadece birini, hatta yalnızca birkaç bölümünü okumuş olsaydı, bu iddiasını ileri sürerken biraz düşünecekti. Düşünecek miydi? Aslında bundan da tam emin değilim.<br />
Doğu Perinçek’in, daha sonraki sayfaları kaplayan, anarşizme ilişkin küfür, itham ve hakaretlerle karışık “metafor”larından sadece birini biraz akla yakın buldum: “helâ süpürgesi”. D.Perinçek’in biraz olsun başarılı sayılabilecek böylesi bir metaforu yapabilmesinde, anarşizmin bu “imajı”nın gadrine uğramasının rolü olduğu düşünülebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>21 Mart 2004<br />
Londra</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F27%2Fsiyasi-durum-uzerine-bazi-spekulasyonlar%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/27/siyasi-durum-uzerine-bazi-spekulasyonlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavuz Alogan/Sosyalizm Üzerine Aykırı Notlar-5</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/26/yavuz-alogansosyalizm-uzerine-aykiri-notlar-5/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yavuz-alogansosyalizm-uzerine-aykiri-notlar-5</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/26/yavuz-alogansosyalizm-uzerine-aykiri-notlar-5/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2012 10:45:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4853</guid>
		<description><![CDATA[&#160;           Türkiye’deki 68 kuşağının “anarşizm” sözcüğüyle karşılaşması çok tuhaf olmuştur. Gençler akademik özgürlüklerin sınırlarını genişletmek için yola çıkmışlar, sonra sosyalizmin  parlamenter olmayan yollarını aramaya koyulmuşlardı.      “Komünizm” halkın zihninde olumsuz bir yer edindiği için “sosyalizm” sözcüğünü tercih ediyorlardı. Gel  gör ki onlara “sosyalist” değil, ısrarla “anarşist” deniyordu.  Bu arada, sloganlar  sopaları, sopalar silahları çağırmış [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>          Türkiye’deki 68 kuşağının “anarşizm” sözcüğüyle karşılaşması çok tuhaf olmuştur. Gençler akademik özgürlüklerin sınırlarını genişletmek için yola çıkmışlar, sonra sosyalizmin  parlamenter olmayan yollarını aramaya koyulmuşlardı.      “Komünizm” halkın zihninde olumsuz bir yer edindiği için “sosyalizm” sözcüğünü tercih ediyorlardı. Gel  gör ki onlara “sosyalist” değil, ısrarla “anarşist” deniyordu.  Bu arada, sloganlar  sopaları, sopalar silahları çağırmış ve  polisin desteklediği “faşist” gruplarla çatışmalar başlamıştı.  Sağcı gazetelerde ve radyo programlarında “anarşik” olaylar  ya da “üniversitelerdeki anarşi” hakkında yorumlar yapılıyor; “Marksist-Leninist, hatta Maoist grupların öğrencilerle (!) çatışarak anarşik olaylar çıkardığı”ndan söz ediliyordu.</p>
<p>          Radyo ve gazeteler  “anarşistler”den söz ederken devrimci/sosyalist öğrenciler bu sıfatı hiç üzerlerine alınmadılar. Onlar o sırada, Sol Yayınları’nın çıkardığı Marksist klasikleri okuyorlardı ve içlerinde        “ben anarşistim” diyen tek bir kişi yoktu. Sol Yayınları’ndan çıkan Marksist klasiklerden, sosyalizmin büyük üstatlarının “anarşizm”i mahkûm ettikleri anlaşılıyordu.  Onlar, devlet aygıtlarının tamamen yok edilmesi ve “devlet” kavramının kökten reddedilmesi halinde,  sosyalizmin kurulamayacağını,  devrimci işçilerin Paris Komünü sonrasında olduğu gibi kitlesel ölçekte boğazlanacaklarını ve devrimin yok edileceğini söylüyorlardı.</p>
<p>          Tabii o dönemde,  Lenin’in “profesyonel devrimcilerden oluşan parti” görüşü ile Sergey Neçayev’in 1869 tarihli  “Devrimcinin Kateşizmi”  başlıklı broşürü arasında  bağlantı kurabilecek veya gene Lenin’in “Devlet ve Devrim”indeki program ile anarşistlerin o dönemde Çarlık Rusya’sında benimsedikleri program arasındaki benzerlikleri görebilecek ve daha sonra olanları bir de bu ışık altında düşünebilecek  kadar meseleye vâkıf kimse de yoktu.</p>
<p>           Türkiye’deki sosyalist öğrenciler 1961 Anayasası’nın sağladığı “kısmi özgürlük ortamı”nda sosyalizme yönelerek ortalığı ayağa kaldırırlarken, Avrupa’da  yükselen öğrenci hareketleri tam  bir anarşi cümbüşü yaşıyor ve kendi devletlerini kökünden sarsıyorlardı. Onlar dünya savaşları, askeri işgaller ve partizan savaşları görmüş, ellili yılların sonuna doğru  nihayet sosyal refah içinde yaşamaya başlamış ana babaların çocuklarıydı. Bu yüzden,  isyan edecekleri daha çok şey vardı. Bir kere <em>reel</em> sosyalizme  ve onun tezlerine karınları toktu. Sovyetler Birliği’ne ve Doğu Bloku ülkelerine   zerre kadar sempati duymuyorlardı.  1956 yılında Macaristan’da yetkililere dilekçe vermek için yürüyüşe geçen öğrencilere ateş açılması ve halkın isyan etmesi üzerine Sovyet tanklarının bu ülkeyi ezip geçmesi, Duvar’ın öte yanındaki sistemin  nasıl bir “sosyalizm” olduğunu onlara göstermişti.  Çekoslovakya’nın 1968’de Varşova kuvvetleri tarafından işgali  aynı şeyi bir kez daha göstermiş, işgali protesto etmek için kendini ateşe veren üniversite öğrencisi  Jan Palach’ın vücudundan yükselen alevler 68’i aydınlatan ışıklardan biri olmuştu. Nitekim Sorbonne ve Nanterre üniversitelerinin işgal komiteleri, 17 Mayıs 1968 günü SSCB Komünist Partisi’ne çektikleri telgrafta şöyle diyorlardı: “Titreyin bürokratlar, uluslararası işçi konseylerinin gücü sizi kısa süre içinde yok edecek! Yaşasın Kronştad denizcilerinin ve  Maknovşçina’nın Troçki ve Lenin’e karşı mücadelesi. Yaşasın 1956 Budapeşte Konseyci ayaklanması. Kahrolsun devlet!”</p>
<p>          Batı’daki  68’li öğrencilerin bizdekiler gibi sosyalizmi keşfetmek, onun tarihinden “dersler çıkarmak”  gibi bir dertleri yoktu. Bunları zaten biliyorlardı. Onlara  göre  ortodoks Marksizm’in  barutu çoktan tükenmişti.   Yeni Sol “anarşizm”e doğru yol alıyor; Herbert Marcuse  “anarko-sosyalizm”den söz ederken,  öğrenci hareketinin liderlerinden (daha sonra Avrupa Parlamentosu’nun demagoglarından) Cohn-Bendit kendisini “Bakunin tarzında” Marksist (!)  olarak tanımlıyor; ABD’deki Kara Panterler, Bakunin ve Neçayev’in kitaplarını basıyorlardı. Bir başka kesim de, Mao’nun Çin’de gerçekleştirdiği Kültür Devrimi’ni savunuyor, “Yüz Çiçek Açsın, Yüz Fikir Yarışsın” sloganını yanlış anlıyor ya da hiç anlamıyor (zira o sırada Çin’de   yaşananların iç yüzü ne Doğu’da ne de Batı’da biliniyordu); Franz Fanon’un Üçüncü Dünyacı Marksizm’i üzerine çeşitlemeler yapıyor;  öncü partiyi savunmasına rağmen Che Guevara’yı “Yeni Bakunin” olarak görüyordu.</p>
<p>          Bütün bu kargaşa içinde  sabit olan tek bir hedef vardı: devletsiz toplum.  68’in devrimci  hareketleri, devletin olmadığı, özyönetimli, ihtiyaçlara göre kurulan ve işleyen,   komün tarzı, özgür ve liberter toplumların içinde yaşamak istiyorlardı.  İsyanları gerçekçi, hedefleri ütopik idi. James Rubin, “Dünya, beslenmenin ve barınmanın özgür olduğu, her şeyin paylaşıldığı büyük bir komün olacak,” diyordu; “Pentagon’un yerini de LSD deney çiftliği alacak.”</p>
<p>          Avrupa ve ABD’nin 68’i özünde anarşist bir hareketti. Şiirsel özgürlüğü insanlığın bilincinde derin ve kalıcı izler bıraktı; gençlik kültürünü dönüştürdü; sanatın bütün dallarında yeni arayışlara yol açtı.</p>
<p>          Ama tabiî her şenliğin bir sonu vardır. İsyanlar, mitingler, işgaller, yürüyüşler, fikirler ve sloganlar sonsuza kadar devam edemez. İsyan, örgütlenerek belirli bir hedefe yönelemezse  erimeye başlar ve bu noktada da Lenin’in müstehzi yüz hatları belirir.</p>
<p>          Fransa’da işçiler greve çıkıp ardından fabrikaları işgal etmeye başladıklarında işin rengi değişti.  Burjuva devlet aygıtları II. Savaş’ın sonunda  kitleselleşen sol hareketleri dağıtırken kazandıkları  büyük  deneyimi kullanmaya başladılar.   Charles de Gaulle bir helikoptere binip Almanya’ya geçti ve oradaki müttefik kuvvetler içindeki Fransız birliklerini Paris’e sevk etti. İşçiler %15’lik bir ücret artışı üzerine fabrikalarına döndüler. Sistematik bir yıldırma hareketinin ardından öğrenciler de aile evlerine çekildiler ya da tatile çıktılar. 68 olayları bitti.</p>
<p>          Kitlesel mücadele bitti, ama en kararlı ve en umutsuz gruplar kapitalizmin çöküşünü hızlandırmak için tarihi zorlamaya karar verdiler. ABD’de Weathermen, Almanya’da Baader-Meinhof Hareketi, İtalya’da Kızıl Tugaylar ve İngiltere’de Öfkeli Tugaylar, kitlelerin dağıldığı  ve  hayal gücünü tutuşturan coşkuların yatıştığı bir dönemde, kapitalist devletleri istikrarsızlığa sürükleyerek kitleleri harekete geçirmek  (“suni dengeyi bozmak”) için  silahlı propagandaya başladılar.  68 Hareketi’nin son perdesi  bir dizi trajedinin üzerine kapandı. Türkiye’de de benzer olaylar oldu. Ancak Avrupa’daki devletler isyancı öğrencilerin karşısına, buradaki gibi, Komünizmle Mücadele Derneği ya da polis destekli ülkücü dernekler türünden kuvvetleri çıkarmaya kalkışmadılar.  1973-74 resesyonu ufukta belirmişti.  Batılı devletler işçi mücadelesiyle öğrenci mücadelesinin birleşme tehlikesi karşısında,   temsili demokrasi sistemini zedelemeden, öğrencilerin kazanılmış haklarına dokunmadan, baskı aygıtlarını kullanarak liberter hareketin sadece liderlerini ezdiler. (Türkiye’deki gibi sola yönelik  topyekûn bir saldırı ve sürekli bir nefret olmadı.)</p>
<p>          Batı’da yaşananlar anarşizmin ilk yenilgisi değildi.  İspanya İç Savaşı’yla birlikte kapanan bir perde 68 olaylarıyla sadece biraz aralanmıştı. Bu aralıktan anarşizmin son kez kitleselleşir gibi olduğu, mesajlarını siyasal ve kültürel bir formda geniş kitlelere  son kez ulaştırabildiği görüldü.</p>
<p>          Anarşist hareket XIX. yüzyılın başlarında   sosyal demokrasi  kadar güçlüydü.  Marksistler ile Liberterler arasındaki bölünmenin hemen ardından Saint-Imier Kongresi’nde (1872) kurulan  Anarşist Enternasyonal, antikapitalist eylemcilerden, devrimcilerden, işçilerden ve sendikacılardan oluşan geniş bir taraftar kitlesi kazandı ve  komünist hareketlerle elli yıldan fazla bir süre  rekabet etti. </p>
<p>          Anarşistler  1905 ve 1917 Rus devrimlerinde önemli bir  rol,  1911 Meksika Devrimi’nde ise başat bir rol oynadılar.  Almanya’da, Fransa’da ve İtalya’da komünistlerden daha etkili oldular. I. Savaş’ın sona ermesinden yirmi yıl sonra anarşistler  sanayileşmiş bir ülkede kapitalizme karşı o zamana kadar gerçekleştirilen en büyük devrimin, 1936-1937’de Cumhuriyetçi İspanya’yı kaplayan toplumsal devrimin mızrak başı olacak kadar güçlüydüler.</p>
<p>          Ancak  fikirleriyle kitleleri devrimlere hazırlayan anarşistler, yükselen devrimci dalganın hep altında kaldılar ve kapitalist ya da sosyalist devletlerin baskı aygıtları, genellikle de devrimci dalganın tepesine yükselen komünist örgütler tarafından dağıtıldılar. “Hakikat anı” geldiğinde anarşistler örgütlü güçler karşısında tamamen silahsız olduklarını gördüler ve her defasında yenilgiye uğradılar.  Komünistlerin, iktidarı ele geçirme ve devletin bütün aygıtlarını devralıp dönüştürerek yeni bir toplumun iktisadi ve sosyal temellerini atma  yeteneğini anarşistler tarihin hiçbir döneminde sergileyemediler. Her defasında  örgütlü güçler karşısında  yenilgiye uğradılar, katledildiler, esir kamplarına sürüldüler, isimleri tarihin kayıt defterinden silindi ve  lanetle anıldı.           Bunda şaşılacak bir şey yok. Zira anarşistler devlet kurmak, siyaset yapmak, güçler dengesini dikkate alarak strateji oluşturmak, hatta hiyerarşik ve örgensel bir yapı halinde örgütlenmek bile istemiyorlardı. Tarih boyunca daima, çok derin kültürel temelleri olan, en yüce insani duyarlıkları yansıtan, gerçek bir eşitlik ve adalet özlemini dile getiren mesajlarını kitlelere aktarmışlar, ancak kitleler onlardan aldıkları ateşle daima örgütlü güçlerin peşinden gitmişler ve  devrim  anlarında yaşanan o büyük özgürlük ışığını kaybederek pişmanlık içinde dağılmışlar, yeni devletlerin tebaası olmuşlardır. Anarşistlerin maceraları Yunan trajedilerine taş çıkarır.<strong></strong></p>
<p>          Anarşist hareketlerin gelişip güçlendiği, Rusya, İspanya ve İtalya gibi ülkelerde komünal üretim tarzlarının ve anarşist fikirlerin derin tarihsel kökleri vardı.            Çarlık Rusyası’nda Narodnikler ve anarşist entelektüeller elli yıldan fazla bir süre  sayısız gizli ve yasal örgüt kurarak Rus  köylülerini eğitmişlerdir. İlk kırsal “sovyetler” kurulduğu zaman  Menşeviklerin ve Bolşeviklerin adı bile henüz konmamıştı. Ekim Devrimi sırasında  Kırsal Sovyetler ne Bolşeviklerin emriyle kuruldu ne de kendiliğinden zuhur etmiş bir hareketti. Radikal bir toprak reformu fikri, Narodniklerin, anarşistlerin ve Sol Sosyal Devrimci Parti’nin on yıllarca süren çabaları sayesinde Rus köylüsünün bilincine iyice yerleşmişti.  Bu bilinç  ve tarihsel özdeneyim sayesinde köylüler Ekim Devrimi sırasında ve hemen sonrasında toprak sahibi aristokrasiyi tasfiye ederek kolektif yönetime geçebilmişlerdi. Her türlü liberter fikir  Rus kırsalına kuşaklar boyunca kök salmıştı.</p>
<p>          Ekim devrimi sırasında anarşist işçiler fabrikaları Marksist işçilerle birlikte işgal edip yönettiler. Ekim darbesini gerçekleştiren Askeri Devrimci Komite’de dört anarşist yer alıyordu. Devrimden sonra Ukrayna’da yedi milyon insanın yaşadığı bir bölge, anarşist-komünist Nestor Makhno’nun önderliğinde    kolektif üretim ve özyönetim (Batı’daki 68’lilerin Maknovşçina dedikleri) uyguluyordu.</p>
<p>          Rus köylerinde olduğu gibi, İspanya’nın çeşitli kesimlerinde de  geçmişi XV. yüzyıla ya da daha da gerilere giden güçlü iktisadi özyönetim gelenekleri vardı. İç Savaş’tan çok önce İspanya’nın Levant bölgesindeki sulama sistemlerinde mülkiyeti ortak kaynaklar üzerinde  kolektif özyönetim uygulanıyordu. Devrim’in ve iç savaşın kırsal anarşist kolektifleri bu topraklarda doğdu. Aragon, Katalonya ve Barselona gibi yerlerde de yüzyıllar öncesinden kalma  kolektivist deneyimler ve altmış yıldır süren bir anarşist ajitasyon vardı.</p>
<p>          Ortak mülkiyetli benzer kolektif yapılar ve tarihsel derinlik İtalya’da da  vardı.  Anarşistlerin ilk ulusal kongresi 1876’da toplanmış, ilk anarşist ayaklanma  aynı yıl içinde Bologna’da gerçekleştirilmişti.  Mussolini devrildiğinde Kuzey İtalya’da açığa çıkan komünist kitle hareketlerinin içinde   özyönetimli anarşist işçi örgütleri ve bağımsız sendikalar da vardı.</p>
<p>          II. Savaş’tan sonra bütün Avrupa’da her türlü bağımsız işçi örgütlenmesi, anarşist sendikalar ve otonom gruplar meşhur gladyo örgütü ile devletler arasındaki işbirliği sayesinde  kuşatıldı ve  etkisiz hale getirildi. Sovyet sosyalizmini ya da reformcu sosyal demokrasiyi benimseyen partilere ve bu partilerin uzantısı olan sendikalara ise dokunulmadı. Sendikalar hızla ticarileşti; kapitalist şirketleri ya da hayır kurumlarını ya da mafya örgütlenmelerini andıran devasa sendikal yapılar oluştu.</p>
<p>          Avrupa bir duvarla bölünmüş, dünya bir dengeye oturmuş ve Soğuk Savaş başlamıştı. Uzun kış uykusu  1968 Mayıs’ına kadar  ve Paris duvarlarına şu sözler yazılana kadar devam etti: “Ne tanrı ne patron &#8230; Ne kadar tüketirsen o kadar az yaşarsın &#8230; Bütün iktidar hayal gücüne &#8230; Yasaklamak yasaktır &#8230; Gerçekçi ol imkânsızı iste!”</p>
<p>          1989-1992 arasında Sovyet komünizminin ve Doğu blokunun çökmesi, Çin’in <em>glastnost</em>suz bir <em>perestroyka</em>yı benimseyerek kapitalizme geçmesiyle başlayan, giderek Latin Amerika ülkelerinde Bolivarcı kıtasal ulusçuluğun gelişmesiyle süren Marksizm’in itibar kaybı elbette  yeni arayışlara yol açacaktı.           Gelişmeler XXI. yüzyılın başında anarşizmin farklı bir ışık altında görülmesine yol açtı. Üstelik  tek bir türünün, hatta bir ana damarının bile  olmaması anarşist fikriyata  bir tür entelektüel otonomi de kazandırdı. Buna rağmen bugünün anarşizmi fünyesi çoktan sökülmüş  antika bir bombadan farksızdır.  Fakat öte yanda, anarşizmin birikimi, bütün ideolojileri, bütün kültürel ve sanatsal akımları; sosyal bilimlerin, hatta psikoloji ve pedagojinin bütün  dallarını besler, donatır. Anarşizm,  Murray Bookchin’le ekolojist, Emma Goldman’la feminist,  Albert Jay Nock’la anarko-kapitalist, Robert Nozick’le bireyci anarşisttir. Hatta Mahatma Gandi’yle sivil itaatsizliği savunur; Tolstoy’la biraz Hıristiyandır.</p>
<p>          Anarşizm her zaman anti-kapitalist de değildir; bazen  devleti ve siyaseti dışlayarak  piyasa güçlerinin serbestliğini insanlığın özgürleşmesi olarak yorumlar; müdahalesiz serbest piyasa liberalizminde bireyin kendi yetenekleriyle layığını bulmasını toplumsal adaletin bir gereği olarak görür. Anarşistler özünde  devlete karşıdırlar ve siyasetin yozlaştırıcı etkisinden kaçınırlar.</p>
<p>          Böylesine karışık bir dünyada anarşizme sığınmanın, tarihsel hezimetleri  efsaneleştirerek pek çok öykü anlatmanın kendine özgü cazibesini de inkâr etmemek gerekir. Günümüzde tarihsel mağduriyet/ haklılık duygusu her türlü ezik muhalifin en büyük gıdasıdır.  Bugünün anarşizmi, bu ihtiyacı, örgütlenme zahmetine girmeden  karşılamanın en kestirme yoludur (çünkü örgütlenme hiyerarşi ve bürokrasi getirecektir).  Anarşist olmak, bugünün dünyasında size   kimlik kazandırır, tarihsel haklılık sağlar, entelektüel derinlik verir. Ayrıca bütün o öyküler, Kronştad bahriyelilerinin, Madrid  savunmasında Durrutti ve Santillan’ın, Dresden barikatlarında kükreyen  Bakunin’in kahramanlıkları ve maceraları, Neçayev’in esrarı, Stalin’in kamplarında kurşuna dizilen anarşistlerin direnişi vs. fevkalade heyecanlıdır ve zihne bambaşka bir küşâyiş verir. Ancak Bertold Brecht’in şu sorusuna yanıt vermez: “Yarına ekmeğiniz hani?”         </p>
<p>          Errico Malatesta bugünün dünyasında yaşasaydı ne yapardı, bilemeyiz. Ancak   Amerika’da bir otonom çiftlikte ya da Amsterdam’da bir liberter kitapçıda  gün boyu  tarihi öyküler anlatarak pinekleyip, 1 Mayıs’larda eline siyah-kırmızı bayrak alıp başına kara çaput bağlayarak  şarkı söylemek için sokaklara  fırlamazdı herhalde.                           </p>
<p>Bugünün dünyasında  sosyalistlerin anarşizmin kültürel mirasını  inkâr etmeleri ve onların  tarihsel deneyimlerini ve felsefi derinliklerini görmezden gelmeleri için hiçbir sebep kalmamıştır. Sosyalist devlet bürokrasilerinin resmi tarih anlayışlarını tekrar tekrar üretmenin  de kimseye bir faydası yoktur. Bu resmi tarih enkazını eşeleyerek, yan yana getirildiğinde tutarlı olabilecek, bugüne ve geleceğe  ışık tutabilecek bir iki anlamlı parça bulmak da  mümkün değildir.   Kapitalizme karşı iki yüzyıldır verilen mücadelenin hangi noktalarda kesintiye uğradığını, nerelerde sürekliliğini koruduğunu değerlendirirken,  her türlü saplantıdan ve taraftarlık duygusundan arınmış geniş bir devrimci bakış geliştirmek; bugünün dünyasında geçmişin  bütün anti-kapitalist kültürüne sahip çıkılarak nasıl “devrimci marksist” olunur, somut durumun somut çözümlemesi nasıl yapılır, ona bakmak gerekir.       <a href="mailto:yalogan@gmail.com"><span style="color: #0000ff;">yalogan@gmail.com</span></a>  </p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F26%2Fyavuz-alogansosyalizm-uzerine-aykiri-notlar-5%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/26/yavuz-alogansosyalizm-uzerine-aykiri-notlar-5/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A (anti-pop, 2012)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/24/a-anti-pop-2012/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=a-anti-pop-2012</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/24/a-anti-pop-2012/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Feb 2012 01:05:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4846</guid>
		<description><![CDATA[Yüksek çözünürlük:  http://anti-pop.com/sub/A_(anti-pop_2012).jpg &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://anti-pop.com/sub/A_(anti-pop_2012).jpg" alt="" width="576" height="424" /></p>
<p>Yüksek çözünürlük:  <a title="A (anti-pop, 2012)" href="http://anti-pop.com/sub/A_(anti-pop_2012).jpg" target="_blank">http://anti-pop.com/sub/A_(anti-pop_2012).jpg</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F24%2Fa-anti-pop-2012%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/24/a-anti-pop-2012/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fikret Başkaya/Netekim&#8230; bugünkü dersimizin konusu: &#8220;Hukuk Devleti&#8221;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/21/fikret-baskayanetekim-bugunku-dersimizin-konusu-hukuk-devleti/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fikret-baskayanetekim-bugunku-dersimizin-konusu-hukuk-devleti</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/21/fikret-baskayanetekim-bugunku-dersimizin-konusu-hukuk-devleti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 11:47:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4841</guid>
		<description><![CDATA[Netekim&#8230; bugünkü dersimizin konusu: “Hukuk Devleti”                                                “Şeyleri değiştirmek mümkün olmadığında, kelimeler değiştirilir”.*                                                                                               Yüksek devlet ricâlinin adamları [kadınlar pek yoktur], siyasetçiler, akademisyenler, köşe yazarları ve televizyon yorumcuları, “konunun uzmanları” ve  ne demekse “terör uzmanları”&#8230; söze: “ Türkiye bir hukuk devletidir”le başlıyorlar. Sanırsınız ki, bu dünyada hukuku olmayan bir devlet mümkündür&#8230; Bu, sirke ekşidir demek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Netekim&#8230; bugünkü dersimizin konusu: “Hukuk Devleti” </strong></p>
<p><strong>                                               </strong></p>
<p><strong>“</strong><em>Şeyleri değiştirmek mümkün olmadığında, kelimeler değiştirilir”.<a title="" href="http://www.gunzileli.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/pasteword.htm?ver=342-20110630#_ftn1">*</a></em></p>
<p><em>                                                                                              </em></p>
<p><span style="font-size: small;">Yüksek devlet ricâlinin adamları [kadınlar pek yoktur], siyasetçiler, akademisyenler, köşe yazarları ve televizyon yorumcuları, “konunun uzmanları” ve  ne demekse “terör uzmanları”&#8230; söze: “ Türkiye bir hukuk devletidir”le başlıyorlar. Sanırsınız ki, bu dünyada hukuku olmayan bir devlet mümkündür&#8230; Bu, sirke ekşidir demek gibi bir şey. Siz hiç sirke diyenin onun ekşiliğini de telaffuz ettiğini duydunuz mu? Eğer hukuku olmayan bir devlet mümkün değilse, şu “hukuk devleti” meselesi de ne demek oluyor? Daha önce hukuk devleti değil miydi? Ne zamandan beri hukuk devleti oldu? Ne değişti de hukuk devleti oldu? Kenan Evren anayasasında öyle yazıldığı için mi? Kelimelerin ve kavramların önüne niteleme sıfatları boşuna eklenmez. Amaç bir şeyi, bir olguyu, olduğundan farklı  [yeni/daha iyi] bir şeymiş gibi göstermektir. Şimdilerde pazarlama uzmanları bu işi çok iyi yapıyor. Esasen ideolojik manipülasyon uzmanlarının yaptığı da zaten bir tür pazarlamadır&#8230; Cunta anayasasının ikinci maddesinde: “Türkiye bir hukuk devletidir” deniyor. Oysa söz konusu anayasa devlet terör rejimini kurumsallaştırmak amacıyla yapılmıştı. Eğer öyleyse 1982 anayasının ilgili maddesinde: “Türkiye bir devlet terör rejimidir” yazılması gerekmez miydi? Söz konusu olan, varlığı ve bekâsı evrensel hukuk ve adalet ilkelerinin inkârına dayalı bir rejim değil miydi? O halde ideolojik manipülasyonun bu kadar kolay yapılması nasıl açıklanacak. Herhalde bu durum, politik kültürün azgelişmişliğiyle, entellektüel gerilikle açıklanabilir&#8230; </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Türkiye’de olup-bitenleri anlamak gibi bir kaygısı olanların öncelikle resmi ideoloji ve  resmi söylemle arasına mesafe koyması ve tabii her söylenene de inanmaması gerekiyor. Okullarda aldığı köreltici eğitimle hesaplaşması gerekir. Bilindiği gibi, her devletin bir <em>“Raison d’Éstat”</em>sı vardır. <em>Raison d’État</em>, devletin “yüksek çıkarları” için kendi hukukunun dışına çıkması, hukuk dışı, ahlâkla, vicdanla, adaletle, insan haysiyetiyle bağdaşmayan gayrimeşru işler yapması demektir. Devlet, bu amaç için oluşturulmuş kurumları ve görevlendirilmiş “adamları” vasıtasıyla cinayetler işler, kitle katliamları yapar, komplo ve provokasyonlar tertipler, insanları “kaybeder”&#8230; <em>Yüksek çıkarın</em> ne olduğuna da, mülk sahibi egemenler adına devletin tepesindeki dar bir ekip karar verir. Bu işlerin finansmanı da “örtülü ödenekten” yapılır. Bütçeden örtülü ödenek için fon ayrılması demek “örtülü işler” yapılacak demektir. Daha yalın ifade edilirse, örtülü ödenek demek,  en azından gayriahlâkî bir şeyler yapılacak demektir&#8230;  Bir devletin halktan gizlenmesi gereken ne gibi bir “yüksek çıkarı” olabilir? “Yüksek çıkarın” ne olduğunu bilen bu adamların bu müstesna yeteneği nereden kaynaklanıyor? Eğer devletin “yüksek çıkarı” diye bir şeyin varlığı kabul edilirse, o zaman bir de “devletin alçak çıkarı” var demektir&#8230; O halde “yüksek çıkarla” “alçak çıkar” arasında nasıl bir ilişki olabilir? Halkın oylarıyla seçilenlerden oluşan parlamentolarda neden “gizli oturumlar” yapılır? Parlamento üyelerinin kendilerini seçip oraya getiren halktan gizleyeceği ne olabilir? Gerçekten halktan gizlemeyi gerektiren bir şey olabilir mi? İnsanlar temsilcilerini oraya kapalı kapılar ardında karanlık işler peydahlasınlar, gizli-kapaklı işler çevirsinler, insanlık suçu işlesinler diye mi yolluyorlar? Bunları söylediğinizde, şu sefil <em>Raison d’État</em>’yı sorun ettiğinizde cevap hazırdır: Bu bütün devletlerde böyledir&#8230; Başkalarının ayıp etmesi, insanlık suçu işlemesi sizin de aynı şeyi yapmanızı mı gerektiriyor?  <em>Sui misal emsâl olmaz </em>denmemiş midir? </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Her devletin bir “<em>Raison d’État’sı</em> vardır ama kutsal devlet anlayışının ve inancının son derecede köklü olduğu, hiçbir zaman bir <em>modernite devrimi</em> de yaşamamış [ama ısrarla ve abartılı bir şekilde yaşamış gibi yapan] TC söz konusu olduğunda, durumun çok daha vahim olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Daha önce de defaaten yazdığım gibi, kutsal devletin geçerli olduğu yerde hukuk bir teferrüattan ibarettir ve ahmakları aldatmaya yarar. Hem kutsal devlet olacak, hem de hukuktan, adaletten, insan haklarından, demokrasiden söz edilecek&#8230; Böyle bir şey mümkün değildir&#8230; Siz kanunların varlığını hukuk mu sanıyorsunuz? Kanunları kimin ne amaçla yaptığı ortada değil mi? Türkiye’de kanunlar devleti toplumdan korumak, bir de insanlar arasındaki anlaşmazlıkları halletmek içindir. İşte şimdilerde ve oldum olası <em>hukuk devleti </em>denilen böyle bir şeydir&#8230; Mesela Anayasa Mahkemesi niçin var? Ortalama insan onun kanunların anayasaya “uygunluğunu” sağlamak amacıyla kurulduğunu sanır&#8230; Oysa söz konusu mahkemenin misyonu ve varlık nedeni, devleti korumaktır. Başka türlü söylersek, muhtemel bir demokratikleşme girişimini engellemektir&#8230; Aslında kemalist yargıçlar, savcılar, avukatlar, <em>hukuk otoriteleri</em>, kutsal devleti korumaya memur edilmişlerdir. Mustafa Kemal’in yolundan gidiyorlar o bakımdan son derecede tutarlı olduklarını söyleyebiliriz. Kutsal devleti korumayı kutsal bir amaç sayıyorlar&#8230; [ Elbette her şeyde, her alanda olduğu gibi istisnalar da vardır... ama istisnalar sadece istisnadır ve sorunun esasını angaje etmez]. Nitekim Mustafa Kemal:  <em>“Vatandaşın işlerine ilişkin konularda mahkemeler bağımsızdır. Kimse müdahale etmesin. Ama siyasi konularda yargı yürütmeye bağlıdır”</em> demişti. Mustafa Kemal, “vatandaşlar arasındaki uyuşmazlık, anlaşmazlık ve çatışmalarda yargı, yargı gibi davranmalı, hukuk işlemeli ama  devletle vatandaşlar arasındaki sorunlarda devleti gözeteceksiniz” demek istiyordu. Bu konudaki süreklilik hakkında söylenecek bir şey yok. 2012’de olup-bitenlere bakın ne demek istediğimi anlarsınız&#8230; Her zamanki gibi “devletin yüksek çıkarları için gereği yapılmaya devam ediliyor. Demek ki herkesin kendine göre bir “hukuk devleti” anlayışı var ve herkesin hukuk devleti kendine denecektir&#8230; </span></p>
<p><span style="font-size: small;">O halde Türkiye’nin onca zamandır demokratikleşme konusunda patinaj yapmasının sebebi nedir? Neden dönüp-dolaşıp hep aynı yere geliyoruz? Yapılanların ve yapılmak istenenlerin, dillerden düşmeyen “demokrasi” söyleminin neden hiçbir kıymet-i harbiyesi yok? Zira, demokratikleşme olarak sunulan, kurumların adını ve kanunların numarasını değiştirmekten ibaret: İşte İstiklâl Mahkemelerinin adı önce Sıkıyönetim mahkemesi [veya askerî mahkeme] oluyor, sonra Devlet Güvenlik Mahkemesi [DGM] oluyor, daha sonra Özel Yetkili Mahkeme [ÖYM] oluyor&#8230; Bunların adı yakında yine değişir ama işin esasında kayda değer bir değişiklik olmaz&#8230; Aynı şekilde ikinci bir manipülasyon geleneği de kanunların numaralarının değiştirmekle ilgili&#8230; Mesela eski TCK’daki ünlü 141-142’inci maddelerin yerini 3713 nolu TMK alıyor, Eski TCK’deki 159’un maddenin yerini Yeni TCK’daki 301 madde alıyor&#8230; Aslında demokratikleşme olarak sunulan, kurum adlarının ve kanun numaralarının değiştirilmesinden ibaret. [Bir yazımdan dolayı cezaevinde olduğun günlerde beni oraya tıkan maddede bir değişiklik yapılmıştı. Yasa değişikliği yapıldığı  günün akşamında televizyonlar, ertesi sabah da gazeteler : <em>Demokrasinin zaferi </em>olarak sunmuşlardı. Oysa yapılan değişiklik cezayı daha da ağırlaştırmıştı... ].</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Neden böyle oluyor ve neden devlet ricali bu kadar geniş bir manevra alanına ve manipülasyon yeteneğine sahip? Bu sorunun cevabı gerilerde bulunabilir. Kutsal devleti sorun etmeden bu soruya doyurucu bir cevap mümkün değildir.  Osmanlı İmparatorluğu’nun da dahil olduğu devlet geleneğinde, devlet bürokrasisi aynı zamanda hâkim sınıftır. Ya da egemen sınıftan bağımsız, onun dışında ayrıca bir devlet bürokrasisi mevcut değildir. Örneğin, tipik kapitalist bir sosyal formasyonda bürokrasi, egemen sınıf fraksiyonlarının sadece dışında değil, ona tâbidir ve onun hizmetindedir. Oysa Osmanlı İmparatorluğu söz konusu olduğunda, <em>devlet biçiminde örgütlenmiş bir egemen/yönetici sınıf </em>vardır. Bu yüzden, bazı teorisyenler haklı olarak bu tür devlet biçimini <em>sınıf- devlet </em>olarak niteliyorlar. Bu niteleme bana isabetli görünüyor. Tabii böyle bir durumun varlığı demek de, her şeyin <em>devlette başlayıp devlette bitmesi </em>demektir. Devlet artık bir fetiştir. O zaman da <em>sınıf-devletin</em> adamlarının çıkarı, devletin kutsanmasını, yüceltilmesini gerektiriyor. Bunun nedeni, sınıf-devletin adamlarının varlığı ve bekâsı, doğrudan devletin varlığı ve bekâsıyla özdeş olmasındandır. Sınıf-devlet bütünüyle emekçi halk kitlelerine yabancılaşmış durumdadır. Devlet-halk ilişkisi tek yönlü ve devletten halka doğrudur&#8230; </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu tür egemenlik biçimlerinde egemen sınıf [sınıf-devlet] içi mücadele, devletin yapısını veya devlet-toplum ilişkisini ilgilendiren bir mücadele değildir. Üstelik bu tür bir işleyiş geleneği, demokratikleşmenin önünde önemli bir baraj oluşturuyor. Son dönemde AKP hükümetiyle birlikte devlet içi dengelerde ortaya çıkan bazı kısmî değişikliklerin [askerin bir adım geri, polisin iki adım ileri gitmesi, yargının hükümeti daha çok gözetir hâle gelmesi, vb. ] müthiş bir demokratikleşme/sivilleşme sayılması, şeylerin gerçek karakterini anlamaktan âciz <em> alaturka </em>‘liberallerin ve ne demekse bir kısım “eski solcunun” bir kuruntusundan ibarettir&#8230; Zira, yapılanın ve yapılmak istenenin asla demokrasiyle, demokratikleşmeyle bir ilgisi yok ve olması da mümkün değildir&#8230; Bütün bu ‘tanzimatların’ demokrasiyle bir ilgisi yoktur ama <em>neoliberal otokratikleşmeyle</em> kesin bir ilgisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz&#8230; Ne tarafa doğru gidildiğini görmek için çok ileri görüşlü olmaya gerek yok. KCK tutuklamalarına, ağzını açan her muhalifin kodesi boylamasına, hapisteki onca gazeteci ve sendikacıya, Uludere’de yapılan katliama, son MİT dalaşına bak anlarsın&#8230; Uludere’de  insanı utandıran bir katliam yapıldı ve komisyona havale edildi&#8230; Bir şey neden komisyona havale edilir? Cevap belli değil mi: Üstünü örtmek, unutturmak, gündemden düşürmek için&#8230; Eğer bu rejim asgari hukuk, adalet ve demokrasi kırıntısı içerseydi, hükümet hâlâ yerinde durur muydu? Sadece yerinde dursa&#8230; bir de başbakan Genel Kurmay Başkanına teşekkür ediyor&#8230; Şu utanç verici duruma bir bakın&#8230; Oysa her şey apacık ortada&#8230; Birileri masum insanları katletti. Birileri emir verdi, birileri de bombaladı&#8230; O halde neye, kendinizi alçaltan utanç verici yollara başvuruyorsunuz&#8230; Utanmazca yalanlar söylüyorsunuz, insanlık suçunu örtmek için nâfile çabalar içine giriyorsunuz? Emir verenle bombalayanı bulmak için saatlerce heron görüntüsü seyretmek mi gerekiyor&#8230; Derin araştırmalar yapmak mı gerekiyor&#8230; Bu devletin <em>genetiğini, mantığını </em>ve<em> geleneğini </em>sorun etmezseniz, sorunun kaynağına inmeye cüret etmezseniz, kutsal devlet de katliamlarına kaldığı yerden devam eder&#8230; Tabii bu arada birileri de Türkiye’nin demokratikleşme yolunda nasıl hârikalar yarattığını anlatmaya devam edecektir&#8230; Kendi vicdanlarını kirletmeyi marifet sayan hukukçular, siyasetçiler, resmi ideolojinin rahle-i tedrisinden geçmiş çok ünvanlı akademi üyeleri ve “konunun uzmanları”, her şeyi bilen köşe yazarları, kutsal devletlerini kutsamaya, bu amaçla da <em>derin tahliller ve yorumlar </em>yapmaya kaldıkları yerden devam edeceklerdir&#8230; İyi de, daha ne zamana kadar? Kitleler sokağa çıkıncaya kadar&#8230;                                                                </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="http://www.gunzileli.com/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/pasteword.htm?ver=342-20110630#_ftnref1"><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">*</span></a><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> Halk deyişi [ atasözü] </span></p>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F21%2Ffikret-baskayanetekim-bugunku-dersimizin-konusu-hukuk-devleti%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/21/fikret-baskayanetekim-bugunku-dersimizin-konusu-hukuk-devleti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tek Yol Devrim!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/20/tek-yol-devrim/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tek-yol-devrim</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/20/tek-yol-devrim/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Feb 2012 08:40:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4838</guid>
		<description><![CDATA[  1970’li yıllarda Dev-Yol’cuların attığı, duvarları dolduran, meydanları inleten bir slogan vardı: “Tek yol devrim”. Bu slogan, nihai hedefin en önemli kilometre taşına işaret etmesi bakımından (o zaman henüz, “devrim, bugün, şimdi” ya da “devrim olmak” anlayışları ufukta gözükmüyordu) önemli ve yerindeydi ama somut pratikte çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Çünkü, Türkiye’de iç savaşa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>1970’li yıllarda Dev-Yol’cuların attığı, duvarları dolduran, meydanları inleten bir slogan vardı: “Tek yol devrim”.</p>
<p>Bu slogan, nihai hedefin en önemli kilometre taşına işaret etmesi bakımından (o zaman henüz, “devrim, bugün, şimdi” ya da “devrim olmak” anlayışları ufukta gözükmüyordu) önemli ve yerindeydi ama somut pratikte çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Çünkü, Türkiye’de iç savaşa benzer bir ortam olsa da, ufukta devrim falan görünmüyordu. Ufukta görünen aslında baskıcı bir askeri yönetimdi.</p>
<p>Bugün ise, ufukta henüz görünmese de, devrimin, AKP-devlet rejiminden kurtuluşun tek yolu olarak yolumuzun üzerinde durduğunu söyleyebilirim.</p>
<p>Çünkü AKP-devlet rejimi, devrim dışındaki tüm hükümet ve rejim alternatiflerini kendi elleriyle kapatmış bulunuyor.</p>
<p>Kriz, kapitalizmin normal halidir. Dolayısıyla, ekonomisi nispeten güçlü merkez kapitalist ülkelerde krizler parlamenter alanda partilerin görev devri yoluyla çözülür. Kriz derinleşir ve doğal olarak hükümetteki parti yıpranır; bunun üzerine muhalefetteki partinin hükümeti devralması gerekir. Sistem böylece yürür. Periferideki kapitalist ülkelerde de parlamentolar vardır ve krizin çok şiddetli olmadığı durumlarda, buralarda da sistem, partilerin görev değişimi ile yürür ama bu ülkelerde kapitalist sistem merkezdeki kapitalist ülkeler kadar sağlam olmadığından, krizin iyice derinleştiği noktada parlamenter rejim içindeki görev değişimi yeterli olmaz ve o zaman devreye ordu darbeleri girer. Yani aslında, bu ülkelerde (örneğin Latin Amerika ülkelerinde ve bir anlamda Latin Amerika ülkesi sayılabilecek Türkiye’de) kapitalist sistem, yarı-parlamentarist, yarı-askeri rejim şeklinde yürür. Yani, merkez kapitalist ülkelerdeki partiler arası görev devri, bu tür ülkelerde parlamentoyla ordu arasındaki bir görev devri şekline bürünebilir: Krize parlamenter rejim içinde çözüm bulunamayınca görevi ordu alır; belli bir süre (duruma göre, 2-5-10 yıllık periyodlarla) ülkeyi yönettikten sonra yeniden parlamentoya devreder.</p>
<p>Türkiye’de de böyle olmuştur. Türkiye’de yaklaşık on yıllık aralarla ordunun duruma müdahale edip, sonra yeniden parlamentoya devretmesinin anlamı budur.</p>
<p>Cumhuriyetin kurulmasından bu yana, 2000’li yılların başlarına kadar, yani yaklaşık 80 yıl rejim bu şekilde yürümüştür. Ne var ki, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte rejimde köklü bir değişiklik meydana geldi.</p>
<p>AKP hükümeti, ilk kez, o zamana kadarki parlamenter iktidarların yapamadığı bir şeyi yaptı ve yarı-askeri rejime son vermeye karar verdi. Ordu temelli olarak kışlasına sokulacak ve krizin yoğunlaştığı anda iktidara el koyma şansına sahip olamayacaktı. “Vesayet rejiminin ortadan kaldırılması” denen şey buydu.</p>
<p>Evet ama ortada çelişkili bir durum vardı. AKP’nin orduyu tamamen kışlasına sokması için parlamentoda mutlak iktidara sahip olması tek başına yetmezdi. Aynı zamanda bu mutlak iktidarın çok güçlü olması ve oldukça uzun bir süre rakip bir muhalefet partisine iktidarı kaptırmaması gerekiyordu. AKP, sonunda yüzde 50’lik bir oy potansiyeline sahip olarak bu noktaya ulaştı. Ama işte çelişki de bu noktada ortaya çıktı. Merkezdeki kapitalist ülkelerde olduğu gibi bir parlamenter sistemin yaşayabilmesi için, alternatif bir muhalefet partisinin, kapitalist krizin iyice yoğunlaştığı ve iktidar partisinin yıprandığı koşullarda seçim yoluyla iktidara gelebilmesinin koşullarının varlığı, gerçek bir parlamenter sistemin olmazsa olmaz koşuluydu. Evet ama, böyle bir koşul, en azından belli bir gelecekte (diyelim ki, bir dahaki seçimde ya da ondan sonraki seçimde) iktidar partisinin mutlak çoğunluğunu kaybetmesini gerektirirdi. O zaman, diyelim ki, CHP, yıpranan AKP’nin yerine seçimle görevi ondan devralabilirdi. Ama AKP’nin mutlak oy çoğunluğu ve parlamentodaki mutlak çoğunluğu, buna izin vermeyecekti. Çünkü AKP, daha önce hiçbir partinin yapamadığı bir şekilde, yasal düzenlemelerle, orduyu rejimin değişmez bileşeni olmaktan çıkartırken, aynı zamanda muhalefet partilerini de parlamenter rejimin bileşenleri olmaktan çıkartıyor, parlamentodaki mutlak çoğunluğuna dayanarak yaptığı yasal düzenlemelerle mutlak tek parti diktatörlüğüne doğru ilerliyordu.</p>
<p>Bugünkü durum, muhalefet partilerinin sadece bir parlamenter sistem varmış gibi gözükmesi için süs olarak kullanıldığı, parlamenter yoldan kurulmuş bir tek parti diktatörlüğüdür. Bu tek parti diktatörlüğü, yine mutlak çoğunluğuna dayanarak rejimi dizayn etmeye devam etmekte, terör yasası yoluyla herkesin suçlanabileceği bir ortam yaratmakta, yine yasal düzenlemelerle yargı-polis rejimi oluşturmakta ve sonuç olarak seçim ve parlamento yoluyla değiştirilmesinin yollarını birer birer tıkamaktadır. Hitler kadar zorbaca yollarla olmasa da, sonuçta parlamenter yoldan kurulan bir tek parti diktatörlüğüdür bu.</p>
<p>Kriz derinleşiyor ve bir yandan Avrupa’dan, diğer yandan Ortadoğu’dan Türkiye’nin kapısına dayanmış durumda. İçerde Kürt sorunu çözümsüz bir noktada ve ekonomik koşullar da (“sağlam bir ekonomimiz var” propagandasına bakmayın siz) gün be gün kötüye gidiyor.</p>
<p>Eğer 2000’li yıllara kadar olduğu gibi yarı-askeri bir parlamentolu rejim olsaydı, krizin iyice derinleştiği bir noktada ordu bir kez daha duruma müdahale edip krizin atlatılmasına çalışabilir ya da atlatıyormuş gibi yapabilirdi. AKP, rejimin çerçevesini değiştirerek bu alternatifi ortadan kaldırmıştır. Yine AKP, yasal düzenlemeleriyle parlamenter bir görev değişimi ihtimalinin de önünü kapatmıştır. Yani kriz iyice derinleştiğinde AKP’nin yerine bir başka partinin (örneğin CHP’nin) seçimleri kazanması ihtimali sıfırdır.</p>
<p>O zaman? Geriye tek bir yol kalıyor. Kapitalizmin krizinden en büyük zararı gören halk kesimlerinin aşağıdan hareketi. Yani devrim. Bu devrimin nasıl bir sonuca ulaşacağı elbette ayrı bir tartışma konusudur ama AKP-devlet rejimine karşı hayata geçirilebilecek tek alternatifinin devrim olduğu net bir şekilde görülüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>20 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F20%2Ftek-yol-devrim%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/20/tek-yol-devrim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>25</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin ilk Vicdani Retçisini Hatırlayın</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/18/4834/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=4834</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/18/4834/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2012 20:27:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4834</guid>
		<description><![CDATA[ tayfun şu an hastanede, komada, ölüm dediğimiz köyün eşiğinde, dostları gitme gel daha konuşacaklarımız, eyleyeceklerimiz vardı diye sesleniyor. öbür yakada neler oluyor, önden giden dostlar da gel hadi, özledik diye çağırıyor mu tayfun&#8217;u, tayfun ne düşünüyor, ne hissediyor bilemiyoruz. tek bildiğimiz giderse tayfun&#8217;u özleyeceğimiz, her ölümün kalanlar için erken ölüm olduğu hissiyatımız. o yüzden tüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <em>tayfun şu an hastanede, komada, ölüm dediğimiz köyün eşiğinde, dostları gitme gel daha konuşacaklarımız, eyleyeceklerimiz vardı diye sesleniyor. öbür yakada neler oluyor, önden giden dostlar da gel hadi, özledik diye çağırıyor mu tayfun&#8217;u, tayfun ne düşünüyor, ne hissediyor bilemiyoruz. tek bildiğimiz giderse tayfun&#8217;u özleyeceğimiz, her ölümün kalanlar için erken ölüm olduğu hissiyatımız. o yüzden tüm iyi duygularımız, temennilerimiz, şifa dileklerimiz, dualarımız tayfun&#8217;la bu gece!</em></p>
<div>
<div>
<form action="/mail/InboxLight.aspx?n=351824458" method="post" enctype="multipart/form-data">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>- İnan Mayıs Aru -18 Şubat</p>
<p>arkadaşlar,</p>
<p>hastaneye dokuz kişi gittik, yoğun bakıma sadece bir kişi alıyorlar. öteki arkadaşlar biraz ağlamaklı oldukları için ben girip tayfun&#8217;u gördüm. durum şudur: böbrek yetmezliği, solunum yetmezliği, koah, sol akciğerde ödem, kalp kaslarında kasılamama ve dolayısıyla kan yeterince pompalanamıyor. şu an itibariyle kalp %50 oranında çalışıyor, bilinci açık ama dializ ve solunum cihazlarına bağlı olduğu için sürekli uyutuluyor. doktorun tercihi böyle. doktor nezaretinde görüştüm.</p>
<p>dokunarak ve seslenerek kendimi tanıttım, arkadaşlarımızın olayı duyduğunu, iki gündür durumu takip ettiğimizi, doktor arkadaşlarına da haber verdiğimizi söyledim. gözlerini zorlukla araladı, sesleri duyuyor, anlıyor ama çok zor tepki veriyor.<br />
oğlunu ve kızını görmek isteyip istemediğini sordum evet anlamında gözlerini kapayıp açmaya çalıştı.</p>
<p>bunun üzerine oğlu ve kızı da görüştürüldü. ağzında ve burnunda sondalar olduğu için konuşabilse de sonda engelliyor. risk derecesi için doktor orta-yüksek (ortanın yükseği) gibi bir terim kullandı.<br />
kısaca, tayfun&#8217;un durumu dün akşama göre birazcık daha umutlu göründü bana. eğer yeni bir kriz geçirmezse kalkabilir sanki.</p>
<p>ama şu da var; neticede o bir hekim, bu çapta bir krizin bırakacağı harabiyeti biliyor. son günlerde hem yürümekte hem hareket etmekte<br />
çok zorlanıyordu, bile bile koyverebilir, hayata tutunmayabilir. kızı ve oğlunun orda bulunması, bizlerin de yanı başında olduğumuzu bilmesi</p>
<p>bir doping olabilir. durum şimdilik bu. atlatacağını umalım. herkese selamlar.</p>
<p>- gazi. &#8211; 17 Şubat</p>
<p><strong>Türkiye, Tayfun Gönül’le 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi’nde çıkan bu röportajla tanıştı. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Gönül&#8217;ün bu röportajını ve kararının nedenlerini anlattığı manifestosunu hatırlamak gerek.</strong></p>
<p>Tayfun GÜNÜL</p>
<p>İstanbul &#8211; BİA Haber Merkezi</p>
<p>18 Şubat 2012, Cumartesi</p>
<p><strong>Fotoğraf: Mehtap Yücel &#8220;Tayfun Gönül&#8217;ün şiddete yatkın olmayan kişiliğinin resmidir.&#8221;</strong></p>
<p>Türkiye, Tayfun Gönül&#8217;le 7/13 Ocak 1990 Haftalık Sokak Dergisi&#8217;nde çıkan bu röportajla tanıştı. Türkiye&#8217;nin ilk vicdani retçisi Gönül&#8217;ün &#8220;Askerliğe Savaş Açan Adam&#8221; başlıklı bu ilk röportajını ve kararının nedenlerini anlattığı manifestosunu yayımlıyoruz.</p>
<p>Tayfun Günül doktor. Onu Sokak&#8217;a zaman zaman yazdığı telif yazılardan hatırlayabilirsiniz. 32 yaşındaki Gönül, &#8220;Beni zorla askere almaları vicdan özgürlüğünün ihlalidir&#8221; savıyla devleti mahkemeye veriyor.</p>
<p><strong>Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?</strong></p>
<p>Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm. Bir takım değer yargılarım var. Bunlar kendimi bildim bile­li vardı. Özgürlük gibi, adalet gibi, eşitlik gibi. Uzunca bir süre bu yargıları, mesela Müslümanlık içinde aradım. Birçok insan gibi.</p>
<p>Ortaokulda, kolejde okuyordum, kole­je gelenler hep üst orta sınıf ailelerinin ço­cuklarıydı. Orda hayat, din dışı düzenlen­mişti. O insanların yaşam tarzları öyleydi. Sahurda niye yemek çıkmıyor diye idareyle kavga ettiğimi hatırlıyorum.</p>
<p>O ruh hali bu­gün de devam ediyor. Hiçbir zaman disipli­ne uymadım. Her zaman başım disiplin ku­rulları ile derde girdi. Doğru bulmadığım bir şeye, kurallar böyledir diye uymadım, çoğu zaman sessiz de kalmadım.</p>
<p><strong>Kaç yaşındasın?</strong></p>
<p>Şu anda 32 yaşındayım. Birisinin bana emir vermesine çok tepki duyuyorum. Aynı şekilde başka birine bir şey emretmeye de çok zorlanıyorum. Gar­sondan çay istemeye bile. Genelde şiddete yatkın olmayan bir kişiliğim var.</p>
<p><strong>Bugüne kadar askere gitmemeyi nasıl başardın?</strong></p>
<p>Sonuna kadar yasal olanakları kullan­dım. Bakaya suçundan mahkemeye veril­dim. Mahkemeye gitmeyerek ve adresimi değiştirerek mahkemeyi uzattım. Bu arada paralı askerlik hakkı çıktı, iki yıl da böyle geçti.</p>
<p><strong>Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtaracaktın?</strong></p>
<p>Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir.</p>
<p>Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.</p>
<p><strong>Doktorum diyorsun ama doktorluk da yapmıyorsun?</strong></p>
<p>Doktorluk yapmamamın birçok nedeni var. Bu nedenlerden biri şaşabilirsin belki ama militarizmle ilgili. Militarizm sadece orduyla sınırlı değil, toplumun bütün doku­larına, bütün kurumlarına yayılmış. Zaten bütün kurumlar oluşurken, iç işleyişlerinde kışla yönetmeliklerini örnek almışlar. Okul, hastane de buna dahil. (Foucault bu­nu ayrıntılarıyla gösteriyor.) Bunun en be­lirgin göstergelerinden biri beyaz önlüktür. Üniforma her yerde aynı işlevi görür, insan­ları tek tipleştirmek, kişiliksizleştirmek, salt işlevini yapan robotlar haline dönüştür­mek. Bana göre üniformanın rengi önemli değil. Haki ya da beyaz olabilir.</p>
<p><strong>Biraz daha kendini anlatsana&#8230;</strong></p>
<p>Erkek olarak iktidar doğmuş olmaktan başka, aslında eğitimim açısından da mutlu azınlık tabir edilen kesimdenim. Türki­ye&#8217;nin en iyi okullarında okudum. Ortaoku­lu, Kadıköy Anadolu Lisesi&#8217;nde, liseyi An­kara Fen Lisesi&#8217;nde, üniversiteyi Hacettepe Tıp Fakültesi&#8217;nde okudum.</p>
<p>Belki megalomanlık ediyorum ama, isteseydim seçkinle­rin arasında yerimi alabilirdim gibi geliyor. Ancak, yaşadığım ortamda her zaman eğre­ti durmuşumdur. Sonuçta devlet babanın onca para harcamasına rağmen ona nankör­lük edip hep kendi içinde bulunduğum ko­num dahil haksızlığa karşı değişik tepkiler göstermişimdir. İşi sonunda ihanete kadar vardırdım.</p>
<p><strong>Hiç doktorluk yapmadın mı?</strong></p>
<p>Yaptım. Aç kaldığımda kaçak gece nö­betleri tuttum. Bu arada, eski kitapçılık, ka­feterya işletmeciliği, çevirmenlik, dericilik, balıkçılık gibi çeşitli işlerde çalıştım. Şu sı­ralarda hasbel kader Sokak&#8217;a telif yazılar yazıyorum.</p>
<p><strong>Pekiyi, siyasi kimliğin?</strong></p>
<p>Lise yıllarından itibaren sosyalist hare­kete katıldım ve uzun bir sosyalist geçmi­şim var. Ama içinde olduğum yapıların da askeri olmadım. Hep çıbanbaşıydım. Daha sonra, sosyalizme eleştirel bakmaya başla­dım. Ve dünyayı değiştirmenin bilimsel yo­lu olamayacağı kanaatine vardım.</p>
<p>Fakat devrimci olmama yol açan sebepler aynen ortada duruyordu. Bireysel inisiyatiflere dayanan ahlaki yeni bir devrimciliği hem yaşamımda hem de düşünsel olarak tasarla­maya giriştim. Ve tarihi olarak bu olanağı anarşist gelenek içinde buldum. Kafanızda ne canlanır bilmiyorum ama kendimi anar­şist olarak tanımlıyorum.</p>
<p><strong>Ne kadar ciddi konuşuyorsun Tayfun, kampanya nedeniyle mi?</strong></p>
<p>Biraz öyle&#8230; Çünkü sözünü duyurabil­mek için biraz molla olup tumturaklı laflar etmen gerekiyor. Aksi takdirde sosyalistle­rimiz dahil hiç kimse seni ciddiye almıyor. Gülmenin bile teorik izdüşümünden söz et­mek zorundasın.</p>
<p><strong>Yani anarşist olduğun için mi askerli­ğe hayır diyorsun. Anarşistlerden aske­re gitmeyen yok gibi.</strong></p>
<p>Bir tür anarşizm yorumu diyelim. Tabii, anarşist olmanın koşullarından biri milita­rizmi olumsuzlamak. Ama bu konuda atı­lacak pratik adıma herkes kendisi karar ve­rir.</p>
<p>Benim için hayatta direnme noktaları var. Örneğin seçimlerde oy vermem. Polise ve mahkemeye başvurmam. Devleti yatak odama sokmam. Bütün bunlar direnme noktaları. Askere gitmemek de bunlardan biri. Aksine davransaydım, kendime olan saygımı yitirirdim. Kimileri için en iyi anarşist kendine olan saygısını yitirmiş anarşisttir, çünkü hiçbir işe yaramaz.</p>
<p><strong>Ama yürütmek istediğin kampanya­nın anarşizmden öte pek çok insana hitap etmesi gerekmiyor mu?</strong></p>
<p>Zaten manifesto öyle kaleme alınmıştır. Bence askere gitmek istemeyen herkesi kapsıyor.</p>
<p><strong>Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?</strong></p>
<p>Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.</p>
<p>Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.</p>
<p>Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.</p>
<p>Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?</p>
<p><strong>Bu kampanyadan ne bekliyorsun?</strong></p>
<p>Bu kampanyanın yaratacağı etkileri as­lında ben de merak ediyorum. Türkiye Devleti Avrupa topluluğu ile ilişkilerinde bir demokratikleşme gösterisindedir. 141-142-163&#8242;ü bile inşallah 10 yıl içersinde kaldıra­caklar. Bence bu kampanya devletin bam teline basıyor. Ve tahammül sınırlarını zorluyor.</p>
<p>Öncelikle ne kadar hoşgörülü ol­duğunu göreceğiz. Daha sonra, toplumda 12 Eylül&#8217;ün onca tahribatından sonra, mili­tarizmin itibarının sarsılıp sarsılmadığı da somut olarak ortaya çıkacak. Ve en önemli­si, bir tabunun yıkılıp tartışılır kılınması­dır ki, örneğin Kürt sorunu da böylesi bir ta­buyken birileri bu meseleyi gündeme getirmeseydi, bugün bu kadar açıklıkla konuşu­labilir miydi? Pratik sonuçları açıkçası beni pek ilgi­lendirmiyor.</p>
<p><strong>Somut olarak ne yapmayı düşünüyor­sun?</strong></p>
<p>Öncelikle devleti mahkemeye verece­ğim. Biraz evvel, direnme noktaları olan bi­ri olarak mahkemelere başvurmadığımı söylemiştim.</p>
<p>Söylemek istediğim, pratik yarar umarak başvurmamaktı. Mahkeme­den hiçbir şey beklemiyorum, amacım ko­nunun tartışılmasını sağlamak.</p>
<p>Bir vicdan özgürlüğünden bahsediliyor. İnsanlar vic­dani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlanamazlar deniyor. Beni zorla askere almak, vicdan özgürlüğünün ihlali değildir de ne­dir? Tabii, devletten özgürlüklere saygılı olmasını beklemiyorum ama bu kendileri­nin çözmek zorunda olduğu açık bir çelişki.</p>
<p><strong>Kimlerden destek umuyorsun?</strong></p>
<p>Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı fe­ministler gene kendileri adına politika üret­tiğim için kızacaklar ama) kadın hareketi­nin asli meselelerinden biridir.</p>
<p>Ayrıca, bu­gün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağ­men cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu sa­vaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.</p>
<p>Dolayısıy­la Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekleyecek kadar &#8220;özgürlükçü&#8221; olabildiler mi?</p>
<p>Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beya­zı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tu­tumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu la­ik devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. (IC)</p>
<p><strong>Tayfun Günül&#8217;ün manifestosu:<br />
Zorunlu Askerliğe Hayır</strong></p>
<p>1990&#8242;ların dünyasında özgürlük arayışlarının giderek artacağı­nın ipuçları var. Özgürlük ve ta­bular, birbirleriyle asla bağdaşa­mayacak iki kavram. Yıkılması gereken tabuların başında da ordu ve militarizm geliyor.</p>
<p>Militarizm, bütün insan ilişkilerinde tahakkümü ve sistematik şiddeti meşru gören, olumlayan, toplumun bütün dokula­rına sinmiş bir hastalık. Bu yüzden insanlık özgürlük arayışında milita­rizmle hesaplaşmak zorunda.</p>
<p>Ordu, Türkiye&#8217;de bir tabu. Üstelik şimdiye kadar pek dokunulmaya cesaret edilemeyen bir tabu. Hepimiz askeri marşlarla, cafcaflı bayram kutlamalarıyla büyüdük. Kendi tarihimi­zi, fetihçi, asker bir millet olduğumu­zu ve bunun erdemlerini vazeden, resmi tarihin ağzından öğrendik. Or­du, bütün politik çekişmelerin ötesin­de saygın bir konumdaydı.</p>
<p>12 Eylül&#8217;le birlikte ordunun bu ko­numu sarsıldı. Sivil politik güçler kendi açılarından militarizmi eleştir­meye başladılar. Kuşkusuz bu eleştiri ordunun darbe yapma geleneği ile sı­nırlıydı.</p>
<p>Ancak, artık ortada çok daha önemli bir gerçek var. Militarist değerler, basında açıkça dile gelmese de, yer yer alay konusu olmaya başla­dı. Gençler artık geniş ölçüde askere gitmek istemiyor.</p>
<p>Askere gitmeyenin erkek sayılmadığı dönemler geride kalmak üzere. İnsanlar artık askerlikten kurtulma­nın yolları üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorlar.</p>
<p>Dünyanın bütün orduları, kendi varlık nedenlerini yurt savunması kavramının arkasına gizlenerek meşrulaştırırlar. Herkes savunmadaysa kim saldıracaktır, o za­man? Gerçek ise ordunun sistematik şiddet ve yok etme­ye yönelik bir örgütlenme olduğudur.</p>
<p>Her ne kadar güç dengeleri ve hükümet politikaları zaman zaman frenleyici olsa da her profesyonel askerin kafasında bir fatih olmak yatar. Bu yüzden, kalıcı bir dünya barışı orduların olduğu koşullarda mümkün değildir.</p>
<p>Savaş gerekçesiyle varlığını meşrulaştıran ordunun asıl işlevi ise &#8220;barış&#8221; dönemine ilişkindir. Ordu, bir ülke­deki statükoyu korumakla yükümlüdür her şeyden önce. Statüko ise, o toplumdaki tahakküm ilişkilerinin bütünü­dür.</p>
<p>Yönetenlerin yönetilenler, mülk sahiplerinin mülksüzler, erkeklerin kadınlar, egemen ulusun diğer uluslar üzerindeki tahakkümüdür statüko.</p>
<p>Ve en sonu ordu bir eğitim kurumudur. Herkese üni­forma giydirir, kişiliksizleştirir. Emirlere mutlak itaati öğ­retir. Kendi astlarına emretme yeteneği kazandırır. Var olan makinenin çarklarının dönmesi için kişiyi kendi yaşa­mından vazgeçecek ölçüde duygusuzlaştırır, mantıksızlaştırır, robotlaştırır. Otoritelerin tanımladığı bir &#8220;düşmanı&#8221; yok etmeyi, farklı olana nefretle bakmayı öğretir.</p>
<p>İnsanların özgürlük arayışı, &#8220;Ben devletim, canımın istediğini yaparım&#8221; demeyi giderek güç­leştiriyor.</p>
<p>Bir &#8220;vicdan hürriyeti&#8221; varsa, in­sanlar başkalarına doğrudan zarar vermemek koşuluyla kendi vicdani kanaat­lerine aykırı davranmaya zorlanamazlarsa ve devletler de bu &#8220;hürriyeti&#8221; kabul et­mişlerse, artık kendi ordularını oluştur­manın &#8220;zorunlu askerlik hizmeti&#8221; dışında yollarını bulmak zorundalar.</p>
<p>Askerlik yapmanın, orduya katılmanın kişinin vicdani kanaatlerine aykırı oldu­ğu durumda hiçbir güç bu kişilere &#8220;zo­runlu askerlik&#8221; yükümlülüğünü dayata­maz.</p>
<p>Özellikle İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra yaygınlaşan ve giderek insan hak­larının ayrılmaz bir parçası olan bu hakka &#8220;Vicdani red&#8221; hakkı diyoruz. Vicdani red hakkı doğal hukukun gereğidir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti imzaladığı İnsan &#8216; Hakları Bildirgesiyle ve 1982 Anayasası ile bu hakkı zımnen kabul etmiştir.</p>
<p>Bu kabulünde samimiyse yapması gereken zorunlu askerliği öngören yasa ve yönetmeliklerini değiştirmektir. Kişinin vicdani kanaati çok değişik et­kenlerle oluşabilir. Örneğin kimileri Hıristiyan, Budist, Taoist, Yehova Şahidi olduğu için dini inancı gereği eline silah almayı ve askeri bir örgütte yer almayı reddebilir.</p>
<p>Yada din dışı bir nedenle, poli­tik olarak, şiddetin her türüne karşı bir pasifist, tahakkümün bütün biçimlerine ve kurumlaşmış şiddete karşı bir anarşist olabilir.</p>
<p>Kendini Allah&#8217;ın askeri sayan bir radikal Müslüman olabilir ve laik devlete &#8220;hizmet etmek istemeyebilir. Veya burjuva ordusuna karşı çıkan bir devrimci sosyalist, egemen ulus ordusunu sömürgeci bir kuvvet olarak niteleyen bir başka ulusun bireyi olabilir.</p>
<p>Böylesi radikal politik ve dini inançları da olması gerek­mez. Ordunun varlığını gerekli ve yararlı gören, ancak kendi kişiliğinin askerlikle bağdaşmadığını ordunun pro­fesyonellerden oluşması gerektiğini düşünen bir liberal, bir sosyal demokrat hatta bir muhafazakâr olabilir.</p>
<p>Ayrıca, vicdani kanaat, tamamen pratik nedenlerden de kaynaklanabilir. Kişi belki sevgilisinden ayrılmak, ya da bilimsel kariyerine ara vermemek, kurduğu işi yarıda bırakmamak istiyordur.</p>
<p>Ve bütün bu insanlar, bu toplumda yaşamaktadır. Yok sayılamazlar. Türkiye Devleti şu anki uygulamasıyla bu insan­ları yok saymakta ve &#8220;zorunlu askerlik hizmetiyle&#8221; onları vicdani kanaatlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır. Bu ağır bir insan haklan ihlalidir.</p>
<p>Benzer düşünenleri bu insan hakları ihlaline karşı di­renme hakkını kullanmaya çağırıyoruz. Kampanya­da bundan sonra bir yandan militarizmin teşhiriyle birlik­te askerlikle ilgili yasa ve yönetmelikleri değiştirmeye yö­nelirken diğer taraftan mağdurlar arasındaki somut daya­nışmayı yaratmaya ve geliştirmeye çalışacağız.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</form>
</div>
</div>
<div> </div>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<div>
<div>
<div> </div>
<div> </div>
</div>
</div>
<div> </div>
<div> </div>
</div>
<div> </div>
<p><iframe src="/handlers/resourcespreload.mvc?bicild=&amp;view=Hotmail.InboxNoCompose" width="0" height="0"></iframe>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F18%2F4834%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/18/4834/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Qijikareş&#8217;in Anlamı&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/17/qijikaresin-anlami/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=qijikaresin-anlami</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/17/qijikaresin-anlami/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 07:33:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4830</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Anarşizm, bir çelişkiler ve bu çelişkilerin kutupları arasında bir salınımlar yumağıdır. Daha önceki, anarşizme ilişkin kimi yazılarımda bu çelişki ve salınımlara değinmeye çalışmıştım. Anarşizmin çelişki ve salınımlarından biri de anarşist düşünce ile anarşist var oluş arasındaki çelişki ve salınımdır. Anarşist düşünce büyük bir etki gücüne sahiptir ama bu düşünce güçlü olduğu ölçüde teorik olmaktan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Anarşizm, bir çelişkiler ve bu çelişkilerin kutupları arasında bir salınımlar yumağıdır. Daha önceki, anarşizme ilişkin kimi yazılarımda bu çelişki ve salınımlara değinmeye çalışmıştım.</p>
<p>Anarşizmin çelişki ve salınımlarından biri de anarşist düşünce ile anarşist var oluş arasındaki çelişki ve salınımdır. Anarşist düşünce büyük bir etki gücüne sahiptir ama bu düşünce güçlü olduğu ölçüde teorik olmaktan da o kadar uzaktır. Çünkü her teori, doktrin olma tehlikesini içinde barındırır. Anarşist düşünce, yapısı ve karakteri dolayısıyla teorileştirilmeye ve doktrinleştirilmeye elverişli değildir. Bu, aynı zamanda düşünsel bir iktidar olmaya da bir ölçüde elverişli olmadığı anlamına gelir. Bu yüzden anarşizmin güçlü düşünürleri vardır (Kropotkin örneğin) ama teorisyenleri yoktur. Bu nedenle, insanlığı esaslı bir şekilde etkileyen bu düşünce, teorik planda iktidarı daima teorik bakımdan güçlü rakiplerine (en başta da Marksizme) kaptırmıştır ister istemez.</p>
<p>Teorik bakımdan iktidarın kaptırılmasıyla somut planda var olma arasında bir iç bağlantı vardır. Düşünsel olarak güçlü ve etkileyici olan anarşizm, teorik iktidar sahibi olamadığından, somut olarak var oluşunu gerçekleştirmede de hep dağınık kalmış, etkili bir varlık olmakta süreklilik gösterememiştir. Ancak devrimin kitlesel boyutlar kazandığı zirve noktalarında etkili bir var oluş gösterebilen anarşizm, devrimin henüz gelişmediği ya da tavsadığı dönemlerde düşünce gücüyle orantılı bir varlık ve etkililik gösterememiş, özellikle örgütlülük alanında bir varlık olarak başarılı olamamıştır. Dolayısıyla anarşizm, diğer salınımlarına benzer bir şekilde, düşünce gücüyle var oluşsal güçsüzlük arasında salınıp durmuştur.</p>
<p>Bu durumun somut sonucu, güçlü özgürlükçülüğüyle insanları etkileyen anarşizmin düşünsel etkililiğinin, reel planda yer alan ideolojik ve siyasal güçler tarafından kendi iktidar hedefleri doğrultusunda kullanılması olmuştur. İktidar gibi bir hedeften yoksun olan anarşizm, reel planda bu güçlerle ya da akımlarla rekabet etme şansına sahip olmadığından, bizatihi anarşizmi benimsemiş insanlar da, somut pratikte bu akımların etkisi altına girmiş, onların yedek gücü rolünü oynayabilmişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye’de anarşizmin kısa bir tarihi vardır. Yaklaşık çeyrek yüzyıllık bir tarihtir bu. Ama bu kısa tarih içinde de aynı şeyin gerçekleştiğini gözlemleyebiliriz.</p>
<p>Nasıl mı? Burada birkaç örnek vermek yeterli olur mu bilmiyorum. Örneğin ÖDP kurulduğunda ve bu parti anarşist düşüncenin yaygınlaştırdığı bir takım sloganları kullanmaya başladığında (“Aşkın ve Özgürlüğün Partisi” gibi) bir kısım anarşist, biraz da anarşizmin somut bir örgütlenme önerisinin ve faaliyetinin olmadığı koşulların sonucu olarak ÖDP saflarında yer almakta bir sakınca görmemişlerdir. Daha sonra doğal olarak bir hayal kırıklığı yaşamışlardır, o başka.</p>
<p>Bir başka örnek, Anarşist Gençlik Federasyonu (AGF) deneyidir. AGF, aslında tipik bir eski tip solcu örgüt olmasına rağmen, anarşizmin düşünsel etkisinden ve prestijinden yararlanabilmek için kendisini anarşist bir örgüt olarak takdim etme yoluna gitmiştir. Bu solcu örgüt, aşırı eylemcilik ve kavgacılığını anarşizmle taçlandırarak güç toplayacağını hesap etmişse de, hırçınlığı ve sekterliği dolayısıyla hızla baş aşağı gitmiş ve sonunda küçük bir sekt olarak kavrulup kalmıştır.</p>
<p>Daha yakın zamanlara gelelim. Türkiye’de anarşizm, yukarda sözünü ettiğimiz nedenlerden dolayı somut var oluş alanında başarısız olduğu ölçüde Türkiye’de var olan belirli sosyal akımların etkisi altına girmiştir. Bu akımların başında, somut planda kendisini <em>Taraf </em> gazetesiyle ifade eden liberal akım gelmektedir. Bu gazete, Fetullah cemaatiyle, AKP iktidarıyla somut bağlara sahip olmasına ve yazarları arasında emniyet çevreleriyle içli dışlı profesyonel polisler bulunmasına rağmen, nasıl olmuştur da bir kısım anarşist <em>Taraf </em> gazetesinin etkisi altına girebilmiştir? Bunun en önemli nedeni, kanımca, epeyce kalabalık sayıdaki anarşistin, <em>Taraf </em> gazetesinin “vesayet rejimi ile mücadele ettiğini” sanmalarıydı. Öyle ki, bir anarşist sitede, hükümetin Ergenekon tutuklamalarıyla heyecana kapılan bazı anarşistlerin, “bakın göreceksiniz, bu hükümet yakında Mehmet Ağar’ı da tutuklayacak” diye yazdıklarına bile tanık olmuştum.</p>
<p>Aynı dönemde, “özgürlükçü sol” olduğunu iddia eden bir siteye yazdığım “Herkesekon Örgütü” yazım sansür edildi. Bunun sebebi, “Ergenekon” adlı örgütün hükümete muhalefet edenlerin tutuklanması için bizzat hükümet tarafından yaratıldığını söylememdi. Yazımı sansür eden site sorumlusu, bana aynen şöyle yazmıştı: “Gün, sen bu tür yazılar yazma. Anarşizm üzerine yaz, daha iyi.” Bu, Lenin’in, Emma Goldman ve Alexander Berkman’a “<em>ideny</em>” (düşünsel) anarşist olmalarını önermesine pek benzeyen bir öneriydi. Yani anarşizmi fikri planda savunan yazılar yazmamda hiçbir sakınca yoktu onun açısından, hatta bunu teşvik ediyordu. Ama anarşist bakış açısıyla siyasi alanda bir şeyler yazdığım zaman rahatsız oluyordu. Onun anlayışına göre, anarşizm göklerde dolaşmaya devam etmeli, asla yeryüzüne inip “sıradan fanilerin” karmaşık politik oyunları üzerine bir şeyler söylemeye çalışmamalıydı.</p>
<p>Anarşistler, son anayasa oylamasında da pek bir varlık gösteremediler. Bir kısmı, anarşizmin “kestirmeciliğine” pek uygun düşer gibi görünen bir tutumla “bize ne anayasadan” diyerek olayın tamamen dışında kaldılar. Yukarda sözünü ettiğim, liberallerin etkisi altında kalan diğer bir kısmı, oldukça mahcup bir şekilde, hatta kendilerini biraz da gizlemeye çalışarak, “yetmez ama evet”çi DSİP’e benzer bir tutum takındılar. Eh zaten DSİP de “globalizme karşı anti-kapitalist” mücadeleden söz etmiyor muydu, hatta anarşistlerin sembollerinden olan “kara kedi”yi benimseyip bu adla cafeler açmamış mıydı?</p>
<p>Anarşizmin somut var oluşunun dağılışını gösteren son olay seçimlerde yaşandı. Bir kısım anarşist, Kürt halkının mücadelesini desteklemek adına seçimlerde BDP’ye oy verilmesini savundu. Eh ne de olsa BDP de bizim gibi, bu devletle kapışmıyor muydu? Evet ama anarşizmin, seçimlerden uzak durmak gibi bazı çok temel ilkeleri vardı, onlar ne olacaktı?</p>
<p>Bu dağılma ve savrulmalar anarşizmin kronik zaafı olan örgütsel devamsızlık ve dağınıklıkla birleşince, anarşistler on beş yıl önce çıkan <em>Apolitika </em>gibi kendi çapında bir hayli etkili ve eli yüzü düzgün bir dergi bile çıkaramaz hale geldiler. Küçük sanal yuvarcıklar ise sadece birbirleriyle saç saça baş başa dövüşmeye hizmet eden küçük tımarhanelerden farksız bir hal almıştı. Yani kısacası, Türkiye’deki anarşizmin somut var oluşunun hal-i pürmelali epeyce kötüydü ve çeyrek yüzyıl önceki parlak çıkışından bu yana en kötü durumunu yaşıyordu. Kızıl-kara bayrağımız yerlere düşüp sürünmek üzereydi.</p>
<p>İşte tam da bu koşullarda sahneye aniden yeni bir aktör çıktı: <em>Qijikareş. </em>Güneşin doğduğu yerden, Van’dan taptaze bir ses ve bizlere gülümseyen muzip bir kara karga.</p>
<p>Önümde 5. Sayısı duruyor. Kürtçe ve Türkçe yazılar var içinde. Üç aylık periyodlarla çıkıyor. 36 yazı var bu sayısında, kimi uzun, kimi kısa yazılar. Toplamı 247 sayfa.</p>
<p>Bu derginin, daha önce çıkan anarşist dergilerden en önemli farkı, herkesten farklı olacağım, herkesten farklı, çok orijinal kelamlarda bulunacağım telaşı içinde olmaması. Görsel malzemesinin ve mizahının eksikliği ise bir başka fark ama bunu olumluluk hanesine yazmakta güçlük çekiyorum. Ama telaşsızlığı ve kendi halinde bir ağır başlılığa sahip olması genelde dergiye bir hoşluk katmış bence. Dergiyi çıkaran arkadaşlar, belli ki, yazının önemine çok inanıyorlar, bu yüzden dergi tıka basa yazıyla dolu. Açıkça söylemem gerekirse, bu kadar yazıyı üç ayda okumak bile oldukça zor. Hele yazıların biraz fazla entelektüel havası dikkate alınırsa. Yazının gücüne inanmaları iyi bir şey elbette ama hele bu çağda bu inançlarının ne kadar karşılığı var bilemiyorum. Yine de heveslerini ve inançlarını kırmak istemem. Belki de yazıya bu kadar inanmakla uzun vadede onlar haklı çıkacaklardır, kim bilir.</p>
<p>Bu yazıda elbette 32 yazının tamamının üzerinde durmam imkânsız. Ben sadece derginin yönelimi açısından çok önemli gördüğüm üç yazı üzerinde duracağım: Ramazan Kaya, “Ortadoğu’da bir karşı şiddet pratiği: PKK”; “Ahmet Sezer’le demokratik özerklik ve toplumsal ekoloji üzerine söyleşi”; Ahmet Arslaner, “Şiddet tekeli karşısında ahlak ve vicdan”.</p>
<p>Ramazan Kaya, Franz Fanon’un yücelttiği “ezilenlerin şiddeti”ni bir de kendisi yücelterek kanımca oldukça hatalı bir yönelim sergilemiş. Tabii Ramazan Kaya, “şiddetin zamanla içeriye” döndüğünü görmezlikten gelmek istememiş ama bu sefer de PKK’nın kendi içinde uyguladığı şiddeti, “devrimin çocuklarını yeme alışkanlığı”na bağlamış. Oysa bu klişe hiç de doğru değildir. Devrim hiçbir zaman çocuklarını yememiştir. <em>Havariler </em>adlı otobiyografik kitabımda belirttiğim gibi, devrim çocuklarını yememiş, tam tersine çocukları devrimi yemiştir. Örgüt içi terörü uygulayan devrim falan değildir yani. Bu karşıdevrimci eylemi devrimin sırtına yıkmak hem devrimi karalamak, hem de karşıdevrimci şefleri bir ölçüde aklamak anlamına gelir. Dolayısıyla, Fanon’a dayanarak şiddeti böylesine kutsamak hiç de akıl kârı değildir. Fanon, kendi koşullarında “ezilenlerin şiddeti”ni kutsarken – epeyce abartmış olmakla birlikte – pek de haksız olmayabilir. Yüzyıllardır sömürgecilerin zulmü altında olan insanlar ayaklanıp bir miktar da şiddet uygularlarsa bu hemen ve kategorik olarak reddedilecek bir şey olmayabilir ama yaşanan bunca deneyden sonra, hiçbir şey olmamış gibi Fanon’la şiddet övgüsü yarışına girmek biraz tuhaf bir tutumdur.</p>
<p>Ramazan Kaya şöyle demektedir: “… yapısallaşmış, kurumsallaşmış tahakküm ve sömürü odaklarının uyguladığı şiddetle şiddete maruz kalanların uyguladığı karşı-şiddet aynı ahlaki standartlarla değerlendirilebilir mi? Şiddetin kategorik olarak kötü olduğu ve ‘nerden gelirse gelsin’ kınanması gerektiğine ilişkin tutum, bu tarz soruları yok sayarak toplumsal çelişki ve mücadeleleri silikleştirmekte, tarafları bulanıklaştırmakta ve dolayısıyla bu mücadeleler içinde taraf tutmayı, etik bir pozisyon almayı engellemektedir.”</p>
<p>Ramazan Kaya’nın bu noktada iki şeyi birbirine karıştırdığı kanısındayım: Mağdurların özsavunmasıyla, mağdurlar adına yapılan silahlı şiddet. Örnekleyecek olursam, polise taş atarak (eh ne de olsa bu da küçük çaplı bir şiddettir) karşı koyan Kürt gençlerini tamamen destekliyorum. Kürt halkının bu türden her özsavunma eyleminin arkasındayım. Bu eylemler yer yer şiddet içerse de. Ama mağdur bir halk adına silaha sarılıp gerilla savaşına giriştiğiniz zaman karşı tarafla özünde hiçbir farkınız kalmamış demektir. Bu durumda “şiddetin içe yönelmesi”nden şikayet etmeye de hakkınız yoktur. Çünkü her silahlı örgüt, ne adına hareket ediyor olursa olsun, iki tarafı kesen bir kılıçtır. Bir tarafı kolonyalistleri keserken, diğer tarafı kendi halkını ve örgüte katılmış kendi halkının çocuklarını keser.</p>
<p>Bu noktada, aynı dergide yer alan, tamamen katıldığım Ahmet Arslaner’in yazısına geçeyim. Ahmet Arslaner, Ramazan Kaya’nın tam tersini söylüyor: “Şiddetin kendisi eşitsiz ve her durumda tahakküm üreten bir ilişki olduğu için, özgürlük ve şiddet kavramlarının birlikte ele alınması ya da kolonyalist şiddetin karşısına anti kolonyalist ve ‘özgürlük için şiddeti’ koymak imkânsızdır. Bunu yaptığınız zaman vazgeçtiğiniz şeyin özgürlüğün ta kendisi olduğunu bilmek zorundasınız… Ölme ve öldürme gibi en temel insani davranışlar rasyonalize edilerek haklılaştırılma süreçlerine tabi tutulduğu zaman, hâlâ birilerine her türlü savaşın ve insan öldürmenin ne kadar kötü bir şey olduğuna dair mantıklı açıklamalar yapmaya ve teorik referanslar üzerinden pozisyonlarımızın haklılığını anlatmaya çalıştığımız zaman zaten söz çoktan bitmiş ve bizler saçmalamaya başlamışız, vicdanlarımızın seslerini duymamıza engel olan bir akıl tutulması durumuna hep birlikte teslim olmuşuz demektir.”</p>
<p>Bu sözlere ilave edeceğim hiçbir şey yok.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aslında Ramazan Kaya, şiddet konusundaki hatalı belirlemelerine rağmen yazının sonlarında çok önemli ve doğru bir saptama yaparak şöyle diyor: “Sivil itaatsizlik eylemleriyle, doğrudan demokrasi deneyimlerini geliştirmek ve bölgede özyönetimci bir sosyalizmi yaratmak idealiyle, militarist devlet şiddetine boyun eğdirmek ve devletle cepheden savaşmaya olduğu gibi devam etmek stratejisi artık derin bir uzlaşmazlık arz etmektedir. Kürt siyasal hareketindeki özgürlükçü yönelimle, politik aktörlerin hareket üzerindeki hegemonyası arasındaki makas gittikçe açılmaktadır.”</p>
<p>Buradan Ahmet Sezer’e geçiyorum. Ahmet Sezer, tamamen katıldığım bir şekilde, Kürt bölgelerinde başlayan demokratik özerklik hareketini desteklemekte ve demokratik özerkliği komünalist bir yönelim olarak görmektedir. “Parlamenter rejimin insanların gözünde açık bir teslimiyet krizi yaşadığı bir zamanda bu komünalist damar radikal politikanın en büyük gücü olacaktır.”</p>
<p>Bu noktada söyleyeceğim, Ramazan Kaya’nın son saptamasına yeniden atıfta bulunarak, şudur: Kürt hareketi bir yol ağzındadır. Silahlı mücadeleyi kullanarak parlamenter iktidara katılmanın yollarını aramak mı, yoksa silahlı mücadeleyle birlikte parlamenter alanı da terk ederek radikal ve kitlesel bir demokratik özerklik hareketinin fiili örgütlenmesine girişmek mi? Hangi yol daha özgürlükçü ve daha devrimci?</p>
<p>Ha şöyle be, gerçekten tartışılmaya değer sorunlar varmış.</p>
<p>Qijikareş’in kulaklarımızı tırmalayan sesiyle kendimize geldik!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>17 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F17%2Fqijikaresin-anlami%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/17/qijikaresin-anlami/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>102</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Harman, Şubat sayısı çıktı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/16/yeni-harman-subat-sayisi-cikti/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yeni-harman-subat-sayisi-cikti</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/16/yeni-harman-subat-sayisi-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2012 10:45:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4826</guid>
		<description><![CDATA[Bu sayıda: Kemal Tersane, Harman&#8217;ti Belma Akçura, Cinayetlerin Üzerini örten Kalın Perde: Tetikçiler Gün Zileli, Siyasi Durum Üzerine Bazı Spekülasyonlar Gün Zileli, Anarşizm vs. Mahçupyan ve Perinçek Mesud Ata, Uludere: Tabutta Rövaşata (yerinde röportajlar) Ezgi Aksoy, Kokain Baronlarının Gayriresmi Tarihi Miraz Rûspî, Faili Meçhul Kürdistan Haritası Erdinç Yücel, Sevişmek Özgür Kılar Ercan Geçkin, Kürtleşen Ölümler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu sayıda:</p>
<p>Kemal Tersane, Harman&#8217;ti</p>
<p>Belma Akçura, Cinayetlerin Üzerini örten Kalın Perde: Tetikçiler</p>
<p>Gün Zileli, Siyasi Durum Üzerine Bazı Spekülasyonlar</p>
<p>Gün Zileli, Anarşizm vs. Mahçupyan ve Perinçek</p>
<p>Mesud Ata, Uludere: Tabutta Rövaşata (yerinde röportajlar)</p>
<p>Ezgi Aksoy, Kokain Baronlarının Gayriresmi Tarihi</p>
<p>Miraz Rûspî, Faili Meçhul Kürdistan Haritası</p>
<p>Erdinç Yücel, Sevişmek Özgür Kılar</p>
<p>Ercan Geçkin, Kürtleşen Ölümler</p>
<p>Duygu Sarı, Dikkat Buyur</p>
<p>Ahmet alpan, İlginç Bir Trafik Cezası</p>
<p>Mahmut Çebi, N&#8217;oluyo Lan</p>
<p>Ata Erad, Peki Türkler Kimi Severler?</p>
<p>Demet Özge Aykan, Tesadüf diye Bir şey Yoktur</p>
<p>Zahit Atam, Bir Zamanlar Anadolu&#8217;da Filmine Dair</p>
<p>Sibel Özbudun, 1915, 1938, 1955, 1978, 1980, 1993&#8230; Bir Daha AslaDiyebilmek İçin</p>
<p>Gürel Aşık, Şirk Fuarı</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F16%2Fyeni-harman-subat-sayisi-cikti%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/16/yeni-harman-subat-sayisi-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tiner (anti-pop, 2012)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/13/tiner-anti-pop-2012/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tiner-anti-pop-2012</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/13/tiner-anti-pop-2012/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 13:31:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4815</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="Tiner (anti-pop, 2012)" src="http://anti-pop.com/sub/Tiner_(anti-pop_2012).gif" alt="" width="553" height="389" />
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F13%2Ftiner-anti-pop-2012%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/13/tiner-anti-pop-2012/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güneşin Doğduğu Yerden&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/13/gunesin-dogdugu-yerden/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=gunesin-dogdugu-yerden</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/13/gunesin-dogdugu-yerden/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 07:27:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4811</guid>
		<description><![CDATA[ İki gün önce bir Qijikareş (Kara Karga) dergisi aldım. Alt başlığında şöyle yazıyordu: “anarşist radikal politika dergisi kovara polîtîkaya radîkal a anarşîst”. “Kış zivistan 2012” dediğine göre üç aylık periyodlarla çıkıyor. Bu 5. Sayısı. 248 sayfa. Kürtçe ve Türkçe yazılar içeriyor. Dergiyi şu anda dikkatle inceliyorum. Daha etraflı yorum ve eleştirilerimi bu 248 sayfanın en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> <a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/02/qijikares51.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4822" style="margin-right: 15px;" title="qijikares51" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/02/qijikares51-217x300.jpg" alt="" width="174" height="240" /></a>İki gün önce bir <em>Qijikareş</em> (Kara Karga) dergisi aldım. Alt başlığında şöyle yazıyordu: “anarşist radikal politika dergisi kovara polîtîkaya radîkal a anarşîst”. “Kış zivistan 2012” dediğine göre üç aylık periyodlarla çıkıyor. Bu 5. Sayısı. 248 sayfa. Kürtçe ve Türkçe yazılar içeriyor. Dergiyi şu anda dikkatle inceliyorum. Daha etraflı yorum ve eleştirilerimi bu 248 sayfanın en azından Türkçe olanlarını bitirdikten sonra yazacağım ama şimdiden söylemek istediğim bir şeyler de var.</p>
<p>Türkiye’de anarşizm 1986 yılının sonlarına doğru çıkan <em>Kara </em>dergisiyle kendini ilk kez bir yayın organıyla duyurmuştu. Geçen 26 yıl içinde Türkiye’de anarşizm birçok aşamalardan geçti, çeşitli yayın organlarıyla temsil edildi. Bugün geldiği yer ise pek parlak değil. Hayır, anarşizmin prestiji ve gençlerin anarşizme duyduğu sempati açısından söylemiyorum bunu. İnsanlarda vücut bulan somut anarşist “hareketin” yönelimleri açısından durum pek parlak değil.</p>
<p>Bir kısım anarşist toplumsal devrim fikrinden uzaklaştı ve yaşamtarzı anarşizmine yöneldi. Elbette bu, örneğin <em>Taraf </em>gazetesinin peşine takılıp demokrasi getireceği inancıyla AKP’yi desteklemeyi de beraberinde getirdi.</p>
<p>Bir kısım anarşist de, daha önce kendilerine Anarşist Gençlik Federasyonu (AGF) adını takan grubun ilerlediği yoldan gidip solcuları taklit eden bir örgütlenme tarzını benimsedi. Yani “öncü örgüt” tarzını. Aslında bu tarz, bugünkü koşullarda o kadar da mantıksız değildi, çünkü anarşizme çok sayıda genç insan geliyordu ve bunlar, gençlik enerjilerini değerlendirecek bir örgütlenme talep ediyorlardı. Bazı anarşistler bu talebe cevap verdiler ama cevaplarında bir hata vardı. O da “öncü örgüt” tarzının aslında anarşizme yabancı olmasıydı. Böyle bir örgüt gençlik enerjisini seferber edebilir, hatta iyi şeyler de yapabilirdi ama hemen bir adım sonra bunun bir örgüt şovenizmine dönüşmesi, içine kapanık sekter bir yapıyı doğurması kaçınılmaz olurdu, nitekim öyle de olmakta.</p>
<p>Bir kısım anarşist ise, “mücadele etmek” ya da Kürt halkının mücadelesini desteklemek adına, aynı 1990’lı yıllarda bazı anarşistlerin ÖDP’ye katılmasına ve oy kullanmasına benzer bir şekilde, Kürt hareketine dahil oldular, seçimlerde BDP’ye oy verilmesini savundular ve sonrasında da Kongre örgütlenmesine katıldılar.</p>
<p>Bugün Türkiye’de anarşizmin bağımsız bir varlık olarak toplumsal devrim mücadelesinde neredeyse sıfır noktasına irca olduğu sonucuna varmak üzereydim ki, en doğudan, Van’dan, güneşin doğduğu yerden gür bir anarşist ses duydum: Qijikareş. Kara karga o alaycı gülüşüyle başını kaldırmış “daha ölmedik” diyordu. Kızıl-kara bayrağımız yere düşmeden kara kargamız tarafından yeniden yükseltilmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/02/cf03d2d3f2dbb64f.jpg"><img class="alignleft" style="margin-right: 15px;" title="-cf03d2d3f2dbb64f" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/02/cf03d2d3f2dbb64f-300x231.jpg" alt="" width="270" height="208" /></a></p>
<p>Elbette “güneşin doğduğu yer” görecedir. Avrupa’da güneşin doğduğu yer de Yunanistan oluyor. Bu sabah, CNN Türk’ün gazete manşetlerini izlerken iyice bunalmıştım, şu MİT-Polis ya da Erdoğan-Gülen çekişmesi haberleriyle ve köşe yazarlarının kılı kırk yaran kurumsal ayarlamalara ilişkin akıldanelikleriyle ki, manşetlerin ardından gelen “Yunanistan yine karıştı” haberiyle kulaklarım dikildi. Atinalı gençler yine ortalığı birbirine katmıştı. CNN Türk, anarşistlerin polise şiddetle saldırdığı haberini veriyordu. Görüntüler de bunu anlatıyordu zaten. Atinalı gençler korku duvarını aşmışlardı. Ellerindeki molotofları yakın plandan fırlatıyorlardı polise. Polis şaşkınlık ve korku içinde geri çekiliyordu. Caddeler ve binalar yanıyordu. Ve bir anarşist, kızıl-kara bayrağını sallayarak bir molotof daha fırlatıyordu polise. İşte anarşizm budur. Düzen ve sistem içi dengelere yüz vermez, sahne ışıklarıyla gözleri kamaşmaz, tüm sistemin üstüne yürür hiçbir ayrım yapmadan ve hiçbir politik aldatmacaya başını döndürüp bakmadan.</p>
<p>Hayalimde Atinalı gençle kara kargayı el ele, kanat kanata çizdim. Her türlü iktidarı yok edecek bir toplumsal devrim için ayağa kalkanlarla birlikte olduğumu hissettim. Ve kendi kendime, aldırış etmeyin üretici güçler düzeyini abartan Menşevik teorilere dedim.</p>
<p>Bakın, dünya yine güneşin doğduğu yerden başkaldırıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>13 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="color: #0000ff;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F13%2Fgunesin-dogdugu-yerden%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/13/gunesin-dogdugu-yerden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>27</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hobsbawm&#8217;ın Parıltıları mı Gün Zileli&#8217;nin Keçi Boynuzu Misli Çiğnedikleri mi? (Fikret Uzun)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/12/4806/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=4806</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/12/4806/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 17:00:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aleyhindeki ya da Eleştirel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4806</guid>
		<description><![CDATA[  HOBSBAWM`IN PIRILTILARI MI GÜN ZİLELİNİN KEÇİ BOYNUZU MİSLİ ÇİĞNEDİKLERİ Mİ ? Gün Zileli, Eric J.Hosbawm’ın anlattıklarını, iştahla yemek üzere oturulan ama hayal kırıklığı ile keçiboynuzu çiğnemeye mahkûm olunan bir durumun müsebbibi olarak resmettikten sonra, böyle bir durumdan ille de bir lezzet çıkarmak pahasına, önüne konulanı inatla çiğnediğini ve sonunda dişe dokunur birkaç düşünce ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<hr size="1" />
<div id="post_message_220432">HOBSBAWM`IN PIRILTILARI MI GÜN ZİLELİNİN KEÇİ BOYNUZU MİSLİ ÇİĞNEDİKLERİ Mİ ?<br />
Gün Zileli, Eric J.Hosbawm’ın anlattıklarını, iştahla yemek üzere oturulan ama hayal kırıklığı ile keçiboynuzu çiğnemeye mahkûm olunan bir durumun müsebbibi olarak resmettikten sonra, böyle bir durumdan ille de bir lezzet çıkarmak pahasına, önüne konulanı inatla çiğnediğini ve sonunda dişe dokunur birkaç düşünce ve saptama bulduğunu ve bunların da, önemli bir tarihçi olan Hosbawm’ın, bilgi ve tecrübe dolu olmasına rağmen, İnsicamdan ( tutarlılık) yoksun mırıldanmalarla kitabına yansıttığı toplam ifadelerinin içinde, eksik yanları da olsa, birkaç lezzetli ve parıltılı ifade olduğunu belirterek bunları düşünmemiz için önümüze koyuyor.Gün Zileli’nin bu tür çırpınışları, Türkiye’ye döndüğünden itibaren ayağının tozuyla başlamıştır. Yeni değildir yani. Sanki İsveç ya da İsviçre’den, her neresi ise, burslu olarak yıllarca ikamet ettiği bir kapitalist ülkeden Türkiye’ye Anti-sovyetizm yapmak üzere gönderilmiş gibi, gelir gelmez, Lenin’e sataşıyor, Hızını alamıyor, Stalin’e sataşıyor, bu sataşmalara fazla ses verilmezse, ey ahali duymuyor musunuz, “Sovyet Marksizmi bütün kötülüklerin anasıdır! ” demeye getirdiğini anlatmaya çalışıyor, bu da yetmiyor, Stalin ile Mustafa Kemali, o da yetmiyor, Hitler’i aynı kategoriye sokuyor, böylece bir çırpıda burjuva demokrasisi ile sosyalist demokrasiyi aynı renk ve tonda boyayarak, en çarpıcı ve gerçekçi resmi ortaya çıkardığının kabul edilmesini istiyor. Daha da ileri gidiyor, sosyalist demokrasinin gideceği yerin eninde sonunda Hitlerin gittiği yer yani Faşizm olduğunu, araya, bu eleştirel övgüsünün içine de serptiği “insicam” misli sözcükler koyarak süsleyip, insanları ikna etmeye çalışıyor.Evet, Gün Bey, bu güne kadar hep bunları yaptı ve görünen o ki, bundan vazgeçmiş görünmüyor. Oysa gerçeklerin Gün beyin dediği gibi olmaması bir yana, herkes merak ediyor ve “ bu gün bu toprakların temel sorunu bu mudur ki, Gün beyin iki lafından biri Stalin’in günahları, o olmazsa Lenin’in erken devrimini veya devrim sonrasındaki proletarya diktatörlüğünü mahkûm etmeyi, o da olmazsa veya hepsini aynı yazı içinde ele alarak, Sovyet Marksizm’inin ve sosyalizminin dünyanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu temcit pilavı gibi tekrarlayıp duruyor “ diyor ve eminim bu soruyu kendi kendine de olsa sordukları anda, asıl temel sorunu düşünmeye başlıyorlar.</p>
<p>Bu anlamda Gün Zileli’ye aslında teşekkür ediyoruz, temel sorunun üzerini örtmek için diline doladıkları ile bilmeden ve istemeden temel sorunun üzerindeki örtülerin kaldırılmasına önayak olmuş oluyor.</p>
<p>Gün Zilelinin okuduğum, Fikret Başkaya ile birlikte yazdıkları bir yazısı nedeniyle ki, bu yazıyı okuyan ve bu yazıyla birlikte Zileli‘ ye her türlü övgüyü sunan aklı başında, onca ideolojik şaşırtma ve uyutma içerikli saldırılara karşın sıradanlaşmamış olduğu gibi, özünün de yerinde durduğuna inandığım bir arkadaşım tarafından tarafıma gönderilmiş olan bir yazı idi, aklıma yine Engels gelmişti. Engelsi ikinci hatırlayışım oluyordu.</p>
<p>İlk aklıma geldiğinde, Fikret Başkaya’nın, sanırım, “Çürüme Kokuşmaya Dönerken“ başlıklı yazısı ile karşı karşıya idim. Gün Zileli ile birlikte yazdıkları “Devrimi Yeniden Düşünmek” başlıklı yazı ile karşılaşmam ikinci hatırlayışım oluyordu. Böylece, Fikret Başkaya’nın yazdıklarını eleştirmek üzere yazdığım ve başlığını da “Anti-Fikret Başkaya’lar “ şeklinde koyduğum yazının arkasından Anti-Dühring’i ve bu eleştirel çalışmasında Engels’in yöntemini hatırlayarak, Başkaya’nın Gün Zileli ile birlikte dediklerine karşı da bir Dühring eleştirisi ortaya koymaya çalıştım. Arada yine Başkaya’ya ait bir yazıdaki ifadeler nedeniyle ortaya koyduğum eleştiriler vardı. Neticede Zincir yazılar oluştu ve başlangıçta kimse itibar etmemekle birlikte, bu gün geri dönüp baktığımda bu eleştirilerimle pek çok kişinin ilgilendiği görülmektedir.</p>
<p>Fikret Başkaya’nın yazısını ilk okuduğum anda bu eleştirel yolu denemeyi istemiştim. Yani Anti-Dühring yaklaşımı ile eleştirmeyi denemek istemiştim. Ama bu o kadar kolay görünmüyordu ilk niyetlendiğimde; birincisi, Fikret Başkaya’nın söylediklerinden, sırf onun ismi ve bulunduğu konum nedeniyle etkilenecek ve koşulsuz ikna olacak pek çok aklı başında insan vardı ki, bu hepsinin eleştirim nedeniyle bana hışımlanacağını peşin peşin gösteriyordu; ikincisi o,kimileri gibi olmasa da, pek çok kimse için yine de ismi önde giden bir sol kimlik olarak görünüyordu. Özcesi ortada “Fikret Başkaya’yı tanıyorum, öyleyse dedikleri doğrudur” yaklaşımı bu çevrede hâkim yaklaşımdı. Ne yalan söyleyeyim, ben de, eleştirime konu olan yazısını okuyana kadar, diğer ismi önde giden sahte sol gömleklilerle aynı yerde anmıyordum kendisini. Üçüncüsü, Özgür Üniversitenin öğretmenlerindendi. Bunlar, benim için de, Engels’in Dühring’i eleştirmesi ona bir ekşi elmayı ısırmak gibi geldiyse, bir ekşi elma ile karşı karşıya olduğumu gösteriyordu. Isırmasam, içime sindiremeyecektim, ısırırsam, ekşiliğinden dilimin ne kadar kamaşacağını kestiremiyordum. Üstelik Fikret Başkaya’ya konduramıyordum da. Yani belki de ben yanlış anlıyordum. Onca hışmı göze alabilir miydim kestiremiyordum? Neticede bu ekşi elmayı, diğer bütün ekşi elmaları ısırmak anlamında, ısırmaya karar verdim. Ne olabilirdi ki, eksiğim veya yanlışım olursa, illaki birileri çıkar düzeltir ve ben de netleşmiş olurdum. Ama ne düzelten çıktı, ne eleştiren, ne de ses veren. Herkes sağır olmuştu sanki. Herkesin kafasına hapsettiği bir sırrı ortaya koymuştum ama dokunulmaza dokunduğum için sükût altından da değerli olmuş idi. Sonra bir daha, ardından bir daha anti-dühring denedim ama kimseden çıt çıkmadı. Bunun “sessizlikle öldürmek” diye anılan, eleştirileri savuşturmanın bir yöntemi olduğunu düşünmüştüm.</p>
<p>Böylece Gün Zileli’ye dayandı eleştirilerim. Bu sitede de paylaştığı, “Üç Diktatörlük Türü…” başlıklı yazısına, yine bu sitede” Gün Zileli Dühring’liğe Devam Ediyor Hala “ başlıklı bir eleştiri yazısı yazdım. Eleştirim, değerli Hasan Çamlı arkadaşın benimkinin yanında oldukça kısa ve öz olan eleştirilerinden hafif kalmıştı. Gün Zileli, ne bana ne de değerli Hasan Çamlı’ya cevap verdi. “Eleştirinizi hak etmiyorum” bile dememişti.</p>
<p>Ama ısrarla ,yukarda kendisi için verdiğim hükmün doğruluğunu kanıtlarcasına yalan- yanlış benzetmelerle Anti- sovyetizmi elden bırakmadığını göstermeye devam etmesi bir yana, günümüzde olanları da çok sinsi biçimde çarpıtıyordu.“Savcılar, Troçkist-Buharinist Terörist Ergenekon örgütü Hakkında Kesin Delillere Sahip”!!! Başlıklı yazısı da bu tür bir yazı idi ve Bu sitede de paylaştığı ama başka bir yerde karşılaştığım bu yazıda ifade ettiklerini ,”HÂLÂ MI ANTİSOVYETİZMDESİNİZ GÜN ZİLELİ SİZ HİÇ BÜYÜMEYECEK MİSİNİZ?” başlığını koyduğum bir yazı ile eleştirmiştim ve yine de Gün Zileli’den bir ses gelmemişti. Başka kimseden de eleştiri almadım. Sanki hala, herkesin bildiği ve kafasının içine hapsettiği bir sırrı ortaya döküyordum ama kimse bu sırrı bildiğini açık etmeye yanaşmıyor gibiydi.</p>
<p>Aynı konuyu binlerce kez çiğneye çiğneye anlattıklarına keçiboynuzu tadı vermiş olan Gün Zileli, şimdi ünlü bir tarihçinin çözümlemelerinin yer aldığı kitabında söylediklerinin tümüne keçiboynuzu tadı vermeyi ihmal etmemekle birlikte, içinden çekip aldığı birkaç ifadenin yüzü suyu hürmetine bu keçiboynuzunu çiğnemeye katlandığını söyleyerek, bu ifadelerin, eksikliklerinin altını çizmeyi de ihmal etmeden, en lezzetli ve pırıltılı düşünce ve saptamalar olduğunu ilan etmekten kendini alamıyor. Bu pırıltılı düşünce ve saptamalara baktığımızda ise, gördüğümüz, Gün Zileli’nin öteden beri çiğnediği keçiboynuzu tadındaki bayatlamış ve bir o kadar da iflas etmiş düşünce ve saptamalar oluyor.</p>
<p>Hosbawm’ın, “Ekim devrimi sonrasında, başka ülkelerdeki devrimcilerin Bolşevik örgütlenme modelini benimseme, iradelerini Bolşevik bir enternasyonale (nihayetinde SBKP’ ye ve Stalin’e) teslim etme kararı, sadece doğal bir coşkudan kaynaklanmıyordu; aynı zamanda, bütün alternatif örgütlenme formları, strateji ve taktiklerin aşikâr başarısızlığından da ileri gelmekteydi. Lenin başarılı olurken, sosyal demokrasi ve anarko-sendikalizm başarısız olmuştu. Dolayısıyla, başarı reçetesini uygulamak akla yatkın görünüyordu.” Yollu ifadesinden çıkardığı pırıltı ile Gün Zileli, Stalinizme düşmanlığına, Stalinin çoktan öldüğü ve Anti-Stalinizmin çoktan iflas eden bir Anti-Sovyetik saldırı olduğunun daha bir netlikle görüldüğü zamanda bile devam ettiğini bir kez daha gösteriyor ve keçiboynuzu tadında yazılar yazan bir yazar olsa da, Anti-Stalinist hummasına ünlü bir ortak bulmuş olmanın coşkusunu yaşadığını da gizleyemiyor; “ihtiyatlı” bir biçimde, bu “pırıltılar” vesilesi ile daha doğrusu bu “pırıltılı” saptamalar üzerinden, Lenini olumsuzlamayı, Anarko-Sendikalistleri olumlamayı görev biliyor. Çünkü şimdi, düzen için, ufukta görülen veya kıpırtısı duyulan ve tam da Sovyet sosyalizminin renginin pırıltısını taşıyan öfkeli yükselişi, sendikalizmin dar alanlarına hapsetme zamanıdır.</p>
<p>Öyleyse kimi eksikleri olsa da, Anarko Sendikalistler, Türkiyenin ve dünyanın ihtiyacı olan ve Leninin, “Bürokratikleştiren, katılaştıran ve giderek devrimi yapan kitlelerden koparan teorisi “ nedeniyle, yani Bolşevik parti nedeniyle ve onun uyguladığı Proletarya Diktatörlüğü nedeniyle hep uzak kaldığı “doğru” yollar, dolayısıyla kendisinden sonra geçen uzun yılların sonunda Leninin yolunun yanlış olduğu anlaşılsa da, bundan sonraki uzun yıllar, bu yanlış yol ile geçen uzun yıllardaki tahribat nedeniyle yeni yol arayışları ile geçmiş ama bir türlü bulunamamış olan bu yeni yolları, şimdi anarko-sendikalistler sunabilme noktasına gelmişlerdir.</p>
<p>Evet, Gün Zilelinin çiğneye çiğneye keçiboynuzu tadında sunduğu pırıltılı saptama budur. Bu, Gün Zilelinin muradı mı acaba, hiç sanmıyorum, ancak, değerli Hasan Çamlı’nın ifadesiyle “Anarşizmi ne kadar algılayıp, ne kadar savunduğu” bile tartışılır olan Gün Zileli’nin geçmişindeki anarşist kimliği, bu lafızları onun dilinden daha inanılır hale getirebilir diye düşünülüyor. Üstelik Gün Zileli, zafer kazanmış olduğu gerçeğini teslim ettiği halde, Lenin’in Yolu’nun, kırk yıl sonra yanlış olduğunun anlaşıldığına vurgu yapıyor.</p>
<p>Herhalde bu tarihi periyodu rastgele vermemiştir, çünkü anlaşılan o ki, Lenin’in yolunun yanlış olduğu (dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır, “Lenin’in yolu doğruydu ama Stalin bu yolu değil, başka yolu seçti “demiyor, “Leninin yolu yanlıştı “diyor.),Stalinin ölümünden sonra fark edilmiştir. Gün Zileli, Muhtemelen doğru yol arayışlarını Kruçevle başlatıyor.</p>
<p>Ama Gün Bey, Lenin’in yolunun yanlış olduğunun anlaşıldığını bir periyodun sonuna götürerek ilan ederken, hem o periyodun sonunda ve hem o peryotdan itibaren Gorbaçov’a kadar, Gorbaçov dâhil, liderlerin yarım ağızla olduğu kısa süre sonra anlaşılsa da yolumuz Stalin’in yoludur yollu konuşarak ama Yolumuz Lenin’in yoludur yollu konuşmayı hiç bırakmaksızın yola devam ettiklerini ilan etmekten vazgeçmediklerini görmezden geliyor.</p>
<p>Bütün sorun, tekellerin, emperyalist kapitalistlerin, kendilerini son derece güvende hissetmeleri gereken bir zamanda Sovyet Marksizminden dolayısıyla Leninizm’den, yani Lenin’in çıkarılamadığı Marksizm’den ve elbette Sovyet sosyalizminden ölümüne korkuyor olmasıdır. Başka ifadeyle korkularının depreşmiş olmasıdır. Böylece Gün Zileli gibiler, emperyalist kapitalistlerin korkularını hafifletmeye çalışmanın adı olarak önümüze düşüyor. Onların korktuğu noktalardan gelecek hücumları,sendikalizmin dar yollarına hapsetmek için geniş yollar açmaya çalışıyorlar. Amerika’daki Wall Street eylemcilerinin eylemlerine sinen de bu dar yolları açarak, genişlemeye yüz tutmuş ve emperyalistlerin korkulu rüyası olan yollara giden kapıları kapatmak içindir. Gün Zileli bunu çok iyi görüyor ve burada, bu yolda hüner göstermeye işaret ediyor. Yoksa keçiboynuzu tadında yazan bir yazarın dediklerine, sadece kendine göre, yani göstermek istediği hünere malzeme yapmak üzere, birkaç pırıltılı saptama bulmak için tahammül etmesi düşünülemezdi. Üstelik o pırıltılı dediği saptamaları da bütünüyle beğenmiyor.</p>
<p>Gün Zileli, anarşizmi yükseltme denemesini, Hosbawm’ın başka bir pırıltısında da göstermeye çalışıyor. Hobsbawm’ın,1968 ayaklanmalarında parlayan yıldızın anarşizm olduğundan hareketle, bunu “…Bürokratikleşmiş otoriter devletin ifadesi olan Stalinizmin aşırı büyümesinin, proletarya diktatörlüğünü kaçınılmaz olarak salt diktatörlüğe dönüştüreceği yönündeki Bakuninci iddiayı haklı gibi gösterdiği…” yollu ifadesiyle sevinç çığlıkları atıyor. İşaret yine aynıdır, Proletarya diktatörlüğünün eninde sonunda parti ya da devlet diktatörlüğüne dönüşeceğini bunun dışında bir yol aramak gerektiğini, bunu da en haklı biçimde anarşistlerin gördüğünü ve yapabileceğini kanıtlamaya çalışıyor.</p>
<p>1968 ayaklanmalarının ise, gerçek tahlili ile ilgilenmiyor, ilgilendiği, daha doğrusu ilgilendirmeye çalıştığı, bu gün Tekellerin, ABD-AB emperyalizminin çaresizliğinin çareye dönüştürülmesi için, bu çaresizliğini daha artıracak olan ve ezilen, sömürülen kategorisindeki sınıfların çaresini açığa çıkaracak ve yükseltecek olan çarelerin önünü kapatmak demek olan yolları, ezilen ve sömürülen kitleler için çare olarak göstermeye çalışıyor. Çare arayışında egemen sınıfların yanında olduğu, işaret ettiği isimlerden de belli olmakla birlikte, bu gün temcit pilavı gibi önümüze koyduğu kin ve nefreti ile açıkça gösteriyor. Kin ve nefreti, hep Leninizm’e yani Sovyet Marksizmine olmuştur. Dolayısıyla Avrupa Marksizminin cephesinde, Sovyet Marksizmini tarihten kazımanın şövalyeliğine soyunmuştur. Türkiye’ye dönüşünün esbab-ı mucizesini burada aramak gerekiyor.</p>
<p>İşte Gün Zileli’nin, onca zahmete katlanıp, lezzetsiz bir yemeği keçiboynuzu tadında çiğnemeyi göze alması, kin ve nefretine bir kaç dayanak bulmak, en azından bu dayanağın varlığını ikna etmek üzere, çiğnemekten yorulmadığı Stalin’e ve onun üzerinden Leninizm’e duyduğu kin ve nefreti biraz daha çiğnemesine vesile yapmasına yarayacak birkaç ifade bulmak içindir. Böyle olduğu apaçık görülmektedir.</p>
<p>Stalinizmin ilk defa Troçki tarafından ve Leninizm’in karşıtı politikalar anlamında kullanıldığını söyleyenler olmakla birlikte, “kişisel iktidar rejimi”,”kitlesel baskı rejimi” gibi nitelemelerin de yaygın olduğu biliniyor. Ama en yaygın ve üzerinde fikir birliği sağlanmış niteleme,“Stalinizmin, tek bir diktatörün keyfi bir biçimde ve herhangi bir parti organı tarafından denetlenmeksizin yönettiği, Marksist-Leninist dogmanın biricik yorumcusu olduğu ve etrafının kendi kişiliğine tapınmayla çevrili olduğu tek kişi diktatörlüğü.” Şeklinde anlamlandırılmasıdır.</p>
<p>Oysa bu nitelemelerin hiç birisi gerçeği yansıtmamaktadır, bu nitelemelerin üzerinden yükseltilen Anti-Stalinizm ise gerçekte, anti Leninizm’in, anti sovyetizm’in ve her ikisi üzerinden kolaylaştırılan anti-komünizm’in bir biçimi olmaktadır.</p>
<p>Şu açıklıkla görülen ve bu güne kadar hep görmezden gelinen üç somut gerçek, Stalin’in Sovyet düzeninin kuruluşunda olabilecek en yüksek başarıyı gösterdiğini (o kadar öyle ki, O olmasaydı, Lenin’in adına yazılan Ekim devriminin başarısı ile kurulan işçi sınıfının düzeninin değil yetmiş yıl, 7 yıl bile yaşayamayacağı birçoklarınca dile getirilmektedir), görmemize yeter.</p>
<p>Birincisi, Stalin, Sovyet sosyalizmini NEP çukurundan, NEPi tam da Lenin’in öngördüğü gibi, zorunlu ama geçici bir politika olarak, yani sosyalizmin kalıcı bir politikası haline getirmeden, uyguladıktan sonra çıkarabilen bir liderdir.</p>
<p>İkincisi ve en önemlisi Leninin formüle ettiği ve tek ülkede sosyalizmin karşı karşıya kaldığı tarihsel koşulların pratiğinin ki, NEP de böyledir, zorlamasının ürünü olan Barış İçinde Bir Arada Yaşama Politikasıdır. Bu politikayı, Stalin tüm geçici karakterinin bilincinde olarak, emperyalizmden beklenen saldırıyı olabildiğince geciktirmeye çalışmakla beraber sonunda öngörüldüğü gibi, emperyalizmin saldırısı gerçekleşmiş ama Stalin’in ve tüm Sovyet halkının özverisi ve cesareti ile Bu Hitler faşizmi ile kendini göstermiş olan saldırı püskürtülmüştür.</p>
<p>Üçüncüsü, yine Lenin’in “Dognati Peregnata” politikasını en kusursuz biçimde uygulamış ve mujikten işçi çıkarmanın zorlukları ile baş etmesini bilmiş ve Batının sanayideki gelişmişliğini yakalayarak geçmeyi önemli oranda başarmıştır. Tabii bütün bunların sosyalizm açısından bir fiyatı vardır ve bu fiyat fazlasıyla ödenerek, Stalin sonrası politikaların harcı olmuştur ve hiçbir Anti-Stalinist çokbilmiş, bu üç sosyalizmin doğasına aykırı politika konusunda eleştiri getirmemiştir. Oysa Sosyalizmde uygulanan kapitalizan politikalar, bunlardan ibaret olmasa da, bunlar en önemli sapmalara açık politikalardır ki, Stalin sonrasında bu politikaların sosyalizmin kalıcı politikaları haline getirilmeye çalışıldığı bilinmektedir.</p>
<p>Burada bir Stalin güzellemesi yaparak Gün Zilelinin Anti-Stalinist hummasını eleştirirken eleştirimi güçlendirici dayanak yaratmaya çalışmadığımı belirtmek isterim. Göründüğünün aksine ben Gün Zileliden çok daha fazla Stalin’e eleştirel bakıyorum, ama bu bakışım bir Stalin düşmanlığı ile beslenmiyor.</p>
<p>Stalin gerçek anlamda ve sosyalist bakış ile eleştirilecekse, eşitlik kavramına yaklaşımı ve yaklaşımının tümüyle pratiğin zorlamasından kaynaklanmasına rağmen, bu pratiği bir teori haline getirmeye çalışması eleştirilmelidir. Hoş bu durumda bile Stalinin bunu pratiğin zorlaması karşısındaki çaresizliğine çare olarak yaptığı gerçeğine yani sorunun becerili iş gücüne daha yüksek ücret vermek zorunluluğundan kaynaklandığına ulaşmak zor olmayacaktı, başka ifadeyle sorun, mujikten bozma işçinin bilinçlice olmasa da, burjuvaca yaklaşımla kapitalizmin değer yasasında diretmesi olduğuna ulaşmak zor olmayacaktı ve üstelik kapitalist toplumdan çıkıştan hemen sonraki aşamada bu eksikliklerin kaçınılmaz olması söz konusudur ama bu yaklaşımın yine de sosyalizmin doğasına uygun olmadığını göstermek gerekiyordu. İşte gerçek eleştirel bakış budur ve ilerleticidir. En fanatik Stalin muhalifleri bile bu noktayı hep görmezden gelmiştir, çünkü Stalin’i eleştirmeleri ve hatta bütün kötülüklerin anası saymaları, sosyalizme gösterdikleri hassasiyetten değildir, tam tersine muratlarına engel olan bir anlayışı temsil ettiği içindir ki, eşitlik ilkesi de muratlarındandır, çünkü Stalin düşmanlarının ki safça bu trene binenleri ayırıyorum, hepsi gerçekte birer kapitalizm özlemcisidir. İlerlemek istemiyorlar, Kapitalizmde kalmak istiyorlar, ilerlendi ise, birilerini ya da bir şeyleri bahane ederek kapitalizme dönmek istiyorlar. Anti-Stalinizm, bahaneleridir.</p>
<p>Bu eleştirel çözümleme ile vardığımız nokta ise daha öğreticidir, taze işçi düzeninde, mujikten devşirme işçi için henüz çalışma, yaşamın temel ihtiyacı olmaktan uzaktır. Çalışma bir küçük burjuvada, bir köylüde olduğu gibi, yaşamı sürdürmenin aracıdır, bunu ise sosyalist toplum otomatik olarak sağlıyor ama mujik bunu görmüyor, ya da görmek istemiyor.</p>
<p>Bu durumun ortaya çıkması ile bunun bir sorun olduğunu ortaya koyarak, tıpkı NEP de yapıldığı gibi, bir süre için, bu sorunu çözmek üzere, geriye adım atılması ne kadar doğrudur veya ne kadar yanlıştır, işte eleştirel bakışın asıl ortaya çıkardığı sorun budur. Asıl üzerinde durulması gereken burasıdır. Ama eleştiri böyle yapılmıyor, tarihi yargılamak için yapılıyor. Oysa tarih yargılanmaz, tarih anlaşılmaya çalışılır. Eleştirel bakışın anlamı budur. Fakat böyle bakmayanlar için Eleştiri, geriye yani kapitalizme dönüş özlemini veya kapitalizmde kalma inadını canlı tutmanın bahanesidir.</p>
<p>Diğer yandan, barış içinde bir arada yaşama ve sosyalizme barışçı yoldan geçme ilkesi bütün dünyadaki komünist partilerine Hruşovla ve 20. kongre ile temel ilke olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır ki, Gün Zileli,1968 isyanlarından anarşistlere pay çıkartmaya çalışırken, Fransız komünistlerinin, barış içinde bir arada yaşama ve barışçıl yolla sosyalizme geçme politikalarına saplanıp kalarak, bunun doğal uzantısı olan ve daha ikinci savaştan önce Komintern politikalarının tersine hareketle başlattıkları proletarya diktatörlüğünden kaçışı, en temel politika yapmalarını ve bunu Leninizm’in karşısına “yeni ve başarı getirecek bir yol” olarak koymalarını ama ilerleyen zamanda, sosyalistlerle komünistlerin ortak programı çerçevesinde iktidara iki kez gelmelerini ama ne tekelleri yenmeyi, ne de barışçıl yolla sosyalizme geçişi başardıklarını, aksine ortak programı da unutup, tekellerin koltuk değneği durumuna geldiklerini unutmuş görünmektedir, yani Gün Zileli’nin öyle ya da başka türlü işaret ettiği yeni yollar, hep iflas etmiş ama şunu açıkça göstermiştir, Leninizm’e, Sovyet Marksizmine karşı olarak öne sürülen yeni yolların hepsi aynı yere bağlıdır ve bu yer, Sovyet Marksizmini yani Leninizm’i en yaygın ifade ile Marksizm-Leninizm’i tarihten kazıma poltikalarının karargâh kurduğu yerdir yani emperyalizmin ideolojik şaşırtma laboratuarlarının merkezidir. Tarihin Sonu tezinin piyasaya sürülmesi aynı merkezdendir.</p>
<p>Ancak bu o kadar kolaylıkla başarılacak bir mücadele olmadığı için, yani ne yaparlarsa yapsınlar sosyalist mücadelenin hücumu ile karşı karşıya kalacaklarını bildikleri için, ya yolları tıkıyorlar ya da başka yollar açarak hücumun kendilerine ulaşmasını engellemeye çalışıyorlar. Başka yolların en önemlisi ki,”yeni yol” derken Gün beyin muradı da bu yöndedir, özü ekonomizm olan Avrupa Marksizm’ini büyütmeye çalışmalarıdır.</p>
<p>Bu da, işçi sınıfının önüne kapitalist kalkınmanın demokratik yolunun konmasıdır, yeni yol bu oluyor ve başka diğer bütün yollar bu yola çıkıyor. En devrimci iş, kapitalizmin hatalarını bulmak ve bunları düzeltmek için mücadele etmek oluyor. Bu da eninde sonunda sınıf mücadelesinden uzaklaşmayı, sonunda da,” tarihin sonu” tezine kapılanmayı getiriyor. Böylece sınıf mücadelesinden vazgeçmek meşru oluyor. Bunun uzantısı ise, emperyalizmin adil bir uluslar arası düzen kuracağına inanmayı getiriyor. Toplumsal dönüşümlerin gerçekleştirilmesinde güç ve şiddet kullanımını temsil eden Stalin düşmanlığı veya Destalinizasyon kampanyası bunun için gerekli oluyor. Avrupa Marksizmini yükseltmek için, Stalini veya Stalinizmi Sovyet tarihinden ve düşüncesinden çıkarmak gerekiyor. Bu kotarıldıktan sonra ve eş zamanlı çabalarla sıra Leninizm’i yani Sovyet marksizmini tarihten kazımaya gelecektir ki, bu Avrupa Marksizminin ve emperyalizmin uluslararası planda adil bir düzen yaratabileceği düşüncesinin topyekûn zaferi olacaktır. Bunun için de ilk önce ekonomizmin, sosyalist düşüncenin daha doğrusu, Sovyet marksizminin önüne konması ve “hakiki Marksizm” olarak benimsetilmesi gerekmektedir. Bunlar gel gitler yaşanarak sırayla veya harmanlanarak bir bir sahneye konulmaktadır.<br />
İşte Gün Zileli de, bu sahnelerden birinde üzerine düşen rolü oynamak için hüner gösteriyor. İş, Gün Zileli çerçevesine dayandı ise, hepsi budur, yani Gün Zileli, sosyalist iktidar atının önüne, ekonomizm arabasını koşmaya çalışıyor.</p>
<p>Avrupa “Komünistleri”nin ortak düşüncesi, Marksizm-Leninizm’in Stalinizm olduğu yönündedir ve bütün oklar önce bu noktaya atılacaktır, buraya isabet eden oklar eninde sonunda Leninizm’i de Marksizm-Leninizm’i de vuracak ve dünya sosyalist düşüncesi Avrupa Marksizmine kalacaktır. Böyle düşünüyor, böyle hareket ediyorlar.</p>
<p>Örneği Gün Zileli de cisimleşmiştir, yatıp kalkıp ve kendini bildi bileli, Anti, Stalinizm dua ediyor ama asıl duası iktidarsız bir sosyalizm içindir ve anarşizmi, haliyle ekonomizmi yükseltmesi bundandır. Çünkü Avrupa Marksizmi, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki ölümcül ve uzlaşmaz karşıtlığın kapitalizmin içindeki değişiklikleri referans göstererek, ortadan kalktığını düşünüyor, Gün Zileli de bunu Anti-Stalinizm üzerinden inandırmaya çalışmaktadır.</p>
<p>Oysa tarihin mantığı gösteriyor ki, “Bu gün hâlâ en çok korkulan ve saldırılan yalnızca ve yalnızca Marksizm’i devrimcileştiren ve yaşayabilir olduğunu, insana en yakışan düzen olduğunu reel olarak gösteren Sovyet Marksizm’i ve Sovyet sosyalizmidir ve en çok, Marksizm’in son ve dünyayı değiştirmeye yetmeyen bir teori olduğunu kanıtlamak üzere emperyalizmin bütün ideolojik laboratuarlarında sahte teoriler üretilmektedir ve hepsinin önünde şirin gösteren kulağa hoş gelen ve hemen hepsinde “demokrasi” olan ekler vardır. Sosyalizmden korkanlar, korktuklarını kendi sosyalizmlerine hapsetmek için her yöntemi, her aracı kullanmaktadırlar.” (*)</p>
<p>Gün Zileli eleştirisini burada bitirirken “Marksizm’in bir son söz olduğunu düşünenlere sesleniyorum; Marksizm bir başlangıçtır, yaşadığı tarih dilimindeki ve o zamana kadar biriken insanlığın düşüncesini eleştirel gözle incelemiş ve sonrakiler için dosyalamıştır. Marks ve Engels, tarihe en uzun ve en eleştirel notu kaydedip bu dünyadan dönülmeze göçmüştür. Onu takip eden Lenin olmuştur, Marksizm’i hem zenginleştirmiş hem de devrimcileştirmiştir. Asıl zenginliği politikadadır. Lenin, Marks’ın ve Engels’in, teorik olarak bulup çıkardıkları ve ortaya koydukları gerçekliklerinin, Ekim devrimi ile reel pratiğine kapı açmıştır. Kapıyı kapatmak isteyenlere cevap Stalin’den gelmiş ve böylece sosyalizmin işçi sınıfının düzeni olduğu reel olarak kanıtlanmıştır. İkinci olarak, belirleyici olanın emek süreci olduğu ve üçüncü olarak, sınıf mücadelesinin tarihin itici gücü olduğu, Ekim devrimi ile başlayıp, kapitalist restorasyonla sona eren Sovyet sosyalizminin bütün doğruları ve yanlışları ile birlikte ve özellikle yanlışlarının yol göstericiliğinde net olarak kanıtlanmıştır. Eğer kanıtlanmış olmasaydı, bir; dünyanın en çok hareketli olduğu bölgelerinde yarım milyar paralı Amerikan askerini beslemesine, onlarca füze rampası ve kalkanı ile kendini garantiye almasına rağmen, hâlâ Ortadoğunun, Kuzey Afrika’nın çöllerine asker yığmak için, ucuz asker aranıyor ilanı vermezdi. İki; Sovyet sosyalizminin yıkılmasının, Stalin’in ölümünün üzerinden onca zaman geçmesine ve tarihin sonu âmin duasının okunması ile tüm sosyalizm düşmanlarına bayram havası estirmiş olmalarına rağmen, Troçkizm ve Anti-Stalinizmin canlı tutulmasından vazgeçilmediği gibi hâlâ canlı ve saldırgan tutulmaya devam edilmezdi. Üç; yıkılmış bir sosyalizme ve sonu gelen bir tarihe rağmen, kulağa hoş gelen şirin mi, şirin eklerle sosyalizm bayrakları imal edilmez, bu bayrağın altına, kapitalistlerden daha yalancı, küçük-burjuvaziden bile kaypak, ateşi görünce hemen eriyen, en küçük bir fırtınada içine girecek oyuk arayanlarla; yani bir parça hümanizm, bir parça insan hakları, bir parça edebiyat eğilimi taşıyan ve insan olsun da çamurdan olsun demeyi en önemli sosyalist pusula belleyen kişicikleri toplayarak sosyalizm olabileceği inancı yayılmaya çalışılmazdı.” (*)</p>
<p>“Gerçek sosyalistler, güvenli yollardan ayrılmak istemeyen kişiciklerden ayrıdır ve tarihin ilerleme çizgisindeki tüm nesnellikleri doğru okumaları nedeniyle tarihin akışının hangi yöne gittiğini gördükleri için, kendilerinden emin ve gelecekten umutludurlar; bu umut ve güven ile insanlığa en çok yakışacak olan sosyalist düzeni kurmalarının engellenemeyeceğinden emindirler. Bu anlamda tarihin son sayfasının olmadığının bilinciyle tarihe kaydederek sosyalistlere bırakılan dosyalar yeniden açılmış ve en fazla deneyimin yanlışlıkların işaretlendiği ve Sovyet sosyalizminden akan yanlışlıklarda olduğu görülmüştür. Şimdi insanlığın hâlâ en bilimsel, en devrimci teorisi olmaya devam eden Marksizm-Leninizm dosyası, dünyayı insana yakışır biçimde değiştirmeye and içmiş sosyalistlerin elinde, en ileri seviyeden sosyalist iktidar mücadelesine başlangıç olacak şekilde geliştirilmeye devam ederek asıl kavganın daha yeni başladığını bütün dünyaya gösteren sayfaları da içine katacaktır. Ondan sonrası, yeniden fışkıran insanlığın elinde büyüyecektir. Sosyalistler bunu biliyor ve buna inanmaktan hiç vazgeçmiyorlar.” (*)</p>
<p>(*) F.U.- “KONGRE GİRİŞİMCİLERİNİN ÜZERİNDE VİETNAM DEVRİMİNİN HAYALETİ DOLAŞIYOR” adlı makaleden</p>
<p>Fikret Uzun</p>
<p>24 Ekim 2011</p>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F12%2F4806%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/12/4806/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ceza Sömürgesi ya da Uzun Bıçaklar Gecesi&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/12/ceza-somurgesi-ya-da-uzun-bicaklar-gecesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ceza-somurgesi-ya-da-uzun-bicaklar-gecesi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/12/ceza-somurgesi-ya-da-uzun-bicaklar-gecesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 09:48:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4798</guid>
		<description><![CDATA[  Kafka’nın Ceza Sömürgesi adlı uzun öyküsü zamanında beni çok etkileyen bir öyküydü. Ne var ki, insanın sırtına iğnelerle suçunu yazan o korkunç aletin dışında pek bir şey kalmamış aklımda. Hayalimde bu korkunç işkence ve ceza aletiyle devlet hep bir arada yer almıştır yıllarca. Ama hatırlamam gerekiyordu. Vikipedi’de Ceza Sömürgesi ile ilgili olarak şöyle bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Kafka’nın <em>Ceza Sömürgesi </em>adlı uzun öyküsü zamanında beni çok etkileyen bir öyküydü. Ne var ki, insanın sırtına iğnelerle suçunu yazan o korkunç aletin dışında pek bir şey kalmamış aklımda. Hayalimde bu korkunç işkence ve ceza aletiyle devlet hep bir arada yer almıştır yıllarca. Ama hatırlamam gerekiyordu. Vikipedi’de <em>Ceza Sömürgesi </em>ile ilgili olarak şöyle bir tanımlamaya rastladım:</p>
<p>“<strong>Mahkûmu bir gün içinde, yavaş yavaş öldüren; suçluyu, sırtına cezasını yazarak kan kaybından öldüren bir makinedir bu. Eski komutan ölmüş ve yerine yeni bir komutan gelmiştir. Yeni gelen komutan makinenin işleyişini bilmemektedir; var olan sistemi ve makinenin işleyişini tek bilen kişi ise subaydır. Cezayı belirleyen de subaydır. Cezaya çarptırılan mahkûm ise makineye bağlanana kadar, ne aldığı cezadan ne de yargılandığından haberdardır. Sistemden kesinlikle şüphe edilmemektedir. Subay ise makinenin ceza şeklini çok beğenmektedir. Makine oldukça karmaşık bir sisteme sahiptir, suçlunun cezasını mekânizmasında bulunan iğnelerle, suçlunun sırtına işler ve suçlu yavaş yavaş 24 saat içinde kan kaybından ölür. O günkü suçlunun sırtına ise „Büyüklerine saygılı ol!“ yazılacaktır. Makinenin tek olumsuz tarafı ise sık sık parçalarının değişmesinin gerekmesi ve üzerindeki kanın sürekli silinmek zorunda olmasıdır.</strong></p>
<p><strong>“Subay sistemin kesinlikle devam ettirilmesinden yanadır. Bu yüzden gezginden sistemin güzelliğinden komutana bahsetmesini ister: Ancak gezgin, subaya sistemin değiştirilmesi gerektiğini belirtir. Adadaki yargı sistemini de hiç beğenmemiştir gezgin. Subay bunun üzerine makinenin üzerindeki mahkûmu kaldırır ve makineye kendisi geçer. Makineyi “Adil ol!“ yazısına ayarlar. Makine hiç de subayın düşündüğü ahenkte çalışmaz; gürültüyle iğneler subayın sırtına batmaya başlar, ortalık kan gölüne dönmüştür subay ölürken, gezgin ise bir tekneye atlayarak adadan kaçar.”</strong></p>
<p>Sonuç olarak ceza aleti, onu uygulayanı vurmuştur. Genellikle devrimlerin, “kurtuluş” savaşlarının ve devletlerin vurucu güçleri, bir süre sonra vurulan güç durumuna gelirler.</p>
<p>Tarihte bunun sayısız örneği vardır. Hiçbir ideolojik ayrım yapmadan en belirginlerinden bazılarını buraya alayım.</p>
<p>Kronstadt bahriyelileri 1917 devriminde devrimin vurucu gücü, Lenin’in “hazır askerleri”ydi. Devrime fanatiklik ölçüsünde inanmışlardı. Öyle ki, 1917 devriminden sonra yapılan Kurucu Meclis seçimlerinde Bolşevik Parti, Sosyalist Devrimci Parti’nin karşısında seçimleri kaybedince, Lenin bu meclisi Kronstadt Bahriyelilerine dağıttırdı. Troçki’nin deyişiyle “devrimin onuru ve şerefi” Kronstadtlılar bir an bile tereddüt etmeden Kronstadt adasından gemi ve motorlarla Petersburg’a geçip Kurucu Meclisi dağıttılar ve kapısına kilidi vurdular.</p>
<p>İç savaşta da kahramanca savaşan ve en zor savaş cephelerine yollanıp bu cephelerde kanlarını akıtan (ve tabii kan akıtan) Kronstadtlılar sonunda baştaki Bolşevik Partisi’nin bürokratik bir diktatörlük kurduğunu, işçi ve köylüleri ezmeye giriştiğini görünce büyük bir hayalkırıklığıyla ama bir an tereddüt etmeksizin yeni bir devrim için ayaklandı ve “devrimin onuru ve şerefi” Krostdatlılar Lenin ve Troçki tarafından ezildi. Sağ kalabilenleri buzların üzerinden yürüyerek Finlandiya’ya kaçtılar.</p>
<p>Her ülkenin kendine özgü koşulları ve güçleri var elbette ama Krostadtlılarla Çerkes Etem güçleri arasında bir benzerlik kurulabilir. Bir anlamda Çerkes Etem de Ankara’daki yeni hükümetin “onuru ve şerefi”ydi. Ankara’ya başkaldıran Padişah yanlılarını her tarafta ezen ve acımasızca cezalandıran (bol bol ipe çekmek de dahil) Çerkes Etem’in “gayrinizami” birliklerinden başkası değildi. Ege’deki Yunan işgalcilerine karşı direnişini de Çerkes Etem çeteleri ve benzeri yerel çeteler gerçekleştirmişti aslında. Anzavur isyanlarını bastırdıktan sonra Ankara’ya gelen Çerkes Etem, Mustafa Kemal ve diğer erkân tarafından kahramanlar gibi ve biraz da korkuyla karşılanmıştı. Daha o zamandan bu silahlı aktif gücün yeni kurulan devletin başına bela olabileceği ve daha fazla güç  kazanmadan ortadan kaldırılması gerektiği düşünülmüştü belki de.</p>
<p>Ve öyle de yapıldı. Yunan işgal güçlerine karşı hiçbir başarılı savaş vermemiş olan Ankara’nın emrindeki Osmanlı kalıntısı nizami ordu, Çerkes Etem çetelerinin üstüne sürüldü ve Çerkes Etem ve adamları canlarını, o zamana kadar kıyasayı savaştıkları Yunan birliklerine teslim olarak kurtarabildiler. Yunanlılara teslim olmasaydılar Ankara hepsini ipe çekecekti.</p>
<p>Almanya’da Hitler’i iktidara getiren esas güç, yakın arkadaşı Ernest Röhm’ün komutası altındaki, “kahverengi gömlekliler” de denen Saldırı Birlikleri (SA) idi. SA’lar yalnızca komünistlere değil, Nasyonal Sosyalizme muhalif herkese karşı terör uygulayarak bir korku ve sindirme ortamı yaratmışlardı. Yani SA’lar, “Nasyonal Sosyalist Devrim”in vurucu gücüydüler ve kendilerine göre idealleri vardı. Militanlarını daha çok küçük burjuvaziden ve yoksul kesimlerden toplayan bu örgüt Hitler’in zenginleri tasfiye edip “ırkçı-eşitlikçi” bir sistem kuracağına gerçekten inanmıştı. Tabii Hitler onların sayesinde iktidara gelip burjuvaziyle ve Reich rejiminin temel direği ordu ile bağlarını pekiştirdikten sonra bu “idealist”lerin (ülkücülerin!) temizlenmesi şart oldu. Çünkü SA’lar bir yandan Hitler’in vurucu gücü olarak teröre devam ederken, bir yandan da “devrimleri”nin ihanete uğramakta olduğu korkusuyla gözlerini Hitler’e ve yeni seçkin kadrosuna dikmişlerdi. Anlayacağınız, “ceza sömürgesi” aletinin iğneleri bizzat rejimin sırtına batmaya başlamıştı. 1934 yılı Temmuz ayında, “Uzun Bıçaklar Gecesi” adı verilen bir hareketle, Röhm başta olmak üzere SA’ların 200 kadar lideri öldürüldü ve SA’lar ortadan kaldırıldı.</p>
<p>Tam olarak buna benzemese de o yıllarda Sovyetler Birliği’nde de, Stalinist rejimin vurucu gücü olan gizli polis örgütü GPU-NKVD’de Stalin iki kez büyük tasfiye hareketine gitmek zorunda kaldı. Bu örgütleri ortadan kaldırmadı ama şeflerini ve kadrolarını ölüme gönderdi: Önce Yagoda, ardından da Yezhov. Ve tabii onlara bağlı binlerce sorgucu, ya doğrudan doğruya enselerinden vurularak öldürüldüler ya da ölüm kamplarına gönderilip oralarda telef oldular. Buna rağmen, Stalin ölümüne kadar, en büyük vurucu aletinin kendisini de izliyor olabileceği kuşkusundan kurtulamamıştır.</p>
<p>27 Mayıs askeri darbesini yapan Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) ardında çok daha etkili genç bir subay kadrosunun bulunduğu ve hatta idamların bu gizli cuntanın dayatmasıyla yapıldığı söylenegelir. Bunun o kadar gerçek dışı olmadığı daha sonraki olaylarla ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs’ın esas vurucu gücünü oluşturan ve nispeten daha genç subaylardan oluşan bu gizli cuntanın liderlerinden biri olan Talat Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’teki darbe girişimlerinin ardından yenilgiye uğramış ve o zamanki devlet tarafından, arkadaşı Fethi Gürcan’la birlikte idam edilmiştir. Vurucu güç bir kez daha vurulmuştur böylece.</p>
<p>1970’lerin vurucu gücü, sivil paramiliter “komando” örgütlenmesiydi. 12 Eylül cuntası, bu paramiliter gücün yarattığı ortamdan yararlanarak iktidara gelmiş ve ardından onları da içeri atmıştır.</p>
<p>1980’li ve 1990’lı yıllarda devlet, Kürtlere karşı vurucu güç olarak gizli kontrgerilla çetelerini kullandı. Ordudan, jandarmadan, polisten, itirafçılardan ve eski ülkücülerden devşirilmiş bu kontrgerilla gücü, kontrolden çıkma eğilimi gösterince Susurluk’ta başlayan bir süreçte devlet tarafından kısmen tasfiye edildi, kısmen de denetim altına alındı. Tasfiyeye karşı direnen vurucu güç unsurları bundan sonraki süreçte “Ergenekon” davasına (Veli Küçük, İbrahim Şahin) aktarılarak içeri atıldılar.</p>
<p>AKP-Devlet, özellikle son beş yıllık süreçte vurucu gücü, olağanüstü yetkili mahkemeler aracılığıyla önemli ölçüde yasallaştırdı ve böylece yeni bir vurucu güç oluşturdu: Yargı-polis. Yani kısacası, vurucu güç “illegal” değil, “legal” olacaktı.</p>
<p>Ne var ki, yasal da olsa vurucu güç vurucu güçtü ve bu makinenin de iğnelerini günün birinde bizzat rejimin en başındaki siyasi iradenin sırtına batırmaması için bir sebep yoktu.</p>
<p>Bugün yaşanan olay budur. Şimdi iktidar, vurucu güç aygıtını acil atamalar ve yeni yasalar yoluyla yeniden tam denetimine almaya çalışıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gazetelerde “cemaat-AKP” çelişmesi yorumlarından geçilmiyor. Doğrudur. Böyle bir çelişki olduğu ayan beyan ortada. Hatta bu çelişkinin uçları İsrail’e kadar bile uzatılıyor. Bu da olmayacak şey değildir. Ama gözden kaçırılan önemli bir şey var. Burada oldukça “yapısalcı” bir yorum yapmak istiyorum. Bu tür çatışmalarda kişiler veya siyasetler belirleyici değildir. Belirleyici olan, kurumların kendileridir. Yani kim hangi kuruma sahipse onun gereğini yapar, onun siyasetini yürütür. Yani sabit ve değişmez siyasetler yoktur. Dolayısıyla herkes başında bulunduğu kurumun o andaki isteklerine ve iradesine göre “şahin” de olabilir, “güvercin” de, hatta duruma göre her ikisinin karışımı da olabilir. Bugün yargı-polis, kendine biçilen fonksiyonun gereğini yapmaktadır. Dolayısıyla bu kurumlarda kim ağırlıktaysa o, “şahin” rolünün gereklerini yerine getirecektir. Ama aynı siyasi eğilim, diyelim ki, hükümetin başı rolünü üstlendi, bugün hükümetin başı rolündekiler de yargı-polisin fonksiyonlarını üstlendiler. Bu sefer aynı şahin rolünü onlar oynayacaktır.</p>
<p>Yani kısaca söyleyecek olursak, biz ezilenlere düşen, “şahin”lere karşı “güvercin”leri daha olumlu bulmak ve örneğin Cengiz Çardar’ın yaptığı gibi, bir futbol maçı taraftarı havasında “güvercin” taraftarlığı yapmak değil, o işkence aletini toptan kırıp yok etmektir.</p>
<p>Görmüyor musunuz, o korkunç alet her allahın günü iğnelerini derimize daldırarak sırtımıza “terörist” diye yazıp duruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>12 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F12%2Fceza-somurgesi-ya-da-uzun-bicaklar-gecesi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/12/ceza-somurgesi-ya-da-uzun-bicaklar-gecesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Ergenekon&#8221; Üzerine Yazılar Kategorisi Oluşturuldu</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/10/ergenekon-uzerine-yazilar-kategorisi-olusturuldu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ergenekon-uzerine-yazilar-kategorisi-olusturuldu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/10/ergenekon-uzerine-yazilar-kategorisi-olusturuldu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 21:51:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4795</guid>
		<description><![CDATA[Yazılar en alttaki en eski olmak üzere sırayla dizilmiştir. &#8220;Ergenekon&#8221; Üzerine Yazılar Kategorisini tıklarsanız yazılar tarih sırasında göre karşınıza çıkacaktır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazılar en alttaki en eski olmak üzere sırayla dizilmiştir. &#8220;Ergenekon&#8221; Üzerine Yazılar Kategorisini tıklarsanız yazılar tarih sırasında göre karşınıza çıkacaktır.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F10%2Fergenekon-uzerine-yazilar-kategorisi-olusturuldu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/10/ergenekon-uzerine-yazilar-kategorisi-olusturuldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzak Durmak&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/10/uzak-durmak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=uzak-durmak</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/10/uzak-durmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 11:13:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden Güncel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4752</guid>
		<description><![CDATA[(Güncel gelişmeler nedeniyle bu yazıyı yeniden hatırlatmak istedim. G.Z.) Peru’da bir dağ köyü varmış. Çok çok yükseklerde. O kadar yükseklerdeymiş ki, o güne kadar bu köye hiç devlet eli uzanmamış. Köydeki insanlar, kendi hallerinde, yüzlerce yıldır orada öylece yaşayıp giderlermiş. Günün birinde köye, ellerinde dosyalar olan bazı yabancılar gelmiş. Bunlar devletin görevlileriymiş. Kötü bir niyetleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(Güncel gelişmeler nedeniyle bu yazıyı yeniden hatırlatmak istedim. G.Z.) </strong></p>
<p>Peru’da bir dağ köyü varmış. Çok çok yükseklerde. O kadar yükseklerdeymiş ki, o güne kadar bu köye hiç devlet eli uzanmamış. Köydeki insanlar, kendi hallerinde, yüzlerce yıldır orada öylece yaşayıp giderlermiş.</p>
<p>Günün birinde köye, ellerinde dosyalar olan bazı yabancılar gelmiş. Bunlar devletin görevlileriymiş. Kötü bir niyetleri yokmuş. Tam tersine. Devlet, köyü bu ilkel yaşam koşullarından kurtarmaya karar vermiş. Zorlayarak değil elbette, cazip tekliflerle.</p>
<p>Köy halkı bir meydanda toplanmış sessizce. Devlet görevlileri cazip tekliflerini köylülere sunmuşlar. Devlet onlara kredi ve traktör verecekmiş. Bu krediler ve traktörler yoluyla topraklarını daha iyi koşullarda işleyebilecek, hayvancılığı geliştireceklermiş.</p>
<p>Köylüler, yetkilileri sessizce dinlemişler. Yetkililerin başı, “ne diyorsunuz bu tekliflere” diye sormuş. Köylüler, “bir düşünelim” demişler. Konuklarını gerektiği gibi ağırladıktan sonra yolcu etmişler. Yetkililer, on gün sonra yeniden geleceklerini söyleyip köyden ayrılmışlar.</p>
<p>On gün sonra aynı heyet köye yeniden gelmiş. Köy evleri yerinde duruyormuş durmasına ama köy bomboşmuş. Ne olmuş köy halkına? Aramış taramışlar ve bir süre sonra durumu öğrenmişler. Köy halkı topluca göç etmiş. Nereyi mi? Bin metre daha yükseğe.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Demir Küçükaydın, BDP’lilere bir tavsiyede bulunmuş. “Parlamentoyu boykot ederek baştan hata ettiğinizi halka açıkça söyleyin ve parlamentoya öyle dönün” demiş. Tam bir politik akıl örneği. Ben de politik aklın emrinde olsaydım aynı şeyi tavsiye ederdim. Çok şükür ki, politik aklın akılsızlıkla aynı şey olduğunu biliyorum.</p>
<p>Politik akıl, devlete, paraya, hayatın gerçeklerine yakın olmayı önerir. Hatta sonuçta bunları ortadan kaldıracağını söyleyen bir akıl da, bunları kaldırmak için kullanmak gereğine işaret eder. Evet ama bunlara yakın olduğunuz, kullanmaya kalktığınız sürece onların elinize yapışacağını da bilmeniz gerekir. “Elini veren kolunu kaptırır” sözü bu duruma çok uyar. İşte bu yüzden politik akıl akılsızlıkla özdeştir.</p>
<p>Ortalık “akan kanın nasıl durdurulacağı” konusunda tartışmadan geçilmiyor. O kadar çok “akan kan” lafı ediliyor ki, insanın gerçekten akan kanın durdurulmak istendiğine inanası geliyor. Ne var ki, tartışanlardan hiçbiri silahların gerçekten ve toptan ortadan kaldırılmasından söz etmiyor. Silah var oldukça onun kan akıtması da hiçbir zaman durmayacaktır. Silah susmaz.</p>
<p>Devletler var oldukça silahlar da var olacaktır. Bugünkü koşullarda ise devletleri kaldırmak hiç de yakın bir olasılık değil. O zaman ne yapmak gerekir? Cevabım son derece kısa ve net: Devletten de, parlamentosundan da, silahtan da olabildiğince uzakta durmak gerekir. Eline silah alan, küçük ve gayriresmi bir devlet olmuş demektir. <strong>Devletle bağ kuran onun içine çekilir ve şu ya da bu şekilde devletleşir. </strong></p>
<p>Perulu dağ köylüleri kadar aklımız varsa, bin metre yükseğe tırmanmayı ve orada yaşamayı göze almaktır bugünkü koşullarda tek çıkar yol.</p>
<p>Hiç de “somut koşulların somut tahlili”ne uygun bir öneri değil, öyle değil mi?</p>
<p>Somut koşulların somut tahlilinden de olabildiğince uzak durmak sağlığa yararlıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>23 Eylül 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F10%2Fuzak-durmak%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/10/uzak-durmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çanlar Kimin İçin Çalıyor, deme&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/08/canlar-kimin-icin-caliyor-deme/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=canlar-kimin-icin-caliyor-deme</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/08/canlar-kimin-icin-caliyor-deme/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Feb 2012 20:49:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4748</guid>
		<description><![CDATA[… Çanlar senin için çalıyor.   Eğer bir ülkede tutuklu gazetecilerin sayısı 100’ü aşmışsa ve bu durum artık ülke dışında da konuşulmaya başlamışsa o rejim için ölüm çanları usuldan usula çalmaya başlamış demektir. Nazlı Ilıcak’ların, Nagehan Alçı’ların telaşı, kızgınlıkları, hatta saldırganlıkları bundandır. Bundandır Kanal 24’teki “körler sağırlar birbirini ağırlar” programında Nagehan’la Ahmet Kekeç’in kafa kafaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>… Çanlar senin için çalıyor. <strong> </strong></p>
<p>Eğer bir ülkede tutuklu gazetecilerin sayısı 100’ü aşmışsa ve bu durum artık ülke dışında da konuşulmaya başlamışsa o rejim için ölüm çanları usuldan usula çalmaya başlamış demektir.</p>
<p>Nazlı Ilıcak’ların, Nagehan Alçı’ların telaşı, kızgınlıkları, hatta saldırganlıkları bundandır. Bundandır Kanal 24’teki “körler sağırlar birbirini ağırlar” programında Nagehan’la Ahmet Kekeç’in kafa kafaya verip, Ece Temelkuran’a saldıran Etyen Mahçupyan’a övgüler düzmeleri.</p>
<p>Nazlı Ilıcak’a göre içerdeki gazeteciler aslında gazeteci değilmiş. Efendim, adam çıkıp sokakta “biji Apo” diye bağırmış, gazetecilikten değil, slogan atmaktan girmiş içeri.</p>
<p>Aslında “şecaat arz ederken, sirkatini” söylemiş oluyorlar. Demek ki, bu ülkede insanlar sırf slogan attıkları için yıllarca içeride yatırılabiliyorlar. Üstelik “tutuklu gazeteciler” denirken, sadece yazı işleri müdürü olmaktan ya da gazetede yazdığı bir yazıdan tutuklananlar değil ki kastedilen. Gazetecilik esasen siyasi bir faaliyettir ve bir gazeteci, doğrudan gazeteyle ilgili olmayan faaliyetlerinde de genelde siyasi bir kişi olarak davranır.</p>
<p>Örneğin, bir gazetecinin slogan atması da bir siyasi faaliyettir ve onun gazetecilik mesleğinden ayrı tutulamaz. İnandığı dava uğruna gazetecilik yaptığı gibi, aynı dava uğruna slogan da atar. Dolayısıyla o gazeteci, Nazlı Ilıcak’ın iddia ettiği gibi, sadece slogan atmaktan da tutuklanmış olsa, <strong>tutuklu bir gazeteci</strong>dir. Ancak siyasi olmayan bir faaliyetten tutuklanmış bir gazeteci (diyelim ki, dolandırıcılıktan) “tutuklu gazeteci” tanımlamasına girmez. O sadece, <strong>mesleği gazetecilik olan bir tutuklu</strong>dur.</p>
<p>Dolayısıyla, gazetecilikle siyasi faaliyet tamamen iç içedir ve herhangi bir siyasi faaliyetten tutuklanan gazeteci “tutuklu gazeteci” sınıflamasına girer.</p>
<p>Aslında buraya kadar yazdıklarımın, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle” kabilinden şeyler olduğunu tahmin etmeniz zor olmamıştır sanırım.</p>
<p>Evet, lafı, şu “tutuklu gazeteciler listesi”ne getirmek istiyorum. Bugün bütün gün bununla uğraştım. Genç bir arkadaşım, bir “tutuklu gazeteciler listesi” yollamıştı. Hiç kontrol etmeden siteye koydum ve paylaştım. Ancak kısa süre sonra listenin eksik olduğunu fark ettim. Örneğin Doğu Perinçek ve Mustafa Balbay yoktu listede. Bunun ideolojik bir ayrımcılık olabileceği ihtimali geldi aklıma ama hemen kovdum bu düşünceyi kafamdan. Unutmuş olmalıydılar. Fakat listeyi yapan sorumlu arkadaşlarla birkaç mail alışverişinden sonra durumun pek de unutkanlık olmadığını anladım. Sanırım listeyi yapanlar, ya ideolojik ayrımcılık yapmış ya da kendilerince bir “gazetecilik faaliyeti” tanımlaması yapıp (bana kalırsa yine ideolojik bir ayrımın etkisi altında kalarak) ayrıntılara boğulmuş, işin esasını gözden kaçırmış ve “gazetecilik faaliyeti” dar tanımına takılarak bazı isimleri “tutuklu gazeteci” tanımının dışında tutmuşlardı.</p>
<p>Evet ama kılı kırk yaran, “gazetecilik faaliyeti nedir” türü sorgulamalara gidildiği zaman Nazlı hanımlar haklı çıkmazlar mıydı? O zaman, slogan attığı için içeri atılan gazeteci, “tutuklu gazeteci” olarak kabul edilmeyecek miydi? Dahası, bu olay iyice ileri boyutlara vardırılmaz mıydı? Örneğin bir adım sonrasında, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da aslında “gazetecilik faaliyetinden” tutuklanmadığı ileri sürülmez miydi (ve ileri sürülmemekte miydi)? Ahmet Kekeç veya bir başka aklıevvel, kalkıp, “gazetecilik görüntüsü altında” aslında “örgütün dezenfermasyon çabaları uğrunda bir şeyler yazdıklarını” ileri sürmeyecek miydi?</p>
<p>Dolayısıyla bu tür ayrımlar yapmak toptan ve külliyen yanlıştır. Doğru ayrım şudur: Siyasi faaliyet ve siyasi olmayan faaliyet. Eğer bir gazeteci herhangi bir siyasi faaliyetten dolayı tutuklanmışsa, <strong>tutuklu bir gazeteci</strong>dir. Eğer, trafik suçundan tutuklanmışsa, sadece <strong>mesleği gazeteci olan bir tutuklu</strong>dur.</p>
<p>Dedim ya, bugün bu tür listelerle haşır neşir oldum. Bazıları az, bazıları çok ama hepsi eksikti. Hepsinde bir takım ideolojik ayrımların izleri vardı. Dolayısıyla siteye koyduğum listeyi, gerçekten sağlıklı bir liste oluşturuluncaya kadar, geçici olarak kaldırdım.</p>
<p>Elbette biliyorum, bu tür işler zordur, bir sürü ıvır zıvır kırtasiyeyi, güncelleme falan gibi dertleri getirir. Ve her zaman eksikler çıkar. Bununla birlikte, sağlıklı bir liste yapmak hiç de olanaksız değildir. Bunun acilen yapılması gerekiyor.</p>
<p>Somut önerim şudur: 1. Bugüne kadar farklı farklı listeler hazırlayan platformlar, cemiyetler, sendikalar vb. temsilcilerini bir araya getirsinler ve listeler karşılaştırılarak ortak bir liste hazırlansın; 2. Tutuklu gazeteci tanımında bir ortaklık sağlansın. Bence ortaklığın tek kıstası <strong>siyasi faaliyet </strong>olmalıdır. Eğer gazeteci herhangi bir siyasi faaliyetinden dolayı tutuklanmışsa tutuklu gazeteci olarak kabul edilmelidir. İlla dar anlamda gazetecilik faaliyeti şartı aranmamalıdır (kaldı ki, böyle ayrımlar yapılırsa neyin gazetecilik faaliyeti olup, neyin olmadığı konusunda da bir sürü kargaşalık çıkabilir. Örneğin, Mustafa Balbay’ın generallerle yapılan bir toplantıda notlar tutması bence hiç de gazetecilik faaliyetinin dışında bir şey değildir. Ama kimisine göre bu, darbecilik olarak da görülebilir. Hadi bakalım, nasıl saptayacağız gazetecilik faaliyetini?); 3. Liste yapılırken hiçbir ideolojik ayrılık gözetilmemelidir. İster ulusalcı, ister dinci, isterse MHP’li olsun, bir gazeteci siyasi faaliyetinden dolayı içeri alınmışsa tutuklu gazeteci muamelesi görmelidir.</p>
<p>Bakın, Türkiye’deki tutuklu gazeteciler sorunu dünya çapında yankılandıkça iktidar ve destekçileri nasıl tirtir titremeye başladılar.</p>
<p>Onların sonunu haber veren çanların ipine daha bir güçlü asılmak gerekmez mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>8 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F08%2Fcanlar-kimin-icin-caliyor-deme%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/08/canlar-kimin-icin-caliyor-deme/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>36</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TUTUKLU GAZETECİLERİN LİSTESİ KONUSUNDA ÖNEMLİ DUYURU</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/08/tutuklu-gazetecilerin-listesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tutuklu-gazetecilerin-listesi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/08/tutuklu-gazetecilerin-listesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Feb 2012 08:51:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4717</guid>
		<description><![CDATA[&#160; NECATİ ABAY&#8217;LA YAPTIĞIM MAİLLEŞME SONUCUNDA, TUTUKLU GAZETECİLER PLATFORMU LİSTESİNİN BAZI İDEOLOJİK AYRIMLARA DAYANILARAK HAZIRLANDIĞINI VE BAZI İSİMLERİN BİLEREK DIŞARIDA TUTULDUĞUNU ÖĞRENMİŞ BULUNUYORUM. BU DURUMDA BGDP DENEN PLATFORMUN LİSTESİNİN EKSİK OLMANIN ÖTESİNDE GÜVENİLMEZ OLDUĞUNU DA BURADAN İLAN ETMİŞ OLAYIM. TUTUKLU GAZETECİLER LİSTESİ, HİÇBİR İDEOLOJİK AYRILIĞA YER VERİLMEDEN HAZIRLANMALIDIR. BÜTÜN GAZETECİ ARKADAŞLARI BU KONUDA HAREKETE GEÇMEYE [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2></h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>NECATİ ABAY&#8217;LA YAPTIĞIM MAİLLEŞME SONUCUNDA, TUTUKLU GAZETECİLER PLATFORMU LİSTESİNİN BAZI İDEOLOJİK AYRIMLARA DAYANILARAK HAZIRLANDIĞINI VE BAZI İSİMLERİN BİLEREK DIŞARIDA TUTULDUĞUNU ÖĞRENMİŞ BULUNUYORUM. BU DURUMDA BGDP DENEN PLATFORMUN LİSTESİNİN EKSİK OLMANIN ÖTESİNDE GÜVENİLMEZ OLDUĞUNU DA BURADAN İLAN ETMİŞ OLAYIM. TUTUKLU GAZETECİLER LİSTESİ, HİÇBİR İDEOLOJİK AYRILIĞA YER VERİLMEDEN HAZIRLANMALIDIR. BÜTÜN GAZETECİ ARKADAŞLARI BU KONUDA HAREKETE GEÇMEYE VE DÜZGÜN BİR LİSTE YAPMAYA DAVET EDİYORUM. TAM, AYRIMSIZ VE DÜZGÜN BİR LİSTE GELİNCEYE KADAR TUTUKLU GAZETECİLER LİSTESİNİ ÇIKARTIYORUM.  </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>GÜN ZİLELİ</p>
<div>
<div>
<div>
<h3>8 Şubat 2012</h3>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F08%2Ftutuklu-gazetecilerin-listesi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/08/tutuklu-gazetecilerin-listesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçi-Muhafazakâr Alev Alatlı’ya Bir Tablet Kitap</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/07/milliyetci-muhafazakar-alev-alatli%e2%80%99ya-bir-tablet-kitap/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=milliyetci-muhafazakar-alev-alatli%25e2%2580%2599ya-bir-tablet-kitap</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/07/milliyetci-muhafazakar-alev-alatli%e2%80%99ya-bir-tablet-kitap/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 19:01:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4707</guid>
		<description><![CDATA[Biraz önce, Cüneyt Özdemir’in CNN Türk’teki programında Alev Alatlı’yı dinledim, daha doğrusu ne dediğini anlamaya çalıştım. 2 Kasım 2011 tarihinde, yine Cüneyt Özdemir’in Alev Alatlı ile yaptığı bir görüşme üzerine yazdığım “Muhafazakâr-Modernist Proje” yazıma şöyle bir giriş yapmışım: “Geçenlerde Cüneyt Özdemir’in CNN-Türk’teki programında Alev Alatlı’yı dinlerken içimden, ‘işte, muhafazakâr-modernist projenin teorisyenlerinden biri’ dedim. Alatlı’nın roman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p>Biraz önce, Cüneyt Özdemir’in CNN Türk’teki programında Alev Alatlı’yı dinledim, daha doğrusu ne dediğini anlamaya çalıştım. 2 Kasım 2011 tarihinde, yine Cüneyt Özdemir’in Alev Alatlı ile yaptığı bir görüşme üzerine yazdığım “Muhafazakâr-Modernist Proje” yazıma şöyle bir giriş yapmışım:</p>
<p>“Geçenlerde Cüneyt Özdemir’in CNN-Türk’teki programında Alev Alatlı’yı dinlerken içimden, ‘işte, muhafazakâr-modernist projenin teorisyenlerinden biri’ dedim. Alatlı’nın roman dizilerini okumuş, yirmi yıl kadar önce tanıtma yazıları da yazmıştım. Orada da vardı aynı paradigmanın izleri. Yirmi yıl içinde iyice geliştirmiş. AKP için büyük bir kazanım sayılabilir.”</p>
<p>Bugün bu söylediklerimin doğru olduğuna iyice ikna oldum. Ama eklemem gerekir: Hem AKP, hem de milliyetçi-muhafakâr eğilim için bir kazanım. Kendisi için kayıp tabii.</p>
<p>Şundan dolayı kayıp, çünkü milliyetçilik insanı sığlaştırır. Örneğin ülkesinin hükümetinin özgürlük düşmanı uygulamalarını ülke dışından eleştiren bir yazarı önemsiz göstermeye sevk eder. Alev Alatlı’nın yaptığı gibi, tabirimi mazur görün, bayağılaşarak, eleştirinin sahibi yazarı küçümseyebilmek için “beyefendi”, “entel-dantel” gibi sözcükler kullanmaya sevk eder. Daha vahimi, röportajı yapan Cüneyt Özdemir’in tutuklu gazeteciler konusunda ne düşünüyorsunuz sorusunu cevaplamamak için kulağına taktığı kulaklığı çıkarır takar, takar çıkarır, “aaaa olur mu öyle şey, polemik yapmayın benimle” türü sözlerle işi geçiştirmeye çalışır. Gazetecilerin diğer insanlardan farklı olmadığını ileri sürer. Paul Auster’in yaşadığı ülkenin demokrasi dışı uygulamalarını gündeme getirir, yine Auster’in “orada tutuklu gazeteci yok” dediği İsrail’in “anti-demokratikliğine”, “teokratik bir devlet olduğuna” işaret ederek, dikkati AKP-Devlet’in uygulamalarından uzaklaştırmaya çalışır. Çünkü o bir milliyetçi-muhafazakârdır, ne pahasına olursa olsun milliyetçi-muhafazakâr hükümetine ve devletine toz kondurmayacaktır. Yani allem edip kalem edip hapisteki gazetecilerle kader birliği yapmayacak, onları savunmayacak, hatta canavarın ağzına atıverecektir.</p>
<p>Aslında bu yazıyı yazmamın esas nedeni Alev Alatlı’nın ne olduğu, ne yaptığı değil. Çünkü kendisini ne romancı, ne de düşünür ve yazar olarak dikkate alıyor, önemsiyorum. Bu yazıyı yazmamın esas amacı, şu Amerika’nın ve israil’in de “anti-demokratik devletler” olduğu demagojisidir.</p>
<p>Bunu söylerken, bu devletlerin demokratik olduklarını savunduğum sanılmasın. Bir anarşist olarak bütün devletlerin anti-demokratik olduğunu düşünürüm, üstelik ABD ve İsrail, emperyalist ve alt-emperyalist devletler olarak iki misli anti-demokratiktirler. Bunu tartışmıyoruz. Sadece demagojiyi tartışacağız burada.</p>
<p>Soru şudur: Amerika’da ve İsrail’de tutuklu gazeteci var mıdır, yok mudur? Yani bu iki ülkede şu ya da bu yönde yazılar ya da kitaplar yazdığı için herhangi bir gazeteci ya da yazar içerde midir, değil midir? Eğer yanılıyorsam hemen düzeltirim ama bildiğim kadarıyla bu iki ülkede herhangi bir gazeteci ya da yazar yazdıklarından dolayı hapiste değildir.</p>
<p>Bu, bu ülkelerde basın ve yazma özgürlüğünün tam olarak gerçekleştiğini mi gösterir? Elbette hayır. Sermayenin egemen olduğu herhangi bir ülkede elbette basın ve yazma özgürlüğü de sermayenin egemenliği altındadır. Siyasi baskı yoluyla değil, ekonomik egemenlik nedeniyle. Bu ülkelerde de binlerce yazar ve gazeteci, ekonomik tekelleşme dolayısıyla kendini istediği gibi ifade edememektedir ama bu başka bir tartışma konusudur. Burada ekonomik tekelleşmeden ya da piyasanın görünmez elinin yazar özgürlüğünü boğmasından söz etmiyoruz, bunu tartışmıyoruz. Tartıştığımız şey, görüşlerini yazan herhangi bir yazarın ya da gazetecinin bu iki ülkede siyasi nedenlerle tutuklanıp tutuklanmadığıdır. Hayır, bu iki ülkede yoktur böyle bir durum. Bu anlamda, yani formel planda basın özgürlüğünün ihlali söz konusu değildir. Ama Türkiye’de, bırakalım ekonomik tekelleşmeyi bir yana, formel planda da, siyasi olarak da basın ve yazma özgürlüğü tehdit altındadır. Bunun en iyi kanıtı içerdeki yüzden fazla gazeteci ve yazardır.</p>
<p>Yazar Alev Alatlı, kendisine uzatılan mikrofona, “evet, böyle bir durum vardır, Türkiye’de gazeteciler tutuklanmaktadırlar” bile diyememiş, işi espriye vurmaya çalışmış ama kendisinden başka kimseyi güldürememiş, basın ve yazma özgürlüğünü savunamamış, bir yazar olarak fena halde sınıfta kalmıştır.</p>
<p>Cüneyt Özdemir, keşke programının devamında tanıttığı şu öğrenci tabletlerinden bir tane de Alev Alatlı’ya hediye etseydi. Gerçi AKP hükümetinin hazırlattığı bu tabletlerde basın özgürlüğü diye bir bahis geçtiğini sanmıyorum ya.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>7 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> Bu sitede yer alan, Alev Alatlı ile ilgili şu yazılara da bakılabilir:</strong></p>
<p><strong>Orada Kimse Var mı-I (1994)</strong></p>
<p><strong>Orada Kimse Var mı &#8211; II (1994)</strong></p>
<p><strong>Muhafazakâr-Modernist Proje (2011)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F07%2Fmilliyetci-muhafazakar-alev-alatli%25e2%2580%2599ya-bir-tablet-kitap%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/07/milliyetci-muhafazakar-alev-alatli%e2%80%99ya-bir-tablet-kitap/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>29</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçişleri Bakanı Žižek!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/06/icisleri-bakani-zizek/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=icisleri-bakani-zizek</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/06/icisleri-bakani-zizek/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 04:45:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4693</guid>
		<description><![CDATA[Birgün gazetesinin Pazar eki geçenlerde Türkiye’ye gelen Žižek’i konu almış: “Zizek Fenomeni”. Sungur Savran, Žižek’i “Filozof Meddah” diye buyur etmiş! Ali Şimşek, “Seyreltilmiş Filozof” diye ödüllendirmiş. Suat Hayri Küçük de “Elveda Zizek” diye uğurlamış. Doğamdan gelen bir konukseverlik, saldırıya uğrayana acıma ve savunma güdüm vardır. Bu sefer de bunu yapayım dedim ama beceremeyeceğim galiba. Çünkü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/02/zizek-and-stalin-e1328698405112.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4732" style="margin-right: 15px;" title="zizek-and-stalin" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/02/zizek-and-stalin-300x300.jpg" alt="" width="200" height="200" /></a></em></p>
<p><em>Birgün</em> gazetesinin Pazar eki geçenlerde Türkiye’ye gelen Žižek’i konu almış: “Zizek Fenomeni”.</p>
<p>Sungur Savran, Žižek’i “Filozof Meddah” diye buyur etmiş! Ali Şimşek, “Seyreltilmiş Filozof” diye ödüllendirmiş. Suat Hayri Küçük de “Elveda Zizek” diye uğurlamış.</p>
<p>Doğamdan gelen bir konukseverlik, saldırıya uğrayana acıma ve savunma güdüm vardır. Bu sefer de bunu yapayım dedim ama beceremeyeceğim galiba. Çünkü eleştiriler haklı (burada bir duvar esprisini yazmadan geçemeyeceğim: “Dağılın beyler, adam haklı”). Özellikle Sungur Savran’ın eleştiri okları tam yerine isabet etmiş. Ali Şimşek’in yazısının içine konan Žižek fotoğrafı ise, Žižek’in bunu sırf “provokatif” olmak için yaptığını düşünsek dahi yenir yutulur gibi değil: Žižek yatağında uzanmış ve arkasında bahriye subayı kılığında bir Stalin fotoğrafı.</p>
<p>Eleştiriler yerli yerinde olmakla birlikte bir eksiklik var. Žižek’in CNN Türk’teki Cüneyt Özdemir’in programında söylediği şu sözler:</p>
<p>&#8220;Siyasetçi bir arkadaşım siyasete girmemi önerdi. Ben de ona, hükümette yer alırsam, içişleri bakanlığı ve gizli polisi isterim dedim. Böyle olmazsa hükümette olmanın ne anlamı var. Bunu anlattığımda bir başka arkadaşım, &#8216;sen içişleri bakanı olur ve gizli polis sana bağlanırsa ben o zaman ülkeyi terk ederim&#8217; dedi.&#8221;</p>
<p>Bir de Haber Türk&#8217;te Serdar Turgut’un kendisiyle yaptığı röportajda söyledikleri: &#8220;Ben Gulag’lara karşı değilim. Ancak Gulag’lar güler yüzlü olmalı.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Doğu Avrupa ülkesi olan Yugoslavya’da yetişen Žižek demek ki esaslı bir “komünist” eğitim almış.</p>
<p>II. Dünya savaşı sonunda Nazi’lerin yenilgisinin ardından Kızıl Ordu, özellikle Sovyetler Birliği’ne görece yakın Doğu Avrupa ülkelerine girdi. Yalta’da, esasen Churchill’le Stalin arasında gidip gelen bir kâğıtta yazılan, “Romanya %90 size, %10 bize; Yunanistan % 90 bize, %10 size; Yugoslavya %50 % 50” türü bir pazarlıktan sonra Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Doğu Almanya, Romanya, Moldovya ve Bulgaristan’ı aldı. Yugoslavya ve Arnavutluk’a Sovyet Kızıl ordusu girmeden, bu ülkelerdeki partizanlar kendi çabalarıyla iktidarı ele geçirdiler. Yunanistan’da, aslında ülkenin %90’ını ellerinde tutan partizanlar, Stalin’in emirleri ve YKP’nin çabalarıyla ezildiler ve Yunanistan batılılara teslim edildi.</p>
<p>Sovyet Kızıl Ordusu’nun girdiği ülkelerde iktidar hemen ve doğrudan bu ülkelerin komünist partilerinin eline geçmedi. Polonya Komünist Partisi, Büyük Temizlikler sırasında Stalin tarafından neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı. Bu partinin sağ kalan elemanlarının Moskova’dan paraşütle gönderilmesi gerekti. Macaristan ve Çekoslovakya’da “iç” komünist partilerinin belli bir varlığı vardı. Örneğin Macaristan’da, sonradan Stalin’in polisi tarafından tasfiye edilip öldürülen Rajk gibi “iç” komünistler vardı ama Moskova onlara güvenemezdi. Bunun için Rakosi gibi Moskova’da el altında tutulan Stalin hempalarının paraşütle gönderilmesi gerekti. Tito da aslında Stalin’le uzlaşması sayesinde hayatta kalabilmişti ama iç partizanlara dayanmanın verdiği güvenle, iktidarı aldıktan sonra Stalin’e dirsek çevirebildi. Tito örneği, aslında Stalin’in “iç” komünistlere güvenmemekle ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu. Gerçek iç mücadele güçleri (Mao örneğinde de olduğu gibi) her an denetimden çıkabilir ve “başına buyruk” bir tutum takınabilirdi.</p>
<p>Moskova, Kızıl Ordu’nun batılıların onayıyla işgal ettiği ve “Halk Demokrasileri” adını verdiği ülkelerde bir “iktidar mühendisliği” politikası izledi ve komünist partilerinin dışında kalan güçleri adım adım bu “halk demokrasi”lerine kattı.</p>
<p>İzlenen yol şöyleydi: Kimi ülkelerde eski sosyal demokrat partiler  yeniden ortaya çıkmıştı, kimi ülkelerde de liberal partiler ve köylü partileri. Komünist partiler baştan bir “diktatörlük” yolu izlemediler. Bu partilerle koalisyona girdiler. Komünist partiler bütün ülkelerde “bize içişleri bakanlıklarını ve mümkünse savunma bakanlıklarını verin yeter” dediler. Kimi yerlerde koalisyon ortaklarının diretmesi sonucu savunma bakanlıklarını alamadılar ama içişleri bakanlıklarında kesinlikle ısrar ettiler. Neden? Çünkü içişleri bakanlığı demek polis demekti. Polisi ele geçiren devleti de ele geçirmiş demekti. Bu yüzden “reel sosyalizm”in yetmiş yıllık uygulamalarında ne kadar başarısız olduğunu saptarsak saptayalım, “polis”likte büyük başarı gösterdiğini inkâr edemeyiz. “Reel sosyalizm”in “komünist”leri (daha doğru ifade ile Stalinistleri) en iyi polis teşkilatlarını kurmuş, en esaslı ajanlık örgütlerini yönetmiş, en müthiş sorgulama yöntemlerini geliştirmiş, en harika itiraf ettirme mekanizmalarını yürürlüğe koymuş ve hatta Gestapo’ya bile örnek olmuşlardır (bkz. Jan Valtin, <em>Karanlığın Ötesinde</em>, Kibele, 2009).</p>
<p>Gerçekten de öyle olmuştur. İçişleri ve bazı durumlarda savunma bakanlıklarını ele geçiren komünist partiler “halk demokrasisi” devletlerini de ele geçirmiş ve bir süre sonra koalisyon ortaklarını hükümetlerden tepeleyerek atmışlardır. Hatta bunun hemen ardından Stalin’in emriyle bir komedi daha yürürlüğe konmuş ve bu sosyal demokrat ya da liberal veya köylü partileri zor yoluyla yapmak durumunda kaldıkları kongrelerinde “komünist partisine katılma” kararı almışlardır. Ellerin, arka tarafta bekleyen gizli polisin emirlerine uygun olarak kalkıp indiğini tahmin etmek zor değil tabii ki.</p>
<p>Žižek içişleri bakanı olmak istiyormuş, sonra da güler yüzlü Gulag’lar kuracakmış.</p>
<p>Žižek kardeşimiz, başucuna astığı Stalin’in yakışıklı(laştırılmış) portresinin bulunduğu yatağında rahat ve huzur içinde uyusun ve boşuna zahmet etmesin. İnsanlık bundan sonra da büyük yanılgı ve yanlışlardan geçebilir ama polis “komünizmi”nin ve Gulag’ların uzağından bile geçmeyecektir artık. Stalinistlerimiz “yalan, bunlar yalan” diye ne kadar haykırırlarsa haykırsınlar… Gerçekler yalancıları bile böyle bağırmak zorunda bırakır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>6 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(<strong><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a> sitesinde, “Žižek Ne Yaptı” (1.8.2011) başlıklı bir yazım daha bulunmaktadır)</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F06%2Ficisleri-bakani-zizek%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/06/icisleri-bakani-zizek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>52</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devletin İki İllegal Aygıtı: Kontrgerilla ve Paramiliter</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/31/devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/31/devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 09:25:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4686</guid>
		<description><![CDATA[Devletler, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde iki illegal aygıt örgütlerler: Kontrgerilla ve paramilitar cinayet örgütleri. Bu iki örgütlenme iç içedir ve aynı zamanda devletin resmi istihbarat, polis ve ordu kurumlarıyla da bağlantılıdır. Esas olarak da devletin gizli istihbarat örgütünün denetimindedirler. Bu tür örgütlenmeler, devletin yasallıkla sınırlanmış kurumlarının tersine hiçbir yasallıkla sınırlı değillerdir ve devletin denetiminde her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Devletler, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde iki illegal aygıt örgütlerler: Kontrgerilla ve paramilitar cinayet örgütleri. Bu iki örgütlenme iç içedir ve aynı zamanda devletin resmi istihbarat, polis ve ordu kurumlarıyla da bağlantılıdır. Esas olarak da devletin gizli istihbarat örgütünün denetimindedirler. Bu tür örgütlenmeler, devletin yasallıkla sınırlanmış kurumlarının tersine hiçbir yasallıkla sınırlı değillerdir ve devletin denetiminde her türlü işkenceyi fütursuzca yaparlar, her türlü cinayeti işlerler. En “demokratik” batı ülkelerinde bile devletlerin gizli istihbarat teşkilatlarının emri altında, yedekte tutulan bu tür örgütlenmeler bulunmaktadır. Elbette gerek olmadıkça devreye sokulmazlar. Ama özellikle Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri gibi, devletin görünüşte yasallıkla sınırlı olduğu ülkelerde bu iki illegal örgütlenme sık sık devreye sokulur, hatta bazen hiç devreden çıkmazlar. Öte yandan, devlet gücünün açık diktatörlük olarak tezahür ettiği, Stalin ve Hitler rejimlerinde ya da bugünkü tek parti diktatörlüklerinde devletin kendisi doğrudan doğruya kontrgerilla gibi çalıştığından ve yasal sınırlılık diye bir sıkıntısı olmadığından, daha doğrusu yasaları hukukla sınırlı olmadığından bu tür ayrı örgütlenmelere gerek yoktur. Örneğin, Gestapo varken, ayrı bir gizli örgütlenmeye gerek kalmaz.</p>
<p>Türkiye, 1950’de tek parti rejiminden parlamenter rejime geçince kontrgerillanın (1950’lerde) ve ardından paramiliter örgütlenmelerin (1960’larda) devreye sokulması kaçınılmaz oldu. Kontrgerilla’nın ilk fiili 6-7 Eylül olayıydı. 6-7 Eylül’ün MİT ve Kontrgerilla tarafından örgütlendiği çok açıktır. 1950’li yıllarda, Kıbrıs’ta Milli Mukavemet Teşkilatı’nı örgütleyen de MİT ve Kontrgerilla’dır. İlk üyelerinden biri de, geçenlerde vefat eden Rauf Denktaş’tır.</p>
<p>1960’larda sosyal muhalefetin ve anti-emperyalist akımın gelişmesi üzerine devlet, yine MİT ve Kontrgerilla aracılığıyla paramiliter sokak güçleri örgütlemeye girişti. O zamanki “Komando” kampları, MİT ve Kontrgerilla’nın denetiminde kuruldu. Zaten “Komandoların” lideri olan Alpaslan Türkeş’in de bir Kontrgerilla unsuru olduğunu tahmin etmek o kadar zor değildir.</p>
<p>12 Mart gelince, devlet paramiliter güçlerini geri planda tutup Kontrgerilla’yı ön plana çıkarttı. Solun silahlı örgütlenmelerine karşı ancak böyle bir illegal silahlı örgütle karşı konabileceği düşünüldü. 12 Mart döneminde Kontrgerilla elemanları, MİT karargâhlarında çok sayıda solcuyu işkenceden geçirdiler. Kızıldere operasyonu da MİT ve Kontrgerilla’nın denetiminde yürütülmüştür.</p>
<p>1974 yılında 12 Mart askeri rejimi sona erip parlamenter rejim ağırlık kazanınca bu sefer devlet, kontrgerilla’yı görece geri çekip yeniden paramiliter sokak güçlerini solun üzerine sevk etti. Burada “geri çekmek” derken söylemek istediğim, MHP’li militanların daha ön planda gözükmesidir. Yoksa onları yöneten Kontrgerilla yine devredeydi. Hatta 1980’e doğru Kontrgerilla askeri darbe ortamını hazırlayabilmek için iyice aktif bir konuma geçti ve ülkedeki şiddet ortamını arttırmak amacıyla elinden geleni yaptı. Öyle sanıyorum ki, bombalamaların büyük çoğunluğunu ve aydınlara yönelik suikastların çoğunu Kontrgerilla örgütledi. 1 Mayıs 1977’deki rolü ise hâlâ karanlıktadır.</p>
<p>12 Eylül darbesi, paramiliter sokak güçlerinin rolüne son verdiği gibi, Kontrgerilla’nın da bir ölçüde geri çekilmesine yol açtı. Çünkü artık darbecilerin hiçbir yasal kısıtlaması yoktu ve daha önce Kontrgerilla’nın yaptıklarını doğrudan doğruda devletin polis ve ordu gücü yapabilmekteydi. Elbette bu dönemde de Kontrgerilla devletin polis ve ordu gücüyle birlikte çalıştı ama özel bir rol oynamadı.</p>
<p>1980’lerin sonlarına doğru cunta geri çekilip parlamento yeniden ön plana çıkınca Kontrgerilla’nın da yeniden daha aktif roller alması zorunla hale geldi. Çünkü devletin başında bir Kürt savaşı belası vardı şimdi ve Kontrgerilla’yı aktif olarak devreye sokmak zorunlu olmuştu.</p>
<p>Kontrgerilla 1990’ların başlarında – hatta belki daha öncesinde – reorganize oldu ve Kürt bölgelerinde aktif bir “gayrinizami” savaş yürüttü. Kontrgerilla’nın bu yeni örgütlenmesinde eski paramiliter komandoların en eli kanlı tetikçileri (Abdullah Çatlı), Ordu ve Jandarmadaki (Jitem) subaylar (Veli Küçük, Korkut Eken, Cem Ersever, Mahmut Yıldırım), PKK itirafçıları (Abdülkadir Aygan), emniyet mensupları (İbrahim Şahin, Mehmet Ağar), Hizbullah adlı dinci örgütlenmeler, emniyetten ve jandarmadan derlenmiş tetikçiler (Ayhan Çarkın vb.), MİT mensupları (Mehmet Eymür, Tarık Ümit vb.) aktif rol aldılar ve Kürtlere karşı giriştikleri “kirli” savaşta, devletin koruması altında çok sayıda cinayet işlediler. Bu dönemde Kontrgerilla’nın doğrudan Tansu Çiller tarafından yönetildiğini gösteren epeyce delil vardır.</p>
<p>AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle birlikte, 1990’larda epeyce denetimden çıkmış kontrgerilla’nın yeniden denetim altına alınması gerekti. Zaten Kürt savaşı da, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra “düşük yoğunluklu” bir savaşa dönüşmüştü. AKP, Kontrgerilla’yı denetimi altına alırken bir kısmı bu denetime boyun eğdi (Mehmet Eymür, Mehmet Ağar, Korkut Eken) ve AKP iktidarının himayesi altına girdi. Özellikle yürüttükleri “kirli” savaş sırasında önemli rant kaynaklarına sahip olan bir kısmı ise bu denetimi kabul etmek istemedi ve AKP iktidarı ile anlaşmazlığa düştü, örneğin Veli Küçük bu anlaşmazlığı ideolojik bir ayrılık noktasına kadar götürerek ulusalcılara yaklaştı. Bunun üzerine tutuklanmaları gerekti. İbrahim Şahin, Veli Küçük gibi Kontrgerillacılar “Ergenekon” davasından tutuklanarak içeri atıldılar. Buna karşılık Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Korkut Eken vb. AKP’nin himayesini kabul ettiklerinden kendilerine dokunulmadı.</p>
<p>Kontrgerilla, AKP’nin denetiminde reorganize oldu ve Hrant Dink cinayeti başta olmak üzere bir takım cinayetler işlemeye devam etti. Bununla birlikte AKP’nin bugünkü baskı siyaseti esas olarak AKP-Devlet’in yasal organları tarafından yürütülmektedir. Ama bu, Kontrgerilla’nın görevinin bittiği anlamına gelmemektedir. Bugün de AKP-Devlet’in yedekte tuttuğu bir kontrgerilla örgütlenmesi MİT’e bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Yasal baskının yeterli olmadığı ya da Kürtlere karşı savaşta ordunun ve polisin yetersiz kaldığı koşullarda yeniden ve her an aktif hale getirilebilecektir.</p>
<p>Ne var ki, bugünkü AKP-Devlet, yasanın yetmediği yerde yasadışı bir örgütlenmeyi devreye sokmak yerine, bizatihi Devlet baskısını yasalar yoluyla yaygınlaştırmayı tercih eder görünmektedir. AKP-Devlet parlamentoya tamamen hakimdir, istediği yasayı çıkartabilmektedir. Bu hukuk dışı yasalarla devletin yasal güçlerini etkili bir şekilde halkın üzerine sürmek AKP’ye daha akılcı bir yol olarak görünmektedir. Yani bu anlamda AKP-Devlet’in, yasanın kendisini hukuksuzluk haline getiren ve bu yüzden de ayrı bir illegal örgütlenmeye pek de gerek duymayan Hitler rejimine gittikçe daha fazla benzemeye başladığını söyleyebiliriz. Yani bu aslında parlamentoya dayalı bir faşizme gidiştir. Deniz Feneri savcılarının yargılanması bunun en açık göstergesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>31 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img src="http://" alt="" />
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F31%2Fdevletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/31/devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>23</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Toplumsal Devrim&#8221; internet sitesi açıldı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 18:21:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4679</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Toplumsal Devrim internet sitesi açıldı &#160; Toplumsal Devrim adlı yeni bir site 30 Ocak 2012’de yayına başladı (http://www.toplumsaldevrim.com/). Alt başlığı “Anarşistlerin ve Devrimci Marksistlerin Ortak Sitesi” olan sitenin kuruluş tarihi olarak 19 Ocak 2012 tarihi veriliyor. Fikret Başkaya’nın destek mesajını yayımlayan sitede şu anda şu yazarların yazıları göze çarpıyor: Yavuz Alogan, Ceren Cevahir Gündoğan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em><span style="text-decoration: underline;">Toplumsal Devrim</span></em></strong><strong><em> </em></strong><strong>internet sitesi açıldı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Toplumsal Devrim </em>adlı yeni bir site 30 Ocak 2012’de yayına başladı (<a href="http://www.toplumsaldevrim.com/">http://www.toplumsaldevrim.com/</a>). Alt başlığı “Anarşistlerin ve Devrimci Marksistlerin Ortak Sitesi” olan sitenin kuruluş tarihi olarak 19 Ocak 2012 tarihi veriliyor. Fikret Başkaya’nın destek mesajını yayımlayan sitede şu anda şu yazarların yazıları göze çarpıyor: Yavuz Alogan, Ceren Cevahir Gündoğan, Haydar Karataş, Demir Küçükaydın, Aytekin Yılmaz, Gün Zileli.</p>
<p>Sitenin çıkış yazısında şöyle denmektedir:</p>
<p>“<strong>Özgürlük ve Devrim İçin…</strong></p>
<p>“Devrimin modasının geçtiğini, artık insanların toplumsal bir devrime omuz vermeyeceğini düşünenler yanılıyor.</p>
<p>“Kapitalizm derin ve içinden çıkılmaz bir bunalım içinde ve sınıfsal çelişkiler gittikçe derinleşiyor. “Tehlikeli sınıflar” bir kere daha ayağa kalkacaktır. Kalkmaya başlamıştır bile. İşte Arap devrimleri… İşte Wall Street eylemleri… İşte Yunanistan… İşte Davos… Dünya toplumsal devriminin fay hatlarında büyük bir hareketlenme var.</p>
<p>“Türkiye de bu fay hatlarından birinin üzerinde yer alıyor ve hatta Avrupa’daki fay hattıyla Ortadoğu’daki fay hattının kesişme noktasında.</p>
<p>“Türkiye’de de bunalım derinleşiyor, sınıf çelişmeleri şiddetleniyor. İnsanlar kapitalizmin önlerinde açtığı büyük uçurumun kıyısında, hayatla ölüm arasında asılı kalmaya razı olmayacaklardır. “Devrimci ajitasyon” yapmıyoruz, gerçek durum budur.</p>
<p>“AKP-Devlet, Kürtlere, gazetecilere, gençlere, muhaliflere karşı topyekûn bir saldırı yürütmektedir bugün. Bu saldırı kaçınılmaz olarak bir toplumsal direniş ve muhalefet doğuracaktır. Bu direniş hattında toplumsal devrimci bir odağın da bulunması tayin edici önemdedir. Giderek kitleselleşecek muhalefetin bir toplumsal devrime evrilmesi hedefimizdir.</p>
<p>“Toplumsal devrimin iki önemli bileşeni, devrimde ve özgürlükte ısrar eden Anarşistler ve Marksistlerdir. Özgürlüksüz bir devrim, aynı zamanda devrimin ölümü demektir. Toplumsal devrimsiz bir özgürlük ise bir aldatmacadan öteye gidemez. Anarşistlerle Marksistlerin devrim ve özgürlük için bir araya gelerek toplumsal devrimci bir odak oluşturmaları zorunluluktur ve aynı zamanda bu ilginç bir deney olacaktır.</p>
<p>“Bu deneyi bu mütevazı site ile başlatmış oluyoruz.</p>
<p>“Toplumsal Devrim</p>
<p>19 Ocak 2012”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong><span style="text-decoration: line-through;"><br />
</span></strong></span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F30%2Ftoplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aytekin Yılmaz/Bir İtaatsizlik Denemesi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 12:16:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4676</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; “Gönüllü kulluk üzerine söylev” &#160; &#160; Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabını yıllar önce hapishanede okumuştum. Daha sonraki zamanlarda başucu kitaplarım arasında oldu. Yazar La Boettie’nin bu kitabı 1550’li yıllarda kaleme aldığı tahmin ediliyor. Aradan 500 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen düşünceleri güncelliğini  korumaktadır. Sivil itaatsizliğin manifestosudur bence. Son derece sert bir iktidar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Gönüllü kulluk üzerine söylev”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev</em> kitabını yıllar önce hapishanede okumuştum. Daha sonraki zamanlarda başucu kitaplarım arasında oldu.</p>
<p>Yazar La Boettie’nin bu kitabı 1550’li yıllarda kaleme aldığı tahmin ediliyor. Aradan 500 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen düşünceleri güncelliğini  korumaktadır. Sivil itaatsizliğin manifestosudur bence. Son derece sert bir iktidar eleştirisi olduğu gibi aynı zamanda bir iktidarsızlık manifestosudur.</p>
<p>La Boettiekendi döneminin hukuk fakültesini bitirdikten sonra 1554 yılında genç bir hukukçu olarak Fransız Kralı II. Henry’nin onayı üzerine Bordeaux Parlamentosunda danışmanlık görevine kabul edilir. Ölümüne kadar da bu görevi sürdürmüştür. 1557 yılında kendisi gibi Kral II. Henry’nin parlamentosuna danışman olan ünlü “Denemeler”in yazarı Montaigne ile tanışmıştır. Ve dost olmuşlardır. La Boettie’nin yaşamı hakkında çok şey söylenebilir. Ama ben daha çok “<strong>Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” </strong>adlı kitabı üzerinde durmak istiyorum. Yukarıda verdiğim kısa bilgi ise bir noktanın altını çizmek içindir. O da yazarLa Boettie’nin dönemin Fransa kralı olan II. Henry tarafından Bordeaux Parlamentosu’nda danışmanlık yapmasıdır. İşte yazara bu kitabı yazdıran neden de, yaptığı bu görevdir.</p>
<p>Krala bağlı bir Meclis’te görev yapma,La Boettie’yi derin araştırmalara itiyor, ulaştığı sonuçları o dönemki devlet ve toplum yaşamının içinden çıkarıyor. Yazar, Fransa özgülünden hareket edip, genel yargılara ulaşıyor. Ulaştığı sonuçları sistemli bir şekilde dile getirerek böylesi bir kitapta topluyor. Halen geçerliliğini koruyan tespitleri var. Denilebilir ki söylediği şeyler en çok da 20. yüzyılda yaşanmıştır. Kendisi yaşadığı dönemde diktatörlere, kral ve tiran adı veriyor. O yüzyılda hâkim olan söylem o tarzdaydı. Biz bunu daha da genelleştirebiliriz. Yazarın tiran dediği adama biz modern anlamda diktatör de diyebiliriz. Çünkü söyledikleri en çok da 20. yüzyılda yaşandı. Kendi açımdan ulaştığım sonuçlar olmadı değil.</p>
<p>Mesela yazarın tiran dediği bir adamın yaptıklarıyla 20. yüzyılda yaşamış herhangi bir diktatörün arasında fark göremedim. Sadece zamanlar farklı.</p>
<p>Eski yüzyıllarda II. Henry’ler, Kral Luisler, Çarlar, Petrolar ve Osmanlı Padişahları vardı. 20. yüzyılda bunların yerini, Hitler, Mussolini, M.Kemal, Stalin  aldı. Yazarın II. Henry Fransa’sı için söylediği şeyler Türkiye’de yaşanan pratiğe de denk düşmektedir. Özellikle tek parti dönemi olan, tek şef diktatörlüğü ile birebir örtüşmektedir. Diktatörlük, her yerde benzer biçimlerde yaşanıyor. Bundan dolayı ayrı coğrafyalarda ayrı ülkelerde, olsak da toplum ilişki ve çelişkileri ne çok birbirine benziyor. Kitabı okuduğumda iki noktayı çok iyi açıkladığını gördüm. Birincisi, dünyanın her yerinde diktatörlük bütünlük içinde sistemli bir yapının adıdır. Bu yapı yukarıdan aşağıya merkeziyetçi ve hiyerarşik bir tarzla çok sistemli örgütlülüğün adıdır. Bir diğer nokta ise, insanlar önce zorla düşürülüp kullaştırılır, daha sonra ise bu kulluk gönüllü hale getirilir. La Bottie bunu şöyle förmüle etmiş,</p>
<p><em>“…halk bir kere kullaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor. Üstelik halk çok içten ve istekli biçimde kulluk (hizmet) ediyor. Bu durumu gören, onun özgürlüğünü değil de köleliğini kaybettiğini sanır. İlk başlarda kuvvetle alt edilmekten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan sonra öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir.” (sf31)</em></p>
<p>Tiran önce halkı köleleştirir sonra kendine bağlar, sonraki kuşaklar ise artık kulluğu kanıksamış biçimde yaşarlar. Peki tiranlar bunu nasıl yapar? Bu sorulara ilişkin de şu değerlendirmeyi yapmaktadır. Bir ülkede <em>“…tiranı koruyanlar atlı insan bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak istenmez, fakat gerçektir; tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır. Bu altı kişi şeflerini kötü olması gerektiği doğrultusunda etkiler ve bu kötülüğün yalnızca şefin kötülüklerinden değil, fakat kendilerininkinden de kaynaklanmasını sağlar. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları, altıyüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorsa bu altıyüz kişi de, altı kişiye aynı şekilde davranır. Bu altıyüz kişi buyrukları altında altıbin kişiyi tutarlar; kendilerini para hırslarında ve gaddarlıklarında yardımcı olmaları, gerektiğinde bu gaddarlıklarını uygulamaları için ve öylesine çok kötülük yapsınlar ki ancak kendilerini yasa ve ceza araçları sayesinde koruyabilsinler diye bu altı bin kişiye toplumsal konumlarını yükselterek eyaletlerini ya da maliye işlerini verirler.” (sf.49)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>İşte bundan dolayı hiçbir ülkede ne kral ne hükümdar ne de modern anlamda anladığımız herhangi bir diktatör uyguladıkları baskı ve sömürü rejimlerinde tek başına değildirler. Tek başına olmadıkları için yukarıdan aşağıya çok sistemli bir biçimde örgütlülük söz konusudur. Bu durum, her ülkenin kendi özgül koşullarında gelişir.</p>
<p>Yazara göre tiranlar tek başlarına ele alındıklarında bir hiçtirler. Onları birer tiran haline getirenler yine geniş halk yığınları olduklarını söyler ve şöyle der: <em>“…zavallı sefil insanlar akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak ve direnen ve iyiliklerini göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde en güzel, en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın alınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyecek durumda değilsiniz. Şimdi mallarına, ailelerinize ve yaşamlarınıza yarım yamalak bile sahip olmak, size büyük bir mutluluk gibi gözüküyor. Tüm bu zarar, bu kötülük,ü bu yıkım size düşmanlardan gelmiyor. Hiç kuşkusuz düşmanda yani öylesine yücelttiğiniz, uğrunda cesaretle savaşa gidip kendinizi ölüme atmaktan çekinmediğiniz, o kişiden geliyor. Size böylesine hakim olan kişinin, iki gözü, iki eli, bir de bedeni var ve herhangi bir insandan daha başka bir şeye sahip değil.</em></p>
<p><em>            Yalnızca sizden fazla bir şeyi var, oda sizi ezmek için ona sağlamış olduğunuz üstünlük. Eğer siz vermeseydiniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerini çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nerden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinize nasıl iktidar olabilir?</em></p>
<p><em>            Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir? Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz o ne yapabilir? Zarar versin diye Meyvalarınızın tohumunu dikiyorsunuz. Hırsızlıklarına eşya sağlamak evlerinizi doldurup döşeyip kızlarınız da şehvet duygusunu tatmin etsin diye yetiştiriyorsunuz. Çocuklarınızı onlara yapabileceği en iyi şey olan savaşlarına, katliama götürsün diye onları tutkularının uşakları ve intikamlarının uygulayıcıları yapsın diye büyütüyorsunuz. Derin haz duygularını incelikle ele alabilsin, pis ve rezil eğlencelerinin içine yuvarlanabilsin diye ölesiye çalışıp bitkin düşüyorsunuz. Onun daha güçlü ve sert olması ve böylece dizginleri daha da sıkması için kendinizi zayıflatıyorsunuz.” (sf.24)</em></p>
<p>Halkın bu durumunu içler acısı bulup takdir etmeyen yazar devamla şunu ekler: “<em>Öküzler bile boyunduruk altında sızlanır. Kuşlar ise kafes içinde yakınır”</em> der</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kulluklaştırılan halkın içinde bulunduğu bu durumu, hayvanların bile kabul etmeyeceğini belirtir. Peki, kullaştırılan halk ne yapsın ki bu kölelik zincirinden kurtulsun? Yazar bunu da şöyle cevaplıyor: <em>“…hayvanların bile sezinleyemeyeceği ya da katlanamayacağı tüm bu kötülüklerden kurtulabilirsiniz. Bunun için kurtulmaya çabalamanız gerekmez, yalnızca kurtulmak istemeniz yeterli olacaktır. Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir. Onu (tiranı) itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyor. Fakat, yalnızca O’nu desteklemeyin. İşte o zaman O’nun altındaki kaidesi çekilmiş bir Apollon heykeli gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz” (sf.25)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yazarın, Tiranlara kulluk yapan halka gösterdiği yol sivil itaatsizliktir..</p>
<p>Yazar başka bir bölümde tiranın yakın adamları olan dalkavuklara değinir. İnsanlığın güzel ve yüce yaşamını zehir-zıkkım eden hep aynı dalkavuklardır. Nasıl ki tarih boyunca hep tiranlar, diktatörler aynı gelenekten birbirlerine benziyorlarsa, onlara dalkavukluk edenler de bir o kadar birbirine benziyor. Bakın yazar, tiranın bu dalkavuklarla ilişkisini nasıl anlatıyor. <em>“…tiran, kendine yakın olan diğer kişilerin alçaklaştıklarını ve kendinden lütuf dilendiklerini görür. Bu kişilerin tiranın söylediklerini yapmaları yeterli değildir. Onun ne istediğini düşünmeleri ve hatta O’nu memnun edebilmek için düşüncelerini öngörmeleri gerekir. Tirana yalnız itaat etmekle kalmayacaklar, O’nu hoşnut da edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, O’nun keyifli olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine O’nunkileri benimseyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değişmeye zorlayacaklar. Tiranın söyledikleri, sesine, işaretleri, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve de arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli olarak tetikte bulunacaklar” der. (sf.51)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir  Tiran için önemli olan daha çok kimin dalkavukluk yaptığıdır. Bunlar bazen kendi içlerinde, daha çok yaranmak için yarışa girerler. Tirana kim daha çok dalkavukluk yaptıysa, o tiranın daha çok gözüne girer. Bunun için bazen birbirlerini kırarlar, bazen de tiranlar bilinçli olarak kendileri yapar bunu. <em>“… böylece tiran, uyruklarını birbirine kırdırarak kulluklaştırır (köleleştirir) ve öyle kişiler tarafından korunur ki eğer bu kişiler biraz değerli olsalar, tiranın bunlardan kendini koruması gerekecektir. Fakat yaygın olan şu sözdeki gibi tiran odunu yakmak için yine odundan çıkardığı yongayı kullanmaktadır. İşte onun muhafızları, mızraklı askerleri, polisleri; bu kişilerinde tirandan acı çektikleri olmaz değil. Fakat tanrı ve insanlar tarafından terkedilmiş, kaybolmuş bu kişiler kötülüğe katlanmaktan hoşnutlar, sanki onlarda aynı kötülüğü, kendilerine bunu yapmış kişiye değil de, aynı onlar gibi kötülük görmüş olan, fakat başkalarına benzerini yapmayan kişilere karşı uyguluyorlar” (sf.51)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peki tiranlar egemenlerin iddia ettiği gibi sevilen insanlar mıdır? Tarihte birçok tarihsel şahsiyet vardır. Birçoğu da yaşadığı dönemde kulluklaştırılan halk tarafından sevilir görünmektedir. Yazara göre bütün tiranlar ve her türlü egemenlik kötüdür. <em>“…tiran hiçbir zaman ne sevilip ne de sever, kutsal bir sözcük, aziz bir şey olan dostluk, yalnızca iyi insanlar arasında bulunur ve karşılıklı bir saygı ile kurulur, yapılan bir iyilik değil de daha çok iyi bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birinin dostu kılan, onun doğruluğunu bilmesi, güvenliğine sahip olması, onun iyi doğal yapısı, dürüstlüğü ve tutarlılığıdır. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir komplo olur. Yoksa bir arkadaş topluluğu değil. Birbiriyle konuşmazlar, fakat birbirlerinden çekinirler. Dost değildirler fakat suç ortaklarıdır.” (sf.55)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>La Boettie’e göre tirana yaklaşmanın ve onunla çalışmanın can güvenliği yoktur: <em>“…tirana böylesine gönüllü yaklaşan bu kadar insana (masalın anlattığına göre) hasta numarası yapan aslana tilkinin söylediği sözleri söyleyecek cüretli ve yürekli bir tek kişi bile çıkmaz; “mağaranda seni ziyarete gelmeyi gönülden isterdim. Fakat sana doğru bir sürü hayvan izi görmeme karşın senden uzaklaşan bir tek iz bile göremiyorum.” (sf.56)</em></p>
<p><strong>1- Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Mehmet Ali Ağaoğulları, B.F.S Yayınları, 1. baskı 1987   </strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F30%2Faytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslamcı Sağ Devletleşince&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/28/islamci-sag-devletlesince/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=islamci-sag-devletlesince</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/28/islamci-sag-devletlesince/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 12:11:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4671</guid>
		<description><![CDATA[Modernist bir proje olan Sol’la, kültürel-modernist bir proje olan Kemalizm uzun bir tarihi dönem boyunca mutsuz bir evlilik içinde olmuşlardır. “Mutsuz” bir evlilik, çünkü Kemalizm, bir devlet ideoloji olarak, bir başka devletin ideolojisi olarak gördüğü komünizme yer açmak niyetinde değildi; dolayısıyla bu “mutsuz evlilik” boyunca Kemalizm egemen ve baskıcı, Sol ise destekçi ve baskı altında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p>Modernist bir proje olan Sol’la, kültürel-modernist bir proje olan Kemalizm uzun bir tarihi dönem boyunca mutsuz bir evlilik içinde olmuşlardır. “Mutsuz” bir evlilik, çünkü Kemalizm, bir devlet ideoloji olarak, bir başka devletin ideolojisi olarak gördüğü komünizme yer açmak niyetinde değildi; dolayısıyla bu “mutsuz evlilik” boyunca Kemalizm egemen ve baskıcı, Sol ise destekçi ve baskı altında bir konumda kaldılar.</p>
<p>1960 darbesinden sonra bu ilişkide bir değişiklik göze çarptı. Kemalizm hakim devlet ideolojisi olmaya devam ederken sağ hareket yeniden hükümeti ele geçirmişti (Adalet Partisi) ve kendisine karşı mücadele eden solu savuşturmak için (pek güvenemediği) devletin kolluk kuvvetlerinden (özellikle ordu) çok, sağcı-paramiliter sokak güçlerine dayanmayı tercih etmişti.</p>
<p>İşte İslamcı ve Ülkücü militanlar bu dönemde (1965-1970) ortalıkta görünmeye ve 1969 yılından itibaren de cinayetler işlemeye başladılar. Ülkücü militanlar doğrudan İslamcı değildi ama kendilerini “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” olarak takdim ediyorlardı ve zaten şefleri Alpaslan Türkeş, Türkiye’deki İslamcı damarın önemini kavrayarak milliyetçi hareket içindeki saf ırkçıları (Nihal Atsız’ları) daha başından tasfiye etmişti.</p>
<p>İslamcı ve Ülkücü militanların sosyal ve sınıfsal kaynağı müteassıp orta Anadolu sağcılığıydı. Orta Anadolu’da eskiden beri toprak ağalığı değil, küçük köylülük hakimdi. Küçük köylülük, içine kapalı ve tutucu bir kültürel yapı için son derece elverişli bir zemindi. Öte yandan, Türk ve Sünni nüfus ağır basıyordu bu bölgede ve Alevi ve Kürt komşularına karşı belli önyargıları vardı. Esas belirleyici motif, Türklükten çok Sünni-İslam olmaktı, Kemalist modernist devletle belirgin bir uyumsuzlukları vardı. Dolayısıyla bu bölgeler, Kemalist modernizme reaksiyon gösteren DP ve devamında AP gibi orta-sağ partilerin sağlam oy deposu olarak ortaya çıkmışlardı.</p>
<p>Orta Anadolulu ailelerin çocukları olarak büyük şehirlere okumaya gelen gençler kolayca İslamcı ve ülkücü militanlar haline dönüşebiliyorlardı. Dolayısıyla, bu sağ-reaksiyoner akımlar militanlarını bu fidelikten devşiriyorlardı. Çünkü Orta Anadolu’dan gelen bu gençler, modern şehir hayatına ve modern büyük şehir orta sınıfının yaşam tarzına doğaçtan bir tepki içindeydiler ve solcuları da böylesi bir modernist-“züppe” yaşam savunucuları olarak görüyor, batılılığa tepki gösteriyorlardı. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin (ki zamanımızın sağcı duayenlerinden Fetullah Gülen de bu reaksiyoner kuruluşun öncülerindendir) yönlendirdiği anti-modernist ve anti-komünist sağcı gençler MHP ve İslamcı akımlar tarafından paylaşıldılar.</p>
<p>Belki yanlış hatırlıyor olabilirim ama sağ kesimin sola karşı işlediği ilk cinayetlerin failleri ülkücüler değil, İslamcı militanlardı. 16 Şubat 1969 günü, Fikir Kulüpleri Feredasyonu’nun öncülüğünde yapılan 6. Filo’yu protesto yürüyüşünde İslamcıların devrimcilere saldırısı tamamen önceden planlanmıştı ve büyük ihtimalle arkasında AP iktidarı vardı. İslamcı militanlar Komünizmle Mücadele Dernekleri tarafından camilerden derlenmiş, ağırlıklı olarak esnafların oluşturduğu bir kitleydi. Dolmabahçe’den ilerleyen anti-emperyalist göstericilerin bin kişilik ilk kesimi meydana girdikten sonra polis geri kalan kitlenin önünü kesip meydana girmesini engellemiş ve bundan sonra Taksim Gezisi’nin önüne toplanmış İslamcı kalabalık hiçbir polis engeline rastlamadan, meydana giren işçi ve gençlerin üzerine bıçak ve baltalarla saldırmıştı. Bu saldırıda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçiler İslamcılar tarafından bıçak ve nacaklarla katledildiler.</p>
<p>Polisin İTÜ’ye saldırısıyla ölen Vedat Demircioğlu’nu saymazsak (ki o dönemde polis kadroları da ağırlıklı olarak aynı Türk-İslam fideliğinden besleniyordu), öldürülen ilk devrimci gençlerin (Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehetoğlu) katilleri de İslamcı militanlardır (Aralık 1969).</p>
<p>Araya 12 Mart dönemi (1971-1974) girdi. Bu dönemde Kemalist devlet yedeğine aldığı parlamento ve AP’nin desteğiyle solu bastırdı. İlginçtir ki, bu dönemde Kemalist devletin sıkıyönetim mahkemeleri, ülkücüleri, devrimci gençleri mahkûm edebilmek için ihbarcı-tanık olarak kullandı.</p>
<p>12 Mart dönemi, CHP’nin 1973 seçimlerinden zaferle çıkması üzerine sona erdi. Ordu geri plana çekildi. CHP, kısa bir süre, İslamcı hareketin temsilcisi MSP ile ittifak yaptıysa da, AP-MSP-MHP’nin geleneksel sağ ittifakının (Milliyetçi Cephe) kurulmasıyla Ecevit hükümeti sona erdi ve Milliyetçi Cephe hükümetleri dönemi başladı.</p>
<p>1974-80 dönemi, adeta iç savaşı andıran bir dönemdi. Bu dönemde MHP’nin örgütlediği paramiliter sokak güçleri, sola ve Alevilere karşı cinayet ve yer yer katliam (pogrom) çizgisi izlediler. Sol da savunma güdüsüyle karşılık verince bu dönemde beş bin civarında insan öldürüldü. Cinayetler, Sivas, Çorum, Malatya ve Maraş’ta alevi katliamlarına dönüştü. Ülkücü militanlar bu kitlesel katliamlarda İslamcı ve Alevi düşmanı sloganları kullandılar ve yerli bağnaz Sünni nüfusu seferber ettiler.</p>
<p>12 Eylül askeri darbesiyle Kemalist devlet-ordu duruma bir kere daha müdahale etti ve esasen solun üzerine yürüdü, solcuları işkenceden geçirdi ve idam etti (birkaç ülkücü militan da bu arada idam edildi). 12 Eylülcüler, bir yandan devlet ideolojisini kullanırken, bir yandan da sola karşı dalgakıran olarak İslami ideolojiyi devreye soktular. İşte bu yüzden Fetullah Gülen, Kemalist darbecileri daha ilk günden alkışladı ve desteğini sundu. 12 Eylülcüler, Alevi köylerinde zorla camiler açtırarak İslami akıma alan açmış oldular. Keza Türk-İslam sentezinin öncü gücü Aydınlar Ocağı, 12 Eylül döneminden büyük güç aldı. İslami hareket kendi entelijensiyasını bu dönemde örgütleyerek gelecekteki iktidarını hazırladı.</p>
<p>1990’lar, 12 Eylül rejiminden güç alan sağcı parlamenter iktidarlar dönemiydi. Bu dönem aynı zamanda, devletin ve sağcı iktidarların el ele vererek sola ve Kürt hareketine karşı yürüttüğü bir “faili meçhuller” dönemiydi. Devlet, eski sağcı ve ülkücü militanları kendi kontrgerilla örgütlenmesinin içine alarak sola ve Kürtlere karşı cinayetler siyasetini uyguladı. Keza aynı dönemde, yine zamanın sağcı iktidarının ve İslamcı hareketinin desteğiyle, Sivas’ta Alevilere ve aydınlara karşı bir katliam uygulandı.</p>
<p>Bütün bunları neden anlatmak ihtiyacı duydum? Şundan dolayı: Bugün de aynı Anadolu sağcılığına, yani İslamcı muhafazakârlığa dayanan bir sağcı iktidar işbaşındadır ve bu sağcı iktidar, geleneksel Kemalist-devletçi eğilimi kısmen tasfiye ederek, kısmen denetimi altına alarak devlete de hakim olmuş bulunmaktadır. Dahası, artık paradigmalar değişmiştir. Bugünkü sağcı AKP iktidarı, aynı zamanda, belki kültürel planda kısmen ama iktisadi ve toplumsal planda tamamen modernist projenin sahibi durumundadır. Eğer Kemalizm bir devlet ideolojisiyse, devletin sahibi olarak bu ideolojinin revize edilmiş şeklinin de sahibidirler.</p>
<p>Dolayısıyla devlet baskısıyla İslamcı baskı AKP-Devlet iktidarının şahsında birleşerek eski şehir orta sınıfının (CHP), emekçilerin (sol) ve Kürtlerin (BDP) üzerine buldozer gibi yürümektedir.</p>
<p>O zaman?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>28 Ocak 2012</p>
<p>www.gunzileli.com</p>
<p>gunzileli@hotmail.com</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(Bu yazının devamı niteliğindeki &#8220;Siyasi Durum Üzerine Bazı Spekülasyonlar&#8221; yazısını <span style="color: #000000;"><em>Yeni Harman </em>dergisinin Şubat sayısında okuyabilirsiniz.) </span><span style="color: #888888;"> </span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F28%2Fislamci-sag-devletlesince%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/28/islamci-sag-devletlesince/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>91</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oral Çalışlar Neden Böyle Yapıyor?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/24/oral-calislar-neden-boyle-yapiyor/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=oral-calislar-neden-boyle-yapiyor</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/24/oral-calislar-neden-boyle-yapiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 11:29:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Oral Çalışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4664</guid>
		<description><![CDATA[Günlük siyaset sevmediğim bir şeydir. Ne var ki, gelişmelerin beni her geçen gün günlük siyasetin içine çektiğini fark ediyorum ama bunu engellemem şimdilik pek mümkün görünmüyor. Bir arkadaşım, köşe yazarlarıyla çok uğraşıyorsun diye eleştirdi beni geçen gün. Bu da doğru aslında. Hiçbir köşe yazarıyla alıp veremediğim yok, buna rağmen özellikle Radikal’deki ve Taraf’taki bazı yazarlarla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p>Günlük siyaset sevmediğim bir şeydir. Ne var ki, gelişmelerin beni her geçen gün günlük siyasetin içine çektiğini fark ediyorum ama bunu engellemem şimdilik pek mümkün görünmüyor. Bir arkadaşım, köşe yazarlarıyla çok uğraşıyorsun diye eleştirdi beni geçen gün. Bu da doğru aslında. Hiçbir köşe yazarıyla alıp veremediğim yok, buna rağmen özellikle <em>Radikal</em>’deki ve <em>Taraf</em>’taki bazı yazarlarla didiştiğimi görüp ben de rahatsız oluyorum. Benim siteye yazan AKP’li bir yorumcu, haklı olarak, “onların seni dikkate mi aldığı var ki” diye dalga geçiyor benimle, o da haklı aslında. Geniş okuyucu kitlesine seslenen bir günlük gazetede yazmıyorum (çok şükür) ki, beni okuyup cevap versinler. Gerçi onlar beni dikkate alsınlar diye yazıyor da değilim. Umurumda da değiller. Az sayıda genç beni Twitter’den falan okuyorsa ne âlâ. Ben esasen onlar için yazıyorum.</p>
<p>Bütün bunları söyledikten sonra, affınıza sığınarak, yine bir köşe yazarıyla uğraşacağım bu yazıda. Bugünkü <em>Radikal</em>’de (24 Ocak 2012) Oral Çalışlar, “Ergenekoncuların İşi Olduğunu Biliyoruz da” başlıklı bir yazı yazmış. Şöyle diyor:</p>
<p>“Hrant Dink cinayetini tezgâhlayanların ve örgütleyenlerin içindeki güçlerin; Hrant Dink cinayetini polisin, idarecilerin sorumluluğuyla Ergenekoncular olduğu noktasında hiçbir kuşkum yok.”</p>
<p>Oral Çalışlar, bundan sonra tahkikatın sadece “Ergenekoncu”larla ilgili kısmındaki eksikliklere değiniyor, örneğin “Trabzon Jandarma Komutanı’nın yargı önüne çıkarılmaması”na, Veli Küçük’le bağlantının araştırılmamasına değiniyor. Ama tuhaftır ki, Hrant Dink cinayetinde okların AKP’nin himayesindeki unsurları gösterdiği yerde susmayı tercih etmiş. Sadece, yukardaki bozuk cümleli alıntıda gördüğümüz gibi “polisin, idarecilerin sorumluluğu”nu cümle arasında şöyle bir geçirmekle yetinmiş.</p>
<p>Oral Çalışlar neden böyle yapıyor? Bana soracak olursanız, Oral’ın (belki ağır kaçacak ama) Hrant Dink cinayetinin ardındaki asli faillerin ortaya çıkartılması diye bir derdi yok. Onun bütün derdi, dikkatleri “Ergenekon”a çekerek, AKP’yi ve kadrolarını bu işten mümkün olduğunca kurtarmaya çalışmak. Yani, üzülerek söylemek zorundayım ki, Oral, arkadaşı olduğunu söylediği Hrant Dink’i siyaseten katlediyor.</p>
<p>Ben Nedim Şener gibi, somut verileri inceleyerek katillerin ayak izlerinin nereye doğru gittiğini tespit eden yetenekli bir gazeteci değilim. Sadece beş yıl içinde ortaya çıkan gelişmelerin mantıki sonuçlarına bakarak bir karara varabiliyorum.</p>
<p>Bazı kişilere, kolaylık olsun diye ya da bir eğilimi belirtmek amacıyla “Ergenekoncular” adı takılabilir (bu adın kimin tarafından takıldığını, ne zaman ortaya çıktığını da bilmiyorum aslında); yani “Susurlukçular” gibi veya “gladyocular” gibi bir ad eğer toplumsal ve siyasal mücadelede birilerine işaret ediyorsa bunu kullanmanın bir sakıncası yoktur ama eğer “Ergenekon” adı, siyasi veya ideolojik bir eğilimin ötesinde bir “terör örgütü”nün adı olarak kullanılıyorsa orada biraz durmak gerekir. Bence devlet içinde gizli bir kontrgerilla örgütlenmesi vardı, vardır ve var olacaktır ama bunun ötesinde “Ergenekon” diye ayrı bir örgütlenme yoktur. Bu, AKP iktidarının yarattığı muhayyel bir örgüttür. Eğer çok kurcalanırsa bu örgütün ardından savcılar, operasyoncu polisler, Fetullahçı basın organları çıkar. Hatta bu muhayyel örgütün başkanının başbakan olduğu bile söylenebilir. Örgütü kuran yönetir!</p>
<p>Bence olay şudur: Bugün “Ergenekoncu” diye yargılanan bir kısım sanık, örneğin Veli Küçük vb. gerçekten de devletin kontrgerilla örgütlenmesinin içindeydiler. Bugüne kadar bütün faili meçhullerden vb. bu örgüt sorumludur. Sonra kontrgerilla içinde bir rant kavgası patladı. Tarık Ümit, Cem Ersever, Abdullah Çatlı vb. öldürüldü. Devletin yeni yönelimine ve örgütlenmesine biat eden kontrgerilla unsurları, örneğin Mehmet Ağar, himaye altına alındı ve kontrgerilla AKP iktidarının denetimi altında faaliyetlerini bugüne kadar sürdürdü. AKP iktidarının denetimi altına girmek istemeyen ve ideolojik olarak ulusalcılara yaklaşan Veli Küçük gibi unsurlar ise AKP’nin denetimi altındaki kontrgerilla tarafından safra gibi atıldılar, hedef haline geldiler ve sonunda tutuklanıp diğer ulusalcılarla birlikte içeri alındılar.</p>
<p>Hrant Dink, kontrgerilla’nın AKP’nin tam denetime altına girdiği dönemde öldürüldü. Cinayet, esas olarak kontrgerilla tarafından örgütlendi ama bu cinayete devletin bütün organları açıktan açığa bulaştı: Vali, Emniyet Müdürleri, Jandarma, MİT, Polis.</p>
<p>Devletin gizli örgütlenmesi kontrgerilla (ki geçmiş dönemde bir kolu da, Kürtlere karşı yürütülen “gayri-nizami savaş”ta belirleyici rol oynayan ve Diyarbakır’da çıkan kafataslarının sorumlusu Jitem’di) Hrant’ın tetikçilerini, AKP’nin denetimi altındaki Türk-islam sentezi fideliklerinden devşirdi, çünkü böylesi tetikçilerin oralardan devşirilmesi son derece kolaydı. Alperen Ocakları ve BBP bu fideliğin en “iyi” ürünlerini kontrgerillaya sundular. Ondan sonra da cinayetin izleri AKP iktidarı tarafından çok açık bir şekilde silindi. Cengiz Çandar, Tayyip Erdoğan’ın “Adalet için” harekete geçmesini daha çok bekler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AKP iktidarının cinayetin izlerini örtbas etmek için elinden geleni ardına koymadığı bu kadar net olduğu halde Oral Çalışlar neden AKP’yi korumaya ve kollamaya çalışmaktadır hâlâ?</p>
<p>Althusser’in <em>Devletin İdeolojik Aygıtları </em>diye bir kitabı vardı, bir zamanlar elimizden düşmezdi. Orada Althusser, okulların, yayın organlarının vb. aslında nasıl devletin ideolojik aygıtı rolünü oynadıklarını, rıza mekanizmaları oluşturmak için nasıl devletin çıkarları yönünde yayın yaptıklarını, eğitim verdiklerini anlatıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen hayata bir devrimci olarak atıl, sonra da devletin ideolojik aygıtı olarak noktala! Çok acı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>24 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F24%2Foral-calislar-neden-boyle-yapiyor%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/24/oral-calislar-neden-boyle-yapiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>60</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fransa&#8217;nın Soykırım Kararı Üzerine iki Yazı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/22/fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/22/fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 18:46:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4660</guid>
		<description><![CDATA[Soykırım…  Soysürüm… Soykölecilik…   Her iki yazı da Yeni Harman dergisinin Ocak 2012 sayısında yayımlanmıştır.   Dünyanın her yerindeki parlamenterlerin bir koyun sürüsünden pek de farklı olmadıklarını düşünürüm. Fransız parlamenterlerinin bir ayrıcalığı olacak değildi elbette. Yani şimdi ben, Fransa’da kalkıp, “yok canım, 1915’te olan, soykırımdansa (jenosit), soysürüme (ethnic cleansing-tehcir) daha çok benziyor” dediğim için hapse [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soykırım…  </strong></p>
<p><strong>Soysürüm…</strong></p>
<p><strong>Soykölecilik… </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Her iki yazı da <em>Yeni Harman </em>dergisinin Ocak 2012 sayısında yayımlanmıştır. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Dünyanın her yerindeki parlamenterlerin bir koyun sürüsünden pek de farklı olmadıklarını düşünürüm. Fransız parlamenterlerinin bir ayrıcalığı olacak değildi elbette.</p>
<p>Yani şimdi ben, Fransa’da kalkıp, “yok canım, 1915’te olan, <strong>soykırım</strong>dansa (<strong>jenosit</strong>), <strong>soysürüm</strong>e (<strong>ethnic cleansing-tehcir</strong>) daha çok benziyor” dediğim için hapse mi atılacağım? Peki, önlerine sürülen her şeye parmak kaldırmaktan başka bir fonksiyonu olmayan  Fransız parlamenterleri bu saçmalığa parmak kaldırdılar da, bu parmaklardan memnun kalan Ermenilere ne demeli? Hadi onları da bırakalım. Ya bu kararı ciddiye alıp iktidarıyla muhalefetiyle bir ulusal şahlanış havasına giren bizim parlamenterlerimiz ve onların arkasında yer alan cümle …</p>
<p>Oysa bilmiyorlar ki, <strong>soysürüm</strong> <strong>soykırım</strong>dan da büyük bir suçtur. Çünkü <strong>soysürüm</strong>, etnik bir kırımı zaten içermesinin yanı sıra, planlı bir etnik düzenlemenin de adıdır. Yani, yeni ve yapay bir ulusal bileşim yaratmak amacıyla bir ülkede, bir bölgede yaşayan bir halkı siz topluca topraklarından, evlerinden, yurtlarından edip sürüyorsanız, mülklerini yağmalıyorsanız, bunun adı, <strong>soysürüm</strong> ya da bizim milliyetçi ve ulusalcıların “denize düşen yılana sarılır” kabilinden sarıldıkları adıyla <strong>tehcir </strong>veya İngilizce adıyla <strong>ethnik cleansing</strong> (etnik temizlik)tir. <strong>Etnik temizlik</strong>, belli bir etnik gruba ya da ırka katliam uygulamayı içerdiği gibi, daha kapsamlı bir etnik harekâttır. Örnekleyecek olursam, Ruanda’da bir <strong>jenosit </strong>yaşanmıştır ama bu yine de bilinçli, önceden ayrıntılı bir şekilde planlanmış bir <strong>etnik temizlik</strong> değildir. Yani bir kavim bir diğer kavmin mensuplarını çoluk çocuk demeden katletmesine rağmen, bu, devlet eliyle uygulanan, örneğin 1915 Ermeni <strong>soysürüm</strong>ünden ya da <strong>tehcir</strong>inden farklıdır. Birincisinde ırksal bir nefretle girişilen bir katliam; diğerinde ise, bir devlet planlaması sonucu girişilen, belli bir toprak parçasının bir ırktan ya da kavimden temizlenmesi vardır. Bu temizlik kaçınılmaz olarak ırksal katliamı zaten içermektedir. Dolayısıyla hiç de soykırımdan altta kalır bir suç olmadığı gibi, bilinçli devlet mühendisliğine işaret ettiği için kanımca daha büyük bir suçtur. Nitekim Hitler, <strong>soykırımla</strong> yetinmeyip <strong>soysürüme</strong> ve dahası <strong>soyköleciliğe</strong> (belli bir ırkın mensuplarının esir alınıp çalıştırılması) başvurduğu için Hitler’dir.</p>
<p>O zaman, parlamenterlerle ilgili olarak şu çağrıyı rahatlıkla yapabiliriz:</p>
<p>Dünyanın bütün parlamenterleri!</p>
<p>Dünya Koyunlar Meclisinde birleşin!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>25 Aralık 2011</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kore… Cezayir… Vietnam… Ya da İş İşten Geçti</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kore savaşı yıllarında çocuk yaşlarımdaydım. Kore’yi sadece isim olarak bilirdim. Orada neler olup bittiğine, Türkiye’den asker ve subayların neden oraya sevk edildiğine akıl erdirmem imkânsızdı.</p>
<p>Ara sıra bize gelen Tolon ağabey, Turgay ağabeyimle yaşıttı ya da birkaç yaş büyüktü. Clark Gable stili taranmış saçlarını ve bıyığını hiç unutmam. Bizimle kurşun asker oyunu oynardı. İki ordu halının üzerinde karşılıklı dizilir ve büyükçe bir bilye ordular arasında gidip gelirdi. Bilyenin çarpıp devirdiği kurşun asker ölmüş sayılır ve oyunun dışına çıkardı.</p>
<p>Günün birinde, “bilye”lerden biri, Tolon ağabeyin Kore’de görev yapan babası, Nuri Pamir’in beynine isabet etti ve Nuri Pamir, geride genç bir eş ve iki evlat bırakarak bu dünyadan göç etti. O çocuk aklımla, babamın arkadaşı, yarbay Nuri Pamir’in Kore’ye neden gittiğini, orada ne yaptığını sorgulamamıştım bile. Çocuklar çok soru sorarlar ama sorgulama muhakemeleri neredeyse hiç gelişmemiştir. Belki de bu yüzden çok soru sorarlar.</p>
<p>Olan biteni büyüdükçe öğrendim. İkinci dünya savaşının sonunda, Kore’de, batı emperyalizminden bağımsız olmak isteyen, komünistlerin yönetimindeki kuzeylilerle, Amerikan emperyalizmi ile işbirliği yapmak isteyen güneyliler arasındaki bir savaştı Kore savaşı. Türkiye devleti ve o zamanki DP hükümeti, Amerikan emperyalizminin müttefiki olarak Kore’ye asker yollamıştı. Türkiye Devletinin övünemeyeceği, tarihten bir sayfadır bu.</p>
<p>Yine 1950’li yıllarda, Vietnam halkı, Vietnam Komünist Partisi’nin öncülüğünde, Fransız kolonyalizmine karşı bir savaş verdi. Bu savaşın sonunda, Fransız kolonyalistleri yenilip yerlerini Amerikan güçlerine bıraktılar ve Vietnam ikiye bölündü. Kuzeyde, Ho Şi Minh’in başkanı olduğu sosyalist bir devlet kuruldu; güneyde ise, ABD güdümünde, emperyalist işbirlikçisi bir devlet. Türkiye Devleti ve o zamanki DP iktidarı, bu dönemde de batılı emperyalistlerin dümen suyunda gidip batılıların Vietnam’da halka karşı yürüttüğü baskı ve zulmün destekçisi oldu. Tarihteki utanılacak bir sayfayı daha böylece çevirelim.</p>
<p>1950’lerin sonunda, Fransız kolonyalizmine karşı Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında, Türkiye Devletinin ve yine o zamanki DP hükümetinin tutumu da son derece utanç vericiydi. O zaman olup bitenleri ve yapılan yayınları, artık on yaşımın üzerinde olduğundan daha iyi hatırlıyorum. Türkiye’nin radyo yayınlarından Cezayir’le ilgili haberlerin şu şekilde verildiği bugün bile kulaklarımdadır: “Cezayir’de sekiz şaki daha öldürüldü.”</p>
<p>12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde, anti-emperyalist gençlere ve Kürt ulusal hareketinden insanlara karşı bol bol uygulanan elektrik işkencesinin mucidinin, Cezayirli bağımsızlıkçılara karşı savaşan Fransız ordusu olduğu, bu işkencenin ilk kez Cezayirlilere uygulandığı söylenir.</p>
<p>1960’lı yıllarda, Vietnam halkının ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde de Türkiye Devleti ve hükümetleri ABD işgalci güçlerinin zulmünün yanında yer almaya devam ettiler.</p>
<p>Jean Paul Sartre’ın, gençliğimde okuyup çok sevdiğim, “İş işten Geçti” diye bir oyunu vardır. Bugün sıkıştıkları için aniden elli yıl önceki Cezayir’i hatırlayıverenlere söylenecek tek şey var:</p>
<p>İş işten geçti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23 Aralık 2011</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F22%2Ffransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/22/fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>34</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğrular Yanlışlardan Doğar…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/dogrular-yanlislardan-dogar%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=dogrular-yanlislardan-dogar%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/dogrular-yanlislardan-dogar%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 10:42:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4654</guid>
		<description><![CDATA[Hrant Dink kararından sonra Taraf ve Radikal’in bazı yazarları arasında hem bir şaşkınlık yaşanıyor, hem de bu yazar arkadaşlarımız durumu izah etmek için büyük bir çaba içine girmiş bulunuyorlar. Elbette böylesi zihni çabalar olumludur ama şu ana kadar izleyebildiğim kadarıyla eski zihin yapılarını pek değiştirmiş gibi görünmüyorlar. Hatta tersine, olaya hâlâ eski mantıklarıyla bakıp yeni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p>Hrant Dink kararından sonra <em>Taraf </em>ve <em>Radikal</em>’in bazı yazarları arasında hem bir şaşkınlık yaşanıyor, hem de bu yazar arkadaşlarımız durumu izah etmek için büyük bir çaba içine girmiş bulunuyorlar. Elbette böylesi zihni çabalar olumludur ama şu ana kadar izleyebildiğim kadarıyla eski zihin yapılarını pek değiştirmiş gibi görünmüyorlar. Hatta tersine, olaya hâlâ eski mantıklarıyla bakıp yeni izahatlar getirmeye çalışıyorlar. Yani kısaca söyleyecek olursam, bence son zamanlarda sık sık sözünü ettikleri “eski devlet”le “yeni devlet” arasında bir uyumsuzluk yoktur (hatta eski ve yeni devlet diye bir şey de yoktur) ama kendi eski bakış açılarıyla yeni duruma ilişkin bakış açıları ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü üst üste oturamamaktadır. Tabii ben burada niyetlere girecek değilim, niyet okumak gibi bir amacım da yok, zaten bunu yapmayı sevmem. Niyetlerin ötesinde, objektif olarak bakmak gerekir söylenenlere. Hatta ben, niyet okumayı bırakın bir yana, hata yapan arkadaşların iyi niyetli olduklarına inanma eğilimindeyim.</p>
<p><em>Taraf</em>’tan Kurtuluş Tayiz, “Eski devletin cinayetini yeni devlet kapattı” demiş. Bu bakış, Kurtuluş arkadaş açısından bir ilerleme de olsa, aslında eski devlet, yeni devlet diye bir şey yok. Sürekliliği olan bir tane devlet var. Elbette bunu söylemek, devletin yapısındaki değişiklikleri, örneğin AKP’nin giderek devlete tamamen hakim olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. Ama zaten iktidarlardan bağımsız, başına buyruk bir devlet yapısı düşünmek de yanlıştır. Doğrudur, devletle (orduyla) iktidarlar arasında zaman zaman şiddetlenen çatışmalar yaşanır ama bu, göklerde, kişilerden, somut iktidarlardan tamamen arınmış, tanrısal bir devlet yapısı varmış gibi düşünmemize yol açmamalıdır.</p>
<p>Uzun lafın kısası, eski devlet gidip yerine yeni devlet gelmemiştir. “Eski devlet” denen şey yerli yerinde durmaktadır. Olan, sadece AKP’nin kadrolarıyla bu devleti ele geçirmesi olayıdır. Ama bu tek taraflı bir ele geçirme değildir. <strong>AKP devleti ele geçirmiştir; devlet de AKP’yi ele geçirmiştir. </strong></p>
<p>Bu bakışın en önemli sakıncası, Hrant Dink cinayetinin sorumluluğunu soyut bir devletin üzerine yıkıp AKP iktidarını, yani somut devleti sorumluluktan kurtarmasıdır. Oysa cinayetin sorumlusu ve örgütleyicisi Devlet-AKP ya da AKP-Devlettir. Devlet-AKP, Hrant Dink’i ortadan kaldırmaya karar vermiş ve bu cinayeti kendi organları aracılığıyla (polis-MİT-Jandarma) örgütleyip gerçekleştirmiştir. Sonra da yine kendi organları aracılığıyla (yargı) üstünü örtmüştür.</p>
<p>Bu bakımdan, Ahmet Altan’ın şu yargısı da AKP iktidarının sorumluluğunu azaltmaya hizmet ettiğinden yanlıştır:</p>
<p>“Devlet, kendi içindeki adamları korudu. Siyasi iktidar, devletin bu insanları korumasına yardım etti.”</p>
<p>Burada da Devlet soyutlaştırılmaktadır. Bunun doğrusu şudur: Siyasi iktidar-devlet, cinayeti işlettiği adamları korudu. AKP’nin rolü bir “yardımcılık”tan çok öteyedir. Fiili faildir.</p>
<p><em>Radikal</em>’den Orhan Kemal Cengiz, sorunu devlet organları arasındaki çelişkilere indirgeyerek büsbütün kafa karışıklığına yol açmaktadır:</p>
<p>“Polis sadece askerlerin dahli bulunan suçları yargı önüne getirme konusunda çok atak davranırken kendisinin de kusuru bulanan işlerde soruşturmaların önünü tıkadı.”</p>
<p>Burada da Kemal Cengiz arkadaşımız “kusurlu” bir yorumda bulunmakta ve polisin sorumluluğunu “kusur” diye hafifletmektedir. Oysa ortada bir kusur yoktur. Polis, cinayetin doğrudan faili durumundadır.</p>
<p><em>Taraf</em>’tan Melih Altınok, dünkü “Yemezler” başlıklı yazısında neyi “yemediğini” şöyle açıklamış:</p>
<p>“Sizin derdiniz AK Parti, bizim derdimiz ise Hrant’ın katili devlet.”</p>
<p>Peki ya, bu devlet, bizzat AKP’nin devleti ise ne olacak?</p>
<p>Devlet organları arasında farklılıklar görerek orduyu ve jandarmayı sorumluluktan kurtarmaya çalışan <em>Aydınlık</em>’tan Serhan Bolluk ise cinayeti “Fetullahçı polis”le kısıtlamaya çalışmış. Oysa bu cinayetten ve gerçek katillerin örtbas edilmesinden devlet, bütün organlarıyla ve bir bütün olarak sorumludur. Öte yandan, “eski devlet” denilenlerin, yani Veli Küçük’lerin, Kerinçsizlerin ve hatta <em>Aydınlık-</em>İP çevresinin, Hrant Dink’in katledilmesindeki ideolojik sorumlulukları, o düşmanca ve ırkçı atmosferi yaratmadaki rolleri unutulmamalıdır. Ben Aydınlık çevresinin yerinde olsam, Hrant Dink cinayeti konusunda ahkâm kesmeden önce, bu cinayetin atmosferini yaratmaktaki rolümün üzerinde durur, çok derin ve samimi bir özeleştiri yapardım. Ama bunu yapmaya hiç niyetli görünmüyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biraz da 19 Ocak 2012 büyük ve tarihi yürüyüşündeki konuşmalardan ve sloganlardan söz edeyim.</p>
<p>Karin Karakaşlı’nın güzel konuşması hâlâ “Ergenekon örgütü” türküsünü dillendirdiği için en azından bu noktada oldukça hatalıydı. Dün CNN Türk’te konuşan Markar Esayan, son günlerde en olumlu tutumu alan ve <em>Agos</em>’un karşısına düşen Şişli örgütünün binasına kocaman bir “Kardeşimsin Hrant” pankartını asan  CHP’ye saldırmak için “Ergenekon’un avukatı olduğunu söyleyen CHP” gibi laflar ederek utanç verici bir tutum takındı. Cüneyt Özdemir güzel yazmış: “Hrant Dink cinayetinde örgüt var diyen Nedim Şener içeri girdi, Hrant Dink cinayetini örgütleyen Erhan Tuncel tahliye edildi.” Bunun nedenleri üzerinde biraz düşünülseydi sanırım artık bu “Ergenekon” türküsü bir kenara atılabilecekti. Olay çok açıktır: Cinayet, bugün Ergenekon davasından yargılanan bir kısım sanığın kabadayıca ırkçı söylemlerle yarattığı ortamdan yararlanılarak işlendi ve sonra da cinayeti işleyenler onları tutuklayarak esas katilleri gözlerden gizlemiş oldular. Cinayeti işleyen, “Ergenekon” adlı muhayyel örgüt değil, Devlet-AKP ya da AKP-Devlettir. Sonraki gelişmeler bunu göstermektedir. Ergenekon davası, Hrant Dink cinayetinin izini süren Nedim Şener gibi gazetecilere kadar genişletilirken, Hrant Dink cinayeti davası, bütün izleri gizleyecek ölçüde daraltıldı ve iki tetikçiyle kısıtlandı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>19 Ocak yürüyüşündeki bazı hatalı sloganlardan söz ederek bu yazıyı bitireyim:</p>
<p>“Faşistler vuruyor, AKP koruyor.”</p>
<p>Bu slogan, dikkati AKP’ye çekmesi bakımından yararlı olmakla birlikte, AKP’nin rolünü koruyuculuğa indirgediği için hatalıdır. AKP iktidarı cinayetin koruyucusu değil, örgütleyicisidir.</p>
<p>“Katil devlet hesap verecek.”</p>
<p>Bu güzel ve doğru bir slogandır ama bugün artık yetersizdir, hatta cinayeti soyut “devlet”e bağladığı için fiili failleri gizlemeye bile hizmet edebilir. Yani fiili failler de bizimle birlikte “katil devlet” diye bağırarak projektörlerin kendi üzerlerinden uzaklaşmasına çabalayabilirler.</p>
<p>Hele hele bizim “akıllı” anarşistlerin attığı “bütün devletler katildir” sloganını duyduğumda yüzümde bir gülümseme dolaştı. Bizleri “bilinçlendirdiler” sağ olsunlar ama anarşistlerimiz, teorik doğru saptamaların somut politik mücadelede faillerin karartılmasına hizmet edebileceğini ne zaman kavrayacaklar? Bu sloganın, bırakın gerçek failleri gizlemeyi, devletin kendisini bile gizlemeye hizmet ettiğini ne zaman anlayacaklar? Ben devlet olsam şöyle derdim: “Bakın gördünüz mü, tek katil ben değilmişim, bütün devletler katilmiş. O halde neden bana yüklenip duruyorsunuz ki.”</p>
<p>Yine de kötümser olmaya gerek yok. Doğrular yanlışların içinden doğarlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>21 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F21%2Fdogrular-yanlislardan-dogar%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/dogrular-yanlislardan-dogar%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Turgut Kazan/HRANT’ın BERAATİNİ İSTEYENLER NERDE  MAHKUM ETTİRENLER HANGİ GÖREVLERDE</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/turgut-kazanhrant%e2%80%99in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=turgut-kazanhrant%25e2%2580%2599in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/turgut-kazanhrant%e2%80%99in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 08:24:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4651</guid>
		<description><![CDATA[  ÖNCE BU GERÇEĞİ GÖRÜP ANLAYALIM     Ücretsiz eğitim isteyen veya HES’leri protesto eden gençler örgüt üyesi sayılıp tutuklanırken, vilayet / emniyet / jandarma üçgeninde planlandığı apaçık anlaşılan Hrant DİNK cinayetinin, örgüt işi değil, bir meczup işi sayılmasına hiç şaşırmayalım.   Çünkü, bu planda ilk adım, Türklüğe hakaret iddiasıyla atıldı. Şişli’den mahkumiyet çıktı. Temyiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman';"> </span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: x-small;"><br />
</span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: x-small;"><br />
</span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">ÖNCE BU GERÇEĞİ GÖRÜP ANLAYALIM</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Ücretsiz eğitim isteyen veya HES’leri protesto eden gençler örgüt üyesi sayılıp tutuklanırken, vilayet / emniyet / jandarma üçgeninde planlandığı apaçık anlaşılan Hrant DİNK cinayetinin, örgüt işi değil, bir meczup işi sayılmasına hiç şaşırmayalım.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Çünkü, bu planda ilk adım, Türklüğe hakaret iddiasıyla atıldı. Şişli’den mahkumiyet çıktı. Temyiz edilince, o zamanki Yargıtay Başsavcılığı’nın beraat öngören ayrıntılı tebliğnamesine rağmen, Yargıtay 9. Ceza Dairesi ONAMA kararı verdi. Öncelikle, o kararı veren Daire Başkanının (Hasan GERÇEKER), Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu Başkanlığı’na getirildiğinin düşünülmesini istiyorum.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Özellikle, bu onama kararına, o zamanki Yargıtay Başsavcılığı’nın itiraz ettiği ve itiraz üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ret kararı verdiği bilinmelidir. Hem 9 sayfalık itiraz dilekçesi, hem de 35 sayfalık ret kararı imzalarıyla birlikte mutlaka okunmalıdır. İtirazın reddi için, kimlerin canla / başla çalıştığı ve başbakanın hangi üyenin (Nihat ÖMEROĞLU) çocuğu için İstanbul’daki nikah törenine katıldığı, hangi üyenin (Hasan ERBİL) Yargıtay Başsavcılığı’na atandığı hatırlanmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Asıl önemlisi, Yargıtay Başsavcılığı’ndaki değişiklikle birlikte, Hrant DİNK’in Türklüğe hakaret suçu işlemediğini vurgulayan tebliğnameyle itiraz dilekçesi hazırlayan savcının (Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU) nereye sürüldüğüne bakalım. Böylece, o ilk adım dediğimiz, Türklüğe hakaretten mahkumiyet kararını onama oyu verenlerin geldikleri / getirildikleri yerle hakaret suçu yoktur diyenlere nelerin reva görüldüğünü karşılaştırma ve daha doğru bir değerlendirme yapma imkanına kavuşuruz.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Tabii, bütün bu gelişmelere, cinayetteki kirli ilişkileri aydınlatmaya çalışan Nedim ŞENER’in örgüt suçlamasından tutuklandığını ekleyince, cinayetin örgüt işi değil, bir meczup işi olduğu yolundaki karara da şaşırmamamız gerektiğini anlarız. Ne yazık ki, gerçek budur. Bilgilerinize sunulur. 18.01.2012</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Avukat</span></p>
<p align="center">Turgut KAZAN</p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F21%2Fturgut-kazanhrant%25e2%2580%2599in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/turgut-kazanhrant%e2%80%99in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özgür Üniversite  Rejimler Seminerleri   22 Ocak-25 Mart 2012  Ayça Söylemez-Süleyman Arıoğlu-Gün Zileli</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/20/ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/20/ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2012 18:46:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4637</guid>
		<description><![CDATA[22 Ocak 2012 Liberal Demokrasiler, dünü, bugünü, ABD ve İngiltere’deki İki Partili Rejimler Süleyman Arıoğlu 29 Ocak 2012 Tek Partili Reel Sosyalist Rejimler. Stalinist Rejim Gün Zileli 5 Şubat 2012 Faşist Rejimler, İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz Süleyman Arıoğlu 12 Şubat 2012 Askeri Darbeli Faşist ya da Faşizan Rejimler: Yunanistan, Arjantin, Şili, Türkiye vb. Süleyman Arıoğlu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">22 Ocak 2012</span></strong></p>
<p><strong>Liberal Demokrasiler, dünü, bugünü, ABD ve İngiltere’deki İki Partili Rejimler</strong></p>
<p>Süleyman Arıoğlu</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">29 Ocak 2012</span></strong></p>
<p><strong>Tek Partili Reel Sosyalist Rejimler. Stalinist Rejim</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">5 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Faşist Rejimler, İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz</strong></p>
<p>Süleyman Arıoğlu</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">12 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Askeri Darbeli Faşist ya da Faşizan Rejimler: Yunanistan, Arjantin, Şili, Türkiye vb. </strong></p>
<p>Süleyman Arıoğlu</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">19 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Tek Partili Modernist Rejimler. Kemalist Türkiye</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">26 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Tek Partili Baas Rejimleri: Mısır, Suriye, Libya vb. </strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">4 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Parlamentolu Baskı Rejimleri: Güney Asya ve Latin Amerika Rejimleri; 12 Eylül Rejimi; Askeri Vesayet Rejimleri; AKP Türkiyesi, Ergenekon Mevzuu</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">11 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Rejimler ve Hukuk, Yargı</strong></p>
<p>Ayça Söylemez</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">18 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Devletin Sürekliliği ve Rejimler</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">25 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Genel Toparlama ve Tartışma</strong></p>
<p>Ayça Söylemez, Süleyman Arıoğlu, Gün Zileli</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Adres: Kumbaracı Yokuşu, No: 51</p>
<p>saat: 15.00
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F20%2Fozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/20/ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hrant İçin, Adalet İçin- Taksim&#8217;deyiz- AKp-Devlet rejiminin cinayeti örtbas etmesine karşı yürüyoruz.</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/19/hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/19/hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2012 08:28:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4635</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/19/hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Blow-Up!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/18/blow-up/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=blow-up</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/18/blow-up/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2012 14:30:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4630</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı, 22 aralık 2011 tarihinde yazılmış ve Yeni Harman dergisinin Ocak 2011 sayısında yayımlanmıştır. Yani Hrant Dink davasındaki karardan yaklaşık on beş gün önce.   Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı Blow-up filmi, beni en çok etkileyen filmlerden biridir. Julio Cortazar’ın bir öyküsünden senaryolaştırılan filmin baş rollerini David Hemmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles oynuyordu. Film, Londra’da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p><strong>Bu yazı, 22 aralık 2011 tarihinde yazılmış ve <em>Yeni Harman </em>dergisinin Ocak 2011 sayısında yayımlanmıştır. Yani Hrant Dink davasındaki karardan yaklaşık on beş gün önce. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı <em>Blow-up </em>filmi, beni en çok etkileyen filmlerden biridir. Julio Cortazar’ın bir öyküsünden senaryolaştırılan filmin baş rollerini David Hemmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles oynuyordu. Film, Londra’da geçiyordu. Filmin atmosferinden ve genç oyuncuların davranış biçimlerinden, giyimlerinden vb., yaklaşmakta olan 1968’in havasını almak mümkündür.</p>
<p>Bir model fotoğrafçısı olan Thomas (David Hemmings), bir nevi meslek sendromu olarak, yanından ayırmadığı fotoğraf makinesiyle Londra’nın sokaklarını, parklarını arşınlar. Alışkanlıkla her görüntüye çevirir kamerasının objektifini ve art arda deklanşöre basıp durur.</p>
<p>Bir akşam alacasında, Londra’nın o pek kendine özgü parklarından birinde yine ağaçlara, fundalıklara yönelttiği kamerasının deklanşörüne neredeyse bilinç dışı bir şekilde basarken gözüne bir şey takılır. Bir kadınla bir erkek ilerdeki bir fundalığın berisinde ya itişmekte ya da sevişmektedir. Daha doğrusu kadın (Vanessa Redgrave) adamı çekiştirerek fundalığa götürmeye çalışmaktadır. Thomas, deklanşöre basmayı sürdürür. Kadınla adam fundalığın arkasında yok olurlar. Thomas, birkaç dakika sonra merakını yenemeyerek o tarafa doğru yürür ve fundalığın arkasında şok edici bir manzarayla karşılaşır: Deminki adam bir çalılığın içinde yatmaktadır, ölmüştür. Birisi ya da birileri, adamın cesedini, en azından ilk bakışta görünmemesi için, ıslak çimenlerin üzerinde sürüyerek bir çalılığın içine sürüklemiştir, ancak adamın ayakları açıkta kalmıştır. Thomas, cesedin fotoğrafını birçok açıdan çektikten sonra stüdyosunun yolunu tutar. Stüdyoya gelince ilk işi filmleri banyo etmek olur. Hepsini, bir film şeridi gibi, ipe yan yana asar. Bu arada, ilk çektiği karelerden birinde, bir fundalığın içinde silah tutan bir eli fark eder. Ortada planlı bir cinayet olduğu açıktır.</p>
<p>Filmin bundan sonraki seyrine ve sahnelerine değinmeden sona geleyim. Thomas, ertesi gün stüdyosuna geldiğinde ilgili karelerin yerinde yeller estiğini görür. Sadece kadınla adamın itişme sahnelerini ve yerde yatan adamın cesediyle tabancalı eli gösteren kareler yoktur yerinde; daha önce çektiği, parkın ağaçlarını ve fundalıklarını gösteren kareler ise yerli yerindedir.</p>
<p>Thomas hemen parka koşar. Cinayet yerinde cesetten eser yoktur; çimenlerin üzerinde bir cesedin sürüklendiğini ya da yattığını gösteren hiçbir belirti de.</p>
<p>Thomas, büyük bir şaşkınlık içinde bir başka parka gidip dolaşmaya başlar. O sırada bir kamyonete binmiş, palyaço kılığındaki kızlı erkekli bir grup sağa sola el sallayarak ve bağırarak yaklaşır (işte Avrupa ‘68’inin işaretlerinden biri de budur; gençlerden ’68’e özgü varoluşçu esintiler almamak mümkün değildir). Gençler kamyonetten atlar ve hemen oradaki, tellerle çevrili tenis sahasına dalar, ellerindeki raketlerle tenis oynamaya başlarlar ama hayali bir tenis oyunudur bu, çünkü ortada bir tenis topu yoktur. Derken, palyaço oyunculardan biri hayali tenis topuna hızlı bir vuruş yapar, rakibi telleri aşıp otlara düşen topun arkasından bakakalır. Sonra gelip tellere dayanır ve işaretlerle, oyunu seyretmekte olan Thomas’a topu tellerin üzerinden kendisine atmasını ister. Thomas, bir palyaço kıza, bir de otların içindeki hayali topa bakar, sonra ağır adımlarla gidip hayali topu otların arasından alır ve kıza atar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Susurluk çetesiyle ilgili önemli açıklamalar yapan ve MİT görevlisi Tarık Ümit’in öldürüldükten sonra gömüldüğü yeri göstereceğini belirten Ayhan Çarkın, bugün (22 Aralık 2011 günü) savcının ve polisin nezareti altında Silivri’ye götürüldü ve birkaç yerde kazı yapıldı. Ne var ki, kazıların sonucunda herhangi bir bulguya rastlanmadı. Tarık Ümit’in cesedi ortaya çıkmadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Thomas’ın tanık oldukları gerçek değil miydi? Ya çektiği fotoğraflar? Onlar nasıl yok olmuştu? Gördüğü cesetin en ufak bir izi bile yoktu ortada. Cinayeti nasıl ispatlayabilirdi ki? Her şey uçup gitmiş, gerçek, hayali bir topa dönüşmüştü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devlet uçmaz, delilleri uçurur. Yoksa delilleri yok etme veya karartma ihtimalinden dolayı devleti mi tutuklamak gerekir?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>22 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F18%2Fblow-up%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/18/blow-up/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yayın Kolektifi ve Aşkına Bir Sohbet</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 17:38:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yayın Kolektifi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4625</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; 13 ocak 2011 tarihinde muhalefeten yayın alanına ellerini açan yayın kolektifi 365 gündür bir arada… Bu süre zarfında Kibele ve Kaos yayınları ile kol kola 7 kitap basıldı ve yayına hazırlanan 3 kitap kapıda… oldukça uzak mesafelerden  ve yaşam örüntüleri birbirinden farklı bir grubun oluşturduğu yayın kolektifi 1. Yılını hep beraber kutlayamadı, dolayısıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>13 ocak 2011 tarihinde muhalefeten yayın alanına ellerini açan yayın kolektifi 365 gündür bir arada… Bu süre zarfında Kibele ve Kaos yayınları ile kol kola 7 kitap basıldı ve yayına hazırlanan 3 kitap kapıda… oldukça uzak mesafelerden  ve yaşam örüntüleri birbirinden farklı bir grubun oluşturduğu yayın kolektifi 1. Yılını hep beraber kutlayamadı, dolayısıyla konumuz bu… Ortak zaman ve mekânı kullanmadan hareket edebilmiş, yeni engeller, yeni tempolar, oluşturarak hasımlarının yerini belki de değiştirmiş ve bence yaşam kozlarını yeniden inşa eden yayın kolektifi ile uzak mesafeleri bir kâğıt üzerinde bir araya getirmek gayreti ile….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: dip notlarını otel duvarlarına ve bisiklet jantlarına kazıyanlar aşkına, yazar ile yayınevi arasındaki kapitalist ilişki nasıl örülmektedir? YK’ nın bu noktadaki muhalefetini açabilir miyiz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Can Başkent: (New York City) Yazar ve yayınevi arasındaki ilişki kapitalist dünyada, kapitalizmin sıradan yansımalarından biridir bence. Nasıl, manavla çiftçi arasındaki ilişki de kapitalizmde kendini sömürü ve pragmatizm üzerinden konumlandırıyorsa, benzer bir inşa da yazar ve yayıncı arasında elbette var. Ben, entelektüel üretici ve bu ürünün dağıtıcısı, pazarlayıcısı arasındaki ilişkinin kendine has spesifikleri olduğunu düşünmüyorum, eşyanın tabiatından kaynaklı farklar dışında. YK&#8217;nın muhalefeti de işte bu noktada beliriyor bence. Dayanışmayı ticaretin, omuzdaşlığı ticari ortaklığın, hoşgörüyü rekabetin yerine koyuyor. Bu temel inşa farkı, YK&#8217;yı piyasadan farklılaştırıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Bir yazar ve söyleşir olarak sizin muhalefet noktalarınız nereleredir?  Yayınevlerinin güvenlik kapılarından geçtikten sonra yazarları neler beklemektedir? YK’nın çabası niyedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Can Başkent:  Benim muhalifliğim bir anti-kapitalist ve anarşist olmamdan kaynaklanıyor elbette. En önemlisi, tüm bu iktisadi sömürünün yanında, kapitalizmin ve kardeşi pragmatizmin birlikte yarattığı ahlaki yapıdan nefret ediyorum. Dolayısıyla, gerek insan ilişkilerinde, iletişimde  ve iş yapma şeklimizde bu ahlaki yapının dışlanması benim amaçlarımdandır. YK&#8217;nın çabası da, “devrimi’ beklemeden devrim olmak olarak özetlenebilir bana kalırsa.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria:  Sokağa çıkmaya korkan ötekiler aşkına nedir sayfalarda bizi ayıran Hülya? Medyada ayrımcılığın yapılmadığı, çünkü bu tür haberlerin artık haber edilmediği, edenlerin yerlerinde duramadığı bir ortamda;  yazar, yayınevi, dağıtım parantezinde ne tür ayrımcılıklar yaşanmakta, YK ayrımcılığa karşıdır ifadesini biraz açabilir miyiz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hülya Tarman: (Ankara) YK ‘ın nasıl bir ayrımcılık karşıtlığı var. “Genel”‘ bir şey söylemem mümkün değil! Ancak net söyleyebileceğim şu: YK şöhretlerin değil yaratıcı ve bilinmeyen değerlerin izini sürüyor!Bu çaba çok ince bir emekle veriliyor.Belki genel çerçeve şu demektir: Dayatılan, ezbere yerleştirilen herhangi bir “ötelemeyi” reddetmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dezavantajlı  grup ya da kişileri, dilleri vb. gibi “gözetmek” kapitalizm işbirliği olmadan popülerleşme olmaz mantığından ayrı durma ısrarı!Ya da bunlar benim algımda, beklentimde oluşanlar diyeyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çok yeni bir kolektiften söz ediyoruz. Zaman zaman hararetli konuşmalar oluyor, el yordamı, deneme yanılma hali içinde, görerek, pratikte sorunları yaşayarak aşmaya çalışıyoruz… Bence ayrımcılığa karşı sıkı bir duruşu var kolektifin!Dağıtım ve tanıtımda yaratıcı olabilirsek “kim tutar bizi” halimiz bugünden var!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sokağa  çıkmaya korkan ötekiler aşkına nedir sayfalarda bizi ayıran ? Diye sormuşsun… İçim acıdı… Keşke sokağa çıkmaya korkan olmasaydı ve biz sayfalarda ayrılmasaydık! Ama biraz da bu aslında neden bu denli, bu kolektif beni heyecanlandırıyor sorusunun cevabını senin sorunda buldum. Evet “sivil sansüre” sokağa ulaşamam kaygısı olanlara ayrı bir sayfayız biz! Tam sokağa çıkacakken  kapıya eli varmadan yerine oturan çok kişiye başka bir kapı açıp Sokağın tüm hareketine, gürültüsüne, canlılığına, acısına rengârenk meydanlara davet eden…Yazanı okuyanla buluşturan. İçimizden, içimize bir el veren, teklesek de, aksasa da, yolunda gitmese de her zaman her şey…İşte bir yıl geride kaldı… ama hiç öylece değil… basılmış 7 kitap, basılacak, bekleyen 3 kitapla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiç az şey değil, değil mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria: ben ne güzel işerim güneşe karşı/arkamda medrese duvarı önümde carşı/ bir sürekli kaşınmadır yaşadığım/törelere ve alışkanlığa karşı, der ya Turgut uyar su yorumcuları şiirinde,  yk redaksiyon  grubunu bize biraz anlatır mısın?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Melih Dalbudak:   (Gaziantep) Benim Yayın Kolektifi&#8217;ne katılma ihtiyacı duymam, hep  &#8220;boyundan büyük işlere kalkışma&#8221; güdüsünden kaynaklandı. Ortaklaşmacılık, kolektivizm, gönüllülük v.s., adına ne derseniz deyin, insanın özünde, samimiyetle bulunan bir duygu. Çünkü bu duygunun karşıtı bencillik, cemaatçilik, menfaatçilik v.s.&#8217;dir. Yayın Kolektifi&#8217;nin kuruluş bildirgesi ve diğer metinleri hep bu güdüye vurgu yapar ve davet eder. &#8220;Bir el ver&#8221; aslında, bu özün ve içtenliğin  yalın ifadesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yayın Kolektifi&#8217;ne girerken ve el vermeye gönüllüyken aklımdaki tek konu tashih/redaksiyon işlerine yardımcı olmaktı. Ama bu niyetimin dışında da birçok işte diğer arkadaşlarla birlikte çalıştık ve devam ediyoruz. İlk 4 kitabın yayın çalışmalarına yetişemedim ama basım süreci ile birlikte el vermeye çalıştım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Redaksiyon grubu özelinde, çalışma şeklini şöyle özetleyebilirim: Yayın Kolektifi&#8217;ne gelen her türden dosya, yazarın adı ve diğer bilgileri çıkarılarak, redaksiyon grubundaki arkadaşların gönüllü çalışmasına sunulur. Dosyayı üstlenen arkadaşlar, kendi aralarında belirleyecekleri makul bir süre içinde dosyayı okuyup, birer  rapor hazırlarlar. (İlkesel olarak en az 3 rapor hazırlanır.) Raporlarında dosyayı; dil ve imla, anlatım, tutarlılık, kullanılan üslup v.d yönlerinden, ama bir editör gözüyle değil, iyi bir okur gözüyle değerlendirirler.  Dosyada eleştirdikleri ve düzeltilmesini elzem gördükleri konuları raporlarına geçirirler ve sonuçta dosyanın basıma önerilmesi konusunda olumlu bir kanaat oluşursa, yazarla tekrar iletişime geçilerek, dosyanın teknik bakımdan hazırlanması başlar. Teknik konularda yetkin arkadaşlar, özellikle kapak tasarımı  ve diğer konuları yine gönüllülük çerçevesinde ve kolektif katılımcılarının önerileri doğrultusunda netleştirir. Bundan sonra da dosyanın basım için yayınevlerine önerilmesi süreci başlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Redaksiyon süreci kısaca böyle. Ama ben şu konuya da değinmek istiyorum sevgili Moria. Zaman zaman YK içinde ideolojik, kişisel ya da başka nedenlerle  tartışmalar ve soğukluklar yaşandı (mesela şimdi de, ırkçılık ve tepki temelinde hafiften bir kıpırdanma var). Ben böyle durumlarda yazmaktan çok, düşünmeyi tercih ederim. Ondan sonra sadece YK sayesinde tanıdığım ve kimiyle az, kimiyle çok fazla paylaşım yaşadığım, birbirimizin yaşamına değebildiğimiz dostlarımızı düşünürüm. Bir iş veya eyleyişte birlikte olabilmiş dostların, ortak bir entelektüel ya da zihinsel faaliyette de üretkenlikleri daha fazla oluyor bence. Bu bakımdan YK&#8217;nin kattığı değerlerin yanında, zaafı olarak bu noktayı söyleyebiliriz. Yani birbirini -bir şekilde- tanıyan ya da birbirine -her türlü- değebilen insanların artması.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moira Pia: “Çok okudun biraz da yaz”  diye başlıyor Murat Uyurkulak Har romanındaki kutsal kitaba…  Yazmaya karar verip yayınevi duvarlarından  korkanlar, muhalifler ve yolda olanlar için YK’ya ulaştıklarında süreç nasıl işliyor Ceren?   Ceren Cevahir Gündoğan: (İstanbul) Yazmanın çok yalnız bir eylem olduğunu düşündüm hep. En neşeli romanı-şiiri de yazsa, yazar, orada yalnız ve dolaysız bir dünya kurduğunu gördüm. Benim yazıyla ilişkim çok okumakla başladı. Daha doğrusu okumayı öğrendikten sonra okuyup sevdiğim, bende yer eden yazarları-şiirleri taklit ederek&#8230; Yayın Kolektifi&#8217;ne, daha cüretkâr olduğum o yaşlarımın şiirlerini gönderebilmeyi çok isterdim. Hiçbiri bende yok. Olsa da, toplumsal kaygılar gereği gönderemezdim sanıyorum. Kolektif&#8217;in önemi benim için bu noktada başlıyor. Kimse kimseyle “yüzleşmiyor”, dosyası olan, “ben de varım” diyerek kolektif içinde belirlenen editör arkadaşımızın mail adresine dosyasını gönderiyor. Tabiri caizdir, zımba gibi bir redaksiyon grubumuz var. En az 3 kişi dosyaya gönüllü talip oluyor. Her birimiz ayrı coğrafyalarda, apayrı işlerde  olduğumuzdan kimler müsaitse alıyor dosyayı. Belirlenen süre ne ise (ben iki ayı geçtiğini hatırlamıyorum) o süre içinde dosyayı okuyan arkadaşlar dosya hakkındaki görüşlerini raporlandırıyor. Yine editör arkadaşımız tarafından bu raporlar dosya sahibine iletiliyor. Raporların neticesi “Yayın Kolektifi bu dosyanın kitap olarak basılmasına destek olmalıdır” yönündeyse, yayınevlerine dosya öneriliyor. Yayınevi duvarlarını biraz da kendi mütevazılığımız inşa ediyor sanırım. Yazıyla kurduğu dünyayı sırtına alan hiç kimse o duvarlardan korkmamalı. Çünkü kutsal olan biziz aslında ve sanırım Uyurkulak da buna işaret etmiş o cesaret verici cümlede.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moia Pia: Her kelimenin iki anlamı olduğunu bilmiş,/Baştan beri üçüncüyü aramıştı./Ama bu bir şey değildi asıl aradığının yanında diyor Enis Batur… altına el atılmış bütün taşlar aşkına nedir bu coğrafyada kolektif mücadelenin  aradığı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Gün zileli:  (İstanbul ) 20. yüzyılda insanlık yeni bir toplum için bir örgütlenme biçimini denedi. Bu, Leninist örgütlenme biçimiydi. Yani, egemen sistemle mücadele edebilmek için aynı onun gibi merkeziyetçi ve disiplinli bir şekilde örgütlenmiş bir yapıya ihtiyaç olduğu fikriydi bu. Yaşanan deneyler sonucunda bu örgütlenme biçiminin yeni bir toplumun kurulmasında başarısız olduğu ortaya çıktı. Evet, belki eski sistemi belli ülkelerde yıkmakta başarılı oluyordu bu örgütlenme ama iktidara geldiğinde, aynı eski sistem gibi baskıcı oluyor ve insanların inisiyatifini köreltiyordu. Bu yüzden insanlığın ortak hafızası artık bu örgütlenme biçimini tarih müzesinde, çıkrık ve baltanın yanına göndermiş bulunmaktadır. İnsanlar 21. Yüzyılda, özinisiyatife ve insanların ortak çabasına daha çok ağırlık veren, çok daha ademimerkeziyetçi bir örgütlenme biçimini aramaktadırlar ki, bunun adına kısaca kolektif örgütlenme diyebiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria pia: Önceden şimdiye bu coğrafyada kolektif örüntüler (yapı ya da örgüt ya da mücadele de tercih edilebilir ama bence örüntü) neleri dert edindi, nelere muhalefet etti, özellikle yayın alanında başkaca deneyimlerden söz edebilir miyiz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Gün zileli: Bildiğim kadarıyla yayın alanında bazı girişimler oldu daha önce. Bunlardan en bilineni Yazko’dur ama başarılı olamadı ve piyasa ilişkilerinin içinde dağılıp gitti. Kolektif bir örgütlenme (yayın alanında ya da başka alanlarda) başarılı olmak istiyorsa egemen ilişkilerin ve en önemlisi piyasa ilişkilerinin dışında örgütlenmelidir. Tamamen gönüllülüğe ve karşılıklı yardımlaşmaya dayalı bir örgütlenmeyle hakim kapitalist ilişkilere direnilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria pia: aklın kıvrımlarına zincirlenmiş cümleler aşkına, yk ve yayın konusunda benzeri muhalefet alanları bir okuyucu ve destekçi olarak sana ne katıyor Mahmut?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mahmut Çebi (Marmaris): Paranın dolaşımını denetleyebiliyorsan, muhalefetin dolaşımını da denetleyebilirsin.  Komplo teorilerinden bağımsız bakarak, diyebiliriz ki; nakitin kontrolü sistematik olarak haçlı seferleri sırasında başlamış ve bugüne kadar, bir bilim dalı şekline ulaşarak gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Para muhalefeti sevmez, muhalefet de (kısmen) parayı sevmez. En masum şekliyle, paraya angaje olmuş bir muhalefetin muhalif damarlarından çoğu kopmuş demektir. Bu bağlamda, piyasa şartlarından bağımsız bir yol çizebilen, ufku açık her aktivite bir umuttur.  Pembe panjurlu geleceğini, o panjurları satın almak yerine kendisi yapabilmeyi uman her düşünce, geleceği finansal kaygılardan uzak düşleyebilen her muhayyilenin umududur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yayın Kolektifi, fikrin finanstan bağımsız bir salgın haline gelebilmesi için atılmış bir adımdır. Aklın konstrüksiyonlarının bile parayla üretildiği bir çağda, aklı paradan, parayı akıldan çıkarmanın yolunu bulabilmenin tek çaresi de akıntıya kürek çekmektir. Çok mu zordur? Çok zordur. Zaten kolay olsaydı, ne sen bu soruyu sorardın, ne de ben cevap yazmak için uğraşırdım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Moria Pia: Dünyanın tüm ritimleri ile zıplaşan fasulyeler aşkına, YK’da olmak ya da bir kolektifte olmak ya da aslında onu olduran bir parça olmak birey olarak sana neler kattı, üretim sürecinden aklında kalan anılar var mı Şule?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şule ayaz: (Ankara) -Güzel soru, hele şu &#8220;zıplaşan fasulyeler&#8221; kısmı beni çokça zıplattı! <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  YK öncesi, kolektif denebilecek bir yapılanma içine girmiştim, ama ne çemberin içindeydim ne de dışında <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_sad.gif' alt=':(' class='wp-smiley' />  Çıkması planlanan dergi çıkamamış, fikri de sönümlenip gitmişti zamanla.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>YK ise çok ilginç bir şekilde, baştan itibaren çemberin içine çekti beni. Burada YK derken soyut bir oluşumdan bahsetmiş gibi oluyorum, doğrusu YK bireyleri; onların paylaşımları, düşünceleri, tavırları, bana/birbirlerine yaklaşımları vb&#8230;. Sürecin sonunda kitapların basılması ise, önceki deneyimimden dolayı, hiç beklemediğim bir sürprizdi <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  İşin ilginci, basılan altı kitaptan üçünün sürecine dahil olmuştum -doğuma eşlik etmiş cicianne benimsemesi <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> -</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ama üretim sürecindeki asıl ilginç/unutulmaz anım kolektifin Facebook&#8217;taki &#8220;Ahmet Şık&#8217;ın Kitabı Bende de Var&#8221; kampanyasına ait: Facebook ayarlarıma göre tüm bildirimler mail adresime geliyordu ve ben bunu kampanyanın başladığı günün gecesi fark edip 25 bin mail silmek zorunda kalmıştım <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabii ki süreç tamamen toz pembe ilerlemiyor: Tartışmalar, gündemin getirdikleri, yapılması gereken ama yapılamayan işler&#8230; Ama silkinip devam edebilmek ne güzelmiş yahu! Yayın Kolektifi, her şeyi bir yana koyalım, devam edebilmeyi gösterdi/öğretti bana; yılmadan, kolektif olabilme bilinciyle, güzel paylaşımlara ve ürünlere&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düşüncelerimi dile getirme fırsatı (ve dürtüklemesi <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> ) yarattığı için Moria Pia&#8217;ya sonsuz teşekkürler&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Şayet dünyanın büyük bir değişime ihtiyacı olduğunu fark edersen, kendine en yakın dünya &#8220;sen&#8221; olursun&#8230; Oradan başla” diyor OSHO… YK sizin kapınızdan içeriye nasıl süzüldü?  Nasıl tanıştınız?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ASYA: (Mersin) Şayet dünyanın büyük bir değişime ihtiyacı olduğunu fark edersen, kendine en yakın dünya &#8220;sen&#8221; olursun&#8230; Oradan başla… Röportaja böyle başlamışsın ve ne de güzel denk düşmüş benim durumuma.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bana sorduğun sorunun cevabı çok kısa aslında; çok sevdiğim Ceren Cevahir ve Gün aracığıyla YK&#8217;yla tanıştım. Az biraz yazı yazan, hep okuyan ve kitaplarla ilgili türlü türlü işlere:) bulaşmak isteyen biri olarak bu çağrıyı hemen kabullendim ve böylece dahil oldum YK&#8217;ya. Ancak bazı sebeplerden ötürü şimdiye kadar pek etkinliğim olmadı. Bir süre önce yeniden bir redaksiyon ekibi oluşturulurken de bu ekipte yer almak istedim. Dosyaları bekliyorum merakla.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşarken, çalışmanın ve gündelik hengamenin dışında başka bir döngüye ortak olmak istedim, istiyorum. Değişime-dönüştürmeye kendi küçük yaşam alanımdan başlayınca “bir şeyler olacağını” hissediyor ve buna feci halde inanıyorum:)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Olabilecek güzel şeyler için,</p>
<p>umutla..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Yürüyen merdivenlerde tersine koşturanlar aşkına neresidir bu plazalar ve pataklıklar alanı? Ya da şöyle sorayım: Düzenli kitap okuyan ve  ilişkilerini, belki gündelik hayatlarını bu tür ilişkiler üzerinden kuran pek çok okuyucunun halen tam olarak algılayabildiği bir mesele değil “plazalar ve bataklıklar alanı” haline getirilen yayıncılık… bu tamlamayı biraz açabilir miyiz? Okuyucu artık sadece bir tüketici midir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sina Akyol (İzmir): “Yürüyen merdivenlerde tersine koşturan çocuklar aşkına” girişinizi çok sevdim; Yayın Kolektifi’nden geldiği belli olan harika bir soru, harika bir başlangıç!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı zamanda kitap-dergi okuru da olan yazar-çizer kesimi “sadece bir tüketici” değil elbet. Çünkü bu kesim işin farkında; birileri tarafından yanıltılmıyor, yanılıyorsa da kendi tercihi yanıltıyor kendisini. Yani sorun yok, ‘piyasa’yı biliyor; kendi dünya görüşü-kültürel birikimi-beğeni düzeyi çerçevesinde belli bir tercihte bulunuyor. Bu durumda kitap-dergi okuru da olan yazar-çizer kesimine dahil olanlar için “sadece tüketici” diyemeyiz. Yazarlıkları çizerlikleri olmayan ‘kitap kurtları’nı da bu kapsamda değerlendirmek gerek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ne var ki –özellikle genç kesimden-  pek çok kişi, ne okuması gerektiği konusunda son derecede kararsız. Çünkü bilgisiz. Bu kesimdeki insanların bir bölümü, ‘kitap eki’ veren gazeteleri alıyorsa, bir oranda şanslı sayılabilir. Çünkü okuyabilecekleri doğru-dürüst kitaplarla ilgili yazılar da yer alıyor bu eklerde. Ne var ki bu ekler de tavsadı zaman içinde. Hangi yayınevi daha çok ilan verirse, o yayınevinin kitapları inceleme yazılarına konu oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ‘kitap kurdu’ değilse, ‘kitap eki’ veren gazete de almıyorsa, ‘okur’lukla ilgisi zaten yoktur diyebiliriz. Fakat öyle değil; kitaplar, ‘piyasa’da, en fazla, bu ‘okur olmayan okur’ toplamı için basılıyor. Kitabın adı, kitabın kapağı belirleyici olabiliyor mesela. Hele ki o sıralarda, o kitaptan dönüştürülmüş bir televizyon dizisi yayınlanmaktaysa ekranda, kıyamet gibi satıyor kitap. Tabii bir de ‘polisiye’ler var. Ya da gizemci, fantastik yanı ağır basan kitaplar… Ya da ‘bilim-kurgu’lar, ‘best-seller’ler… Var oğlu var/var kızı var! Bir zamanlardı, otobüste filan kitap okuyan kişiye ‘kaliteli kişi’ diye bakardık. Şimdilerde otobüste-minibüste-trende-metroda-vapurda ‘kaliteli kişi’den geçilmiyor ortalık; oturarak ve hatta ayakta, ısrarla kitap okuyanlar var. Bugüne kadar bu aziz okurların ellerindeki kitaplardan hangisine göz ucuyla ‘sarktıysam’, yukarıda türlerini andığım kitapların kapaklarıyla selamlaştım! Bu tür okuyucu elbette “sadece bir tüketici”. Hal böyle olunca, “düzenli kitap okuyan ve ilişkilerini, belki gündelik hayatlarını bu tür ilişkiler üzerinden kuran pek çok okuyucunun”, “plazalar ve bataklıklar alanı haline getirilen yayıncılık”ı  anlamadığı görüşüne katılamıyorum. Tarif edilen türdeki okur bence anlıyor durumu, ama yapacak bir şeyi yok.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugüne kadar on dört kitabım yayımlandı. Bu kitaplardan bir kısmı, mütevazı fakat iddialı yayınevlerince basıldı (Tan Yayınları, Şiir Atı Yayıncılık, No 27 Yayıncılık, Mayıs Yayınları). Bir kısmını, katiyen mütevazı olmayan yayınevleri bastı (Harf Yayınları, Toroslu Kitaplığı). Bir tanesi, ‘merkez’deki fakat edebiyat tarihimiz içinde geleneği olan bir yayınevinden çıktı (Varlık Yayınları). Devamla: Bazılarını, ‘Plaza yayıncılığı’ yapan ‘merkez’deki bir yayınevi yayımladı (Yapı Kredi Yayıncılık). Bazıları ise, yine ‘merkez’de yer alan, bana göre son derecede saygın  -fakat özellikle son dönemde bazı yazarlarından para alarak kitap yayımladığı iddiası ve gerekçesiyle eleştirilen-  bir yayınevinden çıktı (Yasakmeyve-Komşu Yayıncılık). Bu kitaplardan hiçbiri çok satmayacaktı, satmadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu satırları boşuna yazmadım; zıplayıp şuraya geleceğim: “Plaza yayıncılığı”;  zarar etmemeye kararlı, hesaplarını buna göre yapmış, adımlarını bu hesaba göre atmakta olan yayınevlerinin yayıncılık anlayışlarını ve yayıncılık faaliyetlerini ifade eder. “Bataklık” ise; değerli bir kitabın dahi, sırf yazarının tanınmamış bir kişi olması gerekçesiyle reddedilmesinden (hatta dosyaya bile bakılmamasından) başlayıp ‘gelişen’ bir süreç anlamına gelir. Bu süreç; itiraz etmeyen, edilgin bir okur kitlesi yaratan, gerici, ‘her türden popüler’ kitabın yayımlandığı ve bu kitapların reklam faaliyetleriyle neredeyse ‘best-seller’ kılındıkları bir süreçtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendimden hareketle belirteyim: On dört kitabımın on dördü de, yayımlayan yayınevlerini zarara sokmuştur. Son kitabım şimdilerde ikinci baskı yaptı; bu ikinci baskı dahi, kitabı yayımlayan yayınevini kâra geçiremeyecektir. Bir bilgi daha: Yapı Kredi Bankası bünyesi içinde faaliyet göstermekte olan Yapı Kredi Yayıncılık, ilk zamanlarında, ‘başardığı’ zararını bankaya yansıtıyordu. Ama günün birinde adı geçen banka, adı geçen yayınevine dedi ki: “Şüphesiz ‘prestij’ katıyorsunuz bankamıza, teşekkür ederiz, fakat yıl sonunda kâra geçememişseniz, kapanırsınız, artık kendi yağınızla kavrulacaksınız!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar, ‘yayıncılık sektörü’nün somut gerçeklikleri. Peki, “Plaza yayıncılığı” yapan yayınevleri de dahil olmak üzere, zarar eden yayınevleri niye devam ediyorlar yayıncılığa? Kâr etmeyeceklerini bildikleri halde kendilerini zarara sokacak kitapları neden çekinmeden yayımlıyorlar? Kâr edecekleri kitaplar ile zararlarını karşılayacakları, böylece işi dengeleyecekleri için. Bir de, ille o işi yapmak istedikleri için. (Ya da YKY, İş Bankası, Doğan Yayıncılık örneklerinde olduğu gibi, yayıncılık da yapıyor olmanın getireceği ‘prestij’e ihtiyaç duyulduğu için.) Burada, tam da yeridir, şunu belirtmek gerekir: Yapı Kredi Yayıncılık, İş Bankası Yayınları, Doğan Yayıncılık, vb. için “Düşünce dünyamızı, kültürümüzü, sanatımızı belirlemek, muhalefet edilmesini engellemek gibi şeytanca misyonları nedeniyle…” türünden eleştiriler getirilir. Bu türden eleştirileri, 70’li yıllardaki “Küçük burjuva!” suçlamasına benzetirim. Bir insanı “küçük burjuva” olarak nitelemek, olsa olsa bir saptamada bulunmaktır. Oysa 70’li yıllarda bir saptama değil, bir ‘küfür’ idi “Küçük burjuva!” Yapı Kredi Yayıncılık, İş Bankası Yayınları, Doğan Yayıncılık, vb. gibi “plaza yayıncılığı” yapmakta olan yayınevlerinin en muhalif yazarlarımızdan kitaplar yayımladıklarını biliyoruz. Yalnızca bir örnek: Şanlı muhalefetini 80 yaşında da sürdürmekte olan Leyla Erbil’in son romanı “Kalan”, yazarın diğer kitapları gibi, İş Bankası Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bir nokta daha: Örneğin ‘devlet’in bile  -“Dünya Klasikleri” mantığı çerçevesinde-  yayımlamaya cesaret edemediği nice değerli yapıtın Yapı Kredi Yayıncılık tarafından, “Kâzım Taşkent Dizisi” içinde yayımlandığını da unutmamak gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yayın Kolektifi, ‘kitaplar öneren yayıncılık’ anlayışını elbette sürdürmek isteyecektir. Sözünün ve ‘nazı’nın geçtiği yayınevlerine, ‘şanı şöhreti olmayan yazarlar’ önermekten elbette geri durmayacaktır. Ne Yayın Kolektifi, ne de bağlantı kurduğu yayınevleri, bu anlamda, “bataklık”ta “plaza yayıncılığı” yapan kuruluşlar değildir. Ancak Yayın Kolektifi’nin “Yazara telif ödenmemesine karşıyız. Telifin kitapla ödenmesine de karşıyız” biçimindeki çıkışını, ilk günden bu yana ‘gerçekçi’ bulmadığımı belirtmek zorundayım. Lütfen dikkat: Bu çıkışın doğruluğunu-haklılığını tartışmıyorum. Yalnızca şunu söylüyorum: Yayın Kolektifi’nin önerisiyle basılan kitapların ‘müthiş satacak’ kitaplar olmadığını, çünkü o kitapların bir tür ‘azınlık’a hitap eden, neredeyse yalnızca o ‘azınlık’ı ilgilendiren kitaplar olduğunu bilelim, diyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biraz da gülümseyelim diye, başıma gelen / başımdan geçen, beni hâlâ eğlendiren bir anı ile bitireyim: Yılını unuttum, Aralık ayıydı. Yapı Kredi Yayıncılık’ın büyük kentlerde açtığı, ‘satış noktası’ diye adlandırdığı, yalnızca YKY’nin yayımladığı kitapların satıldığı kitapçı dükkânları olduğunu herkes bilir. İşte İzmir’deki o ‘satış noktası’na gitmiş ve yüzde kırk indirimle kendi kitabımdan satın almak istediğimi söylemiştim görevli arkadaşa. Demişti ki bana: “Kitabınız yok satıyor şu günlerde. Bitti. Yayınevinden istedim, gelecek.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şaşırmıştım, “Niye yok satsın ki benim kitap?” diye sormuştum. Şöyle anlatmıştı: “Yılbaşı geliyor ya, herkes hediye alma derdinde. Şükür ki bazıları da hediye olarak kitap alıyor. Bu dükkâna gelenler, ‘Yılbaşı için hediye edeceğim bir kitap istiyorum, ama kalınca bir şey olsun’ diyor. Ben de kalın olan bütün kitapları çıkartıyorum. Sizinki de acayip gidiyor arada.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Benim kitap “Toplu Şiirler”di, 360 sayfaydı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sina Akyol</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Martılardan, bölüşülüp yenilen simitten, hatta savaşlardan bile duygulanmayan lakin şu an aklımızı yasladığımız dağlardan bile eski diye geçti ilk aklımdan… sence kitap nedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Ayzer (Malatya): bu aralar, epeydir, nereye koyacağımı, nasıl düzenleyeceğimi</p>
<p>bilemediğim bir şeydir.. Aklıma gelense ruhun vücut bulmasıdır belki.. &#8220;ol&#8221; denmesidir her bircümleye.. &#8220;ol&#8221;an dır..</p>
<p>kapağını açmak bir mezarı açmak gibidir belki de.. sanki her kitapta herkesler ölmüştür.. anlatmaktadırlar ama içeriden içeri.. toprak altına gömülmüştür de zamanında.. &#8220;görülmüştür&#8221; de..</p>
<p>kitap..</p>
<p>ki illaki kapağı olan bir şeydir işte.. : )</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: dağlar gibi yalnızlık ne güzel bir hiç diyor ece ayhan kapalı karşı şiirinde,  bu kadar birbirlerinden uzak mesafelerden bir araya gelmiş bir insan grubu ile kolektif işler yürütmek ya da yürümekte olan işleri görmek  onlara destek olmak sana ne ifade ediyor?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mîraz RuspÎ (Diyarbakır): Bir mecburiyeti ifade ediyor. Aile, aşiret, cemaat, mahalleli Kolektif ağlarında doğup büyüdüm. Tüm bu dayanışma ağları devlete ve kapitalizme karşı bizi korurken ‘ben’i öldürüyordu. Kapitalizm kolektif yapılarımızın açığını iyi gördü bireysel özgürlük şiarına demokrasi yalanına eklemleyerek yeni düzeni inşa etti. Bu arada paraya ve itaate dayalı yeni dayanışma ağı yarattı. Aile, cemaat, mahalle, aşiret kolektiflerinin dayanıştığı her şeyi para ve itaat karşılığı yerine getiriyor; annemiz yerine kreşler para karşılığı çocuğumuza bakıyor, Belirli bir bağış karşılığı kurbanımızı kesenler var, para karşılığı yaşlılara bakan huzurevleri var, para karşılığı komşumuzun yerine evimize istediğimiz yemeği getiren lokantalar var. itaat karşılığı bize yeşil kart dağıtan kurumlar Ayrıca paran varsa ve toplumsal olaylara karışmıyorsan istediğin kadar birey olabiliyorsun. Para kazanmak içinse birilerini sömürmeli ya da bir işyerinde canın çıkana kadar çalışmayı kabule etmelisin. Kolektivite bana bir mecburiyeti ifade ediyor. Yeni düzene karşı gelmek için bu günü ve yaşam biçimimizi bireyi önemseyen değer veren ve paraya dayanmayan yeni dayanışma ağlarını kurmak yada bu dayanışma ağlarında yer almak zorunda hissediyorum. Sorunun neden kolektif yayın kısmına gelince çünkü aklın yolu bir paranın baskın geldiği yayın sultasına karşı bir şeyler yapmak gerekiyordu. İşte bu gerekliliği hissedenler bir araya gelmeyi başardılar. Başlangıçta geçici bir heves kısa sürede dağılacak bir topluluk gibi görünse de işte görüyorsunuz bir yılın ardından yayınladığı kitaplarla yayın kolektifi dimdik ayakta.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F16%2Fyayin-kolektifi-ve-askina-sohbet%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yayın Kolektifi Üzerine: &#8220;Kim Korkar Hain Piyasadan&#8221; Ceren Cevahir Gündoğan&#8217;ın Gün Zileli ile Röportajı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 14:35:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yayın Kolektifi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4617</guid>
		<description><![CDATA[Yayın Kolektifi Üzerine Röportaj:     Kim Korkar Hain Piyasadan!       Ceren Cevahir Gündoğan: Yaklaşık bir yıl önce kurulan Yayın Kolektifi&#8217;nin temel metnini biliyorum ama bu işe girişirken neyin amaçlandığını bir kere de senden dinleyebilir miyiz?   Gün Zileli: 13 Ocak 2011&#8242;de bir araya gelen sekiz arkadaş olarak, bir çağrı metni kaleme almıştık. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Yayın Kolektifi Üzerine Röportaj:</span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong>Kim Korkar Hain Piyasadan!</strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Ceren Cevahir Gündoğan</span></strong><strong>: Yaklaşık bir yıl önce kurulan Yayın Kolektifi&#8217;nin temel metnini biliyorum ama bu işe girişirken neyin amaçlandığını bir kere de senden dinleyebilir miyiz? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Gün Zileli:</span> 13 Ocak 2011&#8242;de bir araya gelen sekiz arkadaş olarak, bir çağrı metni kaleme almıştık. Yayın Kolektifi, bu çağrı metniyle başladı. Elbette esas olarak da internette ve sanal alanda&#8230; Türkiye&#8217;nin çeşitli yerlerinden, Avrupa ve Amerika&#8217;dan çağrıya 200 kadar arkadaş yanıt verdi. Ağırlıklı olarak, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi iller başta geliyordu. Çağrı metnindeki temel noktalar, daha sonra Yayın Kolektifi&#8217;nin temel metni olarak kabul edildi. Yayın Kolektifi&#8217;nin amacı şuydu: Yayın, özellikle kitap yayını alanı, piyasa ilişkilerinin belirlediği bir plazalar ve bataklıklar alanına dönüşmüştü. Dolayısıyla edebiyat alanında ve diğer alanlarda nitelikli eserler geri plana itiliyor, esas belirleyici olarak <strong>satış<em> </em></strong>ön plana çıkıyordu. Çok sayıda yetenekli yazar ve şair, yapıtlarını bastıracak yayınevi bulamıyorlardı. Hatta yayınevleri bu eserleri daha kapıdan geri çeviriyordu. Çünkü isimleri tanınmış değildi, satış şansı azdı, çoksatanlar listesine girmeleri imkânsızdı. Bu durum, aslında yetenekli insanların kendilerini ifade edememelerinin ötesinde, büyük bir kültürel çöküşe işaret etmekteydi. İşte Yayın Kolektifi, bu çöküşe karşı durabilmek amacıyla ortaya çıktı. Bunun koşulu, piyasa ilişkilerine meydan okumaya cesaret etmekti. Yani Yayın Kolektifi, piyasanın ya da satış reflekslerinin kenara ittiği yazarlara ve eserlere sahip çıkacak, onları satış açısından değil, eserlerinin gerçek niteliği açısından değerlendirecekti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG: </span></strong><strong>Hangi kadroyla, hangi olanaklarla yapılacak bu? Yani bu eserlerin değerlendirilmesi de bir mesaiye, dolayısıyla paraya bağlı değil mi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Bu noktada paraya karşı gönüllülük esasını kendimize temel aldık. Yani senin sözünü ettiğin mesai, bu amaçları benimseyen insanların gönüllü çalışmalarıyla sağlanacaktı. Bunun için temel slogan olarak “&#8217;Bir El Ver”i benimsedik. Elbette bu el verecek insanlar da yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmak zorundaydılar ama pekâla boş zamanlarının bir kısmını böyle bir çalışmaya ayırabilirlerdi, nitekim ayırdılar da.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong> <strong>Peki ne gibi mesailer bunlar, sadece eserlerin okunup değerlendirilmesi mi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> En başta bu elbette. Bunun için, böyle bir değerlendirme yapabilecek ve aynı zamanda buna gönüllü olan arkadaşlardan bir redaksiyon grubu oluşturduk, yirminin üzerinde arkadaşın katılımıyla. Bu arkadaşların bir kısmı, kendileri de yazar olan ya da zaten editörlük işi yapan arkadaşlardı. Ama sadece bu değil. Bunun yanı sıra, seçilen kitabın basılması için teknik arkadaşlardan da yardım aldık. Bu arkadaşlar Yayın Kolektifi&#8217;nin seçtiği kitabın dizgisini ve kapağını yapıyorlardı. Genel grubumuzun beğenisini kazanan kapaklar benimseniyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Yani bir yayınevi mi Yayın Kolektifi, kitap mı basıyor?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Aslında ilk başta bir yayınevi tasarlamıştık, fakat kısa sürede anladık ki, eğer bu yayınevi işine girecek olursak para ve piyasa ilişkileri bizi kısa sürede kendi anaforuna çekecek ve demin belirttiğim temel ilkelerimizi rafa kaldırmak zorunda kalacaktık. Bu yüzden, bir yayınevi olmaktan vazgeçtik. Bunun yerine, seçtiğimiz kitapları bastırabilmek için çeşitli yayınevleriyle temasa geçmeyi, bu kitapları onlara önermeyi tercih ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG</span></strong><strong>: Her yayınevi piyasa ilişkilerine tabi olmak zorunda mı?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Eğer matbaada yayınlıyorsa, evet. Fakat bu noktada yayınevleri arasında da bir ayrım yapmak lazım. Plazalar dediğimiz büyük yayınevleri tamamen piyasa ilişkilerine tabidirler ve onları var edip yükselten piyasadır. Ama bir de bataklıkta çırpınan, batmakla batmamak arasında gidip gelen küçük yayınevleri vardır. Aslında piyasa ve para ilişkileri bu yayınevlerini tehdit etmektedir. Ama onlar da ister istemez piyasa ilişkilerine şu veya bu ölçüde tabi olmak zorundadır. Yayın Kolektifi, bu yayınevlerini dost görür ve onlarla işbirliğinden yanadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Yayın Kolektifi&#8217;nin seçtiği kitapları bu tür yayınevleri mi basıyor? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span><strong> </strong>Evet… Bu yayınevlerinden bir kısmı zaten Yayın Kolektifi&#8217;nin içindedir. Bizim önerdiğimiz kitapları benimserlerse basarlar. Örneğin bu yıl içinde Yayın Kolektifi&#8217;nin seçtiği 6 kitap Kibele Yayınları tarafından basılmıştır. Bir kitap ise, Yayın Kolektifi ile Kaos Yayınları&#8217;nın basım masraflarını ortak karşılanmasıyla basılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG</span></strong><strong>: Basılan kitaplardan bahseder misin?</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ</span>: Nesrin Kültür Kiraz&#8217;ın <em>İmlâsız Bahçe Şiirleri</em> adlı şiir kitabı, gerçekten şiir dünyasında kalıcı bir yer tutacaktır. Hülya Tarman&#8217;ın <em>Peşime Verdi</em> kitabı, şiddete içeriden bakan, ağırlıklı olarak röportajlardan oluşan sosyolojik bir araştırmadır. Kürt meselesine bir başka pencere açmakta ve çocuk gerillalar sorununa bağımsız bir bakış getirmektedir. Can Başkent&#8217;in <em>Türler ve Cinsler</em> kitabı da feminizmden, anarşizmden vicdani redden, eşcinselliğe, vejateryanlığa kadar günümüzün yeni toplumsal uyanış hareketlerini özgün bir şekilde ele almaktadır. Keza, Ali Rıza Gelirli&#8217;nin <em>Efendisiz Demokrasi</em> adlı kitabı da böylesi bir toplumsal arayışın sorunlarına cesaretle eğilen bir kitaptır. Aynı türden bir başka kitap da Sedat Eroğlu&#8217;nun <em>Komün Bilgeliği</em>&#8216;dir ki, Eroğlu kitabında toplumsal arayışları bir gelecek toplum projesi şeklinde ortaya koymaktadır. Edebiyat alanında Nesrin Kültür Kiraz&#8217;ın şiir kitabının yanı sıra bir de Ali Murat İrat&#8217;ın <em>Yitik</em> romanı vardır. Yitik, bu topraklarda yaşayan Yezidi halkının iç ilişkilerini ve geleneklerini edebi bir tatla anlatan güzel bir romandır. Kaos Yayınları ile ortak basılan Abel Paz&#8217;ın <em>Halk Silahlanınca</em> kitabı aslında 1996 yılında 1. baskısını yapmıştı ve baskısı tükenmişti. 1936-39 İspanya Devrimi&#8217;ni  ve Durruti&#8217;nin hayatını konu alan bu kitap özellikle anarşist çevrelerde çok aranan bir kitaptı. Şu anda, Yayın Kolektifi’nin benimsediği, ancak basılmamış iki kitap daha vardır. Bu kitapların da 2012 yılının ilk yarısında basılacağını umuyorum. Bunlardan beri, benim çevirdiğim, Margarete Buber Neumann’ın <em>İki Diktatörlük altında-Stalin ve Hitler’in Mahkûmu </em>adlı anı kitabıdır; diğeri ise Mustafa Yılmaz’ın doğrudan Rusçadan çevirdiği, zamanında tanınan ama süreç içinde unutulmuş ya da unutturulmuş Rus mizah yazarı Arkadi Averçenko’nun <em>Leninname’</em>sidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Biraz da Yayın Kolektifi&#8217;nin çalışma tarzından söz eder misin, esas olarak sanal alanda faaliyet gösterildiğini söylemiştin. </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Evet, tüm bu işlerin yapılabilmesi için bir araya gelmek hem imkânsız hem de gereksiz. Yayın Kolektifi ile sitesi (<a href="http://www.yayinkolektifi.com/" target="_blank">www.yayinkolektifi.com</a>) aracılığıyla bağ kuran yazarlar, dosyalarını orada belirtilen mail adresine gönderirler. Bir arkadaş, dosyaların redaksiyon grubuna ulaştırılmasından sorumludur. Yazarın ya da çevirmenin adını çıkarttıktan sonra redaksiyon mail grubuna gönderir. Redaksiyon grubundan en az üç arkadaşın dosyayı alıp incelemesi gerekir, tabii ki gönüllü olarak&#8230; Bu üç arkadaşın verdikleri raporlara göre (en geç üç ay içinde) dosya benimsenir ya da benimsenmez. Benimsenmesi için en az iki olumlu rapor alması gerekir. Dosya benimsendikten sonra çeşitli yayınevlerine Yayın Kolektifi&#8217;nin önerisi olarak götürülür. Kibele Yayınları örneğinde olduğu gibi, eğer kitabın basılması yayınevi tarafından benimsenmişse bu sefer teknik arkadaşlar devreye girer, yine gönüllü olarak ve yayınevinin standartlarına uygun bir şekilde sayfa düzenini yaparlar ve kapağı dizayn ederler. Kapak genel grupta ve yayınevi tarafından benimsenirse artık yayınevi basım aşamasına geçer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG: </span></strong><strong>Bu noktada bitiyor mu Yayın Kolektifi&#8217;nin işlevi?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Hayır, bundan sonraki aşama kitabın Yayın Kolektifi üyeleri tarafından satın alınması ve elden satılmasıdır. En azından 300 kitap satılabilirse yayınevi maliyetini çıkartmış olur. Tabii şöyle bir işlevimiz de var: Kitabın incelenme aşamasında redaksiyon işi, hatta editörlük, sayfa düzeni ve kapak tasarımı arkadaşlarımız tarafından gönüllü yapıldığı için yayınevinin kitap basım maliyetini düşürmüş oluyoruz. Dolayısıyla yayınevinin kitaba koyduğu fiyatı da daha düşük düzeyde tutması için ısrar etme şansımız var. İşte bu da piyasayla bir mücadele. Bunun ötesinde yüzde 50&#8242;ye varan bir indirimle kitapları arkadaşlara ulaştırıyoruz ki kitap okuyucuya ucuz bir şekilde ulaşsın. Gerçi bu alanda pek başarılı olduğumuz söylenemez bu güne kadar. Bir de son olarak kardeş yayınlarla dayanışma yoluyla yani para ödemeksizin Yayın Kolektifi&#8217;nin ilanlarını yayınlama işi var ki, bu güne kadar <em>Birikim</em>, <em>Yeni Harman</em>, <em>Yaba</em>, <em>Mahsus Mahal</em> dergileri ve <em>Birgün</em> gazetesi bu dayanışmayı göstermişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG</span></strong>: <strong>Sanal alandaki işleyişi anlattın. Peki kararların alınması da yine sanal alanda mı oluyor?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ</span>: Hem evet hem hayır <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  Genel haberleşme grubunda kendiliğinden bir onay ortamı doğuyor zaten. Ama bunun ötesinde bir de sanal ortam dışında ihtiyaç duyulduğu zaman yapılan Genel Katılımcılar toplantısı var ki, bu toplantı esas belirleyici kararları alır ve katılmak isteyen herkese açıktır. Örneğin bu yıl içinde, şimdi toplamını hatırlamıyorum ama sanırım 10&#8242;a yakın toplantı yapıldı. Bu toplantıların kararları genel gruba duyurulduğu gibi, sitemizde ve facebook sayfamızda duyurulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Peki, Yayın Kolektifi&#8217;nin geleceğine ilişkin söyleyeceğin bir şey var mı?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu ay yapılan genel katılımcılar toplantısında, dijital yayın yapan bir yayınevi kurma tasarısı ortaya atıldı ve benimsendi. Ancak bu nokta genel grupta halen tartışılmaktadır. Dijital kitap basımına girersek bunun bizi piyasa ve para anaforuna çekmeyeceği konuşuldu toplantıda. Çünkü dijital kitap sadece ihtiyaca göre basılır. Mesela bir kitap 100 adet bile basılabilir. Bu 100 adet kitap alıcısına kolayca ulaştırılabilir ve maliyetini çıkartır. Dolayısıyla reklam vesaire giderler gibi yayınevlerini çok yoran masraflardan kaçınmış oluruz. Yani dijital kitap basımı, bana öyle geliyor ki, değişim değeri değil, kullanım değeri üretmek gibi bir şeydir. Ve gönüllülüğe dayanan kolektif  bir yayın kuruluşu için oldukça elverişli görünüyor. Ama tabii ki tartışıyoruz ve her şey pratikte görülür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>25 Aralık 2011i
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F16%2Fyayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hrant Dink Cinayeti :    Gözlerimin İçine Bakın, Ne Demek İstediğimi Anlarsınız…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 10:42:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4612</guid>
		<description><![CDATA[Sergey Kirov, Bolşevik Partisi’nin Leningrad şefiydi. Popüler bir liderdi. Muhaliflere karşı mücadelesinde Stalin’in yanında yer almasına rağmen, onun muhalefete karşı sertlik politikasından rahatsızdı. Büyük Temizlikler sırasında intihar eden Parti şeflerinden Orjonikidze’nin yakın arkadaşıydı. 1934 yılında yapılan ünlü “Muzafferler Kongresi”nde Stalin 292 aleyhte oy alırken, Kirov’a sadece 3 aleyhte oy çıkmıştı. Stalinist kanattaki birçok Parti üyesi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Sergey Kirov, Bolşevik Partisi’nin Leningrad şefiydi. Popüler bir liderdi. Muhaliflere karşı mücadelesinde Stalin’in yanında yer almasına rağmen, onun muhalefete karşı sertlik politikasından rahatsızdı. Büyük Temizlikler sırasında intihar eden Parti şeflerinden Orjonikidze’nin yakın arkadaşıydı. 1934 yılında yapılan ünlü “Muzafferler Kongresi”nde Stalin 292 aleyhte oy alırken, Kirov’a sadece 3 aleyhte oy çıkmıştı. Stalinist kanattaki birçok Parti üyesi, onun Stalin’e karşı bir alternatif olduğunu düşünüyordu.</p>
<p>1934 yılının 1 Aralık günü, Sergey Kirov, Smolny Enstitüsü’ndeki bürosundan çıkmış, koridorda yürürken, Leonid Nikolaev adlı biri tarafından ensesinden vurularak öldürüldü. Nikolaev partiden atılmış biriydi ve “Troçkist” olduğu iddia edildi. Nikolaev’in Parti’den atıldığı ve geçim sıkıntısı içinde olduğu doğruydu, ancak Troçkist olduğuna ilişkin hiçbir delil yoktu. Sonradan anlaşıldığına göre, Nikolaev, Kirov’u öldürmek için Ekim 1934’de de bir girişimde bulunmuş, üzerinde silahıyla birlikte yakalanmıştı. Fakat, son derece ilginçtir ki, serbest bırakıldığı gibi, silahı da kendisine iade edilmişti. Nikolaev, ikinci teşebbüsünde Kirov’u aynı silahla vurmuştu.</p>
<p>Yine eski NKVD görevlilerinden Orlov’un anlattıklarına ve Kruşçev dönemindeki komisyon araştırmalarına göre, cinayetten hemen önce Kirov’u koruyan dört NKVD görevlisi görevden alınmıştı. Kirov öldürüldüğünde yanında bulunan NKVD koruma şefi Borisov, cinayetten bir gün sonra, 2 Aralık 1934’de, bir trafik kazasında öldü. Kirov’u vuran Nikolaev ise alelacele yargılandıktan sonra Aralık ayı sonunda kurşuna dizildi.</p>
<p>Kirov’un öldürüldüğü sırada Smolny Enstitüsü’nde görevli bulunan bütün NKVD görevlileri tutuklandı, kamplarda tutuldu ve daha sonra, 1937’deki Büyük Temizlik sırasında bunların hepsi kurşuna dizildi. Kirov öldürüldüğünde NKVD şefi olan Yagoda da tutuklandı, işkenceden geçirildi ve öldürüldü. Nikolaev’in karısı dahil bütün yakın akrabaları içeri alındı, sürgüne yollandı ve bir kısmı öldürüldü. Böylece Kirov cinayetiyle ilgili bilgisi olabilecek hiç kimsenin konuşması ihtimali kalmadı. Cinayetin, Stalin’in emriyle Yagoda tarafından işlendiğine ilişkin güçlü kuşku ve iddialar vardı, ancak hiçbir zaman somut delillerle kanıtlanamadı.</p>
<p>Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in, muhalefete ve Parti içindeki potansiyel muhaliflerine karşı saldırıya geçmesinin gerekçesini oluşturdu. Stalin ve NKVD tarafından cinayetin aslında “Troçkist-Buharinist Terör örgütü” tarafından işlendiği ileri sürüldü. Büyük Temizlikler sırasında bu konuda hiçbir gerçek ve somut delil ileri sürülemese de ülkedeki tüm kötülükler ve “sabotajlar”, aslında olmayan bu muhayyel örgütün üzerine yıkıldı. Milyonlarca insan bu örgütün üyesi olmakla suçlanıp öldürüldü ya da toplama kamplarına gönderildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hrant Dink, 19 Ocak 2007 tarihinde, başyazarlığını yaptığı <em>Agos </em>gazetesinin hemen yanındaki bankadan, gazete bürosuna dönmek için çıkarken, Ogün Samast adlı bir tetikçi tarafından ensesinden vuruldu. Samast ve yakın ilişkisi olduğu anlaşılan birkaç kişi tutuklandı.</p>
<p>Ne var ki, dava sürecinde açıkça ortaya çıktığı gibi, Hrant Dink’in vurulacağı, hatta kim tarafından vurulacağı, polis birimleri, emniyet müdürlükleri, valilikler, jandarma, MİT vb. gibi muhtelif devlet organları, yani kısacağı Devlet tarafından bilindiği halde Hrant Dink’in korunması ve katillerin engellenmesi yönünde hiçbir önlem alınmamıştı. Kısacası, cinayet devletin gözetimi altında işlenmişti.</p>
<p>Ogün Samast ve birkaç arkadaşı beş yıl boyunca yargılandılar. Hrant Dink’in arkadaşları ve avukatları, katillerin devlet içindeki azmettiricilerini, ilişkilerini, cinayeti örgütleyen devlet ve polis görevlilerini ortaya çıkartmak için beş yıl boyunca büyük çaba gösterdiler. Buna karşılık, Hrant Dink davasının savcıları ve mahkeme de, cinayeti sadece yargılananlarla kısıtlı tutmak için büyük çaba gösterdi. Örneğin, “Ergenekon” davası, “çeşitli bağlantıları bulmak” adına azami ölçüde genişletilir ve bu davaya, hükümete muhalif herkes sokulurken, Hrant Dink davası, çok bilinçli bir çabayla, sadece yargılananlarla kısıtlı tutuldu, ayan beyan ortaya çıkan bağlantılara gidilmesi bizzat mahkemenin kararlarıyla engellendi.</p>
<p>“Ergenekon davası” öylesine genişletildi ki, Hrant Dink cinayetinin polis ve devlet organları içindeki bağlantılarını araştıran Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi araştırıcı-gazeteciler bile “Ergenekon örgütünün” üyesi olmaktan hapse atıldı ve bir yıldır içerdeler. Hrant Dink davasının savcısı ve mahkeme, avukatlar tarafından önlerine getirilen somut delillerin araştırılması talebini reddederken, savcı, bundan birkaç ay önce, Hrant Dink davasıyla “Ergenekon örgütü”nü bağlamaya kalkıştı.</p>
<p>“Ergenekon davası”nın, Hrank Dink cinayetinden kısa süre sonra başlatılmış olması dikkat çekici. “Ergenekon örgütü” davasına, gerçekten de Ermeni düşmanı olan ve Hrant Dink’in yargılandığı davaya gelip izleyerek sanki ona gözdağı vermeye çalışan Veli Küçük gibi unsurların katılmasıyla dikkatler “Ergenekon örgütü”ne ve yargılamalarına çekildi. İktidar, başta ulusalcı unsurlar olmak üzere, adım adım içeri atacağı tüm muhaliflerini tutuklamak için “Ergenekon” adlı muhayyel bir örgüt yarattı ve Hrant Dink cinayetinin yarattığı atmosferden, muhaliflerini uzun sürelerle içerde tutmak amacıyla yararlandı.</p>
<p>Ama bu arada da Hrant Dink’in gerçek katillerini ve bu cinayeti örgütleyen devlet organlarını gizlemek için elinden geleni yaptı.</p>
<p>Soru: Hrant Dink’i gerçekte kim öldürttü?</p>
<p>Cevap: Kirov cinayeti ile ilgili yazılanlara bakın.</p>
<p>Soru: Ne demek istiyorsun?</p>
<p>Cevap: Gözlerimin içine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>16 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F16%2Fhrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>85</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKp-Devlet Rejimine Karşı Yürüyoruz</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/15/akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/15/akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2012 19:59:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4608</guid>
		<description><![CDATA[“Hrant’ın Arkadaşları”nın desteğinize ihtiyacı var&#8230;   Hrant Dink’i yok ettikleri günden bu yana tam beş yıl geçti. Beş yıl önce onu yüz binler İstanbul caddelerinde akarak, milyonlar ağlayarak uğurladı. Beşinci yılında o büyük dayanışmayı, o sessiz çığlığı, o çok büyük anlam taşıyan demokratik çıkışı tekrarlamak dileği ve umudundayız. Beş yıl boyunca cinayetin yargılanma sürecini hepimiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: large;">“Hrant’ın Arkadaşları”nın desteğinize ihtiyacı var&#8230;</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Hrant Dink’i yok ettikleri günden bu yana tam beş yıl geçti. Beş yıl önce onu yüz binler İstanbul caddelerinde akarak, milyonlar ağlayarak uğurladı.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Beşinci yılında o büyük dayanışmayı, o sessiz çığlığı, o çok büyük anlam taşıyan demokratik çıkışı tekrarlamak dileği ve umudundayız.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Beş yıl boyunca cinayetin yargılanma sürecini hepimiz içimiz burkularak, öfkelenerek, isyan ederek izledik. Karşımıza üç beş tetikçi çıkardılar ve bununla yetinmemizi istediler.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">O yüzden <strong>19 Ocak 2012 Perşembe</strong> günü Hrant Dink’i olabildiğince büyük bir kitlenin katılımıyla anmak daha da bir anlam ve önem kazanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Ama bunu olabildiğince geniş kesimlere duyurmakta ve katılımlarını özendirmekte sizin yardımınıza, desteğinize şiddetle ihtiyacımız var. Katkılarınız olmadan bunu başaramayız.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">19 Ocak Perşembe günü saat tam 13’de Taksim Meydanının Elmadağ’a olan yönünde toplanacağız ve AGOS’un önüne yürüyeceğiz.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Slogan yok. Örgütsel flama, bayrak yok. Bu sessiz bir çığlık.</span></strong></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Önümüzdeki Pazartesi, Salı ve Çarşamba boyunca ulaşabildiğiniz herkese, üyesi olduğunuz her maiel grubuna, meslek örgütüne, STK’yabu çağrıyı duyurmakta bize omuz verin.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">19 Ocak günü kendinizin de o yürüyüş kolunda  saf tutun.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Şimdiden teşekkürler&#8230;</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Hrant’ın Arkadaşları</span></strong></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;"> </span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F15%2Fakp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/15/akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atilla Fikri Ergun: AKP Müslümanları &#8216;dolandırmış&#8217;tır</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 19:30:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4599</guid>
		<description><![CDATA[  &#160; İslamcı yazar Atilla Fikri Ergun gündemi BirGün’e değerlendirdiErgun, Türkiye’de bugün adına “yeni” denen her şeyin aslında eskisinin devamı olduğunu, Türkiye’nin “model ülke” olarak değil, ancak “modern sömürge” olarak nitelendirebileceğini söylüyor.   Ergun’a göre, Türkiye’de Okyanus ötesi eksenli Teo-Faşist ve Teo-Kapitalist NATO’cu İslamcılık söz konusu. İslamcı kesimi yakından tanıyan bir isimsiniz, AKP iktidarıyla birlikte İslamcı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birgun.net/phpcounter/?name=phpcounter" target="_blank"><img src="http://www.birgun.net/phpcounter/hit.php?name=phpcounter&amp;Referer=http%3A//sn124w.snt124.mail.live.com/mail/InboxLight.aspx%3Fn%3D1280885939" alt="" width="0" height="0" border="0" /></a></p>
<div>
<div id="hd">
<div id="hat"><a name="top"></a></div>
</div>
<div id="navLeft">
<div>
<div>
<div>
<div>
<table width="100%" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td align="left" valign="top" width="664">
<div>
<table width="664" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="middle">
<table width="664" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top">
<div id="articleView">
<h2></h2>
<div id="byLine">
<div id="articleOptions">
<ul>
<li><a href="http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1326361867&amp;day=12&amp;month=01&amp;year=2012#textsmaller" rel="nofollow"> </a><a title="" href="http://www.birgun.net/politics/1326362151.jpg" rel="shadowbox[Vacation]"><img src="http://www.birgun.net/politics/1326362151.jpg" alt="" width="300" hspace="10" vspace="10" /></a></li>
</ul>
</div>
</div>
</div>
<div id="storyBody">
<p>&nbsp;</p>
<div>İslamcı yazar Atilla Fikri Ergun gündemi BirGün’e değerlendirdiErgun, Türkiye’de bugün adına “yeni” denen her şeyin aslında eskisinin devamı olduğunu, Türkiye’nin “model ülke” olarak değil, ancak “modern sömürge” olarak nitelendirebileceğini söylüyor.   Ergun’a göre, Türkiye’de Okyanus ötesi eksenli Teo-Faşist ve Teo-Kapitalist NATO’cu İslamcılık söz konusu.<br />
<strong><br />
İslamcı kesimi yakından tanıyan bir isimsiniz, AKP iktidarıyla birlikte İslamcı kesimde ne gibi bir değişim göze çarpıyor? Gelişmeler olumlu mu, olumsuz mu?</strong><br />
Öncelikle bugün kendilerini “İslamcı” olarak nitelendirenlerin 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ilk nesil İslamcılarla, dolayısıyla İslamcılık düşüncesiyle uzaktan yakında bir ilgilerinin olmadığını belirtmemiz lazım. Elbette bunun niçin böyle olduğunu izah etmemiz gerekir. Birincisi, ikinci ve üçüncü neslin adalet, eşitlik ve özgürlük ekseninde bugüne kadar kendine özgü bir insan ve toplum modeli ortaya koyduğuna şahit olabilmiş değiliz. Manevî-ahlakî kaygısı olmayan, siyasetini Emevilerden devşirmiş, muhafazakâr modernleşme ideolojisini benimsemiş, ekonomi-politiğini de kapitalizmden almış bir düşüncenin topluma vereceği hiçbir şey yok. Bir başka ifadeyle muhafazakâr modernleşme ideolojisinin taşıyıcılığını ve sözcülüğünü yapan ikinci ve üçüncü neslin halka servet ve iktidar-perestlikten öte empoze edebileceği bir şey kalmadı. İkincisi, biraz önce vurguladığım nedenlerden ötürü Türkiye’de “İslamcılık” ve “İslâmî Hareket” aslında birer “mit”ten ibaret. İkinci ve üçüncü neslin sahip olduğu düşünce ve ortaya koyduğu pratikler İslamcılık olmadığı gibi, bu ülkede hiçbir zaman gerçek anlamda bir İslâmî Hareket de var olmadı.</div>
<div>Verili dünyayı aşamayan ve gücü -servet ve iktidarı-  esas alan ikinci ve üçüncü nesil, Kur’an’a ve Peygamber’in Sünnet’ine ihanet ederek İslam’ın aslî kaynaklarından fiilen Teo-Faşizm ve Teo-Kapitalizm çıkardı. Deyim yerindeyse zorbalığın, ayrımcılığın ve yemlenmenin ilâhiyâtı, ikinci ve üçüncü nesilde mücessem hale geldi. Oysa tarih boyunca güce dayalı düşüncelerin tümü zulmedici olmuştur. İslâmî düşünce ve dünya görüşünün temel ilkesi ise ahlakîliktir ve bu ilke, herkes için adaleti gerekli kılar. Aynı şekilde ayrımcılığı reddetmeyen bir düşüncenin İslâmî olması ve devrimci karakter taşıması da söz konusu değil.</div>
<div><strong>AKP iktidarındaki Türkiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Yeni dönemi nasıl okumak gerekir?</strong><br />
“Yeni dönem”in üzerinde ısrarla durmak gerekir diye düşünüyorum. Bu ülkede “yeni” denen her şey aslında eskisinin devamı. “Yeni dönem”, “yeni iktidar eliti”, “yeni dış politika”, “yeni zengin sınıf”, “yeni anayasa” vs. “Yeni dönem”de Türkiye, tıpkı eskiden olduğu gibi her yönden küresel hegemonyanın müttefiki. “Yeni iktidar eliti” de tıpkı öncekiler gibi kendi tarihine, kültürüne ve coğrafyasına ihanet etmekle meşgul. Dolayısıyla bu coğrafyaya sokulan tek hançer İsrail değil. ABD’nin müttefiki ve stratejik ortağı olan -bazıları Türkiye’nin stratejik ortak değil, taktik ortak olduğunu söylüyorlar-  AB’nin nikâhına almayı reddettiği Türkiye’yi de bu kategoride ele almak gerekir. Hiç şüphesiz Türkiye “model ülke” değil, “model sömürge”.</div>
<div>İçeride de durum farksız. “Yeni iktidar eliti”, dışarıda olduğu gibi içeride de Teo-Politik zeminde hareket ediyor. Ancak bu Teo-Politik zemin, Sünniliğe değil, ırk ve sınıf ayrımına dayalı olan Emevî Sünniliği’ne dayanıyor. Resmi ideolojiye en uygun olanı da bu zaten. Nitekim “yeni iktidar eliti”, “modern ulus-devlet” forumunu koruma yükümlülüğünü eksiksiz bir biçimde yerine getiriyor.</div>
<div>Buna karşın “İslamcılar” için yeni dönemde statükoyu savunmak kaçınılmaz. Dün 6. Filo’yu destekleyenler bugün iş başındalar. Dünün radikalleri de bugünün muhafazakârları haline gelip “yeni dönem”in servet ve iktidar sahipleriyle işbirliği yaptılar. “İslamcı” vakıf ve dernekler, platformlar, iktidarın yan kuruluşları olarak faaliyet yürütürken, yayın organları da muhafazakâr iktidarın, “yeni zengin sınıf”ın ve NATO’nun basın bültenleri işlevini görüyor. Sonuç şudur: Okyanus ötesi eksenli Teo-Faşist ve Teo-Kapitalist NATO’cu İslamcılık! Bu bakımdan Müslümanların, muhafazakâr iktidara, “yeni zengin sınıf”a ve NATO’ya hizmet eden mevcut “İslamcılık” belasından acilen kurtulmaları gerekiyor.<strong>Türkiye’nin “model ülke” olmadığını, “modern sömürge” olduğunu söylediniz. “Model ülke nitelendirmesi bir kurgudan mı ibaret?<br />
</strong>Muhafazakâr iktidar, bölgede ABD’nin ve NATO’nun sözcülüğünü yapıyor. Bu bakımdan Türkiye sadece model sömürge değil, aynı zamanda taşeron. Bölgeyi de kendine benzetmeye çalışıyor. Belki bu anlamda bir “model” olabilir. Neo-Osmanlıcı emperyal dış politika bu amaç için yürürlükte.Bir nevi ABD ve NATO’nun getir-götür işlerinin yürütülmesi anlamına geliyor. Örneğin Davutoğlu son olarak İran’a gitti. Görünürde Türkiye adına, gerçekte ise ABD ve NATO adına gitti. Nitekim İran’da yayınlanan Şark Gazetesi’nin Davutoğlu&#8217;nun ziyaretiyle ilgili manşeti:  “Aracı Tahran’a geldi” şeklindeydi. Hatırlarsanız, Davutoğlu Suriye ile yaşanan gerginlik sırasında da Beşşar Esed’i defalarca ziyaret ettiğini, ancak Esed’in uyarılara kulak asmadığını söylemişti. Bunun üzerine Esed, “Evet, her geldiğinde bize ABD’nin emirlerini iletti” diye cevap verdi. Bu iki örnek olayı bütünüyle izah ediyor.</div>
<div>Ayrıca Türkiye’nin neresi model? Adalet, eşitlik, hak-hukuk, adaletli gelir dağılımı, insan hakları, özgürlükler, düşünce ve vicdan hürriyeti gibi konularda ne gibi bir aşama kaydetmiş? 12 Eylül dönemini aratmayacak sayıda tutukla(n)ma vakası söz konusu. Üstelik şiir okuduğu için hapse giren bir Başbakan’ın ve geçmişte benzeri sıkıntıları yaşamış olan iktidar kadrolarının döneminde. 21. yüzyılda insanların kitap yazdıkları için hapse girdikleri bir ülkede yaşıyoruz. Hiç kuşkusuz bunda Avrupa ve ABD’nin büyük payı var. Zira Avrupa ve ABD, bölgede kendi kontrolü altındaki otoriter ve totaliter rejimler sayesinde tahakkümünü sürdürüyor. Bu sayede yaşadığımız coğrafyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürüyor. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Sadece bu iş bugün birtakım farklı hassasiyetleri olan kadroların eliyle gerçekleştiriliyor. Bunun dışında arada hiçbir farklılık yok. NATO Üsleri İzmir ve İncirlik’te, Füze Kalkanı da Malatya’da. Değişen ne var? Eskiden Füze Kalkanı yoktu, şimdi Füze Kalkanı da var. Bu bir gelişme tabii. İlerleme kaydedilmiş(!).<br />
<strong><br />
Gelinen son nokta itibariyle AKP’ye umut bağlamış olan Müslümanların aldatıldıklarını söyleyebilir miyiz?<br />
</strong>Aldatılmak ne kelime, tarihî bir “dolandırıcılık” vakasıyla karşı karşıyayız. Malum, “dolandırıcı”, “birini aldatarak onun malını veya parasını alan kimse”dir. Dolandırıcı, malını veya parasını aldığı kimseleri peşinde “dolandırır”. Hem iktidar hem de ikinci ve üçüncü nesil Türkiye İslamcılığı, Müslümanları  “dolandırmış”tır. İktidar açısından konuşacak olursak, sözde bağımsız, özgürlükçü politikalar yürürlüğe konulacak, içeride ve dışarıda Türkiye’nin sorunları bir bir çözülecekti. AKP bu vaatlerle iş başına geldi ve üç seçim arka arkaya iktidar oldu. Ancak hiçbir vaadini yerine getirmedi. Aksine dışarıda ABD, Avrupa, dolayısıyla NATO eksenli dışa bağımlı politikaları sürdürdü. İçeride ise İttihat ve Terakki zihniyeti AKP eliyle varlığını koruyor, Kemalist icraatlar devam ediyor.  Derin iradenin/siyasetin, İslamcı geçmişi olan AK Parti eliyle sistemi iyileştirme ve devletin ömrünü uzatma projesi başarısızlığa mahkûm. Yaşanan her olay Türkiye’nin sonunu hazırlıyor. Kendilerini “İslamcı” olarak nitelendirenlere gelince: İkinci ve üçüncü nesil Türkiye İslamcılığı, “Tevhid, Adalet, Özgürlük” sloganları ve vaatleriyle yola çıkmış, müntesiplerini maddî-manevî her yönden iliklerine kadar kurutmuş, sonra da yarı yolda bırakıp servet ve iktidar sahipleriyle işbirliği yapmış, satmıştır. Müntesiplerine vadettiği hiçbir şeyi yerine getir(e)memiş, deyim yerindeyse “dolandırıcılık” yolunu seçmiştir.<strong>Son olarak Uludere (Roboski) katliamının hemen arkasından hükümetin Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanmasını gündeme getirmesini ve İlker Başbuğ’un tutuklanarak hapse gönderilmesini nasıl okuyorsunuz?</strong><br />
Aynen öyle. Birincisi Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanmaları söz konusu değil. Bu benim şahsi görüşüm tabii. Böyle okuyorum. İkincisi, sorulmayan sorular var:  İlker Başbuğ’u tutukluyorsunuz da Büyükanıt’ı, hatta  Çevik Bir’i niçin tutuklamıyorsunuz. 27 Nisan post-modern muhtırasını veren Büyükanıt dışarıda, Başbuğ içeride. 28 Şubatçılar da hâlâ orada duruyor. Kimi tutukluyorlar? 2002’den sonra görev yapmış olanları. Ki, benim tutuklanmalarına hiçbir itirazım yok. Her kim halk üzerinde tahakküm oluşturmaya kalkışmış ve birtakım yapılanmaların içinde yer almışsa hepsi tutuklansın. Lakin gündem saptırılıyor. Başbuğ yirmi gün önce niye yoktu gündemde? Uludere katliamına gelince; bu coğrafyada yaşayan tüm halklar “malum zihniyet” tarafından ezilmiştir, ancak zulümden nasiplerini en fazla alanlar Kürtler olmuştur. Güneydoğu (asıl adıyla Kürdistan) bir viranedir, halkının kimliği, dili, kültürü ve bilumum hakları inkâr edilmiş, yaşam hakkı elinden alınmıştır. Bu zihniyetin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşamak ise “en tehlikeli iş”tir! Ve biz, böyle bir zihniyetin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşıyoruz. Devlet, küçük bir azınlık dışında toplumun hemen her kesimini kendisi için tehlike olarak görüyor. Mevcut devlet aklına göre herkes tehlike.<br />
Uludere’de “demokratik bombalar”la “demokratik bir bombalama eylemi” gerçekleştirildi. Kafalarını kuma gömenlerin yaklaşımları ise utanç verici. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, açıkça bir devlet tasallutu, devlet diktası, devlet terörü ve devlet katliamıyla karşı karşıyayız. Böyle bir ülkede herkes bir gün “yanlışlıkla” öldürülebilir! Katliam bir devlet geleneği! Ve bu, sadece bu topraklara özgü bir durum değil. Dünyanın her yerinde bu iş böyle.<strong>Atilla Fikri Ergun kimdir?</strong></p>
</div>
<div>1974 yılında İstanbul`da doğdu. Beyan, Gülistan, Değirmen ve Basiret dergilerinde ve İslami içerikli çeşitli internet sitelerinde 100’ü aşkın makale yazdı. 2009 yılında Beyan Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Özgün Duruş Gazetesinde Yayın Editörlüğü görevinde bulundu ve haber-analiz yazıları yazdı. 2010 yılında Adilmedya.com’un Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Yazar halen serbest olarak çalışıyor ve Analizmerkezi.com’da yazıyor.</div>
<div><strong>Söyleşi: Ahmet Külsoy</strong></div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div><img src="http://www.birgun.net/i/spacer.gif" alt="" width="1" height="10" border="0" />Birgün, 12 Ocak 2012</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
<tr>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
</td>
<td align="right" valign="top" width="332"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2Fatilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nanoteknoloji: Küresel sivil toplum için yeni bir sınav/Pat Mooney ile söyleşi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 18:58:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4594</guid>
		<description><![CDATA[&#160; ÇÜNKÜ NE YAPTIKLARINI BİLMİYORLAR&#8230; Atom teknolojisinin beraberinde getirdiği tehlikelerin farkına vardığımızda aslında bu tehlikeleri bertaraf etmek  için vakit artık çok geçti. Şimdi de ufukta nanoteknoloji göründü. Bu teknoloji, doğuracağı sonuçlarla birlikte yakın geleceğin önemli bir konusu mu olacak? Yakın geleceğin gündemini belirleyen konulardan biri olacağına hiç şüphe yok. Nanoteknoloji bir dizi sorunu da beraberinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p align="center">ÇÜNKÜ NE YAPTIKLARINI BİLMİYORLAR&#8230;</p>
<p><em>Atom teknolojisinin beraberinde getirdiği tehlikelerin farkına vardığımızda aslında bu tehlikeleri bertaraf etmek  için vakit artık çok geçti. Şimdi de ufukta nanoteknoloji göründü. Bu teknoloji, doğuracağı sonuçlarla birlikte yakın geleceğin önemli bir konusu mu olacak?</em></p>
<p>Yakın geleceğin gündemini belirleyen konulardan biri olacağına hiç şüphe yok. Nanoteknoloji bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor, zira bu teknoloji maddenin özüne müdahale ediyor. Aslına bakarsanız ‘nano’ kavramı obje değil, sadece bir ölçü birimidir. Nano, metrenin milyarda bir boyutunda bir büyüklüğü ifade eder- yani atom ve moleküllerin ölçüldüğü bir ölçüdür. Ve bu kadar minimal boyutlarda bulunacak her şey, aslında daha büyük olan diğer her şeyin temelini oluşturur. Gelgelelim ufukta belirip üzerimize doğru gelmekte olan şeyler pekala bir teknolojik tsunamiye benzetilebilir. Ve bu tsunaminin ön dalgaları çoktan etrafımızı sardı bile: Halihazırda bu teknoloji ile üretilen 500’den fazla ürün piyasaya sürülmüş durumda. Bu teknoloji pek yakında yaşamın, eko sistemlerin, enerji üretiminin hatta insanlığa ait her türlü etkinliği temelden sarsacaktır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak insanın varlığını nasıl sürdüreceği sorusu yeniden gündeme gelecektir.</p>
<p><em>Bu teknolojinin olanakları ile ilgili söylenenler akla çoğunlukla bilim kurgu filmlerini getiriyor. Kaba hatlarıyla çizilen bu kökten etkilerin hangileri gerçek, hangileri kurgusal? </em></p>
<p>Duyulanların çoğu gerçeğin ta kendisi! Ve bu teknoloji ile ilgili yapılan kurgular o kadar uzun bir geleceğe de yönelik değildir. Nanoteknoloji günümüzde inanılması güç bir hızda gelişmektedir. Kulağa bilim kurgu gibi gelen birçok şey laboratuvar ortamında çoktan gerçekleştirildi. Ve bugün geleceğin ütopik bir tasavvuru gibi görünenler pek yakın bir zamanda olanaklı hale gelecek. Buna karşı çıkmak için bir şeyler yapmadığınız takdirde, gidilen yolun bizi nereye götüreceğini daha bugünden kesin bir şekilde öngörmek mümkün. Örneğin bu teknolojiye yapılan muazzam parasal yatırımın üçte ikisi canlı organizma manipülasyonuna ayrılıyor. Yani burada hiç de tavaların daha iyi kaplamalara kavuşturulması veya sanayi için daha etkili üretim yöntemlerinin geliştirilmesi gibi masumane faaliyetler söz konusu değildir; aksine mesele çok somut olarak yeni yaşam biçimlerinin yaratılmasıdır.</p>
<p><em>Bu nasıl olacak peki?</em></p>
<p>Günümüzde yapılan bilimsel araştırmaların çoğu bu alanda gerçekleştirilmektedir. Ve nanoteknoloji yardımıyla daha önce var olmayan canlı bir madde yaratmayı başardılar bile. Doğada (A, T, G ve C şeklinde kısaltılan) dört baz adenin, timin, guanin ve sitozinden oluşan DNA’ya bir beşinci; hatta kısa süre önce bir altıncı yapıtaşını yerleştirecek kadar ilerlediler. F şeklinde kısaltılan baz Kaliforniya’da yaratıldı. Beş baz DNS kendini tekrarlama yeteneğine sahip değil ama bilim insanları bunlarla hayal bile edilemeyecek yaşam biçimleri yaratabiliyor. Bir beşinci baz ile neredeyse her şey gerçekleştirilebilir. Kısa süre önce Florida&#8217;da altıncı bazın yerleştirilmesi başarıldı. Böylelikle bu DNS kendini tekrarlama yeteneğine kavuşturulmuş oldu, hem de beş nesil kadar! Yaşam kodunun eskisi gibi dört yerine altı temel yapıtaşından oluşmasının yaşamın çeşitliliği için ne anlama geldiğini hayal etmek zor değil. Bu bir yaşam biçimleri patlamasına yol açabilir. Tekrar vurgulamak istiyorum: konuştuklarımız ütopik bir gelecek tasarımından ibaret değil, bunlar laboratuvar ortamında gerçekleştirildi bile. Koliforniya’daki üniversiteler ve bilimsel araştırma şirketlerinde kendini çoğaltma yeteneğine sahip canlı makineler –yani canlı ve cansız materyalden mamul karma varlıklar- yaratacak kadar ileri bir noktaya varılmış durumda.</p>
<p><em>Peki yaşam biçimi manipülasyonu neden nanoteknolojinin odağına yerleşti? </em></p>
<p>Yaşam var olan “makinelerin” en iyisi ve bir şeyi “üretmenin” harika biçimidir. Çünkü yaşam kendini kopyalayan ve çoğaltan bir sistemdir. Bu yüzden üretim gerçekleştiren şirketlerin tamamı DNS’den son derece etkilenmiş durumda. Şirketler yaşamın yeteneklerinden faydalanmak ve yaşamı, canlı organizmaları mekanik ödevler yerine getirebilecek düzeyde değiştirmek istiyorlar. Nanoteknolojinin temelini oluşturan bir şeyi atomik yapıtaşlardan bir araya getirme yaklaşımının  son derece önemli bir sorunu vardır: bir şeyi atom atom biraraya getirmek hayli uzun erimli bir prosesdir. Kuramsal olarak bu yöntemle bir hamburger üretmek mümkün ama yemeğin sofraya gelmesi çok uzun sürer. Yani asıl soru bunun nasıl hızlandırılabileceğidir. Cevapsa: “herşeyi biraraya getiren canlı yapılar alınır ve işlem başarıyla gerçekleştirilir” şeklindedir. DNS kendini çok basit bir şekilde çoğaltıyor. Amipten insana kadar tüm canlılar kendi kendini kopyalayan sistemlerdir. Uzun lafın kısası yapılmak istenen canlı materyali sanayi üreticisi haline getirecek şekilde değiştirmektir. Eleştirmenler vakti zamanında dünyayı “Grey Goo” denen gri yapışkan bir maddeye dönüştüren, kendi kendini kontrolsüz bir şekilde kopyalayan nano-bilgisayarların neden olduğu bir kıyamet senaryosu üretmişlerdi. Bir romandan (Ç.N.: Kim Eric Drexler’in 1986 senesinde yayınladığı <em>Engines of Creation</em> (Yaradılışın Makineleri) adlı kitabından) alınmış hipotetik yani gerçekleşme ihtimali çok zayıf bir öngörüydü bu. Ama bilim bugün nano- ve biyoteknolojiyi birleştirmenin; yani bir &#8220;Green Goo&#8221;  yaratmanın eşiğinde. Bu gerçekleştirilebilir, hem de çok kısa bir sürede. Bu yüzden günümüzde araştırma-geliştirmeye aktarılan paranın büyük kısmı, % 61’i nanobiyoloji alanında kullanılmaktadır. Bunun rakamsal karşılığı 8,6 milyar Avro’dur (yaklaşık 21 milyar TL) . Bu miktar Amerikalıların Manhattan projesinden sonra bir bilimsel araştırma projesi için yapılan en büyük yatırımdır.</p>
<p><em>Söyledikleriniz yeni teknoloji dalgasının tüm geleneksel bilimlere temas etmenin ötesinde, bunlarda devrim niteliğinde bir etki yaratacağı anlamına mı geliyor?</em></p>
<p>Bu tespit doğru! Bilim çevrelerinde aslında pek nanoteknoloji denmiyor. Bu kavram daha çok medya önünde kullanılıyor. Buna bilim dünyasının stratejistleri “Converging Technologies” demeyi yeğliyorlar, bunun çevirisi belki &#8220;teknoloji füzyonu” şeklinde yapılabilir. Bunun ardında yatan bilgi, nano düzlemde tüm teknolojilerin bir nevi birbiriyle kaynaşmasıdır, yani salt atomik düzlemde bakıldığında biyoloji, fizik ve kimyanın özde tek bir bilim olduğu bilgisidir. Bu ilk bakışta harika ve disiplinlerarası bir yaklaşım gibi görünüyor. 2004 yılında Brüksel’de, bilim ve teknoloji alanında oluşturulan AB 7. Çerçeve Programı’nın da konusu bütünüyle bu yeni doğa bilimi disiplinleri arasında bir ağ kurma metodu geliştirmeye ilişkindi. Gelgelelim buradaki stratejinin asıl hedefi Avrupa çapında tüm yüksek okul sisteminin yeniden yapılandırılmasıdır. Üniversitelerdeki bilimsel araştırmaların odağına teknoloji füzyonu getirilsin isteniyor. Böylelikle nanoteknoloji aynı zamanda tüm doğa bilimlerinin konusu haline gelmiş olacak ve daha da hızlı gelişecektir. Bu tartışma sadece Brüksel’de yapılmıyor, Waşington’da daha da hiddetli bir şekilde cereyan ediyor. Örneğin Ulusal Bilim Vakfında. Orada NBIC&#8217;den konuşuluyor mesela. “NBIC” kapsanan bilim dallarının kısaltılmasına karşılık gelir; yani nano, bio, info ve cogno. ABD’nin bilim alanındaki geleceği bu dört disiplinin birleştirilmesini konu alacak. Burada <em>nano</em> nanoteknoloji, <em>bio</em> yaşam bilimi, <em>info</em> bilgisayar teknolojisi anlamına gelirken, <em>cogno</em> ise nörobilimini; yani beyin araştırmalarını ifade eder. Bu hayli patlayıcı bir karışım, neredeyse bir nevi bilimsel big bang. Bu yüzden biz ETC grubu olarak bu teknolojik füzyona daha ziyade BANG ismini yakıştırıyoruz. Burada kullanılan kısaltmalar enformasyon teknolojisindeki bitleri (bites), nanoteknolojideki atomları, bilişsel bilimlerdeki nöronları ve biyoteknolojideki genleri ifade eder. Son derece dikkatli olmamızı gerektiren yeni bilim işte bu unsurlardan inşa edilmeye çalışılıyor.</p>
<p><em>Peki bu dramatik gelişmeye karşı resmi düzlemde yükselen sesler yok mu?</em></p>
<p>Var tabii! Örneğin İngiltere&#8217;de, Prens Charles&#8217;in öncülüğünde, Kraliyet Derneği bu konuyla ilgilendi. Hazırlanan rapor bir kaç ay önce yayınlandı. Muhafazakâr bir kurum olan Kraliyet Derneği ilginç bir şekilde nanoteknoloji alanındaki gelişmelerden bir hayli rahatsız oldu. Dernek üyeleri gördükleri indirgemecilik, olası riskler ve sivil tolumun zayıf bilgilenme düzeyi karşısında dehşete düştü. Bu yüzden hükümete yaptıkları öneri: “aman dikkatli olun!” şeklinde oldu. Benzer değerlendirmeler pekala Brüksel ve Waşington’da da yapılıyor. Ama hangi yetkili kişiyle görüştüysek sonunda aynı argümanı öne sürdü: “Pekin’de, Batı Avrupa’nın tamamından daha çok nanobilimci olduğunu biliyor muydunuz? Üstelik bu bilim insanların maliyetleri Avrupa&#8217;daki meslekdaşlarının yirmi de biri kadardır. Bu yüzden, istesek de istemesek de bu sahnede kalıp etkin bir aktör olma çabamızı sürdürmek zorundayız!” Gelinen yerde bu kutsal sözü her yerde duymak mümkün! Herkes aslında dünya ekonomisi için olası risklerin, oluşabilecek sosyal problemlerin, demokrasiye yönelik tehdidin, çevre ve sağlığa yönelik risklerin pekala farkında. “Bu işle sadece Avrupalılar, ABD’liler ve Çinliler değil artık herkes -hatta gelinen yerde Japonlar, Brezilyalılar, Meksikalılar, Tayvanlılar, Güney Afrikalılar ve Malezyalılar ve başkaları- uğraştığı için bizim de uğraşmamız lazım” anlayışı hakim. Özetle: adet olduğu üzere bu teknolojinin dünyadaki tüm sorunları nihai olarak çözeceği ilan edilecek.</p>
<p><em>Nanoteknoloji alanındaki baş döndürücü büyümeden ve daha bugünden pazarda dolaşımda olan 500&#8242;den fazla üründen bahsettiniz. Peki üreticiler ve bilim insanları icraatlarının olası sonuçlarının farkında mı?</em></p>
<p>Burada gerçekten bilim kurgunun alanına varmış oluyoruz. Çünkü bu bilimle ne yaptığımızı bildiğimizi öne sürmek sadece bir kurgudan ibarettir. Aynı şekilde üreticileri veya tüketicileri bu teknolojinin olası sonuçlarından koruyacak herhangi bir norm, yönetmelik veya talimatnamenin varlığı da kurgudan ibarettir. Asıl gerçek, bu gezgenin hiçbir yerinde nanoteknolojinin neden olduğu çevre ve sağlık risklerini konu alan herhangi bir yönetmeliğin bulunmamasıdır. Bu da şoke edici bir durumdur. Bu illa kötü niyet veya bir komplo olarak algılanmamalı, asıl neden kanun yapıcıların bu alanda gerçekleştirilen araştırmaların hızına hiçbir biçimde yetişemiyor oluşudur.</p>
<p><em>Yani pazarda herhangi bir devlet kontrolüne tabi olmayan ve etkisini hiç kimsenin bilmediği nano ürünler mi var gerçekten? </em></p>
<p>Var hiç şüphesiz. Günümüzde her süpermarket veya eczane rafında nanopartiküllerden imal edilmiş güneş kremleri veya kozmetik ürünler bulunmaktadır ve biz bunları her gün cildimize sürüyoruz. Ciltteki kırışıklıklara karşı kozmetik ürünler de var pazarda- bunlar L’Oreal veya BASF firmalarının ürünleri. Bazı firmalar başlangıçta ürünlerinin nanoteknoloji ile üretildiğine dair reklam kampanyaları yürüttü ama bunları daha sonra kamuoyu tepkilerini kestiremedikleri için sessizce geri çektiler. Günümüzde tarlalara püskürtülen nanoteknoloji esaslı böcek ilaçları var. Bu ürünler Syngenta Corporation adlı firma tarafından geliştirildi. Bu şirket tarım kimyası devleri Aventis ve Novartis’in füzyonundan oluşturuldu. BASF, bu tip ürünleri Avrupa pazarına sürmüş durumda. Mars gibi firmalar, çikolatayı daha uzun süre taze tuttuğu ve daha lezzetli hale getirdiği iddia edilen bir ambalaj geliştirdi. Ürünlerin üzerinde hangi teknoloji ile üretildiği yazsa bu kadar büyük sorun olmayacak ama ürünlerin üzerinde buna dair herhangi bir ibare yok! Pazarda bu tip yüzlerce ürün var ve her hafta yenileri ekleniyor.</p>
<p><em>Daha hangi sürprizlere hazırlıklı olmalıyız?</em></p>
<p>Azımsanmayacak kadar çok! Dünya çapında en zengin 500 şirkete baktığımızda bunların arasında nanoteknoloji departmanı oluşturmayan tek bir şirketin bile olmadığını görürüz. Almanya’da gıda endüstrisi için buna mukabil bir araştırma mevcut. Bu araştırmanın sonucunda, bu alandaki şirketlerin 260’ının aktif bir şekilde nanoteknolojiye yatırım yaptığı belirlendi. Anyı şey uluslararası ölçekte de geçerlidir. Gıda ürünleri üreten Kraft firmasını örnek alalım. Araştırma laboratuvarları İspanya’da konumlanıyor. Kraft, yeni gıda ürünleri geliştirmek için, Avrupa çapında ve Amerika’da birçok üniversite ve araştırma enstitüsi ile işbirliği halindedir. Bütün bunlar birkaç nedenden dolayı hayli ilgi çekicidir. Örneğin Kraft’ın nanoteknoloji çalışma grubunda, gıda maddeleriyle ilgili bilgi sahibi bir tek kişi bulunmamaktadır. Bu ekipte bir tek gıda mühendisi yok. Elemanların tamamı fizikçi. Bu araştırma laboratuvarlardan biri Los Alamos’da bulunmaktadır. Burada, İsveç’teki Upsala Üniversitesi ve birkaç İngliz ve İspanyol üniversite ile işbirliği halinde, yakında süpermarketlerde satışa sunulacak bir sıvı ürün geliştiriliyor. Bu içeceğin içerisinde çözünmüş halde nanokapsüller bulunmaktadır. Bu nano-kapsüller sayesinde akla gelebilecek her türlü içecek elde edilebilir: Bir kahve, çay ya da süt mü istiyorsunuz? Yoksa bir viski mi? – Hiç sorun değil! Şişe bir tür mikrodalga cihazına konur ve ürüne uygulanan ayarlanmış radyo dalga frekansı yardımıyla istenen içecek elde edilir. Ayarlanan frekans istenen kapsülü kırıp parçalamaktadır, olay bu kadar basit. Bu ürünü beş yıl içerisinde pazara sürmeyi umuyorlar. Bunun Afrika, Hindistan veya Güney Amerika’daki bir kahve veya çay çiftliği için ne anlama geldiğini kestirmek hiç de güç değil. Buna karşın, bu ürün için istenen hammadde kalitesi sıfıra inecek. Çünkü artık ihtiyaç duyulan maddenin sadece nano partikülleri söz konusudur. Bunun sonucunda üçüncü veya dördüncü Dünya diye tabir edilen ülkelerin ekonomileri ve özellikle orada yaşayan insanlar için doğacak sonuçları bugünden belirlemek mümkün değil. Aynı şey batı yarımkürede yaşayan tüketiciler için de geçerlidir. Çünkü onlar da, sağlıklı olup olmadığını bilmeden bütün bu ürünleri yiyip içecek.</p>
<p><em>Bugüne kadar insan sağlığıyla ilgili neler saptandı?</em></p>
<p>Çılgın olan şey de zaten kimsenin bu konuda doğru dürüst bilgi sahibi olmaması. Bu yeni teknolojilere yönelik gerçekte yasal düzenlemeler yok. Bu teknolojiler bugüne kadar tamamen keşfedilmemiş mecralarda hareket etti. Burada görünen büyük tehlike şudur: Nano-partiküllerin boyutu 5 ila 100 nanometre aralığında yer alır. Ne var ki 70 nanometreden küçük hiçbir şey artık insanın bağışıklık sistemi tarafından algılanamaz ve hiçbir şekilde fark edilmeden beden içinde serbestçe hareket edebilirler. 20 nanometre veya daha küçük boyutta olmaları durumunda, söz konusu partiküller vücuttaki her noktaya ulaşabilir- yani bu partiküller, bir nevi vücudun maddi yapısının içinden kayıp düşerler. Bu parçacıklar, kan beyin bariyerinden geçebildiği gibi, plasentanın rahim duvarlarını da aşabilir veya her türlü hücreye nüfuz edebilirler. Ve birçok üründe bu boyutta partiküllerle çalışılmaktadır- Bu tip partiküllerle tatlı yiyecekler kaplanıyor, bunlar merhemlere karıştırılıyor veya bitki koruyucu madde veya sunni gübre şeklinde tarlalarımıza püskürtülüyor ve bunun için herhangi bir yasal düzenleme bulunmuyor.</p>
<p><em>Bu nasıl mümkün olabilir? Resmi kurumların denetleme isteği normalde abartılıyken nanoteknolojide böyle bir durum nasıl doğabilir? </em></p>
<p>Bu o kadar da olağanüstü bir şey değil. Gen teknolojisine bakın- biyoteknolojik yöntemlerle genetiği değiştirilmiş bitkiler, on bir yıldır açık arazi denemelerinde kullanılıyor, oysa buna uygun kurallar ve uluslararası protokoller ise olsa olsa iki yaşındadır. Aynı şey nanoteknoloji için de geçerli. Bu alanda sorunu daha da zor hale getiren unsur, çok uzun zamandır durumun kontrol altında olduğunun sanılmasıdır. Halbuki asıl sorun, nano ölçeğinde çalışıldığında maddelerin bilinen niteliklerinin değişmesidir.</p>
<p><em>Bu mikroskobik boyutta geçerliliğini yitiren ürün normlarına sahip olduğumuz anlamına mı geliyor? </em></p>
<p>Aynen öyle! Dişçilerin diş dolgusu olarak kullandıkları alüminyum oksit örneğini alalım. Alüminyum oksit, normalde en ince ayrıntısına kadar araştırılmış ve tamamen güvenli bir kimyasal maddedir. Ama alüminyum oksitle nano ölçekte çalışıldığında bu madde özelliklerini dramatik bir şekilde değiştiriyor. Aynı madde 20 nanometreden küçük ölçekte, son derece güçlü patlayıcı özelliği gösterir. Böylelikle makro düzlemde diş çürüklerimizin yerine doldurduğumuz madde, silah sanayi tarafından nano düzlemde bombaların ateşlenmesi için kullanılmaktadır. Bir başka örnek çocukluğumuzda kara tahtaya yazdığımız kolay ufalanan kalsiyum esaslı tebeşirdir. Çok basit bir kimyasal maddeden söz ediyoruz. Ne var ki bu tebeşir, bu basit kimyasal madde nano düzleminde, yani 100 nanometreden küçük boyutta, çelikten yüz kat daha güçlü ama aynı zamanda altı kat hafiftir. Bu düzlemde elektrik iletkenlik özelliği artık çok farklıdır, aynı şekilde basınca verdiği tepki, rengi ve esnekliği de farklıdır. Bu özelliklerden hiçbiri artık makro düzlemdekilere benzemez. Ama ilgili kontrol daireleri tarafından aynı şeymiş gibi muamele görüyor, çünkü aynı kimyasal bileşime sahip. Maddelerin nano boyutta özelliklerini değiştirdiği olgusu uzun zaman göz ardı edildi.Çünkü partikül boyutundan oluşabilecek sonuçlara kimse dikkat etmedi. OECD ve 20 ülkeden biraraya getirilen bir eksper komisyonunun yönerge ve yönetmelikler hazırlamaya başlaması son iki yılın ürünüdür.</p>
<p><em>Resmi kurumlar ve kontrol daireleri hangi sorunlarla karşı karşıyadır? </em></p>
<p>Belli bir panik havası yayılmaya başladı. Gelinen yerde sanayi kuruluşlarının ve hükümetlerin dünyayı egzotik bir periyodik elementler tablosundan ibaret gördüklerini düşünürsek söz konusu kurumların sorunlarını daha iyi anlarız. Zira nanoteknoloji tam da bu anlama gelir: alışılagelmiş elementlerle çalışma ve aynı zamanda bunların özelliklerini dilediğince çoğaltma yeteneği. Atomik elementler için makro alanda sadece bir tek periyodik tablo vardır. Halbuki 100 nanometreden 70, 40, 10 hatta 1 nanometre boyutuna inildiğinde, tamamen yeni periyodik tablo biçimleri elde edilir. Bunun anlamı, örneğin çinkonun karakteristik özelliklerinin tümüyle karbon tarafından da gösterilebilmesidir- Aradaki tek fark bunun farklı bir büyüklük ölçeğinde gerçekleşmesidir. Aynı şey diğer bütün elementler için de geçerlidir. Örneğin dünya çapında tayin edici öneme sahip bir hammadde olan bakır, bir anda tüm önemini yitirebilir. Böylesi bir durum bu hammaddeyi çıkaran ülkeler için vahim sonuçlar doğuracaktır.</p>
<p><em>Eskiden teknolojik alt-üst oluşlarda çoğunlukla sadece bir alanda devrim yaşanıyordu. Öyle görünüyor ki nanoteknolojide durum farklı. Çünkü bir temel element birçok ürüne temas etmektedir. Bu dünya ekonomisi için ne anlama gelir?</em></p>
<p>Bu yeni teknoloji ekonomik yapıları kökten değiştirecek. Patentler üzerindeki kontrol, tayin edici kriter haline gelecek. Patentleri elinde bulunduran dünya pazarını da kontrol edecek. Konusu periyodik tablodaki 33 elementin nanoteknolojik manipülasyonu olan patentler verildi bile- Hem de tek patent başvurusu kapsamında hepsi birden. Patent onay belgesinde buluşun ilaç sanayi, gıda üretimi, kozmetik sanayi, uzay ve havacılık sanayi, bilgisayar ve materyal üretiminde kullanılabileceğine dair beyanların bulunduğu patentler var. Yani bir şirket bu tip bir patente sahip olduğu zaman çok farklı endüstri alanları üzerinde büyük bir iktidara kavuşabilir. Bunun sanayi şirketlerinin füzyonu, işbirliği veya uluslarası sermaye yoğunlaşma süreçleri bakımından vahim sonuçları olacaktır.</p>
<p><em>Olay iktidar ve parayla ilgili olduğuna göre yoksulluğa ve siyasi baskılara etkisi de olacak mı?</em></p>
<p>Sözünü en dikkatli şekilde söyleyen araştırmalar bile iş dünyasının baştan aşağı yeniden yapılanacağından bahsediyor. Avrupa Birliği’nin hazırladığı ekspertiz raporlarında nanoteknolojiden dolayı işsizliğin dünya çapında artacağı öngörülmekte. Bu öngörü temelsiz değildir. Pamuğu örnek alalım mesela. Dünya çapında pamuğun üretilmesi ve işlenmesi süreçlerinde yaklaşık 100 milyon kişi çalışıyor. Pamuk Bangladeş’den Benin’e, Benin&#8217;den Bolivya’ya kadar; özellikle birçok yoksul ülke için tayin edici önemde bir sanayi dalıdır. Ama gelinen yerde nanoteknoloji yardımıyla, dokunulunca pamuk hissi uyandıran ama ondan çok daha yumuşak ve dayanıklı bir karbon elyaf üretebilir noktaya gelmiş durumdayız. Bu ürün henüz pahalı ama birkaç yıl içerisinde pamuktan ucuz ve üretimi çok daha basit hale gelecek. Bunun dünya çapında bu sektörde çalışan 100 milyon kişi için ne anlama geleceği hayal edilebilir. Ve şu anda ne bu insanlar ne de yaşadıkları yerlerdeki hükümetler, nasıl bir problemin gelmekte olduğundan haberdar. İnsafsızlık etmemek için, bugüne kadar yapıldığı biçimiyle, pamuk tarımının da büyük bir ekolojik ve sosyal problem oluşturduğunu antiparantez belirtmek gerekir.</p>
<p><em>Ama tam da son yaptığınız tespit önemli bir noktaya işaret ediyor. Çok sayıda ekolog nonoteknolojiden çok umutlu. Çünkü bu teknolojinin yardımıyla denizlerde, topraklarda ve atmosferde oluşan büyük çevre hasarlarının ortadan  kaldırılabileceğini, hatta daha da ötesi açlık ve hastalıklarla mücadele edilebileceğini düşünüyorlar. </em></p>
<p>Bu tür beklentiler bence çok naif. Tabi ki her kökten teknolojik yenilik beraberinde avantajlar da dezavantajlar da getirecek. Ve bu teknolojinin ekolojik bakımdan faydalı olma olasılığı teorik olarak pekala vardır. Bu teknoloji örneğin çevre kirliliğinin azaltılması, hastalıkların iyileştirilmesi, üretim ve enerji masraflarının azaltılması ve hammadde tüketimi alanlarında yararlı olabilir.</p>
<p><em>Nanoteklojinin avantaj ve dezavantajları birbiriyle karşılaştırılabilir mi? Yoksa bu salt bir inanış sorunu mudur?</em></p>
<p>Asıl mesele avantaj veya dezavantajlar değil, çevre ve toplum için gerçekten ne tür bir teknoloji istediğimizdir. Nanoteknoloji hiç kuşkusuz büyük potansiyellere sahiptir. Örneğin bu teknoloji sayesinde alışılagelmiş güneş pillerinin etkinliği iki katına çıkartılabilir. Hatta çatıların güneş pili gibi çalışan bir nanoboya ile kaplanmasına yönelik bilimsel çalışmalar yürütülmektedir. Bunların gerçekleşmesi enerji temini için, özellikle de de üçüncü dünyadaki enerji temini için çok heyecan verici olurdu. Uzmanlar fosil yakıtlarda çok ciddi bir tasarrufun sağlanabileceğinden bahsediyor. Bu teknoloji yardımıyla zehirlenmiş atık suların temizlenmesi veya deniz suyunun tuzdan arındırılmasına yönelik ekileyici bilimsel çalışmalar mevcut. Ambalaj endüstrisi, ürünleri yıllar boyunca taze tutan materyaller geliştiriyor. Otomobil ve uçak sanayi bugünkülerden daha hafif ve sert olan malzemeler üzerinde çalışıyor. Bu da benzin tüketiminin azalması anlamına gelebilir. Artık temizlik istemeyen pencereler veya kendiliğinden renk değiştiren ve tamamen yırtılmaz nitelikte elbiseler geliştiriliyor. Tüm bu olumlu potansiyele rağmen, kendimize bu teknolojiye sahip olanların onu doğru bir şekilde kullanacaklarına güvenip güvenemeyeceğimiz sorusunu sormalıyız.<em></em></p>
<p><em>Onu kötüye de kullanabilirler mi?</em></p>
<p>Kesinlikle. Nano-elyaftan üretilmiş, yırtılmaz ve kurşungeçirmez giyecek üzerinde yapılan çalışmalar, büyük ölçüde Amerikan ordusunun öncülüğünde yürütülmektedir. ABD ordusu askerlerini, modern bir aşil misali, yaralanmaz hale getirmek istiyor. Aynı şey nanoteknolojik yöntemlerle geliştirilen nöro-çipler için de geçerlidir. Bunlar, sözüm ona alzheimer hastaları hafızalarını muhafaza edebilsin diye geliştiriliyor. Halbuki asıl hedef, iktidarı elinde bulunduran elitin yeteneklerinin ve kendi ordularının savaş gücünün artırılması gibi görünüyor. Körlükle ilgili nanoteknolojik araştırmalar da aynı yönde ilerlemektedir. Bu araştırmalar körlere hizmet ediyormuş gibi bir görüntü yaratılıyor. Ama körler bu teknolojiyi satın alma gücüne sahip olmayacak. Asıl faydayı belki de gecenin karanlığında ve duvarların ötesini görme kabiliyetine sahip olacak askerler görecek. Bu tip şeyler üzerinde çalışırken daima araştırmaların körlerin, sağır dilsizlerin veya yürüme engellilerin yararına olacağı görüntüsü yaratılmaktadır; gerçekte ise öncelikle askeri amaçlar güdülmektedir. Kaldı ki tarihten de biliyoruz ki, yeni teknolojiler adil bir sosyal sisteme dahil edilmediği sürece, zaten hep iktidar ve zenginlik sahibi olanları daha güçlü ve daha zengin hale getirmiştir. İktidara ve zenginliklere sahip olanlar, bu dalganın tepesine binecek; geriye kalanlar ise boğulmamak için çabalayacak veya batacak. Nanoteknolojiyi yoksulluğu, sosyal eşitsizliği veya kıtlığı yenecek bir yöntemmiş gibi sunmak inandırıcılıktan tamamen uzaktır. Ben bu argümanı bariz bir çaresizliğin ifadesi olarak görüyorum – Bu düşüncenin ardında, bizi sonunda teknolojinin kurtarabileceğine dair, neredeyse dini niteliğe sahip bir umut yatmaktadır. Buna katılmak mümkün değil. Çünkü burada kurtuluş teolojisi ve kurtuluş teknolojisi kavramları birbiriyle karıştırılmaktadır. Bu düşünce naiftir ve işe yaramayacaktır.</p>
<p><em>Kurtuluş teknolojisi derken neyi kastediyorsunuz?</em></p>
<p>Bugün tam da nanoteknoloji yanlıları, yoksullara ulaşan bir teknoloji geliştirmek istediklerini dile getiriyor. Bu insanlar için sosyal adalet, fırsat eşitliği veya zenginliklerin aşağıdan yukarıya yeniden paylaşılması anlamında gerçekten bir şey yapmanın yerine, bir teknolojik süper çözüm icat ediliyor. Bu teknolojik süper çözüm bir şekilde herkese yarar getirecek ve tıpkı sihirli bir silah gibi herkesin sorununu çözecek. Son yıllarda bu tip vizyonlardan geçilmiyor. Atom teknolojisine düzülen kasideleri hala hatırlayanlar vardır muhtemelen. Bu teknolojinin nasıl da bir çırpıda tüm sorunlarımıza merhem olacağı anlatılıyordu. Bu teknolojinin ne kadar ucuz olduğu, bizleri özgürleştirdiği ve hatta açlık sorununu çözeceği anlatıldı bize. Bu öngörülerden hiçbiri gerçekleşmedi. Hepsi yalnıştı. Buna rağmen üçüncü dünya hükümetlerinin şu anda verilen sözlere kanma tehlikesi yakıcıdır. Daha kısa zaman önce Brezilya, Şile, Venezuela ve Ekvador’daydım. Orada ilerici sayılabilecek hükümetler bile, yeni teknolojileri bir kurtuluş teolojisinden çok kurtuluşun bir aracı olarak ele alıyor.</p>
<p><em>Teknoloji teolojinin alternatifi haline geliyorsa kendimizi bir dizi dini sorunun ortasında buluruz. Nanoteknoloji ile insan bir kez daha yeni bir dünyanın yaratanı, canlı varlıkların yaratanı haline geliyor. Bunun ardında nasıl bir kültürel tablo duruyor? </em></p>
<p>Kanımca bu, bize, gerçekte kim olduğumuz ve yaratılışta nasıl bir rol oynadığımız hakkında hiçbir bilgimizin olmadığını gösteriyor. ABD’deki Ulusal Bilim Vakfı, nanoteknolojiyle ilgili yayınına &#8220;insan performansının iyileştirilmesi&#8221; başlığını verdi, yani burada sanki insanlar manipüle edilebilecek sanayi enstrümanlarıymış havası hakim. Burada &#8220;insan refahının iyileştirilmesi”den söz edilmiyor. Bunun yerine zaten hali vakti yerinde olanları daha güçlü, daha hızlı ve daha akıllı hale getirmeyi planlıyorlar. Diğerlerinin ve kimliklerinden taviz vermek istemeyenlerin tamamı ikinci sınıf insan haline getiriliyor. Bana öyle geliyor ki büyük bir hızla üzerinde kimsenin doğru dürüst düşünmediği bir durumun içine itiliyoruz.</p>
<p><em>Bu teknoloji için yapılan siyasal planlama gerçekten hangi aşamada ve finansal yatırım gerçekten ne boyutta?</em></p>
<p>Siyasal planlama düzeyi ile ilgili olarak, Avrupa&#8217;daki üniversitelerin tek çabasının biyoloji, fizik ve kimya alanlarındaki doğa bilimleri araştırmalarını tamamen nanoteknolojiye göre düzenlemek olduğunu söyleyebiliriz. Avurpa Birliği Brüksel’de bu gelişmeyi destekleyerek hız kazandırmaya çalışıyor. Bu teknolojiye yapılan yatırım bu yüzden Batı’da inanılmaz bir hızla artıyor. Daha birkaç ay önce, bu alanda yapılan yatırım miktarını dünya çapında 6 milyar dolar olarak tahmin ediyorduk. Sonra Beyaz Saray tahminini sekiz milyar olarak açıkladı. Kısa süre önce sanayinin kendisi, sadece 2005 yılı için tahminini on milyara yükseltti. Bu aya yolculuğu olanaklı hale getirmek için harcanan paradan da, ilk atom bombasını yapmak için Manhattan projesine harcanandan da daha fazla. Endüstri ve ilgili devlet organları, bu teknolojiye bir an önce ivme kazandırmak için verdikleri desteği başka hiçbir yere vermiyorlar.</p>
<p><em>Ama ilgili devlet organlarının nanoteknolojinin kapsamlı bir şekilde devreye sokulmasına karşı ciddi bir direniş beklemesi gerekmez mi?</em></p>
<p>Bunun önlemleri alınmaya çalışılıyor. Nisan 2004&#8242;de tüm G-8 ülkelerinin bilim danışmanlarının katıldığı, gizli tutulan bir toplantı gerçekleştirildi. Bu toplantıda nanoteknolojinin kamuoyuna tanıtılması için ortak bir strateji geliştirildi. Bu strateji “Geleceğin bilim ve teknolojisi” şeklinde çok genel bir ifade ile dile getiriliyor. Bilim ve tekniğin gelecekte nasıl idare edileceğine ilişkin bir davranış kuralları listesi üzerinde tartışıldı. 2005 yılında gerçekleştirilen bir toplantıda, henüz mutabakata varılamamıştı çünkü ABD hükümeti etik değerler listesine onay vermeyi ret etti. Bundan başka 2004 senesinin sonunda 25 ülkenin temsilcisi, yeni gelişmeleri tartışmak ve bu yeni teknolojilerin en verimli nasıl kullanılacaklarını tespit etmek için kapalı kapılar ardında biraraya geldi. En çok üzerinde durulan konu ise bu yeni teknolojilere karşı toplumda gelişecek tepkilere, özellikle kamuoyu önünde gerçekleşebilecek açık tartışmalara en etkili nasıl karşılık verilebileceği oldu. Burada uzlaşılan strateji çok bilindik: Kamuoyu, nanoteknolojinin gelecekte bizi bekleyen sorunların çoğunu çözmeye kadir olduğuna inandırılacak. En çok üzerinde titredikleri konulardan biri özellikle az gelişmiş ülkelerin sıkıntılarını hafifletiyormuş gibi görünen bir bilim politikasının sunulmasıdır. Edinburgh’da düzenlenen G-8 zirvesinde tam da bu gerçekleşti. Dünyanın en zengin ülkeleri, geri kalmış ‘zavallılara’ cömertçe onların da çağdaşlığın nimetlerinden faydalanacağı sözünü verdiler.</p>
<p><em>Bilim ve devlet bu kadar yakın bir işbirliği içinde çalışıyorsa sivil toplumun, kiliselerin, muhalif akademisyenlerin oynayabileceği rol ne olabilir? Ne olması gerekir?</em></p>
<p>En önemli şey, bu teknolojinin neden olabileceği olası sorunlar üzerinde toplumda açık bir tartışmanın başlamasıdır. Bu çok acil ve ertelenemez bir sorundur. Ana hatlarıyla bütünü anlamaya çalışmalıyız ki hükümetler, sanayi ve bilim çevreleri kararları tek başına veremesin. Kararlar mutlaka sivil tolum ile birlikte alınmalı. Sivil toplum nanoteknolojinin hangi durumlarda kullanılacağını açıklığa kavuşturmalıdır. Çünkü sivil toplum, daha sonra evet veya hayır şeklinde oy vermek için doğru bilgilenme hakkına sahiptir. Bunun dışında yapılacak hiçbir şey adil ve güvenli olmaz. Sivil toplum bu tartışmalara hemen katılmazsa sermaye ve devlet çıkarlarıyla örülü doku önümüzdeki üç yıl içerisinde daha da sıkılaşacak ve süreci etkilemek giderek imkansız hale gelecek. Kimi sanayi dalları arasında ve resmi dairelerde, hala önemli ölçüde bir korku ve kafa karışıklığı hakim. Bu belirsizlik ortamında sivil toplumun bir moratoryum talep etme şansı var. Yani süreç dondurulacak ve önce olası avantaj ve dezavantajlar ortaya konup sükunet içerisinde masaya yatırılacak ve sonra bu teknoloji ile nasıl devam edeceğimize hep birlikte karar verilecek.</p>
<p><em>Heterojen sivil toplum aktörleri bu süreçte tek tek nasıl bir rol oynuyabilir?</em></p>
<p>Kiliseler ve özellikle tek tek cemaatler “insan”, “yaşam” ve “doğa”nın gerçekten ne anlama geldiği sorusuna yönelmeli ve net bir tavır almalıdır. Çevreci hareketler, uluslarası şirketlerin suni eko sistemler yaratılması ve tüm doğanın yeniden yapılandırılması konularını artık açık açık dile getirdiklerinin bilincine varmalı ve bir an önce buna uygun bir tavır belirleyerek gerçekten eyleme geçmeli. Sanatçılar bu konuyu sahiplenerek tiyatrolarda, filmlerde, müzik ve edebiyatta işlemeli. Buralarda kendine “üçüncü dünya hareketi” adını veren enternasyonalist hareket, az gelişmiş ülkelerin bu teknolojik tsunami tarafından tamamen tarumar edileceğini anlamalı. Hiçbir sivil toplum örgütü Edinburgh’daki son G-8 zirvesinde, sanayileşmiş ülkelerin verdiği “yoksuların yararına teknoloji” sözüne inanmamalıdır. Tersine en zengin ülkelerdeki iktidar sahipleri böyle bir şey söylediğinde çok dikkat etmeli ve bunun ne anlama geleceği üzerinde iyi düşünmeliyiz!</p>
<p><em>Sizin de dahil olduğunuz ETC grubunun bugünkü stratejisi ve hedefi nedir?</em></p>
<p>Birçok şeyi aynı anda yapmakla birlikte, öncelikli hedefimiz gerçekte neyin olup bittiğini anlamaktır. Bunun için bilimden anlamak, sermaye kuruluşlarının amaçlarını bilmek, göstergeleri derleyip biraraya getirmek ve kamuoyuna açmak gerekir. Geçtiğimiz sene bildiklerimizi büyük sivil toplum örgütleriyle paylaştık ve üzerlerine gelen problemin farkında olup olmadıklarını onlara sorduk. Dünya Kiliseler Konseyi ile de görüştük, (dünyanın en yoksul 77 ülkesinin temsilcisinden oluşan) G-77 grubu ile de, BM İnsan Hakları Konseyi, Dünya Sağlık Örgütü, Ticareti Geliştirme Konferansı gibi diğer büyük STK&#8217;larla da. Tüketici dernekleri, sendikalar, Greenpeace veya Friends of the Earth gibi çevre örgütleriyle konuşmamızın amacı, yerine getirmeleri gereken sorumlulukların olduğunu onlara açıkça gösterebilmekti.</p>
<p><em>Yani nükleer karşıtı ve gen teknolojisi karşıtı hareketten sonra şimdi bir de nanoteknoloji karşıtı bir hareket mi oluşacak?</em></p>
<p>Ben bir şeye karşı olmaktan çok bir şeyden taraf olan bir hareketi tercih ederdim- Yani yaşamı tehdit etmek yerine, yaşama hizmet eden bir teknoloji ve toplum için mücadele eden bir hareket. Ama olayların inanılmaz akış hızına baktığımızda bu hareket de bir “anti- hareket” olarak doğmak zorunda kalacak. Burada bir kez daha bu teknolojiyi ortadan kaldırma talebimizin olmadığını vurgulamam gerekiyor. Bizim istediğimiz, bu teknoloji hakkında doğru düzgün bilgilenebileceği ve ardından da sorumluluk alarak karar verebileceği zamanın topluma verilmesidir- yani bir bilimsel moratoryum. Ayrıca nelerin yapılabileceğine ve nelerin yapılamayacağına karar verecek uluslararası bağımsız bir konvansiyona ihtiyacımız var. Bunun için Birleşmiş Miletler’de bir dairenin oluşturulması gerekir. Bu kontrol dairesi, yapılan bilimsel çalışmalardan haberdar olacak, yeni gelişmeleri denetleyecek, onaylayacak veya reddedecektir.</p>
<p><em>Biraz önce teolojik çıkarımlar üzerine konuştuk. BM’de bu tip bir kontrol dairesi kurulsa bunun İncil’dekine benzer “on emir”i olur muydu?</em></p>
<p>Hayır olmazdı. Çünkü her kural için istisnai durumları gözeten bir yönetmelik de gerekli olacaktır. Genel kural olarak her yeni teknolojinin ademi merkezileşmeyi desteklemesi, karşılıklı anlayışı artırması, kollektivizmi desteklemesi gerektiğini ve çevreye duyarlı olmak zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Ama sorumlular farklı yönelimde olduktan sonra bunun ne önemi kalır. Merkezileşmeye hizmet eden teknolojinin var olan iktidar yapılarını güçlendirdiğini ve kaynakları yok ettiğini, yani kötü olduğunu söyleyebiliriz. Ama aynı zamanda bütün yeni teknolojileri aynı kefeye koyma hatasına da düşmemeliyiz. Bunun yerine tarihten gerekli dersleri alıp teknolojik düşünceleri alelacele uygulamak isteyen her girişime başlangıçta ciddi bir şüpheyle yaklaşmalıyız. Bilim insan icadı bir araçtır, dikkatli ve doğru amaçlar için kullanılmalıdır. Bilim, artık, şuursuz bir şekilde önündeki her çiviye vurup duran bir çekiç gibi algılanmaktan çıkartılmalıdır. Bilim sosyal eşitsizlik, çevre tehditleri gibi dünyanın gerçek sorunlarına hizmet etmiş olsaydı, onu engellemeye çalışan kimse çıkmazdı önüne.</p>
<p><em>Mevcut gelişmeleri frenleyebilme şansı nedir?</em></p>
<p>Benim belki genetik bir arızam var; iyilimserlik geniyle doğmuşum. Yine de iyimserim ve iyimser olmaya da devam edeceğim. İnsanlara güvenim var, bu kadar basit. Kısa bir süre içerisinde bu konuyu ne kadar çok kişinin anladığını ve nelerin yapılması gerektiğini kavradığını görünce hayran kaldım. Başta sivil toplum olmak üzere, sosyal kurumlarımıza bu konuyu sahiplenip ileri taşıyacağına güveniyorum. Bu belki naifliktir ama yaşam umut etmektir işte.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Söyleşiyi yapan Geseko von Lüpke </em></p>
<p>Çeviri: Attila Geridönmez</p>
<p>Karakök otonomu</p>
<p>laydaran@immerda.ch
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2Fnanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Arap Baharı&#8221; Denmesinden Nefret Ediyorum/Rabab El-Mehdi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/4587/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=4587</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/4587/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 10:40:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Nil Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4587</guid>
		<description><![CDATA[RABAB EL-MAHDİ&#8217;YLE SÖYLEŞİ 14 Ocak 2012, Bianet Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci Rabab El-Mahdi ile buluşup Hrant Dink&#8217;i, Arap ayaklanmalarını, sosyal medyayı, Mısır&#8217;da kadın hareketini ve meşhur &#8220;Türkiye modelini&#8221; konuştuk. Çiçek TAHAOĞLU cicek@bianet.org Boğaziçi Üniversitesi Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı&#8217;nın bu seneki konuk konuşmacısı Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci Rabab El-Mahdi ile buluşup Hrant [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="site">
<div id="centerContainer">
<div id="center">
<div id="bottom">
<div><a name="top"></a></p>
<div>
<div>
<h1>RABAB EL-MAHDİ&#8217;YLE SÖYLEŞİ</h1>
<h2></h2>
<p>14 Ocak 2012, Bianet</p>
<p>Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci Rabab El-Mahdi ile buluşup Hrant Dink&#8217;i, Arap ayaklanmalarını, sosyal medyayı, Mısır&#8217;da kadın hareketini ve meşhur &#8220;Türkiye modelini&#8221; konuştuk.</p>
<div>
<div><a href="http://www.bianet.org/yazar/cicek-tahaoglu">Çiçek TAHAOĞLU</a></div>
<div><a href="mailto:cicek@bianet.org">cicek@bianet.org</a></div>
</div>
</div>
<div>
<p><img src="http://www.bianet.org/resim/olcekle/31807/490/254" alt="" width="490" height="254" /></p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı&#8217;nın bu seneki konuk konuşmacısı Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci <strong>Rabab El-Mahdi</strong> ile buluşup Hrant Dink&#8217;i, Arap ayaklanmalarını, sosyal medyayı, Mısır&#8217;da kadın hareketini ve meşhur &#8220;Türkiye modelini&#8221; konuştuk.</p>
<p>Kahire Amerikan Üniversitesi&#8217;nde yardımcı doçent olan Rabab El-Mahdi, islami partiler, kadın hakları dernekleri, gençlik grupları, bloggerlar gibi farklı grupların Arap dünyasındaki değişimin ivmelenmesindeki rolü üzerine araştırmalar yapıyor.</p>
<p>Kefaya Demokrasi Hareketi, Demokrasi ve Toplumsal Adalet için Ulusal Cephe, Demokrasi için Kadınlar gibi muhalif grupların eş kurucusu ve üyesi olan El-Mahdi, Orta Doğu ile Latin Amerika&#8217;daki devlet-sivil toplum ilişkileri, sosyal politikalar ve toplumsal hareketler konularında çalışmalarıyla da tanınıyor.</p>
<p><strong>Hrant Dink&#8217;in öldürülmesinin ardından Türkiye&#8217;deki mobilizasyonu, sivil toplumun tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Dink&#8217;in öldürülmesi çok mühim bir olaydı. Mısırlı bir aktivist olarak, bu cinayetin ardından gelen sivil tepki ve hareketlenmeyi bir dönüm noktası, bazı fikirleri ve kuruluşları kökten değiştiren bir olay olarak değerlendiriyorum.</p>
<p>Bazı insanlar ve bazı olaylar tek başlarına korku bariyerlerini yıkacak kadar güçlü ve önemlidir. O noktadan sonra öncesi ve sonrası asla aynı olmaz. Bence Dink cinayeti, Türkiye için o dönüm noktasıydı.</p>
<p>Bu cinayet arkasından gelen hareketlilik bağlamında, Halid Said&#8217;in Kahire&#8217;de öldürülmesine benziyor. Onun polis şiddetinden ölmesi, birçok genç Mısırlı için rejime karşı çıkmaya, seslerini yükseltmeye karar vermeleri için bir dönüm noktası oldu.</p>
<p><strong>Hrant Dink de bir gazeteciydi ve öldürüldü. Şu anda da 100&#8242;e yakın gazeteci hapishanelerde. Mısır&#8217;daki meslektaşlarımız ne durumda? Haber yaparken ne kadar özgürler?</strong></p>
<p>Mübarek Şubat&#8217;ta koltuğunu bıraktığından beri 15 binden fazla Mısırlı, askeri hapishanelere konuldu. Biz &#8220;Askeri Yargıya Hayır&#8221; diye büyük bir hareket başlattık. Mısır&#8217;da ifade özgürlüğünde bir sınırlama var. Bu sınırlar Arap Devrimi&#8217;nden önce de vardı, hala var.</p>
<p>Gazetecilere bir özgürlük tanındığını söyleyemeyiz. Ama insanlar risk alıyor ve yazmaya devam ediyor. Bazı gazetecileri bloggerlar yazdıklarından dolayı mahkemelere çağırılıyorlar tabi ki ama gerçekleşmekte olan bir devrimin ortasındayız. İnsanlar susmayacaktır.</p>
<p><strong>Bir siyaset bilimci, bir kadın ve bir Mısırlı olarak Arap ayaklanmaları sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Öncelikle Arap Baharı denmesinden nefret ediyorum. Arap ayaklanmalarından, gerçekleşmekte olan Arap Devriminden bahsedilebilir. Ama Arap Baharı, çok &#8220;yabancı&#8221; ve oryantalist bir tanım.</p>
<p>Arap ayaklanmalarının özü insanlara haysiyetlerinin geri verilmesine dayanıyor; kadınlara, azınlıklara, ekonomik krizde olan emekçilere itibarlarının haklarının verilmesi. Kısaca Arap Ayaklanmaları benim için &#8220;insan haysiyetinin kapsamlı bir biçimde tanımlanması&#8221; anlamına geliyor.</p>
<p><strong>Sosyal medyanın ayaklanmalardaki rolü neydi? Birçok kişi ayaklanmaların başarısını sosyal medyanın etkili kullanımına bağlıyor. Sizce bu doğru mu?</strong></p>
<p>Sosyal medyanın rolü kesinlikle abartılıyor, ve yine oryantalist bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Sanki Batı bu araçları üretmiş; biz de o araçları kullanacak kabiliyete ulaşıp kendimizi onların araçları sayesinde özgürleştirmişiz.</p>
<p>Hayır, hikaye bu değil.</p>
<p>İnsanların gözden kaçırdığı şu; örneğin Tunus&#8217;ta internet kullanımının önünde birçok sınırlama var. Mısır&#8217;da devrimin başladığı zaman Facebook&#8217;a ulaşımı olan en fazla bir milyon insan vardı.</p>
<p>Facebook üzerinden yapılan çağrılarla birkaç bin insan biraraya geliyordu. Ama ne zamanki kitlesel yürüyüşler yaptık ve fiziksel olarak sokaklarda kendimizi gösterdik, o zaman sayımız milyonları buldu. Sadece sosyal medyayı kullanarak örgütlemeye çalıştığımız gösteriler bir hayal kırıklığıydı.</p>
<p>Bu sosyal medya teorisi aynı zamanda sanki ayaklanmalar geçen kış başlamış gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor. Ancak bu da yanlış.</p>
<p>Ayaklanmalar çok önce, yaklaşık on sene önce başlamıştı. Ayaklanma Filistin intifadası ile başladı, Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin (ABD)  Irak işgaliyle başladı. Tüm Arap dünyasında insanlar işte o zaman sokakları geri aldı.</p>
<p>Geçen kış başlayan isyanlar, uzun süredir devam eden bir sürecin bir halkası, bir perdesiydi. Bu sosyal medyayla değil, emek direnişiyle, insanların barınma hakları, ekonomik hakları, sosyal hakları için mücadelesiyle bağlantılı. Tüm bunları görmezden gelip, devrimin başarısını sosyal medyaya indirgemek yanlış ve aşağılayıcı bir tutum.</p>
<p>Sosyal medya meselesi çok duyuldu, çünkü bu anaakım medya için oldukça seksi bir hikaye; &#8220;Klavyelerinin Arkasından Dünyayı Değiştiriyorlar&#8221;, &#8220;Küçük Bill Gates&#8217;ler&#8221; gibi.</p>
<p><strong>Kadınların Arap Devrimindeki rolü nedir?</strong></p>
<p>Bu soruda aslında bir önyargı var. Avusturya&#8217;da bir gösteri olduğunda hiçbir gazeteci burada kadınların rolünü sormuyor. Çünkü oradaki kadınların zaten özgürleşmiş ve hareketin bir parçası oldukları addediliyor.</p>
<p>Ama Arap Devrimindeki kadınların rolü, &#8220;Arap/müslüman&#8221; kadınların şimdiye kadar evde oturdukları ve bir anda özgürleştikleri fikrinden yola çıkarak irdeleniyor.</p>
<p>Kadınlar, devrim başlamadan üç sene önce <a href="http://bianet.org/bianet/bianet/107240-misirda-mucadele-isci-kadinlar">işçi eylemlerini başlattı</a>. Aktivist kadınlar Filistin intifadası ve savaş karşıtı eylemlerde; öğrenci kadınlar kampüs eylemlerinde aktif rol aldı.  Müslüman Kardeşler&#8217;in yarısı kadınlardan oluşuyor. Ortaya koydukları politikalar ne olursa olsun, kadınlar burada aktif olmayı seçti.</p>
<p>Şimdi oryantalist bir yaklaşımla &#8220;kadınlar mağaralarından çıktı&#8221; yorumları yapılıyor.</p>
<p><strong>O zaman biz Mısır&#8217;daki kadın hareketinden bahsedelim.</strong></p>
<p>Mısır&#8217;da feminist bir hareketten değil, kadın hareketinden, hatta kadın hareketlerinden bahsedebiliriz.</p>
<p>Mısır&#8217;da kadınlar liberal, feminist, batılı idealler için mücadele etmiyor. Örneğin işçi kadınlar, emek hareketlerinde kadın hakları, annelik, anaokulları gibi şeyler için mücadele ediyor. Birçok genç kadın &#8220;Askeri Yargıya Hayır&#8221; hareketinde aktif rol alıyor. Bu hareketler feminist olarak tanımlanamaz, ama kadınlar tarafından gerçekleştiriliyor.</p>
<p>Aralıkta Başbakanlık ofisi önünde bir kadın askerler tarafından dövüldü ve kadının gömleği sıyrılmış yarı çıplak olduğu o ünlü görüntü ortaya çıktı. Bunun hemen ardından kadınlara bunu protesto etmek için bir çağrıda bulunduk. Kendini feminist olarak tanımlamayan<a href="http://bianet.org/bianet/dunya/134967-misirli-kadinlar-askeri-konseyi-protesto-etti">binlerce kadın sokaklara döküldü</a>.</p>
<p>Mısır&#8217;da ayaklanmaların iki sembolü var: Halid Said ve Mina Daniel&#8217;in anneleri. Geleneksel Mısırlı anneler olan bu iki ikon, bize orduya karşı mücadelemizde güç veriyor.</p>
<p>Önemli olan bu farkındalık ve kadın dayanışmasıdır. Bana göre, kadın hareketinin özü budur. Kadın hareketi bir kitaptan değil, içinde bulunduğu durumdan organik bir şekilde ortaya çıkar.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz o büyük yürüyüşün ardından da Askeri Konsey özür dilemek zorunda kaldı.</strong></p>
<p>Evet! Bu bir ilkti. Erkekler böyle birşeyi hiçbir zaman başaramadı. Sadece özür dilemekle kalmadılar, &#8220;bize ne istediğinizi söyleyin. Oturup konuşalım&#8221; dediler.</p>
<p><strong>Bazı Arap gazeteciler, yeni rejimde Mısırlı kadınların önceden edindikleri kazanımları da kaybedeceklerinden endişelendiklerini söylüyor.  Siz ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu meşru bir endişe aslında. Problem, bu kazanımların başbakanın karısı tarafından verilmesi. Muhafazakar gruplar, bu kazanımların antidemokratik yasalarla verildiğini söyleyerek, geri alınmasını talep ettiklerinde kısmen bir inandırıcılık ve meşruluk kazandılar.</p>
<p>Ama Askeri Konseyi tutumunu değiştirip ve özür dilemesini sağladıysak, bir grup muhafazakara da karşı çıkıp, haklarımızı geri almamasını sağlayabiliriz. Buna inanıyorum.</p>
<p><strong>Arap ayaklanmalarının ardından dünyanın birçok yerinde insanlar sokağa çıktı, küresel bir &#8220;işgal&#8221; hareketi başladı. Siz de Arap ayaklanmalarının bir domino etkisi yarattığını düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Aslında taleplerin içerikleri farklı olabilir ama tüm bu hareketlerin çıkış noktaları bağlantılı. Hepsi eşitsizliklere, adaletsizliğe başkaldırıyor.</p>
<p>Bence insanların başarılı bir ayaklanma örneği görmesi onlara ilham verdi. Kollektif bir mücadele verildiğinde başarıya ulaşılabileceğini farkettiler. &#8220;Onlar yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz&#8221; dediler.</p>
<p>Bunun gerçekleşebilmesi için belirli anlar var. Örneğin ABD ekonomik bir krizin ortasındaydı. Mısır&#8217;da senelerdir demokrasinin olmadığı politik bir krizin içindeydik.</p>
<p>Siz ise Türkiye&#8217;de yeni bir model geliştirdiniz. Henüz bunun vadesi dolmadı. Bu modelin kendini tüketmesi için biraz zaman gerekiyor. O zaman insanlar bazı şeyleri farkedecek.</p>
<p>Hiç kimse Mısır veya diğer ülkelerde bir devrim olacağını tahmin edemezdi.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin diğer müslüman ülkeler için bir model olduğu ya da olabileceği söyleniyor. En azından biz buradan böyle duyuyoruz. Mısır&#8217;dan baktığınızda bu söylenenler ne kadar gerçekçi?</strong></p>
<p>Sokaktaki sıradan Araplar ve Mısırlılar, Türkiye modelinin ne olduğunu bilmiyorlar bile. Umursamıyorlar da. Ama siyasi çevrelerde, Türkiye modeli farklı gruplar tarafından farklı gerekçelerle destekleniyor.</p>
<p>İslamcılar, Adalet ve kalkınma Partisi&#8217;ne (AKP) özeniyor. Ilımlı bir yaklaşımı olduğunu ve ekonomik gelişme getireceğini düşünüyorlar.</p>
<p>Müslüman olmayanlar ise başka bir Türkiye, seküler bir Türkiye görüyor. Ve diğer müslüman ülkelerde de seküler bir devlet oluşabilmesi gerekli bazı şeyleri impoze etmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Bence iki tutum da aynı oranda budalaca. Türkiye&#8217;nin kendi gelişim sürecinden kaynaklanan sorunları var. Ki bunlar bizimkilerden tamamen farklı.</p>
<p>Ayrıca AKP&#8217;yi, peşinden gitmemiz gereken bir başarı hikayesi olarak görmüyorum. Eğer Türkiye ya da AKP&#8217;yi bir model olarak alırsanız, hapishanelerdeki yüzlerce insanı, Kürtlerin, Ermenilerin sorunları görmezden gelmiş olursunuz.</p>
<p>Bu, benim kafamdaki demokrasi anlayışına uymuyor. Devrim yapıp böyle bir demokrasi anlayışı ortaya koyamazsınız.</p>
<p>Biz mücadelemiz için büyük bedeller ödedik. Ve yarım ya da alt bir demokrasiyle yetinmemeliyiz.</p>
<p><strong>Gelecek için iyimser misin? Gerçekleşmekte olan bu sosyal değişimle ilgili öngörülerin var mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle çok iyimser ve umutluyum. Çünkü şu anda bir tarih yazılıyor ve bu sefer tarihin nasıl şekilleneceği halkın elinde. Artık tarihi tepedekiler yazmıyor.</p>
<p>Bu durum beni ne kadar umutlandırsa da, kitaplardan okuduğumuz hesaplanabilir siyasi bir süreç yaşanmıyor. Binlerce, milyonlarca insan bu sürecin bir parçası. Belirli bir yol, belirli limitler yok. Dolayısıyla herşey olabilir.</p>
<p>Ama ben inanıyorum ki kolektif olarak hareket ettiğimizde, o müzakere edilen geçiş süreçlerinden daha iyi bir iş ortaya koyabiliriz.</p>
<p>Bu uzun bir süreç. Birkaç ay içinde sona ermeyecek, seneler sürecek. Fransız Devrimi&#8217;ni hatırlayın.</p>
<p>Nihayet tarihin akışını kendi ellerimize aldık. Üzücü zamanlar olacak, daha çok kan görüceğiz. Ama sona erdiğinde başladığımız noktadan çok daha iyi bir yerde olacağız. (ÇT)</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2F4587%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/4587/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Savunmaya Saldırı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/savunmaya-saldiri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=savunmaya-saldiri</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/savunmaya-saldiri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 04:14:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4583</guid>
		<description><![CDATA[O zamanlar çocuktum ama Demokrat Parti devrinin son beş yılının atmosferini (1955-1960) çok iyi hatırlıyorum. DP iktidarı, kendisini yıkacak muhalefet cephesini adeta kendi elleriyle yaratmıştı. Siyasal baskının yoğunlaştırdığı karanlık öylesine koyulaşır, buna bağlı olarak toplumsal ve siyasal mücadele öyle bir kaynama noktasına gelir ki, tüm toplumun ruh hali değişir; politikaya en uzak insanlar bile politikleşir; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>O zamanlar çocuktum ama Demokrat Parti devrinin son beş yılının atmosferini (1955-1960) çok iyi hatırlıyorum. DP iktidarı, kendisini yıkacak muhalefet cephesini adeta kendi elleriyle yaratmıştı.</p>
<p>Siyasal baskının yoğunlaştırdığı karanlık öylesine koyulaşır, buna bağlı olarak toplumsal ve siyasal mücadele öyle bir kaynama noktasına gelir ki, tüm toplumun ruh hali değişir; politikaya en uzak insanlar bile politikleşir; en korkak insanlar bile korkuyu yenmeye başlar; “savaş baltaları” toprağın altından çıkarılır, “savaş boruları” her yanda duyulmaya başlar; bütün bunları gören iktidar gittikçe daha baskıcı, gittikçe daha beceriksiz hale gelir, kendi karşıt cephesini kendi elleriyle yaratacak olmadık aptallıklar yapar; bu arada muhalefette birbiriyle en uyuşmayacak güçler el ele vermeye başlar.</p>
<p>İşte Türkiye’de böyle bir döneme girilmiş bulunuluyor.</p>
<p>İşaretleri mi? Epeyce var.</p>
<p>Kürtlere karşı girişilen topyekûn saldırı hızlanarak sürmektedir. Son tutuklama dalgası, tutuklanmak, uzun ve belirsiz sürelerle içeri atılmak için, sözde legalitesi tanınan ve mecliste temsilcileri olan BDP’nin taraftar ya da sempatizanı olmanın yeterli olduğunu açıkça gösteriyor. KCK tutuklamaları denen şey, temsilcileri meclise alınan BDP’nin üyelerinin içeri alınması operasyonundan başka bir şey değildir. İktidar Kürt halkına karşı topyekûn bir saldırı açmıştır.</p>
<p>Ahmet Altan, Uludere’de öldürülen Kürt gençleriyle ilgili akılcı sorularını sormaya devam ededursun iktidarın bu sorulara verebileceği hiçbir cevap yoktur ve zaten Başbakan, Genel Kurmay Başkanı’na teşekkürlerini sunarak aslında cevabını vermiş bulunmaktadır. Bir halka karşı topyekûn bir savaş açmışsanız, kaçakçıymış, tarlasını ekmeye giden köylüymüş falan dinlemez, yeryüzünde kıpırdayan her “hedef”e bombalarınızı yağdırırsınız. Çünkü iktidar Kürt halkına karşı topyekûn bir savaş açmıştır.</p>
<p>İktidarın bu savaşı, Kürt halkıyla da kısıtlı değildir. Aslında kendisine direnen veya direnme ihtimali olan bütün muhalefet odakları saldırı altındadır ve bu saldırı bundan sonra da artarak devam edecektir.</p>
<p>Mesela, tüm dünyanın kabul ettiği savunma hakkı da saldırı altındadır. Doğu Perinçek’in, beş yıldır Ergenekon davası süreci içinde yaptığı savunmalardan dolayı açılan beş davadan 16 yıl hüküm giymesi bunun en açık örneğidir. Böyle bir saçmalığı, istiklal Mahkemeleri bile yapmamıştı. Bunun açık anlamı şudur: Ben seni suçlarım ama sen sakın savunma yapmaya falan kalkma. Eğer bunu yapmaya kalkarsan yeni suçlamaları ve cezaları da hak etmişsin demektir. Anlayacağınız, dünyanın en tartışılmaz hakkı olan savunma hakkı da iktidarın topyekûn saldırısı altındadır. Bundan sonra Türk polisi, tutukladıklarına şu uyarıyı yapsa yeridir: “Tutuklusun. Bu andan itibaren (kendini savunmak için) söyleyeceğin her şey aleyhinde delil olarak kullanılabilir.”</p>
<p>Diğer yandan, devletin işlediği suçlarla ilgili davalar, devletin suçlarını gizlemek için aceleye getiriliyor. Devletin faili meçhul çetelerinin baş faillerinden Mehmet Ağar’a alelacele verilen 5 yıllık cezanın anlamı, Mehmet Ağar’ı cezalandırıyormuş gibi yapıp gözlerden uzaklaştırmaktır. “Andıç” falan diyerek emekli Genel kurmay Başkanlarını tutuklayan mahkemeler faili meçhullerdeki rolü ayan beyan ortaya çıkmış Mehmet Ağar’ı vb. neden tutuklamaz acaba? Belki de artık ortada karartılacak delil kalmadığındandır!</p>
<p>Diğer yandan, Hırant Dink davası, beş yıl sonra, avukatların çabasıyla aydınlanmaya doğru giderken, cinayetin arkasındaki devlet güçlerinin üstündeki örtü yeni yeni açılmaya yüz tutarken mahkemenin alelacele davayı bitirmeye yönelmesi bir hayli ilgi çekicidir. Cengiz Çandar, haklı olarak şöyle soruyor dünkü yazısında: “Cinayet aydınlanmış olacak mı? Devlet aygıtı ve görevlilerinin cinayetle ilgili sorumluluğu ceza görmüş olacak mı?” (<em>Radikal</em>, 13 Ocak 2012) Sakın bu acele, aydınlanmaya yüz tutan delilleri yeniden karartma çabası olmasın?</p>
<p>Çok karanlık ama aynı zamanda toplumsal muhalefetin canlanıp toplumsal ve siyasal mücadele siperlerinde mevzilenmeye başladığı şenlikli bir döneme girmiş bulunuyoruz. Çok ilginç gelişmeler oluyor bugünlerde. Örneğin CHP muhalefette iyi bir performans göstermeye başladı. Medyadaki bir kısım libero-sağcımız fezleke olayından sonra CHP’nin gürlemesini “show” olarak değerlendirdi ama ben hiç de öyle düşünmüyorum. Bu çıkış, CHP’nin üzerindeki ölü toprağını atıp esaslı bir muhalefet gücü olarak ayağa kalktığının göstergesidir. Bunun böyle olduğunu şu olumlu gelişme de gösteriyor: Dün CHP sözcüsü, KCK tutuklamalarını “kanunsuzluk” olarak nitelendirdi. Bu, “ulusalcı” duvar ve bentlerin kaçınılmaz olarak yıkılacağının, yıkılmakta olduğunun göstergesidir. CHP ile BDP arasında bir muhalefet ittifakı kurulması hayırlı olacaktır.</p>
<p>Belki beni biraz iyimser bulacaksınız ama liberaller kesiminde de bazı olumlu kıpırtılar var. Bu kıpırtıların en belirgin temsilcisi Cengiz Çandar bence. Cengiz’in yukarda sözünü ettiğim yazısının son satırlarını buraya alırsam ne demek istediğimi daha iyi anlatabileceğim sanırım: “ ‘<strong>Devlet</strong>’ yöneten AK Parti’ye evet; ‘<strong>devlet</strong>’leşen AK Parti’ye değil.” (Agy)</p>
<p>Cengiz’in, devlet yönetmekle devletleşmenin aslında aynı şeyler olduğunu göremeyen bakışaçısının yanlışlığı bir yana, bu saptaması olumludur. Çünkü bu, devletleşen AKP ile aynı safta yer almayacağının ilanıdır ki, AKP zaten devletleşmiştir, bir parti-devlet rejimi kurmuştur. Bu anlamda Cengiz, liberal kesimin muhalefete yaklaşan öncülerinden kabul edilebilir. AKP’yi, en azından “demokrasi getireceği” ya da “vesayet rejimine son vereceği” umuduyla destekleyen aydınlardan, bu umudu ilk terk eden ve muhalefete geçen sanırım Ahmet İnsel olmuştu.</p>
<p>Toplumsal ve siyasal mücadele ciddi bir iştir. Keskin laflarla yürütülemez. Dolayısıyla mücadelede her gücü, tek bir bireye varıncaya kadar ince ince hesap etmek zorundasınızdır. Bu yüzden bizim toplum ve siyaset dışı (ve dolayısıyla konformist) anarşistlerimiz bana burun kıvırırlar ama ben anarşizmi onlar gibi, birkaç yıl keskin laflar ettikten sonra <em>Taraf</em>’ın ya da medyadaki bir takım ağabeylerin kuyruğuna takılmak olarak anlamıyorum. Anarşizm ve toplumsal devrim davası toplumun duyarlılıklarından ve ruh halinden kopuk bir şekilde yürütülemeyeceği gibi, toplumsal ve politik güçlerin dikkatle izlenmesini gerektirir. Her ne hal ise, ben kimseye reçete yazmak ya da akıl vermek durumunda değilim. Sadece şunu söyleyeyim: Yıllar sonra tarihi yazanlar, toplumsal muhalefetin güçlerini inceden inceye hesap eden anarşistlerin de var olduğunu gördüklerinde belki hem biraz şaşıracaklar, hem de sevineceklerdir.</p>
<p>Tabii noktayı koymadan önce söylenmesi gereken en önemli nokta şudur: AKP-devlet kendi muhalefetini yaratıyor, bu muhalefet yakında çok önemli bir toplumsal güce dönüşecektir. Evet ama bu muhalefeti toplumsal bir devrime dönüştürecek dördüncü unsur (bkz. “Önemli Bir Dönüm Noktası…” başlıklı yazım) neden bu kadar dağınık?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2Fsavunmaya-saldiri%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/savunmaya-saldiri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>46</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Macaristan&#8217;da Parti-Devlet Rejimi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/13/macaristanda-parti-devlet-rejimi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=macaristanda-parti-devlet-rejimi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/13/macaristanda-parti-devlet-rejimi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2012 17:50:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4579</guid>
		<description><![CDATA[Yeni Anayasa’dan sonrasını merak ediyorsanız Macaristan’a bakın 22.12.2011 - &#160; Yüzde 50’nin üzerinde oyla gelip, “yeni Anayasa” yaptılar. Yargıyı, bürokrasiyi, medyayı istedikleri şekle soktular. Baskıyı artırıp, siyasi partiler yasasını bu baskıyı süreklileştirecek biçimde değiştirdiler. Yanılmayın, söz konusu ülke Macaristan… New York Times’ın Nobel ödüllü yazarı Paul Krugman, önceki gün köşesinde Macaristan’ın giderek otoriter bir rejime [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni Anayasa’dan sonrasını merak ediyorsanız Macaristan’a bakın</strong></p>
<p>22.12.2011 -</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüzde 50’nin üzerinde oyla gelip, “yeni Anayasa” yaptılar. Yargıyı, bürokrasiyi, medyayı istedikleri şekle soktular. Baskıyı artırıp, siyasi partiler yasasını bu baskıyı süreklileştirecek biçimde değiştirdiler. Yanılmayın, söz konusu ülke Macaristan…</strong></p>
<p>New York Times’ın Nobel ödüllü yazarı Paul Krugman, önceki gün köşesinde Macaristan’ın giderek otoriter bir rejime dönüştüğünü yazdı. Krugman bu iddiasını Princeton Üniversitesi Hukuk ve Halkla İlişkiler Programı Öğretim Üyesi Kim Lane Scheppele’den aldığı bilgilere dayandırmaktaydı. Dün, Krugman gazetenin internet sayfasında yayımlanan bloğunda Scheppele’in “Macaristan’ın Anayasal Devrimi” başlıklı yazısına yer verdi.</p>
<p>Scheppele’in yazdıkları Türkiyeli okurları çok yakından ilgilendiriyor. Başka bir yorum yapmaksızın bu bilgilendirici makalenin geniş bir özetini okurlarımızla paylaşıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüzde 53’le geldiler ve anayasayı değiştirdiler</strong></p>
<p>Macaristan’da 2010 Nisan’ında yapılan genel seçimleri yüzde 53 oyla sağcı Fidesz partisi kazandı. Parti seçimlerde yüzde 53 oy almasına karşın parlamentodaki sandalyelerin yüzde 68’ine sahip oldu. Bundan sonra olanları Kim Lane Scheppele’den dinleyelim:</p>
<p><em>“Nitelikli çoğunluğu kazanan Fidesz anayasayı değiştirme gücüne erişti. Bu gücü her defasında en aşırı şekilde kullanarak yönetimlerinin ilk yılında anayasayı on defa değiştirdiler ve daha sonra da 1 Ocak 2012’de yürürlüğe girecek yepyeni bir anayasa yaptılar.”</em></p>
<p>Seçimlerde yüksek oy oranı, alınan oydan daha güçlü bir parlamento çoğunluğu ve ardından anayasa değişikliği… “Bu çerçeve bizler açısından tanıdık” diyorsanız, hikayenin geri kalanını dinlemelisiniz:</p>
<p><em>“Yeni anayasada en büyük darbeyi yargı yedi. Bir zamanlar neredeyse bütün kanunların anayasaya uygunluğunu denetleme sorumluluğuna sahip olan Anayasa Mahkemesi üç yolla öldürüldü. Birincisi hükümet görev başındaki hâkimlerin sayısını artırdı ve yeni pozisyonları kendi siyasi müttefikleriyle doldurdu (…). Ardından hükümet mahkemenin yetki alanını, vergilerle ve kemer sıkma programlarıyla ilgili kanunlar gibi bütçe üzerinde etkisi olan kanunları (…) denetlemesine engel olacak biçimde daralttı. Dahası kişiler artık sıradan mahkemelerde uzun bir süreçten geçmeksizin kanunların anayasaya uygunluğu konusunda itirazda bulunamayacak. Tek kamaralı parlamenter sistemde hükümetin gücü üzerindeki ana denetim mekanizması olarak iş gören eski Anayasa Mahkemesi artık işlevsel anlamda ölü.”</em></p>
<p>“Sadece Anayasa Mahkemesi mi, biz o yolları çoktan geride bıraktık” demeyin… Devamı da var:</p>
<p><em>“Sıradan yargı da benzer bir kaderi paylaştı. Hükümet hâkimlerin emeklilik yaşını 70’ten 62’ye indirerek onlara yeni geleceklerine intibak etmeleri için yalnızca birkaç ay verdi. Aralarında davaları atayan ve mahkemelerin gündelik işleyişini yöneten adli amirlerin büyük kısmının da bulunduğu 200’den fazla hâkim 1 Ocak’tan başlayarak görevlerinden emekli olacak.”</em></p>
<p>Macar hükümetinin kendisine yakın yargıç ve savcıların önünü açmak için bir operasyon yaptığı ne malum diye sorulabilir. Scheppele sanki bu soruyu duymuş gibi cevap veriyor: “Bir hükümet kendi hâkimlerini göreve getirdiğinde, onları istediği gibi hareket ettirdiğinde ve de hangi davaya kimin bakacağını tayin ettiğinde yargı bağımsızlığı bitmiş demektir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Seçim yasasına da dokundular</strong></p>
<p>Mesele yalnızca yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmış olmasıyla bitmiyor. Fidesz hükümeti, benzerleri gibi, meselenin sadece yargıyla çözülemeyeceğinin elbette farkında… Farkında ki siyasi partiler ve seçim kanunlarını da istediği şekle sokmuş. Şöyle ki:</p>
<p><em>“Yeni anayasal sistemde seçimlerin yasal denetimi de değiştirildi. Son seçimden önce kural, beş üyeli Seçim Komisyonu’nun siyasi olarak farklı bileşenlerden oluşması ve işbaşındaki hükümetin Komisyon’a aday göstermeden önce muhalefete danışması şeklindeydi. Ancak kurallar geçen yıl değiştirildi; artık her yeni ulusal seçime yeni seçim komisyonu üyelerinin belirlenmesi eşlik edecek. Sonuç olarak var olan üyeler, görev sürelerini doldurmalarına izin verilmeksizin görevlerinden alındılar ve artık Seçim Komisyonu iktidar partisinin beş üyesinden müteşekkil.”</em></p>
<p>İktidar partisi seçim kurulunun bileşimini değiştirmekle de yetinmemiş ve seçim bölgelerinin sınırlarını yeniden belirleyen bir kanun da çıkartmış. Yazar şöyle diyor: “Ama bu yeni bölgeler öyle çizildi ki, siyasi ufukta Fidesz’ten başka bir partinin seçimi kazanması ihtimali görünmüyor.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bürokrasiyi &#8220;sağlama&#8221; almışlar</strong></p>
<p>İktidar partisi bürokrasiye kendi kadrolarını yerleştirme işini de ihmal etmemiş şüphesiz. Yeni anayasayla başsavcılık makamına, kamu denetleme kurumuna ve son olarak da Merkez Bankası’na kendi kadrolarını getirmenin altyapısını hazırlamış; Yargıtay başkanını değiştirmiş, bizdeki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun muadili bir Ulusal Yargı Makamı yaratarak, bunun başına tek kişinin geçmesi şartını anayasaya sokmuş.</p>
<p>İktidar partisi bürokrasiye kendi kadrolarını yerleştirirken, yarın bir gün kadrolarının sökülüp atılamaması için tedbirlerini de almış. Yeni anayasayla bazı makamların başındakilerin görev süreleri şöyle belirlenmiş: Başsavcılık makamı 9 yıl, kamu denetleme kurumu 12 yıl, Ulusal Yargı Makamı 9 yıl, Medya İdaresi 9 yıl, Bütçe Konseyi 6 yıl… Üstelik parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlanmadan bu makamlardaki kişilerin değiştirilmesinin önü kapatılmış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medyaya da uzanmışlar</strong></p>
<p>Fidesz, bütün iktidar aygıtlarını kendi elinde toplamanın planını yaparak “parti-devlet” yapılanmasının anayasasını yapmış. Tabii ki medyayı da bu kapsamda değerlendirerek, yeni basın yasaları çıkartmış. Buna göre yeni bir medya idaresi (bizdeki RTÜK muadili) yaratarak, Scheppele’in aktarımına göre, bütün elemanlarını Fidesz kadrolarından belirlemiş. Kurumun başına da hükümet tarafından “dokuz yıllığına atanan” birini geçirmiş. Kurulun bütün kamusal ve özel medya organlarını denetleme yetkisi de, büyük cezalar keserek herhangi bir medya kuruluşunu batırma şansı da var. Scheppele, “medyanın otosansür uygulamaya başlaması şaşırtıcı değil” diyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini de anayasaya soktular</strong></p>
<p>Fazla safsanız “bütün bunlar idari reformlardır” diyebilirsiniz. Ama iktidar partisi ideolojik hamleleri de bu idari düzenlemelerin yanına koymayı unutmamış ve muhafazakar Hristiyanlık öğretisinin devlet politikası olarak kabul edildiğini yeni anayasaya geçirmiş. Scheppele, “nüfusun yüzde 21’inin herhangi bir ibadete katılmadığı bir ülkede bunu yaptılar” diyor. Yeni anayasa ayrıca “cenin ana rahmine düştüğü anda koruma altındadır” buyurmuş; yani kürtajı yasaklamış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fidesz anayasasında, “Hristiyanlığın ulusun birliğini korumaktaki rolü” tanınmış ve “bir arada yaşamanın temeli aile ve millettir” denilmiş.</p>
<p>Hayli ilginç bir aktarım da şu: “Bu dinsel inançlar anayasaya sıkı sıkıya bağlanırken, dinin konumu ile ilgili bir kanun devlet tarafından tanınan kiliselerin sayısını on dörde indirerek diğer 348 kilisenin kaydını sildi.” Başka bir ifadeyle devlet dini ve resmi mezhep “hukukun temeli” olmuş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Antikomünizm olmadan olmaz</strong></p>
<p>Son olarak, anayasada yapılan bir değişiklikle “eski komünist partinin suçlarına anayasada yer verilmesine”, komünist partinin bir suç örgütü olarak nitelenmesine karar verilmiş bulunuyor. Değişiklikte “komünist diktatörlük, 1990’daki ilk hür seçimlerle yaratılan ve hukukun üstünlüğüne dayanan devletle bağdaşmaz. Mevcut Macar hukuk devleti komünist sistemin suçları üzerinde inşa edilemez” buyuruluyor ve bir cadı avının başlatılacağı 1 Ocak’ta yürürlüğe girecek değişikliğin 4. maddesinde, “komünist diktatörlükte iktidarda olanlar” hakkında kişisel bilgiler de dahil her şeyin kamuoyuna ilan edilebileceği ifade ediliyor.</p>
<p>Uzun sözün kısası, Macaristan, yüzde 53’ün oyuyla işbaşına geldikten sonra &#8220;yeni anayasa&#8221; sürecini de tamamlamak üzere olan bir sağcı parti eliyle “ileri demokrasi”ye taşınmış.</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F13%2Fmacaristanda-parti-devlet-rejimi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/13/macaristanda-parti-devlet-rejimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Parti-Devlet Rejimi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/12/parti-devlet-rejimi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=parti-devlet-rejimi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/12/parti-devlet-rejimi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 12:05:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4561</guid>
		<description><![CDATA[Modern çağda birçok parti-devlet rejimi türü ortaya çıkmıştır. Parti-devlet rejiminin en önemli özelliği, parti ile devletin giderek kaynaşması, parti politikalarının doğrudan devlet politikaları olarak yürürlüğe girmesidir. 1917 Devriminden sonra Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte parti-devlet rejimi yolunda ilerlendi. Başlangıçta Sol-Sosyalist Devrimci Parti legaldi ve hatta ilk devrim hükümetinin ortağıydı. Menşevik Parti’nin de kısmi bir legalitesi vardı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Modern çağda birçok parti-devlet rejimi türü ortaya çıkmıştır. Parti-devlet rejiminin en önemli özelliği, parti ile devletin giderek kaynaşması, parti politikalarının doğrudan devlet politikaları olarak yürürlüğe girmesidir.</p>
<p>1917 Devriminden sonra Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte parti-devlet rejimi yolunda ilerlendi. Başlangıçta Sol-Sosyalist Devrimci Parti legaldi ve hatta ilk devrim hükümetinin ortağıydı. Menşevik Parti’nin de kısmi bir legalitesi vardı. Süreç içinde bunların legalitesi de ortadan kalktı ve 1930’lu yıllara doğru tam bir parti-devlet rejimi kuruldu. Gerçi birazdan değineceğim gibi, parti-devlet rejiminin illâ tek partili olması gerekmez.</p>
<p>Faşist İtalya, Nazi Almanya’sı ve 1946 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti de parti-devlet rejimleriydi. Üstelik Mussolini ve Hitler’in başını çektiği parti-devlet rejimleri, aşağıdan, parlamento yoluyla kurulmuş, faşistler ve Naziler bu yolla devlete hakim olmuş ve rakip partilerin legalitesini de ortadan kaldırmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti ise yukardan kurulan parti-devlet rejimlerinin ilk örneklerindendir.</p>
<p>20. Yüzyılda, üçüncü dünyada kurulan parti-devlet rejimlerinin neredeyse hepsi kendilerine Sovyet modelini örnek almış ve tek partili parti-devlet rejimleri olarak şekillenmişlerdir. Bunların dünyada gittikçe azalan örneklerinden biri, bugün halen büyük kargaşalıklar içinde bocalayan, Suriye’deki Esat rejimidir.</p>
<p>Sovyet örneğini izleyerek kurulmuş “sosyalist” devletlerden bugün ayakta kalan, Çin, Kuzey Kore, Vietnam, Küba gibi ülkelerdeki rejimler de tek partili parti-devlet rejimleridir.</p>
<p>Çoğunlukla tek partinin askeri darbesiyle ya da bir partinin “ulusal kurtuluş” mücadelesiyle veya “devrim”le kurulan bu tür tek partili parti-devlet rejimlerinin dışında, bir de, örnekleri ağırlıklı olarak, 1950-1970’ler periyodunda, daha çok Latin Amerika ülkelerinde görülen tek partili olmayan, hatta parlamento seçimlerine dayanan parti-devlet rejimleri vardır. Bunların en tipik olanı, Ulusal Devrimci Parti’nin başında olduğu, Meksika’daki parti-devlet rejimiydi. Bu parti, CHP gibi devlet kurucusu parti konumunda olduğundan tam bir devlet partisiydi ve meclise 70 yıl boyunca büyük çoğunlukla onun adayları seçildi. Bununla birlikte, bu parti-devlet rejiminin, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’lere kadarki döneminden ayrıldığı nokta, muhalefet partilerine de izin verilmesiydi. 2000 yılına kadar iktidara gelme konusunda hiçbir şansları olmasa da.</p>
<p>Parti-devlet rejimleri, Meksika ve Türkiye’de olduğu gibi kurucu bir irade; bir kısım Arap (örneğin Mısır’da Nasır) ve Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi askeri darbe; Almanya’da olduğu gibi seçimle kurulabileceği gibi; örneğin Latin Amerika’da ülkelerinden Nikaragua’da, Somoza “aile-devlet” döneminde olduğu gibi, seçimle kurulup, belli ekonomik kaynakları ve siyasi doruk noktalarını ele geçirdikten sonra sınırlı bir muhalefete izin verebilir ve hatta seçimlere de gidebilir. Yani parti-devlet rejiminin her durumda tek partili olması şart değildir.</p>
<p>Tek partili olmayan parti-devlet rejimleri, parti-devlet’in (ya da Somoza örneğinde olduğu gibi “aile-devlet”in) ülkenin neredeyse tek ekonomik hakimi haline geldiği ve böylece siyasi iktidarı da tekeline aldığı koşullarda, polis ve orduyu kendi kalkanı haline getirir; basına ve muhalefete kısıtlı ölçüde izin verse de bunları gerek illegal yollardan (cinayetler vb), gerekse yargı gücüyle hapishanelere tıkarak kendi gücünü korumaya çalışır. Bu tür rejimlerde seçimler sadece parti-devletin meşruiyet aracıdır.</p>
<p>Tek partili olmayan parti-rejim devletlerinin tek partili rejimlere göre daha esnek ve bu anlamda da bertaraf edilmesi daha zor rejimler olduğunu söyleyebiliriz. Evet, tek partili parti-devlet rejimleri, muhalifleri mutlak bir şekilde susturarak ve iktidar tekelini açıkça ilan ederek kendilerine bir anlamda rakipsiz bir iktidar kalesi inşa ederler ama toplumun gözeneklerini kapattıklarından büyük bir sosyal patlamayla devrilmenin yollarını da kendi elleriyle açmış olurlar.</p>
<p>Öte yandan, tek partili olmayan ve hatta seçimlere ve parlamentoya, kısmi ve görüntüsel bir “basın ve ifade özgürlüğü”ne izin veren parti-devlet rejimlerinin handikapı da kısmi “özgürlükler”den güç olan muhalefetin kendisini sürekli sıkıştırmasına izin vermesinin sonuçta devrilmesinin de yolunu açabileceği ihtimalidir. Kısmi “özgürlükler” bir yandan rejime esneklik sağlar ve belki ömrünü uzatabilir ama bir yandan da onun gittikçe büyüyen muhalefet dalgalarıyla boğuşmak zorunda kalmasına yol açar.</p>
<p>Bu tarihi örnekler faslından bugünkü Türkiye’ye gelebiliriz. Bir önceki “<a href="http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/" target="_blank">Önemli Bir Dönüm Noktası…</a>”  yazımda AKP’nin on yıllık bir süreçte aşağıdan yukarı ilerleyerek devleti nihayet bütünüyle ele geçirdiğini belirtmiştim. Şimdi artık bunun adını da koyabiliriz: Baskısı altında olduğumuz rejim, çok partili bir parti-devlet rejimidir. İçinde yaşadığımız parti-devlet rejimi, “çok parti”ye izin verse de, seçimleri kaybetmeyecek şekilde kendini garanti altına almıştır. Parlamento ve seçimler, bu rejimin meşruiyet aracı ve kalkanıdır. Güç kalkanı ise devletin kendisi, yani polis, ordu ve yargıdır.</p>
<p>12 Eylül darbesiyle yolu açılan ve daha önce çeşitli girişimlerle denenmesine rağmen kurulamayan bu rejim, sonunda AKP’nin devlete bütünüyle hakim olmasıyla kurulmuş bulunmaktadır. Bugün, “12 Eylül’ü yargılama” adına iki titrek ihtiyarın yargılanmasına “tav olmak” ve bunun, kurulmuş bulunan parti-devlet rejimini perdelemenin bir başka yolu olduğunu anlamamak tam bir gaflet halidir.</p>
<p>Kürt halkına karşı topyekûn bir savaşa giren; uyduruk davalarla tüm muhaliflerini içeri tıkan; solu ve devrimcileri hedef tahtasına koyan, kendini eleştiren liberallere bile tahammül edemeyen; karanlık bir diktaya doğru ilerleyen bir parti-devlet rejimiyle karşı karşıyayız.</p>
<p>Tarih bunu böyle yazacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>12 Ocak 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F12%2Fparti-devlet-rejimi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/12/parti-devlet-rejimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>27</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nuhoğlu Translardan Özür Diledi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/4554/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=4554</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/4554/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 19:03:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Gelişmeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4554</guid>
		<description><![CDATA[Bozkurt Nuhoğlu, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; açıklaması üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından kendisi hakkında suç duyurusunda bulunan Pembe Hayat Derneği’ne bir mektup göndererek, bütün trans camiasından özür diledi. İstanbul &#8211; BİA Haber Merkezi 10 Ocak 2012, Salı Bozkurt Nuhoğlu, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; demesi üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından Pembe Hayat Derneği&#8217;ne gönderdiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<h2></h2>
<p>Bozkurt Nuhoğlu, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; açıklaması üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından kendisi hakkında suç duyurusunda bulunan Pembe Hayat Derneği’ne bir mektup göndererek, bütün trans camiasından özür diledi.</p>
<div>
<div>İstanbul &#8211; BİA Haber Merkezi</div>
<div>10 Ocak 2012, Salı</div>
</div>
</div>
<div>
<p><strong>Bozkurt Nuhoğlu</strong>, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; demesi üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından Pembe Hayat Derneği&#8217;ne gönderdiği mektupla, başta Ersoy olmak üzere bütün trans camiasından özür diledi.</p>
<p>Nuhoğlu özür mektubunda Örümcek Kadının Öpücüğü filmine gönderme yaptı.</p>
<p>Nuhoğlu&#8217;nun mektubu şu şekilde:</p>
<p>&#8220;Pembe Hayat yetkililerine;</p>
<p>&#8220;Benim en sevdiğim filmlerden biri &#8216;Örümcek Kadının Öpücüğü&#8217;dür. Bilenler bilir, filmin kahramanlarından biri olan devrimci karakter, bir eşcinselle aynı hücreyi paylaşır. Ve filmin yarısında yılların ezberiyle hücre arkadaşına bir devrimciye yakışmayacak şekilde davranır. Ama sonra hatasını anlar. Ben de o devrimcinin durumundayım. Filmin ilk yarısında yılların alışkanlığı ile, koşullanmışlığıyla, ezberiyle hatalı davrandım. Başta Bülent Ersoy olmak üzere, verdiğim beyanlarla hırpaladığım, kırdığım, incittiğim, üzdüğüm herkesten özür diliyorum.&#8221;</p>
<p><strong>Pembe Hayat Derneği&#8217;</strong>nden <strong>Kemal Ördek</strong>, bu özrün çok önemli olduğunu söyledi:</p>
<p>&#8220;Nuhoğlu&#8217;nun özür dilemesi son derece önemli bir adımdır. Bu, Türkiyeli trans toplumunun kendisine yönelen önyargılı ve nefret saikli söylemlere karşı sessiz kalmamasının bir sonucudur. Nuhoğlu&#8217;nun bu adımı sonrası, kendisinden özrünü geniş kamuoyu kesimleri ile paylaşmasını bekliyoruz; zira Bülent Ersoy şahsında trans bireyler konusunda söyledikleri medya aracılığı ile geniş kamuoyu kesimlerine ulaştı.&#8221;</p>
<h2>Ne olmuştu?</h2>
<p>4 Ocak 2012&#8242;de Posta Gazetesi&#8217;nde yayımlanan bir röportajda, 68 kuşağının bilinen isimlerinden ve Deniz Gezmiş&#8217;in dava arkadaşı Bozkurt Nuhoğlu, <strong>Bülent Ersoy</strong>&#8216;un <strong>Deniz Gezmiş</strong> ile tanıştığını iddia etmesi üzerine, &#8220;Deniz 68 kuşağının kahramanıdır. Karakteri düşük insanlarla hiçbir surette ve hiçbir mekanda beraber olmamıştır. Deniz bu tür insanların gittiği yerlere asla gitmez, bu insanlardan nefret ederdi&#8221; ve &#8220;Bu kadın kılığındaki erkeğe ya da erkek kılığındaki kadına lanet olsun diyorum&#8230; Deniz&#8217;in arkadaşları onu cezalandırır&#8221; demişti.</p>
<p>Bu açıklamanın üzerine Pembe Hayat Derneği, Nuhoğlu&#8217;nun söylemlerinin Bülent Ersoy&#8217;un şahsında Türkiyeli bütün trans bireyleri hedef aldığını, 68 kuşağını da trans bireylere karşı harekete geçmeye davet ettiğini ve trans bireyleri aşağılayıp hakaret ettiğini belirterek Nuhoğlu hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. (ÇT)</p>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F10%2F4554%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/4554/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Önemli Bir Dönüm Noktası&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=onemli-bir-donum-noktasi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 09:10:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4546</guid>
		<description><![CDATA[Tarihte belli dönüm noktaları vardır. Bir güç, erişebileceği en zirve noktaya erişir ve bu zirve nokta aynı zamanda onun düşüşünün de başlangıcı olur. Örneğin Bolşevik Partisi’nin Ekim 1917’de iktidarı eline geçirmesinin, onun düşüşünün başlangıcı olduğu düşünülebilir. Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgale giriştiği 1940 yılı, hem II. Dünya Savaşı’nın dönüm noktası, hem de bir dünya gücü olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihte belli dönüm noktaları vardır. Bir güç, erişebileceği en zirve noktaya erişir ve bu zirve nokta aynı zamanda onun düşüşünün de başlangıcı olur. Örneğin Bolşevik Partisi’nin Ekim 1917’de iktidarı eline geçirmesinin, onun düşüşünün başlangıcı olduğu düşünülebilir. Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgale giriştiği 1940 yılı, hem II. Dünya Savaşı’nın dönüm noktası, hem de bir dünya gücü olarak zirveye ulaşan Nazizmin düşüşünün başlangıcıydı.</p>
<p>İşte eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını da böyle tarihi bir dönüm noktası olarak görmek gerekir kanımca. Bu tarih, İlker Başbuğ’un önemli bir şahsiyet olması bakımından değil, AKP’nin bir iktidar gücü olarak zirveye ulaşması açısından bir dönüm noktasıdır. İlker Başbuğ’un tutuklanması, AKP iktidarının, on yıllık mücadele sonucunda devleti tamamen ele geçirdiğinin ilanıdır. Polis, yargı ve ordu, yani kısacası devlet, AKP’nin eline geçmiş bulunmaktadır. AKP gücünün zirvesine erişmiştir. Bundan sonra düşüş başlayacaktır.</p>
<p>AKP’nin karşısındaki güçleri gözden geçirdiğimiz zaman dört muhalif odak ya da oluşum tespit edebiliriz: Birincisi, CHP’nin merkezinde yer aldığı ulusalcı odak; ikincisi, eski Dev-Yol’cuların ve yeni TKP’nin merkezinde yer aldığı, irili ufaklı sol grupları barındıran solcu odak; üçüncüsü, BDP’nin merkezinde yer aldığı Kürt muhalefet odağı; dördüncüsü ise, düşünsel gücü bakımından etkili olmakla birlikte fiili gücü bakımından çok zayıf olan (bir kısım anarşistin, Troçkistin ve devrimci Marksistin oluşturduğu) toplumsal-devrimci oluşum (odak bile diyemiyorum).</p>
<p>Bunların dışında iki güç daha bulunmaktadır. Bunlar, <em>Taraf</em> gazetesinin çevresindeki liberal oluşum ve MHP’dir.</p>
<p><em>Taraf </em> gazetesi ve liberal solcular şu anda iktidar blokundan kopma sürecindedirler. Özellikle KCK tutuklamaları ve son Uludere katliamı bu süreci oldukça hızlandırmıştır. Bir anlamda bir şaşkınlık içinde oldukları da söylenebilir. AKP’nin devleti ele geçirmesi mücadelesi sırasında AKP’ye tam destek verdiler ama bizzat AKP devletleşip devlet sinyallari verince büyük bir kargaşalık içine düştüler. Ahmet Altan, AKP’nin de devlet tarafından zehirlendiğini yazdı. Evet ama zaten AKP’nin tüm isteği bu zehri yutmak ve bizzat devlet haline gelmek değil miydi? Şu anda liberal cenah tam bir çalkalanma içinde. Örneğin Oral Çalışlar, Cengiz Çandar gibi yazarlar, süreç böyle devam ederse (ki eder) AKP’nin değil, muhalefetin yanında yer alacaklarını ilan etmiş bulunuyorlar. AKP ile daha köklü siyasi ve ekonomik angajmanları olan <em>Taraf </em>çevresi ise “maçın son dakikalarında” durumu lehine çevirebilmek ve AKP’nin devlet tutumu almaması için AKP kalesine son akınlarını ve kontrataklarını yapmaktadır. Hatta bugünkü nüshasında, Kurtuluş Tayiz aracılığıyla, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Kürtlerin desteğiyle cumhurbaşkanlığı “yemi” bile uzatmış. Evet ama Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca ne olacak ki? AKP’nin “devlet zehrini” içmesi süreci tersine mi dönecek? Tam tersine.</p>
<p>Her neyse. Çok kısa zamanda durum berraklaşacaktır. <em>Taraf</em>, ya AKP’nin devletleştiğini net bir şekilde görüp muhalefet saflarına geçecek ya da Başbakan’dan azar işite işite, “hem ağlarım hem giderim” diyerek Emre Uslu’ların yolundan gidecektir.</p>
<p>MHP ise, güçlü devletçi güdüleri olan bir partidir. Uludere katliamının arkasında durarak devletçiliğinin tavan yapmasından çekinmeyeceğini göstermiştir. MHP’nin AKP’ye muhalefeti, aslında devleti AKP’ye kaptırma korkusundan gelmektedir. Ama bugünkü durumda artık bu muhalefetin de fazla bir anlamı kalmamıştır. Çünkü AKP tamamen devlet partisi haline gelmiştir. O zaman MHP için iki yol kalıyor: Ya 1970’lerde oynadığı role geri dönecek, devletin (dolayısıyla AKP’nin) saldırgan bekçisi rolünü oynayacak, yani AKP-Devlet’in paramiliter gücü olacak ya da devletleştiği için ister istemez merkez-sağdaki rolünden bir ölçüde uzaklaşacak olan AKP’nin merkez-sağ’da bıraktığı boşluğa yerleşmeye çalışacaktır. Bunu da zaman içinde göreceğiz.</p>
<p>AKP’nin karşısında yer alan muhalif güçlerden ulusalcılar, bundan sonraki süreçte, kaybettikleri devleti yeniden ele geçirme gibi umutsuz bir mücadeleye girecekler. Devletle AKP’nin aynı şey olduğunu idrak ederlerse bir ihtimal devletçi söylemlerinden uzaklaşıp halka yaklaşabilirler (İP açısından biraz zor gibi görünüyor ama en azından CHP açısından mümkün bu).</p>
<p>Sol muhalefet, AKP’nin devletleşmesi süreci içinde kaybettiği demokratik hakları ve özgürlükleri kazanmak ya da yeni mevziler kaybetmemek için mücadele edecek.</p>
<p>Kürt muhalefet hareketi de keza, AKP’nin devletleşmesinden en büyük zararı gören odak olarak, Kürt halkına karşı başlatılan topyekûn savaşa karşı direnecek.</p>
<p>Elbette, yukarda sözünü ettiğim dördüncü oluşumun yönelimi, AKP-Devlet zorbalığına karşı toplumsal devrim mücadelesini ön plana çıkartmak olacaktır. Tüm zorbalıkların en müessir ilacı toplumsal devrimdir.</p>
<p>Bununla birlikte, farklı farklı, hatta zaman zaman zıt hedeflere sahip olan bu dört odağın, bundan sonraki on yılda çöküşe gidecek AKP-Devlet gücüyle kapışmada büyük bir muhalefet bloku meydana getirmekte olduğu söylenebilir.</p>
<p>AKP-Devlet’in işi esas bundan sonra zordur. Oy olarak olmasa da, toplumsal etkililik bakımından oldukça önemli bir gücü kendi elleriyle oluşturmuş oldular.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>10 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F10%2Fonemli-bir-donum-noktasi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>46</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Louise Michel (1830-1905)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/louise-michel-1830-1905/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=louise-michel-1830-1905</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/louise-michel-1830-1905/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 16:55:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Portreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4541</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Louise Michel, 29 Mayıs 1830’da Fransa’da Vroncourt şatosunda dünyaya geldi. Annesi şatonun hizmetçilerinden biriydi. Babası ise küçük Louise dünyaya geldikten kısa süre sonra ortadan kaybolmuştu. Küçük Louise, dede ve büyükanne diye çağırdığı şatonun sahiplerinin yanında büyüdü. Okuma-yazmayı Voltaire hayranı olan dedesinin gayretleriyle öğrendi. Louise, ilkokul öğretmeni olmak istedi ve sınavları kazandı. Ancak bu mesleği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Louise Michel, 29 Mayıs 1830’da Fransa’da Vroncourt şatosunda dünyaya geldi. Annesi şatonun hizmetçilerinden biriydi. Babası ise küçük Louise dünyaya geldikten kısa süre sonra ortadan kaybolmuştu. Küçük Louise, dede ve büyükanne diye çağırdığı şatonun sahiplerinin yanında büyüdü. Okuma-yazmayı Voltaire hayranı olan dedesinin gayretleriyle öğrendi.</p>
<p>Louise, ilkokul öğretmeni olmak istedi ve sınavları kazandı. Ancak bu mesleği yapabilmesi için imparatorluğa bağlılık yemini etmesi gerekiyordu; Louise Michel bunu reddetti. Sonuçta resmi okullar yerine özel okullarda çalışmak zorunda kaldı. Hatta 1853 ocağında Yukarı Marne bölgesinde Audeloncourt’da özgür bir okulu bizzat kendisi açtı.</p>
<p>Louise Michel Paris’e taşınmaya karar verdi. Onuncu bölgede Chateau d’Eau caddesinde bir okulda öğretmenliğe başladı. Paris Komünü’nün önde gelen isimleri arasında olacak olan Varlin, Eudes,Valles, Rigault ve Theophile Ferre ile de o zaman tanıştı. Bu sırada Paris’te katıldığı tartışmalarla anarşizmle de tanışmaya başlıyordu.</p>
<p>Komünle taçlanacak olan 18 Mart ayaklanmasında Louise mantosunun altında sakladığı karabinası ile yer aldı. Komünün yenilgisinin ardından yakalanıncaya kadar da silahını elinden bırakmayacaktı.</p>
<p>Louise Michel’in imzasını taşıyan “Anarşistler Bildirisi” onun yaşamına damga vuran belli başlı fikirleri yansıtmaktadır:</p>
<p>“Özgürlükten yanayız ve bunun, kökeni ve biçimi ne olursa olsun, ister dayatılmış, ister seçilmiş olsun, kralcı ya da cumhuriyetçi olsun herhangi bir iktidarın varlığıyla bağdaşmayacağına inanıyoruz… Eşitlik olmadan özgürlük olamaz!… Bizim istediğimiz eşitlik, özgürlüğün önkoşulu olan fiili eşitliktir.”</p>
<p>Louise Michel, Paris Komünü’nde yer almaktan yargılandı ve bir avukat tarafından savunulmayı reddetti. Kendi yaptığı savunmada şunları söyledi:</p>
<p>“Kendimi savunmak ve birilerinin beni savunmasını istemiyorum. Tüm varlığımla toplumsal devrime aitim ve bütün davranışlarımın sorumluluğunu kabul ediyorum. Yaptıklarımı bilerek ve isteyerek yaptım.”</p>
<p>Mahkeme başkanı son söz olarak söylemek istediği bir şey olup olmadığını sorduğunda ise;</p>
<p>“Kendini Savaş Konseyi diye adlandıran benim yargıcım olan heyetinizden…. tek isteğim yoldaşlarımın öldürüldüğü Satory meydanına gönderilmemdir. Beni de toplumunuzdan eksiltin. Zaten sizden bunu yapmanız isteniyor. Cumhuriyet savcısının hakkı var. Mademki özgürlük için çarpan her yüreğe bir parça kurşun nasip oluyor ben de hakkımı isterim.”</p>
<p>Ona sürgün cezası verdiler. Temyize gidip gitmeyeceği sorulduğunda, “Hayır bu kararı temyiz etmeyeceğim, ölüm cezasını tercih ederdim” yanıtını verdi.</p>
<p>Louise Michel’i Fransız Sömürgelerinden Yeni Kaledonya’ya (Kanakya’ya) gönderdiler. O sıra orada ayaklanma vardı. Louise Michel orada bulunduğu süre içinde sömürgeciliğe başkaldıran Kanaklarla dayanışma içinde oldu. Michel sürgün yıllarında da Kanak çocuklarının eğitimi ile ilgilendi.</p>
<p>1880 Kasımı’nda Paris’e döndükten sonra da mücadeleyi bırakmadı. Zatürreeden öleceği 1905 yılına kadar defalarca tutuklandı. Bazen işsizlerin mücadelesi içinde bazen anarşistlerin eylemlerinde boy gösterdi.</p>
<p>(<strong>“Kadınlar Sokakta” Sitesinden kısaltılarak alınmıştır.</strong>)</p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Louise Michel, Le Havre, Gaiety Music Hall’deki bir konferansı sırasında silahlı saldırıya uğradı ve başından ağır bir şekilde yaralandı. Saldırgan, Pierre Lucas adında, 32 yaşında bir Britanyalıydı. Karısı ve kendisi, Le Havre’deki bir dükkanda çok düşük ücretle çalışıyordu. Michel, karşıdevrimci propagandanın etkisi altında eyleme girişen bu kişinin mahkûm olması halinde ailesinin çok zor duruma düşeceği gerekçesiyle mahkemede onun aleyhinde ifade vermeyi reddetti. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Gün Zileli</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">8 Ocak 2012</span></p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="font-family: Times New Roman;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="font-family: Times New Roman; color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">        </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">    </span></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F08%2Flouise-michel-1830-1905%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/louise-michel-1830-1905/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Roboski (anti-pop, 2011)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/roboski-anti-pop-2011/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=roboski-anti-pop-2011</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/roboski-anti-pop-2011/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 14:54:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>
		<category><![CDATA[anti-pop]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4527</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/01/Roboski_anti-pop_2011.jpg"><img class="size-full wp-image-4530 alignnone" title="Roboski (anti-pop, 2011)" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/01/Roboski_anti-pop_2011.jpg" alt="" width="671" height="220" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F08%2Froboski-anti-pop-2011%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/roboski-anti-pop-2011/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavuz Alogan/Traji-Komik Değil, Sadece Komik!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 13:49:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4523</guid>
		<description><![CDATA[                                                      Yirmi altıncı genel kurmay başkanı çıkarıldığı mahkemede tutuklanmadan önce, kendisine yöneltilen terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasının “traji-komik” olduğunu söyledi. Yedi yüz bin kişilik bir ordunun komutanı, nasıl olurmuş da elindeki gücü kullanacak yerde,  terör örgütü kurarmış! General, bu sözlerle tarihe not düştü, olayın  vahametini halkına arz etti. Acaba kendisinin ve yüz otuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>                                            </p>
<p>         Yirmi altıncı genel kurmay başkanı çıkarıldığı mahkemede tutuklanmadan önce, kendisine yöneltilen terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasının “traji-komik” olduğunu söyledi. Yedi yüz bin kişilik bir ordunun komutanı, nasıl olurmuş da elindeki gücü kullanacak yerde,  terör örgütü kurarmış!</p>
<p>General, bu sözlerle tarihe not düştü, olayın  vahametini halkına arz etti. Acaba kendisinin ve yüz otuz yedi generalin başına geleni gerçekten anlamıyor mu, yoksa anlamazlıktan mı geliyor?</p>
<p>Göreve başladığı sırada Harp Akademileri’nde yaptığı  konuşmada bir “önyargı” tanımı yapmıştı: “Önyargı, bazı şeyleri bilmemek değil, kendi kendini  bilmemektir.”  Aynı konuşmasında kendi Kürt açılımını da sunmuş (“Terörist de neticede bir insandır”), Samuel Huntington’dan bahsetmiş ve Max Weber’den alıntılarla,    dinin “sosyolojik bir olgu” olduğunu göstermişti.</p>
<p>Fakat, hakkını teslim edelim, iki kritik soru sorarak hem  derin AKP’yi, hem de Hocaefendi Cemaati’ni karşısına almaktan  çekinmemişti. Birincisinde, “laiklik” sözcüğünü kullanmadan, “Dinin sosyal, ekonomik ve siyasi düzeni kısmen de olsa şekillendirmesi kabul edilebilir mi?”  diye sormuş; ikincisinde ise, doğrudan Cemaat’i hedef almıştı: “Din eksenli bazı cemaatleri, Anayasa’nın 24’üncü maddesine göre nereye koyacağız?”</p>
<p>         Yirmi beşinci komutan 27  Nisan muhtırasına rağmen Dolmabahçe’de  Başbakan’la “mezara kadar” açıklanmayacak bir tehdit-şantaj-uzlaşma anlaşması yapmış ve zırhlı makam aracına binerek olay yerinden uzaklaşmış, belki de iktidara bütün bu tutuklamaların kapısını açan bir veri tabanı bırakmıştı. </p>
<p>Entelektüel görünmeye çalışan, dünyayı Brüksel’deki NATO Karargâhı’ndan bakarak (belki biraz da Huntington okuyarak!) anlayan ve esas olarak bir askeri bürokrat olarak yetişen yirmi altıncısı, genel kurmay başkanı olduğu sırada   TSK’nın statüsünü korumaya,  sırtını ABD’ye dayayan rövanşist iktidarla bir denge durumu oluşturmaya niyetli gibi  görünüyordu. Sanki AKP’ye şöyle diyordu: “Ne size ne de dine karşıyız, ancak şu Fethullah Cemaati’ni paçamızdan çekin!” Fakat bir önceki komutanın açtığı kapı hükümetin cesaretini artırmıştı; kapıdan içeri ıslak imzalar, balyozlar, cami bombalamalar, lav silahları, “kâğıt parçaları”  girmeye başladı.   </p>
<p>Strateji belliydi: ABD, TSK’yı ideolojiden arındırarak Black Water şirketi gibi küresel bir vurucu güç olarak  yeniden örgütlemek istiyor ve bu amaçla “operasyon” yapıyordu.  “TSK’ya karşı sistematik ve asimetrik bir psikolojik savaş yürütülmektedir,” diyebildiğine göre, General de bu stratejiyi anlamış olmalıydı.  Bir karşı-stratejiyle tepki gösterebilirdi elbette. Fakat bunun için gerekli olan  “yüksek entelektüel kapasite”den, tarihsel derinlikten, dirayet ve cesaretten yoksundu.  Fakat o noktada TSK’nın statüsünü koruyamayacağını, bir denge durumu da yaratamayacağını muhtemelen anlamıştı.  Taktik düzeyde yapabileceği üç şey vardı: istifa etmek,  yirmi beşinci gibi  pazarlık yaparak kendisini kurtarmak ya da Hilmi Özkök gibi davranarak silah arkadaşlarını f-tipi yargının önüne atmak.</p>
<p>Bunların hiçbirini yapmadı.   Kendisine ait “önyargı” tanımındaki gibi,  bazı şeyleri ve bu arada kendini de bilmediğini ortaya koyarak, blöf yapmayı, “sert asker”i oynamayı tercih etti. Bursa’dan tehditler savurdu,  “kışlık dahili” üniformasını giyerek çıktığı Oruç Reis Fırkateyni’nden kükredi ve nihayet “borudur, kağıt parçasıdır,” dediği o talihsiz konuşmayı yaptı. Bütün bu gösterilerde arkasına üniformalı şahsiyetleri alarak, yurttaşlara 12 Eylül darbesini hatırlatan bir  toplu görüntü vermeyi de ihmal etmedi. Bizce en büyük hatası  buydu.</p>
<p>Yavaş yavaş sinirleri de bozuldu: tiz bir sesle, “insafsızlıktır, alçaklıktır!” diye bağırmaya başladı.  Bu arada generaller ve kuvvet komutanları  f-tipi savcıların önünden geçirilerek Silivri ve Metris istikametine sevk ediliyorlardı. Onun yerinde Napoleon Bonaparte olsaydı mesela, kılıcını çekip “Topçular, silah başına!” diye haykırır ve Direktuvar  yönetimini devirerek imparatorluğunu ilân ederdi. Fakat bizimkilerden böylesine frapan bir tavır beklemek yersiz olur.  Zira kendileri, Brüksel’deki NATO karargâhında yetişmemişlerse kuvvet komutanı olamamakta, sırma püsküllü oyuncak kılıçlarını bayramdan bayrama takmaktadırlar. Onlar bürokrat NATO askerleridir.  Onlara “Atatürk gibi olacaksınız’” diye haykırmak için aşırı “subjektif” olmak gerekir. Fenerbahçe ordu evinde havalı havalı dolaşmak varken   Atatürk gibi olmak niye?</p>
<p>Şaka bir yana, bu olayın öğrettiği bazı gerçekleri dikkatle değerlendirmemiz gerekir:</p>
<p>         Öncelikle, ABD-AKP marifetiyle,  Birinci Cumhuriyet’in kurucu felsefesiyle birlikte  ortadan kaldırıldığını, fakat henüz yerine yeni bir şey konulamadığı için  bir türbülansa ve geçiş dönemine girildiğini söyleyebiliriz. Belirsizliğe rağmen, geri dönüş  (1930’lara, 1960’lara, hatta 1990’lara) imkânsızdır. Fakat  sadece bir Anayasa’yla  yeni bir cumhuriyet kurmak da  mümkün değildir. Yeni  cumhuriyetler hep büyük mücadelelerle, kanlı iç savaşlarla kurulmuştur.</p>
<p>         İkincisi, “milli ordu direnir” sloganının   sadece bir temenni olduğu anlaşılmıştır. Ordu “milli” değildir; içindeki münferit unsurlara rağmen bir  bütün olarak bakıldığında Kemalist bile değildir. Ordu, bütün askeri darbelerin döne döne kanıtladığı gibi, bir NATO ordusudur. Sahra talimnamelerinden teçhizatına ve teknolojisine, hatta üniformasına kadar, bütün alâmetleri, olanca imkân ve kabiliyetleriyle NATO’ya bağlıdır.  Bu katı çizgiye ters düşen bütün subaylar 1960’da, 1971’de ve 1980’de tasfiye edilmiştir.   Şimdilerde de “Avrasya” konseptine eğilim gösterdiğinden kuşkulanılan bütün üniformalılar, rütbelerine bakılmaksızın ve uydurma davalarla birbirine bağlanarak tasfiye edilmektedir.       </p>
<p>         Bu iki  maddeden, sosyalistlerin asker düşmanı oldukları ve kategorik olarak bütün üniformalıları dışlamaları  gerektiği sonucu çıkarılamaz. Askerler de sosyalist ve devrimci olabilirler, en azından yaşadıklarından bazı sonuçlar çıkararak dönüşebilirler. Şans vermek gerekir.  Kiangsi Sovyetleri’nin askeri komutanı ve Mao Zedung’un savaş komiseri Çu-teh; Ekim Devrimi’nde Petrograd’ın ele geçirilmesini sağlayan Topçu Albay  Valden; Rusya’da İç savaş sırasında  Batı Ordusu Komutanı General Tuhaçevskiy; 1974’te Karanfil Devrimi’ni gerçekleştirenler, Türkiye’ye geçici bir Rönesans yaşatan 1961 Anayasası’nı yaptıranlar, Büyükanıt ve Başbuğ gibi olmamakla birlikte hep profesyonel askerlerdi. Venezuela’da Devrimci Bolivar Hareketi’ni kuranlar da askerdi. Askerler de dönüşürler. Yeter ki mücadele eden, dikkate alınan, kitle tabanıyla bir güç olarak varlığını ortaya koyan devrimci  bir sosyalist hareket olsun.</p>
<p>         Generaller tutuklanıyor, demokrasi geliyor diye zil takıp oynamak bize düşmez. Askere yakın olmak imama yakın olmaktan iyidir. Hatta cehenneme direk olmak bile Allah’ın kulu,  cemaatlerin ve tarikatların kölesi olmaktan iyidir.</p>
<p>         Netice olarak, Başbuğ’un  siyaseten tevkif edilmesi elbette tarihsel önemi olan bir olaydır. Fakat bizzat iddia ettiği gibi traji-komik değildir. Hilmi Özkök’ten, hatta İ. H. Karadayı’dan itibaren  göreve gelen ve bazılarının yakın gelecekte hapsi boylayacağı anlaşılan  genel  kurmay başkanlarının, bütün iddia ve çalımlarına rağmen, Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerinin elinde düştükleri hale bakıldığında ortaya sadece komik bir  manzara çıkmaktadır. Çaresizlik içinde debelenme ve beceriksizlik, komedi türünün önemli unsurlarından biridir. Trajedi daha ağır oynanır.          <a href="mailto:yalogan@gmail.com"><span style="color: #0000ff;">yalogan@gmail.com</span></a> 08.01.2012</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F08%2Fyavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alexandros Panagulis (1939-1976)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/alexandros-panagulis-1939-1976/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=alexandros-panagulis-1939-1976</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/alexandros-panagulis-1939-1976/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 20:16:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Portreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4513</guid>
		<description><![CDATA[Babası Yunan ordusunda subaydı. Teknik Üniversite’de okudu ve elektrik mühendisi oldu. Gençlik yıllarında Papaendru taraftarı Hellenik Demokratik Gençlik örgütünün üyesiydi. 1967 yılında iktidara gelen Albaylar Cuntası’na karşı aktif bir şekilde mücadele etti. Askerden kaçıp “Ulusal Direniş” hareketini kurdu. 13 Ağustos 1968’de, cunta lideri Papadopulos’a karşı suikast teşebbüsünden dolayı tutuklandı. Tutuklandıktan sonraki şu sözleri ünlüdür: “Ben [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Babası Yunan ordusunda subaydı. Teknik Üniversite’de okudu ve elektrik mühendisi oldu. Gençlik yıllarında Papaendru taraftarı Hellenik Demokratik Gençlik örgütünün üyesiydi.<br />
1967 yılında iktidara gelen Albaylar Cuntası’na karşı aktif bir şekilde mücadele etti. Askerden kaçıp “Ulusal Direniş” hareketini kurdu. 13 Ağustos 1968’de, cunta lideri Papadopulos’a karşı suikast teşebbüsünden dolayı tutuklandı. Tutuklandıktan sonraki şu sözleri ünlüdür: “Ben bir insanı öldürmek istemedim. Öldürmek istediğim bir tirandı.” Ağır işkenceye uğradı. Aynı yıl yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Fakat uluslararası baskı nedeniyle cunta ölüm cezasını müebbet hapse çevirdi ve Panagulis’i Bogiati askeri Hapishanesinde tuttu. 1969 yılı ortasında hapisten kaçtı, fakat yeniden yakalandı. Aynı hapishanede bu sefer, üç yıla yakın bir süre tabutluk gibi bir hücrede tutuldu. Defalarca kaçmaya teşebbüs etti, fakat başarısız oldu.<br />
Cunta’ya af talebinde bulunmayı reddetti. Rejimi liberalleştirmeye çalışan Cunta, 1973 Ağustos’unda tüm politik mahkûmlar için genel af ilan etti. Panagulis, Cunta’ya karşı mücadeleye devam etmek üzere, İtalya’nın Floransa şehrine, sevgilisi, gazeteci Oriana Fallaci’nin yanına gitti. Fallaci, Panagulis’in ölümünden sonra, Türkçeye Bir insan adıyla çevrilen biyografisini kaleme aldı.<br />
Cunta’nın devrilmesinden sonra, 1974 yılında Merkez Partisi’nden milletvekili seçildi. Parlamentodayken, birçok tanınmış politikacının Cunta’yla gizlice işbirliği yaptığını açıkladı. Sonunda parti liderliğiyle çatışmasından dolayı partisinden istifa etti. O zamanki Savunma Bakanı Evangelos Averoff’un gizli bir Cunta işbirlikçisi olduğu noktası üzerinde ısrarla durdu. Bu açıklamalarından dolayı ölüm tehditleri aldığını açıkladı.<br />
1 Mayıs 1976 günü, hayli kuşkulu bir trafik kazasında, 37 yaşında hayatını kaybetti. Bu kaza olmasaydı, iki gün sonra Cunta’nın Askeri Polis Örgütü (EAT-ESA) ilgili bir takım belgeleri açıklayacaktı. Panagulis’teki bu dosya ve belgeler bir daha asla su yüzüne çıkmadı. (İngilizce Wikipedia’dan kısaltılarak çevrilmiştir.)<br />
Oriana Fallaci, kitabında, Panagulis’in, Cunta’nın devrilmesinden sonra yargılanan işkencecilerini teşhis etmeyi, aleyhlerinde ifade vermeyi ve suçlamayı reddettiğini anlatır.</p>
<p>Gün Zileli<br />
7 Ocak 2011<br />
www.gunzileli.com<br />
gunzileli@hotmail.com
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F07%2Falexandros-panagulis-1939-1976%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/alexandros-panagulis-1939-1976/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>30</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Yılmaz/Pedo-Politik Bir Fotoğraf Albümü</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 19:03:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4510</guid>
		<description><![CDATA[      07 Ocak 2012 Geçenlerde twitter’da takip listemde olan bir kullanıcının paylaştığı bir Che Guevara fotoğrafı dikkatimi çekti. İlk kez gördüğüm bu fotoğrafta Che çocuklarla dans ediyordu. Anlaşılan üstteki kompozisyon bir Eğitim-Sen şubesine ait. Fotoğrafa iliştirilen alıntı, kartonun rengi birlikte sıcak bir görüntü çiziyor. Bu resme bakarken aklıma Ertuğrul Kürkçü’nün seçim döneminde, yanılmıyorsam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="nav-above">
<div> </div>
<div> </div>
</div>
<div>
<div>
<h1> </h1>
<div>
<p>07 Ocak 2012</p>
</div>
<p>Geçenlerde twitter’da takip listemde olan bir kullanıcının paylaştığı bir Che Guevara fotoğrafı dikkatimi çekti. İlk kez gördüğüm bu fotoğrafta Che çocuklarla dans ediyordu.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/che-00.jpg"><img title="che 00" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/che-00.jpg?w=630&amp;h=472" alt="" width="630" height="472" /></a></p>
<p>Anlaşılan üstteki kompozisyon bir Eğitim-Sen şubesine ait. Fotoğrafa iliştirilen alıntı, kartonun rengi birlikte sıcak bir görüntü çiziyor. Bu resme bakarken aklıma Ertuğrul Kürkçü’nün seçim döneminde, yanılmıyorsam memleketim Mersin’de çekilen bir fotoğrafı geldi.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ertuc49frul-kc3bcrkc3a7c3bc.jpg"><img title="ertuc49frul-kc3bcrkc3a7c3bc" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ertuc49frul-kc3bcrkc3a7c3bc.jpg?w=630&amp;h=418" alt="" width="630" height="418" /></a></p>
<p>En az ilki kadar sıcak ve hiç kuşkusuz ilki kadar spontan bir fotoğraf. O günlerde twitter ve benzeri sosyal ağlarda çok olumlu karşılık bulduğunu hatırlıyorum. Her iki fotoğraf da gücünü hiç kuşkusuz çocuklardan alıyor. Gelecek, umut, içtenlik, neşe, saflık, temizlik, canlılık vb. gibi olumlu çağrışımları var. (Postun selameti açısından Haneke’nin Das weiße Band’ını şimdilik görmezden geliyorum.)</p>
<p>Çağrışım cazibesine karşı koymanın çok güç olduğu bir zihinsel tepki biçimi. Politik figür ve çocuk temalı iki baklayı uç uca ekleyince hemen bir üçüncüsü onlara yanaşıveriyor ve küçük bir zincir meydana geliyor. ”Bütün politikacılar aynı” gibisinden sığ bir tavır peşinde değilim. Baştan onu belirteyim. Ancak bu baklalarda ortak bir şeylerin olduğu da kesin.</p>
<p>Kuzey Koreli Kim-Jong İl’in ölümü ve sonrasında bir kez daha dolaşıma giren fotoğraf ve resimleri de çağrışım yoluyla kafamdaki bu zincire gayriihtiyari ekleniverdi. Kim’i çocuklarla bir arada gösteren bazı çalışmalar olduğunu hatırlıyordum. Stalin ve Mao’nun da aynı tema içerisinde resmedildiği tabloların olduğunu zaten biliyordum. Yani pedo-politik bir fotoğraf albümü oluşturmak için epey bir malzeme var.</p>
<p>Bu albümde yer alan politik figürlerin hepsi çocukları seviyor anlaşılan. Hollandalı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Party_for_Neighbourly_Love,_Freedom,_and_Diversity">PVND</a> üyelerinin beslediği türden bir sevgi değil bu elbet. Ancak yine de üzerinde düşünmeye değer gibi geliyor bana. Özellikle yukarıda bahsettiğim ortaklık hususunu. Zamanında bu fotoğrafların, resimlerin tüketicisi olmuş (ve bazı yerlerde hâlâ da olan) kitlenin politikayla ve figürlerin de hitap ettikleri kitlelerle ilişkisine dair enteresan ipuçları sunuyorlar gibi sanki.</p>
<p>***</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/doc_196_10-10-12-1802.jpg"><img title="doc_196_10-10-12-1802" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/doc_196_10-10-12-1802.jpg?w=630&amp;h=464" alt="" width="630" height="464" /></a></p>
<p>Kim İl Sung ve Kim Jong İl. Yehova Şahitleri’nin kitaplarındaki cennet tasvirlerini andırıyor.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/p1010471.jpg"><img title="P1010471" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/p1010471.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Stalin. Sağdaki çocuğun kıyafetine dikkat. Saç örgüsünün şekline bakılırsa en arkadaki kız çocuğu da muhtemelen Özbek.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-34.jpeg"><img title="element-678184-misc-34" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-34.jpeg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Rus “izba”sında eskiden ikonların durduğu yerde şimdi Stalin portreleri asılı. Çünkü:</p>
<p>“Alman işgalcilerinin hakimiyetinden kurtulduğumuz o mutlu günde, Sovyet insanlarının sınırsız minnettarlığın ve sevginin ifadesi olan ilk sözler kardeşimiz ve babamız, vatanımızın özgürlüğü ve bağımsızlığı uğruna mücadelemizin örgütleyicisi Yoldaş Stalin’edir.”</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-37.jpeg"><img title="element-678184-misc-37" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-37.jpeg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>“Mutlu geçen bir çocukluk için canımız Stalin’e teşekkürler!”</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/49585_or.jpg"><img title="49585_or" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/49585_or.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Efsane bir fotoğraf. Stalin ve Gelya. Yani Engelsina Markizova (evlendikten sonra Çeşkova). Buryat-Moğol Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti halk komiserlerinden Ardan Markizov’un kızı. 1936 tarihli bu fotoğraf üstteki afişte yer alan “Mutlu geçen çocukluğumuz için teşekkürler!” konseptli propaganda çalışmalarında bol bol kullanılmış. Hatta fotoğraftan yola çıkılarak tam 3 milyon kopya halinde dökülmüş “Stalin ve Mamlakat” adlı bir heykel bile var. (Heykeldeki kız bariz bir şekilde Gelya iken adı niye Memleket peki? Cevabı bir sonraki resimde.)</p>
<p>Gelya’nın babası bu fotoğraftan bir yıl sonra tutuklandı. Karşıdevrimci “panmoğol” bir örgütün üyesi ve Japon casusu olmaktan hüküm giydi, kurşuna dizildi. Bir süre sonra da annesi tutuklanarak Gelya ve büyük kardeşiyle birlikte Kazakistan’da bir toplama kampına gönderildi. Adını Friedrich Engels’ten alan bu küçük kız, büyüdü, şarkiyatçı oldu. 2004 senesinde Antalya’da öldü.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mamlakat.jpg"><img title="mamlakat" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mamlakat.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Stalin ve Mamlakat.  Boris Vselovodoviç’e ait 1935 tarihli bir fotoğraf. Fotoğraftaki kız Mamlakat Nahangova. Tacik ilkokul öğrencisi. Bir Stahanovist. 11 yaşındayken hasat sırasında gösterdiği üstün başarıdan ötürü Lenin Nişanı’yla ödüllendirilmiş. Fotoğraf bunun şerefine. Mamlakat  bugün hâlâ hayatta. Fotoğrafı ilginç kılansa şu. Sovyet propaganda makinesi Gelya’nın Stalin’le olan fotoğrafını her yerde harıl harıl işlerken, Vladivostok’tan Kaliningrad’a dek her okula en az bir tane heykelini dikerken, 1937′de aniden babasının “halk düşmanı” olduğu ortaya çıkıyor. Ve propaganda makinesi bir an için duraklıyor. Eldeki o kadar malzeme ne olacak? Resimler, heykeller… Çözüm gecikmiyor. Gelya’nın fotoğrafından ilhamla dökülen heykelin adı “Stalin ve Mamlakat” olarak değiştiriliyor. İşte heykelin bir kopyası:</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/stalin-i-gelya.jpg"><img title="Stalin-i-Gelya" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/stalin-i-gelya.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Heykeli döken heykeltıraş Georgi Lavrov’un da 1938′de Stalin’e suikast girişiminde bulunmak suçlamasıyla tutklanıp gulaga gönderildiğini söylersem kimse şaşırmaz sanırım.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lenin.jpg"><img title="lenin" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lenin.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Lenin. Tablo 1950 tarihli. Anna Suvorova imzalı.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/002h74ta.jpg"><img title="002h74ta" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/002h74ta.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Lenin ve Krupskaya. V.Snopov’un 1964 tarihli çalışması. Soldaki çocuğun başındaki budyonofka ve sopa-kılıca dikkat. Sağda da ünlü mavi defter. Lenin ve çocuk temalı resimlerde tekrar eden motifleri görmek isteyenler için <a href="http://vespig.wordpress.com/2011/09/26/%D0%BB%D0%B5%D0%BD%D0%B8%D0%BD-%D0%B8-%D0%B4%D0%B5%D1%82%D0%B8-%D0%B8%D0%B4%D0%B8%D0%BB%D0%BB%D0%B8%D1%87%D0%B5%D1%81%D0%BA%D0%B8%D0%B5-%D0%BA%D0%B0%D1%80%D1%82%D0%B8%D0%BD%D0%BA%D0%B8/">şu adreste</a> birkaç tane daha var.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/6a0128773aba66970c0134841774bc970c-800wi.jpg"><img title="6a0128773aba66970c0134841774bc970c-800wi" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/6a0128773aba66970c0134841774bc970c-800wi.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Başkan Mao. Poster muhtemelen “Kültür Devrimi” döneminden. İçinde çocuk var diye buraya aldım ama şimdi bir kez daha bakınca tereddütte kaldım. Bunlar galiba yetişkinler. Ya Mao dev cüsseli bir adam, ya da etrafındaki insanlar fazla minyon. Ressam “Mao bizim babamız, hepimiz elinde büyüdük,” demek istiyor da olabilir.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/maostalinheroeskids.jpg"><img title="MAOSTALINheroesKIDs" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/maostalinheroeskids.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Çinli çocuklar Mao ve Stalin posterleriyle yürüyüş yapıyor.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mao-waving-children.jpg"><img title="Mao-waving-children" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mao-waving-children.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Mao, o kadar da cüsseli değilmiş demek ki. Ancak kompozisyona diyecek yok. Fevkalade.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ho-chi-minh-museum4.jpg"><img title="Ho Chi MInh Museum4" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ho-chi-minh-museum4.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Ho Amca. Albüme aldıklarım arasında bence açık ara en iyisi bu fotoğraf. Diş macunu veya mısır gevreği reklamcılarını kıskandıracak kadar başarılı. Ho, artık nasıl bir ışık yayıyorsa çocuklar resmen kendinden geçmiş.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/scan0047_thumb8.jpg"><img title="scan0047_thumb[8]" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/scan0047_thumb8.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Vietnamlılar bu işi gerçekten iyi biliyor. Türün en iyilerinden biri.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/25ee26f7_leidersgp10.jpg"><img title="25ee26f7_LeidersGP10" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/25ee26f7_leidersgp10.jpg?w=630&amp;h=420" alt="" width="630" height="420" /></a></p>
<p>Bu da en kötülerinden. Pol Pot. (Bir sitede bu çocukların kendi torunları olduğu yazılı. Eğer öyle ise görmezden gelebilirsiniz. İnsanların kendi çocuklarıyla çektirdikleri fotoğraflar ilgi alanımızın dışında.)</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/cheincongo1965.jpg"><img title="CheInCongo1965" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/cheincongo1965.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>1965′te Kongo’da çekilmiş bir Che Guevara fotoğrafı.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/communist-316x422.jpg"><img title="Communist-316x422" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/communist-316x422.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Bu da bir ihtimal üstteki fotoğraftan ilhamla, yanılmıyorsam Havana’da dikilmiş bir heykel. Che biraz zayıflamış, çocuğun saçları uzamış, yüzü Latinoamerikanlaşmış.</p>
<p><iframe src="http://www.youtube.com/embed/_BdwyUzHQkg?version=3&amp;rel=1&amp;fs=1&amp;showsearch=0&amp;showinfo=1&amp;iv_load_policy=1&amp;wmode=transparent" frameborder="0" width="630" height="385"></iframe>Favorim Ho Amca’nın fotoğrafı demiştim ama bu 1 Mayıs videosunun yanında her şey sönük kaldı. Pedo-politikanın şahı Enver Hoca’yı takdim ediyorum. 1970′ler olduğuna göre Arnavutluk Emek Partisi tarihinin fantastik figürlerinden Mehmet Şehu da orada bir yerde olmalı ama çok iyi bildiğim bir yüz olmadığı için kesin konuşamıyorum.</p>
<p>(Yorumlarda okuyacağınız üzere posta Tito’nun fotoğraflarını eklemem yönünde bir öneri geldi. Ancak nedense ben uygun bir parça bulamadım. Bununla birlikte, yazı dışarıdan katkılara açıktır. Bulan varsa, yazsın, ekleyelim.)</p>
<p>***</p>
<p>Şimdi de “suyun karşı yakası”.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitler-with-children.jpg"><img title="hitler-with-children" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitler-with-children.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Adolf Hitler. Hazırlıksız çekilmiş bir fotoğraf olsa gerek ki çocuklar aryen aryen ışıldayamamış.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitlerchildren.jpg"><img title="Hitlerchildren" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitlerchildren.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Nispeten daha başarılı bir fotoğraf.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-42.jpeg"><img title="element-678184-misc-42" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-42.jpeg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Tanıdık bir kompozisyon. “Çocuklar, Führer hakkında ne biliyorsunuz?” kitabının kapağı. 1933 tarihli. İçeriğine göz atmak isteyenler için link <a href="http://www.usmbooks.com/nazi_school_book_2.html">şu</a>. Özellikle iç kapakta solda yer alan resim çok dikkat çekici.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/447_002.jpg"><img title="447_002" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/447_002.jpg?w=630&amp;h=469" alt="" width="630" height="469" /></a></p>
<p>Can Yücel’in dediği gibi “Her Boydan”.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/benito-mussolini-ama-molto-i-bambini.jpg"><img title="benito-mussolini-ama-molto-i-bambini" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/benito-mussolini-ama-molto-i-bambini.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>“Benito Mussolini çocukları çok sever. İtalya’nın çocukları da il Duce’yi çok sever… Yaşasın İl Duce… Duce’ye selam.”</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lovato05.jpg"><img title="lovato05" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lovato05.jpg?w=630&amp;h=402" alt="" width="630" height="402" /></a></p>
<p>Albümün nadide örneklerinden biri. 1939′da G. Simeoni Montebelluna tarafından bir yaz kampında çekilmiş. M, muhtemelen Mussolini’nin M’si ama çocukların suratı asık. Keratalar, hani hepiniz seviyordu Duce’yi?</p>
<p>***</p>
<p>Ve bizim memleket…</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/on-lira.jpg"><img title="on lira" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/on-lira.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Bu banknotu hatırlayanlar? Pedo-politikayı bu banknottaki çizim kadar iyi anlatan bir parça ben görmedim Ata’nın gerçek fotoğrafları arasında. Büyük olasılıkla hayali bir çizim. (Bu çizime temel teşkil etmiş bir fotoğraf varsa da ben bilmiyorum. Bilenler yazarsa yazıya seve seve eklerim.) Bir devlet belgesi olarak banknot üzerinde yer alması bu çizimi daha da manidar kılıyor.</p>
<p>***</p>
<p>Peki ya bugün? Günümüzün politik figürlerinin çocuklarla arası nasıl? Internet Haber sizin için araştırmış:</p>
<p><a href="http://www.internethaber.com/liderler-de-cocuklarin-yaninda-resmi-duramiyor-foto-galerisi-20431.htm">“Liderler de çocukların yanında resmi duramıyor.”</a></p>
<p>Bu fotoğrafların üsttekiler kadar kalıcı ve etkili olmadığı bir gerçek. Bugün ortalama bir politikacının çocuklu bir fotoğraftan beklentisi, bundan elli yıl öncesine göre epey azalmış durumdadır diye düşünüyorum. Belki iktidar olma paradigmalarındaki değişim yüzünden, belki de iletişim araçlarındaki farklılaşma, çeşitlenme ve zenginleşmeden ötürü.</p>
<p>***</p>
<p>Beyaz Kurdele’yi resme dahil edebilirim artık. Filmi izleyenler hatırlayacaktır, Haneke’nin çocukları yukarıdakiler kadar uysal ve sevimli değildir. Hatta tekinsizdir, ürkütücüdür, belalıdır. Bu yönüyle Amerikan ve Japon korku filmlerindeki çocuk figürlerini andırır. İzleyenler bilir, bu tip filmlerde çocuk demek, hele şarkı türkü söylüyor, ya da tek başına bir yerde oyun oynuyorsa yakında birilerinin başı fena hâlde derde girecek demektir. Elm Sokağı’ndaki kızların tekerlemesini hatırlamayan yoktur sanırım:</p>
<p>One, two, Freddy’s coming for you.<br />
Three, four, better lock your door.<br />
Five, six, grab your crucifix.<br />
Seven, eight, gonna stay up late.<br />
Nine, ten, never sleep again.</p>
<p>Albümdeki fotoğrafların, tabloların, posterlerin üretildiği ülkelerin halkları bu görsellere nasıl tepki vermiştir, algılarında nasıl bir yer etmiştir bilmiyorum. Ancak elli – altmış yıl ötesinden bakan bugünün insanı muhtemelen daha mesafelidir. Liderin, idolün kucağında çocuk varsa birilerinin başının fena hâlde dertte olduğunu en azından bazıları bugün öğrenmişlerdir diye tahmin ediyorum.</p>
<p>Dokuz on, uykuya son.</p>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F07%2Fmustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güncelleme/Mehmet Ağar Neden Tutuklanmayacak?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 17:34:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden Güncel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4506</guid>
		<description><![CDATA[Konunun güncelliği ve önemi dolayısıyla iki yıl önce yayımlanmış bu yazıyı buraya yeniden alıyorum. G.Z. &#160; Bir arkadaşımla dün gece sohbet ederken, bana bilgisayarını açıp Taraf gazetesinden Neşe Düzel&#8217;in Radikal&#8216;in liberal yazarlarından Avni Özgürel&#8217;le (Zaman yazarı ve Fetullahçı liberal Mümtaz Er Türköne ve Ergenekon davasının hazırlayıcılarından, Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar&#8217;ın da Avni Özgürel gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Konunun güncelliği ve önemi dolayısıyla iki yıl önce yayımlanmış bu yazıyı buraya yeniden alıyorum. G.Z.</strong></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir arkadaşımla dün gece sohbet ederken, bana bilgisayarını açıp <em>Taraf </em>gazetesinden Neşe Düzel&#8217;in <em>Radikal</em>&#8216;in liberal yazarlarından Avni Özgürel&#8217;le (<em>Zaman </em>yazarı ve Fetullahçı liberal Mümtaz Er Türköne ve Ergenekon davasının hazırlayıcılarından, <em>Star </em>gazetesi yazarı Şamil Tayyar&#8217;ın da Avni Özgürel gibi eski MHP&#8217;li olduklarını ondan öğrendim) yaptığı bir röportajdan parçalar okudu. Bu röportajda Avni Özgürel, 1960&#8242;lı yıllarda milliyetçi gençlerden olduğunu anlatıyor ve Kuvayi Milliye derneğinden söz ediyordu. <strong><em>Kuvayi Milliye</em></strong> adını duyunca birden kulaklarım dikildi. Tam 44 yıl öncesine, 1965 yılının ilkbaharına gittim.</p>
<p><em>Yarılma</em>&#8216;da uzunca (s. 183-188) anlatmıştım, 1965 yılında, milliyetçilerle solcuların ilk sokak çatışmaları olarak görülebilecek <em>Dönüşüm </em>olaylarını. <em>Dönüşüm</em>, TİP&#8217;li ve FKF&#8217;li gençlerin çıkarttığı bir dergiydi ve solcu gençler bu dergiyi Kızılay&#8217;da topluca satıyordu. Milliyetçi-faşist eğilimli gençler bize karşı saldırıya geçmiş, ama ilk günlerde püskürtülmüşlerdi. Bunun üzerine, AP eğilimli <em>Zafer </em>gazetesinin sahibi Muammer Kıraner tarafından mali bakımdan desteklenen bu aşırı sağcı gençler (Avni Özgürel&#8217;in anlatığına göre MİT tarafından da destekleniyorlarmış) 2. Kuvayi Milliye Derneği diye bir dernek kurup bu adla bir de yayın çıkardılar. Biz <em>Dönüşüm</em>&#8216;ü Sergen Pastanesinin önünde satarken, onlar da rakip grup olarak Piknik&#8217;in önünü seçmişlerdi. Ve bir gün &#8220;Kuvayi Milliyeciler&#8221; sivil polisin desteğinde bize karşı şiddetli bir saldırıya geçti, büyük çatışmalar çıktı. Bunun ayrıntılarını <em>Yarılma</em>&#8216;da anlatıyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha sonra bu aşırı sağcı gençler, Alpaslan Türkeş&#8217;in başkanlığını yaptığı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) adlı partinin etrafında toplandı ve &#8220;komanda&#8221; adı verilen bir paramiliter örgütlenmeye giderek solcu gençlere karşı saldırılarını sürdürdü. Daha sonraki MHP ve Ülkü Ocakları hareketi buradan kaynaklanır.</p>
<p>Bu aşırı sağcı gençler hangi topraktan besleniyordu? Bunlar, büyük çoğunlukla Orta Anadolu&#8217;nun dindar, müteassıp ailelerinden gelen gençlerdi. İleri şehir kültürüne karşı bağnaz tepkileri onları vur kırcı, cinsiyetçi, ırkçı ve dinci bir yöne sürüklüyordu. Devlet ve MİT arkalarındaydı. Daha sonra kendini ayrı bir siyasi mecrada örgütleyecek dincilik de arkalarındaydı. Solcu gençlere karşı ilk cinayetler (örneğin Battal Mehetoğlu) bu dinciler tarafından işlenmişti ve zaten ülkücü gençlerle dinci gençleri ideolojik yönelimleri ve saldırganlıkları açısından ayırt etmek o kadar kolay değildi.</p>
<p>Dinsel taassuptan ve kıyıcılıktan büyük bir ideolojik destek alan ülkücü hareket, 1970&#8242;li yıllarda MHP çatısı altında tam bir paramiliter sokak gücü olarak sola karşı terör eylemlerine girişti. Tabii ki arkasında yine MİT ve Devlet vardı.</p>
<p>Bu paramiliter güç, 1980 darbesinden sonra devlet tarafından, artık işlevini yaptığı gerekçesiyle bir miktar arka plana itildiyse de her zaman yedekte tutuldu. Nitekim, ülkücü katillerden Abdullah Çatlı gibileri, doğrudan MİT tarafından Ermeni ASALA örgütüne karşı gayrinizami savaşa seferber edildi.</p>
<p>Keza, doğrudan ülkücü hareket değilse de, ülkücü hareketin tetikçileri, 1980&#8242;li yıllarda, devletin, Kürtlere ve silahlı eylemlere girişen sol kesimlere karşı yürüttüğü gayrinizami savaşta kullanıldı.</p>
<p>1990&#8242;lı yıllarda, o zamanın merkez sağ iktidarının başbakanı Tansu Çiller, Kürtlere karşı yürütülen illegal ve gayrinizami savaşın örgütlenmesinde, bizzat o zamanki Emniyet Müdürü ve daha sonra İçişleri Bakanı olacak Mehmet Ağar&#8217;ı görevlendirdi.</p>
<p>Mehmet Ağar&#8217;ın ideolojisi, aşırı sağcı paramiliter örgütlenmenin beşiği olan ırkçı ve dinci orta Anadolu taassubunun ta kendisiydi. Üstelik bu şahsiyet, bu aşırı sağcı ideolojisini, ülkücüleri bile geride bırakan bir devlet sadakatiyle aşılamıştı. &#8220;Devlet bize görev verir, yaparız. Dur der dururuz.&#8221;</p>
<p>Susurluk denen olayın gerisindeki en önemli örgütleyici şahıs,  resmi görevlerinin arkasına sığınan ve bundan yararlanan Mehmet Ağar&#8217;dır. Mehmet Ağar&#8217;ın, Çatlı&#8217;ya kimliklerini temin etmekten tutun, faili meçhul cinayetleri örgütlemeye, emniyetin silahlarını gayrinizami savaşa seferber etmeye kadar birçok suçun örgütleyicisi olduğu Susurluk sürecinde ayan beyan ortaya çıktığı halde Mehmet Ağar&#8217;a dokunulamadı. Neden? Çünkü Mehmet Ağar&#8217;a dokunmak, devletin önemli illegal kollarından birini oluşturan Anadolu aşırı sağcılığına ve doğrudan ülkücü harekete dokunmak anlamına gelecekti. Üstelik bu şahıs ülkücülerden de geniş ve yaygın bir aşırı sağcı, dinci örgütlenmeyle derin bağlara sahipti: Fetullahçı cemaat.</p>
<p>Ergenekon davası dolayısıyla insanların zihinlerinin ve belleklerinin Susurluk&#8217;a kayması, hele İbrahim Şahin gibi bir Susurluk sanığının tutuklanmasından dolayı gayet doğaldır. Madem ki paşalar ve Susurluk sanıkları da tutuklanmaya başlamıştır, Susurluk&#8217;un baş sanığı olması gereken Mehmet Ağar neden tutuklanmasın?</p>
<p>Oysa bu boş bir beklentidir. Emekli olmuş ya da olmamış paşaların tutuklanmasını pek fazla önemseyen arkadaşlara şunu hatırlatmak isterim: Ordu bir kurumdur ve bu kurum şahıslarla bağlı değildir. Yani kuruma dokunulmadığı sürece o kurumun içinde yer almış en yüksek rütbelilerin bile tutuklanmasının çok büyük bir önemi yoktur. İzmir suikastında da en itibarlı paşalar tutuklanmıştı.</p>
<p>Mehmet Ağar öyle midir ya! Mehmet Ağar başlı başına bir kurumdur. Mehmet Ağar&#8217;ı tutuklamak, tüm Anadolu aşırı sağını tutuklamak, yakın mazisi (Nihal Atsızlara kadar gitmeyelim) 45 yılı bulan ülkücü-dinci hareketi tutuklamak anlamına gelir. Keza Mehmet Ağar&#8217;ı tutuklamak, bugün pek liberal bir kılığa girmiş aşırı sağcı Fetullah Gülen cemaatini ve Mehmet Ağar&#8217;ınkinden pek farklı bir ideolojiye sahip olmayan AKP önderlerini hedef almak anlamına gelir. En sonuncusu ise, Mehmet Ağar&#8217;ı tutuklamak, bu şahsın, devletin işlediği sayısız faili meçhul cinayeti ve bunun ardındaki devlet güçlerini açıklaması anlamına gelecektir ki, devlet bunu göze alamaz. AKP hükümeti de göze alamaz. Mehmet Ağar&#8217;lar, bugün AKP&#8217;nin şahsında en azından ideolojik iktidar konumundadır.</p>
<p>Son olarak şunu iddia edeceğim: Halkın içinde derin kökler salamamış ulusalcı-Kemalist kanat, bir kaçak akım olarak devlet tarafından rahatlıkla harcanabilir (elbette bu, devletin kemalist belkemiğini oluşturan ordunun da tasfiyesi anlamına gelmemek üzere). Ama bugün AKP&#8217;nin şahsında iktidar olan merkez-sağ&#8217;ın ve aynı zamanda devletin en önemli dayanağı ve fideliği ırkçı-dinci Anadolu aşırı sağcılığının  başta gelen temsilcilerini devlet eliyle tasfiye etmek mümkün değildir. Daha doğrusu şöyle diyelim: Eğer Genel kurmay Başkanı tutuklanırsa, Mehmet Ağar da tutuklanır. Tabii bu, ham hayaldir. Devletin kendini tutuklaması gibi bir şeydir.</p>
<p>Bu yüzden Anadolu aşırı sağcılığının ve devletsel illegal savaşın en önemli temsilcilerinden Mehmet Ağar asla ve asla tutuklanmayacaktır. Bu tür beklentiler boşunadır.</p>
<p>Demirel, vaktiyle, boşuna, &#8220;bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz&#8221; dememiştir.</p>
<p>Gün Zileli<br />
1 Şubat 2009</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F06%2Fguncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Suçları Ayarlama Enstitüsü”</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/%e2%80%9csuclari-ayarlama-enstitusu%e2%80%9d/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259csuclari-ayarlama-enstitusu%25e2%2580%259d</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/%e2%80%9csuclari-ayarlama-enstitusu%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 08:43:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4496</guid>
		<description><![CDATA[  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o harika ironik romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bir fırsatını bulursam bugünlerde yeniden okumak istiyorum. Bu romanın bir sahnesi hiç aklımdan çıkmaz. Kentte bir “Saatleri Ayarlama enstitüsü” kurulmuştur. Bu Enstitü’nün görevlilerinin görevi kenti dolaşarak saatlerin doğru işlemesini denetlemektir. Aklımda kaldığı kadarıyla, bir gün Enstitü’nün müdürü, gelip görevlilere, saatleri ayarlayan ve denetleyen görevlileri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o harika ironik romanı <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü</em>’nü bir fırsatını bulursam bugünlerde yeniden okumak istiyorum. Bu romanın bir sahnesi hiç aklımdan çıkmaz. Kentte bir “Saatleri Ayarlama enstitüsü” kurulmuştur. Bu Enstitü’nün görevlilerinin görevi kenti dolaşarak saatlerin doğru işlemesini denetlemektir. Aklımda kaldığı kadarıyla, bir gün Enstitü’nün müdürü, gelip görevlilere, saatleri ayarlayan ve denetleyen görevlileri de denetleyecek yeni görevliler ve denetçiler ihdas etmek lüzumunun hasıl olduğunu söyler. Görevlilerden biri, “ama böyle bir göreve gerek var mı” diye sorar safça. Müdür, hiç tereddüt etmeden şu cevabı verir: “ah kardeşim, anlamıyorsun. Görevler gerekli değildir, yaratılır.”</p>
<p>Aslında bu harika saptama sadece görevlerle kısıtlı değildir. Bunu pekâlâ suç ve ceza alanına da uygulayabiliriz:  İlla suçun olması gerekmez, suç yaratılır. Özellikle siyasi alanda suç yoktur, siyasi iktidarlar tarafından yaratılır.</p>
<p>Bütün modern tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur ve günümüzde de bu örnekleri bulmak ya da görmek için fazla zahmet etmemize gerek yoktur. Hatta fazla zeki olmaya da.</p>
<p>Danton suçlu değildi. İdam edilmesi için hakkında bir suç yaratılması gerekiyordu.</p>
<p>Kamenev ve Zinovyev (ve tabii ki, bilcümle akraba-i taallukatları) suçlu değildi. Duvarın önüne dizilmeleri için “halk düşmanı” suçunun yaratılması yeterliydi.</p>
<p>Tukaçevski, Yakir gibi en üst rütbedeki Kızıl ordu generallerinin de tutuklanıp kurşuna dizilmeleri için “Nazi ajanı” suçunu işlemeleri gerekiyordu. Gestapo’nun da sahte belgeler sızdırarak GPU’ya bu imalatta yardımcı olduğu bilinir.</p>
<p>Şeyh Sait ve Seyit Rıza suçlu değildi. İstiklal Mahkemesinin onları idam edebilmesi için, “cumhuriyete karşı ayaklanma” suçunun imal edilmesi icap etti.</p>
<p>Menderes, Zorlu ve Polatkan, “Anayasayı tağyir ve tebdil” etmiş değillerdi ama idam edilmeleri için böyle bir suç imal edilmesi zorunluydu.</p>
<p>Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idam edilmeleri de aynı suçun o zamanki iktidarca yaratılmasına bağlıydı.</p>
<p>12 Eylül dönemindeki cunta da suç imalatçılığında oldukça başarılıydı. Bu imalatın sonucunda çok sayıda insan ipe gönderildi, binlercesi de zindanlara atıldı.</p>
<p>İyice göze batsın diye tarihteki, idamla sonuçlanan suç imalatlarına değinmeyi tercih ettim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Günümüze gelecek olursak; bugünkü Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargâh, Odatv, Andıç vb. davaları da suç imalatçısı bir iktidarın yarattığı suçlar üzerine kurulmuştur.</p>
<p>Dün, CNN Türk’te, Nazlı Ilıcak’ın yönettiği gazeteciler toplantısını izledim. Nagehan Alçı adlı, gazeteci olduğu iddiasındaki genç ve hırslı hanım, emekli Genel kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasının (program sırasında henüz tutuklanmamıştı ama Nagehan hanım kızımız sonuçtan pek emin görünüyordu. Nazlı Ilıcak hanım ablamız da programı kapatırken, sonuçtan o kadar emin olmalı ki, “tutuklanması” diyerek “dili sürçtü”, sonra da “ihtimali” diye ekleyerek durumu düzeltmeye çalıştı) “demokrasinin zaferi” olduğunu ilan ediverdi.</p>
<p>Yüksek rütbelilerin ya da bugünkü moda deyimle “devletin zirvesinin” günün birinde tutuklanıyor olması hiç de “demokrasinin zaferi” falan değildir. Fransa’da Kral tutuklanıp kellesi vurulunca, bu hiç de demokrasinin zaferi sonucunu vermemiş, tersine, kralın sepete düşen kellesi, en fazla kelle götüren Robespierre de dahil, Fransız Devrimi’nin öne çıkarttığı liderlerin kellesinin de gideceğinin habercisi olmuştur.</p>
<p>Rus Çar ailesinin, beşikteki bebeğine varıncaya kadar acımasızca katledilmeleri de demokrasinin zaferi olmamış, bu katliam kararına ortak olan bütün Sovyet önderleri daha sonra kendilerini duvarın önünde buluvermişlerdir.</p>
<p>Keza, Kronstadt ayaklanmasını bastıran Tukaçevski’nin tutuklanıp kurşuna dizilmesi de, 1937-38 Büyük Temizliği’nin zirvesinde meydana gelmiştir. Bu idam da demokrasinin değil, tarihin gördüğü en büyük cellat Stalin’in zaferi olarak tarihe geçmiştir.</p>
<p>Kısaca söyleyecek olursam, zirvedekiler tutuklanınca demokrasi zafer falan kazanmış olmuyor Nagehan hanım kızım. Tabii ki, iktidarın zirvesindekilere yaranarak bir dahaki devre meclise girmeyi düşünenlerin algısı açısından değil, demokrasinin gerçek temsilcisi, ezilen halk açısından söylüyorum bunu.</p>
<p>Aslında ezilenlere de bu konuda fazla pirim vermekten yana değilim. Sovyetler Birliği’ndeki Büyük Temizlikler sırasında, işçiler ustabaşıların yerine geçmek, alttaki görevliler, üstlerinin görevini kapmak için ustabaşılarını ve üstteki görevlileri bol bol ihbar etmişlerdir. Ahlaksızlığın sınıfı falan yoktur.</p>
<p>Yine de demokrasinin zaferi denen şey, ezilenlerin ve aşağıdakilerin bilinçli ve ahlaklı eylemiyle gerçekleşebilir ancak.</p>
<p>İmalatçılıktan geldikleri için suç imalinde de pek fazla zorluk çekmeyen AKP iktidarcılarının ve kaçınılmaz olarak bu iktidarın emriyle hareket eden savcıların ve yargıcıların hukuk diye diye hukuku tepelemeleriyle değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>6 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F06%2F%25e2%2580%259csuclari-ayarlama-enstitusu%25e2%2580%259d%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/%e2%80%9csuclari-ayarlama-enstitusu%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>53</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deniz Gezmiş</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/04/deniz-gezmis/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=deniz-gezmis</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/04/deniz-gezmis/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2012 21:55:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[68 Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Gezmiş]]></category>
		<category><![CDATA[Portreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4478</guid>
		<description><![CDATA[Deniz Gezmiş’in arkadaşıyım. Onunla ilgili anılarımı Yarılma (1954-1972)’da (İletişim Yayınları) anlatmıştım. Deniz’i nasıl tanımlarsın deseler, Bakunin için söylenen bir sözü onun için de söylerdim: Devrimin Fırtına Kuşu. Gerçekten fırtına gibi bir gençti. Gösterilerde, polisle çatışmalarda en öne fırlar, en önde dövüşürdü. Onda öyle bir önderlik gücü vardı ki, diğer gençlere de bulaşırdı cesareti. 1969 işgallerinde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Deniz Gezmiş’in arkadaşıyım. Onunla ilgili anılarımı <em><a href="http://www.gunzileli.com/yarilma-1954-1972/" target="_blank">Yarılma (1954-1972)</a></em>’da (İletişim Yayınları) anlatmıştım.</p>
<p>Deniz’i nasıl tanımlarsın deseler, Bakunin için söylenen bir sözü onun için de söylerdim: Devrimin Fırtına Kuşu.</p>
<p>Gerçekten fırtına gibi bir gençti. Gösterilerde, polisle çatışmalarda en öne fırlar, en önde dövüşürdü. Onda öyle bir önderlik gücü vardı ki, diğer gençlere de bulaşırdı cesareti. 1969 işgallerinde, Beyazıt meydanında çekilmiş bir fotoğraf vardır. ’68 gençliğinin fırtınası öyle bir esmiş ki, polisler coplarını, miğferlerini, kalkanlarını bırakıp kaçmışlar. İşte bu fırtınanın en başında yine Deniz Gezmiş vardı.</p>
<p>Bir fırtına gibi hızla esip geçti bu dünyadan.</p>
<p>Ama öyle çatık kaşlı, sekter tavırlı bir genç sanılmasın Deniz. Onda insana iyimserlik veren müthiş bir enerji vardı, güler yüzlüydü, şakacıydı. Sanki ait olmadığı bir dünyadaymış gibi uzun adımlarıyla, hoplayarak yürürdü.</p>
<p>O zamanki bütün devrimci gençler gibi okumayı, edebiyatı sevdiğini, onu daha yakından tanıyan arkadaşları hep söylerler. Elinden kitabı hiç eksik etmezmiş. Roman okumayı çok severmiş.</p>
<p>Deniz politikacı değildi. MDD’ci olmasına rağmen FKF ve Dev-Genç içindeki ideolojik çatışmalardan ve kongre oyunlarından daima uzak kaldı. Kendi çevresindeki dövüşçü gençlerden oluşan bir doğrudan eylem örgütü vardı: Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB). FKF içindeki, Sosyalist Devrimcilerle mücadelede bize, “siz yapın işte bir şeyler, eğer kongreyi kazanırsanız biz de örgüte katılırız” derdi.</p>
<p>Özel yaşamını bileceğim kadar yakın arkadaş değildik. Zaten ayrı şehirlerdeydik.</p>
<p>Bugün söz konusu olan tartışmaları okuduğumda şöyle bir düşündüm. Doğru, bizim kuşak esasen maço-erkek kültürünün etkisi altında yetişmiş bir kuşaktı. Homofobi bu kültürün ayrılmaz bir parçasıydı. Hiç idealleştirmeye gerek yok, muhtemelen Deniz de hepimiz gibi böyle bir homofobinin etkisi altındaydı. Daha sonraki yılları yaşayamadı ki, bu homofobinin kırıldığı kültürel değişikliklerden yararlansın ve kendini değiştirsin.</p>
<p>Ölen ya da idam edilen devrimcilerle ilgili sık sık spekülatif akıl yürütmeler yapılır. “Acaba yaşasaydı şimdi ne olurdu” diye sorulur. Yaşayan örneklere bakılarak, “falanca böyle olduğuna, bu hale geldiğine göre, neden o da böyle olmasın” denir. Ama elbette,  ister olumlu, ister olumsuz sonuçlara varılsın, bunların hepsi spekülasyondan başka bir şey değildir. Ölen ölmüştür. Onun ölümünü ilerilere taşıyarak herhangi bir tablo çizmek mümkün değildir ve zaten yanlış olur. En iyisi, onu yaşadığı sürece yaptıklarıyla hatırlamaktır.</p>
<p>Şimdi, Deniz Gezmiş’in, benim de tanıdığım bazı arkadaşları ve o dönemde hiçbir şekilde tanımadığım ağabeyi, Bülent Ersoy’un sözleri üzerine yalanlamalara girişmişler. Bozkurt Nuhoğlu (ki, Deniz’i ilk etkileyen 27 Mayıs gençlerindendir) çok daha sert biçimde, hatta faşistçe bir tehdit havasında, Mustafa Zülkadiroğlu (DÖP’den arkadaşı olurdu) biraz daha yumuşakça olsa da aynı yönde açıklamalarda bulunmuşlar. Bora Gezmiş ise, “gazoza ilaç da atmış mı” türünden, gerçekten utanç verici laflar etmiş.</p>
<p>Ne demiş Bülent Ersoy? Deniz’i tanıdığını, sevdiğini söylemiş. Hatta bir keresinde bana gazoz ısmarlamıştı, ben de ona şarkı söylemiştim demiş. İşte Nuhoğlu, Zülkadiroğlu ve Bora’nın hop oturup hop kalkmasına neden olan sözler bunlar. Oysa Bülent Ersoy, Deniz Gezmiş’i karalamamış, iftira atmamış, ona küfür etmemiş. Sadece sevdiği bir insana ilişkin, gerçek ya da muhayyel anılarından söz etmiş.</p>
<p>Nedir bu hiddet bu celal… Deniz Gezmiş öyle “aşağılık” yerlere gitmezmiş, öyle “rezil” insanlarla görüşmezmiş. Bence de Bülent Ersoy muhtemelen yanlış hatırlıyor. Belki Deniz Gezmiş’le Deniz adlı bir başka genci birbirine karıştırıyor. Bu mümkündür. O zaman bunu söylersin. Karıştırmış olabilirsiniz dersin. Ama o maço ağızlarla saldırı ne demek oluyor? Bilmez misiniz ki, Deniz Gezmiş’e yakışmayacak olan, bir pavyona gitmiş, Bülent Ersoy adlı bir sanatçıya gazoz ısmarlamış olmak değil, onun bir zamanlar yakın arkadaşı ve kardeşi olmuş insanların böylesi Beyoğlu lağımı kokan ağızlarla kendi homofobilerini kusmalarıdır. Elbette bu tutumlar, eşcinsel düşmanlığı da dahil olmak üzere her türlü ayrımcılığa son verecek devrim davası için ölümün üzerine yürümüş Deniz gibi eşsiz bir devrimciyi bağlamaz ama onu yaralar, üzerdi.</p>
<p>Bülent Ersoy’u tanımam. Bazen televizyondan izlediğim olur. Yıllar önce bir TV programında, ordu yalakalığı yapan Ebru Gündeş’in karşısında nasıl dik durduğunu ve faili meçhullerin gırla gittiği o ortamda lafını hiç esirgemeden, “ben çocuğumu askere, yani ölüme göndermezdim” dediğini çok iyi hatırlıyorum. Yürekli kadındır Bülent Ersoy.</p>
<p>Devrimin fırtına kuşu Deniz Gezmiş’de de, hani nasıl derler, mangal gibi yürek vardı. O mangal gibi yürek körüklerdi fırtınaları ve fırtınalar kor gibi tutuştururdu o mangal gibi yüreği.</p>
<p>Bugün mangalda kül bırakmayan arkadaşlarında ise artık bu mangalı kürekleyecek yürek de nefes de kalmamış, belli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>4 Ocak 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F04%2Fdeniz-gezmis%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/04/deniz-gezmis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>49</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>…Ve Sıra Taraf’a geldi!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/%e2%80%a6ve-sira-taraf%e2%80%99a-geldi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%25a6ve-sira-taraf%25e2%2580%2599a-geldi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/%e2%80%a6ve-sira-taraf%e2%80%99a-geldi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 14:05:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4472</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’nin gündemi çok hızlı ilerliyor. Şırnak Katliamı süreci iyice hızlandırdı. 8 Ekim 2011 tarihli “Solotest Zekâ Oyunu” başlıklı yazımda şunu yazmıştım: “AKP iktidarının önüne çıkan ilk taş Türk ulusalcılarıydı. Bu, önce Türk ulusalcılarının üstünden atlayıp onların yenmesini gerektiriyordu. Kürt ulusalcılar bir hamle ilerde bekliyordu. Türk ulusalcılar yenirken Kürt ulusalcılar müttefik konumundaydı. Ergenekon davasıyla “derin devlet”ten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin gündemi çok hızlı ilerliyor. Şırnak Katliamı süreci iyice hızlandırdı.</p>
<p>8 Ekim 2011 tarihli “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/10/08/solotest-zeka-oyunu/" target="_blank">Solotest Zekâ Oyunu</a>” başlıklı yazımda şunu yazmıştım:</p>
<p>“<em>AKP iktidarının önüne çıkan ilk taş Türk ulusalcılarıydı. Bu, önce Türk ulusalcılarının üstünden atlayıp onların yenmesini gerektiriyordu. Kürt ulusalcılar bir hamle ilerde bekliyordu. Türk ulusalcılar yenirken Kürt ulusalcılar müttefik konumundaydı. Ergenekon davasıyla “derin devlet”ten hesap sorulacağı ve Kürt açılımı yolunda adımlar atılacağı umuduna kapılan Kürt ulusalcıları, AKP’yi, biraz sakınımlı da olsa desteklediler. Oysa tahmin etmedikleri şey, Türk ulusalcılarının yenmesinden sonra sıranın kendilerine geleceğiydi. Nitekim Türk ulusalcıları yendikten sonra bugün sıra Kürt ulusalcılarının yenmesine gelmiş bulunuyor. KCK toparlamalarının, operasyon ve tevkifatlarının anlamı budur. Kürt ulusalcılarının bir ilerisinde de liberaller bulunmaktadır. Kürt ulusalcılığı yendikten sonra sıra onlara gelecektir. Liberallerin bundan ne ölçüde haberi var, bilmiyorum.</em>”</p>
<p>30 Ekim 2011 tarihli, “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/10/30/iktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar/" target="_blank">İktidar-Muhalefet Blokları, Saflaşmalar</a>” ve 5 Kasım 2011 tarihli, “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/11/05/iktidar-bloku%E2%80%99nda-catlaklar%E2%80%A6/" target="_blank">İktidar Bloku’nda Çatlaklar</a>” başlıklı yazılarımda da benzer temaları işlemiştim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Meclis Grubu’ndaki konuşmasını dinledim. <em>Taraf </em>gazetesinin adını vermedi ama bu gazetenin üç gün önce, Şırnak Katliamı ile ilgili attığı manşeti açıkça dile getirerek, “Devleti halkını bombalıyormuş” gibi göstermeye çalışan “medya”ya veryansın etti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugünkü <em>Taraf</em>’ta bir başka haber daha dikkatimi çekti. Polis, gözaltına aldığı gazetecilere, <em>Taraf g</em>azetesi Roni Margulies’i tanıyıp tanımadıklarını soruyormuş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve galiba, Kürtlere saldırıya karşı çıkan kendi gazetesindeki yazarlara “müzakereci liberaller” diye saldıran savaş yanlısı, polis-muhabir Emre Uslu <em>Taraf</em>’tan gitmiş bulunuyor. Bir süredir yazılarını göremiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hızla ilerleyen süreç, bir başkasını değil, sol muhalefet blokunu da değil, AKP iktidarının yanıbaşında duran ve son günlere kadar onu desteklemeye çalışan (ama çelişkiler derinleşiyordu elbette) <em>Taraf </em>gazetesini topun ağzına getirmiş bulunuyor. Zaten böyledir. İktidarlar, uzaktaki muhaliflerinin eleştirilerindense yanıbaşlarındaki dost bildiklerinin eleştirilerinden daha çok rahatsız olurlar. Örneğin Bolşevikler (tarih bilgim fazla olmadığından, döner dolaşır, en çok bildiğim Sovyetler Birliği tarihinden örnekler veririm) en etkili darbeyi Kadetlere değil de (onlar zaten kaçıp gitmişlerdi), devrimden sonra kendileriyle koalisyon kurmayı kabul eden tek parti olan Sol-Sosyalist Devrimcilere indirmişlerdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her neyse, şimdi öyle görünüyor ki, sıra <em>Taraf</em>’a geldi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O zaman bize de <em>Taraf</em>’ın tarafında yer almak düşüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>3 Ocak 2011</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F03%2F%25e2%2580%25a6ve-sira-taraf%25e2%2580%2599a-geldi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/%e2%80%a6ve-sira-taraf%e2%80%99a-geldi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>34</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fikret Başkaya-Gün Zileli/Devrim Üzerine Söyleşi-II, &#8220;Örgüt Paradoksu&#8221; Üzerine</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 08:20:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4467</guid>
		<description><![CDATA[  GZ: Söyleşimizin önceki bölümünde “örgüt paradoksu”ndan söz ettin. Bunu biraz açar mısın?   FB: İstersen ondan önce önemli gördüğüm bir hususa açıklık getirelim. Devrimci çevrelerde “devrimi örgüt yapar” şeklinde bir anlayış var. Bir örgüt kurulacak, büyüyecek, olgunlaşacak ve zamanı geldiğinde de devrim yapacak&#8230; Aslında bu, devrim hakkında yanlış bir anlayışın ürünüdür. Devrim sosyal eylemin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong>Söyleşimizin önceki bölümünde “örgüt paradoksu”ndan söz ettin. Bunu biraz açar mısın? </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: </strong>İstersen ondan önce önemli gördüğüm bir hususa açıklık getirelim. Devrimci çevrelerde “devrimi örgüt yapar” şeklinde bir anlayış var. Bir örgüt kurulacak, büyüyecek, olgunlaşacak ve zamanı geldiğinde de devrim yapacak&#8230; Aslında bu, devrim hakkında yanlış bir anlayışın ürünüdür. Devrim <em>sosyal eylemin </em>sonucu olan bir dönüşümdür ve ancak geniş halk kitlelerinin yapabildiği bir şeydir.  Dolayısıyla, <em>politik volontarizm</em>,<em> </em>kitlelerin kendi bilinçli eyleminin yerini alamaz. Başka türlü ifade edersek, politik eylem hiçbir zaman sosyal eylemin yerini alamaz. Tabii bu tür bir devrim anlayışı da, Rusya’daki durumun yanlış anlaşılmasından ve orada olup bitenlerin “evrensel değeri olan bir şey” sayılmasından kaynaklanıyordu. Şubat’taki bir sosyal devrimdi ve yol almaya devam ediyordu. Ekim’dekiyse  iktidarın Bolşevikler tarafından ele geçirilmesiydi, yânî politik bir eylemdi. Dolayısıyla Ekim’de Bolşevikler devrim yapmadılar, hükümeti ele geçirdiler. Şubatta devrim patlamıştı, Çarlık devrilmişti, lâkin henüz yeni bir rejim kurulmuş değildi. Emekçi kitleler özgürlük, sosyal eşitlik, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, refah, insanca yaşama, “kendileri olma”  talebiyle ayaklanmışlardı, gerçek bir demokrasi istiyorlardı.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">İktidarın Bolşevik parti tarafından ele geçirilmesi devrim sürecinde bir “andı”&#8230; Lâkin resmi tarih, devrimi Şubat’tan değil de Ekim’den başlattı. Asıl devrim yok sayıldı. Biliyorsun, her zaman ve her yerde resmi tarih “egemenlerin istediği tarihtir”, onların işine gelen bir tarih versiyonudur. Tabii Bolşevikler iktidarı ele geçirir geçirmez ilk yaptıkları iş, devrimin kaynağı ve anası olan Sovyetleri tasfiye etmek oldu. Sovyetler yeni ve orijinal bir kitle örgütlenme modeli olmaktan çıkarıldı, önce içi boşaltıldı, sonra da tümüyle tasfiye edildi. Lenin Şubatta: <em>“ Bütün iktidar Sovyetlere”</em> demişti, Ekimden sonraysa slogan: <em>“ Bütün iktidar Bolşevik Partiye”</em>  biçimini aldı…Bu arada neyin değiştiğini merak eden var mı? Gerçek durum böyleydi ama retorik farklıydı&#8230; Yeni rejime “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” dense de, kurulan yeni rejimde artık Sovyetlerin hiçbir dahli olmadığı gibi, rejimin sosyalist bir rotada ilerleme imkânı da daha baştan yok edilmişti&#8230; Ve o aşamadan sonra ne yapıldıysa, sosyalizmin, marksizmin ilkelerine karşı yapıldı. Oysa eleştirel tarih son derecede önemlidir. Ekim Devrimi’nden bir süre sonra iktidar Lenin’in liderliğinde bir “komiserler konseyinin” iktidarına dönüştü. Taktik gerekçeler ilkelerin önüne geçti ve daha baştan devrim, sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaştı&#8230;  Elbette rejim bir dizi iç ve dış olumsuzlukla cebelleşmek zorundaydı ama bu “zorunluluğu erdeme” dönüştürmeyi gerektirmiyordu. Dolayısıyla sapma Stalin’le başlamadı. Maalesef sosyalizm ilkelerine yabancı bir dizi uygulama daha Lenin zamanında başladı. İfade ve basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü yasağı, parti kurma yasağı, vb. Lenin zamanında yürürlükteydi. 1921’de “eğilimler” yasaklandı, ölüm cezası yeniden kondu&#8230; Rosa Luxemburg sapmayı çok erken bir zamanda [1918] fark edip mahkûm etti. Leninist iktidarı<em>: “ bir klik hükümeti, bir diktatörlük, aslında proletaryanın değil, bir avuç burjuva politikacısının diktatörlüğü, jakoben egemenliği”</em> olarak tanımladı.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Peki örgüt önemsiz midir? Asla değil, tam tersine örgüt vazgeçilmezdir ama örgüte hak etmediği misyonlar yüklememek kaydıyla. Örgüt devrimci süreci hızlandırabilir, devrim sonrasında “hedef şaşmasını” engeleyebilir ama devrim yapamaz. Tabii eğer varlık nedenine yabancılaşmışsa, bürokratlaşıp-yozlaşmışsa olumsuz şeyler de yapabilir&#8230;  Örgüt paradoksundan kastettiğim şu: Örgüt başlangıçta bir amaç için kuruluyor ama gerçekten amaca uygun olarak kurulup-kurulmadığı tartışmalıdır. Diyelim sosyalist/komünist bir toplumsal düzen kurma, bu amaçla da burjuva düzenini aşma perspektifi olan bir örgüt kuruldu. Gerçekten o amaca uygun olabilmesi için <em>sosyalist ilkelerle uyumlu </em>bir yapı ve işleyişe sahip olması gerekir. Daha baştan bir farklılığa, orijinalliğe sahip olması gerekir&#8230; Bilinen, “geleneksel” örgüt modellerinin dışında farklı bir şey olması gerekir. Eğer burjuva örgüt modelini alır, onu taklit edersen, daha baştan amaca yabancılaşmak kaçınılmazdır. Zira burjuva toplumunun ayakları seni sosyalizme/komünizme taşımaz. <em>Alet benim elimde iyi işler</em>, demek saçmadır&#8230; <em>Ben yaparsam iyi olur</em>,<em> </em>demenin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tarihsel sol bugüne kadar nasıl örgütlenmeliyiz, amaca uygun bir örgüt modelini ve işleyişini nasıl oluşturabiliriz sorusunu pek sormadı&#8230; Esas itibariyle ve genel bir çerçevede burjuva örgüt modelini benimsemekle yetindiler. Örgütün hayati önemini kavramakta başarısız oldular&#8230; Oysa devrim anlarında spontane olarak ortaya çıkan, Rusya’da Sovyetler, başka yerlerdeki işçi konseyleri, vb. den hareketle farklı bir örgütsel işleyiş modeli geliştirmek amaçla daha uyumlu olabilirdi. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bir parti kuruluyor, bakıyorsun, iç işleyişi düzen partilerin nerdeyse aynı&#8230; Keskin bir hiyerarşi, bilen-bilmeyen, anlayan-anlamayan, yetkili-yetkisiz, buyuran-buyrulan, vb. Hiyerarşi, “etkinliği” sağlamanın güvencesi sayılıyor&#8230;  Daha örgüt kurulup organları oluştuğunda, partiyle kitle arasında bir kopuş, bir yabancılaşma ortaya çıkıyor. Resmen kurulmadan önceki mücadele yeteneğini  ve düzeyini bir daha yakalamak pek mümkün olmuyor&#8230; Burjuva partilerindeki gibi bir işleyiş ortaya çıkıyor. Bunu herhangi bir örgütte de görebilirsin. İllâ bir sol siyasi parti olması gerekmez&#8230; Örgütün yönetim, denetim, disiplin ve başka kurulları seçilip göreve başladığı andan itibaren örgüt cansız/ruhsuz bir bürokrasiye dönüşüyor. Örgüt yaşayan bir “canlı” olmaktan hızla uzaklaşıyor. Birinci mesele bu. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bürokratik yozlaşmanın ikinci bir nedeni daha var. Bir örnekle ne demek istediğime açıklık getireyim: Diyelim, bir madende çalışan işçiler, uzun çalışma sürelerine, düşük ücretlere, iş güvenliği zaafına, vb. karşı bir direnişe geçiyorlar. Bu mücadele sürecinde biri ve/veya birileri ön plana çıkıyor, cesareti, basireti, dürüstlüğü, kararlılığı, davaya inanmışlığı ve meramını anlatma yeteneği sayesinde etkinlik sağlıyor. İşçiler onun bu yeteneğini, karizmasını mücadelelerinde daha etkin kullanmak üzere onu madenin dışına çıkarıyorlar ve “profesyonel olarak” o işi yapmasının daha yararlı olacağını düşünüyorlar. Zamanla benzer bir mücadele başka maden ocaklarında da büyüyor, bütün sektörü kapsar hale geliyor ve bizim “profesyonel”, kurulan işçi örgütünün [sendikanın] yöneticisi veya başkanı oluyor. Kentin merkezi bir yerindeki rahat bir büroda, artık bütünüyle farklı bir kültürel-psikolojik, sosyal çevrede yaşamaya başlıyor. Kendisi gibi profesyonel sendikacılar, öğretmenler, üniversite üyeleri, gazeteciler, sanatçılar, tiyatrocular, politikacılar ve devlet yetkilileri, bakanlar ve üniversite öğrencilerinin yaşam alanlarına dahil oluyor.  Avukatlar, sekreterler, hizmetliler istihdam ediyor&#8230; otorite kulllanmaya, emir vermeye ve yönetmeye alışıyor. Hiyerarşik ilişkileri vazgeçilmez sayıyor&#8230;Maden ocağının her türlü risk ve zorluğundan uzak bir sosyal çevrede yaşamaya başlıyor&#8230; Ve içinden çıktığı sosyal çevreye yabancılaşıyor&#8230; Burjuvalaşıyor, belirli bir eşik aşıldığında da artık burjuva sınıfına mensup biri olup çıkıyor&#8230; Lâkin retorik değişmiyor&#8230; “<em>İşçi sınıfının yüksek çıkarları vurgusu”</em> eksik olmuyor&#8230; Velhasıl örgüt bürokratlaşıyor, yozlaşıyor ve başlangıçtaki amaca yabancılaşıyor&#8230; Zaten sistemi değiştirmek gibi uzun erimli bir amaç için oluşturulmuş bir örgütün zaman içinde “kendisi için örgüt haline gelmesi“ büyük bir olasılıktır. Ve belirli bir sınırdan sonra örgütü yaşatmanın bizzat kendisi bir amaç haline geliyor&#8230; İşte “örgüt paradoksu” dediğim bu. Örgütün, varlık nedenine yabancılaşması durumu&#8230;</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong>Tuhaf olan, bizde bir kısım solun, Türkiye’nin resmi tarihini sorgulamaya girişirken (ki bu olumlu bir şeydir), solun kendi resmi tarihine toz kondurmak istememesidir. Üstelik bu tutum, birkaç sol örgütle de kısıtlı değildir. Stalinist olmayanlar bile bu konuda bir hayli tutuk. Sanki bu resmi tarihi irdelerlerse bütün temellerini kaybedeceklermiş gibi bir ruh hali içindeler. Dolayısıyla resmi sol tarihinin üzerine bir kapanma söz konusu. Aman dokunmayın, yoksa biteriz. Eğer senin varlık sebebin bu tarihse veya bu tarihin yalanları ve efsaneleleri ise zaten bitmişsindir aslında. Böyle yaparak kendi bitişini ilan ediyorsun. Oysa hiçbir şey kutsal değil. Üstelik böyle yaparak o tarihteki olumlu şeylerden yararlanmayı da önlemiş oluyorsun. Çünkü var, olmaz olur mu? Bir sürü olumlu şey var. Girsene içine, olumsuzu eleştirip olumluyu ortaya çıkartsana. Bir din mi bu?</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bu nereden geliyor? Stalinist gelenekle izah etmek işin epey kolayına kaçmak olur. Bence sorun yine senin işaret ettiğin <em>örgüt paradoksu</em>nda. Devrimi kitlelerin değil de örgütün yapacağına inandıklarından, örgütün temelini oluşturan tarihi irdelemenin örgütün temellerini yıpratacağını düşünüyorlar. Oysa hiç de yıpratmaz, eğer düzgün, devrimci, kendine güvenen bir tutum alırsan. Kaldı ki, yıpratsa ne olur? Demek ki, örgütü yanlış bir şeyin üzerine inşa etmişsin. Kumdan bir tepenin üzerine inşa ettiğin o örgüt en ufak bir sarsıntıda zaten yıkılacak. İşte koyu muhafazakârlığın temeli. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Oysa devrimcilik, salt bir düzeni yıkmaya kalkışmakla kısıtlanamaz. Devrimcilik, aynı kararlılıkla kendini de irdelemeyi, yanlışların üzerine kararlılıkla gitmeyi gerektirir. Lenin döneminde bu vardı. Her ne kadar, senin belirttiğin gibi, Bolşevikler sırf iktidarda tutunmak uğruna toplumdaki özgürlükleri ilga etmek gibi korkunç (ve devrimi bitiren) bir hata içine girmişlerse de parti içi demokrasi bir süre daha devam edebildi. Bizzat Lenin kaç kez “hata ettik, girdiğimiz bu yol yanlıştı, haydi dön geri ediyoruz” diyebilmiştir. Ama o Lenin olduğu için bunu diyebildi, lider olarak büyük bir özgüvene sahipti. Bununla birlikte, Bolşevik partisinin içinde önemli teorisyenler, şahsiyetler de vardı, birbirleriyle kıyasıya tartışmaktan, farklı farklı tezlerini ortaya sürmekten kaçınmazlardı. Giderek bu da sönümlendi elbette ama tarihe korumacı bir biçimde bile bakılsa en azından bunların görülmesi gerekir. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Belirttiğin nokta çok önemli. Toplumda özgürlükleri, ne gerekçeyle olursa olsun ilga etmek devrimin hayat damarlarını kesmekle aynı şeydir, kesin bu. Bir tek parti merkez komitesi konuşacak, bir tek o ne yapılması gerektiğini vazedecek, geri kalanlar, toplumun büyük çoğunluğu da hiç düşünmeden, tartışmadan, neyin doğru yanlış olduğunu irdelemeden yukardan gelen bu emirlere uyacak. Mümkün mü böyle bir devrim? Böyle bir devrimin mümkün olmamasını bırak bir yana, o emirlerin gerçekten hayata geçmesi mümkün mü? Konuşmanın, düşünmenin kısıtlandığı yerde sadece kapıkulluğu ortaya çıkar ve toplumun en müptezel unsurları böyle bir ortamda en büyük inisiyatifi kazanır. Kısacası, devrimi bitirmek istiyorsan insanları korkut, bastır, parti emirlerini sorgulamasız uygulamaya zorla. Daha başka bir şey yapmaya gerek yok. Ne beyaz tehlikesi, ne karşıdevrimci casusluk faaliyetleri, ne dış müdahale, ne emperyalist abluka devrimi bitirebilirdi; nitekim biteremedi de. Devrimi bitirenler, devrimin canlı organizmalarını kesip atan, Sovyetleri içi boş bir kabuk haline getirenler, devrim için canını veren işçilere, bahriyelilere, köylülere, bir devrim yapmaya cesaret eden halk kitlelerine değil, eski Çarlık düzeninden devraldıkları polis kadrolarına, Bolşevizm adına her türlü pisliği yapabilecek dogmatik kapıkullarını ekleyerek kurulmuş Çeka’lara, GPU’lara, NKVD’lere güvenenler olmuştur. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Şimdi de, bu örgüt paradoksuyla monolitik örgüt anlayışı arasındaki bağlantıya değinelim biraz diyorum. Kendine, kendi varlık nedenine yabancılaşan örgüt, hemen ilk adım olarak kendi içindeki farklı sesleri de bastırmaya girişmedi mi, girişmez mi?</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: “</strong>Nasıl bir örgüt istiyoruz?” sorusu, “ Nasıl bir toplum düzeni istiyoruz, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusundan bağımsız değil. Bu sorulardan biri sorulunca, diğerinin akla gelmesi gerekir. Biri diğerini imâ etmek durumunda. Soru bu şekilde sorulduğunda, durumu biraz daha net görme olasılığı artar. Oysa bu güne kadar geçerli genel yaklaşım az-çok şöyleydi: “ Bir örgüt kurulacak ve iktidar alınacak…” Mesele böyle anlaşılınca, örgüt bir araç olmaktan çıkıp, bizzat kendisi bir amaç durumuna geliyor. Tabii bu tür bir anlayış, daha önce söylediğimiz gibi “devrim nedir?” sorusunun savsaklanmasına neden oluyor veya aynı anlama gelmek üzere devrimin neyin yolunu açacağı sorusu gündemden düşüyor. Bu durum aynı zamanda neden bir örgüt fetişizmi yaratıldığını da açıklıyor. Örgütü kim neden bir fetiş haline getiriyor? Kim neden yüceltiyor? Bu işi, varlıkları örgütün varlığına borçlu olanlar yapıyor. Batı dillerinde <em>permanents </em>denilen profesyoneller kendi konumlarını meşrulaştırıp-garantiye almak için, örgütü fetişleştiriyorlar. “Benim örgütüm her zaman haklıdır, benim örgütümün yaptığı her şey doğrudur, o halde tartışmadan muaftır…” biçiminde bir anlayış yerleşiyor. Bu örgüt içinde bireyin varlığının yadsınması, bir tür “hammadde” mertebesine indirgenmesi demeye gelir. Aslında fetişleştirilen örgüt değil, örgüt bürokrasileri, örgütün profesyonellerinin konumu, statüsü ve iktidarıdır…Her ne surette olursa olsun devrimci bir örgüte “profesyonelliği” sokmak devrime elveda demektir. Profesyonelliğe ancak istisnai olarak başvurulması gerekir. Böyle bir örgüt devrim yapamaz ama devrimden sonra <em>parti-devlete </em>dönüşme iltimali çok yüksektir. O zaman yapılacak iş, olabildiğince profesyonelliğin yerine rotasyonu ikâme etmek olabilir. Örgüte insanlar gönüllü olarak katıldıklarına göre, rotasyon yöntemiyle örgütsel faaliyetlere de pekâla katılabilirler. Böyle bir uygulama, yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ikiliğini büyük ölçüde ortadan kaldırabilir. İlke şöyle formüle edilebilir: “<em>Her parti üyesi her türlü parti faaliyetini ifâ etmek hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Görev dağılımı gönüllülük ve rotasyon esası dahilinde yapılır…” </em>Partide elbette karizmatik şahsiyetler olur/olabilir ama burjuva partilerindeki gibi <em>karizmaya </em>dayalı bir yapı ve işleyiş sosyalist/ komünist toplumu hedefleyen bir örgütün itibar etmesi gereken bir şey olmamalıdır. Profesyonelliğe karşı çıktığında cevap hazır: “Sen profesyonelliği yanlış anlıyorsun!” Örgüt içi “iktidarı” elinde tutanlar, “neyin nasıl yapılacağını bilenler” değil mi profesyoneller? Elbette bunların mutlaka geçimlerini örgütten sağlamaları gerekmiyor ama ekseri örgütten sağlıyorlar ve demokratik tartışmaları engelliyorlar.   </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Parti’nin önemi abartılınca ve her örgüt devrimi kendisinin, sadece kendisinin yapacağına inandığı koşullarda, benzer örgütler arasındaki rekâbet de patalojik bir hâl alıyor. Tabii bu tür sapma ve anlayışların temelinde de Sovyet deneyimi, Bolşevik parti ve Komintern pratiği yatıyor. Komintern’in “evrensel” olduğu tevatür edilen bir örgüt modeli vardı. Tüm komünist partiler, dünyanın neresinde olursa olsun o modele göre örgütlenmek durumundaydı ve örgüt bir fetiş mertebesine yükseltilmişti. Bu saçma bir anlayıştı ve daha baştan sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaşmış bir dizi örgütün kurulması/ kurdurulmasıyla sonuçlandı. Bu, olmayacak duaya âmin demek gibi bir şeydi… Bir çokuluslu şirketin şubeleri gibi devrimci parti kurulur muydu? O toplumun gerçekliğine daha baştan yabancılaşmış bir örgüt şeylerin seyri üzerinde ne kadar etkili olabilirdi? Sonucun tam bir hüsran olması kaçınılmazdı… Komintern geleneğiyle radikal bir hesaplaşmayı başaramayan hiçbir sol örgütün hayırlı bir şey başarması mümkün değildir. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Önemli bir husus da parti içi, örgüt içi demokrasinin vazgeçilmezliği meselesidir. Kendisi demokratik bir işleyişi özümleyip, içine sindirip, bir varoluş ilkesine dönüştüremeyen hiçbir örgüt “devrimcilik” iddiasında bulunamaz. Genel olarak sol örgütler demokrasinin hayâtî önemini kavramanın hep uzağında kaldılar. Anti-demokratik bir örgüt, demokratik/sosyalist bir topluma giden yolu aralayabilir mi, o yönde etkili olabilir mi? Eline ilk fırsat geçtiğinde anti-demokratik, baskıcı bir rejim kurmaya yeltenmez mi? Devrimi dejenere edip “tuhaf bir otokrasiye” dönüştürmez mi? Örgütlerin yönetici kesimlerinin demokrasiden neden nefret ettiklerini anlamak zor değil. Zira varlıklarını demokrasi yokluğuna borçlular da ondan. Etrafına bak anlarsın… 40 yıl boyunca örgüt yöneticisi olanlar var… El insaf denecektir. Osmanlı İmparatorluğunda bile padişahların tahtta kalma [aritmetik] ortalaması 17 yıl 3 ay… Bu adamlar ne menem bulunmaz hint kumaşları ki, 40 yıl bir örgütün tepesinde kalıyorlar! Tabii demokrasiyi küçümsemenin mâzeretini de bulmuşlar… Demokrasi burjuva demokrasisi denilip, küçümseniyor, lânetleniyor. Burjuvazi demokrasiyi kendi iktidarı ve sınıfsal çıkarı için araçlaştırıyor, dejenere ediyor, insanları aldatmanın ve oyalamanın bir aracına dönüştürdü  diye demokrasiye elveda demek mi gerekiyor… Tam tersine, burjuva düzenini, sınıflı toplumu aşma parspektifine sahip bir sosyalist/komünist/devrimci  örgüt için demokrasi soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek kadar vazgeçilmezdir… Sizin sosyalist-komünist toplum dediğinizin son tahlilde üç ayak üstünde oturması gereken bir sistem olması gerekmiyor mu: Sosyal eşiklik, demokrasi ve doğayla uyum… Burjuvazinin çıkarı demokrasinin engellenmesini, sosyalist/komünist proje sahiplerinin yararı da demokrasinin gerçekleştirilmesini gerektirmiyor mu? Aksi halde adı ne olursa olsun söz konusu olan burjuva bir örgüt olabilir ve o tür örgütlerin toplumu ”farklı” bir yere taşıması mümkün değildir. Söylemek istediğimi özetlemek gerekirse, geçmiş deneyler muvacehesinde örgüt sorununu ikircikli olmayan bir tarzda tartışmak ve gereğini yapmak gerekiyor. Eğer soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsan, bu, cevaba yaklaştığın anlamına da gelir… Amaca uygun örgütler oluşturmak bizim irademizi aşan bir şey olmadığına göre…</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong>Kırk yıldır değişmeyen liderler… Bunun, örneğin Kuzey Kore’de en son sınırına vardığını görüyoruz. Bir nevi padişahlık düzeni. Baba ölünce yerine oğul geçiyor, o ölünce de onun oğlu. Demek artık örgüt fetişizmi kalıtım fetişizmine dönüşmüş. Belki bu Kore’de kültürel bir şeydir bu ama bizimkiler de utanmasalar bunu yaparlar, eminim. Artık bu, işin iyice absürd bir noktaya vardığını gösteriyor. Bunları da görecekmişiz. Herhalde Marx dirilip durumu görse hemen bir kere daha ölürdü, adına yapılan saçmalıkları görünce. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Söylediklerine tamamen katılıyorum ama bu tür örgütlerin yaratılmasında, şeflerin yanısıra, bu tür örgütlere katılan devrimci radikallerin de günahı az değil. Lider tapıncı sadece yukardan yaratılmıyor. En alttaki üyenin de bu işte dahli var. Otoriter-merkeziyetçi anlayışlar toplumun en küçük hücrelerinin içine sızmış. Örneğin, insanlar inisiyatifi hemen “çok bilenlere” bırakma eğiliminde. Rotasyon yapsan bile bunun gereğince işlemediğini görebiliyoruz. Rotasyonla görev alanların içinde aktif olanlar hemen inisiyatifi ele geçirebiliyorlar. Diğerleri gönüllü olarak kenara çekiliyor ve nasılsa işi götüren birileri var diye sorumluluğunu yerine getirmiyor. O zaman da ortaya “invisible” (görünmez) yönetimler çıkıyor. Üstelik bu görünmez yönetimlerden hesap sormak da bir hayli zor, çünkü görünürde herkes eşit ama bazıları daha çok eşit! </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Gönüllülük esasına dayalı, özyönetimsel, özinisiyatifli örgütler gerçekten işletilebilirse ortaya harikalar yaratan bir örgüt çıkacağını düşünüyorum ama insanlar henüz bu noktada değil. Belki de eski merkeziyetçi örgütsel anlayışlar içimize işlemiş. Bu durumda yapılması gereken iki şey var: Birincisi, eski merkeziyetçi, anti-demokratik, monolitik örgüt anlayışını net bir şekilde eleştirmek; ikincisi ise, yeni ve alternatif örgüt anlayışını en ayrıntılı bir şekilde ortaya koyup bu örgütün özünü oluşturan devrimci insanların özinisiyatifi gerçekten özümsemeleri için esaslı bir kültür devrimi gerçekleştirmek. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Devrimcilik genelde lafta kalıyor. Sol kitlemiz, komünistlerimiz ve anarşistlerimiz özünde son derece muhafazakâr. Hakim düzenle mücadele etmek istiyorlar ama kendi zaaflarıyla mücadelede isteksizler. O zaman hakim düzenle de mücadele edemiyorlar. Örgüt anlayışını sorgulamayı bırakın, yanlışlanmış teorik temelleri sorgulamaya da yanaşmıyorlar. Aslında bu, tam anlamıyla konformist bir tutumdan kaynaklanıyor. Çünkü sorgulamak rahat kaçırır, huzursuz eder insanı. Şimdi ne gerek var bütün bunlara, şurada geçinip gidiyoruz işte. Bugünkü sol örgütleri şöyle bir gözden geçirelim. Hiçbirinde var mı bir kıpırdanma? Kendi örgütlerinin teorik temeli yerlerde sürüklendiği halde var mı bunlar üzerinde bir tartışma? Örgüt ilk orijinal çıkışından fersah fersah uzaklaştığı halde var mı bu konuda bir gözden geçirme önerisi? Örgütün geçmişi yıkıntılarla dolu olduğu halde var mı bir değerlendirme çabası? Bunların hiçbiri yok. Çünkü eğer böyle şeylere girişirlerse örgütlerinin temelinin yıkılacağını düşünüyorlar. Diyelim ki yıkılsın. Neden korkuyorsun ki? Eğer yanlışsa, bırak yıkılsın. Evet anlaşılıyor, senin dediğin gibi bunlar bu işin rantını yiyorlar, mirasyedi bunlar. Devrimci falan değiller aslında. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Evet, aşağıdan gerçek bir kültür devrimi gerekiyor. Bu yıkıntıyı başka hiçbir şey süpürüp atamaz. Çağrımız, bütün sol ve devrimci hareket çapında bir “devrimci baharı”, aşağıdan bir kültür devrimi olmalıdır. O zaman o mirasyediler, o ömür boyu liderler, o muhafazakâr, sahte devrimci liderler kaçacak delik arayacaklardır; işte o zaman gerçekten devrimci örgütlerin yaratılması için koşullar oluşmuş olacaktır. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: </strong>Marx, Paris Komünü’yle ilgili bir yazıda, sol ve işçi örgütlerindeki yozlaşmaya karşı üç önlem önermişti: 1. Profesyonellerin [ permanents] kalifiye bir işçiden daha yüksek ücret almaması; 2. Örgütsel görevlere getirilenlerin rotasyonla yenilenmesi, iki seferden çok seçilmeme gibi; ve 3. Seçilenlerin gerektiğinde her an geri çağrılabilmesi, yani görevden alınabilmesi… Senin de söylediğin gibi, bugün bu üç önlem etkin bir biçimde uygulanabilse bile bürokratik yozlaşmaya karşı etkili olmanın uzağında. Sendikada profesyonel çalışana ortalama ücreti ödemek bir çözüm değil, çünkü reel geliri artırmanın sayısız yolu var… Sendika yönetiminin örgüt kaynağını kullanma konusunda geniş bir hareket serbestisi var. Şu anda ortalama bir sendika yöneticisinin toplam kazancı bir asgari ücretlinin 20 katına kadar çıkabiliyor&#8230; En yüksek devlet bürokratından bile daha yüksek gelire sahipler… Bu adamların hâlâ işçi sınıfıyla, onun sorunlarıyla ilgili olduğunu düşünen var mı? Aslında sendika bürokrasileri tartışmasız burjuvaziye mensuplar… Dolayısıyla bu önlemin göstermelik olarak uygulanmasının bir kıymet-i harbiyesi yok. Rotasyon da o kadar etkili değil… Eninde sonunda örgütler reel olarak aynı kişiler tarafından yönetiliyor… Doğrudan müdahil olmadığında, “bir bilen” olarak sürece dahil oluyorlar… Seçilenlerin geri çağrılmasına gelince, bunun pratikte uygulaması yok gibi… </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">O zaman bu işin içinden nasıl çıkılabilir? Şunu söyleyebiliriz ki, bir takım örgütsel ilkeleri vâzetmek ve onları uyguluyormuş gibi yapmakla bürokratik yozlaşmanın üstesinden gelmek mümkün değilse de, en azından bunun yürümediğini tespit etmek önemli. Yâni işe sorunu tespit ederek başlamak önemli. O zaman hiyerarşik olmayan bir işleyiş modeli nasıl olabilir sorusunu sormak mümkün olabilir&#8230; Bence iki şey yapılabilir: Birincisi, örgütte doğrudan demokrasiyi esas alan, sürece örgütün tüm üyelerini dahil edecek bir yöntem geliştirmek olabilir. Ama bunun için her bir bireyin gerçek anlamda yurttaş bilincine sahip olması gerekir. Tabii bu delegasyon sistemini bütünüyle dışlamayı gerektirmez ama delegasyona istisnai ve sınırlı durumlarda baş vurmak kaydıyla… Olabildiğince her karara herkesi dahil etmek. Yönetici olanla olmayan ayrımını silikleştirmek… Fransızcada bizdeki yurttaş kelimesinin karşılığı olan <em>citoyen, </em>sitenin yâni devletin [kamunun densin] sorunlarıyla, başka türlü söylersek<em> </em>politikayla ilgilenen, kamusal soranlarla ilgili olan anlamındadır… Bizde insanlar apartıman yönetimine bile ilgi duymuyorlar… Sahip oldukları bilinç, yurttaş bilincinden çok bir tür, <em>sığıntı, mülteci </em>veya <em>misafir</em> bilincinin ortalaması gibi bir şey… O zaman tabii burjuva politikacılarının istedikleri gibi at oynatmaları mümkün hale geliyor… Böyle bir kültür üzerine inşa edilen sol örgütler de aynı şeyi başka bir dil ve retorik kullanarak yapıyorlar… İnsanların politik-kamusal sorunlara ilgisi ekseri “uzaktan bir ilgi” ve kendilerini sürecin dışında görüyorlar… Bu durum bir tek devrim öncesi ve devrim anında değişebilir… Doğrusu, bir kültür devrimi gerekiyor. İnsanın kendine, topluma, doğaya, yaşamın anlamına dair farklı bir bilince ulaşması anlamında… Ama o zamanlarda değişebilmesi için bile şimdiden bir şeyler yapmak gerekiyor… İdeolojik mücadeleyi büyütmek gerekiyor, ideolojik köleliği teşhir etmek gerekiyor… Gerçekten demokratik-eşitlikçi-dayanışmacı, kardeşliği esas alan bir toplum düzeni için mücadele eden bir örgütün, bunu önce kendi bünyesinde, kendi iç işleyişinde gerçekleştirmesi gerekmez mi? Aksi halde bir inandırıcılığı da bir işlevselliği de olması mümkün değildir… Farklı “bir şey” yapma iddiasında olanların “farklı” olduklarını, kelimenin gerçek anlamında “radikal” olduklarını kanıtlamaları gerekir… Uzun lâfın kısası, örgüt sorununa dair bir tartışma açmak mümkün olmadığına göre…</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bir de tabii disiplin meselesi var, disiplin illâ bir dış zorlayıcılığa mı dayanmak zorunda. Ben iyi ve güzel şeylerin zorlayıcı bir “dış disiplin” sonucu değil, “iç disiplinin”, “öz disiplinin” sonucu olduğunu düşünüyorum. Uzağa gitmeye gerek yok, seni ve beni ve bizim gibi başka insanları yaptıklarımızı yapmaya zorlayan bir “dış disiplin” bir “dış zorlayıcılık” yok ama yaptıklarımızı büyük bir heves ve zevkle yapıyoruz… Demek ki, geçerli durumun dışında “başka türlü yapmak” pekâlâ mümkün… İstersen biraz örgüt disiplini sorunu üzerinde duralım. Bu konuda neler söylemek istersin?</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong><em>Devrimi Yeniden Düşünmek-I</em>’de de sen bu konudan söz etmiştin aslında, kendi çalışma tarzından örnek vererek. Senin de yer aldığın, 1965 yılındaki <em>Dönüşüm </em>olaylarına nasıl katıldığımı düşünüyorum da… TİP’e gider gelirdim ama aslında doğrudan bir disiplin bağım yoktu, üye de değildim. Bir gün Kızılay’da dolaşırken benim gibi gençlerin Sergen pastanesinin Kızılay’a bakan aralığında solcu bir gazete sattıklarını gördüm. İçinde ne yazdığını bile bilmiyordum. Bozkurt rozetliler de kaldırımın öbür ucunda bir karşı saldırı ya da gösteri düzenlemekle meşgullerdi. “Bizimkiler”i yalnız bırakamazdım. Bu benim içimden gelen bir güdüydü. Hemen ben de <em>Dönüşüm </em>satanların arasında yerimi aldım. Bana ne bir emir veren oldu, ne de herhangi bir örgüt disiplini vardı üzerimde. Ama beni oraya sevkeden sorumluluk bilincimdi. 19 yaşında bir gençte de vardı bu bilinç ya da istersen güdü diyelim. Şimdi buradan, yıllarca sonra tanık olduğum bir başka olaya geçeyim. 1990’lı yıllardı. Londra’nın Haringey semtinde yürüyordum. İki örgüt sorumlusu bir genci kenara çekmiş sıkıştırıyorlardı. İster istemez kulak misafiri oldum. “Yürüyüşe neden gelmedin” diye soruyorlardı gence, o da hık mık edip duruyordu, bazı gerekçeler bulmaya çalıştığı belliydi, “annem hastaydı” falan. Sorumlular (bunu laf gelişi söylüyorum elbette; aslında sorumsuzlar demek daha doğrudur), gence, eğer böyle davranmaya devam eder, yürüyüşlerden falan kaytarırsa örgütün olanaklarından yararlanamayacağını ihtar ediyorlardı. Buyrun işte, örgüt disiplini. Hangisi tercih edilir? Özdisiplin ve özsorumluluk yoksa geri kalanı bir dayatma, hatta zorbalıktır. Efendim, çelik disiplinmiş. Sen insanları sorumluluk bilincinden yoksun bırak, hamura çevir, ondan sonra da çelik disiplinden söz et. Bunun adı çelik falan değil, bal gibi bürokratik disiplindir ve ordu disiplininden hiçbir farkı yoktur. Böyle dayatılan bir disiplin karşısında insanlar, bir askerden farksız bir şekilde, boyun eğermiş gibi gözükürler, ilk fırsatta da kaçar giderler. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Aslında bu tür “öncü” örgütlerin derdi insanları mücadeleye sevk etmek falan da değil, onlar için önemli olan, insanları dayatmalar yoluyla etraflarında tutmak, en azından kendi hegemonyalarında kalmalarını sağlamaktır. Zaten artık bugün bu tür örgütler neredeyse tamamen mücadelenin kenarlarına sürülmüş durumdalar. Bugün şurda burda ellerinden geldiği kadar mücadele etmeye çalışan insanlar, bu örgütler kendilerini zorladığı için değil, gerçekten mücadele etmek istedikleri için gidiyorlar şuraya buraya, ya da bir şeyler yapıyorlarsa düzene teslim olmadıklarından, olmak istememelerindendir bu. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Marx’ın önlemleri, ilk elde, alelacele düşünülmüş şeyler. Senin de belirttiğin gibi, yaşananlar ve deneyimler çerçevesinde oldukça geçersizler. Dediğin doğru; devrim dönemleri her şeyin çehresini değiştiriyor, öyle dönemlerde en ilgisiz bir insan bile bir kahramana dönüşebiliyor ama oturup böyle bir devrim dönemini beklemek de elbette saçma bir şey. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Öyle sanıyorum ki, kültürümüzden de gelen bir şeyler var. Hani sık sık “memur zihniyeti” ya da tavrı denir ya, doğru bu. Memur, inisiyatifi daima amirinden bekler. Buna alışmış bir yapımız var. Daha aile içinde başlıyor bu inisiyatifsizlik. “Çoğunluk” filmi bunu o kadar güzel anlatıyor ki. Baba otoritesi, öğretmen otoritesi, müdür otoritesi vb. Böyle gidiyor. Otoriteye alışmış insan inisiyatif kullanmaktan allahtan korkar gibi korkar. Bir tür konformizme de tekabül eder bu. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">O halde bugün işe, bu kültürel öğeleri yıkan bir kültürel yenilenmeyle başlamak gerekiyor. Merkezler mümkün olduğunca devreden çıkarılmalı. Herkesin kendi çapında ve kendi bulunduğu yerde bir örgüt olduğunu kavrayacak bir pratik ortaya konmalı. Bilinmeyen bir yerlerde bir örgüt, her şeyi mükemmelen tasarlayan bir merkez yok. Örgüt de sensin, merkez de sensin. Harekete geç, sorun neyse ortaya koy. Birkaç arkadaşınla bir araya gel, işe bir yerinden giriş. Yukarlardan talimat bekleme. Örgütün diğer elemanlarına da örnek ol. Herkes senin gibi davranırsa inan ki, bu örgüt harikalar yaratır. Bürokratların, “her kafadan bir ses çıkmasın” uyarıları saçmadır. Keşke gerçek kafalar olsa da bunların her birinden bir ses çıksa. Keşke herkes kendi yeteneklerini serbestçe ortaya koyup bir yerlerde bir şeyler yapsa. Kısaca söyleyecek olursam, “örgüt disiplini” denen şey, toptan kısıtlayıcıdır. Tahrir Meydanı’nda yaralılara bakmak için çadır kuran doktorlar kimseden emir almadan yaptılar bunu. 1917 Şubat devriminden sonra derebeylik malikânelerine saldıran köylüler, fabrikaları işgal eden işçiler, cepheyi terk eden askerler de kimseden talimat almamışlardı, cephede ve cephe gerisinde örgütlenen birlerce komite tam bir özinisiyatifin ürünüydü. Daha sonra uydurma SBKP tarihi kitaplarının, bütün bunların Bolşevik Partisi tarafından yapıldığına ilişkin söylenceleri tamamen mistifikasyondur. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: </strong>1970’li yılların ortalarında “yapısal krize” giren kapitalist dünya sistemi, son otuz yılda dayattığı neoliberal saldırıya rağmen bir türlü krizden çıkmayı başaramıyor… Başarması da mümkün değil. Lâkin “herkesin krizi kendine” denecektir. Krize reğmen 2011’de, dolar milyarderlerinin sayısı 214 artışla 1210’a çıktı… Bir yılda 214 yeni milyarder türedi… Dolayısıyla kriz her kesim için farklı anlam taşımak zorunda… Artık sistem “sıkışma” halinde. Böyle bir konjonktür, saldırının savaş biçimini almasını gerektirir. Emperyalizmin 500 yıllık saltanatı dünyann geri kalanının doğal ve beşeri kaynaklarının yağmalanmasına dayandı… Şimdilerde doğal kaynaklar, enerji kaynakları, stratejik hammaddeler ‘kıtlaşmakta’. Bu durum başlı başına emperyalist savaş nedeni demek. Zira, emperyalist statükonun varlığı, söz konusu kaynaklara “ulaşmakla” mümkün…Başkalarının [yeryüzünün lânetlilerinin] kendi kaynaklarını kullanmalarının engellenmesiyle yâni… Dolayısıyla yeni savaşlar gündemde… İkincisi, yeryüzünün ezilen/sömürülen halkları ve sınıfları da artık dayanma ‘kapasitelerinin’ sınırına ulaşmış durumdalar. Saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları artık mümkün değil.  Dolayısıyla saldırı savaşlarının devrimlere dönüşme potansiyeli yüksek… Aynı şekilde, isyanların, başkaldırıların devrimlere evrilme potansiyeli de yüksek… Tabii sadece bir potansiyelden söz edebiliriz. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin ama sürecin nasıl bir seyir takip edeceği, tarafların neyi nasıl yapabileceğine bağlı olmaya devam edecek. İşte iradi müdahale tarihin böyle dönemlerinde hayatî önem kazanıyor. Öyle ki, insanlığın ve uygarlığın geleceği, ezilenler/sömürülenler cephesinin basiretine ve politika yapma yeteneğine indirgenmiş görünüyor…   </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong><span style="font-size: small;">GZ: </span></strong>O zaman, böyle bir döneme hazırlanmamız, bunun için düşünsel planda büyük bir atılım başlatmamız ve toplumsal devrimi esas alan, ideolojik ayrılıklardan ve didişmelerden uzak, geniş, rahat, özinisiyatife dayanan bir örgütlenmenin ilk adımlarını atmamız gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Gerçekten devrim istiyorsak devrim için hazırlanmak en doğrusu…</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">2 Ocak 2012</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F03%2Ffikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Sosyalizmin Sorunları” Tartışması Tarihinden Yapraklar…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/01/%e2%80%9csosyalizmin-sorunlari%e2%80%9d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259csosyalizmin-sorunlari%25e2%2580%259d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/01/%e2%80%9csosyalizmin-sorunlari%e2%80%9d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2012 19:35:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4460</guid>
		<description><![CDATA[  Bundan 30 yıl önce, 1981 yılında (Türkiye İşçi Köylü Partisi) TİKP içinde açılan “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, tam otuz yıl sonra, Taraf gazetesinin yazarları, Halil Berktay, Murat Belge ve Roni Marqulies (ve Taraf  dışından Oya Baydar) arasında yeniden açıldığı gibi, Tarık Günersel’in, “Stalin’in cinayetleri… Havel” başlıklı (21 Aralık 2011) yazısıyla Birgün’e de sıçramış bulunuyor. Otuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Bundan 30 yıl önce, 1981 yılında (Türkiye İşçi Köylü Partisi) TİKP içinde açılan “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, tam otuz yıl sonra, <em>Taraf </em>gazetesinin yazarları, Halil Berktay, Murat Belge ve Roni Marqulies (ve <em>Taraf </em> dışından Oya Baydar) arasında yeniden açıldığı gibi, Tarık Günersel’in, “Stalin’in cinayetleri… Havel” başlıklı (21 Aralık 2011) yazısıyla <em>Birgün</em>’e de sıçramış bulunuyor.</p>
<p>Otuz yıllık tarihin başlangıcına dönmeden önce bu tartışmanın yeniden hararetlenmesinin nedenleri üzerine birkaç şey söylemeliyim. Tutucu (Ortodoks)-Marksist kesimler, bu tartışmanın, burjuva-liberal bir rüzgârın sonucu olarak yeniden gündeme geldiğini ileri sürüyorlar ama gerçek böyle değil. 30 yıl önce de TİKP içindeki benzer kesimler aynı gerekçeyi ileri sürmüşlerdi. Bu, bir savunma refleksinden öteye bir anlam taşımıyor.</p>
<p>Bence tartışmanın bugün yeniden hararetlenmesinin nedeni, her şeyden önce, Marksizmin çeşitli türlerinin dincilerden bile daha tutucu bir refleks içine girip hem savunmacılıkta, hem de ajitasyonculukta iyice absürd bir noktaya varmaları ve hatta özellikle XX. Yüzyılda devasa boyutlara ulaşmış sorunlar yığınının üstünden atlayarak gerçek durumla hiç alâkası olmayan bir şekilde, “21. Yüzyıl sosyalizmi” falan gibi insanı gülümsetecek sloganlara atmaya girişmeleridir. Bu, içinde bulunduğu gerçek ve acınılacak durumu görmemekte ısrar eden bir ruh hastasının, örneğin kendini dünyanın en zengin, en yetenekli insanı görme gibi vehimlere kapılmasından farksız bir durumdur. Bu hastalığa kapılanlara birilerinin gerçeği açık açık söylemesi gerekiyordu. Sanırım bu görevi bugün, medyatik olanakların da yardımıyla esasen Halil Berktay yerine getirmektedir. Yeni tartışmaya bu yazıda gireceğim ama önce 30 yıllık tartışmanın tarihinden düşen bazı yapraklara bakmakta yarar var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                   ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Birikim </em>dergisinin 1970’lerdeki yazılarını saymazsak, “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, 1981 yılında, o zamanki sol fraksiyonlardan TİKP içinde açıldı öncelikle. Neden bir başka harekette değil de TİKP içinde? Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi, TİKP, sol fraksiyonlar içinde entelektüel birikiminin gücüyle temayüz etmiş bir hareketti. Her ne kadar 1970-80 arasında bu entelektüel birikim Maocu yönelimlerle belli ölçülerde tırpanlanıp bastırılmış olsa da, birikimin gücü kendini hâlâ belli edebilmekteydi; ikincisi, TİKP, Çin’i en sadık bir şekilde izleyen en koyu Maocu hareketti ve 1970’lerin sonlarına yaklaşılırken, Çin’e bağlı ideolojik temeller önemli bir sarsıntı geçirmekteydi. Çin Komünist Partisi (ÇKP), temel tezlerini, Sovyetler Birliği’nin “emperyalistlerle uzlaşması” üzerine kurmuşken, kendisi batılılarla ve ABD ile işbirliğine girişmiş, bununla da kalmayıp ülkenin kapılarını, “revizyonist” dediği Sovyetler Birliği’yle kıyaslanmayacak ölçüde kapitalizme açmıştı. Bu durum, TİKP önderliğinin ve üyelerinin bir kısmını, ÇKP’nin politikalarını sorgulamaya sevk etmiş; bu noktada pandoranın kutusu bir kere açılınca, konu ister istemez “1956 Kruşçevci karşıdevrim” tezinin sorgulanmasına, oradan da Stalin döneminin irdelenmesine gelmişti; üçüncüsü, 12 Eylül darbesinden sonra dar örgütlerin kapalı devre okumayı dayatan okuma siyasetleri çökmüş ve taraftarlar çok daha fazla okuma ve farklı kaynakları okuma evresine girmişlerdi; elbette bu serbest okuma, üye ve taraftarları, sosyalizm tarihine ilişkin o zamana kadar bilmedikleri birtakım gerçekleri öğrenmeye, özellikle de Stalin dönemini sorgulamaya yöneltmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>TİKP içindeki tartışmanın tarafları, önderlikteki şahıslar bağlamında şöyleydi: Gün Zileli, İlkay Demir ve Necmi Demir sorunların tartışmaya açılmasından yanaydık ve kendi aramızda, özellikle Stalin meselesini tartışmaya <em>defacto </em>(bir oldu bitti olarak) başlamıştık. Ben sorunların ve soruların geniş bir dökümünü yapan, “Sosyalizmin Sorunları Üzerine Sorular” başlıklı, 1981 tarihli bir metin hazırlamıştım. Bu metin, aynı yıl, avukatlar aracılığıyla, o sırada TİKP davasından tutuklu bulunan arkadaşlara ulaştırıldı. İçerdeki arkadaşlar uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra nihayet, “sorular metni” hakkındaki düşüncelerini dışarıya yansıttılar. Avukatların bize ulaştırdığına göre, içerdekiler tarafından “sorular hareketi” adı takılan metnin TİKP taraftarlarınca tartışılmasına karşı en sert tutumu alan arkadaşlar, Oral Çalışlar ve Mustafa Kemal Çamkıran idi. Doğu Perinçek ve Mehmet Bedri Gültekin, Halim Spatar, Oral ve Çamkıran’a göre daha ılımlı bir yaklaşım içinde olmakla birlikte bu “sorular yöntemini” yanlış buluyorlardı ve önderliğin sorunları “tabanla” tartışması yerine, doğru çözümleri “tabana” vazetmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Dışardaki arkadaşlardan Hasan Yalçın, Halil Berktay, Hüseyin Karanlık  ve Osman Gürhan Ertür sorunların tartışılmasından yanaydılar.</p>
<p>Soruların tartışılması, içerdekilerin ağırlığıyla resmen durdurulmasına rağmen, elbette tartışma durmadı ve 1984 yılında çıkmaya başlayan aylık <em>Saçak </em>dergisinin sayfalarına, özellikle benim farklı imzalar altında veya imzasız yazdığım yazılarla taşındı (Bu arada, Doğu Perinçek’in de, içerden iki önemli kitap çevirisiyle katkıda bulunduğunu belirtmeliyim: İtalyan Marksisti Bruno Rizzi’nin, Sovyetler Birliği’nde, 1930’larda bürokratik kolektivist bir sistemin kurulduğunu anlatan kitabı; ve Jasek Kuron-Modzelevski adlı radikal Marksistlerin kaleme aldığı, Stalinizmi esaslı bir şekilde sorgulayan ve devrimci öneriler getiren kitap).</p>
<p>Daha sonra kişilerde bazı değişiklikler oldu. Örneğin Hasan Yalçın ve Hüseyin Karanlık , tutucu kesime geçerken, Oral Çalışlar ve Halim Spatar, dışarı çıktıktan sonra tartışma yanlılarını desteklediler. Elbette, özellikle benimle Oral ve Halil arasında da sorunlara yaklaşımlarda önemli farklar vardı ama bu yazıda bunlara girmeyeceğim.</p>
<p>TİKP’nin dışındaki sol hareketlerde pek bir tartışma olmadı. Olduysa da, bunların “sosyalizmin sorunları” üzerine olduğu pek söylenemez. Örneğin Dev-Yol taraftarları arasında da bazı tartışmalar oldu, hatta bunlar metinlere döküldü ama bu tartışma daha çok Dev-Yol’un kendi iç sorunlarına ve taktiklerine ilişkindi ve bu tartışmalarda sosyalizmin gerçek sorunlarına ilişkin pek az şey bulunabilir. TKP için de aynı şeyi söyleyebiliriz.</p>
<p>Sosyalizm önemli bir bunalım yaşamasına rağmen bu iki önemli harekette neden önemli bir tartışma olmadı sosyalizmin sorunları üzerine? Bence bunun nedeni, her iki hareketin de temelinde Stalinizmin belirleyici bir yer tutmamasıydı. Dev-Yol, Stalinist gelenekten tamamen kopmuş olmamakla birlikte geleneksel sol paradigmalardan temel ideolojik noktalarda ve örgütlenme planında epeyce önemli farklılıklar taşıyordu. Dolayısıyla sosyalizmin bunalımının getirdiği sorunlar bu hareketin taraftarlarının zihin dünyasını doğrudan doğruya meşgul etmiyordu. TKP ise, Sovyetler Birliği’ne bağlı olarak şekillenmiş bir hareket olduğundan, Sovyetler Birliği’nde 1956 yılından sonra başlatılmış <em>deStalinizasyon </em>hareketinin öğelerini olduğu gibi kabul edip ideolojik temellerine zaten taşımıştı ve dolayısıyla artık sosyalizmin tarihinde yaşanmış önemli yıkımların Sovyetler Birliği tarafından yıllar önce aşıldığı gibi bir yanılsama içindeydi; dolayısıyla Stalin’i ve diğer tarihi olayları pek fazla sorun etmiyordu.</p>
<p>Öte yandan, sosyalizmin sorunlarına bağlı olarak özellikle Stalin konusunun tartışma gündemine gelmesi, 1980’den önce tamamen Stalinist gelenek tarafından şekillendirilmiş solda kendine yer bulamayan küçük Troçkist yuvarcıkların belli bir haklılık kazanmasına ve kendilerini daha açıktan ifade etmesine yol açmıştı. Öte yandan, 1986 yılında küçük bir anarşist çevrenin çıkartmaya başladığı <em>Kara </em>dergisi bile bir anlamda sosyalizm tartışmasına dahil edilebilecek, anarşist perspektiften kaleme alınmış yazılar yayımlamaya başlamıştı. Türkiye “68’inin önemli isimlerinden olup, Kıvılcımlıcı gelenekten Troçkizme gelen Demir Küçükaydın, Ersen Olgaç, Ergun Aydınoğlu gibi arkadaşların Avrupa’da çıkarttığı <em>Devrimci Marksizm </em>dergisi de keza hem Stalinizmi irdeleyen yazılar yayımlıyor, hem de Türkiye solundaki ve TİKP içindeki tartışmaları dikkatle izliyordu. (Mehmet Salâh, “Çin Komünizmi ve 1980’ler Türkiye’sinde Aydınlık’çılığın Evrimi”, <em>Devrimci Marksist</em>, sayı: 3, Haziran 1986). Öte yandan, Yavuz Alogan, F.Claudin ve Kapetanyos çevirileriyle ve <em>Saçak</em>’taki yazılarıyla tartışmaya önemli katkılarda bulunuyor; Fikret Başkaya, tamamen bağımsız bir kanaldan tartışmaya dahil olup Stalinist paradigmaya önemli darbeler indiren yazılar kaleme alıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                      ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sosyalizmin bunalımı, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın, 1991 yılında ise Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla; öte yandan, devlet olarak yıkılmasalar da, Çin başta olmak üzere “sosyalist” ülkelerin kapitalizme tamamen teslim olmalarıyla; komünist partilerin çoğunun dağılması ya da sosyal demokrat partilere dönüşmesiyle sonuçlandı.</p>
<p>Ne var ki, bu yıkımın ilk şok dalgalarının atlatılmasıyla birlikte sosyalizmin sorunları tartışmasının yeniden başlaması ve derinleşmesi kaçınılmazdı. Çünkü birincisi, tarihin sonunu ilan eden kapitalizm hiç de toplumlara ve insanlara umut verecek gibi görünmüyordu; ikincisi, radikalleşen genç insanlar yeni bir toplumsal devrim için mücadeleden yanaydılar ve dolayısıyla kapitalizme karşı alternatif arayışı devam etmekteydi.</p>
<p>İşte bu noktada, tam da sosyalizmin tarihinin esaslı bir şekilde gözden geçirilmesi ve dersler çıkartılması gerekiyordu. Ne var ki, liberal solcusundan Stalinistine, anarşistinden Troçkistine kadar konformist bir mirasyedi tutumunu takınan her türden “önderlik” ve “kanaat önderi”, köhnemiş paradigmalarına sarılarak bu yeni gelişen potansiyeli kısa yoldan etkileri altına alıp örgütleme hevesine kapıldılar. Bu tutumun, şiddetli bir depremden sonra, bir artçı depremle yıkılacağı kesin olan, içinde oturulması tehlikeli evlerde oturmaya devam etmekten, hatta bu evleri kiraya vermeye kalkmaktan hiçbir farkı yoktu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                        ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugünkü tartışmaya gelelim şimdi. Murat Belge, “ama bizim güzel bir projemiz vardı” demekten başka bir şey demiyor ve bu konuyla o kadar ilgilendiğim halde, itiraf edeyim ki, “sosyalizm tartışması”na ilişkin yazıları üzerimde afyon etkisi yapıp beni daha yazıyı bitirmeden uyutuyor. Roni Margulies ise, bildiğimiz Troçkist teraneyi tekrarlayarak yalnızca taraftarlarını uyutuyor: “O tarih bize ait değil; bu Stalinist uygulamalar bizi hiç ilgilendirmez.” Evet ama daha Lenin ve Troçki zamanında başlayan, Stalin diktatörlüğünün taşlarını döşeyen uygulamalar ne oluyor? Tek parti dönemi ne zaman başladı? Basın ve söz özgürlüğü daha Lenin ve Troçki zamanında ortadan kaldırılmadı mı? Kronstadt 1921’de bastırılmadı mı vb. vb.?</p>
<p>Kısaca söyleyecek olursam, geçmişin sorunlarından kimse kendini tam olarak aklayamaz. Bu konuda en temiz olan anarşistler bile.</p>
<p>Oya Baydar’ın yazısını okuyamadım ama Halil Berktay güzelce özetlemiş. Bu tür yazılar, sosyalizmi ve toplumsal devrimi romantizm düzleminde kavrayan gençlerin yüreğine su serpip onlara bir ferahlık duygusu verebilir ve morallerini düzeltebilir ama o ölçüde de boş teneke gibi tıngır tıngır ötmenin yolunu açar. Bugünkü radikal gençlerin rahatlamaya değil, tersine sorunların üzerine cesaretle gitmeye ihtiyacı var. Bu cesareti gösteren, örneğin Fikret Başkaya gibi insanların sayısı ne yazık ki çok az bugün.</p>
<p><em>Taraf</em>’taki tartışmaya ilişkin net fikrimi söyleyecek olursam, en içi dolu değerlendirmeleri yapan, Halil Berktay’ın yazılarıdır. Halil Berktay, bu yazıları insanları kolayca kapitalizme razı edebilmek için yazıyormuş, öyle iddia ediliyor. Bu sitede görüleceği gibi, Halil Berktay’ın siyasi tutumuna ve kendi geçmişini değerlendirmelerine karşı belki de haddinden fazla sert eleştiriler yöneltmiş biriyim. Ama yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. Net bir şekilde söyleyeyim: Halil Berktay doğru söylüyor. Artık insanlık “sosyalizm” adlı bir pratiği bir daha denemeyecektir.</p>
<p>İnsanlık, adı “sosyalizm” olan bir şeyi denemeyecekse bu iyi bir şeydir aslında. İnsanların tekrar tekrar aldanmaya hiç de yatkın olmadıkları sonucunu çıkarıyorum ben bundan.</p>
<p>Evet ama bu, devrimci deneylerin sonu mudur? Hiç de değil. İnsanlar o kötü, monolitik, baskıcı-devletçi düzenleri denemek istemedikleri kadar kapitalizmin sömürüsüne de razı olmak istemeyeceklerdir. Ufukta parlayan, kapitalizme kölelik değil, geçmişten esaslı dersler çıkartan yeni bir toplumsal devrim, yeni bir emansipasyon ve yeni, sömürüsüz, özgürlükçü toplumlar inşa etme deneyimleridir. Bilmiyorum, belki de bu noktada Halil Berktay’la ayrılıyoruz. Ayrılmıyorsak, kendisi söylesin.</p>
<p>Tabii tenezzül buyururlarsa. Sesini duyurması oldukça zor olan birisi olarak bu da benim Berktay’a tarizim olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>1 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="color: #0000ff;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F01%2F%25e2%2580%259csosyalizmin-sorunlari%25e2%2580%259d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/01/%e2%80%9csosyalizmin-sorunlari%e2%80%9d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>30</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sorumluluk Duygusu…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/30/sorumluluk-duygusu%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sorumluluk-duygusu%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/30/sorumluluk-duygusu%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2011 11:27:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4454</guid>
		<description><![CDATA[Ben ilkokuldayken, zaman zaman öğretmenlerimiz çok gereksiz bir şey yapardı. Sınıfın önüne gelip, “çocuklar, arkadaşınızın kalemliği kaybolmuş. Şimdi tenefüse çıkacağız. Kim aldıysa, onu sessizce yerine koysun” derlerdi. Sanki kalemliği ben almışım gibi kıpkırmızı olduğumu çok iyi hatırlıyorum. İnsanda, belki de doğasından gelen, biraz da suçluluk duygusuyla karışık derin bir sorumluluk duygusu vardır. Yoksa çocuklarda mı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ben ilkokuldayken, zaman zaman öğretmenlerimiz çok gereksiz bir şey yapardı. Sınıfın önüne gelip, “çocuklar, arkadaşınızın kalemliği kaybolmuş. Şimdi tenefüse çıkacağız. Kim aldıysa, onu sessizce yerine koysun” derlerdi. Sanki kalemliği ben almışım gibi kıpkırmızı olduğumu çok iyi hatırlıyorum. İnsanda, belki de doğasından gelen, biraz da suçluluk duygusuyla karışık derin bir sorumluluk duygusu vardır. Yoksa çocuklarda mı demeliyim? İnsan büyüdükçe sorumluluk duygusu gelişeceğine köreliyor galiba.</p>
<p>Şırnak’ta öldürülen gençlerin battaniyelere sarılıp katırlara bağlanmış bedenlerine bakıyorum. Kahroluyorum, daha genç yaşta katledilmiş bu genç bedenlerin gazetedeki görüntüsüne baktıkça. Sanki onları ben vurmuşum gibi bir suçluluk duygusu var içimde. Bir an düşünüyorum. Hiç mi sorumluluğum yok acaba? Küçük de olsa benim de bir sorumluluğum yok mu? Bunun üzerine huzursuzca düşüncelere dalıyorum. Sonunda bir şeyler geliyor aklıma. Bir subay çocuğuyum. Babam da sonuç olarak bu devletin kurulmasında küçük bir rol oynamadı mı? Aslında ben de bunun ayrıcalıklarından yararlanmadım mı vakti zamanında? Babamın maaşı, bu yoksul insanların dedelerinden, ninelerinden çalınanlarla, gaspedilenlerle ödenmedi mi? Bizim orta halli yaşamımız o yoksul insanları o zor koşullara mahkûm etmedi mi? Kuşaklar boyu en tehlikeli koşullarda kaçakçılık yaparak yaşamaya mahkûm olmalarında benim kentli yaşamımın da küçük bir rolü yok mu?</p>
<p>Evet, bu yazıya bilerek en küçük sorumluluklardan ve kendimden başladım ki, hepimiz önce kendi sorumluluğumuz üzerinde düşünelim. Bu küçük sorumluluklardan daha büyük sorumluluklara, siyasi sorumluluklara daha çok uzun bir yol var. Ama en küçükten başlamak en iyisi, en dürüstçesi. Belki o zaman daha büyük sorumluluğu olanları da kendileri üzerinde biraz olsun düşünmeye sevk edebiliriz. Herkes kendisinden başlamalı.</p>
<p>Örneğin bir TV spikerini alalım. Ben bir TV spikeri olsam, her allahın günü “terörist” sözcüğünü telaffuz etmiş olmaktan dolayı biraz olsun utanırdım şimdi. Doğru, sen sadece eline tutuşturulan haberi okuyorsun. Evet ama neden sesini ortak ediyorsun bu kıyıma? Bir gazete muhabiri olsam da aynı şeyi düşünürdüm. Kalemimle ne kadar katkıda bulundum diye.</p>
<p>Eğer herkes kendi küçük sorumluluğunu düşünür, önce kendini hedef tahtasına koyarsa belki o zaman bu büyük suçu biraz olsun temizleyebilir, öldürülen kardeşlerimizin yakınlarının karşısına biraz olsun vicdan huzuruyla çıkabiliriz. Bunu yapmadığımız sürece vicdanlı bir toplum olduğumuzu söylememiz mümkün olmayacaktır; vicdanlı bir insan olduğumuzu da.</p>
<p>Saygı duruşlarını hiç sevmem. Bunu daha önce birkaç kez yazdım da. “Devrim şehitleri için bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyoruz” cümlesini duyduğum an kaçacak delik ararım. Bu tür ritüeller bana, bir dava için mücadele ederken ölenler karşısında bir ikiyüzlülük gibi gelir.</p>
<p>Ama şimdi, hiç kimseyi değil ama kendimi, bu genç bedenlerin önünde saygı duruşuna davet ediyorum.</p>
<p>En azından ölümleriyle bize vicdanımızı hatırlattıkları için bunu fazlasıyla hak ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>30 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F30%2Fsorumluluk-duygusu%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/30/sorumluluk-duygusu%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>24</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>33 Kurşun</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/33-kursun/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=33-kursun</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/33-kursun/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2011 17:10:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden Güncel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4450</guid>
		<description><![CDATA[   1.     Bu dağ Mengene dağıdır    Tanyeri atanda Van&#8217;da     Bu dağ Nemrut yavrusudur     Tanyeri atanda Nemruda karşı     Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur         Bir yanın seccade Acem mülküdür     Doruklarda buzulların salkımı    Firari guvercinler su başlarında     Ve karaca sürüsü,     Keklik takımı&#8230;        Yiğitlik inkar gelinmez  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: medium;">  </span><span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;"> 1. </span></span></p>
<p>   Bu dağ Mengene dağıdır<br />
   Tanyeri atanda Van&#8217;da <br />
   Bu dağ Nemrut yavrusudur <br />
   Tanyeri atanda Nemruda karşı <br />
   Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur     <br />
   Bir yanın seccade Acem mülküdür <br />
   Doruklarda buzulların salkımı<br />
   Firari guvercinler su başlarında <br />
   Ve karaca sürüsü, <br />
   Keklik takımı&#8230;<br />
   <br />
   Yiğitlik inkar gelinmez <br />
   Tek&#8217;e &#8211; tek doğüşte yenilmediler <br />
   Bin yıllardan bu yan, bura uşağı<br />
   Gel haberi nerden verek <br />
   Turna sürüsü değil bu <br />
   Gökte yıldız burcu değil <br />
   Otuzüç kurşunlu yürek <br />
   Otuzuç kan pınarı <br />
   Akmaz, <br />
   Göl olmuş bu dağda&#8230; </p>
<p>  <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;"> 2. </span></span></p>
<p>   Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı <br />
   Sırtı alacakır <br />
   Karnı sütbeyaz<br />
   Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı <br />
   Yüreği ağzında öyle zavallı <br />
   Tövbeye getirir insanı <br />
   Tenhaydı, tenhaydı vakitler <br />
   Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı<br />
   <br />
   Baktı otuzüçten biri <br />
   Karnında açlığın ağır boşluğu <br />
   Saç, sakal bir karış <br />
   Yakasında bit, <br />
   Baktı kolları vurulu, <br />
   Cehennem yurekli bir yiğit, <br />
   Bir garip tavşana, <br />
   Bir gerilere. </p>
<p>   Düştü nazlı filintası aklına, <br />
   Yastığı altında küsmüş, <br />
   Düştü, Harran ovasından getirdiği tay <br />
   Perçemi mavi boncuklu, <br />
   Alnında akıtma <br />
   Üç topuğu ak, <br />
   Eşkini hovarda, kıvrak, <br />
   Doru, seglavi kısrağı. <br />
   Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!</p>
<p>   Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, <br />
   Böyle arkasında bir soğuk namlu <br />
   Bulunmayaydı, <br />
   Sığınabilirdi yuceltilere&#8230; <br />
   Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,      <br />
   Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, <br />
   Yanan cıgaranın külünü, <br />
   Güneşlerde çatal kıvılcımlanan <br />
   Engereğin dilini, <br />
   İlk atımda uçuran <br />
   Usta elleri&#8230; </p>
<p>   Bu gözler, bir kere bile faka basmadı <br />
   Çığ bekleyen boğazların kıyametini <br />
   Karlı, yumuşacık hıyanetini <br />
   Uçurumların, <br />
   Önceden bilen gözleri&#8230; <br />
   Çaresiz<br />
   Vurulacaktı, <br />
   Buyruk kesindi, <br />
   Gayrı gözlerini kör sürüngenler <br />
   Yüreğini leş kuşları yesindi&#8230;</p>
<p>   <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;">3. </span></span></p>
<p>   Vurulmuşum <br />
   Dağların kuytuluk bir boğazında <br />
   Vakitlerden bir sabah namazında <br />
   Yatarım         <br />
   Kanlı, upuzun&#8230; </p>
<p>   Vurulmuşum <br />
   Düşüm, gecelerden kara <br />
   Bir hayra yoranım çıkmaz <br />
   Canım alırlar ecelsiz <br />
   Sığdıramam kitaplara <br />
   Şifre buyurmuş bir paşa <br />
   Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız </p>
<p>   Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz <br />
   Rivayet sanılır belki <br />
   Gül memeler değil <br />
   Domdom kurşunu <br />
   Paramparça ağzımdaki&#8230; </p>
<p>   <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;">4.</span></span></p>
<p>   Ölüm buyruğunu uyguladılar, <br />
   Mavi dağ dumanını <br />
   ve uyur-uyanık seher yelini <br />
   Kanlara buladılar. <br />
   Sonra oracıkta tüfek çattılar <br />
   Koynumuzu usul-usul yoklayıp <br />
   Aradılar. <br />
   Didik-didik ettiler <br />
   Kirmanşah dokuması al kuşağımı <br />
   Tespihimi, tabakamı alıp gittiler <br />
   Hepsi de armağandı Acemelinden&#8230; </p>
<p>   Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız <br />
   Karşıyaka köyleri, obalarıyla <br />
   Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, <br />
   Komşuyuz yaka yakaya <br />
   Birbirine karışır tavuklarımız <br />
   Bilmezlikten değil, <br />
   Fıkaralıktan <br />
   Pasaporta ısınmamış içimiz <br />
   Budur katlimize sebep suçumuz, <br />
   Gayrı eşkiyaya çıkar adımız <br />
   Kaçakçıya <br />
   Soyguncuya <br />
   Hayına&#8230; </p>
<p>   Kirvem hallarımı aynı böyle yaz <br />
   Rivayet sanılır belki <br />
   Gül memeler değil <br />
   Domdom kurşunu <br />
   Paramparça ağzımdaki&#8230; </p>
<p>  <br />
  <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;"> 5.<br />
</span> <br />
   Vurun ulan, <br />
   Vurun, <br />
   Ben kolay ölmem. <br />
   Ocakta küllenmiş közüm, <br />
   Karnımda sözüm var <br />
   Haldan bilene. <br />
   Babam gözlerini verdi Urfa önünde <br />
   Üç de kardaşını <br />
   Üç nazlı selvi, <br />
   Ömrüne doymamış üç dağ parçası. <br />
   Burçlardan, tepelerden, minarelerden <br />
   Kirve, hısım, dağların çocukları <br />
   Fransız Kuşatmasına karşı koyanda</span></p>
<p>   Bıyıkları yeni terlemiş daha <br />
   Benim küçük dayım Nazif <br />
   Yakışıklı, <br />
   Hafif,    <br />
   İyi süvari <br />
   Vurun kardaş demiş<br />
   Namus günüdür <br />
   Ve şaha kaldırmış atını. </p>
<p>   Kirvem hallarımı aynı böyle yaz <br />
   Rivayet sanılır belki <br />
   Gül memeler değil <br />
   Domdom kurşunu <br />
   Paramparça ağzımdaki&#8230;  </p>
<p>                                                         <a href="http://siir.gen.tr/siir/a/ahmed_arif/index.html"><span style="font-size: medium;">Ahmed ARİF</span></a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F29%2F33-kursun%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/33-kursun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Harp ve Sulh!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/harp-ve-sulh/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=harp-ve-sulh</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/harp-ve-sulh/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2011 11:12:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4442</guid>
		<description><![CDATA[  Dünyanın en güzel savaş romanı olan o destansı Harp ve Sulh romanının kararlı bir pasifist olan Tolstoy tarafından yazılmış olması hiç de tesadüf değildir (tabii bu arada Eric Maria Remarque’i de unutmamak gerekir). Savaşın ne demek olduğunu, ancak bu felaketin anlamını içten duyanlar yazabilirdi. “Hazır ol cenge, istiyorsan sulhu salah” lafı ise, sadece savaşa davetiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Dünyanın en güzel savaş romanı olan o destansı <em>Harp ve Sulh</em> romanının kararlı bir pasifist olan Tolstoy tarafından yazılmış olması hiç de tesadüf değildir (tabii bu arada Eric Maria Remarque’i de unutmamak gerekir). Savaşın ne demek olduğunu, ancak bu felaketin anlamını içten duyanlar yazabilirdi. “Hazır ol cenge, istiyorsan sulhu salah” lafı ise, sadece savaşa davetiye çıkaranların sarıldığı, tamamen yanlış bir laftır. Aslında bu laf, “savaş istiyorsan, barış silahını da esaslı bir silah olarak kullanabilsin” diye de okunabilir.</p>
<p>İşte AKP hükümeti bu anlamda “barış” silahını kullanmakta oldukça başarılı. Tabii ki, bu söylemi yutanlar açısından başarılı oldukları söylenebilir.</p>
<p>Bülent Arınç, “Kürtlerin bütün istediklerini vereceğiz” dediği zaman, bu sözlerin altında yatan anlamı galiba bir tek MHP’liler yanlış anlayıp Arınç’ı, “vatanı bölenlere taviz vermekle” suçladı. Belki MHP’liler de yanlış anlamadı da, politika icabı öyle konuşmak gereğini duydular. Ben ise, Arınç’ı dinlediğim zaman, “bakalım ardından ne gibi bir saldırı gelecek” diye sormuştum. Cevap, Şırnak’ta öldürülen köylüler haberiyle geldi bugün.</p>
<p>Şunu netleştirmemiz gerekir: “Sulh-u salah” istiyorsan, cenge değil, “sulh”a hazır olman gerekir. Yoksa barış lafı, en savaş taraftarı olanların kalkanından başka bir anlam taşımaz. Hitler, “barış istiyoruz” diye diye bütün Avrupa’yı istila etmiştir. Bütün istilacılar aynı şeyi yapmıştır.</p>
<p>Şu anda AKP iktidarı ne yapıyor? Bir yandan Kürtlerin her türlü hakkını vereceğiz diyor, bir yandan da Kürtlerin üzerine yürüyor; KCK tutuklamaları zirveye tırmandırılıyor, avukat, yazar, öğretim üyesi ve gazetecileri kapsayarak hem de. O zaman ne oluyor bu “hak, hukuk” söylemleri? Tamamen bir uyutmaca, yok etmeye, bastırmaya çalıştığın bir hareketi iyice hareketsiz hale getirme girişimi. Aynı fareler gibi. Fare, uykusunda insanın burnunu yerken bir yandan da üflermiş, acıyla uyanmasını önlemek için. Doğada da var bu. Bazı hayvanlar (mesela yılan), avını yerken, acıyla çırpınmasını önlemek için morfin türü bir sıvı salgılarmış.</p>
<p>“Kürtlerin haklarını vereceğiz.”</p>
<p>Al sana uzaktan kumandalı bomba!</p>
<p>Genel Kurmay, yaptığı açıklamada, sadece sınırdaki bazı hareketli hedeflerin bombalandığını belirtmiş.</p>
<p>Hata Kürt köylülerinde. Normalde hareket etmemeleri gerekiyordu! Eğer 24 saat hareketsiz bir şekilde uyumayı becerebilselerdi başlarına bunlar gelmeyecekti. Ya da Arınç’ın vaatleriyle uyutulmayı kabul etselerdi!</p>
<p>Neyse, yetmiş yıl sonra bir başka başbakan çıkıp devlet adına özür diler nasıl olsa. Tek tesellimiz bu!</p>
<p>Böyle bir ortamda hâlâ şaka yapabiliyoruz, gülmeye çalışabiliyoruz. Sırf gülmenin ideolojik bir tavır olduğunu unutmamaya çalışarak! Ama aslında içimiz kan ağlıyor. Kürt köylülerini “hareket eden hedef” durumuna getiren bir ordumuz var; şu üstün teknolojiye bakın! Hem de artık insansız araç kullanıyorlarmış. Önemli değil, “insanlı” araç olsaydı da ikisi arasında çok fark yok zaten. O araca binip bomba sallayanların insan olmadığını zaten biliyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neyse, lafı uzatmayalım. Bu yazıda söylemek istediğim esas olarak şu: Barış silahla sağlanmaz. Gerçekten barış isteyenler silahı bir yana bırakıp samimiyetlerini göstermek zorundadırlar. Vurarak barış olmaz. Tutuklayarak barış olmaz. Öldürerek barış olmaz. Operasyonla barış olmaz. Hem vuracaksınız, hem de barıştan, haklardan söz edeceksiniz!</p>
<p>Kim inanır hain kurda!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>29 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F29%2Fharp-ve-sulh%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/harp-ve-sulh/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>21</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arastirmaci yazarligimin ucuncu yili kutlu olsun.</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/28/arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/28/arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Dec 2011 08:40:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alice]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4440</guid>
		<description><![CDATA[Arastirmaci yazarligimin ucuncu yili kutlu olsun.   Sevgili okurlarim, artik arastirmaci yazarliga baslamamin ucuncu yilini kutlarken sizlere Moskovadan kucak dolusu sevgiler. Evet sayin okurlarim, su anda Moskovada bulunmaktayim bir serefli turk iscisi olarak ve memleketimi hem arastirmaci yazar kimligimle hem de insaat iscisi kimligimle buradada temsil ediyorum ve size bu satirlari buradan, moskovanin henuz adini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Arastirmaci yazarligimin ucuncu yili kutlu olsun.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sevgili okurlarim, artik arastirmaci yazarliga baslamamin ucuncu yilini kutlarken sizlere Moskovadan kucak dolusu sevgiler. Evet sayin okurlarim, su anda<br />
Moskovada bulunmaktayim bir serefli turk iscisi olarak ve memleketimi hem arastirmaci yazar kimligimle hem de insaat iscisi kimligimle buradada temsil ediyorum ve size bu satirlari buradan, moskovanin henuz adini ogrenemedigim bir sokaginda bulunan bir internet dukkanindan yaziyorum. Neden bilmiyorsun diye soracak olursaniz rus harflerini henuz daha hala tam olarak ogrenemedim, otobus adlarini da okuyamiyorum. Metrolarda da zorluk cekiyorum ama alisacagim.</p>
<p>Iste boyle sevgili okurlarim, size bu yilin son yazimi yazarken hepinizi hayirli ugurlu yillar ve seneler diliyor, bu uzak diyarlardan herkesi merhaba, diyor, buyuklerin ellerinden kucuklerin gozlerinden opuyorum.</p>
<p>Benden soracak olursaniz ben iyiyim. Bu sene annemi kaybettik, siz sag olun ben de Enkanin bir elamani olarak buraya geldim ve kirgizistanda calisacagiz ama henuz sevk edilmedik, cunku burada egitim goruyoruz.</p>
<p>Burada havalar soguk. Henuz kalpak giymeye alisamadim. Ben de burada bir Moskova muhabiri olarak da gorev yapacagim, buradan haberler yazarim. Buraya geleli biraz yazmayida unuttum sanirim artik siz benim kusuruma bakmazsiniz ama yazmayi unutmamaya calisiyorum, hep boyle haberler yollarsam unutmam. Turkce haflerde yok.</p>
<p>Gun abinin son yazisi guzeldi. Bizim Rusyadanda soz etmis. Gun abime katiliyorum. Gercekten putin buyuk adam, buyuk yonetici. Ruslar onu seviyor. Sevmiyenlerde var elbette ama gecenlerde burada yuruyus yaptilar. Komunist fasist el ele kardesce yuruduler. Gozlerim yasardi. İste benimde memleketimde gormek istedigim manzara bu dedim gozlerim yas geldi. Bunlar putine muhalif ama yinede onu da seviyorlar. Gun abim cok dogru yazmis, putin rusyayi toparladi. Yani komunist bir ulkeyi toparladi. cok guzel yazmis.</p>
<p>Sevgili okurlarim. Burada cok gazete yok, okuyamiyorum ama internetten izliyorum. Ne haberler var oralarda. Sike sorusturmasi yuruyormus gecen gun okudum. cok tebrik ediyorum hukumeti. Gun abim belki kizacak bana hukumeti ovdum diye ama ovmuyorum, gercegi soyluyorum.</p>
<p>Burada ucretlerimiz iyi. İnsaat egitimi aliyoruz. Ocak sonu Kirgizistana gececegiz. Oradada varmis internet. Oradanda yazarim size yazilarimi. Amcam yazmis diyorki oradan Kirgiz bir kiz al diyor. Bende Musluman olursa alirim dedim. Onlar galiba muslumanmis. Hayirlisi diyelim. Simdi gun abi yine kisacak din ayrimi yapiyorum diye ama boyle yetismisiz iste.</p>
<p>İzne geldigimde hepinize kucak dolusu sevgiler getirecegim sevgili okurlarim. Buradan bir istediginiz olursa soyleyin getireyim. Cok samimiyim.</p>
<p>Hepinize mutlu bir yeni yil diliyorum. Allaha emanet olun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arastirmaci yazar</p>
<p>Ali Tereli</p>
<p>27 aralik 2011, Sali</p>
<p>Moskova
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F28%2Farastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/28/arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki Perdelik Komedi!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/24/iki-perdelik-komedi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iki-perdelik-komedi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/24/iki-perdelik-komedi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2011 07:36:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4435</guid>
		<description><![CDATA[Eski bir Stalinistim. 1960’lı yıllarda, yirmili yaşlarımda solcu bir radikaldim. Stalin’in, devrimin büyük lideri ve sosyalizmin kurucusu olduğuna inanmıştım. Sovyetler Birliği’nde, Stalin döneminde gerçekte ne olup bittiğine ilişkin bilgim son derece kısıtlıydı. 1970 yılında Maocu olunca Stalin’e olan inancım daha da pekişti. Çünkü Mao da Stalin’e sahip çıkıyordu. 1977 yılında, yani otuzlu yaşlarımın başlarında, TİİKP’yi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eski bir Stalinistim. 1960’lı yıllarda, yirmili yaşlarımda solcu bir radikaldim. Stalin’in, devrimin büyük lideri ve sosyalizmin kurucusu olduğuna inanmıştım. Sovyetler Birliği’nde, Stalin döneminde gerçekte ne olup bittiğine ilişkin bilgim son derece kısıtlıydı. 1970 yılında Maocu olunca Stalin’e olan inancım daha da pekişti. Çünkü Mao da Stalin’e sahip çıkıyordu.</p>
<p>1977 yılında, yani otuzlu yaşlarımın başlarında, TİİKP’yi temsilen, Arnavutluk’taki AEP kongresine katılmak üzere bulunduğum Almanya’dayken televizyonda seyrettiğim, Troçki’nin öldürülmesini konu alan, Josef Losey’in yönettiği, baş rollerini Richard Burton (Troçki), Alain Delon (Troçki’nin katili Mercader) ve Romy Schneider’in (Mercader’in sevgilisi Gita Samuels) oynadığı, 1972 yapımı, <em>Troçki </em>filmi kafamda Stalin konusundaki ilk soru işaretlerinin ve kuşku tohumlarının yeşermesine yol açtı. GPU ajanı Mercader, Troçkizme sempati duyan bir yazar pozunda ve bir Troçkist olan Gita Samuels’in sevgilisi görünümüne bürünerek, sürgündeki Troçki’nin, Meksika’daki, çok iyi korunan çiftlik evine sızıyor ve ucu sivri bir buz baltasını Troçki’nin kafasına indirerek öldürüyordu. Gerçekten şok olmuştum; “devrimin ve sosyalizmin büyük önderi Stalin” gerçekten böyle bir cinayeti işletmiş olabilir miydi? O şokla Arnavutluk’taki AEP kongresine gittim ve orada Stalinizmin pratikte ne olduğunu canlı olarak gördüm. Tüm kongre bir mizansen, traji-komik bir tiyatro oyunuydu. Ne gerçek bir tartışma vardı, ne de samimiyet. Tabii ki, en bol olan, Enver Hoca tapıncıydı. Delegelerin elleri patlarcasına, dakikalarca “parti-Enver, Enver-parti” diye tempo tuttuklarını gördükçe, devrim ve sosyalizm adına utançtan yerin dibine geçmiştim. Bunları <em>Havariler </em>(İletişim, 2002) adlı kitabımda ayrıntısıyla anlatıyorum.</p>
<p>1980’li yılların başlarında, 12 Eylül darbecileri tarafından arandığımdan, Sovyetler Birliği’nde, özellikle Stalin döneminde olup bitenler hakkında okumak için bol zamanım oldu. O zamana kadar dönüp yüzüne bile bakmadığımız, İsaac Deutscher’in üç ciltlik <em>Troçki</em>’lerini okuyunca kafamda her şey netleşti. Stalin devrimci falan değildi. Büyük Rus şovenisti bir zorbaydı. Yanılgıları ne olursa olsun, Bolşevik Partisi içindeki, 1930’lu yıllarda Stalin tarafından ölüme gönderilen muhalifler haklıydı. Kırk yaşlarıma doğru yol aldığım bu yıllarda, okumalarım derinleştikçe Stalin’in amansız bir devrimci ve komünist düşmanı olduğunu daha iyi kavradım.</p>
<p>Bu hayatta her şey zıddıyla birlikte var oluyor. Stalin meselesiyle uğraşmak, düşünsel gelişmem açısından büyük bir atılım yaratmıştı. Bu anlamda Stalin’e çok şey borçlu olduğumu belirtmeliyim.</p>
<p>Stalin’i irdelemek beni Leninizme, hatta Marksizme de eleştirel yaklaşmaya sevk etti. 1980’li yıllardaki sert tartışmalarımız sırasında, o zaman dahil olduğum partinin lideri Doğu Perinçek’in söylediği doğru bir şey vardı. “Stalin’i hedef tahtasına koyarsanız, ardından Lenin’i, onun ardından da Marx’ı reddedersiniz” demişti. Gerçi Lenin’le Marx’ı hiçbir zaman Stalin’le aynı şey olarak görmedim ama Stalin diktatörlüğünün taşlarının Lenin zamanında döşenmeye başladığını saptadım. Lenin’in diktatörce yönelimlerinin köklerinin de Marx’ta olduğunu. Ve böylece, 1990’lı yılların başlarında, 50’li yaşlarıma doğru ilerlerken anarşizme vardım.</p>
<p>Başta Doğu Perinçek olmak üzere, Stalinistlerle birçok tartışmalarım oldu, bu tartışmalar bugün de devam ediyor. Stalinistleri bilmem ama bu tartışmanın kendim açısından yararlı olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu, sol içi teorik ve tarihi tartışmaların bende bir düşünsel canlılık yarattığı kanısındayım. Bu konuları fazla dert etmeyen, fazlasıyla yerel solcuların ya da bu tür konulara burun kıvıran anarşistlerin, devrim ve gelecekteki yeni toplum üzerine de fazla fikir geliştiremediklerini, solcu nostaljiyle ya da ütopik fantezilerle zaman öldürmeyi tercih ettiklerini bilmem fark ettiniz mi? Siyasi alanda fazlasıyla sağa kaymış ve sosyalizm tartışmalarında liberalizme doğru dümen kırmış olmasına rağmen, Halil Berktay’ın bu konulara teorik olarak kafa yoran ve önemli saptamalarda bulunan yazılarını işte bu yüzden önemsiyorum.</p>
<p>Bugün Stalinist ideolojik temellerinin bir hayli yıprandığının kendileri de farkında olan ve bu yüzden, biraz da telaşlı (ve hatta beceriksiz) bir şekilde bu temelleri tahkim etmeye çalışan Stalinistleri yakından izlemeye devam ediyor ve itiraf edeyim ki, onlara biraz da acıyorum. Çok çaresizler, ideolojik bakımdan gittikçe sığlaşıyorlar; izahatları inandırıcı olmaktan gittikçe uzaklaşıyor ve büyük, çok büyük çelişkiler barındırıyor. Neredeyse kendime hakim olamayıp, raund arasında yüzü gözü şişmiş boksörüne havlu sallarken aceleyle kulağına yeni taktikler fısıldayan bir boksör koçu gibi, onlara, “bak, bu şekilde temellerini güçlendirmen mümkün değil, gittikçe daha fazla açık veriyorsun, sol tarafını kolla, akıl yürütmelerin iyice çelişkili bir hal alıyor, ayak oyunlarınla rakibinin sana çok yaklaşmasına neden oluyorsun, öyle yapma, böyle söyleme, şöyle söylersen daha mantıklı olur, son raunda kadar rakibini yormaya çalış” diyecek noktaya geliyorum. Açıkçası, onların iyice kötü duruma düşmesinden hiç memnun değilim. Tamamen yere serilirlerse ben ne yaparım; bir boksör, rakibini yenmek ister ama ağır bir yumruk darbesiyle yere serilip ölmesini, artık bir rakip olmaktan bile çıkmasını asla istemez.</p>
<p>Bu son söylediklerimi bana düşündüren, Stalin’i savunmaya çalışan iki kitap oldu: Doğu Perinçek, <em>Bilimsel Sosyalizm ve Bilim </em>(Kaynak Yayınları, 2011); Hasan Ozan, <em>SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu-Sosyalizmin Sorunları-Tarihi Dersler</em>, (Akademi Yayın, 2011)</p>
<p>Bu yazıda bu iki kitap üzerinde çok etraflı duracak değilim; zaten ikincisini daha bitirmedim de. Sadece bu iki kitabın ortak Stalinist tezinden (1956, Kruşçevci karşıdevrim tezi) hareketle vardıkları sonuçlara değineceğim. Önce Doğu Perinçek’in bu konuya ilişkin görüşlerini ele alayım.</p>
<p>“1956 sonrası süreçte bir devlet sınıfı oluştu ve Sovyetler Birliği dağıldı.” (s.129)</p>
<p>“Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov türünden kapitalizm yolcusu liderler, parti ve devlet yöneticileri arasında bir devlet burjuvazisinin başını çektiler ve bu sınıf, Sovyetler Birliği’ni kapitalizme sürükledi.” (s. 142)</p>
<p>“Bugün Sovyetler Birliği’nde kapitalizme geri dönüş sürecinin 1960’ların eşiğinde Kruşçev döneminde başladığı genel kabul görmektedir. Yönetimi ele geçiren devlet burjuvazisi, ülkeyi adım adım 1990 yılına taşıdı. Bu olayın teorisi, ne Marx’ta, ne Lenin’de, ne de Stalin’de bulunabilirdi.” (s. 142-143)</p>
<p>Buraya kadar çok net. Stalin döneminde Sovyetler Birliği sosyalistti, ancak onun ölümünden sonra Kruşçev, ardından Brejnev ve onun ardından da Gorbaçov kapitalist yola girdiler ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına neden oldular.</p>
<p>Peki bugün? Doğu Perinçek, 1992 yılından itibaren açıkça kapitalizme geçen Rusya hakkında şöyle düşünüyor:</p>
<p>“Rusya, vatan savunmasına yan çizen, ülkeyi ABD emperyalizmine açan Gorbaçov-Yeltsin döneminde iki kez parçalanmıştır; ancak daha sonra <strong>Putin’in vatan savunması siyasetiyle toparlanmaya başlamıştır.</strong>”<strong> </strong>(abç. G.Z) (s. 127)</p>
<p>Demek ki neymiş? Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov, kapitalist yolcuymuş ve bu yol ülkeyi ABD emperyalizmine açmış ama kapitalizm döneminde işbaşına gelen Putin durumu toparlayıp “vatan savunmasına” girişmiş. Yani bu durumda, Rus kapitalizminin zirvesindeki Putin, “kapitalist yolcu”ların zıddı yönde ilerleyen bir lider! Hatta biraz daha zorlarsak, yeniden sosyalizme dönüşü sağladığı bile söylenebilir.</p>
<p>Buradan, Doğu Perinçek’in bugünkü Çin’i değerlendirmesine geçelim.</p>
<p>“Ancak Çin’in yükselişi, bu geri çekilme döneminde, sosyalizmin insanlığa önderlik yeteneğini yansıtır.” (s. 98)</p>
<p>“Hatta sosyalizm, Çin örneğinde tek ülkede yaşamanın ötesinde 21. Yüzyılda dünya uygarlığına önderlik edecek bir başarı kazanıyor.” (s. 113)</p>
<p>“Eğer Çin kapitalizme yönelseydi veya yönelecek olursa, bölünmeyi seçmiş olur.” (s. 132)</p>
<p>Bu arada, Kore için de ilginç bir saptama var:</p>
<p>“O kadar ki, Kuzeyde sosyalizmin kazanımları ile Güneydeki kapitalizmin kazanımları arasında bir uyum arayışına girilmiştir.” (s. 133)</p>
<p>“Rusya, parçalanma ve Gorbaçov ile Yeltsin dönemindeki teslimiyetten sonra bağımsızlığını koruma çizgisine girince, Çin Halk Cumhuriyeti ile stratejik bir ittifak kurmuştur.” (s. 137)</p>
<p>“ABD de, Çin’e hazine bonosu satarak ve Çin’e borçlanarak ayakta kalmaktadır.” (s.140)</p>
<p>“Dünya ekonomisini kapitalizm değil, sosyalizm büyütüyor.” (s. 261)</p>
<p>Görüleceği gibi çelişkiler, hatta gaflar çok büyük. İnsanın bazen rakibinin büyük gafları karşısında da nutku tutulabilir. Şu anda ben de böyle bir ruh hali içindeyim. Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum.</p>
<p>Şöyle özetleyebilir miyiz: Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov kapitalist yolcuydular ve sonunda Sovyetler Birliği’ni yıkıp Rusya’yı tamamen kapitalizm yoluna soktular. Fakat kapitalist Rusya’nın lideri Putin durumu toparlayıp Rusya’yı yeniden ABD emperyalizminin karşısına dikti ve sosyalist Çin’le stratejik (anti-emperyalist) bir ittifaka girdi. Kuzey Kore sosyalizmde ve anti-emperyalizmde o kadar sebatkârdı ki, emperyalizmin güdümündeki Güney Kore kapitalizminin kazanımlarından bile yararlandı. Mao’nun Kültür devrimi çizgisini reddeden ve Mao’nun kapitalist yolculukla suçladığı Kruşçev’in çizgisini benimsemekle kalmayıp kapitalizm yolunda yüz misli daha dizginsiz bir şekilde ilerleyen ve hatta ABD emperyalizminin ayakta durmasını sağlayan Çin ise  bugün sosyalizm yolunda sebat eden bir ülkedir. Anlayacağınız, kendi kendisiyle tutarlı olmak gibi bir çaba bile yok. Stalinizme dönüşün temsilcisi ve devletçi sosyalizmden mümkün olduğu kadar taviz vermemek için en tutucu önlemlerin mimarı Brejnev kapitalist yolcu; öte yandan, “piyasa sosyalizmi” diyerek ülkenin sınırlarını kapitalizme sınırsızca açan ve Mao’nun girişimlerini neredeyse bütünüyle tasfiye eden bugünkü Çin yönetimi sosyalizmin sebatkâr savunucusu. Bırakın genelde solcu olmayı, eğer İP’li olsaydım kafam allak bullak olup gitmişti. Allah İP üye ve taraftarlarına yardımcı olsun!</p>
<p>Evet, böylece komedi oyununun birinci perdenin kapanışına gelmiş bulunuyoruz. Çıkartacağım ise sadece iki sonuç var: 1. İdeolojinin korku ve sefaleti; 2. Teoriyle taktik ittifak arayışlarının beceriksiz bir bulamacı.</p>
<p>Şimdi ikinci perdeye geçebiliriz.</p>
<p>Yüksekten ve talmutik bir dille konuşmaktan pek hoşlanan Hasan Ozan, Doğu Perinçek’e göre, teorik bakımdan tutarlı olmaya daha çok özen göstermiş. En azından kısa vadeli taktiklerle teorik temelleri birbirine karıştırma hatasına düşmemiş. Ama onun da teorik izahlarında büyük çelişkiler ve ikna etmekten uzak tutarsızlıklar var.</p>
<p>Hasan Ozan, Stalinizmin yıpranan teorik temellerini yamamaya çalışmış. Yani şu: Tamam, 1956’da kapitalist yolcu bir sınıf ortaya çıkmıştır ama bu sınıf aniden, gökten zembille inivermemiştir ya. Sanıyorum ki, kendi saflarına gelmiş en toy genç bile artık Hasan Ozan’a ve diğer talmutik şeflere bu soruyu sormaktadır. İşte Hasan Ozan da bu tür gençleri ikna etmek için yeni bir “kapitalizme geri dönüş” teorisi inşa etmeye çalışmaktadır. “Evet” demektedir, “elbette bu sınıf birdenbire oluşmadı, bunun eskilere giden kökleri var ama ah şu tarihi zorunluluklar, hep bu zorunluluklar yol açtı buna.” Okuyalım:</p>
<p>“NEP döneminde, eski tip bürokrasi ve kadroları, çalışma yöntemleri belirgin olarak öne çıkar. Bu dönemde Lenin ve Bolşevikler, proleter devleti, “<em>bürokratik deformasyona uğramış bir işçi devleti</em>’ olarak tanımlarlar.” (s. 53)</p>
<p>(Peki o zaman Troçki’nin günahı neydi, diye soracağım izninizle.)</p>
<p>“Hızlı sanayileşmenin de temel bir neden olarak, aynı yönde, bürokratik merkeziyetçiliğin güçlenmesi yönünde etki yarattığını saptamamız gerekiyor.” (s. 54)</p>
<p>(Bu saptamanın çok daha hafifini ifade etmeye cüret eden muhaliflerin, hatta Stalinistlerin ölüme gönderildiğinden ise söz etmemeyi yeğlemiş Hasan Ozan.)</p>
<p>“Hızlı kolektifleştirmenin aşırı merkezileşmeyi de besleyip güçlendirdiğini saptamalıyız.” (s. 54)</p>
<p>“Stalin, uzak bir görüşlülükle, kapitalist ülkelerin 50-100 yılda başardıkları sanayileşmeyi ya 5-10 yılda başarırız ya da oluruz açıklama ve vurgusunu yapar. Nitekim bu eksen ve temelde yüksek tempolu muazzam bir kitle seferberliği aşırı merkezileşmenin eşliğinde örgütlenir.” (s. 54)</p>
<p>(İki zıt şeyi birleştirme becerisi bu. Muazzam kitle “seferberliği” –ya da histerisi-  ile aşırı merkeziyetçilik sadece Hitler faşizmi altında görülen bir şeydir.)</p>
<p>Bir başka saptamayı, alıntı yapmadan kısaca özetleyeyim: Hasan Ozan’a göre savaş için askeri seferberlik de bürokratik merkeziyetçiliği körüklemiştir ama bu da bir zorunluluğun sonucudur. (s.54)</p>
<p>Savaştan sonra yıkıma uğrayan ülkenin yeniden toparlanması çabası da bürokratik merkeziyetçiliği körüklemiştir ama bu da bir zorunluluktu. (s.54)</p>
<p>“Bürokratikleşme süreci ve bu süreci tamamlayan faktörler, yeni tip bürokrasinin sırtını yasladığı, ardına gizlendiği  ve palazlanmak için kullandığı bir silah oldu.” (s. 55)</p>
<p>Ve sonuç:</p>
<p>“Evet, yeni tip ayrıcalıklı küçük burjuva tabakanın gelişimi asıl olarak 30’lu yılların gelişen bir olgusudur.” (s. 56)</p>
<p>(Stalinist Hasan Ozan’ın bu saptamayı 1930’lu yıllarda, Stalin rejimi altında yaptığını bir düşünün, GPU anında kapısına dayanırdı, bunun farkında mı acaba?)</p>
<p>Hayır, Hasan Ozan’ın şimdi söylediğinin onda birini söylemeye cesaret edenlerin akıbeti ortadadır ve Hasan Ozan bunu kutsamaktadır üstelik:</p>
<p>“Her bir kesitte anti-Marksist-Leninist karaktere sahip olan parti içi muhalefet, proleter demokrasi, eleştiri ve tartışma özgürlüğü temelinde açık bir başarıyla yenilgiye uğratılarak tasfiye edilmiştir.” (s. 57)</p>
<p>(“Eleştiri ve tartışma özgürlüğü” ve sonunda tasfiye!)</p>
<p>Ve sonuç:</p>
<p>“1953-56 <em>geçiş sürecinin</em> ardından 56’da politik iktidar tekelini gasp ederek zaferini ilan eden (tarihin tanık olduğu en sinsi) modern revizyonist karşı-devrim, SSCB’yi, Sosyalist Kamp’ı bir başka yola, kapitalist restorasyon yoluna sokmayı başarmıştır.” (s. 59)</p>
<p>Neden öyle olsun ki? Yani tepedeki üç adet Stalinist tasfiye edildi diye karşıdevrim mi olurmuş? Üstelik, Kruşçev de içlerinde olmak üzere, diğerlerinin hepsi, 1930’lardaki Büyük Temizlik dönemi de dahil Stalin’in yakın çalışma arkadaşlarıydı, onun yükselttiği kişilerdi.</p>
<p>Hem sonra, Hasan Ozan’ın baştan beri sürdürdüğü mantığı sürdürüp durumu yine zorunluluklarla açıklayamaz mıyız?</p>
<p>Örneğin, Hasan Ozan’ın ağzıyla, “1950’lerdeki soğuk savaş döneminin yarattığı gerilim bürokratik merkeziyetçiliğin bir adım daha ilerlemesine yol açmış (aslında tam tersi, 1956’da, Sovyetler Birliği’nde, bürokratik merkeziyetçilik ilk kez kısmi bir çözülmeye uğramış ve insanlar biraz olsun rahat nefes  alabilmişlerdir) ve bürokrat sınıf kırk yıldır bir türlü ele geçiremediği merkeze biraz daha yerleşmiştir” diyerek kapitalist restorasyonu biraz daha ileri bir tarihe atamaz mıyız? Nasıl olsa “teori” bizim, çocukların heykelcikler yaptığı hamurla oynadıkları gibi onunla istediğimiz gibi oynayabilir, istediğimiz şekli verebiliriz.</p>
<p>Daha fazla ıslık yemeden komedinin ikinci perdesini de burada kapatalım isterseniz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>20 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F24%2Fiki-perdelik-komedi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/24/iki-perdelik-komedi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>59</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tartışma Özgürlüğü! Özgür Tartışma!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/22/tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/22/tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Dec 2011 06:00:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4429</guid>
		<description><![CDATA[(Yeni Harman’ın Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır) Dersim tartışmasının açıldığı çok iyi oldu. “Nikita Tayyip” yazımda belirttiğim gibi, nasıl Kruşçev’in Stalin’in suçlarını 1956 yılında açıklaması, onun isteğinin ve iradesinin de ötesinde pandoranın kutusunu açtıysa, TC devletinin suçları da ortaya dökülmeye başladı. Bundan sonra, Ermeni katliamı başta olmak üzere, İstiklal Mahkemelerinin suçları dahil, devletin ve Türkiye Cumhuriyeti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(<em>Yeni Harman’</em>ın Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır) </strong></p>
<p>Dersim tartışmasının açıldığı çok iyi oldu. “Nikita Tayyip” yazımda belirttiğim gibi, nasıl Kruşçev’in Stalin’in suçlarını 1956 yılında açıklaması, onun isteğinin ve iradesinin de ötesinde pandoranın kutusunu açtıysa, TC devletinin suçları da ortaya dökülmeye başladı. Bundan sonra, Ermeni katliamı başta olmak üzere, İstiklal Mahkemelerinin suçları dahil, devletin ve Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki tüm iktidarların suçları tek tek ortaya serilecektir. Koçgiri ayaklanmasında, Şeyh Sait ayaklanmasında devletin işlediği cinayetlerden, İskilipli Atıf Hoca’nın sırf şapka kanununa karşı çıktı diye İstiklal Mahkemesi tarafından asılmasına; Dersim katliamından, Sabahattin Ali cinayetine; Varlık vergisinden 6-7 olaylarına; 27 Mayıs darbesinin astığı DP yöneticilerinden, Deniz Gezmişlerin idamına; 1970’lerdeki Malatya, Çorum, Maraş alevi katliamlarından, Sivas’taki Madımak oteli katliamına; 12 Eylül darbecilerinin astığı Erdal Eren’den, 19 aralık “Hayata Dönüş” operasyonundan, 1990’ların faili meçhullerine; Diyarbakır Cezaevi zulmünden polis işkencesindeki ölümlere kadar her şey ama her şey ortaya dökülecek, devletin ve iktidarların suçları ayrım yapılmadan ve siyasi taktiklerden arındırılarak teker teker ortaya çıkarılacak, tüm kurbanların hesabı sorulacaktır.</p>
<p>Bu başlangıç, özgürlük mücadelesi açısından hayırlı olmuştur ve geçmişin hayaletlerini yeniden pandoranın kutusuna tıkmak artık mümkün değildir. Tartışma özgürlüğü, devletin ya da iktidarların hediye ettiği bir şey değildir. Toplum öyle bir kaynama noktasına gelir ki, en baskıcı bir rejim altında bile birdenbire insanlar konuşmaya başlar ve tartışma özgürlüğü <em>defacto</em> hayata geçer. Türkiye bugün bu noktadadır. Bir yandan baskı artar, KCK tutuklamaları avukatlara kadar yayılırken, bir yandan da toplum her şeyi tartışmaya başlamıştır. Gerçekten ilginç bir moment. Ne var ki, toplumun tartışma özgürlüğünü bilfiil gerçekleştirmiş ve her şeyin tartışmaya açılmış olması tam anlamıyla özgür bir tartışma yapılabildiği anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bir kere, özgür tartışma olabilmesi için herkesin sesini aynı ölçüde duyurma şansına sahip olması gerekir. Oysa böyle bir durum yok. Tartışmada en çok sesini duyuranlar yazılı ve görüntülü medyadaki olanakları kullanabilenlerdir. Öte yandan, tartışan tarafların eşit konumda olmaları gerekir. Oysa bugün, Nuray Mert ve Nabi Yağcı’nın belirttikleri gibi, örneğin Kürt sorununda, Kürt tarafı baskı altında bulunmaktadır. Mecliste temsilcileri bulunmakla ve bazı yayın olanaklarına sahip olmakla birlikte, devletin ve AKP iktidarının tutuklama furyası ve Kürt tarafını savunmayı bizatihi bir suç haline getirmesi sonucunda özgür tartışma ortamı aşağı yukarı ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Böyle olunca da, tabii ki, dürüst insanlar, eğer varsa, örneğin PKK’ya ilişkin eleştirilerini yapmaktan imtina ediyorlar. Çünkü bu eşitsiz tartışmada yapacakları eleştirinin, baskın taraf tarafından kullanılacağından, sanki bu baskın tarafın yaygarasına katılıyormuş gibi bir izlenim yaratacağından çekiniyorlar. Çok da haklılar. Sanırım Nuray Mert Ergenekon davası dolayısıyla ilgili olarak da böyle bir tutum aldı ki ben de bu tutumu destekliyorum. Örneğin ben de, “ulusalcılık” hakkında ilk ideolojik eleştirileri yapan ve bu konuda <em>ulusalcılık</em> (Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007) diye bir kitap yazan birisi olduğum halde, Ergenekon davası dolayısıyla epey bir süredir bu kesime olan eleştirilerimi önemli ölçüde ikinci plana almak zorunda kaldım. Düşene vurmamak ya da baskı altında olana saldırmamak etik bir seçimdir.</p>
<p>Bununla birlikte, bu söylediğim, özgür tartışma olanaklarından aynı ölçüde yararlanma şansı olmayanların hiçbir şekilde eleştirilmeyecekleri anlamına gelmemelidir. Her şey, öznelerin bulunduğu yere göre değişebilir. Örnek verecek olursam, ovada baskı altında olan PKK, dağda baskıcı güçtür. Tabii burada ova ve dağı sembolik olarak kullanıyorum. PKK ya da Kürt hareketi devletin baskısı altındayken onu savunuruz ve devletin saldırdığı noktada onu bir de biz eleştirilerimizle yıpratmamaya dikkat ederiz. Evet ama Kürt hareketi içindeki tartışmada roller değişir. Orada PKK yönetiminin monolitik baskıcılığı söz konusudur. Devlet karşısında mağdur olan PKK, böyle bir durumda devletten farksız, hatta daha da kötü bir biçimde baskıcı olabilir. Aytekin Yılmaz’ın <em>Labirentin Sonu</em> (İletişim Yayınları) kitabında anlattığı gibi, kendi hakim olduğu koğuşlarda muhalif üyelerini uygulamaya alır örneğin. İşte böyle koşullarda PKK’nın baskıcılığını eleştirmek devrimci bir görevdir. Aynı şeyleri ulusalcı hareket için de söyleyebiliriz. AKP onlara saldırır ve tutuklarken Fetullahçı koroya katılmam, hatta Türkan Saylan veya ODATV tutuklamalarında olduğu gibi, polisin faüllerini eleştiririm. Ama örneğin, Aydınlık gazetesinin vicdani red karşısındaki ulusalcı zırvalamalarını da bütün gücümle eleştiririm. Nuray Mert, tutumunu öteden beri doğru bulduğum bir köşe yazarı. Bilmem, bu son söylediğim noktada da anlaşıyor muyuz? </p>
<p>25 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F22%2Ftartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/22/tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bakana Bakın!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/20/bakana-bakin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bakana-bakin</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/20/bakana-bakin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 15:04:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4425</guid>
		<description><![CDATA[  Toplumsal mücadele, mirasyediliği ve keskin konformizmi sırtında taşıyamayacak kadar hassas, duyarlı bir alandır. Ancak polise düşenler, polis işkencesi ile karşı karşıya kalanlar, dışarıda kendileri için gösterilecek bir gramlık bir çabanın bile ne kadar değerli olduğunu bilirler. Bu yüzden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, protestoda bulunan bir genci korumalarının elinden kurtarıp ona konuşma olanağı vermesi karşısında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Toplumsal mücadele, mirasyediliği ve keskin konformizmi sırtında taşıyamayacak kadar hassas, duyarlı bir alandır. Ancak polise düşenler, polis işkencesi ile karşı karşıya kalanlar, dışarıda kendileri için gösterilecek bir gramlık bir çabanın bile ne kadar değerli olduğunu bilirler.</p>
<p>Bu yüzden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, protestoda bulunan bir genci korumalarının elinden kurtarıp ona konuşma olanağı vermesi karşısında hiç de küçümseyerek burun kıvıracak değilim. Taner Yıldız hangi güdüyle hareket ederse etsin ya da isterse medya önünde “show” yapıyor olsun, bu o kadar önemli değildir. Önemli olan, protesto özgürlüğünün bu noktada kazandığı mevzidir. Bu sözlerime çok sayıda mirasyedi solcudan ve anarşistten büyük itiraz geleceğini biliyorum ama sözümü söylemekten sakınmam.</p>
<p>Meselenin diğer yanına gelecek olursak, Enerji Bakanı’nın müdahalesinin sadece bir “show”dan öteye gitme ihtimalini çok zayıf gördüğümü belirtmeliyim. Neden? Eğer koruma varsa, korumanın zorbalığı da vardır da ondan. Ata binip “deh” dememek olmaz. Atın gitmesini istemiyorsan ona binmeyeceksin de. Eğer TV’de izlemişseniz, korumaların davranışları dikkatinizi çekmiştir. Bakan, Nesimi Eryılmaz adlı protestocu genci yanına oturtmuş; gencin en ufak bir saldırgan tutumu yok ve mikrofondan konuşmaya çalışıyor; korumalar hâlâ bakanı korumak üzere Nesimi’den iskemlesini biraz daha beriye çekmesini istiyorlar çaktırmadan. Aslında korudukları, bakan değil, kendi meslekleridir. Yani, bakanın müdahalesine bozuldukları halde ses çıkaramıyorlar ama müdahaleye rağmen mesleklerini icra etmeye çalışıyorlar. Bu noktada bile bizim bir işlevimiz var demek istiyorlar. Eğer bakan müdahale etmeseydi, kapıdan çıkıldığı anda Nesimi’yi gözaltına alacaklardı zaten. Bu bir mekanizma, refleksleri ve fonksiyonları belli bir mekanizma; eğer bu mekanizmadan hoşlanmıyorsanız kullanmayacaksınız; kullanıyorsanız müdahaleleriniz bir gösteriden öteye gidemeyecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Tutukla(ştır)mak” başlıklı yazımda, bir yerde parantez açarak işkenceyi ortadan kaldırmanın hem çok kolay, hem de çok zor olduğunu belirtmiş, bunun başka bir yazı konusu olduğunu yazmıştım. Şimdi sırası geldi işte.</p>
<p>Cumhuriyet öncesinden, yani Osmanlı imparatorluğu döneminden bu yana, Cumhuriyet döneminde daha da şiddetlenerek, işkence hiçbir zaman durmaksızın, sistemli bir şekilde devam edegelmiştir ve bugün de Türkiye’nin bütün polis ve jandarma karakollarında, emniyet müdürlüğü mahzenlerinde ve jandarma merkezlerinde işkence sistematik bir şekilde, devlet görevlilerinin ve hükümetlerin izniyle devam etmektedir. Emre Kongar’ın “ulvi bir meslek” olarak gördüğü (<em>Cumhuriyet</em>, 15 Aralık 2011) polislik mesleğini icra edenler, tüm “ulvilikleriyle”, erkek kadın, yaşlı çocuk demeden vatandaşlarımızın üzerine çullanmakta, dövmekte, hakaret etmekte, işkence yapmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda işkencenin yasak olduğu söylenmesine rağmen, anayasa bizzat devletin kendisi tarafından sürekli ihlal edilmektedir.</p>
<p>Elbette bu durum, devletin ve hükümetin zimni onayıyla devam etmektedir, bundan hiç kuşkumuz olmasın. Ayyuka çıkan bazı olayların soruşturulması, sorumluların yargılanması falan elbette zevahiri kurtarma çabasının ürünüdür. Eğer hükümet işkencenin gerçekten durdurulmasını istese bunu bir günde gerçekleştirir. Nasıl mı? İşkence suçlarına ağır cezalar getirir; işkence yapanların meslekten derhal men edileceğine ilişkin bir genelge yayımlar; ve ülkenin tüm karakol, emniyet müdürlüğü ve jandarma merkezlerini sıkı denetim altında tutacak bir müfettişler ağı kurar ve en önemlisi, bunu göstermelik olarak yapmaz, gerçekten hayata geçirir. Bakın görün, müfettişlere bile gerek kalmadan işkence şıp diye kesiliyor mu, kesilmiyor mu. <strong>Hiçbir devlet görevlisi, “vatan millet uğruna”, işini kaybetmeyi ve hatta yargılanıp ağır cezalar yemeyi göze alacak kadar aptal da,  kahraman da değildir.</strong></p>
<p>Evet ama hiçbir hükümet bunu yapmaz, yapamayacaktır; o yüzden işkenceyi durdurmak zor, hatta imkânsızdır. <strong>Hiçbir hükümet kendi bindiği dalı kesmeyi, “insanlık uğruna”, en büyük vurucu gücünü felce uğratmayı ve işlevsiz hale getirmeyi göze alacak kadar aptal da, kahraman da değildir. </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>16 Aralık 2011</p>
<p>(bu yazı, ilk olarak Jiyan sietesinde, 20 aralık 2011 tarihinde yayımlanmıştır)</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F20%2Fbakana-bakin%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/20/bakana-bakin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halil Berktay   ‘La Guerre est Finie’</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/19/halil-berktay-%e2%80%98la-guerre-est-finie%e2%80%99/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=halil-berktay-%25e2%2580%2598la-guerre-est-finie%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/19/halil-berktay-%e2%80%98la-guerre-est-finie%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 14:50:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4420</guid>
		<description><![CDATA[  The War is Over. Savaş Bitti. Böyle bir film vardı, Alain Resnais’nin 1966’da çevirdiği. Başrolde Yves Montand oynuyordu. Senaryosunu, kendisi de eski bir komünist olan Jorge Semprun yazmıştı. Biraz otobiyografik izler taşıyordu. Semprun Franco rejimi altında, 1953-1962 arasında kelle koltukta bir illegal örgüt yaşantısı sürdürmüş; İspanya Komünist Partisi’nin hayal âleminde yaşamasını eleştirdiği için “oportünizm”le [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<h1> </h1>
</div>
<div>
<div>
<div>
<p><em>The War is Over</em>. Savaş Bitti.</p>
<p>Böyle bir film vardı, Alain Resnais’nin 1966’da çevirdiği. Başrolde Yves Montand oynuyordu. Senaryosunu, kendisi de eski bir komünist olan Jorge Semprun yazmıştı. Biraz otobiyografik izler taşıyordu. Semprun Franco rejimi altında, 1953-1962 arasında kelle koltukta bir illegal örgüt yaşantısı sürdürmüş; İspanya Komünist Partisi’nin hayal âleminde yaşamasını eleştirdiği için “oportünizm”le suçlanarak 1964’te partiden atılmıştı. İki yıl sonraki filminin odağında, 1939’da Fransa’ya sığınmış, otuz yıldır sürgünde yaşayan&#8230; ve bir türlü İç Savaşın bittiğine; iyi ya da kötü, yeni bir İspanya’nın doğduğuna; genç nesillerin onları hiç tanımadığına, <em>La Pasionaria</em>’yı ve <em>Los quatros generales</em>’i bilmediğine, İspanya Cumhuriyeti’nin “tarihsel haklılığı”ndan haberi olmadığına inanmayan bir KP karargâhı vardı.</p>
<p>Filmde Yves Montand sahte kimliklerle Fransa’dan İspanya’ya girip çıkıyor, parti merkezine rapor veriyordu. Yeni gerçekleri anlatmaya çalışması, güreş ensesi yapmış bir Picasso’yu andıran lider aparatçik tarafından <em>l’opportunisme pure et simple</em> (saf, yüzde yüz oportünizm) sözcükleriyle karşılanmaktaydı.</p>
<p>Şimdi bana da böyle bir his geldi; kendimi, beni de içine alan, lâkin realiteden sürgün olmuş bütün bir eski komünistler nesline; bana iflâh olmaz bir oportünist gibi, biraz tuhaf bakan yaşlı başlı, nostaljik eğilimli bu kuşağa, bu sefer çok daha büyük bir savaşın bitmiş olduğunu bir kere daha anlatmak konumunda buluyorum.</p>
<p>Bir kere daha dedim, çünkü ilk defa da söylemiyorum bunu. Tâ 1989’dan beri kaç kere söylediğimi ben de şaşırdım. TİKP’den İP’ye giden yoldaki Aydınlık’tan ayrılıp, SBP’nin (sonra BSP’nin) kuruluş sürecine katılacaklar olarak çıkardığımız <em>Sosyalist Birlik</em> dergisinde; ayrıca ve üzerine basa basa, SBP’nin Ankara kuruluş kongresinde (mealen), “bir çağın sona erişini lütfen doğru anlayalım; Sovyetlerin çöküşü İlkçağın sonunu simgeleyen Roma’nın çöküşünden de derin bir olaydır; ayrıca, böyle bir yenilgi ve çöküntünün ardından, yitip gideni aynı ad ve içerikle sürdürmek, canlandırmak mümkün olmaz; kendimizi buna alıştıralım; gelecekte başka bir şeyler olacaksa sosyalizm ve komünizm diye olmayacak” dediğimi çok iyi hatırlıyorum.</p>
<p>Aradan yirmi küsur yıl geçti. Sanırsınız ki aradan geçen zamanda sosyalizmin yeniden yeşerdiği gibi yorumlanabilecek olgular çıkmış. Nerede, ben göremiyorum doğrusu. Fakat nedense, şimdi aynı şeyleri tekrarladığımda olay oluyor; bazı insanlar “allah allah, şimdi bu da nereden çıktı” havasına giriyor; olur mu öyle şey, sosyalizm hiç biter mi diye göğsünü açıyor, bağrını yumruklamaya başlıyor.</p>
<p>Eğer herşeyi unutmak bu kadar kolaysa, tekrar hatırlatayım. Ortada muazzam bir olgu, toplumsal bir fenomen var. Somut bir olay. 19. yüzyıl ortalarında uç vermiş. Bir ihtimalmiş; derken bir ideoloji, sonra bir program, sonra bir uygulama olmuş. İktidara gelmiş, (bir değil, on beş kadar ülkede) devlet olmuş. On ve yüz milyonları, neredeyse insanlığın yarısını yönetmiş. Bütün dünya tarafından, sosyalizm [işte budur] diye tanınmış. Gitmiş gitmiş ve bir yerde çökmüş. Yalnız Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’yı değil, uluslararası komünist hareketi de götürmüş. Çoğu KP çağımız bitti diye kendi kendini feshetmiş. “Tarihin yönü” diye bir iddia da kalmamış.</p>
<p>Şimdi siz bir türlü bu olaya cepheden, dümdüz bakamıyorsunuz. Ben diyorum ki : <em>Sosyalizm insanlık ve tarih için budur, buydu; biz bunu sübjektif niyetlerimizle, kendimize özgü tanımlarla değiştiremeyiz. Sosyalizm olarak bilinen teoriden, pratikler demetinden, geride bıraktığı mirastan, artık politik olarak da, örgütsel olarak da, programatik olarak da bir şey çıkmaz. Hiçbir pratik önemi, kitlelere (yeniden) sirayet gücü olamaz. Bu ağaçtan artık dibine herhangi bir meyve düşmez. O gölgelikte bekleyip durmayın. Adı da içeriği de dahil, yeni ve başka şeyler düşünmek lâzım.</em></p>
<p>Siz bir kere sosyalizmin “bu” olmuş ve “bu” olarak ölmüş olduğunu bile kabul etmek istemiyorsunuz. Hep ilk baştaki niyetleri, insanlığın sosyalizme bağladığı ve yüklediği özlemleri, bir “ruh”u, “devrimci ütopya”yı, ya da tarihte varolan sosyalizmin aslında sosyalizm olmadığını, ya da eski solun hatâlarını solla, sosyalizmle özdeşleştirme “yanlışı”nı öne çıkarıyorsunuz.</p>
<p>(Son ifade, Oya Baydar’ın internetteki, net olmayan, herşeye kızıp hayıflanan; sosyalizmin bittiği tesbitine çatarken evet, bitti anlamına gelen bir yığın şey de söyleyen <em>Sol geçmişte kalmadı mı</em> yazısından özet. Ne yardan geçiyor ne serden. Ben yanlışını aldım. Ama <em>adından yöntemlerine kadar </em>kendini yenilemekten söz ettiğini de belirtmeliyim.)</p>
<p>İlk reaksiyonum şu : Sosyalizmi tarihsel bir gerçeklik değil, özlemlerinizle ilgili, kafanız ve yüreğinizdeki bir şey gibi<em> tanımlamak</em>, bana çok <em>mistik</em> geliyor. İlginçtir; bu soruna yönelik yazılarda, coşkulu ama içeriksiz; insanları düşünmeye değil duygusal tepkilerle taraf tutmaya dâvet eden; feryatlar (Baydar) ve isnatlarla (Margulies) dolduruşa getiren, keza mistik-cerbezeli bir üslûp da var. Marksizm kadar rasyonel (olması gereken) bir yöntem ve sosyalizm kadar rasyonel (olunması gereken) bir konudan geriye, Arif Damar’ın “var yok dinlemez çocuk isteği” kalıyor.</p>
<p><em>Şu özlem ve niyet sosyalistliğinin programı nedir ? Var mıdır, ayakta kalan ve kitleleri çağırabileceğimiz bir sosyalizm programı ?</em> Bunca boş lâfın ortasında kimse, bu en basit soruyu aklına bile getirmiyor.</p>
<p>TARAF  (17 Aralık 2011)</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F19%2Fhalil-berktay-%25e2%2580%2598la-guerre-est-finie%25e2%2580%2599%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/19/halil-berktay-%e2%80%98la-guerre-est-finie%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>27</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Gizli” Tanık Rezaleti…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/16/%e2%80%9cgizli%e2%80%9d-tanik-rezaleti%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259cgizli%25e2%2580%259d-tanik-rezaleti%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/16/%e2%80%9cgizli%e2%80%9d-tanik-rezaleti%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Dec 2011 09:19:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4404</guid>
		<description><![CDATA[  Ben pek izleyemiyorum, bir arkadaşım “Ergenekon davası”yla ilgili bir duruşmanın haberini göndermiş. Bir “gizli” tanık kalkıp Doğu Perinçek’in aleyhinde ifade vermiş. Bu “gizli” tanığın söylediklerinin afakiliğini bir yana bırakarak “gizli tanıklık” denen şeyin üzerinde durmak istiyorum bu yazıda. Bu tanık efendi neden gizlidir acaba? Neyini gizlemektedir. Devletin bütün gücü arkasındadır, bütün polis gücü de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Ben pek izleyemiyorum, bir arkadaşım “Ergenekon davası”yla ilgili bir duruşmanın haberini göndermiş. Bir “gizli” tanık kalkıp Doğu Perinçek’in aleyhinde ifade vermiş. Bu “gizli” tanığın söylediklerinin afakiliğini bir yana bırakarak “gizli tanıklık” denen şeyin üzerinde durmak istiyorum bu yazıda.</p>
<p>Bu tanık efendi neden gizlidir acaba? Neyini gizlemektedir. Devletin bütün gücü arkasındadır, bütün polis gücü de öyle. Eğer bildiği bir şey varsa çıksın, açık açık söylesin, neyse o bildiği şey. Aleyhinde tanıklık ettiği kişiler içerdedir, kimse ona bir şey yapamaz.</p>
<p>Sakın bu “gizli” tanık yaptığı rezilce işten utanıp saklanıyor olmasın. Benim aklıma en mantıki izah olarak bu geldi. Evet evet, eli kolu bağlı insanlar aleyhinde kalkıp ifade vermek gerçekten utanılacak bir şeydir.</p>
<p>Öte yandan, bu “gizli” tanık hokkabazlığına alet olan mahkemelere ne demeli? Bu tür “tanıklıkların” hiçbir inandırıcılığı olmayacağını nasıl bilmezler? Ben ne bileyim toplumun önüne çıkmaya korkan bu korkağın satılmış biri olmadığını, bu işi para ya da herhangi bir çıkar için yapmadığını? Toplumun önüne çıkmaya cesareti olmayan bir müptezelin ifadesinin ne değeri olabilir ki?</p>
<p>12 Mart döneminde yargılandım. O zaman bizi yargılayan sıkıyönetim yargıçlarına “faşist diktatörlüğün aletleri” diye hitap ederdik. Şimdi düşünüyorum da, haksızlık etmişiz. O yargıçlar hiçbir zaman karşımıza “gizli” tanık falan çıkartmaya tevessül etmemişlerdi. Hatta 12 Eylül dönemindeki yargılamalarda bile böyle bir rezaleti duymadım. Ne oluyoruz yahu!</p>
<p>Sanırım Oral Çalışlar, olup bitenin farkına varmaya başladı. Bir süredir yazılarında operasyonları eleştiriyor, bugünkü yazısında da bu konuda iyi şeyler yazmış. İyi şeylerin kıymetini bilmek, şu yaşadığımız karanlık dönemde en ufak bir ışığı bile selamlamak gerek. Baksanıza, karanlıkta “gizli” tanıklar dolanıp duruyor. Bu yüzden, politik ya da ideolojik nedenlerle olumlu şeylere burun kıvırma lüksüne sahip değiliz. Toplumsal mücadelede mirasyedi tavrı, sadece keskin konformizme işaret eder.</p>
<p>Bu konuya girmişken, gizli olmayan, gizlenmeye bile gerek görmeden müptezelliklerini devam ettiren birkaç basın mensubu ya da organına da değineyim bari.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ozan Kütahyalı adlı şahıs altı şahıs, bir TV programına bağlanan Bedrettin Dalan’a şöyle demiş: “Yani haksız olduğu için Almanlara sığındınız. Yıllarca ulusalcılık yapan, yıllarca Türkiye dışarıya kapansın diyen Bedreddin Dalan, Almancı oldu.”</p>
<p>O kadar özgürlükçüyümdür, kimsenin ağzının tıkanmasını istemem ama bir an için, “yetkim olsa şu Kütahyalı denen geri zekâlıya bir yıl televizyonlara çıkmama cezası verirdim” diye geçirdim, itiraf edeyim ki. Bir insanın, bir devletin kolluk güçleri tarafından aranması durumunda başka bir ülkeye sığınmasından daha doğal bir hak var mıdır? 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin tanıdığı bir hakkı bu geri zekâlı mı alacak şimdi insanlığın elinden? Aklı sıra “ulusalcılık” falan laflarıyla muhatabını köşeye sıkıştıracak. Bu lafları ederken kendisinin ulusalcıdan da ulusalcı olduğunu itiraf ettiğinin farkında değil. Gerçekte de öyle zaten. Ulusalcı-devletçi bir yuppi.</p>
<p>Son olarak, <em>Taraf </em> gazetesinin aynı konudaki haberine de değineyim de, bugün içimde biriken öfke zehirini atıp rahatlayayım. İnanın, bu yazıyı kendi ruh sağlığımı korumak için yazıyorum biraz da.</p>
<p>“Hans Ergenekon’u seviyor” diye başlık atmışlar, Almanya Bedrettin Dalan’ı iade etmeyi kabul etmedi diye. Yani anlayacağınız, yıllardır “batı demokrasisi” diye yalakalık edenler, bugün de “batı demokrasileri”ne akıl vermeye, hatta tehdit etmeye kalkışıyorlar. “Batı demokrasisi” denen ülkelere eleştirilerimiz ne olursa olsun, bu ülkelerin, sığınmacıları iade etmeme geleneği insanlığın önemli bir kazanımıdır. <em>Taraf</em> , siyasi hırsları nedeniyle bu kazanımı bile inkâr edecek noktaya gelmiş, çok yazık.</p>
<p>“Gizli” tanık kadar bile utanma duyguları kalmamış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>16 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F16%2F%25e2%2580%259cgizli%25e2%2580%259d-tanik-rezaleti%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/16/%e2%80%9cgizli%e2%80%9d-tanik-rezaleti%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>14</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki Tür Kapitalist Mülkiyet (1)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/15/iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/15/iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2011 08:14:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal Yapı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4399</guid>
		<description><![CDATA[Sanıldığının tersine, kapitalizmin tek mülkiyet biçimi özel mülkiyet değildir; devlet mülkiyeti de bir kapitalist mülkiyet biçimidir. Engels, devleti “kolektif kapitalist” olarak nitelendirmiştir ki, bu, çağları aşan çok önemli bir nitelemedir ve bize bugün de yol göstermektedir. Evet, devlet hem siyasi, hem de ekonomik anlamda kolektif kapitalizmi temsil eder; tek tek kapitalistlerin çıkarlarının kolektif düzlemde düzenleyicisidir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong>Sanıldığının tersine, kapitalizmin tek mülkiyet biçimi özel mülkiyet değildir; devlet mülkiyeti de bir kapitalist mülkiyet biçimidir.</p>
<p>Engels, devleti “kolektif kapitalist” olarak nitelendirmiştir ki, bu, çağları aşan çok önemli bir nitelemedir ve bize bugün de yol göstermektedir. Evet, devlet hem siyasi, hem de ekonomik anlamda kolektif kapitalizmi temsil eder; tek tek kapitalistlerin çıkarlarının kolektif düzlemde düzenleyicisidir ve aynı zamanda kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yatırım ve üretim yapar; özellikle kapitalizmin kriz dönemlerinde burjuvazinin ortak çıkarları adına müdahalede bulunur, tek tek kapitalistlerin tabi olduğu piyasa kurallarına onlar kadar tabi olmadığı için genel çıkar adına batan bankaları satın alır örneğin.</p>
<p>Kolektif  kapitalizmin temsilcisi devlet ve onun mülkiyeti, esasen özel mülkiyetin sahibi burjuvaziye tabi olmakla birlikte, görece bir bağımsızlığı da vardır ve bu görece bağımsızlık, özellikle özel burjuvazinin görece zayıf olduğu ülkelerde devlet mülkiyetinden nemalanan bir devlet kapitalisti sınıfın ortaya çıkmasına, hatta zaman zaman özel mülkiyetçi burjuvaziyi de kendisine tabi kılmasına yol açabilir. Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, özel mülkiyetçi burjuvazinin bir devrimle büyük ölçüde tasfiye edildiği ülkelerde bu kolektif kapitalist sınıf,  ülkenin tek hakimi haline de gelebilir bir dönem için. Kolektif kapitalist sınıfın, dünya kapitalist sisteminin piyasa ilişkilerinin dışına tamamen çıkması elbette mümkün değildir ve kapitalizmin yasalarına tabidir ama içerde bu piyasa ilişkilerine kolektif  mülkiyet adına müdahil olabilir, hatta bir dönem için tamamen kendine tabi kılabilir (örneğin Stalin’in Sovyetler Birliği, Mao’nun Çin’i, bugün Kuzey Kore; hatta ekonominin esas düzenleyici gücü olarak kısmen bugünkü Çin).</p>
<p>Marx ve Engels’in sosyalizm tahayyüllerinde devlet mülkiyeti öngörülmemiştir. Onlar “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” öngörürken toplumun kolektif mülkiyeti ele geçireceğini tahayyül etmişlerdir. Yani, ne özel mülkiyet ne de devlet mülkiyeti: Toplumsal mülkiyet.</p>
<p>Ancak bunun gerçekleştirilmesi için toplumun (sosyalist düzenin) güçlü bir kaldıraca ihtiyacı olacağını, bunun da, işçi sınıfı tarafından ele geçirilmiş ya da yeniden kurulmuş bir siyasi iktidar, yani görevini hızla tamamlayarak sönüşe gidecek bir devlet iktidarı olacağını hesap etmişlerdir. İşte I. Enternasyonal’de Marxistlerle Bakuninistler arasındaki en büyük çatışma bu noktada ortaya çıkmıştır. Bakunin, yeni ve sömürüsüz bir toplum kurmakta devletin veya devlet iktidarının hiç de elverişli bir araç olmadığını ileri sürmüş; ister istemez zorba bir güç olan devletin ekonomiyi düzenleyen bir kaldıraç rolü oynamasının kaçınılmaz olarak topluma yabancı bir devlet mülkiyeti yaratacağına işaret etmiştir ve bu dahice öngörü, XX. Yüzyılda yaşanan tüm deneylerle doğrulanmıştır.</p>
<p>Kanımca, Lenin bile başlangıçta bir devlet mülkiyeti düzeni öngörmemişti. <em>Devlet ve İhtilal</em>’i yazarken “devlet olmayan bir devlet” düzeni kurulabileceği, devletin kısa sürede sönüşe gidebileceği ve gerçek bir toplumsal mülkiyetin hayata geçebileceği gibi iyimser görüşleri vardı. Ne var ki, “proletarya diktatörlüğü” adı altında bir devlet kurduğunuz koşullarda özel mülkiyetçi burjuvazi mülksüzleştirildiğinde, mülkiyetin otomatikman halihazır devletin mülkiyetine dönüşmesi ve toplumsal mülkiyetin koşullarının gerçekleşmesinin bilinmeyen bir geleceğe ertelenmesi kaçınılmazdı. Yine de Bolşevikler, devlet mülkiyetini, “işte sosyalizm budur” diye kutsamış değillerdi 1920’lerde. İçlerinde, “İşçi muhalefeti”, “demokratik merkeziyetçiler” gibi, devlet mülkiyetinin sendikalar aracılığıyla derhal işçi mülkiyetine  tahvil edilmesini savunan güçlü eğilimler de vardı.</p>
<p>Ancak, <em>defacto </em>gerçekleşmiş devlet mülkiyetine dayanan bürokratik sınıfın temsilcisi Stalin’in devlet mülkiyetini, toplumsal mülkiyetin bizzat kendisi olarak ilan etmesiyle <strong>devletçi sosyalizm </strong>denen, orijinal Marksizme pek de benzemeyen anlayış giderek XX. Yüzyıldaki sosyalizm deneylerinde belirleyici olmuş ve sosyalizmle devlet mülkiyetçiliği, yani aslında devlet kapitalizmi aynı anlama gelir olmuştur.</p>
<p>“Sosyalizm”, devlet mülkiyeti ile özdeşleştirilmekle birlikte devlet mülkiyeti her zaman “sosyalizm” anlamına gelmemiştir.  Örneğin, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de ekonomi, özel mülkiyetçi burjuvazinin zayıflığı dolayısıyla esasen devlet mülkiyeti yoluyla yönetilmiştir ama devlet sınıfı buna hiçbir zaman “sosyalizm” adını takmamıştır. Buna rağmen, devlet mülkiyetçi sınıflar ve kesimler arasında, devlet mülkiyeti gibi ortak bir temele dayanmaktan gelen ortak bir ruh olduğundan söz edilebilir.</p>
<p>Bu yazıyı burada keselim şimdilik. Bu konuya, devlet mülkiyetinin özellikleriyle özel mülkiyetin özelliklerini, ağırlıklı olarak çalışan sınıflara ifade ettikleri anlam açısından irdelemeye, bundan sonraki yazıda veya belki de yazılarda devam edeceğim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F15%2Fiki-tur-kapitalist-mulkiyet-1%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/15/iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karanlık Değilse Bile Stalinizm Sizi “Aydınlatır!” : Karanlığın Ötesinde (Bunçuk, EKA &#8211; 24.10.11)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/14/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%e2%80%9caydinlatir%e2%80%9d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%25e2%2580%259caydinlatir%25e2%2580%259d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/14/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%e2%80%9caydinlatir%e2%80%9d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Dec 2011 17:54:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Jan Valtin Karanlığın Ötesinde]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlığın Ötesinde]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4393</guid>
		<description><![CDATA[Kaynak:  Bu yazı, Enternasyonal Komünist Akım internet sitesinde yayımlanmıştır ve oradan alınmıştır. &#160; Öyle anlar vardır; insan için artık mücadeleden başka çarenin bir seçenekmiş gibi görünmediği. Buradaki kısa anlatıda konusu geçen, zamanının iki “belirleyici” aygıtı arasında geçirdiği koskoca geçmişini 840 sayfalık bir kitaba sığdırabilen Jan Valtin&#8217;in hikayesi de işte böyle bir anda, henüz daha çok küçük yaşlardayken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div style="text-align: right;">Kaynak:  Bu yazı, <a href="http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-aydinlatir-karanligin-oetesinde" target="_blank">Enternasyonal Komünist Akım</a> internet sitesinde yayımlanmıştır ve oradan alınmıştır.</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://tr.internationalism.org/content/karanliginotesindejpg"><img class="alignright" title="karanliginOtesinde.jpg" src="http://tr.internationalism.org/files/images/karanliginOtesinde.jpg" alt="karanliginOtesinde.jpg" width="200" height="289" /></a>Öyle anlar vardır; insan için artık mücadeleden başka çarenin bir seçenekmiş gibi görünmediği. Buradaki kısa anlatıda konusu geçen, zamanının iki “belirleyici” aygıtı arasında geçirdiği koskoca geçmişini 840 sayfalık bir kitaba sığdırabilen Jan Valtin&#8217;in hikayesi de işte böyle bir anda, henüz daha çok küçük yaşlardayken birlikte yaşamaya, katran kavanozuna elini daldırmaya alıştığı “denize gittiği” anda başlıyor; Richard Julius Herman Krebs&#8217;in mücadelesini de bu şekilde okuyabiliriz. Özellikle de sefil yaşamına alternatif olarak gördüğü tek şey olarak, bu sefil yaşamın temellerini yoketmeye çalışma ideali için savaşan bir insanın hayatının 20 yıllık kesitini.</p>
<p>Kitap ortalama 1918 ila 1938 yılları arasında, partinin deniz limanlarındaki örgütlenmesinin önemli mevkilerinde çalışma yürüten Jan, henüz daha 14 yaşındayken de illegal bir gençlik örgütlenmesi olan, Berlin merkezli Spartakus Jugend ile görüşmeye, tartışmaya başlıyor ve 1919 ayaklanmalarında bisikletli kurye olarak çalışıyor. Genç yaşlarda edindiği tecrübe ile “pişiyor”. Üstelik 1923&#8242;teki Hamburg ayaklanmaları da yaşıyor.</p>
<p>Komintern&#8217;e o zaman varolan inancı ile bağlanıyor ve Nazi Almanyası&#8217;na yeraltı çalışması yapmak için gönderiliyor. Yalnız buradaki çalışması çok uzun sürmeden bir diğer yok etme örgütü tarafından yarıda kesiliyor. Bir “diğer” demeyi tercih etmek gerek çünkü aslında Jan&#8217;ın kontrol altında tutulduğu, emirleri kapsamında eylemlere giriştiği bir de aslında başka bir aygıt var ve daha henüz kendisi Almanya&#8217;da Gestapo&#8217;nun zindanlarında ağır işkenceler görüyorken, bu aygıt palazlanıyor ve her devletin varoluşunun malumu, gizli servislerin de varoluşlarına uygun olarak, tam bir karşı-devrim aygıtı gibi çalışmaya başlıyor. Binlerce iyi niyetli devrimci koğuşturmalara tabi tutuluyor; zindanlara atılıp işkence görüyor; “kim vurdu”lara gidiyor. Ve bu örgüt sözüm ona “tüm dünyadaki sosyalizmin zaferinin Sovyetler Birliği&#8217;ndeki sosyalizmin zaferine bağlı” olduğu “gerçeği”&#8217;nden hareket ediyor ve dünya çapında kıyımlara girişiyor; sadece Stalin ve kliğine yöneltilen eleştiri bile olsa tahammülsüzce saldırıyor.</p>
<p>Gestapo&#8217;nun zindanlarında iken bir de gizli bir üniversite örgütleyen otobiyografinin kahramanı Jan, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulup çalışmaya yeniden dönmek ve (belki) Belçika&#8217;da tanışarak ailesinden alıp yanında pratiğe kattığı eşini (Firelei) kurtarabilmek için Gestapo ile bir “anlaşma” yapıyor. Bu anlaşmaya göre kendisi Danimarka&#8217;ya geri dönerek çalışmaya Gestapo&#8217;nun söylemiyle “komünist vatan hainleri” arasında ajanlık yapmak üzere geri dönüyor olacaktı. Kendisi ülkeye geri dönüyor ancak uzun süredir görmeyi umduğu eşini görebilmek için yola çıkışını o zaman ülkedeki aygıtın başındaki Wollweber engelliyor. Üzerine bir de aygıtın başındakilerin yaşantıları, içlerindeki kadın yoldaşlarını gecelik ilişkiler için “paylaşan”(!) “liderleri”&#8217;n lüks içerisindeki hayatlarını da eleştiriye tabi tutmaya başlayınca kendisini GPU&#8217;nun lanetine uğramış olarak buluyor. Bir süre önce yoldaş dediği insanlar kendisini kaçırıp bir dağ evine kapatıyorlar. İddiaları ise; “merkezden gelecek kararın ne olacağı”. Karar aslında belli; zaten Rusya&#8217;ya gidip geri dönmeyen ve hakkında haber alınamayanların da akıbeti de bu şekilde oluyor o zamanlar.</p>
<p>Bir arkadaşı vasıtasıyla edindiği gazetelerden bahsederken şu cümleleri kuruyor:</p>
<p>“<em>(&#8230;) Hepsinin birinci sayfasında kendi resmimi görünce şaşırdım. Aynı fotoğraf vardı hepsinde. -Gestapo kimliğindeki fotoğraf- Hitler&#8217;in toplama kamplarından Kopenhag&#8217;a geldiğimde Yoldaş Jensen&#8217;e teslim ettiğim kimlik ve üstündeki fotoğraf. Gazetelerin hepsinde şu manşet vardı: Dikkat Gestapo!</em>”</p>
<p>İlk tanıştığı “anarşist karakterli” Bandura&#8217;yı hatırlıyor. Komintern&#8217;in birlikte çalışma teklifinine reddedeceğini bildiği Bandura&#8217;nın nasıl oradan güvenliği için “uzaklaştığını”; sonrasında da haber alamayışını. Diğer bütün tanıdık simaları tekrar aklından geçirmeye başlıyor ve aslında emrinde çalıştığı mekanizmanın ne olduğuna dair kafa yormaya çalışıyor:</p>
<p>“<em>Soru: Tüm ezilenlerin babası kimdir? Yaşayan en büyük devlet adamı kimdir?</em></p>
<p>“<em>Elcevap: Yoldaş Stalin.</em>”</p>
<p>Bir diğer ses zihninde yankılanıyor:</p>
<p>“<em>Richter ve Bandura&#8217;ya; Bela Kun, Heins Neumann, Hans Kippenberger ve Dambal&#8217;a; Schubert, Remmel&#8217;e, Max Hoelz, Samsing ve dah birçoklarına neler yapıldığını biliyordum. Ölüm, sürgün, boğulma, canlı canlı gömülme.</em>”</p>
<p>Bu kavganın ortasında, karanlığın ardında zindanlarda ve işkencelerde sürekli diri ve işler tutmaya çalıştığı hafızasını zorluyor ve ideolojik çıkarsanımlara başvuruyor:</p>
<p>“<em>(&#8230;) Bu yalnızca, isyan etmiş bireylerle Enternasyonalle arasındaki bir kavga değildi. Bu, genelde, enternasyonalist bilince sahip proletarya ile Stalin&#8217;in peşinden giden bürokratik klik arasındaki kavgaydı.</em>”</p>
<p>Bu kendi ile kavgasında yine mizah yeteneğini yitirmeden, politik hicvini de konuşturuyor. İnsan şu Bulgaristan&#8217;ın “kurtarıcısı”, Komintern&#8217;in yiğit komünistini, çokça anıp emirler aldığı, kusursuzca uyguladığı Dimitrov&#8217;un pahalı parfümünün kokusunu duydukça hele de Jan kadar kötü koşullarda çalışma yürütüyorsa, “mizah” yeteneği nasıl depreşmesin? :</p>
<p>“<em>(&#8230;) Kazanan daima bu klik oluyordu. Stalin, Dimitrov&#8217;a, Komintern&#8217;in Moskova&#8217;daki binasına gamalı haç bayrak dikmesini emretse, Dimitrov bunu yapardı. Stalin, Wollweber&#8217;e, Lenin&#8217;i yankesici ilan eden bir broşür yayımlamasını söylese, Wollweber yayımlardı.</em>&#8221;</p>
<p>On sekiz yaşındayken kendisini bir dev gibi hisseden bu orta yaşlı adam, artık sorguluyor ve bir zamanlar hararetli monolog tartışmalarına konu ettiği ideolojisinin kendisine doğru, sadece eleştirdiği, eşini görebilmek için emirlere uymadığı üzerinden ona yöneltilen saldırı sonrasında kendisini bir dağ evinde, aynı aygıt tarafından alıkonmuş infazını bekliyor olarak buluyor; gerçeklerin acılığı ile “yanıyor”.</p>
<p>Stalinizmin karşı-devrimci karakterinin, GPU&#8217;nun ne gibi bir yoketme cihazı olduğunun, nitekim sözkonusu olanın, tıpkı 89 yılında yıkılan duvar gibi, yokolanın dünya devrimi ideali değil, bu zehirli teori ve pratiğin kendisi olduğunun daha inandırıcı ölçülerde, bir otobiyografi üzerinden kavranılabilmesinin yolu bu kitabı okumaktan ve o tarihlere tekrar tanıklık edip bir kez daha devrimin mezar kazıcılarına bir sövgü fırlatmaktan geçiyor; tıpkı oraya, dağ evindeki hücresine ilk gelenin kendisi olmadığı yerde, çam tahtalarına yazılı iki kelime gibi:</p>
<p>“<em>Kahrolsun Stalin!</em>”</p>
<p><em>Bunçuk</em></p>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F14%2Fkaranlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%25e2%2580%259caydinlatir%25e2%2580%259d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/14/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%e2%80%9caydinlatir%e2%80%9d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DUYURU</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/duyuru-2/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=duyuru-2</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/duyuru-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 10:29:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4328</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Cumhuriyet Yasaları Uygulamada&#8221; başlıklı yazıma gelen, 4 Aralık tarihli, 25 nolu yorumun altında (Gazi) imzası olmasına rağmen yorumu yollayan Gazi Bertal değildir. &#8220;AKP Masası&#8221;, bu sitede bulunan Gazi Bertal&#8217;ın kısa bir yazısını copy/past yöntemiyle taşımış ve imza yerine de &#8220;Ulusalcı oldu sonunda, tiyneti buydu&#8221; diye yazmıştır. Gazi ile aramızda ne büyük ayrılıklar olursa olsun, birbirimize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Cumhuriyet Yasaları Uygulamada&#8221; başlıklı yazıma gelen, 4 Aralık tarihli, 25 nolu yorumun altında (Gazi) imzası olmasına rağmen yorumu yollayan Gazi Bertal değildir. &#8220;AKP Masası&#8221;, bu sitede bulunan Gazi Bertal&#8217;ın kısa bir yazısını copy/past yöntemiyle taşımış ve imza yerine de &#8220;Ulusalcı oldu sonunda, tiyneti buydu&#8221; diye yazmıştır. Gazi ile aramızda ne büyük ayrılıklar olursa olsun, birbirimize &#8220;tiynet&#8221; falan türü laflar etmemiz mümkün olmadığı halde, bir süre için bu yorumu Gazi&#8217;nin yazmış olduğunu düşündüm ve ben de ağır laflar kullanarak cevap verdim. Yani kısacası &#8220;AKP masası&#8221;nın provokasyonuna gelmiş oldum. Dün, bu lafları Gazi&#8217;nin etmiş olabileceğinden kuşkuya düşerek Gazi&#8217;ye durumu mail yoluyla sordum ve kendisinden siteye böyle bir yorum yazmadığı yanıtını aldım. Bir süre aldandığım ve ağır bir yanıt verdiğim için Gazi&#8217;den ve şu ana kadar gereken uyanıklığı göstermediğim için site izleyicisi arkadaşlardan özür dilerim.<br />
Gün Zileli
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F13%2Fduyuru-2%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/duyuru-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tutukla(ştır)mak!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/tutuklastirmak-4/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tutuklastirmak-4</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/tutuklastirmak-4/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 08:20:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA["Ergenekon" Üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4356</guid>
		<description><![CDATA[Türkçe de, Zazaca ve Kürtçe gibi güzel bir dildir, en çok hoşuma giden yanı da hece yapısıyla insana bol bol kelime oyunu yapma olanağı tanımasıdır. Daha lise yıllarımdan oluşturduğum bir “Ali Fıkraları” repartuvarım vardır. Bir tanesini kısaca aktarayım: Sinema sahibi patronu, Ali’ye, “her gelene biletini soracaksın” demiş. Ali, kimseye bilet sormayıp bir tek patronuna sormuş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkçe de, Zazaca ve Kürtçe gibi güzel bir dildir, en çok hoşuma giden yanı da hece yapısıyla insana bol bol kelime oyunu yapma olanağı tanımasıdır. Daha lise yıllarımdan oluşturduğum bir “Ali Fıkraları” repartuvarım vardır. Bir tanesini kısaca aktarayım: Sinema sahibi patronu, Ali’ye, “her gelene biletini soracaksın” demiş. Ali, kimseye bilet sormayıp bir tek patronuna sormuş. Patronu nedenini sorunca da, “senden âlâ hergele mi olur, patron” demiş. Bu tür soğuk “Ali esprileri” yapmadığım gün kendimi iyi hissetmem. Bu yüzden Ceren’i de deli ederim. Mesela Ceren, “dondum” der, ben pis pis sırıtıp, “ben de fanilaydım” derim. Soğuk Amerikan esprileri bile halt etmiş bunun yanında!</p>
<p>Bu yazıyı da, başlıkta gördüğünüz gibi bir kelime oyunu üzerine kuracağım ama emin olun bunun içeriği çok kuvvetli. Konumuz, tutuklanma, tutuklama, tutukluluk…</p>
<p>Tutukluluğun bir ceza haline getirildiği gibi bilinen şeyleri tekrar edecek değilim. Bu yazıda esas üzerinde durmak istediğim, toplumu sindirmenin yollarından biri olarak tutuklama.</p>
<p>Toplumu sindirmenin, bastırmanın çeşitli yolları vardır. En önemli sindirici, polis terörü, işkencesi ve öldürülme korkusudur.</p>
<p>Stalin ölüm korkusunu, koca Sovyet toplumunu sindirmekte en başat araç olarak kullandı. Hitler de öyle. Latin Amerika’daki bir takım askeri ve sivil diktatörlükler de Stalin ve Hitler’in yolundan giderek bir dönem için diktatörlüklerini onlara yakın bir çizgiye kadar getirdiler. Türkiye’nin 1990’lı faili meçhuller dönemi de ölüm ve yok edilme korkusunun devlet tarafından bilinçli olarak uygulandığı bir dönem oldu. Ancak bu dönemin Stalin ve Hitler diktatörlüklerinden tek farkı, ölüm ve ortadan kaldırılma korkusunun bütün toplumu kapsamamasıydı. Devlet, “bölücülükle mücadele” adı altında çok bilinçli bir siyaset yürüterek toplumu son derece titiz bir şekilde ikiye böldü, özellikle Kürt ve Dersim bölgelerine (tabii büyük kentler de dışında değildi) yoğunlaşmış bir faili meçhuller siyasetiyle o bölgelerin halkını sindirmeye yöneldi. Yani bir anlamda, bölgesel bir Stalin ve Hitler siyasetiydi bu.</p>
<p>Bugün esasen bu siyaset bırakılmış bulunuyor. Elbette bu, faili meçhullerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Türk polisi, olmazsa olmazı işkenceden arındırılmadıkça (ki bu, hem çok kolay, hem de çok zor bir şeydir ama başka bir yazı konusu olduğundan burada girmiyorum) bazı faili meçhullerin olması da kaçınılmazdır. Çünkü insanın ağır işkenceden ölmesi her zaman mümkündür. 1990’lardaki gibi bile bile öldürmezler de “kazara” öldürürler. O zaman da ister istemez kayıtlarla oynayıp “öyle biri buraya hiç gelmedi” derler, olur biter.</p>
<p>Diyeceğim şu ki, bugün doğu bölgelerinde bile artık bilinçli faili meçhullere, yani doğrudan ölüm korkusuna dayanan bir siyaset izlenmemektedir.</p>
<p>Bugünkü AKP iktidarı, bunun yerine, tüm toplumu saracak başka bir korku siyasetini yürürlüğe koymuş bulunmaktadır: Tutuklanma korkusu.</p>
<p>Nasıl 1990’larda, diyelim ki Diyarbakır’da yaşayan bir insan her an faili meçhule uğrayabileceği korkusu içindeyse, bugün de aşağı yukarı bütün toplum, şu ya da bu nedenle tutuklanıp hapse atılabileceği ve en masum bir “suç”tan da girse en az 6 ay içerde kalabileceği korkusu içinde tutulmaya çalışılıyor. Elbette biraz olsun direnmeyi ya da kanunların tanıdığı sınırlar içinde bile olsa muhalefet etmeyi, bunun doğal ve yasal bir hak olması gerektiğini düşünen insanlardan söz ediyorum.</p>
<p>Mesela bir gösteride içeri alınıp “gizli” bir örgütlenmeye dahil edilebilirsiniz. Ondan sonra uğraşın da ispatlayın böyle bir örgüt olmadığını ya da sizin bu örgütün üyesi olmadığınızı. Puşu takmak falan artık en absürd örnekler tabii ki ama bunlar da var, biliyorsunuz.</p>
<p>Yani bir gece yarısı polis evinizi basıp sizi içeri alsa, “devrimci karargâh” üyesi olmaktan sorgulasa ne yapabilirsiniz ki? En az bir yıl yatarsınız. Kaçacak bir durum yoktur, ortada yok edilecek delil de yoktur ama yatarsınız işte. Zaten iktidarın topluma vermek istediği mesaj da budur: “Ben insanı içeri atarım, bir de suç yüklerim, hadi ondan sonra ayıkla pirincin taşını. İyisi mi etliye sütlüye karışma, otur oturduğun yerde, sakın muhalefet etmeye falan kalkma.” Zaten, aynı Stalin dönemi gibi, ortada suç yok, polis merkezlerinde suç imalatı var.</p>
<p>Şu KCK tutuklamaları rezaletine bakın. Artık Kürt siyasal hareketine sempati duymak otomatikman “suç” kategorisine sokulmuş bulunuyor. Kürtlerin haklarından söz eden biri potansiyel KCK’lıdır ve her an içeri alınabilir. Ne zaman çıkacağı ise bilinmez. Devletin denetiminde yapılan mesaj alış verişlerini bile sonradan suç haline getirdiler. Zaten bunlara güvenip gözetimleri altında bu tür işler yapanda kabahat. Önce yaptırırlar, sonra yaptırdıkları şeyi suç haline getirirler. Zaten başbakan da bu konuda iyice fütursuzlaştı. Daha önce, Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklamalarında, “biz bağımsız yargıya karışamayız” diye sureti haktan görünmeye çalışıyordu, KCK tutuklamalarında artık buna bile gerek görmeyip bir başsavcı edasıyla konuşmaya başladı.</p>
<p>Generalinden Cübbeli Hocasına (televizyonda duydum, bir TV muhabiri Cübbeli Hoca’ya “neden tutuklandınız” diye soruyordu. Muhabirler de iyice şirazeden çıkmış demek ki. Tutuklanan insana “neden tutuklandın” diye sormak kadar büyük bir saçmalık var mıdır? Polise ya da savcıya sor eğer biraz yürek varsa sende); öğrencisinden Kürt hakları savunucusuna; belediyecisinden gazetecisine; işçisinden futbolcusuna kadar bütün tutuklamaların bir tek amacı var aslında: Toplumun bütün katmanlarına ve kesimlerine “birgün siz de tutuklanabilirsiniz” mesajını vermek. Bizde “hukuk devleti”nin anlamı bu artık. Tutuklamalar yoluyla bütün toplumu korkudan <strong>tutuklaştırmak</strong>. Başı önünde, <strong>tutuk</strong> insanlardan oluşan bir toplum yaratmak.</p>
<p>Son zamanlarda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ikircikli tutumları dolayısıyla epey eleştirmiştim. Hakimler ve savcılarla ilgili söylediği sözlerden dolayı şimdi kendisini tebrik etmek istiyorum. Birkaç yıl önce, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Çin’in Sincian bölgesindeki zulme karşı çıktığı için “helal olsun” demiştim de ulusalcıların eleştirisine maruz kalmıştım. Şimdi de Türkiye’deki yargının iktidar yanlısı uygulamalarına karşı çıktığı ve yargıdan özür dilemesi çağrısına da aynı toklukla yanıt verdiği için Kemal Kılıçdaroğlu’na “helal olsun” diyorum. Yüreğimize su serpti vallahi.</p>
<p>Yaygın tutuklamalar bazen toplumsal bir tutuklaşmaya yol açabilir, bazen de korku duvarını aşan toplumsal bir dirence ve başkaldırıya. Şu anda içinde yaşadığımız toplum tam da böyle bir yol ayrımındadır. Kılıçdaroğlu’nun son karşı çıkışını, bu yol ayrımında direniş ruhuna güç kattığı için çok beğendim. Tekrar helal olsun!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>13 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F13%2Ftutuklastirmak-4%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/tutuklastirmak-4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>21</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki Tür Nasyonal Sosyalizm…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/08/iki-tur-nasyonal-sosyalizm%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iki-tur-nasyonal-sosyalizm%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/08/iki-tur-nasyonal-sosyalizm%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 09:17:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal Yapı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4287</guid>
		<description><![CDATA[XX. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği devletinin iddiası sosyalizmi kurmaktı. Bu devlet, 1920’li yıllarda bütün devletler gibi nasyonalist bir yol tutup 1930’lu yıllarda, Stalin’in yönetimi altında nasyonal sosyalist bir devlete dönüştü. Nasyonal sosyalist bir devletti, çünkü dünya devrimine kapılarını kapatmış ve özellikle “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle nasyonalizmi baş köşeye koymuştu. Artık Sovyet devleti büyük Rus şovenistiydi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>XX. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği devletinin iddiası sosyalizmi kurmaktı. Bu devlet, 1920’li yıllarda bütün devletler gibi nasyonalist bir yol tutup 1930’lu yıllarda, Stalin’in yönetimi altında <em>nasyonal sosyalist</em> bir devlete dönüştü. Nasyonal sosyalist bir devletti, çünkü dünya devrimine kapılarını kapatmış ve özellikle “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle nasyonalizmi baş köşeye koymuştu. Artık Sovyet devleti büyük Rus şovenistiydi. Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan diğer halk ve uluslara Rus egemenliği dayatılıyor, Rus dili ve kültürü hakim kültür ilan ediliyor, Ukrayna, Baltık ve Kafkas halkları Rus kolonyalizminin baskısı altına alınıyor, bu bölgelere, Çarlık döneminde olduğu gibi kolonyalist Rus nüfusu yerleştiriliyordu. Sovyet devleti, dünya çapında da Rus devlet çıkarlarını kolluyor, Komintern’i bu devletin ulusal çıkarlarının aleti haline getiriyor, dünya devletleriyle Rus-Sovyet devletinin çıkarları doğrultusunda ittifaklara, pazarlıklara veya çatışmalara giriyordu. Kısacası, bu devleti yönlendiren, doğal olarak Rus ulusal çıkarlarından başka bir şey değildi.</p>
<p>Öte yandan, bu devlet sosyalist olduğunu iddia ediyordu. Sosyalizm adına yaptığı ise, kendi topraklarında yaşayan halkları, köylüleri ve işçileri bir iç kolonyal emek gücü haline getirerek, Rus kalkınması çıkarları doğrultusunda, korkunç bir sömürüye tabi tutarak Rusya’nın ulusal kalkınmasını sağlamaktı. Hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme denen şeyin anlamı budur. Keza, milyonlarca insanın tutuklanıp <em>zek </em>(köle) olarak en uzak, en soğuk ve ölümcül bölgelere zorunlu emek gücü görevi yerine getirmek üzere sürülmelerinin anlamı da budur.</p>
<p>Yani Sovyetler Birliği devletinin dış politikası da, milliyetlere yönelik uygulamaları da, içerdeki ekonomik politikası da tek bir ilke tarafından yönetilmekteydi: Nasyonalizm. Bu nasyonalizm zorba bir devletin tekeli tarafından uygulandığı zaman adı nasyonal sosyalizmden başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu bakımdan, Hitler’in nasyonal sosyalizmi ile Stalin’in nasyonal sosyalizmi büyük benzerlikler gösterir. Nazi Almanyası’nın da dış politikası nasyonal çıkarlara göre tanzim edilmişti. İçerdeki halklara karşı nasyonal baskı siyaseti uygulanıyordu (ancak, Sovyetler Birliği’nden farklı olarak bu baskı siyaseti ırkçılık boyutlarında uygulanıyor, Yahudi ve Çingenelerin topluca imha edilmesi boyutlarına vardırılıyordu) ; ulusal kalkınma için tekelci bir emek sömürüsü siyaseti uygulanıyordu (Sovyetler Birliği’nden farklı olarak, Almanya’da bu siyasete, Rusya’dakinin tersine, yok edilmemiş burjuvazi de ortak oluyordu) ve gerek Yahudiler, gerekse diğer tutuklular, aynı Sovyetler Birliği’ndeki gibi bedava emek gücü olarak çalışma alanlarına ölümüne sürülüyorlardı. Kısacası, bazı farklılıklarına rağmen, her iki rejimin de temelinde nasyonalizm ve tekelci-devletçilik (buna her ikisi de sosyalizm adını veriyordu) yatar, yönelimleri birbirine son derece benzemektedir.</p>
<p>Her iki rejimin tek parti ve parti-devlet olması noktasında da büyük bir benzerlik söz konusudur. Zaten böylesine tekelci-devletçi-nasyonalist bir siyaset ancak demir bir elle (Hitler ve Stalin) ve parti-devlet rejimiyle uygulanabilirdi.</p>
<p>Her iki rejimin de birer polis rejimi olması da önemli bir benzerlik noktasıdır. Almanya’da Gestapo, Rusya’da GPU-NKVD, tekelci-baskıcı devlet rejimlerinin olmazsa olmaz en önemli parçası, vazgeçilmez vurucu aygıtıdır. Öyle ki, her ikisi de toplumun kılcal damarlarına kadar inen bir ihbar ağı oluşturmuş ve insanları ölüm korkusuyla susturmuştur. Polis, bu devletlerin en etkili savunma ve saldırı aygıtıdır ve topluma yaydığı korkuyla rejimin ayakta kalmasını sağlar.</p>
<p>Her iki nasyonal sosyalizmin birbirine çok benzediği bir nokta da toplumun bütün özgürlüklerinin devlet tarafından gaspedilmiş olmasıdır. Her iki rejim de seçimleri göstermelik hale getirmiş, tek parti diktatörlüğü ilan etmiş, tüm muhalifleri içeri atmış ya da öldürmüş, basın özgürlüğünü yok etmiş ve basını tekeline almış, ifade özgürlüğünü gasp etmiş, her türlü gösteriyi yasak ve suç ilan etmiş, işçilerin grev hakkını ortadan kaldırmış, sendikaları devletin kuklası haline getirmiş, düşünceyi suç haline getirmiş, yargıyı tamamen devlet tekeline almıştır.</p>
<p>Her iki rejim de (ki, bu noktada nasyonal sosyalist rejimlerle diğer burjuva diktatörlükleri arasında çok da önemli bir fark yoktur) orduyu içerde halkların bastırılmasında, dışarda da istilacı bir güç olarak kullanmıştır.</p>
<p>Her iki nasyonal devlet arasında, burada saydığımız bu temel benzerliklerin yanı sıra bazı farklılıklar da söz konusudur. Biraz da bunlara değinelim.</p>
<p>Bu iki rejim arasındaki en önemli farklılık, Alman nasyonal sosyalist rejiminin, nasyonalizmi ırkçılığa vardırıp ırksal temizliği en yüksek boyutlarda uygulamış olmasıdır. Burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Alman nasyonal sosyalizminin Yahudilere ve Çingenelere karşı nasıl bir ırksal temizlik uyguladığı bilinmektedir. Öte yandan, Sovyet nasyonal sosyalist devleti, nasyonalizmini hiçbir zaman ırkçılık boyutlarına vardırmamış, özel olarak Yahudileri ele alacak olursak, en azından II. Dünya Savaşı sonuna kadar devlet kademelerinde Yahudilerin varlığı devam edebilmiştir. Gerçi savaştan sonra, özellikle 1950’li yılların başlarında, Rusya’da, Stalin’in önderliğinde büyük bir anti-semitist kampanya başlatılmış ve örneğin Lozovsky gibi, Sovyet devletinin üst mevkilerinde yer alan Yahudiler öldürülerek temizlenmiştir ama bu dönem kısa sürmüş ve Stalin’in ölümünden sonra Yahudi aleyhtarı kampanya esasen sona ermiştir.</p>
<p>Sovyetler Birliği’ndeki nasyonal sosyalist rejim hiçbir zaman ırkçılık boyutlarına varmamakla birlikte, bu ülkenin sınırları içinde ya da çeperlerinde yaşayan kimi halklara karşı yürütülen kampanyalar neredeyse ırkçılığın sınırlarına gelip dayanmıştır. Örneğin, II. dünya savaşından önce Polonya Komünist Partisi’nin üye ve yöneticilerinden ele geçirilebilenlerin neredeyse tamamı Stalin tarafından yok edilmiştir. Hadi bunun sadece komünist partisiyle sınırlı kaldığını düşünelim. Peki ya Kırım Tatarları. Bu halk, II. Dünya Savaşından  sonra, Alman Nazileriyle işbirliği yaptığı iddiasıyla, çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar topraklarından sürülmüştür Stalin tarafından. Sürülenlerin topraklarına Rus kolonyalist nüfusunun yerleştirilmesi ise, Almanlarla işbirliğinin bir bahane, asıl amacın Kırım’ı Rus kolonyalist nüfusunun tam kontrolü altına olmak olduğunu açıkça göstermektedir.</p>
<p>Gestapo ile GPU-NKVD arasındaki benzerlikler büyük olmakla birlikte GPU-NKVD “lehine” bazı farkları da tespit etmek gerekir. Jan Valtin’in çok güzel anlattığı gibi (Jan Valtin, <em>Karanlığın Ötesinde</em>, Kibele, 2008), 1933’de henüz iktidara yerleşen Gestapo, kendisinden çok daha tecrübeli olan GPU’yu kendine örnek almakta, onun çalışma yöntemlerini öğrenip benimsemeye çalışmaktadır. Elbette kısa sürede öğrendiğini görüyoruz ama arada yine de bir açıklık kalmıştır. O açıklık şudur: GPU, Gestapo’ya göre daha baskıcı bir aygıttır. Ve Gestapo’ya göre, Sovyet toplumunun kılcal damarlarına kadar çok daha fazlasıyla sızmıştır. Dolayısıyla, 1930’lardaki Sovyetler Birliği ile Almanya’yı karşılaştıracak olursak, GPU’nun Sovyetler Birliği toplumunun içine çok daha fazla sızdığını söyleyebiliriz. Bunun en iyi kanıtı, GPU’nun ağzını tıkadığı ve her anını kontrol ettiği Sovyet toplumundan en ufak bir muhalif ses bile çıkamaz, hiçbir gerçek muhalif örgütlenme ortaya çıkamazken, Alman toplumunda hatırı sayılır bir gizli muhalefetin ve örgütlenmenin varlığıdır. Almanya’daki Yahudi kaçırma şebekelerinin ve bir “Kızıl Orkestranın” varlığı bile yeterlidir.</p>
<p>Ayrıca Gestapo’nun yöntemleri ile GPU’nun yöntemleri arasında yine GPU’nun “lehine” farklar vardır. Örneğin Gestapo büyük ölçüde gerçek muhaliflerin peşinden koştururken, GPU’nun yöntemi, gerçekte olmayan muhalifleri imal etmektir. Bu yüzden, GPU’nun sorgulama yöntemleri daha traji-komiktir. Örneğin, Gestapo, tutukluyu konuşturmak için önüne “inkâr edemeyeceği” kanıtlar koymayı ve böylece onu çözmeyi hedeflerken, GPU, tutukludan “suçunu anlatmasını” istemektedir. Yani Gestapo için önemli olan, tutuklunun, “suçunu” itiraf etmesidir. GPU için önemli olan ise, tutuklunun, suçunu kendi kendine imal etmesidir. Görüleceği gibi, tutuklu açısından Gestapo’ya direnmek bir anlamda daha mümkündür. Daha doğrusu, orada direnmek, bilincinizin ve işkenceye dayanma gücünüzün sağlamlığıyla doğru orantılıdır. GPU’da direnmek ise çok daha güçtür. Dayanma gücünüz daha başından kırılır, çünkü saklayabileceğiniz bir şey yoktur, zaten suçlusunuzdur ve üstelik bu suçu sizin imal etmeniz beklenmektedir. Peki suçunuzu imal etmezseniz ne olur? Suçunuz birkaç misli artar. Kabul etmemek en büyük suçtur. Oysa Gestapo’da, eğer başarabilirseniz, küçük bir ihtimal de olsa suçsuz olduğunuzu kanıtlama olanağınız vardır. Yani kısacası, eğer Gestapo’da işkenceye rağmen susmayı başarabilirseniz belki (yüzde bir de olsa) kendinizi kurtarma şansınız bulunmaktadır. Ama GPU’da ne kadar susarsanız o kadar suçlu olduğunuzu kanıtlamış olursunuz.</p>
<p>Bu durum mahkemelerde de böyledir. Her iki nasyonal sosyalist rejimde de yargı bağımsızlığı diye bir şey olmadığını biliyoruz. Yani mahkemeler rejimin dediğini yapar, onun istediği cezaları yağdırır. Buna rağmen, Alman Nazi rejiminde hâlâ eski burjuva hukukunun bazı kırıntılarının varlığı dikkat çekmektedir. Örneğin Jan Valtin’in anlattığı bir olay vardır. Jan Valtin’e ve diğer denizci arkadaşlarına Gestapo’da işkenceyle ağır bir suç kabul ettirilir. Ancak mahkemeye çıktıklarında arkadaşları Jan Valtin hakkındaki suçlamayı işkence altında verdiklerini ifade ederler. Ayrıca Jan Valtin’in tutuklu olan şefi de, Valtin’in talebi üzerine mahkemeye tanık olarak getirilip dinlenir. Bu kişi, Nazilere tamamen teslim olan biri olduğu halde mahkemede Valtin’in lehine ifade verir ve sözü geçen toplantıda Valtin’in olmadığını söyler. Bunun üzerine, Nazi mahkemesi, arkadaşlarının boynunun baltayla kesilmesine hüküm verirken Valtin’e bu cezayı vermez. Sovyetler Birliği’nde, büyük temizliklerdeki yargılamalarda böyle bir şey hayal bile edilemez. Bir kere, o zamanki Sovyet mahkemelerine sadece suçlarını kabul etmeyi ve itirafta bulunmayı kabul edenler çıkartılıyordu. Yani suçlarını kabul etmeyenler, hatta mahkemede reddetme ihtimali olanlar çıkartılmıyordu. Bu yüzden, Büyük temizliklerde, tutukluların çok küçük bir kısmı mahkemeye çıkartılmış, neredeyse yüzde doksan dokuzu yargılanmadan, GPU’nun veya GPU hapishanelerinin bodrumlarında infaz edilmiştir. Sovyet mahkemelerinde polis ifadesinin reddedilmesi diye bir şey olamazdı. Buna teşebbüs edildiği an mahkeme erteleniyor ve sanık GPU tarafından bir kere daha “seanstan geçirildikten” sonra yeniden duruşmaya getirildiğinde çaresiz suçunu kabul ediyordu. Hele sanığın lehinde tanıklık diye bir şey söz konusu bile değildi.</p>
<p>Keza Alman Nazi hukuk sistemiyle Sovyet nasyonal hukuk sistemi karşılaştırıldığında, Sovyet hukuk sisteminin daha insafsız olduğunu görebiliyoruz. Örneğin, Sovyet hukuk sisteminde suçun şahsiliği ilkesi tamamen ortadan kaldırılmıştı. Yani suçlanan bir kişinin karısı, kocası, çocukları ve akrabaları da otomatikman suçlu görülüyor ve tutuklanıyordu. Öyle ki, tutuklananların çocuklarının da toplama kamplarına gönderilebilmesi için Sovyetler Birliği’nde cezai sorumluluk yaşı 12’ye indirilmişti. Tutuklananların henüz 12 yaşında olmayan çocukları yetimhanelere kapatılıyor ve 12 yaşını doldurdukları anda toplama kampına yollanıyordu. Nazi Almanya’sında böyle bir uygulama yoktu.</p>
<p>Her iki rejimin de tek parti diktatörlüğüne dayandığını belirtmiştik. Tek parti diktatörlüklerinin ayrılmaz bir parçası da iktidardaki tek partinin kaçınılmaz olarak parti içi muhalefeti tanımayan monolitik bir yapıda olmasıdır. Ne var ki, monolitiklik açısından iki partiyi kıyasladığımızda SBKP’nin NAZİ partisinden daha da monolitik olduğunu söyleyebiliriz. Parti içi tasfiyeler açısından baktığımızda, SBKP içindeki tasfiyeler ve idamlar milyonlara varırken, Hitler’in partisindeki tasfiye ve ölümler oldukça geride kalmaktadır. Hitler’in kendi muhalifleri olan SA’lara karşı giriştiği “Uzun Bıçaklar Gecesi” adlı tasfiye harekâtında öldürülenlerin sayısı 150 kadardır.</p>
<p>Sanırım, insanlık en karanlık günlerini, bu iki nasyonal sosyalist rejimin ittifak kurup II. Dünya savaşını başlattığı yıllarda yaşamıştır.</p>
<p>Bütün bunlar, Türkiye’deki bir kısım nasyonal sosyalistin neden aynı zamanda Stalinist olduğunu da çok iyi açıklar.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>25 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F08%2Fiki-tur-nasyonal-sosyalizm%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/08/iki-tur-nasyonal-sosyalizm%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>52</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim üzerine söyleşi: Fikret Başkaya &#8211; Gün Zileli</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/07/devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/07/devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 06:39:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4271</guid>
		<description><![CDATA[XXI. Yüzyılın İlk On Yılları, Dünya Ölçeğinde Devrimler Dalgasının On Yılları Olacak

FB: Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı inkılap, Batı dillerinde revolution, etimolojik olarak Latince revolvere’den türeme, İtalyancası rivoltare... ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>XXI. Yüzyılın İlk On Yılları, Dünya Ölçeğinde Devrimler Dalgasının On Yılları Olacak</h3>
<p><strong>FB:</strong> Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı inkılap, Batı dillerinde revolution, etimolojik olarak Latince revolvere’den türeme, İtalyancası rivoltare&#8230; Aslında modern zamanların bir kavramı. Galiba ilk defa 1450’lerde ortaya çıkıyor. Fakat sosyal politik bir dönüşümü ifade etmek üzere ilk kullanılışı, eğer doğru biliyorsam 1688 “Şanlı İngiliz Devrimi”yle oluyor&#8230; Tabii sosyal-politik alan dışında da oldukça yaygın bir kullanımı söz konusu. İşte “bilimsel devrim”, “sanayi devrimi” vb. Yani var olanın köklü bir değişime uğraması anlamında&#8230; Copernicus 1543‘te yazdığı, gezegenlerin güneşin etrafında döndüğüne dair el kitabına, revolutionibus orbim coelestium başlığını koymuş&#8230; Bizde devrim kelimesi tuhaf bir şekilde çoğul olarak da kullanılıyor. Atatürk devrimleri gibi&#8230; Oysa devrim kelimesinin çoğul olarak kullanılması tam bir sulandırmadır&#8230;</p>
<p>Arap dünyasını saran ve devam eden son isyan dalgasıyla birlikte, “devrim nedir” sorusu açıkça olmasa da gündeme gelmiş gibi görünüyor. Bu konuda tam bir kafa karışıklığı olduğu da mâlûm&#8230; İstersen baştan başlayalım. Sana göre devrim nedir?</p>
<p><strong>GZ: </strong>Kanımca devrim büyük bir toplumsal alt üst oluş, eski toplumsal düzenin yıkılması ve yerine yeni bir toplumsal inşanın başlamasıdır. Bu bakımdan devrimi bir “an” olarak görmek yanıltıcı olabilir. Elbette tarihlerle de saptanan bazı zirve noktalar vardır. Örneğin 1789 Fransız devrimi ya da 1917 Ekim devrimi gibi. Ama bu, yanardağın tepesinden lavların dışarıya büyük bir volkan patlaması olarak çıktığı andır. Evet ama bunun öncesi ve sonrası yok mudur? Mutlaka vardır. Fransız devrimi çok önceden başlamıştı ve 1789’da olup bitmedi, bütün bir XIX. Yüzyıla yayılarak devam etti. Keza Sovyet devrimi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. XIX. Yüzyılda başladı, XX. Yüzyıl boyunca devam etti. Patladığı yerde devam etmesi değil sözünü ettiğim. Ulusal sınırları aşan, dünya çapında sarsıntılarla devam eden bir devrim söz konusudur.</p>
<p>Devrimi bir an gibi algıladık geçmişte. “Devrimden sonra şunu yapacağım” gibi laflar bol bol dolaşırdı aramızda. Oysa devrim bir milat değildir. Öncesi ve sonrasıyla devam eden bir süreçtir o. Bu yüzden “sürekli devrim” kavramını da pek benimsemem. Bu, “kulaklı eşek” demek gibi bir şeydir. Eşek kulaksız olamayacağına göre devrim de zaten sürekli, süregelen bir şeydir. Yani fazladan lafa gerek yoktur.</p>
<p>Bununla birlikte, anarşistler “devrim” sözcüğünü tek başına kullanmak yerine, “toplumsal devrim” kavramını kullanmayı yeğlerler. Bunun nedeni de geçmişte Marksistlerle yaptıkları politik devrim-toplumsal devrim tartışmasıdır. Marks, toplumsal devrim için bir politik devrim aşaması öngörmüş, anarşistler ise politik devrimi reddetmiş, doğrudan toplumsal devrimi savunmuşlardı. Bana da politik devrim aşaması yanlış geliyor. Daha doğrusu, toplumsal devrim için politik iktidarı ele geçirmek, yani yeni bir devlet kurmak oldukça sorunlu. Çünkü devlet kurulur kurulmaz devrimi bitirir. Bütün deneyler bunu gösterdi.<br />
Sanırım politik devrim anlayışıyla devrimi bir an olarak gören anlayış arasında da bir bağlantı var. Yani bir ayaklanma olacak ve politik iktidar ele geçirilecek. Devrim bu. Daha doğrusu devrim bununla başlıyor. Oysa benim düşünceme göre böyle bir an yok. Yani politik iktidarın ele geçirildiği anı hayal etmek yanlış. Hatta bence öyle bir an varsa da bu an devrimi başlatmıyor, bitiriyor.<br />
Örneğin Libya’yı alalım. Orada bir devrim var mıydı, bu tartışılır. Yoksa tamamen manüplasyon muydu, bu da tartışılır. Ben diktatörlük ve baskının olduğu her yerde devrimlerin de kaçınılmaz olduğuna inanırım. Akıbeti bende her ne kadar acıma duygularına yol açtıysa da ne yazık ki Kaddafi de bir diktatördü. Baskıcıydı. Eğer manüplasyon varsa bile bu manüplasyon halkın gerçek özgürlük duygularının harekete geçmesiyle başarıya ulaşabildi. Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakırsak, Libya’da bir ayaklanma oldu. Toplumsal bir alt üst oluş yaşandı. Bir noktada NATO devreyle girdi ve devrim şansını ortadan kaldırdı. Ama NATO devreye girmeseydi de muhalifler kendi güçleriyle iktidarı ele geçirselerdi devrim yine bitmiş olacaktı. Çünkü iktidarı ele geçirdiler ve geçirdikleri andan itibaren artık devleti koruyucu bir güce dönüştüler. Devleti devraldılar ve artık hapishaneler onlar için çalışacak. Kısaca söyleyecek olursak, Libya’da gerçek bir devrimci kalkışma var idiyse de bu, hem NATO, hem de iktidarı ele geçiren muhaliflerce bitirildi.</p>
<p>Ama bu, devrimin tamamen bitirildiği, sona erdiği anlamına gelmiyor elbette. Devrim alttan alta işlemeye devam edecektir. Neden? Çünkü orada sosyal çelişkiler devam ediyor, sömürü devam ediyor, emperyalist-kapitalist sistemin mekanizmalarının yarattığı huzursuzluklar devam ediyor.</p>
<p>Yeniden başa dönecek olursak, devrim bir an olmadığı gibi, bir partinin programıyla belirlenen bir şey de değildir. Bizim sol hareketler bunu böyle algılıyor. “Bir devrim programın var mı” diye soruyorlar birbirlerine. Oysa devrim programlarla olmaz. Hatta tersine, devrim programları da yıkar geçer. 1917 Nisan’ında Lenin, Bolşevik partisinin bütün programlarını devrim karşıtı ilan etti. Program durağan bir şey, devrim ise dinamik. Her an yeni sürprizlere açık. Bu yüzden, kendimizi programlarla zincirlemek yerine hayatın karmaşıklığını kavramaya ve coşkun bir nehir gibi akıp giden bu karmaşıklığı kavramaya çalışmak çok daha devrimci bir tutumdur.</p>
<p>Devrimin üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkisinden doğduğu görüşünün de gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Seninle birlikte yazdığımız Devrimi Yeniden Düşünmek-I (Özgür Üniversite Kitaplığı, 2010) kitabında bunu bir miktar irdelediğimizi sanıyorum. Ama daha da derinleşmek gerekir. Devrim elbette toplumsal çelişkilerin ürünüdür ama onu üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye bağlamak bir tür ilerlemeciliğe de yol açabiliyor. Ya da şuralar şuralar geri ülkeler, oralarda üretici güçler yeterince gelişmediği için devrim olmaz, olsa bile sonuç Rusya’daki gibi başarısızlıktır türü Menşevik bir görüşü de ön plana çıkarabiliyor. Oysa “geri” denen yerler aynı zamanda dünya kapitalizminin sömürüsünün en ağır yaşandığı yerlerdir ve buraları fokur fokur bir devrimci kaynaşma içindedir. Arap halkları da sanıldığı gibi, salt parlamenter bir sistem kurulması için değil, temelde kapitalist sömürünün yarattığı büyük huzursuzluk nedeniyle ayaklanmış bulunuyor. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da yaşanan, ulusal sınırları aşan, anti-kapitalist bir toplumsal devrimdir.</p>
<p><strong>FB: </strong>Tunus ve Mısır’da peş peşe devrimler parladığında, “sol” çevrelerde şöyle bir değerlendirme yapılıyordu [hâlâ yapılıyor]: Bunun arkasında mâlûm güçler var&#8230; Tabii kimin kastedildiği belli: ABD ve Avrupa bölgeye yeni bir “düzen” vermek istiyor, bu amaçla da halkı sokağa döküyor. Bu tür zırvalar sol dışı çevrelerden, burjuva odaklardan gelse o kadar rahatsız edici olmazdı. Bu  soldan, üstelik ‘radikal’ oldukları sanılanlar tarafından dillendirilince işin şekli değişiyor. Bazıları bunu ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesinin” bir aşaması olarak görürken, bazıları da [belki çoğunluk] bu isyanları yöneten bir örgütün ve önderliğin olmayışını, bu devrimleri küçüksemek için bir gerekçe olarak ileri sürüyorlardı. Hatırlarsın, bunun üzerine Orta Doğu ve Arap Dünyasında Yeni Dönem başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım. Bunun kitlelere sadece yukardan bakanların değil, Avrupa-merkezli bakışın da sonucu olduğunu yazmıştım. Aradan geçen zamanda belki Libya’daki emperyalist komplo ve Suriye’deki belirsizliğin de etkisiyle bu anlayışın daha da yaygınlaştığı anlaşılıyor. Öyleyse durumu netleştirmek gerekiyor. Sözünü ettiğim yazıda da ifade ettiğim gibi, devrimden söz etmek üç şeyden söz etmektir: 1. Devrimi her zaman halk yapar; 2. Devrimin ne zaman patlayacağı bilinmez, öngörülemez; ve 3. Hiç bir devrim diğerine benzemez [bu yüzden de devrim ihraç edilir bir şey değildir ]&#8230;</p>
<p>Tabii, Mısır ve Tunus’la diğerlerini ayırmak gerekiyor. Mısır’daki ve Tunus’daki devrimdi ama diğerleri farklıydı. Mısır’da sadece Tahrir Meydanında bir milyonu aşkın  genç, yaşlı, erkek kadın, Müslüman, Hıristiyan, laik, vb. insan toplanmamıştı, nerdeyse tüm Kahire ayağa kalkmıştı ve sadece Kahire de değil, Mısır’ın her yerinde, tüm kentlerinde rejim karşıtı devasa bir kalkışma söz konusuydu. Halkı otakrasiye karşı ayaklandıranlar Batılı güçlerin istihbarat örgütleri, yabancı misyonlar değildi.  Bu devasa halk hareketini bir emperyalist manipülasyonu saymak, devrimin ne olduğundan habersiz  olanların bir uydurmasıdır ama aynı zamanda o halk kitlelerine de büyük bir haksızlıktır. Neden Mısır’daki, Tunus’daki halk hareketlerini küçümsediler? Çünkü, kafalarında bir devrim modeli var ve o modele uymayan hiçbir hareketi muteber saymıyorlar. Tabii devrimi de örgüt yapacaksa ve ortada bir örgüt yoksa, demek ki, ortada bir devrim de yoktur… Biraz tarih bilgisine sahip olan biri bunları söyleyebilir mi? Bu güne kadar bu dünyada hangi devrimi örgüt yapmıştır? Elbette bunu söylemek, örgütün önemini hafife almak demek değildir. Lâkin devrimin mantığı farklıdır ve kendine özgü kurallara göre tezahür ediyor. Tunus’da devrimin hemen öncesinde kim “isyancıları” destekliyordu? Obama mı, Sarkozy mi, Berlusconi mi, Zapatero mu, Cameron mu? Kim? Bırakın isyancıları desteklemeyi, öyle bir şeyi hiçbiri beklemiyordu bile&#8230; Sadece emperyalistler değil, ne Tunus’da Binali, ne de Mısır’da Mubarek yönetimleri öyle bir şey bekliyorlardı&#8230; Neden? Çünkü devrim öngörülebilir bir şey değildir de ondan&#8230; Rusya’da Romanov hanedanının düşmesinden daha üç gün önce [1917] İngiltere’nin Saint- Petersbourg’daki büyük elçisi Londra’ya gönderdiği mesajda: “Bu gün bazı karışıklıklar oldu ama bunlar ciddi şeyler değil” diyordu. Benzer bir durum İran İslam Devrimi öncesi için de geçerliydi. İran’da mitinglerin, gösterilerin en yoğun günlerinde, Şah rejiminin düşmesinden beş ay önce, CIA tarafından Washington’a gönderilen bir raporda: “İranda devrimci bir durum yok, dahası devrim öncesi bir durum bile yok” deniyordu. Dönemin ABD başkanı James Carter de, İran’ın “dünyanın en karmaşık bölgesinde bir istikar adası” olduğunu söylüyordu. [ Bu vesileyle istikrardan kimin neyi anladığı da netleşiyor olmalı…] Ve başta ABD ve İngiltere olmak üzere Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti Şah’a tam destek veriyorlardı&#8230; Devrimi öngöremeyen sadece kurulu düzenin efendileri değildir. Devrimcilerin de devrim anını kestirmesi mümkün değildir. Nitekim Lenin 1917 Ocak ayında: “ Belki de biz eski kuşak, gelecek devrimin kesin savaşını göremeyeceğiz” diyordu&#8230; İnsanlık tarihinin seyrini değiştiren “Büyük Fransız Devrimi”nde de durum farklı değil&#8230;  Bastille’in halk tarafından ele geçirilmesi üzerine kral XVI. Louis: “ Fakat bu bir isyan?” dediğinde, Lincourt Duke’ü’: Hayır efendim, bu bir devrim” karşılığını veriyor&#8230; Devrim modern zamanların bir kavramı ve bu güne kadar gerçekleşen tüm devrimler, öngörülemezlik  kuralını doğrulamıştır.</p>
<p>İşte devrimin bu özelliğinden dolayı tüm devrimler herkesi, bu arada devrimcileri de şaşırtıyor. O kadar ki, istihbarat örgütlerini bile şaşırtıyor. Limonin takma adıyla Bolşevik Partisine sızmayı başaran, Çar’ın gizli polis örgütü Okhrana’nın ajanı şöyle diyordu: “ Patlamaya başlayan haraket, hiç bir partinin hazırlığı olmadan, hiç bir ön tartışma olmadan patladı, önceden hazırlanmış bin plana göre başlamadı. Devrimci çevreler ancak ikinci günün sonunda tepki vermeye başladılar” Eğer önceden bilinseydi devrim olur muydu? Demek ki, öngörülemediği için mümkün oluyor. Yani devrimler her zaman beklenmedik yerde ve zamanda “patlıyor” ve dostu düşmanı şaşırtıyor…</p>
<p><strong>GZ: </strong>Galiba söyleyeceklerin bitmedi ama istersen ben burada araya gireyim. Belirttiğin gibi, devrim öngörülebilen bir şey değil, geçmiş bütün devrimler bunu doğruluyor. Rusya’da 1905 devrimi patlak verdiğinde Lenin kendi partisinin elemanlarını hücrelerinde uyuklamakla eleştirmişti. “Ne yapıyorsunuz o küçük hücrelerinizde, çıkın da sokakta neler oluyor bakın” demişti. Çok da haklıydı. Ama 1917 Şubat devrimini Lenin de dahil, hiçbir önder ve parti tahmin edemedi. Lenin, o günlerde Zürih’te felsefi çalışmalarına gömülmüştü. Troçki Amerika’daydı. Devrim en çok devrimcileri şaşırttı. Bizim sol bunları görmüyor, görmek istemiyor. Neden? Çünkü onlar için devrim, halkın, ezilen insanların ayağa kalkmasından çok, bir örgütün iktidarı ele geçirmesinden ibaret. Yeni TKP’nin yayın organı Sol dergisinde de bu yönde bir yazı yayımlandı. Devrimci parti (kendileri gibi komünist adlı bir partiyi kastediyorlar sanırım) olayları yönlendirmiyorsa, devrimci bir program kitlelere yol göstermiyorsa orada devrimden söz edilemez dediler. Gerçekten komik. “Devrim onay merkezi” gibi çalışıyorlar anlayacağın. Orada biz yokuz, yol gösteremiyoruz, o halde bu devrim değildir demeye getiriyorlar. Emma Goldman’ın, “dans edemediğim bir devrim devrim değildir” sözünü komikleştirerek bunlara uygulayabiliriz: “Benim olmadığım bir devrim devrim değildir.”</p>
<p>Oysa devrime kalkışan kitleler kimseden izin almazlar, onay beklemezler. Dahası, ayağa kalkan kitleler bile o anda nasıl büyük bir devrimi gerçekleştirdiklerinin tam bilincinde olmayabilirler. Bilinç her zaman önde giden bir şey değildir. Hatta toplumsal olaylarda bazen ve hatta çoğunlukla geride kalır ve sonradan oluşur. Bunu söyleyerek bilinç unsurunu küçümsemek istemiyorum elbette. Bir devrimin selameti açısından bilinç çok önemlidir ama “önce bilinç oluşsun, insanlar bir iyice bilinçlensin, ondan sonra devrim olsun” diyemezsiniz. Deseniz bile bunun bir hükmü yoktur. Nasıl ki, “önce depreme bir güzel hazırlanalım, çadırlarımızı kuralım, olacaksa deprem ondan sonra olsun” denemezse, “önce bilinçlenelim, sonra devrim olsun” da denemez.</p>
<p>Kaldı ki, bizatihi devrimin kendisi bilinci hiç beklenmedik şekilde, müthiş bir şekilde yükseltir. O zamana kadar devlete biat eden, “allah devlete zeval vermesin” diye boyun büken insanlar bir anda olup biteni kavramada muazzam bir bilinç sıçraması yaşarlar. Yani önce bilinç, sonra devrim demek yerine, bilinç devrimin değil, devrim bilincin motorudur demek daha doğrudur.</p>
<p>Nitekim Mısır’daki gelişmeler de bunu gösteriyor. Milyonlarca insan çürümüş Mübarek rejimine karşı ayaklandı ve sonunda onu devirdi. O zaman, Sovyet devrimiyle bir analoji yaparak, Şimdi Sıra Kadetlerin Devrilmesinde başlıklı kısa bir yazı yazmıştım. Anlatmak istediğim şuydu: Mübarek devrildi ve ordu idareyi ele aldı, kısa zamanda serbest seçimlere gideceğine söz verdi. Ordu yönetimi, 1917 Şubat’ından sonra Rusya’da kurulan I. Geçici Hükümete benzetilebilir. Ordu’nun bir süreç içinde, Rusya’daki Kadetlere benzeteceğimiz Müslüman Kardeşlerle birlikte yeni bir baskı ve sömürü düzeni kuracağı besbelliydi. İlk aşamada ayaklanan kitleler tatmin olmuş ve sevinmişlerdi ama orduya ve düzen partilerinin manüplasyonlarına karşı giderek bir tepki içine girecekleri de kesindi. Nitekim, Kasım ayı gelince, Tahrir Meydanı orduya, orduyla işbirliği yapan Müslüman Kardeşlere ve devrimi durdurmak isteyen diğer burjuva unsurlara karşı çıkan ezilen insanlarla yeniden dolmaya başladı. Bu, devrimin ikinci aşamasıdır. İnsanlar süreç içinde sorunun Mübarek’in devrilmesiyle hallolmayacağını çok iyi kavradılar. Devam eden devrim onları eğitti, bilinçlendirdi. Yani yukarda dediğim gibi, bilinç arkadan yetişti. Bir devrimci parti ya da örgüt istediği kadar böyle şeyleri öngörmüş olsaydı (ki pek yok böyle bir örgüt), bu öngörünün kitlelerin bilincinin yükselmesindeki payı çok az olacaktı. İnsanların bilinci kendi deneyimlerinden öğrenerek adım adım gelişir. Yoksa dışlarındaki bir gücün onlara akıl vermesiyle değil.</p>
<p>Şimdi Mısır’da saflar son derece netleşmiş durumda. Bir tarafta devrimi durdurmak isteyen ordu, burjuvazi ve Müslüman kardeşler var. Diğer tarafta da, Mısır’daki kapitalist sömürüden muzdarip kitleler. O kitleler, bilinç olarak elbette hâlâ anti-kapitalist bir noktada değil. Ama engellerle karşılaşa karşılaşa ve o engelleri devire devire giderek bu bilinci de edinecekler. Sonunda meselenin salt bir rejim meselesi olmayıp, bir sistem meselesi olduğunu görecekler. Yeter ki, Libya’da olduğu gibi devrim yolundan saptırılmasın. Yeter ki, “kitlelerin adına” hareket eden bir “öncü”, devrim adı vererek (bugün pek öyle bir durum gözükmüyor) iktidara el koymasın. Kitle seli ve devrim kendi yolunu bulacaktır.</p>
<p>Bu arada, bugünkü devrimi bir dünya devrimi olarak da kavramak gerektiğini düşünüyorum. Devrim dalgası, diyebilirim ki, 200 yıldır ilk kez bu kadar yaygınlık kazanmış bulunuyor. Devrimin fay hattı, İrlanda ve İngiltere’den başlıyor, oradan Fransa, İspanya, İtalya, Arnavutluk ve Yunanistan’a iniyor. Bu hattın karşısında, Kuzey Afrika’da bir paralel hat daha var. Tunus, Libya, Mısır. Ve Mısır üzerinden, Yemen’den geçerek Ortadoğu’ya ulaşıp Bahreyn’e, Suriye’ye ve İran’a varıyor. Bir başka fay hattı Amerika kıtasındadır. Wall Street’i ele geçir eylemi şimdilik durulmuş gözüküyor ama Birleşik Devletler büyük patlamalara gebe. Çünkü kapitalizmin içinden çıkması imkânsız bir kriz dünyayı sarsıyor. Artık işsizlikle ve ayrıcalıklarını kaybetmekle yüz yüze bulunan orta sınıflar da ayağa kalkmaktadır. Şili’de öğrenciler ayaktadır. Latin Amerika ülkeleri de kaynayan kazandır. Öte yandan, ÇHC denen devlet bir dinamitin üstünde oturmaktadır. Bu ülke çok uzak olmayan bir zamanda muazzam bir ayaklanmayla sarsılacaktır. Ucuz emek sömürüsünün had safhaya vardığı bu kapitalist ülkedeki komünist partisi diktatörlüğünü milyonların sırtlarında daha fazla taşıyacağını sanmıyorum.</p>
<p>İşte böyle baktığımızda, Büyük Ortadoğu Projesi falan denen şeylerin hiçbir hükmü kalmaz. Kitleler ne projeleri ne de programları takarlar. Gerçekten devrim isteyenler, paranoyaları ve muhafazakârdan da muhafazakâr önyargılarını bırakıp bu dünya devrimi dalgasına omuz vermeli, halk kitlelerinin özlemleri yönünde ilerleyecek anti-kapitalist bir dünya devrimini körüklemelidirler. Yani Enternasyonal’de dendiği gibi: “Devrim ateşini körükle…” Ancak bunu yaptıkları zaman gerçekten “devrimci” sıfatını hak edeceklerdir.</p>
<p><strong>FB:</strong> Bir kaç gün oluyor, bir televizyon kanalında “konunun uzmanları” Orta Doğu”yu tartışıyorlardı. İşte ABD ne yapmak istiyor, AB ne istiyor, Türkiye ne istiyor, İran ne istiyor… lâkin hiç biri orada yaşayan insanlar ne istiyor sorusunu sormuyorlardı. Aksi halde ne o programa izin verilir, ne de “konunun uzmanları” oraya çağrılırdı… Devrim, ezilen ve sömürülen sınıfların “ artık senin beni olmamı istediğin gibi olmak istemiyorum, kendi istediğim gibi olmak istiyorum, kendim olmak istiyorum” dedikleri anda patlıyor, spontane bir şekilde kitlelerin “korku duvarını” aştıkları zamanda ortaya çıkıyor. Tabii devrimin genişliği, yaygınlığı ve derinliğiyle, karşıdevrim arasında da bir ilişki var. Eğer devrimin kapsayıcılığı önemliyse, karşı devrimin etkili olması da zorlaşıyor. Senin de söylediğin gibi, dünya ölçeğinde bir devrim dalgasının, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk on yıllarına damgasını vuracağını söyleyebiliriz. Artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olması mümkün değil… Tabii devrimin gündemde olması demek, karşıdevrimin de gündemde olması demektir, dolayısıyla zaferin kesinliği diye bir şey söz konusu değil… Zira, sistem giderek duvara toslamakta, “büyük insanlığa” teklif edebileceği artık bir şeyi yok, dolayısıyla oyalama, aldatma, kandırma yeteneği de kaçınılmaz olarak hızla aşınmakta. Meşruluk temeli çökmekte… Çürüyen ve çürüten, “bunak kapitalizmin” artık insanlığa teklif edeceği bir şey yok ama sürece acilen müdahale edilmesi, aracın direksiyonunun vakitlice değiştirilmesi gerektiği bir zamanda olduğumuzun da bilincinde olmak gerekiyor. Zira, insânî ve sosyal kötülüklere ekolojik yıkım, felâketler birikimi de eşlik ediyor.</p>
<p>Devrimle ilgili olarak iki hususa açıklık getirmek gerekiyor: Örgüt sorunu ve entelektüelin işlevi. Bir kere örgüt ve örgütlülük vazgeçilmez, lâkin benim “örgüt paradoksu” dediğim bir şey var. Tarihsel deneyler gösteriyor ki, bir amaç, bir ideal için kurulan örgüt, belirli bir eşik aşıldığında başlangıçtaki amaca, varlık nedenine yabancılaşıyor, bürokratlaşıyor, yozlaşıyor. Bunu, savunma amaçlı örgütlenmelerde de [sendikalar] veya sistemi aşmayı amaçlayan örgütlerde de [sol, sosyalist, komünist partiler] görmek mümkün. Burada bunun nedenleri üzerinde durmamız uygun değil ama sonuç itibariyle paradoksal bir durumun varlığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla genel olarak devrimden söz edildiğinde, bu paradoksu sorun etmek büyük önem taşıyor. Velhasıl, bu durumun aşılması yönünde teorik tartışmalar yapmak ve bürokratlaşmanın, yozlaşmanın bertaraf edilmesi için ne tür önlemler, yenilikler gerektiği üzerinde kafa yormak önemli. Olabildiğince vertikal [dikey-hiyerarşik] olmayan örgütsel işleyiş ilkeleri keşfetmek önemli… Bu da demokrasi tanımını gözden geçirmeyi gerektiriyor. Geride kalan dönemin örgüt modelleriyle sınıfsız toplum yolunda ilerlemek mümkün değil. Bu konuda ciddi bir teorik sorgulama gerektiğini söyleyebiliriz. Zira, bizzat örgütler var olanı aşmanın engeli haline geliyorlar. Kendileri birer iktidar odağı, odakçığı haline geliyorlar, dolayısıyla retorikle realite arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor.</p>
<p>İkincisi, devrim süreçlerinde entelektüel işleve yüklenen anlam ne olmalıdır sorusu. Bir kere şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki, gerçek entelektüelden yoksun hiç bir toplumsal hareketin başarı şansı yoktur. Çünkü, ideali, ütopyayı, perspektifi inşa eden entelektüellerdir. Tabii orada söz konusu olan, Gramsci anlamında, ezilen halkların, sömürülen sınıfların “organik entelektüelleridir”. Entelektüel, devrim öncesinde, devrim anında ve devrim sonrasında önemli bir işlev üstlenebilir. Yeni, orjinal ve devrimci fikirlerin derece derece halk kitleleri tarafından içselleştirilmesi, “fikirlerin maddi birer güç haline gelmesi” büyük öneme sahiptir. Tabii bu, “dışardan bilinç götürme” anlamında değil. Karşıt bilincin kitleler tarafından içselleştirilmesi şeklinde. Kendisi de ezilen-sömürülen sınıfın tarafında olan entelektüel, mevcut sistemin teşhir edilmesinde, onu aşmanın olanakları üzerinde, muhtemel bir toplum düzeninin nasıl olması gerektiği konusunda bilinç sıçramasına katkıda bulunabilir. Sol örgütler entelektüel işlevi küçümsüyorlar, çünkü entelektüelin, ayıplarını açığa çıkarma istidadı ve yeteneğinden çekiniyorlar… Yıllar evvel Özgür Üniversite’de dersleri izleyen bir genç vardı. Bu genç aynı zamanda bir sol partinin de üyesiydi. Örgüt yönetimi onun Özgür Üniversite’ye devam ettiğini öğrendiğinde, uyarıyor: “ Bir daha oraya gitme, biz sana gerekli olanı öğretiriz” diyorlar… Örgüt bir kere dünyanın gerçekliğinin tapusunu cebine koymuşsa,… düşünmeye, şüphe etmeye, araştırmaya ne gerek var… Bunları söylerken entelektüeli ve onun misyonunu yücelttiğim gibi bir anlam çıkarmak asla doğru olmaz. Zira bu dünyada yüceltilmeyi hak eden hiç bir şey yoktur, olmamalıdır ve buna entelektüel de dahildir. Aksi halde hem entelektüeli ve onun misyonunu yüceltmek hem de komünist toplum perspektifinden, sınıfsız toplumdan söz etmek büyük bir çelişki olurdu…</p>
<p><strong>GZ: </strong>Tamamen katılıyorum. Yüceltmemek ve kitlelerden üst bir mevkiye koymamak koşuluyla entelektüellerin rolü çok önemli. Sol bu noktada da çelişkili ve sarkacın her iki ucu açısından da hatalı bir yönelim içinde. Bir yandan, belirtiğin nedenlerle entelektüelleri tehlikeli görüyorlar ve onları örgütlerinin rakibiymiş gibi algılıyorlar. Bir de tabii, Stalinist dönemin, entelektüelleri horlayan ve baskı altına alan geleneğini devam ettirmeleri söz konusu. Ama diğer yandan, örgütlerinin dışındaki popüler entelektüellere, yani şu senin sözünü ettiğin, “konunun uzmanları”na karşı da tiksindirici ölçüde bir hayranlıkları, hatta onların karşısında bir aşağılık duyguları söz konusu. Bu tür sistem içi entelektüellerin sempatisini kazanmak için binbir takla atıyorlar. Aslında Stalin döneminde de böyleydi. Bir yandan Sovyetler Birliği’nin içinde entelektüelleri baskı altına alır ve en kalitelilerini yok ederken, bir yandan da, örneğin Avrupa kamuoyunda tanınmış entelektüellere Sovyetler Birliği övgüsü yaptırabilmek için yapmadıkları şaklabanlık kalmazdı.</p>
<p>Bence bugün devrimin sağlıklı bir mecrada ilerlemesinin ilk koşulu, solda ve genel olarak değişimin başını çekecek radikal-devrimci kesimlerde muazzam bir entelektüel devrimdir. Eski kabuğun kırılıp atılması için bu şart. Eski hurafeler, efsaneler, putlar, teorik uydurmalar, önyargılar, inkârcılıklar gümbür gümbür yıkılmalıdır. Yani bir zamanlar Nazım Hikmet’in bir başka bağlamda açtığı “Putları yıkma” kampanyası gibi bir şey gerekli. Her şey sorgulanmalı, her şey. Gün ışığı görmemiş hiçbir karanlık nokta bırakılmamalı. Her şey tartışılmalı. Eski paradigma altüst edilmeli. Bunun yerine konacak yeni paradigmanın da her yanı yeniden ve yeniden gözden geçirilmeli. Bütün bunlar sonsuz bir özgürlük ortamı içinde ama birbirinin gözünü çıkartmadan tartışılmalı. Özellikle de senin belirttiğin örgüt konusu. Örgüt gerekli ama daha baştan ne olduğu, nereye varacağı belli olan bürokratik örgütlerle bu işin olamayacağı artık açık seçik ortaya çıkmış bulunuyor. O halde tartışma konularından biri de “nasıl bir örgüt?” olmalıdır. Monolitik, baskıcı, merkez komitesinin ağzına bakan örgütlenmelerle bu iş olmaz ve zaten insanlar tekrar tekrar bozuk bir aleti denemezler. Bir alet çalışmıyorsa çalışmıyordur. Bir denersin, iki denersin, hadi emin olmak için üçüncü kez de denersin diyelim ama çalışmadığını görünce onu bir kenara atar ve yeni bir alet ararsın kendine. Örgüt de eğer bir fetiş aracı değilse, devrim için bir araçsa, yararlılığı, işlevselliği açısından ele alınmalı ve yeniden oluşturulmalıdır.</p>
<p>Lenin’in Yaklaşan Felaket diye bir broşürü vardı.</p>
<p>Biz de bugün Yaklaşan Devrim demeli miyiz? Bence demeliyiz. Ama gerçekten yaklaşıyorsa onu karşılamaya hazır olmak bir zorunluluktur. Tabii bu sözlerimden devrimi bir “an” olarak algıladığım sonucu çıkarılmamalıdır. Bu sadece bir metafordu. “Yaklaşan devrimin” içindeyiz zaten. Bizi, bütün bunları bugün daha da ısrarlı konuşmaya sevk eden de bu değil mi zaten?</p>
<p><strong>FB:</strong> O halde bu söyleşiye: “XXI. Yüzyılın ilk on yılları, dünya ölçeğinde devrimler dalgasının on yılları olacak” başlığını koyabiliriz…</p>
<p>5 Aralık 2011
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F07%2Fdevrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/07/devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>20</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öfke Sadece Kendini Yıkar (Ceren Cevahir Gündoğan)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/05/ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/05/ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Dec 2011 19:10:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ceren Cevahir Gündoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4256</guid>
		<description><![CDATA[Her birimizin içinde uyuyan duyguları uyandırmakta üstüne olmayan yazılı-görsel medyanın, nereye/niye hizmet ettiğini bilmediğimiz ellerinin bu kadar kolay bir şekilde üstümüzde olması can sıkıcı… Örnek mi? ”Norveçli Katil Anders Breivik Cezaevinden Yırtacak” (Milliyet, 30 Kasım 2011) ”Oslo katliamcısı deli raporuyla kurtarılıyor” (Zaman, 30 Kasım 2011) 22 Temmuz’da Oslo’daki Sosyal Demokrat Parti kampına saldırı yapan aşırı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
Her birimizin içinde uyuyan duyguları uyandırmakta üstüne olmayan yazılı-görsel medyanın, nereye/niye hizmet ettiğini bilmediğimiz ellerinin bu kadar kolay bir şekilde üstümüzde olması can sıkıcı… Örnek mi?</p>
<p>”Norveçli Katil Anders Breivik Cezaevinden Yırtacak” (Milliyet, 30 Kasım 2011)</p>
<p>”Oslo katliamcısı deli raporuyla kurtarılıyor” (Zaman, 30 Kasım 2011)</p>
<p>22 Temmuz’da Oslo’daki Sosyal Demokrat Parti kampına saldırı yapan aşırı sağcı Anders Behring Breivik hakkındaki akıl sağlığı raporu, 30 Kasım 2011 tarihinde Türkiye medyasında yukarıdaki manşetlerle duyuruldu.</p>
<p>Norveç hukukuna göre, akıl sağlığı yerinde olmayan kimseler, cezai sorumlulukları olmadığından hapishaneye konmak yerine, psikiyatri kliniklerinde gözetim altında tutulur ve tedavi edilmeye çalışılırlarmış. Korkunç bir saldırı yaşamış toplumun, failin karşısındaki bu serinkanlı ve objektif tutumunun karşılığı, Türkiye’de yukarıda alıntıladığım manşetler oluyor… ”Deli, Yırtacak” kelimelerine özel bir dikkat gerekiyor!</p>
<p>Türkiye’de failleri belli olduğu halde zaman aşımından vesaire sebepten açılamayan/sonlandırılamayan davalar var. Sivas Katliamı faillerinden dokuzu halen firari.</p>
<p>Türkiye’de medya aracılığıyla kitlelere verilen intikam afyonunun bu türden, “benden olmayana ölüm” katliamlarında patladığını biliyorum. Her ne kadar verdiğim örnek, yazı konusu olaydan önce de olsa, böyle bu.</p>
<p>İdam, ayrımsız olarak reddettiğim bir “ceza”. Hiçbir şey, yaşamını kaybeden insanları geri getirmeyecek. Korkunç bir katliamı gerçekleştiren birini öldürmek de öyle. Ona kin gütmekse, çoktan ona benzemeye başlandığının göstergesidir.</p>
<p>Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde (çev: Gün Zileli, Kibele Yayınları, 2009) adlı kitabında II. Dünya Savaşı öncesindeki Kopenhag şehrinin görünüşünü anlatır. Bu şehirde, Sovyetler Birliği’nin denetimindeki Komintern’in elemanları hummalı bir gizli faaliyet içindedir. Komintern, bir mühendislik bürosu görünümü altında çalışmaktadır. Kuryelerin biri gidip biri gelmektedir. Komintern’in rakibi olan Nazilerin gizli polis örgütü Gestapo da boş durmamakta, Komintern’in kuyusunu kazmak için elinden geleni yapmaktadır. Danimarka rejiminin demokratik yapısı içinde rahatça at oynatan bu iki örgüt bir yandan birbirlerinin gözünü oymaya çalışırken, bir yandan da Danimarka rejimini yıkmanın yollarını aramaktadırlar. Bütün bunlar olup biterken Kopenhag’ın insanları ışıltılı kentlerinin cafelerini doldurup rahat ve eğlenceli bir ortamda neşeli ve kaygısız bir hayatı sürdürmektedirler. Oysa yakında savaş çıkacak ve Danimarka, diğer Avrupa ülkeleri gibi Naziler tarafından işgal edilecektir. Dünya bir felaketin eşiğindedir.</p>
<p>Bugün geriye dönüp baktığımızda ne görüyoruz? Komintern de, onun arkasındaki Sovyetler Birliği devleti de, Naziler de, Gestapo da yok olup gitmiştir. Ama Kopenhag’ın o neşeli insanları ışıl ışıl kentlerinde cafeleri doldurmaya devam ediyorlar. O günkü Danimarka rejimi de, bütün kusur ve aksaklıklarına rağmen devam ediyor.</p>
<p>İntikam saçan manşetler: Öfke sadece kendini yıkar…</p>
<p>biletsiz.com<br />
5 Aralık 2011
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F05%2Fceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/05/ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

