<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gün Zileli</title>
	<atom:link href="http://www.gunzileli.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.gunzileli.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 21:36:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>İçişleri Bakanı Žižek!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/02/06/icisleri-bakani-zizek/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=icisleri-bakani-zizek</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/02/06/icisleri-bakani-zizek/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 04:45:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4693</guid>
		<description><![CDATA[Birgün gazetesinin Pazar eki geçenlerde Türkiye’ye gelen Žižek’i konu almış: “Zizek Fenomeni”. Sungur Savran, Žižek’i “Filozof Meddah” diye buyur etmiş! Ali Şimşek, “Seyreltilmiş Filozof” diye ödüllendirmiş. Suat Hayri Küçük de “Elveda Zizek” diye uğurlamış. Doğamdan gelen bir konukseverlik, saldırıya uğrayana acıma ve savunma güdüm vardır. Bu sefer de bunu yapayım dedim ama beceremeyeceğim galiba. Çünkü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p><em>Birgün</em> gazetesinin Pazar eki geçenlerde Türkiye’ye gelen Žižek’i konu almış: “Zizek Fenomeni”.</p>
<p>Sungur Savran, Žižek’i “Filozof Meddah” diye buyur etmiş! Ali Şimşek, “Seyreltilmiş Filozof” diye ödüllendirmiş. Suat Hayri Küçük de “Elveda Zizek” diye uğurlamış.</p>
<p>Doğamdan gelen bir konukseverlik, saldırıya uğrayana acıma ve savunma güdüm vardır. Bu sefer de bunu yapayım dedim ama beceremeyeceğim galiba. Çünkü eleştiriler haklı (burada bir duvar esprisini yazmadan geçemeyeceğim: “Dağılın beyler, adam haklı”). Özellikle Sungur Savran’ın eleştiri okları tam yerine isabet etmiş. Ali Şimşek’in yazısının içine konan Žižek fotoğrafı ise, Žižek’in bunu sırf “provokatif” olmak için yaptığını düşünsek dahi yenir yutulur gibi değil: Žižek yatağında uzanmış ve arkasında bahriye subayı kılığında bir Stalin fotoğrafı.</p>
<p>Eleştiriler yerli yerinde olmakla birlikte bir eksiklik var. Žižek’in CNN Türk’teki Cüneyt Özdemir’in programında söylediği şu sözler:</p>
<p>&#8220;Siyasetçi bir arkadaşım siyasete girmemi önerdi. Ben de ona, hükümette yer alırsam, içişleri bakanlığı ve gizli polisi isterim dedim. Böyle olmazsa hükümette olmanın ne anlamı var. Bunu anlattığımda bir başka arkadaşım, &#8216;sen içişleri bakanı olur ve gizli polis sana bağlanırsa ben o zaman ülkeyi terk ederim&#8217; dedi.&#8221;</p>
<p>Bir de Haber Türk&#8217;te Serdar Turgut’un kendisiyle yaptığı röportajda söyledikleri: &#8220;Ben Gulag’lara karşı değilim. Ancak Gulag’lar güler yüzlü olmalı.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Doğu Avrupa ülkesi olan Yugoslavya’da yetişen Žižek demek ki esaslı bir “komünist” eğitim almış.</p>
<p>II. Dünya savaşı sonunda Nazi’lerin yenilgisinin ardından Kızıl Ordu, özellikle Sovyetler Birliği’ne görece yakın Doğu Avrupa ülkelerine girdi. Yalta’da, esasen Churchill’le Stalin arasında gidip gelen bir kâğıtta yazılan, “Romanya %90 size, %10 bize; Yunanistan % 90 bize, %10 size; Yugoslavya %50 % 50” türü bir pazarlıktan sonra Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Macaristan, Polonya, Doğu Almanya, Romanya, Moldovya ve Bulgaristan’ı aldı. Yugoslavya ve Arnavutluk’a Sovyet Kızıl ordusu girmeden, bu ülkelerdeki partizanlar kendi çabalarıyla iktidarı ele geçirdiler. Yunanistan’da, aslında ülkenin %90’ını ellerinde tutan partizanlar, Stalin’in emirleri ve YKP’nin çabalarıyla ezildiler ve Yunanistan batılılara teslim edildi.</p>
<p>Sovyet Kızıl Ordusu’nun girdiği ülkelerde iktidar hemen ve doğrudan bu ülkelerin komünist partilerinin eline geçmedi. Polonya Komünist Partisi, Büyük Temizlikler sırasında Stalin tarafından neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı. Bu partinin sağ kalan elemanlarının Moskova’dan paraşütle gönderilmesi gerekti. Macaristan ve Çekoslovakya’da “iç” komünist partilerinin belli bir varlığı vardı. Örneğin Macaristan’da, sonradan Stalin’in polisi tarafından tasfiye edilip öldürülen Rajk gibi “iç” komünistler vardı ama Moskova onlara güvenemezdi. Bunun için Rakosi gibi Moskova’da el altında tutulan Stalin hempalarının paraşütle gönderilmesi gerekti. Tito da aslında Stalin’le uzlaşması sayesinde hayatta kalabilmişti ama iç partizanlara dayanmanın verdiği güvenle, iktidarı aldıktan sonra Stalin’e dirsek çevirebildi. Tito örneği, aslında Stalin’in “iç” komünistlere güvenmemekle ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu. Gerçek iç mücadele güçleri (Mao örneğinde de olduğu gibi) her an denetimden çıkabilir ve “başına buyruk” bir tutum takınabilirdi.</p>
<p>Moskova, Kızıl Ordu’nun batılıların onayıyla işgal ettiği ve “Halk Demokrasileri” adını verdiği ülkelerde bir “iktidar mühendisliği” politikası izledi ve komünist partilerinin dışında kalan güçleri adım adım bu “halk demokrasi”lerine kattı.</p>
<p>İzlenen yol şöyleydi: Kimi ülkelerde eski sosyal demokrat partiler  yeniden ortaya çıkmıştı, kimi ülkelerde de liberal partiler ve köylü partileri. Komünist partiler baştan bir “diktatörlük” yolu izlemediler. Bu partilerle koalisyona girdiler. Komünist partiler bütün ülkelerde “bize içişleri bakanlıklarını ve mümkünse savunma bakanlıklarını verin yeter” dediler. Kimi yerlerde koalisyon ortaklarının diretmesi sonucu savunma bakanlıklarını alamadılar ama içişleri bakanlıklarında kesinlikle ısrar ettiler. Neden? Çünkü içişleri bakanlığı demek polis demekti. Polisi ele geçiren devleti de ele geçirmiş demekti. Bu yüzden “reel sosyalizm”in yetmiş yıllık uygulamalarında ne kadar başarısız olduğunu saptarsak saptayalım, “polis”likte büyük başarı gösterdiğini inkâr edemeyiz. “Reel sosyalizm”in “komünist”leri (daha doğru ifade ile Stalinistleri) en iyi polis teşkilatlarını kurmuş, en esaslı ajanlık örgütlerini yönetmiş, en müthiş sorgulama yöntemlerini geliştirmiş, en harika itiraf ettirme mekanizmalarını yürürlüğe koymuş ve hatta Gestapo’ya bile örnek olmuşlardır (bkz. Jan Valtin, <em>Karanlığın Ötesinde</em>, Kibele, 2009).</p>
<p>Gerçekten de öyle olmuştur. İçişleri ve bazı durumlarda savunma bakanlıklarını ele geçiren komünist partiler “halk demokrasisi” devletlerini de ele geçirmiş ve bir süre sonra koalisyon ortaklarını hükümetlerden tepeleyerek atmışlardır. Hatta bunun hemen ardından Stalin’in emriyle bir komedi daha yürürlüğe konmuş ve bu sosyal demokrat ya da liberal veya köylü partileri zor yoluyla yapmak durumunda kaldıkları kongrelerinde “komünist partisine katılma” kararı almışlardır. Ellerin, arka tarafta bekleyen gizli polisin emirlerine uygun olarak kalkıp indiğini tahmin etmek zor değil tabii ki.</p>
<p>Žižek içişleri bakanı olmak istiyormuş, sonra da güler yüzlü Gulag’lar kuracakmış.</p>
<p>Žižek kardeşimiz, başucuna astığı Stalin’in yakışıklı(laştırılmış) portresinin bulunduğu yatağında rahat ve huzur içinde uyusun ve boşuna zahmet etmesin. İnsanlık bundan sonra da büyük yanılgı ve yanlışlardan geçebilir ama polis “komünizmi”nin ve Gulag’ların uzağından bile geçmeyecektir artık. Stalinistlerimiz “yalan, bunlar yalan” diye ne kadar haykırırlarsa haykırsınlar… Gerçekler yalancıları bile böyle bağırmak zorunda bırakır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>6 Şubat 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(<strong><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a> sitesinde, “Žižek Ne Yaptı” (1.8.2011) başlıklı bir yazım daha bulunmaktadır)</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F02%2F06%2Ficisleri-bakani-zizek%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/02/06/icisleri-bakani-zizek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devletin İki İllegal Aygıtı: Kontrgerilla ve Paramiliter</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/31/devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/31/devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jan 2012 09:25:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4686</guid>
		<description><![CDATA[Devletler, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde iki illegal aygıt örgütlerler: Kontrgerilla ve paramilitar cinayet örgütleri. Bu iki örgütlenme iç içedir ve aynı zamanda devletin resmi istihbarat, polis ve ordu kurumlarıyla da bağlantılıdır. Esas olarak da devletin gizli istihbarat örgütünün denetimindedirler. Bu tür örgütlenmeler, devletin yasallıkla sınırlanmış kurumlarının tersine hiçbir yasallıkla sınırlı değillerdir ve devletin denetiminde her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Devletler, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde iki illegal aygıt örgütlerler: Kontrgerilla ve paramilitar cinayet örgütleri. Bu iki örgütlenme iç içedir ve aynı zamanda devletin resmi istihbarat, polis ve ordu kurumlarıyla da bağlantılıdır. Esas olarak da devletin gizli istihbarat örgütünün denetimindedirler. Bu tür örgütlenmeler, devletin yasallıkla sınırlanmış kurumlarının tersine hiçbir yasallıkla sınırlı değillerdir ve devletin denetiminde her türlü işkenceyi fütursuzca yaparlar, her türlü cinayeti işlerler. En “demokratik” batı ülkelerinde bile devletlerin gizli istihbarat teşkilatlarının emri altında, yedekte tutulan bu tür örgütlenmeler bulunmaktadır. Elbette gerek olmadıkça devreye sokulmazlar. Ama özellikle Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri gibi, devletin görünüşte yasallıkla sınırlı olduğu ülkelerde bu iki illegal örgütlenme sık sık devreye sokulur, hatta bazen hiç devreden çıkmazlar. Öte yandan, devlet gücünün açık diktatörlük olarak tezahür ettiği, Stalin ve Hitler rejimlerinde ya da bugünkü tek parti diktatörlüklerinde devletin kendisi doğrudan doğruya kontrgerilla gibi çalıştığından ve yasal sınırlılık diye bir sıkıntısı olmadığından, daha doğrusu yasaları hukukla sınırlı olmadığından bu tür ayrı örgütlenmelere gerek yoktur. Örneğin, Gestapo varken, ayrı bir gizli örgütlenmeye gerek kalmaz.</p>
<p>Türkiye, 1950’de tek parti rejiminden parlamenter rejime geçince kontrgerillanın (1950’lerde) ve ardından paramiliter örgütlenmelerin (1960’larda) devreye sokulması kaçınılmaz oldu. Kontrgerilla’nın ilk fiili 6-7 Eylül olayıydı. 6-7 Eylül’ün MİT ve Kontrgerilla tarafından örgütlendiği çok açıktır. 1950’li yıllarda, Kıbrıs’ta Milli Mukavemet Teşkilatı’nı örgütleyen de MİT ve Kontrgerilla’dır. İlk üyelerinden biri de, geçenlerde vefat eden Rauf Denktaş’tır.</p>
<p>1960’larda sosyal muhalefetin ve anti-emperyalist akımın gelişmesi üzerine devlet, yine MİT ve Kontrgerilla aracılığıyla paramiliter sokak güçleri örgütlemeye girişti. O zamanki “Komando” kampları, MİT ve Kontrgerilla’nın denetiminde kuruldu. Zaten “Komandoların” lideri olan Alpaslan Türkeş’in de bir Kontrgerilla unsuru olduğunu tahmin etmek o kadar zor değildir.</p>
<p>12 Mart gelince, devlet paramiliter güçlerini geri planda tutup Kontrgerilla’yı ön plana çıkarttı. Solun silahlı örgütlenmelerine karşı ancak böyle bir illegal silahlı örgütle karşı konabileceği düşünüldü. 12 Mart döneminde Kontrgerilla elemanları, MİT karargâhlarında çok sayıda solcuyu işkenceden geçirdiler. Kızıldere operasyonu da MİT ve Kontrgerilla’nın denetiminde yürütülmüştür.</p>
<p>1974 yılında 12 Mart askeri rejimi sona erip parlamenter rejim ağırlık kazanınca bu sefer devlet, kontrgerilla’yı görece geri çekip yeniden paramiliter sokak güçlerini solun üzerine sevk etti. Burada “geri çekmek” derken söylemek istediğim, MHP’li militanların daha ön planda gözükmesidir. Yoksa onları yöneten Kontrgerilla yine devredeydi. Hatta 1980’e doğru Kontrgerilla askeri darbe ortamını hazırlayabilmek için iyice aktif bir konuma geçti ve ülkedeki şiddet ortamını arttırmak amacıyla elinden geleni yaptı. Öyle sanıyorum ki, bombalamaların büyük çoğunluğunu ve aydınlara yönelik suikastların çoğunu Kontrgerilla örgütledi. 1 Mayıs 1977’deki rolü ise hâlâ karanlıktadır.</p>
<p>12 Eylül darbesi, paramiliter sokak güçlerinin rolüne son verdiği gibi, Kontrgerilla’nın da bir ölçüde geri çekilmesine yol açtı. Çünkü artık darbecilerin hiçbir yasal kısıtlaması yoktu ve daha önce Kontrgerilla’nın yaptıklarını doğrudan doğruda devletin polis ve ordu gücü yapabilmekteydi. Elbette bu dönemde de Kontrgerilla devletin polis ve ordu gücüyle birlikte çalıştı ama özel bir rol oynamadı.</p>
<p>1980’lerin sonlarına doğru cunta geri çekilip parlamento yeniden ön plana çıkınca Kontrgerilla’nın da yeniden daha aktif roller alması zorunla hale geldi. Çünkü devletin başında bir Kürt savaşı belası vardı şimdi ve Kontrgerilla’yı aktif olarak devreye sokmak zorunlu olmuştu.</p>
<p>Kontrgerilla 1990’ların başlarında – hatta belki daha öncesinde – reorganize oldu ve Kürt bölgelerinde aktif bir “gayrinizami” savaş yürüttü. Kontrgerilla’nın bu yeni örgütlenmesinde eski paramiliter komandoların en eli kanlı tetikçileri (Abdullah Çatlı), Ordu ve Jandarmadaki (Jitem) subaylar (Veli Küçük, Korkut Eken, Cem Ersever, Mahmut Yıldırım), PKK itirafçıları (Abdülkadir Aygan), emniyet mensupları (İbrahim Şahin, Mehmet Ağar), Hizbullah adlı dinci örgütlenmeler, emniyetten ve jandarmadan derlenmiş tetikçiler (Ayhan Çarkın vb.), MİT mensupları (Mehmet Eymür, Tarık Ümit vb.) aktif rol aldılar ve Kürtlere karşı giriştikleri “kirli” savaşta, devletin koruması altında çok sayıda cinayet işlediler. Bu dönemde Kontrgerilla’nın doğrudan Tansu Çiller tarafından yönetildiğini gösteren epeyce delil vardır.</p>
<p>AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle birlikte, 1990’larda epeyce denetimden çıkmış kontrgerilla’nın yeniden denetim altına alınması gerekti. Zaten Kürt savaşı da, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra “düşük yoğunluklu” bir savaşa dönüşmüştü. AKP, Kontrgerilla’yı denetimi altına alırken bir kısmı bu denetime boyun eğdi (Mehmet Eymür, Mehmet Ağar, Korkut Eken) ve AKP iktidarının himayesi altına girdi. Özellikle yürüttükleri “kirli” savaş sırasında önemli rant kaynaklarına sahip olan bir kısmı ise bu denetimi kabul etmek istemedi ve AKP iktidarı ile anlaşmazlığa düştü, örneğin Veli Küçük bu anlaşmazlığı ideolojik bir ayrılık noktasına kadar götürerek ulusalcılara yaklaştı. Bunun üzerine tutuklanmaları gerekti. İbrahim Şahin, Veli Küçük gibi Kontrgerillacılar “Ergenekon” davasından tutuklanarak içeri atıldılar. Buna karşılık Mehmet Ağar, Mehmet Eymür, Korkut Eken vb. AKP’nin himayesini kabul ettiklerinden kendilerine dokunulmadı.</p>
<p>Kontrgerilla, AKP’nin denetiminde reorganize oldu ve Hrant Dink cinayeti başta olmak üzere bir takım cinayetler işlemeye devam etti. Bununla birlikte AKP’nin bugünkü baskı siyaseti esas olarak AKP-Devlet’in yasal organları tarafından yürütülmektedir. Ama bu, Kontrgerilla’nın görevinin bittiği anlamına gelmemektedir. Bugün de AKP-Devlet’in yedekte tuttuğu bir kontrgerilla örgütlenmesi MİT’e bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Yasal baskının yeterli olmadığı ya da Kürtlere karşı savaşta ordunun ve polisin yetersiz kaldığı koşullarda yeniden ve her an aktif hale getirilebilecektir.</p>
<p>Ne var ki, bugünkü AKP-Devlet, yasanın yetmediği yerde yasadışı bir örgütlenmeyi devreye sokmak yerine, bizatihi Devlet baskısını yasalar yoluyla yaygınlaştırmayı tercih eder görünmektedir. AKP-Devlet parlamentoya tamamen hakimdir, istediği yasayı çıkartabilmektedir. Bu hukuk dışı yasalarla devletin yasal güçlerini etkili bir şekilde halkın üzerine sürmek AKP’ye daha akılcı bir yol olarak görünmektedir. Yani bu anlamda AKP-Devlet’in, yasanın kendisini hukuksuzluk haline getiren ve bu yüzden de ayrı bir illegal örgütlenmeye pek de gerek duymayan Hitler rejimine gittikçe daha fazla benzemeye başladığını söyleyebiliriz. Yani bu aslında parlamentoya dayalı bir faşizme gidiştir. Deniz Feneri savcılarının yargılanması bunun en açık göstergesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>31 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img src="http://" alt="" />
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F31%2Fdevletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/31/devletin-iki-illegal-aygiti-kontrgerilla-ve-paramiliter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Toplumsal Devrim&#8221; internet sitesi açıldı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 18:21:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4679</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Toplumsal Devrim internet sitesi açıldı &#160; Toplumsal Devrim adlı yeni bir site 30 Ocak 2012’de yayına başladı (http://www.toplumsaldevrim.com/). Alt başlığı “Anarşistlerin ve Devrimci Marksistlerin Ortak Sitesi” olan sitenin kuruluş tarihi olarak 19 Ocak 2012 tarihi veriliyor. Fikret Başkaya’nın destek mesajını yayımlayan sitede şu anda şu yazarların yazıları göze çarpıyor: Yavuz Alogan, Ceren Cevahir Gündoğan, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em><span style="text-decoration: underline;">Toplumsal Devrim</span></em></strong><strong><em> </em></strong><strong>internet sitesi açıldı</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Toplumsal Devrim </em>adlı yeni bir site 30 Ocak 2012’de yayına başladı (<a href="http://www.toplumsaldevrim.com/">http://www.toplumsaldevrim.com/</a>). Alt başlığı “Anarşistlerin ve Devrimci Marksistlerin Ortak Sitesi” olan sitenin kuruluş tarihi olarak 19 Ocak 2012 tarihi veriliyor. Fikret Başkaya’nın destek mesajını yayımlayan sitede şu anda şu yazarların yazıları göze çarpıyor: Yavuz Alogan, Ceren Cevahir Gündoğan, Haydar Karataş, Demir Küçükaydın, Aytekin Yılmaz, Gün Zileli.</p>
<p>Sitenin çıkış yazısında şöyle denmektedir:</p>
<p>“<strong>Özgürlük ve Devrim İçin…</strong></p>
<p>“Devrimin modasının geçtiğini, artık insanların toplumsal bir devrime omuz vermeyeceğini düşünenler yanılıyor.</p>
<p>“Kapitalizm derin ve içinden çıkılmaz bir bunalım içinde ve sınıfsal çelişkiler gittikçe derinleşiyor. “Tehlikeli sınıflar” bir kere daha ayağa kalkacaktır. Kalkmaya başlamıştır bile. İşte Arap devrimleri… İşte Wall Street eylemleri… İşte Yunanistan… İşte Davos… Dünya toplumsal devriminin fay hatlarında büyük bir hareketlenme var.</p>
<p>“Türkiye de bu fay hatlarından birinin üzerinde yer alıyor ve hatta Avrupa’daki fay hattıyla Ortadoğu’daki fay hattının kesişme noktasında.</p>
<p>“Türkiye’de de bunalım derinleşiyor, sınıf çelişmeleri şiddetleniyor. İnsanlar kapitalizmin önlerinde açtığı büyük uçurumun kıyısında, hayatla ölüm arasında asılı kalmaya razı olmayacaklardır. “Devrimci ajitasyon” yapmıyoruz, gerçek durum budur.</p>
<p>“AKP-Devlet, Kürtlere, gazetecilere, gençlere, muhaliflere karşı topyekûn bir saldırı yürütmektedir bugün. Bu saldırı kaçınılmaz olarak bir toplumsal direniş ve muhalefet doğuracaktır. Bu direniş hattında toplumsal devrimci bir odağın da bulunması tayin edici önemdedir. Giderek kitleselleşecek muhalefetin bir toplumsal devrime evrilmesi hedefimizdir.</p>
<p>“Toplumsal devrimin iki önemli bileşeni, devrimde ve özgürlükte ısrar eden Anarşistler ve Marksistlerdir. Özgürlüksüz bir devrim, aynı zamanda devrimin ölümü demektir. Toplumsal devrimsiz bir özgürlük ise bir aldatmacadan öteye gidemez. Anarşistlerle Marksistlerin devrim ve özgürlük için bir araya gelerek toplumsal devrimci bir odak oluşturmaları zorunluluktur ve aynı zamanda bu ilginç bir deney olacaktır.</p>
<p>“Bu deneyi bu mütevazı site ile başlatmış oluyoruz.</p>
<p>“Toplumsal Devrim</p>
<p>19 Ocak 2012”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong><span style="text-decoration: line-through;"><br />
</span></strong></span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F30%2Ftoplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/toplumsal-devrim-internet-sitesi-acildi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aytekin Yılmaz/Bir İtaatsizlik Denemesi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 12:16:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4676</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; “Gönüllü kulluk üzerine söylev” &#160; &#160; Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabını yıllar önce hapishanede okumuştum. Daha sonraki zamanlarda başucu kitaplarım arasında oldu. Yazar La Boettie’nin bu kitabı 1550’li yıllarda kaleme aldığı tahmin ediliyor. Aradan 500 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen düşünceleri güncelliğini  korumaktadır. Sivil itaatsizliğin manifestosudur bence. Son derece sert bir iktidar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Gönüllü kulluk üzerine söylev”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev</em> kitabını yıllar önce hapishanede okumuştum. Daha sonraki zamanlarda başucu kitaplarım arasında oldu.</p>
<p>Yazar La Boettie’nin bu kitabı 1550’li yıllarda kaleme aldığı tahmin ediliyor. Aradan 500 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen düşünceleri güncelliğini  korumaktadır. Sivil itaatsizliğin manifestosudur bence. Son derece sert bir iktidar eleştirisi olduğu gibi aynı zamanda bir iktidarsızlık manifestosudur.</p>
<p>La Boettiekendi döneminin hukuk fakültesini bitirdikten sonra 1554 yılında genç bir hukukçu olarak Fransız Kralı II. Henry’nin onayı üzerine Bordeaux Parlamentosunda danışmanlık görevine kabul edilir. Ölümüne kadar da bu görevi sürdürmüştür. 1557 yılında kendisi gibi Kral II. Henry’nin parlamentosuna danışman olan ünlü “Denemeler”in yazarı Montaigne ile tanışmıştır. Ve dost olmuşlardır. La Boettie’nin yaşamı hakkında çok şey söylenebilir. Ama ben daha çok “<strong>Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” </strong>adlı kitabı üzerinde durmak istiyorum. Yukarıda verdiğim kısa bilgi ise bir noktanın altını çizmek içindir. O da yazarLa Boettie’nin dönemin Fransa kralı olan II. Henry tarafından Bordeaux Parlamentosu’nda danışmanlık yapmasıdır. İşte yazara bu kitabı yazdıran neden de, yaptığı bu görevdir.</p>
<p>Krala bağlı bir Meclis’te görev yapma,La Boettie’yi derin araştırmalara itiyor, ulaştığı sonuçları o dönemki devlet ve toplum yaşamının içinden çıkarıyor. Yazar, Fransa özgülünden hareket edip, genel yargılara ulaşıyor. Ulaştığı sonuçları sistemli bir şekilde dile getirerek böylesi bir kitapta topluyor. Halen geçerliliğini koruyan tespitleri var. Denilebilir ki söylediği şeyler en çok da 20. yüzyılda yaşanmıştır. Kendisi yaşadığı dönemde diktatörlere, kral ve tiran adı veriyor. O yüzyılda hâkim olan söylem o tarzdaydı. Biz bunu daha da genelleştirebiliriz. Yazarın tiran dediği adama biz modern anlamda diktatör de diyebiliriz. Çünkü söyledikleri en çok da 20. yüzyılda yaşandı. Kendi açımdan ulaştığım sonuçlar olmadı değil.</p>
<p>Mesela yazarın tiran dediği bir adamın yaptıklarıyla 20. yüzyılda yaşamış herhangi bir diktatörün arasında fark göremedim. Sadece zamanlar farklı.</p>
<p>Eski yüzyıllarda II. Henry’ler, Kral Luisler, Çarlar, Petrolar ve Osmanlı Padişahları vardı. 20. yüzyılda bunların yerini, Hitler, Mussolini, M.Kemal, Stalin  aldı. Yazarın II. Henry Fransa’sı için söylediği şeyler Türkiye’de yaşanan pratiğe de denk düşmektedir. Özellikle tek parti dönemi olan, tek şef diktatörlüğü ile birebir örtüşmektedir. Diktatörlük, her yerde benzer biçimlerde yaşanıyor. Bundan dolayı ayrı coğrafyalarda ayrı ülkelerde, olsak da toplum ilişki ve çelişkileri ne çok birbirine benziyor. Kitabı okuduğumda iki noktayı çok iyi açıkladığını gördüm. Birincisi, dünyanın her yerinde diktatörlük bütünlük içinde sistemli bir yapının adıdır. Bu yapı yukarıdan aşağıya merkeziyetçi ve hiyerarşik bir tarzla çok sistemli örgütlülüğün adıdır. Bir diğer nokta ise, insanlar önce zorla düşürülüp kullaştırılır, daha sonra ise bu kulluk gönüllü hale getirilir. La Bottie bunu şöyle förmüle etmiş,</p>
<p><em>“…halk bir kere kullaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor. Üstelik halk çok içten ve istekli biçimde kulluk (hizmet) ediyor. Bu durumu gören, onun özgürlüğünü değil de köleliğini kaybettiğini sanır. İlk başlarda kuvvetle alt edilmekten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan sonra öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir.” (sf31)</em></p>
<p>Tiran önce halkı köleleştirir sonra kendine bağlar, sonraki kuşaklar ise artık kulluğu kanıksamış biçimde yaşarlar. Peki tiranlar bunu nasıl yapar? Bu sorulara ilişkin de şu değerlendirmeyi yapmaktadır. Bir ülkede <em>“…tiranı koruyanlar atlı insan bölükleri, yaya insan sürüleri ya da silahlar değildir. İlk bakışta inanmak istenmez, fakat gerçektir; tirana destek olan ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Her zaman için beş ya da altı kişi tiranın gözüne girmiş, gerek kendilerinden gelen istekle, gerek tiranın çağırmasıyla ona yaklaşmış ve böylece gaddarlıklarının, eğlencelerinin yoldaşı, zevklerinin pezevengi ve yağmaladıklarının ortağı olmuşlardır. Bu altı kişi şeflerini kötü olması gerektiği doğrultusunda etkiler ve bu kötülüğün yalnızca şefin kötülüklerinden değil, fakat kendilerininkinden de kaynaklanmasını sağlar. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları, altıyüz kişisi vardır. Altı kişi tirana ne yapıyorsa bu altıyüz kişi de, altı kişiye aynı şekilde davranır. Bu altıyüz kişi buyrukları altında altıbin kişiyi tutarlar; kendilerini para hırslarında ve gaddarlıklarında yardımcı olmaları, gerektiğinde bu gaddarlıklarını uygulamaları için ve öylesine çok kötülük yapsınlar ki ancak kendilerini yasa ve ceza araçları sayesinde koruyabilsinler diye bu altı bin kişiye toplumsal konumlarını yükselterek eyaletlerini ya da maliye işlerini verirler.” (sf.49)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>İşte bundan dolayı hiçbir ülkede ne kral ne hükümdar ne de modern anlamda anladığımız herhangi bir diktatör uyguladıkları baskı ve sömürü rejimlerinde tek başına değildirler. Tek başına olmadıkları için yukarıdan aşağıya çok sistemli bir biçimde örgütlülük söz konusudur. Bu durum, her ülkenin kendi özgül koşullarında gelişir.</p>
<p>Yazara göre tiranlar tek başlarına ele alındıklarında bir hiçtirler. Onları birer tiran haline getirenler yine geniş halk yığınları olduklarını söyler ve şöyle der: <em>“…zavallı sefil insanlar akılsız halklar, kötü durumlarında kalmak ve direnen ve iyiliklerini göremeyen uluslar! Sizler gözünüzün önünde en güzel, en parlak kazançlarınızın götürülüşüne, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın alınmasına seyirci kalıyorsunuz. Öyle bir yaşam sürüyorsunuz ki hiçbir şeyin size ait olduğunu söyleyecek durumda değilsiniz. Şimdi mallarına, ailelerinize ve yaşamlarınıza yarım yamalak bile sahip olmak, size büyük bir mutluluk gibi gözüküyor. Tüm bu zarar, bu kötülük,ü bu yıkım size düşmanlardan gelmiyor. Hiç kuşkusuz düşmanda yani öylesine yücelttiğiniz, uğrunda cesaretle savaşa gidip kendinizi ölüme atmaktan çekinmediğiniz, o kişiden geliyor. Size böylesine hakim olan kişinin, iki gözü, iki eli, bir de bedeni var ve herhangi bir insandan daha başka bir şeye sahip değil.</em></p>
<p><em>            Yalnızca sizden fazla bir şeyi var, oda sizi ezmek için ona sağlamış olduğunuz üstünlük. Eğer siz vermeseydiniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Sizden almadıysa, nasıl oluyor da sizleri dövdüğü bu kadar çok eli olabiliyor? Kentlerini çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse bunları nerden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa üzerinize nasıl iktidar olabilir?</em></p>
<p><em>            Sizinle anlaşmadıysa sizin üstünüze gitmeye nasıl cesaret edebilir? Kendinize ihanet etmeseniz, sizi öldüren bu katilin yardakçısı olmasanız ve sizi yağmalayan bu hırsıza yataklık etmeseniz o ne yapabilir? Zarar versin diye Meyvalarınızın tohumunu dikiyorsunuz. Hırsızlıklarına eşya sağlamak evlerinizi doldurup döşeyip kızlarınız da şehvet duygusunu tatmin etsin diye yetiştiriyorsunuz. Çocuklarınızı onlara yapabileceği en iyi şey olan savaşlarına, katliama götürsün diye onları tutkularının uşakları ve intikamlarının uygulayıcıları yapsın diye büyütüyorsunuz. Derin haz duygularını incelikle ele alabilsin, pis ve rezil eğlencelerinin içine yuvarlanabilsin diye ölesiye çalışıp bitkin düşüyorsunuz. Onun daha güçlü ve sert olması ve böylece dizginleri daha da sıkması için kendinizi zayıflatıyorsunuz.” (sf.24)</em></p>
<p>Halkın bu durumunu içler acısı bulup takdir etmeyen yazar devamla şunu ekler: “<em>Öküzler bile boyunduruk altında sızlanır. Kuşlar ise kafes içinde yakınır”</em> der</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kulluklaştırılan halkın içinde bulunduğu bu durumu, hayvanların bile kabul etmeyeceğini belirtir. Peki, kullaştırılan halk ne yapsın ki bu kölelik zincirinden kurtulsun? Yazar bunu da şöyle cevaplıyor: <em>“…hayvanların bile sezinleyemeyeceği ya da katlanamayacağı tüm bu kötülüklerden kurtulabilirsiniz. Bunun için kurtulmaya çabalamanız gerekmez, yalnızca kurtulmak istemeniz yeterli olacaktır. Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir. Onu (tiranı) itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyor. Fakat, yalnızca O’nu desteklemeyin. İşte o zaman O’nun altındaki kaidesi çekilmiş bir Apollon heykeli gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz” (sf.25)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yazarın, Tiranlara kulluk yapan halka gösterdiği yol sivil itaatsizliktir..</p>
<p>Yazar başka bir bölümde tiranın yakın adamları olan dalkavuklara değinir. İnsanlığın güzel ve yüce yaşamını zehir-zıkkım eden hep aynı dalkavuklardır. Nasıl ki tarih boyunca hep tiranlar, diktatörler aynı gelenekten birbirlerine benziyorlarsa, onlara dalkavukluk edenler de bir o kadar birbirine benziyor. Bakın yazar, tiranın bu dalkavuklarla ilişkisini nasıl anlatıyor. <em>“…tiran, kendine yakın olan diğer kişilerin alçaklaştıklarını ve kendinden lütuf dilendiklerini görür. Bu kişilerin tiranın söylediklerini yapmaları yeterli değildir. Onun ne istediğini düşünmeleri ve hatta O’nu memnun edebilmek için düşüncelerini öngörmeleri gerekir. Tirana yalnız itaat etmekle kalmayacaklar, O’nu hoşnut da edecekler, işlerini yapmak için uğraşacaklar, didinecekler, O’nun keyifli olmasından haz duyacaklar ve kendi kişisel beğenileri yerine O’nunkileri benimseyerek mizaçlarını, doğal yapılarını değişmeye zorlayacaklar. Tiranın söyledikleri, sesine, işaretleri, gözlerine dikkat etmeleri gerekecek ve de arzularını bilebilmek ve düşüncelerini seçebilmek için sürekli olarak tetikte bulunacaklar” der. (sf.51)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir  Tiran için önemli olan daha çok kimin dalkavukluk yaptığıdır. Bunlar bazen kendi içlerinde, daha çok yaranmak için yarışa girerler. Tirana kim daha çok dalkavukluk yaptıysa, o tiranın daha çok gözüne girer. Bunun için bazen birbirlerini kırarlar, bazen de tiranlar bilinçli olarak kendileri yapar bunu. <em>“… böylece tiran, uyruklarını birbirine kırdırarak kulluklaştırır (köleleştirir) ve öyle kişiler tarafından korunur ki eğer bu kişiler biraz değerli olsalar, tiranın bunlardan kendini koruması gerekecektir. Fakat yaygın olan şu sözdeki gibi tiran odunu yakmak için yine odundan çıkardığı yongayı kullanmaktadır. İşte onun muhafızları, mızraklı askerleri, polisleri; bu kişilerinde tirandan acı çektikleri olmaz değil. Fakat tanrı ve insanlar tarafından terkedilmiş, kaybolmuş bu kişiler kötülüğe katlanmaktan hoşnutlar, sanki onlarda aynı kötülüğü, kendilerine bunu yapmış kişiye değil de, aynı onlar gibi kötülük görmüş olan, fakat başkalarına benzerini yapmayan kişilere karşı uyguluyorlar” (sf.51)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peki tiranlar egemenlerin iddia ettiği gibi sevilen insanlar mıdır? Tarihte birçok tarihsel şahsiyet vardır. Birçoğu da yaşadığı dönemde kulluklaştırılan halk tarafından sevilir görünmektedir. Yazara göre bütün tiranlar ve her türlü egemenlik kötüdür. <em>“…tiran hiçbir zaman ne sevilip ne de sever, kutsal bir sözcük, aziz bir şey olan dostluk, yalnızca iyi insanlar arasında bulunur ve karşılıklı bir saygı ile kurulur, yapılan bir iyilik değil de daha çok iyi bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birinin dostu kılan, onun doğruluğunu bilmesi, güvenliğine sahip olması, onun iyi doğal yapısı, dürüstlüğü ve tutarlılığıdır. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir komplo olur. Yoksa bir arkadaş topluluğu değil. Birbiriyle konuşmazlar, fakat birbirlerinden çekinirler. Dost değildirler fakat suç ortaklarıdır.” (sf.55)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>La Boettie’e göre tirana yaklaşmanın ve onunla çalışmanın can güvenliği yoktur: <em>“…tirana böylesine gönüllü yaklaşan bu kadar insana (masalın anlattığına göre) hasta numarası yapan aslana tilkinin söylediği sözleri söyleyecek cüretli ve yürekli bir tek kişi bile çıkmaz; “mağaranda seni ziyarete gelmeyi gönülden isterdim. Fakat sana doğru bir sürü hayvan izi görmeme karşın senden uzaklaşan bir tek iz bile göremiyorum.” (sf.56)</em></p>
<p><strong>1- Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Mehmet Ali Ağaoğulları, B.F.S Yayınları, 1. baskı 1987   </strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F30%2Faytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/30/aytekin-yilmazbir-itaatsizlik-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslamcı Sağ Devletleşince&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/28/islamci-sag-devletlesince/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=islamci-sag-devletlesince</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/28/islamci-sag-devletlesince/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Jan 2012 12:11:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4671</guid>
		<description><![CDATA[Modernist bir proje olan Sol’la, kültürel-modernist bir proje olan Kemalizm uzun bir tarihi dönem boyunca mutsuz bir evlilik içinde olmuşlardır. “Mutsuz” bir evlilik, çünkü Kemalizm, bir devlet ideoloji olarak, bir başka devletin ideolojisi olarak gördüğü komünizme yer açmak niyetinde değildi; dolayısıyla bu “mutsuz evlilik” boyunca Kemalizm egemen ve baskıcı, Sol ise destekçi ve baskı altında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p>Modernist bir proje olan Sol’la, kültürel-modernist bir proje olan Kemalizm uzun bir tarihi dönem boyunca mutsuz bir evlilik içinde olmuşlardır. “Mutsuz” bir evlilik, çünkü Kemalizm, bir devlet ideoloji olarak, bir başka devletin ideolojisi olarak gördüğü komünizme yer açmak niyetinde değildi; dolayısıyla bu “mutsuz evlilik” boyunca Kemalizm egemen ve baskıcı, Sol ise destekçi ve baskı altında bir konumda kaldılar.</p>
<p>1960 darbesinden sonra bu ilişkide bir değişiklik göze çarptı. Kemalizm hakim devlet ideolojisi olmaya devam ederken sağ hareket yeniden hükümeti ele geçirmişti (Adalet Partisi) ve kendisine karşı mücadele eden solu savuşturmak için (pek güvenemediği) devletin kolluk kuvvetlerinden (özellikle ordu) çok, sağcı-paramiliter sokak güçlerine dayanmayı tercih etmişti.</p>
<p>İşte İslamcı ve Ülkücü militanlar bu dönemde (1965-1970) ortalıkta görünmeye ve 1969 yılından itibaren de cinayetler işlemeye başladılar. Ülkücü militanlar doğrudan İslamcı değildi ama kendilerini “Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman” olarak takdim ediyorlardı ve zaten şefleri Alpaslan Türkeş, Türkiye’deki İslamcı damarın önemini kavrayarak milliyetçi hareket içindeki saf ırkçıları (Nihal Atsız’ları) daha başından tasfiye etmişti.</p>
<p>İslamcı ve Ülkücü militanların sosyal ve sınıfsal kaynağı müteassıp orta Anadolu sağcılığıydı. Orta Anadolu’da eskiden beri toprak ağalığı değil, küçük köylülük hakimdi. Küçük köylülük, içine kapalı ve tutucu bir kültürel yapı için son derece elverişli bir zemindi. Öte yandan, Türk ve Sünni nüfus ağır basıyordu bu bölgede ve Alevi ve Kürt komşularına karşı belli önyargıları vardı. Esas belirleyici motif, Türklükten çok Sünni-İslam olmaktı, Kemalist modernist devletle belirgin bir uyumsuzlukları vardı. Dolayısıyla bu bölgeler, Kemalist modernizme reaksiyon gösteren DP ve devamında AP gibi orta-sağ partilerin sağlam oy deposu olarak ortaya çıkmışlardı.</p>
<p>Orta Anadolulu ailelerin çocukları olarak büyük şehirlere okumaya gelen gençler kolayca İslamcı ve ülkücü militanlar haline dönüşebiliyorlardı. Dolayısıyla, bu sağ-reaksiyoner akımlar militanlarını bu fidelikten devşiriyorlardı. Çünkü Orta Anadolu’dan gelen bu gençler, modern şehir hayatına ve modern büyük şehir orta sınıfının yaşam tarzına doğaçtan bir tepki içindeydiler ve solcuları da böylesi bir modernist-“züppe” yaşam savunucuları olarak görüyor, batılılığa tepki gösteriyorlardı. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin (ki zamanımızın sağcı duayenlerinden Fetullah Gülen de bu reaksiyoner kuruluşun öncülerindendir) yönlendirdiği anti-modernist ve anti-komünist sağcı gençler MHP ve İslamcı akımlar tarafından paylaşıldılar.</p>
<p>Belki yanlış hatırlıyor olabilirim ama sağ kesimin sola karşı işlediği ilk cinayetlerin failleri ülkücüler değil, İslamcı militanlardı. 16 Şubat 1969 günü, Fikir Kulüpleri Feredasyonu’nun öncülüğünde yapılan 6. Filo’yu protesto yürüyüşünde İslamcıların devrimcilere saldırısı tamamen önceden planlanmıştı ve büyük ihtimalle arkasında AP iktidarı vardı. İslamcı militanlar Komünizmle Mücadele Dernekleri tarafından camilerden derlenmiş, ağırlıklı olarak esnafların oluşturduğu bir kitleydi. Dolmabahçe’den ilerleyen anti-emperyalist göstericilerin bin kişilik ilk kesimi meydana girdikten sonra polis geri kalan kitlenin önünü kesip meydana girmesini engellemiş ve bundan sonra Taksim Gezisi’nin önüne toplanmış İslamcı kalabalık hiçbir polis engeline rastlamadan, meydana giren işçi ve gençlerin üzerine bıçak ve baltalarla saldırmıştı. Bu saldırıda Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçiler İslamcılar tarafından bıçak ve nacaklarla katledildiler.</p>
<p>Polisin İTÜ’ye saldırısıyla ölen Vedat Demircioğlu’nu saymazsak (ki o dönemde polis kadroları da ağırlıklı olarak aynı Türk-İslam fideliğinden besleniyordu), öldürülen ilk devrimci gençlerin (Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehetoğlu) katilleri de İslamcı militanlardır (Aralık 1969).</p>
<p>Araya 12 Mart dönemi (1971-1974) girdi. Bu dönemde Kemalist devlet yedeğine aldığı parlamento ve AP’nin desteğiyle solu bastırdı. İlginçtir ki, bu dönemde Kemalist devletin sıkıyönetim mahkemeleri, ülkücüleri, devrimci gençleri mahkûm edebilmek için ihbarcı-tanık olarak kullandı.</p>
<p>12 Mart dönemi, CHP’nin 1973 seçimlerinden zaferle çıkması üzerine sona erdi. Ordu geri plana çekildi. CHP, kısa bir süre, İslamcı hareketin temsilcisi MSP ile ittifak yaptıysa da, AP-MSP-MHP’nin geleneksel sağ ittifakının (Milliyetçi Cephe) kurulmasıyla Ecevit hükümeti sona erdi ve Milliyetçi Cephe hükümetleri dönemi başladı.</p>
<p>1974-80 dönemi, adeta iç savaşı andıran bir dönemdi. Bu dönemde MHP’nin örgütlediği paramiliter sokak güçleri, sola ve Alevilere karşı cinayet ve yer yer katliam (pogrom) çizgisi izlediler. Sol da savunma güdüsüyle karşılık verince bu dönemde beş bin civarında insan öldürüldü. Cinayetler, Sivas, Çorum, Malatya ve Maraş’ta alevi katliamlarına dönüştü. Ülkücü militanlar bu kitlesel katliamlarda İslamcı ve Alevi düşmanı sloganları kullandılar ve yerli bağnaz Sünni nüfusu seferber ettiler.</p>
<p>12 Eylül askeri darbesiyle Kemalist devlet-ordu duruma bir kere daha müdahale etti ve esasen solun üzerine yürüdü, solcuları işkenceden geçirdi ve idam etti (birkaç ülkücü militan da bu arada idam edildi). 12 Eylülcüler, bir yandan devlet ideolojisini kullanırken, bir yandan da sola karşı dalgakıran olarak İslami ideolojiyi devreye soktular. İşte bu yüzden Fetullah Gülen, Kemalist darbecileri daha ilk günden alkışladı ve desteğini sundu. 12 Eylülcüler, Alevi köylerinde zorla camiler açtırarak İslami akıma alan açmış oldular. Keza Türk-İslam sentezinin öncü gücü Aydınlar Ocağı, 12 Eylül döneminden büyük güç aldı. İslami hareket kendi entelijensiyasını bu dönemde örgütleyerek gelecekteki iktidarını hazırladı.</p>
<p>1990’lar, 12 Eylül rejiminden güç alan sağcı parlamenter iktidarlar dönemiydi. Bu dönem aynı zamanda, devletin ve sağcı iktidarların el ele vererek sola ve Kürt hareketine karşı yürüttüğü bir “faili meçhuller” dönemiydi. Devlet, eski sağcı ve ülkücü militanları kendi kontrgerilla örgütlenmesinin içine alarak sola ve Kürtlere karşı cinayetler siyasetini uyguladı. Keza aynı dönemde, yine zamanın sağcı iktidarının ve İslamcı hareketinin desteğiyle, Sivas’ta Alevilere ve aydınlara karşı bir katliam uygulandı.</p>
<p>Bütün bunları neden anlatmak ihtiyacı duydum? Şundan dolayı: Bugün de aynı Anadolu sağcılığına, yani İslamcı muhafazakârlığa dayanan bir sağcı iktidar işbaşındadır ve bu sağcı iktidar, geleneksel Kemalist-devletçi eğilimi kısmen tasfiye ederek, kısmen denetimi altına alarak devlete de hakim olmuş bulunmaktadır. Dahası, artık paradigmalar değişmiştir. Bugünkü sağcı AKP iktidarı, aynı zamanda, belki kültürel planda kısmen ama iktisadi ve toplumsal planda tamamen modernist projenin sahibi durumundadır. Eğer Kemalizm bir devlet ideolojisiyse, devletin sahibi olarak bu ideolojinin revize edilmiş şeklinin de sahibidirler.</p>
<p>Dolayısıyla devlet baskısıyla İslamcı baskı AKP-Devlet iktidarının şahsında birleşerek eski şehir orta sınıfının (CHP), emekçilerin (sol) ve Kürtlerin (BDP) üzerine buldozer gibi yürümektedir.</p>
<p>O zaman?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>28 Ocak 2012</p>
<p>www.gunzileli.com</p>
<p>gunzileli@hotmail.com</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(Bu yazının devamı niteliğindeki &#8220;Siyasi Durum Üzerine Bazı Spekülasyonlar&#8221; yazısını <span style="color: #000000;"><em>Yeni Harman </em>dergisinin Şubat sayısında okuyabilirsiniz.) </span><span style="color: #888888;"> </span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F28%2Fislamci-sag-devletlesince%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/28/islamci-sag-devletlesince/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>55</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oral Çalışlar Neden Böyle Yapıyor?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/24/oral-calislar-neden-boyle-yapiyor/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=oral-calislar-neden-boyle-yapiyor</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/24/oral-calislar-neden-boyle-yapiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 11:29:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Oral Çalışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4664</guid>
		<description><![CDATA[Günlük siyaset sevmediğim bir şeydir. Ne var ki, gelişmelerin beni her geçen gün günlük siyasetin içine çektiğini fark ediyorum ama bunu engellemem şimdilik pek mümkün görünmüyor. Bir arkadaşım, köşe yazarlarıyla çok uğraşıyorsun diye eleştirdi beni geçen gün. Bu da doğru aslında. Hiçbir köşe yazarıyla alıp veremediğim yok, buna rağmen özellikle Radikal’deki ve Taraf’taki bazı yazarlarla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p>Günlük siyaset sevmediğim bir şeydir. Ne var ki, gelişmelerin beni her geçen gün günlük siyasetin içine çektiğini fark ediyorum ama bunu engellemem şimdilik pek mümkün görünmüyor. Bir arkadaşım, köşe yazarlarıyla çok uğraşıyorsun diye eleştirdi beni geçen gün. Bu da doğru aslında. Hiçbir köşe yazarıyla alıp veremediğim yok, buna rağmen özellikle <em>Radikal</em>’deki ve <em>Taraf</em>’taki bazı yazarlarla didiştiğimi görüp ben de rahatsız oluyorum. Benim siteye yazan AKP’li bir yorumcu, haklı olarak, “onların seni dikkate mi aldığı var ki” diye dalga geçiyor benimle, o da haklı aslında. Geniş okuyucu kitlesine seslenen bir günlük gazetede yazmıyorum (çok şükür) ki, beni okuyup cevap versinler. Gerçi onlar beni dikkate alsınlar diye yazıyor da değilim. Umurumda da değiller. Az sayıda genç beni Twitter’den falan okuyorsa ne âlâ. Ben esasen onlar için yazıyorum.</p>
<p>Bütün bunları söyledikten sonra, affınıza sığınarak, yine bir köşe yazarıyla uğraşacağım bu yazıda. Bugünkü <em>Radikal</em>’de (24 Ocak 2012) Oral Çalışlar, “Ergenekoncuların İşi Olduğunu Biliyoruz da” başlıklı bir yazı yazmış. Şöyle diyor:</p>
<p>“Hrant Dink cinayetini tezgâhlayanların ve örgütleyenlerin içindeki güçlerin; Hrant Dink cinayetini polisin, idarecilerin sorumluluğuyla Ergenekoncular olduğu noktasında hiçbir kuşkum yok.”</p>
<p>Oral Çalışlar, bundan sonra tahkikatın sadece “Ergenekoncu”larla ilgili kısmındaki eksikliklere değiniyor, örneğin “Trabzon Jandarma Komutanı’nın yargı önüne çıkarılmaması”na, Veli Küçük’le bağlantının araştırılmamasına değiniyor. Ama tuhaftır ki, Hrant Dink cinayetinde okların AKP’nin himayesindeki unsurları gösterdiği yerde susmayı tercih etmiş. Sadece, yukardaki bozuk cümleli alıntıda gördüğümüz gibi “polisin, idarecilerin sorumluluğu”nu cümle arasında şöyle bir geçirmekle yetinmiş.</p>
<p>Oral Çalışlar neden böyle yapıyor? Bana soracak olursanız, Oral’ın (belki ağır kaçacak ama) Hrant Dink cinayetinin ardındaki asli faillerin ortaya çıkartılması diye bir derdi yok. Onun bütün derdi, dikkatleri “Ergenekon”a çekerek, AKP’yi ve kadrolarını bu işten mümkün olduğunca kurtarmaya çalışmak. Yani, üzülerek söylemek zorundayım ki, Oral, arkadaşı olduğunu söylediği Hrant Dink’i siyaseten katlediyor.</p>
<p>Ben Nedim Şener gibi, somut verileri inceleyerek katillerin ayak izlerinin nereye doğru gittiğini tespit eden yetenekli bir gazeteci değilim. Sadece beş yıl içinde ortaya çıkan gelişmelerin mantıki sonuçlarına bakarak bir karara varabiliyorum.</p>
<p>Bazı kişilere, kolaylık olsun diye ya da bir eğilimi belirtmek amacıyla “Ergenekoncular” adı takılabilir (bu adın kimin tarafından takıldığını, ne zaman ortaya çıktığını da bilmiyorum aslında); yani “Susurlukçular” gibi veya “gladyocular” gibi bir ad eğer toplumsal ve siyasal mücadelede birilerine işaret ediyorsa bunu kullanmanın bir sakıncası yoktur ama eğer “Ergenekon” adı, siyasi veya ideolojik bir eğilimin ötesinde bir “terör örgütü”nün adı olarak kullanılıyorsa orada biraz durmak gerekir. Bence devlet içinde gizli bir kontrgerilla örgütlenmesi vardı, vardır ve var olacaktır ama bunun ötesinde “Ergenekon” diye ayrı bir örgütlenme yoktur. Bu, AKP iktidarının yarattığı muhayyel bir örgüttür. Eğer çok kurcalanırsa bu örgütün ardından savcılar, operasyoncu polisler, Fetullahçı basın organları çıkar. Hatta bu muhayyel örgütün başkanının başbakan olduğu bile söylenebilir. Örgütü kuran yönetir!</p>
<p>Bence olay şudur: Bugün “Ergenekoncu” diye yargılanan bir kısım sanık, örneğin Veli Küçük vb. gerçekten de devletin kontrgerilla örgütlenmesinin içindeydiler. Bugüne kadar bütün faili meçhullerden vb. bu örgüt sorumludur. Sonra kontrgerilla içinde bir rant kavgası patladı. Tarık Ümit, Cem Ersever, Abdullah Çatlı vb. öldürüldü. Devletin yeni yönelimine ve örgütlenmesine biat eden kontrgerilla unsurları, örneğin Mehmet Ağar, himaye altına alındı ve kontrgerilla AKP iktidarının denetimi altında faaliyetlerini bugüne kadar sürdürdü. AKP iktidarının denetimi altına girmek istemeyen ve ideolojik olarak ulusalcılara yaklaşan Veli Küçük gibi unsurlar ise AKP’nin denetimi altındaki kontrgerilla tarafından safra gibi atıldılar, hedef haline geldiler ve sonunda tutuklanıp diğer ulusalcılarla birlikte içeri alındılar.</p>
<p>Hrant Dink, kontrgerilla’nın AKP’nin tam denetime altına girdiği dönemde öldürüldü. Cinayet, esas olarak kontrgerilla tarafından örgütlendi ama bu cinayete devletin bütün organları açıktan açığa bulaştı: Vali, Emniyet Müdürleri, Jandarma, MİT, Polis.</p>
<p>Devletin gizli örgütlenmesi kontrgerilla (ki geçmiş dönemde bir kolu da, Kürtlere karşı yürütülen “gayri-nizami savaş”ta belirleyici rol oynayan ve Diyarbakır’da çıkan kafataslarının sorumlusu Jitem’di) Hrant’ın tetikçilerini, AKP’nin denetimi altındaki Türk-islam sentezi fideliklerinden devşirdi, çünkü böylesi tetikçilerin oralardan devşirilmesi son derece kolaydı. Alperen Ocakları ve BBP bu fideliğin en “iyi” ürünlerini kontrgerillaya sundular. Ondan sonra da cinayetin izleri AKP iktidarı tarafından çok açık bir şekilde silindi. Cengiz Çandar, Tayyip Erdoğan’ın “Adalet için” harekete geçmesini daha çok bekler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>AKP iktidarının cinayetin izlerini örtbas etmek için elinden geleni ardına koymadığı bu kadar net olduğu halde Oral Çalışlar neden AKP’yi korumaya ve kollamaya çalışmaktadır hâlâ?</p>
<p>Althusser’in <em>Devletin İdeolojik Aygıtları </em>diye bir kitabı vardı, bir zamanlar elimizden düşmezdi. Orada Althusser, okulların, yayın organlarının vb. aslında nasıl devletin ideolojik aygıtı rolünü oynadıklarını, rıza mekanizmaları oluşturmak için nasıl devletin çıkarları yönünde yayın yaptıklarını, eğitim verdiklerini anlatıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen hayata bir devrimci olarak atıl, sonra da devletin ideolojik aygıtı olarak noktala! Çok acı!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>24 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F24%2Foral-calislar-neden-boyle-yapiyor%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/24/oral-calislar-neden-boyle-yapiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>59</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fransa&#8217;nın Soykırım Kararı Üzerine iki Yazı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/22/fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/22/fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 18:46:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4660</guid>
		<description><![CDATA[Soykırım…  Soysürüm… Soykölecilik…   Her iki yazı da Yeni Harman dergisinin Ocak 2012 sayısında yayımlanmıştır.   Dünyanın her yerindeki parlamenterlerin bir koyun sürüsünden pek de farklı olmadıklarını düşünürüm. Fransız parlamenterlerinin bir ayrıcalığı olacak değildi elbette. Yani şimdi ben, Fransa’da kalkıp, “yok canım, 1915’te olan, soykırımdansa (jenosit), soysürüme (ethnic cleansing-tehcir) daha çok benziyor” dediğim için hapse [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soykırım…  </strong></p>
<p><strong>Soysürüm…</strong></p>
<p><strong>Soykölecilik… </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Her iki yazı da <em>Yeni Harman </em>dergisinin Ocak 2012 sayısında yayımlanmıştır. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Dünyanın her yerindeki parlamenterlerin bir koyun sürüsünden pek de farklı olmadıklarını düşünürüm. Fransız parlamenterlerinin bir ayrıcalığı olacak değildi elbette.</p>
<p>Yani şimdi ben, Fransa’da kalkıp, “yok canım, 1915’te olan, <strong>soykırım</strong>dansa (<strong>jenosit</strong>), <strong>soysürüm</strong>e (<strong>ethnic cleansing-tehcir</strong>) daha çok benziyor” dediğim için hapse mi atılacağım? Peki, önlerine sürülen her şeye parmak kaldırmaktan başka bir fonksiyonu olmayan  Fransız parlamenterleri bu saçmalığa parmak kaldırdılar da, bu parmaklardan memnun kalan Ermenilere ne demeli? Hadi onları da bırakalım. Ya bu kararı ciddiye alıp iktidarıyla muhalefetiyle bir ulusal şahlanış havasına giren bizim parlamenterlerimiz ve onların arkasında yer alan cümle …</p>
<p>Oysa bilmiyorlar ki, <strong>soysürüm</strong> <strong>soykırım</strong>dan da büyük bir suçtur. Çünkü <strong>soysürüm</strong>, etnik bir kırımı zaten içermesinin yanı sıra, planlı bir etnik düzenlemenin de adıdır. Yani, yeni ve yapay bir ulusal bileşim yaratmak amacıyla bir ülkede, bir bölgede yaşayan bir halkı siz topluca topraklarından, evlerinden, yurtlarından edip sürüyorsanız, mülklerini yağmalıyorsanız, bunun adı, <strong>soysürüm</strong> ya da bizim milliyetçi ve ulusalcıların “denize düşen yılana sarılır” kabilinden sarıldıkları adıyla <strong>tehcir </strong>veya İngilizce adıyla <strong>ethnik cleansing</strong> (etnik temizlik)tir. <strong>Etnik temizlik</strong>, belli bir etnik gruba ya da ırka katliam uygulamayı içerdiği gibi, daha kapsamlı bir etnik harekâttır. Örnekleyecek olursam, Ruanda’da bir <strong>jenosit </strong>yaşanmıştır ama bu yine de bilinçli, önceden ayrıntılı bir şekilde planlanmış bir <strong>etnik temizlik</strong> değildir. Yani bir kavim bir diğer kavmin mensuplarını çoluk çocuk demeden katletmesine rağmen, bu, devlet eliyle uygulanan, örneğin 1915 Ermeni <strong>soysürüm</strong>ünden ya da <strong>tehcir</strong>inden farklıdır. Birincisinde ırksal bir nefretle girişilen bir katliam; diğerinde ise, bir devlet planlaması sonucu girişilen, belli bir toprak parçasının bir ırktan ya da kavimden temizlenmesi vardır. Bu temizlik kaçınılmaz olarak ırksal katliamı zaten içermektedir. Dolayısıyla hiç de soykırımdan altta kalır bir suç olmadığı gibi, bilinçli devlet mühendisliğine işaret ettiği için kanımca daha büyük bir suçtur. Nitekim Hitler, <strong>soykırımla</strong> yetinmeyip <strong>soysürüme</strong> ve dahası <strong>soyköleciliğe</strong> (belli bir ırkın mensuplarının esir alınıp çalıştırılması) başvurduğu için Hitler’dir.</p>
<p>O zaman, parlamenterlerle ilgili olarak şu çağrıyı rahatlıkla yapabiliriz:</p>
<p>Dünyanın bütün parlamenterleri!</p>
<p>Dünya Koyunlar Meclisinde birleşin!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>25 Aralık 2011</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kore… Cezayir… Vietnam… Ya da İş İşten Geçti</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kore savaşı yıllarında çocuk yaşlarımdaydım. Kore’yi sadece isim olarak bilirdim. Orada neler olup bittiğine, Türkiye’den asker ve subayların neden oraya sevk edildiğine akıl erdirmem imkânsızdı.</p>
<p>Ara sıra bize gelen Tolon ağabey, Turgay ağabeyimle yaşıttı ya da birkaç yaş büyüktü. Clark Gable stili taranmış saçlarını ve bıyığını hiç unutmam. Bizimle kurşun asker oyunu oynardı. İki ordu halının üzerinde karşılıklı dizilir ve büyükçe bir bilye ordular arasında gidip gelirdi. Bilyenin çarpıp devirdiği kurşun asker ölmüş sayılır ve oyunun dışına çıkardı.</p>
<p>Günün birinde, “bilye”lerden biri, Tolon ağabeyin Kore’de görev yapan babası, Nuri Pamir’in beynine isabet etti ve Nuri Pamir, geride genç bir eş ve iki evlat bırakarak bu dünyadan göç etti. O çocuk aklımla, babamın arkadaşı, yarbay Nuri Pamir’in Kore’ye neden gittiğini, orada ne yaptığını sorgulamamıştım bile. Çocuklar çok soru sorarlar ama sorgulama muhakemeleri neredeyse hiç gelişmemiştir. Belki de bu yüzden çok soru sorarlar.</p>
<p>Olan biteni büyüdükçe öğrendim. İkinci dünya savaşının sonunda, Kore’de, batı emperyalizminden bağımsız olmak isteyen, komünistlerin yönetimindeki kuzeylilerle, Amerikan emperyalizmi ile işbirliği yapmak isteyen güneyliler arasındaki bir savaştı Kore savaşı. Türkiye devleti ve o zamanki DP hükümeti, Amerikan emperyalizminin müttefiki olarak Kore’ye asker yollamıştı. Türkiye Devletinin övünemeyeceği, tarihten bir sayfadır bu.</p>
<p>Yine 1950’li yıllarda, Vietnam halkı, Vietnam Komünist Partisi’nin öncülüğünde, Fransız kolonyalizmine karşı bir savaş verdi. Bu savaşın sonunda, Fransız kolonyalistleri yenilip yerlerini Amerikan güçlerine bıraktılar ve Vietnam ikiye bölündü. Kuzeyde, Ho Şi Minh’in başkanı olduğu sosyalist bir devlet kuruldu; güneyde ise, ABD güdümünde, emperyalist işbirlikçisi bir devlet. Türkiye Devleti ve o zamanki DP iktidarı, bu dönemde de batılı emperyalistlerin dümen suyunda gidip batılıların Vietnam’da halka karşı yürüttüğü baskı ve zulmün destekçisi oldu. Tarihteki utanılacak bir sayfayı daha böylece çevirelim.</p>
<p>1950’lerin sonunda, Fransız kolonyalizmine karşı Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında, Türkiye Devletinin ve yine o zamanki DP hükümetinin tutumu da son derece utanç vericiydi. O zaman olup bitenleri ve yapılan yayınları, artık on yaşımın üzerinde olduğundan daha iyi hatırlıyorum. Türkiye’nin radyo yayınlarından Cezayir’le ilgili haberlerin şu şekilde verildiği bugün bile kulaklarımdadır: “Cezayir’de sekiz şaki daha öldürüldü.”</p>
<p>12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde, anti-emperyalist gençlere ve Kürt ulusal hareketinden insanlara karşı bol bol uygulanan elektrik işkencesinin mucidinin, Cezayirli bağımsızlıkçılara karşı savaşan Fransız ordusu olduğu, bu işkencenin ilk kez Cezayirlilere uygulandığı söylenir.</p>
<p>1960’lı yıllarda, Vietnam halkının ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinde de Türkiye Devleti ve hükümetleri ABD işgalci güçlerinin zulmünün yanında yer almaya devam ettiler.</p>
<p>Jean Paul Sartre’ın, gençliğimde okuyup çok sevdiğim, “İş işten Geçti” diye bir oyunu vardır. Bugün sıkıştıkları için aniden elli yıl önceki Cezayir’i hatırlayıverenlere söylenecek tek şey var:</p>
<p>İş işten geçti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23 Aralık 2011</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F22%2Ffransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/22/fransanin-soykirim-karari-uzerine-iki-yazi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>34</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğrular Yanlışlardan Doğar…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/dogrular-yanlislardan-dogar%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=dogrular-yanlislardan-dogar%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/dogrular-yanlislardan-dogar%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 10:42:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4654</guid>
		<description><![CDATA[Hrant Dink kararından sonra Taraf ve Radikal’in bazı yazarları arasında hem bir şaşkınlık yaşanıyor, hem de bu yazar arkadaşlarımız durumu izah etmek için büyük bir çaba içine girmiş bulunuyorlar. Elbette böylesi zihni çabalar olumludur ama şu ana kadar izleyebildiğim kadarıyla eski zihin yapılarını pek değiştirmiş gibi görünmüyorlar. Hatta tersine, olaya hâlâ eski mantıklarıyla bakıp yeni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p>Hrant Dink kararından sonra <em>Taraf </em>ve <em>Radikal</em>’in bazı yazarları arasında hem bir şaşkınlık yaşanıyor, hem de bu yazar arkadaşlarımız durumu izah etmek için büyük bir çaba içine girmiş bulunuyorlar. Elbette böylesi zihni çabalar olumludur ama şu ana kadar izleyebildiğim kadarıyla eski zihin yapılarını pek değiştirmiş gibi görünmüyorlar. Hatta tersine, olaya hâlâ eski mantıklarıyla bakıp yeni izahatlar getirmeye çalışıyorlar. Yani kısaca söyleyecek olursam, bence son zamanlarda sık sık sözünü ettikleri “eski devlet”le “yeni devlet” arasında bir uyumsuzluk yoktur (hatta eski ve yeni devlet diye bir şey de yoktur) ama kendi eski bakış açılarıyla yeni duruma ilişkin bakış açıları ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü üst üste oturamamaktadır. Tabii ben burada niyetlere girecek değilim, niyet okumak gibi bir amacım da yok, zaten bunu yapmayı sevmem. Niyetlerin ötesinde, objektif olarak bakmak gerekir söylenenlere. Hatta ben, niyet okumayı bırakın bir yana, hata yapan arkadaşların iyi niyetli olduklarına inanma eğilimindeyim.</p>
<p><em>Taraf</em>’tan Kurtuluş Tayiz, “Eski devletin cinayetini yeni devlet kapattı” demiş. Bu bakış, Kurtuluş arkadaş açısından bir ilerleme de olsa, aslında eski devlet, yeni devlet diye bir şey yok. Sürekliliği olan bir tane devlet var. Elbette bunu söylemek, devletin yapısındaki değişiklikleri, örneğin AKP’nin giderek devlete tamamen hakim olduğu gerçeğini görmemizi engellememelidir. Ama zaten iktidarlardan bağımsız, başına buyruk bir devlet yapısı düşünmek de yanlıştır. Doğrudur, devletle (orduyla) iktidarlar arasında zaman zaman şiddetlenen çatışmalar yaşanır ama bu, göklerde, kişilerden, somut iktidarlardan tamamen arınmış, tanrısal bir devlet yapısı varmış gibi düşünmemize yol açmamalıdır.</p>
<p>Uzun lafın kısası, eski devlet gidip yerine yeni devlet gelmemiştir. “Eski devlet” denen şey yerli yerinde durmaktadır. Olan, sadece AKP’nin kadrolarıyla bu devleti ele geçirmesi olayıdır. Ama bu tek taraflı bir ele geçirme değildir. <strong>AKP devleti ele geçirmiştir; devlet de AKP’yi ele geçirmiştir. </strong></p>
<p>Bu bakışın en önemli sakıncası, Hrant Dink cinayetinin sorumluluğunu soyut bir devletin üzerine yıkıp AKP iktidarını, yani somut devleti sorumluluktan kurtarmasıdır. Oysa cinayetin sorumlusu ve örgütleyicisi Devlet-AKP ya da AKP-Devlettir. Devlet-AKP, Hrant Dink’i ortadan kaldırmaya karar vermiş ve bu cinayeti kendi organları aracılığıyla (polis-MİT-Jandarma) örgütleyip gerçekleştirmiştir. Sonra da yine kendi organları aracılığıyla (yargı) üstünü örtmüştür.</p>
<p>Bu bakımdan, Ahmet Altan’ın şu yargısı da AKP iktidarının sorumluluğunu azaltmaya hizmet ettiğinden yanlıştır:</p>
<p>“Devlet, kendi içindeki adamları korudu. Siyasi iktidar, devletin bu insanları korumasına yardım etti.”</p>
<p>Burada da Devlet soyutlaştırılmaktadır. Bunun doğrusu şudur: Siyasi iktidar-devlet, cinayeti işlettiği adamları korudu. AKP’nin rolü bir “yardımcılık”tan çok öteyedir. Fiili faildir.</p>
<p><em>Radikal</em>’den Orhan Kemal Cengiz, sorunu devlet organları arasındaki çelişkilere indirgeyerek büsbütün kafa karışıklığına yol açmaktadır:</p>
<p>“Polis sadece askerlerin dahli bulunan suçları yargı önüne getirme konusunda çok atak davranırken kendisinin de kusuru bulanan işlerde soruşturmaların önünü tıkadı.”</p>
<p>Burada da Kemal Cengiz arkadaşımız “kusurlu” bir yorumda bulunmakta ve polisin sorumluluğunu “kusur” diye hafifletmektedir. Oysa ortada bir kusur yoktur. Polis, cinayetin doğrudan faili durumundadır.</p>
<p><em>Taraf</em>’tan Melih Altınok, dünkü “Yemezler” başlıklı yazısında neyi “yemediğini” şöyle açıklamış:</p>
<p>“Sizin derdiniz AK Parti, bizim derdimiz ise Hrant’ın katili devlet.”</p>
<p>Peki ya, bu devlet, bizzat AKP’nin devleti ise ne olacak?</p>
<p>Devlet organları arasında farklılıklar görerek orduyu ve jandarmayı sorumluluktan kurtarmaya çalışan <em>Aydınlık</em>’tan Serhan Bolluk ise cinayeti “Fetullahçı polis”le kısıtlamaya çalışmış. Oysa bu cinayetten ve gerçek katillerin örtbas edilmesinden devlet, bütün organlarıyla ve bir bütün olarak sorumludur. Öte yandan, “eski devlet” denilenlerin, yani Veli Küçük’lerin, Kerinçsizlerin ve hatta <em>Aydınlık-</em>İP çevresinin, Hrant Dink’in katledilmesindeki ideolojik sorumlulukları, o düşmanca ve ırkçı atmosferi yaratmadaki rolleri unutulmamalıdır. Ben Aydınlık çevresinin yerinde olsam, Hrant Dink cinayeti konusunda ahkâm kesmeden önce, bu cinayetin atmosferini yaratmaktaki rolümün üzerinde durur, çok derin ve samimi bir özeleştiri yapardım. Ama bunu yapmaya hiç niyetli görünmüyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biraz da 19 Ocak 2012 büyük ve tarihi yürüyüşündeki konuşmalardan ve sloganlardan söz edeyim.</p>
<p>Karin Karakaşlı’nın güzel konuşması hâlâ “Ergenekon örgütü” türküsünü dillendirdiği için en azından bu noktada oldukça hatalıydı. Dün CNN Türk’te konuşan Markar Esayan, son günlerde en olumlu tutumu alan ve <em>Agos</em>’un karşısına düşen Şişli örgütünün binasına kocaman bir “Kardeşimsin Hrant” pankartını asan  CHP’ye saldırmak için “Ergenekon’un avukatı olduğunu söyleyen CHP” gibi laflar ederek utanç verici bir tutum takındı. Cüneyt Özdemir güzel yazmış: “Hrant Dink cinayetinde örgüt var diyen Nedim Şener içeri girdi, Hrant Dink cinayetini örgütleyen Erhan Tuncel tahliye edildi.” Bunun nedenleri üzerinde biraz düşünülseydi sanırım artık bu “Ergenekon” türküsü bir kenara atılabilecekti. Olay çok açıktır: Cinayet, bugün Ergenekon davasından yargılanan bir kısım sanığın kabadayıca ırkçı söylemlerle yarattığı ortamdan yararlanılarak işlendi ve sonra da cinayeti işleyenler onları tutuklayarak esas katilleri gözlerden gizlemiş oldular. Cinayeti işleyen, “Ergenekon” adlı muhayyel örgüt değil, Devlet-AKP ya da AKP-Devlettir. Sonraki gelişmeler bunu göstermektedir. Ergenekon davası, Hrant Dink cinayetinin izini süren Nedim Şener gibi gazetecilere kadar genişletilirken, Hrant Dink cinayeti davası, bütün izleri gizleyecek ölçüde daraltıldı ve iki tetikçiyle kısıtlandı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>19 Ocak yürüyüşündeki bazı hatalı sloganlardan söz ederek bu yazıyı bitireyim:</p>
<p>“Faşistler vuruyor, AKP koruyor.”</p>
<p>Bu slogan, dikkati AKP’ye çekmesi bakımından yararlı olmakla birlikte, AKP’nin rolünü koruyuculuğa indirgediği için hatalıdır. AKP iktidarı cinayetin koruyucusu değil, örgütleyicisidir.</p>
<p>“Katil devlet hesap verecek.”</p>
<p>Bu güzel ve doğru bir slogandır ama bugün artık yetersizdir, hatta cinayeti soyut “devlet”e bağladığı için fiili failleri gizlemeye bile hizmet edebilir. Yani fiili failler de bizimle birlikte “katil devlet” diye bağırarak projektörlerin kendi üzerlerinden uzaklaşmasına çabalayabilirler.</p>
<p>Hele hele bizim “akıllı” anarşistlerin attığı “bütün devletler katildir” sloganını duyduğumda yüzümde bir gülümseme dolaştı. Bizleri “bilinçlendirdiler” sağ olsunlar ama anarşistlerimiz, teorik doğru saptamaların somut politik mücadelede faillerin karartılmasına hizmet edebileceğini ne zaman kavrayacaklar? Bu sloganın, bırakın gerçek failleri gizlemeyi, devletin kendisini bile gizlemeye hizmet ettiğini ne zaman anlayacaklar? Ben devlet olsam şöyle derdim: “Bakın gördünüz mü, tek katil ben değilmişim, bütün devletler katilmiş. O halde neden bana yüklenip duruyorsunuz ki.”</p>
<p>Yine de kötümser olmaya gerek yok. Doğrular yanlışların içinden doğarlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>21 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F21%2Fdogrular-yanlislardan-dogar%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/dogrular-yanlislardan-dogar%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Turgut Kazan/HRANT’ın BERAATİNİ İSTEYENLER NERDE  MAHKUM ETTİRENLER HANGİ GÖREVLERDE</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/turgut-kazanhrant%e2%80%99in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=turgut-kazanhrant%25e2%2580%2599in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/turgut-kazanhrant%e2%80%99in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 08:24:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4651</guid>
		<description><![CDATA[  ÖNCE BU GERÇEĞİ GÖRÜP ANLAYALIM     Ücretsiz eğitim isteyen veya HES’leri protesto eden gençler örgüt üyesi sayılıp tutuklanırken, vilayet / emniyet / jandarma üçgeninde planlandığı apaçık anlaşılan Hrant DİNK cinayetinin, örgüt işi değil, bir meczup işi sayılmasına hiç şaşırmayalım.   Çünkü, bu planda ilk adım, Türklüğe hakaret iddiasıyla atıldı. Şişli’den mahkumiyet çıktı. Temyiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman';"> </span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: x-small;"><br />
</span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: x-small;"><br />
</span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">ÖNCE BU GERÇEĞİ GÖRÜP ANLAYALIM</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Ücretsiz eğitim isteyen veya HES’leri protesto eden gençler örgüt üyesi sayılıp tutuklanırken, vilayet / emniyet / jandarma üçgeninde planlandığı apaçık anlaşılan Hrant DİNK cinayetinin, örgüt işi değil, bir meczup işi sayılmasına hiç şaşırmayalım.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Çünkü, bu planda ilk adım, Türklüğe hakaret iddiasıyla atıldı. Şişli’den mahkumiyet çıktı. Temyiz edilince, o zamanki Yargıtay Başsavcılığı’nın beraat öngören ayrıntılı tebliğnamesine rağmen, Yargıtay 9. Ceza Dairesi ONAMA kararı verdi. Öncelikle, o kararı veren Daire Başkanının (Hasan GERÇEKER), Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu Başkanlığı’na getirildiğinin düşünülmesini istiyorum.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Özellikle, bu onama kararına, o zamanki Yargıtay Başsavcılığı’nın itiraz ettiği ve itiraz üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ret kararı verdiği bilinmelidir. Hem 9 sayfalık itiraz dilekçesi, hem de 35 sayfalık ret kararı imzalarıyla birlikte mutlaka okunmalıdır. İtirazın reddi için, kimlerin canla / başla çalıştığı ve başbakanın hangi üyenin (Nihat ÖMEROĞLU) çocuğu için İstanbul’daki nikah törenine katıldığı, hangi üyenin (Hasan ERBİL) Yargıtay Başsavcılığı’na atandığı hatırlanmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Asıl önemlisi, Yargıtay Başsavcılığı’ndaki değişiklikle birlikte, Hrant DİNK’in Türklüğe hakaret suçu işlemediğini vurgulayan tebliğnameyle itiraz dilekçesi hazırlayan savcının (Ömer Faruk EMİNAĞAOĞLU) nereye sürüldüğüne bakalım. Böylece, o ilk adım dediğimiz, Türklüğe hakaretten mahkumiyet kararını onama oyu verenlerin geldikleri / getirildikleri yerle hakaret suçu yoktur diyenlere nelerin reva görüldüğünü karşılaştırma ve daha doğru bir değerlendirme yapma imkanına kavuşuruz.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Tabii, bütün bu gelişmelere, cinayetteki kirli ilişkileri aydınlatmaya çalışan Nedim ŞENER’in örgüt suçlamasından tutuklandığını ekleyince, cinayetin örgüt işi değil, bir meczup işi olduğu yolundaki karara da şaşırmamamız gerektiğini anlarız. Ne yazık ki, gerçek budur. Bilgilerinize sunulur. 18.01.2012</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;"> </span></p>
<p align="center"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: small;">Avukat</span></p>
<p align="center">Turgut KAZAN</p>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F21%2Fturgut-kazanhrant%25e2%2580%2599in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/21/turgut-kazanhrant%e2%80%99in-beraatini-isteyenler-nerde-mahkum-ettirenler-hangi-gorevlerde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özgür Üniversite  Rejimler Seminerleri   22 Ocak-25 Mart 2012  Ayça Söylemez-Süleyman Arıoğlu-Gün Zileli</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/20/ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/20/ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2012 18:46:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4637</guid>
		<description><![CDATA[22 Ocak 2012 Liberal Demokrasiler, dünü, bugünü, ABD ve İngiltere’deki İki Partili Rejimler Süleyman Arıoğlu 29 Ocak 2012 Tek Partili Reel Sosyalist Rejimler. Stalinist Rejim Gün Zileli 5 Şubat 2012 Faşist Rejimler, İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz Süleyman Arıoğlu 12 Şubat 2012 Askeri Darbeli Faşist ya da Faşizan Rejimler: Yunanistan, Arjantin, Şili, Türkiye vb. Süleyman Arıoğlu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">22 Ocak 2012</span></strong></p>
<p><strong>Liberal Demokrasiler, dünü, bugünü, ABD ve İngiltere’deki İki Partili Rejimler</strong></p>
<p>Süleyman Arıoğlu</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">29 Ocak 2012</span></strong></p>
<p><strong>Tek Partili Reel Sosyalist Rejimler. Stalinist Rejim</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">5 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Faşist Rejimler, İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz</strong></p>
<p>Süleyman Arıoğlu</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">12 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Askeri Darbeli Faşist ya da Faşizan Rejimler: Yunanistan, Arjantin, Şili, Türkiye vb. </strong></p>
<p>Süleyman Arıoğlu</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">19 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Tek Partili Modernist Rejimler. Kemalist Türkiye</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">26 Şubat 2012</span></strong></p>
<p><strong>Tek Partili Baas Rejimleri: Mısır, Suriye, Libya vb. </strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">4 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Parlamentolu Baskı Rejimleri: Güney Asya ve Latin Amerika Rejimleri; 12 Eylül Rejimi; Askeri Vesayet Rejimleri; AKP Türkiyesi, Ergenekon Mevzuu</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">11 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Rejimler ve Hukuk, Yargı</strong></p>
<p>Ayça Söylemez</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">18 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Devletin Sürekliliği ve Rejimler</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">25 Mart 2012</span></strong></p>
<p><strong>Genel Toparlama ve Tartışma</strong></p>
<p>Ayça Söylemez, Süleyman Arıoğlu, Gün Zileli</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Adres: Kumbaracı Yokuşu, No: 51</p>
<p>saat: 15.00
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F20%2Fozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/20/ozgur-universite-rejimler-seminerleri-22-ocak-25-mart-2012-ayca-soylemez-suleyman-arioglu-gun-zileli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hrant İçin, Adalet İçin- Taksim&#8217;deyiz- AKp-Devlet rejiminin cinayeti örtbas etmesine karşı yürüyoruz.</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/19/hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/19/hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2012 08:28:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4635</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/19/hrant-icin-adalet-icin-taksimdeyiz-akp-devlet-rejiminin-cinayeti-ortbas-etmesine-karsi-yuruyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Blow-Up!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/18/blow-up/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=blow-up</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/18/blow-up/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Jan 2012 14:30:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4630</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı, 22 aralık 2011 tarihinde yazılmış ve Yeni Harman dergisinin Ocak 2011 sayısında yayımlanmıştır. Yani Hrant Dink davasındaki karardan yaklaşık on beş gün önce.   Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı Blow-up filmi, beni en çok etkileyen filmlerden biridir. Julio Cortazar’ın bir öyküsünden senaryolaştırılan filmin baş rollerini David Hemmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles oynuyordu. Film, Londra’da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman', serif; font-size: xx-large;"><strong><br />
</strong></span></p>
<p><strong>Bu yazı, 22 aralık 2011 tarihinde yazılmış ve <em>Yeni Harman </em>dergisinin Ocak 2011 sayısında yayımlanmıştır. Yani Hrant Dink davasındaki karardan yaklaşık on beş gün önce. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı <em>Blow-up </em>filmi, beni en çok etkileyen filmlerden biridir. Julio Cortazar’ın bir öyküsünden senaryolaştırılan filmin baş rollerini David Hemmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles oynuyordu. Film, Londra’da geçiyordu. Filmin atmosferinden ve genç oyuncuların davranış biçimlerinden, giyimlerinden vb., yaklaşmakta olan 1968’in havasını almak mümkündür.</p>
<p>Bir model fotoğrafçısı olan Thomas (David Hemmings), bir nevi meslek sendromu olarak, yanından ayırmadığı fotoğraf makinesiyle Londra’nın sokaklarını, parklarını arşınlar. Alışkanlıkla her görüntüye çevirir kamerasının objektifini ve art arda deklanşöre basıp durur.</p>
<p>Bir akşam alacasında, Londra’nın o pek kendine özgü parklarından birinde yine ağaçlara, fundalıklara yönelttiği kamerasının deklanşörüne neredeyse bilinç dışı bir şekilde basarken gözüne bir şey takılır. Bir kadınla bir erkek ilerdeki bir fundalığın berisinde ya itişmekte ya da sevişmektedir. Daha doğrusu kadın (Vanessa Redgrave) adamı çekiştirerek fundalığa götürmeye çalışmaktadır. Thomas, deklanşöre basmayı sürdürür. Kadınla adam fundalığın arkasında yok olurlar. Thomas, birkaç dakika sonra merakını yenemeyerek o tarafa doğru yürür ve fundalığın arkasında şok edici bir manzarayla karşılaşır: Deminki adam bir çalılığın içinde yatmaktadır, ölmüştür. Birisi ya da birileri, adamın cesedini, en azından ilk bakışta görünmemesi için, ıslak çimenlerin üzerinde sürüyerek bir çalılığın içine sürüklemiştir, ancak adamın ayakları açıkta kalmıştır. Thomas, cesedin fotoğrafını birçok açıdan çektikten sonra stüdyosunun yolunu tutar. Stüdyoya gelince ilk işi filmleri banyo etmek olur. Hepsini, bir film şeridi gibi, ipe yan yana asar. Bu arada, ilk çektiği karelerden birinde, bir fundalığın içinde silah tutan bir eli fark eder. Ortada planlı bir cinayet olduğu açıktır.</p>
<p>Filmin bundan sonraki seyrine ve sahnelerine değinmeden sona geleyim. Thomas, ertesi gün stüdyosuna geldiğinde ilgili karelerin yerinde yeller estiğini görür. Sadece kadınla adamın itişme sahnelerini ve yerde yatan adamın cesediyle tabancalı eli gösteren kareler yoktur yerinde; daha önce çektiği, parkın ağaçlarını ve fundalıklarını gösteren kareler ise yerli yerindedir.</p>
<p>Thomas hemen parka koşar. Cinayet yerinde cesetten eser yoktur; çimenlerin üzerinde bir cesedin sürüklendiğini ya da yattığını gösteren hiçbir belirti de.</p>
<p>Thomas, büyük bir şaşkınlık içinde bir başka parka gidip dolaşmaya başlar. O sırada bir kamyonete binmiş, palyaço kılığındaki kızlı erkekli bir grup sağa sola el sallayarak ve bağırarak yaklaşır (işte Avrupa ‘68’inin işaretlerinden biri de budur; gençlerden ’68’e özgü varoluşçu esintiler almamak mümkün değildir). Gençler kamyonetten atlar ve hemen oradaki, tellerle çevrili tenis sahasına dalar, ellerindeki raketlerle tenis oynamaya başlarlar ama hayali bir tenis oyunudur bu, çünkü ortada bir tenis topu yoktur. Derken, palyaço oyunculardan biri hayali tenis topuna hızlı bir vuruş yapar, rakibi telleri aşıp otlara düşen topun arkasından bakakalır. Sonra gelip tellere dayanır ve işaretlerle, oyunu seyretmekte olan Thomas’a topu tellerin üzerinden kendisine atmasını ister. Thomas, bir palyaço kıza, bir de otların içindeki hayali topa bakar, sonra ağır adımlarla gidip hayali topu otların arasından alır ve kıza atar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Susurluk çetesiyle ilgili önemli açıklamalar yapan ve MİT görevlisi Tarık Ümit’in öldürüldükten sonra gömüldüğü yeri göstereceğini belirten Ayhan Çarkın, bugün (22 Aralık 2011 günü) savcının ve polisin nezareti altında Silivri’ye götürüldü ve birkaç yerde kazı yapıldı. Ne var ki, kazıların sonucunda herhangi bir bulguya rastlanmadı. Tarık Ümit’in cesedi ortaya çıkmadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Thomas’ın tanık oldukları gerçek değil miydi? Ya çektiği fotoğraflar? Onlar nasıl yok olmuştu? Gördüğü cesetin en ufak bir izi bile yoktu ortada. Cinayeti nasıl ispatlayabilirdi ki? Her şey uçup gitmiş, gerçek, hayali bir topa dönüşmüştü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devlet uçmaz, delilleri uçurur. Yoksa delilleri yok etme veya karartma ihtimalinden dolayı devleti mi tutuklamak gerekir?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>22 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F18%2Fblow-up%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/18/blow-up/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yayın Kolektifi ve Aşkına Bir Sohbet</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 17:38:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yayın Kolektifi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4625</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160; 13 ocak 2011 tarihinde muhalefeten yayın alanına ellerini açan yayın kolektifi 365 gündür bir arada… Bu süre zarfında Kibele ve Kaos yayınları ile kol kola 7 kitap basıldı ve yayına hazırlanan 3 kitap kapıda… oldukça uzak mesafelerden  ve yaşam örüntüleri birbirinden farklı bir grubun oluşturduğu yayın kolektifi 1. Yılını hep beraber kutlayamadı, dolayısıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>13 ocak 2011 tarihinde muhalefeten yayın alanına ellerini açan yayın kolektifi 365 gündür bir arada… Bu süre zarfında Kibele ve Kaos yayınları ile kol kola 7 kitap basıldı ve yayına hazırlanan 3 kitap kapıda… oldukça uzak mesafelerden  ve yaşam örüntüleri birbirinden farklı bir grubun oluşturduğu yayın kolektifi 1. Yılını hep beraber kutlayamadı, dolayısıyla konumuz bu… Ortak zaman ve mekânı kullanmadan hareket edebilmiş, yeni engeller, yeni tempolar, oluşturarak hasımlarının yerini belki de değiştirmiş ve bence yaşam kozlarını yeniden inşa eden yayın kolektifi ile uzak mesafeleri bir kâğıt üzerinde bir araya getirmek gayreti ile….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: dip notlarını otel duvarlarına ve bisiklet jantlarına kazıyanlar aşkına, yazar ile yayınevi arasındaki kapitalist ilişki nasıl örülmektedir? YK’ nın bu noktadaki muhalefetini açabilir miyiz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Can Başkent: (New York City) Yazar ve yayınevi arasındaki ilişki kapitalist dünyada, kapitalizmin sıradan yansımalarından biridir bence. Nasıl, manavla çiftçi arasındaki ilişki de kapitalizmde kendini sömürü ve pragmatizm üzerinden konumlandırıyorsa, benzer bir inşa da yazar ve yayıncı arasında elbette var. Ben, entelektüel üretici ve bu ürünün dağıtıcısı, pazarlayıcısı arasındaki ilişkinin kendine has spesifikleri olduğunu düşünmüyorum, eşyanın tabiatından kaynaklı farklar dışında. YK&#8217;nın muhalefeti de işte bu noktada beliriyor bence. Dayanışmayı ticaretin, omuzdaşlığı ticari ortaklığın, hoşgörüyü rekabetin yerine koyuyor. Bu temel inşa farkı, YK&#8217;yı piyasadan farklılaştırıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Bir yazar ve söyleşir olarak sizin muhalefet noktalarınız nereleredir?  Yayınevlerinin güvenlik kapılarından geçtikten sonra yazarları neler beklemektedir? YK’nın çabası niyedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Can Başkent:  Benim muhalifliğim bir anti-kapitalist ve anarşist olmamdan kaynaklanıyor elbette. En önemlisi, tüm bu iktisadi sömürünün yanında, kapitalizmin ve kardeşi pragmatizmin birlikte yarattığı ahlaki yapıdan nefret ediyorum. Dolayısıyla, gerek insan ilişkilerinde, iletişimde  ve iş yapma şeklimizde bu ahlaki yapının dışlanması benim amaçlarımdandır. YK&#8217;nın çabası da, “devrimi’ beklemeden devrim olmak olarak özetlenebilir bana kalırsa.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria:  Sokağa çıkmaya korkan ötekiler aşkına nedir sayfalarda bizi ayıran Hülya? Medyada ayrımcılığın yapılmadığı, çünkü bu tür haberlerin artık haber edilmediği, edenlerin yerlerinde duramadığı bir ortamda;  yazar, yayınevi, dağıtım parantezinde ne tür ayrımcılıklar yaşanmakta, YK ayrımcılığa karşıdır ifadesini biraz açabilir miyiz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hülya Tarman: (Ankara) YK ‘ın nasıl bir ayrımcılık karşıtlığı var. “Genel”‘ bir şey söylemem mümkün değil! Ancak net söyleyebileceğim şu: YK şöhretlerin değil yaratıcı ve bilinmeyen değerlerin izini sürüyor!Bu çaba çok ince bir emekle veriliyor.Belki genel çerçeve şu demektir: Dayatılan, ezbere yerleştirilen herhangi bir “ötelemeyi” reddetmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dezavantajlı  grup ya da kişileri, dilleri vb. gibi “gözetmek” kapitalizm işbirliği olmadan popülerleşme olmaz mantığından ayrı durma ısrarı!Ya da bunlar benim algımda, beklentimde oluşanlar diyeyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çok yeni bir kolektiften söz ediyoruz. Zaman zaman hararetli konuşmalar oluyor, el yordamı, deneme yanılma hali içinde, görerek, pratikte sorunları yaşayarak aşmaya çalışıyoruz… Bence ayrımcılığa karşı sıkı bir duruşu var kolektifin!Dağıtım ve tanıtımda yaratıcı olabilirsek “kim tutar bizi” halimiz bugünden var!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sokağa  çıkmaya korkan ötekiler aşkına nedir sayfalarda bizi ayıran ? Diye sormuşsun… İçim acıdı… Keşke sokağa çıkmaya korkan olmasaydı ve biz sayfalarda ayrılmasaydık! Ama biraz da bu aslında neden bu denli, bu kolektif beni heyecanlandırıyor sorusunun cevabını senin sorunda buldum. Evet “sivil sansüre” sokağa ulaşamam kaygısı olanlara ayrı bir sayfayız biz! Tam sokağa çıkacakken  kapıya eli varmadan yerine oturan çok kişiye başka bir kapı açıp Sokağın tüm hareketine, gürültüsüne, canlılığına, acısına rengârenk meydanlara davet eden…Yazanı okuyanla buluşturan. İçimizden, içimize bir el veren, teklesek de, aksasa da, yolunda gitmese de her zaman her şey…İşte bir yıl geride kaldı… ama hiç öylece değil… basılmış 7 kitap, basılacak, bekleyen 3 kitapla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiç az şey değil, değil mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria: ben ne güzel işerim güneşe karşı/arkamda medrese duvarı önümde carşı/ bir sürekli kaşınmadır yaşadığım/törelere ve alışkanlığa karşı, der ya Turgut uyar su yorumcuları şiirinde,  yk redaksiyon  grubunu bize biraz anlatır mısın?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Melih Dalbudak:   (Gaziantep) Benim Yayın Kolektifi&#8217;ne katılma ihtiyacı duymam, hep  &#8220;boyundan büyük işlere kalkışma&#8221; güdüsünden kaynaklandı. Ortaklaşmacılık, kolektivizm, gönüllülük v.s., adına ne derseniz deyin, insanın özünde, samimiyetle bulunan bir duygu. Çünkü bu duygunun karşıtı bencillik, cemaatçilik, menfaatçilik v.s.&#8217;dir. Yayın Kolektifi&#8217;nin kuruluş bildirgesi ve diğer metinleri hep bu güdüye vurgu yapar ve davet eder. &#8220;Bir el ver&#8221; aslında, bu özün ve içtenliğin  yalın ifadesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yayın Kolektifi&#8217;ne girerken ve el vermeye gönüllüyken aklımdaki tek konu tashih/redaksiyon işlerine yardımcı olmaktı. Ama bu niyetimin dışında da birçok işte diğer arkadaşlarla birlikte çalıştık ve devam ediyoruz. İlk 4 kitabın yayın çalışmalarına yetişemedim ama basım süreci ile birlikte el vermeye çalıştım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Redaksiyon grubu özelinde, çalışma şeklini şöyle özetleyebilirim: Yayın Kolektifi&#8217;ne gelen her türden dosya, yazarın adı ve diğer bilgileri çıkarılarak, redaksiyon grubundaki arkadaşların gönüllü çalışmasına sunulur. Dosyayı üstlenen arkadaşlar, kendi aralarında belirleyecekleri makul bir süre içinde dosyayı okuyup, birer  rapor hazırlarlar. (İlkesel olarak en az 3 rapor hazırlanır.) Raporlarında dosyayı; dil ve imla, anlatım, tutarlılık, kullanılan üslup v.d yönlerinden, ama bir editör gözüyle değil, iyi bir okur gözüyle değerlendirirler.  Dosyada eleştirdikleri ve düzeltilmesini elzem gördükleri konuları raporlarına geçirirler ve sonuçta dosyanın basıma önerilmesi konusunda olumlu bir kanaat oluşursa, yazarla tekrar iletişime geçilerek, dosyanın teknik bakımdan hazırlanması başlar. Teknik konularda yetkin arkadaşlar, özellikle kapak tasarımı  ve diğer konuları yine gönüllülük çerçevesinde ve kolektif katılımcılarının önerileri doğrultusunda netleştirir. Bundan sonra da dosyanın basım için yayınevlerine önerilmesi süreci başlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Redaksiyon süreci kısaca böyle. Ama ben şu konuya da değinmek istiyorum sevgili Moria. Zaman zaman YK içinde ideolojik, kişisel ya da başka nedenlerle  tartışmalar ve soğukluklar yaşandı (mesela şimdi de, ırkçılık ve tepki temelinde hafiften bir kıpırdanma var). Ben böyle durumlarda yazmaktan çok, düşünmeyi tercih ederim. Ondan sonra sadece YK sayesinde tanıdığım ve kimiyle az, kimiyle çok fazla paylaşım yaşadığım, birbirimizin yaşamına değebildiğimiz dostlarımızı düşünürüm. Bir iş veya eyleyişte birlikte olabilmiş dostların, ortak bir entelektüel ya da zihinsel faaliyette de üretkenlikleri daha fazla oluyor bence. Bu bakımdan YK&#8217;nin kattığı değerlerin yanında, zaafı olarak bu noktayı söyleyebiliriz. Yani birbirini -bir şekilde- tanıyan ya da birbirine -her türlü- değebilen insanların artması.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moira Pia: “Çok okudun biraz da yaz”  diye başlıyor Murat Uyurkulak Har romanındaki kutsal kitaba…  Yazmaya karar verip yayınevi duvarlarından  korkanlar, muhalifler ve yolda olanlar için YK’ya ulaştıklarında süreç nasıl işliyor Ceren?   Ceren Cevahir Gündoğan: (İstanbul) Yazmanın çok yalnız bir eylem olduğunu düşündüm hep. En neşeli romanı-şiiri de yazsa, yazar, orada yalnız ve dolaysız bir dünya kurduğunu gördüm. Benim yazıyla ilişkim çok okumakla başladı. Daha doğrusu okumayı öğrendikten sonra okuyup sevdiğim, bende yer eden yazarları-şiirleri taklit ederek&#8230; Yayın Kolektifi&#8217;ne, daha cüretkâr olduğum o yaşlarımın şiirlerini gönderebilmeyi çok isterdim. Hiçbiri bende yok. Olsa da, toplumsal kaygılar gereği gönderemezdim sanıyorum. Kolektif&#8217;in önemi benim için bu noktada başlıyor. Kimse kimseyle “yüzleşmiyor”, dosyası olan, “ben de varım” diyerek kolektif içinde belirlenen editör arkadaşımızın mail adresine dosyasını gönderiyor. Tabiri caizdir, zımba gibi bir redaksiyon grubumuz var. En az 3 kişi dosyaya gönüllü talip oluyor. Her birimiz ayrı coğrafyalarda, apayrı işlerde  olduğumuzdan kimler müsaitse alıyor dosyayı. Belirlenen süre ne ise (ben iki ayı geçtiğini hatırlamıyorum) o süre içinde dosyayı okuyan arkadaşlar dosya hakkındaki görüşlerini raporlandırıyor. Yine editör arkadaşımız tarafından bu raporlar dosya sahibine iletiliyor. Raporların neticesi “Yayın Kolektifi bu dosyanın kitap olarak basılmasına destek olmalıdır” yönündeyse, yayınevlerine dosya öneriliyor. Yayınevi duvarlarını biraz da kendi mütevazılığımız inşa ediyor sanırım. Yazıyla kurduğu dünyayı sırtına alan hiç kimse o duvarlardan korkmamalı. Çünkü kutsal olan biziz aslında ve sanırım Uyurkulak da buna işaret etmiş o cesaret verici cümlede.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moia Pia: Her kelimenin iki anlamı olduğunu bilmiş,/Baştan beri üçüncüyü aramıştı./Ama bu bir şey değildi asıl aradığının yanında diyor Enis Batur… altına el atılmış bütün taşlar aşkına nedir bu coğrafyada kolektif mücadelenin  aradığı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Gün zileli:  (İstanbul ) 20. yüzyılda insanlık yeni bir toplum için bir örgütlenme biçimini denedi. Bu, Leninist örgütlenme biçimiydi. Yani, egemen sistemle mücadele edebilmek için aynı onun gibi merkeziyetçi ve disiplinli bir şekilde örgütlenmiş bir yapıya ihtiyaç olduğu fikriydi bu. Yaşanan deneyler sonucunda bu örgütlenme biçiminin yeni bir toplumun kurulmasında başarısız olduğu ortaya çıktı. Evet, belki eski sistemi belli ülkelerde yıkmakta başarılı oluyordu bu örgütlenme ama iktidara geldiğinde, aynı eski sistem gibi baskıcı oluyor ve insanların inisiyatifini köreltiyordu. Bu yüzden insanlığın ortak hafızası artık bu örgütlenme biçimini tarih müzesinde, çıkrık ve baltanın yanına göndermiş bulunmaktadır. İnsanlar 21. Yüzyılda, özinisiyatife ve insanların ortak çabasına daha çok ağırlık veren, çok daha ademimerkeziyetçi bir örgütlenme biçimini aramaktadırlar ki, bunun adına kısaca kolektif örgütlenme diyebiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria pia: Önceden şimdiye bu coğrafyada kolektif örüntüler (yapı ya da örgüt ya da mücadele de tercih edilebilir ama bence örüntü) neleri dert edindi, nelere muhalefet etti, özellikle yayın alanında başkaca deneyimlerden söz edebilir miyiz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Gün zileli: Bildiğim kadarıyla yayın alanında bazı girişimler oldu daha önce. Bunlardan en bilineni Yazko’dur ama başarılı olamadı ve piyasa ilişkilerinin içinde dağılıp gitti. Kolektif bir örgütlenme (yayın alanında ya da başka alanlarda) başarılı olmak istiyorsa egemen ilişkilerin ve en önemlisi piyasa ilişkilerinin dışında örgütlenmelidir. Tamamen gönüllülüğe ve karşılıklı yardımlaşmaya dayalı bir örgütlenmeyle hakim kapitalist ilişkilere direnilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria pia: aklın kıvrımlarına zincirlenmiş cümleler aşkına, yk ve yayın konusunda benzeri muhalefet alanları bir okuyucu ve destekçi olarak sana ne katıyor Mahmut?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mahmut Çebi (Marmaris): Paranın dolaşımını denetleyebiliyorsan, muhalefetin dolaşımını da denetleyebilirsin.  Komplo teorilerinden bağımsız bakarak, diyebiliriz ki; nakitin kontrolü sistematik olarak haçlı seferleri sırasında başlamış ve bugüne kadar, bir bilim dalı şekline ulaşarak gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Para muhalefeti sevmez, muhalefet de (kısmen) parayı sevmez. En masum şekliyle, paraya angaje olmuş bir muhalefetin muhalif damarlarından çoğu kopmuş demektir. Bu bağlamda, piyasa şartlarından bağımsız bir yol çizebilen, ufku açık her aktivite bir umuttur.  Pembe panjurlu geleceğini, o panjurları satın almak yerine kendisi yapabilmeyi uman her düşünce, geleceği finansal kaygılardan uzak düşleyebilen her muhayyilenin umududur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yayın Kolektifi, fikrin finanstan bağımsız bir salgın haline gelebilmesi için atılmış bir adımdır. Aklın konstrüksiyonlarının bile parayla üretildiği bir çağda, aklı paradan, parayı akıldan çıkarmanın yolunu bulabilmenin tek çaresi de akıntıya kürek çekmektir. Çok mu zordur? Çok zordur. Zaten kolay olsaydı, ne sen bu soruyu sorardın, ne de ben cevap yazmak için uğraşırdım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Moria Pia: Dünyanın tüm ritimleri ile zıplaşan fasulyeler aşkına, YK’da olmak ya da bir kolektifte olmak ya da aslında onu olduran bir parça olmak birey olarak sana neler kattı, üretim sürecinden aklında kalan anılar var mı Şule?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şule ayaz: (Ankara) -Güzel soru, hele şu &#8220;zıplaşan fasulyeler&#8221; kısmı beni çokça zıplattı! <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  YK öncesi, kolektif denebilecek bir yapılanma içine girmiştim, ama ne çemberin içindeydim ne de dışında <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_sad.gif' alt=':(' class='wp-smiley' />  Çıkması planlanan dergi çıkamamış, fikri de sönümlenip gitmişti zamanla.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>YK ise çok ilginç bir şekilde, baştan itibaren çemberin içine çekti beni. Burada YK derken soyut bir oluşumdan bahsetmiş gibi oluyorum, doğrusu YK bireyleri; onların paylaşımları, düşünceleri, tavırları, bana/birbirlerine yaklaşımları vb&#8230;. Sürecin sonunda kitapların basılması ise, önceki deneyimimden dolayı, hiç beklemediğim bir sürprizdi <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  İşin ilginci, basılan altı kitaptan üçünün sürecine dahil olmuştum -doğuma eşlik etmiş cicianne benimsemesi <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> -</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ama üretim sürecindeki asıl ilginç/unutulmaz anım kolektifin Facebook&#8217;taki &#8220;Ahmet Şık&#8217;ın Kitabı Bende de Var&#8221; kampanyasına ait: Facebook ayarlarıma göre tüm bildirimler mail adresime geliyordu ve ben bunu kampanyanın başladığı günün gecesi fark edip 25 bin mail silmek zorunda kalmıştım <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tabii ki süreç tamamen toz pembe ilerlemiyor: Tartışmalar, gündemin getirdikleri, yapılması gereken ama yapılamayan işler&#8230; Ama silkinip devam edebilmek ne güzelmiş yahu! Yayın Kolektifi, her şeyi bir yana koyalım, devam edebilmeyi gösterdi/öğretti bana; yılmadan, kolektif olabilme bilinciyle, güzel paylaşımlara ve ürünlere&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düşüncelerimi dile getirme fırsatı (ve dürtüklemesi <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> ) yarattığı için Moria Pia&#8217;ya sonsuz teşekkürler&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Şayet dünyanın büyük bir değişime ihtiyacı olduğunu fark edersen, kendine en yakın dünya &#8220;sen&#8221; olursun&#8230; Oradan başla” diyor OSHO… YK sizin kapınızdan içeriye nasıl süzüldü?  Nasıl tanıştınız?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ASYA: (Mersin) Şayet dünyanın büyük bir değişime ihtiyacı olduğunu fark edersen, kendine en yakın dünya &#8220;sen&#8221; olursun&#8230; Oradan başla… Röportaja böyle başlamışsın ve ne de güzel denk düşmüş benim durumuma.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bana sorduğun sorunun cevabı çok kısa aslında; çok sevdiğim Ceren Cevahir ve Gün aracığıyla YK&#8217;yla tanıştım. Az biraz yazı yazan, hep okuyan ve kitaplarla ilgili türlü türlü işlere:) bulaşmak isteyen biri olarak bu çağrıyı hemen kabullendim ve böylece dahil oldum YK&#8217;ya. Ancak bazı sebeplerden ötürü şimdiye kadar pek etkinliğim olmadı. Bir süre önce yeniden bir redaksiyon ekibi oluşturulurken de bu ekipte yer almak istedim. Dosyaları bekliyorum merakla.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşarken, çalışmanın ve gündelik hengamenin dışında başka bir döngüye ortak olmak istedim, istiyorum. Değişime-dönüştürmeye kendi küçük yaşam alanımdan başlayınca “bir şeyler olacağını” hissediyor ve buna feci halde inanıyorum:)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Olabilecek güzel şeyler için,</p>
<p>umutla..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Yürüyen merdivenlerde tersine koşturanlar aşkına neresidir bu plazalar ve pataklıklar alanı? Ya da şöyle sorayım: Düzenli kitap okuyan ve  ilişkilerini, belki gündelik hayatlarını bu tür ilişkiler üzerinden kuran pek çok okuyucunun halen tam olarak algılayabildiği bir mesele değil “plazalar ve bataklıklar alanı” haline getirilen yayıncılık… bu tamlamayı biraz açabilir miyiz? Okuyucu artık sadece bir tüketici midir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sina Akyol (İzmir): “Yürüyen merdivenlerde tersine koşturan çocuklar aşkına” girişinizi çok sevdim; Yayın Kolektifi’nden geldiği belli olan harika bir soru, harika bir başlangıç!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı zamanda kitap-dergi okuru da olan yazar-çizer kesimi “sadece bir tüketici” değil elbet. Çünkü bu kesim işin farkında; birileri tarafından yanıltılmıyor, yanılıyorsa da kendi tercihi yanıltıyor kendisini. Yani sorun yok, ‘piyasa’yı biliyor; kendi dünya görüşü-kültürel birikimi-beğeni düzeyi çerçevesinde belli bir tercihte bulunuyor. Bu durumda kitap-dergi okuru da olan yazar-çizer kesimine dahil olanlar için “sadece tüketici” diyemeyiz. Yazarlıkları çizerlikleri olmayan ‘kitap kurtları’nı da bu kapsamda değerlendirmek gerek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ne var ki –özellikle genç kesimden-  pek çok kişi, ne okuması gerektiği konusunda son derecede kararsız. Çünkü bilgisiz. Bu kesimdeki insanların bir bölümü, ‘kitap eki’ veren gazeteleri alıyorsa, bir oranda şanslı sayılabilir. Çünkü okuyabilecekleri doğru-dürüst kitaplarla ilgili yazılar da yer alıyor bu eklerde. Ne var ki bu ekler de tavsadı zaman içinde. Hangi yayınevi daha çok ilan verirse, o yayınevinin kitapları inceleme yazılarına konu oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ‘kitap kurdu’ değilse, ‘kitap eki’ veren gazete de almıyorsa, ‘okur’lukla ilgisi zaten yoktur diyebiliriz. Fakat öyle değil; kitaplar, ‘piyasa’da, en fazla, bu ‘okur olmayan okur’ toplamı için basılıyor. Kitabın adı, kitabın kapağı belirleyici olabiliyor mesela. Hele ki o sıralarda, o kitaptan dönüştürülmüş bir televizyon dizisi yayınlanmaktaysa ekranda, kıyamet gibi satıyor kitap. Tabii bir de ‘polisiye’ler var. Ya da gizemci, fantastik yanı ağır basan kitaplar… Ya da ‘bilim-kurgu’lar, ‘best-seller’ler… Var oğlu var/var kızı var! Bir zamanlardı, otobüste filan kitap okuyan kişiye ‘kaliteli kişi’ diye bakardık. Şimdilerde otobüste-minibüste-trende-metroda-vapurda ‘kaliteli kişi’den geçilmiyor ortalık; oturarak ve hatta ayakta, ısrarla kitap okuyanlar var. Bugüne kadar bu aziz okurların ellerindeki kitaplardan hangisine göz ucuyla ‘sarktıysam’, yukarıda türlerini andığım kitapların kapaklarıyla selamlaştım! Bu tür okuyucu elbette “sadece bir tüketici”. Hal böyle olunca, “düzenli kitap okuyan ve ilişkilerini, belki gündelik hayatlarını bu tür ilişkiler üzerinden kuran pek çok okuyucunun”, “plazalar ve bataklıklar alanı haline getirilen yayıncılık”ı  anlamadığı görüşüne katılamıyorum. Tarif edilen türdeki okur bence anlıyor durumu, ama yapacak bir şeyi yok.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugüne kadar on dört kitabım yayımlandı. Bu kitaplardan bir kısmı, mütevazı fakat iddialı yayınevlerince basıldı (Tan Yayınları, Şiir Atı Yayıncılık, No 27 Yayıncılık, Mayıs Yayınları). Bir kısmını, katiyen mütevazı olmayan yayınevleri bastı (Harf Yayınları, Toroslu Kitaplığı). Bir tanesi, ‘merkez’deki fakat edebiyat tarihimiz içinde geleneği olan bir yayınevinden çıktı (Varlık Yayınları). Devamla: Bazılarını, ‘Plaza yayıncılığı’ yapan ‘merkez’deki bir yayınevi yayımladı (Yapı Kredi Yayıncılık). Bazıları ise, yine ‘merkez’de yer alan, bana göre son derecede saygın  -fakat özellikle son dönemde bazı yazarlarından para alarak kitap yayımladığı iddiası ve gerekçesiyle eleştirilen-  bir yayınevinden çıktı (Yasakmeyve-Komşu Yayıncılık). Bu kitaplardan hiçbiri çok satmayacaktı, satmadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu satırları boşuna yazmadım; zıplayıp şuraya geleceğim: “Plaza yayıncılığı”;  zarar etmemeye kararlı, hesaplarını buna göre yapmış, adımlarını bu hesaba göre atmakta olan yayınevlerinin yayıncılık anlayışlarını ve yayıncılık faaliyetlerini ifade eder. “Bataklık” ise; değerli bir kitabın dahi, sırf yazarının tanınmamış bir kişi olması gerekçesiyle reddedilmesinden (hatta dosyaya bile bakılmamasından) başlayıp ‘gelişen’ bir süreç anlamına gelir. Bu süreç; itiraz etmeyen, edilgin bir okur kitlesi yaratan, gerici, ‘her türden popüler’ kitabın yayımlandığı ve bu kitapların reklam faaliyetleriyle neredeyse ‘best-seller’ kılındıkları bir süreçtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendimden hareketle belirteyim: On dört kitabımın on dördü de, yayımlayan yayınevlerini zarara sokmuştur. Son kitabım şimdilerde ikinci baskı yaptı; bu ikinci baskı dahi, kitabı yayımlayan yayınevini kâra geçiremeyecektir. Bir bilgi daha: Yapı Kredi Bankası bünyesi içinde faaliyet göstermekte olan Yapı Kredi Yayıncılık, ilk zamanlarında, ‘başardığı’ zararını bankaya yansıtıyordu. Ama günün birinde adı geçen banka, adı geçen yayınevine dedi ki: “Şüphesiz ‘prestij’ katıyorsunuz bankamıza, teşekkür ederiz, fakat yıl sonunda kâra geçememişseniz, kapanırsınız, artık kendi yağınızla kavrulacaksınız!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar, ‘yayıncılık sektörü’nün somut gerçeklikleri. Peki, “Plaza yayıncılığı” yapan yayınevleri de dahil olmak üzere, zarar eden yayınevleri niye devam ediyorlar yayıncılığa? Kâr etmeyeceklerini bildikleri halde kendilerini zarara sokacak kitapları neden çekinmeden yayımlıyorlar? Kâr edecekleri kitaplar ile zararlarını karşılayacakları, böylece işi dengeleyecekleri için. Bir de, ille o işi yapmak istedikleri için. (Ya da YKY, İş Bankası, Doğan Yayıncılık örneklerinde olduğu gibi, yayıncılık da yapıyor olmanın getireceği ‘prestij’e ihtiyaç duyulduğu için.) Burada, tam da yeridir, şunu belirtmek gerekir: Yapı Kredi Yayıncılık, İş Bankası Yayınları, Doğan Yayıncılık, vb. için “Düşünce dünyamızı, kültürümüzü, sanatımızı belirlemek, muhalefet edilmesini engellemek gibi şeytanca misyonları nedeniyle…” türünden eleştiriler getirilir. Bu türden eleştirileri, 70’li yıllardaki “Küçük burjuva!” suçlamasına benzetirim. Bir insanı “küçük burjuva” olarak nitelemek, olsa olsa bir saptamada bulunmaktır. Oysa 70’li yıllarda bir saptama değil, bir ‘küfür’ idi “Küçük burjuva!” Yapı Kredi Yayıncılık, İş Bankası Yayınları, Doğan Yayıncılık, vb. gibi “plaza yayıncılığı” yapmakta olan yayınevlerinin en muhalif yazarlarımızdan kitaplar yayımladıklarını biliyoruz. Yalnızca bir örnek: Şanlı muhalefetini 80 yaşında da sürdürmekte olan Leyla Erbil’in son romanı “Kalan”, yazarın diğer kitapları gibi, İş Bankası Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Bir nokta daha: Örneğin ‘devlet’in bile  -“Dünya Klasikleri” mantığı çerçevesinde-  yayımlamaya cesaret edemediği nice değerli yapıtın Yapı Kredi Yayıncılık tarafından, “Kâzım Taşkent Dizisi” içinde yayımlandığını da unutmamak gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yayın Kolektifi, ‘kitaplar öneren yayıncılık’ anlayışını elbette sürdürmek isteyecektir. Sözünün ve ‘nazı’nın geçtiği yayınevlerine, ‘şanı şöhreti olmayan yazarlar’ önermekten elbette geri durmayacaktır. Ne Yayın Kolektifi, ne de bağlantı kurduğu yayınevleri, bu anlamda, “bataklık”ta “plaza yayıncılığı” yapan kuruluşlar değildir. Ancak Yayın Kolektifi’nin “Yazara telif ödenmemesine karşıyız. Telifin kitapla ödenmesine de karşıyız” biçimindeki çıkışını, ilk günden bu yana ‘gerçekçi’ bulmadığımı belirtmek zorundayım. Lütfen dikkat: Bu çıkışın doğruluğunu-haklılığını tartışmıyorum. Yalnızca şunu söylüyorum: Yayın Kolektifi’nin önerisiyle basılan kitapların ‘müthiş satacak’ kitaplar olmadığını, çünkü o kitapların bir tür ‘azınlık’a hitap eden, neredeyse yalnızca o ‘azınlık’ı ilgilendiren kitaplar olduğunu bilelim, diyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biraz da gülümseyelim diye, başıma gelen / başımdan geçen, beni hâlâ eğlendiren bir anı ile bitireyim: Yılını unuttum, Aralık ayıydı. Yapı Kredi Yayıncılık’ın büyük kentlerde açtığı, ‘satış noktası’ diye adlandırdığı, yalnızca YKY’nin yayımladığı kitapların satıldığı kitapçı dükkânları olduğunu herkes bilir. İşte İzmir’deki o ‘satış noktası’na gitmiş ve yüzde kırk indirimle kendi kitabımdan satın almak istediğimi söylemiştim görevli arkadaşa. Demişti ki bana: “Kitabınız yok satıyor şu günlerde. Bitti. Yayınevinden istedim, gelecek.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şaşırmıştım, “Niye yok satsın ki benim kitap?” diye sormuştum. Şöyle anlatmıştı: “Yılbaşı geliyor ya, herkes hediye alma derdinde. Şükür ki bazıları da hediye olarak kitap alıyor. Bu dükkâna gelenler, ‘Yılbaşı için hediye edeceğim bir kitap istiyorum, ama kalınca bir şey olsun’ diyor. Ben de kalın olan bütün kitapları çıkartıyorum. Sizinki de acayip gidiyor arada.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Benim kitap “Toplu Şiirler”di, 360 sayfaydı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sina Akyol</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: Martılardan, bölüşülüp yenilen simitten, hatta savaşlardan bile duygulanmayan lakin şu an aklımızı yasladığımız dağlardan bile eski diye geçti ilk aklımdan… sence kitap nedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Ayzer (Malatya): bu aralar, epeydir, nereye koyacağımı, nasıl düzenleyeceğimi</p>
<p>bilemediğim bir şeydir.. Aklıma gelense ruhun vücut bulmasıdır belki.. &#8220;ol&#8221; denmesidir her bircümleye.. &#8220;ol&#8221;an dır..</p>
<p>kapağını açmak bir mezarı açmak gibidir belki de.. sanki her kitapta herkesler ölmüştür.. anlatmaktadırlar ama içeriden içeri.. toprak altına gömülmüştür de zamanında.. &#8220;görülmüştür&#8221; de..</p>
<p>kitap..</p>
<p>ki illaki kapağı olan bir şeydir işte.. : )</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Moria Pia: dağlar gibi yalnızlık ne güzel bir hiç diyor ece ayhan kapalı karşı şiirinde,  bu kadar birbirlerinden uzak mesafelerden bir araya gelmiş bir insan grubu ile kolektif işler yürütmek ya da yürümekte olan işleri görmek  onlara destek olmak sana ne ifade ediyor?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mîraz RuspÎ (Diyarbakır): Bir mecburiyeti ifade ediyor. Aile, aşiret, cemaat, mahalleli Kolektif ağlarında doğup büyüdüm. Tüm bu dayanışma ağları devlete ve kapitalizme karşı bizi korurken ‘ben’i öldürüyordu. Kapitalizm kolektif yapılarımızın açığını iyi gördü bireysel özgürlük şiarına demokrasi yalanına eklemleyerek yeni düzeni inşa etti. Bu arada paraya ve itaate dayalı yeni dayanışma ağı yarattı. Aile, cemaat, mahalle, aşiret kolektiflerinin dayanıştığı her şeyi para ve itaat karşılığı yerine getiriyor; annemiz yerine kreşler para karşılığı çocuğumuza bakıyor, Belirli bir bağış karşılığı kurbanımızı kesenler var, para karşılığı yaşlılara bakan huzurevleri var, para karşılığı komşumuzun yerine evimize istediğimiz yemeği getiren lokantalar var. itaat karşılığı bize yeşil kart dağıtan kurumlar Ayrıca paran varsa ve toplumsal olaylara karışmıyorsan istediğin kadar birey olabiliyorsun. Para kazanmak içinse birilerini sömürmeli ya da bir işyerinde canın çıkana kadar çalışmayı kabule etmelisin. Kolektivite bana bir mecburiyeti ifade ediyor. Yeni düzene karşı gelmek için bu günü ve yaşam biçimimizi bireyi önemseyen değer veren ve paraya dayanmayan yeni dayanışma ağlarını kurmak yada bu dayanışma ağlarında yer almak zorunda hissediyorum. Sorunun neden kolektif yayın kısmına gelince çünkü aklın yolu bir paranın baskın geldiği yayın sultasına karşı bir şeyler yapmak gerekiyordu. İşte bu gerekliliği hissedenler bir araya gelmeyi başardılar. Başlangıçta geçici bir heves kısa sürede dağılacak bir topluluk gibi görünse de işte görüyorsunuz bir yılın ardından yayınladığı kitaplarla yayın kolektifi dimdik ayakta.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F16%2Fyayin-kolektifi-ve-askina-sohbet%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-ve-askina-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yayın Kolektifi Üzerine: &#8220;Kim Korkar Hain Piyasadan&#8221; Ceren Cevahir Gündoğan&#8217;ın Gün Zileli ile Röportajı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 14:35:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yayın Kolektifi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4617</guid>
		<description><![CDATA[Yayın Kolektifi Üzerine Röportaj:     Kim Korkar Hain Piyasadan!       Ceren Cevahir Gündoğan: Yaklaşık bir yıl önce kurulan Yayın Kolektifi&#8217;nin temel metnini biliyorum ama bu işe girişirken neyin amaçlandığını bir kere de senden dinleyebilir miyiz?   Gün Zileli: 13 Ocak 2011&#8242;de bir araya gelen sekiz arkadaş olarak, bir çağrı metni kaleme almıştık. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Yayın Kolektifi Üzerine Röportaj:</span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><strong>Kim Korkar Hain Piyasadan!</strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;"> </span></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Ceren Cevahir Gündoğan</span></strong><strong>: Yaklaşık bir yıl önce kurulan Yayın Kolektifi&#8217;nin temel metnini biliyorum ama bu işe girişirken neyin amaçlandığını bir kere de senden dinleyebilir miyiz? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Gün Zileli:</span> 13 Ocak 2011&#8242;de bir araya gelen sekiz arkadaş olarak, bir çağrı metni kaleme almıştık. Yayın Kolektifi, bu çağrı metniyle başladı. Elbette esas olarak da internette ve sanal alanda&#8230; Türkiye&#8217;nin çeşitli yerlerinden, Avrupa ve Amerika&#8217;dan çağrıya 200 kadar arkadaş yanıt verdi. Ağırlıklı olarak, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Mersin gibi iller başta geliyordu. Çağrı metnindeki temel noktalar, daha sonra Yayın Kolektifi&#8217;nin temel metni olarak kabul edildi. Yayın Kolektifi&#8217;nin amacı şuydu: Yayın, özellikle kitap yayını alanı, piyasa ilişkilerinin belirlediği bir plazalar ve bataklıklar alanına dönüşmüştü. Dolayısıyla edebiyat alanında ve diğer alanlarda nitelikli eserler geri plana itiliyor, esas belirleyici olarak <strong>satış<em> </em></strong>ön plana çıkıyordu. Çok sayıda yetenekli yazar ve şair, yapıtlarını bastıracak yayınevi bulamıyorlardı. Hatta yayınevleri bu eserleri daha kapıdan geri çeviriyordu. Çünkü isimleri tanınmış değildi, satış şansı azdı, çoksatanlar listesine girmeleri imkânsızdı. Bu durum, aslında yetenekli insanların kendilerini ifade edememelerinin ötesinde, büyük bir kültürel çöküşe işaret etmekteydi. İşte Yayın Kolektifi, bu çöküşe karşı durabilmek amacıyla ortaya çıktı. Bunun koşulu, piyasa ilişkilerine meydan okumaya cesaret etmekti. Yani Yayın Kolektifi, piyasanın ya da satış reflekslerinin kenara ittiği yazarlara ve eserlere sahip çıkacak, onları satış açısından değil, eserlerinin gerçek niteliği açısından değerlendirecekti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG: </span></strong><strong>Hangi kadroyla, hangi olanaklarla yapılacak bu? Yani bu eserlerin değerlendirilmesi de bir mesaiye, dolayısıyla paraya bağlı değil mi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Bu noktada paraya karşı gönüllülük esasını kendimize temel aldık. Yani senin sözünü ettiğin mesai, bu amaçları benimseyen insanların gönüllü çalışmalarıyla sağlanacaktı. Bunun için temel slogan olarak “&#8217;Bir El Ver”i benimsedik. Elbette bu el verecek insanlar da yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmak zorundaydılar ama pekâla boş zamanlarının bir kısmını böyle bir çalışmaya ayırabilirlerdi, nitekim ayırdılar da.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong> <strong>Peki ne gibi mesailer bunlar, sadece eserlerin okunup değerlendirilmesi mi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> En başta bu elbette. Bunun için, böyle bir değerlendirme yapabilecek ve aynı zamanda buna gönüllü olan arkadaşlardan bir redaksiyon grubu oluşturduk, yirminin üzerinde arkadaşın katılımıyla. Bu arkadaşların bir kısmı, kendileri de yazar olan ya da zaten editörlük işi yapan arkadaşlardı. Ama sadece bu değil. Bunun yanı sıra, seçilen kitabın basılması için teknik arkadaşlardan da yardım aldık. Bu arkadaşlar Yayın Kolektifi&#8217;nin seçtiği kitabın dizgisini ve kapağını yapıyorlardı. Genel grubumuzun beğenisini kazanan kapaklar benimseniyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Yani bir yayınevi mi Yayın Kolektifi, kitap mı basıyor?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Aslında ilk başta bir yayınevi tasarlamıştık, fakat kısa sürede anladık ki, eğer bu yayınevi işine girecek olursak para ve piyasa ilişkileri bizi kısa sürede kendi anaforuna çekecek ve demin belirttiğim temel ilkelerimizi rafa kaldırmak zorunda kalacaktık. Bu yüzden, bir yayınevi olmaktan vazgeçtik. Bunun yerine, seçtiğimiz kitapları bastırabilmek için çeşitli yayınevleriyle temasa geçmeyi, bu kitapları onlara önermeyi tercih ettik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG</span></strong><strong>: Her yayınevi piyasa ilişkilerine tabi olmak zorunda mı?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Eğer matbaada yayınlıyorsa, evet. Fakat bu noktada yayınevleri arasında da bir ayrım yapmak lazım. Plazalar dediğimiz büyük yayınevleri tamamen piyasa ilişkilerine tabidirler ve onları var edip yükselten piyasadır. Ama bir de bataklıkta çırpınan, batmakla batmamak arasında gidip gelen küçük yayınevleri vardır. Aslında piyasa ve para ilişkileri bu yayınevlerini tehdit etmektedir. Ama onlar da ister istemez piyasa ilişkilerine şu veya bu ölçüde tabi olmak zorundadır. Yayın Kolektifi, bu yayınevlerini dost görür ve onlarla işbirliğinden yanadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Yayın Kolektifi&#8217;nin seçtiği kitapları bu tür yayınevleri mi basıyor? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span><strong> </strong>Evet… Bu yayınevlerinden bir kısmı zaten Yayın Kolektifi&#8217;nin içindedir. Bizim önerdiğimiz kitapları benimserlerse basarlar. Örneğin bu yıl içinde Yayın Kolektifi&#8217;nin seçtiği 6 kitap Kibele Yayınları tarafından basılmıştır. Bir kitap ise, Yayın Kolektifi ile Kaos Yayınları&#8217;nın basım masraflarını ortak karşılanmasıyla basılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG</span></strong><strong>: Basılan kitaplardan bahseder misin?</strong></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;"> </span></strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ</span>: Nesrin Kültür Kiraz&#8217;ın <em>İmlâsız Bahçe Şiirleri</em> adlı şiir kitabı, gerçekten şiir dünyasında kalıcı bir yer tutacaktır. Hülya Tarman&#8217;ın <em>Peşime Verdi</em> kitabı, şiddete içeriden bakan, ağırlıklı olarak röportajlardan oluşan sosyolojik bir araştırmadır. Kürt meselesine bir başka pencere açmakta ve çocuk gerillalar sorununa bağımsız bir bakış getirmektedir. Can Başkent&#8217;in <em>Türler ve Cinsler</em> kitabı da feminizmden, anarşizmden vicdani redden, eşcinselliğe, vejateryanlığa kadar günümüzün yeni toplumsal uyanış hareketlerini özgün bir şekilde ele almaktadır. Keza, Ali Rıza Gelirli&#8217;nin <em>Efendisiz Demokrasi</em> adlı kitabı da böylesi bir toplumsal arayışın sorunlarına cesaretle eğilen bir kitaptır. Aynı türden bir başka kitap da Sedat Eroğlu&#8217;nun <em>Komün Bilgeliği</em>&#8216;dir ki, Eroğlu kitabında toplumsal arayışları bir gelecek toplum projesi şeklinde ortaya koymaktadır. Edebiyat alanında Nesrin Kültür Kiraz&#8217;ın şiir kitabının yanı sıra bir de Ali Murat İrat&#8217;ın <em>Yitik</em> romanı vardır. Yitik, bu topraklarda yaşayan Yezidi halkının iç ilişkilerini ve geleneklerini edebi bir tatla anlatan güzel bir romandır. Kaos Yayınları ile ortak basılan Abel Paz&#8217;ın <em>Halk Silahlanınca</em> kitabı aslında 1996 yılında 1. baskısını yapmıştı ve baskısı tükenmişti. 1936-39 İspanya Devrimi&#8217;ni  ve Durruti&#8217;nin hayatını konu alan bu kitap özellikle anarşist çevrelerde çok aranan bir kitaptı. Şu anda, Yayın Kolektifi’nin benimsediği, ancak basılmamış iki kitap daha vardır. Bu kitapların da 2012 yılının ilk yarısında basılacağını umuyorum. Bunlardan beri, benim çevirdiğim, Margarete Buber Neumann’ın <em>İki Diktatörlük altında-Stalin ve Hitler’in Mahkûmu </em>adlı anı kitabıdır; diğeri ise Mustafa Yılmaz’ın doğrudan Rusçadan çevirdiği, zamanında tanınan ama süreç içinde unutulmuş ya da unutturulmuş Rus mizah yazarı Arkadi Averçenko’nun <em>Leninname’</em>sidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Biraz da Yayın Kolektifi&#8217;nin çalışma tarzından söz eder misin, esas olarak sanal alanda faaliyet gösterildiğini söylemiştin. </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Evet, tüm bu işlerin yapılabilmesi için bir araya gelmek hem imkânsız hem de gereksiz. Yayın Kolektifi ile sitesi (<a href="http://www.yayinkolektifi.com/" target="_blank">www.yayinkolektifi.com</a>) aracılığıyla bağ kuran yazarlar, dosyalarını orada belirtilen mail adresine gönderirler. Bir arkadaş, dosyaların redaksiyon grubuna ulaştırılmasından sorumludur. Yazarın ya da çevirmenin adını çıkarttıktan sonra redaksiyon mail grubuna gönderir. Redaksiyon grubundan en az üç arkadaşın dosyayı alıp incelemesi gerekir, tabii ki gönüllü olarak&#8230; Bu üç arkadaşın verdikleri raporlara göre (en geç üç ay içinde) dosya benimsenir ya da benimsenmez. Benimsenmesi için en az iki olumlu rapor alması gerekir. Dosya benimsendikten sonra çeşitli yayınevlerine Yayın Kolektifi&#8217;nin önerisi olarak götürülür. Kibele Yayınları örneğinde olduğu gibi, eğer kitabın basılması yayınevi tarafından benimsenmişse bu sefer teknik arkadaşlar devreye girer, yine gönüllü olarak ve yayınevinin standartlarına uygun bir şekilde sayfa düzenini yaparlar ve kapağı dizayn ederler. Kapak genel grupta ve yayınevi tarafından benimsenirse artık yayınevi basım aşamasına geçer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG: </span></strong><strong>Bu noktada bitiyor mu Yayın Kolektifi&#8217;nin işlevi?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ:</span> Hayır, bundan sonraki aşama kitabın Yayın Kolektifi üyeleri tarafından satın alınması ve elden satılmasıdır. En azından 300 kitap satılabilirse yayınevi maliyetini çıkartmış olur. Tabii şöyle bir işlevimiz de var: Kitabın incelenme aşamasında redaksiyon işi, hatta editörlük, sayfa düzeni ve kapak tasarımı arkadaşlarımız tarafından gönüllü yapıldığı için yayınevinin kitap basım maliyetini düşürmüş oluyoruz. Dolayısıyla yayınevinin kitaba koyduğu fiyatı da daha düşük düzeyde tutması için ısrar etme şansımız var. İşte bu da piyasayla bir mücadele. Bunun ötesinde yüzde 50&#8242;ye varan bir indirimle kitapları arkadaşlara ulaştırıyoruz ki kitap okuyucuya ucuz bir şekilde ulaşsın. Gerçi bu alanda pek başarılı olduğumuz söylenemez bu güne kadar. Bir de son olarak kardeş yayınlarla dayanışma yoluyla yani para ödemeksizin Yayın Kolektifi&#8217;nin ilanlarını yayınlama işi var ki, bu güne kadar <em>Birikim</em>, <em>Yeni Harman</em>, <em>Yaba</em>, <em>Mahsus Mahal</em> dergileri ve <em>Birgün</em> gazetesi bu dayanışmayı göstermişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG</span></strong>: <strong>Sanal alandaki işleyişi anlattın. Peki kararların alınması da yine sanal alanda mı oluyor?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">GZ</span>: Hem evet hem hayır <img src='http://www.gunzileli.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  Genel haberleşme grubunda kendiliğinden bir onay ortamı doğuyor zaten. Ama bunun ötesinde bir de sanal ortam dışında ihtiyaç duyulduğu zaman yapılan Genel Katılımcılar toplantısı var ki, bu toplantı esas belirleyici kararları alır ve katılmak isteyen herkese açıktır. Örneğin bu yıl içinde, şimdi toplamını hatırlamıyorum ama sanırım 10&#8242;a yakın toplantı yapıldı. Bu toplantıların kararları genel gruba duyurulduğu gibi, sitemizde ve facebook sayfamızda duyurulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">CCG:</span></strong><strong> Peki, Yayın Kolektifi&#8217;nin geleceğine ilişkin söyleyeceğin bir şey var mı?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu ay yapılan genel katılımcılar toplantısında, dijital yayın yapan bir yayınevi kurma tasarısı ortaya atıldı ve benimsendi. Ancak bu nokta genel grupta halen tartışılmaktadır. Dijital kitap basımına girersek bunun bizi piyasa ve para anaforuna çekmeyeceği konuşuldu toplantıda. Çünkü dijital kitap sadece ihtiyaca göre basılır. Mesela bir kitap 100 adet bile basılabilir. Bu 100 adet kitap alıcısına kolayca ulaştırılabilir ve maliyetini çıkartır. Dolayısıyla reklam vesaire giderler gibi yayınevlerini çok yoran masraflardan kaçınmış oluruz. Yani dijital kitap basımı, bana öyle geliyor ki, değişim değeri değil, kullanım değeri üretmek gibi bir şeydir. Ve gönüllülüğe dayanan kolektif  bir yayın kuruluşu için oldukça elverişli görünüyor. Ama tabii ki tartışıyoruz ve her şey pratikte görülür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>25 Aralık 2011i
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F16%2Fyayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/yayin-kolektifi-uzerine-kim-korkar-hain-piyasadan-ceren-cevahir-gundoganin-gun-zileli-ile-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hrant Dink Cinayeti :    Gözlerimin İçine Bakın, Ne Demek İstediğimi Anlarsınız…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 10:42:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4612</guid>
		<description><![CDATA[Sergey Kirov, Bolşevik Partisi’nin Leningrad şefiydi. Popüler bir liderdi. Muhaliflere karşı mücadelesinde Stalin’in yanında yer almasına rağmen, onun muhalefete karşı sertlik politikasından rahatsızdı. Büyük Temizlikler sırasında intihar eden Parti şeflerinden Orjonikidze’nin yakın arkadaşıydı. 1934 yılında yapılan ünlü “Muzafferler Kongresi”nde Stalin 292 aleyhte oy alırken, Kirov’a sadece 3 aleyhte oy çıkmıştı. Stalinist kanattaki birçok Parti üyesi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Sergey Kirov, Bolşevik Partisi’nin Leningrad şefiydi. Popüler bir liderdi. Muhaliflere karşı mücadelesinde Stalin’in yanında yer almasına rağmen, onun muhalefete karşı sertlik politikasından rahatsızdı. Büyük Temizlikler sırasında intihar eden Parti şeflerinden Orjonikidze’nin yakın arkadaşıydı. 1934 yılında yapılan ünlü “Muzafferler Kongresi”nde Stalin 292 aleyhte oy alırken, Kirov’a sadece 3 aleyhte oy çıkmıştı. Stalinist kanattaki birçok Parti üyesi, onun Stalin’e karşı bir alternatif olduğunu düşünüyordu.</p>
<p>1934 yılının 1 Aralık günü, Sergey Kirov, Smolny Enstitüsü’ndeki bürosundan çıkmış, koridorda yürürken, Leonid Nikolaev adlı biri tarafından ensesinden vurularak öldürüldü. Nikolaev partiden atılmış biriydi ve “Troçkist” olduğu iddia edildi. Nikolaev’in Parti’den atıldığı ve geçim sıkıntısı içinde olduğu doğruydu, ancak Troçkist olduğuna ilişkin hiçbir delil yoktu. Sonradan anlaşıldığına göre, Nikolaev, Kirov’u öldürmek için Ekim 1934’de de bir girişimde bulunmuş, üzerinde silahıyla birlikte yakalanmıştı. Fakat, son derece ilginçtir ki, serbest bırakıldığı gibi, silahı da kendisine iade edilmişti. Nikolaev, ikinci teşebbüsünde Kirov’u aynı silahla vurmuştu.</p>
<p>Yine eski NKVD görevlilerinden Orlov’un anlattıklarına ve Kruşçev dönemindeki komisyon araştırmalarına göre, cinayetten hemen önce Kirov’u koruyan dört NKVD görevlisi görevden alınmıştı. Kirov öldürüldüğünde yanında bulunan NKVD koruma şefi Borisov, cinayetten bir gün sonra, 2 Aralık 1934’de, bir trafik kazasında öldü. Kirov’u vuran Nikolaev ise alelacele yargılandıktan sonra Aralık ayı sonunda kurşuna dizildi.</p>
<p>Kirov’un öldürüldüğü sırada Smolny Enstitüsü’nde görevli bulunan bütün NKVD görevlileri tutuklandı, kamplarda tutuldu ve daha sonra, 1937’deki Büyük Temizlik sırasında bunların hepsi kurşuna dizildi. Kirov öldürüldüğünde NKVD şefi olan Yagoda da tutuklandı, işkenceden geçirildi ve öldürüldü. Nikolaev’in karısı dahil bütün yakın akrabaları içeri alındı, sürgüne yollandı ve bir kısmı öldürüldü. Böylece Kirov cinayetiyle ilgili bilgisi olabilecek hiç kimsenin konuşması ihtimali kalmadı. Cinayetin, Stalin’in emriyle Yagoda tarafından işlendiğine ilişkin güçlü kuşku ve iddialar vardı, ancak hiçbir zaman somut delillerle kanıtlanamadı.</p>
<p>Kirov’un öldürülmesi, Stalin’in, muhalefete ve Parti içindeki potansiyel muhaliflerine karşı saldırıya geçmesinin gerekçesini oluşturdu. Stalin ve NKVD tarafından cinayetin aslında “Troçkist-Buharinist Terör örgütü” tarafından işlendiği ileri sürüldü. Büyük Temizlikler sırasında bu konuda hiçbir gerçek ve somut delil ileri sürülemese de ülkedeki tüm kötülükler ve “sabotajlar”, aslında olmayan bu muhayyel örgütün üzerine yıkıldı. Milyonlarca insan bu örgütün üyesi olmakla suçlanıp öldürüldü ya da toplama kamplarına gönderildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hrant Dink, 19 Ocak 2007 tarihinde, başyazarlığını yaptığı <em>Agos </em>gazetesinin hemen yanındaki bankadan, gazete bürosuna dönmek için çıkarken, Ogün Samast adlı bir tetikçi tarafından ensesinden vuruldu. Samast ve yakın ilişkisi olduğu anlaşılan birkaç kişi tutuklandı.</p>
<p>Ne var ki, dava sürecinde açıkça ortaya çıktığı gibi, Hrant Dink’in vurulacağı, hatta kim tarafından vurulacağı, polis birimleri, emniyet müdürlükleri, valilikler, jandarma, MİT vb. gibi muhtelif devlet organları, yani kısacağı Devlet tarafından bilindiği halde Hrant Dink’in korunması ve katillerin engellenmesi yönünde hiçbir önlem alınmamıştı. Kısacası, cinayet devletin gözetimi altında işlenmişti.</p>
<p>Ogün Samast ve birkaç arkadaşı beş yıl boyunca yargılandılar. Hrant Dink’in arkadaşları ve avukatları, katillerin devlet içindeki azmettiricilerini, ilişkilerini, cinayeti örgütleyen devlet ve polis görevlilerini ortaya çıkartmak için beş yıl boyunca büyük çaba gösterdiler. Buna karşılık, Hrant Dink davasının savcıları ve mahkeme de, cinayeti sadece yargılananlarla kısıtlı tutmak için büyük çaba gösterdi. Örneğin, “Ergenekon” davası, “çeşitli bağlantıları bulmak” adına azami ölçüde genişletilir ve bu davaya, hükümete muhalif herkes sokulurken, Hrant Dink davası, çok bilinçli bir çabayla, sadece yargılananlarla kısıtlı tutuldu, ayan beyan ortaya çıkan bağlantılara gidilmesi bizzat mahkemenin kararlarıyla engellendi.</p>
<p>“Ergenekon davası” öylesine genişletildi ki, Hrant Dink cinayetinin polis ve devlet organları içindeki bağlantılarını araştıran Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi araştırıcı-gazeteciler bile “Ergenekon örgütünün” üyesi olmaktan hapse atıldı ve bir yıldır içerdeler. Hrant Dink davasının savcısı ve mahkeme, avukatlar tarafından önlerine getirilen somut delillerin araştırılması talebini reddederken, savcı, bundan birkaç ay önce, Hrant Dink davasıyla “Ergenekon örgütü”nü bağlamaya kalkıştı.</p>
<p>“Ergenekon davası”nın, Hrank Dink cinayetinden kısa süre sonra başlatılmış olması dikkat çekici. “Ergenekon örgütü” davasına, gerçekten de Ermeni düşmanı olan ve Hrant Dink’in yargılandığı davaya gelip izleyerek sanki ona gözdağı vermeye çalışan Veli Küçük gibi unsurların katılmasıyla dikkatler “Ergenekon örgütü”ne ve yargılamalarına çekildi. İktidar, başta ulusalcı unsurlar olmak üzere, adım adım içeri atacağı tüm muhaliflerini tutuklamak için “Ergenekon” adlı muhayyel bir örgüt yarattı ve Hrant Dink cinayetinin yarattığı atmosferden, muhaliflerini uzun sürelerle içerde tutmak amacıyla yararlandı.</p>
<p>Ama bu arada da Hrant Dink’in gerçek katillerini ve bu cinayeti örgütleyen devlet organlarını gizlemek için elinden geleni yaptı.</p>
<p>Soru: Hrant Dink’i gerçekte kim öldürttü?</p>
<p>Cevap: Kirov cinayeti ile ilgili yazılanlara bakın.</p>
<p>Soru: Ne demek istiyorsun?</p>
<p>Cevap: Gözlerimin içine bakın, ne demek istediğimi anlarsınız…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>16 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F16%2Fhrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/16/hrant-dink-cinayeti-gozlerimin-icine-bakin-ne-demek-istedigimi-anlarsiniz%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>84</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKp-Devlet Rejimine Karşı Yürüyoruz</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/15/akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/15/akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2012 19:59:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4608</guid>
		<description><![CDATA[“Hrant’ın Arkadaşları”nın desteğinize ihtiyacı var&#8230;   Hrant Dink’i yok ettikleri günden bu yana tam beş yıl geçti. Beş yıl önce onu yüz binler İstanbul caddelerinde akarak, milyonlar ağlayarak uğurladı. Beşinci yılında o büyük dayanışmayı, o sessiz çığlığı, o çok büyük anlam taşıyan demokratik çıkışı tekrarlamak dileği ve umudundayız. Beş yıl boyunca cinayetin yargılanma sürecini hepimiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: large;">“Hrant’ın Arkadaşları”nın desteğinize ihtiyacı var&#8230;</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;"> </span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Hrant Dink’i yok ettikleri günden bu yana tam beş yıl geçti. Beş yıl önce onu yüz binler İstanbul caddelerinde akarak, milyonlar ağlayarak uğurladı.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Beşinci yılında o büyük dayanışmayı, o sessiz çığlığı, o çok büyük anlam taşıyan demokratik çıkışı tekrarlamak dileği ve umudundayız.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Beş yıl boyunca cinayetin yargılanma sürecini hepimiz içimiz burkularak, öfkelenerek, isyan ederek izledik. Karşımıza üç beş tetikçi çıkardılar ve bununla yetinmemizi istediler.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">O yüzden <strong>19 Ocak 2012 Perşembe</strong> günü Hrant Dink’i olabildiğince büyük bir kitlenin katılımıyla anmak daha da bir anlam ve önem kazanıyor.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Ama bunu olabildiğince geniş kesimlere duyurmakta ve katılımlarını özendirmekte sizin yardımınıza, desteğinize şiddetle ihtiyacımız var. Katkılarınız olmadan bunu başaramayız.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">19 Ocak Perşembe günü saat tam 13’de Taksim Meydanının Elmadağ’a olan yönünde toplanacağız ve AGOS’un önüne yürüyeceğiz.</span></p>
<p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Slogan yok. Örgütsel flama, bayrak yok. Bu sessiz bir çığlık.</span></strong></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Önümüzdeki Pazartesi, Salı ve Çarşamba boyunca ulaşabildiğiniz herkese, üyesi olduğunuz her maiel grubuna, meslek örgütüne, STK’yabu çağrıyı duyurmakta bize omuz verin.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">19 Ocak günü kendinizin de o yürüyüş kolunda  saf tutun.</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Şimdiden teşekkürler&#8230;</span></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;">Hrant’ın Arkadaşları</span></strong></p>
<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: medium;"> </span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F15%2Fakp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/15/akp-devlet-rejimine-karsi-yuruyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atilla Fikri Ergun: AKP Müslümanları &#8216;dolandırmış&#8217;tır</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 19:30:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4599</guid>
		<description><![CDATA[  &#160; İslamcı yazar Atilla Fikri Ergun gündemi BirGün’e değerlendirdiErgun, Türkiye’de bugün adına “yeni” denen her şeyin aslında eskisinin devamı olduğunu, Türkiye’nin “model ülke” olarak değil, ancak “modern sömürge” olarak nitelendirebileceğini söylüyor.   Ergun’a göre, Türkiye’de Okyanus ötesi eksenli Teo-Faşist ve Teo-Kapitalist NATO’cu İslamcılık söz konusu. İslamcı kesimi yakından tanıyan bir isimsiniz, AKP iktidarıyla birlikte İslamcı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.birgun.net/phpcounter/?name=phpcounter" target="_blank"><img src="http://www.birgun.net/phpcounter/hit.php?name=phpcounter&amp;Referer=http%3A//sn124w.snt124.mail.live.com/mail/InboxLight.aspx%3Fn%3D1280885939" alt="" width="0" height="0" border="0" /></a></p>
<div>
<div id="hd">
<div id="hat"><a name="top"></a></div>
</div>
<div id="navLeft">
<div>
<div>
<div>
<div>
<table width="100%" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td align="left" valign="top" width="664">
<div>
<table width="664" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="middle">
<table width="664" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="top">
<div id="articleView">
<h2></h2>
<div id="byLine">
<div id="articleOptions">
<ul>
<li><a href="http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1326361867&amp;day=12&amp;month=01&amp;year=2012#textsmaller" rel="nofollow"> </a><a title="" href="http://www.birgun.net/politics/1326362151.jpg" rel="shadowbox[Vacation]"><img src="http://www.birgun.net/politics/1326362151.jpg" alt="" width="300" hspace="10" vspace="10" /></a></li>
</ul>
</div>
</div>
</div>
<div id="storyBody">
<p>&nbsp;</p>
<div>İslamcı yazar Atilla Fikri Ergun gündemi BirGün’e değerlendirdiErgun, Türkiye’de bugün adına “yeni” denen her şeyin aslında eskisinin devamı olduğunu, Türkiye’nin “model ülke” olarak değil, ancak “modern sömürge” olarak nitelendirebileceğini söylüyor.   Ergun’a göre, Türkiye’de Okyanus ötesi eksenli Teo-Faşist ve Teo-Kapitalist NATO’cu İslamcılık söz konusu.<br />
<strong><br />
İslamcı kesimi yakından tanıyan bir isimsiniz, AKP iktidarıyla birlikte İslamcı kesimde ne gibi bir değişim göze çarpıyor? Gelişmeler olumlu mu, olumsuz mu?</strong><br />
Öncelikle bugün kendilerini “İslamcı” olarak nitelendirenlerin 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ilk nesil İslamcılarla, dolayısıyla İslamcılık düşüncesiyle uzaktan yakında bir ilgilerinin olmadığını belirtmemiz lazım. Elbette bunun niçin böyle olduğunu izah etmemiz gerekir. Birincisi, ikinci ve üçüncü neslin adalet, eşitlik ve özgürlük ekseninde bugüne kadar kendine özgü bir insan ve toplum modeli ortaya koyduğuna şahit olabilmiş değiliz. Manevî-ahlakî kaygısı olmayan, siyasetini Emevilerden devşirmiş, muhafazakâr modernleşme ideolojisini benimsemiş, ekonomi-politiğini de kapitalizmden almış bir düşüncenin topluma vereceği hiçbir şey yok. Bir başka ifadeyle muhafazakâr modernleşme ideolojisinin taşıyıcılığını ve sözcülüğünü yapan ikinci ve üçüncü neslin halka servet ve iktidar-perestlikten öte empoze edebileceği bir şey kalmadı. İkincisi, biraz önce vurguladığım nedenlerden ötürü Türkiye’de “İslamcılık” ve “İslâmî Hareket” aslında birer “mit”ten ibaret. İkinci ve üçüncü neslin sahip olduğu düşünce ve ortaya koyduğu pratikler İslamcılık olmadığı gibi, bu ülkede hiçbir zaman gerçek anlamda bir İslâmî Hareket de var olmadı.</div>
<div>Verili dünyayı aşamayan ve gücü -servet ve iktidarı-  esas alan ikinci ve üçüncü nesil, Kur’an’a ve Peygamber’in Sünnet’ine ihanet ederek İslam’ın aslî kaynaklarından fiilen Teo-Faşizm ve Teo-Kapitalizm çıkardı. Deyim yerindeyse zorbalığın, ayrımcılığın ve yemlenmenin ilâhiyâtı, ikinci ve üçüncü nesilde mücessem hale geldi. Oysa tarih boyunca güce dayalı düşüncelerin tümü zulmedici olmuştur. İslâmî düşünce ve dünya görüşünün temel ilkesi ise ahlakîliktir ve bu ilke, herkes için adaleti gerekli kılar. Aynı şekilde ayrımcılığı reddetmeyen bir düşüncenin İslâmî olması ve devrimci karakter taşıması da söz konusu değil.</div>
<div><strong>AKP iktidarındaki Türkiye’yi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ya da şöyle sorayım: Yeni dönemi nasıl okumak gerekir?</strong><br />
“Yeni dönem”in üzerinde ısrarla durmak gerekir diye düşünüyorum. Bu ülkede “yeni” denen her şey aslında eskisinin devamı. “Yeni dönem”, “yeni iktidar eliti”, “yeni dış politika”, “yeni zengin sınıf”, “yeni anayasa” vs. “Yeni dönem”de Türkiye, tıpkı eskiden olduğu gibi her yönden küresel hegemonyanın müttefiki. “Yeni iktidar eliti” de tıpkı öncekiler gibi kendi tarihine, kültürüne ve coğrafyasına ihanet etmekle meşgul. Dolayısıyla bu coğrafyaya sokulan tek hançer İsrail değil. ABD’nin müttefiki ve stratejik ortağı olan -bazıları Türkiye’nin stratejik ortak değil, taktik ortak olduğunu söylüyorlar-  AB’nin nikâhına almayı reddettiği Türkiye’yi de bu kategoride ele almak gerekir. Hiç şüphesiz Türkiye “model ülke” değil, “model sömürge”.</div>
<div>İçeride de durum farksız. “Yeni iktidar eliti”, dışarıda olduğu gibi içeride de Teo-Politik zeminde hareket ediyor. Ancak bu Teo-Politik zemin, Sünniliğe değil, ırk ve sınıf ayrımına dayalı olan Emevî Sünniliği’ne dayanıyor. Resmi ideolojiye en uygun olanı da bu zaten. Nitekim “yeni iktidar eliti”, “modern ulus-devlet” forumunu koruma yükümlülüğünü eksiksiz bir biçimde yerine getiriyor.</div>
<div>Buna karşın “İslamcılar” için yeni dönemde statükoyu savunmak kaçınılmaz. Dün 6. Filo’yu destekleyenler bugün iş başındalar. Dünün radikalleri de bugünün muhafazakârları haline gelip “yeni dönem”in servet ve iktidar sahipleriyle işbirliği yaptılar. “İslamcı” vakıf ve dernekler, platformlar, iktidarın yan kuruluşları olarak faaliyet yürütürken, yayın organları da muhafazakâr iktidarın, “yeni zengin sınıf”ın ve NATO’nun basın bültenleri işlevini görüyor. Sonuç şudur: Okyanus ötesi eksenli Teo-Faşist ve Teo-Kapitalist NATO’cu İslamcılık! Bu bakımdan Müslümanların, muhafazakâr iktidara, “yeni zengin sınıf”a ve NATO’ya hizmet eden mevcut “İslamcılık” belasından acilen kurtulmaları gerekiyor.<strong>Türkiye’nin “model ülke” olmadığını, “modern sömürge” olduğunu söylediniz. “Model ülke nitelendirmesi bir kurgudan mı ibaret?<br />
</strong>Muhafazakâr iktidar, bölgede ABD’nin ve NATO’nun sözcülüğünü yapıyor. Bu bakımdan Türkiye sadece model sömürge değil, aynı zamanda taşeron. Bölgeyi de kendine benzetmeye çalışıyor. Belki bu anlamda bir “model” olabilir. Neo-Osmanlıcı emperyal dış politika bu amaç için yürürlükte.Bir nevi ABD ve NATO’nun getir-götür işlerinin yürütülmesi anlamına geliyor. Örneğin Davutoğlu son olarak İran’a gitti. Görünürde Türkiye adına, gerçekte ise ABD ve NATO adına gitti. Nitekim İran’da yayınlanan Şark Gazetesi’nin Davutoğlu&#8217;nun ziyaretiyle ilgili manşeti:  “Aracı Tahran’a geldi” şeklindeydi. Hatırlarsanız, Davutoğlu Suriye ile yaşanan gerginlik sırasında da Beşşar Esed’i defalarca ziyaret ettiğini, ancak Esed’in uyarılara kulak asmadığını söylemişti. Bunun üzerine Esed, “Evet, her geldiğinde bize ABD’nin emirlerini iletti” diye cevap verdi. Bu iki örnek olayı bütünüyle izah ediyor.</div>
<div>Ayrıca Türkiye’nin neresi model? Adalet, eşitlik, hak-hukuk, adaletli gelir dağılımı, insan hakları, özgürlükler, düşünce ve vicdan hürriyeti gibi konularda ne gibi bir aşama kaydetmiş? 12 Eylül dönemini aratmayacak sayıda tutukla(n)ma vakası söz konusu. Üstelik şiir okuduğu için hapse giren bir Başbakan’ın ve geçmişte benzeri sıkıntıları yaşamış olan iktidar kadrolarının döneminde. 21. yüzyılda insanların kitap yazdıkları için hapse girdikleri bir ülkede yaşıyoruz. Hiç kuşkusuz bunda Avrupa ve ABD’nin büyük payı var. Zira Avrupa ve ABD, bölgede kendi kontrolü altındaki otoriter ve totaliter rejimler sayesinde tahakkümünü sürdürüyor. Bu sayede yaşadığımız coğrafyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürüyor. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Sadece bu iş bugün birtakım farklı hassasiyetleri olan kadroların eliyle gerçekleştiriliyor. Bunun dışında arada hiçbir farklılık yok. NATO Üsleri İzmir ve İncirlik’te, Füze Kalkanı da Malatya’da. Değişen ne var? Eskiden Füze Kalkanı yoktu, şimdi Füze Kalkanı da var. Bu bir gelişme tabii. İlerleme kaydedilmiş(!).<br />
<strong><br />
Gelinen son nokta itibariyle AKP’ye umut bağlamış olan Müslümanların aldatıldıklarını söyleyebilir miyiz?<br />
</strong>Aldatılmak ne kelime, tarihî bir “dolandırıcılık” vakasıyla karşı karşıyayız. Malum, “dolandırıcı”, “birini aldatarak onun malını veya parasını alan kimse”dir. Dolandırıcı, malını veya parasını aldığı kimseleri peşinde “dolandırır”. Hem iktidar hem de ikinci ve üçüncü nesil Türkiye İslamcılığı, Müslümanları  “dolandırmış”tır. İktidar açısından konuşacak olursak, sözde bağımsız, özgürlükçü politikalar yürürlüğe konulacak, içeride ve dışarıda Türkiye’nin sorunları bir bir çözülecekti. AKP bu vaatlerle iş başına geldi ve üç seçim arka arkaya iktidar oldu. Ancak hiçbir vaadini yerine getirmedi. Aksine dışarıda ABD, Avrupa, dolayısıyla NATO eksenli dışa bağımlı politikaları sürdürdü. İçeride ise İttihat ve Terakki zihniyeti AKP eliyle varlığını koruyor, Kemalist icraatlar devam ediyor.  Derin iradenin/siyasetin, İslamcı geçmişi olan AK Parti eliyle sistemi iyileştirme ve devletin ömrünü uzatma projesi başarısızlığa mahkûm. Yaşanan her olay Türkiye’nin sonunu hazırlıyor. Kendilerini “İslamcı” olarak nitelendirenlere gelince: İkinci ve üçüncü nesil Türkiye İslamcılığı, “Tevhid, Adalet, Özgürlük” sloganları ve vaatleriyle yola çıkmış, müntesiplerini maddî-manevî her yönden iliklerine kadar kurutmuş, sonra da yarı yolda bırakıp servet ve iktidar sahipleriyle işbirliği yapmış, satmıştır. Müntesiplerine vadettiği hiçbir şeyi yerine getir(e)memiş, deyim yerindeyse “dolandırıcılık” yolunu seçmiştir.<strong>Son olarak Uludere (Roboski) katliamının hemen arkasından hükümetin Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanmasını gündeme getirmesini ve İlker Başbuğ’un tutuklanarak hapse gönderilmesini nasıl okuyorsunuz?</strong><br />
Aynen öyle. Birincisi Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanmaları söz konusu değil. Bu benim şahsi görüşüm tabii. Böyle okuyorum. İkincisi, sorulmayan sorular var:  İlker Başbuğ’u tutukluyorsunuz da Büyükanıt’ı, hatta  Çevik Bir’i niçin tutuklamıyorsunuz. 27 Nisan post-modern muhtırasını veren Büyükanıt dışarıda, Başbuğ içeride. 28 Şubatçılar da hâlâ orada duruyor. Kimi tutukluyorlar? 2002’den sonra görev yapmış olanları. Ki, benim tutuklanmalarına hiçbir itirazım yok. Her kim halk üzerinde tahakküm oluşturmaya kalkışmış ve birtakım yapılanmaların içinde yer almışsa hepsi tutuklansın. Lakin gündem saptırılıyor. Başbuğ yirmi gün önce niye yoktu gündemde? Uludere katliamına gelince; bu coğrafyada yaşayan tüm halklar “malum zihniyet” tarafından ezilmiştir, ancak zulümden nasiplerini en fazla alanlar Kürtler olmuştur. Güneydoğu (asıl adıyla Kürdistan) bir viranedir, halkının kimliği, dili, kültürü ve bilumum hakları inkâr edilmiş, yaşam hakkı elinden alınmıştır. Bu zihniyetin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşamak ise “en tehlikeli iş”tir! Ve biz, böyle bir zihniyetin hüküm sürdüğü bir ülkede yaşıyoruz. Devlet, küçük bir azınlık dışında toplumun hemen her kesimini kendisi için tehlike olarak görüyor. Mevcut devlet aklına göre herkes tehlike.<br />
Uludere’de “demokratik bombalar”la “demokratik bir bombalama eylemi” gerçekleştirildi. Kafalarını kuma gömenlerin yaklaşımları ise utanç verici. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, açıkça bir devlet tasallutu, devlet diktası, devlet terörü ve devlet katliamıyla karşı karşıyayız. Böyle bir ülkede herkes bir gün “yanlışlıkla” öldürülebilir! Katliam bir devlet geleneği! Ve bu, sadece bu topraklara özgü bir durum değil. Dünyanın her yerinde bu iş böyle.<strong>Atilla Fikri Ergun kimdir?</strong></p>
</div>
<div>1974 yılında İstanbul`da doğdu. Beyan, Gülistan, Değirmen ve Basiret dergilerinde ve İslami içerikli çeşitli internet sitelerinde 100’ü aşkın makale yazdı. 2009 yılında Beyan Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Özgün Duruş Gazetesinde Yayın Editörlüğü görevinde bulundu ve haber-analiz yazıları yazdı. 2010 yılında Adilmedya.com’un Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Yazar halen serbest olarak çalışıyor ve Analizmerkezi.com’da yazıyor.</div>
<div><strong>Söyleşi: Ahmet Külsoy</strong></div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div><img src="http://www.birgun.net/i/spacer.gif" alt="" width="1" height="10" border="0" />Birgün, 12 Ocak 2012</div>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
<tr>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
</td>
<td align="right" valign="top" width="332"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2Fatilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/atilla-fikret-ergun-akp-muslumanlari-dolandirmistir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nanoteknoloji: Küresel sivil toplum için yeni bir sınav/Pat Mooney ile söyleşi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 18:58:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4594</guid>
		<description><![CDATA[&#160; ÇÜNKÜ NE YAPTIKLARINI BİLMİYORLAR&#8230; Atom teknolojisinin beraberinde getirdiği tehlikelerin farkına vardığımızda aslında bu tehlikeleri bertaraf etmek  için vakit artık çok geçti. Şimdi de ufukta nanoteknoloji göründü. Bu teknoloji, doğuracağı sonuçlarla birlikte yakın geleceğin önemli bir konusu mu olacak? Yakın geleceğin gündemini belirleyen konulardan biri olacağına hiç şüphe yok. Nanoteknoloji bir dizi sorunu da beraberinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p align="center">ÇÜNKÜ NE YAPTIKLARINI BİLMİYORLAR&#8230;</p>
<p><em>Atom teknolojisinin beraberinde getirdiği tehlikelerin farkına vardığımızda aslında bu tehlikeleri bertaraf etmek  için vakit artık çok geçti. Şimdi de ufukta nanoteknoloji göründü. Bu teknoloji, doğuracağı sonuçlarla birlikte yakın geleceğin önemli bir konusu mu olacak?</em></p>
<p>Yakın geleceğin gündemini belirleyen konulardan biri olacağına hiç şüphe yok. Nanoteknoloji bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor, zira bu teknoloji maddenin özüne müdahale ediyor. Aslına bakarsanız ‘nano’ kavramı obje değil, sadece bir ölçü birimidir. Nano, metrenin milyarda bir boyutunda bir büyüklüğü ifade eder- yani atom ve moleküllerin ölçüldüğü bir ölçüdür. Ve bu kadar minimal boyutlarda bulunacak her şey, aslında daha büyük olan diğer her şeyin temelini oluşturur. Gelgelelim ufukta belirip üzerimize doğru gelmekte olan şeyler pekala bir teknolojik tsunamiye benzetilebilir. Ve bu tsunaminin ön dalgaları çoktan etrafımızı sardı bile: Halihazırda bu teknoloji ile üretilen 500’den fazla ürün piyasaya sürülmüş durumda. Bu teknoloji pek yakında yaşamın, eko sistemlerin, enerji üretiminin hatta insanlığa ait her türlü etkinliği temelden sarsacaktır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak insanın varlığını nasıl sürdüreceği sorusu yeniden gündeme gelecektir.</p>
<p><em>Bu teknolojinin olanakları ile ilgili söylenenler akla çoğunlukla bilim kurgu filmlerini getiriyor. Kaba hatlarıyla çizilen bu kökten etkilerin hangileri gerçek, hangileri kurgusal? </em></p>
<p>Duyulanların çoğu gerçeğin ta kendisi! Ve bu teknoloji ile ilgili yapılan kurgular o kadar uzun bir geleceğe de yönelik değildir. Nanoteknoloji günümüzde inanılması güç bir hızda gelişmektedir. Kulağa bilim kurgu gibi gelen birçok şey laboratuvar ortamında çoktan gerçekleştirildi. Ve bugün geleceğin ütopik bir tasavvuru gibi görünenler pek yakın bir zamanda olanaklı hale gelecek. Buna karşı çıkmak için bir şeyler yapmadığınız takdirde, gidilen yolun bizi nereye götüreceğini daha bugünden kesin bir şekilde öngörmek mümkün. Örneğin bu teknolojiye yapılan muazzam parasal yatırımın üçte ikisi canlı organizma manipülasyonuna ayrılıyor. Yani burada hiç de tavaların daha iyi kaplamalara kavuşturulması veya sanayi için daha etkili üretim yöntemlerinin geliştirilmesi gibi masumane faaliyetler söz konusu değildir; aksine mesele çok somut olarak yeni yaşam biçimlerinin yaratılmasıdır.</p>
<p><em>Bu nasıl olacak peki?</em></p>
<p>Günümüzde yapılan bilimsel araştırmaların çoğu bu alanda gerçekleştirilmektedir. Ve nanoteknoloji yardımıyla daha önce var olmayan canlı bir madde yaratmayı başardılar bile. Doğada (A, T, G ve C şeklinde kısaltılan) dört baz adenin, timin, guanin ve sitozinden oluşan DNA’ya bir beşinci; hatta kısa süre önce bir altıncı yapıtaşını yerleştirecek kadar ilerlediler. F şeklinde kısaltılan baz Kaliforniya’da yaratıldı. Beş baz DNS kendini tekrarlama yeteneğine sahip değil ama bilim insanları bunlarla hayal bile edilemeyecek yaşam biçimleri yaratabiliyor. Bir beşinci baz ile neredeyse her şey gerçekleştirilebilir. Kısa süre önce Florida&#8217;da altıncı bazın yerleştirilmesi başarıldı. Böylelikle bu DNS kendini tekrarlama yeteneğine kavuşturulmuş oldu, hem de beş nesil kadar! Yaşam kodunun eskisi gibi dört yerine altı temel yapıtaşından oluşmasının yaşamın çeşitliliği için ne anlama geldiğini hayal etmek zor değil. Bu bir yaşam biçimleri patlamasına yol açabilir. Tekrar vurgulamak istiyorum: konuştuklarımız ütopik bir gelecek tasarımından ibaret değil, bunlar laboratuvar ortamında gerçekleştirildi bile. Koliforniya’daki üniversiteler ve bilimsel araştırma şirketlerinde kendini çoğaltma yeteneğine sahip canlı makineler –yani canlı ve cansız materyalden mamul karma varlıklar- yaratacak kadar ileri bir noktaya varılmış durumda.</p>
<p><em>Peki yaşam biçimi manipülasyonu neden nanoteknolojinin odağına yerleşti? </em></p>
<p>Yaşam var olan “makinelerin” en iyisi ve bir şeyi “üretmenin” harika biçimidir. Çünkü yaşam kendini kopyalayan ve çoğaltan bir sistemdir. Bu yüzden üretim gerçekleştiren şirketlerin tamamı DNS’den son derece etkilenmiş durumda. Şirketler yaşamın yeteneklerinden faydalanmak ve yaşamı, canlı organizmaları mekanik ödevler yerine getirebilecek düzeyde değiştirmek istiyorlar. Nanoteknolojinin temelini oluşturan bir şeyi atomik yapıtaşlardan bir araya getirme yaklaşımının  son derece önemli bir sorunu vardır: bir şeyi atom atom biraraya getirmek hayli uzun erimli bir prosesdir. Kuramsal olarak bu yöntemle bir hamburger üretmek mümkün ama yemeğin sofraya gelmesi çok uzun sürer. Yani asıl soru bunun nasıl hızlandırılabileceğidir. Cevapsa: “herşeyi biraraya getiren canlı yapılar alınır ve işlem başarıyla gerçekleştirilir” şeklindedir. DNS kendini çok basit bir şekilde çoğaltıyor. Amipten insana kadar tüm canlılar kendi kendini kopyalayan sistemlerdir. Uzun lafın kısası yapılmak istenen canlı materyali sanayi üreticisi haline getirecek şekilde değiştirmektir. Eleştirmenler vakti zamanında dünyayı “Grey Goo” denen gri yapışkan bir maddeye dönüştüren, kendi kendini kontrolsüz bir şekilde kopyalayan nano-bilgisayarların neden olduğu bir kıyamet senaryosu üretmişlerdi. Bir romandan (Ç.N.: Kim Eric Drexler’in 1986 senesinde yayınladığı <em>Engines of Creation</em> (Yaradılışın Makineleri) adlı kitabından) alınmış hipotetik yani gerçekleşme ihtimali çok zayıf bir öngörüydü bu. Ama bilim bugün nano- ve biyoteknolojiyi birleştirmenin; yani bir &#8220;Green Goo&#8221;  yaratmanın eşiğinde. Bu gerçekleştirilebilir, hem de çok kısa bir sürede. Bu yüzden günümüzde araştırma-geliştirmeye aktarılan paranın büyük kısmı, % 61’i nanobiyoloji alanında kullanılmaktadır. Bunun rakamsal karşılığı 8,6 milyar Avro’dur (yaklaşık 21 milyar TL) . Bu miktar Amerikalıların Manhattan projesinden sonra bir bilimsel araştırma projesi için yapılan en büyük yatırımdır.</p>
<p><em>Söyledikleriniz yeni teknoloji dalgasının tüm geleneksel bilimlere temas etmenin ötesinde, bunlarda devrim niteliğinde bir etki yaratacağı anlamına mı geliyor?</em></p>
<p>Bu tespit doğru! Bilim çevrelerinde aslında pek nanoteknoloji denmiyor. Bu kavram daha çok medya önünde kullanılıyor. Buna bilim dünyasının stratejistleri “Converging Technologies” demeyi yeğliyorlar, bunun çevirisi belki &#8220;teknoloji füzyonu” şeklinde yapılabilir. Bunun ardında yatan bilgi, nano düzlemde tüm teknolojilerin bir nevi birbiriyle kaynaşmasıdır, yani salt atomik düzlemde bakıldığında biyoloji, fizik ve kimyanın özde tek bir bilim olduğu bilgisidir. Bu ilk bakışta harika ve disiplinlerarası bir yaklaşım gibi görünüyor. 2004 yılında Brüksel’de, bilim ve teknoloji alanında oluşturulan AB 7. Çerçeve Programı’nın da konusu bütünüyle bu yeni doğa bilimi disiplinleri arasında bir ağ kurma metodu geliştirmeye ilişkindi. Gelgelelim buradaki stratejinin asıl hedefi Avrupa çapında tüm yüksek okul sisteminin yeniden yapılandırılmasıdır. Üniversitelerdeki bilimsel araştırmaların odağına teknoloji füzyonu getirilsin isteniyor. Böylelikle nanoteknoloji aynı zamanda tüm doğa bilimlerinin konusu haline gelmiş olacak ve daha da hızlı gelişecektir. Bu tartışma sadece Brüksel’de yapılmıyor, Waşington’da daha da hiddetli bir şekilde cereyan ediyor. Örneğin Ulusal Bilim Vakfında. Orada NBIC&#8217;den konuşuluyor mesela. “NBIC” kapsanan bilim dallarının kısaltılmasına karşılık gelir; yani nano, bio, info ve cogno. ABD’nin bilim alanındaki geleceği bu dört disiplinin birleştirilmesini konu alacak. Burada <em>nano</em> nanoteknoloji, <em>bio</em> yaşam bilimi, <em>info</em> bilgisayar teknolojisi anlamına gelirken, <em>cogno</em> ise nörobilimini; yani beyin araştırmalarını ifade eder. Bu hayli patlayıcı bir karışım, neredeyse bir nevi bilimsel big bang. Bu yüzden biz ETC grubu olarak bu teknolojik füzyona daha ziyade BANG ismini yakıştırıyoruz. Burada kullanılan kısaltmalar enformasyon teknolojisindeki bitleri (bites), nanoteknolojideki atomları, bilişsel bilimlerdeki nöronları ve biyoteknolojideki genleri ifade eder. Son derece dikkatli olmamızı gerektiren yeni bilim işte bu unsurlardan inşa edilmeye çalışılıyor.</p>
<p><em>Peki bu dramatik gelişmeye karşı resmi düzlemde yükselen sesler yok mu?</em></p>
<p>Var tabii! Örneğin İngiltere&#8217;de, Prens Charles&#8217;in öncülüğünde, Kraliyet Derneği bu konuyla ilgilendi. Hazırlanan rapor bir kaç ay önce yayınlandı. Muhafazakâr bir kurum olan Kraliyet Derneği ilginç bir şekilde nanoteknoloji alanındaki gelişmelerden bir hayli rahatsız oldu. Dernek üyeleri gördükleri indirgemecilik, olası riskler ve sivil tolumun zayıf bilgilenme düzeyi karşısında dehşete düştü. Bu yüzden hükümete yaptıkları öneri: “aman dikkatli olun!” şeklinde oldu. Benzer değerlendirmeler pekala Brüksel ve Waşington’da da yapılıyor. Ama hangi yetkili kişiyle görüştüysek sonunda aynı argümanı öne sürdü: “Pekin’de, Batı Avrupa’nın tamamından daha çok nanobilimci olduğunu biliyor muydunuz? Üstelik bu bilim insanların maliyetleri Avrupa&#8217;daki meslekdaşlarının yirmi de biri kadardır. Bu yüzden, istesek de istemesek de bu sahnede kalıp etkin bir aktör olma çabamızı sürdürmek zorundayız!” Gelinen yerde bu kutsal sözü her yerde duymak mümkün! Herkes aslında dünya ekonomisi için olası risklerin, oluşabilecek sosyal problemlerin, demokrasiye yönelik tehdidin, çevre ve sağlığa yönelik risklerin pekala farkında. “Bu işle sadece Avrupalılar, ABD’liler ve Çinliler değil artık herkes -hatta gelinen yerde Japonlar, Brezilyalılar, Meksikalılar, Tayvanlılar, Güney Afrikalılar ve Malezyalılar ve başkaları- uğraştığı için bizim de uğraşmamız lazım” anlayışı hakim. Özetle: adet olduğu üzere bu teknolojinin dünyadaki tüm sorunları nihai olarak çözeceği ilan edilecek.</p>
<p><em>Nanoteknoloji alanındaki baş döndürücü büyümeden ve daha bugünden pazarda dolaşımda olan 500&#8242;den fazla üründen bahsettiniz. Peki üreticiler ve bilim insanları icraatlarının olası sonuçlarının farkında mı?</em></p>
<p>Burada gerçekten bilim kurgunun alanına varmış oluyoruz. Çünkü bu bilimle ne yaptığımızı bildiğimizi öne sürmek sadece bir kurgudan ibarettir. Aynı şekilde üreticileri veya tüketicileri bu teknolojinin olası sonuçlarından koruyacak herhangi bir norm, yönetmelik veya talimatnamenin varlığı da kurgudan ibarettir. Asıl gerçek, bu gezgenin hiçbir yerinde nanoteknolojinin neden olduğu çevre ve sağlık risklerini konu alan herhangi bir yönetmeliğin bulunmamasıdır. Bu da şoke edici bir durumdur. Bu illa kötü niyet veya bir komplo olarak algılanmamalı, asıl neden kanun yapıcıların bu alanda gerçekleştirilen araştırmaların hızına hiçbir biçimde yetişemiyor oluşudur.</p>
<p><em>Yani pazarda herhangi bir devlet kontrolüne tabi olmayan ve etkisini hiç kimsenin bilmediği nano ürünler mi var gerçekten? </em></p>
<p>Var hiç şüphesiz. Günümüzde her süpermarket veya eczane rafında nanopartiküllerden imal edilmiş güneş kremleri veya kozmetik ürünler bulunmaktadır ve biz bunları her gün cildimize sürüyoruz. Ciltteki kırışıklıklara karşı kozmetik ürünler de var pazarda- bunlar L’Oreal veya BASF firmalarının ürünleri. Bazı firmalar başlangıçta ürünlerinin nanoteknoloji ile üretildiğine dair reklam kampanyaları yürüttü ama bunları daha sonra kamuoyu tepkilerini kestiremedikleri için sessizce geri çektiler. Günümüzde tarlalara püskürtülen nanoteknoloji esaslı böcek ilaçları var. Bu ürünler Syngenta Corporation adlı firma tarafından geliştirildi. Bu şirket tarım kimyası devleri Aventis ve Novartis’in füzyonundan oluşturuldu. BASF, bu tip ürünleri Avrupa pazarına sürmüş durumda. Mars gibi firmalar, çikolatayı daha uzun süre taze tuttuğu ve daha lezzetli hale getirdiği iddia edilen bir ambalaj geliştirdi. Ürünlerin üzerinde hangi teknoloji ile üretildiği yazsa bu kadar büyük sorun olmayacak ama ürünlerin üzerinde buna dair herhangi bir ibare yok! Pazarda bu tip yüzlerce ürün var ve her hafta yenileri ekleniyor.</p>
<p><em>Daha hangi sürprizlere hazırlıklı olmalıyız?</em></p>
<p>Azımsanmayacak kadar çok! Dünya çapında en zengin 500 şirkete baktığımızda bunların arasında nanoteknoloji departmanı oluşturmayan tek bir şirketin bile olmadığını görürüz. Almanya’da gıda endüstrisi için buna mukabil bir araştırma mevcut. Bu araştırmanın sonucunda, bu alandaki şirketlerin 260’ının aktif bir şekilde nanoteknolojiye yatırım yaptığı belirlendi. Anyı şey uluslararası ölçekte de geçerlidir. Gıda ürünleri üreten Kraft firmasını örnek alalım. Araştırma laboratuvarları İspanya’da konumlanıyor. Kraft, yeni gıda ürünleri geliştirmek için, Avrupa çapında ve Amerika’da birçok üniversite ve araştırma enstitüsi ile işbirliği halindedir. Bütün bunlar birkaç nedenden dolayı hayli ilgi çekicidir. Örneğin Kraft’ın nanoteknoloji çalışma grubunda, gıda maddeleriyle ilgili bilgi sahibi bir tek kişi bulunmamaktadır. Bu ekipte bir tek gıda mühendisi yok. Elemanların tamamı fizikçi. Bu araştırma laboratuvarlardan biri Los Alamos’da bulunmaktadır. Burada, İsveç’teki Upsala Üniversitesi ve birkaç İngliz ve İspanyol üniversite ile işbirliği halinde, yakında süpermarketlerde satışa sunulacak bir sıvı ürün geliştiriliyor. Bu içeceğin içerisinde çözünmüş halde nanokapsüller bulunmaktadır. Bu nano-kapsüller sayesinde akla gelebilecek her türlü içecek elde edilebilir: Bir kahve, çay ya da süt mü istiyorsunuz? Yoksa bir viski mi? – Hiç sorun değil! Şişe bir tür mikrodalga cihazına konur ve ürüne uygulanan ayarlanmış radyo dalga frekansı yardımıyla istenen içecek elde edilir. Ayarlanan frekans istenen kapsülü kırıp parçalamaktadır, olay bu kadar basit. Bu ürünü beş yıl içerisinde pazara sürmeyi umuyorlar. Bunun Afrika, Hindistan veya Güney Amerika’daki bir kahve veya çay çiftliği için ne anlama geldiğini kestirmek hiç de güç değil. Buna karşın, bu ürün için istenen hammadde kalitesi sıfıra inecek. Çünkü artık ihtiyaç duyulan maddenin sadece nano partikülleri söz konusudur. Bunun sonucunda üçüncü veya dördüncü Dünya diye tabir edilen ülkelerin ekonomileri ve özellikle orada yaşayan insanlar için doğacak sonuçları bugünden belirlemek mümkün değil. Aynı şey batı yarımkürede yaşayan tüketiciler için de geçerlidir. Çünkü onlar da, sağlıklı olup olmadığını bilmeden bütün bu ürünleri yiyip içecek.</p>
<p><em>Bugüne kadar insan sağlığıyla ilgili neler saptandı?</em></p>
<p>Çılgın olan şey de zaten kimsenin bu konuda doğru dürüst bilgi sahibi olmaması. Bu yeni teknolojilere yönelik gerçekte yasal düzenlemeler yok. Bu teknolojiler bugüne kadar tamamen keşfedilmemiş mecralarda hareket etti. Burada görünen büyük tehlike şudur: Nano-partiküllerin boyutu 5 ila 100 nanometre aralığında yer alır. Ne var ki 70 nanometreden küçük hiçbir şey artık insanın bağışıklık sistemi tarafından algılanamaz ve hiçbir şekilde fark edilmeden beden içinde serbestçe hareket edebilirler. 20 nanometre veya daha küçük boyutta olmaları durumunda, söz konusu partiküller vücuttaki her noktaya ulaşabilir- yani bu partiküller, bir nevi vücudun maddi yapısının içinden kayıp düşerler. Bu parçacıklar, kan beyin bariyerinden geçebildiği gibi, plasentanın rahim duvarlarını da aşabilir veya her türlü hücreye nüfuz edebilirler. Ve birçok üründe bu boyutta partiküllerle çalışılmaktadır- Bu tip partiküllerle tatlı yiyecekler kaplanıyor, bunlar merhemlere karıştırılıyor veya bitki koruyucu madde veya sunni gübre şeklinde tarlalarımıza püskürtülüyor ve bunun için herhangi bir yasal düzenleme bulunmuyor.</p>
<p><em>Bu nasıl mümkün olabilir? Resmi kurumların denetleme isteği normalde abartılıyken nanoteknolojide böyle bir durum nasıl doğabilir? </em></p>
<p>Bu o kadar da olağanüstü bir şey değil. Gen teknolojisine bakın- biyoteknolojik yöntemlerle genetiği değiştirilmiş bitkiler, on bir yıldır açık arazi denemelerinde kullanılıyor, oysa buna uygun kurallar ve uluslararası protokoller ise olsa olsa iki yaşındadır. Aynı şey nanoteknoloji için de geçerli. Bu alanda sorunu daha da zor hale getiren unsur, çok uzun zamandır durumun kontrol altında olduğunun sanılmasıdır. Halbuki asıl sorun, nano ölçeğinde çalışıldığında maddelerin bilinen niteliklerinin değişmesidir.</p>
<p><em>Bu mikroskobik boyutta geçerliliğini yitiren ürün normlarına sahip olduğumuz anlamına mı geliyor? </em></p>
<p>Aynen öyle! Dişçilerin diş dolgusu olarak kullandıkları alüminyum oksit örneğini alalım. Alüminyum oksit, normalde en ince ayrıntısına kadar araştırılmış ve tamamen güvenli bir kimyasal maddedir. Ama alüminyum oksitle nano ölçekte çalışıldığında bu madde özelliklerini dramatik bir şekilde değiştiriyor. Aynı madde 20 nanometreden küçük ölçekte, son derece güçlü patlayıcı özelliği gösterir. Böylelikle makro düzlemde diş çürüklerimizin yerine doldurduğumuz madde, silah sanayi tarafından nano düzlemde bombaların ateşlenmesi için kullanılmaktadır. Bir başka örnek çocukluğumuzda kara tahtaya yazdığımız kolay ufalanan kalsiyum esaslı tebeşirdir. Çok basit bir kimyasal maddeden söz ediyoruz. Ne var ki bu tebeşir, bu basit kimyasal madde nano düzleminde, yani 100 nanometreden küçük boyutta, çelikten yüz kat daha güçlü ama aynı zamanda altı kat hafiftir. Bu düzlemde elektrik iletkenlik özelliği artık çok farklıdır, aynı şekilde basınca verdiği tepki, rengi ve esnekliği de farklıdır. Bu özelliklerden hiçbiri artık makro düzlemdekilere benzemez. Ama ilgili kontrol daireleri tarafından aynı şeymiş gibi muamele görüyor, çünkü aynı kimyasal bileşime sahip. Maddelerin nano boyutta özelliklerini değiştirdiği olgusu uzun zaman göz ardı edildi.Çünkü partikül boyutundan oluşabilecek sonuçlara kimse dikkat etmedi. OECD ve 20 ülkeden biraraya getirilen bir eksper komisyonunun yönerge ve yönetmelikler hazırlamaya başlaması son iki yılın ürünüdür.</p>
<p><em>Resmi kurumlar ve kontrol daireleri hangi sorunlarla karşı karşıyadır? </em></p>
<p>Belli bir panik havası yayılmaya başladı. Gelinen yerde sanayi kuruluşlarının ve hükümetlerin dünyayı egzotik bir periyodik elementler tablosundan ibaret gördüklerini düşünürsek söz konusu kurumların sorunlarını daha iyi anlarız. Zira nanoteknoloji tam da bu anlama gelir: alışılagelmiş elementlerle çalışma ve aynı zamanda bunların özelliklerini dilediğince çoğaltma yeteneği. Atomik elementler için makro alanda sadece bir tek periyodik tablo vardır. Halbuki 100 nanometreden 70, 40, 10 hatta 1 nanometre boyutuna inildiğinde, tamamen yeni periyodik tablo biçimleri elde edilir. Bunun anlamı, örneğin çinkonun karakteristik özelliklerinin tümüyle karbon tarafından da gösterilebilmesidir- Aradaki tek fark bunun farklı bir büyüklük ölçeğinde gerçekleşmesidir. Aynı şey diğer bütün elementler için de geçerlidir. Örneğin dünya çapında tayin edici öneme sahip bir hammadde olan bakır, bir anda tüm önemini yitirebilir. Böylesi bir durum bu hammaddeyi çıkaran ülkeler için vahim sonuçlar doğuracaktır.</p>
<p><em>Eskiden teknolojik alt-üst oluşlarda çoğunlukla sadece bir alanda devrim yaşanıyordu. Öyle görünüyor ki nanoteknolojide durum farklı. Çünkü bir temel element birçok ürüne temas etmektedir. Bu dünya ekonomisi için ne anlama gelir?</em></p>
<p>Bu yeni teknoloji ekonomik yapıları kökten değiştirecek. Patentler üzerindeki kontrol, tayin edici kriter haline gelecek. Patentleri elinde bulunduran dünya pazarını da kontrol edecek. Konusu periyodik tablodaki 33 elementin nanoteknolojik manipülasyonu olan patentler verildi bile- Hem de tek patent başvurusu kapsamında hepsi birden. Patent onay belgesinde buluşun ilaç sanayi, gıda üretimi, kozmetik sanayi, uzay ve havacılık sanayi, bilgisayar ve materyal üretiminde kullanılabileceğine dair beyanların bulunduğu patentler var. Yani bir şirket bu tip bir patente sahip olduğu zaman çok farklı endüstri alanları üzerinde büyük bir iktidara kavuşabilir. Bunun sanayi şirketlerinin füzyonu, işbirliği veya uluslarası sermaye yoğunlaşma süreçleri bakımından vahim sonuçları olacaktır.</p>
<p><em>Olay iktidar ve parayla ilgili olduğuna göre yoksulluğa ve siyasi baskılara etkisi de olacak mı?</em></p>
<p>Sözünü en dikkatli şekilde söyleyen araştırmalar bile iş dünyasının baştan aşağı yeniden yapılanacağından bahsediyor. Avrupa Birliği’nin hazırladığı ekspertiz raporlarında nanoteknolojiden dolayı işsizliğin dünya çapında artacağı öngörülmekte. Bu öngörü temelsiz değildir. Pamuğu örnek alalım mesela. Dünya çapında pamuğun üretilmesi ve işlenmesi süreçlerinde yaklaşık 100 milyon kişi çalışıyor. Pamuk Bangladeş’den Benin’e, Benin&#8217;den Bolivya’ya kadar; özellikle birçok yoksul ülke için tayin edici önemde bir sanayi dalıdır. Ama gelinen yerde nanoteknoloji yardımıyla, dokunulunca pamuk hissi uyandıran ama ondan çok daha yumuşak ve dayanıklı bir karbon elyaf üretebilir noktaya gelmiş durumdayız. Bu ürün henüz pahalı ama birkaç yıl içerisinde pamuktan ucuz ve üretimi çok daha basit hale gelecek. Bunun dünya çapında bu sektörde çalışan 100 milyon kişi için ne anlama geleceği hayal edilebilir. Ve şu anda ne bu insanlar ne de yaşadıkları yerlerdeki hükümetler, nasıl bir problemin gelmekte olduğundan haberdar. İnsafsızlık etmemek için, bugüne kadar yapıldığı biçimiyle, pamuk tarımının da büyük bir ekolojik ve sosyal problem oluşturduğunu antiparantez belirtmek gerekir.</p>
<p><em>Ama tam da son yaptığınız tespit önemli bir noktaya işaret ediyor. Çok sayıda ekolog nonoteknolojiden çok umutlu. Çünkü bu teknolojinin yardımıyla denizlerde, topraklarda ve atmosferde oluşan büyük çevre hasarlarının ortadan  kaldırılabileceğini, hatta daha da ötesi açlık ve hastalıklarla mücadele edilebileceğini düşünüyorlar. </em></p>
<p>Bu tür beklentiler bence çok naif. Tabi ki her kökten teknolojik yenilik beraberinde avantajlar da dezavantajlar da getirecek. Ve bu teknolojinin ekolojik bakımdan faydalı olma olasılığı teorik olarak pekala vardır. Bu teknoloji örneğin çevre kirliliğinin azaltılması, hastalıkların iyileştirilmesi, üretim ve enerji masraflarının azaltılması ve hammadde tüketimi alanlarında yararlı olabilir.</p>
<p><em>Nanoteklojinin avantaj ve dezavantajları birbiriyle karşılaştırılabilir mi? Yoksa bu salt bir inanış sorunu mudur?</em></p>
<p>Asıl mesele avantaj veya dezavantajlar değil, çevre ve toplum için gerçekten ne tür bir teknoloji istediğimizdir. Nanoteknoloji hiç kuşkusuz büyük potansiyellere sahiptir. Örneğin bu teknoloji sayesinde alışılagelmiş güneş pillerinin etkinliği iki katına çıkartılabilir. Hatta çatıların güneş pili gibi çalışan bir nanoboya ile kaplanmasına yönelik bilimsel çalışmalar yürütülmektedir. Bunların gerçekleşmesi enerji temini için, özellikle de de üçüncü dünyadaki enerji temini için çok heyecan verici olurdu. Uzmanlar fosil yakıtlarda çok ciddi bir tasarrufun sağlanabileceğinden bahsediyor. Bu teknoloji yardımıyla zehirlenmiş atık suların temizlenmesi veya deniz suyunun tuzdan arındırılmasına yönelik ekileyici bilimsel çalışmalar mevcut. Ambalaj endüstrisi, ürünleri yıllar boyunca taze tutan materyaller geliştiriyor. Otomobil ve uçak sanayi bugünkülerden daha hafif ve sert olan malzemeler üzerinde çalışıyor. Bu da benzin tüketiminin azalması anlamına gelebilir. Artık temizlik istemeyen pencereler veya kendiliğinden renk değiştiren ve tamamen yırtılmaz nitelikte elbiseler geliştiriliyor. Tüm bu olumlu potansiyele rağmen, kendimize bu teknolojiye sahip olanların onu doğru bir şekilde kullanacaklarına güvenip güvenemeyeceğimiz sorusunu sormalıyız.<em></em></p>
<p><em>Onu kötüye de kullanabilirler mi?</em></p>
<p>Kesinlikle. Nano-elyaftan üretilmiş, yırtılmaz ve kurşungeçirmez giyecek üzerinde yapılan çalışmalar, büyük ölçüde Amerikan ordusunun öncülüğünde yürütülmektedir. ABD ordusu askerlerini, modern bir aşil misali, yaralanmaz hale getirmek istiyor. Aynı şey nanoteknolojik yöntemlerle geliştirilen nöro-çipler için de geçerlidir. Bunlar, sözüm ona alzheimer hastaları hafızalarını muhafaza edebilsin diye geliştiriliyor. Halbuki asıl hedef, iktidarı elinde bulunduran elitin yeteneklerinin ve kendi ordularının savaş gücünün artırılması gibi görünüyor. Körlükle ilgili nanoteknolojik araştırmalar da aynı yönde ilerlemektedir. Bu araştırmalar körlere hizmet ediyormuş gibi bir görüntü yaratılıyor. Ama körler bu teknolojiyi satın alma gücüne sahip olmayacak. Asıl faydayı belki de gecenin karanlığında ve duvarların ötesini görme kabiliyetine sahip olacak askerler görecek. Bu tip şeyler üzerinde çalışırken daima araştırmaların körlerin, sağır dilsizlerin veya yürüme engellilerin yararına olacağı görüntüsü yaratılmaktadır; gerçekte ise öncelikle askeri amaçlar güdülmektedir. Kaldı ki tarihten de biliyoruz ki, yeni teknolojiler adil bir sosyal sisteme dahil edilmediği sürece, zaten hep iktidar ve zenginlik sahibi olanları daha güçlü ve daha zengin hale getirmiştir. İktidara ve zenginliklere sahip olanlar, bu dalganın tepesine binecek; geriye kalanlar ise boğulmamak için çabalayacak veya batacak. Nanoteknolojiyi yoksulluğu, sosyal eşitsizliği veya kıtlığı yenecek bir yöntemmiş gibi sunmak inandırıcılıktan tamamen uzaktır. Ben bu argümanı bariz bir çaresizliğin ifadesi olarak görüyorum – Bu düşüncenin ardında, bizi sonunda teknolojinin kurtarabileceğine dair, neredeyse dini niteliğe sahip bir umut yatmaktadır. Buna katılmak mümkün değil. Çünkü burada kurtuluş teolojisi ve kurtuluş teknolojisi kavramları birbiriyle karıştırılmaktadır. Bu düşünce naiftir ve işe yaramayacaktır.</p>
<p><em>Kurtuluş teknolojisi derken neyi kastediyorsunuz?</em></p>
<p>Bugün tam da nanoteknoloji yanlıları, yoksullara ulaşan bir teknoloji geliştirmek istediklerini dile getiriyor. Bu insanlar için sosyal adalet, fırsat eşitliği veya zenginliklerin aşağıdan yukarıya yeniden paylaşılması anlamında gerçekten bir şey yapmanın yerine, bir teknolojik süper çözüm icat ediliyor. Bu teknolojik süper çözüm bir şekilde herkese yarar getirecek ve tıpkı sihirli bir silah gibi herkesin sorununu çözecek. Son yıllarda bu tip vizyonlardan geçilmiyor. Atom teknolojisine düzülen kasideleri hala hatırlayanlar vardır muhtemelen. Bu teknolojinin nasıl da bir çırpıda tüm sorunlarımıza merhem olacağı anlatılıyordu. Bu teknolojinin ne kadar ucuz olduğu, bizleri özgürleştirdiği ve hatta açlık sorununu çözeceği anlatıldı bize. Bu öngörülerden hiçbiri gerçekleşmedi. Hepsi yalnıştı. Buna rağmen üçüncü dünya hükümetlerinin şu anda verilen sözlere kanma tehlikesi yakıcıdır. Daha kısa zaman önce Brezilya, Şile, Venezuela ve Ekvador’daydım. Orada ilerici sayılabilecek hükümetler bile, yeni teknolojileri bir kurtuluş teolojisinden çok kurtuluşun bir aracı olarak ele alıyor.</p>
<p><em>Teknoloji teolojinin alternatifi haline geliyorsa kendimizi bir dizi dini sorunun ortasında buluruz. Nanoteknoloji ile insan bir kez daha yeni bir dünyanın yaratanı, canlı varlıkların yaratanı haline geliyor. Bunun ardında nasıl bir kültürel tablo duruyor? </em></p>
<p>Kanımca bu, bize, gerçekte kim olduğumuz ve yaratılışta nasıl bir rol oynadığımız hakkında hiçbir bilgimizin olmadığını gösteriyor. ABD’deki Ulusal Bilim Vakfı, nanoteknolojiyle ilgili yayınına &#8220;insan performansının iyileştirilmesi&#8221; başlığını verdi, yani burada sanki insanlar manipüle edilebilecek sanayi enstrümanlarıymış havası hakim. Burada &#8220;insan refahının iyileştirilmesi”den söz edilmiyor. Bunun yerine zaten hali vakti yerinde olanları daha güçlü, daha hızlı ve daha akıllı hale getirmeyi planlıyorlar. Diğerlerinin ve kimliklerinden taviz vermek istemeyenlerin tamamı ikinci sınıf insan haline getiriliyor. Bana öyle geliyor ki büyük bir hızla üzerinde kimsenin doğru dürüst düşünmediği bir durumun içine itiliyoruz.</p>
<p><em>Bu teknoloji için yapılan siyasal planlama gerçekten hangi aşamada ve finansal yatırım gerçekten ne boyutta?</em></p>
<p>Siyasal planlama düzeyi ile ilgili olarak, Avrupa&#8217;daki üniversitelerin tek çabasının biyoloji, fizik ve kimya alanlarındaki doğa bilimleri araştırmalarını tamamen nanoteknolojiye göre düzenlemek olduğunu söyleyebiliriz. Avurpa Birliği Brüksel’de bu gelişmeyi destekleyerek hız kazandırmaya çalışıyor. Bu teknolojiye yapılan yatırım bu yüzden Batı’da inanılmaz bir hızla artıyor. Daha birkaç ay önce, bu alanda yapılan yatırım miktarını dünya çapında 6 milyar dolar olarak tahmin ediyorduk. Sonra Beyaz Saray tahminini sekiz milyar olarak açıkladı. Kısa süre önce sanayinin kendisi, sadece 2005 yılı için tahminini on milyara yükseltti. Bu aya yolculuğu olanaklı hale getirmek için harcanan paradan da, ilk atom bombasını yapmak için Manhattan projesine harcanandan da daha fazla. Endüstri ve ilgili devlet organları, bu teknolojiye bir an önce ivme kazandırmak için verdikleri desteği başka hiçbir yere vermiyorlar.</p>
<p><em>Ama ilgili devlet organlarının nanoteknolojinin kapsamlı bir şekilde devreye sokulmasına karşı ciddi bir direniş beklemesi gerekmez mi?</em></p>
<p>Bunun önlemleri alınmaya çalışılıyor. Nisan 2004&#8242;de tüm G-8 ülkelerinin bilim danışmanlarının katıldığı, gizli tutulan bir toplantı gerçekleştirildi. Bu toplantıda nanoteknolojinin kamuoyuna tanıtılması için ortak bir strateji geliştirildi. Bu strateji “Geleceğin bilim ve teknolojisi” şeklinde çok genel bir ifade ile dile getiriliyor. Bilim ve tekniğin gelecekte nasıl idare edileceğine ilişkin bir davranış kuralları listesi üzerinde tartışıldı. 2005 yılında gerçekleştirilen bir toplantıda, henüz mutabakata varılamamıştı çünkü ABD hükümeti etik değerler listesine onay vermeyi ret etti. Bundan başka 2004 senesinin sonunda 25 ülkenin temsilcisi, yeni gelişmeleri tartışmak ve bu yeni teknolojilerin en verimli nasıl kullanılacaklarını tespit etmek için kapalı kapılar ardında biraraya geldi. En çok üzerinde durulan konu ise bu yeni teknolojilere karşı toplumda gelişecek tepkilere, özellikle kamuoyu önünde gerçekleşebilecek açık tartışmalara en etkili nasıl karşılık verilebileceği oldu. Burada uzlaşılan strateji çok bilindik: Kamuoyu, nanoteknolojinin gelecekte bizi bekleyen sorunların çoğunu çözmeye kadir olduğuna inandırılacak. En çok üzerinde titredikleri konulardan biri özellikle az gelişmiş ülkelerin sıkıntılarını hafifletiyormuş gibi görünen bir bilim politikasının sunulmasıdır. Edinburgh’da düzenlenen G-8 zirvesinde tam da bu gerçekleşti. Dünyanın en zengin ülkeleri, geri kalmış ‘zavallılara’ cömertçe onların da çağdaşlığın nimetlerinden faydalanacağı sözünü verdiler.</p>
<p><em>Bilim ve devlet bu kadar yakın bir işbirliği içinde çalışıyorsa sivil toplumun, kiliselerin, muhalif akademisyenlerin oynayabileceği rol ne olabilir? Ne olması gerekir?</em></p>
<p>En önemli şey, bu teknolojinin neden olabileceği olası sorunlar üzerinde toplumda açık bir tartışmanın başlamasıdır. Bu çok acil ve ertelenemez bir sorundur. Ana hatlarıyla bütünü anlamaya çalışmalıyız ki hükümetler, sanayi ve bilim çevreleri kararları tek başına veremesin. Kararlar mutlaka sivil tolum ile birlikte alınmalı. Sivil toplum nanoteknolojinin hangi durumlarda kullanılacağını açıklığa kavuşturmalıdır. Çünkü sivil toplum, daha sonra evet veya hayır şeklinde oy vermek için doğru bilgilenme hakkına sahiptir. Bunun dışında yapılacak hiçbir şey adil ve güvenli olmaz. Sivil toplum bu tartışmalara hemen katılmazsa sermaye ve devlet çıkarlarıyla örülü doku önümüzdeki üç yıl içerisinde daha da sıkılaşacak ve süreci etkilemek giderek imkansız hale gelecek. Kimi sanayi dalları arasında ve resmi dairelerde, hala önemli ölçüde bir korku ve kafa karışıklığı hakim. Bu belirsizlik ortamında sivil toplumun bir moratoryum talep etme şansı var. Yani süreç dondurulacak ve önce olası avantaj ve dezavantajlar ortaya konup sükunet içerisinde masaya yatırılacak ve sonra bu teknoloji ile nasıl devam edeceğimize hep birlikte karar verilecek.</p>
<p><em>Heterojen sivil toplum aktörleri bu süreçte tek tek nasıl bir rol oynuyabilir?</em></p>
<p>Kiliseler ve özellikle tek tek cemaatler “insan”, “yaşam” ve “doğa”nın gerçekten ne anlama geldiği sorusuna yönelmeli ve net bir tavır almalıdır. Çevreci hareketler, uluslarası şirketlerin suni eko sistemler yaratılması ve tüm doğanın yeniden yapılandırılması konularını artık açık açık dile getirdiklerinin bilincine varmalı ve bir an önce buna uygun bir tavır belirleyerek gerçekten eyleme geçmeli. Sanatçılar bu konuyu sahiplenerek tiyatrolarda, filmlerde, müzik ve edebiyatta işlemeli. Buralarda kendine “üçüncü dünya hareketi” adını veren enternasyonalist hareket, az gelişmiş ülkelerin bu teknolojik tsunami tarafından tamamen tarumar edileceğini anlamalı. Hiçbir sivil toplum örgütü Edinburgh’daki son G-8 zirvesinde, sanayileşmiş ülkelerin verdiği “yoksuların yararına teknoloji” sözüne inanmamalıdır. Tersine en zengin ülkelerdeki iktidar sahipleri böyle bir şey söylediğinde çok dikkat etmeli ve bunun ne anlama geleceği üzerinde iyi düşünmeliyiz!</p>
<p><em>Sizin de dahil olduğunuz ETC grubunun bugünkü stratejisi ve hedefi nedir?</em></p>
<p>Birçok şeyi aynı anda yapmakla birlikte, öncelikli hedefimiz gerçekte neyin olup bittiğini anlamaktır. Bunun için bilimden anlamak, sermaye kuruluşlarının amaçlarını bilmek, göstergeleri derleyip biraraya getirmek ve kamuoyuna açmak gerekir. Geçtiğimiz sene bildiklerimizi büyük sivil toplum örgütleriyle paylaştık ve üzerlerine gelen problemin farkında olup olmadıklarını onlara sorduk. Dünya Kiliseler Konseyi ile de görüştük, (dünyanın en yoksul 77 ülkesinin temsilcisinden oluşan) G-77 grubu ile de, BM İnsan Hakları Konseyi, Dünya Sağlık Örgütü, Ticareti Geliştirme Konferansı gibi diğer büyük STK&#8217;larla da. Tüketici dernekleri, sendikalar, Greenpeace veya Friends of the Earth gibi çevre örgütleriyle konuşmamızın amacı, yerine getirmeleri gereken sorumlulukların olduğunu onlara açıkça gösterebilmekti.</p>
<p><em>Yani nükleer karşıtı ve gen teknolojisi karşıtı hareketten sonra şimdi bir de nanoteknoloji karşıtı bir hareket mi oluşacak?</em></p>
<p>Ben bir şeye karşı olmaktan çok bir şeyden taraf olan bir hareketi tercih ederdim- Yani yaşamı tehdit etmek yerine, yaşama hizmet eden bir teknoloji ve toplum için mücadele eden bir hareket. Ama olayların inanılmaz akış hızına baktığımızda bu hareket de bir “anti- hareket” olarak doğmak zorunda kalacak. Burada bir kez daha bu teknolojiyi ortadan kaldırma talebimizin olmadığını vurgulamam gerekiyor. Bizim istediğimiz, bu teknoloji hakkında doğru düzgün bilgilenebileceği ve ardından da sorumluluk alarak karar verebileceği zamanın topluma verilmesidir- yani bir bilimsel moratoryum. Ayrıca nelerin yapılabileceğine ve nelerin yapılamayacağına karar verecek uluslararası bağımsız bir konvansiyona ihtiyacımız var. Bunun için Birleşmiş Miletler’de bir dairenin oluşturulması gerekir. Bu kontrol dairesi, yapılan bilimsel çalışmalardan haberdar olacak, yeni gelişmeleri denetleyecek, onaylayacak veya reddedecektir.</p>
<p><em>Biraz önce teolojik çıkarımlar üzerine konuştuk. BM’de bu tip bir kontrol dairesi kurulsa bunun İncil’dekine benzer “on emir”i olur muydu?</em></p>
<p>Hayır olmazdı. Çünkü her kural için istisnai durumları gözeten bir yönetmelik de gerekli olacaktır. Genel kural olarak her yeni teknolojinin ademi merkezileşmeyi desteklemesi, karşılıklı anlayışı artırması, kollektivizmi desteklemesi gerektiğini ve çevreye duyarlı olmak zorunda olduğunu söyleyebiliriz. Ama sorumlular farklı yönelimde olduktan sonra bunun ne önemi kalır. Merkezileşmeye hizmet eden teknolojinin var olan iktidar yapılarını güçlendirdiğini ve kaynakları yok ettiğini, yani kötü olduğunu söyleyebiliriz. Ama aynı zamanda bütün yeni teknolojileri aynı kefeye koyma hatasına da düşmemeliyiz. Bunun yerine tarihten gerekli dersleri alıp teknolojik düşünceleri alelacele uygulamak isteyen her girişime başlangıçta ciddi bir şüpheyle yaklaşmalıyız. Bilim insan icadı bir araçtır, dikkatli ve doğru amaçlar için kullanılmalıdır. Bilim, artık, şuursuz bir şekilde önündeki her çiviye vurup duran bir çekiç gibi algılanmaktan çıkartılmalıdır. Bilim sosyal eşitsizlik, çevre tehditleri gibi dünyanın gerçek sorunlarına hizmet etmiş olsaydı, onu engellemeye çalışan kimse çıkmazdı önüne.</p>
<p><em>Mevcut gelişmeleri frenleyebilme şansı nedir?</em></p>
<p>Benim belki genetik bir arızam var; iyilimserlik geniyle doğmuşum. Yine de iyimserim ve iyimser olmaya da devam edeceğim. İnsanlara güvenim var, bu kadar basit. Kısa bir süre içerisinde bu konuyu ne kadar çok kişinin anladığını ve nelerin yapılması gerektiğini kavradığını görünce hayran kaldım. Başta sivil toplum olmak üzere, sosyal kurumlarımıza bu konuyu sahiplenip ileri taşıyacağına güveniyorum. Bu belki naifliktir ama yaşam umut etmektir işte.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Söyleşiyi yapan Geseko von Lüpke </em></p>
<p>Çeviri: Attila Geridönmez</p>
<p>Karakök otonomu</p>
<p>laydaran@immerda.ch
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2Fnanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/nanoteknoloji-kuresel-sivil-toplum-icin-yeni-bir-sinavpat-mooney-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Arap Baharı&#8221; Denmesinden Nefret Ediyorum/Rabab El-Mehdi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/4587/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=4587</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/4587/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 10:40:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Nil Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4587</guid>
		<description><![CDATA[RABAB EL-MAHDİ&#8217;YLE SÖYLEŞİ 14 Ocak 2012, Bianet Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci Rabab El-Mahdi ile buluşup Hrant Dink&#8217;i, Arap ayaklanmalarını, sosyal medyayı, Mısır&#8217;da kadın hareketini ve meşhur &#8220;Türkiye modelini&#8221; konuştuk. Çiçek TAHAOĞLU cicek@bianet.org Boğaziçi Üniversitesi Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı&#8217;nın bu seneki konuk konuşmacısı Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci Rabab El-Mahdi ile buluşup Hrant [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="site">
<div id="centerContainer">
<div id="center">
<div id="bottom">
<div><a name="top"></a></p>
<div>
<div>
<h1>RABAB EL-MAHDİ&#8217;YLE SÖYLEŞİ</h1>
<h2></h2>
<p>14 Ocak 2012, Bianet</p>
<p>Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci Rabab El-Mahdi ile buluşup Hrant Dink&#8217;i, Arap ayaklanmalarını, sosyal medyayı, Mısır&#8217;da kadın hareketini ve meşhur &#8220;Türkiye modelini&#8221; konuştuk.</p>
<div>
<div><a href="http://www.bianet.org/yazar/cicek-tahaoglu">Çiçek TAHAOĞLU</a></div>
<div><a href="mailto:cicek@bianet.org">cicek@bianet.org</a></div>
</div>
</div>
<div>
<p><img src="http://www.bianet.org/resim/olcekle/31807/490/254" alt="" width="490" height="254" /></p>
<p>Boğaziçi Üniversitesi Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı&#8217;nın bu seneki konuk konuşmacısı Mısırlı aktivist ve siyaset bilimci <strong>Rabab El-Mahdi</strong> ile buluşup Hrant Dink&#8217;i, Arap ayaklanmalarını, sosyal medyayı, Mısır&#8217;da kadın hareketini ve meşhur &#8220;Türkiye modelini&#8221; konuştuk.</p>
<p>Kahire Amerikan Üniversitesi&#8217;nde yardımcı doçent olan Rabab El-Mahdi, islami partiler, kadın hakları dernekleri, gençlik grupları, bloggerlar gibi farklı grupların Arap dünyasındaki değişimin ivmelenmesindeki rolü üzerine araştırmalar yapıyor.</p>
<p>Kefaya Demokrasi Hareketi, Demokrasi ve Toplumsal Adalet için Ulusal Cephe, Demokrasi için Kadınlar gibi muhalif grupların eş kurucusu ve üyesi olan El-Mahdi, Orta Doğu ile Latin Amerika&#8217;daki devlet-sivil toplum ilişkileri, sosyal politikalar ve toplumsal hareketler konularında çalışmalarıyla da tanınıyor.</p>
<p><strong>Hrant Dink&#8217;in öldürülmesinin ardından Türkiye&#8217;deki mobilizasyonu, sivil toplumun tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Dink&#8217;in öldürülmesi çok mühim bir olaydı. Mısırlı bir aktivist olarak, bu cinayetin ardından gelen sivil tepki ve hareketlenmeyi bir dönüm noktası, bazı fikirleri ve kuruluşları kökten değiştiren bir olay olarak değerlendiriyorum.</p>
<p>Bazı insanlar ve bazı olaylar tek başlarına korku bariyerlerini yıkacak kadar güçlü ve önemlidir. O noktadan sonra öncesi ve sonrası asla aynı olmaz. Bence Dink cinayeti, Türkiye için o dönüm noktasıydı.</p>
<p>Bu cinayet arkasından gelen hareketlilik bağlamında, Halid Said&#8217;in Kahire&#8217;de öldürülmesine benziyor. Onun polis şiddetinden ölmesi, birçok genç Mısırlı için rejime karşı çıkmaya, seslerini yükseltmeye karar vermeleri için bir dönüm noktası oldu.</p>
<p><strong>Hrant Dink de bir gazeteciydi ve öldürüldü. Şu anda da 100&#8242;e yakın gazeteci hapishanelerde. Mısır&#8217;daki meslektaşlarımız ne durumda? Haber yaparken ne kadar özgürler?</strong></p>
<p>Mübarek Şubat&#8217;ta koltuğunu bıraktığından beri 15 binden fazla Mısırlı, askeri hapishanelere konuldu. Biz &#8220;Askeri Yargıya Hayır&#8221; diye büyük bir hareket başlattık. Mısır&#8217;da ifade özgürlüğünde bir sınırlama var. Bu sınırlar Arap Devrimi&#8217;nden önce de vardı, hala var.</p>
<p>Gazetecilere bir özgürlük tanındığını söyleyemeyiz. Ama insanlar risk alıyor ve yazmaya devam ediyor. Bazı gazetecileri bloggerlar yazdıklarından dolayı mahkemelere çağırılıyorlar tabi ki ama gerçekleşmekte olan bir devrimin ortasındayız. İnsanlar susmayacaktır.</p>
<p><strong>Bir siyaset bilimci, bir kadın ve bir Mısırlı olarak Arap ayaklanmaları sizin için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p>Öncelikle Arap Baharı denmesinden nefret ediyorum. Arap ayaklanmalarından, gerçekleşmekte olan Arap Devriminden bahsedilebilir. Ama Arap Baharı, çok &#8220;yabancı&#8221; ve oryantalist bir tanım.</p>
<p>Arap ayaklanmalarının özü insanlara haysiyetlerinin geri verilmesine dayanıyor; kadınlara, azınlıklara, ekonomik krizde olan emekçilere itibarlarının haklarının verilmesi. Kısaca Arap Ayaklanmaları benim için &#8220;insan haysiyetinin kapsamlı bir biçimde tanımlanması&#8221; anlamına geliyor.</p>
<p><strong>Sosyal medyanın ayaklanmalardaki rolü neydi? Birçok kişi ayaklanmaların başarısını sosyal medyanın etkili kullanımına bağlıyor. Sizce bu doğru mu?</strong></p>
<p>Sosyal medyanın rolü kesinlikle abartılıyor, ve yine oryantalist bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Sanki Batı bu araçları üretmiş; biz de o araçları kullanacak kabiliyete ulaşıp kendimizi onların araçları sayesinde özgürleştirmişiz.</p>
<p>Hayır, hikaye bu değil.</p>
<p>İnsanların gözden kaçırdığı şu; örneğin Tunus&#8217;ta internet kullanımının önünde birçok sınırlama var. Mısır&#8217;da devrimin başladığı zaman Facebook&#8217;a ulaşımı olan en fazla bir milyon insan vardı.</p>
<p>Facebook üzerinden yapılan çağrılarla birkaç bin insan biraraya geliyordu. Ama ne zamanki kitlesel yürüyüşler yaptık ve fiziksel olarak sokaklarda kendimizi gösterdik, o zaman sayımız milyonları buldu. Sadece sosyal medyayı kullanarak örgütlemeye çalıştığımız gösteriler bir hayal kırıklığıydı.</p>
<p>Bu sosyal medya teorisi aynı zamanda sanki ayaklanmalar geçen kış başlamış gibi bir sonuç ortaya çıkarıyor. Ancak bu da yanlış.</p>
<p>Ayaklanmalar çok önce, yaklaşık on sene önce başlamıştı. Ayaklanma Filistin intifadası ile başladı, Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin (ABD)  Irak işgaliyle başladı. Tüm Arap dünyasında insanlar işte o zaman sokakları geri aldı.</p>
<p>Geçen kış başlayan isyanlar, uzun süredir devam eden bir sürecin bir halkası, bir perdesiydi. Bu sosyal medyayla değil, emek direnişiyle, insanların barınma hakları, ekonomik hakları, sosyal hakları için mücadelesiyle bağlantılı. Tüm bunları görmezden gelip, devrimin başarısını sosyal medyaya indirgemek yanlış ve aşağılayıcı bir tutum.</p>
<p>Sosyal medya meselesi çok duyuldu, çünkü bu anaakım medya için oldukça seksi bir hikaye; &#8220;Klavyelerinin Arkasından Dünyayı Değiştiriyorlar&#8221;, &#8220;Küçük Bill Gates&#8217;ler&#8221; gibi.</p>
<p><strong>Kadınların Arap Devrimindeki rolü nedir?</strong></p>
<p>Bu soruda aslında bir önyargı var. Avusturya&#8217;da bir gösteri olduğunda hiçbir gazeteci burada kadınların rolünü sormuyor. Çünkü oradaki kadınların zaten özgürleşmiş ve hareketin bir parçası oldukları addediliyor.</p>
<p>Ama Arap Devrimindeki kadınların rolü, &#8220;Arap/müslüman&#8221; kadınların şimdiye kadar evde oturdukları ve bir anda özgürleştikleri fikrinden yola çıkarak irdeleniyor.</p>
<p>Kadınlar, devrim başlamadan üç sene önce <a href="http://bianet.org/bianet/bianet/107240-misirda-mucadele-isci-kadinlar">işçi eylemlerini başlattı</a>. Aktivist kadınlar Filistin intifadası ve savaş karşıtı eylemlerde; öğrenci kadınlar kampüs eylemlerinde aktif rol aldı.  Müslüman Kardeşler&#8217;in yarısı kadınlardan oluşuyor. Ortaya koydukları politikalar ne olursa olsun, kadınlar burada aktif olmayı seçti.</p>
<p>Şimdi oryantalist bir yaklaşımla &#8220;kadınlar mağaralarından çıktı&#8221; yorumları yapılıyor.</p>
<p><strong>O zaman biz Mısır&#8217;daki kadın hareketinden bahsedelim.</strong></p>
<p>Mısır&#8217;da feminist bir hareketten değil, kadın hareketinden, hatta kadın hareketlerinden bahsedebiliriz.</p>
<p>Mısır&#8217;da kadınlar liberal, feminist, batılı idealler için mücadele etmiyor. Örneğin işçi kadınlar, emek hareketlerinde kadın hakları, annelik, anaokulları gibi şeyler için mücadele ediyor. Birçok genç kadın &#8220;Askeri Yargıya Hayır&#8221; hareketinde aktif rol alıyor. Bu hareketler feminist olarak tanımlanamaz, ama kadınlar tarafından gerçekleştiriliyor.</p>
<p>Aralıkta Başbakanlık ofisi önünde bir kadın askerler tarafından dövüldü ve kadının gömleği sıyrılmış yarı çıplak olduğu o ünlü görüntü ortaya çıktı. Bunun hemen ardından kadınlara bunu protesto etmek için bir çağrıda bulunduk. Kendini feminist olarak tanımlamayan<a href="http://bianet.org/bianet/dunya/134967-misirli-kadinlar-askeri-konseyi-protesto-etti">binlerce kadın sokaklara döküldü</a>.</p>
<p>Mısır&#8217;da ayaklanmaların iki sembolü var: Halid Said ve Mina Daniel&#8217;in anneleri. Geleneksel Mısırlı anneler olan bu iki ikon, bize orduya karşı mücadelemizde güç veriyor.</p>
<p>Önemli olan bu farkındalık ve kadın dayanışmasıdır. Bana göre, kadın hareketinin özü budur. Kadın hareketi bir kitaptan değil, içinde bulunduğu durumdan organik bir şekilde ortaya çıkar.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz o büyük yürüyüşün ardından da Askeri Konsey özür dilemek zorunda kaldı.</strong></p>
<p>Evet! Bu bir ilkti. Erkekler böyle birşeyi hiçbir zaman başaramadı. Sadece özür dilemekle kalmadılar, &#8220;bize ne istediğinizi söyleyin. Oturup konuşalım&#8221; dediler.</p>
<p><strong>Bazı Arap gazeteciler, yeni rejimde Mısırlı kadınların önceden edindikleri kazanımları da kaybedeceklerinden endişelendiklerini söylüyor.  Siz ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Bu meşru bir endişe aslında. Problem, bu kazanımların başbakanın karısı tarafından verilmesi. Muhafazakar gruplar, bu kazanımların antidemokratik yasalarla verildiğini söyleyerek, geri alınmasını talep ettiklerinde kısmen bir inandırıcılık ve meşruluk kazandılar.</p>
<p>Ama Askeri Konseyi tutumunu değiştirip ve özür dilemesini sağladıysak, bir grup muhafazakara da karşı çıkıp, haklarımızı geri almamasını sağlayabiliriz. Buna inanıyorum.</p>
<p><strong>Arap ayaklanmalarının ardından dünyanın birçok yerinde insanlar sokağa çıktı, küresel bir &#8220;işgal&#8221; hareketi başladı. Siz de Arap ayaklanmalarının bir domino etkisi yarattığını düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Aslında taleplerin içerikleri farklı olabilir ama tüm bu hareketlerin çıkış noktaları bağlantılı. Hepsi eşitsizliklere, adaletsizliğe başkaldırıyor.</p>
<p>Bence insanların başarılı bir ayaklanma örneği görmesi onlara ilham verdi. Kollektif bir mücadele verildiğinde başarıya ulaşılabileceğini farkettiler. &#8220;Onlar yapabiliyorsa, biz de yapabiliriz&#8221; dediler.</p>
<p>Bunun gerçekleşebilmesi için belirli anlar var. Örneğin ABD ekonomik bir krizin ortasındaydı. Mısır&#8217;da senelerdir demokrasinin olmadığı politik bir krizin içindeydik.</p>
<p>Siz ise Türkiye&#8217;de yeni bir model geliştirdiniz. Henüz bunun vadesi dolmadı. Bu modelin kendini tüketmesi için biraz zaman gerekiyor. O zaman insanlar bazı şeyleri farkedecek.</p>
<p>Hiç kimse Mısır veya diğer ülkelerde bir devrim olacağını tahmin edemezdi.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin diğer müslüman ülkeler için bir model olduğu ya da olabileceği söyleniyor. En azından biz buradan böyle duyuyoruz. Mısır&#8217;dan baktığınızda bu söylenenler ne kadar gerçekçi?</strong></p>
<p>Sokaktaki sıradan Araplar ve Mısırlılar, Türkiye modelinin ne olduğunu bilmiyorlar bile. Umursamıyorlar da. Ama siyasi çevrelerde, Türkiye modeli farklı gruplar tarafından farklı gerekçelerle destekleniyor.</p>
<p>İslamcılar, Adalet ve kalkınma Partisi&#8217;ne (AKP) özeniyor. Ilımlı bir yaklaşımı olduğunu ve ekonomik gelişme getireceğini düşünüyorlar.</p>
<p>Müslüman olmayanlar ise başka bir Türkiye, seküler bir Türkiye görüyor. Ve diğer müslüman ülkelerde de seküler bir devlet oluşabilmesi gerekli bazı şeyleri impoze etmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Bence iki tutum da aynı oranda budalaca. Türkiye&#8217;nin kendi gelişim sürecinden kaynaklanan sorunları var. Ki bunlar bizimkilerden tamamen farklı.</p>
<p>Ayrıca AKP&#8217;yi, peşinden gitmemiz gereken bir başarı hikayesi olarak görmüyorum. Eğer Türkiye ya da AKP&#8217;yi bir model olarak alırsanız, hapishanelerdeki yüzlerce insanı, Kürtlerin, Ermenilerin sorunları görmezden gelmiş olursunuz.</p>
<p>Bu, benim kafamdaki demokrasi anlayışına uymuyor. Devrim yapıp böyle bir demokrasi anlayışı ortaya koyamazsınız.</p>
<p>Biz mücadelemiz için büyük bedeller ödedik. Ve yarım ya da alt bir demokrasiyle yetinmemeliyiz.</p>
<p><strong>Gelecek için iyimser misin? Gerçekleşmekte olan bu sosyal değişimle ilgili öngörülerin var mı?</strong></p>
<p>Kesinlikle çok iyimser ve umutluyum. Çünkü şu anda bir tarih yazılıyor ve bu sefer tarihin nasıl şekilleneceği halkın elinde. Artık tarihi tepedekiler yazmıyor.</p>
<p>Bu durum beni ne kadar umutlandırsa da, kitaplardan okuduğumuz hesaplanabilir siyasi bir süreç yaşanmıyor. Binlerce, milyonlarca insan bu sürecin bir parçası. Belirli bir yol, belirli limitler yok. Dolayısıyla herşey olabilir.</p>
<p>Ama ben inanıyorum ki kolektif olarak hareket ettiğimizde, o müzakere edilen geçiş süreçlerinden daha iyi bir iş ortaya koyabiliriz.</p>
<p>Bu uzun bir süreç. Birkaç ay içinde sona ermeyecek, seneler sürecek. Fransız Devrimi&#8217;ni hatırlayın.</p>
<p>Nihayet tarihin akışını kendi ellerimize aldık. Üzücü zamanlar olacak, daha çok kan görüceğiz. Ama sona erdiğinde başladığımız noktadan çok daha iyi bir yerde olacağız. (ÇT)</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2F4587%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/4587/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Savunmaya Saldırı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/savunmaya-saldiri/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=savunmaya-saldiri</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/savunmaya-saldiri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2012 04:14:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4583</guid>
		<description><![CDATA[O zamanlar çocuktum ama Demokrat Parti devrinin son beş yılının atmosferini (1955-1960) çok iyi hatırlıyorum. DP iktidarı, kendisini yıkacak muhalefet cephesini adeta kendi elleriyle yaratmıştı. Siyasal baskının yoğunlaştırdığı karanlık öylesine koyulaşır, buna bağlı olarak toplumsal ve siyasal mücadele öyle bir kaynama noktasına gelir ki, tüm toplumun ruh hali değişir; politikaya en uzak insanlar bile politikleşir; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>O zamanlar çocuktum ama Demokrat Parti devrinin son beş yılının atmosferini (1955-1960) çok iyi hatırlıyorum. DP iktidarı, kendisini yıkacak muhalefet cephesini adeta kendi elleriyle yaratmıştı.</p>
<p>Siyasal baskının yoğunlaştırdığı karanlık öylesine koyulaşır, buna bağlı olarak toplumsal ve siyasal mücadele öyle bir kaynama noktasına gelir ki, tüm toplumun ruh hali değişir; politikaya en uzak insanlar bile politikleşir; en korkak insanlar bile korkuyu yenmeye başlar; “savaş baltaları” toprağın altından çıkarılır, “savaş boruları” her yanda duyulmaya başlar; bütün bunları gören iktidar gittikçe daha baskıcı, gittikçe daha beceriksiz hale gelir, kendi karşıt cephesini kendi elleriyle yaratacak olmadık aptallıklar yapar; bu arada muhalefette birbiriyle en uyuşmayacak güçler el ele vermeye başlar.</p>
<p>İşte Türkiye’de böyle bir döneme girilmiş bulunuluyor.</p>
<p>İşaretleri mi? Epeyce var.</p>
<p>Kürtlere karşı girişilen topyekûn saldırı hızlanarak sürmektedir. Son tutuklama dalgası, tutuklanmak, uzun ve belirsiz sürelerle içeri atılmak için, sözde legalitesi tanınan ve mecliste temsilcileri olan BDP’nin taraftar ya da sempatizanı olmanın yeterli olduğunu açıkça gösteriyor. KCK tutuklamaları denen şey, temsilcileri meclise alınan BDP’nin üyelerinin içeri alınması operasyonundan başka bir şey değildir. İktidar Kürt halkına karşı topyekûn bir saldırı açmıştır.</p>
<p>Ahmet Altan, Uludere’de öldürülen Kürt gençleriyle ilgili akılcı sorularını sormaya devam ededursun iktidarın bu sorulara verebileceği hiçbir cevap yoktur ve zaten Başbakan, Genel Kurmay Başkanı’na teşekkürlerini sunarak aslında cevabını vermiş bulunmaktadır. Bir halka karşı topyekûn bir savaş açmışsanız, kaçakçıymış, tarlasını ekmeye giden köylüymüş falan dinlemez, yeryüzünde kıpırdayan her “hedef”e bombalarınızı yağdırırsınız. Çünkü iktidar Kürt halkına karşı topyekûn bir savaş açmıştır.</p>
<p>İktidarın bu savaşı, Kürt halkıyla da kısıtlı değildir. Aslında kendisine direnen veya direnme ihtimali olan bütün muhalefet odakları saldırı altındadır ve bu saldırı bundan sonra da artarak devam edecektir.</p>
<p>Mesela, tüm dünyanın kabul ettiği savunma hakkı da saldırı altındadır. Doğu Perinçek’in, beş yıldır Ergenekon davası süreci içinde yaptığı savunmalardan dolayı açılan beş davadan 16 yıl hüküm giymesi bunun en açık örneğidir. Böyle bir saçmalığı, istiklal Mahkemeleri bile yapmamıştı. Bunun açık anlamı şudur: Ben seni suçlarım ama sen sakın savunma yapmaya falan kalkma. Eğer bunu yapmaya kalkarsan yeni suçlamaları ve cezaları da hak etmişsin demektir. Anlayacağınız, dünyanın en tartışılmaz hakkı olan savunma hakkı da iktidarın topyekûn saldırısı altındadır. Bundan sonra Türk polisi, tutukladıklarına şu uyarıyı yapsa yeridir: “Tutuklusun. Bu andan itibaren (kendini savunmak için) söyleyeceğin her şey aleyhinde delil olarak kullanılabilir.”</p>
<p>Diğer yandan, devletin işlediği suçlarla ilgili davalar, devletin suçlarını gizlemek için aceleye getiriliyor. Devletin faili meçhul çetelerinin baş faillerinden Mehmet Ağar’a alelacele verilen 5 yıllık cezanın anlamı, Mehmet Ağar’ı cezalandırıyormuş gibi yapıp gözlerden uzaklaştırmaktır. “Andıç” falan diyerek emekli Genel kurmay Başkanlarını tutuklayan mahkemeler faili meçhullerdeki rolü ayan beyan ortaya çıkmış Mehmet Ağar’ı vb. neden tutuklamaz acaba? Belki de artık ortada karartılacak delil kalmadığındandır!</p>
<p>Diğer yandan, Hırant Dink davası, beş yıl sonra, avukatların çabasıyla aydınlanmaya doğru giderken, cinayetin arkasındaki devlet güçlerinin üstündeki örtü yeni yeni açılmaya yüz tutarken mahkemenin alelacele davayı bitirmeye yönelmesi bir hayli ilgi çekicidir. Cengiz Çandar, haklı olarak şöyle soruyor dünkü yazısında: “Cinayet aydınlanmış olacak mı? Devlet aygıtı ve görevlilerinin cinayetle ilgili sorumluluğu ceza görmüş olacak mı?” (<em>Radikal</em>, 13 Ocak 2012) Sakın bu acele, aydınlanmaya yüz tutan delilleri yeniden karartma çabası olmasın?</p>
<p>Çok karanlık ama aynı zamanda toplumsal muhalefetin canlanıp toplumsal ve siyasal mücadele siperlerinde mevzilenmeye başladığı şenlikli bir döneme girmiş bulunuyoruz. Çok ilginç gelişmeler oluyor bugünlerde. Örneğin CHP muhalefette iyi bir performans göstermeye başladı. Medyadaki bir kısım libero-sağcımız fezleke olayından sonra CHP’nin gürlemesini “show” olarak değerlendirdi ama ben hiç de öyle düşünmüyorum. Bu çıkış, CHP’nin üzerindeki ölü toprağını atıp esaslı bir muhalefet gücü olarak ayağa kalktığının göstergesidir. Bunun böyle olduğunu şu olumlu gelişme de gösteriyor: Dün CHP sözcüsü, KCK tutuklamalarını “kanunsuzluk” olarak nitelendirdi. Bu, “ulusalcı” duvar ve bentlerin kaçınılmaz olarak yıkılacağının, yıkılmakta olduğunun göstergesidir. CHP ile BDP arasında bir muhalefet ittifakı kurulması hayırlı olacaktır.</p>
<p>Belki beni biraz iyimser bulacaksınız ama liberaller kesiminde de bazı olumlu kıpırtılar var. Bu kıpırtıların en belirgin temsilcisi Cengiz Çandar bence. Cengiz’in yukarda sözünü ettiğim yazısının son satırlarını buraya alırsam ne demek istediğimi daha iyi anlatabileceğim sanırım: “ ‘<strong>Devlet</strong>’ yöneten AK Parti’ye evet; ‘<strong>devlet</strong>’leşen AK Parti’ye değil.” (Agy)</p>
<p>Cengiz’in, devlet yönetmekle devletleşmenin aslında aynı şeyler olduğunu göremeyen bakışaçısının yanlışlığı bir yana, bu saptaması olumludur. Çünkü bu, devletleşen AKP ile aynı safta yer almayacağının ilanıdır ki, AKP zaten devletleşmiştir, bir parti-devlet rejimi kurmuştur. Bu anlamda Cengiz, liberal kesimin muhalefete yaklaşan öncülerinden kabul edilebilir. AKP’yi, en azından “demokrasi getireceği” ya da “vesayet rejimine son vereceği” umuduyla destekleyen aydınlardan, bu umudu ilk terk eden ve muhalefete geçen sanırım Ahmet İnsel olmuştu.</p>
<p>Toplumsal ve siyasal mücadele ciddi bir iştir. Keskin laflarla yürütülemez. Dolayısıyla mücadelede her gücü, tek bir bireye varıncaya kadar ince ince hesap etmek zorundasınızdır. Bu yüzden bizim toplum ve siyaset dışı (ve dolayısıyla konformist) anarşistlerimiz bana burun kıvırırlar ama ben anarşizmi onlar gibi, birkaç yıl keskin laflar ettikten sonra <em>Taraf</em>’ın ya da medyadaki bir takım ağabeylerin kuyruğuna takılmak olarak anlamıyorum. Anarşizm ve toplumsal devrim davası toplumun duyarlılıklarından ve ruh halinden kopuk bir şekilde yürütülemeyeceği gibi, toplumsal ve politik güçlerin dikkatle izlenmesini gerektirir. Her ne hal ise, ben kimseye reçete yazmak ya da akıl vermek durumunda değilim. Sadece şunu söyleyeyim: Yıllar sonra tarihi yazanlar, toplumsal muhalefetin güçlerini inceden inceye hesap eden anarşistlerin de var olduğunu gördüklerinde belki hem biraz şaşıracaklar, hem de sevineceklerdir.</p>
<p>Tabii noktayı koymadan önce söylenmesi gereken en önemli nokta şudur: AKP-devlet kendi muhalefetini yaratıyor, bu muhalefet yakında çok önemli bir toplumsal güce dönüşecektir. Evet ama bu muhalefeti toplumsal bir devrime dönüştürecek dördüncü unsur (bkz. “Önemli Bir Dönüm Noktası…” başlıklı yazım) neden bu kadar dağınık?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F14%2Fsavunmaya-saldiri%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/14/savunmaya-saldiri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>46</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Macaristan&#8217;da Parti-Devlet Rejimi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/13/macaristanda-parti-devlet-rejimi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=macaristanda-parti-devlet-rejimi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/13/macaristanda-parti-devlet-rejimi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2012 17:50:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4579</guid>
		<description><![CDATA[Yeni Anayasa’dan sonrasını merak ediyorsanız Macaristan’a bakın 22.12.2011 - &#160; Yüzde 50’nin üzerinde oyla gelip, “yeni Anayasa” yaptılar. Yargıyı, bürokrasiyi, medyayı istedikleri şekle soktular. Baskıyı artırıp, siyasi partiler yasasını bu baskıyı süreklileştirecek biçimde değiştirdiler. Yanılmayın, söz konusu ülke Macaristan… New York Times’ın Nobel ödüllü yazarı Paul Krugman, önceki gün köşesinde Macaristan’ın giderek otoriter bir rejime [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni Anayasa’dan sonrasını merak ediyorsanız Macaristan’a bakın</strong></p>
<p>22.12.2011 -</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüzde 50’nin üzerinde oyla gelip, “yeni Anayasa” yaptılar. Yargıyı, bürokrasiyi, medyayı istedikleri şekle soktular. Baskıyı artırıp, siyasi partiler yasasını bu baskıyı süreklileştirecek biçimde değiştirdiler. Yanılmayın, söz konusu ülke Macaristan…</strong></p>
<p>New York Times’ın Nobel ödüllü yazarı Paul Krugman, önceki gün köşesinde Macaristan’ın giderek otoriter bir rejime dönüştüğünü yazdı. Krugman bu iddiasını Princeton Üniversitesi Hukuk ve Halkla İlişkiler Programı Öğretim Üyesi Kim Lane Scheppele’den aldığı bilgilere dayandırmaktaydı. Dün, Krugman gazetenin internet sayfasında yayımlanan bloğunda Scheppele’in “Macaristan’ın Anayasal Devrimi” başlıklı yazısına yer verdi.</p>
<p>Scheppele’in yazdıkları Türkiyeli okurları çok yakından ilgilendiriyor. Başka bir yorum yapmaksızın bu bilgilendirici makalenin geniş bir özetini okurlarımızla paylaşıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüzde 53’le geldiler ve anayasayı değiştirdiler</strong></p>
<p>Macaristan’da 2010 Nisan’ında yapılan genel seçimleri yüzde 53 oyla sağcı Fidesz partisi kazandı. Parti seçimlerde yüzde 53 oy almasına karşın parlamentodaki sandalyelerin yüzde 68’ine sahip oldu. Bundan sonra olanları Kim Lane Scheppele’den dinleyelim:</p>
<p><em>“Nitelikli çoğunluğu kazanan Fidesz anayasayı değiştirme gücüne erişti. Bu gücü her defasında en aşırı şekilde kullanarak yönetimlerinin ilk yılında anayasayı on defa değiştirdiler ve daha sonra da 1 Ocak 2012’de yürürlüğe girecek yepyeni bir anayasa yaptılar.”</em></p>
<p>Seçimlerde yüksek oy oranı, alınan oydan daha güçlü bir parlamento çoğunluğu ve ardından anayasa değişikliği… “Bu çerçeve bizler açısından tanıdık” diyorsanız, hikayenin geri kalanını dinlemelisiniz:</p>
<p><em>“Yeni anayasada en büyük darbeyi yargı yedi. Bir zamanlar neredeyse bütün kanunların anayasaya uygunluğunu denetleme sorumluluğuna sahip olan Anayasa Mahkemesi üç yolla öldürüldü. Birincisi hükümet görev başındaki hâkimlerin sayısını artırdı ve yeni pozisyonları kendi siyasi müttefikleriyle doldurdu (…). Ardından hükümet mahkemenin yetki alanını, vergilerle ve kemer sıkma programlarıyla ilgili kanunlar gibi bütçe üzerinde etkisi olan kanunları (…) denetlemesine engel olacak biçimde daralttı. Dahası kişiler artık sıradan mahkemelerde uzun bir süreçten geçmeksizin kanunların anayasaya uygunluğu konusunda itirazda bulunamayacak. Tek kamaralı parlamenter sistemde hükümetin gücü üzerindeki ana denetim mekanizması olarak iş gören eski Anayasa Mahkemesi artık işlevsel anlamda ölü.”</em></p>
<p>“Sadece Anayasa Mahkemesi mi, biz o yolları çoktan geride bıraktık” demeyin… Devamı da var:</p>
<p><em>“Sıradan yargı da benzer bir kaderi paylaştı. Hükümet hâkimlerin emeklilik yaşını 70’ten 62’ye indirerek onlara yeni geleceklerine intibak etmeleri için yalnızca birkaç ay verdi. Aralarında davaları atayan ve mahkemelerin gündelik işleyişini yöneten adli amirlerin büyük kısmının da bulunduğu 200’den fazla hâkim 1 Ocak’tan başlayarak görevlerinden emekli olacak.”</em></p>
<p>Macar hükümetinin kendisine yakın yargıç ve savcıların önünü açmak için bir operasyon yaptığı ne malum diye sorulabilir. Scheppele sanki bu soruyu duymuş gibi cevap veriyor: “Bir hükümet kendi hâkimlerini göreve getirdiğinde, onları istediği gibi hareket ettirdiğinde ve de hangi davaya kimin bakacağını tayin ettiğinde yargı bağımsızlığı bitmiş demektir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Seçim yasasına da dokundular</strong></p>
<p>Mesele yalnızca yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmış olmasıyla bitmiyor. Fidesz hükümeti, benzerleri gibi, meselenin sadece yargıyla çözülemeyeceğinin elbette farkında… Farkında ki siyasi partiler ve seçim kanunlarını da istediği şekle sokmuş. Şöyle ki:</p>
<p><em>“Yeni anayasal sistemde seçimlerin yasal denetimi de değiştirildi. Son seçimden önce kural, beş üyeli Seçim Komisyonu’nun siyasi olarak farklı bileşenlerden oluşması ve işbaşındaki hükümetin Komisyon’a aday göstermeden önce muhalefete danışması şeklindeydi. Ancak kurallar geçen yıl değiştirildi; artık her yeni ulusal seçime yeni seçim komisyonu üyelerinin belirlenmesi eşlik edecek. Sonuç olarak var olan üyeler, görev sürelerini doldurmalarına izin verilmeksizin görevlerinden alındılar ve artık Seçim Komisyonu iktidar partisinin beş üyesinden müteşekkil.”</em></p>
<p>İktidar partisi seçim kurulunun bileşimini değiştirmekle de yetinmemiş ve seçim bölgelerinin sınırlarını yeniden belirleyen bir kanun da çıkartmış. Yazar şöyle diyor: “Ama bu yeni bölgeler öyle çizildi ki, siyasi ufukta Fidesz’ten başka bir partinin seçimi kazanması ihtimali görünmüyor.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bürokrasiyi &#8220;sağlama&#8221; almışlar</strong></p>
<p>İktidar partisi bürokrasiye kendi kadrolarını yerleştirme işini de ihmal etmemiş şüphesiz. Yeni anayasayla başsavcılık makamına, kamu denetleme kurumuna ve son olarak da Merkez Bankası’na kendi kadrolarını getirmenin altyapısını hazırlamış; Yargıtay başkanını değiştirmiş, bizdeki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun muadili bir Ulusal Yargı Makamı yaratarak, bunun başına tek kişinin geçmesi şartını anayasaya sokmuş.</p>
<p>İktidar partisi bürokrasiye kendi kadrolarını yerleştirirken, yarın bir gün kadrolarının sökülüp atılamaması için tedbirlerini de almış. Yeni anayasayla bazı makamların başındakilerin görev süreleri şöyle belirlenmiş: Başsavcılık makamı 9 yıl, kamu denetleme kurumu 12 yıl, Ulusal Yargı Makamı 9 yıl, Medya İdaresi 9 yıl, Bütçe Konseyi 6 yıl… Üstelik parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlanmadan bu makamlardaki kişilerin değiştirilmesinin önü kapatılmış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medyaya da uzanmışlar</strong></p>
<p>Fidesz, bütün iktidar aygıtlarını kendi elinde toplamanın planını yaparak “parti-devlet” yapılanmasının anayasasını yapmış. Tabii ki medyayı da bu kapsamda değerlendirerek, yeni basın yasaları çıkartmış. Buna göre yeni bir medya idaresi (bizdeki RTÜK muadili) yaratarak, Scheppele’in aktarımına göre, bütün elemanlarını Fidesz kadrolarından belirlemiş. Kurumun başına da hükümet tarafından “dokuz yıllığına atanan” birini geçirmiş. Kurulun bütün kamusal ve özel medya organlarını denetleme yetkisi de, büyük cezalar keserek herhangi bir medya kuruluşunu batırma şansı da var. Scheppele, “medyanın otosansür uygulamaya başlaması şaşırtıcı değil” diyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini de anayasaya soktular</strong></p>
<p>Fazla safsanız “bütün bunlar idari reformlardır” diyebilirsiniz. Ama iktidar partisi ideolojik hamleleri de bu idari düzenlemelerin yanına koymayı unutmamış ve muhafazakar Hristiyanlık öğretisinin devlet politikası olarak kabul edildiğini yeni anayasaya geçirmiş. Scheppele, “nüfusun yüzde 21’inin herhangi bir ibadete katılmadığı bir ülkede bunu yaptılar” diyor. Yeni anayasa ayrıca “cenin ana rahmine düştüğü anda koruma altındadır” buyurmuş; yani kürtajı yasaklamış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fidesz anayasasında, “Hristiyanlığın ulusun birliğini korumaktaki rolü” tanınmış ve “bir arada yaşamanın temeli aile ve millettir” denilmiş.</p>
<p>Hayli ilginç bir aktarım da şu: “Bu dinsel inançlar anayasaya sıkı sıkıya bağlanırken, dinin konumu ile ilgili bir kanun devlet tarafından tanınan kiliselerin sayısını on dörde indirerek diğer 348 kilisenin kaydını sildi.” Başka bir ifadeyle devlet dini ve resmi mezhep “hukukun temeli” olmuş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Antikomünizm olmadan olmaz</strong></p>
<p>Son olarak, anayasada yapılan bir değişiklikle “eski komünist partinin suçlarına anayasada yer verilmesine”, komünist partinin bir suç örgütü olarak nitelenmesine karar verilmiş bulunuyor. Değişiklikte “komünist diktatörlük, 1990’daki ilk hür seçimlerle yaratılan ve hukukun üstünlüğüne dayanan devletle bağdaşmaz. Mevcut Macar hukuk devleti komünist sistemin suçları üzerinde inşa edilemez” buyuruluyor ve bir cadı avının başlatılacağı 1 Ocak’ta yürürlüğe girecek değişikliğin 4. maddesinde, “komünist diktatörlükte iktidarda olanlar” hakkında kişisel bilgiler de dahil her şeyin kamuoyuna ilan edilebileceği ifade ediliyor.</p>
<p>Uzun sözün kısası, Macaristan, yüzde 53’ün oyuyla işbaşına geldikten sonra &#8220;yeni anayasa&#8221; sürecini de tamamlamak üzere olan bir sağcı parti eliyle “ileri demokrasi”ye taşınmış.</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F13%2Fmacaristanda-parti-devlet-rejimi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/13/macaristanda-parti-devlet-rejimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Parti-Devlet Rejimi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/12/parti-devlet-rejimi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=parti-devlet-rejimi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/12/parti-devlet-rejimi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Jan 2012 12:05:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Rejimler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4561</guid>
		<description><![CDATA[Modern çağda birçok parti-devlet rejimi türü ortaya çıkmıştır. Parti-devlet rejiminin en önemli özelliği, parti ile devletin giderek kaynaşması, parti politikalarının doğrudan devlet politikaları olarak yürürlüğe girmesidir. 1917 Devriminden sonra Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte parti-devlet rejimi yolunda ilerlendi. Başlangıçta Sol-Sosyalist Devrimci Parti legaldi ve hatta ilk devrim hükümetinin ortağıydı. Menşevik Parti’nin de kısmi bir legalitesi vardı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Modern çağda birçok parti-devlet rejimi türü ortaya çıkmıştır. Parti-devlet rejiminin en önemli özelliği, parti ile devletin giderek kaynaşması, parti politikalarının doğrudan devlet politikaları olarak yürürlüğe girmesidir.</p>
<p>1917 Devriminden sonra Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle birlikte parti-devlet rejimi yolunda ilerlendi. Başlangıçta Sol-Sosyalist Devrimci Parti legaldi ve hatta ilk devrim hükümetinin ortağıydı. Menşevik Parti’nin de kısmi bir legalitesi vardı. Süreç içinde bunların legalitesi de ortadan kalktı ve 1930’lu yıllara doğru tam bir parti-devlet rejimi kuruldu. Gerçi birazdan değineceğim gibi, parti-devlet rejiminin illâ tek partili olması gerekmez.</p>
<p>Faşist İtalya, Nazi Almanya’sı ve 1946 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti de parti-devlet rejimleriydi. Üstelik Mussolini ve Hitler’in başını çektiği parti-devlet rejimleri, aşağıdan, parlamento yoluyla kurulmuş, faşistler ve Naziler bu yolla devlete hakim olmuş ve rakip partilerin legalitesini de ortadan kaldırmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti ise yukardan kurulan parti-devlet rejimlerinin ilk örneklerindendir.</p>
<p>20. Yüzyılda, üçüncü dünyada kurulan parti-devlet rejimlerinin neredeyse hepsi kendilerine Sovyet modelini örnek almış ve tek partili parti-devlet rejimleri olarak şekillenmişlerdir. Bunların dünyada gittikçe azalan örneklerinden biri, bugün halen büyük kargaşalıklar içinde bocalayan, Suriye’deki Esat rejimidir.</p>
<p>Sovyet örneğini izleyerek kurulmuş “sosyalist” devletlerden bugün ayakta kalan, Çin, Kuzey Kore, Vietnam, Küba gibi ülkelerdeki rejimler de tek partili parti-devlet rejimleridir.</p>
<p>Çoğunlukla tek partinin askeri darbesiyle ya da bir partinin “ulusal kurtuluş” mücadelesiyle veya “devrim”le kurulan bu tür tek partili parti-devlet rejimlerinin dışında, bir de, örnekleri ağırlıklı olarak, 1950-1970’ler periyodunda, daha çok Latin Amerika ülkelerinde görülen tek partili olmayan, hatta parlamento seçimlerine dayanan parti-devlet rejimleri vardır. Bunların en tipik olanı, Ulusal Devrimci Parti’nin başında olduğu, Meksika’daki parti-devlet rejimiydi. Bu parti, CHP gibi devlet kurucusu parti konumunda olduğundan tam bir devlet partisiydi ve meclise 70 yıl boyunca büyük çoğunlukla onun adayları seçildi. Bununla birlikte, bu parti-devlet rejiminin, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’lere kadarki döneminden ayrıldığı nokta, muhalefet partilerine de izin verilmesiydi. 2000 yılına kadar iktidara gelme konusunda hiçbir şansları olmasa da.</p>
<p>Parti-devlet rejimleri, Meksika ve Türkiye’de olduğu gibi kurucu bir irade; bir kısım Arap (örneğin Mısır’da Nasır) ve Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi askeri darbe; Almanya’da olduğu gibi seçimle kurulabileceği gibi; örneğin Latin Amerika’da ülkelerinden Nikaragua’da, Somoza “aile-devlet” döneminde olduğu gibi, seçimle kurulup, belli ekonomik kaynakları ve siyasi doruk noktalarını ele geçirdikten sonra sınırlı bir muhalefete izin verebilir ve hatta seçimlere de gidebilir. Yani parti-devlet rejiminin her durumda tek partili olması şart değildir.</p>
<p>Tek partili olmayan parti-devlet rejimleri, parti-devlet’in (ya da Somoza örneğinde olduğu gibi “aile-devlet”in) ülkenin neredeyse tek ekonomik hakimi haline geldiği ve böylece siyasi iktidarı da tekeline aldığı koşullarda, polis ve orduyu kendi kalkanı haline getirir; basına ve muhalefete kısıtlı ölçüde izin verse de bunları gerek illegal yollardan (cinayetler vb), gerekse yargı gücüyle hapishanelere tıkarak kendi gücünü korumaya çalışır. Bu tür rejimlerde seçimler sadece parti-devletin meşruiyet aracıdır.</p>
<p>Tek partili olmayan parti-rejim devletlerinin tek partili rejimlere göre daha esnek ve bu anlamda da bertaraf edilmesi daha zor rejimler olduğunu söyleyebiliriz. Evet, tek partili parti-devlet rejimleri, muhalifleri mutlak bir şekilde susturarak ve iktidar tekelini açıkça ilan ederek kendilerine bir anlamda rakipsiz bir iktidar kalesi inşa ederler ama toplumun gözeneklerini kapattıklarından büyük bir sosyal patlamayla devrilmenin yollarını da kendi elleriyle açmış olurlar.</p>
<p>Öte yandan, tek partili olmayan ve hatta seçimlere ve parlamentoya, kısmi ve görüntüsel bir “basın ve ifade özgürlüğü”ne izin veren parti-devlet rejimlerinin handikapı da kısmi “özgürlükler”den güç olan muhalefetin kendisini sürekli sıkıştırmasına izin vermesinin sonuçta devrilmesinin de yolunu açabileceği ihtimalidir. Kısmi “özgürlükler” bir yandan rejime esneklik sağlar ve belki ömrünü uzatabilir ama bir yandan da onun gittikçe büyüyen muhalefet dalgalarıyla boğuşmak zorunda kalmasına yol açar.</p>
<p>Bu tarihi örnekler faslından bugünkü Türkiye’ye gelebiliriz. Bir önceki “<a href="http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/" target="_blank">Önemli Bir Dönüm Noktası…</a>”  yazımda AKP’nin on yıllık bir süreçte aşağıdan yukarı ilerleyerek devleti nihayet bütünüyle ele geçirdiğini belirtmiştim. Şimdi artık bunun adını da koyabiliriz: Baskısı altında olduğumuz rejim, çok partili bir parti-devlet rejimidir. İçinde yaşadığımız parti-devlet rejimi, “çok parti”ye izin verse de, seçimleri kaybetmeyecek şekilde kendini garanti altına almıştır. Parlamento ve seçimler, bu rejimin meşruiyet aracı ve kalkanıdır. Güç kalkanı ise devletin kendisi, yani polis, ordu ve yargıdır.</p>
<p>12 Eylül darbesiyle yolu açılan ve daha önce çeşitli girişimlerle denenmesine rağmen kurulamayan bu rejim, sonunda AKP’nin devlete bütünüyle hakim olmasıyla kurulmuş bulunmaktadır. Bugün, “12 Eylül’ü yargılama” adına iki titrek ihtiyarın yargılanmasına “tav olmak” ve bunun, kurulmuş bulunan parti-devlet rejimini perdelemenin bir başka yolu olduğunu anlamamak tam bir gaflet halidir.</p>
<p>Kürt halkına karşı topyekûn bir savaşa giren; uyduruk davalarla tüm muhaliflerini içeri tıkan; solu ve devrimcileri hedef tahtasına koyan, kendini eleştiren liberallere bile tahammül edemeyen; karanlık bir diktaya doğru ilerleyen bir parti-devlet rejimiyle karşı karşıyayız.</p>
<p>Tarih bunu böyle yazacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>12 Ocak 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F12%2Fparti-devlet-rejimi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/12/parti-devlet-rejimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>27</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nuhoğlu Translardan Özür Diledi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/4554/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=4554</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/4554/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 19:03:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Gelişmeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4554</guid>
		<description><![CDATA[Bozkurt Nuhoğlu, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; açıklaması üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından kendisi hakkında suç duyurusunda bulunan Pembe Hayat Derneği’ne bir mektup göndererek, bütün trans camiasından özür diledi. İstanbul &#8211; BİA Haber Merkezi 10 Ocak 2012, Salı Bozkurt Nuhoğlu, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; demesi üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından Pembe Hayat Derneği&#8217;ne gönderdiği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<h2></h2>
<p>Bozkurt Nuhoğlu, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; açıklaması üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından kendisi hakkında suç duyurusunda bulunan Pembe Hayat Derneği’ne bir mektup göndererek, bütün trans camiasından özür diledi.</p>
<div>
<div>İstanbul &#8211; BİA Haber Merkezi</div>
<div>10 Ocak 2012, Salı</div>
</div>
</div>
<div>
<p><strong>Bozkurt Nuhoğlu</strong>, Bülent Ersoy&#8217;un &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;i tanırdım&#8221; demesi üzerine gazetecilere verdiği açıklamaların ardından Pembe Hayat Derneği&#8217;ne gönderdiği mektupla, başta Ersoy olmak üzere bütün trans camiasından özür diledi.</p>
<p>Nuhoğlu özür mektubunda Örümcek Kadının Öpücüğü filmine gönderme yaptı.</p>
<p>Nuhoğlu&#8217;nun mektubu şu şekilde:</p>
<p>&#8220;Pembe Hayat yetkililerine;</p>
<p>&#8220;Benim en sevdiğim filmlerden biri &#8216;Örümcek Kadının Öpücüğü&#8217;dür. Bilenler bilir, filmin kahramanlarından biri olan devrimci karakter, bir eşcinselle aynı hücreyi paylaşır. Ve filmin yarısında yılların ezberiyle hücre arkadaşına bir devrimciye yakışmayacak şekilde davranır. Ama sonra hatasını anlar. Ben de o devrimcinin durumundayım. Filmin ilk yarısında yılların alışkanlığı ile, koşullanmışlığıyla, ezberiyle hatalı davrandım. Başta Bülent Ersoy olmak üzere, verdiğim beyanlarla hırpaladığım, kırdığım, incittiğim, üzdüğüm herkesten özür diliyorum.&#8221;</p>
<p><strong>Pembe Hayat Derneği&#8217;</strong>nden <strong>Kemal Ördek</strong>, bu özrün çok önemli olduğunu söyledi:</p>
<p>&#8220;Nuhoğlu&#8217;nun özür dilemesi son derece önemli bir adımdır. Bu, Türkiyeli trans toplumunun kendisine yönelen önyargılı ve nefret saikli söylemlere karşı sessiz kalmamasının bir sonucudur. Nuhoğlu&#8217;nun bu adımı sonrası, kendisinden özrünü geniş kamuoyu kesimleri ile paylaşmasını bekliyoruz; zira Bülent Ersoy şahsında trans bireyler konusunda söyledikleri medya aracılığı ile geniş kamuoyu kesimlerine ulaştı.&#8221;</p>
<h2>Ne olmuştu?</h2>
<p>4 Ocak 2012&#8242;de Posta Gazetesi&#8217;nde yayımlanan bir röportajda, 68 kuşağının bilinen isimlerinden ve Deniz Gezmiş&#8217;in dava arkadaşı Bozkurt Nuhoğlu, <strong>Bülent Ersoy</strong>&#8216;un <strong>Deniz Gezmiş</strong> ile tanıştığını iddia etmesi üzerine, &#8220;Deniz 68 kuşağının kahramanıdır. Karakteri düşük insanlarla hiçbir surette ve hiçbir mekanda beraber olmamıştır. Deniz bu tür insanların gittiği yerlere asla gitmez, bu insanlardan nefret ederdi&#8221; ve &#8220;Bu kadın kılığındaki erkeğe ya da erkek kılığındaki kadına lanet olsun diyorum&#8230; Deniz&#8217;in arkadaşları onu cezalandırır&#8221; demişti.</p>
<p>Bu açıklamanın üzerine Pembe Hayat Derneği, Nuhoğlu&#8217;nun söylemlerinin Bülent Ersoy&#8217;un şahsında Türkiyeli bütün trans bireyleri hedef aldığını, 68 kuşağını da trans bireylere karşı harekete geçmeye davet ettiğini ve trans bireyleri aşağılayıp hakaret ettiğini belirterek Nuhoğlu hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. (ÇT)</p>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F10%2F4554%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/4554/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Önemli Bir Dönüm Noktası&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=onemli-bir-donum-noktasi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 09:10:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4546</guid>
		<description><![CDATA[Tarihte belli dönüm noktaları vardır. Bir güç, erişebileceği en zirve noktaya erişir ve bu zirve nokta aynı zamanda onun düşüşünün de başlangıcı olur. Örneğin Bolşevik Partisi’nin Ekim 1917’de iktidarı eline geçirmesinin, onun düşüşünün başlangıcı olduğu düşünülebilir. Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgale giriştiği 1940 yılı, hem II. Dünya Savaşı’nın dönüm noktası, hem de bir dünya gücü olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihte belli dönüm noktaları vardır. Bir güç, erişebileceği en zirve noktaya erişir ve bu zirve nokta aynı zamanda onun düşüşünün de başlangıcı olur. Örneğin Bolşevik Partisi’nin Ekim 1917’de iktidarı eline geçirmesinin, onun düşüşünün başlangıcı olduğu düşünülebilir. Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgale giriştiği 1940 yılı, hem II. Dünya Savaşı’nın dönüm noktası, hem de bir dünya gücü olarak zirveye ulaşan Nazizmin düşüşünün başlangıcıydı.</p>
<p>İşte eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını da böyle tarihi bir dönüm noktası olarak görmek gerekir kanımca. Bu tarih, İlker Başbuğ’un önemli bir şahsiyet olması bakımından değil, AKP’nin bir iktidar gücü olarak zirveye ulaşması açısından bir dönüm noktasıdır. İlker Başbuğ’un tutuklanması, AKP iktidarının, on yıllık mücadele sonucunda devleti tamamen ele geçirdiğinin ilanıdır. Polis, yargı ve ordu, yani kısacası devlet, AKP’nin eline geçmiş bulunmaktadır. AKP gücünün zirvesine erişmiştir. Bundan sonra düşüş başlayacaktır.</p>
<p>AKP’nin karşısındaki güçleri gözden geçirdiğimiz zaman dört muhalif odak ya da oluşum tespit edebiliriz: Birincisi, CHP’nin merkezinde yer aldığı ulusalcı odak; ikincisi, eski Dev-Yol’cuların ve yeni TKP’nin merkezinde yer aldığı, irili ufaklı sol grupları barındıran solcu odak; üçüncüsü, BDP’nin merkezinde yer aldığı Kürt muhalefet odağı; dördüncüsü ise, düşünsel gücü bakımından etkili olmakla birlikte fiili gücü bakımından çok zayıf olan (bir kısım anarşistin, Troçkistin ve devrimci Marksistin oluşturduğu) toplumsal-devrimci oluşum (odak bile diyemiyorum).</p>
<p>Bunların dışında iki güç daha bulunmaktadır. Bunlar, <em>Taraf</em> gazetesinin çevresindeki liberal oluşum ve MHP’dir.</p>
<p><em>Taraf </em> gazetesi ve liberal solcular şu anda iktidar blokundan kopma sürecindedirler. Özellikle KCK tutuklamaları ve son Uludere katliamı bu süreci oldukça hızlandırmıştır. Bir anlamda bir şaşkınlık içinde oldukları da söylenebilir. AKP’nin devleti ele geçirmesi mücadelesi sırasında AKP’ye tam destek verdiler ama bizzat AKP devletleşip devlet sinyallari verince büyük bir kargaşalık içine düştüler. Ahmet Altan, AKP’nin de devlet tarafından zehirlendiğini yazdı. Evet ama zaten AKP’nin tüm isteği bu zehri yutmak ve bizzat devlet haline gelmek değil miydi? Şu anda liberal cenah tam bir çalkalanma içinde. Örneğin Oral Çalışlar, Cengiz Çandar gibi yazarlar, süreç böyle devam ederse (ki eder) AKP’nin değil, muhalefetin yanında yer alacaklarını ilan etmiş bulunuyorlar. AKP ile daha köklü siyasi ve ekonomik angajmanları olan <em>Taraf </em>çevresi ise “maçın son dakikalarında” durumu lehine çevirebilmek ve AKP’nin devlet tutumu almaması için AKP kalesine son akınlarını ve kontrataklarını yapmaktadır. Hatta bugünkü nüshasında, Kurtuluş Tayiz aracılığıyla, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Kürtlerin desteğiyle cumhurbaşkanlığı “yemi” bile uzatmış. Evet ama Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olunca ne olacak ki? AKP’nin “devlet zehrini” içmesi süreci tersine mi dönecek? Tam tersine.</p>
<p>Her neyse. Çok kısa zamanda durum berraklaşacaktır. <em>Taraf</em>, ya AKP’nin devletleştiğini net bir şekilde görüp muhalefet saflarına geçecek ya da Başbakan’dan azar işite işite, “hem ağlarım hem giderim” diyerek Emre Uslu’ların yolundan gidecektir.</p>
<p>MHP ise, güçlü devletçi güdüleri olan bir partidir. Uludere katliamının arkasında durarak devletçiliğinin tavan yapmasından çekinmeyeceğini göstermiştir. MHP’nin AKP’ye muhalefeti, aslında devleti AKP’ye kaptırma korkusundan gelmektedir. Ama bugünkü durumda artık bu muhalefetin de fazla bir anlamı kalmamıştır. Çünkü AKP tamamen devlet partisi haline gelmiştir. O zaman MHP için iki yol kalıyor: Ya 1970’lerde oynadığı role geri dönecek, devletin (dolayısıyla AKP’nin) saldırgan bekçisi rolünü oynayacak, yani AKP-Devlet’in paramiliter gücü olacak ya da devletleştiği için ister istemez merkez-sağdaki rolünden bir ölçüde uzaklaşacak olan AKP’nin merkez-sağ’da bıraktığı boşluğa yerleşmeye çalışacaktır. Bunu da zaman içinde göreceğiz.</p>
<p>AKP’nin karşısında yer alan muhalif güçlerden ulusalcılar, bundan sonraki süreçte, kaybettikleri devleti yeniden ele geçirme gibi umutsuz bir mücadeleye girecekler. Devletle AKP’nin aynı şey olduğunu idrak ederlerse bir ihtimal devletçi söylemlerinden uzaklaşıp halka yaklaşabilirler (İP açısından biraz zor gibi görünüyor ama en azından CHP açısından mümkün bu).</p>
<p>Sol muhalefet, AKP’nin devletleşmesi süreci içinde kaybettiği demokratik hakları ve özgürlükleri kazanmak ya da yeni mevziler kaybetmemek için mücadele edecek.</p>
<p>Kürt muhalefet hareketi de keza, AKP’nin devletleşmesinden en büyük zararı gören odak olarak, Kürt halkına karşı başlatılan topyekûn savaşa karşı direnecek.</p>
<p>Elbette, yukarda sözünü ettiğim dördüncü oluşumun yönelimi, AKP-Devlet zorbalığına karşı toplumsal devrim mücadelesini ön plana çıkartmak olacaktır. Tüm zorbalıkların en müessir ilacı toplumsal devrimdir.</p>
<p>Bununla birlikte, farklı farklı, hatta zaman zaman zıt hedeflere sahip olan bu dört odağın, bundan sonraki on yılda çöküşe gidecek AKP-Devlet gücüyle kapışmada büyük bir muhalefet bloku meydana getirmekte olduğu söylenebilir.</p>
<p>AKP-Devlet’in işi esas bundan sonra zordur. Oy olarak olmasa da, toplumsal etkililik bakımından oldukça önemli bir gücü kendi elleriyle oluşturmuş oldular.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>10 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F10%2Fonemli-bir-donum-noktasi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/10/onemli-bir-donum-noktasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>46</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Louise Michel (1830-1905)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/louise-michel-1830-1905/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=louise-michel-1830-1905</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/louise-michel-1830-1905/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 16:55:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Portreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4541</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Louise Michel, 29 Mayıs 1830’da Fransa’da Vroncourt şatosunda dünyaya geldi. Annesi şatonun hizmetçilerinden biriydi. Babası ise küçük Louise dünyaya geldikten kısa süre sonra ortadan kaybolmuştu. Küçük Louise, dede ve büyükanne diye çağırdığı şatonun sahiplerinin yanında büyüdü. Okuma-yazmayı Voltaire hayranı olan dedesinin gayretleriyle öğrendi. Louise, ilkokul öğretmeni olmak istedi ve sınavları kazandı. Ancak bu mesleği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Louise Michel, 29 Mayıs 1830’da Fransa’da Vroncourt şatosunda dünyaya geldi. Annesi şatonun hizmetçilerinden biriydi. Babası ise küçük Louise dünyaya geldikten kısa süre sonra ortadan kaybolmuştu. Küçük Louise, dede ve büyükanne diye çağırdığı şatonun sahiplerinin yanında büyüdü. Okuma-yazmayı Voltaire hayranı olan dedesinin gayretleriyle öğrendi.</p>
<p>Louise, ilkokul öğretmeni olmak istedi ve sınavları kazandı. Ancak bu mesleği yapabilmesi için imparatorluğa bağlılık yemini etmesi gerekiyordu; Louise Michel bunu reddetti. Sonuçta resmi okullar yerine özel okullarda çalışmak zorunda kaldı. Hatta 1853 ocağında Yukarı Marne bölgesinde Audeloncourt’da özgür bir okulu bizzat kendisi açtı.</p>
<p>Louise Michel Paris’e taşınmaya karar verdi. Onuncu bölgede Chateau d’Eau caddesinde bir okulda öğretmenliğe başladı. Paris Komünü’nün önde gelen isimleri arasında olacak olan Varlin, Eudes,Valles, Rigault ve Theophile Ferre ile de o zaman tanıştı. Bu sırada Paris’te katıldığı tartışmalarla anarşizmle de tanışmaya başlıyordu.</p>
<p>Komünle taçlanacak olan 18 Mart ayaklanmasında Louise mantosunun altında sakladığı karabinası ile yer aldı. Komünün yenilgisinin ardından yakalanıncaya kadar da silahını elinden bırakmayacaktı.</p>
<p>Louise Michel’in imzasını taşıyan “Anarşistler Bildirisi” onun yaşamına damga vuran belli başlı fikirleri yansıtmaktadır:</p>
<p>“Özgürlükten yanayız ve bunun, kökeni ve biçimi ne olursa olsun, ister dayatılmış, ister seçilmiş olsun, kralcı ya da cumhuriyetçi olsun herhangi bir iktidarın varlığıyla bağdaşmayacağına inanıyoruz… Eşitlik olmadan özgürlük olamaz!… Bizim istediğimiz eşitlik, özgürlüğün önkoşulu olan fiili eşitliktir.”</p>
<p>Louise Michel, Paris Komünü’nde yer almaktan yargılandı ve bir avukat tarafından savunulmayı reddetti. Kendi yaptığı savunmada şunları söyledi:</p>
<p>“Kendimi savunmak ve birilerinin beni savunmasını istemiyorum. Tüm varlığımla toplumsal devrime aitim ve bütün davranışlarımın sorumluluğunu kabul ediyorum. Yaptıklarımı bilerek ve isteyerek yaptım.”</p>
<p>Mahkeme başkanı son söz olarak söylemek istediği bir şey olup olmadığını sorduğunda ise;</p>
<p>“Kendini Savaş Konseyi diye adlandıran benim yargıcım olan heyetinizden…. tek isteğim yoldaşlarımın öldürüldüğü Satory meydanına gönderilmemdir. Beni de toplumunuzdan eksiltin. Zaten sizden bunu yapmanız isteniyor. Cumhuriyet savcısının hakkı var. Mademki özgürlük için çarpan her yüreğe bir parça kurşun nasip oluyor ben de hakkımı isterim.”</p>
<p>Ona sürgün cezası verdiler. Temyize gidip gitmeyeceği sorulduğunda, “Hayır bu kararı temyiz etmeyeceğim, ölüm cezasını tercih ederdim” yanıtını verdi.</p>
<p>Louise Michel’i Fransız Sömürgelerinden Yeni Kaledonya’ya (Kanakya’ya) gönderdiler. O sıra orada ayaklanma vardı. Louise Michel orada bulunduğu süre içinde sömürgeciliğe başkaldıran Kanaklarla dayanışma içinde oldu. Michel sürgün yıllarında da Kanak çocuklarının eğitimi ile ilgilendi.</p>
<p>1880 Kasımı’nda Paris’e döndükten sonra da mücadeleyi bırakmadı. Zatürreeden öleceği 1905 yılına kadar defalarca tutuklandı. Bazen işsizlerin mücadelesi içinde bazen anarşistlerin eylemlerinde boy gösterdi.</p>
<p>(<strong>“Kadınlar Sokakta” Sitesinden kısaltılarak alınmıştır.</strong>)</p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Louise Michel, Le Havre, Gaiety Music Hall’deki bir konferansı sırasında silahlı saldırıya uğradı ve başından ağır bir şekilde yaralandı. Saldırgan, Pierre Lucas adında, 32 yaşında bir Britanyalıydı. Karısı ve kendisi, Le Havre’deki bir dükkanda çok düşük ücretle çalışıyordu. Michel, karşıdevrimci propagandanın etkisi altında eyleme girişen bu kişinin mahkûm olması halinde ailesinin çok zor duruma düşeceği gerekçesiyle mahkemede onun aleyhinde ifade vermeyi reddetti. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Gün Zileli</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">8 Ocak 2012</span></p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="font-family: Times New Roman;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="font-family: Times New Roman; color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">        </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">    </span></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F08%2Flouise-michel-1830-1905%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/louise-michel-1830-1905/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Roboski (anti-pop, 2011)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/roboski-anti-pop-2011/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=roboski-anti-pop-2011</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/roboski-anti-pop-2011/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 14:54:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>
		<category><![CDATA[anti-pop]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4527</guid>
		<description><![CDATA[&#160; &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/01/Roboski_anti-pop_2011.jpg"><img class="size-full wp-image-4530 alignnone" title="Roboski (anti-pop, 2011)" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2012/01/Roboski_anti-pop_2011.jpg" alt="" width="671" height="220" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F08%2Froboski-anti-pop-2011%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/roboski-anti-pop-2011/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yavuz Alogan/Traji-Komik Değil, Sadece Komik!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 13:49:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4523</guid>
		<description><![CDATA[                                                      Yirmi altıncı genel kurmay başkanı çıkarıldığı mahkemede tutuklanmadan önce, kendisine yöneltilen terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasının “traji-komik” olduğunu söyledi. Yedi yüz bin kişilik bir ordunun komutanı, nasıl olurmuş da elindeki gücü kullanacak yerde,  terör örgütü kurarmış! General, bu sözlerle tarihe not düştü, olayın  vahametini halkına arz etti. Acaba kendisinin ve yüz otuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>                                            </p>
<p>         Yirmi altıncı genel kurmay başkanı çıkarıldığı mahkemede tutuklanmadan önce, kendisine yöneltilen terör örgütü kurma ve yönetme suçlamasının “traji-komik” olduğunu söyledi. Yedi yüz bin kişilik bir ordunun komutanı, nasıl olurmuş da elindeki gücü kullanacak yerde,  terör örgütü kurarmış!</p>
<p>General, bu sözlerle tarihe not düştü, olayın  vahametini halkına arz etti. Acaba kendisinin ve yüz otuz yedi generalin başına geleni gerçekten anlamıyor mu, yoksa anlamazlıktan mı geliyor?</p>
<p>Göreve başladığı sırada Harp Akademileri’nde yaptığı  konuşmada bir “önyargı” tanımı yapmıştı: “Önyargı, bazı şeyleri bilmemek değil, kendi kendini  bilmemektir.”  Aynı konuşmasında kendi Kürt açılımını da sunmuş (“Terörist de neticede bir insandır”), Samuel Huntington’dan bahsetmiş ve Max Weber’den alıntılarla,    dinin “sosyolojik bir olgu” olduğunu göstermişti.</p>
<p>Fakat, hakkını teslim edelim, iki kritik soru sorarak hem  derin AKP’yi, hem de Hocaefendi Cemaati’ni karşısına almaktan  çekinmemişti. Birincisinde, “laiklik” sözcüğünü kullanmadan, “Dinin sosyal, ekonomik ve siyasi düzeni kısmen de olsa şekillendirmesi kabul edilebilir mi?”  diye sormuş; ikincisinde ise, doğrudan Cemaat’i hedef almıştı: “Din eksenli bazı cemaatleri, Anayasa’nın 24’üncü maddesine göre nereye koyacağız?”</p>
<p>         Yirmi beşinci komutan 27  Nisan muhtırasına rağmen Dolmabahçe’de  Başbakan’la “mezara kadar” açıklanmayacak bir tehdit-şantaj-uzlaşma anlaşması yapmış ve zırhlı makam aracına binerek olay yerinden uzaklaşmış, belki de iktidara bütün bu tutuklamaların kapısını açan bir veri tabanı bırakmıştı. </p>
<p>Entelektüel görünmeye çalışan, dünyayı Brüksel’deki NATO Karargâhı’ndan bakarak (belki biraz da Huntington okuyarak!) anlayan ve esas olarak bir askeri bürokrat olarak yetişen yirmi altıncısı, genel kurmay başkanı olduğu sırada   TSK’nın statüsünü korumaya,  sırtını ABD’ye dayayan rövanşist iktidarla bir denge durumu oluşturmaya niyetli gibi  görünüyordu. Sanki AKP’ye şöyle diyordu: “Ne size ne de dine karşıyız, ancak şu Fethullah Cemaati’ni paçamızdan çekin!” Fakat bir önceki komutanın açtığı kapı hükümetin cesaretini artırmıştı; kapıdan içeri ıslak imzalar, balyozlar, cami bombalamalar, lav silahları, “kâğıt parçaları”  girmeye başladı.   </p>
<p>Strateji belliydi: ABD, TSK’yı ideolojiden arındırarak Black Water şirketi gibi küresel bir vurucu güç olarak  yeniden örgütlemek istiyor ve bu amaçla “operasyon” yapıyordu.  “TSK’ya karşı sistematik ve asimetrik bir psikolojik savaş yürütülmektedir,” diyebildiğine göre, General de bu stratejiyi anlamış olmalıydı.  Bir karşı-stratejiyle tepki gösterebilirdi elbette. Fakat bunun için gerekli olan  “yüksek entelektüel kapasite”den, tarihsel derinlikten, dirayet ve cesaretten yoksundu.  Fakat o noktada TSK’nın statüsünü koruyamayacağını, bir denge durumu da yaratamayacağını muhtemelen anlamıştı.  Taktik düzeyde yapabileceği üç şey vardı: istifa etmek,  yirmi beşinci gibi  pazarlık yaparak kendisini kurtarmak ya da Hilmi Özkök gibi davranarak silah arkadaşlarını f-tipi yargının önüne atmak.</p>
<p>Bunların hiçbirini yapmadı.   Kendisine ait “önyargı” tanımındaki gibi,  bazı şeyleri ve bu arada kendini de bilmediğini ortaya koyarak, blöf yapmayı, “sert asker”i oynamayı tercih etti. Bursa’dan tehditler savurdu,  “kışlık dahili” üniformasını giyerek çıktığı Oruç Reis Fırkateyni’nden kükredi ve nihayet “borudur, kağıt parçasıdır,” dediği o talihsiz konuşmayı yaptı. Bütün bu gösterilerde arkasına üniformalı şahsiyetleri alarak, yurttaşlara 12 Eylül darbesini hatırlatan bir  toplu görüntü vermeyi de ihmal etmedi. Bizce en büyük hatası  buydu.</p>
<p>Yavaş yavaş sinirleri de bozuldu: tiz bir sesle, “insafsızlıktır, alçaklıktır!” diye bağırmaya başladı.  Bu arada generaller ve kuvvet komutanları  f-tipi savcıların önünden geçirilerek Silivri ve Metris istikametine sevk ediliyorlardı. Onun yerinde Napoleon Bonaparte olsaydı mesela, kılıcını çekip “Topçular, silah başına!” diye haykırır ve Direktuvar  yönetimini devirerek imparatorluğunu ilân ederdi. Fakat bizimkilerden böylesine frapan bir tavır beklemek yersiz olur.  Zira kendileri, Brüksel’deki NATO karargâhında yetişmemişlerse kuvvet komutanı olamamakta, sırma püsküllü oyuncak kılıçlarını bayramdan bayrama takmaktadırlar. Onlar bürokrat NATO askerleridir.  Onlara “Atatürk gibi olacaksınız’” diye haykırmak için aşırı “subjektif” olmak gerekir. Fenerbahçe ordu evinde havalı havalı dolaşmak varken   Atatürk gibi olmak niye?</p>
<p>Şaka bir yana, bu olayın öğrettiği bazı gerçekleri dikkatle değerlendirmemiz gerekir:</p>
<p>         Öncelikle, ABD-AKP marifetiyle,  Birinci Cumhuriyet’in kurucu felsefesiyle birlikte  ortadan kaldırıldığını, fakat henüz yerine yeni bir şey konulamadığı için  bir türbülansa ve geçiş dönemine girildiğini söyleyebiliriz. Belirsizliğe rağmen, geri dönüş  (1930’lara, 1960’lara, hatta 1990’lara) imkânsızdır. Fakat  sadece bir Anayasa’yla  yeni bir cumhuriyet kurmak da  mümkün değildir. Yeni  cumhuriyetler hep büyük mücadelelerle, kanlı iç savaşlarla kurulmuştur.</p>
<p>         İkincisi, “milli ordu direnir” sloganının   sadece bir temenni olduğu anlaşılmıştır. Ordu “milli” değildir; içindeki münferit unsurlara rağmen bir  bütün olarak bakıldığında Kemalist bile değildir. Ordu, bütün askeri darbelerin döne döne kanıtladığı gibi, bir NATO ordusudur. Sahra talimnamelerinden teçhizatına ve teknolojisine, hatta üniformasına kadar, bütün alâmetleri, olanca imkân ve kabiliyetleriyle NATO’ya bağlıdır.  Bu katı çizgiye ters düşen bütün subaylar 1960’da, 1971’de ve 1980’de tasfiye edilmiştir.   Şimdilerde de “Avrasya” konseptine eğilim gösterdiğinden kuşkulanılan bütün üniformalılar, rütbelerine bakılmaksızın ve uydurma davalarla birbirine bağlanarak tasfiye edilmektedir.       </p>
<p>         Bu iki  maddeden, sosyalistlerin asker düşmanı oldukları ve kategorik olarak bütün üniformalıları dışlamaları  gerektiği sonucu çıkarılamaz. Askerler de sosyalist ve devrimci olabilirler, en azından yaşadıklarından bazı sonuçlar çıkararak dönüşebilirler. Şans vermek gerekir.  Kiangsi Sovyetleri’nin askeri komutanı ve Mao Zedung’un savaş komiseri Çu-teh; Ekim Devrimi’nde Petrograd’ın ele geçirilmesini sağlayan Topçu Albay  Valden; Rusya’da İç savaş sırasında  Batı Ordusu Komutanı General Tuhaçevskiy; 1974’te Karanfil Devrimi’ni gerçekleştirenler, Türkiye’ye geçici bir Rönesans yaşatan 1961 Anayasası’nı yaptıranlar, Büyükanıt ve Başbuğ gibi olmamakla birlikte hep profesyonel askerlerdi. Venezuela’da Devrimci Bolivar Hareketi’ni kuranlar da askerdi. Askerler de dönüşürler. Yeter ki mücadele eden, dikkate alınan, kitle tabanıyla bir güç olarak varlığını ortaya koyan devrimci  bir sosyalist hareket olsun.</p>
<p>         Generaller tutuklanıyor, demokrasi geliyor diye zil takıp oynamak bize düşmez. Askere yakın olmak imama yakın olmaktan iyidir. Hatta cehenneme direk olmak bile Allah’ın kulu,  cemaatlerin ve tarikatların kölesi olmaktan iyidir.</p>
<p>         Netice olarak, Başbuğ’un  siyaseten tevkif edilmesi elbette tarihsel önemi olan bir olaydır. Fakat bizzat iddia ettiği gibi traji-komik değildir. Hilmi Özkök’ten, hatta İ. H. Karadayı’dan itibaren  göreve gelen ve bazılarının yakın gelecekte hapsi boylayacağı anlaşılan  genel  kurmay başkanlarının, bütün iddia ve çalımlarına rağmen, Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerinin elinde düştükleri hale bakıldığında ortaya sadece komik bir  manzara çıkmaktadır. Çaresizlik içinde debelenme ve beceriksizlik, komedi türünün önemli unsurlarından biridir. Trajedi daha ağır oynanır.          <a href="mailto:yalogan@gmail.com"><span style="color: #0000ff;">yalogan@gmail.com</span></a> 08.01.2012</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F08%2Fyavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/08/yavuz-alogantraji-komik-degil-sadece-komik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alexandros Panagulis (1939-1976)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/alexandros-panagulis-1939-1976/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=alexandros-panagulis-1939-1976</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/alexandros-panagulis-1939-1976/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 20:16:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Portreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4513</guid>
		<description><![CDATA[Babası Yunan ordusunda subaydı. Teknik Üniversite’de okudu ve elektrik mühendisi oldu. Gençlik yıllarında Papaendru taraftarı Hellenik Demokratik Gençlik örgütünün üyesiydi. 1967 yılında iktidara gelen Albaylar Cuntası’na karşı aktif bir şekilde mücadele etti. Askerden kaçıp “Ulusal Direniş” hareketini kurdu. 13 Ağustos 1968’de, cunta lideri Papadopulos’a karşı suikast teşebbüsünden dolayı tutuklandı. Tutuklandıktan sonraki şu sözleri ünlüdür: “Ben [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Babası Yunan ordusunda subaydı. Teknik Üniversite’de okudu ve elektrik mühendisi oldu. Gençlik yıllarında Papaendru taraftarı Hellenik Demokratik Gençlik örgütünün üyesiydi.<br />
1967 yılında iktidara gelen Albaylar Cuntası’na karşı aktif bir şekilde mücadele etti. Askerden kaçıp “Ulusal Direniş” hareketini kurdu. 13 Ağustos 1968’de, cunta lideri Papadopulos’a karşı suikast teşebbüsünden dolayı tutuklandı. Tutuklandıktan sonraki şu sözleri ünlüdür: “Ben bir insanı öldürmek istemedim. Öldürmek istediğim bir tirandı.” Ağır işkenceye uğradı. Aynı yıl yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Fakat uluslararası baskı nedeniyle cunta ölüm cezasını müebbet hapse çevirdi ve Panagulis’i Bogiati askeri Hapishanesinde tuttu. 1969 yılı ortasında hapisten kaçtı, fakat yeniden yakalandı. Aynı hapishanede bu sefer, üç yıla yakın bir süre tabutluk gibi bir hücrede tutuldu. Defalarca kaçmaya teşebbüs etti, fakat başarısız oldu.<br />
Cunta’ya af talebinde bulunmayı reddetti. Rejimi liberalleştirmeye çalışan Cunta, 1973 Ağustos’unda tüm politik mahkûmlar için genel af ilan etti. Panagulis, Cunta’ya karşı mücadeleye devam etmek üzere, İtalya’nın Floransa şehrine, sevgilisi, gazeteci Oriana Fallaci’nin yanına gitti. Fallaci, Panagulis’in ölümünden sonra, Türkçeye Bir insan adıyla çevrilen biyografisini kaleme aldı.<br />
Cunta’nın devrilmesinden sonra, 1974 yılında Merkez Partisi’nden milletvekili seçildi. Parlamentodayken, birçok tanınmış politikacının Cunta’yla gizlice işbirliği yaptığını açıkladı. Sonunda parti liderliğiyle çatışmasından dolayı partisinden istifa etti. O zamanki Savunma Bakanı Evangelos Averoff’un gizli bir Cunta işbirlikçisi olduğu noktası üzerinde ısrarla durdu. Bu açıklamalarından dolayı ölüm tehditleri aldığını açıkladı.<br />
1 Mayıs 1976 günü, hayli kuşkulu bir trafik kazasında, 37 yaşında hayatını kaybetti. Bu kaza olmasaydı, iki gün sonra Cunta’nın Askeri Polis Örgütü (EAT-ESA) ilgili bir takım belgeleri açıklayacaktı. Panagulis’teki bu dosya ve belgeler bir daha asla su yüzüne çıkmadı. (İngilizce Wikipedia’dan kısaltılarak çevrilmiştir.)<br />
Oriana Fallaci, kitabında, Panagulis’in, Cunta’nın devrilmesinden sonra yargılanan işkencecilerini teşhis etmeyi, aleyhlerinde ifade vermeyi ve suçlamayı reddettiğini anlatır.</p>
<p>Gün Zileli<br />
7 Ocak 2011<br />
www.gunzileli.com<br />
gunzileli@hotmail.com
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F07%2Falexandros-panagulis-1939-1976%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/alexandros-panagulis-1939-1976/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>30</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Yılmaz/Pedo-Politik Bir Fotoğraf Albümü</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Jan 2012 19:03:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4510</guid>
		<description><![CDATA[      07 Ocak 2012 Geçenlerde twitter’da takip listemde olan bir kullanıcının paylaştığı bir Che Guevara fotoğrafı dikkatimi çekti. İlk kez gördüğüm bu fotoğrafta Che çocuklarla dans ediyordu. Anlaşılan üstteki kompozisyon bir Eğitim-Sen şubesine ait. Fotoğrafa iliştirilen alıntı, kartonun rengi birlikte sıcak bir görüntü çiziyor. Bu resme bakarken aklıma Ertuğrul Kürkçü’nün seçim döneminde, yanılmıyorsam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="nav-above">
<div> </div>
<div> </div>
</div>
<div>
<div>
<h1> </h1>
<div>
<p>07 Ocak 2012</p>
</div>
<p>Geçenlerde twitter’da takip listemde olan bir kullanıcının paylaştığı bir Che Guevara fotoğrafı dikkatimi çekti. İlk kez gördüğüm bu fotoğrafta Che çocuklarla dans ediyordu.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/che-00.jpg"><img title="che 00" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/che-00.jpg?w=630&amp;h=472" alt="" width="630" height="472" /></a></p>
<p>Anlaşılan üstteki kompozisyon bir Eğitim-Sen şubesine ait. Fotoğrafa iliştirilen alıntı, kartonun rengi birlikte sıcak bir görüntü çiziyor. Bu resme bakarken aklıma Ertuğrul Kürkçü’nün seçim döneminde, yanılmıyorsam memleketim Mersin’de çekilen bir fotoğrafı geldi.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ertuc49frul-kc3bcrkc3a7c3bc.jpg"><img title="ertuc49frul-kc3bcrkc3a7c3bc" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ertuc49frul-kc3bcrkc3a7c3bc.jpg?w=630&amp;h=418" alt="" width="630" height="418" /></a></p>
<p>En az ilki kadar sıcak ve hiç kuşkusuz ilki kadar spontan bir fotoğraf. O günlerde twitter ve benzeri sosyal ağlarda çok olumlu karşılık bulduğunu hatırlıyorum. Her iki fotoğraf da gücünü hiç kuşkusuz çocuklardan alıyor. Gelecek, umut, içtenlik, neşe, saflık, temizlik, canlılık vb. gibi olumlu çağrışımları var. (Postun selameti açısından Haneke’nin Das weiße Band’ını şimdilik görmezden geliyorum.)</p>
<p>Çağrışım cazibesine karşı koymanın çok güç olduğu bir zihinsel tepki biçimi. Politik figür ve çocuk temalı iki baklayı uç uca ekleyince hemen bir üçüncüsü onlara yanaşıveriyor ve küçük bir zincir meydana geliyor. ”Bütün politikacılar aynı” gibisinden sığ bir tavır peşinde değilim. Baştan onu belirteyim. Ancak bu baklalarda ortak bir şeylerin olduğu da kesin.</p>
<p>Kuzey Koreli Kim-Jong İl’in ölümü ve sonrasında bir kez daha dolaşıma giren fotoğraf ve resimleri de çağrışım yoluyla kafamdaki bu zincire gayriihtiyari ekleniverdi. Kim’i çocuklarla bir arada gösteren bazı çalışmalar olduğunu hatırlıyordum. Stalin ve Mao’nun da aynı tema içerisinde resmedildiği tabloların olduğunu zaten biliyordum. Yani pedo-politik bir fotoğraf albümü oluşturmak için epey bir malzeme var.</p>
<p>Bu albümde yer alan politik figürlerin hepsi çocukları seviyor anlaşılan. Hollandalı <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Party_for_Neighbourly_Love,_Freedom,_and_Diversity">PVND</a> üyelerinin beslediği türden bir sevgi değil bu elbet. Ancak yine de üzerinde düşünmeye değer gibi geliyor bana. Özellikle yukarıda bahsettiğim ortaklık hususunu. Zamanında bu fotoğrafların, resimlerin tüketicisi olmuş (ve bazı yerlerde hâlâ da olan) kitlenin politikayla ve figürlerin de hitap ettikleri kitlelerle ilişkisine dair enteresan ipuçları sunuyorlar gibi sanki.</p>
<p>***</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/doc_196_10-10-12-1802.jpg"><img title="doc_196_10-10-12-1802" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/doc_196_10-10-12-1802.jpg?w=630&amp;h=464" alt="" width="630" height="464" /></a></p>
<p>Kim İl Sung ve Kim Jong İl. Yehova Şahitleri’nin kitaplarındaki cennet tasvirlerini andırıyor.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/p1010471.jpg"><img title="P1010471" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/p1010471.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Stalin. Sağdaki çocuğun kıyafetine dikkat. Saç örgüsünün şekline bakılırsa en arkadaki kız çocuğu da muhtemelen Özbek.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-34.jpeg"><img title="element-678184-misc-34" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-34.jpeg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Rus “izba”sında eskiden ikonların durduğu yerde şimdi Stalin portreleri asılı. Çünkü:</p>
<p>“Alman işgalcilerinin hakimiyetinden kurtulduğumuz o mutlu günde, Sovyet insanlarının sınırsız minnettarlığın ve sevginin ifadesi olan ilk sözler kardeşimiz ve babamız, vatanımızın özgürlüğü ve bağımsızlığı uğruna mücadelemizin örgütleyicisi Yoldaş Stalin’edir.”</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-37.jpeg"><img title="element-678184-misc-37" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-37.jpeg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>“Mutlu geçen bir çocukluk için canımız Stalin’e teşekkürler!”</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/49585_or.jpg"><img title="49585_or" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/49585_or.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Efsane bir fotoğraf. Stalin ve Gelya. Yani Engelsina Markizova (evlendikten sonra Çeşkova). Buryat-Moğol Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti halk komiserlerinden Ardan Markizov’un kızı. 1936 tarihli bu fotoğraf üstteki afişte yer alan “Mutlu geçen çocukluğumuz için teşekkürler!” konseptli propaganda çalışmalarında bol bol kullanılmış. Hatta fotoğraftan yola çıkılarak tam 3 milyon kopya halinde dökülmüş “Stalin ve Mamlakat” adlı bir heykel bile var. (Heykeldeki kız bariz bir şekilde Gelya iken adı niye Memleket peki? Cevabı bir sonraki resimde.)</p>
<p>Gelya’nın babası bu fotoğraftan bir yıl sonra tutuklandı. Karşıdevrimci “panmoğol” bir örgütün üyesi ve Japon casusu olmaktan hüküm giydi, kurşuna dizildi. Bir süre sonra da annesi tutuklanarak Gelya ve büyük kardeşiyle birlikte Kazakistan’da bir toplama kampına gönderildi. Adını Friedrich Engels’ten alan bu küçük kız, büyüdü, şarkiyatçı oldu. 2004 senesinde Antalya’da öldü.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mamlakat.jpg"><img title="mamlakat" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mamlakat.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Stalin ve Mamlakat.  Boris Vselovodoviç’e ait 1935 tarihli bir fotoğraf. Fotoğraftaki kız Mamlakat Nahangova. Tacik ilkokul öğrencisi. Bir Stahanovist. 11 yaşındayken hasat sırasında gösterdiği üstün başarıdan ötürü Lenin Nişanı’yla ödüllendirilmiş. Fotoğraf bunun şerefine. Mamlakat  bugün hâlâ hayatta. Fotoğrafı ilginç kılansa şu. Sovyet propaganda makinesi Gelya’nın Stalin’le olan fotoğrafını her yerde harıl harıl işlerken, Vladivostok’tan Kaliningrad’a dek her okula en az bir tane heykelini dikerken, 1937′de aniden babasının “halk düşmanı” olduğu ortaya çıkıyor. Ve propaganda makinesi bir an için duraklıyor. Eldeki o kadar malzeme ne olacak? Resimler, heykeller… Çözüm gecikmiyor. Gelya’nın fotoğrafından ilhamla dökülen heykelin adı “Stalin ve Mamlakat” olarak değiştiriliyor. İşte heykelin bir kopyası:</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/stalin-i-gelya.jpg"><img title="Stalin-i-Gelya" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/stalin-i-gelya.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Heykeli döken heykeltıraş Georgi Lavrov’un da 1938′de Stalin’e suikast girişiminde bulunmak suçlamasıyla tutklanıp gulaga gönderildiğini söylersem kimse şaşırmaz sanırım.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lenin.jpg"><img title="lenin" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lenin.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Lenin. Tablo 1950 tarihli. Anna Suvorova imzalı.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/002h74ta.jpg"><img title="002h74ta" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/002h74ta.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Lenin ve Krupskaya. V.Snopov’un 1964 tarihli çalışması. Soldaki çocuğun başındaki budyonofka ve sopa-kılıca dikkat. Sağda da ünlü mavi defter. Lenin ve çocuk temalı resimlerde tekrar eden motifleri görmek isteyenler için <a href="http://vespig.wordpress.com/2011/09/26/%D0%BB%D0%B5%D0%BD%D0%B8%D0%BD-%D0%B8-%D0%B4%D0%B5%D1%82%D0%B8-%D0%B8%D0%B4%D0%B8%D0%BB%D0%BB%D0%B8%D1%87%D0%B5%D1%81%D0%BA%D0%B8%D0%B5-%D0%BA%D0%B0%D1%80%D1%82%D0%B8%D0%BD%D0%BA%D0%B8/">şu adreste</a> birkaç tane daha var.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/6a0128773aba66970c0134841774bc970c-800wi.jpg"><img title="6a0128773aba66970c0134841774bc970c-800wi" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/6a0128773aba66970c0134841774bc970c-800wi.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Başkan Mao. Poster muhtemelen “Kültür Devrimi” döneminden. İçinde çocuk var diye buraya aldım ama şimdi bir kez daha bakınca tereddütte kaldım. Bunlar galiba yetişkinler. Ya Mao dev cüsseli bir adam, ya da etrafındaki insanlar fazla minyon. Ressam “Mao bizim babamız, hepimiz elinde büyüdük,” demek istiyor da olabilir.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/maostalinheroeskids.jpg"><img title="MAOSTALINheroesKIDs" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/maostalinheroeskids.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Çinli çocuklar Mao ve Stalin posterleriyle yürüyüş yapıyor.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mao-waving-children.jpg"><img title="Mao-waving-children" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/mao-waving-children.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Mao, o kadar da cüsseli değilmiş demek ki. Ancak kompozisyona diyecek yok. Fevkalade.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ho-chi-minh-museum4.jpg"><img title="Ho Chi MInh Museum4" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/ho-chi-minh-museum4.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Ho Amca. Albüme aldıklarım arasında bence açık ara en iyisi bu fotoğraf. Diş macunu veya mısır gevreği reklamcılarını kıskandıracak kadar başarılı. Ho, artık nasıl bir ışık yayıyorsa çocuklar resmen kendinden geçmiş.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/scan0047_thumb8.jpg"><img title="scan0047_thumb[8]" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/scan0047_thumb8.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Vietnamlılar bu işi gerçekten iyi biliyor. Türün en iyilerinden biri.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/25ee26f7_leidersgp10.jpg"><img title="25ee26f7_LeidersGP10" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/25ee26f7_leidersgp10.jpg?w=630&amp;h=420" alt="" width="630" height="420" /></a></p>
<p>Bu da en kötülerinden. Pol Pot. (Bir sitede bu çocukların kendi torunları olduğu yazılı. Eğer öyle ise görmezden gelebilirsiniz. İnsanların kendi çocuklarıyla çektirdikleri fotoğraflar ilgi alanımızın dışında.)</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/cheincongo1965.jpg"><img title="CheInCongo1965" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/cheincongo1965.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>1965′te Kongo’da çekilmiş bir Che Guevara fotoğrafı.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/communist-316x422.jpg"><img title="Communist-316x422" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/communist-316x422.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Bu da bir ihtimal üstteki fotoğraftan ilhamla, yanılmıyorsam Havana’da dikilmiş bir heykel. Che biraz zayıflamış, çocuğun saçları uzamış, yüzü Latinoamerikanlaşmış.</p>
<p><iframe src="http://www.youtube.com/embed/_BdwyUzHQkg?version=3&amp;rel=1&amp;fs=1&amp;showsearch=0&amp;showinfo=1&amp;iv_load_policy=1&amp;wmode=transparent" frameborder="0" width="630" height="385"></iframe>Favorim Ho Amca’nın fotoğrafı demiştim ama bu 1 Mayıs videosunun yanında her şey sönük kaldı. Pedo-politikanın şahı Enver Hoca’yı takdim ediyorum. 1970′ler olduğuna göre Arnavutluk Emek Partisi tarihinin fantastik figürlerinden Mehmet Şehu da orada bir yerde olmalı ama çok iyi bildiğim bir yüz olmadığı için kesin konuşamıyorum.</p>
<p>(Yorumlarda okuyacağınız üzere posta Tito’nun fotoğraflarını eklemem yönünde bir öneri geldi. Ancak nedense ben uygun bir parça bulamadım. Bununla birlikte, yazı dışarıdan katkılara açıktır. Bulan varsa, yazsın, ekleyelim.)</p>
<p>***</p>
<p>Şimdi de “suyun karşı yakası”.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitler-with-children.jpg"><img title="hitler-with-children" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitler-with-children.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Adolf Hitler. Hazırlıksız çekilmiş bir fotoğraf olsa gerek ki çocuklar aryen aryen ışıldayamamış.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitlerchildren.jpg"><img title="Hitlerchildren" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/hitlerchildren.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Nispeten daha başarılı bir fotoğraf.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-42.jpeg"><img title="element-678184-misc-42" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/element-678184-misc-42.jpeg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Tanıdık bir kompozisyon. “Çocuklar, Führer hakkında ne biliyorsunuz?” kitabının kapağı. 1933 tarihli. İçeriğine göz atmak isteyenler için link <a href="http://www.usmbooks.com/nazi_school_book_2.html">şu</a>. Özellikle iç kapakta solda yer alan resim çok dikkat çekici.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/447_002.jpg"><img title="447_002" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/447_002.jpg?w=630&amp;h=469" alt="" width="630" height="469" /></a></p>
<p>Can Yücel’in dediği gibi “Her Boydan”.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/benito-mussolini-ama-molto-i-bambini.jpg"><img title="benito-mussolini-ama-molto-i-bambini" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/benito-mussolini-ama-molto-i-bambini.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>“Benito Mussolini çocukları çok sever. İtalya’nın çocukları da il Duce’yi çok sever… Yaşasın İl Duce… Duce’ye selam.”</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lovato05.jpg"><img title="lovato05" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/lovato05.jpg?w=630&amp;h=402" alt="" width="630" height="402" /></a></p>
<p>Albümün nadide örneklerinden biri. 1939′da G. Simeoni Montebelluna tarafından bir yaz kampında çekilmiş. M, muhtemelen Mussolini’nin M’si ama çocukların suratı asık. Keratalar, hani hepiniz seviyordu Duce’yi?</p>
<p>***</p>
<p>Ve bizim memleket…</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/on-lira.jpg"><img title="on lira" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2012/01/on-lira.jpg?w=630" alt="" /></a></p>
<p>Bu banknotu hatırlayanlar? Pedo-politikayı bu banknottaki çizim kadar iyi anlatan bir parça ben görmedim Ata’nın gerçek fotoğrafları arasında. Büyük olasılıkla hayali bir çizim. (Bu çizime temel teşkil etmiş bir fotoğraf varsa da ben bilmiyorum. Bilenler yazarsa yazıya seve seve eklerim.) Bir devlet belgesi olarak banknot üzerinde yer alması bu çizimi daha da manidar kılıyor.</p>
<p>***</p>
<p>Peki ya bugün? Günümüzün politik figürlerinin çocuklarla arası nasıl? Internet Haber sizin için araştırmış:</p>
<p><a href="http://www.internethaber.com/liderler-de-cocuklarin-yaninda-resmi-duramiyor-foto-galerisi-20431.htm">“Liderler de çocukların yanında resmi duramıyor.”</a></p>
<p>Bu fotoğrafların üsttekiler kadar kalıcı ve etkili olmadığı bir gerçek. Bugün ortalama bir politikacının çocuklu bir fotoğraftan beklentisi, bundan elli yıl öncesine göre epey azalmış durumdadır diye düşünüyorum. Belki iktidar olma paradigmalarındaki değişim yüzünden, belki de iletişim araçlarındaki farklılaşma, çeşitlenme ve zenginleşmeden ötürü.</p>
<p>***</p>
<p>Beyaz Kurdele’yi resme dahil edebilirim artık. Filmi izleyenler hatırlayacaktır, Haneke’nin çocukları yukarıdakiler kadar uysal ve sevimli değildir. Hatta tekinsizdir, ürkütücüdür, belalıdır. Bu yönüyle Amerikan ve Japon korku filmlerindeki çocuk figürlerini andırır. İzleyenler bilir, bu tip filmlerde çocuk demek, hele şarkı türkü söylüyor, ya da tek başına bir yerde oyun oynuyorsa yakında birilerinin başı fena hâlde derde girecek demektir. Elm Sokağı’ndaki kızların tekerlemesini hatırlamayan yoktur sanırım:</p>
<p>One, two, Freddy’s coming for you.<br />
Three, four, better lock your door.<br />
Five, six, grab your crucifix.<br />
Seven, eight, gonna stay up late.<br />
Nine, ten, never sleep again.</p>
<p>Albümdeki fotoğrafların, tabloların, posterlerin üretildiği ülkelerin halkları bu görsellere nasıl tepki vermiştir, algılarında nasıl bir yer etmiştir bilmiyorum. Ancak elli – altmış yıl ötesinden bakan bugünün insanı muhtemelen daha mesafelidir. Liderin, idolün kucağında çocuk varsa birilerinin başının fena hâlde dertte olduğunu en azından bazıları bugün öğrenmişlerdir diye tahmin ediyorum.</p>
<p>Dokuz on, uykuya son.</p>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F07%2Fmustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/07/mustafa-yilmazpedo-politik-bir-fotograf-albumu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güncelleme/Mehmet Ağar Neden Tutuklanmayacak?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 17:34:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden Güncel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4506</guid>
		<description><![CDATA[Konunun güncelliği ve önemi dolayısıyla iki yıl önce yayımlanmış bu yazıyı buraya yeniden alıyorum. G.Z. &#160; Bir arkadaşımla dün gece sohbet ederken, bana bilgisayarını açıp Taraf gazetesinden Neşe Düzel&#8217;in Radikal&#8216;in liberal yazarlarından Avni Özgürel&#8217;le (Zaman yazarı ve Fetullahçı liberal Mümtaz Er Türköne ve Ergenekon davasının hazırlayıcılarından, Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar&#8217;ın da Avni Özgürel gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Konunun güncelliği ve önemi dolayısıyla iki yıl önce yayımlanmış bu yazıyı buraya yeniden alıyorum. G.Z.</strong></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir arkadaşımla dün gece sohbet ederken, bana bilgisayarını açıp <em>Taraf </em>gazetesinden Neşe Düzel&#8217;in <em>Radikal</em>&#8216;in liberal yazarlarından Avni Özgürel&#8217;le (<em>Zaman </em>yazarı ve Fetullahçı liberal Mümtaz Er Türköne ve Ergenekon davasının hazırlayıcılarından, <em>Star </em>gazetesi yazarı Şamil Tayyar&#8217;ın da Avni Özgürel gibi eski MHP&#8217;li olduklarını ondan öğrendim) yaptığı bir röportajdan parçalar okudu. Bu röportajda Avni Özgürel, 1960&#8242;lı yıllarda milliyetçi gençlerden olduğunu anlatıyor ve Kuvayi Milliye derneğinden söz ediyordu. <strong><em>Kuvayi Milliye</em></strong> adını duyunca birden kulaklarım dikildi. Tam 44 yıl öncesine, 1965 yılının ilkbaharına gittim.</p>
<p><em>Yarılma</em>&#8216;da uzunca (s. 183-188) anlatmıştım, 1965 yılında, milliyetçilerle solcuların ilk sokak çatışmaları olarak görülebilecek <em>Dönüşüm </em>olaylarını. <em>Dönüşüm</em>, TİP&#8217;li ve FKF&#8217;li gençlerin çıkarttığı bir dergiydi ve solcu gençler bu dergiyi Kızılay&#8217;da topluca satıyordu. Milliyetçi-faşist eğilimli gençler bize karşı saldırıya geçmiş, ama ilk günlerde püskürtülmüşlerdi. Bunun üzerine, AP eğilimli <em>Zafer </em>gazetesinin sahibi Muammer Kıraner tarafından mali bakımdan desteklenen bu aşırı sağcı gençler (Avni Özgürel&#8217;in anlatığına göre MİT tarafından da destekleniyorlarmış) 2. Kuvayi Milliye Derneği diye bir dernek kurup bu adla bir de yayın çıkardılar. Biz <em>Dönüşüm</em>&#8216;ü Sergen Pastanesinin önünde satarken, onlar da rakip grup olarak Piknik&#8217;in önünü seçmişlerdi. Ve bir gün &#8220;Kuvayi Milliyeciler&#8221; sivil polisin desteğinde bize karşı şiddetli bir saldırıya geçti, büyük çatışmalar çıktı. Bunun ayrıntılarını <em>Yarılma</em>&#8216;da anlatıyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Daha sonra bu aşırı sağcı gençler, Alpaslan Türkeş&#8217;in başkanlığını yaptığı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) adlı partinin etrafında toplandı ve &#8220;komanda&#8221; adı verilen bir paramiliter örgütlenmeye giderek solcu gençlere karşı saldırılarını sürdürdü. Daha sonraki MHP ve Ülkü Ocakları hareketi buradan kaynaklanır.</p>
<p>Bu aşırı sağcı gençler hangi topraktan besleniyordu? Bunlar, büyük çoğunlukla Orta Anadolu&#8217;nun dindar, müteassıp ailelerinden gelen gençlerdi. İleri şehir kültürüne karşı bağnaz tepkileri onları vur kırcı, cinsiyetçi, ırkçı ve dinci bir yöne sürüklüyordu. Devlet ve MİT arkalarındaydı. Daha sonra kendini ayrı bir siyasi mecrada örgütleyecek dincilik de arkalarındaydı. Solcu gençlere karşı ilk cinayetler (örneğin Battal Mehetoğlu) bu dinciler tarafından işlenmişti ve zaten ülkücü gençlerle dinci gençleri ideolojik yönelimleri ve saldırganlıkları açısından ayırt etmek o kadar kolay değildi.</p>
<p>Dinsel taassuptan ve kıyıcılıktan büyük bir ideolojik destek alan ülkücü hareket, 1970&#8242;li yıllarda MHP çatısı altında tam bir paramiliter sokak gücü olarak sola karşı terör eylemlerine girişti. Tabii ki arkasında yine MİT ve Devlet vardı.</p>
<p>Bu paramiliter güç, 1980 darbesinden sonra devlet tarafından, artık işlevini yaptığı gerekçesiyle bir miktar arka plana itildiyse de her zaman yedekte tutuldu. Nitekim, ülkücü katillerden Abdullah Çatlı gibileri, doğrudan MİT tarafından Ermeni ASALA örgütüne karşı gayrinizami savaşa seferber edildi.</p>
<p>Keza, doğrudan ülkücü hareket değilse de, ülkücü hareketin tetikçileri, 1980&#8242;li yıllarda, devletin, Kürtlere ve silahlı eylemlere girişen sol kesimlere karşı yürüttüğü gayrinizami savaşta kullanıldı.</p>
<p>1990&#8242;lı yıllarda, o zamanın merkez sağ iktidarının başbakanı Tansu Çiller, Kürtlere karşı yürütülen illegal ve gayrinizami savaşın örgütlenmesinde, bizzat o zamanki Emniyet Müdürü ve daha sonra İçişleri Bakanı olacak Mehmet Ağar&#8217;ı görevlendirdi.</p>
<p>Mehmet Ağar&#8217;ın ideolojisi, aşırı sağcı paramiliter örgütlenmenin beşiği olan ırkçı ve dinci orta Anadolu taassubunun ta kendisiydi. Üstelik bu şahsiyet, bu aşırı sağcı ideolojisini, ülkücüleri bile geride bırakan bir devlet sadakatiyle aşılamıştı. &#8220;Devlet bize görev verir, yaparız. Dur der dururuz.&#8221;</p>
<p>Susurluk denen olayın gerisindeki en önemli örgütleyici şahıs,  resmi görevlerinin arkasına sığınan ve bundan yararlanan Mehmet Ağar&#8217;dır. Mehmet Ağar&#8217;ın, Çatlı&#8217;ya kimliklerini temin etmekten tutun, faili meçhul cinayetleri örgütlemeye, emniyetin silahlarını gayrinizami savaşa seferber etmeye kadar birçok suçun örgütleyicisi olduğu Susurluk sürecinde ayan beyan ortaya çıktığı halde Mehmet Ağar&#8217;a dokunulamadı. Neden? Çünkü Mehmet Ağar&#8217;a dokunmak, devletin önemli illegal kollarından birini oluşturan Anadolu aşırı sağcılığına ve doğrudan ülkücü harekete dokunmak anlamına gelecekti. Üstelik bu şahıs ülkücülerden de geniş ve yaygın bir aşırı sağcı, dinci örgütlenmeyle derin bağlara sahipti: Fetullahçı cemaat.</p>
<p>Ergenekon davası dolayısıyla insanların zihinlerinin ve belleklerinin Susurluk&#8217;a kayması, hele İbrahim Şahin gibi bir Susurluk sanığının tutuklanmasından dolayı gayet doğaldır. Madem ki paşalar ve Susurluk sanıkları da tutuklanmaya başlamıştır, Susurluk&#8217;un baş sanığı olması gereken Mehmet Ağar neden tutuklanmasın?</p>
<p>Oysa bu boş bir beklentidir. Emekli olmuş ya da olmamış paşaların tutuklanmasını pek fazla önemseyen arkadaşlara şunu hatırlatmak isterim: Ordu bir kurumdur ve bu kurum şahıslarla bağlı değildir. Yani kuruma dokunulmadığı sürece o kurumun içinde yer almış en yüksek rütbelilerin bile tutuklanmasının çok büyük bir önemi yoktur. İzmir suikastında da en itibarlı paşalar tutuklanmıştı.</p>
<p>Mehmet Ağar öyle midir ya! Mehmet Ağar başlı başına bir kurumdur. Mehmet Ağar&#8217;ı tutuklamak, tüm Anadolu aşırı sağını tutuklamak, yakın mazisi (Nihal Atsızlara kadar gitmeyelim) 45 yılı bulan ülkücü-dinci hareketi tutuklamak anlamına gelir. Keza Mehmet Ağar&#8217;ı tutuklamak, bugün pek liberal bir kılığa girmiş aşırı sağcı Fetullah Gülen cemaatini ve Mehmet Ağar&#8217;ınkinden pek farklı bir ideolojiye sahip olmayan AKP önderlerini hedef almak anlamına gelir. En sonuncusu ise, Mehmet Ağar&#8217;ı tutuklamak, bu şahsın, devletin işlediği sayısız faili meçhul cinayeti ve bunun ardındaki devlet güçlerini açıklaması anlamına gelecektir ki, devlet bunu göze alamaz. AKP hükümeti de göze alamaz. Mehmet Ağar&#8217;lar, bugün AKP&#8217;nin şahsında en azından ideolojik iktidar konumundadır.</p>
<p>Son olarak şunu iddia edeceğim: Halkın içinde derin kökler salamamış ulusalcı-Kemalist kanat, bir kaçak akım olarak devlet tarafından rahatlıkla harcanabilir (elbette bu, devletin kemalist belkemiğini oluşturan ordunun da tasfiyesi anlamına gelmemek üzere). Ama bugün AKP&#8217;nin şahsında iktidar olan merkez-sağ&#8217;ın ve aynı zamanda devletin en önemli dayanağı ve fideliği ırkçı-dinci Anadolu aşırı sağcılığının  başta gelen temsilcilerini devlet eliyle tasfiye etmek mümkün değildir. Daha doğrusu şöyle diyelim: Eğer Genel kurmay Başkanı tutuklanırsa, Mehmet Ağar da tutuklanır. Tabii bu, ham hayaldir. Devletin kendini tutuklaması gibi bir şeydir.</p>
<p>Bu yüzden Anadolu aşırı sağcılığının ve devletsel illegal savaşın en önemli temsilcilerinden Mehmet Ağar asla ve asla tutuklanmayacaktır. Bu tür beklentiler boşunadır.</p>
<p>Demirel, vaktiyle, boşuna, &#8220;bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz&#8221; dememiştir.</p>
<p>Gün Zileli<br />
1 Şubat 2009</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F06%2Fguncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/guncellememehmet-agar-neden-tutuklanmayacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Suçları Ayarlama Enstitüsü”</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/%e2%80%9csuclari-ayarlama-enstitusu%e2%80%9d/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259csuclari-ayarlama-enstitusu%25e2%2580%259d</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/%e2%80%9csuclari-ayarlama-enstitusu%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2012 08:43:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4496</guid>
		<description><![CDATA[  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o harika ironik romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü bir fırsatını bulursam bugünlerde yeniden okumak istiyorum. Bu romanın bir sahnesi hiç aklımdan çıkmaz. Kentte bir “Saatleri Ayarlama enstitüsü” kurulmuştur. Bu Enstitü’nün görevlilerinin görevi kenti dolaşarak saatlerin doğru işlemesini denetlemektir. Aklımda kaldığı kadarıyla, bir gün Enstitü’nün müdürü, gelip görevlilere, saatleri ayarlayan ve denetleyen görevlileri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o harika ironik romanı <em>Saatleri Ayarlama Enstitüsü</em>’nü bir fırsatını bulursam bugünlerde yeniden okumak istiyorum. Bu romanın bir sahnesi hiç aklımdan çıkmaz. Kentte bir “Saatleri Ayarlama enstitüsü” kurulmuştur. Bu Enstitü’nün görevlilerinin görevi kenti dolaşarak saatlerin doğru işlemesini denetlemektir. Aklımda kaldığı kadarıyla, bir gün Enstitü’nün müdürü, gelip görevlilere, saatleri ayarlayan ve denetleyen görevlileri de denetleyecek yeni görevliler ve denetçiler ihdas etmek lüzumunun hasıl olduğunu söyler. Görevlilerden biri, “ama böyle bir göreve gerek var mı” diye sorar safça. Müdür, hiç tereddüt etmeden şu cevabı verir: “ah kardeşim, anlamıyorsun. Görevler gerekli değildir, yaratılır.”</p>
<p>Aslında bu harika saptama sadece görevlerle kısıtlı değildir. Bunu pekâlâ suç ve ceza alanına da uygulayabiliriz:  İlla suçun olması gerekmez, suç yaratılır. Özellikle siyasi alanda suç yoktur, siyasi iktidarlar tarafından yaratılır.</p>
<p>Bütün modern tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur ve günümüzde de bu örnekleri bulmak ya da görmek için fazla zahmet etmemize gerek yoktur. Hatta fazla zeki olmaya da.</p>
<p>Danton suçlu değildi. İdam edilmesi için hakkında bir suç yaratılması gerekiyordu.</p>
<p>Kamenev ve Zinovyev (ve tabii ki, bilcümle akraba-i taallukatları) suçlu değildi. Duvarın önüne dizilmeleri için “halk düşmanı” suçunun yaratılması yeterliydi.</p>
<p>Tukaçevski, Yakir gibi en üst rütbedeki Kızıl ordu generallerinin de tutuklanıp kurşuna dizilmeleri için “Nazi ajanı” suçunu işlemeleri gerekiyordu. Gestapo’nun da sahte belgeler sızdırarak GPU’ya bu imalatta yardımcı olduğu bilinir.</p>
<p>Şeyh Sait ve Seyit Rıza suçlu değildi. İstiklal Mahkemesinin onları idam edebilmesi için, “cumhuriyete karşı ayaklanma” suçunun imal edilmesi icap etti.</p>
<p>Menderes, Zorlu ve Polatkan, “Anayasayı tağyir ve tebdil” etmiş değillerdi ama idam edilmeleri için böyle bir suç imal edilmesi zorunluydu.</p>
<p>Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idam edilmeleri de aynı suçun o zamanki iktidarca yaratılmasına bağlıydı.</p>
<p>12 Eylül dönemindeki cunta da suç imalatçılığında oldukça başarılıydı. Bu imalatın sonucunda çok sayıda insan ipe gönderildi, binlercesi de zindanlara atıldı.</p>
<p>İyice göze batsın diye tarihteki, idamla sonuçlanan suç imalatlarına değinmeyi tercih ettim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Günümüze gelecek olursak; bugünkü Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargâh, Odatv, Andıç vb. davaları da suç imalatçısı bir iktidarın yarattığı suçlar üzerine kurulmuştur.</p>
<p>Dün, CNN Türk’te, Nazlı Ilıcak’ın yönettiği gazeteciler toplantısını izledim. Nagehan Alçı adlı, gazeteci olduğu iddiasındaki genç ve hırslı hanım, emekli Genel kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasının (program sırasında henüz tutuklanmamıştı ama Nagehan hanım kızımız sonuçtan pek emin görünüyordu. Nazlı Ilıcak hanım ablamız da programı kapatırken, sonuçtan o kadar emin olmalı ki, “tutuklanması” diyerek “dili sürçtü”, sonra da “ihtimali” diye ekleyerek durumu düzeltmeye çalıştı) “demokrasinin zaferi” olduğunu ilan ediverdi.</p>
<p>Yüksek rütbelilerin ya da bugünkü moda deyimle “devletin zirvesinin” günün birinde tutuklanıyor olması hiç de “demokrasinin zaferi” falan değildir. Fransa’da Kral tutuklanıp kellesi vurulunca, bu hiç de demokrasinin zaferi sonucunu vermemiş, tersine, kralın sepete düşen kellesi, en fazla kelle götüren Robespierre de dahil, Fransız Devrimi’nin öne çıkarttığı liderlerin kellesinin de gideceğinin habercisi olmuştur.</p>
<p>Rus Çar ailesinin, beşikteki bebeğine varıncaya kadar acımasızca katledilmeleri de demokrasinin zaferi olmamış, bu katliam kararına ortak olan bütün Sovyet önderleri daha sonra kendilerini duvarın önünde buluvermişlerdir.</p>
<p>Keza, Kronstadt ayaklanmasını bastıran Tukaçevski’nin tutuklanıp kurşuna dizilmesi de, 1937-38 Büyük Temizliği’nin zirvesinde meydana gelmiştir. Bu idam da demokrasinin değil, tarihin gördüğü en büyük cellat Stalin’in zaferi olarak tarihe geçmiştir.</p>
<p>Kısaca söyleyecek olursam, zirvedekiler tutuklanınca demokrasi zafer falan kazanmış olmuyor Nagehan hanım kızım. Tabii ki, iktidarın zirvesindekilere yaranarak bir dahaki devre meclise girmeyi düşünenlerin algısı açısından değil, demokrasinin gerçek temsilcisi, ezilen halk açısından söylüyorum bunu.</p>
<p>Aslında ezilenlere de bu konuda fazla pirim vermekten yana değilim. Sovyetler Birliği’ndeki Büyük Temizlikler sırasında, işçiler ustabaşıların yerine geçmek, alttaki görevliler, üstlerinin görevini kapmak için ustabaşılarını ve üstteki görevlileri bol bol ihbar etmişlerdir. Ahlaksızlığın sınıfı falan yoktur.</p>
<p>Yine de demokrasinin zaferi denen şey, ezilenlerin ve aşağıdakilerin bilinçli ve ahlaklı eylemiyle gerçekleşebilir ancak.</p>
<p>İmalatçılıktan geldikleri için suç imalinde de pek fazla zorluk çekmeyen AKP iktidarcılarının ve kaçınılmaz olarak bu iktidarın emriyle hareket eden savcıların ve yargıcıların hukuk diye diye hukuku tepelemeleriyle değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>6 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F06%2F%25e2%2580%259csuclari-ayarlama-enstitusu%25e2%2580%259d%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/06/%e2%80%9csuclari-ayarlama-enstitusu%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>53</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Deniz Gezmiş</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/04/deniz-gezmis/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=deniz-gezmis</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/04/deniz-gezmis/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2012 21:55:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[68 Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Gezmiş]]></category>
		<category><![CDATA[Portreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4478</guid>
		<description><![CDATA[Deniz Gezmiş’in arkadaşıyım. Onunla ilgili anılarımı Yarılma (1954-1972)’da (İletişim Yayınları) anlatmıştım. Deniz’i nasıl tanımlarsın deseler, Bakunin için söylenen bir sözü onun için de söylerdim: Devrimin Fırtına Kuşu. Gerçekten fırtına gibi bir gençti. Gösterilerde, polisle çatışmalarda en öne fırlar, en önde dövüşürdü. Onda öyle bir önderlik gücü vardı ki, diğer gençlere de bulaşırdı cesareti. 1969 işgallerinde, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Deniz Gezmiş’in arkadaşıyım. Onunla ilgili anılarımı <em><a href="http://www.gunzileli.com/yarilma-1954-1972/" target="_blank">Yarılma (1954-1972)</a></em>’da (İletişim Yayınları) anlatmıştım.</p>
<p>Deniz’i nasıl tanımlarsın deseler, Bakunin için söylenen bir sözü onun için de söylerdim: Devrimin Fırtına Kuşu.</p>
<p>Gerçekten fırtına gibi bir gençti. Gösterilerde, polisle çatışmalarda en öne fırlar, en önde dövüşürdü. Onda öyle bir önderlik gücü vardı ki, diğer gençlere de bulaşırdı cesareti. 1969 işgallerinde, Beyazıt meydanında çekilmiş bir fotoğraf vardır. ’68 gençliğinin fırtınası öyle bir esmiş ki, polisler coplarını, miğferlerini, kalkanlarını bırakıp kaçmışlar. İşte bu fırtınanın en başında yine Deniz Gezmiş vardı.</p>
<p>Bir fırtına gibi hızla esip geçti bu dünyadan.</p>
<p>Ama öyle çatık kaşlı, sekter tavırlı bir genç sanılmasın Deniz. Onda insana iyimserlik veren müthiş bir enerji vardı, güler yüzlüydü, şakacıydı. Sanki ait olmadığı bir dünyadaymış gibi uzun adımlarıyla, hoplayarak yürürdü.</p>
<p>O zamanki bütün devrimci gençler gibi okumayı, edebiyatı sevdiğini, onu daha yakından tanıyan arkadaşları hep söylerler. Elinden kitabı hiç eksik etmezmiş. Roman okumayı çok severmiş.</p>
<p>Deniz politikacı değildi. MDD’ci olmasına rağmen FKF ve Dev-Genç içindeki ideolojik çatışmalardan ve kongre oyunlarından daima uzak kaldı. Kendi çevresindeki dövüşçü gençlerden oluşan bir doğrudan eylem örgütü vardı: Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB). FKF içindeki, Sosyalist Devrimcilerle mücadelede bize, “siz yapın işte bir şeyler, eğer kongreyi kazanırsanız biz de örgüte katılırız” derdi.</p>
<p>Özel yaşamını bileceğim kadar yakın arkadaş değildik. Zaten ayrı şehirlerdeydik.</p>
<p>Bugün söz konusu olan tartışmaları okuduğumda şöyle bir düşündüm. Doğru, bizim kuşak esasen maço-erkek kültürünün etkisi altında yetişmiş bir kuşaktı. Homofobi bu kültürün ayrılmaz bir parçasıydı. Hiç idealleştirmeye gerek yok, muhtemelen Deniz de hepimiz gibi böyle bir homofobinin etkisi altındaydı. Daha sonraki yılları yaşayamadı ki, bu homofobinin kırıldığı kültürel değişikliklerden yararlansın ve kendini değiştirsin.</p>
<p>Ölen ya da idam edilen devrimcilerle ilgili sık sık spekülatif akıl yürütmeler yapılır. “Acaba yaşasaydı şimdi ne olurdu” diye sorulur. Yaşayan örneklere bakılarak, “falanca böyle olduğuna, bu hale geldiğine göre, neden o da böyle olmasın” denir. Ama elbette,  ister olumlu, ister olumsuz sonuçlara varılsın, bunların hepsi spekülasyondan başka bir şey değildir. Ölen ölmüştür. Onun ölümünü ilerilere taşıyarak herhangi bir tablo çizmek mümkün değildir ve zaten yanlış olur. En iyisi, onu yaşadığı sürece yaptıklarıyla hatırlamaktır.</p>
<p>Şimdi, Deniz Gezmiş’in, benim de tanıdığım bazı arkadaşları ve o dönemde hiçbir şekilde tanımadığım ağabeyi, Bülent Ersoy’un sözleri üzerine yalanlamalara girişmişler. Bozkurt Nuhoğlu (ki, Deniz’i ilk etkileyen 27 Mayıs gençlerindendir) çok daha sert biçimde, hatta faşistçe bir tehdit havasında, Mustafa Zülkadiroğlu (DÖP’den arkadaşı olurdu) biraz daha yumuşakça olsa da aynı yönde açıklamalarda bulunmuşlar. Bora Gezmiş ise, “gazoza ilaç da atmış mı” türünden, gerçekten utanç verici laflar etmiş.</p>
<p>Ne demiş Bülent Ersoy? Deniz’i tanıdığını, sevdiğini söylemiş. Hatta bir keresinde bana gazoz ısmarlamıştı, ben de ona şarkı söylemiştim demiş. İşte Nuhoğlu, Zülkadiroğlu ve Bora’nın hop oturup hop kalkmasına neden olan sözler bunlar. Oysa Bülent Ersoy, Deniz Gezmiş’i karalamamış, iftira atmamış, ona küfür etmemiş. Sadece sevdiği bir insana ilişkin, gerçek ya da muhayyel anılarından söz etmiş.</p>
<p>Nedir bu hiddet bu celal… Deniz Gezmiş öyle “aşağılık” yerlere gitmezmiş, öyle “rezil” insanlarla görüşmezmiş. Bence de Bülent Ersoy muhtemelen yanlış hatırlıyor. Belki Deniz Gezmiş’le Deniz adlı bir başka genci birbirine karıştırıyor. Bu mümkündür. O zaman bunu söylersin. Karıştırmış olabilirsiniz dersin. Ama o maço ağızlarla saldırı ne demek oluyor? Bilmez misiniz ki, Deniz Gezmiş’e yakışmayacak olan, bir pavyona gitmiş, Bülent Ersoy adlı bir sanatçıya gazoz ısmarlamış olmak değil, onun bir zamanlar yakın arkadaşı ve kardeşi olmuş insanların böylesi Beyoğlu lağımı kokan ağızlarla kendi homofobilerini kusmalarıdır. Elbette bu tutumlar, eşcinsel düşmanlığı da dahil olmak üzere her türlü ayrımcılığa son verecek devrim davası için ölümün üzerine yürümüş Deniz gibi eşsiz bir devrimciyi bağlamaz ama onu yaralar, üzerdi.</p>
<p>Bülent Ersoy’u tanımam. Bazen televizyondan izlediğim olur. Yıllar önce bir TV programında, ordu yalakalığı yapan Ebru Gündeş’in karşısında nasıl dik durduğunu ve faili meçhullerin gırla gittiği o ortamda lafını hiç esirgemeden, “ben çocuğumu askere, yani ölüme göndermezdim” dediğini çok iyi hatırlıyorum. Yürekli kadındır Bülent Ersoy.</p>
<p>Devrimin fırtına kuşu Deniz Gezmiş’de de, hani nasıl derler, mangal gibi yürek vardı. O mangal gibi yürek körüklerdi fırtınaları ve fırtınalar kor gibi tutuştururdu o mangal gibi yüreği.</p>
<p>Bugün mangalda kül bırakmayan arkadaşlarında ise artık bu mangalı kürekleyecek yürek de nefes de kalmamış, belli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>4 Ocak 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F04%2Fdeniz-gezmis%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/04/deniz-gezmis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>49</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>…Ve Sıra Taraf’a geldi!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/%e2%80%a6ve-sira-taraf%e2%80%99a-geldi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%25a6ve-sira-taraf%25e2%2580%2599a-geldi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/%e2%80%a6ve-sira-taraf%e2%80%99a-geldi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 14:05:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4472</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’nin gündemi çok hızlı ilerliyor. Şırnak Katliamı süreci iyice hızlandırdı. 8 Ekim 2011 tarihli “Solotest Zekâ Oyunu” başlıklı yazımda şunu yazmıştım: “AKP iktidarının önüne çıkan ilk taş Türk ulusalcılarıydı. Bu, önce Türk ulusalcılarının üstünden atlayıp onların yenmesini gerektiriyordu. Kürt ulusalcılar bir hamle ilerde bekliyordu. Türk ulusalcılar yenirken Kürt ulusalcılar müttefik konumundaydı. Ergenekon davasıyla “derin devlet”ten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin gündemi çok hızlı ilerliyor. Şırnak Katliamı süreci iyice hızlandırdı.</p>
<p>8 Ekim 2011 tarihli “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/10/08/solotest-zeka-oyunu/" target="_blank">Solotest Zekâ Oyunu</a>” başlıklı yazımda şunu yazmıştım:</p>
<p>“<em>AKP iktidarının önüne çıkan ilk taş Türk ulusalcılarıydı. Bu, önce Türk ulusalcılarının üstünden atlayıp onların yenmesini gerektiriyordu. Kürt ulusalcılar bir hamle ilerde bekliyordu. Türk ulusalcılar yenirken Kürt ulusalcılar müttefik konumundaydı. Ergenekon davasıyla “derin devlet”ten hesap sorulacağı ve Kürt açılımı yolunda adımlar atılacağı umuduna kapılan Kürt ulusalcıları, AKP’yi, biraz sakınımlı da olsa desteklediler. Oysa tahmin etmedikleri şey, Türk ulusalcılarının yenmesinden sonra sıranın kendilerine geleceğiydi. Nitekim Türk ulusalcıları yendikten sonra bugün sıra Kürt ulusalcılarının yenmesine gelmiş bulunuyor. KCK toparlamalarının, operasyon ve tevkifatlarının anlamı budur. Kürt ulusalcılarının bir ilerisinde de liberaller bulunmaktadır. Kürt ulusalcılığı yendikten sonra sıra onlara gelecektir. Liberallerin bundan ne ölçüde haberi var, bilmiyorum.</em>”</p>
<p>30 Ekim 2011 tarihli, “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/10/30/iktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar/" target="_blank">İktidar-Muhalefet Blokları, Saflaşmalar</a>” ve 5 Kasım 2011 tarihli, “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/11/05/iktidar-bloku%E2%80%99nda-catlaklar%E2%80%A6/" target="_blank">İktidar Bloku’nda Çatlaklar</a>” başlıklı yazılarımda da benzer temaları işlemiştim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Meclis Grubu’ndaki konuşmasını dinledim. <em>Taraf </em>gazetesinin adını vermedi ama bu gazetenin üç gün önce, Şırnak Katliamı ile ilgili attığı manşeti açıkça dile getirerek, “Devleti halkını bombalıyormuş” gibi göstermeye çalışan “medya”ya veryansın etti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugünkü <em>Taraf</em>’ta bir başka haber daha dikkatimi çekti. Polis, gözaltına aldığı gazetecilere, <em>Taraf g</em>azetesi Roni Margulies’i tanıyıp tanımadıklarını soruyormuş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve galiba, Kürtlere saldırıya karşı çıkan kendi gazetesindeki yazarlara “müzakereci liberaller” diye saldıran savaş yanlısı, polis-muhabir Emre Uslu <em>Taraf</em>’tan gitmiş bulunuyor. Bir süredir yazılarını göremiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hızla ilerleyen süreç, bir başkasını değil, sol muhalefet blokunu da değil, AKP iktidarının yanıbaşında duran ve son günlere kadar onu desteklemeye çalışan (ama çelişkiler derinleşiyordu elbette) <em>Taraf </em>gazetesini topun ağzına getirmiş bulunuyor. Zaten böyledir. İktidarlar, uzaktaki muhaliflerinin eleştirilerindense yanıbaşlarındaki dost bildiklerinin eleştirilerinden daha çok rahatsız olurlar. Örneğin Bolşevikler (tarih bilgim fazla olmadığından, döner dolaşır, en çok bildiğim Sovyetler Birliği tarihinden örnekler veririm) en etkili darbeyi Kadetlere değil de (onlar zaten kaçıp gitmişlerdi), devrimden sonra kendileriyle koalisyon kurmayı kabul eden tek parti olan Sol-Sosyalist Devrimcilere indirmişlerdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her neyse, şimdi öyle görünüyor ki, sıra <em>Taraf</em>’a geldi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>O zaman bize de <em>Taraf</em>’ın tarafında yer almak düşüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>3 Ocak 2011</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F03%2F%25e2%2580%25a6ve-sira-taraf%25e2%2580%2599a-geldi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/%e2%80%a6ve-sira-taraf%e2%80%99a-geldi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>34</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fikret Başkaya-Gün Zileli/Devrim Üzerine Söyleşi-II, &#8220;Örgüt Paradoksu&#8221; Üzerine</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 08:20:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4467</guid>
		<description><![CDATA[  GZ: Söyleşimizin önceki bölümünde “örgüt paradoksu”ndan söz ettin. Bunu biraz açar mısın?   FB: İstersen ondan önce önemli gördüğüm bir hususa açıklık getirelim. Devrimci çevrelerde “devrimi örgüt yapar” şeklinde bir anlayış var. Bir örgüt kurulacak, büyüyecek, olgunlaşacak ve zamanı geldiğinde de devrim yapacak&#8230; Aslında bu, devrim hakkında yanlış bir anlayışın ürünüdür. Devrim sosyal eylemin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong>Söyleşimizin önceki bölümünde “örgüt paradoksu”ndan söz ettin. Bunu biraz açar mısın? </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: </strong>İstersen ondan önce önemli gördüğüm bir hususa açıklık getirelim. Devrimci çevrelerde “devrimi örgüt yapar” şeklinde bir anlayış var. Bir örgüt kurulacak, büyüyecek, olgunlaşacak ve zamanı geldiğinde de devrim yapacak&#8230; Aslında bu, devrim hakkında yanlış bir anlayışın ürünüdür. Devrim <em>sosyal eylemin </em>sonucu olan bir dönüşümdür ve ancak geniş halk kitlelerinin yapabildiği bir şeydir.  Dolayısıyla, <em>politik volontarizm</em>,<em> </em>kitlelerin kendi bilinçli eyleminin yerini alamaz. Başka türlü ifade edersek, politik eylem hiçbir zaman sosyal eylemin yerini alamaz. Tabii bu tür bir devrim anlayışı da, Rusya’daki durumun yanlış anlaşılmasından ve orada olup bitenlerin “evrensel değeri olan bir şey” sayılmasından kaynaklanıyordu. Şubat’taki bir sosyal devrimdi ve yol almaya devam ediyordu. Ekim’dekiyse  iktidarın Bolşevikler tarafından ele geçirilmesiydi, yânî politik bir eylemdi. Dolayısıyla Ekim’de Bolşevikler devrim yapmadılar, hükümeti ele geçirdiler. Şubatta devrim patlamıştı, Çarlık devrilmişti, lâkin henüz yeni bir rejim kurulmuş değildi. Emekçi kitleler özgürlük, sosyal eşitlik, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, refah, insanca yaşama, “kendileri olma”  talebiyle ayaklanmışlardı, gerçek bir demokrasi istiyorlardı.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">İktidarın Bolşevik parti tarafından ele geçirilmesi devrim sürecinde bir “andı”&#8230; Lâkin resmi tarih, devrimi Şubat’tan değil de Ekim’den başlattı. Asıl devrim yok sayıldı. Biliyorsun, her zaman ve her yerde resmi tarih “egemenlerin istediği tarihtir”, onların işine gelen bir tarih versiyonudur. Tabii Bolşevikler iktidarı ele geçirir geçirmez ilk yaptıkları iş, devrimin kaynağı ve anası olan Sovyetleri tasfiye etmek oldu. Sovyetler yeni ve orijinal bir kitle örgütlenme modeli olmaktan çıkarıldı, önce içi boşaltıldı, sonra da tümüyle tasfiye edildi. Lenin Şubatta: <em>“ Bütün iktidar Sovyetlere”</em> demişti, Ekimden sonraysa slogan: <em>“ Bütün iktidar Bolşevik Partiye”</em>  biçimini aldı…Bu arada neyin değiştiğini merak eden var mı? Gerçek durum böyleydi ama retorik farklıydı&#8230; Yeni rejime “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” dense de, kurulan yeni rejimde artık Sovyetlerin hiçbir dahli olmadığı gibi, rejimin sosyalist bir rotada ilerleme imkânı da daha baştan yok edilmişti&#8230; Ve o aşamadan sonra ne yapıldıysa, sosyalizmin, marksizmin ilkelerine karşı yapıldı. Oysa eleştirel tarih son derecede önemlidir. Ekim Devrimi’nden bir süre sonra iktidar Lenin’in liderliğinde bir “komiserler konseyinin” iktidarına dönüştü. Taktik gerekçeler ilkelerin önüne geçti ve daha baştan devrim, sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaştı&#8230;  Elbette rejim bir dizi iç ve dış olumsuzlukla cebelleşmek zorundaydı ama bu “zorunluluğu erdeme” dönüştürmeyi gerektirmiyordu. Dolayısıyla sapma Stalin’le başlamadı. Maalesef sosyalizm ilkelerine yabancı bir dizi uygulama daha Lenin zamanında başladı. İfade ve basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü yasağı, parti kurma yasağı, vb. Lenin zamanında yürürlükteydi. 1921’de “eğilimler” yasaklandı, ölüm cezası yeniden kondu&#8230; Rosa Luxemburg sapmayı çok erken bir zamanda [1918] fark edip mahkûm etti. Leninist iktidarı<em>: “ bir klik hükümeti, bir diktatörlük, aslında proletaryanın değil, bir avuç burjuva politikacısının diktatörlüğü, jakoben egemenliği”</em> olarak tanımladı.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Peki örgüt önemsiz midir? Asla değil, tam tersine örgüt vazgeçilmezdir ama örgüte hak etmediği misyonlar yüklememek kaydıyla. Örgüt devrimci süreci hızlandırabilir, devrim sonrasında “hedef şaşmasını” engeleyebilir ama devrim yapamaz. Tabii eğer varlık nedenine yabancılaşmışsa, bürokratlaşıp-yozlaşmışsa olumsuz şeyler de yapabilir&#8230;  Örgüt paradoksundan kastettiğim şu: Örgüt başlangıçta bir amaç için kuruluyor ama gerçekten amaca uygun olarak kurulup-kurulmadığı tartışmalıdır. Diyelim sosyalist/komünist bir toplumsal düzen kurma, bu amaçla da burjuva düzenini aşma perspektifi olan bir örgüt kuruldu. Gerçekten o amaca uygun olabilmesi için <em>sosyalist ilkelerle uyumlu </em>bir yapı ve işleyişe sahip olması gerekir. Daha baştan bir farklılığa, orijinalliğe sahip olması gerekir&#8230; Bilinen, “geleneksel” örgüt modellerinin dışında farklı bir şey olması gerekir. Eğer burjuva örgüt modelini alır, onu taklit edersen, daha baştan amaca yabancılaşmak kaçınılmazdır. Zira burjuva toplumunun ayakları seni sosyalizme/komünizme taşımaz. <em>Alet benim elimde iyi işler</em>, demek saçmadır&#8230; <em>Ben yaparsam iyi olur</em>,<em> </em>demenin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tarihsel sol bugüne kadar nasıl örgütlenmeliyiz, amaca uygun bir örgüt modelini ve işleyişini nasıl oluşturabiliriz sorusunu pek sormadı&#8230; Esas itibariyle ve genel bir çerçevede burjuva örgüt modelini benimsemekle yetindiler. Örgütün hayati önemini kavramakta başarısız oldular&#8230; Oysa devrim anlarında spontane olarak ortaya çıkan, Rusya’da Sovyetler, başka yerlerdeki işçi konseyleri, vb. den hareketle farklı bir örgütsel işleyiş modeli geliştirmek amaçla daha uyumlu olabilirdi. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bir parti kuruluyor, bakıyorsun, iç işleyişi düzen partilerin nerdeyse aynı&#8230; Keskin bir hiyerarşi, bilen-bilmeyen, anlayan-anlamayan, yetkili-yetkisiz, buyuran-buyrulan, vb. Hiyerarşi, “etkinliği” sağlamanın güvencesi sayılıyor&#8230;  Daha örgüt kurulup organları oluştuğunda, partiyle kitle arasında bir kopuş, bir yabancılaşma ortaya çıkıyor. Resmen kurulmadan önceki mücadele yeteneğini  ve düzeyini bir daha yakalamak pek mümkün olmuyor&#8230; Burjuva partilerindeki gibi bir işleyiş ortaya çıkıyor. Bunu herhangi bir örgütte de görebilirsin. İllâ bir sol siyasi parti olması gerekmez&#8230; Örgütün yönetim, denetim, disiplin ve başka kurulları seçilip göreve başladığı andan itibaren örgüt cansız/ruhsuz bir bürokrasiye dönüşüyor. Örgüt yaşayan bir “canlı” olmaktan hızla uzaklaşıyor. Birinci mesele bu. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bürokratik yozlaşmanın ikinci bir nedeni daha var. Bir örnekle ne demek istediğime açıklık getireyim: Diyelim, bir madende çalışan işçiler, uzun çalışma sürelerine, düşük ücretlere, iş güvenliği zaafına, vb. karşı bir direnişe geçiyorlar. Bu mücadele sürecinde biri ve/veya birileri ön plana çıkıyor, cesareti, basireti, dürüstlüğü, kararlılığı, davaya inanmışlığı ve meramını anlatma yeteneği sayesinde etkinlik sağlıyor. İşçiler onun bu yeteneğini, karizmasını mücadelelerinde daha etkin kullanmak üzere onu madenin dışına çıkarıyorlar ve “profesyonel olarak” o işi yapmasının daha yararlı olacağını düşünüyorlar. Zamanla benzer bir mücadele başka maden ocaklarında da büyüyor, bütün sektörü kapsar hale geliyor ve bizim “profesyonel”, kurulan işçi örgütünün [sendikanın] yöneticisi veya başkanı oluyor. Kentin merkezi bir yerindeki rahat bir büroda, artık bütünüyle farklı bir kültürel-psikolojik, sosyal çevrede yaşamaya başlıyor. Kendisi gibi profesyonel sendikacılar, öğretmenler, üniversite üyeleri, gazeteciler, sanatçılar, tiyatrocular, politikacılar ve devlet yetkilileri, bakanlar ve üniversite öğrencilerinin yaşam alanlarına dahil oluyor.  Avukatlar, sekreterler, hizmetliler istihdam ediyor&#8230; otorite kulllanmaya, emir vermeye ve yönetmeye alışıyor. Hiyerarşik ilişkileri vazgeçilmez sayıyor&#8230;Maden ocağının her türlü risk ve zorluğundan uzak bir sosyal çevrede yaşamaya başlıyor&#8230; Ve içinden çıktığı sosyal çevreye yabancılaşıyor&#8230; Burjuvalaşıyor, belirli bir eşik aşıldığında da artık burjuva sınıfına mensup biri olup çıkıyor&#8230; Lâkin retorik değişmiyor&#8230; “<em>İşçi sınıfının yüksek çıkarları vurgusu”</em> eksik olmuyor&#8230; Velhasıl örgüt bürokratlaşıyor, yozlaşıyor ve başlangıçtaki amaca yabancılaşıyor&#8230; Zaten sistemi değiştirmek gibi uzun erimli bir amaç için oluşturulmuş bir örgütün zaman içinde “kendisi için örgüt haline gelmesi“ büyük bir olasılıktır. Ve belirli bir sınırdan sonra örgütü yaşatmanın bizzat kendisi bir amaç haline geliyor&#8230; İşte “örgüt paradoksu” dediğim bu. Örgütün, varlık nedenine yabancılaşması durumu&#8230;</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong>Tuhaf olan, bizde bir kısım solun, Türkiye’nin resmi tarihini sorgulamaya girişirken (ki bu olumlu bir şeydir), solun kendi resmi tarihine toz kondurmak istememesidir. Üstelik bu tutum, birkaç sol örgütle de kısıtlı değildir. Stalinist olmayanlar bile bu konuda bir hayli tutuk. Sanki bu resmi tarihi irdelerlerse bütün temellerini kaybedeceklermiş gibi bir ruh hali içindeler. Dolayısıyla resmi sol tarihinin üzerine bir kapanma söz konusu. Aman dokunmayın, yoksa biteriz. Eğer senin varlık sebebin bu tarihse veya bu tarihin yalanları ve efsaneleleri ise zaten bitmişsindir aslında. Böyle yaparak kendi bitişini ilan ediyorsun. Oysa hiçbir şey kutsal değil. Üstelik böyle yaparak o tarihteki olumlu şeylerden yararlanmayı da önlemiş oluyorsun. Çünkü var, olmaz olur mu? Bir sürü olumlu şey var. Girsene içine, olumsuzu eleştirip olumluyu ortaya çıkartsana. Bir din mi bu?</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bu nereden geliyor? Stalinist gelenekle izah etmek işin epey kolayına kaçmak olur. Bence sorun yine senin işaret ettiğin <em>örgüt paradoksu</em>nda. Devrimi kitlelerin değil de örgütün yapacağına inandıklarından, örgütün temelini oluşturan tarihi irdelemenin örgütün temellerini yıpratacağını düşünüyorlar. Oysa hiç de yıpratmaz, eğer düzgün, devrimci, kendine güvenen bir tutum alırsan. Kaldı ki, yıpratsa ne olur? Demek ki, örgütü yanlış bir şeyin üzerine inşa etmişsin. Kumdan bir tepenin üzerine inşa ettiğin o örgüt en ufak bir sarsıntıda zaten yıkılacak. İşte koyu muhafazakârlığın temeli. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Oysa devrimcilik, salt bir düzeni yıkmaya kalkışmakla kısıtlanamaz. Devrimcilik, aynı kararlılıkla kendini de irdelemeyi, yanlışların üzerine kararlılıkla gitmeyi gerektirir. Lenin döneminde bu vardı. Her ne kadar, senin belirttiğin gibi, Bolşevikler sırf iktidarda tutunmak uğruna toplumdaki özgürlükleri ilga etmek gibi korkunç (ve devrimi bitiren) bir hata içine girmişlerse de parti içi demokrasi bir süre daha devam edebildi. Bizzat Lenin kaç kez “hata ettik, girdiğimiz bu yol yanlıştı, haydi dön geri ediyoruz” diyebilmiştir. Ama o Lenin olduğu için bunu diyebildi, lider olarak büyük bir özgüvene sahipti. Bununla birlikte, Bolşevik partisinin içinde önemli teorisyenler, şahsiyetler de vardı, birbirleriyle kıyasıya tartışmaktan, farklı farklı tezlerini ortaya sürmekten kaçınmazlardı. Giderek bu da sönümlendi elbette ama tarihe korumacı bir biçimde bile bakılsa en azından bunların görülmesi gerekir. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Belirttiğin nokta çok önemli. Toplumda özgürlükleri, ne gerekçeyle olursa olsun ilga etmek devrimin hayat damarlarını kesmekle aynı şeydir, kesin bu. Bir tek parti merkez komitesi konuşacak, bir tek o ne yapılması gerektiğini vazedecek, geri kalanlar, toplumun büyük çoğunluğu da hiç düşünmeden, tartışmadan, neyin doğru yanlış olduğunu irdelemeden yukardan gelen bu emirlere uyacak. Mümkün mü böyle bir devrim? Böyle bir devrimin mümkün olmamasını bırak bir yana, o emirlerin gerçekten hayata geçmesi mümkün mü? Konuşmanın, düşünmenin kısıtlandığı yerde sadece kapıkulluğu ortaya çıkar ve toplumun en müptezel unsurları böyle bir ortamda en büyük inisiyatifi kazanır. Kısacası, devrimi bitirmek istiyorsan insanları korkut, bastır, parti emirlerini sorgulamasız uygulamaya zorla. Daha başka bir şey yapmaya gerek yok. Ne beyaz tehlikesi, ne karşıdevrimci casusluk faaliyetleri, ne dış müdahale, ne emperyalist abluka devrimi bitirebilirdi; nitekim biteremedi de. Devrimi bitirenler, devrimin canlı organizmalarını kesip atan, Sovyetleri içi boş bir kabuk haline getirenler, devrim için canını veren işçilere, bahriyelilere, köylülere, bir devrim yapmaya cesaret eden halk kitlelerine değil, eski Çarlık düzeninden devraldıkları polis kadrolarına, Bolşevizm adına her türlü pisliği yapabilecek dogmatik kapıkullarını ekleyerek kurulmuş Çeka’lara, GPU’lara, NKVD’lere güvenenler olmuştur. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Şimdi de, bu örgüt paradoksuyla monolitik örgüt anlayışı arasındaki bağlantıya değinelim biraz diyorum. Kendine, kendi varlık nedenine yabancılaşan örgüt, hemen ilk adım olarak kendi içindeki farklı sesleri de bastırmaya girişmedi mi, girişmez mi?</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: “</strong>Nasıl bir örgüt istiyoruz?” sorusu, “ Nasıl bir toplum düzeni istiyoruz, nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz?” sorusundan bağımsız değil. Bu sorulardan biri sorulunca, diğerinin akla gelmesi gerekir. Biri diğerini imâ etmek durumunda. Soru bu şekilde sorulduğunda, durumu biraz daha net görme olasılığı artar. Oysa bu güne kadar geçerli genel yaklaşım az-çok şöyleydi: “ Bir örgüt kurulacak ve iktidar alınacak…” Mesele böyle anlaşılınca, örgüt bir araç olmaktan çıkıp, bizzat kendisi bir amaç durumuna geliyor. Tabii bu tür bir anlayış, daha önce söylediğimiz gibi “devrim nedir?” sorusunun savsaklanmasına neden oluyor veya aynı anlama gelmek üzere devrimin neyin yolunu açacağı sorusu gündemden düşüyor. Bu durum aynı zamanda neden bir örgüt fetişizmi yaratıldığını da açıklıyor. Örgütü kim neden bir fetiş haline getiriyor? Kim neden yüceltiyor? Bu işi, varlıkları örgütün varlığına borçlu olanlar yapıyor. Batı dillerinde <em>permanents </em>denilen profesyoneller kendi konumlarını meşrulaştırıp-garantiye almak için, örgütü fetişleştiriyorlar. “Benim örgütüm her zaman haklıdır, benim örgütümün yaptığı her şey doğrudur, o halde tartışmadan muaftır…” biçiminde bir anlayış yerleşiyor. Bu örgüt içinde bireyin varlığının yadsınması, bir tür “hammadde” mertebesine indirgenmesi demeye gelir. Aslında fetişleştirilen örgüt değil, örgüt bürokrasileri, örgütün profesyonellerinin konumu, statüsü ve iktidarıdır…Her ne surette olursa olsun devrimci bir örgüte “profesyonelliği” sokmak devrime elveda demektir. Profesyonelliğe ancak istisnai olarak başvurulması gerekir. Böyle bir örgüt devrim yapamaz ama devrimden sonra <em>parti-devlete </em>dönüşme iltimali çok yüksektir. O zaman yapılacak iş, olabildiğince profesyonelliğin yerine rotasyonu ikâme etmek olabilir. Örgüte insanlar gönüllü olarak katıldıklarına göre, rotasyon yöntemiyle örgütsel faaliyetlere de pekâla katılabilirler. Böyle bir uygulama, yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ikiliğini büyük ölçüde ortadan kaldırabilir. İlke şöyle formüle edilebilir: “<em>Her parti üyesi her türlü parti faaliyetini ifâ etmek hak ve yükümlülüğüne sahiptir. Görev dağılımı gönüllülük ve rotasyon esası dahilinde yapılır…” </em>Partide elbette karizmatik şahsiyetler olur/olabilir ama burjuva partilerindeki gibi <em>karizmaya </em>dayalı bir yapı ve işleyiş sosyalist/ komünist toplumu hedefleyen bir örgütün itibar etmesi gereken bir şey olmamalıdır. Profesyonelliğe karşı çıktığında cevap hazır: “Sen profesyonelliği yanlış anlıyorsun!” Örgüt içi “iktidarı” elinde tutanlar, “neyin nasıl yapılacağını bilenler” değil mi profesyoneller? Elbette bunların mutlaka geçimlerini örgütten sağlamaları gerekmiyor ama ekseri örgütten sağlıyorlar ve demokratik tartışmaları engelliyorlar.   </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Parti’nin önemi abartılınca ve her örgüt devrimi kendisinin, sadece kendisinin yapacağına inandığı koşullarda, benzer örgütler arasındaki rekâbet de patalojik bir hâl alıyor. Tabii bu tür sapma ve anlayışların temelinde de Sovyet deneyimi, Bolşevik parti ve Komintern pratiği yatıyor. Komintern’in “evrensel” olduğu tevatür edilen bir örgüt modeli vardı. Tüm komünist partiler, dünyanın neresinde olursa olsun o modele göre örgütlenmek durumundaydı ve örgüt bir fetiş mertebesine yükseltilmişti. Bu saçma bir anlayıştı ve daha baştan sosyalizm/komünizm perspektifine yabancılaşmış bir dizi örgütün kurulması/ kurdurulmasıyla sonuçlandı. Bu, olmayacak duaya âmin demek gibi bir şeydi… Bir çokuluslu şirketin şubeleri gibi devrimci parti kurulur muydu? O toplumun gerçekliğine daha baştan yabancılaşmış bir örgüt şeylerin seyri üzerinde ne kadar etkili olabilirdi? Sonucun tam bir hüsran olması kaçınılmazdı… Komintern geleneğiyle radikal bir hesaplaşmayı başaramayan hiçbir sol örgütün hayırlı bir şey başarması mümkün değildir. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Önemli bir husus da parti içi, örgüt içi demokrasinin vazgeçilmezliği meselesidir. Kendisi demokratik bir işleyişi özümleyip, içine sindirip, bir varoluş ilkesine dönüştüremeyen hiçbir örgüt “devrimcilik” iddiasında bulunamaz. Genel olarak sol örgütler demokrasinin hayâtî önemini kavramanın hep uzağında kaldılar. Anti-demokratik bir örgüt, demokratik/sosyalist bir topluma giden yolu aralayabilir mi, o yönde etkili olabilir mi? Eline ilk fırsat geçtiğinde anti-demokratik, baskıcı bir rejim kurmaya yeltenmez mi? Devrimi dejenere edip “tuhaf bir otokrasiye” dönüştürmez mi? Örgütlerin yönetici kesimlerinin demokrasiden neden nefret ettiklerini anlamak zor değil. Zira varlıklarını demokrasi yokluğuna borçlular da ondan. Etrafına bak anlarsın… 40 yıl boyunca örgüt yöneticisi olanlar var… El insaf denecektir. Osmanlı İmparatorluğunda bile padişahların tahtta kalma [aritmetik] ortalaması 17 yıl 3 ay… Bu adamlar ne menem bulunmaz hint kumaşları ki, 40 yıl bir örgütün tepesinde kalıyorlar! Tabii demokrasiyi küçümsemenin mâzeretini de bulmuşlar… Demokrasi burjuva demokrasisi denilip, küçümseniyor, lânetleniyor. Burjuvazi demokrasiyi kendi iktidarı ve sınıfsal çıkarı için araçlaştırıyor, dejenere ediyor, insanları aldatmanın ve oyalamanın bir aracına dönüştürdü  diye demokrasiye elveda demek mi gerekiyor… Tam tersine, burjuva düzenini, sınıflı toplumu aşma parspektifine sahip bir sosyalist/komünist/devrimci  örgüt için demokrasi soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek kadar vazgeçilmezdir… Sizin sosyalist-komünist toplum dediğinizin son tahlilde üç ayak üstünde oturması gereken bir sistem olması gerekmiyor mu: Sosyal eşiklik, demokrasi ve doğayla uyum… Burjuvazinin çıkarı demokrasinin engellenmesini, sosyalist/komünist proje sahiplerinin yararı da demokrasinin gerçekleştirilmesini gerektirmiyor mu? Aksi halde adı ne olursa olsun söz konusu olan burjuva bir örgüt olabilir ve o tür örgütlerin toplumu ”farklı” bir yere taşıması mümkün değildir. Söylemek istediğimi özetlemek gerekirse, geçmiş deneyler muvacehesinde örgüt sorununu ikircikli olmayan bir tarzda tartışmak ve gereğini yapmak gerekiyor. Eğer soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsan, bu, cevaba yaklaştığın anlamına da gelir… Amaca uygun örgütler oluşturmak bizim irademizi aşan bir şey olmadığına göre…</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong>Kırk yıldır değişmeyen liderler… Bunun, örneğin Kuzey Kore’de en son sınırına vardığını görüyoruz. Bir nevi padişahlık düzeni. Baba ölünce yerine oğul geçiyor, o ölünce de onun oğlu. Demek artık örgüt fetişizmi kalıtım fetişizmine dönüşmüş. Belki bu Kore’de kültürel bir şeydir bu ama bizimkiler de utanmasalar bunu yaparlar, eminim. Artık bu, işin iyice absürd bir noktaya vardığını gösteriyor. Bunları da görecekmişiz. Herhalde Marx dirilip durumu görse hemen bir kere daha ölürdü, adına yapılan saçmalıkları görünce. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Söylediklerine tamamen katılıyorum ama bu tür örgütlerin yaratılmasında, şeflerin yanısıra, bu tür örgütlere katılan devrimci radikallerin de günahı az değil. Lider tapıncı sadece yukardan yaratılmıyor. En alttaki üyenin de bu işte dahli var. Otoriter-merkeziyetçi anlayışlar toplumun en küçük hücrelerinin içine sızmış. Örneğin, insanlar inisiyatifi hemen “çok bilenlere” bırakma eğiliminde. Rotasyon yapsan bile bunun gereğince işlemediğini görebiliyoruz. Rotasyonla görev alanların içinde aktif olanlar hemen inisiyatifi ele geçirebiliyorlar. Diğerleri gönüllü olarak kenara çekiliyor ve nasılsa işi götüren birileri var diye sorumluluğunu yerine getirmiyor. O zaman da ortaya “invisible” (görünmez) yönetimler çıkıyor. Üstelik bu görünmez yönetimlerden hesap sormak da bir hayli zor, çünkü görünürde herkes eşit ama bazıları daha çok eşit! </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Gönüllülük esasına dayalı, özyönetimsel, özinisiyatifli örgütler gerçekten işletilebilirse ortaya harikalar yaratan bir örgüt çıkacağını düşünüyorum ama insanlar henüz bu noktada değil. Belki de eski merkeziyetçi örgütsel anlayışlar içimize işlemiş. Bu durumda yapılması gereken iki şey var: Birincisi, eski merkeziyetçi, anti-demokratik, monolitik örgüt anlayışını net bir şekilde eleştirmek; ikincisi ise, yeni ve alternatif örgüt anlayışını en ayrıntılı bir şekilde ortaya koyup bu örgütün özünü oluşturan devrimci insanların özinisiyatifi gerçekten özümsemeleri için esaslı bir kültür devrimi gerçekleştirmek. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Devrimcilik genelde lafta kalıyor. Sol kitlemiz, komünistlerimiz ve anarşistlerimiz özünde son derece muhafazakâr. Hakim düzenle mücadele etmek istiyorlar ama kendi zaaflarıyla mücadelede isteksizler. O zaman hakim düzenle de mücadele edemiyorlar. Örgüt anlayışını sorgulamayı bırakın, yanlışlanmış teorik temelleri sorgulamaya da yanaşmıyorlar. Aslında bu, tam anlamıyla konformist bir tutumdan kaynaklanıyor. Çünkü sorgulamak rahat kaçırır, huzursuz eder insanı. Şimdi ne gerek var bütün bunlara, şurada geçinip gidiyoruz işte. Bugünkü sol örgütleri şöyle bir gözden geçirelim. Hiçbirinde var mı bir kıpırdanma? Kendi örgütlerinin teorik temeli yerlerde sürüklendiği halde var mı bunlar üzerinde bir tartışma? Örgüt ilk orijinal çıkışından fersah fersah uzaklaştığı halde var mı bu konuda bir gözden geçirme önerisi? Örgütün geçmişi yıkıntılarla dolu olduğu halde var mı bir değerlendirme çabası? Bunların hiçbiri yok. Çünkü eğer böyle şeylere girişirlerse örgütlerinin temelinin yıkılacağını düşünüyorlar. Diyelim ki yıkılsın. Neden korkuyorsun ki? Eğer yanlışsa, bırak yıkılsın. Evet anlaşılıyor, senin dediğin gibi bunlar bu işin rantını yiyorlar, mirasyedi bunlar. Devrimci falan değiller aslında. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Evet, aşağıdan gerçek bir kültür devrimi gerekiyor. Bu yıkıntıyı başka hiçbir şey süpürüp atamaz. Çağrımız, bütün sol ve devrimci hareket çapında bir “devrimci baharı”, aşağıdan bir kültür devrimi olmalıdır. O zaman o mirasyediler, o ömür boyu liderler, o muhafazakâr, sahte devrimci liderler kaçacak delik arayacaklardır; işte o zaman gerçekten devrimci örgütlerin yaratılması için koşullar oluşmuş olacaktır. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: </strong>Marx, Paris Komünü’yle ilgili bir yazıda, sol ve işçi örgütlerindeki yozlaşmaya karşı üç önlem önermişti: 1. Profesyonellerin [ permanents] kalifiye bir işçiden daha yüksek ücret almaması; 2. Örgütsel görevlere getirilenlerin rotasyonla yenilenmesi, iki seferden çok seçilmeme gibi; ve 3. Seçilenlerin gerektiğinde her an geri çağrılabilmesi, yani görevden alınabilmesi… Senin de söylediğin gibi, bugün bu üç önlem etkin bir biçimde uygulanabilse bile bürokratik yozlaşmaya karşı etkili olmanın uzağında. Sendikada profesyonel çalışana ortalama ücreti ödemek bir çözüm değil, çünkü reel geliri artırmanın sayısız yolu var… Sendika yönetiminin örgüt kaynağını kullanma konusunda geniş bir hareket serbestisi var. Şu anda ortalama bir sendika yöneticisinin toplam kazancı bir asgari ücretlinin 20 katına kadar çıkabiliyor&#8230; En yüksek devlet bürokratından bile daha yüksek gelire sahipler… Bu adamların hâlâ işçi sınıfıyla, onun sorunlarıyla ilgili olduğunu düşünen var mı? Aslında sendika bürokrasileri tartışmasız burjuvaziye mensuplar… Dolayısıyla bu önlemin göstermelik olarak uygulanmasının bir kıymet-i harbiyesi yok. Rotasyon da o kadar etkili değil… Eninde sonunda örgütler reel olarak aynı kişiler tarafından yönetiliyor… Doğrudan müdahil olmadığında, “bir bilen” olarak sürece dahil oluyorlar… Seçilenlerin geri çağrılmasına gelince, bunun pratikte uygulaması yok gibi… </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">O zaman bu işin içinden nasıl çıkılabilir? Şunu söyleyebiliriz ki, bir takım örgütsel ilkeleri vâzetmek ve onları uyguluyormuş gibi yapmakla bürokratik yozlaşmanın üstesinden gelmek mümkün değilse de, en azından bunun yürümediğini tespit etmek önemli. Yâni işe sorunu tespit ederek başlamak önemli. O zaman hiyerarşik olmayan bir işleyiş modeli nasıl olabilir sorusunu sormak mümkün olabilir&#8230; Bence iki şey yapılabilir: Birincisi, örgütte doğrudan demokrasiyi esas alan, sürece örgütün tüm üyelerini dahil edecek bir yöntem geliştirmek olabilir. Ama bunun için her bir bireyin gerçek anlamda yurttaş bilincine sahip olması gerekir. Tabii bu delegasyon sistemini bütünüyle dışlamayı gerektirmez ama delegasyona istisnai ve sınırlı durumlarda baş vurmak kaydıyla… Olabildiğince her karara herkesi dahil etmek. Yönetici olanla olmayan ayrımını silikleştirmek… Fransızcada bizdeki yurttaş kelimesinin karşılığı olan <em>citoyen, </em>sitenin yâni devletin [kamunun densin] sorunlarıyla, başka türlü söylersek<em> </em>politikayla ilgilenen, kamusal soranlarla ilgili olan anlamındadır… Bizde insanlar apartıman yönetimine bile ilgi duymuyorlar… Sahip oldukları bilinç, yurttaş bilincinden çok bir tür, <em>sığıntı, mülteci </em>veya <em>misafir</em> bilincinin ortalaması gibi bir şey… O zaman tabii burjuva politikacılarının istedikleri gibi at oynatmaları mümkün hale geliyor… Böyle bir kültür üzerine inşa edilen sol örgütler de aynı şeyi başka bir dil ve retorik kullanarak yapıyorlar… İnsanların politik-kamusal sorunlara ilgisi ekseri “uzaktan bir ilgi” ve kendilerini sürecin dışında görüyorlar… Bu durum bir tek devrim öncesi ve devrim anında değişebilir… Doğrusu, bir kültür devrimi gerekiyor. İnsanın kendine, topluma, doğaya, yaşamın anlamına dair farklı bir bilince ulaşması anlamında… Ama o zamanlarda değişebilmesi için bile şimdiden bir şeyler yapmak gerekiyor… İdeolojik mücadeleyi büyütmek gerekiyor, ideolojik köleliği teşhir etmek gerekiyor… Gerçekten demokratik-eşitlikçi-dayanışmacı, kardeşliği esas alan bir toplum düzeni için mücadele eden bir örgütün, bunu önce kendi bünyesinde, kendi iç işleyişinde gerçekleştirmesi gerekmez mi? Aksi halde bir inandırıcılığı da bir işlevselliği de olması mümkün değildir… Farklı “bir şey” yapma iddiasında olanların “farklı” olduklarını, kelimenin gerçek anlamında “radikal” olduklarını kanıtlamaları gerekir… Uzun lâfın kısası, örgüt sorununa dair bir tartışma açmak mümkün olmadığına göre…</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Bir de tabii disiplin meselesi var, disiplin illâ bir dış zorlayıcılığa mı dayanmak zorunda. Ben iyi ve güzel şeylerin zorlayıcı bir “dış disiplin” sonucu değil, “iç disiplinin”, “öz disiplinin” sonucu olduğunu düşünüyorum. Uzağa gitmeye gerek yok, seni ve beni ve bizim gibi başka insanları yaptıklarımızı yapmaya zorlayan bir “dış disiplin” bir “dış zorlayıcılık” yok ama yaptıklarımızı büyük bir heves ve zevkle yapıyoruz… Demek ki, geçerli durumun dışında “başka türlü yapmak” pekâlâ mümkün… İstersen biraz örgüt disiplini sorunu üzerinde duralım. Bu konuda neler söylemek istersin?</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>GZ: </strong><em>Devrimi Yeniden Düşünmek-I</em>’de de sen bu konudan söz etmiştin aslında, kendi çalışma tarzından örnek vererek. Senin de yer aldığın, 1965 yılındaki <em>Dönüşüm </em>olaylarına nasıl katıldığımı düşünüyorum da… TİP’e gider gelirdim ama aslında doğrudan bir disiplin bağım yoktu, üye de değildim. Bir gün Kızılay’da dolaşırken benim gibi gençlerin Sergen pastanesinin Kızılay’a bakan aralığında solcu bir gazete sattıklarını gördüm. İçinde ne yazdığını bile bilmiyordum. Bozkurt rozetliler de kaldırımın öbür ucunda bir karşı saldırı ya da gösteri düzenlemekle meşgullerdi. “Bizimkiler”i yalnız bırakamazdım. Bu benim içimden gelen bir güdüydü. Hemen ben de <em>Dönüşüm </em>satanların arasında yerimi aldım. Bana ne bir emir veren oldu, ne de herhangi bir örgüt disiplini vardı üzerimde. Ama beni oraya sevkeden sorumluluk bilincimdi. 19 yaşında bir gençte de vardı bu bilinç ya da istersen güdü diyelim. Şimdi buradan, yıllarca sonra tanık olduğum bir başka olaya geçeyim. 1990’lı yıllardı. Londra’nın Haringey semtinde yürüyordum. İki örgüt sorumlusu bir genci kenara çekmiş sıkıştırıyorlardı. İster istemez kulak misafiri oldum. “Yürüyüşe neden gelmedin” diye soruyorlardı gence, o da hık mık edip duruyordu, bazı gerekçeler bulmaya çalıştığı belliydi, “annem hastaydı” falan. Sorumlular (bunu laf gelişi söylüyorum elbette; aslında sorumsuzlar demek daha doğrudur), gence, eğer böyle davranmaya devam eder, yürüyüşlerden falan kaytarırsa örgütün olanaklarından yararlanamayacağını ihtar ediyorlardı. Buyrun işte, örgüt disiplini. Hangisi tercih edilir? Özdisiplin ve özsorumluluk yoksa geri kalanı bir dayatma, hatta zorbalıktır. Efendim, çelik disiplinmiş. Sen insanları sorumluluk bilincinden yoksun bırak, hamura çevir, ondan sonra da çelik disiplinden söz et. Bunun adı çelik falan değil, bal gibi bürokratik disiplindir ve ordu disiplininden hiçbir farkı yoktur. Böyle dayatılan bir disiplin karşısında insanlar, bir askerden farksız bir şekilde, boyun eğermiş gibi gözükürler, ilk fırsatta da kaçar giderler. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Aslında bu tür “öncü” örgütlerin derdi insanları mücadeleye sevk etmek falan da değil, onlar için önemli olan, insanları dayatmalar yoluyla etraflarında tutmak, en azından kendi hegemonyalarında kalmalarını sağlamaktır. Zaten artık bugün bu tür örgütler neredeyse tamamen mücadelenin kenarlarına sürülmüş durumdalar. Bugün şurda burda ellerinden geldiği kadar mücadele etmeye çalışan insanlar, bu örgütler kendilerini zorladığı için değil, gerçekten mücadele etmek istedikleri için gidiyorlar şuraya buraya, ya da bir şeyler yapıyorlarsa düzene teslim olmadıklarından, olmak istememelerindendir bu. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Marx’ın önlemleri, ilk elde, alelacele düşünülmüş şeyler. Senin de belirttiğin gibi, yaşananlar ve deneyimler çerçevesinde oldukça geçersizler. Dediğin doğru; devrim dönemleri her şeyin çehresini değiştiriyor, öyle dönemlerde en ilgisiz bir insan bile bir kahramana dönüşebiliyor ama oturup böyle bir devrim dönemini beklemek de elbette saçma bir şey. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Öyle sanıyorum ki, kültürümüzden de gelen bir şeyler var. Hani sık sık “memur zihniyeti” ya da tavrı denir ya, doğru bu. Memur, inisiyatifi daima amirinden bekler. Buna alışmış bir yapımız var. Daha aile içinde başlıyor bu inisiyatifsizlik. “Çoğunluk” filmi bunu o kadar güzel anlatıyor ki. Baba otoritesi, öğretmen otoritesi, müdür otoritesi vb. Böyle gidiyor. Otoriteye alışmış insan inisiyatif kullanmaktan allahtan korkar gibi korkar. Bir tür konformizme de tekabül eder bu. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">O halde bugün işe, bu kültürel öğeleri yıkan bir kültürel yenilenmeyle başlamak gerekiyor. Merkezler mümkün olduğunca devreden çıkarılmalı. Herkesin kendi çapında ve kendi bulunduğu yerde bir örgüt olduğunu kavrayacak bir pratik ortaya konmalı. Bilinmeyen bir yerlerde bir örgüt, her şeyi mükemmelen tasarlayan bir merkez yok. Örgüt de sensin, merkez de sensin. Harekete geç, sorun neyse ortaya koy. Birkaç arkadaşınla bir araya gel, işe bir yerinden giriş. Yukarlardan talimat bekleme. Örgütün diğer elemanlarına da örnek ol. Herkes senin gibi davranırsa inan ki, bu örgüt harikalar yaratır. Bürokratların, “her kafadan bir ses çıkmasın” uyarıları saçmadır. Keşke gerçek kafalar olsa da bunların her birinden bir ses çıksa. Keşke herkes kendi yeteneklerini serbestçe ortaya koyup bir yerlerde bir şeyler yapsa. Kısaca söyleyecek olursam, “örgüt disiplini” denen şey, toptan kısıtlayıcıdır. Tahrir Meydanı’nda yaralılara bakmak için çadır kuran doktorlar kimseden emir almadan yaptılar bunu. 1917 Şubat devriminden sonra derebeylik malikânelerine saldıran köylüler, fabrikaları işgal eden işçiler, cepheyi terk eden askerler de kimseden talimat almamışlardı, cephede ve cephe gerisinde örgütlenen birlerce komite tam bir özinisiyatifin ürünüydü. Daha sonra uydurma SBKP tarihi kitaplarının, bütün bunların Bolşevik Partisi tarafından yapıldığına ilişkin söylenceleri tamamen mistifikasyondur. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong>FB: </strong>1970’li yılların ortalarında “yapısal krize” giren kapitalist dünya sistemi, son otuz yılda dayattığı neoliberal saldırıya rağmen bir türlü krizden çıkmayı başaramıyor… Başarması da mümkün değil. Lâkin “herkesin krizi kendine” denecektir. Krize reğmen 2011’de, dolar milyarderlerinin sayısı 214 artışla 1210’a çıktı… Bir yılda 214 yeni milyarder türedi… Dolayısıyla kriz her kesim için farklı anlam taşımak zorunda… Artık sistem “sıkışma” halinde. Böyle bir konjonktür, saldırının savaş biçimini almasını gerektirir. Emperyalizmin 500 yıllık saltanatı dünyann geri kalanının doğal ve beşeri kaynaklarının yağmalanmasına dayandı… Şimdilerde doğal kaynaklar, enerji kaynakları, stratejik hammaddeler ‘kıtlaşmakta’. Bu durum başlı başına emperyalist savaş nedeni demek. Zira, emperyalist statükonun varlığı, söz konusu kaynaklara “ulaşmakla” mümkün…Başkalarının [yeryüzünün lânetlilerinin] kendi kaynaklarını kullanmalarının engellenmesiyle yâni… Dolayısıyla yeni savaşlar gündemde… İkincisi, yeryüzünün ezilen/sömürülen halkları ve sınıfları da artık dayanma ‘kapasitelerinin’ sınırına ulaşmış durumdalar. Saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları artık mümkün değil.  Dolayısıyla saldırı savaşlarının devrimlere dönüşme potansiyeli yüksek… Aynı şekilde, isyanların, başkaldırıların devrimlere evrilme potansiyeli de yüksek… Tabii sadece bir potansiyelden söz edebiliriz. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin ama sürecin nasıl bir seyir takip edeceği, tarafların neyi nasıl yapabileceğine bağlı olmaya devam edecek. İşte iradi müdahale tarihin böyle dönemlerinde hayatî önem kazanıyor. Öyle ki, insanlığın ve uygarlığın geleceği, ezilenler/sömürülenler cephesinin basiretine ve politika yapma yeteneğine indirgenmiş görünüyor…   </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"><strong><span style="font-size: small;">GZ: </span></strong>O zaman, böyle bir döneme hazırlanmamız, bunun için düşünsel planda büyük bir atılım başlatmamız ve toplumsal devrimi esas alan, ideolojik ayrılıklardan ve didişmelerden uzak, geniş, rahat, özinisiyatife dayanan bir örgütlenmenin ilk adımlarını atmamız gerekiyor. </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">Gerçekten devrim istiyorsak devrim için hazırlanmak en doğrusu…</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;">2 Ocak 2012</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman;"> </span>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F03%2Ffikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/03/fikret-baskaya-gun-zilelidevrim-uzerine-soylesi-ii-orgut-paradoksu-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Sosyalizmin Sorunları” Tartışması Tarihinden Yapraklar…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2012/01/01/%e2%80%9csosyalizmin-sorunlari%e2%80%9d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259csosyalizmin-sorunlari%25e2%2580%259d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2012/01/01/%e2%80%9csosyalizmin-sorunlari%e2%80%9d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2012 19:35:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4460</guid>
		<description><![CDATA[  Bundan 30 yıl önce, 1981 yılında (Türkiye İşçi Köylü Partisi) TİKP içinde açılan “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, tam otuz yıl sonra, Taraf gazetesinin yazarları, Halil Berktay, Murat Belge ve Roni Marqulies (ve Taraf  dışından Oya Baydar) arasında yeniden açıldığı gibi, Tarık Günersel’in, “Stalin’in cinayetleri… Havel” başlıklı (21 Aralık 2011) yazısıyla Birgün’e de sıçramış bulunuyor. Otuz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Bundan 30 yıl önce, 1981 yılında (Türkiye İşçi Köylü Partisi) TİKP içinde açılan “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, tam otuz yıl sonra, <em>Taraf </em>gazetesinin yazarları, Halil Berktay, Murat Belge ve Roni Marqulies (ve <em>Taraf </em> dışından Oya Baydar) arasında yeniden açıldığı gibi, Tarık Günersel’in, “Stalin’in cinayetleri… Havel” başlıklı (21 Aralık 2011) yazısıyla <em>Birgün</em>’e de sıçramış bulunuyor.</p>
<p>Otuz yıllık tarihin başlangıcına dönmeden önce bu tartışmanın yeniden hararetlenmesinin nedenleri üzerine birkaç şey söylemeliyim. Tutucu (Ortodoks)-Marksist kesimler, bu tartışmanın, burjuva-liberal bir rüzgârın sonucu olarak yeniden gündeme geldiğini ileri sürüyorlar ama gerçek böyle değil. 30 yıl önce de TİKP içindeki benzer kesimler aynı gerekçeyi ileri sürmüşlerdi. Bu, bir savunma refleksinden öteye bir anlam taşımıyor.</p>
<p>Bence tartışmanın bugün yeniden hararetlenmesinin nedeni, her şeyden önce, Marksizmin çeşitli türlerinin dincilerden bile daha tutucu bir refleks içine girip hem savunmacılıkta, hem de ajitasyonculukta iyice absürd bir noktaya varmaları ve hatta özellikle XX. Yüzyılda devasa boyutlara ulaşmış sorunlar yığınının üstünden atlayarak gerçek durumla hiç alâkası olmayan bir şekilde, “21. Yüzyıl sosyalizmi” falan gibi insanı gülümsetecek sloganlara atmaya girişmeleridir. Bu, içinde bulunduğu gerçek ve acınılacak durumu görmemekte ısrar eden bir ruh hastasının, örneğin kendini dünyanın en zengin, en yetenekli insanı görme gibi vehimlere kapılmasından farksız bir durumdur. Bu hastalığa kapılanlara birilerinin gerçeği açık açık söylemesi gerekiyordu. Sanırım bu görevi bugün, medyatik olanakların da yardımıyla esasen Halil Berktay yerine getirmektedir. Yeni tartışmaya bu yazıda gireceğim ama önce 30 yıllık tartışmanın tarihinden düşen bazı yapraklara bakmakta yarar var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                   ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Birikim </em>dergisinin 1970’lerdeki yazılarını saymazsak, “Sosyalizmin Sorunları” tartışması, 1981 yılında, o zamanki sol fraksiyonlardan TİKP içinde açıldı öncelikle. Neden bir başka harekette değil de TİKP içinde? Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi, TİKP, sol fraksiyonlar içinde entelektüel birikiminin gücüyle temayüz etmiş bir hareketti. Her ne kadar 1970-80 arasında bu entelektüel birikim Maocu yönelimlerle belli ölçülerde tırpanlanıp bastırılmış olsa da, birikimin gücü kendini hâlâ belli edebilmekteydi; ikincisi, TİKP, Çin’i en sadık bir şekilde izleyen en koyu Maocu hareketti ve 1970’lerin sonlarına yaklaşılırken, Çin’e bağlı ideolojik temeller önemli bir sarsıntı geçirmekteydi. Çin Komünist Partisi (ÇKP), temel tezlerini, Sovyetler Birliği’nin “emperyalistlerle uzlaşması” üzerine kurmuşken, kendisi batılılarla ve ABD ile işbirliğine girişmiş, bununla da kalmayıp ülkenin kapılarını, “revizyonist” dediği Sovyetler Birliği’yle kıyaslanmayacak ölçüde kapitalizme açmıştı. Bu durum, TİKP önderliğinin ve üyelerinin bir kısmını, ÇKP’nin politikalarını sorgulamaya sevk etmiş; bu noktada pandoranın kutusu bir kere açılınca, konu ister istemez “1956 Kruşçevci karşıdevrim” tezinin sorgulanmasına, oradan da Stalin döneminin irdelenmesine gelmişti; üçüncüsü, 12 Eylül darbesinden sonra dar örgütlerin kapalı devre okumayı dayatan okuma siyasetleri çökmüş ve taraftarlar çok daha fazla okuma ve farklı kaynakları okuma evresine girmişlerdi; elbette bu serbest okuma, üye ve taraftarları, sosyalizm tarihine ilişkin o zamana kadar bilmedikleri birtakım gerçekleri öğrenmeye, özellikle de Stalin dönemini sorgulamaya yöneltmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>TİKP içindeki tartışmanın tarafları, önderlikteki şahıslar bağlamında şöyleydi: Gün Zileli, İlkay Demir ve Necmi Demir sorunların tartışmaya açılmasından yanaydık ve kendi aramızda, özellikle Stalin meselesini tartışmaya <em>defacto </em>(bir oldu bitti olarak) başlamıştık. Ben sorunların ve soruların geniş bir dökümünü yapan, “Sosyalizmin Sorunları Üzerine Sorular” başlıklı, 1981 tarihli bir metin hazırlamıştım. Bu metin, aynı yıl, avukatlar aracılığıyla, o sırada TİKP davasından tutuklu bulunan arkadaşlara ulaştırıldı. İçerdeki arkadaşlar uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra nihayet, “sorular metni” hakkındaki düşüncelerini dışarıya yansıttılar. Avukatların bize ulaştırdığına göre, içerdekiler tarafından “sorular hareketi” adı takılan metnin TİKP taraftarlarınca tartışılmasına karşı en sert tutumu alan arkadaşlar, Oral Çalışlar ve Mustafa Kemal Çamkıran idi. Doğu Perinçek ve Mehmet Bedri Gültekin, Halim Spatar, Oral ve Çamkıran’a göre daha ılımlı bir yaklaşım içinde olmakla birlikte bu “sorular yöntemini” yanlış buluyorlardı ve önderliğin sorunları “tabanla” tartışması yerine, doğru çözümleri “tabana” vazetmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Dışardaki arkadaşlardan Hasan Yalçın, Halil Berktay, Hüseyin Karanlık  ve Osman Gürhan Ertür sorunların tartışılmasından yanaydılar.</p>
<p>Soruların tartışılması, içerdekilerin ağırlığıyla resmen durdurulmasına rağmen, elbette tartışma durmadı ve 1984 yılında çıkmaya başlayan aylık <em>Saçak </em>dergisinin sayfalarına, özellikle benim farklı imzalar altında veya imzasız yazdığım yazılarla taşındı (Bu arada, Doğu Perinçek’in de, içerden iki önemli kitap çevirisiyle katkıda bulunduğunu belirtmeliyim: İtalyan Marksisti Bruno Rizzi’nin, Sovyetler Birliği’nde, 1930’larda bürokratik kolektivist bir sistemin kurulduğunu anlatan kitabı; ve Jasek Kuron-Modzelevski adlı radikal Marksistlerin kaleme aldığı, Stalinizmi esaslı bir şekilde sorgulayan ve devrimci öneriler getiren kitap).</p>
<p>Daha sonra kişilerde bazı değişiklikler oldu. Örneğin Hasan Yalçın ve Hüseyin Karanlık , tutucu kesime geçerken, Oral Çalışlar ve Halim Spatar, dışarı çıktıktan sonra tartışma yanlılarını desteklediler. Elbette, özellikle benimle Oral ve Halil arasında da sorunlara yaklaşımlarda önemli farklar vardı ama bu yazıda bunlara girmeyeceğim.</p>
<p>TİKP’nin dışındaki sol hareketlerde pek bir tartışma olmadı. Olduysa da, bunların “sosyalizmin sorunları” üzerine olduğu pek söylenemez. Örneğin Dev-Yol taraftarları arasında da bazı tartışmalar oldu, hatta bunlar metinlere döküldü ama bu tartışma daha çok Dev-Yol’un kendi iç sorunlarına ve taktiklerine ilişkindi ve bu tartışmalarda sosyalizmin gerçek sorunlarına ilişkin pek az şey bulunabilir. TKP için de aynı şeyi söyleyebiliriz.</p>
<p>Sosyalizm önemli bir bunalım yaşamasına rağmen bu iki önemli harekette neden önemli bir tartışma olmadı sosyalizmin sorunları üzerine? Bence bunun nedeni, her iki hareketin de temelinde Stalinizmin belirleyici bir yer tutmamasıydı. Dev-Yol, Stalinist gelenekten tamamen kopmuş olmamakla birlikte geleneksel sol paradigmalardan temel ideolojik noktalarda ve örgütlenme planında epeyce önemli farklılıklar taşıyordu. Dolayısıyla sosyalizmin bunalımının getirdiği sorunlar bu hareketin taraftarlarının zihin dünyasını doğrudan doğruya meşgul etmiyordu. TKP ise, Sovyetler Birliği’ne bağlı olarak şekillenmiş bir hareket olduğundan, Sovyetler Birliği’nde 1956 yılından sonra başlatılmış <em>deStalinizasyon </em>hareketinin öğelerini olduğu gibi kabul edip ideolojik temellerine zaten taşımıştı ve dolayısıyla artık sosyalizmin tarihinde yaşanmış önemli yıkımların Sovyetler Birliği tarafından yıllar önce aşıldığı gibi bir yanılsama içindeydi; dolayısıyla Stalin’i ve diğer tarihi olayları pek fazla sorun etmiyordu.</p>
<p>Öte yandan, sosyalizmin sorunlarına bağlı olarak özellikle Stalin konusunun tartışma gündemine gelmesi, 1980’den önce tamamen Stalinist gelenek tarafından şekillendirilmiş solda kendine yer bulamayan küçük Troçkist yuvarcıkların belli bir haklılık kazanmasına ve kendilerini daha açıktan ifade etmesine yol açmıştı. Öte yandan, 1986 yılında küçük bir anarşist çevrenin çıkartmaya başladığı <em>Kara </em>dergisi bile bir anlamda sosyalizm tartışmasına dahil edilebilecek, anarşist perspektiften kaleme alınmış yazılar yayımlamaya başlamıştı. Türkiye “68’inin önemli isimlerinden olup, Kıvılcımlıcı gelenekten Troçkizme gelen Demir Küçükaydın, Ersen Olgaç, Ergun Aydınoğlu gibi arkadaşların Avrupa’da çıkarttığı <em>Devrimci Marksizm </em>dergisi de keza hem Stalinizmi irdeleyen yazılar yayımlıyor, hem de Türkiye solundaki ve TİKP içindeki tartışmaları dikkatle izliyordu. (Mehmet Salâh, “Çin Komünizmi ve 1980’ler Türkiye’sinde Aydınlık’çılığın Evrimi”, <em>Devrimci Marksist</em>, sayı: 3, Haziran 1986). Öte yandan, Yavuz Alogan, F.Claudin ve Kapetanyos çevirileriyle ve <em>Saçak</em>’taki yazılarıyla tartışmaya önemli katkılarda bulunuyor; Fikret Başkaya, tamamen bağımsız bir kanaldan tartışmaya dahil olup Stalinist paradigmaya önemli darbeler indiren yazılar kaleme alıyordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                      ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sosyalizmin bunalımı, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın, 1991 yılında ise Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla; öte yandan, devlet olarak yıkılmasalar da, Çin başta olmak üzere “sosyalist” ülkelerin kapitalizme tamamen teslim olmalarıyla; komünist partilerin çoğunun dağılması ya da sosyal demokrat partilere dönüşmesiyle sonuçlandı.</p>
<p>Ne var ki, bu yıkımın ilk şok dalgalarının atlatılmasıyla birlikte sosyalizmin sorunları tartışmasının yeniden başlaması ve derinleşmesi kaçınılmazdı. Çünkü birincisi, tarihin sonunu ilan eden kapitalizm hiç de toplumlara ve insanlara umut verecek gibi görünmüyordu; ikincisi, radikalleşen genç insanlar yeni bir toplumsal devrim için mücadeleden yanaydılar ve dolayısıyla kapitalizme karşı alternatif arayışı devam etmekteydi.</p>
<p>İşte bu noktada, tam da sosyalizmin tarihinin esaslı bir şekilde gözden geçirilmesi ve dersler çıkartılması gerekiyordu. Ne var ki, liberal solcusundan Stalinistine, anarşistinden Troçkistine kadar konformist bir mirasyedi tutumunu takınan her türden “önderlik” ve “kanaat önderi”, köhnemiş paradigmalarına sarılarak bu yeni gelişen potansiyeli kısa yoldan etkileri altına alıp örgütleme hevesine kapıldılar. Bu tutumun, şiddetli bir depremden sonra, bir artçı depremle yıkılacağı kesin olan, içinde oturulması tehlikeli evlerde oturmaya devam etmekten, hatta bu evleri kiraya vermeye kalkmaktan hiçbir farkı yoktu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>                                        ***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugünkü tartışmaya gelelim şimdi. Murat Belge, “ama bizim güzel bir projemiz vardı” demekten başka bir şey demiyor ve bu konuyla o kadar ilgilendiğim halde, itiraf edeyim ki, “sosyalizm tartışması”na ilişkin yazıları üzerimde afyon etkisi yapıp beni daha yazıyı bitirmeden uyutuyor. Roni Margulies ise, bildiğimiz Troçkist teraneyi tekrarlayarak yalnızca taraftarlarını uyutuyor: “O tarih bize ait değil; bu Stalinist uygulamalar bizi hiç ilgilendirmez.” Evet ama daha Lenin ve Troçki zamanında başlayan, Stalin diktatörlüğünün taşlarını döşeyen uygulamalar ne oluyor? Tek parti dönemi ne zaman başladı? Basın ve söz özgürlüğü daha Lenin ve Troçki zamanında ortadan kaldırılmadı mı? Kronstadt 1921’de bastırılmadı mı vb. vb.?</p>
<p>Kısaca söyleyecek olursam, geçmişin sorunlarından kimse kendini tam olarak aklayamaz. Bu konuda en temiz olan anarşistler bile.</p>
<p>Oya Baydar’ın yazısını okuyamadım ama Halil Berktay güzelce özetlemiş. Bu tür yazılar, sosyalizmi ve toplumsal devrimi romantizm düzleminde kavrayan gençlerin yüreğine su serpip onlara bir ferahlık duygusu verebilir ve morallerini düzeltebilir ama o ölçüde de boş teneke gibi tıngır tıngır ötmenin yolunu açar. Bugünkü radikal gençlerin rahatlamaya değil, tersine sorunların üzerine cesaretle gitmeye ihtiyacı var. Bu cesareti gösteren, örneğin Fikret Başkaya gibi insanların sayısı ne yazık ki çok az bugün.</p>
<p><em>Taraf</em>’taki tartışmaya ilişkin net fikrimi söyleyecek olursam, en içi dolu değerlendirmeleri yapan, Halil Berktay’ın yazılarıdır. Halil Berktay, bu yazıları insanları kolayca kapitalizme razı edebilmek için yazıyormuş, öyle iddia ediliyor. Bu sitede görüleceği gibi, Halil Berktay’ın siyasi tutumuna ve kendi geçmişini değerlendirmelerine karşı belki de haddinden fazla sert eleştiriler yöneltmiş biriyim. Ama yiğidi öldür, hakkını yeme demişler. Net bir şekilde söyleyeyim: Halil Berktay doğru söylüyor. Artık insanlık “sosyalizm” adlı bir pratiği bir daha denemeyecektir.</p>
<p>İnsanlık, adı “sosyalizm” olan bir şeyi denemeyecekse bu iyi bir şeydir aslında. İnsanların tekrar tekrar aldanmaya hiç de yatkın olmadıkları sonucunu çıkarıyorum ben bundan.</p>
<p>Evet ama bu, devrimci deneylerin sonu mudur? Hiç de değil. İnsanlar o kötü, monolitik, baskıcı-devletçi düzenleri denemek istemedikleri kadar kapitalizmin sömürüsüne de razı olmak istemeyeceklerdir. Ufukta parlayan, kapitalizme kölelik değil, geçmişten esaslı dersler çıkartan yeni bir toplumsal devrim, yeni bir emansipasyon ve yeni, sömürüsüz, özgürlükçü toplumlar inşa etme deneyimleridir. Bilmiyorum, belki de bu noktada Halil Berktay’la ayrılıyoruz. Ayrılmıyorsak, kendisi söylesin.</p>
<p>Tabii tenezzül buyururlarsa. Sesini duyurması oldukça zor olan birisi olarak bu da benim Berktay’a tarizim olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>1 Ocak 2012</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/"><span style="color: #0000ff;">www.gunzileli.com</span></a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2012%2F01%2F01%2F%25e2%2580%259csosyalizmin-sorunlari%25e2%2580%259d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2012/01/01/%e2%80%9csosyalizmin-sorunlari%e2%80%9d-tartismasi-tarihinden-yapraklar%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>30</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sorumluluk Duygusu…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/30/sorumluluk-duygusu%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=sorumluluk-duygusu%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/30/sorumluluk-duygusu%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2011 11:27:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4454</guid>
		<description><![CDATA[Ben ilkokuldayken, zaman zaman öğretmenlerimiz çok gereksiz bir şey yapardı. Sınıfın önüne gelip, “çocuklar, arkadaşınızın kalemliği kaybolmuş. Şimdi tenefüse çıkacağız. Kim aldıysa, onu sessizce yerine koysun” derlerdi. Sanki kalemliği ben almışım gibi kıpkırmızı olduğumu çok iyi hatırlıyorum. İnsanda, belki de doğasından gelen, biraz da suçluluk duygusuyla karışık derin bir sorumluluk duygusu vardır. Yoksa çocuklarda mı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ben ilkokuldayken, zaman zaman öğretmenlerimiz çok gereksiz bir şey yapardı. Sınıfın önüne gelip, “çocuklar, arkadaşınızın kalemliği kaybolmuş. Şimdi tenefüse çıkacağız. Kim aldıysa, onu sessizce yerine koysun” derlerdi. Sanki kalemliği ben almışım gibi kıpkırmızı olduğumu çok iyi hatırlıyorum. İnsanda, belki de doğasından gelen, biraz da suçluluk duygusuyla karışık derin bir sorumluluk duygusu vardır. Yoksa çocuklarda mı demeliyim? İnsan büyüdükçe sorumluluk duygusu gelişeceğine köreliyor galiba.</p>
<p>Şırnak’ta öldürülen gençlerin battaniyelere sarılıp katırlara bağlanmış bedenlerine bakıyorum. Kahroluyorum, daha genç yaşta katledilmiş bu genç bedenlerin gazetedeki görüntüsüne baktıkça. Sanki onları ben vurmuşum gibi bir suçluluk duygusu var içimde. Bir an düşünüyorum. Hiç mi sorumluluğum yok acaba? Küçük de olsa benim de bir sorumluluğum yok mu? Bunun üzerine huzursuzca düşüncelere dalıyorum. Sonunda bir şeyler geliyor aklıma. Bir subay çocuğuyum. Babam da sonuç olarak bu devletin kurulmasında küçük bir rol oynamadı mı? Aslında ben de bunun ayrıcalıklarından yararlanmadım mı vakti zamanında? Babamın maaşı, bu yoksul insanların dedelerinden, ninelerinden çalınanlarla, gaspedilenlerle ödenmedi mi? Bizim orta halli yaşamımız o yoksul insanları o zor koşullara mahkûm etmedi mi? Kuşaklar boyu en tehlikeli koşullarda kaçakçılık yaparak yaşamaya mahkûm olmalarında benim kentli yaşamımın da küçük bir rolü yok mu?</p>
<p>Evet, bu yazıya bilerek en küçük sorumluluklardan ve kendimden başladım ki, hepimiz önce kendi sorumluluğumuz üzerinde düşünelim. Bu küçük sorumluluklardan daha büyük sorumluluklara, siyasi sorumluluklara daha çok uzun bir yol var. Ama en küçükten başlamak en iyisi, en dürüstçesi. Belki o zaman daha büyük sorumluluğu olanları da kendileri üzerinde biraz olsun düşünmeye sevk edebiliriz. Herkes kendisinden başlamalı.</p>
<p>Örneğin bir TV spikerini alalım. Ben bir TV spikeri olsam, her allahın günü “terörist” sözcüğünü telaffuz etmiş olmaktan dolayı biraz olsun utanırdım şimdi. Doğru, sen sadece eline tutuşturulan haberi okuyorsun. Evet ama neden sesini ortak ediyorsun bu kıyıma? Bir gazete muhabiri olsam da aynı şeyi düşünürdüm. Kalemimle ne kadar katkıda bulundum diye.</p>
<p>Eğer herkes kendi küçük sorumluluğunu düşünür, önce kendini hedef tahtasına koyarsa belki o zaman bu büyük suçu biraz olsun temizleyebilir, öldürülen kardeşlerimizin yakınlarının karşısına biraz olsun vicdan huzuruyla çıkabiliriz. Bunu yapmadığımız sürece vicdanlı bir toplum olduğumuzu söylememiz mümkün olmayacaktır; vicdanlı bir insan olduğumuzu da.</p>
<p>Saygı duruşlarını hiç sevmem. Bunu daha önce birkaç kez yazdım da. “Devrim şehitleri için bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyoruz” cümlesini duyduğum an kaçacak delik ararım. Bu tür ritüeller bana, bir dava için mücadele ederken ölenler karşısında bir ikiyüzlülük gibi gelir.</p>
<p>Ama şimdi, hiç kimseyi değil ama kendimi, bu genç bedenlerin önünde saygı duruşuna davet ediyorum.</p>
<p>En azından ölümleriyle bize vicdanımızı hatırlattıkları için bunu fazlasıyla hak ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>30 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F30%2Fsorumluluk-duygusu%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/30/sorumluluk-duygusu%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>24</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>33 Kurşun</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/33-kursun/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=33-kursun</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/33-kursun/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2011 17:10:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniden Güncel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4450</guid>
		<description><![CDATA[   1.     Bu dağ Mengene dağıdır    Tanyeri atanda Van&#8217;da     Bu dağ Nemrut yavrusudur     Tanyeri atanda Nemruda karşı     Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur         Bir yanın seccade Acem mülküdür     Doruklarda buzulların salkımı    Firari guvercinler su başlarında     Ve karaca sürüsü,     Keklik takımı&#8230;        Yiğitlik inkar gelinmez  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: medium;">  </span><span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;"> 1. </span></span></p>
<p>   Bu dağ Mengene dağıdır<br />
   Tanyeri atanda Van&#8217;da <br />
   Bu dağ Nemrut yavrusudur <br />
   Tanyeri atanda Nemruda karşı <br />
   Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur     <br />
   Bir yanın seccade Acem mülküdür <br />
   Doruklarda buzulların salkımı<br />
   Firari guvercinler su başlarında <br />
   Ve karaca sürüsü, <br />
   Keklik takımı&#8230;<br />
   <br />
   Yiğitlik inkar gelinmez <br />
   Tek&#8217;e &#8211; tek doğüşte yenilmediler <br />
   Bin yıllardan bu yan, bura uşağı<br />
   Gel haberi nerden verek <br />
   Turna sürüsü değil bu <br />
   Gökte yıldız burcu değil <br />
   Otuzüç kurşunlu yürek <br />
   Otuzuç kan pınarı <br />
   Akmaz, <br />
   Göl olmuş bu dağda&#8230; </p>
<p>  <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;"> 2. </span></span></p>
<p>   Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı <br />
   Sırtı alacakır <br />
   Karnı sütbeyaz<br />
   Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı <br />
   Yüreği ağzında öyle zavallı <br />
   Tövbeye getirir insanı <br />
   Tenhaydı, tenhaydı vakitler <br />
   Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı<br />
   <br />
   Baktı otuzüçten biri <br />
   Karnında açlığın ağır boşluğu <br />
   Saç, sakal bir karış <br />
   Yakasında bit, <br />
   Baktı kolları vurulu, <br />
   Cehennem yurekli bir yiğit, <br />
   Bir garip tavşana, <br />
   Bir gerilere. </p>
<p>   Düştü nazlı filintası aklına, <br />
   Yastığı altında küsmüş, <br />
   Düştü, Harran ovasından getirdiği tay <br />
   Perçemi mavi boncuklu, <br />
   Alnında akıtma <br />
   Üç topuğu ak, <br />
   Eşkini hovarda, kıvrak, <br />
   Doru, seglavi kısrağı. <br />
   Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!</p>
<p>   Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, <br />
   Böyle arkasında bir soğuk namlu <br />
   Bulunmayaydı, <br />
   Sığınabilirdi yuceltilere&#8230; <br />
   Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,      <br />
   Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, <br />
   Yanan cıgaranın külünü, <br />
   Güneşlerde çatal kıvılcımlanan <br />
   Engereğin dilini, <br />
   İlk atımda uçuran <br />
   Usta elleri&#8230; </p>
<p>   Bu gözler, bir kere bile faka basmadı <br />
   Çığ bekleyen boğazların kıyametini <br />
   Karlı, yumuşacık hıyanetini <br />
   Uçurumların, <br />
   Önceden bilen gözleri&#8230; <br />
   Çaresiz<br />
   Vurulacaktı, <br />
   Buyruk kesindi, <br />
   Gayrı gözlerini kör sürüngenler <br />
   Yüreğini leş kuşları yesindi&#8230;</p>
<p>   <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;">3. </span></span></p>
<p>   Vurulmuşum <br />
   Dağların kuytuluk bir boğazında <br />
   Vakitlerden bir sabah namazında <br />
   Yatarım         <br />
   Kanlı, upuzun&#8230; </p>
<p>   Vurulmuşum <br />
   Düşüm, gecelerden kara <br />
   Bir hayra yoranım çıkmaz <br />
   Canım alırlar ecelsiz <br />
   Sığdıramam kitaplara <br />
   Şifre buyurmuş bir paşa <br />
   Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız </p>
<p>   Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz <br />
   Rivayet sanılır belki <br />
   Gül memeler değil <br />
   Domdom kurşunu <br />
   Paramparça ağzımdaki&#8230; </p>
<p>   <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;">4.</span></span></p>
<p>   Ölüm buyruğunu uyguladılar, <br />
   Mavi dağ dumanını <br />
   ve uyur-uyanık seher yelini <br />
   Kanlara buladılar. <br />
   Sonra oracıkta tüfek çattılar <br />
   Koynumuzu usul-usul yoklayıp <br />
   Aradılar. <br />
   Didik-didik ettiler <br />
   Kirmanşah dokuması al kuşağımı <br />
   Tespihimi, tabakamı alıp gittiler <br />
   Hepsi de armağandı Acemelinden&#8230; </p>
<p>   Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız <br />
   Karşıyaka köyleri, obalarıyla <br />
   Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, <br />
   Komşuyuz yaka yakaya <br />
   Birbirine karışır tavuklarımız <br />
   Bilmezlikten değil, <br />
   Fıkaralıktan <br />
   Pasaporta ısınmamış içimiz <br />
   Budur katlimize sebep suçumuz, <br />
   Gayrı eşkiyaya çıkar adımız <br />
   Kaçakçıya <br />
   Soyguncuya <br />
   Hayına&#8230; </p>
<p>   Kirvem hallarımı aynı böyle yaz <br />
   Rivayet sanılır belki <br />
   Gül memeler değil <br />
   Domdom kurşunu <br />
   Paramparça ağzımdaki&#8230; </p>
<p>  <br />
  <span style="font-size: medium;"><span style="color: #cc0000;"> 5.<br />
</span> <br />
   Vurun ulan, <br />
   Vurun, <br />
   Ben kolay ölmem. <br />
   Ocakta küllenmiş közüm, <br />
   Karnımda sözüm var <br />
   Haldan bilene. <br />
   Babam gözlerini verdi Urfa önünde <br />
   Üç de kardaşını <br />
   Üç nazlı selvi, <br />
   Ömrüne doymamış üç dağ parçası. <br />
   Burçlardan, tepelerden, minarelerden <br />
   Kirve, hısım, dağların çocukları <br />
   Fransız Kuşatmasına karşı koyanda</span></p>
<p>   Bıyıkları yeni terlemiş daha <br />
   Benim küçük dayım Nazif <br />
   Yakışıklı, <br />
   Hafif,    <br />
   İyi süvari <br />
   Vurun kardaş demiş<br />
   Namus günüdür <br />
   Ve şaha kaldırmış atını. </p>
<p>   Kirvem hallarımı aynı böyle yaz <br />
   Rivayet sanılır belki <br />
   Gül memeler değil <br />
   Domdom kurşunu <br />
   Paramparça ağzımdaki&#8230;  </p>
<p>                                                         <a href="http://siir.gen.tr/siir/a/ahmed_arif/index.html"><span style="font-size: medium;">Ahmed ARİF</span></a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F29%2F33-kursun%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/33-kursun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Harp ve Sulh!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/harp-ve-sulh/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=harp-ve-sulh</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/harp-ve-sulh/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2011 11:12:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4442</guid>
		<description><![CDATA[  Dünyanın en güzel savaş romanı olan o destansı Harp ve Sulh romanının kararlı bir pasifist olan Tolstoy tarafından yazılmış olması hiç de tesadüf değildir (tabii bu arada Eric Maria Remarque’i de unutmamak gerekir). Savaşın ne demek olduğunu, ancak bu felaketin anlamını içten duyanlar yazabilirdi. “Hazır ol cenge, istiyorsan sulhu salah” lafı ise, sadece savaşa davetiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Dünyanın en güzel savaş romanı olan o destansı <em>Harp ve Sulh</em> romanının kararlı bir pasifist olan Tolstoy tarafından yazılmış olması hiç de tesadüf değildir (tabii bu arada Eric Maria Remarque’i de unutmamak gerekir). Savaşın ne demek olduğunu, ancak bu felaketin anlamını içten duyanlar yazabilirdi. “Hazır ol cenge, istiyorsan sulhu salah” lafı ise, sadece savaşa davetiye çıkaranların sarıldığı, tamamen yanlış bir laftır. Aslında bu laf, “savaş istiyorsan, barış silahını da esaslı bir silah olarak kullanabilsin” diye de okunabilir.</p>
<p>İşte AKP hükümeti bu anlamda “barış” silahını kullanmakta oldukça başarılı. Tabii ki, bu söylemi yutanlar açısından başarılı oldukları söylenebilir.</p>
<p>Bülent Arınç, “Kürtlerin bütün istediklerini vereceğiz” dediği zaman, bu sözlerin altında yatan anlamı galiba bir tek MHP’liler yanlış anlayıp Arınç’ı, “vatanı bölenlere taviz vermekle” suçladı. Belki MHP’liler de yanlış anlamadı da, politika icabı öyle konuşmak gereğini duydular. Ben ise, Arınç’ı dinlediğim zaman, “bakalım ardından ne gibi bir saldırı gelecek” diye sormuştum. Cevap, Şırnak’ta öldürülen köylüler haberiyle geldi bugün.</p>
<p>Şunu netleştirmemiz gerekir: “Sulh-u salah” istiyorsan, cenge değil, “sulh”a hazır olman gerekir. Yoksa barış lafı, en savaş taraftarı olanların kalkanından başka bir anlam taşımaz. Hitler, “barış istiyoruz” diye diye bütün Avrupa’yı istila etmiştir. Bütün istilacılar aynı şeyi yapmıştır.</p>
<p>Şu anda AKP iktidarı ne yapıyor? Bir yandan Kürtlerin her türlü hakkını vereceğiz diyor, bir yandan da Kürtlerin üzerine yürüyor; KCK tutuklamaları zirveye tırmandırılıyor, avukat, yazar, öğretim üyesi ve gazetecileri kapsayarak hem de. O zaman ne oluyor bu “hak, hukuk” söylemleri? Tamamen bir uyutmaca, yok etmeye, bastırmaya çalıştığın bir hareketi iyice hareketsiz hale getirme girişimi. Aynı fareler gibi. Fare, uykusunda insanın burnunu yerken bir yandan da üflermiş, acıyla uyanmasını önlemek için. Doğada da var bu. Bazı hayvanlar (mesela yılan), avını yerken, acıyla çırpınmasını önlemek için morfin türü bir sıvı salgılarmış.</p>
<p>“Kürtlerin haklarını vereceğiz.”</p>
<p>Al sana uzaktan kumandalı bomba!</p>
<p>Genel Kurmay, yaptığı açıklamada, sadece sınırdaki bazı hareketli hedeflerin bombalandığını belirtmiş.</p>
<p>Hata Kürt köylülerinde. Normalde hareket etmemeleri gerekiyordu! Eğer 24 saat hareketsiz bir şekilde uyumayı becerebilselerdi başlarına bunlar gelmeyecekti. Ya da Arınç’ın vaatleriyle uyutulmayı kabul etselerdi!</p>
<p>Neyse, yetmiş yıl sonra bir başka başbakan çıkıp devlet adına özür diler nasıl olsa. Tek tesellimiz bu!</p>
<p>Böyle bir ortamda hâlâ şaka yapabiliyoruz, gülmeye çalışabiliyoruz. Sırf gülmenin ideolojik bir tavır olduğunu unutmamaya çalışarak! Ama aslında içimiz kan ağlıyor. Kürt köylülerini “hareket eden hedef” durumuna getiren bir ordumuz var; şu üstün teknolojiye bakın! Hem de artık insansız araç kullanıyorlarmış. Önemli değil, “insanlı” araç olsaydı da ikisi arasında çok fark yok zaten. O araca binip bomba sallayanların insan olmadığını zaten biliyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Neyse, lafı uzatmayalım. Bu yazıda söylemek istediğim esas olarak şu: Barış silahla sağlanmaz. Gerçekten barış isteyenler silahı bir yana bırakıp samimiyetlerini göstermek zorundadırlar. Vurarak barış olmaz. Tutuklayarak barış olmaz. Öldürerek barış olmaz. Operasyonla barış olmaz. Hem vuracaksınız, hem de barıştan, haklardan söz edeceksiniz!</p>
<p>Kim inanır hain kurda!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>29 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F29%2Fharp-ve-sulh%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/29/harp-ve-sulh/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>20</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arastirmaci yazarligimin ucuncu yili kutlu olsun.</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/28/arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/28/arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Dec 2011 08:40:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alice]]></category>
		<category><![CDATA[Duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4440</guid>
		<description><![CDATA[Arastirmaci yazarligimin ucuncu yili kutlu olsun.   Sevgili okurlarim, artik arastirmaci yazarliga baslamamin ucuncu yilini kutlarken sizlere Moskovadan kucak dolusu sevgiler. Evet sayin okurlarim, su anda Moskovada bulunmaktayim bir serefli turk iscisi olarak ve memleketimi hem arastirmaci yazar kimligimle hem de insaat iscisi kimligimle buradada temsil ediyorum ve size bu satirlari buradan, moskovanin henuz adini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Arastirmaci yazarligimin ucuncu yili kutlu olsun.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sevgili okurlarim, artik arastirmaci yazarliga baslamamin ucuncu yilini kutlarken sizlere Moskovadan kucak dolusu sevgiler. Evet sayin okurlarim, su anda<br />
Moskovada bulunmaktayim bir serefli turk iscisi olarak ve memleketimi hem arastirmaci yazar kimligimle hem de insaat iscisi kimligimle buradada temsil ediyorum ve size bu satirlari buradan, moskovanin henuz adini ogrenemedigim bir sokaginda bulunan bir internet dukkanindan yaziyorum. Neden bilmiyorsun diye soracak olursaniz rus harflerini henuz daha hala tam olarak ogrenemedim, otobus adlarini da okuyamiyorum. Metrolarda da zorluk cekiyorum ama alisacagim.</p>
<p>Iste boyle sevgili okurlarim, size bu yilin son yazimi yazarken hepinizi hayirli ugurlu yillar ve seneler diliyor, bu uzak diyarlardan herkesi merhaba, diyor, buyuklerin ellerinden kucuklerin gozlerinden opuyorum.</p>
<p>Benden soracak olursaniz ben iyiyim. Bu sene annemi kaybettik, siz sag olun ben de Enkanin bir elamani olarak buraya geldim ve kirgizistanda calisacagiz ama henuz sevk edilmedik, cunku burada egitim goruyoruz.</p>
<p>Burada havalar soguk. Henuz kalpak giymeye alisamadim. Ben de burada bir Moskova muhabiri olarak da gorev yapacagim, buradan haberler yazarim. Buraya geleli biraz yazmayida unuttum sanirim artik siz benim kusuruma bakmazsiniz ama yazmayi unutmamaya calisiyorum, hep boyle haberler yollarsam unutmam. Turkce haflerde yok.</p>
<p>Gun abinin son yazisi guzeldi. Bizim Rusyadanda soz etmis. Gun abime katiliyorum. Gercekten putin buyuk adam, buyuk yonetici. Ruslar onu seviyor. Sevmiyenlerde var elbette ama gecenlerde burada yuruyus yaptilar. Komunist fasist el ele kardesce yuruduler. Gozlerim yasardi. İste benimde memleketimde gormek istedigim manzara bu dedim gozlerim yas geldi. Bunlar putine muhalif ama yinede onu da seviyorlar. Gun abim cok dogru yazmis, putin rusyayi toparladi. Yani komunist bir ulkeyi toparladi. cok guzel yazmis.</p>
<p>Sevgili okurlarim. Burada cok gazete yok, okuyamiyorum ama internetten izliyorum. Ne haberler var oralarda. Sike sorusturmasi yuruyormus gecen gun okudum. cok tebrik ediyorum hukumeti. Gun abim belki kizacak bana hukumeti ovdum diye ama ovmuyorum, gercegi soyluyorum.</p>
<p>Burada ucretlerimiz iyi. İnsaat egitimi aliyoruz. Ocak sonu Kirgizistana gececegiz. Oradada varmis internet. Oradanda yazarim size yazilarimi. Amcam yazmis diyorki oradan Kirgiz bir kiz al diyor. Bende Musluman olursa alirim dedim. Onlar galiba muslumanmis. Hayirlisi diyelim. Simdi gun abi yine kisacak din ayrimi yapiyorum diye ama boyle yetismisiz iste.</p>
<p>İzne geldigimde hepinize kucak dolusu sevgiler getirecegim sevgili okurlarim. Buradan bir istediginiz olursa soyleyin getireyim. Cok samimiyim.</p>
<p>Hepinize mutlu bir yeni yil diliyorum. Allaha emanet olun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arastirmaci yazar</p>
<p>Ali Tereli</p>
<p>27 aralik 2011, Sali</p>
<p>Moskova
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F28%2Farastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/28/arastirmaci-yazarligimin-ucuncu-yili-kutlu-olsun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki Perdelik Komedi!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/24/iki-perdelik-komedi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iki-perdelik-komedi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/24/iki-perdelik-komedi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2011 07:36:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4435</guid>
		<description><![CDATA[Eski bir Stalinistim. 1960’lı yıllarda, yirmili yaşlarımda solcu bir radikaldim. Stalin’in, devrimin büyük lideri ve sosyalizmin kurucusu olduğuna inanmıştım. Sovyetler Birliği’nde, Stalin döneminde gerçekte ne olup bittiğine ilişkin bilgim son derece kısıtlıydı. 1970 yılında Maocu olunca Stalin’e olan inancım daha da pekişti. Çünkü Mao da Stalin’e sahip çıkıyordu. 1977 yılında, yani otuzlu yaşlarımın başlarında, TİİKP’yi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eski bir Stalinistim. 1960’lı yıllarda, yirmili yaşlarımda solcu bir radikaldim. Stalin’in, devrimin büyük lideri ve sosyalizmin kurucusu olduğuna inanmıştım. Sovyetler Birliği’nde, Stalin döneminde gerçekte ne olup bittiğine ilişkin bilgim son derece kısıtlıydı. 1970 yılında Maocu olunca Stalin’e olan inancım daha da pekişti. Çünkü Mao da Stalin’e sahip çıkıyordu.</p>
<p>1977 yılında, yani otuzlu yaşlarımın başlarında, TİİKP’yi temsilen, Arnavutluk’taki AEP kongresine katılmak üzere bulunduğum Almanya’dayken televizyonda seyrettiğim, Troçki’nin öldürülmesini konu alan, Josef Losey’in yönettiği, baş rollerini Richard Burton (Troçki), Alain Delon (Troçki’nin katili Mercader) ve Romy Schneider’in (Mercader’in sevgilisi Gita Samuels) oynadığı, 1972 yapımı, <em>Troçki </em>filmi kafamda Stalin konusundaki ilk soru işaretlerinin ve kuşku tohumlarının yeşermesine yol açtı. GPU ajanı Mercader, Troçkizme sempati duyan bir yazar pozunda ve bir Troçkist olan Gita Samuels’in sevgilisi görünümüne bürünerek, sürgündeki Troçki’nin, Meksika’daki, çok iyi korunan çiftlik evine sızıyor ve ucu sivri bir buz baltasını Troçki’nin kafasına indirerek öldürüyordu. Gerçekten şok olmuştum; “devrimin ve sosyalizmin büyük önderi Stalin” gerçekten böyle bir cinayeti işletmiş olabilir miydi? O şokla Arnavutluk’taki AEP kongresine gittim ve orada Stalinizmin pratikte ne olduğunu canlı olarak gördüm. Tüm kongre bir mizansen, traji-komik bir tiyatro oyunuydu. Ne gerçek bir tartışma vardı, ne de samimiyet. Tabii ki, en bol olan, Enver Hoca tapıncıydı. Delegelerin elleri patlarcasına, dakikalarca “parti-Enver, Enver-parti” diye tempo tuttuklarını gördükçe, devrim ve sosyalizm adına utançtan yerin dibine geçmiştim. Bunları <em>Havariler </em>(İletişim, 2002) adlı kitabımda ayrıntısıyla anlatıyorum.</p>
<p>1980’li yılların başlarında, 12 Eylül darbecileri tarafından arandığımdan, Sovyetler Birliği’nde, özellikle Stalin döneminde olup bitenler hakkında okumak için bol zamanım oldu. O zamana kadar dönüp yüzüne bile bakmadığımız, İsaac Deutscher’in üç ciltlik <em>Troçki</em>’lerini okuyunca kafamda her şey netleşti. Stalin devrimci falan değildi. Büyük Rus şovenisti bir zorbaydı. Yanılgıları ne olursa olsun, Bolşevik Partisi içindeki, 1930’lu yıllarda Stalin tarafından ölüme gönderilen muhalifler haklıydı. Kırk yaşlarıma doğru yol aldığım bu yıllarda, okumalarım derinleştikçe Stalin’in amansız bir devrimci ve komünist düşmanı olduğunu daha iyi kavradım.</p>
<p>Bu hayatta her şey zıddıyla birlikte var oluyor. Stalin meselesiyle uğraşmak, düşünsel gelişmem açısından büyük bir atılım yaratmıştı. Bu anlamda Stalin’e çok şey borçlu olduğumu belirtmeliyim.</p>
<p>Stalin’i irdelemek beni Leninizme, hatta Marksizme de eleştirel yaklaşmaya sevk etti. 1980’li yıllardaki sert tartışmalarımız sırasında, o zaman dahil olduğum partinin lideri Doğu Perinçek’in söylediği doğru bir şey vardı. “Stalin’i hedef tahtasına koyarsanız, ardından Lenin’i, onun ardından da Marx’ı reddedersiniz” demişti. Gerçi Lenin’le Marx’ı hiçbir zaman Stalin’le aynı şey olarak görmedim ama Stalin diktatörlüğünün taşlarının Lenin zamanında döşenmeye başladığını saptadım. Lenin’in diktatörce yönelimlerinin köklerinin de Marx’ta olduğunu. Ve böylece, 1990’lı yılların başlarında, 50’li yaşlarıma doğru ilerlerken anarşizme vardım.</p>
<p>Başta Doğu Perinçek olmak üzere, Stalinistlerle birçok tartışmalarım oldu, bu tartışmalar bugün de devam ediyor. Stalinistleri bilmem ama bu tartışmanın kendim açısından yararlı olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu, sol içi teorik ve tarihi tartışmaların bende bir düşünsel canlılık yarattığı kanısındayım. Bu konuları fazla dert etmeyen, fazlasıyla yerel solcuların ya da bu tür konulara burun kıvıran anarşistlerin, devrim ve gelecekteki yeni toplum üzerine de fazla fikir geliştiremediklerini, solcu nostaljiyle ya da ütopik fantezilerle zaman öldürmeyi tercih ettiklerini bilmem fark ettiniz mi? Siyasi alanda fazlasıyla sağa kaymış ve sosyalizm tartışmalarında liberalizme doğru dümen kırmış olmasına rağmen, Halil Berktay’ın bu konulara teorik olarak kafa yoran ve önemli saptamalarda bulunan yazılarını işte bu yüzden önemsiyorum.</p>
<p>Bugün Stalinist ideolojik temellerinin bir hayli yıprandığının kendileri de farkında olan ve bu yüzden, biraz da telaşlı (ve hatta beceriksiz) bir şekilde bu temelleri tahkim etmeye çalışan Stalinistleri yakından izlemeye devam ediyor ve itiraf edeyim ki, onlara biraz da acıyorum. Çok çaresizler, ideolojik bakımdan gittikçe sığlaşıyorlar; izahatları inandırıcı olmaktan gittikçe uzaklaşıyor ve büyük, çok büyük çelişkiler barındırıyor. Neredeyse kendime hakim olamayıp, raund arasında yüzü gözü şişmiş boksörüne havlu sallarken aceleyle kulağına yeni taktikler fısıldayan bir boksör koçu gibi, onlara, “bak, bu şekilde temellerini güçlendirmen mümkün değil, gittikçe daha fazla açık veriyorsun, sol tarafını kolla, akıl yürütmelerin iyice çelişkili bir hal alıyor, ayak oyunlarınla rakibinin sana çok yaklaşmasına neden oluyorsun, öyle yapma, böyle söyleme, şöyle söylersen daha mantıklı olur, son raunda kadar rakibini yormaya çalış” diyecek noktaya geliyorum. Açıkçası, onların iyice kötü duruma düşmesinden hiç memnun değilim. Tamamen yere serilirlerse ben ne yaparım; bir boksör, rakibini yenmek ister ama ağır bir yumruk darbesiyle yere serilip ölmesini, artık bir rakip olmaktan bile çıkmasını asla istemez.</p>
<p>Bu son söylediklerimi bana düşündüren, Stalin’i savunmaya çalışan iki kitap oldu: Doğu Perinçek, <em>Bilimsel Sosyalizm ve Bilim </em>(Kaynak Yayınları, 2011); Hasan Ozan, <em>SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu-Sosyalizmin Sorunları-Tarihi Dersler</em>, (Akademi Yayın, 2011)</p>
<p>Bu yazıda bu iki kitap üzerinde çok etraflı duracak değilim; zaten ikincisini daha bitirmedim de. Sadece bu iki kitabın ortak Stalinist tezinden (1956, Kruşçevci karşıdevrim tezi) hareketle vardıkları sonuçlara değineceğim. Önce Doğu Perinçek’in bu konuya ilişkin görüşlerini ele alayım.</p>
<p>“1956 sonrası süreçte bir devlet sınıfı oluştu ve Sovyetler Birliği dağıldı.” (s.129)</p>
<p>“Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov türünden kapitalizm yolcusu liderler, parti ve devlet yöneticileri arasında bir devlet burjuvazisinin başını çektiler ve bu sınıf, Sovyetler Birliği’ni kapitalizme sürükledi.” (s. 142)</p>
<p>“Bugün Sovyetler Birliği’nde kapitalizme geri dönüş sürecinin 1960’ların eşiğinde Kruşçev döneminde başladığı genel kabul görmektedir. Yönetimi ele geçiren devlet burjuvazisi, ülkeyi adım adım 1990 yılına taşıdı. Bu olayın teorisi, ne Marx’ta, ne Lenin’de, ne de Stalin’de bulunabilirdi.” (s. 142-143)</p>
<p>Buraya kadar çok net. Stalin döneminde Sovyetler Birliği sosyalistti, ancak onun ölümünden sonra Kruşçev, ardından Brejnev ve onun ardından da Gorbaçov kapitalist yola girdiler ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına neden oldular.</p>
<p>Peki bugün? Doğu Perinçek, 1992 yılından itibaren açıkça kapitalizme geçen Rusya hakkında şöyle düşünüyor:</p>
<p>“Rusya, vatan savunmasına yan çizen, ülkeyi ABD emperyalizmine açan Gorbaçov-Yeltsin döneminde iki kez parçalanmıştır; ancak daha sonra <strong>Putin’in vatan savunması siyasetiyle toparlanmaya başlamıştır.</strong>”<strong> </strong>(abç. G.Z) (s. 127)</p>
<p>Demek ki neymiş? Kruşçev, Brejnev ve Gorbaçov, kapitalist yolcuymuş ve bu yol ülkeyi ABD emperyalizmine açmış ama kapitalizm döneminde işbaşına gelen Putin durumu toparlayıp “vatan savunmasına” girişmiş. Yani bu durumda, Rus kapitalizminin zirvesindeki Putin, “kapitalist yolcu”ların zıddı yönde ilerleyen bir lider! Hatta biraz daha zorlarsak, yeniden sosyalizme dönüşü sağladığı bile söylenebilir.</p>
<p>Buradan, Doğu Perinçek’in bugünkü Çin’i değerlendirmesine geçelim.</p>
<p>“Ancak Çin’in yükselişi, bu geri çekilme döneminde, sosyalizmin insanlığa önderlik yeteneğini yansıtır.” (s. 98)</p>
<p>“Hatta sosyalizm, Çin örneğinde tek ülkede yaşamanın ötesinde 21. Yüzyılda dünya uygarlığına önderlik edecek bir başarı kazanıyor.” (s. 113)</p>
<p>“Eğer Çin kapitalizme yönelseydi veya yönelecek olursa, bölünmeyi seçmiş olur.” (s. 132)</p>
<p>Bu arada, Kore için de ilginç bir saptama var:</p>
<p>“O kadar ki, Kuzeyde sosyalizmin kazanımları ile Güneydeki kapitalizmin kazanımları arasında bir uyum arayışına girilmiştir.” (s. 133)</p>
<p>“Rusya, parçalanma ve Gorbaçov ile Yeltsin dönemindeki teslimiyetten sonra bağımsızlığını koruma çizgisine girince, Çin Halk Cumhuriyeti ile stratejik bir ittifak kurmuştur.” (s. 137)</p>
<p>“ABD de, Çin’e hazine bonosu satarak ve Çin’e borçlanarak ayakta kalmaktadır.” (s.140)</p>
<p>“Dünya ekonomisini kapitalizm değil, sosyalizm büyütüyor.” (s. 261)</p>
<p>Görüleceği gibi çelişkiler, hatta gaflar çok büyük. İnsanın bazen rakibinin büyük gafları karşısında da nutku tutulabilir. Şu anda ben de böyle bir ruh hali içindeyim. Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum.</p>
<p>Şöyle özetleyebilir miyiz: Kruşçev-Brejnev-Gorbaçov kapitalist yolcuydular ve sonunda Sovyetler Birliği’ni yıkıp Rusya’yı tamamen kapitalizm yoluna soktular. Fakat kapitalist Rusya’nın lideri Putin durumu toparlayıp Rusya’yı yeniden ABD emperyalizminin karşısına dikti ve sosyalist Çin’le stratejik (anti-emperyalist) bir ittifaka girdi. Kuzey Kore sosyalizmde ve anti-emperyalizmde o kadar sebatkârdı ki, emperyalizmin güdümündeki Güney Kore kapitalizminin kazanımlarından bile yararlandı. Mao’nun Kültür devrimi çizgisini reddeden ve Mao’nun kapitalist yolculukla suçladığı Kruşçev’in çizgisini benimsemekle kalmayıp kapitalizm yolunda yüz misli daha dizginsiz bir şekilde ilerleyen ve hatta ABD emperyalizminin ayakta durmasını sağlayan Çin ise  bugün sosyalizm yolunda sebat eden bir ülkedir. Anlayacağınız, kendi kendisiyle tutarlı olmak gibi bir çaba bile yok. Stalinizme dönüşün temsilcisi ve devletçi sosyalizmden mümkün olduğu kadar taviz vermemek için en tutucu önlemlerin mimarı Brejnev kapitalist yolcu; öte yandan, “piyasa sosyalizmi” diyerek ülkenin sınırlarını kapitalizme sınırsızca açan ve Mao’nun girişimlerini neredeyse bütünüyle tasfiye eden bugünkü Çin yönetimi sosyalizmin sebatkâr savunucusu. Bırakın genelde solcu olmayı, eğer İP’li olsaydım kafam allak bullak olup gitmişti. Allah İP üye ve taraftarlarına yardımcı olsun!</p>
<p>Evet, böylece komedi oyununun birinci perdenin kapanışına gelmiş bulunuyoruz. Çıkartacağım ise sadece iki sonuç var: 1. İdeolojinin korku ve sefaleti; 2. Teoriyle taktik ittifak arayışlarının beceriksiz bir bulamacı.</p>
<p>Şimdi ikinci perdeye geçebiliriz.</p>
<p>Yüksekten ve talmutik bir dille konuşmaktan pek hoşlanan Hasan Ozan, Doğu Perinçek’e göre, teorik bakımdan tutarlı olmaya daha çok özen göstermiş. En azından kısa vadeli taktiklerle teorik temelleri birbirine karıştırma hatasına düşmemiş. Ama onun da teorik izahlarında büyük çelişkiler ve ikna etmekten uzak tutarsızlıklar var.</p>
<p>Hasan Ozan, Stalinizmin yıpranan teorik temellerini yamamaya çalışmış. Yani şu: Tamam, 1956’da kapitalist yolcu bir sınıf ortaya çıkmıştır ama bu sınıf aniden, gökten zembille inivermemiştir ya. Sanıyorum ki, kendi saflarına gelmiş en toy genç bile artık Hasan Ozan’a ve diğer talmutik şeflere bu soruyu sormaktadır. İşte Hasan Ozan da bu tür gençleri ikna etmek için yeni bir “kapitalizme geri dönüş” teorisi inşa etmeye çalışmaktadır. “Evet” demektedir, “elbette bu sınıf birdenbire oluşmadı, bunun eskilere giden kökleri var ama ah şu tarihi zorunluluklar, hep bu zorunluluklar yol açtı buna.” Okuyalım:</p>
<p>“NEP döneminde, eski tip bürokrasi ve kadroları, çalışma yöntemleri belirgin olarak öne çıkar. Bu dönemde Lenin ve Bolşevikler, proleter devleti, “<em>bürokratik deformasyona uğramış bir işçi devleti</em>’ olarak tanımlarlar.” (s. 53)</p>
<p>(Peki o zaman Troçki’nin günahı neydi, diye soracağım izninizle.)</p>
<p>“Hızlı sanayileşmenin de temel bir neden olarak, aynı yönde, bürokratik merkeziyetçiliğin güçlenmesi yönünde etki yarattığını saptamamız gerekiyor.” (s. 54)</p>
<p>(Bu saptamanın çok daha hafifini ifade etmeye cüret eden muhaliflerin, hatta Stalinistlerin ölüme gönderildiğinden ise söz etmemeyi yeğlemiş Hasan Ozan.)</p>
<p>“Hızlı kolektifleştirmenin aşırı merkezileşmeyi de besleyip güçlendirdiğini saptamalıyız.” (s. 54)</p>
<p>“Stalin, uzak bir görüşlülükle, kapitalist ülkelerin 50-100 yılda başardıkları sanayileşmeyi ya 5-10 yılda başarırız ya da oluruz açıklama ve vurgusunu yapar. Nitekim bu eksen ve temelde yüksek tempolu muazzam bir kitle seferberliği aşırı merkezileşmenin eşliğinde örgütlenir.” (s. 54)</p>
<p>(İki zıt şeyi birleştirme becerisi bu. Muazzam kitle “seferberliği” –ya da histerisi-  ile aşırı merkeziyetçilik sadece Hitler faşizmi altında görülen bir şeydir.)</p>
<p>Bir başka saptamayı, alıntı yapmadan kısaca özetleyeyim: Hasan Ozan’a göre savaş için askeri seferberlik de bürokratik merkeziyetçiliği körüklemiştir ama bu da bir zorunluluğun sonucudur. (s.54)</p>
<p>Savaştan sonra yıkıma uğrayan ülkenin yeniden toparlanması çabası da bürokratik merkeziyetçiliği körüklemiştir ama bu da bir zorunluluktu. (s.54)</p>
<p>“Bürokratikleşme süreci ve bu süreci tamamlayan faktörler, yeni tip bürokrasinin sırtını yasladığı, ardına gizlendiği  ve palazlanmak için kullandığı bir silah oldu.” (s. 55)</p>
<p>Ve sonuç:</p>
<p>“Evet, yeni tip ayrıcalıklı küçük burjuva tabakanın gelişimi asıl olarak 30’lu yılların gelişen bir olgusudur.” (s. 56)</p>
<p>(Stalinist Hasan Ozan’ın bu saptamayı 1930’lu yıllarda, Stalin rejimi altında yaptığını bir düşünün, GPU anında kapısına dayanırdı, bunun farkında mı acaba?)</p>
<p>Hayır, Hasan Ozan’ın şimdi söylediğinin onda birini söylemeye cesaret edenlerin akıbeti ortadadır ve Hasan Ozan bunu kutsamaktadır üstelik:</p>
<p>“Her bir kesitte anti-Marksist-Leninist karaktere sahip olan parti içi muhalefet, proleter demokrasi, eleştiri ve tartışma özgürlüğü temelinde açık bir başarıyla yenilgiye uğratılarak tasfiye edilmiştir.” (s. 57)</p>
<p>(“Eleştiri ve tartışma özgürlüğü” ve sonunda tasfiye!)</p>
<p>Ve sonuç:</p>
<p>“1953-56 <em>geçiş sürecinin</em> ardından 56’da politik iktidar tekelini gasp ederek zaferini ilan eden (tarihin tanık olduğu en sinsi) modern revizyonist karşı-devrim, SSCB’yi, Sosyalist Kamp’ı bir başka yola, kapitalist restorasyon yoluna sokmayı başarmıştır.” (s. 59)</p>
<p>Neden öyle olsun ki? Yani tepedeki üç adet Stalinist tasfiye edildi diye karşıdevrim mi olurmuş? Üstelik, Kruşçev de içlerinde olmak üzere, diğerlerinin hepsi, 1930’lardaki Büyük Temizlik dönemi de dahil Stalin’in yakın çalışma arkadaşlarıydı, onun yükselttiği kişilerdi.</p>
<p>Hem sonra, Hasan Ozan’ın baştan beri sürdürdüğü mantığı sürdürüp durumu yine zorunluluklarla açıklayamaz mıyız?</p>
<p>Örneğin, Hasan Ozan’ın ağzıyla, “1950’lerdeki soğuk savaş döneminin yarattığı gerilim bürokratik merkeziyetçiliğin bir adım daha ilerlemesine yol açmış (aslında tam tersi, 1956’da, Sovyetler Birliği’nde, bürokratik merkeziyetçilik ilk kez kısmi bir çözülmeye uğramış ve insanlar biraz olsun rahat nefes  alabilmişlerdir) ve bürokrat sınıf kırk yıldır bir türlü ele geçiremediği merkeze biraz daha yerleşmiştir” diyerek kapitalist restorasyonu biraz daha ileri bir tarihe atamaz mıyız? Nasıl olsa “teori” bizim, çocukların heykelcikler yaptığı hamurla oynadıkları gibi onunla istediğimiz gibi oynayabilir, istediğimiz şekli verebiliriz.</p>
<p>Daha fazla ıslık yemeden komedinin ikinci perdesini de burada kapatalım isterseniz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>20 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F24%2Fiki-perdelik-komedi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/24/iki-perdelik-komedi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>59</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tartışma Özgürlüğü! Özgür Tartışma!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/22/tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/22/tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Dec 2011 06:00:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4429</guid>
		<description><![CDATA[(Yeni Harman’ın Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır) Dersim tartışmasının açıldığı çok iyi oldu. “Nikita Tayyip” yazımda belirttiğim gibi, nasıl Kruşçev’in Stalin’in suçlarını 1956 yılında açıklaması, onun isteğinin ve iradesinin de ötesinde pandoranın kutusunu açtıysa, TC devletinin suçları da ortaya dökülmeye başladı. Bundan sonra, Ermeni katliamı başta olmak üzere, İstiklal Mahkemelerinin suçları dahil, devletin ve Türkiye Cumhuriyeti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(<em>Yeni Harman’</em>ın Aralık 2011 sayısında yayımlanmıştır) </strong></p>
<p>Dersim tartışmasının açıldığı çok iyi oldu. “Nikita Tayyip” yazımda belirttiğim gibi, nasıl Kruşçev’in Stalin’in suçlarını 1956 yılında açıklaması, onun isteğinin ve iradesinin de ötesinde pandoranın kutusunu açtıysa, TC devletinin suçları da ortaya dökülmeye başladı. Bundan sonra, Ermeni katliamı başta olmak üzere, İstiklal Mahkemelerinin suçları dahil, devletin ve Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki tüm iktidarların suçları tek tek ortaya serilecektir. Koçgiri ayaklanmasında, Şeyh Sait ayaklanmasında devletin işlediği cinayetlerden, İskilipli Atıf Hoca’nın sırf şapka kanununa karşı çıktı diye İstiklal Mahkemesi tarafından asılmasına; Dersim katliamından, Sabahattin Ali cinayetine; Varlık vergisinden 6-7 olaylarına; 27 Mayıs darbesinin astığı DP yöneticilerinden, Deniz Gezmişlerin idamına; 1970’lerdeki Malatya, Çorum, Maraş alevi katliamlarından, Sivas’taki Madımak oteli katliamına; 12 Eylül darbecilerinin astığı Erdal Eren’den, 19 aralık “Hayata Dönüş” operasyonundan, 1990’ların faili meçhullerine; Diyarbakır Cezaevi zulmünden polis işkencesindeki ölümlere kadar her şey ama her şey ortaya dökülecek, devletin ve iktidarların suçları ayrım yapılmadan ve siyasi taktiklerden arındırılarak teker teker ortaya çıkarılacak, tüm kurbanların hesabı sorulacaktır.</p>
<p>Bu başlangıç, özgürlük mücadelesi açısından hayırlı olmuştur ve geçmişin hayaletlerini yeniden pandoranın kutusuna tıkmak artık mümkün değildir. Tartışma özgürlüğü, devletin ya da iktidarların hediye ettiği bir şey değildir. Toplum öyle bir kaynama noktasına gelir ki, en baskıcı bir rejim altında bile birdenbire insanlar konuşmaya başlar ve tartışma özgürlüğü <em>defacto</em> hayata geçer. Türkiye bugün bu noktadadır. Bir yandan baskı artar, KCK tutuklamaları avukatlara kadar yayılırken, bir yandan da toplum her şeyi tartışmaya başlamıştır. Gerçekten ilginç bir moment. Ne var ki, toplumun tartışma özgürlüğünü bilfiil gerçekleştirmiş ve her şeyin tartışmaya açılmış olması tam anlamıyla özgür bir tartışma yapılabildiği anlamına gelmiyor ne yazık ki. Bir kere, özgür tartışma olabilmesi için herkesin sesini aynı ölçüde duyurma şansına sahip olması gerekir. Oysa böyle bir durum yok. Tartışmada en çok sesini duyuranlar yazılı ve görüntülü medyadaki olanakları kullanabilenlerdir. Öte yandan, tartışan tarafların eşit konumda olmaları gerekir. Oysa bugün, Nuray Mert ve Nabi Yağcı’nın belirttikleri gibi, örneğin Kürt sorununda, Kürt tarafı baskı altında bulunmaktadır. Mecliste temsilcileri bulunmakla ve bazı yayın olanaklarına sahip olmakla birlikte, devletin ve AKP iktidarının tutuklama furyası ve Kürt tarafını savunmayı bizatihi bir suç haline getirmesi sonucunda özgür tartışma ortamı aşağı yukarı ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Böyle olunca da, tabii ki, dürüst insanlar, eğer varsa, örneğin PKK’ya ilişkin eleştirilerini yapmaktan imtina ediyorlar. Çünkü bu eşitsiz tartışmada yapacakları eleştirinin, baskın taraf tarafından kullanılacağından, sanki bu baskın tarafın yaygarasına katılıyormuş gibi bir izlenim yaratacağından çekiniyorlar. Çok da haklılar. Sanırım Nuray Mert Ergenekon davası dolayısıyla ilgili olarak da böyle bir tutum aldı ki ben de bu tutumu destekliyorum. Örneğin ben de, “ulusalcılık” hakkında ilk ideolojik eleştirileri yapan ve bu konuda <em>ulusalcılık</em> (Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007) diye bir kitap yazan birisi olduğum halde, Ergenekon davası dolayısıyla epey bir süredir bu kesime olan eleştirilerimi önemli ölçüde ikinci plana almak zorunda kaldım. Düşene vurmamak ya da baskı altında olana saldırmamak etik bir seçimdir.</p>
<p>Bununla birlikte, bu söylediğim, özgür tartışma olanaklarından aynı ölçüde yararlanma şansı olmayanların hiçbir şekilde eleştirilmeyecekleri anlamına gelmemelidir. Her şey, öznelerin bulunduğu yere göre değişebilir. Örnek verecek olursam, ovada baskı altında olan PKK, dağda baskıcı güçtür. Tabii burada ova ve dağı sembolik olarak kullanıyorum. PKK ya da Kürt hareketi devletin baskısı altındayken onu savunuruz ve devletin saldırdığı noktada onu bir de biz eleştirilerimizle yıpratmamaya dikkat ederiz. Evet ama Kürt hareketi içindeki tartışmada roller değişir. Orada PKK yönetiminin monolitik baskıcılığı söz konusudur. Devlet karşısında mağdur olan PKK, böyle bir durumda devletten farksız, hatta daha da kötü bir biçimde baskıcı olabilir. Aytekin Yılmaz’ın <em>Labirentin Sonu</em> (İletişim Yayınları) kitabında anlattığı gibi, kendi hakim olduğu koğuşlarda muhalif üyelerini uygulamaya alır örneğin. İşte böyle koşullarda PKK’nın baskıcılığını eleştirmek devrimci bir görevdir. Aynı şeyleri ulusalcı hareket için de söyleyebiliriz. AKP onlara saldırır ve tutuklarken Fetullahçı koroya katılmam, hatta Türkan Saylan veya ODATV tutuklamalarında olduğu gibi, polisin faüllerini eleştiririm. Ama örneğin, Aydınlık gazetesinin vicdani red karşısındaki ulusalcı zırvalamalarını da bütün gücümle eleştiririm. Nuray Mert, tutumunu öteden beri doğru bulduğum bir köşe yazarı. Bilmem, bu son söylediğim noktada da anlaşıyor muyuz? </p>
<p>25 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F22%2Ftartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/22/tartisma-ozgurlugu-ozgur-tartisma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bakana Bakın!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/20/bakana-bakin/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bakana-bakin</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/20/bakana-bakin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2011 15:04:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4425</guid>
		<description><![CDATA[  Toplumsal mücadele, mirasyediliği ve keskin konformizmi sırtında taşıyamayacak kadar hassas, duyarlı bir alandır. Ancak polise düşenler, polis işkencesi ile karşı karşıya kalanlar, dışarıda kendileri için gösterilecek bir gramlık bir çabanın bile ne kadar değerli olduğunu bilirler. Bu yüzden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, protestoda bulunan bir genci korumalarının elinden kurtarıp ona konuşma olanağı vermesi karşısında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong> </p>
<p>Toplumsal mücadele, mirasyediliği ve keskin konformizmi sırtında taşıyamayacak kadar hassas, duyarlı bir alandır. Ancak polise düşenler, polis işkencesi ile karşı karşıya kalanlar, dışarıda kendileri için gösterilecek bir gramlık bir çabanın bile ne kadar değerli olduğunu bilirler.</p>
<p>Bu yüzden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, protestoda bulunan bir genci korumalarının elinden kurtarıp ona konuşma olanağı vermesi karşısında hiç de küçümseyerek burun kıvıracak değilim. Taner Yıldız hangi güdüyle hareket ederse etsin ya da isterse medya önünde “show” yapıyor olsun, bu o kadar önemli değildir. Önemli olan, protesto özgürlüğünün bu noktada kazandığı mevzidir. Bu sözlerime çok sayıda mirasyedi solcudan ve anarşistten büyük itiraz geleceğini biliyorum ama sözümü söylemekten sakınmam.</p>
<p>Meselenin diğer yanına gelecek olursak, Enerji Bakanı’nın müdahalesinin sadece bir “show”dan öteye gitme ihtimalini çok zayıf gördüğümü belirtmeliyim. Neden? Eğer koruma varsa, korumanın zorbalığı da vardır da ondan. Ata binip “deh” dememek olmaz. Atın gitmesini istemiyorsan ona binmeyeceksin de. Eğer TV’de izlemişseniz, korumaların davranışları dikkatinizi çekmiştir. Bakan, Nesimi Eryılmaz adlı protestocu genci yanına oturtmuş; gencin en ufak bir saldırgan tutumu yok ve mikrofondan konuşmaya çalışıyor; korumalar hâlâ bakanı korumak üzere Nesimi’den iskemlesini biraz daha beriye çekmesini istiyorlar çaktırmadan. Aslında korudukları, bakan değil, kendi meslekleridir. Yani, bakanın müdahalesine bozuldukları halde ses çıkaramıyorlar ama müdahaleye rağmen mesleklerini icra etmeye çalışıyorlar. Bu noktada bile bizim bir işlevimiz var demek istiyorlar. Eğer bakan müdahale etmeseydi, kapıdan çıkıldığı anda Nesimi’yi gözaltına alacaklardı zaten. Bu bir mekanizma, refleksleri ve fonksiyonları belli bir mekanizma; eğer bu mekanizmadan hoşlanmıyorsanız kullanmayacaksınız; kullanıyorsanız müdahaleleriniz bir gösteriden öteye gidemeyecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Tutukla(ştır)mak” başlıklı yazımda, bir yerde parantez açarak işkenceyi ortadan kaldırmanın hem çok kolay, hem de çok zor olduğunu belirtmiş, bunun başka bir yazı konusu olduğunu yazmıştım. Şimdi sırası geldi işte.</p>
<p>Cumhuriyet öncesinden, yani Osmanlı imparatorluğu döneminden bu yana, Cumhuriyet döneminde daha da şiddetlenerek, işkence hiçbir zaman durmaksızın, sistemli bir şekilde devam edegelmiştir ve bugün de Türkiye’nin bütün polis ve jandarma karakollarında, emniyet müdürlüğü mahzenlerinde ve jandarma merkezlerinde işkence sistematik bir şekilde, devlet görevlilerinin ve hükümetlerin izniyle devam etmektedir. Emre Kongar’ın “ulvi bir meslek” olarak gördüğü (<em>Cumhuriyet</em>, 15 Aralık 2011) polislik mesleğini icra edenler, tüm “ulvilikleriyle”, erkek kadın, yaşlı çocuk demeden vatandaşlarımızın üzerine çullanmakta, dövmekte, hakaret etmekte, işkence yapmaktadırlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda işkencenin yasak olduğu söylenmesine rağmen, anayasa bizzat devletin kendisi tarafından sürekli ihlal edilmektedir.</p>
<p>Elbette bu durum, devletin ve hükümetin zimni onayıyla devam etmektedir, bundan hiç kuşkumuz olmasın. Ayyuka çıkan bazı olayların soruşturulması, sorumluların yargılanması falan elbette zevahiri kurtarma çabasının ürünüdür. Eğer hükümet işkencenin gerçekten durdurulmasını istese bunu bir günde gerçekleştirir. Nasıl mı? İşkence suçlarına ağır cezalar getirir; işkence yapanların meslekten derhal men edileceğine ilişkin bir genelge yayımlar; ve ülkenin tüm karakol, emniyet müdürlüğü ve jandarma merkezlerini sıkı denetim altında tutacak bir müfettişler ağı kurar ve en önemlisi, bunu göstermelik olarak yapmaz, gerçekten hayata geçirir. Bakın görün, müfettişlere bile gerek kalmadan işkence şıp diye kesiliyor mu, kesilmiyor mu. <strong>Hiçbir devlet görevlisi, “vatan millet uğruna”, işini kaybetmeyi ve hatta yargılanıp ağır cezalar yemeyi göze alacak kadar aptal da,  kahraman da değildir.</strong></p>
<p>Evet ama hiçbir hükümet bunu yapmaz, yapamayacaktır; o yüzden işkenceyi durdurmak zor, hatta imkânsızdır. <strong>Hiçbir hükümet kendi bindiği dalı kesmeyi, “insanlık uğruna”, en büyük vurucu gücünü felce uğratmayı ve işlevsiz hale getirmeyi göze alacak kadar aptal da, kahraman da değildir. </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>16 Aralık 2011</p>
<p>(bu yazı, ilk olarak Jiyan sietesinde, 20 aralık 2011 tarihinde yayımlanmıştır)</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F20%2Fbakana-bakin%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/20/bakana-bakin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halil Berktay   ‘La Guerre est Finie’</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/19/halil-berktay-%e2%80%98la-guerre-est-finie%e2%80%99/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=halil-berktay-%25e2%2580%2598la-guerre-est-finie%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/19/halil-berktay-%e2%80%98la-guerre-est-finie%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 14:50:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4420</guid>
		<description><![CDATA[  The War is Over. Savaş Bitti. Böyle bir film vardı, Alain Resnais’nin 1966’da çevirdiği. Başrolde Yves Montand oynuyordu. Senaryosunu, kendisi de eski bir komünist olan Jorge Semprun yazmıştı. Biraz otobiyografik izler taşıyordu. Semprun Franco rejimi altında, 1953-1962 arasında kelle koltukta bir illegal örgüt yaşantısı sürdürmüş; İspanya Komünist Partisi’nin hayal âleminde yaşamasını eleştirdiği için “oportünizm”le [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<h1> </h1>
</div>
<div>
<div>
<div>
<p><em>The War is Over</em>. Savaş Bitti.</p>
<p>Böyle bir film vardı, Alain Resnais’nin 1966’da çevirdiği. Başrolde Yves Montand oynuyordu. Senaryosunu, kendisi de eski bir komünist olan Jorge Semprun yazmıştı. Biraz otobiyografik izler taşıyordu. Semprun Franco rejimi altında, 1953-1962 arasında kelle koltukta bir illegal örgüt yaşantısı sürdürmüş; İspanya Komünist Partisi’nin hayal âleminde yaşamasını eleştirdiği için “oportünizm”le suçlanarak 1964’te partiden atılmıştı. İki yıl sonraki filminin odağında, 1939’da Fransa’ya sığınmış, otuz yıldır sürgünde yaşayan&#8230; ve bir türlü İç Savaşın bittiğine; iyi ya da kötü, yeni bir İspanya’nın doğduğuna; genç nesillerin onları hiç tanımadığına, <em>La Pasionaria</em>’yı ve <em>Los quatros generales</em>’i bilmediğine, İspanya Cumhuriyeti’nin “tarihsel haklılığı”ndan haberi olmadığına inanmayan bir KP karargâhı vardı.</p>
<p>Filmde Yves Montand sahte kimliklerle Fransa’dan İspanya’ya girip çıkıyor, parti merkezine rapor veriyordu. Yeni gerçekleri anlatmaya çalışması, güreş ensesi yapmış bir Picasso’yu andıran lider aparatçik tarafından <em>l’opportunisme pure et simple</em> (saf, yüzde yüz oportünizm) sözcükleriyle karşılanmaktaydı.</p>
<p>Şimdi bana da böyle bir his geldi; kendimi, beni de içine alan, lâkin realiteden sürgün olmuş bütün bir eski komünistler nesline; bana iflâh olmaz bir oportünist gibi, biraz tuhaf bakan yaşlı başlı, nostaljik eğilimli bu kuşağa, bu sefer çok daha büyük bir savaşın bitmiş olduğunu bir kere daha anlatmak konumunda buluyorum.</p>
<p>Bir kere daha dedim, çünkü ilk defa da söylemiyorum bunu. Tâ 1989’dan beri kaç kere söylediğimi ben de şaşırdım. TİKP’den İP’ye giden yoldaki Aydınlık’tan ayrılıp, SBP’nin (sonra BSP’nin) kuruluş sürecine katılacaklar olarak çıkardığımız <em>Sosyalist Birlik</em> dergisinde; ayrıca ve üzerine basa basa, SBP’nin Ankara kuruluş kongresinde (mealen), “bir çağın sona erişini lütfen doğru anlayalım; Sovyetlerin çöküşü İlkçağın sonunu simgeleyen Roma’nın çöküşünden de derin bir olaydır; ayrıca, böyle bir yenilgi ve çöküntünün ardından, yitip gideni aynı ad ve içerikle sürdürmek, canlandırmak mümkün olmaz; kendimizi buna alıştıralım; gelecekte başka bir şeyler olacaksa sosyalizm ve komünizm diye olmayacak” dediğimi çok iyi hatırlıyorum.</p>
<p>Aradan yirmi küsur yıl geçti. Sanırsınız ki aradan geçen zamanda sosyalizmin yeniden yeşerdiği gibi yorumlanabilecek olgular çıkmış. Nerede, ben göremiyorum doğrusu. Fakat nedense, şimdi aynı şeyleri tekrarladığımda olay oluyor; bazı insanlar “allah allah, şimdi bu da nereden çıktı” havasına giriyor; olur mu öyle şey, sosyalizm hiç biter mi diye göğsünü açıyor, bağrını yumruklamaya başlıyor.</p>
<p>Eğer herşeyi unutmak bu kadar kolaysa, tekrar hatırlatayım. Ortada muazzam bir olgu, toplumsal bir fenomen var. Somut bir olay. 19. yüzyıl ortalarında uç vermiş. Bir ihtimalmiş; derken bir ideoloji, sonra bir program, sonra bir uygulama olmuş. İktidara gelmiş, (bir değil, on beş kadar ülkede) devlet olmuş. On ve yüz milyonları, neredeyse insanlığın yarısını yönetmiş. Bütün dünya tarafından, sosyalizm [işte budur] diye tanınmış. Gitmiş gitmiş ve bir yerde çökmüş. Yalnız Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’yı değil, uluslararası komünist hareketi de götürmüş. Çoğu KP çağımız bitti diye kendi kendini feshetmiş. “Tarihin yönü” diye bir iddia da kalmamış.</p>
<p>Şimdi siz bir türlü bu olaya cepheden, dümdüz bakamıyorsunuz. Ben diyorum ki : <em>Sosyalizm insanlık ve tarih için budur, buydu; biz bunu sübjektif niyetlerimizle, kendimize özgü tanımlarla değiştiremeyiz. Sosyalizm olarak bilinen teoriden, pratikler demetinden, geride bıraktığı mirastan, artık politik olarak da, örgütsel olarak da, programatik olarak da bir şey çıkmaz. Hiçbir pratik önemi, kitlelere (yeniden) sirayet gücü olamaz. Bu ağaçtan artık dibine herhangi bir meyve düşmez. O gölgelikte bekleyip durmayın. Adı da içeriği de dahil, yeni ve başka şeyler düşünmek lâzım.</em></p>
<p>Siz bir kere sosyalizmin “bu” olmuş ve “bu” olarak ölmüş olduğunu bile kabul etmek istemiyorsunuz. Hep ilk baştaki niyetleri, insanlığın sosyalizme bağladığı ve yüklediği özlemleri, bir “ruh”u, “devrimci ütopya”yı, ya da tarihte varolan sosyalizmin aslında sosyalizm olmadığını, ya da eski solun hatâlarını solla, sosyalizmle özdeşleştirme “yanlışı”nı öne çıkarıyorsunuz.</p>
<p>(Son ifade, Oya Baydar’ın internetteki, net olmayan, herşeye kızıp hayıflanan; sosyalizmin bittiği tesbitine çatarken evet, bitti anlamına gelen bir yığın şey de söyleyen <em>Sol geçmişte kalmadı mı</em> yazısından özet. Ne yardan geçiyor ne serden. Ben yanlışını aldım. Ama <em>adından yöntemlerine kadar </em>kendini yenilemekten söz ettiğini de belirtmeliyim.)</p>
<p>İlk reaksiyonum şu : Sosyalizmi tarihsel bir gerçeklik değil, özlemlerinizle ilgili, kafanız ve yüreğinizdeki bir şey gibi<em> tanımlamak</em>, bana çok <em>mistik</em> geliyor. İlginçtir; bu soruna yönelik yazılarda, coşkulu ama içeriksiz; insanları düşünmeye değil duygusal tepkilerle taraf tutmaya dâvet eden; feryatlar (Baydar) ve isnatlarla (Margulies) dolduruşa getiren, keza mistik-cerbezeli bir üslûp da var. Marksizm kadar rasyonel (olması gereken) bir yöntem ve sosyalizm kadar rasyonel (olunması gereken) bir konudan geriye, Arif Damar’ın “var yok dinlemez çocuk isteği” kalıyor.</p>
<p><em>Şu özlem ve niyet sosyalistliğinin programı nedir ? Var mıdır, ayakta kalan ve kitleleri çağırabileceğimiz bir sosyalizm programı ?</em> Bunca boş lâfın ortasında kimse, bu en basit soruyu aklına bile getirmiyor.</p>
<p>TARAF  (17 Aralık 2011)</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F19%2Fhalil-berktay-%25e2%2580%2598la-guerre-est-finie%25e2%2580%2599%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/19/halil-berktay-%e2%80%98la-guerre-est-finie%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>27</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Gizli” Tanık Rezaleti…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/16/%e2%80%9cgizli%e2%80%9d-tanik-rezaleti%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259cgizli%25e2%2580%259d-tanik-rezaleti%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/16/%e2%80%9cgizli%e2%80%9d-tanik-rezaleti%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Dec 2011 09:19:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4404</guid>
		<description><![CDATA[  Ben pek izleyemiyorum, bir arkadaşım “Ergenekon davası”yla ilgili bir duruşmanın haberini göndermiş. Bir “gizli” tanık kalkıp Doğu Perinçek’in aleyhinde ifade vermiş. Bu “gizli” tanığın söylediklerinin afakiliğini bir yana bırakarak “gizli tanıklık” denen şeyin üzerinde durmak istiyorum bu yazıda. Bu tanık efendi neden gizlidir acaba? Neyini gizlemektedir. Devletin bütün gücü arkasındadır, bütün polis gücü de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>Ben pek izleyemiyorum, bir arkadaşım “Ergenekon davası”yla ilgili bir duruşmanın haberini göndermiş. Bir “gizli” tanık kalkıp Doğu Perinçek’in aleyhinde ifade vermiş. Bu “gizli” tanığın söylediklerinin afakiliğini bir yana bırakarak “gizli tanıklık” denen şeyin üzerinde durmak istiyorum bu yazıda.</p>
<p>Bu tanık efendi neden gizlidir acaba? Neyini gizlemektedir. Devletin bütün gücü arkasındadır, bütün polis gücü de öyle. Eğer bildiği bir şey varsa çıksın, açık açık söylesin, neyse o bildiği şey. Aleyhinde tanıklık ettiği kişiler içerdedir, kimse ona bir şey yapamaz.</p>
<p>Sakın bu “gizli” tanık yaptığı rezilce işten utanıp saklanıyor olmasın. Benim aklıma en mantıki izah olarak bu geldi. Evet evet, eli kolu bağlı insanlar aleyhinde kalkıp ifade vermek gerçekten utanılacak bir şeydir.</p>
<p>Öte yandan, bu “gizli” tanık hokkabazlığına alet olan mahkemelere ne demeli? Bu tür “tanıklıkların” hiçbir inandırıcılığı olmayacağını nasıl bilmezler? Ben ne bileyim toplumun önüne çıkmaya korkan bu korkağın satılmış biri olmadığını, bu işi para ya da herhangi bir çıkar için yapmadığını? Toplumun önüne çıkmaya cesareti olmayan bir müptezelin ifadesinin ne değeri olabilir ki?</p>
<p>12 Mart döneminde yargılandım. O zaman bizi yargılayan sıkıyönetim yargıçlarına “faşist diktatörlüğün aletleri” diye hitap ederdik. Şimdi düşünüyorum da, haksızlık etmişiz. O yargıçlar hiçbir zaman karşımıza “gizli” tanık falan çıkartmaya tevessül etmemişlerdi. Hatta 12 Eylül dönemindeki yargılamalarda bile böyle bir rezaleti duymadım. Ne oluyoruz yahu!</p>
<p>Sanırım Oral Çalışlar, olup bitenin farkına varmaya başladı. Bir süredir yazılarında operasyonları eleştiriyor, bugünkü yazısında da bu konuda iyi şeyler yazmış. İyi şeylerin kıymetini bilmek, şu yaşadığımız karanlık dönemde en ufak bir ışığı bile selamlamak gerek. Baksanıza, karanlıkta “gizli” tanıklar dolanıp duruyor. Bu yüzden, politik ya da ideolojik nedenlerle olumlu şeylere burun kıvırma lüksüne sahip değiliz. Toplumsal mücadelede mirasyedi tavrı, sadece keskin konformizme işaret eder.</p>
<p>Bu konuya girmişken, gizli olmayan, gizlenmeye bile gerek görmeden müptezelliklerini devam ettiren birkaç basın mensubu ya da organına da değineyim bari.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ozan Kütahyalı adlı şahıs altı şahıs, bir TV programına bağlanan Bedrettin Dalan’a şöyle demiş: “Yani haksız olduğu için Almanlara sığındınız. Yıllarca ulusalcılık yapan, yıllarca Türkiye dışarıya kapansın diyen Bedreddin Dalan, Almancı oldu.”</p>
<p>O kadar özgürlükçüyümdür, kimsenin ağzının tıkanmasını istemem ama bir an için, “yetkim olsa şu Kütahyalı denen geri zekâlıya bir yıl televizyonlara çıkmama cezası verirdim” diye geçirdim, itiraf edeyim ki. Bir insanın, bir devletin kolluk güçleri tarafından aranması durumunda başka bir ülkeye sığınmasından daha doğal bir hak var mıdır? 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin tanıdığı bir hakkı bu geri zekâlı mı alacak şimdi insanlığın elinden? Aklı sıra “ulusalcılık” falan laflarıyla muhatabını köşeye sıkıştıracak. Bu lafları ederken kendisinin ulusalcıdan da ulusalcı olduğunu itiraf ettiğinin farkında değil. Gerçekte de öyle zaten. Ulusalcı-devletçi bir yuppi.</p>
<p>Son olarak, <em>Taraf </em> gazetesinin aynı konudaki haberine de değineyim de, bugün içimde biriken öfke zehirini atıp rahatlayayım. İnanın, bu yazıyı kendi ruh sağlığımı korumak için yazıyorum biraz da.</p>
<p>“Hans Ergenekon’u seviyor” diye başlık atmışlar, Almanya Bedrettin Dalan’ı iade etmeyi kabul etmedi diye. Yani anlayacağınız, yıllardır “batı demokrasisi” diye yalakalık edenler, bugün de “batı demokrasileri”ne akıl vermeye, hatta tehdit etmeye kalkışıyorlar. “Batı demokrasisi” denen ülkelere eleştirilerimiz ne olursa olsun, bu ülkelerin, sığınmacıları iade etmeme geleneği insanlığın önemli bir kazanımıdır. <em>Taraf</em> , siyasi hırsları nedeniyle bu kazanımı bile inkâr edecek noktaya gelmiş, çok yazık.</p>
<p>“Gizli” tanık kadar bile utanma duyguları kalmamış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>16 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F16%2F%25e2%2580%259cgizli%25e2%2580%259d-tanik-rezaleti%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/16/%e2%80%9cgizli%e2%80%9d-tanik-rezaleti%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>14</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki Tür Kapitalist Mülkiyet (1)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/15/iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/15/iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Dec 2011 08:14:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal Yapı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4399</guid>
		<description><![CDATA[Sanıldığının tersine, kapitalizmin tek mülkiyet biçimi özel mülkiyet değildir; devlet mülkiyeti de bir kapitalist mülkiyet biçimidir. Engels, devleti “kolektif kapitalist” olarak nitelendirmiştir ki, bu, çağları aşan çok önemli bir nitelemedir ve bize bugün de yol göstermektedir. Evet, devlet hem siyasi, hem de ekonomik anlamda kolektif kapitalizmi temsil eder; tek tek kapitalistlerin çıkarlarının kolektif düzlemde düzenleyicisidir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong>Sanıldığının tersine, kapitalizmin tek mülkiyet biçimi özel mülkiyet değildir; devlet mülkiyeti de bir kapitalist mülkiyet biçimidir.</p>
<p>Engels, devleti “kolektif kapitalist” olarak nitelendirmiştir ki, bu, çağları aşan çok önemli bir nitelemedir ve bize bugün de yol göstermektedir. Evet, devlet hem siyasi, hem de ekonomik anlamda kolektif kapitalizmi temsil eder; tek tek kapitalistlerin çıkarlarının kolektif düzlemde düzenleyicisidir ve aynı zamanda kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yatırım ve üretim yapar; özellikle kapitalizmin kriz dönemlerinde burjuvazinin ortak çıkarları adına müdahalede bulunur, tek tek kapitalistlerin tabi olduğu piyasa kurallarına onlar kadar tabi olmadığı için genel çıkar adına batan bankaları satın alır örneğin.</p>
<p>Kolektif  kapitalizmin temsilcisi devlet ve onun mülkiyeti, esasen özel mülkiyetin sahibi burjuvaziye tabi olmakla birlikte, görece bir bağımsızlığı da vardır ve bu görece bağımsızlık, özellikle özel burjuvazinin görece zayıf olduğu ülkelerde devlet mülkiyetinden nemalanan bir devlet kapitalisti sınıfın ortaya çıkmasına, hatta zaman zaman özel mülkiyetçi burjuvaziyi de kendisine tabi kılmasına yol açabilir. Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, özel mülkiyetçi burjuvazinin bir devrimle büyük ölçüde tasfiye edildiği ülkelerde bu kolektif kapitalist sınıf,  ülkenin tek hakimi haline de gelebilir bir dönem için. Kolektif kapitalist sınıfın, dünya kapitalist sisteminin piyasa ilişkilerinin dışına tamamen çıkması elbette mümkün değildir ve kapitalizmin yasalarına tabidir ama içerde bu piyasa ilişkilerine kolektif  mülkiyet adına müdahil olabilir, hatta bir dönem için tamamen kendine tabi kılabilir (örneğin Stalin’in Sovyetler Birliği, Mao’nun Çin’i, bugün Kuzey Kore; hatta ekonominin esas düzenleyici gücü olarak kısmen bugünkü Çin).</p>
<p>Marx ve Engels’in sosyalizm tahayyüllerinde devlet mülkiyeti öngörülmemiştir. Onlar “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesini” öngörürken toplumun kolektif mülkiyeti ele geçireceğini tahayyül etmişlerdir. Yani, ne özel mülkiyet ne de devlet mülkiyeti: Toplumsal mülkiyet.</p>
<p>Ancak bunun gerçekleştirilmesi için toplumun (sosyalist düzenin) güçlü bir kaldıraca ihtiyacı olacağını, bunun da, işçi sınıfı tarafından ele geçirilmiş ya da yeniden kurulmuş bir siyasi iktidar, yani görevini hızla tamamlayarak sönüşe gidecek bir devlet iktidarı olacağını hesap etmişlerdir. İşte I. Enternasyonal’de Marxistlerle Bakuninistler arasındaki en büyük çatışma bu noktada ortaya çıkmıştır. Bakunin, yeni ve sömürüsüz bir toplum kurmakta devletin veya devlet iktidarının hiç de elverişli bir araç olmadığını ileri sürmüş; ister istemez zorba bir güç olan devletin ekonomiyi düzenleyen bir kaldıraç rolü oynamasının kaçınılmaz olarak topluma yabancı bir devlet mülkiyeti yaratacağına işaret etmiştir ve bu dahice öngörü, XX. Yüzyılda yaşanan tüm deneylerle doğrulanmıştır.</p>
<p>Kanımca, Lenin bile başlangıçta bir devlet mülkiyeti düzeni öngörmemişti. <em>Devlet ve İhtilal</em>’i yazarken “devlet olmayan bir devlet” düzeni kurulabileceği, devletin kısa sürede sönüşe gidebileceği ve gerçek bir toplumsal mülkiyetin hayata geçebileceği gibi iyimser görüşleri vardı. Ne var ki, “proletarya diktatörlüğü” adı altında bir devlet kurduğunuz koşullarda özel mülkiyetçi burjuvazi mülksüzleştirildiğinde, mülkiyetin otomatikman halihazır devletin mülkiyetine dönüşmesi ve toplumsal mülkiyetin koşullarının gerçekleşmesinin bilinmeyen bir geleceğe ertelenmesi kaçınılmazdı. Yine de Bolşevikler, devlet mülkiyetini, “işte sosyalizm budur” diye kutsamış değillerdi 1920’lerde. İçlerinde, “İşçi muhalefeti”, “demokratik merkeziyetçiler” gibi, devlet mülkiyetinin sendikalar aracılığıyla derhal işçi mülkiyetine  tahvil edilmesini savunan güçlü eğilimler de vardı.</p>
<p>Ancak, <em>defacto </em>gerçekleşmiş devlet mülkiyetine dayanan bürokratik sınıfın temsilcisi Stalin’in devlet mülkiyetini, toplumsal mülkiyetin bizzat kendisi olarak ilan etmesiyle <strong>devletçi sosyalizm </strong>denen, orijinal Marksizme pek de benzemeyen anlayış giderek XX. Yüzyıldaki sosyalizm deneylerinde belirleyici olmuş ve sosyalizmle devlet mülkiyetçiliği, yani aslında devlet kapitalizmi aynı anlama gelir olmuştur.</p>
<p>“Sosyalizm”, devlet mülkiyeti ile özdeşleştirilmekle birlikte devlet mülkiyeti her zaman “sosyalizm” anlamına gelmemiştir.  Örneğin, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de ekonomi, özel mülkiyetçi burjuvazinin zayıflığı dolayısıyla esasen devlet mülkiyeti yoluyla yönetilmiştir ama devlet sınıfı buna hiçbir zaman “sosyalizm” adını takmamıştır. Buna rağmen, devlet mülkiyetçi sınıflar ve kesimler arasında, devlet mülkiyeti gibi ortak bir temele dayanmaktan gelen ortak bir ruh olduğundan söz edilebilir.</p>
<p>Bu yazıyı burada keselim şimdilik. Bu konuya, devlet mülkiyetinin özellikleriyle özel mülkiyetin özelliklerini, ağırlıklı olarak çalışan sınıflara ifade ettikleri anlam açısından irdelemeye, bundan sonraki yazıda veya belki de yazılarda devam edeceğim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F15%2Fiki-tur-kapitalist-mulkiyet-1%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/15/iki-tur-kapitalist-mulkiyet-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karanlık Değilse Bile Stalinizm Sizi “Aydınlatır!” : Karanlığın Ötesinde (Bunçuk, EKA &#8211; 24.10.11)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/14/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%e2%80%9caydinlatir%e2%80%9d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%25e2%2580%259caydinlatir%25e2%2580%259d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/14/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%e2%80%9caydinlatir%e2%80%9d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Dec 2011 17:54:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Jan Valtin Karanlığın Ötesinde]]></category>
		<category><![CDATA[Karanlığın Ötesinde]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4393</guid>
		<description><![CDATA[Kaynak:  Bu yazı, Enternasyonal Komünist Akım internet sitesinde yayımlanmıştır ve oradan alınmıştır. &#160; Öyle anlar vardır; insan için artık mücadeleden başka çarenin bir seçenekmiş gibi görünmediği. Buradaki kısa anlatıda konusu geçen, zamanının iki “belirleyici” aygıtı arasında geçirdiği koskoca geçmişini 840 sayfalık bir kitaba sığdırabilen Jan Valtin&#8217;in hikayesi de işte böyle bir anda, henüz daha çok küçük yaşlardayken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div style="text-align: right;">Kaynak:  Bu yazı, <a href="http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-aydinlatir-karanligin-oetesinde" target="_blank">Enternasyonal Komünist Akım</a> internet sitesinde yayımlanmıştır ve oradan alınmıştır.</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://tr.internationalism.org/content/karanliginotesindejpg"><img class="alignright" title="karanliginOtesinde.jpg" src="http://tr.internationalism.org/files/images/karanliginOtesinde.jpg" alt="karanliginOtesinde.jpg" width="200" height="289" /></a>Öyle anlar vardır; insan için artık mücadeleden başka çarenin bir seçenekmiş gibi görünmediği. Buradaki kısa anlatıda konusu geçen, zamanının iki “belirleyici” aygıtı arasında geçirdiği koskoca geçmişini 840 sayfalık bir kitaba sığdırabilen Jan Valtin&#8217;in hikayesi de işte böyle bir anda, henüz daha çok küçük yaşlardayken birlikte yaşamaya, katran kavanozuna elini daldırmaya alıştığı “denize gittiği” anda başlıyor; Richard Julius Herman Krebs&#8217;in mücadelesini de bu şekilde okuyabiliriz. Özellikle de sefil yaşamına alternatif olarak gördüğü tek şey olarak, bu sefil yaşamın temellerini yoketmeye çalışma ideali için savaşan bir insanın hayatının 20 yıllık kesitini.</p>
<p>Kitap ortalama 1918 ila 1938 yılları arasında, partinin deniz limanlarındaki örgütlenmesinin önemli mevkilerinde çalışma yürüten Jan, henüz daha 14 yaşındayken de illegal bir gençlik örgütlenmesi olan, Berlin merkezli Spartakus Jugend ile görüşmeye, tartışmaya başlıyor ve 1919 ayaklanmalarında bisikletli kurye olarak çalışıyor. Genç yaşlarda edindiği tecrübe ile “pişiyor”. Üstelik 1923&#8242;teki Hamburg ayaklanmaları da yaşıyor.</p>
<p>Komintern&#8217;e o zaman varolan inancı ile bağlanıyor ve Nazi Almanyası&#8217;na yeraltı çalışması yapmak için gönderiliyor. Yalnız buradaki çalışması çok uzun sürmeden bir diğer yok etme örgütü tarafından yarıda kesiliyor. Bir “diğer” demeyi tercih etmek gerek çünkü aslında Jan&#8217;ın kontrol altında tutulduğu, emirleri kapsamında eylemlere giriştiği bir de aslında başka bir aygıt var ve daha henüz kendisi Almanya&#8217;da Gestapo&#8217;nun zindanlarında ağır işkenceler görüyorken, bu aygıt palazlanıyor ve her devletin varoluşunun malumu, gizli servislerin de varoluşlarına uygun olarak, tam bir karşı-devrim aygıtı gibi çalışmaya başlıyor. Binlerce iyi niyetli devrimci koğuşturmalara tabi tutuluyor; zindanlara atılıp işkence görüyor; “kim vurdu”lara gidiyor. Ve bu örgüt sözüm ona “tüm dünyadaki sosyalizmin zaferinin Sovyetler Birliği&#8217;ndeki sosyalizmin zaferine bağlı” olduğu “gerçeği”&#8217;nden hareket ediyor ve dünya çapında kıyımlara girişiyor; sadece Stalin ve kliğine yöneltilen eleştiri bile olsa tahammülsüzce saldırıyor.</p>
<p>Gestapo&#8217;nun zindanlarında iken bir de gizli bir üniversite örgütleyen otobiyografinin kahramanı Jan, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulup çalışmaya yeniden dönmek ve (belki) Belçika&#8217;da tanışarak ailesinden alıp yanında pratiğe kattığı eşini (Firelei) kurtarabilmek için Gestapo ile bir “anlaşma” yapıyor. Bu anlaşmaya göre kendisi Danimarka&#8217;ya geri dönerek çalışmaya Gestapo&#8217;nun söylemiyle “komünist vatan hainleri” arasında ajanlık yapmak üzere geri dönüyor olacaktı. Kendisi ülkeye geri dönüyor ancak uzun süredir görmeyi umduğu eşini görebilmek için yola çıkışını o zaman ülkedeki aygıtın başındaki Wollweber engelliyor. Üzerine bir de aygıtın başındakilerin yaşantıları, içlerindeki kadın yoldaşlarını gecelik ilişkiler için “paylaşan”(!) “liderleri”&#8217;n lüks içerisindeki hayatlarını da eleştiriye tabi tutmaya başlayınca kendisini GPU&#8217;nun lanetine uğramış olarak buluyor. Bir süre önce yoldaş dediği insanlar kendisini kaçırıp bir dağ evine kapatıyorlar. İddiaları ise; “merkezden gelecek kararın ne olacağı”. Karar aslında belli; zaten Rusya&#8217;ya gidip geri dönmeyen ve hakkında haber alınamayanların da akıbeti de bu şekilde oluyor o zamanlar.</p>
<p>Bir arkadaşı vasıtasıyla edindiği gazetelerden bahsederken şu cümleleri kuruyor:</p>
<p>“<em>(&#8230;) Hepsinin birinci sayfasında kendi resmimi görünce şaşırdım. Aynı fotoğraf vardı hepsinde. -Gestapo kimliğindeki fotoğraf- Hitler&#8217;in toplama kamplarından Kopenhag&#8217;a geldiğimde Yoldaş Jensen&#8217;e teslim ettiğim kimlik ve üstündeki fotoğraf. Gazetelerin hepsinde şu manşet vardı: Dikkat Gestapo!</em>”</p>
<p>İlk tanıştığı “anarşist karakterli” Bandura&#8217;yı hatırlıyor. Komintern&#8217;in birlikte çalışma teklifinine reddedeceğini bildiği Bandura&#8217;nın nasıl oradan güvenliği için “uzaklaştığını”; sonrasında da haber alamayışını. Diğer bütün tanıdık simaları tekrar aklından geçirmeye başlıyor ve aslında emrinde çalıştığı mekanizmanın ne olduğuna dair kafa yormaya çalışıyor:</p>
<p>“<em>Soru: Tüm ezilenlerin babası kimdir? Yaşayan en büyük devlet adamı kimdir?</em></p>
<p>“<em>Elcevap: Yoldaş Stalin.</em>”</p>
<p>Bir diğer ses zihninde yankılanıyor:</p>
<p>“<em>Richter ve Bandura&#8217;ya; Bela Kun, Heins Neumann, Hans Kippenberger ve Dambal&#8217;a; Schubert, Remmel&#8217;e, Max Hoelz, Samsing ve dah birçoklarına neler yapıldığını biliyordum. Ölüm, sürgün, boğulma, canlı canlı gömülme.</em>”</p>
<p>Bu kavganın ortasında, karanlığın ardında zindanlarda ve işkencelerde sürekli diri ve işler tutmaya çalıştığı hafızasını zorluyor ve ideolojik çıkarsanımlara başvuruyor:</p>
<p>“<em>(&#8230;) Bu yalnızca, isyan etmiş bireylerle Enternasyonalle arasındaki bir kavga değildi. Bu, genelde, enternasyonalist bilince sahip proletarya ile Stalin&#8217;in peşinden giden bürokratik klik arasındaki kavgaydı.</em>”</p>
<p>Bu kendi ile kavgasında yine mizah yeteneğini yitirmeden, politik hicvini de konuşturuyor. İnsan şu Bulgaristan&#8217;ın “kurtarıcısı”, Komintern&#8217;in yiğit komünistini, çokça anıp emirler aldığı, kusursuzca uyguladığı Dimitrov&#8217;un pahalı parfümünün kokusunu duydukça hele de Jan kadar kötü koşullarda çalışma yürütüyorsa, “mizah” yeteneği nasıl depreşmesin? :</p>
<p>“<em>(&#8230;) Kazanan daima bu klik oluyordu. Stalin, Dimitrov&#8217;a, Komintern&#8217;in Moskova&#8217;daki binasına gamalı haç bayrak dikmesini emretse, Dimitrov bunu yapardı. Stalin, Wollweber&#8217;e, Lenin&#8217;i yankesici ilan eden bir broşür yayımlamasını söylese, Wollweber yayımlardı.</em>&#8221;</p>
<p>On sekiz yaşındayken kendisini bir dev gibi hisseden bu orta yaşlı adam, artık sorguluyor ve bir zamanlar hararetli monolog tartışmalarına konu ettiği ideolojisinin kendisine doğru, sadece eleştirdiği, eşini görebilmek için emirlere uymadığı üzerinden ona yöneltilen saldırı sonrasında kendisini bir dağ evinde, aynı aygıt tarafından alıkonmuş infazını bekliyor olarak buluyor; gerçeklerin acılığı ile “yanıyor”.</p>
<p>Stalinizmin karşı-devrimci karakterinin, GPU&#8217;nun ne gibi bir yoketme cihazı olduğunun, nitekim sözkonusu olanın, tıpkı 89 yılında yıkılan duvar gibi, yokolanın dünya devrimi ideali değil, bu zehirli teori ve pratiğin kendisi olduğunun daha inandırıcı ölçülerde, bir otobiyografi üzerinden kavranılabilmesinin yolu bu kitabı okumaktan ve o tarihlere tekrar tanıklık edip bir kez daha devrimin mezar kazıcılarına bir sövgü fırlatmaktan geçiyor; tıpkı oraya, dağ evindeki hücresine ilk gelenin kendisi olmadığı yerde, çam tahtalarına yazılı iki kelime gibi:</p>
<p>“<em>Kahrolsun Stalin!</em>”</p>
<p><em>Bunçuk</em></p>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F14%2Fkaranlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%25e2%2580%259caydinlatir%25e2%2580%259d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/14/karanlik-degilse-bile-stalinizm-sizi-%e2%80%9caydinlatir%e2%80%9d-karanligin-otesinde-buncuk-24-10-11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DUYURU</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/duyuru-2/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=duyuru-2</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/duyuru-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 10:29:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[duyurular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4328</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Cumhuriyet Yasaları Uygulamada&#8221; başlıklı yazıma gelen, 4 Aralık tarihli, 25 nolu yorumun altında (Gazi) imzası olmasına rağmen yorumu yollayan Gazi Bertal değildir. &#8220;AKP Masası&#8221;, bu sitede bulunan Gazi Bertal&#8217;ın kısa bir yazısını copy/past yöntemiyle taşımış ve imza yerine de &#8220;Ulusalcı oldu sonunda, tiyneti buydu&#8221; diye yazmıştır. Gazi ile aramızda ne büyük ayrılıklar olursa olsun, birbirimize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Cumhuriyet Yasaları Uygulamada&#8221; başlıklı yazıma gelen, 4 Aralık tarihli, 25 nolu yorumun altında (Gazi) imzası olmasına rağmen yorumu yollayan Gazi Bertal değildir. &#8220;AKP Masası&#8221;, bu sitede bulunan Gazi Bertal&#8217;ın kısa bir yazısını copy/past yöntemiyle taşımış ve imza yerine de &#8220;Ulusalcı oldu sonunda, tiyneti buydu&#8221; diye yazmıştır. Gazi ile aramızda ne büyük ayrılıklar olursa olsun, birbirimize &#8220;tiynet&#8221; falan türü laflar etmemiz mümkün olmadığı halde, bir süre için bu yorumu Gazi&#8217;nin yazmış olduğunu düşündüm ve ben de ağır laflar kullanarak cevap verdim. Yani kısacası &#8220;AKP masası&#8221;nın provokasyonuna gelmiş oldum. Dün, bu lafları Gazi&#8217;nin etmiş olabileceğinden kuşkuya düşerek Gazi&#8217;ye durumu mail yoluyla sordum ve kendisinden siteye böyle bir yorum yazmadığı yanıtını aldım. Bir süre aldandığım ve ağır bir yanıt verdiğim için Gazi&#8217;den ve şu ana kadar gereken uyanıklığı göstermediğim için site izleyicisi arkadaşlardan özür dilerim.<br />
Gün Zileli
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F13%2Fduyuru-2%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/duyuru-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tutukla(ştır)mak!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/tutuklastirmak-4/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tutuklastirmak-4</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/tutuklastirmak-4/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Dec 2011 08:20:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4356</guid>
		<description><![CDATA[Türkçe de, Zazaca ve Kürtçe gibi güzel bir dildir, en çok hoşuma giden yanı da hece yapısıyla insana bol bol kelime oyunu yapma olanağı tanımasıdır. Daha lise yıllarımdan oluşturduğum bir “Ali Fıkraları” repartuvarım vardır. Bir tanesini kısaca aktarayım: Sinema sahibi patronu, Ali’ye, “her gelene biletini soracaksın” demiş. Ali, kimseye bilet sormayıp bir tek patronuna sormuş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkçe de, Zazaca ve Kürtçe gibi güzel bir dildir, en çok hoşuma giden yanı da hece yapısıyla insana bol bol kelime oyunu yapma olanağı tanımasıdır. Daha lise yıllarımdan oluşturduğum bir “Ali Fıkraları” repartuvarım vardır. Bir tanesini kısaca aktarayım: Sinema sahibi patronu, Ali’ye, “her gelene biletini soracaksın” demiş. Ali, kimseye bilet sormayıp bir tek patronuna sormuş. Patronu nedenini sorunca da, “senden âlâ hergele mi olur, patron” demiş. Bu tür soğuk “Ali esprileri” yapmadığım gün kendimi iyi hissetmem. Bu yüzden Ceren’i de deli ederim. Mesela Ceren, “dondum” der, ben pis pis sırıtıp, “ben de fanilaydım” derim. Soğuk Amerikan esprileri bile halt etmiş bunun yanında!</p>
<p>Bu yazıyı da, başlıkta gördüğünüz gibi bir kelime oyunu üzerine kuracağım ama emin olun bunun içeriği çok kuvvetli. Konumuz, tutuklanma, tutuklama, tutukluluk…</p>
<p>Tutukluluğun bir ceza haline getirildiği gibi bilinen şeyleri tekrar edecek değilim. Bu yazıda esas üzerinde durmak istediğim, toplumu sindirmenin yollarından biri olarak tutuklama.</p>
<p>Toplumu sindirmenin, bastırmanın çeşitli yolları vardır. En önemli sindirici, polis terörü, işkencesi ve öldürülme korkusudur.</p>
<p>Stalin ölüm korkusunu, koca Sovyet toplumunu sindirmekte en başat araç olarak kullandı. Hitler de öyle. Latin Amerika’daki bir takım askeri ve sivil diktatörlükler de Stalin ve Hitler’in yolundan giderek bir dönem için diktatörlüklerini onlara yakın bir çizgiye kadar getirdiler. Türkiye’nin 1990’lı faili meçhuller dönemi de ölüm ve yok edilme korkusunun devlet tarafından bilinçli olarak uygulandığı bir dönem oldu. Ancak bu dönemin Stalin ve Hitler diktatörlüklerinden tek farkı, ölüm ve ortadan kaldırılma korkusunun bütün toplumu kapsamamasıydı. Devlet, “bölücülükle mücadele” adı altında çok bilinçli bir siyaset yürüterek toplumu son derece titiz bir şekilde ikiye böldü, özellikle Kürt ve Dersim bölgelerine (tabii büyük kentler de dışında değildi) yoğunlaşmış bir faili meçhuller siyasetiyle o bölgelerin halkını sindirmeye yöneldi. Yani bir anlamda, bölgesel bir Stalin ve Hitler siyasetiydi bu.</p>
<p>Bugün esasen bu siyaset bırakılmış bulunuyor. Elbette bu, faili meçhullerin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Türk polisi, olmazsa olmazı işkenceden arındırılmadıkça (ki bu, hem çok kolay, hem de çok zor bir şeydir ama başka bir yazı konusu olduğundan burada girmiyorum) bazı faili meçhullerin olması da kaçınılmazdır. Çünkü insanın ağır işkenceden ölmesi her zaman mümkündür. 1990’lardaki gibi bile bile öldürmezler de “kazara” öldürürler. O zaman da ister istemez kayıtlarla oynayıp “öyle biri buraya hiç gelmedi” derler, olur biter.</p>
<p>Diyeceğim şu ki, bugün doğu bölgelerinde bile artık bilinçli faili meçhullere, yani doğrudan ölüm korkusuna dayanan bir siyaset izlenmemektedir.</p>
<p>Bugünkü AKP iktidarı, bunun yerine, tüm toplumu saracak başka bir korku siyasetini yürürlüğe koymuş bulunmaktadır: Tutuklanma korkusu.</p>
<p>Nasıl 1990’larda, diyelim ki Diyarbakır’da yaşayan bir insan her an faili meçhule uğrayabileceği korkusu içindeyse, bugün de aşağı yukarı bütün toplum, şu ya da bu nedenle tutuklanıp hapse atılabileceği ve en masum bir “suç”tan da girse en az 6 ay içerde kalabileceği korkusu içinde tutulmaya çalışılıyor. Elbette biraz olsun direnmeyi ya da kanunların tanıdığı sınırlar içinde bile olsa muhalefet etmeyi, bunun doğal ve yasal bir hak olması gerektiğini düşünen insanlardan söz ediyorum.</p>
<p>Mesela bir gösteride içeri alınıp “gizli” bir örgütlenmeye dahil edilebilirsiniz. Ondan sonra uğraşın da ispatlayın böyle bir örgüt olmadığını ya da sizin bu örgütün üyesi olmadığınızı. Puşu takmak falan artık en absürd örnekler tabii ki ama bunlar da var, biliyorsunuz.</p>
<p>Yani bir gece yarısı polis evinizi basıp sizi içeri alsa, “devrimci karargâh” üyesi olmaktan sorgulasa ne yapabilirsiniz ki? En az bir yıl yatarsınız. Kaçacak bir durum yoktur, ortada yok edilecek delil de yoktur ama yatarsınız işte. Zaten iktidarın topluma vermek istediği mesaj da budur: “Ben insanı içeri atarım, bir de suç yüklerim, hadi ondan sonra ayıkla pirincin taşını. İyisi mi etliye sütlüye karışma, otur oturduğun yerde, sakın muhalefet etmeye falan kalkma.” Zaten, aynı Stalin dönemi gibi, ortada suç yok, polis merkezlerinde suç imalatı var.</p>
<p>Şu KCK tutuklamaları rezaletine bakın. Artık Kürt siyasal hareketine sempati duymak otomatikman “suç” kategorisine sokulmuş bulunuyor. Kürtlerin haklarından söz eden biri potansiyel KCK’lıdır ve her an içeri alınabilir. Ne zaman çıkacağı ise bilinmez. Devletin denetiminde yapılan mesaj alış verişlerini bile sonradan suç haline getirdiler. Zaten bunlara güvenip gözetimleri altında bu tür işler yapanda kabahat. Önce yaptırırlar, sonra yaptırdıkları şeyi suç haline getirirler. Zaten başbakan da bu konuda iyice fütursuzlaştı. Daha önce, Ahmet Şık ve Nedim Şener tutuklamalarında, “biz bağımsız yargıya karışamayız” diye sureti haktan görünmeye çalışıyordu, KCK tutuklamalarında artık buna bile gerek görmeyip bir başsavcı edasıyla konuşmaya başladı.</p>
<p>Generalinden Cübbeli Hocasına (televizyonda duydum, bir TV muhabiri Cübbeli Hoca’ya “neden tutuklandınız” diye soruyordu. Muhabirler de iyice şirazeden çıkmış demek ki. Tutuklanan insana “neden tutuklandın” diye sormak kadar büyük bir saçmalık var mıdır? Polise ya da savcıya sor eğer biraz yürek varsa sende); öğrencisinden Kürt hakları savunucusuna; belediyecisinden gazetecisine; işçisinden futbolcusuna kadar bütün tutuklamaların bir tek amacı var aslında: Toplumun bütün katmanlarına ve kesimlerine “birgün siz de tutuklanabilirsiniz” mesajını vermek. Bizde “hukuk devleti”nin anlamı bu artık. Tutuklamalar yoluyla bütün toplumu korkudan <strong>tutuklaştırmak</strong>. Başı önünde, <strong>tutuk</strong> insanlardan oluşan bir toplum yaratmak.</p>
<p>Son zamanlarda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu ikircikli tutumları dolayısıyla epey eleştirmiştim. Hakimler ve savcılarla ilgili söylediği sözlerden dolayı şimdi kendisini tebrik etmek istiyorum. Birkaç yıl önce, Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Çin’in Sincian bölgesindeki zulme karşı çıktığı için “helal olsun” demiştim de ulusalcıların eleştirisine maruz kalmıştım. Şimdi de Türkiye’deki yargının iktidar yanlısı uygulamalarına karşı çıktığı ve yargıdan özür dilemesi çağrısına da aynı toklukla yanıt verdiği için Kemal Kılıçdaroğlu’na “helal olsun” diyorum. Yüreğimize su serpti vallahi.</p>
<p>Yaygın tutuklamalar bazen toplumsal bir tutuklaşmaya yol açabilir, bazen de korku duvarını aşan toplumsal bir dirence ve başkaldırıya. Şu anda içinde yaşadığımız toplum tam da böyle bir yol ayrımındadır. Kılıçdaroğlu’nun son karşı çıkışını, bu yol ayrımında direniş ruhuna güç kattığı için çok beğendim. Tekrar helal olsun!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>13 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><span style="color: #0000ff;">gunzileli@hotmail.com</span></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F13%2Ftutuklastirmak-4%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/13/tutuklastirmak-4/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>21</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İki Tür Nasyonal Sosyalizm…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/08/iki-tur-nasyonal-sosyalizm%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iki-tur-nasyonal-sosyalizm%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/08/iki-tur-nasyonal-sosyalizm%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 09:17:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal Yapı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4287</guid>
		<description><![CDATA[XX. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği devletinin iddiası sosyalizmi kurmaktı. Bu devlet, 1920’li yıllarda bütün devletler gibi nasyonalist bir yol tutup 1930’lu yıllarda, Stalin’in yönetimi altında nasyonal sosyalist bir devlete dönüştü. Nasyonal sosyalist bir devletti, çünkü dünya devrimine kapılarını kapatmış ve özellikle “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle nasyonalizmi baş köşeye koymuştu. Artık Sovyet devleti büyük Rus şovenistiydi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>XX. yüzyılın başlarında Sovyetler Birliği devletinin iddiası sosyalizmi kurmaktı. Bu devlet, 1920’li yıllarda bütün devletler gibi nasyonalist bir yol tutup 1930’lu yıllarda, Stalin’in yönetimi altında <em>nasyonal sosyalist</em> bir devlete dönüştü. Nasyonal sosyalist bir devletti, çünkü dünya devrimine kapılarını kapatmış ve özellikle “tek ülkede sosyalizm” teorisiyle nasyonalizmi baş köşeye koymuştu. Artık Sovyet devleti büyük Rus şovenistiydi. Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan diğer halk ve uluslara Rus egemenliği dayatılıyor, Rus dili ve kültürü hakim kültür ilan ediliyor, Ukrayna, Baltık ve Kafkas halkları Rus kolonyalizminin baskısı altına alınıyor, bu bölgelere, Çarlık döneminde olduğu gibi kolonyalist Rus nüfusu yerleştiriliyordu. Sovyet devleti, dünya çapında da Rus devlet çıkarlarını kolluyor, Komintern’i bu devletin ulusal çıkarlarının aleti haline getiriyor, dünya devletleriyle Rus-Sovyet devletinin çıkarları doğrultusunda ittifaklara, pazarlıklara veya çatışmalara giriyordu. Kısacası, bu devleti yönlendiren, doğal olarak Rus ulusal çıkarlarından başka bir şey değildi.</p>
<p>Öte yandan, bu devlet sosyalist olduğunu iddia ediyordu. Sosyalizm adına yaptığı ise, kendi topraklarında yaşayan halkları, köylüleri ve işçileri bir iç kolonyal emek gücü haline getirerek, Rus kalkınması çıkarları doğrultusunda, korkunç bir sömürüye tabi tutarak Rusya’nın ulusal kalkınmasını sağlamaktı. Hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleştirme denen şeyin anlamı budur. Keza, milyonlarca insanın tutuklanıp <em>zek </em>(köle) olarak en uzak, en soğuk ve ölümcül bölgelere zorunlu emek gücü görevi yerine getirmek üzere sürülmelerinin anlamı da budur.</p>
<p>Yani Sovyetler Birliği devletinin dış politikası da, milliyetlere yönelik uygulamaları da, içerdeki ekonomik politikası da tek bir ilke tarafından yönetilmekteydi: Nasyonalizm. Bu nasyonalizm zorba bir devletin tekeli tarafından uygulandığı zaman adı nasyonal sosyalizmden başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu bakımdan, Hitler’in nasyonal sosyalizmi ile Stalin’in nasyonal sosyalizmi büyük benzerlikler gösterir. Nazi Almanyası’nın da dış politikası nasyonal çıkarlara göre tanzim edilmişti. İçerdeki halklara karşı nasyonal baskı siyaseti uygulanıyordu (ancak, Sovyetler Birliği’nden farklı olarak bu baskı siyaseti ırkçılık boyutlarında uygulanıyor, Yahudi ve Çingenelerin topluca imha edilmesi boyutlarına vardırılıyordu) ; ulusal kalkınma için tekelci bir emek sömürüsü siyaseti uygulanıyordu (Sovyetler Birliği’nden farklı olarak, Almanya’da bu siyasete, Rusya’dakinin tersine, yok edilmemiş burjuvazi de ortak oluyordu) ve gerek Yahudiler, gerekse diğer tutuklular, aynı Sovyetler Birliği’ndeki gibi bedava emek gücü olarak çalışma alanlarına ölümüne sürülüyorlardı. Kısacası, bazı farklılıklarına rağmen, her iki rejimin de temelinde nasyonalizm ve tekelci-devletçilik (buna her ikisi de sosyalizm adını veriyordu) yatar, yönelimleri birbirine son derece benzemektedir.</p>
<p>Her iki rejimin tek parti ve parti-devlet olması noktasında da büyük bir benzerlik söz konusudur. Zaten böylesine tekelci-devletçi-nasyonalist bir siyaset ancak demir bir elle (Hitler ve Stalin) ve parti-devlet rejimiyle uygulanabilirdi.</p>
<p>Her iki rejimin de birer polis rejimi olması da önemli bir benzerlik noktasıdır. Almanya’da Gestapo, Rusya’da GPU-NKVD, tekelci-baskıcı devlet rejimlerinin olmazsa olmaz en önemli parçası, vazgeçilmez vurucu aygıtıdır. Öyle ki, her ikisi de toplumun kılcal damarlarına kadar inen bir ihbar ağı oluşturmuş ve insanları ölüm korkusuyla susturmuştur. Polis, bu devletlerin en etkili savunma ve saldırı aygıtıdır ve topluma yaydığı korkuyla rejimin ayakta kalmasını sağlar.</p>
<p>Her iki nasyonal sosyalizmin birbirine çok benzediği bir nokta da toplumun bütün özgürlüklerinin devlet tarafından gaspedilmiş olmasıdır. Her iki rejim de seçimleri göstermelik hale getirmiş, tek parti diktatörlüğü ilan etmiş, tüm muhalifleri içeri atmış ya da öldürmüş, basın özgürlüğünü yok etmiş ve basını tekeline almış, ifade özgürlüğünü gasp etmiş, her türlü gösteriyi yasak ve suç ilan etmiş, işçilerin grev hakkını ortadan kaldırmış, sendikaları devletin kuklası haline getirmiş, düşünceyi suç haline getirmiş, yargıyı tamamen devlet tekeline almıştır.</p>
<p>Her iki rejim de (ki, bu noktada nasyonal sosyalist rejimlerle diğer burjuva diktatörlükleri arasında çok da önemli bir fark yoktur) orduyu içerde halkların bastırılmasında, dışarda da istilacı bir güç olarak kullanmıştır.</p>
<p>Her iki nasyonal devlet arasında, burada saydığımız bu temel benzerliklerin yanı sıra bazı farklılıklar da söz konusudur. Biraz da bunlara değinelim.</p>
<p>Bu iki rejim arasındaki en önemli farklılık, Alman nasyonal sosyalist rejiminin, nasyonalizmi ırkçılığa vardırıp ırksal temizliği en yüksek boyutlarda uygulamış olmasıdır. Burada uzun uzun anlatmaya gerek yok. Alman nasyonal sosyalizminin Yahudilere ve Çingenelere karşı nasıl bir ırksal temizlik uyguladığı bilinmektedir. Öte yandan, Sovyet nasyonal sosyalist devleti, nasyonalizmini hiçbir zaman ırkçılık boyutlarına vardırmamış, özel olarak Yahudileri ele alacak olursak, en azından II. Dünya Savaşı sonuna kadar devlet kademelerinde Yahudilerin varlığı devam edebilmiştir. Gerçi savaştan sonra, özellikle 1950’li yılların başlarında, Rusya’da, Stalin’in önderliğinde büyük bir anti-semitist kampanya başlatılmış ve örneğin Lozovsky gibi, Sovyet devletinin üst mevkilerinde yer alan Yahudiler öldürülerek temizlenmiştir ama bu dönem kısa sürmüş ve Stalin’in ölümünden sonra Yahudi aleyhtarı kampanya esasen sona ermiştir.</p>
<p>Sovyetler Birliği’ndeki nasyonal sosyalist rejim hiçbir zaman ırkçılık boyutlarına varmamakla birlikte, bu ülkenin sınırları içinde ya da çeperlerinde yaşayan kimi halklara karşı yürütülen kampanyalar neredeyse ırkçılığın sınırlarına gelip dayanmıştır. Örneğin, II. dünya savaşından önce Polonya Komünist Partisi’nin üye ve yöneticilerinden ele geçirilebilenlerin neredeyse tamamı Stalin tarafından yok edilmiştir. Hadi bunun sadece komünist partisiyle sınırlı kaldığını düşünelim. Peki ya Kırım Tatarları. Bu halk, II. Dünya Savaşından  sonra, Alman Nazileriyle işbirliği yaptığı iddiasıyla, çoluğuna çocuğuna varıncaya kadar topraklarından sürülmüştür Stalin tarafından. Sürülenlerin topraklarına Rus kolonyalist nüfusunun yerleştirilmesi ise, Almanlarla işbirliğinin bir bahane, asıl amacın Kırım’ı Rus kolonyalist nüfusunun tam kontrolü altına olmak olduğunu açıkça göstermektedir.</p>
<p>Gestapo ile GPU-NKVD arasındaki benzerlikler büyük olmakla birlikte GPU-NKVD “lehine” bazı farkları da tespit etmek gerekir. Jan Valtin’in çok güzel anlattığı gibi (Jan Valtin, <em>Karanlığın Ötesinde</em>, Kibele, 2008), 1933’de henüz iktidara yerleşen Gestapo, kendisinden çok daha tecrübeli olan GPU’yu kendine örnek almakta, onun çalışma yöntemlerini öğrenip benimsemeye çalışmaktadır. Elbette kısa sürede öğrendiğini görüyoruz ama arada yine de bir açıklık kalmıştır. O açıklık şudur: GPU, Gestapo’ya göre daha baskıcı bir aygıttır. Ve Gestapo’ya göre, Sovyet toplumunun kılcal damarlarına kadar çok daha fazlasıyla sızmıştır. Dolayısıyla, 1930’lardaki Sovyetler Birliği ile Almanya’yı karşılaştıracak olursak, GPU’nun Sovyetler Birliği toplumunun içine çok daha fazla sızdığını söyleyebiliriz. Bunun en iyi kanıtı, GPU’nun ağzını tıkadığı ve her anını kontrol ettiği Sovyet toplumundan en ufak bir muhalif ses bile çıkamaz, hiçbir gerçek muhalif örgütlenme ortaya çıkamazken, Alman toplumunda hatırı sayılır bir gizli muhalefetin ve örgütlenmenin varlığıdır. Almanya’daki Yahudi kaçırma şebekelerinin ve bir “Kızıl Orkestranın” varlığı bile yeterlidir.</p>
<p>Ayrıca Gestapo’nun yöntemleri ile GPU’nun yöntemleri arasında yine GPU’nun “lehine” farklar vardır. Örneğin Gestapo büyük ölçüde gerçek muhaliflerin peşinden koştururken, GPU’nun yöntemi, gerçekte olmayan muhalifleri imal etmektir. Bu yüzden, GPU’nun sorgulama yöntemleri daha traji-komiktir. Örneğin, Gestapo, tutukluyu konuşturmak için önüne “inkâr edemeyeceği” kanıtlar koymayı ve böylece onu çözmeyi hedeflerken, GPU, tutukludan “suçunu anlatmasını” istemektedir. Yani Gestapo için önemli olan, tutuklunun, “suçunu” itiraf etmesidir. GPU için önemli olan ise, tutuklunun, suçunu kendi kendine imal etmesidir. Görüleceği gibi, tutuklu açısından Gestapo’ya direnmek bir anlamda daha mümkündür. Daha doğrusu, orada direnmek, bilincinizin ve işkenceye dayanma gücünüzün sağlamlığıyla doğru orantılıdır. GPU’da direnmek ise çok daha güçtür. Dayanma gücünüz daha başından kırılır, çünkü saklayabileceğiniz bir şey yoktur, zaten suçlusunuzdur ve üstelik bu suçu sizin imal etmeniz beklenmektedir. Peki suçunuzu imal etmezseniz ne olur? Suçunuz birkaç misli artar. Kabul etmemek en büyük suçtur. Oysa Gestapo’da, eğer başarabilirseniz, küçük bir ihtimal de olsa suçsuz olduğunuzu kanıtlama olanağınız vardır. Yani kısacası, eğer Gestapo’da işkenceye rağmen susmayı başarabilirseniz belki (yüzde bir de olsa) kendinizi kurtarma şansınız bulunmaktadır. Ama GPU’da ne kadar susarsanız o kadar suçlu olduğunuzu kanıtlamış olursunuz.</p>
<p>Bu durum mahkemelerde de böyledir. Her iki nasyonal sosyalist rejimde de yargı bağımsızlığı diye bir şey olmadığını biliyoruz. Yani mahkemeler rejimin dediğini yapar, onun istediği cezaları yağdırır. Buna rağmen, Alman Nazi rejiminde hâlâ eski burjuva hukukunun bazı kırıntılarının varlığı dikkat çekmektedir. Örneğin Jan Valtin’in anlattığı bir olay vardır. Jan Valtin’e ve diğer denizci arkadaşlarına Gestapo’da işkenceyle ağır bir suç kabul ettirilir. Ancak mahkemeye çıktıklarında arkadaşları Jan Valtin hakkındaki suçlamayı işkence altında verdiklerini ifade ederler. Ayrıca Jan Valtin’in tutuklu olan şefi de, Valtin’in talebi üzerine mahkemeye tanık olarak getirilip dinlenir. Bu kişi, Nazilere tamamen teslim olan biri olduğu halde mahkemede Valtin’in lehine ifade verir ve sözü geçen toplantıda Valtin’in olmadığını söyler. Bunun üzerine, Nazi mahkemesi, arkadaşlarının boynunun baltayla kesilmesine hüküm verirken Valtin’e bu cezayı vermez. Sovyetler Birliği’nde, büyük temizliklerdeki yargılamalarda böyle bir şey hayal bile edilemez. Bir kere, o zamanki Sovyet mahkemelerine sadece suçlarını kabul etmeyi ve itirafta bulunmayı kabul edenler çıkartılıyordu. Yani suçlarını kabul etmeyenler, hatta mahkemede reddetme ihtimali olanlar çıkartılmıyordu. Bu yüzden, Büyük temizliklerde, tutukluların çok küçük bir kısmı mahkemeye çıkartılmış, neredeyse yüzde doksan dokuzu yargılanmadan, GPU’nun veya GPU hapishanelerinin bodrumlarında infaz edilmiştir. Sovyet mahkemelerinde polis ifadesinin reddedilmesi diye bir şey olamazdı. Buna teşebbüs edildiği an mahkeme erteleniyor ve sanık GPU tarafından bir kere daha “seanstan geçirildikten” sonra yeniden duruşmaya getirildiğinde çaresiz suçunu kabul ediyordu. Hele sanığın lehinde tanıklık diye bir şey söz konusu bile değildi.</p>
<p>Keza Alman Nazi hukuk sistemiyle Sovyet nasyonal hukuk sistemi karşılaştırıldığında, Sovyet hukuk sisteminin daha insafsız olduğunu görebiliyoruz. Örneğin, Sovyet hukuk sisteminde suçun şahsiliği ilkesi tamamen ortadan kaldırılmıştı. Yani suçlanan bir kişinin karısı, kocası, çocukları ve akrabaları da otomatikman suçlu görülüyor ve tutuklanıyordu. Öyle ki, tutuklananların çocuklarının da toplama kamplarına gönderilebilmesi için Sovyetler Birliği’nde cezai sorumluluk yaşı 12’ye indirilmişti. Tutuklananların henüz 12 yaşında olmayan çocukları yetimhanelere kapatılıyor ve 12 yaşını doldurdukları anda toplama kampına yollanıyordu. Nazi Almanya’sında böyle bir uygulama yoktu.</p>
<p>Her iki rejimin de tek parti diktatörlüğüne dayandığını belirtmiştik. Tek parti diktatörlüklerinin ayrılmaz bir parçası da iktidardaki tek partinin kaçınılmaz olarak parti içi muhalefeti tanımayan monolitik bir yapıda olmasıdır. Ne var ki, monolitiklik açısından iki partiyi kıyasladığımızda SBKP’nin NAZİ partisinden daha da monolitik olduğunu söyleyebiliriz. Parti içi tasfiyeler açısından baktığımızda, SBKP içindeki tasfiyeler ve idamlar milyonlara varırken, Hitler’in partisindeki tasfiye ve ölümler oldukça geride kalmaktadır. Hitler’in kendi muhalifleri olan SA’lara karşı giriştiği “Uzun Bıçaklar Gecesi” adlı tasfiye harekâtında öldürülenlerin sayısı 150 kadardır.</p>
<p>Sanırım, insanlık en karanlık günlerini, bu iki nasyonal sosyalist rejimin ittifak kurup II. Dünya savaşını başlattığı yıllarda yaşamıştır.</p>
<p>Bütün bunlar, Türkiye’deki bir kısım nasyonal sosyalistin neden aynı zamanda Stalinist olduğunu da çok iyi açıklar.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>25 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F08%2Fiki-tur-nasyonal-sosyalizm%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/08/iki-tur-nasyonal-sosyalizm%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>47</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrim üzerine söyleşi: Fikret Başkaya &#8211; Gün Zileli</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/07/devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/07/devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Dec 2011 06:39:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4271</guid>
		<description><![CDATA[XXI. Yüzyılın İlk On Yılları, Dünya Ölçeğinde Devrimler Dalgasının On Yılları Olacak

FB: Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı inkılap, Batı dillerinde revolution, etimolojik olarak Latince revolvere’den türeme, İtalyancası rivoltare... ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>XXI. Yüzyılın İlk On Yılları, Dünya Ölçeğinde Devrimler Dalgasının On Yılları Olacak</h3>
<p><strong>FB:</strong> Devrim, beklenmedik biçimde ortaya çıkan [zuhûr eden] sosyal/politik radikal dönüşümü ifade ediyor. Bizde eski dildeki karşılığı inkılap, Batı dillerinde revolution, etimolojik olarak Latince revolvere’den türeme, İtalyancası rivoltare&#8230; Aslında modern zamanların bir kavramı. Galiba ilk defa 1450’lerde ortaya çıkıyor. Fakat sosyal politik bir dönüşümü ifade etmek üzere ilk kullanılışı, eğer doğru biliyorsam 1688 “Şanlı İngiliz Devrimi”yle oluyor&#8230; Tabii sosyal-politik alan dışında da oldukça yaygın bir kullanımı söz konusu. İşte “bilimsel devrim”, “sanayi devrimi” vb. Yani var olanın köklü bir değişime uğraması anlamında&#8230; Copernicus 1543‘te yazdığı, gezegenlerin güneşin etrafında döndüğüne dair el kitabına, revolutionibus orbim coelestium başlığını koymuş&#8230; Bizde devrim kelimesi tuhaf bir şekilde çoğul olarak da kullanılıyor. Atatürk devrimleri gibi&#8230; Oysa devrim kelimesinin çoğul olarak kullanılması tam bir sulandırmadır&#8230;</p>
<p>Arap dünyasını saran ve devam eden son isyan dalgasıyla birlikte, “devrim nedir” sorusu açıkça olmasa da gündeme gelmiş gibi görünüyor. Bu konuda tam bir kafa karışıklığı olduğu da mâlûm&#8230; İstersen baştan başlayalım. Sana göre devrim nedir?</p>
<p><strong>GZ: </strong>Kanımca devrim büyük bir toplumsal alt üst oluş, eski toplumsal düzenin yıkılması ve yerine yeni bir toplumsal inşanın başlamasıdır. Bu bakımdan devrimi bir “an” olarak görmek yanıltıcı olabilir. Elbette tarihlerle de saptanan bazı zirve noktalar vardır. Örneğin 1789 Fransız devrimi ya da 1917 Ekim devrimi gibi. Ama bu, yanardağın tepesinden lavların dışarıya büyük bir volkan patlaması olarak çıktığı andır. Evet ama bunun öncesi ve sonrası yok mudur? Mutlaka vardır. Fransız devrimi çok önceden başlamıştı ve 1789’da olup bitmedi, bütün bir XIX. Yüzyıla yayılarak devam etti. Keza Sovyet devrimi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. XIX. Yüzyılda başladı, XX. Yüzyıl boyunca devam etti. Patladığı yerde devam etmesi değil sözünü ettiğim. Ulusal sınırları aşan, dünya çapında sarsıntılarla devam eden bir devrim söz konusudur.</p>
<p>Devrimi bir an gibi algıladık geçmişte. “Devrimden sonra şunu yapacağım” gibi laflar bol bol dolaşırdı aramızda. Oysa devrim bir milat değildir. Öncesi ve sonrasıyla devam eden bir süreçtir o. Bu yüzden “sürekli devrim” kavramını da pek benimsemem. Bu, “kulaklı eşek” demek gibi bir şeydir. Eşek kulaksız olamayacağına göre devrim de zaten sürekli, süregelen bir şeydir. Yani fazladan lafa gerek yoktur.</p>
<p>Bununla birlikte, anarşistler “devrim” sözcüğünü tek başına kullanmak yerine, “toplumsal devrim” kavramını kullanmayı yeğlerler. Bunun nedeni de geçmişte Marksistlerle yaptıkları politik devrim-toplumsal devrim tartışmasıdır. Marks, toplumsal devrim için bir politik devrim aşaması öngörmüş, anarşistler ise politik devrimi reddetmiş, doğrudan toplumsal devrimi savunmuşlardı. Bana da politik devrim aşaması yanlış geliyor. Daha doğrusu, toplumsal devrim için politik iktidarı ele geçirmek, yani yeni bir devlet kurmak oldukça sorunlu. Çünkü devlet kurulur kurulmaz devrimi bitirir. Bütün deneyler bunu gösterdi.<br />
Sanırım politik devrim anlayışıyla devrimi bir an olarak gören anlayış arasında da bir bağlantı var. Yani bir ayaklanma olacak ve politik iktidar ele geçirilecek. Devrim bu. Daha doğrusu devrim bununla başlıyor. Oysa benim düşünceme göre böyle bir an yok. Yani politik iktidarın ele geçirildiği anı hayal etmek yanlış. Hatta bence öyle bir an varsa da bu an devrimi başlatmıyor, bitiriyor.<br />
Örneğin Libya’yı alalım. Orada bir devrim var mıydı, bu tartışılır. Yoksa tamamen manüplasyon muydu, bu da tartışılır. Ben diktatörlük ve baskının olduğu her yerde devrimlerin de kaçınılmaz olduğuna inanırım. Akıbeti bende her ne kadar acıma duygularına yol açtıysa da ne yazık ki Kaddafi de bir diktatördü. Baskıcıydı. Eğer manüplasyon varsa bile bu manüplasyon halkın gerçek özgürlük duygularının harekete geçmesiyle başarıya ulaşabildi. Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakırsak, Libya’da bir ayaklanma oldu. Toplumsal bir alt üst oluş yaşandı. Bir noktada NATO devreyle girdi ve devrim şansını ortadan kaldırdı. Ama NATO devreye girmeseydi de muhalifler kendi güçleriyle iktidarı ele geçirselerdi devrim yine bitmiş olacaktı. Çünkü iktidarı ele geçirdiler ve geçirdikleri andan itibaren artık devleti koruyucu bir güce dönüştüler. Devleti devraldılar ve artık hapishaneler onlar için çalışacak. Kısaca söyleyecek olursak, Libya’da gerçek bir devrimci kalkışma var idiyse de bu, hem NATO, hem de iktidarı ele geçiren muhaliflerce bitirildi.</p>
<p>Ama bu, devrimin tamamen bitirildiği, sona erdiği anlamına gelmiyor elbette. Devrim alttan alta işlemeye devam edecektir. Neden? Çünkü orada sosyal çelişkiler devam ediyor, sömürü devam ediyor, emperyalist-kapitalist sistemin mekanizmalarının yarattığı huzursuzluklar devam ediyor.</p>
<p>Yeniden başa dönecek olursak, devrim bir an olmadığı gibi, bir partinin programıyla belirlenen bir şey de değildir. Bizim sol hareketler bunu böyle algılıyor. “Bir devrim programın var mı” diye soruyorlar birbirlerine. Oysa devrim programlarla olmaz. Hatta tersine, devrim programları da yıkar geçer. 1917 Nisan’ında Lenin, Bolşevik partisinin bütün programlarını devrim karşıtı ilan etti. Program durağan bir şey, devrim ise dinamik. Her an yeni sürprizlere açık. Bu yüzden, kendimizi programlarla zincirlemek yerine hayatın karmaşıklığını kavramaya ve coşkun bir nehir gibi akıp giden bu karmaşıklığı kavramaya çalışmak çok daha devrimci bir tutumdur.</p>
<p>Devrimin üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkisinden doğduğu görüşünün de gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Seninle birlikte yazdığımız Devrimi Yeniden Düşünmek-I (Özgür Üniversite Kitaplığı, 2010) kitabında bunu bir miktar irdelediğimizi sanıyorum. Ama daha da derinleşmek gerekir. Devrim elbette toplumsal çelişkilerin ürünüdür ama onu üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye bağlamak bir tür ilerlemeciliğe de yol açabiliyor. Ya da şuralar şuralar geri ülkeler, oralarda üretici güçler yeterince gelişmediği için devrim olmaz, olsa bile sonuç Rusya’daki gibi başarısızlıktır türü Menşevik bir görüşü de ön plana çıkarabiliyor. Oysa “geri” denen yerler aynı zamanda dünya kapitalizminin sömürüsünün en ağır yaşandığı yerlerdir ve buraları fokur fokur bir devrimci kaynaşma içindedir. Arap halkları da sanıldığı gibi, salt parlamenter bir sistem kurulması için değil, temelde kapitalist sömürünün yarattığı büyük huzursuzluk nedeniyle ayaklanmış bulunuyor. Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da yaşanan, ulusal sınırları aşan, anti-kapitalist bir toplumsal devrimdir.</p>
<p><strong>FB: </strong>Tunus ve Mısır’da peş peşe devrimler parladığında, “sol” çevrelerde şöyle bir değerlendirme yapılıyordu [hâlâ yapılıyor]: Bunun arkasında mâlûm güçler var&#8230; Tabii kimin kastedildiği belli: ABD ve Avrupa bölgeye yeni bir “düzen” vermek istiyor, bu amaçla da halkı sokağa döküyor. Bu tür zırvalar sol dışı çevrelerden, burjuva odaklardan gelse o kadar rahatsız edici olmazdı. Bu  soldan, üstelik ‘radikal’ oldukları sanılanlar tarafından dillendirilince işin şekli değişiyor. Bazıları bunu ABD’nin “Büyük Orta Doğu Projesinin” bir aşaması olarak görürken, bazıları da [belki çoğunluk] bu isyanları yöneten bir örgütün ve önderliğin olmayışını, bu devrimleri küçüksemek için bir gerekçe olarak ileri sürüyorlardı. Hatırlarsın, bunun üzerine Orta Doğu ve Arap Dünyasında Yeni Dönem başlığını taşıyan bir yazı yazmıştım. Bunun kitlelere sadece yukardan bakanların değil, Avrupa-merkezli bakışın da sonucu olduğunu yazmıştım. Aradan geçen zamanda belki Libya’daki emperyalist komplo ve Suriye’deki belirsizliğin de etkisiyle bu anlayışın daha da yaygınlaştığı anlaşılıyor. Öyleyse durumu netleştirmek gerekiyor. Sözünü ettiğim yazıda da ifade ettiğim gibi, devrimden söz etmek üç şeyden söz etmektir: 1. Devrimi her zaman halk yapar; 2. Devrimin ne zaman patlayacağı bilinmez, öngörülemez; ve 3. Hiç bir devrim diğerine benzemez [bu yüzden de devrim ihraç edilir bir şey değildir ]&#8230;</p>
<p>Tabii, Mısır ve Tunus’la diğerlerini ayırmak gerekiyor. Mısır’daki ve Tunus’daki devrimdi ama diğerleri farklıydı. Mısır’da sadece Tahrir Meydanında bir milyonu aşkın  genç, yaşlı, erkek kadın, Müslüman, Hıristiyan, laik, vb. insan toplanmamıştı, nerdeyse tüm Kahire ayağa kalkmıştı ve sadece Kahire de değil, Mısır’ın her yerinde, tüm kentlerinde rejim karşıtı devasa bir kalkışma söz konusuydu. Halkı otakrasiye karşı ayaklandıranlar Batılı güçlerin istihbarat örgütleri, yabancı misyonlar değildi.  Bu devasa halk hareketini bir emperyalist manipülasyonu saymak, devrimin ne olduğundan habersiz  olanların bir uydurmasıdır ama aynı zamanda o halk kitlelerine de büyük bir haksızlıktır. Neden Mısır’daki, Tunus’daki halk hareketlerini küçümsediler? Çünkü, kafalarında bir devrim modeli var ve o modele uymayan hiçbir hareketi muteber saymıyorlar. Tabii devrimi de örgüt yapacaksa ve ortada bir örgüt yoksa, demek ki, ortada bir devrim de yoktur… Biraz tarih bilgisine sahip olan biri bunları söyleyebilir mi? Bu güne kadar bu dünyada hangi devrimi örgüt yapmıştır? Elbette bunu söylemek, örgütün önemini hafife almak demek değildir. Lâkin devrimin mantığı farklıdır ve kendine özgü kurallara göre tezahür ediyor. Tunus’da devrimin hemen öncesinde kim “isyancıları” destekliyordu? Obama mı, Sarkozy mi, Berlusconi mi, Zapatero mu, Cameron mu? Kim? Bırakın isyancıları desteklemeyi, öyle bir şeyi hiçbiri beklemiyordu bile&#8230; Sadece emperyalistler değil, ne Tunus’da Binali, ne de Mısır’da Mubarek yönetimleri öyle bir şey bekliyorlardı&#8230; Neden? Çünkü devrim öngörülebilir bir şey değildir de ondan&#8230; Rusya’da Romanov hanedanının düşmesinden daha üç gün önce [1917] İngiltere’nin Saint- Petersbourg’daki büyük elçisi Londra’ya gönderdiği mesajda: “Bu gün bazı karışıklıklar oldu ama bunlar ciddi şeyler değil” diyordu. Benzer bir durum İran İslam Devrimi öncesi için de geçerliydi. İran’da mitinglerin, gösterilerin en yoğun günlerinde, Şah rejiminin düşmesinden beş ay önce, CIA tarafından Washington’a gönderilen bir raporda: “İranda devrimci bir durum yok, dahası devrim öncesi bir durum bile yok” deniyordu. Dönemin ABD başkanı James Carter de, İran’ın “dünyanın en karmaşık bölgesinde bir istikar adası” olduğunu söylüyordu. [ Bu vesileyle istikrardan kimin neyi anladığı da netleşiyor olmalı…] Ve başta ABD ve İngiltere olmak üzere Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti Şah’a tam destek veriyorlardı&#8230; Devrimi öngöremeyen sadece kurulu düzenin efendileri değildir. Devrimcilerin de devrim anını kestirmesi mümkün değildir. Nitekim Lenin 1917 Ocak ayında: “ Belki de biz eski kuşak, gelecek devrimin kesin savaşını göremeyeceğiz” diyordu&#8230; İnsanlık tarihinin seyrini değiştiren “Büyük Fransız Devrimi”nde de durum farklı değil&#8230;  Bastille’in halk tarafından ele geçirilmesi üzerine kral XVI. Louis: “ Fakat bu bir isyan?” dediğinde, Lincourt Duke’ü’: Hayır efendim, bu bir devrim” karşılığını veriyor&#8230; Devrim modern zamanların bir kavramı ve bu güne kadar gerçekleşen tüm devrimler, öngörülemezlik  kuralını doğrulamıştır.</p>
<p>İşte devrimin bu özelliğinden dolayı tüm devrimler herkesi, bu arada devrimcileri de şaşırtıyor. O kadar ki, istihbarat örgütlerini bile şaşırtıyor. Limonin takma adıyla Bolşevik Partisine sızmayı başaran, Çar’ın gizli polis örgütü Okhrana’nın ajanı şöyle diyordu: “ Patlamaya başlayan haraket, hiç bir partinin hazırlığı olmadan, hiç bir ön tartışma olmadan patladı, önceden hazırlanmış bin plana göre başlamadı. Devrimci çevreler ancak ikinci günün sonunda tepki vermeye başladılar” Eğer önceden bilinseydi devrim olur muydu? Demek ki, öngörülemediği için mümkün oluyor. Yani devrimler her zaman beklenmedik yerde ve zamanda “patlıyor” ve dostu düşmanı şaşırtıyor…</p>
<p><strong>GZ: </strong>Galiba söyleyeceklerin bitmedi ama istersen ben burada araya gireyim. Belirttiğin gibi, devrim öngörülebilen bir şey değil, geçmiş bütün devrimler bunu doğruluyor. Rusya’da 1905 devrimi patlak verdiğinde Lenin kendi partisinin elemanlarını hücrelerinde uyuklamakla eleştirmişti. “Ne yapıyorsunuz o küçük hücrelerinizde, çıkın da sokakta neler oluyor bakın” demişti. Çok da haklıydı. Ama 1917 Şubat devrimini Lenin de dahil, hiçbir önder ve parti tahmin edemedi. Lenin, o günlerde Zürih’te felsefi çalışmalarına gömülmüştü. Troçki Amerika’daydı. Devrim en çok devrimcileri şaşırttı. Bizim sol bunları görmüyor, görmek istemiyor. Neden? Çünkü onlar için devrim, halkın, ezilen insanların ayağa kalkmasından çok, bir örgütün iktidarı ele geçirmesinden ibaret. Yeni TKP’nin yayın organı Sol dergisinde de bu yönde bir yazı yayımlandı. Devrimci parti (kendileri gibi komünist adlı bir partiyi kastediyorlar sanırım) olayları yönlendirmiyorsa, devrimci bir program kitlelere yol göstermiyorsa orada devrimden söz edilemez dediler. Gerçekten komik. “Devrim onay merkezi” gibi çalışıyorlar anlayacağın. Orada biz yokuz, yol gösteremiyoruz, o halde bu devrim değildir demeye getiriyorlar. Emma Goldman’ın, “dans edemediğim bir devrim devrim değildir” sözünü komikleştirerek bunlara uygulayabiliriz: “Benim olmadığım bir devrim devrim değildir.”</p>
<p>Oysa devrime kalkışan kitleler kimseden izin almazlar, onay beklemezler. Dahası, ayağa kalkan kitleler bile o anda nasıl büyük bir devrimi gerçekleştirdiklerinin tam bilincinde olmayabilirler. Bilinç her zaman önde giden bir şey değildir. Hatta toplumsal olaylarda bazen ve hatta çoğunlukla geride kalır ve sonradan oluşur. Bunu söyleyerek bilinç unsurunu küçümsemek istemiyorum elbette. Bir devrimin selameti açısından bilinç çok önemlidir ama “önce bilinç oluşsun, insanlar bir iyice bilinçlensin, ondan sonra devrim olsun” diyemezsiniz. Deseniz bile bunun bir hükmü yoktur. Nasıl ki, “önce depreme bir güzel hazırlanalım, çadırlarımızı kuralım, olacaksa deprem ondan sonra olsun” denemezse, “önce bilinçlenelim, sonra devrim olsun” da denemez.</p>
<p>Kaldı ki, bizatihi devrimin kendisi bilinci hiç beklenmedik şekilde, müthiş bir şekilde yükseltir. O zamana kadar devlete biat eden, “allah devlete zeval vermesin” diye boyun büken insanlar bir anda olup biteni kavramada muazzam bir bilinç sıçraması yaşarlar. Yani önce bilinç, sonra devrim demek yerine, bilinç devrimin değil, devrim bilincin motorudur demek daha doğrudur.</p>
<p>Nitekim Mısır’daki gelişmeler de bunu gösteriyor. Milyonlarca insan çürümüş Mübarek rejimine karşı ayaklandı ve sonunda onu devirdi. O zaman, Sovyet devrimiyle bir analoji yaparak, Şimdi Sıra Kadetlerin Devrilmesinde başlıklı kısa bir yazı yazmıştım. Anlatmak istediğim şuydu: Mübarek devrildi ve ordu idareyi ele aldı, kısa zamanda serbest seçimlere gideceğine söz verdi. Ordu yönetimi, 1917 Şubat’ından sonra Rusya’da kurulan I. Geçici Hükümete benzetilebilir. Ordu’nun bir süreç içinde, Rusya’daki Kadetlere benzeteceğimiz Müslüman Kardeşlerle birlikte yeni bir baskı ve sömürü düzeni kuracağı besbelliydi. İlk aşamada ayaklanan kitleler tatmin olmuş ve sevinmişlerdi ama orduya ve düzen partilerinin manüplasyonlarına karşı giderek bir tepki içine girecekleri de kesindi. Nitekim, Kasım ayı gelince, Tahrir Meydanı orduya, orduyla işbirliği yapan Müslüman Kardeşlere ve devrimi durdurmak isteyen diğer burjuva unsurlara karşı çıkan ezilen insanlarla yeniden dolmaya başladı. Bu, devrimin ikinci aşamasıdır. İnsanlar süreç içinde sorunun Mübarek’in devrilmesiyle hallolmayacağını çok iyi kavradılar. Devam eden devrim onları eğitti, bilinçlendirdi. Yani yukarda dediğim gibi, bilinç arkadan yetişti. Bir devrimci parti ya da örgüt istediği kadar böyle şeyleri öngörmüş olsaydı (ki pek yok böyle bir örgüt), bu öngörünün kitlelerin bilincinin yükselmesindeki payı çok az olacaktı. İnsanların bilinci kendi deneyimlerinden öğrenerek adım adım gelişir. Yoksa dışlarındaki bir gücün onlara akıl vermesiyle değil.</p>
<p>Şimdi Mısır’da saflar son derece netleşmiş durumda. Bir tarafta devrimi durdurmak isteyen ordu, burjuvazi ve Müslüman kardeşler var. Diğer tarafta da, Mısır’daki kapitalist sömürüden muzdarip kitleler. O kitleler, bilinç olarak elbette hâlâ anti-kapitalist bir noktada değil. Ama engellerle karşılaşa karşılaşa ve o engelleri devire devire giderek bu bilinci de edinecekler. Sonunda meselenin salt bir rejim meselesi olmayıp, bir sistem meselesi olduğunu görecekler. Yeter ki, Libya’da olduğu gibi devrim yolundan saptırılmasın. Yeter ki, “kitlelerin adına” hareket eden bir “öncü”, devrim adı vererek (bugün pek öyle bir durum gözükmüyor) iktidara el koymasın. Kitle seli ve devrim kendi yolunu bulacaktır.</p>
<p>Bu arada, bugünkü devrimi bir dünya devrimi olarak da kavramak gerektiğini düşünüyorum. Devrim dalgası, diyebilirim ki, 200 yıldır ilk kez bu kadar yaygınlık kazanmış bulunuyor. Devrimin fay hattı, İrlanda ve İngiltere’den başlıyor, oradan Fransa, İspanya, İtalya, Arnavutluk ve Yunanistan’a iniyor. Bu hattın karşısında, Kuzey Afrika’da bir paralel hat daha var. Tunus, Libya, Mısır. Ve Mısır üzerinden, Yemen’den geçerek Ortadoğu’ya ulaşıp Bahreyn’e, Suriye’ye ve İran’a varıyor. Bir başka fay hattı Amerika kıtasındadır. Wall Street’i ele geçir eylemi şimdilik durulmuş gözüküyor ama Birleşik Devletler büyük patlamalara gebe. Çünkü kapitalizmin içinden çıkması imkânsız bir kriz dünyayı sarsıyor. Artık işsizlikle ve ayrıcalıklarını kaybetmekle yüz yüze bulunan orta sınıflar da ayağa kalkmaktadır. Şili’de öğrenciler ayaktadır. Latin Amerika ülkeleri de kaynayan kazandır. Öte yandan, ÇHC denen devlet bir dinamitin üstünde oturmaktadır. Bu ülke çok uzak olmayan bir zamanda muazzam bir ayaklanmayla sarsılacaktır. Ucuz emek sömürüsünün had safhaya vardığı bu kapitalist ülkedeki komünist partisi diktatörlüğünü milyonların sırtlarında daha fazla taşıyacağını sanmıyorum.</p>
<p>İşte böyle baktığımızda, Büyük Ortadoğu Projesi falan denen şeylerin hiçbir hükmü kalmaz. Kitleler ne projeleri ne de programları takarlar. Gerçekten devrim isteyenler, paranoyaları ve muhafazakârdan da muhafazakâr önyargılarını bırakıp bu dünya devrimi dalgasına omuz vermeli, halk kitlelerinin özlemleri yönünde ilerleyecek anti-kapitalist bir dünya devrimini körüklemelidirler. Yani Enternasyonal’de dendiği gibi: “Devrim ateşini körükle…” Ancak bunu yaptıkları zaman gerçekten “devrimci” sıfatını hak edeceklerdir.</p>
<p><strong>FB:</strong> Bir kaç gün oluyor, bir televizyon kanalında “konunun uzmanları” Orta Doğu”yu tartışıyorlardı. İşte ABD ne yapmak istiyor, AB ne istiyor, Türkiye ne istiyor, İran ne istiyor… lâkin hiç biri orada yaşayan insanlar ne istiyor sorusunu sormuyorlardı. Aksi halde ne o programa izin verilir, ne de “konunun uzmanları” oraya çağrılırdı… Devrim, ezilen ve sömürülen sınıfların “ artık senin beni olmamı istediğin gibi olmak istemiyorum, kendi istediğim gibi olmak istiyorum, kendim olmak istiyorum” dedikleri anda patlıyor, spontane bir şekilde kitlelerin “korku duvarını” aştıkları zamanda ortaya çıkıyor. Tabii devrimin genişliği, yaygınlığı ve derinliğiyle, karşıdevrim arasında da bir ilişki var. Eğer devrimin kapsayıcılığı önemliyse, karşı devrimin etkili olması da zorlaşıyor. Senin de söylediğin gibi, dünya ölçeğinde bir devrim dalgasının, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk on yıllarına damgasını vuracağını söyleyebiliriz. Artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, olması mümkün değil… Tabii devrimin gündemde olması demek, karşıdevrimin de gündemde olması demektir, dolayısıyla zaferin kesinliği diye bir şey söz konusu değil… Zira, sistem giderek duvara toslamakta, “büyük insanlığa” teklif edebileceği artık bir şeyi yok, dolayısıyla oyalama, aldatma, kandırma yeteneği de kaçınılmaz olarak hızla aşınmakta. Meşruluk temeli çökmekte… Çürüyen ve çürüten, “bunak kapitalizmin” artık insanlığa teklif edeceği bir şey yok ama sürece acilen müdahale edilmesi, aracın direksiyonunun vakitlice değiştirilmesi gerektiği bir zamanda olduğumuzun da bilincinde olmak gerekiyor. Zira, insânî ve sosyal kötülüklere ekolojik yıkım, felâketler birikimi de eşlik ediyor.</p>
<p>Devrimle ilgili olarak iki hususa açıklık getirmek gerekiyor: Örgüt sorunu ve entelektüelin işlevi. Bir kere örgüt ve örgütlülük vazgeçilmez, lâkin benim “örgüt paradoksu” dediğim bir şey var. Tarihsel deneyler gösteriyor ki, bir amaç, bir ideal için kurulan örgüt, belirli bir eşik aşıldığında başlangıçtaki amaca, varlık nedenine yabancılaşıyor, bürokratlaşıyor, yozlaşıyor. Bunu, savunma amaçlı örgütlenmelerde de [sendikalar] veya sistemi aşmayı amaçlayan örgütlerde de [sol, sosyalist, komünist partiler] görmek mümkün. Burada bunun nedenleri üzerinde durmamız uygun değil ama sonuç itibariyle paradoksal bir durumun varlığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dolayısıyla genel olarak devrimden söz edildiğinde, bu paradoksu sorun etmek büyük önem taşıyor. Velhasıl, bu durumun aşılması yönünde teorik tartışmalar yapmak ve bürokratlaşmanın, yozlaşmanın bertaraf edilmesi için ne tür önlemler, yenilikler gerektiği üzerinde kafa yormak önemli. Olabildiğince vertikal [dikey-hiyerarşik] olmayan örgütsel işleyiş ilkeleri keşfetmek önemli… Bu da demokrasi tanımını gözden geçirmeyi gerektiriyor. Geride kalan dönemin örgüt modelleriyle sınıfsız toplum yolunda ilerlemek mümkün değil. Bu konuda ciddi bir teorik sorgulama gerektiğini söyleyebiliriz. Zira, bizzat örgütler var olanı aşmanın engeli haline geliyorlar. Kendileri birer iktidar odağı, odakçığı haline geliyorlar, dolayısıyla retorikle realite arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor.</p>
<p>İkincisi, devrim süreçlerinde entelektüel işleve yüklenen anlam ne olmalıdır sorusu. Bir kere şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki, gerçek entelektüelden yoksun hiç bir toplumsal hareketin başarı şansı yoktur. Çünkü, ideali, ütopyayı, perspektifi inşa eden entelektüellerdir. Tabii orada söz konusu olan, Gramsci anlamında, ezilen halkların, sömürülen sınıfların “organik entelektüelleridir”. Entelektüel, devrim öncesinde, devrim anında ve devrim sonrasında önemli bir işlev üstlenebilir. Yeni, orjinal ve devrimci fikirlerin derece derece halk kitleleri tarafından içselleştirilmesi, “fikirlerin maddi birer güç haline gelmesi” büyük öneme sahiptir. Tabii bu, “dışardan bilinç götürme” anlamında değil. Karşıt bilincin kitleler tarafından içselleştirilmesi şeklinde. Kendisi de ezilen-sömürülen sınıfın tarafında olan entelektüel, mevcut sistemin teşhir edilmesinde, onu aşmanın olanakları üzerinde, muhtemel bir toplum düzeninin nasıl olması gerektiği konusunda bilinç sıçramasına katkıda bulunabilir. Sol örgütler entelektüel işlevi küçümsüyorlar, çünkü entelektüelin, ayıplarını açığa çıkarma istidadı ve yeteneğinden çekiniyorlar… Yıllar evvel Özgür Üniversite’de dersleri izleyen bir genç vardı. Bu genç aynı zamanda bir sol partinin de üyesiydi. Örgüt yönetimi onun Özgür Üniversite’ye devam ettiğini öğrendiğinde, uyarıyor: “ Bir daha oraya gitme, biz sana gerekli olanı öğretiriz” diyorlar… Örgüt bir kere dünyanın gerçekliğinin tapusunu cebine koymuşsa,… düşünmeye, şüphe etmeye, araştırmaya ne gerek var… Bunları söylerken entelektüeli ve onun misyonunu yücelttiğim gibi bir anlam çıkarmak asla doğru olmaz. Zira bu dünyada yüceltilmeyi hak eden hiç bir şey yoktur, olmamalıdır ve buna entelektüel de dahildir. Aksi halde hem entelektüeli ve onun misyonunu yüceltmek hem de komünist toplum perspektifinden, sınıfsız toplumdan söz etmek büyük bir çelişki olurdu…</p>
<p><strong>GZ: </strong>Tamamen katılıyorum. Yüceltmemek ve kitlelerden üst bir mevkiye koymamak koşuluyla entelektüellerin rolü çok önemli. Sol bu noktada da çelişkili ve sarkacın her iki ucu açısından da hatalı bir yönelim içinde. Bir yandan, belirtiğin nedenlerle entelektüelleri tehlikeli görüyorlar ve onları örgütlerinin rakibiymiş gibi algılıyorlar. Bir de tabii, Stalinist dönemin, entelektüelleri horlayan ve baskı altına alan geleneğini devam ettirmeleri söz konusu. Ama diğer yandan, örgütlerinin dışındaki popüler entelektüellere, yani şu senin sözünü ettiğin, “konunun uzmanları”na karşı da tiksindirici ölçüde bir hayranlıkları, hatta onların karşısında bir aşağılık duyguları söz konusu. Bu tür sistem içi entelektüellerin sempatisini kazanmak için binbir takla atıyorlar. Aslında Stalin döneminde de böyleydi. Bir yandan Sovyetler Birliği’nin içinde entelektüelleri baskı altına alır ve en kalitelilerini yok ederken, bir yandan da, örneğin Avrupa kamuoyunda tanınmış entelektüellere Sovyetler Birliği övgüsü yaptırabilmek için yapmadıkları şaklabanlık kalmazdı.</p>
<p>Bence bugün devrimin sağlıklı bir mecrada ilerlemesinin ilk koşulu, solda ve genel olarak değişimin başını çekecek radikal-devrimci kesimlerde muazzam bir entelektüel devrimdir. Eski kabuğun kırılıp atılması için bu şart. Eski hurafeler, efsaneler, putlar, teorik uydurmalar, önyargılar, inkârcılıklar gümbür gümbür yıkılmalıdır. Yani bir zamanlar Nazım Hikmet’in bir başka bağlamda açtığı “Putları yıkma” kampanyası gibi bir şey gerekli. Her şey sorgulanmalı, her şey. Gün ışığı görmemiş hiçbir karanlık nokta bırakılmamalı. Her şey tartışılmalı. Eski paradigma altüst edilmeli. Bunun yerine konacak yeni paradigmanın da her yanı yeniden ve yeniden gözden geçirilmeli. Bütün bunlar sonsuz bir özgürlük ortamı içinde ama birbirinin gözünü çıkartmadan tartışılmalı. Özellikle de senin belirttiğin örgüt konusu. Örgüt gerekli ama daha baştan ne olduğu, nereye varacağı belli olan bürokratik örgütlerle bu işin olamayacağı artık açık seçik ortaya çıkmış bulunuyor. O halde tartışma konularından biri de “nasıl bir örgüt?” olmalıdır. Monolitik, baskıcı, merkez komitesinin ağzına bakan örgütlenmelerle bu iş olmaz ve zaten insanlar tekrar tekrar bozuk bir aleti denemezler. Bir alet çalışmıyorsa çalışmıyordur. Bir denersin, iki denersin, hadi emin olmak için üçüncü kez de denersin diyelim ama çalışmadığını görünce onu bir kenara atar ve yeni bir alet ararsın kendine. Örgüt de eğer bir fetiş aracı değilse, devrim için bir araçsa, yararlılığı, işlevselliği açısından ele alınmalı ve yeniden oluşturulmalıdır.</p>
<p>Lenin’in Yaklaşan Felaket diye bir broşürü vardı.</p>
<p>Biz de bugün Yaklaşan Devrim demeli miyiz? Bence demeliyiz. Ama gerçekten yaklaşıyorsa onu karşılamaya hazır olmak bir zorunluluktur. Tabii bu sözlerimden devrimi bir “an” olarak algıladığım sonucu çıkarılmamalıdır. Bu sadece bir metafordu. “Yaklaşan devrimin” içindeyiz zaten. Bizi, bütün bunları bugün daha da ısrarlı konuşmaya sevk eden de bu değil mi zaten?</p>
<p><strong>FB:</strong> O halde bu söyleşiye: “XXI. Yüzyılın ilk on yılları, dünya ölçeğinde devrimler dalgasının on yılları olacak” başlığını koyabiliriz…</p>
<p>5 Aralık 2011
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F07%2Fdevrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/07/devrim-uzerine-soylesi-xxi-yuzyilin-ilk-on-yillari-dunya-olceginde-devrimler-dalgasinin-on-yillari-olacak-fikret-baskaya-gun-zileli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>20</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Öfke Sadece Kendini Yıkar (Ceren Cevahir Gündoğan)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/05/ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/05/ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Dec 2011 19:10:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ceren Cevahir Gündoğan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4256</guid>
		<description><![CDATA[Her birimizin içinde uyuyan duyguları uyandırmakta üstüne olmayan yazılı-görsel medyanın, nereye/niye hizmet ettiğini bilmediğimiz ellerinin bu kadar kolay bir şekilde üstümüzde olması can sıkıcı… Örnek mi? ”Norveçli Katil Anders Breivik Cezaevinden Yırtacak” (Milliyet, 30 Kasım 2011) ”Oslo katliamcısı deli raporuyla kurtarılıyor” (Zaman, 30 Kasım 2011) 22 Temmuz’da Oslo’daki Sosyal Demokrat Parti kampına saldırı yapan aşırı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>
Her birimizin içinde uyuyan duyguları uyandırmakta üstüne olmayan yazılı-görsel medyanın, nereye/niye hizmet ettiğini bilmediğimiz ellerinin bu kadar kolay bir şekilde üstümüzde olması can sıkıcı… Örnek mi?</p>
<p>”Norveçli Katil Anders Breivik Cezaevinden Yırtacak” (Milliyet, 30 Kasım 2011)</p>
<p>”Oslo katliamcısı deli raporuyla kurtarılıyor” (Zaman, 30 Kasım 2011)</p>
<p>22 Temmuz’da Oslo’daki Sosyal Demokrat Parti kampına saldırı yapan aşırı sağcı Anders Behring Breivik hakkındaki akıl sağlığı raporu, 30 Kasım 2011 tarihinde Türkiye medyasında yukarıdaki manşetlerle duyuruldu.</p>
<p>Norveç hukukuna göre, akıl sağlığı yerinde olmayan kimseler, cezai sorumlulukları olmadığından hapishaneye konmak yerine, psikiyatri kliniklerinde gözetim altında tutulur ve tedavi edilmeye çalışılırlarmış. Korkunç bir saldırı yaşamış toplumun, failin karşısındaki bu serinkanlı ve objektif tutumunun karşılığı, Türkiye’de yukarıda alıntıladığım manşetler oluyor… ”Deli, Yırtacak” kelimelerine özel bir dikkat gerekiyor!</p>
<p>Türkiye’de failleri belli olduğu halde zaman aşımından vesaire sebepten açılamayan/sonlandırılamayan davalar var. Sivas Katliamı faillerinden dokuzu halen firari.</p>
<p>Türkiye’de medya aracılığıyla kitlelere verilen intikam afyonunun bu türden, “benden olmayana ölüm” katliamlarında patladığını biliyorum. Her ne kadar verdiğim örnek, yazı konusu olaydan önce de olsa, böyle bu.</p>
<p>İdam, ayrımsız olarak reddettiğim bir “ceza”. Hiçbir şey, yaşamını kaybeden insanları geri getirmeyecek. Korkunç bir katliamı gerçekleştiren birini öldürmek de öyle. Ona kin gütmekse, çoktan ona benzemeye başlandığının göstergesidir.</p>
<p>Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde (çev: Gün Zileli, Kibele Yayınları, 2009) adlı kitabında II. Dünya Savaşı öncesindeki Kopenhag şehrinin görünüşünü anlatır. Bu şehirde, Sovyetler Birliği’nin denetimindeki Komintern’in elemanları hummalı bir gizli faaliyet içindedir. Komintern, bir mühendislik bürosu görünümü altında çalışmaktadır. Kuryelerin biri gidip biri gelmektedir. Komintern’in rakibi olan Nazilerin gizli polis örgütü Gestapo da boş durmamakta, Komintern’in kuyusunu kazmak için elinden geleni yapmaktadır. Danimarka rejiminin demokratik yapısı içinde rahatça at oynatan bu iki örgüt bir yandan birbirlerinin gözünü oymaya çalışırken, bir yandan da Danimarka rejimini yıkmanın yollarını aramaktadırlar. Bütün bunlar olup biterken Kopenhag’ın insanları ışıltılı kentlerinin cafelerini doldurup rahat ve eğlenceli bir ortamda neşeli ve kaygısız bir hayatı sürdürmektedirler. Oysa yakında savaş çıkacak ve Danimarka, diğer Avrupa ülkeleri gibi Naziler tarafından işgal edilecektir. Dünya bir felaketin eşiğindedir.</p>
<p>Bugün geriye dönüp baktığımızda ne görüyoruz? Komintern de, onun arkasındaki Sovyetler Birliği devleti de, Naziler de, Gestapo da yok olup gitmiştir. Ama Kopenhag’ın o neşeli insanları ışıl ışıl kentlerinde cafeleri doldurmaya devam ediyorlar. O günkü Danimarka rejimi de, bütün kusur ve aksaklıklarına rağmen devam ediyor.</p>
<p>İntikam saçan manşetler: Öfke sadece kendini yıkar…</p>
<p>biletsiz.com<br />
5 Aralık 2011
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F05%2Fceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/05/ceren-cevahir-gundogan-ofke-sadece-kendini-yikar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet Yasaları Uygulamada!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/03/cumhuriyet-yasalari-uygulamada/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cumhuriyet-yasalari-uygulamada</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/03/cumhuriyet-yasalari-uygulamada/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2011 12:35:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4238</guid>
		<description><![CDATA[28 Şubat sürecinde İşçi Partisi’nin (İP) sık sık tekrarladığı bir slogan vardı: “Cumhuriyet yasaları uygulansın”. Şu tarihin cilvesine bakın ki, bugün cumhuriyet yasaları AKP tarafından uygulanmaktadır. Hem de bu yasaların uygulanmasını isteyenlere ve eskiden olduğu gibi, bugün de Kürtlere karşı. Gerçi bugün, Şeyh Sait’leri, İskilipli Atıf  Hoca’ları, Seyit Rıza’ları ipe yollayan İstiklal Mahkemeleri, Kılıç Ali [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>28 Şubat sürecinde İşçi Partisi’nin (İP) sık sık tekrarladığı bir slogan vardı: “Cumhuriyet yasaları uygulansın”. Şu tarihin cilvesine bakın ki, bugün cumhuriyet yasaları AKP tarafından uygulanmaktadır. Hem de bu yasaların uygulanmasını isteyenlere ve eskiden olduğu gibi, bugün de Kürtlere karşı. Gerçi bugün, Şeyh Sait’leri, İskilipli Atıf  Hoca’ları, Seyit Rıza’ları ipe yollayan İstiklal Mahkemeleri, Kılıç Ali gibi cellatlar ve Avrupa standartlarının zoruyla ölüm cezaları yok ama, aynı yasaları bugünün koşullarında uygulayan, tutukluluğu ceza haline getiren Özel Yetkili Mahkemeler var. Ha Kılıç Ali, ha Ali Kılıç. Kılıç adaletsiz cezanın değişmez sembolüdür.</p>
<p>Adaletsizlik insan vicdanını yaralar. Örneğin, Kılıç ali adlı celladın, İskilipli Atıf Hocayı, kıyafet kanununa karşı çıktığı için önce üç ay cezaya çarptırıp, sonra da, herhalde yüksek makamlardan gelen bir emirle ipe göndermesi ve şahitlerin, adamcağız asıldıktan sonra dinlenmesi garabetini yeni öğrendim. Bu uygulamayı İslamcı kesim dile getirdi de öğrenmiş olduk. Belki yıllardır dile getiriyorlardı da seslerini duyuramıyorlardı. Çok genç yaşlarımda, hiçbir şey bilmeden Atatürk devrini kutsamış olmaktan utanç duyuyorum.</p>
<p>Adaletsizliğin insan vicdanını yaraladığı doğru olmakla birlikte, siyasi mücadelenin ne yazık ki vicdan kaldırmadığını da zaman içinde öğrendim. Zaman değişir, zalimler mazlum, mazlumlar zalim haline gelir ve bir zamanların mazlumları aynı vicdansızlıkla cumhuriyet yasalarını bu sefer kendi siyasi rakiplerine karşı uygularlar. Hayat en büyük eğitici. Bunu da son dört yılda olup bitenler öğretti bana.</p>
<p>Şimdi ılımlı İslamcılar cumhuriyeti ve dolayısıyla yasalarını ele geçirmiş bulunuyorlar ve geçmişte kendilerine baskı uygulamış rakiplerini aynı yasalarla bir güzel eziyorlar.</p>
<p>“Savcılar, Troçkist-Buharinist-Terörist Ergenekon Örgütü Hakkında Kesin Delillere Sahip” yazımda belirttiğim gibi, önce “Ergenekon” adlı hayali bir örgüt yarattılar ve kendilerine karşı muhalefet eden herkesi bu örgütün içine doldurmaya başladılar.</p>
<p>Alalım Doğu Perinçek’i. Yirmi yıl boyunca aynı örgütte mücadele ettik. Bu yirmi yılın yaklaşık on yılında bir örgüt içi muhaliftim. Kendisiyle çok sert tartışmalarım da oldu. Perinçek’in Stalinist ve Nasyonal Sosyalist fikirlerini en çok eleştiren biriyim ve partisinin 1990’ların ortalarından itibaren nasyonal sosyalist bir çizgi izlemeye başladığını 1998 yılında <em>Birikim</em> dergisine yolladığım, yayımlanmamış bir yazıda ilk açıklayan benim. Doğu Perinçek’in askeri darbe taraftarı olduğu da bilinmektedir ve zaten kendisi de bunu çeşitli biçimlerde açıklamıştır.</p>
<p>Bununla birlikte, Doğu Perinçek’in “Ergenekon” türü bir silahlı çete örgütlenmesine giriştiğine hiç kimse inandıramaz beni. Perinçek, her ne kadar, hep birlikte bir toplumsal devrimi savunduğumuz dönemde bir silahlı halk devriminin taraftarı olmuşsa da, bu örgüt içinde, silahlı maceralara karşı en uyanık kişilerden biriydi. Daha sonraki dönemde, partiyi legalizme sürükleyen ve halk devrimine değil, egemen kesimlerden birine güvenerek iktidara gelmenin yollarını arayıp devrimcilikten uzaklaşan da odur. Kısacası, ister devrimi savunduğu dönemde olsun, ister daha sonraki legalist ve işbirlikçi döneminde olsun, hiçbir zaman fiili silahlı kalkışmalara ve örgütlenmelere girişmemiş, bundan uzak durmuştur. Perinçek’in askeri darbe yanlısı olması, silahlı bir örgütlenmeye bilfiil girişeceği anlamına gelmez. Ve zaten bugüne kadar bu yönde herhangi bir delil de bulunamamıştır.</p>
<p>Bir noktayı daha belirteyim. Solda, sol içi şiddet, hatta örgüt içi şiddet yönünde güçlü eğilimler olmasına rağmen, ne benim içinde olduğum yirmi yıl içinde, ne de daha sonra, Doğu Perinçek’in tek bir örgüt içi cinayeti söz konusudur. <em>Havariler</em>’de sözünü ettiğim iki kuşkulu olay vardır ki, bunlarda da en ufak bir delil ortaya çıkmamıştır. Biri, yazdığı bir şiirden dolayı hakkında aranma kararı olan ve o zamanki TİKP’nin temin ettiği bir evde saklanan şair Gazi Bozarslan’ın ölümü olayıdır. Gani Bozarslan’ın cesedi Üsküdar açıklarında, denizde bulunmuştur. Babası Mehmet Emin Bozarslan, oğlunun örgüt tarafından öldürülmüş olabileceğini ima eden açıklamalar yapmıştır ama bu konuda hiçbir somut kanıt ileri sürülememiş ve olayın intihar olduğu sonucuna varılmıştır. Diğer olay, Almanya’dan parti tarafından getirtilen ve partinin illegal kesiminde görevlendirilen Mustafa Tutkun’un kaybolması olayıdır. Mustafa Tutkun o günden bugüne kayıptır, kendisinden en ufak bir haber alınamamıştır. Mustafa Tutkun’un örgüt tarafından ortadan kaldırılmış olabileceğine dair bir kuşku olsa bile, bunu kanıtlayacak hiçbir delil yoktur ortada.</p>
<p>Bu iki olay bir yana, Doğu Perinçek’in başkanlığını yaptığı örgütün hiçbir zaman böyle bir yönelimi olmamıştır. Tüm Stalinist ve nasyonal sosyalist yönelimlerine rağmen. Bu da net bir şekilde saptanmalıdır.</p>
<p>Doğu Perinçek dört yıldır tutuklu. Peki nedir onun “Ergenekon” adlı bir silahlı komplo örgütü kurduğuna ilişkin deliller? İddianameyi çok ayrıntılı incelemedim ama Doğu Perinçek’in ideolojik yönelimlerinin dışında pek bir şey yok ortada.</p>
<p>Veli Küçük’le ortaklığı mı? Evet, Susurluk faili meçhulcülerinden biri olan Veli Küçük’le Doğu Perinçek’in, Kıbrıs’a bakışta, Ermeni katliamının gerçekliğini inkâr etmede aşırı reaksiyoner ortak bir tutumu paylaştıkları bir gerçek. Ama bu sadece ideolojik bir yakınlıktır ve elbette Doğu Perinçek’in bu yönelimi dolayısıyla esaslı bir şekilde eleştirilmesi gerekmektedir. Buna rağmen, ideolojik yakınlık içinde olan bu iki şahsın bir masanın başına oturup silahlı bir örgüt kurmaya karar verdiklerine ilişkin hiçbir somut veri yok ortada.</p>
<p>Bu, savcıların eski yöntemidir. Bu tür davalarda ben de yargılandım 12 Mart döneminde. Savcı Baki Tuğ, öğretmenlerin kendi aralarındaki romantik-devrimci mektuplaşmalarından bir örgüt imal etmeyi becermişti. “Örgütümün” yöneticilerinden Fakir Baykurt’la, Oya Baydar’la vb. hayatımda ilk kez duruşmalarda yüz yüze gelmiştim. Yani anlayacağınız, “örgütümüz”ün kurucusu bizzat Baki Tuğ’du. Beni de iki öğretmenin mektuplaşmasında adım geçtiği için katmıştı örgüte. Bugünkü “Ergenekon” da aynı şekilde savcıların ve polisin yaratımıdır.</p>
<p>Yalçın Küçük’ün de üzerinde biraz durmak istiyorum. Yalçın Küçük’ün dışardayken katıldığı bir televizyon programını izledim. Küçük’ün bu tür programlarını mizah ihtiyacımı gidermek için izliyordum o zamanlar. Beni çok güldürüyordu. Çok da sevimliydi üstelik. Mehmet Ali Birand ve Rıdvan Akar’ın sorular sorduğu bu programda Yalçın Küçük, açık açık, “Biz Türk sosyalistleri orducuyuzdur” dedi. Şimdi, bu fikre ne kadar karşı olursam olayım, bir kere bu fikri netliği ve dürüstlüğü sadece saygıyla karşılamak düşer bana. Yalçın Küçük’le oturur saatlerce tartışırım ama onu bu fikrinden dolayı suçlamak ve yargılanmasını istemek aklımın köşesinden geçmez. Daha açıkçasını söyleyeyim. Fikri planda darbe savunucusu olmak suç değildir. Ceza kanununda da darbe savunuculuğu yapılamaz diye bir suç yoktur, bildiğim kadarıyla. Olsa bile bu sadece yasanın kusurudur. Nasıl ki, bir insan birisini öldüreceğini söylediği için katil sayılamazsa, birisi de darbe yapılması gerekir dediği için darbe yapmış sayılamaz.</p>
<p>Keza Mustafa Balbay için de aynı şey söz konusu. Balbay darbe günlükleri tutmuş, emekli generallerle darbe planları yapmış. Bunu ne kadar yapmış bilmiyorum ama bu kadarıyla bu da suç değildir. Yani cinayet planı yapan bir insana karşı alınacak tek tedbir, cinayetin hedefi olan insanı korumak ve cinayet işleyeceğini söyleyen insanı kontrol altında tutmaktır, üstünde silah falan taşıyorsa o silahlardan arındırmaktır. Ama cinayeti işlemeye fiilen kalkışmadığı sürece bundan başka bir şey yapamazsınız. Medyamız ve bilumum intikamcımız, Norveç hukukunun, Norveç’te yetmiş genci öldüren Anders Behring Breivik’in psikolojik olarak cezai yargılamadan masun olabileceği yönündeki yönelimine veryansın edeceğine, bu insani ve hukuki yaklaşımdan bir şeyler öğrenseler iyi ederler.</p>
<p>Esas Susurlukçular, Mehmet Ağar’lar, Mehmet Eymür’ler, Korkut Eken’ler, Tansu Çiller’ler dışarda normal hayatlarını sürdürürken bu insanların hapislerde süründürülmesi gerçekten büyük bir hukuksuzluktur.</p>
<p>Bugünün sloganı, “cumhuriyet yasaları uygulansın” değil, “insan haklarına uygun hukuk uygulansın” olmalıdır.</p>
<p>İşte o zaman Kılıç Ali’lerin korkunç hayaleti, Taksim Meydanı’nda yıllar yılı kıçımıza batar gibi yükselen (ve neyse ki bir hayır sahibi tarafından kaldırılan) süngü  silinir gider, yerine adaletin terazisi gelir.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>3 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F03%2Fcumhuriyet-yasalari-uygulamada%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/03/cumhuriyet-yasalari-uygulamada/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>97</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arabın İntikamı: Beş Perdelik Facia (Yavuz Alogan)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/02/yavuz-alogan-arabin-intikami-bes-perdelik-facia/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yavuz-alogan-arabin-intikami-bes-perdelik-facia</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/02/yavuz-alogan-arabin-intikami-bes-perdelik-facia/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Dec 2011 06:40:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Alogan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4183</guid>
		<description><![CDATA[l Yavuz Alogan Hegemonya  gayet netameli bir konudur.  Çeşitleri vardır:  ideolojik hegemonya, siyasi hegemonya, askeri hegemonya, kültürel hegemonya diye uzar gider.  Bu hegemonyaların  hepsini aynı anda gerçekleştirecek derecede hegemon bir şahsiyete  dünya tarihinde pek  rastlanmamıştır.  Gramsci, bu hegemonya işiyle çok uğraşmıştır. Hegemonyanın  kurulması için, önce belirli bir sınıfın ya da ideolojik zümrenin temsilciliğine soyunan  bir  [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.time.com/time/magazine/asia/0,9263,501111128,00.html">l</a></p>
<p>Yavuz Alogan</p>
<p>Hegemonya  gayet netameli bir konudur.  Çeşitleri vardır:  ideolojik hegemonya, siyasi hegemonya, askeri hegemonya, kültürel hegemonya diye uzar gider.  Bu hegemonyaların  hepsini aynı anda gerçekleştirecek derecede hegemon bir şahsiyete  dünya tarihinde pek  rastlanmamıştır.  Gramsci, bu hegemonya işiyle çok uğraşmıştır. Hegemonyanın  kurulması için, önce belirli bir sınıfın ya da ideolojik zümrenin temsilciliğine soyunan  bir  hegemon  ortaya çıkar.  Sonra bu hegemona, diğer sınıfların ve toplumsal katmanların  iktisadi ve ideolojik nedenlerden ötürü boyun eğmesi gerekir. Bu da yetmez, hegemonun bu boyun eğme halinden  yararlanarak gücüne güç katması,  kendi çevresinden başlayarak bütün bir yönetici tabakayı ve hâkim sınıf unsurlarını yukarıdan aşağıya doğru  bir piramit gibi örgütleyerek devletin ve toplumun yapısını değiştirmesi, piramidin sivri ucuna da bizzat oturması şart olur.</p>
<p>İşin netameli yanı da bu noktada ortaya çıkar. Düşünün, gayet sivri ve her yönde kayıp düşebileceğiniz bir yerde  oturuyorsunuz.  Ne yaparsınız?   Silahlanırsınız. Ordunuz size yeterince itaat etmiyorsa, onu dağıtır, yerine   ağır silahlarla donatılmış polis güçlerini koyarsınız.  Dış destek ararsınız. İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesap açtırırsınız. Görsel ve yazılı basını satın alırsınız. Zira silah, para ve propaganda olmadan hegemonyayı sürdürmek imkânsızdır.</p>
<p>Fakat hegemonun akıllı olması da şarttır. Her şeyden önce gücünün ne kadar olduğunu,  neye yetebileceğini bilecek. Gaza gelmeyecek.  Jül Sezar çok akıllıydı mesela. Tek hatası,  devleti aşırı biçimde merkezileştirerek bütün yetkileri elinde toplama işini fazla abartmasıydı. Bu abartma yüzünden, “harmanisini başına çekerek kendisini insafsız hasımlarının öldürücü hançer darbelerine teslim etti.” Aslında Hitler de fena değildi. Başta Warlimont olmak üzere generallerinin iki cephede savaşın imkânsız olduğu uyarılarını dikkate alsaydı, Avrupa Birliği 1940’larda pekâla kurulabilirdi.  Bir Roma-Cermen İmparatorluğu kurma hırsları yüzünden  muzaffer Sovyet topçusunun dövdüğü sığınağında intihar etmek zorunda kaldı.</p>
<p><strong>Taşeron  Eşbaşkan</strong></p>
<p>Hegemonyaların en netamelisi dış destekle kurulan iç hegemonyadır. Burada hegemonun haddini hududunu bilmesi, hegemonyasını borçlu olduğu  güçleri tereddüde düşürecek tuhaf hareketlerle aşırı vaatlerde bulunmaması, emperyalistlerin vaatlerine kanmaması, kendi emperyal hayallerine de fazla kapılmaması, hatta fazla konuşmaması gerekir. Cengiz  Çandar’ın  gâvurca ifadesiyle  “sub-contractor” (taşeron)  mertebesindeki bir hegemon, eşbaşkanlık sözleşmesinin sınırlarını fazla aşmamak,  üstesinden gelemeyeceği işlere kalkışmamak, hegemonyasını ülke içinde çatlatacak ölçüde harici güçlerin gazına gelmemek durumundadır.</p>
<p>Daha açık konuşalım: eğer hegemon kapalı kapılar ardında, Suriye’deki Selefileri örgütleyip Nusayrileri devirebileceğini; bütün Ortadoğu bölgesinde    Sünnileri  Şiiilerden, Kürtleri Araplardan koruyacağını, ikincisini federatif olarak kendine  bağlayabileceğini ilân ediyorsa; emperyalistlerin “Hadi o zaman” dedikleri noktada durup   şartların olgunlaşmasını bekleyemez; her türlü provokasyona açık bir ortamda  Suriye’yle çatışmak, İsrail uçakları İran’a saldırdığında iki cephede birden emperyalist çıkarlar uğruna kendi evlatlarının kanını dökmek, Rusya ve Çin’i karşısına almak zorunda kalabilir.  Üstelik ülkenin Genel Kurmay Başkanı, Suriye’deki olaylar bu ülkenin  iç işleri kapsamındadır,  umarız düzelir, mealinde sözler sarf ediyorsa,  hegemonun işi hiç  kolay değildir.  Sonu gelmez kanlı çatışmaların eşiğinde durmakta, arkadan itilmekte, çeşitli şantajlara maruz kalmakta ve ne yapacağını bilememektedir.  Davudi sesi ve imami tonlamasıyla, her fırsatta aşırı uzun  konuşması, hatta  validesinin mevlid-i şerifi münasebetiyle al-i imran suresini bizzat  okuyup cami hoparlörlerinden dışarıdaki haziruna dinletmesi  da belki bundandır.</p>
<p><strong>Kötülüğün Zaferi</strong></p>
<p><em>Time</em> dergisine kapak olmuş. <em>Time</em> deyip geçmemek gerekir.  Dünya çapında 25 milyon kişinin okuduğu; Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’dan Asya’ya kadar yayılan önemli bir haftalık dergidir. Kapağında bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir Othello görüyoruz.  Şekspir’in, <em>Arabın İntikamı</em> adıyla Türkçeye tercüme edilen ünlü <em>Othello</em> oyununun tanıtım afişi sanki. Resmin bir yanında, “Türkiye’nin İslami lideri ülkesini bir güç merkezine (laik, demokratik, batı dostu) dönüştürdü”;  öteki yanında ise “…fakat bu örnek Arap baharını kurtarabilir mi?” diye yazmışlar.  Ben olsam “Arabın İntikamı” diye yazardım. Zira büyük bir trajedi, beş perdelik gerçek bir  faciayı  aşk  söz konusu. İago’nun (yani ABD) komplosuyla kışkırtılan Arap (yani Othello)   karısı Desdamona’yı ihanetle suçlar ve öldürür. Başka deyişle, emperyalistlerin kışkırttığı hegemon,  en yakın komşusunu (Desdamona) öldürmek için ordular ve tampon bölgeler kurmaktadır.  Bir piyes olarak Othello aslında kötülüğün zaferini anlatır. Arap, fazla hırslı olmakla birlikte biraz saftır ve kötülük esas olarak Iago’nun   hazırladığı sinsi tuzaktan kaynaklanır.</p>
<p>İnkârı mümkün olmayan bir belagat ve  karizmaya sahip olan başbakanımızın  daha ecnebi ve zarif, “batı yanlısı” gibi görünen pek çok fotoğrafı varken, <em>Time</em>’ın kapağında bu korkunç görünümüne yer verilmesi, ince bir oryantalist bakışı açığa vurmanın yanı sıra siyaseten de gayet anlamlıdır.  Onu resimde abus ve çatık çehreli, kollarını göğsünde kavuşturmuş vaziyette, biraz buruşuk bir takım elbise içinde görüyoruz.  Emperyalizmin çıkarları uğruna savaşmaya hazır bir gladyatör, Batı’nın Asya’ya açılan kapısını tutmuş bir kapıcılar kethüdası… Fakat öte yandan bakıldığında, belki de Sünni alemini arkasına alıp İsrail’e ve Batı’ya meydan okumaya hazırlanan bir mücahit gibi de yorumlanabilir. Nitekim resmin ortasında “Erdoğan’ın Yolu” yazısı var. Ne tarafa gideceği belli değil. Arabın intikamı  ülke içinde Kemalizm’i hedef aldığı kadar, onun temsil ettiği batılı değerleri de hedef alıyor olabilir.  Erdoğan, batılının kafasında  gayet dolambaçlı bir yol izliyor.</p>
<p>Yazının içeriği gayet basit. Erdoğan’ın İslam dünyasına bir model ve batıyla bir köprü oluşturduğu, fakat bu yolda  biraz fazla ileri gittiği, “ABD’nin moderatörlüğü”nden zaman zaman ayrılarak İsrail’le çatıştığı, fakat Malatya’ya radar sisteminin kurulmasına karşı çıkmayarak  ve Libya konusunda ağız değiştirerek NATO’ya olan  sadakatini gösterdiği; Yeni Osmanlı emperyal eğilimleri taşıdığı; Türkiye’yi  yeni bir İran’a dönüştürmesinden çok, yeni anayasayla kendisini bir Putin-Medevedev konumuna getirmesinden korkulması gerektiği söyleniyor ve başbakanın şu ünlü sözüne yer veriliyor: “Demokrasi istediğiniz durakta inebileceğiniz  bir tramvaydır.”  Hem alkışlıyorlar hem de kaygı duyuyorlar. Ne tarafa yöneleceği, hangi durakta inip ne yapacağı belli değil.</p>
<p><strong>Abese varan diplomasi dili</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>ABD’nin bu yıl sonunda Irak’tan askerlerini çekmesi bölgedeki güçler dengesini değiştirecek ve  Hürmüz Boğazı’ndan Irak’ın Türkiye sınırına kadar çok geniş bir alanda  askeri bir boşluk oluşacak. Bu durum nükleer silah edinmek üzere ve daha şimdiden Irak’ın içlerine doğru 20 km.lik bir alanı  kontrol eden İran’ı marjinal olmaktan çıkararak potansiyel bir hâkim  güç konumuna getirecek.  Düvel-i muazzamanın Suriye’deki rejimi bir an önce devirmek için gösterdiği aşırı telaşın, Lübnan ve Türkiye sınırlarından  Suriye muhalefetini örgütleme, silahlandırma ve askeri isyana eşgüdüm sağlama çabalarının sebebi bu olsa gerek.</p>
<p>Hillary Clinton ve Alain Juppe’nin son sıralarda  biraz şaşkın gibi görünen dışişleri bakanımızı sürekli sıkıştırması,  Başbakan’ın Dolmabahçe Sarayı’nda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Afrika kıtası Müslüman ülke ve toplulukları dini liderler zirvesinde (dış temasa bakınız: dini liderler zirvesi!) Suriye’ye adeta savaş ilan etmesi, fakat bu arada  Cumhurbaşkanı Gül’ün  II. Elizabeth’in davetine icabet etmeye  ve Kraliçe’nin locasından klasik müzik konseri dinlemeye giderken, Suriye’ye doğrudan müdahale etmeyeceklerini, ama kayıtsız da kalamayacaklarını, fakat sorunu Suriye halkının halledeceğini, ama bir iç savaş çıkmasını  da istemediklerini söyleyerek ve böylece diplomasi dilini abese vardırarak tuhaf bir kafa karışıklığı  sergilemesi,   bölgedeki büyük siyasi ve askeri belirsizliği yansıtmanın  yanı sıra, AKP kurmayının herhangi bir stratejiden yoksun olduğunu, rüzgâra göre yelken açtığını gösteriyor. Bugünün dünyasında algı düzeyi bu kadar zayıf, hırsları imkânlarını bu derece aşmış bir siyasi  partinin iktidarda kalması ya da tek parça halinde iktidardan inebilmesi, ancak Tanrı’nın bir mucizesiyle mümkün olabilir.</p>
<p>Aslında kimse ne yapacağını bilemiyor gibi. Karşılıklı hamleler bekleniyor.  Fakat AKP’nin esas olarak   üç cephede, Suriye-İran-PKK’yla çatışma zorunluluğundan korktuğu ve öncelikle üçüncü gücü (PKK-KCK) biran önce tasfiye etmeye çalıştığı anlaşılıyor. ABD’nin, İran, Suriye ve Lübnan Hizbullahı’ndan oluşan çemberi Suriye’deki iktidarı devirerek kırmayı amaçladığı, bunun için Türkiye’yi cepheye sürmeye, AKP’nin de buna direnmeye çalıştığı,  çok uluslu bir müdahalede öncü  rolü oynamayı kabul ettiği, fakat tek başına Suriye’ye saldırmayı reddettiği görülüyor.  İtişme devam ederken, İsrail’in iki konu üzerinde odaklandığı anlaşılıyor: Mısır’da   ve Suriye’de İslamcı iktidarların kurulma ihtimali  ve İran’ın  ilk nükleer füze denemesini yapacağı an. Bu arada Rus savaş gemileri “koruma” görevi yapmak üzere Suriye’nin Tartus limanına demirliyor ve Kuznetsov uçak gemisi Cebelitarık’tan doğu Akdeniz’e doğru yol alıyor.</p>
<p>Elbette bütün bunlar, aralarında Türk şirketlerinin de bulunduğu uluslararası petrol kuruluşlarının  Irak’ın kuzeyinde ve güneyinde  yeni anlaşmalar yapmalarını, kapasite artırmalarını ve yeni nakliye güzergâhları belirlemelerini engellemiyor.  Batılı  efendilerin diledikleri her şeyi tüketebilmeleri, tuvalete bile süslü arabalarıyla gidebilmeleri için petrole ihtiyaç var.  Ortadoğu petrolünü  millileştirecek Baasçılar da yok artık.</p>
<p>Kapitalizm büyük iktisadi buhranlardan savaşla çıkar. Emperyalizmin yağma savaşları düelloya değil, daha çok mahalle kavgasına benzer. Törensel değildir; kuralları masa başında belirlenmez. Birisi çıkıp  mahallenin en güzel kızını kapmaya çalışır, diğeri ona bir kafa atar ve çarşı karışır. <a href="mailto:yalogan@gmail.com">yalogan@gmail.com</a> 32.11.2011
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F02%2Fyavuz-alogan-arabin-intikami-bes-perdelik-facia%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/02/yavuz-alogan-arabin-intikami-bes-perdelik-facia/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dağlar ve Fareler&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/12/01/daglar-ve-fareler/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=daglar-ve-fareler</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/12/01/daglar-ve-fareler/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Dec 2011 19:18:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4178</guid>
		<description><![CDATA[Dağın dağ olduğundan epeyce kuşkuluyum ama doğan farelerin fare olduğu kesin. Meğer her şey bedelliyi tezgâhlamak içinmiş. Bir de AİHM’in cezalarından sıyırmak için. İki amaca da ulaştılar. Ödenen askerlik bedelleri “şehit” yakınları ve “gazi”lere harcanacakmış. Bunun çevirisi şu: Parası olanlar, parası olmayıp askere gitmek zorunda olanlara, askerdeyken ölüp yaralananlara tazminat ödemiş oluyor böylece. “Benim param [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong>Dağın dağ olduğundan epeyce kuşkuluyum ama doğan farelerin fare olduğu kesin.</p>
<p>Meğer her şey bedelliyi tezgâhlamak içinmiş. Bir de AİHM’in cezalarından sıyırmak için. İki amaca da ulaştılar.</p>
<p>Ödenen askerlik bedelleri “şehit” yakınları ve “gazi”lere harcanacakmış. Bunun çevirisi şu: Parası olanlar, parası olmayıp askere gitmek zorunda olanlara, askerdeyken ölüp yaralananlara tazminat ödemiş oluyor böylece. “Benim param var, gitmiyorum ama gidip ölen ve yaralananlara da hizmetlerinin bedeli olarak para ödüyorum işte. Şehit yakınları evlatları öldüğü için ödediğim paralarla teselli bulacak; bacağını kaybedenler de ödediğim parayla takma bacak takabilecek.” Utanç verici!</p>
<p>Vicdani ret gibi onurlu bir davayı bile kullanmaktan çekinmediler. Bile bile “vicdani red” balonunu uçurdular. Sonra da yine kendi elleriyle patlatıverdiler. Bülent Arınç bugün net bir şekilde açıkladı: “Vicdani ret söz konusu değildir.” Peki o zaman neden söz konusu ettiniz? Fareler yeni doğduklarında pek sevimlidirler de büyüyüp sıçan olduklarında o sevimliliklerinden eser kalmaz. Üstelik bir de hızla büyürler ki!</p>
<p>CHP’nin bu konuda ne dediği, her zamanki gibi tam anlaşılamadı. Ulusalcılıkla popülizm duvarları arasında sıkışmış CHP’nin durumu gerçekten çok acıklı. Bir yandan, ulusalcı <em>Aydınlık</em>’ın zorunlu askerliği kutsayan propagandasından etkilendiler ve bunu dile getirdiler. Ama ne de olsa seçim kaygıları vardı. Bunun için yoksul kitleleri de biraz okşamaları gerekiyordu.  Bu yüzden, yoksul çocuklarının hoşuna gidecek laflar da ettiler. Belli bir gelirin altında olanların askerlik için bedel ödemekten muaf tutulmasını istediler. Aslında bunu da muhalefette olmanın rahatlığıyla yaptılar. Kendileri iktidarda olsaydı, en fakirden de çatır çatır bedel alırlardı, merak etmeyin.</p>
<p>Dağın doğurduğu farelerden biri de Kılıçdaroğlu’ydu. Şu işe bakın. 1982 doğumlu olan, yani otuz yaşına gelmiş oğlunun askere gitmesine karar vermiş ve oğlu da onun sözünü dinleyip askere gidecekmiş. Nedir söylenmek istenen? Bakın ben ne kadar vatanseverim, imkânım olduğu halde bedelliyi tercih etmiyorum, oğlumu askere yolluyorum. Duyun ey zorunlu askerlik hayranı ulusalcılar! Sonra bakın ben ne kadar fakirden yanayım, unutma beni ey halkım! Bakın, oğlumu diğer fakir halk çocukları gibi askere yolluyorum. Peki peki anladık, ne kadar ulusalcıymışsın, ne kadar halkçıymışsın be abi. Evet ama çok önemli bir noktayı ıskalamış görünüyor Kılıçdaroğlu. Oğlunun bağımsız kişiliği ne oluyor bu arada? Otuz yaşına gelmiş koca adam kendisi karar alamıyor da, hâlâ babası mı karar veriyor onun adına? Yarın öbürsü gün, ”o kızla görüşmesine ya da evlenmesine izin vermedim” derse hiç şaşmayalım. Nerde kaldı yetişkin bir insanın kişilik hakları, bağımsızca karar verme hakları? Bir ana okulu öğrencisine bile böyle muamele edilmez. Kılıçdaroğlu’nun oğlu da eğer babasının bu kararı karşısında itiraz etmeyip, “peki baba, öyle yaparım” dediyse bravo doğrusu! İşte buyurun, “Çoğunluk” filmindeki baba-oğul sahnelerinden biriyle daha karşı karşıyayız.</p>
<p>Zaten baştan belliydi her şey. “Vicdani Ret mi, Vicdanı Ret mi” yazımda buna işaret etmiştim. Ne var ki, dağın doğuracağı farelerin bu kadar yüzsüz olacağını tahmin edememiştim.</p>
<p>Şu AKP ile CHP’nin televizyonlarda birbirlerinin gözünü oyacakmış gibi davranmalarına, en ağır sözlerle birbirlerine saldırmalarına, esip üfürmelerine inanmayın. Aslında yoktur birbirlerinden önemli bir farkları. İkisi de ulusalcıdır, ikisi de Sünni-Türk partisidir, ikisi de devletçidir, ikisi de kapitalist-emperyalist sistemin savunucusudur, ikisi de burjuvazinin savunucusudur, ikisi de orducudur, ikisi de polisçidir, ikisi de Kürt halkına karşıdır, ikisi de emekçi haklarının karşısındadır, ikisi de modernist-nükleer santralcidir, ikisi de tek parti diktatörlüğünün devamıdır, ikisi de Atatürkçüdür.</p>
<p>İkisi de… “dağ”ın çocuklarıdır.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>1 Aralık 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F12%2F01%2Fdaglar-ve-fareler%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/12/01/daglar-ve-fareler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>24</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dışardan Gazel!!!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/30/disardan-gazel/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=disardan-gazel</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/30/disardan-gazel/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2011 07:30:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Harman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4108</guid>
		<description><![CDATA[Yeni Harman dergisinin Kasım 2011 sayısında yayımlanmıştır. Ayrıca Yeni Harman’ın Aralık 2011 sayısında “İki Tür Nasyonal Sosyalizm” ve “Tartışma özgürlüğü, özgür Tartışma” başlıkla yazılarım yayımlanacaktır. “Dışardan gazel okumak” pek hoş bir deyim değildir. Hem bu söze muhatap olan, hem de söyleyen açısından. İnsanlar bir şeyler yapmaktadırlar. Bu yapılanın dışında duran biri yapılan işe ilişkin eleştirilerde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>Yeni Harman </em>dergisinin Kasım 2011 sayısında yayımlanmıştır</strong>.</p>
<p><strong>Ayrıca <em>Yeni Harman</em>’ın Aralık 2011 sayısında “İki Tür Nasyonal Sosyalizm” ve “Tartışma özgürlüğü, özgür Tartışma” başlıkla yazılarım yayımlanacaktır</strong>.</p>
<p>“Dışardan gazel okumak” pek hoş bir deyim değildir. Hem bu söze muhatap olan, hem de söyleyen açısından. İnsanlar bir şeyler yapmaktadırlar. Bu yapılanın dışında duran biri yapılan işe ilişkin eleştirilerde bulunur. O zaman işi yapanlar haklı olarak, eleştiri sahibinin “dışarıdan gazel okuduğu”nu söylerler. Evet ama, gerçekten de sandıkları kadar haklı mıdırlar bakalım? Ya “dışarıdan gazel okuyan” haklı bir eleştiride bulunuyorsa? Hatta bu eleştirilerini dışarıda kalmanın avantajlarından yararlanarak yapıyorsa? Bazen, hatta çoğunlukla, işin içinde olanlar işe kendilerini öylesine kaptırırlar ki, yapılan hataları göremezler. Bazen onları uyaracak dışarıdan bir göz yararlıdır, yani herkese bir “dışarıdan gazel okuyan” gereklidir.</p>
<p>Böylece, kendime bir “haklılık” kalkanı oluşturduktan sonra Kürt siyasal hareketinin yürütücülerine, Kürt hareketiyle ilgili söyleyeceklerimi dobra dobra söyleyebilirim. Tabii, “dost acı söyler” sözünü de hatırlatarak. Bu da ikinci kalkanım olsunJ</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, Türkiye’deki Kürt düşmanı bir takım aşırı sağcı çetelerin AKP iktidarına söylediği şeyi ben tersinden söyleyeyim. Onlar, “hiç PKK gibi terörist bir güçle görüşme yapılır mı?” diye yükleniyorlar AKP iktidarına. Ben de tersinden, PKK yöneticilerine ve gelecekte Kürt siyasal hareketi adına görüşme yapma ihtimali olan bilcümle Kürt siyasal hareketi temsilcisine tersinden şunu söylüyorum: Hiç devletle ve MİT’le görüşme yapılır mı?</p>
<p>Temsilcilerin ne diyeceğini duyar gibi oluyorum. “Barış için yapılır.” O zaman anlıyorum ki, aynı zeminde değiliz ve benim söylediklerim gerçekten boşuna. Nedir barış? Savaşın silahsız sürdürülmesidir, yani savaşın bir başka veçhesidir. Oysa bizim barış değil, savaşın toptan sona ermesini istememiz gerekir. Yani barış değil, silahların toptan ortadan kaldırılmasını ve savaş denilen şeyin topyekûn yok edilmesini. Bu ise barış görüşmeleri ile değil, silahların tek taraflı olarak ve tamamen bırakılması ile mümkün olabilir. Yani Kürt siyasal hareketi için en savaş karşıtı ve en devrimci tutum, hiçbir şart ileri sürmeden silahları bıraktığını ve silahlı örgütünü dağıttığını ilan etmektir. Bu, Türk devleti karşısında bir yenilgi değil, tersine Kürt hareketi için muazzam bir psikolojik üstünlük anlamına gelecektir.</p>
<p>Öte yandan, diyelim ki, Kürt siyasal hareketi bu kadar radikal bir adım atmaya hazır değil. Bu durumda da devletle ve MİT’le görüşme yapmak, yani pazarlık masasına oturmak yanlıştır. Çünkü devlet ve onun gizli istihbarat örgütü MİT’in bu görüşmelerdeki tek ve değişmez amacı Kürt hareketini teslim almak ve Türk devletine eklemlemektir. Tabii Kürt siyasilerinin de amacı buysa onu bilemem.</p>
<p><strong>İkincisi, </strong> bu eklemlenmenin ya da entegrasyonun en önemli unsurlarından biri de Meclis’e katılmaktır. Kürt siyasal hareketi, BDP ya da BDP’yle blok kurmuş diğer sol gruplarla birlikte TBMM’de yer alarak entegrasyon ve eklemlenme yönünde önemli bir adım atmıştır. Bütün medyanın, neredeyse ayrımsız bir şekilde, ayrıca MHP de dahil olmak üzere bütün siyasal partilerin koro halinde, “BDP parlamentoya dönmelidir” şarkısını söylediğini hepimiz duyduk, dinledik. Ben BDP’li ya da Blokçu olsam, en azından koro halinde söylenen bu şarkının anlamı üzerinde dururdum. Neden BDP’yi parlamentoya istiyorlar? Çünkü bu yolla BDP’yi ve bloku teslim alacaklarını düşünüyorlar ki, bu hiç de yanlış bir hesap değildir. Amaçları, Kürt hareketinin “tepe”sini teslim alıp, “taban”ını ezmektir. Nitekim bu süreç başlamıştır. BDP’liler istedikleri kadar Meclis’te itirazlarını ileri sürsünler, Sırrı Süreyya önder, istediği kadar güzel konuşmalar yapsın, sonuç değişmeyecektir. KCK tutuklamaları devam edecek ve Kürt hareketinin siyasal örgütlenmesinin tabanı ve orta kesimi bundan sonra “maçı” “duhuliye”den izlemek zorunda kalacaktır (şimdi bu metaforu da açıklamak zorundayım, gençler anlamayabilir. Eskiden Mithatpaşa stadında bir de “duhuliye” bölümü vardı. Bu, açık tribünlerin bodrumunda yer alan, önü tellerle kaplanmış, cezaevinden farksız bir yerdi. Çok az parası olanlar maçı buradan izlemek zorunda kalırlardı). Bu kadarla da kalmıyor. Devletin ve onun yürütme kurulu AKP’nin “dağ”a ilişkin siyaseti son derece nettir. Gerilla gücünü silah zoruyla bastırmak. Bunun için dağ polisi hazırlıyorlar, bu orta ve uzun vadeli hazırlığı görüp de hâlâ AKP iktidarından ve devletten olumlu bir gelişme bekleyen Kürt politikacılarına gözlüklerini bir kere daha kontrol etmelerini ve birkaç derece daha yükseltmelerini söylemekten başka yapabileceğim bir şey yok. Üstelik daha geçen gün sınır ötesi harekât için tezkereyi yenilediler mecliste. Böyle vahim kararlar alan bir mecliste işiniz ne? Biz muhalefet etmek için oradayız diyeceksiniz, biliyorum ama oradaki varlığınızın bütün bu savaş girişimlerini perdelediğini nasıl görmezsiniz? Şöyle söyleyeyim: Meclis dediğiniz, egemen düzenin genel konseyidir. Bu genel konsey halka saldırı kararları alıyor ve siz bir muhalefet olarak orada kalmaya devam ediyorsunuz. Şahsen ben, halka saldırı kararı alan hiçbir organda bir muhalif olarak bile kalmaya devam etmezdim. Üstelik 11 bin lira maaş alarak! Çünkü orada kaldığınız her saniye, böylesine gayrimeşru kararlar alan bir organı meşrulaştırmaya hizmet ediyor. Çok mu toptancıyım? Evet öyleyim.</p>
<p><strong>Üçüncüsü, </strong>yeni anayasa da bir yem ve aldatmacadan başka bir şey değildir. Yine toptancı bir şey söyleyeyim de iyice iflah olmaz biri olduğuma kanaat getirin. Nedir anayasa? Devletin tüzüğü, öyle değil mi? Neden devletin tüzüğüne katkıda bulunuyorsunuz ki? Neden silah, ölüm ve hapishaneden ibaret olan bir kurumun meşrulaştırılmasına alet oluyorsunuz ki? Bu topraklarda yaşayan halkların devlete değil, devletsiz yaşamaya ihtiyacı var.</p>
<p>Haydi bunu da bir yana koyalım, daha reelpolitik bir alana doğru kayalım. Diyelim ki, “demokratik” bir anayasa umut ediyorsunuz. Mümkün mü böyle bir şey? Hem de böyle bir meclisle. Kürtlerin kültürel hakları verilmeyecektir. Veriliyormuş gibi bir şeyler gevelenecektir elbette ama aslında verilmeyecektir. Tek dil, tek bayrak demeye devam edecekler. Hiçbir özerklik hakkını, hiçbir kültürel hakkı koymayacaklar anayasaya. Yüzde on barajını falan da kaldırmaya niyetleri yok. Bütün iktidarlar anti-demokratik olmak zorundadır. Sizin kendi alanlarınızdaki iktidarınız da dahildir buna. Demokratik olmak isteyen, bunu gerçekten özleyen, önce kendi iktidarını dağıtmakla başlamalıdır işe.</p>
<p><strong>Dördüncüsü, </strong>özerklik yasal bir sorun değildir, özerkliğin süjesi olan halk istenci sorunudur. Halk özerk yaşamak istiyorsa bunu fiilen geliştirir. Bu bakımdan, Ağustos ayında <em>Yeni Harman</em>’la yaptığım söyleşide de belirttiğim gibi, Kürt siyasal hareketinin son yıllardaki en olumlu çıkışı özerklik bildirisidir. Esas mesele bunun hayata geçirilmesidir. Köy köy, kasaba kasaba, hiçbir silahlı eyleme gerek olmaksızın halkın özerk organları, yasal izin olmadan ama açık ve meşru bir şekilde toplanabilir ve kendi kararlarını alıp hayata geçirebilir. Kürt bölgelerinde bunun için çok olumlu koşullar vardır. Kürt halk kitleleri buna çok yatkın bir konumdadır. Bu fırsat kaçırılmamalıdır. Gecikilmeksizin özerkliğin uygulanmasına girişilmeli, özerk komünler ve bunların kurumları yaratılmalıdır.</p>
<p>Yukarda silahların terk edilmesinden söz etmiştim. Gerilla örgütlenmesi dağıtılmalı ve silahlı mücadele bir kenara bırakılmalıdır. Asker, polis ya da sivillerin ölmesi, bunların cenazelerinin kasabalara taşınması ve orada yapılan cenaze törenleri halkın moralini bozmaktan, Kürtlerle bu ülkede yaşayan diğer halklar arasında husumetin giderek artmasından ve aşırı sağcı güçlerin bu durumdan yararlanarak faşist propagandayı yoğunlaştırmalarından, devletin, Kürt halkına karşı yapacağı baskı için bahane yaratmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Zaten bugün gerilla eylemleri, sadece devleti görüşme masasına oturmaya razı etmek ve o masada elini güçlendirmek için kullanılıyor. Ne var ki, ben zaten o masaya oturmanın yanlış olduğunu savunuyorum. Eğer benim dediğim doğruysa, gerilla savaşının hiçbir işlevi kalmıyor. Silah, ancak, özerklik davasını fiiliyata geçiren Kürt kitlelerinin, devletin ya da paramiliter güçlerin saldırısına karşı bir özsavunması anlamında işleve sahip olabilir bugün.</p>
<p>Dışardan gazelimi okudum.</p>
<p>Acı sözümü söyledim.</p>
<p>Günah benden gitti Kürt kardeşlerim.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F30%2Fdisardan-gazel%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/30/disardan-gazel/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doruktaki Cin ya da Albay Tsirulnitsky…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/29/doruktaki-cin-ya-da-albay-tsirulnitsky%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=doruktaki-cin-ya-da-albay-tsirulnitsky%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/29/doruktaki-cin-ya-da-albay-tsirulnitsky%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2011 09:22:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4088</guid>
		<description><![CDATA[Dünkü “Doruktaki Cindoruk” yazımla ilgili olarak, Sabo adını kullanan bir okuyucu arkadaş, Site’ye şöyle bir yorum yazmış: “Cindoruk’un ‘doruklarına’ gözlerinizi dikmişsiniz. ‘Cin’ liklerini ise kaale almamışsınız. Bu adam Demirel’in sağ kolu, emanetçisi değil miydi? Bu adam hangi saflarda? Varsa bile bir tutarlılığı, bunun ezilenlere faydası ne?” Bu satırları okur okumaz Eugenia Ginzburg’un Anafora Doğru’da (çev: [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dünkü “Doruktaki Cindoruk” yazımla ilgili olarak, Sabo adını kullanan bir okuyucu arkadaş, Site’ye şöyle bir yorum yazmış:</p>
<p>“Cindoruk’un ‘doruklarına’ gözlerinizi dikmişsiniz. ‘Cin’ liklerini ise kaale almamışsınız. Bu adam Demirel’in sağ kolu, emanetçisi değil miydi? Bu adam hangi saflarda? Varsa bile bir tutarlılığı, bunun ezilenlere faydası ne?”</p>
<p>Bu satırları okur okumaz Eugenia Ginzburg’un <em>Anafora Doğru</em>’da (çev: G. Zileli, Pencere, 2000) anlattığı bir olay geldi gözümün önüne. Ginzburg’un on yıl tutuklu kaldıktan sonra Magadan’dan Moskova’ya dönmesine izin verilmez. Bunun üzerine, o zaman lise çağında olan oğlu Vasili Aksyonov’u (daha sonra ünlü bir romancı olan Vasili, 2009 yılında, 76 yaşında ölmüştür) yanına getirtir ve sürgünde tanıştığı doktor Anton’la evlenir. Yine sürgünde rastladığı Tonya adlı küçük bir yetim kızı evlat edinir. Fakat savaştan sonra yeni bir tutuklama dalgasıyla , “serbest mahkûmlar” yeniden içeri alınınca Ginzburg da tutuklanır. Çok uzun sürmeyen bu hapislik döneminden sonra tahliye edilir ama yine Magadan da ikamet etmek zorunda bırakılır, hatta sürgüne gönderilme durumunda kalır. Bu süreçlerde, hiç beklenmedik bir şekilde, bir “koruyucu melek” ona yardım eder ve sürgününü geciktirir. Tsirulnitsky adlı GPU görevlisi bir albaydır bu. Ginzburg’tan okuyalım:</p>
<p>“Peki ama albaya neydi? Üstüne vazife olmadığı halde niçin böylesine uğraşıyordu? Kendi ‘örgütünde’ boğazına kadar işlere batmış bu adam, benim için ne çok şey yapmıştı. Beni hapishaneden tahliye etmişti. (Sürekli sürgünler olarak yeniden kaydedilmeyi bekleyen diğerleri, benim gibi bir ay değil, beş altı ay beklemek zorunda kalmışlardı.) Personel bölümünün aktif muhalefetine rağmen görevime yeniden dönmemi sağlamıştı. Sürgün yerimin değiştirilmesi işini üstüne almış ve bu süre içinde kafilenin hareketini geciktirmişti. Şimdi de Tanya konusunda bana yardımcı oluyordu.</p>
<p>“O sırada, onun bu gizemli tavrı, benim için bir bilmeceydi. Ancak albayın Magadan’dan ayrılmasından sonra duydum ki, benim uzun 1949 yolculuğum sırasında, albay kendisinin bir süre sonra emekli olacağını zaten biliyormuş. Kendisine yapılan bu ‘haksızlığı’ izah edemediği gibi, bu olay onu şaşırtmış ve bir iç karışıklığı düşmesine neden olmuştu. Belki de hayatında ilk kez, diğer insanların başına gelenler hakkında durup düşünmeye başlamıştı. Onun bu kafa karışıklığı dönemine rast geldiğim için gerçekten şanslıydım.” (s.357)</p>
<p>Hiç ummadığınız yerlerde, hatta bir işkencehanede bile karşınıza iyi insanlar çıkabilir. 12 Eylül’de işkenceye uğrayan bir kadın arkadaş anlatmıştı. Bir odada kalorifer demirine kelepçeyle bağlı olarak bekletilirken içeri giren bir subay, pencereye dönük bir şekilde sigara içerken, kendi kendine konuşurmuş gibi yapıp ona, “sakın çözülme, işkence çok sürmeyecek, diren. Ve bil ki, bunların hesabı sorulacak” diyerek moral vermişti. Buna benzer başka olaylar da dinlemişimdir arkadaşlarımdan.</p>
<p>Yani diyeceğim şu ki, insanları bulundukları konumlara göre değil de, ne yaptıklarına göre değerlendirmek ve iyiliğin ışığının her yerde parlayabileceğini düşünmek daha doğrudur, bu bize iyimserlik de aşılar üstelik.</p>
<p>Zaten öyle olmasa hayat çok karanlık, çok çekilmez bir şey olurdu. Hayat kendi dengesini bir şekilde kurar.</p>
<p>Hüsamettin Cindoruk’un politik hayatın doruklarında önemli roller oynadığını ben de biliyorum elbette. Belki gençliğinde olumsuz bir takım etkinlikleri de olmuştur, o yönde söylentiler de var. Evet ama, insan hayatı yekpare bir şey değil ki. İnsan hatalı yollardan da geçebilir, hatta o anda bile çok kötü konumlarda bulunabilir. Buna rağmen herkesin iyi şeyler yapabilme şansı vardır. Kaldı ki, Cindoruk’un “emanetçiliği” bile aslında tutarlı demokrat tavrının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bir arkadaşı siyasi yasaklıyken onun emanetçiliğini yapıvermiş, bunda o kadar da kötü bir şey yok. Ben izlediği çizgiye bakarım. Bu emanetçiliğin ardından DYP yükselirken bildiğim kadarıyla yine muhalefete düştü ve Tansu Çiller gibi bir hilkat garibesine muhalefet etti. Dün bunu yazmayı unutmuşum.</p>
<p>Daha da önemli nokta, ne kadar sağ kesimde yer alırsa alsın, Cindoruk’u iktidar denen yozlaştırıcıdan hep uzak bir noktada görmemizdir. Belki de onu koruyan bu oldu. Ya da tersinden, iktidarı değil muhalefeti sevdiği için hep iktidardan uzak noktalarda buldu kendini.</p>
<p>Bence sadece kendimize benzeyenleri takdir etmekten vazgeçelim. “Körler sağırlar birbirini ağırlar” durumu hiç de hoş bir şey değil. Siyasi olarak bizden epey uzak insanlarda bir olumluluk bulduğumuzda daha çok sevinelim.</p>
<p>Marifet, kendini ve kendine benzeyenleri savunmak değil, karşı olduklarını savunabilmektir. Cindoruk bunu yapabildiği için doruktadır. Ya biz?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>29 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F29%2Fdoruktaki-cin-ya-da-albay-tsirulnitsky%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/29/doruktaki-cin-ya-da-albay-tsirulnitsky%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>36</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aytekin Yılmaz&#8217;la Röportaj Helin&#8217;e Ne oldu?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/28/aytekin-ylmazla-roportaj-heline-ne-oldu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=aytekin-ylmazla-roportaj-heline-ne-oldu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/28/aytekin-ylmazla-roportaj-heline-ne-oldu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Nov 2011 14:06:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4080</guid>
		<description><![CDATA[Helin’e ne oldu? Aytekin Yılmaz’la Dağbozumu romanı üzerine konuştuk… 16 Kasım 2011 Çarşamba 12:01 DEMOKRAT HABER / DENİZ GÜNEŞ Sevgili Aytekin Yılmaz son romanınız dağbozumu, iki gencin aşkından başlayıp hızla politikleşen bir roman. Yusuf’la Evin kendilerini dağda buluyorlar. Bu hikaye nerden çıktı? Romanı okuyanların nerdeyse tümü bu anlatılan senin hikayen mi? dedi. Ben de kim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h1>Helin’e ne oldu?</h1>
<h2>Aytekin Yılmaz’la Dağbozumu romanı üzerine konuştuk…</h2>
<p>16 Kasım 2011 Çarşamba 12:01<object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="300" height="250" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><embed type="application/x-shockwave-flash" width="300" height="250"></embed></object></p>
<p>DEMOKRAT HABER / DENİZ GÜNEŞ</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sevgili Aytekin Yılmaz son romanınız dağbozumu</strong>,<strong> iki gencin aşkından başlayıp hızla politikleşen bir roman. Yusuf’la Evin kendilerini dağda buluyorlar. Bu hikaye nerden çıktı?</strong></p>
<p>Romanı okuyanların nerdeyse tümü bu anlatılan senin hikayen mi? dedi. Ben de kim üstüne alıyorsa onun hikayesidir diyorum. Bu hikaye içimizden yani yaşadıklarımızdan çıktı. Politik bir aşk romanı mı? Savaş romanı mı? Yoksa başka bir şey mi? Bir yargıda bulunmak istemiyorum. Başkalarının adlandırması daha kıymetli geliyor bana. Otobiyografik yanı olduğu için Yusuf Can sen misin? diyorlar. Hapishaneden yazan bir mahpus ‘romandaki Yusuf Can benim’ dedi. Bu mektubu aldığımda müjdemi almış oldum.</p>
<p><strong>Roman, Türkiye gerçekliğiyle paralel bir iz sürüyor. Yer zaman yok ama her şey çok tanıdık geldi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Evrensel bir tema olarak düşündüm. Roman ülke gerçeğimizde yaşanmış deneyimden çıkmış görünüyor ama gerilla savaşı yaşamış her ülkeye uygulayabilirsiniz. Bu yüzden yer zaman vermek istemedim. Romanın mağdurlarına bakıldığında bir zihniyetin mağduru bunlar. Bir çark, bir sistem var, her ne gelirse başlarına o sistemden gelir.</p>
<p><strong>Yusuf’un hikayesinde saf bir aşkla yola çıktığını, bir savaş içinde cezaevine girdiğini, örgütle ilişkisinin bozulmasına, hayatla ilişkisinin değişmesine de tanıklık ediyoruz. Örgüt ilişkilerinde bir bozulma ve karşıtına benzeşme var?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sosyalist gerçekçi romanlar propaganda amaçlı, devrime güzelleme romanlarıydı. O kadar güzellemeden sonra elimizde çok şey kalmadı. O tarihi cezaevinde okudum ben. Bir yerlerde sorun var diyordum. Resmi reel devrim tarihi denilen şey, bireylerin partiye ve devrime ihanetlerinin tarihinden ibaretti. Gorki ile başlayıp, Ostrovski’den, Mitka Grıbçeva’ya oradan da Vietnam devrim romanlarına kadar uzanan bir gelenek bu. Bu direniş edebiyatında hainler hep partilerine ihanet etmiş olanlardır. Ben bu romanla soruyu tersten sordum, ya parti bireye ihanet ederse..? Bir de içeriden kendi örgütünün baskısına maruz kalanların hikayesini anlatmak istedim. Yoldaş baskısının acısını tarif etmeye çalıştım. Bana göre baskıcı yönetim biçimleri arasında insanı en çok ezeni ve düşüreni dar grup baskısıdır. Bu baskı biçiminin tarifi henüz yapılmadı. Romanın iddialarından biri de budur. Romanı eline alan birçok kişi romanın spotuna takıldı. Ne demek, “En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumların arasından çıkar” diye, sitem edenler oldu. Sanırım ezber bozan bir şey oldu. Çünkü bu toplum henüz mazlumların kendi içinde zalim olduğuna, olabileceğine inanmıyor.</p>
<p><strong>İşler çok çabuk sarpa sarıyor. Dağda çok katı bir disiplin ve hiyerarşiyle karşılaşıyorlar. Bu kadar sert mi her şey? </strong></p>
<p>Savaşlarda her şey çok sert yaşanır. Dağda savaş var ve her şey çok acımasız yaşanıyor. Savaş gerçekliği denilerek, özgür aşk tarifi yapılır. Mesela “Özgürleşmeyenler sevemez, sevmeyi hak edemez” deniliyor. Peki sevebilmenin ölçütü ne? Militanlaşmak! Bunun ölçütü, tarifi ise meçhul. Zaten Parti kampında Yusuf a “Gidin savaşın sen kuzeyden Evin de güneyden özgür ülkeyi yaratın sonra evinizi yapın evlenin” derler. Bu formül çok trajik sonuçlara yol açtı. Romanda Yusuf on yıllık serüveninin sonunda çözer bu bulmacayı. On yıl sonra dağda bir parti kampında bulur sevgilisi Evini. Çok ince duygusal bir kadın olan Evin’i tanınmaz halde bulur. Dağa benzemiş, görev ve talimatlara bağlı duygusuz bir kadınla karşılaşır.</p>
<p><strong>Roman bir boyutuyla örgüt içindeki Aşk yasağına bir isyan. Çok katı kurallı bir yaşam var. Erkeği öldürme çabalarından bahsediliyor?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Aşk, cinsellik insanın en doğal ihtiyaçlarındandır. Tıpkı yeme içme, uyku gibi. İşte sol radikal örgütlerin birçoğunda devrimden sonraya ertelendi. Yusuf Can’ın isyanı bunadır. Aklın durduğu zamanlar olarak adlandırır bu durumu. Trajik hayatına yol açan neden de bu yasakla ilgilidir. Renas ile Delal, Helin ile Baran’ın aşkları da bu yasağın kurbanıdır. Başka ülkelerdeki gerilla hareketlerini inceledim örneğin Latin Amerika gerillalarında böyle bir yasak yok. İslami kaynaklara baktım. Peygamber Muhammed savaş sırasında ilk önce yasaklıyor evliliği, birlikte olmayı, askerlerden bazıları bu yasağa isyan ediyor. ‘Şeyimizi keselim daha iyi madem işe yaramıyor’ diyerekten. Peygamber bunun üzerine ‘Herkese bir kadını helal kıldım’ diyor. İslamiyette serbest olan cinsel ilişki sol örgütlerde yasak oldu. Yasak oldu diyorum ama bu yasağı dinleyen kim. Kimse aşkından sevgisinden geri kaldı mı? Hayır. Gizli de olsa yaşadılar bir biçimde. Kimisi açığa çıkmasın diye saflardan kaçtı. Kimisi yakalandı örgüt tarafından teşhir edildi. Kimisi cezalandırıldı. Yusuf bu durumu çok geç anlar. “Savaşa bin lanet ettim” der, “Aşkı ve sevgiyi öldüren bir devrim kazanılmış sayılmazdı” der. Aşkı sevgiyi öldürmeyen devrimler yapabilmek bütün mesele bu aslında.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>12 Eylül sonrasında kadın erkek ilişkilerinde yaşanan sıkıntıyı biliyorduk. Ama dağda ilişkilerin nasıl yaşandığını bilmiyoruz? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bence aşkın yeri zamanı mekanı olmaz. Aşk, Parti tüzüğü ve programından daha kıymetli insani bir şeydir. Devrim için yola çıkan sol örgütlerin kaybettikleri şey tam da burasıdır. Reel sol örgütler aşkı devrimden sonraya erteleyerek bindiği dalı kökünden kesti. Aşk, sevgi, gönül meseleleri ertelenecek şeyler değildir. Aşk meseleleri örgütlerde çok can yaktı. Özellikle dağda çok trajik sonuçlara yol açtı. Roman biraz bu aşk ilişkileri üzerinden kuruldu. Yusuf’a herkes çok öfkelidir. Çünkü o partinin kızını kaçırmıştır. “Sen partinin kızını kaçırdın, parti namusunu beş paralık ettin” derler. Ne kadar tanıdık bir söylem değil mi? Mahallenin namusu ile partinin namusu her zaman çok benziyordu birbirine. Feodal aile ortamlarından edinilen alışkanlıklar devrimci ilişki diye sunuldu. Bir gün yeniden devrim için yola çıkarsam devrimi aşktan sonraya ertelerdim…</p>
<p><strong>Sol bir örgüt aşkı niye yasaklar?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Roman üzerine çalışırken bunu çok düşündüm. Bence aşk yıkıcı ve bozguncudur. Hiyerarşi, talimat, alt-üst tanımaz. Hani derler ya aşkın kanunu olmaz diye. Aşk birey olmayı, kendin olmayı zorunlu kılar. Oysa örgüt üste itaat ister. Her şart altında birey üzerinde etkili olmak ister. Tek şefliğe dayalı örgütlerde bu daha çok böyledir. Aşkın ve sevginin olmadığı bir ortamda insanlara görev yaptırmak, talimat uygulatmak ve suç işletmek daha kolaydır.</p>
<p><strong>Sizin kişisel hikayenizde de Yusuf hikayesinde de bir cezaevi süreci var. Yusuf cezaevinde tecritte yaşıyor?</strong></p>
<p>1990’la 2000 yılları arası cezaevlerinde çok özel bir dönemdir. 1991’deki Anti terör yasasıyla cezaevlerinin boşalmasından 2000 yılındaki Hayata Dönüş operasyonuna kadar radikal sol örgütler gelecekte kurmak istedikleri sosyalist toplum modelini bu cezaevi komünlerinde yaşadılar. Yusuf o komünlerden birinin üyesidir. Yaşadıklarını, ‘uygulama’ denilen süreci, o komünlerden tanır. Bir bakar ki, özeleştiri toplantılarında yoldaşlarından bazıları, “Devrime kadar sizinleyim, devrimden sonra başka bir ülkeye gitmeyi düşünüyorum” derler. Yusuf buna bir soru işareti koyar. “Bu arkadaşlar devrimden sonra başka bir yere gitmeyi düşünüyorlar, yoksa içinde yaşamak istemediğimiz devrim mi yapıyoruz” diye sorar. O devlet modelini yaratmak isteyenin önce kendisi içinde yaşamak istemiyor. Özgür toplum modeli olarak kurulan komün yaşamı çok bürokratiktir, o kadar katı, o kadar kendini tekrar eden bir kısır döngü ki… kimse içinde yaşamak istemiyor.</p>
<p><strong>Kişisel tanıklıklarınız var sanırım?</strong></p>
<p>Evet o koğuşlarda canımız çok acıdı.17 yaşında bir kız çocuğunu ajan diye bir koğuşta arkadaşları öldürdü. Yine karakol basar gibi silahlanıp bağımsız koğuşunu basıp kendi arkadaşlarını öldürdüler. Türkiye’de insan hakları savunucuları bu ölümleri ölümden saymıyor olacak ki 10 yıllık raporlarında yer verilmedi bu ölümlere. Bu gerçekleri duymak, görmek istemeyen bir sol vicdan var bu ülkede. Acılar ve ölümler tokuşturulmamalı birbirine.</p>
<p><strong>Bejan Matur’un Dağın Ardına Bakmak kitabında bir baba dönersen oğlum değilsin diyor? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Evet hain olmaması için baba oğlunu uyarıyor. Bana göre dağın ardını dışarıdan yani uzaktan bakarak anlayamazsınız. Dağın içi henüz açılmadı. 30 yıldır içine kapanan bir dağ var. Bu kapalı dağa içeriden yakından bakmak gerekiyor. Uzun süren savaş yeni sektörler yarattı. Yeni yaşam statüsü yarattı. Bir gerilla savaşı için 30 yıl çok uzun bir zaman. Kürtler şehirdeki yaşamlarını dağ ilişkisi üzerinden kurmaya başladılar. Kürtler iyi ve kötüyü dağın hükmü üzerinden tarif ediyor artık. Dağda ailenden biri varsa sözün daha dinlenir oluyorsun. Cezaevindeyken dağdan gelenlerimizin havası başka olurdu. Zorda kalacak olsa hemen, ”Arkadaş dağda da bulunmuş anlamaya çalışın” derlerdi. Bugün yakını dağda olanların ağırlığı altında ezilen bir şehirli kitlesi var. Son yıllarda bu daha bir ayrıcalık oldu.</p>
<p><strong>Romanın adı dikkat çekiyor. Dağlar özgürlüğün simgesi olarak bilinir her yerde? </strong></p>
<p>Yusuf dağa iki defa çıkar, bir gençken, bir de aradan 10 yıl geçtikten sonra. İkinci gittiğinde dağı çok değişik bulur. Savaşanlar yorulmuştur. Birçoğu parti içi suçlar işlemiştir. Bu suçlar ağır suçlardır. Bu kadar suçlu bir topluluk nasıl devrim yapabilir? diye sorgular olup biteni. Kamptakiler için, “Dağa benzemişler, dağ kokuyorlar” der. İç infazlar olmuştur, Yusuf en çok buna üzülür. Bir zamanlar özgürlüğün mekanı olarak gördüğü dağların bozulduğuna inanır.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Romanda sonunu bilmediğimiz karakterler var. Onlar ne oldu, döndüler mi?</strong></p>
<p>Evet roman bitiyor ama Helin kayıp, yok ortada. Yusuf’a en çok Helin’i soruyorlar. Hem devlet hem de örgüt soruyor. Yusuf her defasında bilmiyorum diyor. Şimdi de okuyanlar bana soruyor. Ben de bilmiyorum nerde olduğunu. Bence bu savaşın en acıklı yanı kayıp Helin hikayesidir. Ne devlet ne de örgüt biliyor akıbetini, bu tür kayıpların sayısı çok fazla. Cezaevindeyken bana çok soran oldu. 1990’ların başında dağa çıkmış ama sonrası bilinmiyor. Bu savaş 30 yıldır sürüyor bugün barış olursa bir 30 yıl da bu kayıpların acısıyla ağrılarıyla uğraşacağız.</p>
<p><strong>Romanda yakın döneme ait bireysel tahliller var, siz bu yönde nasıl tepkiler aldınız? olumlu ya da olumsuz, nasıl karşılandı ?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Politik bir roman olduğu için okuyucusu da politik çevreler oluyor haliyle. Eleştirinin ucunda olan radikal sol örgütler rahatsız oldu. Daha önceki kitabım <em>İçimizdeki Hapishane</em> bu radikal çevreleri fazlasıyla rahatsız etmişti. Şimdi de dağın büyüsünü bozduğumu söyleyenler oluyor. Çok cesaretli bir çıkış yaptığımı yazanlar oldu. Solun şöyle bir huyu vardır; Kendisine dokunan kitapları görmezden gelir. Zaman içinde de süküt-ü suikaste uğratırlar. Reel Sol tarihte politik romandan anlaşılan devrime güzelleme, partiye güzelleme yapmak. <em>Dağbozumu</em> bu düz yaklaşımın dışında bir roman. ‘Her devrim çocuklarını yer’ şiarına muhalif bir roman. Yusuf Can, kendi çocuklarını yemeyen devrimlerden yanadır . Bu yüzden örgüt talimatını uygulamaz, çektiği acıların nedeni de budur.Yusuf, içinde yaşamak istemediği bir devrimi yapmak istemediği için öfkelidir, aşkı ve sevgiyi öldüren bir devrimi istemediği için öfkelidir her şeye… Büyük hayallerle çıktığı dağdan, gözüyaşlı inmesinin nedeni de budur.</p>
<p><strong>Son söz aşkın olsun… Aşkı bilmiyorsam nasıl kurtarırım seni kendimi ve bütün dünyayı… derler. Roman, “Her şey o zamanlarda başladı. o zamanların adını, gözün görmediği zamanlar koydum. Onu gözümün görmediği zamanlarda tanıdım&#8221; cümlesiyle başlıyor ve aynı cümleyle bitiyor. Bugüne gelirsek şimdi sizin yaşınızda olmayan, sizin 20 yıl evvel yaşadığınız günlerde olan şimdiki zamana söyleyecek sözünüz nelerdir?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Romanı okuyanlar giriş cümlesini çok sevdi. Okuyucu tepkilerinde bunu gördüm. “Benim de gözümün görmediği zamanlar oldu” diyenler oldu. Gözün görmediği zamanlar çok masum zamanlardır. Her şeyin kitaplardan öğrenildiği, devrimciliğin zorlukları ile karşılaşılmadığı ilk zamanlardır. Bir devrimcinin romantik zamanlarıdır. Romanda bunu aklın durduğu zamanlar takip eder. Bu zamana tutulmayı kimseye önermem. Keşke her şey gözün görmediği zamanlardaki gibi romantik olsaydı. Şimdiki zamanda devrim yapmaya kalksam aşkı devrimden sonraya ertelemezdim. Aşk, sevgi, cinsellik gibi konular bir başka bahara ertelenecek şeyler değildir. Aşksız, sevgisiz bir devrim düşünmek cehennemdir. Devrimci romantizmin bitirilmesi denilen şey bu tür yasaklarla başladı. Artık kimselerin devrimci romantizmden bahsetmediği zamanlarda yaşıyoruz.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F28%2Faytekin-ylmazla-roportaj-heline-ne-oldu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/28/aytekin-ylmazla-roportaj-heline-ne-oldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doruktaki Cindoruk</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/28/doruktaki-cindoruk-2/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=doruktaki-cindoruk-2</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/28/doruktaki-cindoruk-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Nov 2011 12:22:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4076</guid>
		<description><![CDATA[    Bazı genç arkadaşlar, anarşizmi hovardaca bir mirasyedicilikle karıştırırlar ve bu yüzden de hayatları boyunca tutarlı bir demokrat tutum sergilemiş, üzerlerine titrememiz gereken çok az sayıdaki insana gereken değeri vermezler. Oysa ne kadar değerlidir onlar, içinde debelendiğimiz bataklıkta tek başlarına ışık saçarlar, insana umut verirler, bak işte, her şeye rağmen dürüst kalınabiliyormuş bu hayatta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bazı genç arkadaşlar, anarşizmi hovardaca bir mirasyedicilikle karıştırırlar ve bu yüzden de hayatları boyunca tutarlı bir demokrat tutum sergilemiş, üzerlerine titrememiz gereken çok az sayıdaki insana gereken değeri vermezler. Oysa ne kadar değerlidir onlar, içinde debelendiğimiz bataklıkta tek başlarına ışık saçarlar, insana umut verirler, bak işte, her şeye rağmen dürüst kalınabiliyormuş bu hayatta dedirtirler, insanın özgürlük tutkusuna güç verirler.</p>
<p>“Nikita Tayyip” yazımın sonunda Altan Öymen’le ilgili yazdığım satırların kimi arkadaşlarca biraz tuhaf karşılandığının farkındayım. Bir gazeteci ve politikacı olan Altan Öymen’e dudak kıvırıyorlar. Evet ama Altan Öymen, CHP’lilerin çoğunda rastlayamadığımız tutarlı bir tavır sergiliyor bugün; Ergenekon tutuklamalarına da, KCK tutuklamalarına da karşı çıkıyor. Aynı Nuray Mert gibi.</p>
<p>Şimdi bu tutarlı insanlar listesine Hüsamettin Cindoruk’u da eklemek gerekiyor. Daha doğrusu o, zaten eskiden beri bu listenin başında yer almayı hak eden birisidir. Çünkü, ne kadar sağdan gelen bir politikacı olursa olsun, uzun soluklu bir tutarlı tavrın temsilcisidir. Bu satırları, bugünkü <em>Radikal </em>gazetesinde Ezgi Başaran’ın kendisiyle yaptığı röportajı okuyunca yazmak geldi içimden.</p>
<p>Hüsamettin Cindoruk, 27 Mayıs darbesinden sonraki baskıcı uygulamalara karşı çıkmış ve yargılanan DP yöneticilerinin avukatlığını yapmış bir şahsiyet. 12 Eylül döneminde, diğer politikacılarla birlikte Zincirbozan’da “zorunlu ikamete” tabi tutulmuş, yani 12 Eylül’e de teslim olmamış. Bugün de Ergenekon uydurmacılığına karşı çıkıyor ve bu davadaki hukuk dışı uygulamaları teşhir ediyor. KCK tutuklamaları konusundaki tutumunu bilmiyorum ama eminim bu tutuklamaların da hukuk dışılığına karşı çıkıyordur.</p>
<p>Bugünkü röportajından bazı satırları buraya aktarmak istiyorum. Örneğin şu satırlar, bugün “demokrasi” adına AKP hükümetinden daha fazla tutuklama bekleyenleri, “sivilleşme” adına Yassıada gezileri düzenleyenleri düşündürmesi, hatta biraz da utandırması açısından çok önemli:</p>
<p>“Yassıada  ve Silivri birbirine çok benziyor. Yassıada’da hakimler ve savcılar tecrit edilmişti, Silivri’de de ediliyor. Şehre 80 km. uzaklıkta mahkeme mi olur? Amaç, siz ayrı hakimler, ayrı savcılar, ayrı sanıklarsınız diyerek korkutmak.”</p>
<p>Cindoruk, Silivri tutuklularıyla dayanışma içinde olmasına rağmen onların hastalıklı Atatürkçülüğünden ne kadar uzak, şunları söylerken:</p>
<p>“Atatürk’ün bilgisi yoktu, o sırada hastaydı diyenler doğru söylemiyor. Başka bir karine daha Sabiha Gökçen’dir. Kendisi askeri pilot da değildi. Sizce Atatürk’ün manevi kızı olarak onun bilgisi dışında böyle bir harekâta katılması mümkün mü? O nedenle işi İnönü’ye veya Bayar’a yıkmak son derece yanlış. Atatürk’ün ölmeden evvel Tunceli’yi Cumhuriyet topraklarına katma iradesi var işin içinde… Dersim’de yapılanlar baştan aşağı haksızlıktır. Ve Seyit Rıza’nın dediği gibi zulümdür. Cumhuriyetin zorbalığıdır.”</p>
<p>Ve Cindoruk, içinden geldiği DP geleneğini de asla kayırmaya kalkmıyor:</p>
<p>“Evet, belki CHP egemen partiydi ama o sırada sadece İnönü ve Bayar mı var? Menderes, Köprülü milletvekili. Demokrat Partili bir sürü vekil var. Eğer orada bir siyasi mesuliyet varsa, herkesindir. Sadece CHP’nin değil, Demokrat Partinin de.”</p>
<p>Elbette “Nikita Tayyip” de nasibini alıyor Cindoruk’un açık sözlülüğünden ve gerçeğe bağlılığından:</p>
<p>“Başbakan’ın, iktidar olduğu süre boyunca Dersim konusunu ancak bir Dersimli Zaza Kürdü olan Kılıçdaroğlu CHP’ye genel başkan seçildikten sonra açması siyasi hesaplara dayanıyor. Acı bir dramı kullanıyor.”</p>
<p>Ve Cindoruk’un en önemli saptaması şimdi geliyor. Bu, benim “Nikita Tayyip” yazımda anlatmaya çalıştığım ama birçok kişi tarafından yadırganan, Tayyip Erdoğan’ın artık bir Atatürkçü olarak görülebileceği tezimle tamamen örtüşen, hatta benden de güçlü ifadelerle ortaya konmuş bir saptama:</p>
<p>“Seçimleri AKP kazandı ama ideolojisi kaybetti. Yola çıkarken ne diyorlardı, şimdi ne diyorlar. 1991-95 arasında Abdullah Gül’ün ve Salih Kapusuz’un Meclis’te yaptığı konuşmalara bakarsanız, ne demek istediğimi görürsünüz. O iddiayla aldıkları oy yüzde 10-11’di. Başlangıç noktalarından başka bir yerdeler şu anda. <strong>En büyük ‘beyaz Türk’ bugün Tayyip Erdoğan’dır çünkü Cumhuriyet onu yoğurdu. </strong>(abç. GZ)”</p>
<p>Bin teorisyenin, bin akademisyenin yapamayacağı büyük bir tarihi saptamadır bu.</p>
<p>Bravo Hüsamettin Cindoruk. Gerçekten bir doruk bu. Ne güzel bir şeydir, insanın ömrünü hiçbir manüplasyona, hiçbir yutturmacaya, hiçbir hapishaneci kliğe teslim etmeden, eyvallah etmeden tamamlayabilmek yolunda güvenli adımlarla ilerleyebilmesi.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>28 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F28%2Fdoruktaki-cindoruk-2%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/28/doruktaki-cindoruk-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nikita Tayyip!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/26/4064/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=4064</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/26/4064/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Nov 2011 17:53:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2011/11/26/4064/</guid>
		<description><![CDATA[Nikita Kruşçev, 1956 yılında, SBKP’nin XX. Kongresinin gizli oturumunda, Stalin’in ve Stalin rejiminin bir kısım suçlarını açıkladı. Bu suçların odağında elbette 1930’lu yıllardaki Büyük Temizlik vardı. Ne var ki, o sırada Sovyet devletinin başında bulunan Nikita Kruşçev, Stalin’in ve Stalinist devletin suçlarını açıklarken seçmecilik yaptı ve Stalin’in önemli suçlarını gizledi. Buna rağmen Kruşçev’in açıklamaları pandoranın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="s4" style="margin-top: 0px; margin-bottom: 10px;">
<div id="_mcePaste">
<p>Nikita Kruşçev, 1956 yılında, SBKP’nin XX. Kongresinin gizli oturumunda, Stalin’in ve Stalin rejiminin bir kısım suçlarını açıkladı. Bu suçların odağında elbette 1930’lu yıllardaki Büyük Temizlik vardı. Ne var ki, o sırada Sovyet devletinin başında bulunan Nikita Kruşçev, Stalin’in ve Stalinist devletin suçlarını açıklarken seçmecilik yaptı ve Stalin’in önemli suçlarını gizledi. Buna rağmen Kruşçev’in açıklamaları pandoranın kutusunu açtı ve bütün suçlar ortalığa saçıldı.</p>
<p>Nikita Kruşçev neleri açıklamış, neleri örtbas etmişti? Kimleri rehabilite etmiş, kimleri rehabilite etmekten imtina etmişti?</p>
<p>Kruşçev, Stalin’in tasfiye ve katliamlarında sadece parti içindeki bir kesimi, esasen Stalin’in kurbanı olan Stalinistleri aklama yoluna gitmişti. Andığı isimler arasında Rodzudak gibi, politbüro üyesi, sadık Stalinistler bir hayliydi. Ama ne Troçki, ne Buharin, ne Zinovyev ve Kamenev’in,  ne de 1920’lerde Çeka’nın öldürdüğü anarşistler, sosyalist devrimciler ve Menşeviklerin adı geçiyordu. Bu insanlar rehabilite edilmemişti ve Gorbaçov dönemindeki bazı açılımlara rağmen Sovyet devleti yıkılıncaya kadar rehabilite edilmeden kaldılar. Zorla kolektifleştirme sırasında katledilen yüz binlerce köylüden de söz edilmiyordu. Bu, Kruşçev’in başında bulunduğu Sovyet devletinin katledilen bu insanların cesetleri üzerinde yükselmeye devam ettiği ve edeceği anlamına geliyordu.</p>
<p>Kruşçev’in 1956 yılındaki bu çıkışının iki anlamı ve amacı vardı. <strong>Birincisi</strong>, başında bulunduğu Sovyet devletini geçmişteki bir takım <strong>suçlarından arındırarak</strong> güçlendirmek; <strong>ikincisi </strong>de, kendi <strong>iktidarını sağlamlaştırabilmek</strong> için halen devlet içinde belli güç odaklarını ellerinde tutmakta olan Molotov, Malenkov, Kaganoviç gibi Stalinistleri geriletmek, hatta bu güç mevzilerinden süpürmek. Aslında olan, Stalinist rejim temelde devam ederken, onu koşullara uygun olarak revize etmek, dolayısıyla güçlendirmek çabasından ibaretti.</p>
<p>Tayyip Erdoğan’ın Dersim katliamıyla ilgili açıklamalarını okuyunca ister istemez Nikita Kruşçev’in 1956 yılında, XX. SBKP Kongresinde yaptığı konuşma geldi aklıma.</p>
<p>Tayyip Erdoğan ne yapmak istiyor? Bence, aynı Nikita Kruşçev gibi, iki amacı var. <strong>Birincisi</strong>, son dört yılda iyice hakim olduğu devleti <strong>geçmiş kirlerinden ve suçlarından mümkün olduğunca temizlemeye çalışmak</strong>; <strong>ikincisi </strong>de, devletin içinde hâlâ belli güç odaklarını ellerinde tutmaya çalışan <strong>ulusalcı-kemalistleri (dolayısıyla CHP’yi) sürüp atmak</strong> ve devleti onlardan tamamen arındırmak.</p>
<p>Tayyip Erdoğan da, aynı Nikita Kruşçev gibi, bazı suçları ve suçluları açığa vururken, bazı suç ve suçluları himaye ediyor. Çünkü devletin temelini oluşturan bu <strong>suçluları</strong> açıklamanın devleti çok önemli dayanaklarından mahrum edeceğinin farkında. Evet, İsmet İnönü’yü hedef alırken, örneğin Dersim katliamı sırasında başbakan olan Celal Bayar’ı hedef almamaya çaba göstermesi AKP’nin dayandığı gelenekle ilgili olabilir ama Dersim katliamının İsmet İnönü’den bile daha büyük sorumlusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün adını bile ağzına almamasının nedeni, Kemalist duyarlıklardan çekinmesinden çok, TC devletinin temeli olan Atatürk’ü yıpratmanın, şu anda üstünde oturduğu ve artık egemen olduğu devleti yıpratmak anlamına gelmesidir. Konuştuğu platformun arkasında hem kendisinin hem de Atatürk’ün dev posterlerinin asılmasının anlamı bir takiye değil, tam da budur.</p>
<p>Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Tayyip Erdoğan, devlete ne kadar hakimse o kadar da Atatürkçüdür. Bugün esasen devlete hakim olduğu düşünülürse esasen bir Atatürkçü olarak görülebilir.</p>
<p>Çin’de Deng Siao Ping ve taraftarları, Kültür devriminin başını çeken sıkı Maoculara karşı müthiş bir mücadele vererek onları tasfiye ettiler ve içeri tıktılar. Ne var ki, Mao’nun fikirlerine ve Kültür Devrimi deneyimine ne kadar karşı olurlarsa olsunlar, Mao’yu asla hedef almadılar. Çünkü modern Çin devletinin temelinde Mao vardı. Bugün Tien an Men meydanındaki devasa Mao portresinin ve Mao’nun naaşının hâlâ ziyarete açık olmasının anlamı budur. Devlete sahip olanlar asla o devletin temelini oluşturan “kutsal” varlıkları dinamitlemezler. Kemalistlerimiz AKP’nin böyle bir şey yapmasını boşuna bekliyorlar anlayacağınız.</p>
<p>CHP’nin, Tayyip Erdoğan’ın son Dersim taarruzu karşısındaki tutumu ancak “şaşkın ördek” deyimiyle açıklanabilir. <em>Aydınlık </em>gazetesi ulusalcı CHP milletvekillerini takdir eder, onların ulusalcı cenah tarafından desteklendiği yönünde yayınlar yaparken, Kemal Kılıçdaroğlu, bir yandan bu milletvekillerini disiplin altına almaya, bir yandan da Tayyip Erdoğan’a cevap yetiştirmeye çalışıyor. “Dersim’den sana ekmek yok” türü ucuz politikacı laflarının anlamsızlığı bir yana, eğer Kılıçdaroğlu, AKP’nin bu taarruzu Dersimlileri kazanmak için yaptığını sanıyorsa iyice yanılıyor ve olup bitenin hiç mi hiç farkında değil. Öte yandan CHP Genel Sekreteri olduğunu sandığım bir kişinin açıklamasını dinledim bu akşam. O da başka türlü bir zırvalama içindeydi. “Tayyip Erdoğan, bu gidişle Şeyh Sait’i de aklayacak” falan gibi şeyler söylüyordu.</p>
<p>Parti yönetenlere nasıl parti yönetileceği, nasıl siyaset yapılacağı konusunda akıl vermeye kalkışacak değilim ama insan ancak beş yaşındaki çocukların zekâsını yansıtan bu tür açıklamalarla karşılaşınca gerçekten şaşırıyor, “yahu bu akılsızlar mı yönetiyor binlerce insanı” diye şaşkınlıkla sormaktan  alıkoyamıyor kendini.</p>
<p>Keşke dinleselerdi de onlara biraz tavsiyelerde bulunabilseydim. Yahu kardeşim, bırakın şu kadim devletçi reflekslerinizi. Elinizde tuttuğunuz Atatürk posterlerinin falan hiçbir hükmü yok artık. Devleti kaptırdınız gitti. Ele geçirme şansınız ise hiç mi hiç yok. Parti olarak tek şansınız şu topraklarda yaşayan ezilen insanların kaderine ortak olmanız ve onların gönlünü kazanmanızdır. Bunun da tek yolu gerçekleri açık açık söylemektir.</p>
<p>Ben sizin yerinizde olsam, böyle iki ara bir derede inkâra kalkışacağıma, daha da gür bir sesle Dersim katliamını açığa vurur, bütün gizli arşivlerin açılmasını ister, Tayyip’i bu katliamı açıkladığı için tebrik ettikten sonra, Celal Bayar’ı gözden kaçırmak istediği ve Atatürk’ün sorumluluğundan söz etmediği için bir güzel yere çalardım. Bununla da kalmaz, Koçgiri ayaklanmasının ve Şeyh Sait isyanının kurbanlarından neden söz etmiyorsun, bu ne çift standartlılıktır diye sorardım. Ama nerde sizde o vizyon, o yürek, o metanet, o tutarlılık. Tam tersi yönde ilerlemektesiniz zavallıca.</p>
<p>Ah talihsiz CHP, inan ki sana acıyorum. Seni, bir süredir Nazlı Ilıcak’la ve daha genç iki konuşmacıyla çıktığı programda izlediğim ve tutarlılığına hayran kaldığım Altan Öymen gibi bir lider kurtarabilirdi ancak. Ama Altan Öymen gibilerinin büyüklüğünü göremeyecek kadar yerlerdesin.</p>
<p>Artık seni Altan Öymen bile kurtaramaz.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>23 Kasım 2011</p>
<p>www.gunzileli.com</p>
<p>gunzileli@hotmail.com</p>
</div>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F26%2F4064%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/26/4064/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>44</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Unutulan Onuncu Madde”ye Zeyl…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/17/%e2%80%9cunutulan-onuncu-madde%e2%80%9dye-zeyl%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259cunutulan-onuncu-madde%25e2%2580%259dye-zeyl%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/17/%e2%80%9cunutulan-onuncu-madde%e2%80%9dye-zeyl%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2011 18:10:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4059</guid>
		<description><![CDATA[11 Kasım 2011 Tarihli “Unutulan Onuncu Madde” başlıklı yazımda Halil Berktay’a şöyle sormuştum: “Ya siz Halil Berktay? Lütfen lafı uzatmadan söyleyin. KCK tutuklamalarına karşı mısınız, değil misiniz?” Cevabı yaklaşık bir hafta sonra almış bulunuyorum. Tabii Berktay, medyadaki daha önemli rakiplerine cevap vermiştir mutlaka ama bu cevapta ben de kendi sorumun yanıtını buldum. Şöyle yazmış Berktay, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>11 Kasım 2011 Tarihli “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/11/11/unutulan-onuncu-madde%E2%80%A6/" target="_self">Unutulan Onuncu Madde</a>” başlıklı yazımda Halil Berktay’a şöyle sormuştum:</p>
<p>“<em>Ya siz Halil Berktay? Lütfen lafı uzatmadan söyleyin. KCK tutuklamalarına karşı mısınız, değil misiniz?</em>”</p>
<p>Cevabı yaklaşık bir hafta sonra almış bulunuyorum. Tabii Berktay, medyadaki daha önemli rakiplerine cevap vermiştir mutlaka ama bu cevapta ben de kendi sorumun yanıtını buldum. Şöyle yazmış Berktay, bugünkü <em>Taraf</em>’ta (17 Kasım 2011) yer alan “Nerede Duruyorum (3): Yalan ve Utanmazlık” başlıklı yazısında:</p>
<p>“9 Kasım 2011’de (Çarşamba) aHaber’de, Selin Ongun’un “Bi Sormak Lâzım” programına; (7) 10 Kasım’da (Perşembe) Habertürk’te Belkıs Kılıçkaya’nın “Doğru Açı” programına katıldım. Her ikisinde, <strong>KCK tutuklamalarına karşıyım dedim</strong>. (abç. GZ)”</p>
<p>Böylece mesele berraklaşmış ve benim bir hafta önce yazdığım yazıda sorduğum soru yanıtlanmış oluyor. Halil Berktay, KCK tutuklamalarına karşı olduğunu beyan etmiştir.</p>
<p>Eksik ve yetersiz bilgi ve okumalarla tersi bir izlenim yarattığım için az sayıdaki okurumdan ve Halil Berktay’dan özür dilerim.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>17 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F17%2F%25e2%2580%259cunutulan-onuncu-madde%25e2%2580%259dye-zeyl%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/17/%e2%80%9cunutulan-onuncu-madde%e2%80%9dye-zeyl%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>38</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yayınevini bekleyen bir kitap: Margarate Buber Neumann, İki Diktatörlük Altında</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/16/margarate-buber-neumann-iki-diktatorluk-altinda/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=margarate-buber-neumann-iki-diktatorluk-altinda</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/16/margarate-buber-neumann-iki-diktatorluk-altinda/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 16 Nov 2011 17:21:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[İki Diktatörlük Altında]]></category>
		<category><![CDATA[Margarate Buber Neumann]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4053</guid>
		<description><![CDATA[(Birgün gazetesinin 12 Kasım 2011 tarihli kitap ekinde yayımlanmıştır)

Kitaplar sizi başka kitaplara götürür. Bu yalnız okuyucu açısından değil, çevirmen açısından da böyledir. Çeviriyi geçim için yapmam. Bu bana çok ağır gelir. Sadece okuyucuyla paylaşmak için kitap çeviririm. Özel alanım, biyografi ve otobiyografidir. Özel konularım ise, 1930’lar, Sovyetler Birliği, Almanya ve İspanya.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>(<em>Birgün </em>gazetesinin 12 Kasım 2011 tarihli kitap ekinde yayımlanmıştır)</p>
<p>Kitaplar sizi başka kitaplara götürür. Bu yalnız okuyucu açısından değil, çevirmen açısından da böyledir. Çeviriyi geçim için yapmam. Bu bana çok ağır gelir. Sadece okuyucuyla paylaşmak için kitap çeviririm. Özel alanım, biyografi ve otobiyografidir. Özel konularım ise, 1930’lar, Sovyetler Birliği, Almanya ve İspanya.</p>
<p>İspanya Devrimini ve Durruti’yi anlatan, Apel Paz’ın <em>Halk Silahlanınca </em>(Kaos Yayınları-baskısı biten bu kitap bugünlerde Yayın Kolektifi’nin desteğiyle Kaos tarafından yeniden basılacaktır) ile Sovyetler Birliği’ndeki büyük temizliği ve toplama kamplarını anlatan Eugenia Ginzburg’un <em>Anafora Doğru </em>ve <em>Anaforun İçinde </em>(Pencere Yayınları) kitaplarını 1990’lı yıllarda çevirmiştim. Kronstadt ayaklanmasını anlatan, Paul Avrich’in <em>Kronstadt 1921</em> (Versus Yayınları) kitabını ve bir komintern görevlisinin 1918-1938 yıllarındaki anılarını içeren, Jan Valtin’in <em>Karanlığın Ötesinde </em>(Kibele Yayınları) kitabını ise 2000’li yıllarda.</p>
<p>Jan Valtin’in kitabı beni Heinz Neumann’a ve karısı Margarete Buber-Neumann’a götürdü. Heinz Neumann, 1920’li yıllarda Stalin’in gözdelerinden olan bir Alman komünistiydi, ancak 1930’lu yılların başında Stalin’in gözünden düşmüş ve Hitler’in iktidara gelmesinden sonra karısıyla birlikte sığındığı Sovyetler Birliği’nde GPU tarafından tutuklanıp öldürülmüştü. Aç ve açıkta kalan ve Komintern’in ünlü Lux Hotel’inde, eşleri tutuklananların kaldığı bir bölümde barınan, Alman Komünist Partisi üyesi Margarete Buber Neumann, aslında tutuklanma emri kocasının tutuklanma tarihiyle aynı gün olmasına rağmen, altı ay sonra tutuklanmış, Moskova’daki Butyrki hapishanesinde, çok kötü koşullarda kalmış, sonra da Kazakistan bozkırlarındaki Karaganda çalışma kamplarına yollanmıştı. Burada iki yıl, yine çok kötü koşullarda çalıştırılan Buber-Neumann, günün birinde yeniden alınıp Butyrki’ye getirilmiş ve çoğu Alman komünisti olan çok sayıda kadınla aynı koğuşa konmuştu.</p>
<p>Ancak bu seferki koşullar çok değişiktir. Koğuş haşerattan temizlenmiştir. Yemekler gayet iyidir. Artık balık istifi yatılmamaktadır. Hapishane görevlileri tutuklulara çok iyi davranmaktadır. Durumda bir tuhaflık olduğunun bütün tutuklular farkındadır ama ne olduğunu anlayamamaktadırlar. Kısa süre sonra grup grup bilmedikleri bir yere sevk edilmeye başlanırlar. Buber’in grubunun bindirildiği trende kadınların yanı sıra başka Alman ve Avusturya komünisti erkekler ve anti-faşistler de vardır. Tren, Polonya ile Sovyetler Birliği’nin sınırında bulunan Brest-Litovsk köprüsüne gelince durumu anlarlar. O sırada Sovyet-Alman paktı halen yürürlüktedir ve Polonya’nın o bölümü Nazi işgali altındadır. Bundan sonrasını benim çevirimden okuyalım:</p>
<p>“Sonunda tren durdu ve ilk önce o malum ‘Hazırlanın. Eşyalarınızla birlikte’ bağırtısını duyduk. Kompartmanların kapı kilitleri açıldı, inmemiz için getirilmiş portatif merdivenlerin demir basamaklarından aşağı indik, hava öyle soğuktu ki ayakta titreşerek bekliyorduk. Biraz uzakta bir istasyon vardı. Hemen yakındaki levhada istasyonun adı yazıyordu: “Brest Litovsk”.</p>
<p>Bizim grupta yirmi sekiz erkek, Betty ve ben vardık. Betty, ben, yaşlı bir profesör ve bacağı yaralı bir mahkûm bir kamyona bindirildik. Erkekler yürümek zorundaydı. Brest Litovsk köprüsünün Rusya tarafından geçip diğerlerinin gelmesini bekledik, köprünün Polonya tarafına bakıyorduk. Erkekler geldi ve ardından bir grup GPU&#8217;lu köprüyü geçti. Onların bir süre sonra geri döndüğünü gördük, GPU&#8217;lu grup daha da büyümüştü. SS subayları da onlarla birlikteydi. SS komutanı ve GPU şefi birbirlerini dostça selamladılar. Rus, Almandan bir baş daha uzundu. GPU şefi parlak deri bir çantadan bazı kâğıtlar çıkardı ve bir isim listesi okumaya başladı. Yalnızca “Margarete Genrichovna Buber-Neumann” adını duyabildim. Bizim gruptan bazıları protestoya girişip GPU&#8217;luyla tartışmaya başladı. Bunlardan biri, Macaristanlı bir Yahudi sığınmacıydı, diğeri, 1933 yılında, Nazilerle, bir Nazinin ölümüyle sonuçlanmış bir çatışmaya karışmış Dresdenli genç bir işçiydi. Sovyet Rusya&#8217;ya kaçmayı başarmıştı. Olaya ilişkin yargılamada, arkadaşları, bilerek ya da daha doğrusu onun Sovyetler Birliği&#8217;nde güvenlikte olduğunu düşünerek bütün suçu onun üzerine yıkmışlardı. Ona ne yapılacağı belliydi.</p>
<p>Köprüden geçtik. Protestoda bulunan üç kişi itile katıla diğerleriyle birlikte gitmeye zorlandılar. Direnmenin hiçbir yararı yoktu, kaderlerine boyun eğdiler. Köprünün orta yerinde dönüp geriye baktım. GPU görevlileri bir grup halinde durmuş arkamızdan bakıyorlardı. Onların ardında Sovyetler Birliği vardı. Malum komünist duayı hatırladım acıyla: Emekçilerin Anavatanı; Sosyalizmin Yıkılmaz Siperi; Ezilenlerin Cenneti&#8230;” (Margarate Buber-Neumann, <em>Under Two Dictators-Prisoner of Stalin and Hitler</em>, Pimlico, 2008, s. 143)</p>
<p>Margarete Buber-Neumann, diğer tutuklularla birlikte, uzun bir yolculuktan sonra, Nazi’lerin Ravensbrück kadın toplama kampına getirilir. Anılarının bundan sonraki bölümü burada geçirdiği beş yılı kapsar. Gaz odalarına gönderilenlerin dışında, hastalıktan ve kötü muameleden günde ortalama 80 kişinin öldüğü bu kamptaki anılar da son derece ilginçtir. Bir bölüm tamamen Yahova Şahitlerine ayrılmıştır. Buber-Neumann bir süre Yahova Şahitlerinin blok sorumluluğunu da yapar ve onların ceza hücrelerine gönderilmemesi için büyük çaba gösterir. Aslında bir Yahova Şahidi kadının tahliye edilmesi son derece “basit”tir. Tahliye edilmesi için “artık Yahova Şahidi değilim” diye yazan bir matbu kâğıdı imzalaması yeterlidir. Ne var ki, bu kâğıdı imzalayan tek bir Yahova Şahidi bile çıkmaz ve ağır baskıya uğrayarak adım adım ölüme yaklaşmayı tercih ederler.</p>
<p>Buber-Neumann’ın Ravensbrück’deki en yakın arkadaşı, Çek gazeteci Milena Jesenska’dır. Milena’yı aslında okuyucular olarak tanırız; Kafka’nın <em>Milena’ya Mektuplar</em>’ını çoğumuz okumuşuzdur. Evet, Kafka’nın sevgilisi Milena’dır o. Onun çok özel karaktere sahip bir insan olduğunu Buber-Neumann’ın anılarından öğreniyoruz. Yazarın, Milena ile Ravensbrück’te birlikte geçen günlerini anlattığı bir kitabı daha önce Türkçede çevrilmişti: Margarete Buber-Neumann, <em>Milena</em>, (çev: Sıdıka Orhon, 1991, Afa Yayınları- daha sonra Everest Yayınları). Buber-Neumann ve Milena, kampta, serbest kaldıklarında neler yapacaklarına, birlikte yazacakları kitaba ilişkin hayaller kurarlar. Ne yazık ki, bu hayaller hiçbir zaman gerçek olmaz, çünkü Milena, 1944 yılında Ravensbrück’te ölür.</p>
<p>İnsan bir kez bir yazarın ve kitabın peşine düştüğü, hele o kitabı çevirdiği zaman ona ilişkin antenleri de çok açık olur. Örneğin Ginzburg’un, Gulak takımadaları konusunda en önemli başvuru kitaplarından biri olduğunu, kitapları çevirdikten sonra, süreç içinde öğrendim. Alexander Soljenitsin, <em>Gulag Takım Adaları </em>(çev: Selim Taygan, Nebioğlu Yayınları, 1974) adlı eşsiz eserinde Ginzburg’u sık sık referans vermekteydi. Keza, son zamanlarda yayımlanan Orlando Figes’in <em>Karanlıkta Fısıldaşanlar-Stalin Rusya’sında Özel Yaşam </em>(çev: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, 2009) adlı, özel anılara ve anlatımlara dayanan kitabında da Ginzburg’a önemli atıflar yer almaktadır.</p>
<p>Michel Ragon’un <em>Kaybedenlerin Belleği </em>(çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 2010) adlı, belki hayali, belki gerçek bir kişi olan Fred Barthelemy adlı Fransız anarşistinin yaşamı çevresinde ördüğü anı-romanında Margaret Buber-Neumann’la ilgili çok önemli ve tamamen gerçeğe dayanan bir anlatım var. Michel Ragon’dan okuyalım:</p>
<p>“Kravçenko Olayı, Barthelemy’yi gömüldüğü uyuşukluktan biraz da olsa uyandırdı. Washington’da görev yapmakta olan bu üst düzey Rus memurun ‘özgürlüğü seçtiği’ ve bu adla, 1947 yılında bir kitap yayımladığı, ardından da bir yığın hakaret, alay, yalan ve iftira dalgasının boy gösterdiği hatırlardadır. Moskova kaynaklı her şeye hayranlık modaydı. Beş yıllık planları, tarımda kolektifleştirmeyi, sosyalist vatanseverliği tartışma konusu etmek tam bir utanmazlıktı! Batı’nın bütün aydınları, eseri bir canavarlık örneği ve elbette CIA’nın marifeti olarak kabul etti. Varlığından ciddi biçimde kuşku duyulan Kravçenko’nun yaşadığını kanıtlamak için başvurusu üzerine, Paris’te bir iftira davası açıldı (…)</p>
<p>“Mahkemeye çağrılan bütün ünlü entelektüeller, tek bir ağızdan, SSCB’de toplama kamplarının olmadığını ilan ettiler. O sırada, hem Bolşeviklerin kamplarına hem de Nazilerin kamplarına sürülmüş olma tuhaflığına sahip bir kadın, kürsüye ilerledi. Üstelik o, Heinz Neumann’ın dul eşiydi. Heinz, Alman Komünist Partisi’nin eski liderlerinden, Reichtag’da mebusluk yapmış biriydi ve 1937 yılında Moskova’da GPU’nun zindanlarında kaybolmuştu.</p>
<p>“Margarete Buber-Neumann’ın anlattığı hikâye inanılır gibi değildi. Üçkâğıtçılık yaptığı haykırıldı sürekli. Dehşet verici ifadesi, mahkeme başkanının fazlasıyla müsamaha gösterdiği cellatlarının dostları tarafından, iğneleme ve alaylarla sürekli kesildi (…)</p>
<p>“ ‘Ne olduğunu anlamadan kendimizi yeniden Butyrki’de bulduk” diye devam etti Margarete. ‘İşin tuhafı, gardiyanlar bize karşı ölçülü davranıyorlardı, iyi yemekler getiriyorlardı, banyo yapma hakkımız vardı. Kamplardaki pislik ve sefalet, hakaretler ve dayakla öyle bir tezat ki bu ani hoşgörü bizi endişelendirdi (…) Butryki’de bizi besiye çektiler. Yıkadılar, süslediler, özenle giydirdiler. Bizi sınır dışı edeceklerini ve başkalarının karşısına çıkabilir halde olmamızı istediklerini anlıyorduk. Hangi ülkeye göndereceklerdi? Bunun Hitler Almanya’sı olabileceğini hiçbirimiz hayal bile etmemiştik. Ama tren Brest-Litovsk’a doğru yol alıyordu. Ben kendimi Lublin’de hapishanede buldum. Gestapo beni casusluk için Almanya’ya gönderilmiş bir GPU ajanı olmakla suçladı. Karaganda’dan sonra payıma Ravensbrück düşmüştü.” (s. 404-7)</p>
<p>Kravçenko davası ile ilgili olarak Margaret Buber-Neumann’dan söz eden önemli bir makale de geçenlerde <em>Taraf </em>gazetesinde yayımlandı. Bu makalede, ayrıntıya ilişkin bazı farklılıklar var. Halil Berktay “Rousset (1949)” adlı makalesinde Buber-Neumann’ın Kravçenko davasında değil, bundan hemen sonra açılan Rousset davasında tanıklık yaptığını anlatıyor. Berktay’dan okuyalım:</p>
<p>“Fakat derken ikinci bir dava çıkageliyor. Stalin terörünün ikinci dalgası çerçevesinde, Macar komünist lideri Laszlo Rajk’ın idamı, Ekim 1949. Dört hafta sonra, bu sefer David Rousset, <em>Le Figaro litteraire</em>’de önemli bir yazı yayınlıyor; Sovyet toplama kamplarına ilişkin bir araştırma başlatmada, Nazi toplama kamplarının eski mahkûmlarından kendisine yardımcı olmalarını istiyor (…) Gene kıyamet kopuyor ve hemen bir hafta sonra, gene <em>Les Lettles françaises</em>’de PCF’den iki yazar, Rousset’yi sahte kaynaklar icat edip Sovyetlere karşı adi bir saldırıya girişmekle suçluyor. Kravçenko gibi Rousset de buna karşı hakaret ve iftira davası açıyor. Lakin bu sefer işler PCF’nin umduğu gibi gitmiyor. Bu kere Rousset de eski bir sosyalist, bir ara Troçkist, Mukavemet kahramanı, her nasılsa Buchenwald ve Neuengamme kamplarından sağ çıkmış bir mazlum. İkincisi, kendi gibi çok saygın tanıklar buluyor. Örneğin Margarete Buber-Neumann, gerek Sovyet kamplarında, gerekse Molotov-Ribbentrop Paktı gereği 1940’da SSCB’den Nazilere iade edildikten sonra Ravensbrück’te neler çektiğini dramatik ve karşılaştırmalı bir şekilde anlatıyor. Sonuçta Rousset hem davayı kazanıyor, hem de o neslin bilincini biraz olsun sarsmayı başarıyor.” (<em>Taraf</em>, 8 Ekim 2011)</p>
<p>Gün Benderli ve Ümit Kaya tarafından redakte edilmiş, sayfa düzeni bile yapılmış ve Yayın Kolektifi tarafından yayımlanmaya değer görülmüş, Margarete Buber Neumann’ın <em>İki Diktatörlük Altında-Stalin ve Hitler’in Mahkûmu </em>kitabı şimdi kendisini yayımlayacak yayınevini bekliyor. Bu yazıyı, ilgilenecek yayınevlerine bir çağrı olarak da kabul edebiliriz.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F16%2Fmargarate-buber-neumann-iki-diktatorluk-altinda%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/16/margarate-buber-neumann-iki-diktatorluk-altinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>124</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vicdani Ret mi, Vicdanı Ret mi?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/15/vicdani-ret-mi-vicdani-ret-mi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=vicdani-ret-mi-vicdani-ret-mi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/15/vicdani-ret-mi-vicdani-ret-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Nov 2011 21:25:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4050</guid>
		<description><![CDATA[Bir noktalama işareti, bir harfin üstündeki nokta bazen anlamı nasıl da değiştirir. Eugenia Ginzburg, Magadan’da sürgündeyken orada görevli Kızıl Ordu subaylarına Rusça dersi vermekle görevlendirilir. Onlara dilin inceliklerini aktardığı şöyle bir örnek anlatır: “Bir seferinde, eski zaman örneğine başvurmuş, Veresaev’in devrim öncesi yüksek okul anılarından bir parça seçmiştim. Parçayı kara tahtaya herhangi bir noktalama işareti [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir noktalama işareti, bir harfin üstündeki nokta bazen anlamı nasıl da değiştirir. Eugenia Ginzburg, Magadan’da sürgündeyken orada görevli Kızıl Ordu subaylarına Rusça dersi vermekle görevlendirilir. Onlara dilin inceliklerini aktardığı şöyle bir örnek anlatır:</p>
<p>“Bir seferinde, eski zaman örneğine başvurmuş, Veresaev’in devrim öncesi yüksek okul anılarından bir parça seçmiştim. Parçayı kara tahtaya herhangi bir noktalama işareti koymadan yazdım. Bu, ölüm cezasına çarptırılmış bir mahkûmun dilekçesi konusunda, II. Nikolas’ın bir kararnamesiydi: “Mümkün değildir ertelenmesi idamın.” Ardından Epifanov’a sordum: ‘Bu kararnameye göre mahkûm idam edilecek mi?’ Yaramaz öğrencim mırın kırın etti, asık bir suratla karatahtaya baktı. Sonunda kesip attı:</p>
<p>‘II. Nikolas’ın ne budala olduğu bilinir! Onun yazdıklarını şöyle de okuyabilirsiniz, böyle de.’</p>
<p>‘Şimdi ne diyorsunuz?’ diye sordum, ‘ertelenmesi’ sözcüğünden sonra bir virgül koyup.</p>
<p>‘Hımm… Onu kurşuna dizecekler…’</p>
<p>‘Peki şimdi?’ dedim, eski virgülü silip, bu sefer ‘değildir’ sözcüğünden sonra yeni bir virgül koyarak.</p>
<p>“Cezası ertelendi’ diye bağırdı bütün sınıf hep bir ağızdan.</p>
<p>‘İşte görüyorsunuz, Yoldaş Epifanov, bir insanın hayatı, bir virgülün yanlış yere konmasına ya da unutulmasına bağlı.”” (E.Ginzburg, <em>Anaforun İçinde</em>, çev: G.Zileli, Pencere, 2000, s.429)</p>
<p>Hükümetin “vicdani ret” hakkını yasalaştıracağı yönünde söylentiler dolaşıyor. Hatta buna şimdiden sevinen arkadaşlar da var. Benim okuduğum ve dinlediğim haberlere göre ise durum hiç de öyle değil. Askerlik yapmak istemeyenlere 2 yıl kamu hizmetlerinde çalışma alternatifi getirilecekmiş hükümet sözcüsünün açıklamasına göre.</p>
<p>Bir kere, ülke vatandaşlarının devlete borçlu oldukları bir “vatani görev” yükümlülüğünü kabul etmiyorum. Bu yüzden bedelli askerlik denen şeyi de saçma bulurum. Dolayısıyla total vicdani retçiyim. Şimdi bu bedelli saçmalığına bir de mecburi kamu hizmeti eklenmiş oluyor. Doğrusu, devlet sineğin kanadından yağ çıkartmasını iyi biliyor. Vicdani nedenlerle askerlik yapmak istemeyenleri, hem de 2 yıl bedavadan kamu hizmetlerine koşacaklar. Üstelik 2 yıl oldukça caydırıcı bir süre. “Madem 1 yıl 3 ay askerlik yapmak istemiyorsun, al sana 2 yıl kamu hizmeti.” Bu bir hak mı, yoksa ceza mı? Böylece hem Avrupa’ya, “bak biz de tanıdık vicdani reddi denerek propaganda yapılacak, hem vicdani nedenlerle askere gitmek istemeyenlerin cezası 1 yıl 3 aydan 2 yıla çıkartılacak, hem de kamu hizmetlerine bedavadan işgücü kazandırılacak. Anlayacağınız bir taşla üç kuş.</p>
<p>Ginzburg, noktalamaların önemine işaret ederken ne kadar haklıymış. “Vicdani” sözcüğünün sondaki “i” harfinin tepesindeki noktayı kaldırın, bakalım ortaya ne çıkıyor.</p>
<p>Devletin ve hükümetin her zamanki tutumu.</p>
<p><strong>Vicdanı ret.</strong></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>15 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/" target="_blank">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com" target="_blank">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F15%2Fvicdani-ret-mi-vicdani-ret-mi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/15/vicdani-ret-mi-vicdani-ret-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yakup Kadri’nin 1934 Sovyet Yazarlar Birliği Kurultayı’ndaki konuşması (Mustafa Yılmaz)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/14/yakup-kadri%e2%80%99nin-1934-sovyet-yazarlar-birligi-kurultayi%e2%80%99ndaki-konusmasi-mustafa-yilmaz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yakup-kadri%25e2%2580%2599nin-1934-sovyet-yazarlar-birligi-kurultayi%25e2%2580%2599ndaki-konusmasi-mustafa-yilmaz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/14/yakup-kadri%e2%80%99nin-1934-sovyet-yazarlar-birligi-kurultayi%e2%80%99ndaki-konusmasi-mustafa-yilmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Nov 2011 11:10:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Yakup Kadri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4047</guid>
		<description><![CDATA[“Yine devrim sırasında söylenen bir yalan mı keşfettin?” diye takılmıştı bir arkadaşım bir diyalog esnasında. Diyalogun geçtiği günlerde blogta yayınladığım “Çelik gerçekten böyle mi sertleşti?” yazısına atıfta bulunuyordu. Kendime ve bu bloga böyle bir misyon biçmişliğim yok ama bazen yalanlar onca yılın ardından, tabiri caizse, yuvarlana yuvarlana gelip insanın önünde duruveriyor. Tek tek bakıldığında hiçbiri uzun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Yine devrim sırasında söylenen bir yalan mı keşfettin?” diye takılmıştı bir arkadaşım bir diyalog esnasında. Diyalogun geçtiği günlerde blogta yayınladığım <a title="Çelik gerçekten böyle mi sertleşti?" href="http://sarapdumanlari.wordpress.com/2011/07/18/celik-gercekten-boyle-mi-sertlesti/">“Çelik gerçekten böyle mi sertleşti?”</a> yazısına atıfta bulunuyordu. Kendime ve bu bloga böyle bir misyon biçmişliğim yok ama bazen yalanlar onca yılın ardından, tabiri caizse, yuvarlana yuvarlana gelip insanın önünde duruveriyor. Tek tek bakıldığında hiçbiri uzun uzadıya üzerinde durulacak konular değil belki ama kısaca da olsa değinmemek, kayda geçirmemek de olmuyor.</p>
<h5 style="text-align: center;"><img src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/11/chukovski_pasternak.jpg?w=411&amp;h=300" alt="Boris Pasternak ve Korney Çukovski yazarlar birliği kurultayında. (1934)" /><br />
Boris Pasternak ve Korney Çukovski yazarlar birliği kurultayında. (1934)</h5>
<p>Bu postta Sovyet edebiyat bezirganlarının 1980′lerin başında büyük mizah ustası Aziz Nesin’e yutturmayı başardıkları tümüyle yalan olmasa da, yarı sahte sayılabilecek bir metinden bahsedeceğim: 1934′te Sovyetler Birliği’nde düzenlenen I. Yazarlar Birliği Kurultayı’na Türkiye’yi temsilen Falih Rıfkı’yla birlikte katılan Yakup Kadri’nin kurultay konuşması.</p>
<p>Aziz Nesin bu konuşmanın tam metin çevirisine 1981 tarihli bir denemesinde yer verir. “Sovyet Yazarlar Birliği Yedinci Kurultayı ile İlk Kurultay’da Yakup Kadri’nin Konuşması” başlıklı deneme 1985 tarihli “Ah Biz Ödlek Aydınlar” kitabında mevcuttur. Tam metin çevirisi diyorum, zira Yakup Kadri 1934′teki konuşmayı Fransızca olarak yapar. Konuşma Rusçaya çevrilir, 1981′de 7. kongre için Moskova’da bulunan Aziz Nesin’e Rusça metinden yapılmış Türkçe çeviri verilir. Nesin’in denemeye aldığı metin işte bu Türkçe metindir.</p>
<p><em>“Yakup Kadri’nin bu konuşması bugüne dek Türkiye’de yayınlanmamıştır,”</em> diye başlar söze Aziz Nesin ama birazdan göreceğimiz üzere, yanılmaktadır. Devamında yazarlar birliği hakkında bazı bilgiler sıralar ve ardından konuşmanın metnini verir. Kendi kurultay deneyiminin anlatımına geçmeden de aşağıdaki paragrafla Yakup Kadri faslını kapatır:</p>
<blockquote><p><em>“Yakup Kadri’nin bu çok ilginç konuşması üstüne yorum ve değerlendirmede bulunmayacağım. Bunu, eleştirmenlerimizin ve yazın tarihçilerimizin yapacağına hiç kuşku yok. Ancak şunu söylemek isterim ki, bu konuşmasında Yakup Kadri’nin yazın sorunları üstündeki düşünceleri benim için çok şaşırtıcı olmuştur. Sonraları, o zamanki düşünceleriyle uygun olmadığı da açıktır.”</em></p></blockquote>
<p>Aziz Nesin şaşırmakta ve şüphelenmekte haklı, çünkü Yakup Kadri’nin konuşması gerçekten insanı serseme çeviren radikal bir ruha sahip.  Alttaki imza olmasa “Bunu bir komünist yazmış,” denilebilecek bir radikallik hem de. Ne var ki, Aziz usta şüphesinin peşinden gitmek yerine, muhtemelen “dostlar arasında” olmanın verdiği güvenle önüne konanı olduğu gibi kabul ediyor. Ben de konuşma üstüne başka bir yorumda bulunmak istemiyorum. Bunu, yine hemen hemen aynı dönemde, yani 1986′da “Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları” adlı nitelikli eleştirel çalışmasında Ahmet Oktay yapmış zaten.</p>
<p>Ahmet Oktay, kitabın Kadrocularla toplumsal gerçeklik akımının ilişkisini ele aldığı ““Kadro” ve Yazın” başlıklı bölümünde Yakup Kadri’nin katıldığı kurultaya genişçe yer verir. Kurultayda yaptığı konuşmayı bir ay sonra bizzat Yakup Kadri’nin Türkiye’de Türkçe olarak yayınladığını da Ahmet Oktay’dan öğreniriz. Kadro dergisinin Eylül 1934 tarihli 33. sayısında çıkan “Moskova Edebiyat Kongresinde” başlıklı yazı Yakup Kadri’nin konuşmasının tam metnidir.</p>
<p>Ahmet Oktay, ilgili bölümde konuşmadaki en can alıcı paragraflardan birini çeker çıkarır:</p>
<blockquote><p><em>“Onun içindir ki, mesela harp sonrasının bazı inkılapçı cemiyetlerinde –ki buna Türkiye’yi de dahil ediyorum– zorla inkılap emrine alınmak istenen sanatkarın meydana hiçbir şey çıkaramadığı ve çıkaranların da yeni insanı, yeni cemiyeti, yeni hayatı, görüş ve anlayış tarzını daima eski tasvir ve tahkiye usulleriyle anlattıkları; cihanı eski sanatkarın gözüyle görüp, eski sanatkarın diliyle terennüm ettikleri görülüyor.”</em></p></blockquote>
<p>Bir an için 1934 yılında Moskova’da kurultayın yapıldığı salonda hayal edelim kendimizi. Maksim Gorki orada, Boris Pasternak orada, Korney Çukovski orada, Aleksey Tolstoy orada, Yuri Oleşa orada, İlya Ehrenburg orada, Mihail Şolohov orada…Yakup Kadri “zorla inkılap emrine alınmak istenen sanatkar meydana hiçbir şey çıkaramaz” uyarısında bulunurken kurultayın görevlendiriği çevirmenler “çevirmeli mi, çevirmemeli mi” tereddüdü içerisinde şöyle bir yutkunmuş mudur acaba? Bu ifadeleri tam olarak aktarmış mıdır o sıralara dizilmiş dinlemekte olan edebiyat devlerine? Ya da bu devler arasında halihazırda az biraz yabancı dili olup da çevirmenin cesaretine bağımlı olmayanlar ne düşünmüştür bu cümleden sonra? Mesela düşüncelere dalmış mıdır Doktor Jivago’nun müstakbel yazarı?</p>
<p>Tam olarak bilmemize imkan yok elbette. Ama konuşmanın Aziz Nesin’in “Ah Biz Ödlek Aydınlar” kitabına aldığı versiyonu bu konuda bize çok değerli bazı ipuçları veriyor. İlgili paragrafı alıntılıyorum:</p>
<blockquote><p>“İşte buyüzden, kimi devrim ülkelerinde –Türkiye de içinde olmak üzere– yazarlar çağlarını tam yansıtan ölümsüz yapıtlar yaratamamıştır. Öyle görülüyor ki, çağımızın sanatçıları dediğimiz insanların görmek ve anlamak yetenekleri, yazının eski yöntemlerine göredir (Eski yöntemleri kullanıyorlar.) Geçmiş kuşağın sanatçısı dünyayı nasıl inceliyorsa, bugünkü sanatçı da aynen öyle inceliyor.” (sic)</p></blockquote>
<p>Bu alıntının ardından insan merak ediyor haliyle: İyi de Yakup Kadri’nin bahsettiği “zorla inkılap emrine alınmak istenen sanatkar” nerede? Aparatçik, redaktör, yazar ve çevirmen hep birlikte dil çıkarıyor: Dağa kaçtı! Kelimenin hem mecaz, hem de gerçek anlamında biz onu inkılabın emrine aldık, sonra da buharlaştırdık!</p>
<p>Yakup Kadri’nin “Kadro” dergisinde Eylül 1934′te yayınladığı metnin tamamını ve kurultay tutanaklarına geçen çeviri metni bulup dört başı mamur bir karşılaştırma yapmakta ve tahrifatın boyunu tespit etmekte yarar var aslında. Ne var ki, buna harcanacak enerjiye ne kadar değer, şüpheliyim.</p>
<p>Bu çatal dilli çeviri hadisesinden çıkardığım zıt yönde iki gözlemle yapayım kapanışı.</p>
<p>Evvela, dünya edebiyatında iz bırakmış yüz isim sayın deseler, hiç tereddütsüz yirmi, otuz edebiyatçısının adını vereceğimiz bir ülke edebiyatının yirmi yıldan az bir sürede gelip dayandığı bakış açısının Yakup Kadri’nin bile gerisine düştüğü görülmektedir.</p>
<p>İkincisi, aydınımız ödlek mi bilmiyorum, ama umuttan mıdır, yoksa umutsuzluktan mı, en zeki saydıklarımız bile punduna getirildiğinde pek bir saf olabilmektedir.</p>
<p><em>13 Kasım 2011, Moskova.</em>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F14%2Fyakup-kadri%25e2%2580%2599nin-1934-sovyet-yazarlar-birligi-kurultayi%25e2%2580%2599ndaki-konusmasi-mustafa-yilmaz%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/14/yakup-kadri%e2%80%99nin-1934-sovyet-yazarlar-birligi-kurultayi%e2%80%99ndaki-konusmasi-mustafa-yilmaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mihail Şolohov’un fotoğraf albümü (Mustafa Yılmaz)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/13/mihail-solohov%e2%80%99un-fotograf-albumu-mustafa-yilmaz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mihail-solohov%25e2%2580%2599un-fotograf-albumu-mustafa-yilmaz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/13/mihail-solohov%e2%80%99un-fotograf-albumu-mustafa-yilmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2011 14:41:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mihail Şolohov]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Yılmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4042</guid>
		<description><![CDATA[Yirminci yüzyılın ilk yarısında Rus edebiyatına damgasını vurmuş her figürün yaşam öyküsü, bu edebiyatı yetmiş-seksen yıllık bir mesafeden ve bambaşka bir dünyadan, bambaşka değer yargılarıyla izleyen biz meraklılar için farklı farklı sürprizler ve deyim yerindeyse tuzaklar barındırıyor. Mihail Şolohov (1920&#8242;ler, 1938 ve 1965) Eserlerini severek okuduğunuz, ilham aldığınız, edebi yeteneklerine hayranlık duyduğunuz isimlerin başkalarının kaderinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yirminci yüzyılın ilk yarısında Rus edebiyatına damgasını vurmuş her figürün yaşam öyküsü, bu edebiyatı yetmiş-seksen yıllık bir mesafeden ve bambaşka bir dünyadan, bambaşka değer yargılarıyla izleyen biz meraklılar için farklı farklı sürprizler ve deyim yerindeyse tuzaklar barındırıyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/11/c59folohov.png?w=630&amp;h=223" alt="Mihail Şolohov (1920'ler, 1938 ve 1965)" /></p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/11/c59folohov.png"></a></p>
<h5 style="text-align: center;">Mihail Şolohov (1920&#8242;ler, 1938 ve 1965)</h5>
<p>Eserlerini severek okuduğunuz, ilham aldığınız, edebi yeteneklerine hayranlık duyduğunuz isimlerin başkalarının kaderinde yıkıcı roller oynadığını görünce, bu isimler bazen polis, bazen savcı, bazen cellat, bazen de sadece şaşkın kılığında karşınıza çıkınca, beğeni dünyamızda bir yere oturttuğunuz edebiyat devleri kumdan heykeller gibi yıkılıyor.</p>
<p>Böyle söylerken, herkes adına konuşma ihtiyatsızlığına düşmemekte yarar var. “Ben yazdıklarına bakarım!” deyip eserle yaratıcısı arasına kolaylıkla bir çizgi çekebilenler de vardır ve var olabilmelidir elbette. Edebiyat söz konusu olduğunda yaratıcının yaşadığı dönemin günümüzle arasındaki mesafeye veya coğrafyaya göre de değişebilmektedir durum. Örneğin, edebi mesaisinin önemli bir bölümünü yıllarca Sovyet ıslah ve çalışma kamplarının güzellemesine adayan Maksim Gorki’nin adı, hayatlarının en trajik bölümünü bu kamplarda geçirenler ve onların çocukları tarafından lanetle ve tiksintiyle anılırken, bizde sol hassasiyetlere hitap eden çok daha olumlu çağrışımlara sahiptir.</p>
<p>1965′te Sovyet sansürünü atlatmak maksadıyla eserlerini batıda yayınladıkları için tutuklanan Rus yazarlar Andrey Sinyavski ve Yuli Daniel, sırasıyla 7 ve 5 yıl ıslah ve çalışma kampı cezasına çarptırıldığında, aynı yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Mihail Şolohov’un meslektaşlarına karşı takındığı utanç verici tutumu öğrendiğimde bir edebiyat abidesi daha zihnimde kum gibi dağılıp gitmişti. İktidarın itip kaktığı, ağır cezalara çarptırdığı, tek suçu savaşta esir düşmek olan küçük insanı, tıpkı şefkatli bir anne gibi sarıp kollarına aldığı 1958 tarihli “İnsanın Kaderi” (bkz. <a title="Sudba çeloveka" href="http://sarapdumanlari.wordpress.com/2011/08/14/sudba-celoveka/">Sudba çeloveka</a>) öyküsüyle tanıdığım Şolohov’un, haksız yere hapis cezası alan iki meslektaşı üzerinde devletle bir olup tepinmesine anlam verememiş ve büyük hayal kırıklığına uğramıştım.</p>
<p>Solomon Volkov’un Sabri Gürses çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan <em>“Büyülü Koro: Lev Tolstoy’dan Aleksandr Soljenitsin’e XX. Yüzyıl Rus Kültür Tarihi”</em> <strong>[*]</strong> kitabını okurken Sinyavski-Daniel Davası’ndan sonra cezayı az bulan Şolohov’un yaptığı açıklamaya rastladım ve hayal kırıklığımı tekrar hatırladım. Şöyle demiş o günlerde Durgun Don’un yazarı:</p>
<blockquote><p><em>Keşke kara vicdanlı bu gençler o unutulmaz yirmili yıllarda, ceza yasasının katı hatlarla belirlenmiş maddelerine aldırmadan ‘devrimci sağduyuya dayanarak’ yargı verilen o yıllarda yakalansalardı, bu kurtadamlar işte o zaman böyle cezalar alamazlardı! Görüyor musunuz, bir de yargının ‘sertliğinden’ bahsediyorlar.</em></p></blockquote>
<p>Tüyler ürpertici!</p>
<p>Sinyavski ve Daniel’i, kitaplarını batıda bastıkları ortaya çıktığı anda Lubyanka’nın bir bodrumunda sorgusuz sualsiz kurşuna dizseler adalet ancak yerini bulacaktı, Şolohov’un söylediklerinden bu anlaşılıyor.</p>
<p>Alıntının yer aldığı bu kitabın “Stalin’le Randevu” başlıklı bölümüde bu “savcı yardımcısı” hakkında şöyle bir saptamada bulunuyor Volkov:</p>
<blockquote><p><em>“Şolohov hakkındaki görüşlerin çeşitliliği tartışmacı XX. yüzyıl için bile şaşkınlık vericidir.”</em></p></blockquote>
<p>Bu durumu, “Büyülü Koro”yla birlikte bizzat tecrübe ettiğimi belirtmeliyim. Zira Volkov’un kitabında Şolohov hakkındaki yargımı sorgulamayı zorunlu kılan ve yukardaki “kara vicdanlı” alıntının tersine etkide bulunan pasajlar da var.</p>
<p>Volkov, Şolohov’un “Durgun Don” eseri üzerindeki intihal tartışmalarını aktardıktan sonra yazarın Sovyet rejimiyle ve bizzat Stalin’le olan ilişkisine dair bazı olgulara ve gözlemlere değiniyor. Bu olgular arasında en dikkat çekeni Rusya’da ilk kez 1997′de yayınlanan Stalin-Şolohov mektuplaşmaları:</p>
<blockquote><p><em>Daha otuzuna varmamış olan Şolohov, Stalin’e yazdığı ilk mektupları 1931-1933 yıllarında, zorunlu kolektifleştirmenin yol açtığı bir tarımsal krizin pençesindeyken gönderdi. Yönetim şehirlere yiyecek tedarik etmek için, kolhoz çiftçilerinin elindeki bütün tahıla el koymuştu. Şolohov durumu açıkça, nadir görülen bir samimiyet ve dürüstlükle tasvir ediyordu: “Artık kolhoz çiftçileri ve bağımsız çiftçiler açlık çekiyor; büyüklerle çocukların karnı şişmiş, insanın yememesi gereken şeyleri yiyor, leşlerden meşe kabuklarına, bataklık köklerine dek her şeyi yiyorlar.” Bir başka mektupta şöyle yazıyordu: “Bu çok acı bir şey yoldaş Stalin! Kendi gözünüzle görseniz içiniz kan ağlar.”</em></p>
<p><em> </em><em>Şolohov köylülerin tahıllarını nereye sakladığını bulmak için başvurulan “iğrenç işkence, dayak ve aşağılama ‘yöntemlerini’” anlatıyor: “Vaşçaevsk kolhozunda, kadınların bacaklarına ve eteklerinin uçlarına gazyağı döktüler, tutuşturdular, sonra da söndürdüler: ‘Bana çukurun yerini söyleyecek misin? Söylemezsen yeniden yakarım bak’ diyerek tehdit ediyorlardı.”</em></p>
<p><em> </em><em>Şolohov’un Stalin’e yazdığı mektuplarda çok sayıda korkunç işkence, tehdit ve şiddet örneği var; onları deneyimli bir yazar gibi biriktiriyor ve dikkat çekici bir şekilde, yeni kitabında Sovyet yönetimini kınamakla tehdit ederek Stalin’e baskı yapıyor: “Bu malzemeyi Uyandırılmış Toprak’ın son cildinde kullanmak yerine size yazmanın daha doğru olduğuna karar verdim.” (Bunu Stalin’e yazmadan önce dehanızdan emin olmanız gerek; sıradan bir intihalcinin bu kadar cesur olması zordur.)</em></p></blockquote>
<p>Bölümün devamında Volkov, Şolohov’un Büyük Terör’ün, Rusların verdiği adla Repressiya’nın en azgın döneminde, 1938 Şubatında Stalin’e yazdığı bir başka mektupta <em>“Mahkumlara uygulanan bu utanç verici işkence sistemine son vermeliyiz,”</em> diye yazması, bunun üzerine yazarın Kremlin’e çağrılması ve bu çağrıya zil zurna sarhoş bir şekilde icabet etmesi, Stalin’le Yejov’un huzurunda son derece manidar, politik fıkralar anlatmaya cüret etmesi gibi ilginç ayrıntılar aktarıyor:</p>
<blockquote><p><em>“Vargücüyle koşan bir tavşana neden koştuğunu sormuşlar.<br />
</em><em>“Bana nal takacaklarından korkuyorum!” demiş.<br />
</em><em>“Kimse tavşanları nallamaz, develer nallanır” demişler.<br />
</em><em>“Seni bir yakalayıp nal taksınlar da, ondan sonra kanıtla bakalım deve olmadığını!””</em></p></blockquote>
<p>Uyandırılmış Toprak’ta, veya başka bir eserde, Komünist Parti politikasını açıktan veya örtülü bir şekilde kınayan, eleştiren, ya da imalarda bulunan hiçbir satırın Sovyet matbaalarından içeri giremeyeceğini Şolohov çok iyi bilir. Ancak Volkov’un altını çizdiği ölümüne bir cesaret ve acı çekenlerin yanında durma çabası bu mektuplarda apaçık hissediliyor.</p>
<p>1930, 1938, 1958 ve 1965′in Şolohovlarını ayrı ayrı ele alarak bir sonuca varma çabası ilk paragrafta bahsettiğim tuzağın ta kendisi. Öte yandan, bütün bu fotoğrafları aynı albümde arka arkaya dizmek de kendi içinde bir zorluk barındırıyor. Fotoğraflardan biri öfke ve tiksinti uyandırırken, diğeri takdir ve sempati topluyor. İnsan yeni fotoğraflar edinip albümü kalınlaştırdıkça, ister istemez öfke ve sempati gibi duygusal renklerden arınmış,  daha tarafsız ama muhakkak daha soğuk ve daha uzak bir bakış edindiğini hissediyor.</p>
<p>Bugüne kadar elime almadığım Durgun Don’u okuyarak bu bakışı sınamanın tam zamanıdır belki.</p>
<p>Bu yazıda 1960′ların “savcı”sını ele almaya çalıştım, bir sonrakine, kendi adıma sevmemenin de, kızmanın da imkansız olduğu, 1920′lerin “şaşkını” Vladimir Mayakovski’yi yazacağım.</p>
<p><strong><a href="http://www.ykykultur.com.tr/kitap/?id=2262"></a><img class="alignleft" style="margin-left: 10px; margin-right: 10px;" src="http://www.ykykultur.com.tr/picture/kitap/2262.jpg" alt="" width="100" height="168" />Kitap Notu:</strong></p>
<p><strong>[*]</strong> Solomon Volkov’un “Büyülü Koro” kitabını Rusya tarihini ve kültürünü merak eden herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Politik ihtiraslardan, tarihi mitolojilerin çekiciliğinden ve basmakalıp yorumlardan olabildiğince uzak durmaya ve başta yüzyılın “Sezar”ı olmak üzere, herkesin hakkını vermeye çalıştığı her bölümde hissedilen, nitelikli bir incelemenin Türkçeye kazandırılmış olmasını son derece olumlu buluyorum. Ancak blogumun sınırlı sayıdaki okuruna tavsiye ettiğim bir kitabın eksilerine de işaret etmek mecburiyetindeyim.</p>
<p>İlk elli sayfalık bölümünü okuduğum sırada, iki yerde “ters giden bir şeyler” olduğu hissine kapıldım. Bunlardan ilki 22. sayfadaki şu cümleydi:</p>
<blockquote><p>“<em>Çehov’un Moskova’da, Novodeviç Mezarlığı’ndaki cenaze töreni daha da kalabalık oldu, ama orada bulunan Gorki, bir zamanların popüler (ama o dönemin unutulmuş) bir yazarı olan arkadaşı Leonid Andreyev’e yine boğucu bir izlenim aktarıyordu.”</em></p></blockquote>
<p>Bu cümledeki terslik <em>“bir zamanların popüler (ama o dönemin unutulmuş) bir yazarı”</em> ifadesinde yatıyor. Çünkü Çehov’un öldüğü 1904 yılında Leonid Andreyev unutulmuş değil, ününün zirvesinde bir yazardı. 1900-1910 Rusya’da deyim yerindeyse Andreyev’in on yılıydı, ki Rus-Japon savaşının felaketlerini işlediği “Kızıl Kahkaha” (1904), Yahuda İskaryot” (1907), Deniz Gezmiş’lerin asıldığı dönemde Türkçeye çevrilen “Yedi Asılmışların Öyküsü” (1908) “ gibi yankı yaratan eserleri tam da bu yılların ürünüydü.</p>
<p>Kitabın Rusça orijinalini edinip <em>“(ama o dönemin unutulmuş)”</em> ifadesinin aslını görünce durum aydınlandı. Solomon Volkov parantez içinde “nınye zabıtomu” (ныне забытому), yani “şimdi/şimdilerde unutlumuş” ifadesini kullanmıştı. Gerçekten de, Leonid Andreyev’in o dönemde hem anavatanında, hem de diğer ülkelerdeki popülaritesiyle, şimdilerdeki popülaritesini kıyaslamak mümkün değil. Bizde bile 1973′ten bu yana, yani 38 yıldır derlemeler hariç yeni bir Leonid Andreyev çevirisi yapılmamışken, 1920′lerde Muhsin Ertuğrul ve Suat Derviş’in birer Andreyev piyesi çevirdiğini, İstanbul’da bu oyunların sahnelendiğini hatırlatmam yeterli diye düşünüyorum.</p>
<p>İkinci “terslik” ise 41. sayfadaki şu cümleyle ilgili:</p>
<blockquote><p><em>““Cinsiyet Sorunu” üzerine yeni çağın önemli bir entelektüel salonunda, yazar ve filozof Dimitri Merejkovski ve karısının Petersburg’taki dairesinde, daha önce adı geçen, bir denizkızının gözlerine sahip kızıl saçlı güzel şaire Zinaida Hippius da konuşuyordu.”</em></p></blockquote>
<p>Açıkçası cümleyi okuyunca bir anlığına “Merejkovski Hippius’tan önce başka bir kadınla evliydi de Hippius’la sonradan mı tanıştı?” diye düşünüp ünlü çiftin biyografisini şöyle bir hatırlamaya çalıştım. Çünkü bu cümlede üç farklı kişiden bahsedildiği açık: Merejkovski, karısı ve Hippius.</p>
<p>Yine kitabın orijinaline başvurunca bu “terslik” de aydınlandı. Zira orijinal cümlede üç ayrı kişiden değil, sadece “Merejkovski” ve “karısı Hippius”tan bahsediliyordu. Aynı kelimelerle ifade etmek gerekirse, anlam şu cümleye daha yakındı:</p>
<blockquote><p><em>““Cinsiyet Sorunu” üzerine yeni çağın önemli bir entelektüel salonunda, yazar ve filozof Dimitri Merejkovski ve karısının, (yani,) daha önce adı geçen, bir denizkızının gözlerine sahip kızıl saçlı güzel şaire Zinaida Hippius’un Petersburg’taki dairesinde konuşuluyordu.”</em></p></blockquote>
<p>Bunlar ne kadar mühim, ne kadar üzerinde durmaya değer hatalar, ne kadar değiller, kestiremiyorum açıkçası. Bir yandan çok önemli, diğer yandan genelin içinde lafını etmeye değmez gibi geliyor. Çoğu insan gibi ben de iğneyi kendine ama çuvaldızı muhakkak başkasına batırma eğiliminde olan biri olabilirim şerhini düşerek faslı kapatıyorum.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F13%2Fmihail-solohov%25e2%2580%2599un-fotograf-albumu-mustafa-yilmaz%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/13/mihail-solohov%e2%80%99un-fotograf-albumu-mustafa-yilmaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutulan Onuncu Madde…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/11/unutulan-onuncu-madde%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=unutulan-onuncu-madde%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/11/unutulan-onuncu-madde%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 Nov 2011 17:17:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Halil Berktay]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4038</guid>
		<description><![CDATA[Daha beş gün önce, 5 Kasım 2011 tarihli, “İktidar Bloku’nda Çatlaklar…” yazımda, İktidar Bloku’nun bileşenlerinden Taraf gazetesi içindeki çatlakları ve tarafları tahlil ederken Halil Berktay’ın ortada bir tutum içinde olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştim: “Bir de ortada tutum alanlar var. Bunların en tipik temsilcisi Halil Berktay. Bir yandan amca kızı Ayşe Berktay’ın ve çok eskilerden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Daha beş gün önce, 5 Kasım 2011 tarihli, “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/11/05/iktidar-bloku%E2%80%99nda-catlaklar%E2%80%A6/" target="_self">İktidar Bloku’nda Çatlaklar…</a>” yazımda, İktidar Bloku’nun bileşenlerinden <em>Taraf </em>gazetesi içindeki çatlakları ve tarafları tahlil ederken Halil Berktay’ın ortada bir tutum içinde olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştim:</p>
<p><em>“Bir de ortada tutum alanlar var. Bunların en tipik temsilcisi Halil Berktay. Bir yandan amca kızı Ayşe Berktay’ın ve çok eskilerden tanıdığı, TİİKP davasında birlikte yargılandığı Büşra Ersanlı’nın tutuklanmasından son derece tedirgin. Ama diğer yandan da Kürt hareketiyle ve BDP ile arasına neredeyse aşılmaz duvarlar örmüş. Bu yüzden şimdilik iki tarafa da çatıyormuş gibi yapıyor  ve esasen AKP’yi kollayarak eski tutumunu sürdürmeye çalışıyor. Ama bu arada tutumun uzun süre devam etmesi mümkün değil. Sanırım iki gemi zıt yönde hareket etmeye devam ettikçe Halil de ortadaki tutumuna son verecek. Eğer önemli bir değişim geçirmezse, AKP ve iktidar Bloku gemisinde kalacak gibi görünüyor.</em>”</p>
<p>Sanırım Halil Berktay’ın “ortada” bir tutum aldığını söylerken biraz iyimser davranmışım. Ama belki de “iki zıt gemi” metaforumdaki durum çok hızlı bir gelişme gösterdi. Halil Berktay, <em>Taraf</em>’taki bugünkü yazısıyla hükümet gemisinde yer aldığını ve Kürt ulusal hareketi gemisine “bye bye” dediğini belli etmiş.</p>
<p>Berktay’ın bugünkü yazısında ifade ettiği görüşlerin yüzde doksanına katılmamak mümkün değil benim açımdan. Özetle ifade edecek olursam, ben de evrensel ve yerel planda solun ve ayrıca Kürt hareketinin eleştirilmesinden yanayım. Sol örgütlerin eski paradigmadan kurtulamayışlarının, PKK’nın izlediği siyasi çizginin, ayrıca örgüt içi infazlarının kesinlikle karşısındayım. Halil Berktay’ın, bu eleştirileri sanki tek başına yapan bir kahraman edasıyla ortaya çıkması ise haksızlık. PKK’nın içinden çıkmış çok sayıda devrimci, hem de neleri göze alarak bu eleştirileri yıllardır yapmışlardır, yapmaktadırlar. İnsan, böyle bir eleştiri yaparken, en azından Aytekin Yılmaz’ın <em>Labirentin Sonu </em>(İletişim) adlı kitabını, <em>Dağ Bozumu </em>(Doğan Kitap) adlı romanını hatırlardı. Yok, Halil Berktay, bir doğruyu ortaya koyarken bile kendinden başkasını hatırlamıyor.</p>
<p>Fakat Halil Berktay’ın yazısında madde madde değindikleri değil, değinmedikleri önemli. Yani dokuz madde var da, onuncu madde “unutulmuş”. Hükümetin KCK tutuklamaları konusu. Aslında yazdıklarının toplamı bu onuncu maddeyle ilgili, yani hükümetin KCK tutuklamalarını haklı çıkartmayı amaçlıyor ama bunu net bir şekilde söylememeyi tercih etmiş. Halil Berktay gibi en küçük bir ayrıntıyı bile ihmal etmeyen, kılı kırk yaran birisinin bu onuncu maddeyi unutması mümkün mü? Gerçi yazısının sonunda “devam edeceğim” demiş ama böyle önemli bir konuda yazı yazarken en önemli noktanın bir başka yazıya bırakılması olacak şey değil. Ayrıca Berktay’ın “devam edeceği” yazıda da bu konuda net bir şey söyleyeceğini hiç ama hiç sanmıyorum.</p>
<p>Şu andaki yakıcı sorun, “Ergenekon” adı takılan ulusalcıların, sol muhalefetin ve Kürt ulusal hareketinin veya PKK’nın eleştirisi değildir. Bu tür eleştiriler zaten herdaim yapılmaktadır. Bu bir eleştiri düzlemidir. Eleştiri düzlemiyle hukuksal ve cezai düzlemi birbirine karıştırmak olacak şey değildir. Şu anda sorun, hükümetin yürütmekte olduğu KCK tutuklamaları konusunda net bir şey söylemektir. Mesela ben, yukarda adı geçen siyasi oluşumlara karşı ne kadar eleştirel bir tutum içindeysem, hükümetin KCK tutuklamalarına karşı da o kadar net bir tutum içindeyim. Bu tutuklamaların Kürt halkını, hatta genel olarak Türkiye’de yaşayan halkları baskı altına almayı hedeflediğini açıkça söylüyor ve sadece Büşra Ersanlı’nın, Ragıp Zarakolu’nun ve Ayşe Berktay’ın değil, tüm KCK tutuklamalarının karşısında yer alıyorum.  Bu tutuklamaların, devleti ele geçiren, Anadolu sağcılığının temsilcisi AKP’nin özgürlük düşmanı uygulamalarının son halkası olduğunu söylüyorum. PKK’nın örgüt içi infaz ve baskılarına karşı olmam, Kürt halkına karşı girişilen devlet baskısına karşı Kürt halkı ile dayanışmaya girmeme engel değil. Tam tersine.</p>
<p>Ya siz Halil Berktay? Lütfen lafı uzatmadan söyleyin. KCK tutuklamalarına karşı mısınız, değil misiniz? Eğer karşı değilseniz, devlet iktidarını ele geçirdikçe ve devlete gittikçe daha fazla yerleştikçe kaçınılmaz olarak ulusalcı bir güç haline gelen AKP’nin bir buldozerden farkı olmayan şu ilerleyişine taraftarsınız sonucu çıkar ki, o zaman ulusalcılığa ya da milliyetçiliğe karşı ettiğiniz bir araba lafın hiçbir hükmü kalmaz. Ulusalcılık ve milliyetçilikle devlet baskısı her zaman el ele gitmiştir. Tekrar soruyorum. Rakip hiçbir örgütlenme tanımadığını daha birkaç gün önce ifade eden ulusal devlet başbakanının KCK tutuklamaları konusundaki fütursuz tutumuna karşı mısınız, değil misiniz? Bu soruya, sola ya da PKK’ya yönelik eleştirilerle cevap vermeye devam ettiğiniz sürece tarihe bir demagog olarak geçeceğinizi burada açıkça ifade etmek isterim.</p>
<p>Tarihin yargısından kaçınılamayacağını bir tarihçi olarak benden daha iyi bilirsiniz.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>10 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F11%2Funutulan-onuncu-madde%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/11/unutulan-onuncu-madde%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>92</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Röportaj: Yeni Harman &#8211; Ağustos 2011</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/09/roportaj-yeni-harman-agustos-2011/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=roportaj-yeni-harman-agustos-2011</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/09/roportaj-yeni-harman-agustos-2011/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Nov 2011 03:07:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Harman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4035</guid>
		<description><![CDATA[Bu röportaj, bu yılın Ağustos ayı başında yapıldı. Ancak Yeni Harman yaz aylarında yayımlanamayınca güncelliği biraz geçti ve yayımlanamadı. Burada yayımlıyoruz.

G.Z.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Genelkurmay Başkanı kuvvet komutanlarıyla birlikte istifa etti. Bu durum beklenenin aksine hiç de ciddi bir şaşkınlık yaratmışa benzemiyor. Siz ne dersiniz, ne derece önemsemeliyiz böyle bir gelişmeyi?]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>Yeni Harman’a verilmiş, yayımlanamayan röportaj</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>Bu röportaj, bu yılın Ağustos ayı başında yapıldı. Ancak Yeni Harman yaz aylarında yayımlanamayınca güncelliği biraz geçti ve yayımlanamadı. Burada yayımlıyoruz.</p>
<p>G.Z.</p></blockquote>
<p><strong>Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Genelkurmay Başkanı kuvvet komutanlarıyla birlikte istifa etti. Bu durum beklenenin aksine hiç de ciddi bir şaşkınlık yaratmışa benzemiyor. Siz ne dersiniz, ne derece önemsemeliyiz böyle bir gelişmeyi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Günlük politikayla doğrudan ve çok yakından ilgilenen biri değilim. Dolayısıyla çok iyi izlemediğim konularda ayrıntılara inen bir şeyler söylemek de haddim değil. Ben olaylara daha çok yapısal açıdan bakarım. Yani biraz da uzaktan. Bunun bir avantaj sağladığını düşünürüm. Bir şeye çok yakından bakınca, evet en ufak ayrıntıları görürsünüz ama genel manzarayı kaçırırsınız bu arada. Örneğin bilim insanları kendi alanlarında çok başarılıdırlar da dünyaya genel bir bakıştan yoksundurlar. Tersinden söyleyecek olursak, olaylara biraz uzaktan ve genel bakanların arasında bilim insanları epey azınlıktadır.</p>
<p>Ne olmuş? Genel kurmay başkanı ve kuvvet komutanları istifa etmiş. Güzel. Her türlü istifayı desteklerim ben. Genel müdürler ve genel başkanların istifasını özellikle. Hele bu istifalar ordudan olursa, gerekçesi ne olursa olsun, iyi bir şeydir. Bana soracak olursanız, bütün ordu mensupları istifa etmelidir. Babam subaydı. General olamadı, albaylıktan emekli ettiler. Keşke onlar emekli etmeden kendisi istifa etmiş olsaydı. Ben de babam müstafi bir ordu mensubu diye övünürdüm.</p>
<p>Kuvvet komutanları bugüne kadar istifa etmeyip neden bugün istifa yolunu seçtiler? Çünkü hükümet ordunun teamüllerini yerine getirmemiş. Aferin hükümete. Teamülleri çiğneyenler hoşuma gider. Ne gerekçeyle olursa olsun. Ama teamülleri çiğneyenler kendi teamülleri çiğnendiği zaman şikayet etmemelidirler. Hükümetin teamülleri de çiğnenmelidir. Teamüller çiğnenmek içindir.</p>
<p>Ordunun “rencide” edilmesinden şikayetçi olanlar var. Geçen gün bir vatandaş yolumu kesip, “nedir bu generallerimize yapılanlar” diye sordu. Bu, “Atatürk ilke ve inkılaplarının çiğnenmesi” anlamına geliyormuş. Keşke öyle olsaydı ama öyle değil. “Atatürk ilke ve inkılapları” yerli yerinde duruyor. Yani devlet ve hükümet yerli yerinde. Aslında statükoda bir değişiklik yok. Yani halkın tepesinde boza pişirmeye devam ediyorlar. Söz konusu olan, kendi aralarındaki iktidar kavgası. Egemen bloktaki iktidar kavgaları emekçileri sadece bir açıdan ilgilendirir. Bu iktidar kavgaları sonucunda halk belki biraz rahat nefes alır. “Çelişkilerden yararlanma” kurnaz Marksist tahlillerinden söz etmiyorum. Sözünü ettiğim şu ki, birbirlerinin gırtlağına sarılırken belki bizi biraz olsun rahat bırakırlar. Tabii ne kadar mümkün olabilirse bu.</p>
<p>Subayların ya da kuvvet kumandanlarının istifasından “sivilleşme” veya demokrasi adına memnun olanlara ise sadece gülüyorum. Askerler sivil hükümete boyun eğince ne olacak ki? Ordu yine aynı ordu. Sivil iktidarın denetimindeki ordu oyuncak silah mı kullanmaya başlayacak? Ya da emekçilerin, Kürtlerin üzerine pamuktan yapılmış mermiler mi sıkacak? Yoksa çok “Özel” paşalar artık sivil mi dolaşacak?</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kürt sorununun çözümünde asker geri plana alındıkça, medyada kimi yazarlar 90’lı yılların generalleri gibi konuşmaya başladı. Son olarak Nuray Mert ve Ece Temelkuran, biraz da hedef gösterilircesine PKK yandaşı ilan edildiler. Silahla çözülemeyeceği konusunda herkesin mutabık olduğu bir sorun özel harekâtçı yazarlarla mı çözülmeye çalışılıyor?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Geçmişte, 1990’lı yıllarda komando elbisesi giyip askeri uçakla harekât bölgelerini görmeye de gitmişti bu medya mensupları. Biri bir iyilik yapsa da bu mensupların adlarını yayımlayıp hafızalarımızı tazelese ne iyi olurdu.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>KCK davası kapsamında tutuklu bulunan vekiller, Hatip Dicle’nin vekilliğinin düşürülmesi gibi nedenlerle BDP grubunun meclisi boykotu sürüyor. Hükümet kanadı bu durumdan pek de hoşnutsuz görünmüyor? Nereye varır sizce bu işin sonu, kitlelerin temsil mekanizmasına ve parlamenter demokrasiye olan inancının büsbütün ortadan kalkmasıyla sonuçlanır mı?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Nerde o günler, keşke öyle bir şey olsa. Ama bu “inanç” pek sarsılacakmış gibi görünmüyor şu sıralarda. Hatta hükümetin ihlalleri sürdükçe daha da güçleniyor gibi. Anarşistlerin içinden bile oya merak salanlar çıktığını düşünürsek… Ne CHP ne de BDP bu konuda ilkeli bir tutum içinde. CHP baştan yelkenleri indirdi zaten. Bundan 150 yıl önce Proudhon hapisten çıkıp parlamentoya girmişti. Yani seçilen milletvekilinin hapisten çıkması bir teamüldür, kimsenin itiraz edemeyeceği haklı bir uygulamadır. Hükümetin eline geçirdiği hukuk alanı bunu bile ihlal etmiş durumda. Hadi CHP böyle yaptı, kuzu kuzu meclise gidip yemin etti. Ya BDP’ye ne demeli? Yemin etmek için kapıda bekliyorlar. İçlerinde buna net bir şekilde karşı çıkanlar olabilir ama genelde tutum bu. Sonra pazarlığa oturmak ne demek? Çok ayıpladım. İktidar partisinin temsilcileriyle pazarlığa oturmak BDP’ye hiç yakışmadı. Değer mi? Onurlu, başı dik bir duruş var eder seni. Diğer bütün yollar çöküşe götürür.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>BDP’nin içine sürüklendiği politik kısırdöngü sürerken geçtiğimiz aylarda DTK tarafından Demokratik Özerklik ilan edildi. Böyle bir süreçte size ne ifade ediyor Demokratik Özerklik? Politik bir manevra mı, yoksa sonuçları iyi hesaplanmış büyük bir kalkışma mı bu?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Demokratik özerklik çıkışını çok olumlu buluyorum. İşte budur yapılması gereken. Demokratik özerklik ilan edilince egemenlerin paçasının nasıl tutuştuğunu gördük. Sonra, liberal ve reformcu Kürt liderlerini devreye soktular. Hiç öyle şey olur muymuş? Tek taraflı özerklik ilan edilir miymiş? Devlet, hukuk sistem seni tanıyor muymuş bakalım? Bu konuda benim sitede (Aşk ve Devrim: <a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a>) Süleyman Arıoğlu’nun çok güzel, zihin açıcı bir yazısı var. Süleyman Arıoğlu’nun da dediği gibi, tam tersine, özerklik tek taraflı ilan edilir. Özerkliğin mantığı budur. Merkezi devletin seni tanımasını beklediğin sürece özerklik falan ilan edemezsin. Kaldı ki, artık özerklik fiili bir durum haline gelmiştir. Kürt hareketi parlamenter pazarlıkları bir yana bırakıp bu kanaldan ilerlerse çok büyük, devrimci bir yol açmış olacaktır.</p>
<p><strong>Aylar önce, Arap coğrafyası ardı ardına patlayan halk ayaklanmalarıyla çalkalanırken sizinle bir söyleşi daha yapmıştık. Bölge halklarının özgürlük taleplerinin içeriği de yavaş yavaş şekillenirken, başlangıcından bugüne, bölgede olan biteni nasıl değerlendiriyorsunuz şimdi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Ortadoğu, Güney Avrupa ve Batı Asya merkez üssü olmak üzere dünyanın devrimci bir sarsıntıya gittiğini düşünüyorum. Halk ayaklanmaları son derece etkilidir. Suriye’deki halk ayaklanmasını, ordunun tüm cinayetlerine rağmen durdurmaları mümkün olmadı. Suriye sistem karşıtı bir devrimin eşiğinde. Bu bir “burjuva demokratik devrimi” değil. Yok böyle bir şey. Bu, sistemi reddeden, temelinde büyük anti-kapitalist huzursuzluk yatan bir emekçi devrimi, demokratik bir emekçi devrimi. Batılı emperyalistler bunu gördükleri için, Libya’dan sonra şimdi de Suriye’ye müdahaleye hazırlanıyorlar. Onların karşı olduğu Esat değil, halk devrimi. Bu yüzden müdahale edip bu devrimi durdurmak, saptırmak ve yozlaştırmak istiyorlar. Öte yandan, emperyalistlerin bu müdahalesini gören bazı solcu arkadaşlar giderek daha fazla ulusalcı bir tutum alıyor. Emperyalist müdahaleye karşı çıkacağız derken giderek katil rejimlerin safında yer almak da ne demek oluyor? Çok yanlış. Katil rejimlere de, bugüne kadar onlara destek vermiş emperyalist müdahalecilere de karşıyız. Birinden birini seçmek zorunda değiliz. Devrim karmaşık bir süreç izleyecektir. Ölümü göze alarak sokaklara çıkmaya devam eden halka güvenmek gerekir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Futbolla ilgili misiniz bilmem ama geniş kitlelere heyecan pompalayan bu büyük sektör şike operasyonlarıyla alt üst olmuş durumda. Güce tahvil edilmesi çok kolay olan bu büyük heyecanın taşıyıcı ayakları değiştirilirken Gün Zileli neler düşünüyor? </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda (16 yaşıma kadar) futbolle çok ilgiliydim. Ben Vefa’lıyım. Vefa’nın o zaman az taraftarı olduğu için onu tutmaya karar vermiştim. Bir de yeşil-beyaz renkleri çok beğenirdim. O zamanlar daha amatör bir hava vardı. Şeref Stadındaki 2. Küme maçlarına da giderdik bazen. Bizim mahalledeki Güner ağabey Galata’nın kalecisiydi. O kadar yakından tanıdığımız birini sahada kalecilik yaparken görmek bize tuhaf duygular yaşatırdı. Futbolcuların birbirleriyle küfürleşmelerini bile duyardık. Sonra futbol büyüdü, megalaştı. Büyüyen her şey gibi de iyice yozlaştı. Eskiden rüşvet almanın bile bir samimiyeti vardı. Beşiktaş kalecisi Varol bacak arsından gol yemişti de seyirciler, “ulan Varol yine yedin değil mi” diye seslenmişlerdi ona. Şimdi bu tür şeyler görünmez ellerle, çok yukarlarda, halkın, seyircinin göremeyeceği yerlerde hallediliyor. Bugün futbol, mafia ve rüşvet demektir. Hatta artık tamamen bunlardan ibarettir. Çünkü bu alanda büyük kârlar, büyük paralar söz konusudur. Tutuklamaların da iktidar kavgasıyla ve görüntüyü kurtarmakla ilgili olduğu kanısındayım. Aynı Ergenekon davası gibi. Nasıl Susurluk çetesinin başları tutuklanmayacaksa, onların futbol alanında tekrarı niteliğindeki “saygın” yönetici ve direktörler de tutuklanmayacaktır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> Çok Teşekkür ederiz….</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> Gün Zileli</strong></p>
<p><strong> 3 Ağustos 2011</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><a href="http://www.gunzileli.com/"><strong>www.gunzileli.com</strong></a><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com"><strong>gunzileli@hotmail.com</strong></a><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F09%2Froportaj-yeni-harman-agustos-2011%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/09/roportaj-yeni-harman-agustos-2011/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktidar Bloku’nda Çatlaklar…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/05/iktidar-bloku%e2%80%99nda-catlaklar%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iktidar-bloku%25e2%2580%2599nda-catlaklar%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/05/iktidar-bloku%e2%80%99nda-catlaklar%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Nov 2011 21:08:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4029</guid>
		<description><![CDATA[30 Ekim’de yazdığım “İktidar-Muhalefet Blokları, saflaşmalar” yazısında doğal olarak İktidar Bloku’na da temas etmiş ve bu bloğu destekleyen liberal sol kesimden söz etmiştim. KCK tutuklamalarının Ayşe Berktay, Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu gibi aydınlara kadar uzanması, İktidar Bloku içinde, AKP ile liberal sol kesim arasında, hatta liberal sol kesimin kendi içinde ve bu kesimin gazetesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>30 Ekim’de yazdığım “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/10/30/iktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar/" target="_self">İktidar-Muhalefet Blokları, saflaşmalar</a>” yazısında doğal olarak İktidar Bloku’na da temas etmiş ve bu bloğu destekleyen liberal sol kesimden söz etmiştim. KCK tutuklamalarının Ayşe Berktay, Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu gibi aydınlara kadar uzanması, İktidar Bloku içinde, AKP ile liberal sol kesim arasında, hatta liberal sol kesimin kendi içinde ve bu kesimin gazetesi <em>Taraf </em>gazetesinde çatlamalara yol açmış bulunuyor.</p>
<p>Isaac Deutscher, Ekim Devrimi’nden sonraki tek parti diktatörlüğüne giden süreci tahlil ederken çok önemli bir saptamada bulunur.</p>
<p>Bu saptamaya göre, Kadetlerin ve Sağ SR’lerin komşusu olan Menşevikler itiraz etmişlerdi onların baskı altına alınmasına. Bunun üzerine Menşevikler de baskı altına alınmıştı. Menşeviklerin komşusu olan Sol SR’ler onların baskı altına alınmasına itiraz edince yasaklanmışlardı. Sol SR’lerin yasaklanmasına itiraz eden anarşistler de kısa sürede yasa dışı ilan edilmişti ve bu böylece devam edip, sıra Bolşevik Partisi’nin içindeki farklı seslerin bastırılmasına gelmişti:</p>
<p>“Siyasi bir yapının onda dokuzu susarken onda biri konuşamazdı. Bolşeviklerin dışında kalan Rusları susturan Lenin’in partisi, sonunda kendi partisini de sessizliğe gömmek zorunda kalacaktı… Bütün hasımlarını ve düşmanlarını susturan Bolşevik partisinin kendi içinde de sürekli bir baskı uygulamadan yaşamasına imkân yoktu.” (Isaac Deutscher, <em>Troçki-II</em>, Çev: Rasih Güran, Ağaoğlu Yayınevi, 1970, s. 33)</p>
<p>AKP’nin diktatörlük süreci çok önceleri başladı ama ürünleri yeni yeni görülüyor. İlk uyarıcı işaret, <em>Taraf</em>’ın sevinçle, “Postallı Hocalar Tutuklandı” manşetini attığı, Türkan Saylan ve diğer öğretim üyelerine yönelik tutuklama baskınlarıydı. Bunun ardından, “Ergenekon tutuklamaları”nın Ahmet Şık ve Nedim Şener’e kadar uzanması ikinci ve en büyük uyarıcı işaretti. Bu uyarı işaretleri, Birikim çevresinde bazı kıpırdanmaları yol açtı ve örneğin Ahmet İnsel, AKP’nin otoritarizmi konusunda etkili yazılar yazarak AKP etrafında oluşan destek ittifakındaki ilk çözülmelerin habercisi oldu.</p>
<p>Buna rağmen <em>Taraf </em>gazetesi İktidar Bloku içindeki destekçi konumunu ve tutumunu sürdürdü. Ekim ayının 8’inde yazdığım “<a href="http://www.gunzileli.com/2011/10/08/solotest-zeka-oyunu/" target="_self">Solotest Zekâ Oyunu</a>” adlı yazımda şöyle demiştim:</p>
<p>“<em>Kürt ulusalcılarının bir ilerisinde de liberaller bulunmaktadır. Kürt ulusalcılığı yendikten sonra sıra onlara gelecektir. Liberallerin bundan ne ölçüde haberi var, bilmiyorum.</em>”</p>
<p>Süreç tahmin ettiğimden de çabuk ilerledi. Ve dediğim gibi, sıra “onlara” geldi. Elbette doğrudan doğruya değil ama çok yakınlarına, komşularına. Çünkü Büşra Ersanlı, Ragıp Zarakolu ve Ayşe Berktay gibi aydınlarla sol liberal kesim arasında sadece bir kol mesafesi vardır. Hatta öyle ki, mesela Büşra da <em>Taraf </em>da yazıyor olabilirdi pekâlâ. Sol liberal aydınlarla Kürtleri destekleyen aydınlar arasında hiç de uzlaşmaz ayrılıklar yoktur, hatta iç içedirler. Dahası, örneğin Oral Çalışlar ve Cengiz Çandar gibi isimler bu iki eğilimi şahıslarında birleştirmekte hiç de zorlanmamışlardır.</p>
<p>Dolayısıyla insanın yanı başı başındaki komşusuna baskına gelen polise gözlerini yumması ve kulaklarını tıkaması mümkün değildir. Hele Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “KCK tutuklamalarına karşı çıkanlar kendilerini gözden geçirsinler” sözlerinin altındaki, “onlar kendilerini gözden geçirmezse biz onları gözden geçiririz” tehdidini algılamamak için iyice ebleh olmak gerekir.</p>
<p>Ki, <em>Taraf </em>gazetesi ve yazarları böyle bir eblehlik göstermediler. <em>Taraf</em>’ın bugünkü 5 Kasım 2011 nüshasında sözleşmiş gibi hepsi birden bu konuyu ele almışlar. Tabii ki aralarındaki farklılıklarla. Bu farklılıklara biraz sonra değineceğim ama önce yazarları ve yazılarının başlıklarını vereyim: Ferhat Kentel, “AKP Devriminin Thermidor’u”; Murat Belge, “ ‘KCK Soruşturması’”; Ümit Kıvanç, “Ah, Bi anlayabilsem Size de anlatırdım”; Roni Margulies “Hükümet Su Alıyor”; Demiray Oral “Türkiye Nasıl Bölünür Derslerinin Hocalığını Yapmanın Belgesi Olur mu”; Erol Katırcıoğlu “Otoriterliğin Eşiğinde”; Nabi Yağcı “KCK ve Statüko (1)”; Ahmet Altan “Biz Biliyoruz da…”; Halil Berktay “İğrenç Şeyler”; Akın Özçer “Terörle Mücadelede Doğru ve Yanlışlar”; Emre Uslu “PKK Konusunda Üç Yanlış Argüman”. Yazıların hepsi de KCK tutuklamaları ve Kürt sorunu konusunda.</p>
<p>Hepsini okuduğumuzda bizzat <em>Taraf</em>’da önemli bir çatlama yaşandığını görmek mümkün. Bir tarafta, KCK tutuklamalarına ve hükümete karşı net bir tutum alan, Ferhat Kentel, Ümit Kıvanç, Roni Margulies, Ahmet Altan, hatta Murat Belge gibi isimler var. Diğer ucun temsilcisi, meslekten bir polis olan Emre Uslu. Üstelik Emre Uslu, bir TV programında da izlediğim gibi, “müzakereci liberaller” deyimini kullanarak doğrudan sol liberallere saldırmakta bir sakınca görmüyor ve bugünkü yazısında kendisine “ahmak” dediğini iddia ettiği Oral Çalışlar’ı doğrudan hedef almış. Bugün yazısı olmamakla birlikte, cemaatten Yıldıray Oğur da öyle sanıyorum ki Emre Uslu’nun yanında saf tutuyor. Bir de ortada tutum alanlar var. Bunların en tipik temsilcisi Halil Berktay. Bir yandan amca kızı Ayşe Berktay’ın ve çok eskilerden tanıdığı, TİİKP davasında birlikte yargılandığı Büşra Ersanlı’nın tutuklanmasından son derece tedirgin. Ama diğer yandan da Kürt hareketiyle ve BDP ile arasına neredeyse aşılmaz duvarlar örmüş. Bu yüzden şimdilik iki tarafa da çatıyormuş gibi yapıyor  ve esasen AKP’yi kollayarak eski tutumunu sürdürmeye çalışıyor. Ama bu arada tutumun uzun süre devam etmesi mümkün değil. Sanırım iki gemi zıt yönde hareket etmeye devam ettikçe Halil de ortadaki tutumuna son verecek. Eğer önemli bir değişim geçirmezse, AKP ve iktidar Bloku gemisinde kalacak gibi görünüyor.</p>
<p>Neyse, bunlar, olayı benim gibi yakından izleyenlerin dikkat ettiği ince ayrıntılar. Daha uzaktan bakacak olursak, saptamamız gereken nokta şu: İktidar Bloku içinde, AKP ile liberal sol aydın kesim arasında önemli bir çatlak belirmiş durumda. Benzeri çatlakları bizatihi liberal sol aydınlar, hatta bu kesimin önemli bir organı olan <em>Taraf </em>içinde saptamak mümkün.</p>
<p>Hükümetin açıkladığına göre, Van depreminde duvarları çatlamış, depreme dayanıksız binalar yıkılacakmış. Peki ya, KCK depremiyle duvarları çatlayan iktidar yapıları?</p>
<p>Şimdiden yıkılsalar iyi olur. Yeni bir artçı bir depreme bile dayanamayacakları çok açık!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>5 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F05%2Fiktidar-bloku%25e2%2580%2599nda-catlaklar%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/05/iktidar-bloku%e2%80%99nda-catlaklar%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>47</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhafazakâr-Modernist Proje…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/02/muhafazakar-modernist-proje%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=muhafazakar-modernist-proje%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/02/muhafazakar-modernist-proje%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2011 20:35:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4023</guid>
		<description><![CDATA[Geçenlerde Cüneyt Özdemir’in CNN-Türk’teki programında Alev Alatlı’yı dinlerken içimden, “işte, muhafazakâr-modernist projenin teorisyenlerinden biri” dedim. Alatlı’nın roman dizilerini okumuş, yirmi yıl kadar önce tanıtma yazıları da yazmıştım. Orada da vardı aynı paradigmanın izleri. Yirmi yıl içinde iyice geliştirmiş. AKP için büyük bir kazanım sayılabilir. Yaklaşık yüz yıldır iki modernist proje birbiriyle çatışır durur. Zaman zaman [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçenlerde Cüneyt Özdemir’in CNN-Türk’teki programında Alev Alatlı’yı dinlerken içimden, “işte, muhafazakâr-modernist projenin teorisyenlerinden biri” dedim. Alatlı’nın roman dizilerini okumuş, yirmi yıl kadar önce tanıtma yazıları da yazmıştım. Orada da vardı aynı paradigmanın izleri. Yirmi yıl içinde iyice geliştirmiş. AKP için büyük bir kazanım sayılabilir.</p>
<p>Yaklaşık yüz yıldır iki modernist proje birbiriyle çatışır durur. Zaman zaman da kesişir bunlar. Aralarındaki iktidar kavgası da sürer gider.</p>
<p>Birinci modernist proje, Kemalizm tarafından temsil edilen ve değişmez siyasi partisi CHP olan, bürokratik-modernist projedir. Öncesi İttihat ve Terakki Fırkası’na dayanır. İkinci modernist proje, siyasi partiler silsilesi DP-AP-ANAP ve bugün AKP olan, muhafazakâr-modernist projedir. Öncesi Prens Sabahattin’e ve Hürriyet ve itilaf Fırkasına dayanır.</p>
<p>Bu ikinci akım, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda CHP içinde palazlanmış ve DP ile bağımsız bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Bürokrat sınıfa karşı ticaret burjuvazisi-kapitalist toprak sahipleri sınıfı.</p>
<p>Muhafazakâr-modernist proje 1950’li yıllardaki DP iktidarı aracılığıyla kendine uygulama olanağı buldu. Üstyapı alanında bürokrat-modernist projenin kimi uygulamaları yumuşatılırken, ekonomik alanda en hızlı modernizm yürürlüğe kondu: Yollar ve traktörler.</p>
<p>1960 yılında bürokratik-modernist proje duruma müdahale etti ve halk oylamasından güç alan muhafazakâr-modernist projeye karşı hukuksal alanda kısıtlayıcı tedbirler getirdi. Buna rağmen muhafazakârlar AP yoluyla yeniden iktidara geldiler. 1970’li yıllar bu iki projenin neredeyse denk kuvvetlerle güreştiği yıllar oldu. 1980 darbesiyle darbeciler bu iki projeyi devlet zoruyla birleştirmeye ve kendi zorları altında tuhaf bir bürokratik-muhafazakâr-modernist projeyi hayata geçirmeye çalıştılar. Ne var ki devlet gücü bile bu iki projeyi kaynaştıramadı ve muhafazakâr-modernist proje, ANAP aracılığıyla ve seçimlere dayanarak yeniden iktidara geldi.</p>
<p>Bürokratik-modernist proje 1990’lı yılların sonuna doğru, 28 Şubat darbesiyle yeniden iktidara müdahale etmeye kalktıysa da bunda başarılı olamadı. Ama başarılı olduğu bir şey oldu. Muhafazakâr-modernist projeden kısmi bir kopuş içinde olan Erbakancı İslami hareketi Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül fraksiyonu aracılığıyla bölüp İslami hareketin önemli bir bölümünü yeniden muhafazakâr-modernist projeye bağladı ve AKP adıyla örgütlenen yeni bir ortasağ partiye iktidar yolunu açtı.</p>
<p>2000’li yıllarda iktidara gelen AKP, bürokrat-modernist projeyi bile yaya bırakan, Türkiye’nin en hızlı modernist partisidir. Bu iktidar HES’lerin falan yolunu buldozer gibi açarak, modernizmin önündeki bütün engelleri acımasızca ezip geçmektedir. Bürokratik-modernist proje kafayı hâlâ elli yıl önceki başörtüsü falan gibi sorunlara takarak tam bir anakronizm örneği sergilemektedir. Kaldı ki, muhafazakâr-modernistler üstyapı alanında bile ileri hamleler içindedirler. Artık moda dergileri bile var. Son derece modern, liberal akademisyenleri ve entelektüelleri var. Medya gibi en modern araçları başarıyla yönetmektedirler. Bilgisayar vb. gibi araçları kullanmakta onlarla kimse yarışamaz. Hele orduyu denetim altına almakta, polisi yönetmekte ve yargıyı yönlendirmekte üstlerine yok.</p>
<p>Yarışmaya niyetli olanlar olabilir elbette. Mesela bürokratik-modernist projenin izleyicileri yarışmakta ısrarlı görünüyorlar. Kürt muhalefeti kendi sorunlarıyla fazlasıyla meşgul olduğundan bu alandan çekilmiş gibi. Sol muhalefetin tutumu ise henüz muğlak. AKP ile mücadele, sol muhalefeti, örneğin HES vb. gibi konularda modernizmle karşı karşıya getirmiş olsa da, temellerindeki modernist yönelimleri sorgulamaya henüz hazır görünmemektedir.</p>
<p>Fikret Başkaya’nın son yazısı bu konuya büyük netlik getirmektedir. Bugün yaşanan, kapitalizmin geçici bir krizi değil, bir uygarlık krizidir. Bunu modernizmin topyekûn krizi olarak da okuyabiliriz. Devrim, kapitalizmden başka bir şey olmayan modernizmin her türünü karşıya alarak ilerleyecektir.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/" target="_blank">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com" target="_blank">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F02%2Fmuhafazakar-modernist-proje%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/02/muhafazakar-modernist-proje%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>39</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet Yanılsaması!!!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/11/01/cumhuriyet-yanilsamasi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cumhuriyet-yanilsamasi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/11/01/cumhuriyet-yanilsamasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Nov 2011 12:03:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4021</guid>
		<description><![CDATA[AKP hükümetinin, şu Ergenekon davası rezaletini imal ederek ulusalcıların önde gelenlerini ve geride kalanlarını içeri atıp tutuklaması ceza boyutlarına vardırdığından beri ulusalcıları eleştiren bir şeyler yazmak uzun süredir içimden gelmiyordu. Ne var ki, bu ulusalcılar, ettikleri laflarla ve sergiledikleri tutumlarla “gel beni eleştir” diye insanı adeta tahrik ediyorlar. Şu “Cumhuriyet bayramı” isterisinden söz ediyorum. Ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AKP hükümetinin, şu Ergenekon davası rezaletini imal ederek ulusalcıların önde gelenlerini ve geride kalanlarını içeri atıp tutuklaması ceza boyutlarına vardırdığından beri ulusalcıları eleştiren bir şeyler yazmak uzun süredir içimden gelmiyordu. Ne var ki, bu ulusalcılar, ettikleri laflarla ve sergiledikleri tutumlarla “gel beni eleştir” diye insanı adeta tahrik ediyorlar.</p>
<p>Şu “Cumhuriyet bayramı” isterisinden söz ediyorum. Ne o efendim, hükümet şu ya da bu gerekçeyle Cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal etmiş. Bunun üzerine ülkemizin kadir bilir cumhuriyetçileri Atatürk posterleriyle, Türk bayraklarıyla ve “şehit” fotoğraflarıyla sokaklara dökülmüşler gece vakti. Böylece gayriresmi büyük bir kutlama meydana gelmiş. Bu, bayraklı yürüyüşlerden beri AKP’ye karşı en büyük gövde gösterisiymiş. Yürüyüşün başı Kadıköy’deyken sonu neredeyse Bostancı’daymış. “Yandaş medya” ise bu büyük gösteriye hiç yer vermemiş ya da çok az yer vermiş. Bunları, dün gece Ulusal Kanal’daki Ümit Zileli’nin programından işittim.</p>
<p>Görüntüleri de izledim. Tam bir ulusal isteri ayiniydi. Bir anlamda Kürt düşmanlığı ayini de diyebiliriz.</p>
<p>Bunu bir yana koyalım da, şu “Cumhuriyet” denen şeyin üzerinde duralım biraz. Nedir Cumhuriyet dedikleri?</p>
<p>Cumhuriyet, padişahlığın 1. Dünya savaşının sonunda yıkılmasından sonra devletin aldığı yeni biçimin adıdır. Aslında devletin temel kurumlarında önemli bir değişiklik yoktur. Ordu yine aynı ordu, polis yine aynı polistir. Cezaevleri, karakollar vb. de öyle. Mustafa Kemal’in başkanlığındaki tek partinin belirlediği yeni bir TBMM vardır ama bu bile büyük bir değişiklik sayılmaz. Çünkü Osmanlı döneminde de bir Meclis vardı; hatta bu Meclis azınlıkları barındırmasıyla toplumsal yapının gerçekliğine biraz daha yakındı. Osmanlı Devletiyle Türkiye Cumhuriyeti devleti arasındaki tek fark, padişahın yerini Cumhurbaşkanının almasıydı. O halde nedir bu gürültü patırtı, nedir bu cumhuriyet fetişizmi? Ulusalcılar, aşırı cumhuriyetçi gösterilerle güya AKP’yi köşeye sıkıştıracaklar. Oysa AKP de bal gibi cumhuriyetçi bir partidir, varlığını cumhuriyet denen devlet diktatörlüğüne borçludur ve ulusalcıların iddia ettiği gibi cumhuriyeti falan ortadan kaldırmaya hiç de niyetli değildir.</p>
<p>AKP iki geleneğin üzerine oturmaktadır. Bunlardan biri, merkez sağın ilk partisi DP geleneğidir. Diğeri ise, cumhuriyet döneminin başlangıç aşamalarında iktidarda kendisine gereğince yer bulamayan İslamcı gelenek. DP geleneği zaten CHP’nin içinden çıkmıştı ve sonuçta cumhuriyetçi bir partiydi. CHP’den tek farkı, tek parti bürokrasisine karşı çıkarak cumhuriyet devleti denen hakim bloğa yeni bileşenlerin katılmasını sağlamaktı ve bunu yaptı. İslamcı gelenek de DP-AP geleneğinin içinden çıkmıştır ve 1960-70’li yıllarda Cumhuriyet devleti iktidarında bir bileşen olarak yerini almıştır. Dolayısıyla AKP’nin Cumhuriyet devletiyle hiçbir sorunu yoktur, çünkü Cumhuriyet devleti gerek merkez sağı, gerekse İslami hareketi çoktan bünyesine katmıştır.</p>
<p>Yani kısaca söyleyecek olursak, bugün CHP ne kadar cumhuriyetçiyse AKP de o kadar cumhuriyetçidir. Kavga, bu cumhuriyet devleti içinde kimin daha çok yer kapacağı kavgasıdır ki, bu aslında cumhuriyet devleti tarafından yıllardır ezilen emekçileri hiç mi hiç ilgilendirmemektedir.</p>
<p>Bir de ABD’nin Cumhuriyeti ve devleti yıkmak istediği gibi bir ulusalcı tevatür vardır ki, insanın buna inanması için iyice saf olması gerekmektedir. ABD, Türkiye Cumhuriyeti devletini hiçbir zaman yıkmak istemez. Türkiye ordusunu yok etmek falan istemez. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri dünya emperyalizminin Ortadoğu’daki baş dayanaklarındandır. Elbette ABD, bölge devletlerini kendi politikaları doğrultusunda sevk edebilmek için zaman zaman baskılar uygular ama bu son derece doğaldır. Bundan çıkartılan, ABD’nin Türkiye devletini yıkmak istediği gibi bir sonuç, ancak ulusalcı bir zekâ düzeyinde olanları ikna edebilir.</p>
<p>Aslında bana soracak olursanız, ulusalcıların zekâ düzeyiyle AKP’lilerin ve liberallerin zekâ düzeyi birbirine pek uygundur. Horoz dövüşünün seyircileri heyecanlandırması için horozların yaklaşık güçte olmaları tercih edilir.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>1 Kasım 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/" target="_blank">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com" target="_blank">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F11%2F01%2Fcumhuriyet-yanilsamasi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/11/01/cumhuriyet-yanilsamasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>60</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İktidar-Muhalefet Blokları, Saflaşmalar</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/30/iktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=iktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/30/iktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Oct 2011 09:36:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4017</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’deki gelişmeler, artık bugünün siyasi saflaşmalarını, bloklaşmalarını tahlil etmeye yetecek bir netleşmeyi sağlamış bulunuyor.


Önce iktidar Bloku ile başlayalım. Nedir iktidar blokunun bileşenleri? Tabii ki en başta AKP iktidarı ve onun ayrılmaz bileşeni olarak Fetullah cemaati geliyor. Bu iktidar gücü, son dört yılda verdiği çetin bir mücadeleyle devletin en önemli iki kurumunu da yanına katmış bulunuyor: Ordu ve yargı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’deki gelişmeler, artık bugünün siyasi saflaşmalarını, bloklaşmalarını tahlil etmeye yetecek bir netleşmeyi sağlamış bulunuyor.</p>
<p>Önce <strong>iktidar Bloku</strong> ile başlayalım. Nedir iktidar blokunun bileşenleri? Tabii ki en başta AKP iktidarı ve onun ayrılmaz bileşeni olarak Fetullah cemaati geliyor. Bu iktidar gücü, son dört yılda verdiği çetin bir mücadeleyle devletin en önemli iki kurumunu da yanına katmış bulunuyor: Ordu ve yargı.<strong> </strong>Bu büyük gücün ardında soldan devşirilmiş entelektüel ağırlıklı bir bileşenler grubu da var. Genel olarak “liberal sol” diyeceğimiz bu grup şu bileşenlerden oluşuyor: <em>Taraf </em>gazetesi çevresi; Devrimci Sosyalist İşçi Partisi<em> </em>(DSİP) ve eğer yanılmıyorsam, birazdan söz edeceğim <strong>Kürt Bloku</strong>’na karşı alternatif olmak üzere hazırlanan bazı Kürt aydınları. <em>Birikim </em>çevresi bu iktidar blokuna dahil değildir. Ancak iktidar bloku ile, Kürt bloku ve yine birazdan sözünü edeceğim <strong>Sol Blok </strong>arasında bir yerde durmaktadır (yeri geldikçe böyle aralarda duran başka grup ve örgütlerden de söz edeceğim).</p>
<p>İktidar Bloku’nun karşısında belli başlı üç ana blok bulunmaktadır.</p>
<p>Bunlardan biri <strong>Ulusalcı Blok’</strong>tur. Özgün Kemalistlerden, ordunun ve yargının kılıç artıklarından, bir kısım eski solcudan oluşan bu blokun en büyük partisi CHP’dir. Güç olarak küçük ama etkili bir çevre olan Aydınlık-İP çevresi bu blokun vurucu gücü ya da koç başıdır. <em>Cumhuriyet </em>gazetesi bu blokun değişmez, ana ideolog organıdır.</p>
<p>İkinci muhalefet blokunu, <strong>Kürt Muhalefet Bloku </strong>olarak adlandırabiliriz. Bu blokun en önde gelen bileşenleri PKK ve BDP’dir. Yeni kurulan Kongre hareketi, bazı Türk sol örgütlerini seçim öncesi oluşan ittifak yoluyla bu bloka iyice perçinlemiştir. Bunlar: EMEP-Evrensel çevresi ile Ekmek ve Özgürlük hareketidir. EDP hareketi, bu blokla İktidar Bloku içinde yer alan liberal solcular arasında bir yerde durmaktadır.</p>
<p>Üçüncü muhalefet blokuna <strong>Sol Blok </strong>adını vermek yanlış olmaz. Bu blokun en önde gelen bileşeni ÖDP-Birgün çevresi; bu çevreyle doğrudan örgütsel bağı olmamakla birlikte eski Dev-Yol hareketi kökenli grup ve grupçuklar ve Dev-Yol geleneğine bağlı bireylerdir. Bu blokun bir diğer güçlü bileşeni TKP’dir. Ancak TKP, bu blok içinde Kürt Muhalefet Bloku’na en uzak grubu oluşturduğu gibi, zaman zaman Ulusalcı Blok’a kayma eğilimleri bile göstermektedir. Bunun dışında geleneksel Stalinist dar solcu örgütlerden bir kısmı da bu Sol Blok’a yakın kabul edilebilir. Ancak bunlardan, örneğin DHKP-C grubu, Sol Blok’la Ulusalcı Blok arasında bir yerde durmaktadır.</p>
<p>Bütün bunların dışında küçük Troçkist ve anarşist grup ve çevrelerin nerede yer aldıkları da merak edilebilir. Troçkistler, liberallerle sol blok arasında bir yerlerde durur gibidirler ama bazılarının özgünlüğü de vardır. Örneğin yarı-Troçkist bir örgüt olarak kabul edilebilecek DSİP İktidar Bloku’nda açıkça yerini alırken, Masis Kürkçügil grubu referandum sırasında “Hayır” diyerek Sol Blok’la, hatta ulusalcılarla bile yan yana düşebilmiştir. Bunların içinde en bağımsız gibi görüneni Sungur Savran’ın DİP’idir. O da Kürt Blok’u ile Sol Blok arasında bir yerlerde bağımsız bir konum edinmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Anarşistlere gelince… Ciddi bir örgütlenmeden yoksun olan anarşistler geleneksel bireycilikleri nedeniyle darmadağınık bir durumdadırlar ve daha da kötüsü, yukarda sözünü ettiğimiz ana bloklaşmaların ideolojik etkilerinden kendilerini kurtaramamaktadırlar. Örneğin bazı anarşistler, liberallerin ve <em>Taraf</em>’ın etkisiyle İktidar Bloku’na yakın bir konuşlanma içindedirler. Diğer bazı anarşistler ise, Kürt mücadelesinin desteklenmesi gereğinden hareketle Kürt Bloku’nda yer almakta, bazıları da Sol Blok’un kıyılarında bir yerlerde durmaktadır.</p>
<p><strong>İktidar Blok</strong>’u, aşağı yukarı beş yıldır çok planlı bir sindirme operasyonu içindedir. Önce Ulusalcı Blok’u hedef aldılar, orduyu ve yargıyı iktidar blokunun denetimine almanın verdiği güvenle bir “Ergenekon davası” imal ederek Ulusalcı Blok’a ağır bir darbe indirdiler. Bu ağır darbeden sadece Ulusalcı Blok’un güçlü partisi CHP nasibini almadı ama CHP bunu sadece parlamenter sistemin içinde ana muhalefet partisi olmasına borçludur. Şimdilik bu partiye dokunulamamaktadır ama CHP durumunu biraz da ulusalcı keskinliklerden uzak durarak dengeleyebilmektedir diyebiliriz. Kaldı ki, CHP’nin tabanını oluşturan epeyce kalabalık bir kesim “Ergenekonculuk”la suçlanma tehdidi altındadır ve CHP kendini muhasara altında hissetmektedir. Öte yandan, İktidar Blok’u, çok akıllı bir strateji izlemiş ve ulusalcıları “Ergenekon davası”yla bastırırken Kürt Bloku’nun ve hatta kısmen sol Blok’un desteğini almıştır. Kürt Blok’u ve Sol Blok, yakın bir zamana kadar <em>Taraf </em>gazetesinin arkasında yer alarak büyük bir gaflet sergilemişlerdir. Neyse ki, son altı aydır bu konuda her iki blokta da bir akıllanma ve “oyuna geldik” bilinci (bunu açıkça ifade etmeseler de) gelişmeye başlamıştır.</p>
<p>İktidar Blok’u, ulusalcıları bastırmanın ardından, bugünlerde KCK davalarıyla, Kürt Muhalefet Bloku’na darbe indirmeye girişmiş bulunmaktadır. Birinci darbe “Ergenekon darbesi”ydi. İkinci darbe, “KCK Darbesi”dir. İktidar Blok’u, 1. Darbeyle ulusalcıları bastırıp muhasara altına almışsa, bu 2. Darbeyle de Kürt Muhalefet Bloku’nu bir iyice sindirip, sindiremediklerini de muhasara altına almayı planlamaktadır ve bu süreç başlamıştır. Burada da İktidar Bloku’nun şansı, Kürtlerin bastırılmasında Ulusalcı Blok’un zımni desteğini alma ihtimalidir. En azından, Kürt Bloku’nun bastırılmasında Ulusalcı Blok’un onlara destek çıkmayacağından emindir. Hatta bu konuda, iktidar Bloku’nun, Sol Blok’u bile kısmen tarafsız bir konumda tutma, en azından zayıf bir itirazla yetinmesini sağlama şansı var gibi gözükmektedir.</p>
<p>Gelelim Sol Blok’un durumuna. İktidar Bloku, Sol Blok’un gücünü Hopa olayları ve davalarıyla şöyle bir yokladı ama ulusalcılara ya da Kürtlere yaptığı gibi topyekûn bir saldırıya geçmiş değil henüz. İktidar Blok’u, Mao’nun, “düşmanı teker teker yok et” taktiğini başarılı bir şekilde uyguladığından, şu sıra Kürt Bloku’yla uğraşırken, Sol Blok’a da etkili bir saldırı yöneltmek peşinde değil. Ne var ki, KCK davalarıyla Kürt Muhalefet Bloku’nu iyice bastırdığına kanaat getirirse sıra Sol Blok’un tasfiyesine gelecektir.</p>
<p>Yazıyı bitirirken, Sol Blok’un ideolojik yönelimleri üzerine de birkaç söz etmek isterim. Bütün bloklar gibi, doğal olarak Sol Blok da “ideolojik saflık”tan uzaktır ve bu son derece doğaldır. Ne var ki, siyasi yönelimi belirlemek için ideolojik konularda da asgari bir berraklık gerekmektedir. Oysa Sol Blok bu konuda tam bir kargaşa içinde olmanın ötesinde, kendini yenilemekten aciz bir tutum sergilemektedir. Sol Blok, ideolojik argümanlarını biraz ulusalcılardan, biraz Kürt hareketinden ve esas olarak da kendi geleneklerinden almaktadır. Bu yüzden ulusalcılarla Kürtler arasında bir sarkaç görünümü sergilemektedir yer yer. Geçmiş gelenekler ise Sol Blok’a son derece muhafazakâr ve yerinden kıpırdamaz bir görünüm vermektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, mesela, fikirlerine ne kadar karşı olursam olayım bir Halil Berktay’ı, bir Doğan Tarkan’ı okumak bana daha ilginç gelmektedir. Sol Blok’ta hiçbir ideolojik yenilenme eğilimi göze çarpmamaktadır. Hâlâ Küba ve Castro güzellemeleriyle durumu idare etmektedirler. Bırakın bunu, Stalin konusunda bile ne dedikleri belli değildir. Üstelik bunca yazılan ve çizilenden sonra. Bir süreliğine izlediğim “Devrimciler Devrim Yolunda” adlı sitede yer alan eski Dev-Yolcular bana karşı, Katin ormanı katliamını Stalin’in yapmadığını savunmuş ve moderatörler, tersini savunduğum için beni hedef almışlardır. Zaten Dev-Yol hareketi bu gibi konuları hiçbir zaman ciddi ve radikal bir şekilde tartışmamış, geleneğin mirasyediciliğini yapmak daha kolaylarına gelmiştir.</p>
<p>Şimdi bütün bu söylediklerimden sonra birisi çıkıp, “tamam da hemşerim, sen bu bloklaşmaların neresindedir” diye soracak olursa, ona açık yüreklilikle verebileceğim bir tek cevabım var: “İktidar bloku’nun karşısında olduğum kesin ama sözünü ettiğim üç muhalefet blokunun hiçbirinin içinde bulmuyorum kendimi. Rahmetli Nimet Arzık’ı anarak söyleyecek olursam, bugünkü koşullarda ‘tek at, tek mızrak’ dövüşmekten başka bir yol göremiyorum. Doğru bir yol mu bu? Elbette değil. Bunca yanlışlık içinde o da benim yanlışım olsun.”</p>
<p>30 Ekim 2011</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F30%2Fiktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/30/iktidar-muhalefet-bloklari-saflasmalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>89</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Maliye Bakanı ile Hayali Bir Röportaj</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/28/maliye-bakani-ile-hayali-bir-roportaj/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=maliye-bakani-ile-hayali-bir-roportaj</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/28/maliye-bakani-ile-hayali-bir-roportaj/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 Oct 2011 16:18:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4015</guid>
		<description><![CDATA[“Sayın Maliye Bakanı, deprem vergilerinin başka alanlara harcandığı söyleniyor, bu konuda bir açıklama yapabilir misiniz?” “Efendim, bir devlet topladığı vergileri hiçbir zaman topladığı alana harcamaz. Bu, ekonominin mantığına aykırı olur. Ekonominin mantığı, halka çeşitli adlarla vergi salıp bu toplanan meblağı o anda ekonominin ihtiyacı neyse oraya harcamaktır… Ekonomik büyüme böyle olur.” “Ekonominin ihtiyacı derken?..” “Ekonominin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Sayın Maliye Bakanı, deprem vergilerinin başka alanlara harcandığı söyleniyor, bu konuda bir açıklama yapabilir misiniz?”</strong></p>
<p>“Efendim, bir devlet topladığı vergileri hiçbir zaman topladığı alana harcamaz. Bu, ekonominin mantığına aykırı olur. Ekonominin mantığı, halka çeşitli adlarla vergi salıp bu toplanan meblağı o anda ekonominin ihtiyacı neyse oraya harcamaktır… Ekonomik büyüme böyle olur.”</p>
<p><strong>“Ekonominin ihtiyacı derken?..”</strong></p>
<p>“Ekonominin ihtiyacı denen şey, o andaki acil ihtiyaçlardır. Kaynak transferi denen bir şey vardır…”</p>
<p><strong>“Mesela sermayenin ihtiyaçları, sermayeye kaynak transferi diyebilir miyiz?”</strong></p>
<p>“Bunu bu şekilde ifade etmek istemem. Halkın acil ihtiyaçları… Mesela sağlık, yollar vb…”</p>
<p><strong>“Peki, diyelim ki öyle. Neydi bu acil ihtiyaçlar? Depremi acil bir konu olarak görmüyor musunuz? Yani depreme dayanıklı evler yapmak vb.”</strong></p>
<p>“Efendim, ekonomi ölü alanlara yatırım yapmaz. Kaldı ki, biz duble yollara, çiftçinin ihtiyaçlarına, sağlık alanına kaydırmışız bu meblağı… Bunlar dolaylı olarak yine depremzedelere hizmet eden şeylerdir…”</p>
<p><strong>“Peki, neden adını Deprem Vergisi koydunuz? Sağlık Vergisi veya Yol Vergisi deseydiniz daha doğru olmaz mıydı? Sonra şu da var. O kadar Milli Savunma Vergisi toplanıyor. Ama bu vergi gelirlerinin diyelim ki, sağlık alanına transfer edildiğine ilişkin bir örnek yok. ”</strong></p>
<p>“Milli savunma her zaman acil bir alandır. Yurt savunması, terörle mücadele. Buralardan kaynak transferi olmaz. Öte yandan deprem on yılda bir olan bir olay, olup olmayacağı da kesin değil yani. Bu meblağı belirsiz bir alan için öyle atıl halde tutamazdık.”</p>
<p><strong>“Peki, şimdi deprem olduğuna göre başka amaçlar için toplanan vergileri deprem harcamalarına mı aktaracaksınız?”</strong></p>
<p>“Olabilir ama buna gerek yok. Çünkü halkımız depremin yaralarını sarmak için seferber oldu bile. İşadamlarımız, kaynak transferi yoluyla aldıkları kredilerin küçük bir kısmını deprem yaralarını sarma kampanyalarına aktarırlar ve ortak yapılan TV programlarında, yaptıkları bağışlarla, reklam gelirlerinin bir kısmını yine reklamları için kullanmış olurlar. Biz şimdi belli bir havuza akan bu yardım paralarını bile kısmen yaraların sarılmasına harcarken kısmen başka alanlarda kullanabiliriz. Örneğin terörle mücadele için polisin ve ordunun güçlendirmesine akıtabiliriz. Bunda hiçbir tuhaflık yoktur. Zaten ekonomi bir bütündür, asla bölünemez.”</p>
<p><strong>“Yani, bu vergilerin adının bir önemi yok diyorsunuz. Önemli olan halktan vergi toplayıp büyük sermayeye transfer etmek.”</strong></p>
<p>“Bu, dünyanın her yerinde böyledir. Bütün hükümetler ve devletler halkı böyle vergiye bağlarlar, sonra da toplanan meblağları ekonominin canlı alanlarına sunarlar. Toplanan deprem vergilerini neden depreme dayanıklı binalara harcamadığımızı soruyorlar. Bunun hiçbir ekonomik mantığı var mı? Bir depremle eski binalar yıkılacak ki, yerine depreme dayanıklı binalar yapılabilsin. Parayı taş yığınlarına yatırmak yerine ekonominin acil ihtiyaçlarına, canlı alanlarına yatırmakla hata mı ettik? Ekonominin mantığını kavramayanlar ekonomiden söz etmesinler. Eğer böyle yapmazsak doğal deprem yerine toplumsal depremler ekonomik sistemimizi yerle bir eder…</p>
<p>“<strong>Bir toplumsal deprem daha mı tehlikeli sizce?”</strong></p>
<p>“Evet en korkulması gereken şey ekonomik deprem, toplumsal depremdir. Bu yüzden, bundan sonra da deprem vergilerinin gelirleriyle, fonlarla ve yardımlarla böyle bir toplumsal depremi önleyecek alanları, yani polisi ve orduyu tahkim edeceğiz. Sermayenin belli alanlara kaydırılması konusunda haksız uygulamalar yapıldığı yönündeki tahriklerle halkımızı galeyana getirme çabalarına dur diyeceğiz. Allah ülkemizi öncelikle bir toplumsal depremden korusun…”</p>
<p>“Allah…”</p>
<p>(Gerisini tamamlayınız)</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F28%2Fmaliye-bakani-ile-hayali-bir-roportaj%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/28/maliye-bakani-ile-hayali-bir-roportaj/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>15</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yunanistan’da Genel Grevin 2. gününde Stalinistler parlamentoyu grevcilerden korudu</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/23/yunanistan%e2%80%99da-genel-grevin-2-gununde-stalinistler-parlamentoyu-grevcilerden-korudu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=yunanistan%25e2%2580%2599da-genel-grevin-2-gununde-stalinistler-parlamentoyu-grevcilerden-korudu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/23/yunanistan%e2%80%99da-genel-grevin-2-gununde-stalinistler-parlamentoyu-grevcilerden-korudu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Oct 2011 17:42:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Gelişmeler]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4008</guid>
		<description><![CDATA[Kaynak: http://aleyhtar.org Ulusal çapta gerçekleşen genel grevin ikinci gününde sayısız Yunanistan şehrinde yüzbinlerce insan sokaklara çıktı. Dün, hükümetteki PASOK’un 154 üyesi Finans Bakanı Evangelos Venizelos’un sunduğu yeni çoklu fatura tasarruf kanunu onayladı. Demokratik diktatörlüğün silahlı bekçileri, işbirlikçi sendikalistler, medya ve her türden faşist yükselen öfkeyi ve yaklaşan sosyal ayaklanmayı ellerinden geldiğince boğmaya çalışıyorlar. Öyle görünüyor ki, insanlar Devlet ve Sermaye aygıtını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a rel="attachment wp-att-6496" href="http://www.gunzileli.com/?attachment_id=6496"></a>Kaynak: <a href="http://aleyhtar.org/2011/10/yunanistanda-genel-grevin-2-gununde-stalinistler-parlamentoyu-grevcilerden-korudu/">http://aleyhtar.org</a></p>
<p style="text-align: right;">
<p><img class="alignleft" style="margin-right: 15px;" src="http://aleyhtar.org/wp-content/uploads/2011/10/stalinistler.jpg" alt="" width="366" height="244" /></p>
<p>Ulusal çapta gerçekleşen genel grevin ikinci gününde sayısız Yunanistan şehrinde yüzbinlerce insan sokaklara çıktı. Dün, hükümetteki PASOK’un 154 üyesi Finans Bakanı Evangelos Venizelos’un sunduğu yeni çoklu fatura tasarruf kanunu onayladı.</p>
<p>Demokratik diktatörlüğün silahlı bekçileri, işbirlikçi<br />
sendikalistler, medya ve her türden faşist yükselen öfkeyi ve yaklaşan sosyal ayaklanmayı ellerinden geldiğince boğmaya çalışıyorlar. Öyle görünüyor ki, insanlar Devlet ve Sermaye aygıtını alaşağı ederek ve direnişin barikatlarını yükselterek korku ve örgütlü propagandayı altedebilecektir.</p>
<p>Stalinist PAME sendikası önceden Syntagma Meydanına girdi. Yoldaşlar  sabahın erken saatlerinde Stalinistlerin diğer göstericilerin parlamento önündeki Meçhul Asker Heykelinin yanından geçmesini engellemek için kendi acınası yürüyüşlerinin gerici karakterini korumak için ellerinde sopalarla çizgi halinde durduklarını bildirdiler.</p>
<p>Ioannina şehrinin kuzeybatısındaki gösteride Yunanistan Komünist Parti gençliği (KNE) diğer göstericilere saldırdı. Lesvos Adasında<br />
bulunan Mytilini’de yaklaşık 400 kişi işgal edilmiş Periphery binasında toplanıp bir sonraki eylemi kararlaştırdılar. Crete Adasında bulunan Heraklion’da grevciler fast-food zinciri mağazası Goody’s’i bloke ettiler.</p>
<p><img class="alignleft" style="margin-right: 15px;" src="http://aleyhtar.org/wp-content/uploads/2011/10/kizil-fasistler.jpg" alt="" width="420" height="552" /></p>
<p><a rel="attachment wp-att-6498" href="http://www.gunzileli.com/?attachment_id=6498"></a></p>
<p>kizil bayrakli fasistler arkalarini polise vermisler halki soyup sogana ceviren kesinti, kemer sikma politiklarini yururluluge koyan hirsizlarin parlemento binasini koruyorlar</p>
<p>Atina’da Stalinist PAME sendikası diğer göstericilerin kendilerine yaklaşmasına izin vermemek için parlamentonun yanındaki plastik cam çeliğinin önünde polis birliklerinden önce kendi yerini aldı ve artan oranda rahatsızlık gösteren protestoculardan gazeteci kimliği istediler. Dragatsaniou caddesinin yakınındaki Klathmonos Meydanında 6-7 kişinin<br />
gözaltına alındığı haberleri geldi. Athinas caddesinde de en az 7 gözaltı<br />
var.</p>
<p>‘Den Plirono’ (Ödemeyeceğim!) hareketi üyeleri Hotel Grande<br />
Bretagne’nin yanındaki PAME sendikasının himayesine karşı ilk tavrı aldılar.<br />
Daha sonra Toplumsal Özerklik için Anarşist Assamble’yle birlikte<br />
anti-otoriterler de geldi.</p>
<p>Protestocular parlamentoya ulaşmaya çalışırken çatışmalar patlak verdi. Syntagma’daki Great Britain Hotel’in yanında büyük bir anarşist blok Stalinist hatlara saldırdı. Polis gaz yaşartıcı gazla saldırdı.<br />
Çatışmalar şiddetliydi: kalabalığa doğru alevler atılıyordu. Syntagma’da<br />
anarşistler ve Stalinistler birbirlerine taş, şişe ve molotof attılar.<br />
Protestocular parlamentoya ulaşmak için PAME hattını kırmaya çalıştı. PAME üyeleri Syntagma’da ve Panepistimiou caddesinde protestoculara küfürler yağdırıyor ve hakaretler ediyordu. Çıkan çatışmalarda 53 yaşında bir PAME üyesinin polisin attığı gaz bombalarından etkilenerek kalp krizi geçirerek öldü.</p>
<p>En az 20 protestocu çatışmalarda yaralanarak hastaneye kaldırıldılar.<br />
PAME/KNE üyelerinin polisle doğrudan bağlantılı olduğu ve diğer protestoculara karşı el ele çalıştıkları anlaşılıyor ki isyancı göstericilere birlikte saldırdılar..</p>
<p>Anarşistlerle stalinistler arasındaki çatışmalar Filellinon ve Voukourestiou caddelerinde de sürdü. PAME ve KNE’nin komünist olmadıkları açıktır. Çünkü onlar rejim için çalışan birer Stalinist ispiyoncu ve zorbadırlar. Bugün onlar polisle el ele vermiş göstericilere saldırıyorlar. Onlar bunun 1998′de de sayısız kez tekrarlamışlardı.</p>
<p>Göstericiler stalinistlere karşı şu sloganları attılar: ‘KKE (Yunanistan Komünist Partisi) benden oyumu isterken, solcu patronum beni işsiz bıraktı!’</p>
<p>Mitropoleos Caddesinde bulunan Finans Bakanlığı grevciler tarafından işgal edildi. Crete Adasında bulunan Rethymnon’da KNE üyeleri protestocuları sopalarla tehdit etti.</p>
<p>Syntagma Meydanı PAME güvenlik kuvvetleri tarafından işgal edilmişken<br />
polis de diğer göstericilere gaz ve şok bombalarıyla saldırarak dağıtmaya<br />
çalıştı. PAME kitlesi Syntagma Meydanından polis korumasıyla ayrılırken, meydan polis tarafından kapatıldı. Polis daha sonra sokaklarda ve metroda göstericileri takip ederek saldırıya geçerek bazı göstericileri gözaltına aldı.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F23%2Fyunanistan%25e2%2580%2599da-genel-grevin-2-gununde-stalinistler-parlamentoyu-grevcilerden-korudu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/23/yunanistan%e2%80%99da-genel-grevin-2-gununde-stalinistler-parlamentoyu-grevcilerden-korudu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>26</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SIĞINMACILAR (Yalçın Hafçı)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/21/siginmacilar/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=siginmacilar</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/21/siginmacilar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Oct 2011 21:18:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakkında Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sığınmacılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Hafçı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4000</guid>
		<description><![CDATA[Arada kalmışlık genelde olumsuz bir durum gibi algılanır. Hiçbir yere ait olamamayı, derinlemesine ilişkilere girememeyi, kök salamamayı, buz üstünde bir yürüyüşü çağrıştırır. Ama arada kalmışlık hali, insanın kendini tanıması, çözümlemesi, yeniden tanımlaması ve üretmesi için de önemli bir fırsattır. Çünkü bazen yalnızlıktan ve ıssızlıktan daha iyi bir ayna yoktur, her ne kadar kırık bir ayna [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Arada kalmışlık genelde olumsuz bir durum gibi algılanır. Hiçbir yere ait olamamayı, derinlemesine ilişkilere girememeyi, kök salamamayı, buz üstünde bir yürüyüşü çağrıştırır. Ama arada kalmışlık hali, insanın kendini tanıması, çözümlemesi, yeniden tanımlaması ve üretmesi için de önemli bir fırsattır. Çünkü bazen yalnızlıktan ve ıssızlıktan daha iyi bir ayna yoktur, her ne kadar kırık bir ayna olsa da. Bunun için kişinin içinde olduğu ve evi bellediği yerlerden uzaklaşması gerekir, koşulların zorlamasıyla gerçekleşse de.</p>
<p>Öte yandan, arada kalan ve hiçbir yerde olmayan aslında bilincinde her iki yerde de bulunmaktadır. Bu yüzden daha geniş bir bakış açısına sahiptir. Eğer algıların önü inançlarla, alışkanlıklarla ya da benzeri duygularla tıkanmamışsa gelişmemek mümkün değildir. Her iki dili de bilen bir çevirmen gibidir arada kalan. Çoğunlukla simetrik bir duruşu olmasa da yaşadıklarıyla etkileşim içinde oldukça, dünyanın yuvarlaklığını daha somut biçimde kavramak olasıdır.</p>
<p>Siyaset ve edebiyat dünyamızın özgün isimlerinden Gün Zileli’nin uzun otobiyografisinin son ve beşinci kitabı ‘’ Sığınmacılar ‘’, gurbet yaşamının yürek burkan yanlarına rağmen arada kalmışlığın insanda önemli dönüşümlere de neden olabileceğini gösterdi bana. Evet, ülkende altüst oluşlar yaşanırken, sen oyundan çıkarılmış bir çocuk üzüntüsüyle kenarda beklesen dahi. Bir solukta okuduğum bu son cilt, Zileli’nin 1990 yılında gitmek zorunda kaldığı Londra’ da geçen on yılını konu ediniyor. Kendi hikâyesine başka sığınmacıların hikâyesini de ekleyerek göçmenlik gerçeğine, yaşanan mekân ve zamana ilişkin çarpıcı saptamalara tanık oluyoruz.</p>
<p>LONDRA’ DA BİR RONİN</p>
<p>Kendisi ve hayat üzerine ezberleri tekrarlamadan, sahiden düşünen birinin elinden çıkmış bu kitapta en çok etkilendiğim husus yapmacıksız samimiyeti oldu. Adeta kendisiyle konuşurcasına alabildiğine şeffaf bir yaklaşımla kurulmuş dili ve su gibi duru, su gibi akan anlatım tarzı anında teslim alıyor insanı. Okuyucusunu bir tanıktan çok adil bir yargıç yerine korken anlatmaktan ziyade anlamak için yazılmış bir metin izlenimi veriyor. Serinin diğer halkalarında olduğu gibi yine ironik ve eleştirel. Aslında eleştiriden çok tanımlamalar da diyebiliriz buna. Ama öyle karalayıcı veya intikamcı bir üslubu yok. Aksine okurunu düşüncelice gülümseten bir humora sahip. En çok da kendine karşı. Yani eleştiriyi öyle hemen kendi bedeninin dışından başlatanlara hiç benzemiyor. Yüzeysel ve beylik olandan uzak, tüm insani yanlarıyla kendisiyle barışık olduğu kadar da kavgalı biri var karşımızda. Geçmişlerini kutsaliyet derecesinde yücelterek peygamberleşmeye çalışan, üstenci tavırlarla liderlik taslayan, egosu şişkin şahsiyetlerle hiç alakası yok. Anlatıcımızın başkalarının günahlarıyla aziz olmaya çalışmadığı da çok açık. O, Japon samuray kültüründeki efendisini terk etmiş, bağımsız savaşçı nitelindeki bir ronine benziyor daha çok.</p>
<p>Bu durum, geçmişinde aydınlık hareketinin kurucularından ve önderlerinden olan biri olduğu için daha fazla önem arz ediyor. Ancak Zileli, kendisinden başlayarak geçmişin muhasebesini bir vicdan meselesi haline getiriyor. Bu yanıyla Ortodoks soldan epey farklı. Önce düşünmeyi, sonra kalıplarla düşünmeyi, en sonunda da kalıpları kırmayı başarıyor. Bu yüzden sürüden ayrılmayı bedelleriyle birlikte göze alabiliyor. Sığınmacı olarak gittiği Londra’da ilk günden itibaren kendi olanakları dışında sığınağı da yok belki de bu nedenle. Ama hiç pes etmeyen, alabildiğine çocuksu ve arayış dolu bir yüreğe, müthiş coşkulu ve müthiş aksiyoner bir duruşa sahip. Zaman zaman kırılmalar yaşasa da. Bir yandan da hayat mücadelesi vermek zorunda kalıyor. Temizlikçilik, bakıcılık, ırgatlık, gazete dağıtımcılığı yapıyor. Ama öte yandan da kitap yazıyor. Bu yanıyla kitabın omurgalarından biri de yaşamın ta kendisi. Bunun içinde aşk da var, yabancı bir ülkede kurulan dostluklar da ve anlatı boyunca bize eşlik eden sadık bir dost:  Şermin. Ayrıca adı bilinen kimileriyle karşılaşmalar.</p>
<p>BAKUNİN HAKLIYDI</p>
<p>Zileli, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak, çarpıcı yanlarıyla sığınmacıların resmini çizerken biyografi boyunca asıl olarak sol ideolojinin tarihinden bugüne kritiğini yapıyor. Adım adım bir dönüşümün serüvenini takip ediyoruz. Sanki her bölüm bir evrenin fotoğrafı gibi. Sol ideolojinin hayatla, hayatın sol ideolojisiyle kıyaslaması yapılıyor. Ama bu, ağır ve teorik bir dille bir çırpıda yazılmış, soyut bir manifesto değil de; hazmedilerek, gündelik yaşamın içine serpiştirilmiş saptamalarla, damla damla bir imbikten süzülerek gerçekleşiyor. Her şey, bir gün yol arkadaşı Emine’ ye ( Özkaya) ‘’ Aslında Bakunin haklıydı ‘’ demesiyle başlar gibi görünse de, bu söz sadece kovayı taşıran son damladır. Zileli Londra’ya geldiğinde halen Marksist- Leninist olsa da kendisini dönüştürecek tecrübeye sahiptir. Kanımca, Marksist- Leninist kalmak için örgütünü terk etmişti. Sonunda da devrimci kalabilmek için onu da terk etti. Oysa o, Nietzsche‘ nin de belirttiği gibi, insanların tek melodilik laternalara benzediğini gördüğünden beri bir anarşistti. Sadece adını koymamıştı. İnsanlar değişmez, daha çok kendine benzer, sözünü doğrularcasına. Yoksa insanın ufkunu onu özgürleştiren, kendine ve gördüklerine güvenini sağlayan anarşist bakışın gücü olmasaydı. Beş halkadan oluşan bu kapsamlı muhasebatı okuma şansımız olmazdı. Çünkü hesabı temiz olmayanlar, muhasebeden veba gibi korkmaya devam edecekti. Bazen yeniden doğmak için içinde bulunduğumuz dünyayı son tuğlasına kadar hakkıyla yıkmak gerekiyor oysa. Yazısız bir kuraldır bu ve gerçekten en önemli kurallar, her daim yazılı olmayanlardır. Sonuç olarak, Zileli’ nin geldiği son nokta, hem Türkiye hem de dünya solu açısından ders çıkarılması gereken bir kıssadır. Ne yazık ki memleketimizde artık tehlike olmaktan epeyce uzaklaşmış bu ütopyanın kaç hisse sahibi olduğu malumumuz olsa da! Yine de Lefebvre’nin dediği gibi ‘’Aşina olunan her zaman bilinen değildir’’</p>
<p>Ayrıca Zileli, endüstri devriminin başkenti Londra’ da gündelik hayat üzerinden kapitalizmi ve insanın yeniden yeniden üretimini liflerine kadar çözerek görünür kılıyor, yeraltında yaşayanlarla birlikte sistemin negatiflerini sunuyor bize. Onunla birlikte, bireysel gerçekliğin toplumsal gerçeklikle harmanladığı bir atmosferde, tıpkı ölmüş sevgilisini arayan orpheo gibi, adı bu sefer Londra olan o büyük hadesin arka sokaklarında, kendi içimizde, yani insanın içinde dolaşır gibi dolaşıyoruz. Ve anlıyoruz ki çevremizi kuşatan ıssızlığa anlam katabilecek tek kişi yine kendimiziz. Son bir not daha eklemeliyim ki. Sığınmacılar bir anı kitabı olmasına karşı yaşanmışlıklar öyle doğal ve akıcılıkla birbirine bağlanıyor ki, okurda bilinç akımı tekniğiyle yazılmış bir roman izlenimi bırakıyor. Üstelik politik yoğunluğuna rağmen esprili bir dili olması da cabası.</p>
<p>YALÇIN HAFÇI
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F21%2Fsiginmacilar%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/21/siginmacilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gün Zileli: ‘Avrupa insanı artık uçurumun kenarında’</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/21/gun-zileli-%e2%80%98avrupa-insani-artik-ucurumun-kenarinda%e2%80%99/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=gun-zileli-%25e2%2580%2598avrupa-insani-artik-ucurumun-kenarinda%25e2%2580%2599</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/21/gun-zileli-%e2%80%98avrupa-insani-artik-ucurumun-kenarinda%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Oct 2011 21:07:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ceren Cevahir Gündoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mahsus Mahal]]></category>
		<category><![CDATA[Sığınmacılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3997</guid>
		<description><![CDATA[Ceren Cevahir Gündoğan, Gün Zileli’yle son kitabı üzerinden söyleşti…



Gün Zileli’nin son kitabı “Sığınmacılar” üzerine başlayıp İngiltere'deki sokak isyanlarına, Kemal Burkay'ın dönüşünden, Gazi olaylarına, Arap Baharı'ndan Ulucanlar Cezaevi'ne ve toplu mezarlara uzanan bir söyleşi…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>(Mahsus Mahal’in  -Ekim &#8211; 17. sayısında yayınlanmıştır)</em></p>
<p style="text-align: right;"><em><br />
</em></p>
<h2>Ceren Cevahir Gündoğan, Gün Zileli’yle son kitabı üzerinden söyleşti…</h2>
<p><strong><em>Gün Zileli’nin son kitabı “Sığınmacılar” üzerine başlayıp İngiltere&#8217;deki sokak isyanlarına, Kemal Burkay&#8217;ın dönüşünden, Gazi olaylarına, Arap Baharı&#8217;ndan Ulucanlar Cezaevi&#8217;ne ve toplu mezarlara uzanan bir söyleşi…</em></strong></p>
<p><em>Gün Zileli’nin 1946-2000 yıllarını kapsayan uzun soluklu otobiyografisinin beşinci ve sonuncu kitabı olan Sığınmacılar (1990-2000, Londra) İletişim yayınlarından Haziran ayında yayımlandı. Önceki dört ciltte, çocukluk ve gençlik yıllarını, 1960, 1970 ve 1980’lerdeki siyasal mücadelesini anlatan Zileli, bu ciltte 1990 yılında gidip yaklaşık on beş yılını geçirdiği Londra’daki “sığınmacı” yaşamının on yılını konu ediyor. Yalnızca kişisel anılarını aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda “göçmenlik” gerçeklerine Türkiyeli bir sığınmacının gözünden tanıklık etme fırsatı sunuyor okuyucuya. ‘90’lı yılların Londrası’na ait bir panorama ortaya koyması da cabası.</em></p>
<p><em>Ceren Cevahir Gündoğan, Gün Zileli’nin otobiyografi dizisinin sonuncu ve beşincisi olan Sığınmacılar (1990-2000, Londra) kitabından hareketle kendisiyle bir söyleşi yaptı:</em></p>
<p><strong>Ceren Cevahir Gündoğan: <em>Sondan başlayalım, Sığınmacılar’ın finalinde -okurken kendimi sinemada hissettiğim için “final” diyorum- “Radikal olmak da bir kültürdü ve diğer kültürler gibi o da yabancı gördüğü kültürlere kapalıydı&#8230;” diyorsun. Kitaplarını ve yazılarını okuduğumda insani duyarlılıklarının enternasyonal oluşunu görüyorum. Yine, Sığınmacılar’ın finaline ek olan kısa öyküde, aynı duyarlılık ve “kaybedenlerin o kısacık göz göze gelişi” var. Nedir seni bir giyim mağazasından parasını ödemeden elbise “alırken” yakalanan ve polis otosuna bindirilen Maraşlı genç kadınla aynı duyguda birleştiren?</em></strong></p>
<p><strong>Gün Zileli: </strong>Sosyal statülerin insanı kendine ve çevresine yabancılaştırdığını düşünürüm. Sığınmacı yaşamında bu statüler önemli ölçüde çöker. Artık yetiştiğiniz sosyal çevrenin ve dolayısıyla statülerin dışına çıkmışsınızdır. Bu çok eğitici bir şeydir. İnsan kendini yeniden bulur, keşfeder adeta. Ve en önemlisi de sosyal statülerin bir yaldızdan ibaret olduğunu görür. Kitabın sonunda yer alan o öykü biraz kurmaca, esas olarak da gerçeğin ta kendisiydi. Gerçek olan, Maraş’ın köyünden gelmiş genç kadınla benim aramda bir kader ortaklığı olmasıydı. İkimiz de göçmendik. İkimiz de yoksulduk. İkimiz de dışlanmıştık. İngiliz polisinin eline düşmüş o genç kadının yerinde ben de olabilirdim pekalâ. Elbette yoksunlukta eşitlik mi diye sorulabilir. Evet ama böylesi bir eşitliğin de insanı geliştiren, insanlığını hatırlatan bir yanı yok mu? Eğitimin, sosyal çevrenin, ailevi ünvanların, sınıfsal konumların sıfıra irca olduğu o anda sadece insan yüreği vardır ve bu büyük bir kardeşlik duygusunu getirir. Yukarda andığın diğer cümlede de aslında buna benzer bir noktaya değinmek istemiştim. Radikal ya da devrimci olmak böylesi bir insani kardeşliği getiremedi bugüne kadar insanlığa. Çünkü her kapalı çevre kendi özel kültürünü yarattı ve ötekini dışladı. Bu cümleyi, küçük bir radikal çevrenin kendisine yabancı gördüğü bir diğer genç kadına karşı aldığı dışlayıcı tutumla ilgili olarak yazmıştım. Sosyal statülerle birlikte her türlü dışlama kültürünü de yıkan bir devrim, gerçek bir devrimdir bence.</p>
<p><img class="alignleft" style="margin-left: 10px; margin-right: 10px;" src="http://www.demokrathaber.net/images/upload/G%C3%BCn-Ceren.jpg" alt="" width="300" height="225" /></p>
<p><em>-<strong>Bize yansıyan hep parlak bir Avrupa tablosudur. Kitabında bundan farklı bir tablo var. Nedir gerçek?</strong></em></p>
<p>Avrupa’ya ilişkin anlattıklarımın “biz bize benzerizci” ve fazlasıyla Türkiyeci, milliyetçi bir bakış açısına omuz vermesini istemem. Herkes kendi “evinin” temizliğinden sorumlu olmalıdır. Bak bak, oralar da hiç parlak değilmiş, öyleyse niye bizim sorunlarımızı abartalım ki, türü bir bakış açısı hiç de sağlıklı değildir. Öte yandan, Avrupa’yı “üstben” olarak alan, bir yandan modernist, bir yandan da aşağılık kompleksiyle malül bir bakış açısı da sakattır. Avrupa, özel olarak da İngiltere hiç de iç açıcı bir yer değil. Sosyal sorunlar orada da diz boyu. Üstüne üstlük, kalabalık göçmen ve sığınmacı nüfusu dolayısıyla ırkçılık ya da gizli ırkçılık diz boyunu bile aşmış durumda. Avrupa’nın parlatılması biraz da bir turist bakış açısının ürünüdür. Bir yandan bu ülkelere geçici olarak giden insanlar, Avrupa kendilerine neyi göstermek istiyorsa onu görüyorlar, bir yandan da orada yaşayan insanlar, kendi durumlarını burada parlak göstermek için Avrupa’yı parlattıkça parlatıyorlar. Orada yaşayanlar gerçeği biliyorlar elbette ama bunu burada anlatmak işlerine gelmiyor. Çünkü o zaman buradaki akraba, eş ve dostlarının yanında acınacak bir duruma düşeceklerini düşünüyorlar. Gerçek şudur: Avrupa varabileceği en son noktaya varmıştır. “İlerleme” denen illüzyon Avrupa insanı nezdinde sona ermiştir. Artık ilerlenecek bir yer yoktur. Yani ilerlene ilerlene uçurumun kenarına gelinmiştir. Avrupa insanı uçurumu görüyor ve korkuyla irkiliyor. İntihar oranlarının yüksekliği bunun göstergesidir. Türkiye’deki insanlar ise, henüz uçurumun kenarına gelmediklerinden Avrupa’da, “ilerleme”de hâlâ bir umut olduğunu düşünüyorlar. Değirmene bağlı gözü kapalı bir at da durmadan aynı yerde dönerken ilerlediğini sanır.</p>
<p><strong>-<em>Türkiye’de mevki sahibi bir doktor, İngiltere’de temizlikçi… Nedir bu?</em></strong></p>
<p>Toplumsal hiyerarşi gibi dünya çapında bir de uluslar hiyerarşisi var. Sosyal hiyerarşinin dışına çıkıp sığınmacı ya da göçmen olan bir insan bu sefer uluslar hiyerarşisine tabi olmak zorunda. Türkiye’de ne kadar üst bir sosyal statüde olursa olsun, İngiltere’ye gittiği zaman uluslar hiyerarşisinin gereği olarak en alttan başlamak zorunda. Yani onun Türkiye’deki mesleki durumunun hiçbir kıymeti yoktur. Sadece sermaye sahibiyse yarabilir bu makus talihi. Bunda da eğitimin falan hiçbir önemi yoktur. Türkiye’de eğitim sosyal statüde hâlâ önemlidir ama Avrupa’da her şeyi sermaye belirler. İsterseniz hiçbir eğitiminiz olmasın, orada sermaye sahibiyseniz uluslar hiyerarşisini de yarıp en üstlere tırmanabilirsiniz. Elbette bu durum, oralarda şansını deneyen eğitimli sığınmacılarda büyük bir değer şokuna yol açmakta, kendini değersiz, hiçbir statüsü olmayan bir konumda bulan insanlar büyük bunalımlara kapılabilmektedir.</p>
<p><strong>-<em>Anlatımlarından, oradaki sığınmacı kitlesiyle ağırlıklı olarak politik olan sığınmacı örgütleri arasında hayli gerilimli bir ilişki olduğu izlenimi edindim. Bana mı öyle geldi yoksa…</em></strong></p>
<p>Doğru, böyle bir durum var. Politik sığınmacı örgütleri, Türkiye’deki popülist yönelimlerini bir kenara bırakıp biraz da gerçek yüzleriyle çıkıyorlar sığınmacı kitlesinin karşısına. Yani gerçek ve çirkin yüzleriyle. Nedir bu? Bu örgütler, sığınmacı kitlesini sağılacak inek olarak gördüklerini neredeyse saklamazlar bile. Türkiye’deki mücadelenin paraya ihtiyacı vardır. Bu sığınmacılar mücadele kaçaklarıdır (sanki o derneklerin yöneticileri sığınmacı değillermiş gibi). Dolayısıyla bu kaçaklıklarının diyetini ödemeli, gelirlerinden bir kısmını örgütlere aktarmalıdırlar. Nasıl? Bağış yoluyla, düzenlenen o tekdüze ve ruhsuz saz gecelerinin biletlerini satın alma (gelmesi önemli değil) yoluyla. Bunun ötesinde, sığınmacının “yolunması” için başka olanaklar ve silahlar da vardır bu tür derneklerin elinde. En önemlisi, tercüman ve avukat olanaklarıdır. Dernekler avukatlık firmalarıyla anlaşmışlardır ve sığınmacıların oturum almak için bu avukatlara ihtiyaçları vardır. Dahası, sığınmacı, bir örgüte bağlı olarak iltica ettiğini kanıtlamak zorundadır. Eğer o derneğin bağlı olduğu sol örgütün onayını alamazsa ilticası reddedilebilir. Bunun ötesinde, hastane, yardım vb. işleri için sığınmacının tercümana ihtiyacı vardır. Tercüman da derneklerin hizmetindedir büyük çoğunlukla. Bu yüzden sığınmacı kitlesi özellikle başlangıçta derneklere boyun eğer, boyun eğer gibi yapar. Dernekler ne kadar ikiyüzlüyse onlar da o kadar ikiyüzlü davranmak zorunda hisseder kendini. Bağış verir, gecelerin biletini, gelmeyecek olsa bile satın alır. Ama bir kere ilticası kabul edilince artık “ayıya dayı” demeyecektir. Hele bir de çocukları yetişip o ülkenin dilini okullarda falan öğrenince tercümana olan ihtiyaçları da sona eder. O zaman ortada ayıdan başka bir şey göremezsiniz.</p>
<p><strong>-<em>Türkiye’de de sığınmacılar var, belki siyasi sığınmacı değil ama ekonomik sebeplerden ötürü, “daha iyi bir yaşam için” Türkiye’ye sığınan insanlar. Rusya, Moldovya, Gürcistan, Türkmenistan, Özbekistan ve daha aşağıda Afganistan’a kadar uzayan bir yol bu. Ne hallerde, hangi vaatlerle Türkiye’ye geldikleri biliniyor. Onlar için ne düşünüyorsun?</em></strong></p>
<p>Onların durumu daha da trajik. Çoğu eski “reel sosyalist” denen ülkelerin yıkımının bir sonucu olarak geliyor. Bu insanlar, o zaman da köle gibi yaşıyorlardı, hiçbir özgürlükleri yoktu ama karınları doyuyordu hiç değilse. Bir uçurumun dibine düşüp parçalanacakları duygusu içinde değillerdi. Efendilerine başkaldırmadıkları sürece karınları tok, sırtları pekti. Yoksul da olsa, geçim derdi olmayan bir hayatları vardı. Rejimler çöküp batı kapitalizmi türü bir vahşet cangılının içine düştüklerinde geçimlerini sağlayabilmek için emeklerini en ucuzundan ve en güvencesiz bir biçimde satacakları Türkiye vb. gibi ülkelere akın ettiler. Çoğu hizmetçilik, bakıcılık gibi ağır bir sömürü çarkının döndüğü iş alanlarında çalışmaktadır. Halleri gerçekten çok acıklıdır. Dil bilmez, iz bilmezler. Ortaçağın <em>Slave driver</em>larına (köle güdücülerine) benzeyen emek satıcı kurumlar onları hizmet sektörünün her türlü güvenceden yoksun alanlarına sürmektedir. 1960-70’lerde aşırı sağcıların en önemli propaganda konularından biri, Rusya’daki “Türk kardeşlerini” esaretten kurtarmaktı. Şimdi Türkiye’deki zengin evlerinde, muhtemelen aşırı sağcıların zenginleşmiş olanlarının da evlerinde bu “Türk kardeşleri” köle gibi çalıştırılmaktadır. Esaretten kurtarmak dedikleri bu muydu acaba, merak ediyorum. “Rusların kölesi olmasınlar, bizim kölemiz olsunlar.”</p>
<p>Günümüzde köle ticareti, umutsuz yolculuklara çıkmak zorunda kalmış yoksul ülkelerin insanlarının sırtından yapılıyor. Bu, çağımızın en büyük trajedisidir. Gün geçmiyor ki, terk edilmiş bir geminin ambarlarından genç kaçakların cesetleri çıkmasın ya da bir kaçak köle gemisi batıp insanlar sulara gömülmesin. Kapitalizmin yaldızları falan bu insanlık trajedisini gizleyemeyecek ölçüde dökülmüştür artık.</p>
<p><img class="alignright" style="margin-left: 10px; margin-right: 10px;" src="http://www.demokrathaber.net/images/upload/16.jpg" alt="" width="300" height="208" /></p>
<p><strong>- <em>Tottenham’daki son olayları, isyan edenleri ellerinde satır-sopalarla bekleyen dükkân sahibi Türkiyelileri, onları birer fatih gibi sunan Türk medyasını nasıl yorumluyorsun?</em></strong></p>
<p>Bunlar, oralara “altın arayıcısı” olarak gidip zenginleşenlerdir. Bir kısmının altın dükkânları vardır. Erbiller vb… Bu dükkânları Haringey’de sıram sıram görebilirsiniz. Bizim oradaki sığınmacıların altın kültürüne hitap ederler. Eline iki üç kuruş geçiren sığınmacılar bu dükkânlara koşup altın yüzük, bilezik falan alırlar. Düğünlerde altın hediye etme geleneği dolayısıyla yaygın bir talebe cevap verirler ve tabii büyük paralar kazanarak zenginleşmişlerdir. Diğerleri de kebapçı ve manavlardır. Bunlar da 24 saat açık tuttukları dükkânlarında kaçak getirttikleri akrabalarını vardiya usulü çalıştırarak servet yaparlar. Londra’da işçilerine en düşük ücreti ödeyenler bunlardır. Yakın akrabaları başta olmak üzere diğer Türkleri, Kürtleri ve Polonyalıları insafsızca sömürürler. Bunların da isyancılara karşı kebap bıçaklarıyla silahlanmaları doğaldır. Ama büyük hata ediyorlar. Londra’nın ayaklanan işsiz gençleri onları orada yaşatmayacaktır. O insanlar asla unutmazlar kendilerine yapılan bu tür davranışları.</p>
<p>Esas kızdığım ise, bu alçakça davranışa “Osmanlı ruhu yaşıyor” diye övgüler düzen Türk medyasıdır.<em>Taraf</em> başta olmak üzere medya bu grev kırıcıları ve gönüllü bodyguardları teşvik etmiştir. <em>Birgün</em> vb. gibi sol basın bu yalakalığı teşhir etti neyse ki. Bu son olay bile “vesayet rejimine karşı mücadele” palavrasını ortaya çıkartmaya yeter. Her türlü vesayetin varisleridirler.</p>
<p>Bu konuda eklemem gereken son bir nokta var. TKP’nin yayın organı <em>SoL </em>dergisinde biri bir yazı yazmış. Partinin olmadığı yerdeki kitlesel ayaklanmaların bir değeri yokmuş. Artık yıkılıp gitmiş ve mezarına gömülmüş parti tapıncının ardından okunmuş zavallıca bir ağıt mı desek buna, bilemiyorum. Daha da komiği, aynı yazarın Yunanistan Komünist Partisi’ne övgüler düzmesi. Bu partinin Yunanistan’daki sokak isyanlarında en reaksiyoner pozisyonu aldığından ve polise “serserileri neden yakalamıyorsunuz” diye serzenişte bulunduğundan haberi yok herhalde. Haberi olmaması, onun için en iyi niyetli yorum tabii ki.</p>
<p><strong>-<em>Kemal Burkay da bir siyasi sığınmacı, bugünlerde Türkiye’de çeşitli görüşmeler yapıyor. Kendisine karşı soldan yoğun eleştiriler gelmeye başladı. Kemal Burkay sence ne yapmak istiyor, herhangi bir varsayımın var mı?</em></strong></p>
<p>Eleştirilerin Kemal Burkay’a yararı olabilir. Örneğin, Yıldırım Türker’in <em>Radikal</em>’de bayrakla ilgili yaptığı eleştiri gibi… Ne var ki, bazı eleştirileri aşırı ve insafsız buluyorum. Kemal Burkay’ın geçmişini ve uzun yıllar süren onurlu mücadelesini dikkate almayan, hesaba katmayan sorumsuz eleştiriler bunlar. Bir anarşist sitede böyle bir eleştiriye rastladım örneğin. Kemal Burkay’ı “devletin ajanı” olmakla suçluyordu sorumsuz biri. Kemal Burkay’a her türlü eleştiri yapılabilir ama böyle bir suçlama yapmak ayıptır, günahtır. Kolay yoldan insan harcamaktır.</p>
<p>Kemal Burkay, sosyalist bir politikacı. Öyle sanıyorum ki, Kürtlerle Türk devleti arasında bir barış ortamı yaratılmasına katkıda bulunmayı ve bu arada, PKK ile Türk devleti arasında sıkışmış bir kısım Kürt aydını içinde belli bir güç oluşturmayı planlıyor. Türk devletinin, aracı Kürt aydınlarına ihtiyaç duyduğunun da farkında. Bu yüzden, uzlaşmacı, barışçı bir figür olarak rolünü oynamak istiyor. Çok da olumsuz bir rol değil bu aslında ama bunu yaparken, özellikle gelişi sırasında ve sonrasındaki kısa dönemde Türk devletinin ve medyasının vermek istediği görüntülere fazlasıyla tavizkâr davrandığı kanısındayım. Örneğin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’la görüşürken bu görüşmenin toplumda nasıl algılanacağını hesap etmesi gerekirdi. Nitekim görüşme sırasında arka tarafa Türk bayrağı asılması falan gibi şeylere gereken direnci gösteremedi. Ben bu tür yakın temasların her zaman egemenler tarafından kullanılacağı kanısındayım. Ben olsam hiçbir yakın temasa girmez, hiçbir devlet yetkilisiyle görüşmez, söyleyeceklerimi uzaktan söylerdim. Tabii bir de ne söylediğin önemli, orada da bazı falsolar göze çarpıyor.</p>
<p><strong>“TAMAM KONUŞALIM DA FAZLA YAKLAŞMA”</strong></p>
<p><strong>-<em>Hükümetin “Kürt Açılımı” sonrası bir röportajında “İyi şeyler olacak söylemi bir denge politikasıdır” demiştin. Bu söylemin üçüncü yılında ne düşünüyorsun?</em></strong><em> </em></p>
<p>Bir uyutma politikası deseymişim daha iyi olurmuş. Benim çocukluğumda, Ankara’da, Yeni Doğanlı bir Aydoğan abi vardı. O zamanın ünlü kabadayılarındandı. Rakibini bir kafada yere sermesiyle ün salmıştı. Yöntemi, hiç de kavgaya niyetli değilmiş, hatta bir uzlaşma, dostça bir konuşma yapmak istiyormuş gibi rakibine yaklaşmak ve aniden kafayı suratının ortasına indirmekti. Kavgada rakibine fazla yaklaşmak en büyük hatadır. Uzlaşacaksan bile uzaktan uzlaşman gerekir. Biri sana, “yahu gel şöyle güzel güzel konuşalım” diye yaklaşmaya çalışıyorsa, “tamam konuşalım da fazla yaklaşma demek” en iyisidir. Yoksa tepene binerler ya da suratına kafayı yiyip yere serildiğinin resmidir.</p>
<p><strong><em>- Kitapta söz konusu olan başka bir konuya geçmek istiyorum. Radikal İslam konusundaki yorumun (s.346) bana ilginç geldi. Radikal İslam’ın kapitalizme karşı bir reaksiyon olduğunu düşünüyor musun gerçekten?</em></strong></p>
<p>Nazizm de bir anlamda kapitalizme karşı reaksiyondan ortaya çıkmıştır. Kapitalizme karşı her reaksiyonun otomatikman anti-kapitalist bir hareket olduğunu düşünmemek gerekir. Radikal İslam bir anti-kapitalist tepkidir ama hiç de anti-kapitalist değildir. Hatta Arap kapitalizminden güç alır. Bu radikal İslamın içinde gerçekten anti-kapitalist öğeler de yok değildir ama bu sadece bir alt akım olarak var olabilmektedir. Dolayısıyla radikal İslamın kapitalizme tepkisi sadece batı kapitalizmine, özelde de ABD kapitalizmine bir tepki olarak görülmelidir. 2000’li yılların başlarında yükselen anti-global hareket ise bundan farklı bir şekilde bütünsel olarak kapitalizme karşıdır.</p>
<p>-<strong><em>Sığınmacılar’da, Gazi olaylarını tv’den izlerken nasıl keder ve isyanla dolduğunu gördük. (Sığınmacılar, sf: 237) Gazi olaylarını gerçekleştiren gizli polis timlerinden bahsediyorsun. Bugün de, polislerin daha ‘donanımlı’ silahlar kullanmasına yönelik profesyonel polislikten bahsediliyor. Daha profesyonel kıyımlar mı demek bu?</em></strong></p>
<p><img class="alignleft" style="margin-left: 10px; margin-right: 10px;" src="http://www.demokrathaber.net/images/upload/g%C3%BCn.jpg" alt="" width="300" height="191" />Londra’da siyasi göçmen örgütlerini dolaşır, tartışmalar açardım. Etrafıma toplanır, sorular sorarlardı. Onlara, kazara iktidara gelirseniz polis kuvveti kuracak mısınız diye sorardım. Yarım ağız cevap verirlerdi. Bazıları, milis kuracağız derdi. Yani polisin adını milis yapacaksınız derdim. Bazıları, karşıdevrimcileri takip etmek için polis şart derdi. Peki, en büyük karşıdevrimci güç olan polisi kim takip edecek derdim alaycı bir tarzda. Bunu, solun dahi polis konusunda kafasının karışık olduğunu belirtmek için anlattım.</p>
<p>Polis, ordudan bile beter halk düşmanı bir güçtür. Çünkü tamamen profesyoneldir. Bu mesleği seçmiş ve geçimini polislikten sağlayan unsurlardan oluşur. Böyle bir teşkilatın devrim yararına bir şey yapamayacağı zaten tartışma konusu bile değildir artık. Bu sistemde ise hükümetler bu profesyonel teşkilatı devamlı güçlendirmek gereğini duymaktadırlar. Bu durum, polisin fonksiyonlarının gün be gün güçlendirilmesi ve genişletilmesi anlamına geliyor. Öyle ki, bu durum giderek orduyu büyük ölçüde fonksiyonsuz bir duruma bile getirebilir. Son tasarılarda bu var zaten. Gerilla ile mücadele görevini de polise devretmek istiyorlar. Yani böylece polisin kendisi profesyonel bir orduya dönüşüyor. Ayrıca ordunun da profesyonelleşmesi projesi var zaten. İlerde polisle ordunun iç içe geçtiği tam profesyonel bir modern vurucu güç oluşturulabilir. Bu da rejimin polis karakterinin net bir şekilde oturtulması demektir.</p>
<p>İster polis ordulaştırılsın, ister ordu polisleştirilsin, ister her ikisi birden yapılsın, sonuç olarak halkın karşısına acımasız bir profesyonel şiddet örgütü çıkartılmaktadır. Durum çok nettir. Bir tarafta zırhlı araçlarıyla ve robokoplarıyla sistemin güçleri, diğer tarafta ezilen emekçiler, Kürtler, kadınlar vb.</p>
<p><strong>-<em>Gazi olayları sırasında nasıl ajite olduğunu, hatta devrim başlıyor havasına girdiğini söylüyorsun. Yazılarını takip edenler bilir, Mısır Devrimi hakkındaki yazılarında da benzer bir duygu vardı. Mısır Devrimi’ne ne oldu?</em></strong></p>
<p>Bazı arkadaşlardan bu yönde eleştiriler aldım. Yorumlarımı aceleci bulduklarını, Ortadoğu’da bir hareketlenme olmakla birlikte bunun bir devrim düzlemine çıkmadığını belirttiler. Belki de haklıdırlar. Acelecilik yapmış olabilirim. Biraz çabuk heyecanlanan, ajite olan bir karakterim vardır. Bununla birlikte, daha uzaktan ve daha uzun vadeli bakacak olursak Kuzey Afrika, Güney Avrupa, Ortadoğu “fay hattında” önemli bir hareketlenmenin devam ettiğini ve durulmadığını söyleyebiliriz. NATO’nun ısrarlı müdahaleleri de bunu gösteriyor. Halk hareketlerinin tehlikeli boyutlara ulaştığını gördüler ve müdahale etme gereği duydular. Müdahalelerinin amacı Kaddafi’yi ya da Esad’ı devirmekten önce, halk hareketini denetim altına almaktır. Onlar Esad’ın veya Kaddafi’nin yıkılmasından sonraki durumu şimdiden denetimleri altına almaya çabalıyorlar. Ben bu sarsıntıların temelinde anti-kapitalist bir enerji olduğunu düşünüyorum. Çelişkilerin kapitalist ya da liberalleşmiş bir rejim çerçevesinde sönümlendirilmesi mümkün değildir. Bu halk hareketleri mutlaka kapitalist zincirin, onun sınırlarının dışına taşacaktır. Çünkü temelinde ağır kapitalist sömürünün yarattığı rahatsızlıklar vardır. Gördüğümüz gibi Mısır da durulmuş değil. Evet, belki süreç, 1917 Şubat’ıyla Ekim’i arasındaki kadar hızlı işlemiyor ama emekçi halk güçleriyle rejimin sahibi ordu arasındaki saflaşma ve zıtlaşma sürecinin de ilerlediği bir gerçek. Bu bakımdan, bazı solcu arkadaşların, emperyalist müdahale dolayısıyla, örneğin Suriye’deki isyana karşı olumsuz bir bakış geliştirmelerini çok çok hatalı buluyorum. Suriye halkının isyanı haklıdır ve desteklenmelidir.</p>
<p><strong>-<em>Mısır’dan Türkiye’ye bir geçiş yapalım. ‘’Herkese havuzlu villa!’ Son dönem el değiştiren, yükselen sermayeye mensup bir müteahhidin rezidanslarını tanıttığı reklamda söylediği bir slogan&#8230; Korkutucu derecede komik gelmişti bana&#8230;  Kriz olacak, harcamalara dikkat dendikten kısa süre sonra kriz yok, harcamaya devam dendi. Senin adlandırdığın Anadolu sağcılığına dayanan sermaye büyüyor mu? Bu son dönem, muhafazâkar dalganın yükselişi nereye gidiyor?</em></strong></p>
<p>Eğer ısrarla “kriz yok” deniyorsa kriz var demektir. “Kriz var” deniyorsa yine kriz var demektir. Yani Süleyman Demirel’ce bir deyiş kullanacak olursak, “kriz varsa var demektir”. Kriz biraz da kapitalizmi yaşatan bir şeydir. Kapitalizm daima krizlerle ilerler. Bu bakımdan kapitalizm karşıtlarının kriz var diye sevinmeleri biraz naifçedir. Yani “armut piş, ağzıma düş”.</p>
<p>Anadolu sağcılığına dayanan iktidardan beslenen sermaye kesimi elbette büyüyor. Ne var ki, bu büyüme de bir başka kriz nedenidir. Hem de bu sefer ağırlıklı olarak kültürel bir kriz de kapıdadır. Zenginleşen muhafazakâr kesimler ister istemez İslami yaşam tarzıyla burjuva yaşam tarzı arasında bölünecek ve İslami yeni zenginlerle İslami yoksullar arasına kara kedi girecektir. Bunun işaretleri şimdiden görülmeye başlamıştır. İslami kesimlerde artık sınıf mücadelesinden söz eden yeni radikaller ortaya çıkmaktadır. Sınıf mücadelesi genellikle hayırlı sonuçlar verir. Bu sefer de öyle olacaktır.</p>
<p>Yükselişleri nereye mi gidiyor? Yükselen her şey gibi düşüşe…</p>
<p><strong>-<em>Bazı metinler klasik okumadan fazlasına çağırır sizi…</em></strong></p>
<p><strong><em>“</em>Komün<em>’ü okumaya başladığımda sinemada üç boyutlu bir filmi izlerken buldum kendimi… Her sayfada filmin sahneleri de değişiyor. Toplantılarda tartışılanlarla da, yasak bölgeye girmek isteyenlerle de yan yana buluyorsunuz kendinizi. 2046’da teknoloji dijital atılımlarına devam etmiştir. Dilenci çocuklar, ‘ağabey kredi kartını versene’ diyerek dilenmektedir… Kredi kartı/teknoloji vardır ama dilenmek de vardır. Cezaevleri özelleştirilmiş, adları Düzeltimevi olmuştur. Mahkûmlar internet kullanma, telefonla konuşma gibi haklardan yararlanmaktadır ama gerektiğinde internet erişimi gizlice yasaklanmakta, mahkûm avukatıyla konuşmak istediğinde ‘görteli cevap vermiyor’ denilebilmektedir. Federatif sisteme de geçse, 2046’da devlet yine devlettir…İki güvenlik görevlisini öldürdüğü iddia edilen suçsuz bir genç, Deniz, idama mahkûm edilmiştir. Avrupa Birliği’ne giriş hayali, Avrupa Birleşik Devletleri’ne kabul edilmeyle sonuçlanmıştır. Tarih, 29 Ekim 2046’dır. Aynı dakikalarda Deniz, elektrikli sandalyeye oturtulur. Bazı filmlerin sonunu izleyemezsiniz, yüreğiniz el vermez. </em>Komün<em>’ün son sahnesinde hayali üç boyutlu gözlüğü gözümden çıkartmak için geç kalmıştım…”</em></strong></p>
<p><strong><em>Senin yazdığın </em>Komün<em> için demiştim bunları. Cezaevlerinde tedavisi yapılmayan, “ölüme mahkûm” edilmiş birçok mahkûm var. Senin de 1980 öncesi bir süre kaldığın cezaevleri hakkında ne düşünüyorsun?</em></strong></p>
<p>O anlatıda teknolojik ilerlemenin hiç de insanlığın ilerlemesi anlamına gelmediğini anlatmaya çalışmıştım. Teknolojiye tapınmakla kapitalizme tapınmak eşdeğerdedir. Bu modanın en beliğ ve vulgar örneği, ne yazık ki bir zamanlar çok sevdiğim, zevkle okuduğum, dinlediğim Çetin Altan olmuştur, özellikle 1980’den sonra. Şu anda oğulları da bu fikriyatı hararetle sürdürmektedirler.</p>
<p>İleriye doğru gidildiği tam bir illüzyondur. İnsanlığın her bakımdan gerileme içinde olduğunu düşünüyorum. 20. Yüzyılda öldürülen insan sayısı tüm yüzyılların toplamından daha fazladır. Zaten cezaevi de modern çağın bir icadıdır. Cezaevlerinden önce zindan vardı. Monarkın çatıştığı, hoşuna gitmeyen kişiler bu zindanlara atılırdı. Süresi belirlenmiş ceza sistemleri son yüzyıllarda icat edildi, dolayısıyla modern cezaevleri de öyle. Üstelik bu cezaevlerinin durumu gün be gün kötüye gitmektedir. Örneğin benim 1971-1974 arasında yattığım Mamak Cezaevi’yle sonrakinin arasında dağlar kadar fark vardır. Bizden öncekinin koşulları daha iyiymiş, bir cezaevinde ne kadar iyi olabilirse. 1974’te tahliye olurken Mamak’ta yeni bir cezaevinin temelleri atılıyordu. Gardiyanlar, “bir dahaki sefere sizi burada ağırlayacağız” diye takılıyorlardı bize. Dedikleri doğru çıktı. Örneğin bizim zamanımızda Mamak’ta, yeni gelenlerin atıldığı “kafes” diye bir yer yoktu. Yine benim 1966, 1969 ve 1974 yıllarında kısa sürelerle yattığım, o zamanki adıyla Ankara Merkez Cezaevi, daha sonra Ulucanlar Cezaevi oldu ve benim yattığım dönemde hayal bile edemeyeceğim ölçüde zulüm yapılan ve devlet cinayetlerinin işlendiği, “hayata dönüş” operasyonlarının ön provalarının yapıldığı bir yer olarak ün saldı.</p>
<p>Bütün bunları görüp yaşadıktan sonra “ilerleme” denen şeyin bir palavradan ibaret olduğunu düşünmem gayet doğaldır. Son yüzyılda insan ömrü uzamış da falan da filan da. Bu istatistiki kapitalist palavralara da karnım tok açıkçası.</p>
<p><strong>“CUMHURİYETİN ELİNİN DEĞDİĞİ YERDE TOPLU MEZARLAR BİTİYOR”</strong></p>
<p><strong>-<em>Dersim’de toplu mezarlar açılacak. Hüsnü Yıldız, açlık grevini ölüm orucuna dönüştürdü. Haklarımızı hep büyük bedeller sonucunda almamızın başka yolu yok mu sence?</em></strong></p>
<p>Elbette ölüm orucuna yatan arkadaşlara saygım büyük ama bunun doğru bir mücadele yöntemi olduğunu sanmıyorum. Dersim, ulusalcıların olumlu bir şey söylediklerini sanarak kullandıkları deyimle “Cumhuriyetin elinin değdiği” bir yer. Cumhuriyetin elinin değdiği yerde gül bitmiyor. Toplu mezarlar bitiyor, ne yazık ki. Ben bireysel ölüm oruçları yerine kitlesel sivil itaatsizlikten yanayım. Bunun, devleti, sömürücüleri, kolonyalistleri dize getirmek açısından çok daha etkili bir yöntem olduğu kanısındayım.</p>
<p><strong>-<em>Hapiste yatmış arkadaşlarda gözlemlediğim bir şey var. Sizler, dışarı çıkmış da olsanız orada kazandı(rıldı)ğınız özdisiplini yitirmiyorsunuz&#8230; Konuk olduğun yerlerde masada şeker yoksa, çayını şekersiz içtiğini gördüm. İkram edilmezse kimseden bir şey istemediğini. Bu talepsizlik-terbiye zor koşulların, yokluğun terbiyesi sanırım&#8230; Neden kimseden şeker istemiyorsun Gün?</em></strong></p>
<p>Sanırım bu “terbiye” bizim kuşağın bir özelliği daha çok. Belki cezaevlerinin de buna katkısı olmuş olabilir. Bunun pek iyi bir şey olduğunu da sanmıyorum. Devrimcilik adına fazla disipline edilmiş bir karakterin dışavurumu bence. Yeni kuşaklar eğer daha talepkârsa bu iyi bir şey. Bu talepkârlık, eğer bir lüks düşkünlüğü değilse, kapitalizmin aleyhinde bir gelişme olarak görülebilir.</p>
<p><strong>-<em>Fikirlerini önemsediğim bir arkadaşım seninle röportaj yaptığımı söylediğimde, lütfen sor, neden </em>Sığınmacılar<em> sonrasını yazmayacakmış dedi&#8230; Sormuş oldum sanıyorum&#8230; </em></strong></p>
<p>Bunu soran, hatta eleştiren birçok arkadaş oldu, oluyor. Sebebi şudur: Zaman yakına geldikçe yeterince objektif olamayacağımdan endişeleniyorum. Yani otobiyografi yazımında zaman olarak biraz mesafe olmalı diye düşünüyorum. Yaşananlardan biraz uzaklaşmak objektif olabilmek açısından bu çok önemli. Ancak, bana yazan bir arkadaşın ısrarı üzerine, kendisine, 2015 yılına geldiğimizde bu konuyu yeniden düşüneceğime söz verdim.</p>
<p><strong>-<em>Uzun yıllar ülkeye dönemedin. Bu nasıl bir duygu sığınmacı açısından?</em></strong></p>
<p>Her zorunluluk yıpratıcı bir duyguyu besler. Yakınlarınız orada, anılarınız orada ve siz zorunlu olarak onlardan uzakta tutuluyorsunuz. Bu yüzden, ülkeye gidemeyen her sığınmacının yüreğinde kocaman bir yara vardır. Ülkeye girebilme koşulları oluştuktan sonra, bu sefer de ülkeye temelli dönme mücadelesi başlar. Ama bu sanıldığı kadar kolay değildir. Ekonomik koşullarla bağımlı hale getirilmişsinizdir. Yaşadığınız ülkede de bazı sosyal ilişkiler içine girmişsinizdir. Hatta giderek biraz da oralı olmuşsunuzdur. Artık o ülkede de, yıllar içinde, özleyeceğiniz yerler, kokular, ilişkiler oluşmuştur. Böylece sığınmacı iki arada bir derede kalır. Yani mesele sırf ekonomik koşulları sağlamak da değildir. Hele bir de çoluk çocuğunuz varsa… Çocuklar orada okula başlamıştır, oranın kültürünü benimsemiştir. Ülkeye tatile gelmek hoştur da oraları bırakıp dönmek istemezler. Dönerlerse bu sefer aynı sığınmacı ebeveynleri gibi onlar da birer sığınmacı benzeri bir şey olacaklardır. Yani kısacası zordur sığınmacılık. Çok zor.</p>
<p><strong>-<em>Anlıyorum. Bir ağacı, zorla, köküyle söküp başka bir yere dikmeye çalışmamak en iyisi galiba.</em></strong></p>
<p><strong> </strong>Evet, zorlamak<strong> </strong>kırıcıdır. Yoksa ne güzeldir insanın kendi isteğiyle bambaşka yerlere yolculuğa çıkması.</p>
<p><strong><em>- Teşekkür ederim Gün.</em></strong></p>
<p>Ben de teşekkür ederim Ceren.</p>
<p><em><br />
</em>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F21%2Fgun-zileli-%25e2%2580%2598avrupa-insani-artik-ucurumun-kenarinda%25e2%2580%2599%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/21/gun-zileli-%e2%80%98avrupa-insani-artik-ucurumun-kenarinda%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çok Basit…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/19/cok-basit%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=cok-basit%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/19/cok-basit%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Oct 2011 20:47:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3990</guid>
		<description><![CDATA[Savaşlar, çözümü çok basit olan sorunların devletler ya da devlet adayı kuruluşlar tarafından iyice karmaşık hale getirilmesiyle sürer. Bu devlet ve kuruluşların savaştan nemalanması noktasını bir yana bırakırsak, geriye şu gibi unsurlar kalır: 1. Devletler ve devletsel kuruluşlar kolektif organlar olduklarından, bu kolektifi oluşturan bileşenler savaşı bitirmek konusundaki adımları atmaya cesaret edemezler. Her bir bileşen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Savaşlar, çözümü çok basit olan sorunların devletler ya da devlet adayı kuruluşlar tarafından iyice karmaşık hale getirilmesiyle sürer. Bu devlet ve kuruluşların savaştan nemalanması noktasını bir yana bırakırsak, geriye şu gibi unsurlar kalır: 1. Devletler ve devletsel kuruluşlar kolektif organlar olduklarından, bu kolektifi oluşturan bileşenler savaşı bitirmek konusundaki adımları atmaya cesaret edemezler. Her bir bileşen bir diğer bileşenin bunu kendisinin aleyhinde kullanacağından korkar çünkü. Bu yüzden tarihte savaşlar ya yenilgi ya devrim yoluyla biter ya da kimseden çekinmeyecek birey-diktatörlerin inisiyatifiyle; 2. Devletler ve devletsel kuruluşlar savaşın yol açtığı kin ve intikam duygularını karşıya alıp tecrit olmaktan korkarlar ve bu yüzden umutsuzca kör bir savaşı sürdürürler; 3. Savaşın getirdiği yükler savaşa yol açan çıkarları aşmadığı sürece devletler ve devletsel kuruluşlar savaşı sürdürmekten vazgeçmek istemezler; 4. Devletler ve devletsel kuruluşlar beyni ve vicdanı olmayan yaratıklar olduklarından, her ölenin arkasından feryat ediyor gibi yapsalar da aslında bu durumdan hiç ama hiç etkilenmezler ve savaş makinalarını işletmeye devam ederler.</p>
<p>Televizyon kanallarını işgal eden ve bu işten ekmek yiyen şu ne idüğü belirsiz “terör uzmanları”na kulak asmayıp işin esasına bakacak olursak, “terör” denen olayı ya da savaşı bitirmek son derece basit bir şeydir. Eğer Türk devleti kolonyalist çıkarlarından vazgeçmeyi göze alsa ve Kürtlerin haklarını samimiyetle tanısa; özerklik taleplerini tanıdığını açıklasa ve Kürtlerin ana dilde eğitim gibi temel kültürel isteklerine olumlu cevap verse savaş ya da “terör” anında sona erer ve kum torbalarıyla korunmaya çalışılan o ne işe yaradığı bile belli olmayan karakollara kapatılmış yirmi yaşındaki yoksul aile çocukları da ölmez. Mesele bu kadar basittir.</p>
<p>Durmadan “barış”tan söz eden karşı taraftaki devletsel kuruluşa ve taraftarlarına da söylenecek bir çift söz var. Gerçekten barış mı istiyorsunuz? O halde derhal silahları bırakın ve özerklik hakları için Kürt halkının inisiyatifini devreye sokun. Kürt halk kitleleri bugün özerkliği hayata geçirecek bir olgunluğa gelmiştir. Silahı bırakın ve özerk örgütlenmeyi fiilen başlatın. O zaman büyük çoğunluk arkanızda olacak ve kolonyalist devlet çok zor duruma düşecektir. Elindeki tek dayanağı olan “şehitler” edebiyatı sona eren devletin askeri harekâtlar yapmak ve savaşı sürdürmek için hiçbir bahanesi kalmayacaktır.</p>
<p>Evet, “şehitler” edebiyatı… Bu deyimi kullanıyorum, çünkü bu, savaşı sürdürmenin bahanelerinden biri, bir istismar aracıdır. Devlet ve hükümet yetkililerinin üzgün yüz ifadelerine inanmayın. Kameralar karşısındaki o üzgün yüz ifadelerini oradan uzaklaşır uzaklaşmaz portmantoya astıklarından emin olabilirsiniz. Gerçekten üzülselerdi önce kolonyalist arzularından vazgeçmeye girişirlerdi.  Zaten neden üzülsünler ki, ölen o gençler onların sınıfından  değil ki…</p>
<p>Siz hiç o ücra karakollarda, mayınlı yollarda ölen tek bir zengin çocuğu gördünüz mü? Televizyon kanallarında teşhir edilen “ateş düşen” evlerden birinin bile Mashattan gibi konforlu bir “yaşam alanı”nda yer aldığını göreniniz var mı?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>19 Ekim 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F19%2Fcok-basit%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/19/cok-basit%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>69</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hobsbawm’ın Pırıltıları…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/19/hobsbawm%e2%80%99in-piriltilari%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hobsbawm%25e2%2580%2599in-piriltilari%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/19/hobsbawm%e2%80%99in-piriltilari%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Oct 2011 20:41:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Homsbawm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3986</guid>
		<description><![CDATA[Önümde Eric J. Hobsbawm’ın, Türkçeye çevrilmiş üç kitabı duruyor:

Devrimciler, çev: Hatice Pınar Şenoğuz, Agora Kitaplığı, Şubat 2006
Fransız Devrimi’ne Bakış, çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı,Ocak 2009
Eşkıyalar, çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, Haziran 2011]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">4 Ekim 2011 günlü BirGün Kitap Ekinde Yayınlanmıştır.</p>
<p style="text-align: right;">
<p>Önümde Eric J. Hobsbawm’ın, Türkçeye çevrilmiş üç kitabı duruyor:</p>
<p><em>Devrimciler</em>, çev: Hatice Pınar Şenoğuz, Agora Kitaplığı, Şubat 2006<br />
<em>Fransız Devrimi’ne Bakış</em>, çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı,Ocak 2009<br />
<em>Eşkıyalar</em>, çev: Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, Haziran 2011</p>
<p>Kitaplardan ilk ikisini okudum. Sonuncusunu ise henüz okuyamadım.</p>
<p>Eric Hobsbawm, herhalde Türkçede kitapları en çok basılan ve rağbet gören batılı Marksist tarihçidir. Bugün 94 yaşında olan 1917 doğumlu Hobsbawm, 20. Yüzyıla yalnız yazdıklarıyla değil, yaşamıyla da tanıklık eden (ki yazdıklarında yer yer kendisini ve kuşağını da ortaya koyar) bir tarihçi olduğu kadar devrim sorunlarına yoğunlaşmış bir entelektüeldir.</p>
<p>Bu yazıda, Homsbawm’ın <em>Devrimciler </em>kitabı üzerinde dururken, hakkında genel bir değerlendirme yapmaya da çalışacağım.</p>
<p><img class="alignleft" style="margin-bottom: 10px; margin-right: 10px;" src="http://www.meseledergi.com/wp-content/uploads/2011/10/Devrimciler1.jpg" alt="" width="159" height="240" /></p>
<p>Çoğu 1960-70 yılları arasında yazılmış makalelerden oluşan <em>Devrimciler </em>kitabının konuları son derece ilginç. I. Bölüm <strong>Komünistler.</strong> Bu bölümde; Komünist tarihin sorunları; Britanya’daki radikalizm; Fransız komünizmi, entelektüellerle komünizm ilişkisi, İtalya komünizmi ve Alman Komünist Partisi ele alınıp inceleniyor. II: Bölüm <strong>Anarşistler</strong>. Bu bölümde; Bolşevizmle anarşistlerin gelgitli ilişkisi; İspanya İç Savaşında anarşistlerin rolü inceleniyor; son bir makalede ise anarşistler üzerine düşünceler yer alıyor. III. Bölüm <strong>Marksizm. </strong>Bu bölümde Marx ve Britanya işçi hareketi üzerindeki etkileri; Lenin’in “işçi aristokrasisi” üzerine görüşleri; revizyonizm; sermayenin yapısı; Karl Korsch konuları ele alınıyor. IV. Bölümde gerilla savaşı, ordu ve askeri darbe üzerine üç makale yer alıyor. V. Bölümde İsyan ve Devrim üzerine ilginç makaleler var. Özellikle son makale olan “Entelektüeller ve Sınıf Mücadelesi” makalesi dikkatle okunmaya değer.</p>
<p>Eric Hobsbawm’la ilişkim bu kitaplarla kısıtlı değil. Daha önceki kitaplarının da en azından bir kısmını okuduğumu söyleyebilirim. Ne var ki, E. Homsbawm bende hep şöyle bir etki yaratmıştır: Lokantaya gidiyorsunuz. Çok cazip bir yemek seçiyorsunuz. Harika görünümlü yemek önünüze geliyor. İştahla yemeye başlıyorsunuz. Sonuç tam bir hayal kırıklığı. Yemeğin kendisiyle, ismi ve görünüşü arasındaki ilişki çok az.</p>
<p>Hobsbawm’ın kitap ya da makalelerini okurken yaşadığım bunun aynısı olmuştur hep. <em>Devrimciler</em> kitabı için de aynı şeyi söyleyeceğim. Arada lezzetli şeyler, pırıltılı düşünce ve saptamalar yok değil. Ama keçi boynuzu çiğner gibi epey uğraşmanız gerekiyor. Birkaç pırıltılı saptamadan sonra Hobsbawm’ın yazdıkları giderek yaşlı bir büyükbabanın (burada katiyen bu önemli tarihçinin halihazır yaşına bir anıştırmada bulunmak istemediğimi belirteyim) bilgi ve tecrübe dolu ama insicamdan yoksun mırıldanmalarına dönüşüveriyor. Üstelik de kendisi bir hakiki bir Marksist olmasına rağmen, mırıldanmalar biçiminde ifade edilen görüşleri çoğunlukla radikal olmaktan oldukça uzak. Belki de böyle olduğu için mırıldanma gibi geliyordur bana.</p>
<p>Hobsbawm hakkındaki bu genel izlenimi ya da yargımı burada böylece belirtmekle birlikte daha ileri gitmeyeceğim ve bu yazıda esasen, 40-45 yıl önce yazılmalarına rağmen bizleri bugün de düşündürmesi gereken <em>pırıltılar </em>üzerinde duracağım.</p>
<p>Mesela, Hobsbawm, Stalinizmin neredeyse bugüne bile uzanan etkilerini şöyle önemli bir saptamayla ortaya koymaktadır:</p>
<p>“Ekim devrimi sonrasında, başka ülkelerdeki devrimcilerin Bolşevik örgütlenme modelini benimseme, iradelerini Bolşevik bir enternasyonale (nihayetinde SBKP’ye ve Stalin’e) teslim etme kararı, sadece doğal bir coşkudan kaynaklanmıyordu; aynı zamanda, bütün alternatif örgütlenme formları, strateji ve taktiklerin aşikâr başarısızlığından da ileri gelmekteydi. Lenin başarılı olurken, sosyal demokrasi ve anarko-sendikalizm başarısız olmuştu. Dolayısıyla, başarı reçetesini uygulamak akla yatkın görünüyordu.” (s.4)</p>
<p>Özellikle Hobsbawm gibi, akılcı ve karakter olarak ihtiyatlı biri olduğu anlaşılan biri açısından oldukça makul bir saptamadır bu. Ama bence biz, bunu Hobsbawm’dan ya da karakterinden bağımsız olarak düşünmeliyiz. O zaman görürüz ki, söylediği gerçekten de doğrudur. Sosyal demokrasi o dönemde, özellikle savaşın başında burjuvazinin peşine takılarak sadece strateji açısından değil, temel devrimci yönelim açısından da raydan çıkmış ve devrimci aydınlar ve işçiler nezdinde itibar kaybetmişti. Ne var ki anarko-sendikalizm bundan farklıydı. Savaş öncesinde büyük bir kitlesellik kazanan bu akım nasıl olmuştu da, savaşa karşı düzgün ve radikal bir tutum aldığı halde Bolşevizm karşısında hızla gerilemiş, güç kaybetmiş ve İspanya dışında giderek kitlesellikten uzaklaşmıştı? Tamam, Ekim Devrimi’nin kazandırdığı büyük prestij Bolşevizme büyük bir yönelime yol açmıştı ama tek başına bu izah edebilir mi anarko-sendikalizmin gerileyişini?</p>
<p>Kanımca Lenin, formülü bulmuştu: Bugüne kadar olduğu gibi yenilmek ve ezilmek, dolayısıyla devrimci ideallerinizi geleceğe havale etmek istemiyorsanız yenmeyi becermek zorundasınız. Bu da ancak demir disiplinli bir örgütle sağlanabilir. Nitekim Lenin’in önderliğinde Bolşevikler bunu gerçekleştirmiş ve zaferin mümkün olduğunu kanıtlamışlardır. Anarko-sendikalistlerin ise böyle ya da buna benzer bir alternatif sunma olanakları yoktu. Çünkü her şeyden önce ademimerkeziyetçi ve kendiliğindenci akideleri buna engeldi. Bu yüzden onlar, yenilmeye, güç kaybetmeye ve dağılmaya yazgılıydı.</p>
<p>Evet ama Lenin’in teorisinin de büyük handikapları yok muydu? Elbette vardı: Bürokratikleşmek, katılaşmak ve devrimi yapan kitlelerden kopmak. Bu kesin ama bunun anlaşılması için kırk yıllık bir bürokratik baskı döneminin ve ondan sonraki bir kırk yılın da yeni yollar arayışıyla geçmesi gerekecekti.</p>
<p>Bugün anarşizm bu yeni yolları yavaş yavaş sunabilmektedir yeniden ama ademimerkeziyetçiliğinin ve kendiliğindenciliğinin doğurduğu o kadim zaaflarını henüz yenememiş olarak.</p>
<p>İşte tam bu noktada Hobsbawm’dan bir pırıltı daha. Hobsbawm, 1968 ayaklanmaları sırasında anarşizmin yeniden büyük bir itibar kazanmaya başlamasının sebepleri üzerinde dururken şöyle demektedir:</p>
<p>“Stalinizm, yani bürokratikleşmiş otoriter devletin aşırı büyümesi, proletarya diktatörlüğünün kaçınılmaz şekilde salt diktatörlüğe dönüşeceği ve sosyalizmin böyle bir temelde inşa edilemeyeceği yönündeki Bakuninci iddiayı haklı çıkarır gibi görünmekteydi.” (s.99)</p>
<p>Hobsbawm, bunu 1969 yılında saptıyor. Türkiyeli devrimcilerin küçük bir azınlığı ancak yirmi yıllık bir gecikmeyle bilince çıkarabilmişlerdir bunu.</p>
<p>Hobsbawm’ın pırıltılı bir diğer görüşü ise, “geri kalmış ülkelerin”, “Sovyet sosyalizmi”nde kendi geri kalmışlıklarını giderecek bir kalkınmacılık modeli görmeleriydi:</p>
<p>“Geri kalmış ülkeler SSCB’de kendi geri kalmışlıklarından nasıl kurtulacaklarına ilişkin bir model görebilmişler; SSCB’nin ve kendi ülkelerinin deneyiminden yola çıkarak, kapitalizmin öncülük edip savunduğu iktisadi kalkınma yöntemlerinin kendi koşullarında işe yaramadığında, aksine, merkezi planlamanın eşlik ettiği toplumsal devrimin bunu başardığında karar kılabilmişlerdi. Yine de asıl amaç ‘kalkınma’ydı. Sosyalizm bunun sonucu olmaktan çok, kalkınmanın aracıydı.” (s.99)</p>
<p>Homsbawm’ın 9 Mayıs 1968 akşamının Paris’ini anlatan şu satırları ise, yukardaki “mırıldanma” tespitimi neredeyse yalanlayacak ölçüde cesur ve radikaldir:</p>
<p>“9 Mayıs akşamı barikatların kurulmasına karşı çıkanlar, yalnızca resmi doktrinin savunucusu olan komünistler değildi, ayrıca bir hayli Troçkist ve Maoist öğrenci de, görünürde geçerli geçerli bir sebepten ötürü, polisin hakikaten ateş açma emri alması durumunda, sonucun kısa ama gerçek bir katliama dönüşeceği endişesiyle itiraz etmişlerdi. Duraksamadan ön saflara yürüyenler anarşistler, anarşizme eğilimli olanlar ve sitüasyonistlerdi. ‘Cesaret , daha fazla cesaret’ ya da ‘hele bir başlayalım, sonra durup düşünürüz” benzeri, basitçe devrimci ya da Napolyonvari deyişlerin karşılığını bulduğu anlar vardır. Bu da onlardan biriydi.” (s. 101)</p>
<p>Şu pırıltılarla bitireyim:</p>
<p>“Öte yandan, Fransız devrimcilerini yaratan, devrimdi; onlar bu toplumsal altüst oluş sırasında ve bu sayede, bu sürecin içinde yer aldıkları için devrimci oldular. Yoksa başlangıçta devrimi yapan onlar değildi.” (s. 287)</p>
<p>“Hayatım boyunca çok sayıda entelektüelin devrimci olduğu iki dönem gördüm: İki dünya savaşı arasındaki yıllar ve 1950’lerin sonundan, hatta özellikle 1960’lı yıllarında ortalarından bugüne kadar (makalenin tarihi 1971, G.Z.) olan dönem…” (s. 288)</p>
<p>“Fransa’da 1968 Mayıs’ında ve İtalya’da 1969’un ‘kızgın sonbahar’ında olduğu gibi… kapitalizmi karşılarına alanlar öğrencilerdi; ne kadar militan olsalar da, kapitalizmin içinde mücadele etmeyi sürdürenlerse işçilerdi.” (s. 295)</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>20 Eylül 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:Gunzileli@hotmail.com">Gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F19%2Fhobsbawm%25e2%2580%2599in-piriltilari%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/19/hobsbawm%e2%80%99in-piriltilari%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Garip’i Barındırmayan Bir Dünya?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/14/garip%e2%80%99i-barindirmayan-bir-dunya/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=garip%25e2%2580%2599i-barindirmayan-bir-dunya</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/14/garip%e2%80%99i-barindirmayan-bir-dunya/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 Oct 2011 13:30:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlük Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3976</guid>
		<description><![CDATA[﻿﻿Dün gece Ceren’le birlikte onun adını Garip koyduk. Ne politikadan, ne insanlardan, ne mesai saatlerinin arttırılmasından, ne başlamış bulunan ekonomik krizden söz ediyorum. Garip, bir köpek yavrusu. Bu dağın başında, ne olduğunu bilmediği bu dünyaya istenci dışında gelivermişti işte. Nasıl bir dünyaydı bu? O küçük bedenine bir yer var mıydı? Annesinin arka ayağı sakattı ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>﻿﻿</strong>Dün gece Ceren’le birlikte onun adını Garip koyduk.</p>
<p>Ne politikadan, ne insanlardan, ne mesai saatlerinin arttırılmasından, ne başlamış bulunan ekonomik krizden söz ediyorum. Garip, bir köpek yavrusu.</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/10/DSCN2073.jpg"><img class="alignleft" style="margin: 10px;" title="Garip" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/10/DSCN2073-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>Bu dağın başında, ne olduğunu bilmediği bu dünyaya istenci dışında gelivermişti işte. Nasıl bir dünyaydı bu? O küçük bedenine bir yer var mıydı? Annesinin arka ayağı sakattı ve topallıyordu. Üstelik uyuz da olmuştu bu anne ve doğal olarak yavrularına da geçmişti uyuz hastalığı. İki kardeştiler. Onlara yukarki dağ yolunda rastlıyordum Keje’yi dolaştırırken. Bizi görünce yolun kenarında bir yerlere sığınmaya çalışıyorlardı. Sonra kardeşlerden biri öldü. Garip yalnız başına kaldı. Bazen annesinin peşinden yetişmeye çalışırken görüyordum onu. Annesinin de kendisinin de uyuz hastalığı ilerliyordu. Parasızlığın gözü kör olsun. Onları tedavi edecek ya da veterinere götürecek paramız yoktu. Adalar belediyesi ise bu adada yaşayan ve çoğalan dağ köpekleri konusunda yapılan başvurulara karşı sağırdı ne yazık ki.</p>
<p>Kınalıada son 15 günde iyice boşaldı. Dağ köpeklerine yiyecek taşıyan iyi insanlar da azaldı. Ama onlara yine de tek tük rastlıyoruz. Pazar arabasına doldurdukları yiyeceklerle dağ köpeklerinin aç kalmaması için dağ bayır dolaşıyorlar.</p>
<p>Bizim kaldığımız apartman da iyice boşaldı. Apartmanın bahçesine sığınan köpekler var. Biz ve apartmanda kalan yukardaki tek komşu, bu aç hayvanları doyurmaya çalışıyoruz. Bahçeye yerleşen, adını “Dağlı” koyduğumuz, çok sevimli bir dişi köpek var. Bu yaz onun ve başka bir annenin yedi yavrusunu belediye gelip aldı ve sığınağa götürdü. Dağlı da bizim evin bahçesine sığındı. Akşamları Keje’yle birlikte onu da arkadaki kayalıklara gezmeye götürüyordum.</p>
<p>Derken Dağlı’nın “dönem”i geldi ve bahçeye, üç erkek dağ köpeği daha yerleşti. Önce onları bahçeye sokmamaya çalıştık ama ne mümkün. Dağlı’nın yaydığı koku her türlü engeli aşmalarına yetiyordu.</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/10/DSCN2075.jpg"><img class="size-medium wp-image-3979 alignright" style="margin: 10px;" title="Garip" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/10/DSCN2075-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a></p>
<p>İki gündür bahçeye, yukarda sözünü ettiğim, arka ayağı sakat anne ile yavrusu da sığındı. Yemek kokusu almışlardı. Fakat durumları iyice perişandı. Uyuz, vücutlarının her yanına yayılmıştı. Öbürlerine de bulaştırma ihtimali vardı. Veterinerleri arayıp ilaç sorduk. Keje’nin veterinerleri, durumu anlamamız gerekir, belki de uyuz değildir, resimlerini çekip bize yollayın dediler. Resimlerini çekip internetten yolladık. İnceleme sonucunda uyuz olduklarına karar verdiler. Ağızdan verilen bir ilaç varmış. Yarına hazır ederiz, gelin alın dediler.</p>
<p>Bir ara balkondan baktım. Anası ile yavrusu sokak kapısının dibindeydiler. Yavru anasının üstüne çıkmıştı. Uyumaya çalışıyorlardı ama galiba uyuz hastalığı buna pek izin vermiyordu.</p>
<p>Akşam hava kararınca kasaptan aldığımız kemiği kaynattım. Birazını Keje’ye verdim. Birazını da bahçedekilere götürmek üzere bir kaba koydum. Dış kapıya çıktığımda yavruyu kapının ucunda gördüm. Öylece büzülmüş yatıyordu. Anası yoktu. Kemik koklattım. Halsiz ve iştahsızdı, yemedi. Diğerlerine bakındım, göremedim. Nasıl olsa gelirler diyerek bizim balkonun alt tarafına bıraktım kemikleri. Dönüp eve girmiştim ki, dışarıdan köpek sesleri duydum. Yeniden çıktım bahçeye. Küçük yavru sendeleyerek kemikleri koyduğum yere doğru gidiyordu. O an, o çok sevdiğimiz Dağlı’nın hırladığını duydum. Dağlı, korkunç bir şekilde hırlayarak yavrunun üstüne hücum etti ve onu ısırdı. Yavru ağlıyordu. Ben yetiştiğimde herhalde Dağlı onu birkaç kez ısırmış olmalıydı. Dağlı’yı kovaladım. Yavruya döndüm. Bahçenin çıkış kapısına yönelmişti sendeleyerek. Ağlaması inlemeye dönüşmüştü. Çıkış yoluna giderken bir pençe de, aynı bahçede yaşayan kediden yedi. Ağlama sesi arttı. Sonra kapıdan çıktı. Yolun aşağısına doğru inmeye başladı yine sendeleyerek. Gidip evden süt aldım ve peşinden indim ben de. Başka bir evin bahçesine girdi. Bir şeyler aranıyordu, belki de küçük gövdesini saklayacağı bir yer. Önüne süt döktüm. İçmedi. Bahçeden çıktı. Yolun karşısındaki, yolla vahşi çalıları ayıran tellerin oraya gitti. Tellerin altından geçti ve çalıların arasında öylece büzüldü. Bu dünyada ona bir tek burası kalmıştı. Bir tek burası…</p>
<p>O, garibanların da garibanıydı. Gariban diye bağrımıza bastığımız, kendisi de ana olan Dağlı’nın ve ara sıra süt verdiğimiz yaşlı kedinin saldırısına uğramıştı. Annesini kaybetmişti. Ona bu dünyada el uzatacak hiç kimse yoktu. En azından o böyle hissediyordu. Vahşi çalıların ardında ölüme yattı.</p>
<p>Gece onun adını Garip koyduk Ceren’le birlikte. Uzun olmasa belki de Gariplerin Garibi derdik.</p>
<p>Sabah annesini gördüm bahçede. Öylece kıvrılmış yatıyordu. Bana korkuyla baktı. Kaçmaya kalktı. “Kaçma” dedim, sanki beni anlamış gibi yeniden kıvrılıp yattı. Gözlerinde acıyı gördüm.</p>
<p>Yoldan aşağı indim, Garip’in bu dünyadaki son sığınağına bakmak için. Tellerin öbür tarafına geçip bakındım. “Garip” diye seslendim. Yoktu. Üst dağ yoluna gidip aradım. Yoktu.</p>
<p>Belki de o hiç yoktu.</p>
<p>Belki de bize mazlumun da mazlumu olduğunu göstermek için bu lanetli yeryüzüne kısa süreliğine avdet etmiş bir görüntüden ibaretti.</p>
<p>Geldi, gösterdi ve gitti.</p>
<p>Ah Garip ah. Bu koca dünya o küçücük bedenini barındıramayacak kadar zalimdi. Dilerim artık acı çekmiyorsundur.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Ekim 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F14%2Fgarip%25e2%2580%2599i-barindirmayan-bir-dunya%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/14/garip%e2%80%99i-barindirmayan-bir-dunya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Solotest Zekâ Oyunu!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/08/solotest-zeka-oyunu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=solotest-zeka-oyunu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/08/solotest-zeka-oyunu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 Oct 2011 18:32:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3974</guid>
		<description><![CDATA[Bu oyunu hepiniz en az birkaç kere oynamışsınızdır. Ben de öyle. Ben üç taştan öteye geçemedim. Sekizde kalmadığım için kendimle övünebilirim. Çünkü testin zekâ tablosuna göre sekizde kalan geri zekâlı sınıfına giriyormuş. Bu oyun aslında damaya benzer ama damadan farklı olarak tek kişiyle oynanır. Bir taşın üstünden atlar ve atladığınız taşı alırsınız. Sıra ondan sonraki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu oyunu hepiniz en az birkaç kere oynamışsınızdır. Ben de öyle. Ben üç taştan öteye geçemedim. Sekizde kalmadığım için kendimle övünebilirim. Çünkü testin zekâ tablosuna göre sekizde kalan geri zekâlı sınıfına giriyormuş.</p>
<p>Bu oyun aslında damaya benzer ama damadan farklı olarak tek kişiyle oynanır. Bir taşın üstünden atlar ve atladığınız taşı alırsınız. Sıra ondan sonraki taşa gelir. Baştan doğru bir yönelim tutturduysanız tek taşa kadar ilerleyip başarıya ulaşabilirsiniz.</p>
<p>Politika soloteste benzer. Taşların üstünden atlayarak onları yersiniz. Önünüze gelen taş önce yardımcınızdır ama bu yardımcının yenmesi gerekmektedir. Politikada da politik güç, önüne gelen yardımcısı güce dayanarak, onun üstünden atlayarak ve onu yiyerek ilerler.</p>
<p>AKP iktidarının önüne çıkan ilk taş Türk ulusalcılarıydı. Bu, önce Türk ulusalcılarının üstünden atlayıp onların yenmesini gerektiriyordu. Kürt ulusalcılar bir hamle ilerde bekliyordu. Türk ulusalcılar yenirken Kürt ulusalcılar müttefik konumundaydı. Ergenekon davasıyla “derin devlet”ten hesap sorulacağı ve Kürt açılımı yolunda adımlar atılacağı umuduna kapılan Kürt ulusalcıları, AKP’yi, biraz sakınımlı da olsa desteklediler. Oysa tahmin etmedikleri şey, Türk ulusalcılarının yenmesinden sonra sıranın kendilerine geleceğiydi. Nitekim Türk ulusalcıları yendikten sonra bugün sıra Kürt ulusalcılarının yenmesine gelmiş bulunuyor. KCK toparlamalarının, operasyon ve tevkifatlarının anlamı budur. Kürt ulusalcılarının bir ilerisinde de liberaller bulunmaktadır. Kürt ulusalcılığı yendikten sonra sıra onlara gelecektir. Liberallerin bundan ne ölçüde haberi var, bilmiyorum.</p>
<p>Dün CNN Türk’te, Cüneyt Özdemir’in ilginç bir programı vardı. MİT’ten emekli Cevat Öneş’le Kürt sorununun çözümü ve “silahların susması” üzerine bir görüşmeydi. Cevat Öneş son derece “makul” bir profil çizerken, söz KCK tutuklamalarına gelince emekli MİT görevlisi  yaklaşık olarak şunları söyledi: KCK, PKK’nın yasadışı bir örgütlenmesiydi. Dolayısıyla bugünkü yasalar çerçevesinde tutuklanmaları doğaldı. Eğer PKK, devletle görüşmek ve uzlaşmak istiyorsa böyle yasa dışı olan ve tutuklanması <em>doğal olan </em>bir örgütlenme yerine daha yasa içi bir örgütlenmeyi ön plana çıkartmalıydı. Evet, geçmişte bu tür yasa içi örgütlenmelere karşı girişilen tutuklamalar (örneğin Meclisteki DEP milletvekilleri) hata olmuştu ama bugünkü tutuklamaların hata olduğu söylenemezdi. Tabii, bundan on yıl sonra, bir başka emekli MİT görevlisinin KCK tutuklamalarının da hata olduğunu belirteceğini tahmin etmek güç değildir.</p>
<p>Oysa ortada bir hata yoktur, sadece politika vardır. Politika şudur: Yumuşama vaatleriyle ehlileştir, yasaların ardına sığınarak bastır. Bugün AKP hükümetinin yaptığı basitçe budur. BDP’yi meclise davet ettiler. Leyla Zana’nın “dil sürçmesini” bile görmezden gelmeyi gerekli gördüler. Ama bir yandan da tutuklamalar sürüyor. Ne yapılıyor? “Tepe”yi yasal organların içine alarak uyuşturuyor, “taban”a darbeyi indiriyorlar. KCK tutuklamalarıyla, polisi dağa sürme planlarını hayata geçirerek ve sınır ötesi harekâtlar için meclisten tezkere çıkararak.</p>
<p>Kürtlerin siyasi hareketi bu konuda ne derece uyanık? Dışardan ve uzaktan göründüğü kadarıyla yeterince uyanık olduklarını söylemek mümkün değil. Yasal organlara katılarak büyük bir hata yaptılar; bence kapana girdiler. Bundan sonra bu kapandan çıkmaları biraz zor görünüyor. Kürt siyasi hareketinin ikinci hatası, halk hareketi yerine silahlardan medet ummasıdır. Silahı, gerçek bir zafer umuduyla kullanmıyorlar (pek koşulları da yok zaten). Silahı, devleti politik uzlaşmalara ve görüşmelere razı etmek için kullanıyorlar ya da bunu umuyorlar. Oysa silahla elde edilecek hiçbir şey yok. Diyelim ki, silahla devleti görüşmelere ve bir ölçüde uzlaşmaya razı etseniz bile bu görüşmelerden ne özerklik, ne de kültürel haklar çıkacaktır. Çıksa çıksa Kürt siyasilerinin devletin yapısına daha fazla entegrasyonu çıkar ki, bundan Kürt politikacıları bir şeyler kazansa da Kürt halkının kazanacağı hiçbir şey yok. Hele şu “yeni anayasa” vaatleri. Bundan hâlâ medet uman Kürt politikacılarını gördükçe politikacılığın gerçekten “özürlülük”le eşdeğer olduğunu bir kez daha anlıyorum.</p>
<p>Baştan yönelim yanlış: Silah ve görüşme.</p>
<p>Oysa doğru yönelim Kürt halk hareketinin özerk örgütlenmesiydi. Özerklik programı çok iyiydi ama o bile sadece bir tehdit unsuru olarak politikanın hizmetine kondu, ne yazık ki.</p>
<p>Bugün Kürt bölgelerinde halkın özerk örgütlenmesi için çok elverişli koşullar var. Silahın bu özerk örgütlenmeye yararı yok, zararı var. Silahlı mücadele ortamında gerçek bir halk örgütlenmesi çok zor.</p>
<p>Silahın bırakılması, Türk devletinin değil, Kürt halk kitlelerinin talebi olmalıdır.</p>
<p>Kısaca şöyle ifade edebilirim:</p>
<p>1.      Bütün politik üst kurumlardan (meclis de dahil) çekilmek (Sırrı Süreyya Önder, Meclis’te yaptığı konuşmada askerliğin zorunlu olduğu yerde “şehitlik”ten söz edilemeyeceği yönünde güzel bir çıkış yaptı. Böylesi çıkışlar, Mecliste de bir şeylerin yapılabileceğini gösteriyor elbette. Ne var ki, bir sonraki aşamada mikrofonunuzun sesi kesilecektir; diretirseniz de dokunulmazlığınız meclis çoğunluğunun oylarıyla kaldırılacak ve tutuklanacaksınız. Diyelim ki, tutuklanmadınız, diyelim ki, istediğiniz gibi konuştunuz, oradaki varlığınız, KCK tutuklamalarını vb. yapanların incir yaprağı rolünü oynamanıza yol açmayacak mı?)</p>
<p>2.      Devletle her türlü görüşmeden ve uzlaşma girişiminden uzak durmak;</p>
<p>3.      Aşağıdan özerk bir halk örgütlenmesini fiilen gerçekleştirmek; kültürel hakları fiilen hayata geçirmeye başlamak;</p>
<p>4.      Silahları bir yana bırakmak, gerilla örgütlenmesini dağıtmak, sadece özsavunmayı amaçlayan halk milislerinin örgütlenmesini ayakta tutmak.</p>
<p>Bence bunun dışındaki bütün politik solotest oyunları sekiz taşta kalmaya mahkûmdur.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/" target="_blank">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com" target="_blank">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F08%2Fsolotest-zeka-oyunu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/08/solotest-zeka-oyunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>73</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fahri Remzi Hıfzı’yı tanır mısınız? (Mustafa Yılmaz)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/10/03/fahri-remzi-hifzi%e2%80%99yi-tanir-misiniz-mustafa-yilmaz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=fahri-remzi-hifzi%25e2%2580%2599yi-tanir-misiniz-mustafa-yilmaz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/10/03/fahri-remzi-hifzi%e2%80%99yi-tanir-misiniz-mustafa-yilmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Oct 2011 11:23:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Yılmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3970</guid>
		<description><![CDATA[Kaynak: http://sarapdumanlari.wordpress.com/ [Uyarı: Yazının içinde paylaştığım memo.ru domainlerine giden bağlantılar için google zararlı site uyarısı vermektedir.] Bu yazıda Türkiyeli bir komünistin 1897 yılında Gilan’da başlayıp 1938′de Moskova’da sona eren yaşamı, daha doğrusu acı kaderi üzerine eldeki kısıtlı bilgileri bir araya getirmeye çalışacağım. Bu komünistin adı Mete Tunçay’ınTürkiye’de Sol Akımlar kitabında Ali Cevdet, Rusça kayıtlarda ve bu kayıtları esas alan Hürriyet [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Kaynak: <a href="http://sarapdumanlari.wordpress.com/">http://sarapdumanlari.wordpress.com/</a></p>
<p>[Uyarı: Yazının içinde paylaştığım <strong>memo.ru</strong> domainlerine giden bağlantılar için google zararlı site uyarısı vermektedir.]</p>
<p>Bu yazıda Türkiyeli bir komünistin 1897 yılında Gilan’da başlayıp 1938′de Moskova’da sona eren yaşamı, daha doğrusu acı kaderi üzerine eldeki kısıtlı bilgileri bir araya getirmeye çalışacağım. Bu komünistin adı Mete Tunçay’ın<a href="http://www.nadirkitap.com/turkiye-de-sol-akimlar-mete-tuncay-kitap950050.html">Türkiye’de Sol Akımlar</a> kitabında <strong>Ali Cevdet</strong>, Rusça kayıtlarda ve bu kayıtları esas alan <a href="http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=5166232">Hürriyet gazetesine ait eski bir haberde</a> <strong>Fahri Remzi Hıfzı</strong> olarak geçiyor. Hangisi gerçek, hangisi takma, bilmemekle birlikte asıl adının birincisi olduğunu tahmin ediyorum.</p>
<p>Ali Cevdet adına google aramaları sırasında genellikle iki bağlamda rastlanıyor: 1. Amele Teali Cemiyeti’nin 1 Mayıs münasebetiyle yayınladığı broşürün ardından gelen 1925 tutuklama dalgasında Türkiye Komünist Partisi üyeleri Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet, Hasan Ali Ediz ve Ali Cevdet’in, yakalanamadıkları için gıyaplarında yargılanarak 15′er yıl hapis cezasına <a href="http://www.urundergisi.com/makaleler.php?ID=89">çarptırılması</a> ve 2. 1920′li yılların başından itibaren Ali Cevdet’in (veya Fahri) TKP’yi Komintern’de temsil görevini <a href="http://www.google.ru/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=%22ali%20cevdet%22%20komintern&amp;source=web&amp;cd=10&amp;ved=0CHIQFjAJ&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.mulkiyedergi.org%2Findex.php%3Foption%3Dcom_rokdownloads%26view%3Dfile%26task%3Ddownload%26id%3D700%253Acueneyt-akalina-yanit-mete-tuncay%26Itemid%3D63&amp;ei=OFeETt-cFcqV8QO9s_FH&amp;usg=AFQjCNEZwMZXTeN0sXIHP5Mm-CM-Ze3nNQ&amp;sig2=Tf_Aq73ZvwDavouJyLgTVQ&amp;cad=rjt">yürütmesi</a>.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/10/ali-cevdet-ve-sefik-husnu.png?w=504&amp;h=360" alt="Mete Tunçay'ın Türkiye'de Sol Akımlar kitabından" /></p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/10/ali-cevdet-ve-sefik-husnu.png"></a></p>
<h6 style="text-align: center;">Mete Tunçay&#8217;ın Türkiye&#8217;de Sol Akımlar kitabından</h6>
<p style="text-align: center;">
<p>Mete Tunçay’ın yukarıda andığım Türkiye’de Sol Akımlar kitabının II. cildinden bu bağlamların özeti niteliğindeki şu satırları da aktaralım:</p>
<blockquote><p>Ankara İstiklal Mahkemesince gıyabında 15 yıl hapse mahkum edilen ve daha sonra Komintern nezdinde TKP temsilcisi olan baytar Ali Cevdet, 1925 Haziranında devlet hesabına Berlin’de tıp tahsiline devam ederken “Berlin Türk Talebe Cemiyeti” başkanlığına seçilmişti.</p></blockquote>
<p>Anlaşılan Türkiye’ye 1925 ve 1929′da geri dönen Nazım Hikmet ve Hasan Ali Ediz’den farklı olarak Ali Cevdet Moskova’da kalmayı tercih etmiş. Ve ne yazıktır ki, Alman oyun yazarı <a href="http://kutuphane.halkcephesi.net/Konular/sanat_kultur/moscova_1937.htm">Lion Feuchtwanger’ın öve öve bitiremediği</a> ”1937 yılı” onu burada yakalamış.</p>
<p>Ayrıntıları Rusya Bilimler Akademisi’ne bağlı Vavilov Doğa Bilimleri ve Teknoloji Enstitüsü’nün hazırladığı “Moskova’da kurşuna dizilip, yine Moskova yakınlarındaki ünlü toplu mezar Kommunarka’ya gömülen Bilim İnsanlarının Listesi”ndeki biyografik <a href="http://www.ihst.ru/projects/sohist/repress/kom/1938/fakhri.htm">kayıttan</a> okuyalım:</p>
<blockquote><p>Fahri Remzi Hıfzı. d. 1897, Gilan şehri (Türkiye); Türk, 1919′dan itibaren komünist parti üyesi, 1926′dan itibaren Tüm Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) üyesi, üniversite mezunu, Ulusal ve Sömürge Problemleri Araştırma İnceleme Enstitüsü’nde kıdemli öğretim görevlisi, Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Komintern yürütme komitesi nezdinde temsilcisi, ikametgah: Moskova, Gorki Sokağı, Numara 36, daire 53.</p>
<p>8 Ekim 1937′de tutuklandı. SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Kolokyumu tarafından casuslukla suçlanarak 19 Şubat 1938′de idama mahkum edildi. Aynı gün kurşuna dizildi ve Kommunarka’da gömüldü (Moskova Bölgesi). 30 Eylül 1988′de itibarı iade edildi.</p></blockquote>
<p>Bu kaydın orijinalini kamuoyuna açıklayan insan hakları örgütü Memo’nun <a href="http://www.memo.ru/">internet sitesinde</a> Fahri Remzi’nin adını arattığımızda karşımıza “Stalin Listeleri” adında bir bölüm çıkıyor. Listeler Stalin’in dikkatine sunulmak üzere hazırlandığı için bu şekilde adlandırılıyorlar. İçlerinde Yüksek Mahkeme tarafından yargılananların isimleri var. Stalin listeden herhangi bir ismin üstünü çizmeyip “za” (onaylıyorum) ibaresini karaladığı vakit hepsinin sonu şaşmaz bir kesinlikle toplu mezar.</p>
<p>Aşağıdaki resimde Fahri Remzi’nin adının bulunduğu listenin ilk sayfasını görüyorsunuz. Üzerinde daktiloda yazılmış “Moskova – Merkez”, “SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Kolokyumu tarafından yargılanan kişilerin LİSTESİ”, “3 Ocak 1938″ ibareleri ve kurşun kalemlerle atılmış Stalin, Molotov, Kaganoviç imzaları ve yine kurşun kalemle “Ocak” kelimesi üzerine eklenmiş “II” rakamı okunuyor.</p>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/10/stalin-listeleri-fahri-remzi-hifzi.jpg"></a></p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/10/stalin-listeleri-fahri-remzi-hifzi.jpg?w=399&amp;h=520" alt="Fahri Remzi Hıfzı'nın ölüm fermanı (Fotoğraf: stalin.memo.ru)" /></p>
<h6 style="text-align: center;">Fahri Remzi Hıfzı&#8217;nın ölüm fermanı (Fotoğraf: stalin.memo.ru)</h6>
<p>Fahri Remzi Hıfzı’nın adı <a href="http://stalin.memo.ru/spiski/pg06380.htm">listenin son sayfasında, 63. sırada</a> yer alıyor. Memo bu sayfanın orijinal fotoğrafını koymamış internet sitesine. Ancak listeyi hazırlayan NKVD görevlisinin adı ve imzası verdiğim bağlantıda görülebiliyor: “GUGB NKVD 8. Bölüm Başkanı, Devlet Güvenlik Kıdemli Albayı (Tsesarski).”</p>
<p>“Stalin’i, Molotov’u ve Kaganoviç’i biliyoruz da, Fahri Remzi’nin casusluk ettiğine hükmeden bu devlet güvenlik albayı kim acaba?” deyip Vikipedi’yi karıştırdığımızda <a href="http://ru.wikipedia.org/wiki/%D0%A6%D0%B5%D1%81%D0%B0%D1%80%D1%81%D0%BA%D0%B8%D0%B9,_%D0%92%D0%BB%D0%B0%D0%B4%D0%B8%D0%BC%D0%B8%D1%80_%D0%95%D1%84%D0%B8%D0%BC%D0%BE%D0%B2%D0%B8%D1%87">Vladimir Yefimoviç Tsesarski</a>‘yle ilgili bazı bilgilere ulaşabiliyoruz: “1895′te Odessa’da doğmuş. 1915-1919 arası Sosyalist Devrimci. 1919′dan itibaren Komünist Parti üyesi. 1936′da NKVD’ye girmiş. Moskova NKVD’sinde ve Uhto-İjemsk toplama kampında yöneticilik yapmış. 1936′da Kızıl Yıldız, 1937′de Lenin Nişanı’yla ödüllendirilmiş.”</p>
<p>Sovyet tarihine aşina olan herkes böylesine parlak bir biyografinin nasıl sona ereceğini gayet iyi bilir: Tsesarski, Fahri Remzi’yi duvarın önüne diktikten tam on ay sonra Aralık 1938′de tutuklanmış. 21 Ocak 1940′ta SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Kolokyumu tarafından idama mahkum edilmiş, cezası aynı gün infaz edilmiş. Sonraki yıllarda itibarı iade edilmemiş.</p>
<p>Fahri Remzi Hıfzı’yla ilgili anlatacaklarım bundan ibaret. <a title="Zamyatin, Biz ve Proletkült" href="http://sarapdumanlari.wordpress.com/2011/09/10/zamyatin-biz-ve-proletkult/">Aleksey Gastev örneğinde</a> olduğu gibi Fahri Remzi’nin de sorgu tutanakları ileride bir gün yayınlanırsa bu Türkiyeli komünistin başına gelen felakete ve son günlerine dair daha detaylı bilgilere ulaşabiliriz.</p>
<p>Sadece olgulara dayanarak hazırlanan bu postu ironik bir spekülasyonla bitirmek istiyorum. Nazım Hikmet’i, SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Kolokyumu’nun pençelerine düşmeden İstanbul’da tutuklayarak biz sevenlerine bağışladıkları için Ağır Ceza Mahkemesi’nin merhum reislerine buradan şükranlarımı sunuyorum. Nazım Moskova’ya 1951′de değil de 1937′den önce ayak basmış olsa idi, muhtemelen şu anda severek okuduğumuz şiirlerin çoğu hiç yazılmamış olacaktı.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F10%2F03%2Ffahri-remzi-hifzi%25e2%2580%2599yi-tanir-misiniz-mustafa-yilmaz%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/10/03/fahri-remzi-hifzi%e2%80%99yi-tanir-misiniz-mustafa-yilmaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mezbahalardaki zulüm, Türkiye&#8217;de ilk defa belgelendi</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/29/mezbahalardaki-zulum-turkiyede-ilk-defa-belgelendi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mezbahalardaki-zulum-turkiyede-ilk-defa-belgelendi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/29/mezbahalardaki-zulum-turkiyede-ilk-defa-belgelendi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Sep 2011 11:58:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3963</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;nin çeşitli illerindeki mezbahalarda kaydedilen görüntülerde hayvanların nasıl kesildiği, kesimden sonra hayvanların dakikalarca nasıl kıvranarak can verdiği çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriliyor. Kimin tarafından çekilip internet ortamına yüklendiği belli olmayan ve &#8220;Zulmü Görüntüle&#8221; logosuyla servis edilen görüntülerde, kesime sevk edilen büyükbaş ve küçükbaş hayvanların, kesim öncesinde, esnasında ve sonrasındaki içler acısı hali kayıt altına alınmış. Herhangi bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;nin çeşitli illerindeki mezbahalarda kaydedilen görüntülerde<br />
hayvanların nasıl kesildiği, kesimden sonra hayvanların dakikalarca nasıl kıvranarak can verdiği çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriliyor.</p>
<p>Kimin tarafından çekilip internet ortamına yüklendiği belli olmayan ve<br />
&#8220;Zulmü Görüntüle&#8221; logosuyla servis edilen görüntülerde, kesime sevk edilen büyükbaş ve küçükbaş hayvanların, kesim öncesinde, esnasında ve sonrasındaki içler acısı hali kayıt altına alınmış.</p>
<p>Herhangi bir uyuşturma, bayıltma, şoklama ya da buna benzer bir uygulamaya tabi tutulmayan kasaplık hayvanlar, dakikalarca çırpınarak can veriyor.</p>
<p>Kan ve şiddet dolu görüntüler&#8230;</p>
<p>Büyük bir çoğunluğu kan revan içindeki mezbahalarda çekilen görüntülerde, kesim yapan kişinin, hayvanları keserken zaman zaman güldüğü de görülüyor.<br />
Kesim öncesinde hayvanlara uygulanan şiddete de görüntülerde rastlamak mümkün: Koyunlar kesim öncesinde yerlerde sürükleniyor, darp ediliyor, bacaklarından yukarı asılan koyunlar acımasızca kesiliyor, sığırlar dakikalarca boynu kesik bir şekilde havada bekletiliyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;deki kesim sistemi bu&#8230;</p>
<p>Türkiye&#8217;nin her yerinde aynı kesim yöntemi uygulanıyor. Türkiye&#8217;deki<br />
mezbahalarda kesilen hayvanların, İslami usule göre kesilmesi zorunlu olduğu için kesime sevk edilen hayvanlara acıyı hafifleten herhangi bir müdahalede bulunmak mümkün değil.</p>
<p>Dünyada durum nasıl?</p>
<p>&#8220;Acısız kesim&#8221; diye de bilinen kesim öncesi şoklama, birçok ülkede<br />
uygulanmakta. Zaman zaman &#8220;helal et&#8221;in yol açtığı hayvan hakları ihlali tartışmalarının yaşandığı birçok Avrupa ülkesi mevcut. Hayvanların kesim esnasında acı çekmemesi için diri kesimin yasaklanmasını isteyen hayvanseverlerle Müslümanlar ve Museviler sık sık karşı karşıya geliyor. Dünyada 50 milyar hayvan ise görüntülerdekine benzeyen mezbahalardan geçerek sofralarımıza, tabaklarımıza ulaşıyor.</p>
<p>Hayvan hakları savunucuları da ikiye ayrılmış</p>
<p>Hayvanseverler, hayvan hakları savunucuları ve aktivistleri, &#8220;hayvan refahı&#8221; adı altında uygulanan &#8220;acısız/ağrısız kesim&#8221; müdahaleleri hakkında fikir birliğine varabilmiş değil. Acısız kesimi destekleyen hayvanseverler, bunu, hayvan haklarına ve yaşamına saygı olarak tanımlarken bazı radikal hayvan hakları grupları ise hayvanları eziyetle ürettikten sonra kesmenin, yemenin hiçbir şekilde savunulamayacağı görüşünde.</p>
<p>&#8220;Kölelik mi özgürlük mü?&#8221;</p>
<p>&#8220;Kölelik mi özgürlük mü?&#8221; sorusu karşısında özgürlüğü seçen aktivistlerin çoğu, insanların zaten hayvanları tüketirken hiç düşünmediğini ve onları yemekte hiçbir sakınca görmediğini ifade ediyor ve &#8220;acısız kesim&#8221;in hayvanlara uygulanan işkenceyi daha da meşrulaştıracağını görüşünü savunuyor. Bu görüşte olan hayvan hakları savunucuları, insanın, &#8220;acısız kesim&#8221;i tartışmak ya da bunu, hayvanlara bir saygı veya lütuf şeklinde tanıtma hakkına sahip olamayacağını düşünüyor. Onlara göre, hayvanların acı çekmemesi kesinlikle önemli, ancak hayvanlara işkence etmek, acı vermek, hayvanları yemek ya da hayvanlardan yararlanmak, zaten başlı<br />
başına etik dışı bir durum.</p>
<p style="padding-left: 30px;">
<p>Video linki: <a href="http://youtu.be/Ws2BsCoyloA" target="_blank">http://youtu.be/Ws2BsCoyloA</a></p>
<p>İlgili link: <a href="http://tinyurl.com/6kfdqvc" target="_blank">http://tinyurl.com/6kfdqvc</a></p>
<p>Basın bülteni için iletişim: <a href="mailto:hayvan@riseup.net" target="_blank">hayvan@riseup.net</a></p>
<p>Zulmü Görüntüle web sitesi: <a href="http://zulmugoruntule.wordpress.com/" target="_blank">http://zulmugoruntule.wordpress.com</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><a href="http://zulmugoruntule.wordpress.com/" target="_blank"></a></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="420" height="315" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/Ws2BsCoyloA?version=3&amp;hl=en_US" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/v/Ws2BsCoyloA?version=3&amp;hl=en_US" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></p>
<p>NOT: Görüntülerin tamamına ulaşmak isteyen basın mensupları e-mail yoluyla Zulmü Görüntüle ile irtibata geçebilir.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F29%2Fmezbahalardaki-zulum-turkiyede-ilk-defa-belgelendi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/29/mezbahalardaki-zulum-turkiyede-ilk-defa-belgelendi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzak durmak…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/28/uzak-durmak%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=uzak-durmak%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/28/uzak-durmak%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Sep 2011 10:53:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3961</guid>
		<description><![CDATA[Peru’da bir dağ köyü varmış. Çok çok yükseklerde. O kadar yükseklerdeymiş ki, o güne kadar bu köye hiç devlet eli uzanmamış. Köydeki insanlar, kendi hallerinde, yüzlerce yıldır orada öylece yaşayıp giderlermiş. Günün birinde köye, ellerinde dosyalar olan bazı yabancılar gelmiş. Bunlar devletin görevlileriymiş. Kötü bir niyetleri yokmuş. Tam tersine. Devlet, köyü bu ilkel yaşam koşullarından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Peru’da bir dağ köyü varmış. Çok çok yükseklerde. O kadar yükseklerdeymiş ki, o güne kadar bu köye hiç devlet eli uzanmamış. Köydeki insanlar, kendi hallerinde, yüzlerce yıldır orada öylece yaşayıp giderlermiş.</p>
<p>Günün birinde köye, ellerinde dosyalar olan bazı yabancılar gelmiş. Bunlar devletin görevlileriymiş. Kötü bir niyetleri yokmuş. Tam tersine. Devlet, köyü bu ilkel yaşam koşullarından kurtarmaya karar vermiş. Zorlayarak değil elbette, cazip tekliflerle.</p>
<p>Köy halkı bir meydanda toplanmış sessizce. Devlet görevlileri cazip tekliflerini köylülere sunmuşlar. Devlet onlara kredi ve traktör verecekmiş. Bu krediler ve traktörler yoluyla topraklarını daha iyi koşullarda işleyebilecek, hayvancılığı geliştireceklermiş.</p>
<p>Köylüler, yetkilileri sessizce dinlemişler. Yetkililerin başı, “ne diyorsunuz bu tekliflere” diye sormuş. Köylüler, “bir düşünelim” demişler. Konuklarını gerektiği gibi ağırladıktan sonra yolcu etmişler. Yetkililer, on gün sonra yeniden geleceklerini söyleyip köyden ayrılmışlar.</p>
<p>On gün sonra aynı heyet köye yeniden gelmiş. Köy evleri yerinde duruyormuş durmasına ama köy bomboşmuş. Ne olmuş köy halkına? Aramış taramışlar ve bir süre sonra durumu öğrenmişler. Köy halkı topluca göç etmiş. Nereyi mi? Bin metre daha yükseğe.</p>
<p>Demir Küçükaydın, BDP’lilere bir tavsiyede bulunmuş. “Parlamentoyu boykot ederek baştan hata ettiğinizi halka açıkça söyleyin ve parlamentoya öyle dönün” demiş. Tam bir politik akıl örneği. Ben de politik aklın emrinde olsaydım aynı şeyi tavsiye ederdim. Çok şükür ki, politik aklın akılsızlıkla aynı şey olduğunu biliyorum.</p>
<p>Politik akıl, devlete, paraya, hayatın gerçeklerine yakın olmayı önerir. Hatta sonuçta bunları ortadan kaldıracağını söyleyen bir akıl da, bunları kaldırmak için kullanmak gereğine işaret eder. Evet ama bunlara yakın olduğunuz, kullanmaya kalktığınız sürece onların elinize yapışacağını da bilmeniz gerekir. “Elini veren kolunu kaptırır” sözü bu duruma çok uyar. İşte bu yüzden politik akıl akılsızlıkla özdeştir.</p>
<p>Ortalık “akan kanın nasıl durdurulacağı” konusunda tartışmadan geçilmiyor. O kadar çok “akan kan” lafı ediliyor ki, insanın gerçekten akan kanın durdurulmak istendiğine inanası geliyor. Ne var ki, tartışanlardan hiçbiri silahların gerçekten ve toptan ortadan kaldırılmasından söz etmiyor. Silah var oldukça onun kan akıtması da hiçbir zaman durmayacaktır. Silah susmaz.</p>
<p>Devletler var oldukça silahlar da var olacaktır. Bugünkü koşullarda ise devletleri kaldırmak hiç de yakın bir olasılık değil. O zaman ne yapmak gerekir? Cevabım son derece kısa ve net: Devletten de, parlamentosundan da, silahtan da olabildiğince uzakta durmak gerekir. Eline silah alan, küçük ve gayriresmi bir devlet olmuş demektir. Devletle bağ kuran onun içine çekilir ve şu ya da bu şekilde devletleşir.</p>
<p>Perulu dağ köylüleri kadar aklımız varsa, bin metre yükseğe tırmanmayı ve orada yaşamayı göze almaktır bugünkü koşullarda tek çıkar yol.</p>
<p>Hiç de “somut koşulların somut tahlili”ne uygun bir öneri değil, öyle değil mi?</p>
<p>Somut koşulların somut tahlilinden de olabildiğince uzak durmak sağlığa yararlıdır.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F28%2Fuzak-durmak%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/28/uzak-durmak%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>65</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat algısı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/26/dikkat-algisi/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=dikkat-algisi</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/26/dikkat-algisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Sep 2011 13:39:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlük Hayat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3957</guid>
		<description><![CDATA[Kendimden söz etmek pek hoşlandığım bir şey değildir. Bir otobiyografi yazarının, hem de beş ciltlik, 2000 sayfalık otobiyografi yazmış birisinin bunu söylemesi tuhaf karşılanabilir ama aslında sözünü ettiğim kendinden söz etmenin bir başka türü. Yani aslında dert yanmayı sevmem, bir de kendimle böbürlenmeyi (sakın bu da bir böbürlenme olmasın!). Başkaları bunu yaptığı zaman da pek hoşlanmam, işin doğrusu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kendimden söz etmek pek hoşlandığım bir şey değildir. Bir otobiyografi yazarının, hem de beş ciltlik, 2000 sayfalık otobiyografi yazmış birisinin bunu söylemesi tuhaf karşılanabilir ama aslında sözünü ettiğim kendinden söz etmenin bir başka türü. Yani aslında dert yanmayı sevmem, bir de kendimle böbürlenmeyi (sakın bu da bir böbürlenme olmasın!). Başkaları bunu yaptığı zaman da pek hoşlanmam, işin doğrusu.</p>
<p>Facebook sayfama dün “redaksiyon alanında iş aradığımı” yazmakta da zorlanmam bundandı sanırım. Bir yandan dert yanmak gibi olacaktı, öte yandan niteliklerimden söz etsem böbürlenmek gibi anlaşılabilecekti. Bu yüzden, her ikisinden de kaçınmaya çalışan kuru bir mesaj yazdım. Bu mesaj kurusu bile facebook’taki arkadaşlarımdan bir kısmının dikkatini çekebilmiş demek ki.</p>
<p>Ta PDA hareketi zamanından (1970-1971) tanıdığım Emre Dilli arkadaşım sormuş: “Şaka mı?” Demek böyle algılanmış. Yazar olarak bildiğimiz, onca yıl yurtdışında yaşamış Gün Zileli, kalkmış bu saatten sonra redaksiyon işi arıyor? Gerçekten şaka mı acaba? Emre’ye şaka yapmadığımı yazdım. İhtiyacım vardı. Dert yanmak gibi olmasın diye bundan ötesini yazmıyorum.</p>
<p>Ama ötesi var. Bir arkadaş bir yayınevine başvurmamı istemiş. Üzülerek, o yayıneviyle aramın pek iyi olmadığını yazmak zorunda kaldım. İşin ucunda bir de “geçimsiz adam” izlenimi vermek var.</p>
<p>Bir başka arkadaş, başka bir yayınevinin redaktör aradığını yazmış, yayınevinin de adını vermiş. Adını sanını ilk kez duyuyorum. Yerde midir, gökte midir? Canım, o arkadaş sana ismini vermiş. Artık arayıp sorması da sana kalıyor. Elinden tutup götürecek hali yok ya. “Efendim, şu arkadaşı getirdim redaktör olarak. Kaydediverin.” Tembel ve işbilmezin (aslında tembel değilimdir ama bu tür yerlerde birdenbire tembelliğim tutar, aslında tam bir işbilmez ve bürokrasi korkağıyımdır) biri olduğumu gizlemeye bile gerek görmeden, “Rana, sen benim adıma onlara bir söyler misin” diye yazmak utanmazlığını gösterdim. Gerçekten ihtiyacı olan insan böyle mi yapar? Yoksa Emre Dilli’nin dediği gibi şaka mı yapıyordum? Keşke şaka olsaydı. Oysa geçim belasının hiç şakası yok.</p>
<p>Hayatım boyunca, verili sosyal statüleri küçümsedim, iyi de ettim, hiç pişman değilim. Herkes ölüp gidecek, geriye ne kalacak ki. Torunlarınız belki resminizi, eğer onlara miras bıraktıysanız eski köşklerinin duvarlarına asarlar. Ve iftiharla, “büyük dedem Kâmil paşa” derler ama bunun da pek bir önemi yoktur. Çünkü siz orada gerçek bir “Kâmil paşa” olarak değil, sararmış bir kâğıt parçası olarak bulunmaktasınızdır. Hiç görünmemeyi tercih ederdim doğrusu.</p>
<p>Ne var ki hayatın içinde sosyal statüler kazanılıyor, kullanılıyor, tatmin ediyor. Mesela televizyona şu ya da bu nedenle çıkmış herkes kendisinin seksen milyon tarafından izlendiğini sanıp ve bu arada iki yüz bilmem kaç TV kanalının gün 24 saat yayın yaptığını unutup, elde ettiği statüsüyle gururlanabilir. Ya da bir gazetede hasbelkader bir köşe yazarlığı edinmiş ya da romanları yayımlanmış birisi, okuma yazma oranını, köşe yazarı enflasyonunu ve tirajları unutup kendisinin çok ünlü biri olduğu zehabına kapılabilir. Bence bu kadarının insanın kendisine de çevresine de çok fazla zararı olmayabilir. Ne var ki, bu yanılsama insanın dikkat algısına da yansımaya başlarsa o zaman ortaya kronik bir durum çıkmış demektir.</p>
<p>Ne demektir dikkat algısı? Belki de bunu ilk kez kullanma şerefine ben nail oluyorum ya da galiba saçma ilüzyonlar içindeyim. Eğer gerçekten ilk kez kullanıyorsam bununla övünebilirim. Freud’un buluşları kadar önemli olmasa da ilerde literatüre geçeceğine kalıbımı basabilirim.</p>
<p>Dikkat algısı, sınıfsal konumlarla ve sosyal statülerle ilgili bir şeydir. Nasıl mı? Anlatayım.</p>
<p>Çocukluk arkadaşım Cemil Aytulun her ne kadar Sadıkzadelerin oğluyla (bakın yine adını unuttum, hani Atatürk’ün yatını işlettiği için gazetelerde adı geçtiydi) yakın arkadaş olduğumuzu, bizi Beykozlu miniklerle yapacağımız futbol maçına kriskrafıyla onun götürdüğünü söylüyorsa da benim buna inanmam neredeyse imkânsız gibi bir şey. Çünkü sınıfsal statü farkından dolayı Asilzadelerin mahdumlarının bizim karşımızda dikkat algıları eksikti. Yani bu kadar “bilimsel” bir terim kullanmadan söyleyecek olursak, bu mahdumlar bırakın arkadaşlık etmeyi, bizi görmezlerdi bile. Bu ve buna benzer olayları <em>Yarılma 1954-1972 </em>adlı kitabımda (buraya kitabın adını yazayım ki, biraz satılır da bekli, yayınevi yeni baskı yapar, bu da benim geçim sıkıntımı bir nebze olsun azaltır) epeyce anlatmıştım. Mesela sonradan Haldun Dormen’in ablası olduğunu öğrendiğim bir Güler Erenyol vardı. Nebahat teyzelerin ev sahibiydi. Aman tanrım, o ne burnu büyüklüktü. Nebahat teyzelerde ağabeyim Can’la bana rastladığında görmezdi bile. Gerçekten söylüyorum, bizi görmezdi. Biz onun gözünde görünmez insanlardık. Her ne kadar filmlerde olduğu gibi duvarlardan geçemesek de statümüz buydu. İşte, dikkat algısının, daha doğrusu algısızlığının en uç örneği size. Sınıflar ve statüler arasında bir geçişsizlik vardır aslında. Alt sınıflar üst sınıflar için görünmezdir. Alt sınıflar ise ne kadar parmak uçlarında yükselip görmeye çalışsalar da üsttekileri göremezler. Evet, artık, sergileri falan şereflendiren yüksek sanat duyumuna sahip jet sosyeteyi görebiliyorlar ama sadece ekrandan. Alttakilerde üste karşı müthiş bir dikkat algısı vardır. Üstekilerde ise alttakilere karşı dikkat algısı sıfırdır.</p>
<p>Bu dikkat algısı olayı hayat içinde değişen statülere göre de değişkenlik gösterir. Örneğin eskiden altlarda dolanan birisi, üstte gördüğü birine karşı dikkat algısı ile donanmışken ve onu müthiş önemserken, durumlar değişir ve o üstteki kişi aşağılara düşer, alttaki de basamaklardan adım adım yükselir. İşte o zaman eski alttaki yeni alttakini tanımaz, hatırlamaz bile, ona karşı dikkat algısı dağılmıştır çünkü. Onun yaşadığı şehri vb. unutmuştur. Aslında ismini unutmamışsa bin şükürdür. Geçenlerde başıma geldi de oradan biliyorum.</p>
<p>İşte en gıcık olduklarım böyleleridir. Bir acımasızlık damarım vardır. Böylelerine acımam. Elime fırsat geçerse tokatlarım bile. İnanın, yaparım bunu. Hani bayılanları tokatlarlar ya, işte öyle bir role girip tokatlarım. Aslında hiç de yalan değildir, bir sosyal baygınlık halidir bu.</p>
<p>Böylelerine gıcık olduğum için benim beynim de kendiliğinden ters bir dikkat algısı oluşturmuştur. Yukardakilere karşı dikkat algım kendiliğinden alabildiğine kapanmıştır. Sokaktaki insana karşı ise sonsuz bir dikkat algım vardır. Sokaktaki insanın yüzünü asla unutmam. Eğer öğrenmişsem ismini de. Ama buna karşılık bir seferinde başbakanın ismini unuttum. Aslında daha da ayıptı yaptığım. Tayyip Erdoğan’ın adı geçtiğinde “kimdi yahu o” dedim yanıbaşımdakilere. Yani inanın, birdenbire unutmuştum başbakan olduğunu. Adını bir yerlerden hatırlıyordum da.</p>
<p>Ceren’e ikide bir sorarım televizyonda gördüğüm ünlü kişileri, bu kimdi, bu kimdi diye. Ne yaparsam adlarını öğrenemiyorum. Karşılıklı dikkat algılarımız kapalı birbirine. İyi bir şey mi bu bilmiyorum ama intikam duygumu tatmin ettiği kesin.</p>
<p>Haydaaaaa…. Nerden nereye geldik şimdi. Ne yapalım, bu da böyle bir yazı oldu işte. Bertolt Brecht’i hatırlayarak ve anıştırarak bitireyim: “İnsan statü kazanmaya görsün. Dikkat algısını bile yer.”</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>26 Eylül 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F26%2Fdikkat-algisi%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/26/dikkat-algisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Komünistler…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/12/komunistler%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=komunistler%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/12/komunistler%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2011 17:14:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3953</guid>
		<description><![CDATA[Komünistler, 20. Yüzyılın İsa’larıdır. Dünyanın her yanında çarmıha gerilmişlerdir.

Elbette iktidar aygıtlarına tutunmuş “komünist”lerden söz etmiyorum.

John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga’sının sonundaki, “kendisi için hiçbir şey istemeyen” komünistlerdir sözünü ettiğim.

Yugoslav muhalif komünistlerden Milovan Djilas bunu bir başka biçimde şöyle ifade etmiştir:]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Komünistler, 20. Yüzyılın İsa’larıdır. Dünyanın her yanında çarmıha gerilmişlerdir.</p>
<p>Elbette iktidar aygıtlarına tutunmuş “komünist”lerden söz etmiyorum.</p>
<p>John Steinbeck’in <em>Bitmeyen Kavga</em>’sının sonundaki, “kendisi için hiçbir şey istemeyen” komünistlerdir sözünü ettiğim.</p>
<p>Yugoslav muhalif komünistlerden Milovan Djilas bunu bir başka biçimde şöyle ifade etmiştir:</p>
<p>“İktidarda olmayan komünistler dünyanın en fedakâr insanlarıdır. İktidardaki komünistler ise en gaddar ve çıkarcı.”</p>
<p>Aslında bu tam doğru değil. 1930’lu yıllarda, iktidarda olduklarını sanan komünistler de Stalinist diktatörlüğün gadrine uğramışlardır. 19. Yüzyılın sonlarına doğru ya da 20. Yüzyılın başlarında (ilk on yılında) doğmuş komünistlerin ölüm tarihlerine bakın. Özellikle Alman ve Rus kökenlilerin ölüm tarihleri 1930’lu yıllara rastlıyorsa bilin ki, bunların yüzde 99’u Almanya ya da Rusya’da Gestapo veya GPU tarafından öldürülmüşlerdir.</p>
<p>1920’li ve 1930’lu yıllarda komünistler dünyanın her yerinde ağır zulme uğradılar. Görülmemiş işkencelerin muhatabı oldular. Bunların bazılarını Jan Valtin, <em>Karanlığın Ötesinde</em>’de (çev:G. Zileli, Kibele, 2009) anlatır. Bu tür anlatımlara birçok kitapta rastlamak mümkündür. 1930’lara gelindiği zaman İtalya ve Almanya’da en ağır zulme uğrayanlar ve öldürülenler komünistler olmuştur. Tuhaftır ki, komünistler, uğrunda canlarını verdikleri Sovyetler Birliği’nde de, GPU bodrumlarında ya da toplama kamplarında kitlesel olarak imha ediliyorlardı (bkz. Eugenia Ginzburg, A<em>nafora Doğru, Anaforun İçinde</em>, çev: G. Zileli, Pencere, 1996, 2000). Almanya’dan, Polonya’dan vb. kaçıp, “sosyalist ana vatan” Sovyetler Birliği’ne sığınan komünist sığınmacıların neredeyse yüzde doksanı, sığındıkları bu ülkede kitle halinde imha edildiler. Bazıları, Hitler-Stalin anlaşmasının gizli maddelerine uyularak, Margaret Buber Neumann’ın anlattığı gibi (<em>İki diktatörlük Altında</em>, çev: G. Zileli, Yayın Kolektifi, henüz yayımlanmadı) Hitler’in Gestapo’suna teslim edildiler.</p>
<p>Avrupa’da durum buyken Türkiye’de farklı mıydı sanki? Aynı yıllarda az sayıdaki Türkiyeli komünist de Türkiye Cumhuriyeti diktatörlüğünün demir ökçesi altında eziliyordu. Evet, belki Sovyetler Birliği ve Almanya’da olduğu gibi doğrudan duvar önüne dizilmiyorlardı ama ölümü aratacak ağır işkencelerle karşı karşıyaydılar. Ayrıca Sansaryan Hanında işkencelerden aklını oynatanlar ve intihar edenler de az değildi. Şu trajediye bakın ki, bu insanlar, “Sovyetler Birliği” diyerek işkenceye direnirken, yoldaşlarının Sovyetler Birliği’nde GPU’nun işkencesine maruz kaldığını bilmiyorlardı. Daha da acısı, Sovyetler Birliği’nin “çıkarları” için “Troçkist ajanların” ezilmesine onay vermeleriydi. Türkiye’den Sovyetler Birliği’ne sığınmış Türkiyeli komünistler de o sırada ağır baskı altındaydılar. Hacıoğlu Salih gibi bazıları tutuklanıp toplama kamplarının yolunu çoktan tutmuşlardı bile.</p>
<p>Daha sonraki yıllarda da dünya yüzünde komünistlerin üzerindeki işkence, baskı ve cinayetler, bugüne kadar, görece azalarak da olsa devam etti.</p>
<p>Görece azaldı, çünkü özellikle Sovyetler Birliği’nin ve doğu blokunun yıkılmasından sonra komünistler, kapitalist sistem için bir tehdit olarak görülmekten çıktı. Öte yandan, artık Sovyetler Birliği yoktu, en büyük komünist kıyımcısı Stalinist rejim de Stalin’in ölümünden sonra esasen son bulmuştu. Yani gerçek komünistleri kendisi için ölümcül bir tehdit olarak gören Stalinist diktatörlük yoktu artık.</p>
<p>Bugün Çin gibi, komünist iddialı rejimlerde ise, eskisi gibi kendilerini gerçekten davaya adayan komünistlerin var olduğunu pek sanmıyorum. Bu ülkelerde “komünist” adı, sadece “yurttaşlık bilgisi” gibi devlet derslerinde öğretilen bürokratik kurumları anlatır.</p>
<p>Bugün de, sözünü ettiğimiz eski tür komünistlerden yok mu? Türkiye gibi ülkelerde var. Başka bazı ülkelerde de az sayıda olsa vardır muhakkak. Bunların bir kısmı Troçkist. Bir kısmı Troçkist değil, hatta belki bazıları kendisinin Stalinist olduğunu düşünüyordur. Buna rağmen, samimiyetleri ve davaya bağlılıkları oranında onları da gerçek komünistler olarak görebiliriz.</p>
<p>Bugün yaşayan komünistleri, bütün yanılgılarına ve önyargılarına rağmen devrimci unsurlar olarak değerlendirmek gerekir. Bazı anarşistler gibi kestirip atan bir tutumu doğru bulmuyorum.</p>
<p>En azından vefa diye bir şey vardır. Bütün yanılgılarına rağmen, madem ki komünistler, geçtiğimiz yüzyılda, rejimler tarafından (ister faşist, ister komünist, ister demokrasi adlı olsun bu rejimler) en fazla zulme uğratılmış ve kitlesel ölçüde kırıma uğratılmış insanlardır, bir devrimciye düşen, onların karşısında saygıyla ayağa kalkmak ve yaşayanlarına da dostça el uzatmaktır.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>12 Eylül 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F12%2Fkomunistler%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/12/komunistler%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>48</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zamyatin, Biz ve Proletkült (Mustafa Yılmaz)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/11/zamyatin-biz-ve-proletkult-mustafa-yilmaz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=zamyatin-biz-ve-proletkult-mustafa-yilmaz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/11/zamyatin-biz-ve-proletkult-mustafa-yilmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Sep 2011 12:54:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Yılmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3950</guid>
		<description><![CDATA[Herkesin göreceğini görüp duyacağını duyduğu, Fikret Başkaya’nın sıkça tekrarladığı deyimle “pazarın çoktan dağıldığı” 1947-1948 yıllarında Orwell tarafından Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi bir romanın yazılabilmiş olması ne kadar anlaşılır ve normal bir durumsa, 1922 gibi nispeten erken bir tarihte Yevgeni Zamyatin’in Biz gibi bir şaheseri yaratması o kadar şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıdır. Kitabı okurken [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Herkesin göreceğini görüp duyacağını duyduğu, Fikret Başkaya’nın sıkça tekrarladığı deyimle “pazarın çoktan dağıldığı” 1947-1948 yıllarında Orwell tarafından Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi bir romanın yazılabilmiş olması ne kadar anlaşılır ve normal bir durumsa, 1922 gibi nispeten erken bir tarihte Yevgeni Zamyatin’in Biz gibi bir şaheseri yaratması o kadar şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıdır. Kitabı okurken cevabını en çok merak ettiğim soru, Bolşevik hareketin içinden çıkmış bir edebiyatçı olarak Zamyatin’e Biz gibi son derece başarılı bir totaliter rejim tasvirini kaleme almada ilham veren şeylerin neler olduğuydu. 1905′in üniversiteli devrimcisi, hücre mahkumu, sürgünü daha sonra ne görmüştü de 1920′lerin başında bu tip bir kitap yazma ihtiyacı hissetmişti?</p>
<p>Bu soruyu tümüyle yanıtlamaya kalkışmak gibi bir niyet taşımıyorum. Ancak o yıllarda Yevgeni Zamyatin’in tanık olduğu bazı fragmanları aktarmayı, en azından “D-503″lerin, “Asur kabartmalarındaki savaşçılar gibi” yürüyen ”binlerce baş, bir bütünü oluşturan, birbiriyle uyumlu bir çift bacak ve iki yana sallanan bir çift kol”un (<a href="http://www.nadirkitap.com/biz-yevgeni-zamyatin-kitap1603393.html">Füsun Tülek çevirisi</a>) nereden geldiğini göstermeyi deneyebilirim. Bu denemeyi de Zamyatin’in okumamış olması neredeyse imkansız olan 1919 tarihli Rusça bir metnin çevirisi üzerinden gerçekleştireceğim.</p>
<p>Okuyacağınız metin Rus sendikacı, yazar, devrimci ve üretim teorisyeni Aleksey Gastev tarafından yazılmıştır. Devrimden sonra ortaya çıkan Proletkült’ün önde gelen aktivist, teorisyen ve sözcülerinden biri olan Gastev, “O tendentsiyah proletarskoy kulturı” (Proleter Kültürün Eğilimleri Üzerine) adlı bu manifesto şeklindeki makaleyi Proletarskaya kultura (Proleter kültür) dergisinde yayınlamış.</p>
<p>Sovyetler Birliği tıpkı Aleksey Gastev ve Proletkültçülerin istediği, tasarladığı gibi bir ülkeydi, türünden kestirme bir iddianın peşinde değilim. Ama yine de Biz’i özümsemiş okurun çevirinin sonuna eklediğim küçük Gastev biyografisi ve Proletkült notundaki acı ironinin hakkını vereceği kanaatindeyim.</p>
<p>Proletkültçüler ile Bolşevikler arasında (ve Proletkültçülerin kendi arasında) ortaklıklar kadar, ciddi ayrımların da var olduğu bir gerçek. Öte yandan, bu iki modernist kolun ortak bir evrimsel atadan türediği de başka bir gerçek. Kanımca Zamyatin, eserinin başarısını biraz da bu ortak atanın bazı niteliklerini çok iyi gözlemlemiş ve bunlara karşı net bir tavır almış olmasına borçludur. Zaman bu tavrı haklı çıkardıkça eser de büyümüş görünüyor.</p>
<p>Ütopya – Anti-ütopya bağlamında Gastev-Zamyatin ilişkisi hem Rusça, hem de <a href="http://www.jstor.org/pss/130045">İngilizce literatürde</a>iyi bilinen bir ilişkidir. Bu postun amacı Amerika’yı yeniden keşfetmekten ziyade, çok sevdiğim bu kitabın köklerine dair hiç değilse Internet ortamında tüketilebilecek Türkçe kaynaklara katkı yapmaktır, ki galiba var böyle bir ihtiyaç. Zira nette, <a href="http://bit.ly/qoT2yG">bir mimar tarafından yazılmış bir yüksek lisans tezinde</a> geçen alıntı bir cümlenin dışında bu ilişkiye temas eden başka bir yazı görmedim.</p></blockquote>
<p><a href="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/09/zamyatin-gastev.png"></a></p>
<p style="text-align: center;"><img src="http://sarapdumanlari.files.wordpress.com/2011/09/zamyatin-gastev.png?w=421&amp;h=299" alt="" /><br />
Yevgeni Zamyatin (1884-1937) &#8212; Aleksey Gastev (1882-1939)</p>
<p><strong>Proleter Kültürün Eğilimleri Üzerine<br />
</strong>Aleksey Gastev</p>
<p>Proleter kültür tanımına, son derece dikkatli yaklaşmak gerekir. Bazı düşünürlerin bu sorun özelinde cesareti çoğu zaman banallikten başka bir yere varmıyor.</p>
<p>Proleter kültürün her şeyden evvel emeğin kültürü olduğunu söylüyorlar. Ne var ki, emek dünya kurulduğundan beri var olagelen bir şeydir. Bu ücretli emeğin psikolojisidir. Ancak burada da köle psikolojisini proleter psikolojiden ayırt etmekte güçlükler yaşanmaktadır. Proleter psikolojisi kavganın, ayaklanmanın ve devrimin psikolojisidir. Devrimci sınıfların ortak tarihsel yürüyüşünün kat ettiği mesafe küçümsenemez. Son olarak, ayırt edici karakteristiği kollektivizmdir. Ve bir kez daha “ancak” kaydıyla. Artel kollektifleri, komün kollektifleri, dini kollektifler, politik ve sosyal kollektifler… Binlercesi var.</p>
<p>Proletarya kültürü için farklı biçimlerdeki politik, mesleki ve kooperatif türü işçi örgütlerinden malzeme devşirmeye çalışmak boşunadır. Çünkü bu örgütler, örgütsel varoluşlarını sadece parlementer demokrasi veya referandumlarla yürüyen doğrudan demokrasi biçiminde bulurlar. ‘Sovyetik’ örgütlerin proleter kültürün gerçekleştirilmesi açısından bazı yeni ufuklar açtığı sanısına kapılınmamalıdır. Zira “Sovyetik’ anayasa, varlıklı sınıflar için seçme ve seçilme sınırlaması getirilmiş bir demokrasiden başka bir şey değildir. Sovyetler; proletaryanın, yoksul ve hatta ‘orta’ köylülüğün politik bloğudur. Proletaryanın yükselen kültürünü duyumsamak için bu geçici oluşumların ötesine geçmek, bunların üzerine çıkmak şarttır.</p>
<p>Yeni sanayi proletaryasını, psikolojisini ve kültürünü karakterize eden şey, her şeyden evvel sanayinin ta kendisidir. Yapılar, borular, sütunlar, köprüler, vinçler ve yeni bina ve tesislerin bütün o karmaşık konstrüksiyonları, afetsellik, engellenemez dinamizm; işte proletaryanın gündelik bilincine sızan şeyler bunlardır. Modern sanayi yaşamının her köşesine, aynı anda organizasyonellik ve şaşmaz bir nedensellik çerçevesine oturtulmuş afet ve hareket sinmiştir. Afet ve muazzam bir tempoyla zincirlenmiş dinamizm… Proleter psikolojiyi betimleyen temel unsurlar işte bunlardır.</p>
<p>Proletaryanın kaslarını ve sinirlerini eğiten çalışmanın her geçen gün artan metodik kesinliği, psikolojisine, her türlü insani duyguya karşı güvensizlikle dolu, sadece aygıta, makinaya ve alete inanan özel bir farkındalık ve keskinlik kazandırmaktadır.</p>
<p>Proletarya psikolojisini şaşırtıcı ölçüde standartlaştıran şey sadece jestlerin, sadece çalışma-üretim yönetimlerinin değil, bunun da ötesinde uzlaşmaz bir nesnellikle bütünleşmiş gündelik düşünüşün de makineleştirilmesidir. Cesurca iddia ediyoruz ki, proletaryadan başka hiçbir sınıf, ne yenileri, ne eskileri, bu tür standartlaştırılmış bir psikolojiye sahip olamaz. İster Almanya’da, ister San Francisco’da, ister Avustralya’da, isterse Sibirya’da çalışsın, sahip olduğu tek şey üretime dair en ufak imayı elektrik hızında algılayan ve karmaşık bir şablonlar kompleksi dahilinde gereğini yerine getiren ortak psikolojik formüllerdir. Varsın henüz uluslar arası bir dil geliştirilmemiş olsun. Buna karşın elimizde milyonların hakim olduğu uluslar arası jestler, uluslar arası psikolojik formüller var. Proleter psikolojiye hayranlık verici anonimliğini veren özellik işte tam da budur. Bu sayede proleter birimlerin her birini A, B, C veya 325, 075 ve O vs. şeklinde vasıflandırma imkanı doğmaktadır. Proleter düşünüşün o muazzam kendiliğindenliğinin anahtarı bu standartlaştırılmış psikolojide ve dinamizmindedir. Aslen proletaryanın; kör, çılgın, artelci köylü kitlesi gibi kendiliğinden olduğu anlamına gelmez bu. Hayır, bunun anlamı, proleter psikolojisinde dünyanın bir ucundan diğerine güçlü psikolojik akınların fırtınalar halinde gezindiğidir. Bu akınlar artık milyonlarca tekil kafanın değil, tüm dünyada birleşmiş tek bir kafanın hareketidir. Uzun vadede bu eğilim fark ettirmeden, bütün bir sınıfın açma, kapama ve kısa devre sistemleriyle donanmış nesnel psikolojisine dönüşerek bireysel düşünüşün olanaksızlığını kuracaktır.</p>
<p>Yukarıda değindiğimiz standartlaştırılmış psikolojinin yanı sıra bu psikolojinin özel toplumsal yapısallığına da değinmek gerek.</p>
<p>Yeni sanayi tarafından mütemadiyen farklı ‘tiplere’, ‘çeşitlere’ ayrılan, belirli ‘işlemleri’ yerine getiren, belirli jestlerde bulunan insanlara bölünen proletarya, diğer yandan, gözü önünden geçen işletmenin o devasa montajını psikolojisine dahil ediyor. Bu, temelde herkese açık olan, herkesin gördüğü fabrikanın kendi montajı, sürekliliği ve işlemlerin ve fabrikasyonun birbirine bağımlılığı ve son olarak da bir işlemin diğerine, bir fabrikasyonun diğerine, bir ‘tipin’ diğerine vb. önceliği ve bağımlılığında ifadesini bulan üretimin tamamının genel montajıdır. Artık bu aşamada proletaryanın psikolojisi, bir insan kompleksinin diğerinin kontrolü altında çalıştığı ve iş vasfı anlamında ‘kontrolörün’ zaman zaman kontrol edilenin altında durduğu ve çoğu zaman da şahsen tümüyle bilinmez olduğu yeni bir toplumsal psikolojiye dönüşmektedir. Bu psikoloji, insanın insanla olan ilişkisinin yanı sıra bütün olarak bir insan grubunun bütün olarak bir mekanizma grubuyla ilişkilerinde kendini gösteren yeni bir işçi kollektivizmine işaret etmektedir. Bu kollektivizmi mekanize kollektivizm olarak adlandırabiliriz. Bu mekanize kollektivizmin kendini ortaya koyması kişiselliğe o kadar aykırıdır, o kadar anonimdir ki, bu kollektif ve komplekslerin hareketi, sanki artık bireysel bir insan yüzü taşımayan, bunun yerine eşitlenmiş, standartlaştırılmış adımlara, ifadesiz yüzlere, lirikten ve hissiyattan arındırılmış, çığlıkla ya da kahkahayla değil, manometre ve taksometreyle ölçülen ruhlara sahip şeylerin hareketine yakınsar.</p>
<p>Aynı anda hem canlı iş gücünü, hem yeni kollektifinin demirden mekaniğini, hem de kendisini görülmedik büyüklükte sosyal bir otomata dönüştüren kitlesel yeni bir mühendisçilik akımını başlatan proletaryanın temsil ettiği büyüyen bir sınıfa sahip olduğumuz açık değil mi?</p>
<p>Proleter kültür konusunda uzman pek çok düşünürün görmek istediği kadar basit değil her şey.</p>
<p>Proleter sanat sorununa da böylesi bir basitlikle yaklaşmak istemiyoruz.</p>
<p>Proleter sanat söz konusu olduğunda genelde ideologlar sorunun kendisiyle uğraşmanın dışında proleter sanatın hususi sadeliğini onun ana karakteristiği sayarlar. Modernitenin en büyük sorunlarından birine karşı bu tip bir yaklaşımı büyük bir anlayış eksikliği olarak görüyoruz. Proletaryayı bir kenara bırakın. Sadece tekniği, savaşları, devrimleri görmüş modern bir halk üzerine konuşulduğunda bile, meseleye bizdeki halkçı sanatçıları-klasikleri karakterize eden o el değmemiş basitlikle, sadelikle yaklaşmak bugün itibariyle imkansızdır. Proletarya söz konusu olduğunda ise konuya sadelik üzerinden yaklaşmak, bize göre ikiyüzlülüğü vazetmektir.</p>
<p>Elbette, mahsus şekilden şekle girmeli, stilizasyonlarla uğraşmalı anlamına gelmez bu, ancak ucuz kültür ürünlerinin önünde kendinden geçmenin de bir alemi yoktur.</p>
<p>Yukarıda dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştığımız, gelişmekte olan karmaşık psikolojik süreçlere yeni proleter sanatın içeriği açısından yaklaşmak gereklidir.</p>
<p>Sokakta resim satan dürüst satıcılardan ibaret olsaydık, elbette eski tuluklara ‘yeni şarap’ doldurmaya uğraşırdık. (<em>İncil’den. M.Y.</em>)</p>
<p>Ne var ki, bu tip bir hareket başarısızlığa mahkumdur.</p>
<p>Bugüne dek eşine rastlanmamış bir psikoloji oluşturmakta olan sınıf, er veya geç yeni yöntemlerin oluşturulmasını, yeni bir sanatsal stili talep edecektir.</p>
<p>Kahinlik taslamak niyetinde değiliz, ancak her halukarda proleter sanatı sanatsal yöntemlerde gerçekleştirilecek olağanüstü bir devrimle birleştirmek zorundayız. Örneğin söz sanatçıları, Futuristlerin ortaya attıklarını değil, çok daha yüksek problemleri çözmek durumunda kalacak. Eğer Futurizm ‘kelime yaratımı’ sorununu ileri sürdüyse, proletarya da kaçınılmaz olarak bu sorunu ileri sürecek ama o kelimeyi gramatik açıdan reforme etmekle yetinmeyecek, daha da ileri giderek kelimeyi teknikleştirmeye uğraşacak. Gündelik ifadesi içerisinde kelime belli ki, proletaryanın çalışma ve üretim hedefleri için yeterli değildir. Proleter sanat gibi, bu kadar yeni ve bu kadar ince bir yaratım için kelime yeterli gelecek mi? Kelimenin teknikleştirilmesi işinin nasıl olacağına dair önkabuller koymuyoruz ama açıktır ki, bu sadece sesin kuvvetlendirilmesiyle olmayacak. Taşıyıcısı olan canlı varlıktan, yani insandan adım adım ayrılacak. Burada, tümüyle insana dayalı gösterilerin, zavallı modern tiyatro faaliyetlerinin ve oda müziğinin arka plana atıldığı, gerçekten de yeni ve kombine bir sanata doğru ilerliyoruz. Şeylerin, mekanize kalabalıkların, şahsi ve lirik nedir bilmeyen açık ve sarsıcı bir azametin bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş gösterisine doğru gidiyoruz.</p>
<p>1919</p>
<p><em>Çeviri: 10 Eylül 2011, Moskova.</em></p>
<p><em><br />
</em></p>
<blockquote><p><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Aleksei_Gastev">Aleksey Kapitonoviç Gastev</a> 1882 yılında Suzdal’de doğdu. 1901′de Rusya Sosyal Demokrat İşçi Paritisi’ne katıldı. Politik faaliyeti nedeniyle 1902′de öğretmen okulundan atıldı. Ertesi yıl ülkenin kuzeyindeki Sıktıfkar’a sürüldü. Yurtdışına kaçtı. Bir süre sonra Rusya’ya geri döndü ve 1905 Devrimi’ne katıldı. 1908′de partiden ayrıldı. Bir süre Paris’te yaşadı. Ülkeye dönüşünün ardından 1914′te Çarlık hükümeti tarafından tekrar sürgün edildi. Şubat Devrimi’nin patladığı günlerde bir kez daha sürgünden kaçtı. 1917′den itibaren yoğun bir sendikal faaliyet içinde yer aldı. Proletkült hareketinin teorisyenlerinden biri oldu. 1920′de Merkezi Emek Enstitüsü’nün kuruluşunda önemli rol oynadı. Aleksey Gastev 1904′ten itibaren edebiyatla da ilgilendi. 1921 yılında Riga’da yayınladığı Slovo pod pressom. Paçka Orderov (Preslenmiş Kelime. Emirler yığını) adlı manzum eserde fabrika yaşamında kullanılan komutlarla evrenin nasıl idare edilebileceğini göstermeye çalıştı! Rus edebiyatı uzmanı Leonid Geller, ironiyle Yevgeni Zamyatin’in Biz’i ve bu kitabın birlikte basılmasının ikincinin anlaşılmasına büyük katkıda bulunacağını söyler. Bu eserden sonra edebiyattan tümüyle çekildi. Kendisini sanayinin organizasyonu çalışmalarına adadı. 1926′da Kızıl Bayrak Nişanı’yla ödüllendirildi. 1931′de Komünist partisine girdi.  8 Eylül 1938′de “karşıdevrimci terörist faaliyetlerde bulunduğu” gerekçesiyle NKVD tarafından tutuklandı. 15 Nisan 1939′da da Moskova Bölgesi’ndeki ünlü infaz poligonu Kommunarka’da kurşuna dizildi.</p>
<p>Birkaç yıl önce, Rus Federal Güvenlik Servisi FSB, Aleksey Gastev’in tutuklanması ve idamıyla ilgili KGB arşivlerinde yer alan belgeleri kamuya açtı. Belgelere göre, işkence dahil olmak üzere sert sorgulama tekniklerine maruz kaldığı düşünülen Gastev’in sorgu tutanaklarında Troçki, Buharin, Uglanov, Ryutin, Şlyapnikov ve Tomski gibi isimlerin yer aldığı hükümet karşıtı terörist bir grubun üyesi olduğunu itiraf etmeye zorlandığı, muhalif fikirleri olduğunu kabul ettiği, ancak terörist faaliyet suçlamalarını reddettiği, bir süre başkaları aleyhinde olumsuz bir ifade vermemeye gayret ettiği, ancak daha sonra bunda başarılı olamadığı ve hem kendine, hem de önüne konan isimlere yöneltilen suçlamaları kabul ettiği görülmekte (<a href="http://www.serafim.spb.ru/index.php?lan=0&amp;module=6&amp;article_id=1114787844">İngilizce özeti için tıklayın.</a>).</p>
<p>***</p>
<p>Proletkült, Proletarskiye kulturno-prosvetitelnıye organizatsii (Proleter Kültürel Aydınlanma Örgütleri). 1917 yılında Şubat Devrimi’nden hemen sonra ortaya çıktı. Hareketin önderleri (A. Bogdanov, P. Pletnev, F. Kalinin) önlerine, güçlenen işçi sınıfının kendine ait yeni bir kültürün yaratılması görevini koydu. Proletkült hızla büyüdü. 1920′ye gelindiğinde 80 bin üyesi ve 400 bin aktivisti vardı. Proletkült’ün Lunaçarski’nin ön ayak olmasıyla 3-10 Kasım 1920 tarihleri arasında düzenlenen ilk kongresinde çoğunluğu ele geçiremeyen Bolşevikler, örgütü bir kararnameyle  Halk Eğitim Komiserliği’ne bağladı. Örgütün bağımsızlığını yitirmesiyle birlikte önde gelen üyelerin bazıları hareketten koptu. Proletkült, 1922 yılında Lenin’in eleştirilerinden ve bununla bağlantılı olarak bütçesinin büyük oranda elinden alınmasından sonra sonra etkinliğini iyice yitirdi. 1932 yılında da bitkisel hayatını tamamladı.</p></blockquote>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F11%2Fzamyatin-biz-ve-proletkult-mustafa-yilmaz%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/11/zamyatin-biz-ve-proletkult-mustafa-yilmaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Salud, George Orwell!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/09/salud-george-orwell/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=salud-george-orwell</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/09/salud-george-orwell/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Sep 2011 13:54:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[George Orwell]]></category>
		<category><![CDATA[Katalonya’ya Selam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3942</guid>
		<description><![CDATA[İspanya İç Savaşı ve Devrimi İçin Bir Rehber Kitap: Katalonya’ya Selam




İnsanın bilgisi de bilinci de süreç içinde ve toplumsal gelişmelere bağlı olarak gelişiyor. 1960’lı ve 1970’li yıllarda, 1930’lar İspanya’sında olup bitenler (bütün çağın bir özeti gibiydi burada birkaç yıl içinde yaşananlar) hakkındaki bilgim ve algım son derece kısıtlıydı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/09/KATALONYA-YA-SELAM.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-3943" style="margin: 15px;" title="KATALONYA-YA-SELAM" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/09/KATALONYA-YA-SELAM-e1315576402177.jpg" alt="" width="150" height="214" /></a></p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">İspanya İç Savaşı ve Devrimi İçin Bir Rehber Kitap:</span></strong></p>
<p>Katalonya’ya Selam</p>
<p>İnsanın bilgisi de bilinci de süreç içinde ve toplumsal gelişmelere bağlı olarak gelişiyor. 1960’lı ve 1970’li yıllarda, 1930’lar İspanya’sında olup bitenler (bütün çağın bir özeti gibiydi burada birkaç yıl içinde yaşananlar) hakkındaki bilgim ve algım son derece kısıtlıydı. Bir tek Ernest Hemingway’ın <em>Çanlar Kimin İçin Çalıyor</em> (çev: Sevim Rasa, Oda Yayınevi, 1993; benim okuduğum 1960’larda yapılan bir baskıdandı) romanını okumuştum. Bütün bildiğim, Franko’nun cumhuriyetçilere karşı ayaklandığı, cumhuriyetçilerle faşistler arasında üç yıl süren bir iç savaş yaşandığı ve sonunda faşistlerin zafer kazandıklarıydı. Cumhuriyetçilerin safında çarpışan Uluslararası Tugaylar’ın enternasyonalist ruhu bizlere heyecan verirdi. Uzaktan uzağa, bu iç savaşta anarşistlerin de bir hayli yararlık gösterdikleri, ölüm pahasına arabalarını faşist mevzilerine sürdüklerini de duymuştum. Galiba bu bilgi (daha sonra, 1980’li yıllarda okuduğum), Andre Malroux’un <em>Umut </em>(çev: Atilla İlhan, İletişim, 1998; ama ben aynı çevirinin daha önceki bir baskısını okumuştum) adlı romanından kaynaklanıyordu. Çünkü romandan böyle bir sahne hatırlıyorum. Ama hepsi bu kadar.</p>
<p>“İspanya İç Savaşı” (ki bu adın egemen düşünce tarafından verildiğini, aslında bunun bir devrim olduğunu bilincim geliştikçe kavrayacaktım) hakkındaki bilgim ve algım esasen, 1980’den sonra, sosyalist romantizmden (ya da körlükten) sosyalist eleştirelliğe geçiş sürecinde gelişti. Nasıl Sovyetler Birliği üzerine muhalif literatürü (başta Isaac Deutscher’in <em>Troçki</em>’leri) okumaya başladıysam, “İspanya İç Savaşı” hakkında da değişik kaynakları merak etme sürecine girmiştim. Bu konuda okuduğum, görece farklı şeyler anlatan ve konuya daha yakından bakmamı sağlayan kitap, Pierre Borue ve Emile Temime’nin yazdığı, <em>İspanya İç Savaşı </em>(çev. Aydın emeç, Hürriyet Yayınları, 1976) adlı kitaptı. Kafamda “komünistler”in bu iç savaştaki bulanık rolü konusunda ilk soruları yaratanın bu kitap olduğunu hatırlıyorum. Fakat bu konuda kafamı esas açan kitabın, Jülide Ergüder tarafından çevrilen ve Alan Yayıncılık tarafından 1985’te yayımlanan, George Orwell’in <em>Katalonya’ya Selam </em>kitabı olmuştur. Kitabı çıkar çıkmaz, 1980’lerin ortalarında okumuştum. Harika bir kapakla çıkan yeni baskısı: George Orwell, <em>Katalonya’ya Selam, çev: Jülide Ergüden</em>, bgst Yayınları, Mayıs 2011</p>
<p>Ne var ki, kitapta yazılan şok edici anlatımları bir güzel sindirebilmek için, yalnız “İspanya İç Savaşı” hakkında kafamıza sokulmuş Komintern kaynaklı yanlış bilgilerle, anarşistler hakkındaki önyargılarla uğraşmak yetmiyordu; aynı zamanda, George Orwell hakkındaki, yine Komintern ve Sovyetler Birliği kaynaklı olup Soğuk Savaş döneminde iyice yaygınlaştırılmış ve kökleştirilmiş anti-propagandanın beynimizde yarattığı tahribatla da başa çıkmam gerekiyordu. Kaldı ki, bu propaganda önemli ölçüde karalamaya dayansa da, kısmen de bazı gerçeklere dayandığı için etki gücü büyüktü. George Orwell’in, Sovyetler Birliği’nde devrimin yozlaşmasını anlatan <em>Hayvanlar Çiftliği</em> (çev: Celal Üster, yeni baskısı, Can Yayınları, 2007) ve Stalinist korku imparatorluğunu anlatan <em>1984 </em>(çev. Celal üster, yeni baskısı Can Yayınları, 2011) romanlarının, Soğuk Savaş sırasında batı tarafından kullanıldığı doğruydu. George Orwell’in batının ajanı olduğu, tipik bir Stalinist karaçalma olmakla birlikte, Orwell’in ömrünün son yılında, bir arkadaşı aracılığıyla, İngiltere’deki “komünist” yazarların isimlerini İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na yolladığı yönünde bir şaibe de mevcuttu.</p>
<p><em>Katalonya’ya Selam </em>kitabının kafamda hem “İspanya İç Savaşı”, hem de George Orwell hakkındaki önyargıları yıktığını ve bulutları dağıttığını söyleyebilirim. “İspanya İç Savaşı”, yaşandığı sırada veya daha sonra ne ad verilirse verilsin aslında bir devrimdi ve George Orwell, kısa ömrünün (1950 yılında, 47 yaşında öldü) daha sonraki aşamasında “ne yapmış” olursa olsun, İspanya Devriminde yer almış, devrimci Marksistlerin örgütü POUM saflarında bir milis olarak çarpışmış, İspanyol emekçileriyle omuz omuza her türlü zorluğa katlanmış, ölümcül bir şekilde (kurşun boğazından girip ensesinden çıkmıştı) yaralanmış bir devrimciydi ve kitabında anlattıkları, eşsiz değerde bir İspanya devrimi rehberiydi. Elbette bu rehber kitap, 1995 yılında Ayrıntı Yayınları tarafından basılmış, Hans Magnus Enzensberger’in <em>Anarşizmin Kısa Yazı </em>(çev: Mehmet Aşçı); 1996 yılında Kaos Yayınları tarafından basılmış ve bu yıl Kaos Yayınları ve Yayın Kolektifi’nin işbirliğiyle yeniden basılacak, Abel Paz’ın <em>Halk Silahlanınca </em>(çev: Gün Zileli) ve yine Ayrıntı’nın 2010 yılında bastığı, Michel Ragon’un <em>Kaybedenlerin Belleği </em>(çev: Işık Ergüden) ile birlikte okunduğu zaman her şey iyice gün yüzüne çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Devrim Gözle Görülür</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kitabı 1937 yılında yazmaya başlayan ve 1938 yılında Londra’da yayımlayan George Orwell’in, 1936 yılı sonları Barselona’sına ilişkin anlattığı devrim görüntüleri gerçekten eşsizdir ve John Reed’in <em>Dünyayı Sarsan On Gün </em>(çev: Rasih Güran, yeni baskısı Yordam Kitap, 2006) adlı, Sovyet devriminin ilk günlerini anlatan kitabıyla boy ölçüşecek düzeydedir, hatta yer yer ondan da daha canlı, kapsamlı tasvirler ve değerlendirmeler içermektedir:</p>
<p>“<em>Anarşistler, Katalonya’da hâlâ fiili denetimi ellerinde tutuyorlardı ve devrim henüz en canlı safhasını yaşıyordu… İşçi sınıfının iktidarda olduğu bir şehri ilk kez görüyordum. Küçüklü büyüklü tüm binalar  fiilen işçiler tarafından zapt edilmiş ve kızıl bayraklarla ya da anarşistlerin kırmızı-siyah bayraklarıyla donatılmıştı. Her duvara orak-çekiç ve devrimci partilerin isimlerinin baş harfleri çiziktirilmişti. Hemen hemen bütün kiliseler kundaklanmış, içindeki tasvirler de yakılmıştı…Her dükkân ya da kahvehanede, işletmenin kolektifleştirildiğini belirten bir yazı asılıydı. Hatta ayakkabı boyacıları bile kolektifleştirilmişti, sandıkları da kırmızı-siyaha boyanmıştı… herkes birbirine ‘Comrade’ (Yoldaş) ya da ‘Thou’ (Sen) diye hitap ediyordu. ‘Buenos dias’ (İyi günler) yerine ‘Salud!’ (Selam) kullanılıyordu… Hiç özel otomobil yoktu, çünkü hepsine el konulmuştu. Tramvay ve taksilerin tümü ve diğer vasıtaların pek çoğu kırmızı ve siyaha boyanmıştı… Şöyle üstünkörü bakıldığında Barselona, zengin sınıfların fiilen ortadan kalktığı bir şehir görünümündeydi. Az sayıdaki kadın ve ecnebinin dışında, ‘şık giyimli’ bir Allah’ın kulu yoktu. Herkesin üstünde kaba saba işçi kıyafetleri ile mavi tulumlar veya milis üniformasını andıran giysiler vardı… Bu manzara, anlamadığım, hatta bazı yönlerden hoşlanmadığım, ama uğruna çarpışmaya değer bir şeyler yaşandığını hemen fark ettiğim, fazladan bir anlam taşıyordu… Et ender bulunuyordu, süt bulmanın imkânı yoktu. Kömür, şeker ve akaryakıt sıkıntısı çekiliyordu ve ekmek gerçekten kıttı… Yine de insan, halkın mutlu ve ümit dolu olduğuna hükmedebilirdi. İşsizlik yoktu, hayat pahalılığı ise hâlâ fevkalade düşüktü; fukaralığı bariz olan pek az insan vardı… Her şey bir yana, devrime ve geleceğe iman söz konusuydu; aniden bir eşitlik ve özgürlük çağının doğduğuna inanılıyordu. İnsanlar, kapitalist makinenin dişli çarkları gibi değil de insan gibi davranmaya çalışıyorlardı… Sokaklarda, …fahişelikten vazgeçme… çağrısında  bulunan renkli afişlere rastlanıyordu.”</em> (s. 10,11,12,13)</p>
<p><strong>Bir anti-Savaş Unsuru: Milis</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>George Orwell’i okurken, geçmişteki solcu önyargılarımızı olduğu gibi, günümüzdeki pasifist ya da barışçı önyargılarımızı da yıkmaya hazır olmalıyız. Orwell’in, hiç de idealize etmeden, hatta yer yer ilkelliğini falan da vurgulayarak anlattığı, “militia” denen milis gücü, kanımca bir savaş unsurundan çok bir anti-savaş unsurudur. Milis, 19 Temmuz 1936’da Barselona’da faşist ordu darbesinin, işçiler tarafından, tarihte ilk kez görüldüğü üzere yenilgiye uğratılmasından sonra, yine işçiler tarafından kurulmuştur. Milisi örgütleyen esasen, anarşist CNT sendikası ve İspanya anarşistlerinin örgütü FAI ile muhalif ve devrimci Marksistlerin örgütü olan POUM’dur. Her örgütün kendine bağlı milis güçleri vardır ve bu milis güçleri, birbirleriyle dayanışma ve işbirliği halinde faşistleri Aragon’a kadar kovalayıp Zaragoza önlerinde cepheyi tutmuşlardır. Faşist darbenin ülke çapında başarı kazanmasını ve bir yıl boyunca ilerlemesini önleyen, hükümetin eline silah vermekten çekindiği, kıt silah ve olanaklarla, tamamen gönüllü olarak direnen ve esas olarak işçilerden oluşan bu milis gücüdür. Bu milis gücü, basitçe bakıldığı zaman savaşın bir tarafı olarak görülebilir ama aslında gönüllülüğüyle, inancıyla, özdisipliniyle, fedakârlığıyla, ordu disiplinini, rütbeleri, katı emirleri, hiyerarşiyi vb. reddetmesiyle tam anlamıyla devrimci bir anti-savaş unsuru olarak da görülebilir:</p>
<p>“<em>Milis ‘üniforması’ndan bahsettim, ama bu muhtemelen yanlış bir fikir veriyor. Tam manasıyla  tek tip bir kıyafet ya da üniforma değildi çünkü, ‘çok tipli’ demek muhtemelen daha münasip olurdu. Herkesin giysileri  aynı genel planı izliyordu, ama  kıyafeti  birbirinin tıpatıp  aynısı olan iki kişi bulmak mümkün değildi… O tarihte milis kolu denin şey, olağanüstü  düzensiz görünüşlü bir güruhtu… Acemi askerlerin çoğu, Barselona’nın arka sokaklarından gelmiş on beş-on altı yaşında delikanlılardı. Hepsi devrimci şevkle doluydu, ama savaşın neyin nesi olduğu konusunda tamamen cahildiler… Disiplin diye bir şey yoktu; askerin biri verilen emri beğenmedi diyelim, hemen sıradan çıkıp subayla hararetli bir münakaşaya başlıyordu</em> (Ken Loach’un <em>Land and Freedom </em>(Toprak ve Özgürlük) filmini hatırlayalım. G.Z.)…<em>Birkaç güne kadar cepheye yollanacak bu hevesli çocuklar güruhuna bir tüfeği nasıl ateşleyecekleri, hatta bir bombanın pimini nasıl çekecekleri bile öğretilmemişti. O sırada, bunun kışlada eğitim amacıyla kullanılacak silah bulunmayışından ileri geldiğini kavrayamamıştım. POUM’da silah kıtlığı öylesine had safhadaydı ki cepheye varan taze birlikler, silahlarını cephe hattında nöbeti devraldıkları birliklerden temin etmek mecburiyetinde kalıyorlardı… Her milis kolunun kendisine maskot seçtiği en az bir köpeği oluyordu… Cumhuriyeti savunacak kişilerin, nasıl kullanacaklarını bilmedikleri eski püskü tüfekler taşıyan bu pejmürde çocuklar olduğunu düşünmek insanı ürkütüyordu… Milis sisteminin…temel noktası, subay ve erler arasındaki sosyal eşitlikti. Generalden ere kadar herkes aynı parayı alıyor, aynı yemeği yiyor, aynı elbiseleri giyiyordu ve herkes tam bir eşitlikte kaynaşmıştı. Tümen komutanından, ensesine tokat atıp bir sigara almak isteseniz, böyle bir şey yapabiliyordunuz ve hiç kimse bunu tuhaf bulmuyordu. Teorik olarak, herhangi seviyedeki bir milis birliği hiyerarşik değil, demokratikti… Bir emir verdiğiniz zaman, bunu üstten asta değil, bir yoldaştan başka bir yoldaşa veriyordunuz. Subay ve astsubay ayırımı vardı ama olağan anlamında askeri rütbe hiç yoktu: Ne unvan, ne rozet, ne topuk çarpma, ne de selam verme. Milis güçlerinde, geçici olarak işleyecek bir çeşit sınıfsız toplum modeli oluşturulmaya kalkmışlardı… Hükümet, emrindeki birliklerin yetiştirilmesini bekleyecek olsaydı, Franko’ya karşı hiçbir zaman direnilemezdi. Sonraları, milis güçlerini yermek, dolayısıyla da talim ve silah yetersizliğinden ileri gelen hataların eşitlikçi sistemin sonucu olduğunu iddia etmek moda oldu…İşçi ordusunda disiplin, teorik anlamda gönüllülüğe bağlıdır. Sınıf sadakati esasına dayanır; halbuki burjuvaların zorunlu askerlerden kurulu ordusunda disiplin döner dolaşır gelir korkuya dayanır… Milis gücü sistemini aşağılayan gazeteciler, Halk Ordusu </em>(Hükümet tarafından milisin yerine geçirilen düzenli ordu, G.Z.) <em>cephe gerisinde yetiştirilirken, milis güçlerinin cephe hattını tutmak zorunda kaldıklarını pek hatırlamazlar. Milis güçlerinin savaş alanında kalması bile ‘devrimci’ disiplinin gücünün kanıtıdır. Çünkü, 1937 Haziran’ına kadar, milisleri oldukları yerde tutacak sınıf sadakatinden başka hiçbir şey yoktu… milisler, Tanrı bilir pek az zafer kazandılar, ama cephe hattını da tuttular; tek tük asker kaçakları bile görülmüyordu.</em>” (s. 15, 16, 17, 26, 28, 36, 37, 38)</p>
<p><strong>İki Zıt Tez: Devrim mi Savaşı Kazandırır, Savaş mı Devrim’i…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İspanya Devrimi sırasında başından beri iki tez birbiriyle çatışmış ve hatta bu tezlerden birinin galebe çalması, devrimin de, savaşın da kaderini belirlemiştir. Anarşistlerin ve devrimci Marksistlerin (POUM) tezi, faşizme karşı savaşın kazanılmasının devrimi ilerletmekle mümkün olacağı idi. Komintern’in ve Stalinistlerin tezi ise tam tersiydi. Onlara göre, her şey faşizme karşı savaşa bağlıydı, bu yüzden devrim talebi geri çekilmeli, hatta durdurulmalıydı. George Orwell, bu iki zıt tezi ve sonuçlarını çok güzel özetliyor:</p>
<p>“<em>İspanyol işçi sınıfı, aynı şey başımıza gelseydi muhtemelen bizi İngiltere’de yapabileceğimiz gibi, ‘demokrasi’ ve </em>statüko<em> adına Franko’ya karşı direnmemişti; onların direnişi, mutlak devrimci bir patlayış ile birlikte gelmişti – hatta neredeyse bu patlayıştan ibaretti bile denebilir. Toprak köylülerce, birçok fabrika ve taşıma araçlarının çoğu da sendikalarca ele geçirilmişti… doğu İspanya’nın büyük şehirlerinde faşistler, Hükümet’e sadık kalan bazı silahlı kuvvetlerin… yardımı ile bilhassa işçi sınıfının muazzam çabaları sonunda bozguna uğratılmışlardı. Bu ancak, devrimci niyetle –yani kurulu düzenden daha iyi bir şey için çarpıştıklarına inanarak – çarpışan insanların gösterebileceği bir çabaydı. İsyanın çeşitli merkezlerinde bir tek günde, sokaklarda üç bin kişinin öldüğü sanılıyordu. Erkekler ve kadınlar, ellerinde yalnızca dinamit çubuklarıyla açık meydanları geçip makineli tüfeklerle donanmış eğitimli askerlerin elinde bulunan taş binalara saldırmışlardı. Faşistlerin stratejik noktalara yerleştirdikleri makineli tüfek yuvaları, üzerlerinden saatte altmış mil hızla taksiler geçirilerek ezilmişti. Toprağı köylülerin işgal ettiğine, yerel meclislerin kurulduğuna vb. dair hiçbir şey bilinmese bile, bunların, tüm direnişin belkemiği olan anarşistler ve sosyalistlerce – hele anarşistlerin gözünde merkezileşmiş bir üçkâğıtçılık makinesinden başka bir şey olmayan – kapitalist demokrasinin savunusu için yapıldığına inanmak zor olurdu… aslında İspanya’da olan şey, yalnızca bir iç savaş değil, bir devrim başlangıcıydı. İşte İspanya dışındaki anti-faşist basın, özellikle bu durumu örtbas etmeyi kendine iş edinmişti. Dava giderek ‘demokrasiye karşı faşizm’e indirgendi ve olayın devrimci yönü olabildiğince gizlendi. Bunun pek çok nedenleri vardı… Fakat asıl neden, her ülkede görülen küçük devrimci gruplar dışında bütün dünyanın İspanya’daki devrimi önlemeye azimli olmasıydı. Özellikle arkasında Sovyet Rusya olmak üzere Komünist Partisi, tüm ağırlığını devrime karşı koymuştu. Devrimin bu aşamada ölüme mahkûm olduğu, dolayısıyla İspanya’da işçi sınıfı egemenliğini değil, bir burjuva demokrasisini hedeflemek gerektiği bir komünist teziydi. “Liberal” kapitalist bakışın da neden aynı çizgide olduğuna ayrıca işaret etmeye hemen hiç gerek yok… Devrim ilerlerse, hiçbir tazminat alma olanağı kalmayacak ya da çok az olacaktı; halbuki kapitalist cumhuriyet hüküm sürerse yabancı yatırımlar güvence altında kalacaktı. Devrim nasıl olsa bastırılacağına göre, hiç devrim mevrim olmamış gibi davranmak birçok şeyi basitleştiriyordu… Komünist ve Komünist yanlısı basanın yaydığı PSUC </em>(Katalonya Birleşik Komünist Partisi, G.Z.) <em>‘çizgi’si aşağı yukarı şuydu: ‘Şu anda savaşı kazanmaktan başka hiçbir şey önemli değildir, savaşta zafer olmayınca her şey anlamsızdır. Bundan ötürü bu an devrimi ileri götürmekten söz etmenin zamanı değildir. Kolektifleştirmeyi zorla uygulamaya kalkarak … bizim safımızda çarpışan orta sınıfları ürkütmenin sonuçlarına katlanamayız. Her şey bir yana, etkili olabilmek için devrimci kargaşaya son vermek zorundayız. Yerel komiteler yerine, güçlü bir merkezi hükümetimiz, gereği gibi yetiştirilmiş ve tek komuta altında baştan aşağı silahlandırılmış bir ordumuz olmalıdır… Her kim iç savaşı toplumsal devrime döndürmeye çabalıyorsa faşistlerin ekmeğine yağ sürüyordur.</em>”(s. 61, 62, 63, 64, 72)</p>
<p>CNT, FAİ ve POUM’un tezi ise şöyle özetlenebilirdi:</p>
<p>“<em>Faşizme burjuva ‘demokrasisi’ yoluyla karşı koymaktan söz etmek saçmadır. Burjuva ‘demokrasisi’ yalnızca faşizme verilmiş başka bir addır; faşizm de öyledir; ‘demokrasi’ adına faşizme karşı savaşmak, kapitalizmin bir biçimine karşı, yine onun her an ilkine dönüvermeye yatkın olan bir başka biçimi adına savaşmak demektir. Faşizme karşı tek gerçek seçenek işçi denetimidir… İşçiler silahlı kuvvetleri denetimleri altında tutmazlarsa, silahlı kuvvetler işçileri denetimleri altına alır. Savaş ve devrim birbirinden ayrılamaz… Kısacası, kabaca söylemek gerekirse, güçlerin sıralanması şöyleydi: Bir yanda, işçi denetimini savunan CNT-FAI, POUM ve  sosyalistlerin bir kesimi; öte yanda merkeziyetçi hükümet ile silahlı orduyu savunan sağ kanat sosyalistler, liberaller ve komünistler.” </em>(s. 73, 75)</p>
<p><strong>Devrimin Gerileyişi, Sağa Kayış</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>George Orwell, <em> </em>bundan sonra devrimin, sağ sosyalistler, liberaller ve Stalinistlerin ittifakıyla nasıl adım adım geriletildiğini şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>“<em>Fakat ondan sonraki her hükümet değişikliği sağa doğru bir kayma oldu. İlk önce POUM Generalite’den </em>(Katalonya hükümeti, G.Z.) <em>çıkarıldı, altı ay içinde Caballero’nun yerine sağ kanat sosyalist Negrin getirildi; kısa bir süre sonra CNT Hükümet’ten atıldı. Sonra UGT, arkasından CNT </em>Generalite<em>’den kapı dışarı edildi; en sonunda, savaşın ve devrimin patlak verişinden bir yıl sonra, ortada tümüyle sağ kanat sosyalistler, liberaller ve komünistlerden oluşmuş bir hükümet kaldı. Sağa doğru genel kayma, SSCB’nin Hükümet’e silah yardımına giriştiği ve iktidarın anarşistlerden komünistlere geçtiği, 1936’nın Ekim-Kasım aylarına raslar… Ruslar istedikleri şartları kabul ettirebilecek konuma geldiler. Bu şartların özetle, ‘Devrimin önünü alın, yoksa size silah yok’olduğundan pek az kuşku duyuluyordu. Devrimci unsurlara karşı ilk hareket olarak, POUM’un Katalan </em>Generalite<em>’sinden çıkarılması SSCB’nin emirleriyle yapılmıştı… Rus silahları Komünist Partisi ve onunla anlaşmış partiler aracılığıyla sağlanıyordu, onlar da siyasi karşıtlarının ellerine olabildiğince az silah geçmesine çalışıyorlardı… Komünistler devrimci olmayan bir politika izleyerek daha önceleri radikallerden ödü kopan unsurları kendi çevrelerinde toplamayı becermişlerdi. Örneğin, anarşistlerin kolektifleştirme politikasına karşı, zengince köylüleri kendilerine çekmeleri bayağı kolay oldu. Partinin üye sayısında muazzam bir artış vardı ve bu akın geniş ölçüde orta sınıftan kaynaklanıyordu… Her durumda, askeri zorunluluk olarak ihtiyaç duyulan şey, işçilerin 1936’daki kazanımlarından feragat edilmesi demekti… Kolektifleştirme süreci durdurulmuştu, yerel komiteler dağıtılmış, işçi devriyeleri lağvedilmiş, geniş ölçüde takviye edilen ve çok iyi silahlandırılan savaş öncesi polis gücü yeniden kurulmuştu… sendikalara dayalı işçi milisleri giderek parçalanmış ve üyeleri, farklılaştırılmış maaş, ayrıcalıklı subay kastı vb. ile yarı-burjuva çizgisinde bir ‘siyaset dışı’ ordu olan yeni Halk Ordusu arasına dağıtılmıştı… Komünistler… dur durak bilmeden, acı bir dille POUM’a ve tüm rütbelere eşit maaş ödenmesini isteyen anarşist ilkesine sövdüler. Ortalıkta olup biten, genel bir ‘burjuvalaştırma’ hareketi ve ilk birkaç aylık devrimin eşitlikçi ruhunun bile bile yıkılmasıydı…İspanya’nın durumunda beklenilmeyen tek nokta … Hükümet yanlısı partiler arasında komünistlerin, aşırı solun ilerisinde değil de aşırı sağın ilerisinde durmasıydı. Aslında bu hiç hayret uyandırmamalı; çünkü başka yerlerdeki, özellikle Fransa’daki Komünist Partisi’nin yöntemleri, resmi komünizmin, hiç değilse şimdilik, anti-devrimci bir güç olarak değerlendirilmesi gerektiğini apaçık ortaya koymuştu. Şu an Komintern politikasının tümü, dünyanın durumu göz önüne alınırsa –mazur görüleceği üzere- bir askeri ittifaklar sistemine dayanan SSCB’nin savunmasının gerekleriyle bağlantılıdır… İspanya’da devrimi önleyenler herkesten önce komünistlerdi. Sonradan, sağ kanat güçleri tüm denetime sahip olduklarında komünistler, devrimci önderleri avlamakta liberallerden çok daha ileri gitmeye istek gösterdiler… POUM’un, Franko ve Hitler’den para alan, faşist davaya yardım olsun diye sahte-devrimci bir politikada direnen, faşistlerin kılık değiştirmiş bir çetesinden başka bir şey olmadığı ilan edildi. POUM ‘Troçkist’ bir örgüttü ve ‘Franko’nun Beşinci Kolu’ydu. Demek ki ön cephe siperlerinde donmakta olan sekiz on bin asker, faşizme karşı çarpışmak için İspanya’ya gelip hayatlarını ve milliyetlerini feda eden yüzlerce yabancı dahil, işçi sınıfından yirmi bin kadar kişi, düpedüz düşmandan para alan hainlerdi. Bu masal, duvar ilanları yoluyla bütün İspanya’ya yayılmıştı… Sık sık tekrarlanan ‘Önce savaş, sonra devrim’ sloganı; savaş kazanıldığında devrimin devam edeceğine dürüstçe inanan PSUC milisleri tarafından yürekten kabul edilmesine rağmen bir göz boyamadan başka bir şey değildi. Komünistlerin uğraştığı şey, İspanya’da devrimi uygun bir zamana ertelemek değil, tersine böyle bir şeyin hiçbir zaman olmamasını güvenceye almaktı. Zaman ilerleyip iktidar işçi sınıfının elinden kayıp gittikçe ve her renkten devrimciler daha çok kodese tıkıldıkça bu tutum gitgide belirginleşiyordu. Her eylem askeri gereklilik adına yapılıyordu, bu bahane hep hazırdı; fakat bu eylemlerin etkisi, işçileri üstün bir konumdan geriye düşürmek ve savaş sona erdiğinde kapitalizmin yeniden sahneye girmesine karşı direnemeyecekleri bir duruma itmek oluyordu. Lütfen, sıradan komünistlerin, hele hele Madrid dolaylarında kahramanca can veren binlerce komünistin aleyhinde hiçbir şey söylemediğime dikkat ediniz. Fakat parti politikasına yön verenler bu adamlar değildi. Daha yukardakilere gelince, kurnazca hareket etmediklerine inanılamaz.</em>” (s. 65, 66, 67, 68, 69, 70, 81)</p>
<p><strong>Bir de Şimdi Bakın Bu Şehre…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Devrimin geriletilmesi, şehrin ve günlük hayatın görüntülerini de tamamen değiştirmiştir:</p>
<p>“<em>Barselona’ya savaş sırasında, birkaç aylık aralıklarla giden herkes burada olup biten olağanüstü değişikliklere dikkat etmiştir… Devrimci hava kaybolmuştu. Sokaklarda kan lekelerinin yeni kuruduğu ve milis askerlerinin şık otellere yerleştirildiği Ağustos ayında orada olan bir kimseye, Barselona hiç kuşkusuz, Aralık’ta burjuva görünürdü; İngiltere’den yeni gelmiş bana ise… bir işçi şehri gibi görünmüştü. Şimdi işler tersine dönmüştü. Barselona yeniden, savaş yüzünden biraz yıpranmış ve sıkıntı çekmiş, ama işçi sınıfı egemenliğinin hiçbir belirtisi kalmayan alelade bir şehre dönüşmüştü… Milis üniforması ve tulumlar neredeyse büsbütün ortadan kalkmıştı, herkes İspanyol terzilerinin özellikle ustası olduğu şık yaz takımları giyiyordu. Her yerde göbekli zengin adamlar, zarif hanımlar ve pırıl pırıl arabalar görünüyordu… Yeni Halk Ordusu’nun subayları … şaşılacak sayıda çoğalmıştı… aldıkları para ve giydikleri üniformaların belirlediği kesin bir toplumsal farklılık görülüyordu. Erler bir çeşit kaba kahverengi tulum, subaylar zarif, Britanya Ordusu’nun subayları gibi beli oturan, yalnız onlardan biraz daha sıkı oturan haki üniforma giyiyorlardı. İçlerinde her yirmide birinin bile cephenin şöyle bir kenarına dahi gittiğini sanmıyorum. Ama gelin görün ki hepsinin kemerlerine kayışla bağlanmış otomatik tabancaları vardı; oysa biz cephede bir tek tabancayı ne para ne de hatır için bulabiliyorduk. Caddenin yukarısına doğru yürüdüğümüzde dikkat ettim, millet bizim kirli görünüşümüze dik dik bakıyordu…. Yaralılar koltuk değnekleriyle tek ayak üstünde seke seke dolaşsalar bile özel bir ilgi görmüyorlardı… İşçi devriyelerinin dağıtılması emredilmişti, caddelerde polis kuvvetleri arz-ı endam ediyordu. Bunun sonucunda, çoğu işçi devriyelerince kapatılmış kabareler ve üst sınıf genelevleri çabucak açılıverdi.</em>” (s. 128, 129, 131, 134)</p>
<p><strong>Burası Barselona mı, yoksa Moskova ya da Berlin mi?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Karşıdevrimin, daha Franko hakimiyetini kurmadan Barselona’ya veya Madrit’e yerleşmesi, bu şehirleri, GPU’nun ya da Gestapo’nun polis rejiminin hakim olduğu Moskova ya da Berlin’den farksız hale getirmiş, devrimcilere karşı benzeri bir sürek avı başlamıştı.</p>
<p>“<em>Çok sayıda siyasi zanlı, peşlerinde polis ve devamlı ele verilme korkusuyla saklanıyordu. Pasaportsuz olan ve genellikle kendi ülkelerinde gizli polisçe aranan İtalyan ve Almanların durumu en kötüsüydü. Yakalandıkları takdirde, sınırdışı edilerek Fransa’ya gönderileceklerdi ki bu, Tanrı bilir onları en korkunç olayların beklediği İtalya ya da Almanya’ya geri yollanmaları demekti…POUM lağvedildiğinde, komünist yönetimindeki gizli polis, hepsinin benzer biçimde suçlu olduğu varsayımına dayanarak POUM’la ilişkisi olan ellerini atabilecekleri herkesi, yaralıları, hastanedeki hastabakıcıları, POUM üyelerinin eşlerini ve bazı durumlarda çocuklarını bile tutukladılar…POUM’un Yürütme Kurulu hapse atıldığında, komünist basın çok büyük bir faşist entrikası masalı yarattı… Uluslararası Tugay ve diğer milislerdeki yabancılar gitgide daha büyük sayılarda hapse atılıyorlardı. </em>La Batalla (POUM’un gazetesi, G.Z.) <em>hâlâ çıkıyor, ama öylesine sansür ediliyordu ki neredeyse var olmaktan çıkmıştı. </em>Solidaridat <em>ve öteki anarşist gazeteleri de ağır bir biçimde sansürleniyordu… 15 Haziran’da polis, Andres Nin’i çalıştığı yerde aniden tutuklamış ve aynı akşam Hotel Falcon’a baskın yaparak çoğu izne gelmiş milis askerleri olmak üzere, orada bulunan herkesi tutuklamıştı… Bir iki gün içinde, Yürütme Kurulu’nun kırk üyesinin hemen hepsi hapse atılmıştı… Hapishanelerde insanları gizlice vurduklarına dair söylentiler dolaşıyordu&#8230; Nin gizli polis tarafından hapiste vurulmuş ve cesedi sokağa atılmıştı… Tutuklamaların çoğu kanunsuz yapılıyor, polis şefinin verdiği emirlerle serbest bırakılanların çoğu hapishane kapısında yeniden tutuklanıyor ve ‘gizli hapishane’lere götürülüyordu…Kanun, polisin belirlediği bir şey olup çıkmıştı…. <strong>Şimdi düşünmemiz gereken şey, İspanya’dan çıkmanın bir yolunu bulmaktı. Er geç hapse atılmak gün gibi aşikâr iken, daha fazla İspanya’da kalmanın hiçbir anlamı yoktu.</strong></em>” (s. 168, 197, 222, 231, 232, 233, 237, 238)</p>
<p>1920’lerde ve 1930’larda Sovyetler Birliği’nden, keza 1930’larda Almanya’dan kaçmaya çalışan muhaliflerin (kimi başarabildi bunu, kimi ise ele geçti; Gestapo’dan kaçanlar GPU’ya, GPU’dan kaçanlar Gestapo’ya yakalandı; Margarete Buber Neumann’ın <em>İki Diktatörlük Altında</em>’da -çev: Gün Zileli, henüz basılmadı- anlattığı gibi, kimi zaman GPU, tutuklularını Gestapo’ya teslim etti; Jan Valtin’in <em>Karanlığın Ötesinde</em>’de – çev. Gün Zileli, Kibele, 2009 &#8211; anlattığı gibi, Gestapo ve GPU kaçakları ve sınırdan gizlice girenleri birbirlerine ihbar ettiler) ruh halinin aynısı.</p>
<p>Neyse ki, George Orwell İspanya GPU’sunun ya da Gestapo’sunun eline geçmeyenlerdendi.</p>
<p>Salud, George Orwell!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>9 Eylül 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F09%2Fsalud-george-orwell%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/09/salud-george-orwell/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HES (anti-pop, 2011)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/04/hes-anti-pop-2011/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hes-anti-pop-2011</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/04/hes-anti-pop-2011/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Sep 2011 09:06:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>
		<category><![CDATA[anti-pop]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3928</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/09/HES_anti-pop_2011.jpg"><img title="HES (anti-pop, 2011)" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/09/HES_anti-pop_2011.jpg" alt="" width="594" height="334" /></a></p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2011/09/HES_anti-pop_2011.jpg"><br />
</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F04%2Fhes-anti-pop-2011%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/04/hes-anti-pop-2011/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Modernite ve Marksizm</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/09/03/modernite-ve-marksizm/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=modernite-ve-marksizm</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/09/03/modernite-ve-marksizm/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Sep 2011 23:24:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[BirGün]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Semih Gümüş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3923</guid>
		<description><![CDATA[Eleştirmen Semih Gümüş, 2 Eylül 2011 tarihli Radikal Kitap’ta, “Marksizm ve Modernizm” başlıklı bir yazı kaleme almış. Sondaki paragraf, yazının temel fikrini şöyle özetliyor:

“Modernitenin yaralarını daha nitelikli bir moderniteyle sarabilirdi Marksizm, ama bu amaçtan uzaklaşmıştı…”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Bu yazı, BirGün Gazetesi&#8217;nde (4 Eylül 2011) yayınlanmıştır (<a href="http://birgun.net/politics_index.php?news_code=1315124548&amp;year=2011&amp;month=09&amp;day=04" target="_blank">Link</a>).</p>
<p style="text-align: right; margin-top:30px;">
<p>Eleştirmen Semih Gümüş, 2 Eylül 2011 tarihli <em>Radikal Kitap</em>’ta, “<a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&amp;Date=&amp;ArticleID=1062125&amp;CategoryID=40" target="_blank">Marksizm ve Modernizm</a>” başlıklı bir yazı kaleme almış. Sondaki paragraf, yazının temel fikrini şöyle özetliyor:</p>
<p>“<strong>Modernitenin yaralarını daha nitelikli bir moderniteyle sarabilirdi Marksizm, ama bu amaçtan uzaklaşmıştı…</strong>”</p>
<p>Bir süredir izleyebildiğim kadarıyla Semih Gümüş, Marksizmin içinde bulunduğu bunalıma çözüm arayan yazarlardan biri. Dogmalara takılıp kalmayarak yeni çözümler üzerinde düşünmek ve fikir geliştirmek elbette olumlu bir şey ama geliştirilen “yeni” fikirler gerçekten yeni mi bakalım? Ya da hastanın hastalığını doğru mu teşhis ediyor, yoksa onu daha da hızlı ölüme götürecek öneriler mi bunlar? Ben ikincisi olduğu kanısını edindim bu son yazıda. Yazıyı yazmamın bir nedeni bu; diğer nedeni de modernite konusunda bildiğimce biraz kalem oynatmak.</p>
<p>Marksizmden modernitenin yaralarını sarmasını istemek, ondan kapitalizmin yaralarını sarmasını istemekten farksız bir şeydir. Çünkü modernite özünde kapitalizmdir ve ondan başka da bir şey değildir. Modernite kapitalizmin adıdır, onunla var olmaktadır. Modernitenin ölüme gitmesi kapitalizmin ölüme gitmesiyle eşdeğerdir. Zaten Marksizmi de ölüme götüren, moderniteye kendini adapte etmiş olmasıdır.</p>
<p>Semih Gümüş ise, Marksizmin somut uygulamalarının, moderniteye gereğince ayak uyduramadığı, fazla yerel kalıp evrenselleşemediği, modernitenin herhangi bir aşamasında takılıp kalarak “nitelikle bir moderniteye” yönelemediği kanısında.</p>
<p>Oysa Marksizmin teorisinin de, bu teorinin yönlendirdiği somut uygulamalarının da temel hatası, moderniteyi iyi uygulayamamak değil, modernitenin açtığı yola kanalize olmak ve dolayısıyla kapitalizmle birleşip radikal bir akım olmaktan çıkmaktır.</p>
<p>Marx, üretici güçler teorisini ortaya atarak daha baştan teorisini modernitenin arabasına bağlamıştı. Marksistlerin görevi her şeyden önce sosyalizm için gerekli üretici güçleri geliştirmekti. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin teorisyenleri, Bernstein’lar vb. bu teoriyi son noktasına kadar geliştirip kapitalizmi desteklediler. Bernstein’a göre, Marksistler burjuvaziye her türlü desteği verip üretici güçlerin geliştirilmesine hizmet etmeliydiler. Lenin, Troçki ve Rosa Luxemburg gibi zamanın genç Marksistleri, Marksist hareketin böylesine burjuvazinin yedeğine koşulmasına karşı çıktılar ve üretici güçleri geliştirme görevinin burjuvaziden alınıp proletaryaya aktarılması gerektiğini ileri sürdüler. 1917’de iktidara gelen Lenin ve Troçki, Marksizmin bu “devrimci” yorumunu uygulamaya koydular. Üretici güçleri geliştirecek olan proletarya olduğuna göre, bu proletarya, “proletarya iktidarı”nın yönlendirmesiyle olağanüstü bir çaba gösterip görevini yerine getirmeliydi. Proletaryanın önüne konan bu acil görevi Stalin proletaryaya ve köylülere aşırı zor uygulayarak yerine getirdi ve SBKP’nin iktidarda olduğu Rusya’yı (o zamanki adıyla Sovyetler Birliği) birkaç on yılda modern bir sanayi ülkesi haline getirdi.</p>
<p>Böylece modernitenin emrettiği ve Marksizmin vazettiği modernleşme görevi Sovyetler Birliği denen büyük bir coğrafyada yerine getirilmiş oluyordu. Buna kimileri sosyalizm dedi, kimileri ise devlet kapitalizmi. Ne ad verirseniz verin, sonuçta bu görevi yerine getiren güdümlü devletçi ekonomik düzen dünya coğrafyasının Rusya gibi çok büyük bir bölümünde kapitalizmin modernleşme ve ilerleme talebini gerçekleştirmiş, Rusya’yı dünya kapitalist sistemiyle uyumlu bir parça haline getirmişti.</p>
<p>Ne var ki, modernitenin aşamaları vardı. Yoğun emeğe ve büyük ağır sanayi tesislerine (özellikle büyük demir ve çelik tröstlerine) dayalı modernleşmenin bu aşaması bir süre sonra, diğer kapitalist ülkelerde de görüldüğü gibi, demode olmaya başlamıştı. Şimdi modernleşmenin ve kapitalizmin yeni talepleri vardı: Yoğun emeğe ve ağır sanayie dayalı üretimden teknolojinin daha ileri aşamalarına (bilgi çağı) dayalı entansif üretime geçiş.</p>
<p>İşte Sovyetler Birliği bunu başaramadı. Başarma yolunda bir takım hamleler ya da reformlar yapmadı değil. Ekonomiyi aşırı merkeziyetçilikten kurtarmaya yönelik Kruşçev reformları, menajerlere daha fazla inisiyatif tanıyan Kosigin uygulamaları ve en nihayet, baskıcı siyasi yapıyı gevşetip topluma daha fazla inisiyatif tanımaya yönelik Gorbaçov politikaları bu uygulamalardan en önemlileri olarak kayda geçebilir. Ne var ki, Sovyet sistemi, modernleşmenin ağır sanayileşme aşamasına göre belirlenmiş bir yapı olduğundan, yani kalkınmacı ve ağır sanayici bir devlet kapitalizmi olarak şekillendiğinden ve bu yönelimi değiştirecek esnek bir siyasi ve kurumsal yapıya sahip olmadığından, bizzat reformların açtığı kanaldan yıkıma gitti.</p>
<p>Çin’de Mao Zedung, 1956 Macar Devrimi’nin de sonuçlarını görerek Stalinist bir hızlı sanayileşme politikasından ürktü. Ayrıca, Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, sanayileşme uğruna köylülüğü yok etmeye girişmenin doğrudan kendi iktidar dayanağını ortadan kaldırmak anlamına geleceğini düşündü ve hızlı sanayileşmeden vazgeçti. Mao’nun hızlı sanayileşmeden vazgeçmesi, özel mülkiyetçi kapitalizme fidelik edecek küçük mülkiyetin ortadan kalkmasını önledi. Çin, Sovyetler Birliği gibi bir “sanayi devrimi” yaşamadı ama bu sayede kapitalizmin ve modernizmin sonraki aşaması olan entansif üretime küçük mülkiyet kanalından çok rahat bir geçiş yaptı. İşte bugün Çin’in, modern kapitalizmin en modern aşamalarına Amerika’dan bile daha fazla uyum sağlamasının nedeni budur. Bu anlamda, bugün Çin’in, Semih Gümüş’ün özlediği, “modernitenin yaralarını daha nitelikli bir moderniteyle sarma” işini yerine getirdiğini söyleyebiliriz. Elbette bunu toplum üzerinde korkunç bir monolitik komünist parti diktatörlüğü ile yerine getirebilirdi. Çin, Sovyetler Birliği’nin geçemediği, modernizmin ikinci aşamasına geçerek bir anlamda Marksizmin modernite yolundan ilerleme çizgisini sürdürmektedir.</p>
<p>Bence Semih Gümüş, sorunu yanlış yerde arıyor. Önerisi, örneğin, kanserden ölmekte olan hastaya “daha nitelikli kanser hücreleri üretecek besinler” tavsiye etmekten farksızdır. Marksizmi ölüme götüren, üretici güçler teorisiyle ve uygulamasıyla modernitenin ve dolayısıyla kapitalizmin arabasına bağlanmış olmasıyken, ona “daha nitelikli modernite” önermenin başka bir anlamı olamaz.</p>
<p>XIX. yüzyılda insanlık da, Marksizm de yanlış bir yol tuttu. Hatta, modernizme karşı en eleştirel akım olan anarşizmin bile bundan bir ölçüde nasibini aldığını söyleyebiliriz.</p>
<p>Bugün kesin bir sapma gerekiyor. Evet evet bir sol sapma. İnsanlık, ya modernizmin ve dolayısıyla kapitalizmin rayından çıkıp başka mecralara yönelecek ya da kapitalizmin yol açtığı felaketle yok olup gidecektir. Devrimci bir akım bu başka mecraların arayıcısıysa devrimci adını hak eder.</p>
<p>Görmüyor musunuz? Avrupa, hatta dünya yanıyor.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>2 Eylül 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F09%2F03%2Fmodernite-ve-marksizm%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/09/03/modernite-ve-marksizm/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>30</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“İktidara hak veren bir özgürlükçülük olamaz!” (Süleyman Arıoğlu)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/28/%e2%80%9ciktidara-hak-veren-bir-ozgurlukculuk-olamaz%e2%80%9d-suleyman-arioglu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=%25e2%2580%259ciktidara-hak-veren-bir-ozgurlukculuk-olamaz%25e2%2580%259d-suleyman-arioglu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/28/%e2%80%9ciktidara-hak-veren-bir-ozgurlukculuk-olamaz%e2%80%9d-suleyman-arioglu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Aug 2011 12:30:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Arıoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3919</guid>
		<description><![CDATA[Halil Berktay geçen hafta iki gün boyunca yazarı olduğu Taraf gazetesinden Neşe Düzel’e verdiği bir röportajda*, Türkiye ve dünya solunu tartıştı ve solun ölümünü ilan etti. Bunda ne yeni ve özgün ne de büyük ölçüde de yanlış bir yan var. Ancak Berktay’ın asıl yaptığı bir ölünün yerine bir başka ölüyü önermesi. Yani: Liberalizm. Üstelik solun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Halil Berktay geçen hafta iki gün boyunca yazarı olduğu <em>Taraf </em>gazetesinden Neşe Düzel’e verdiği bir röportajda*, Türkiye ve dünya solunu tartıştı ve solun ölümünü ilan etti. Bunda ne yeni ve özgün ne de büyük ölçüde de yanlış bir yan var. Ancak Berktay’ın asıl yaptığı bir ölünün yerine bir başka ölüyü önermesi. Yani: Liberalizm. Üstelik solun milliyetçileşen kanadı ile aynı teorik kurgudan hareketle… Sorun şu ki, Halil Berktay, her şeye tek gözünü kapatarak ve sadece bir yönünü anlatarak bunu yapıyor. AKP’yi sol, kendilerini de özgürlük havarisi ilan etmenin yolunu bu olarak görüyor olmalı.</p>
<p>Tarih her daim manipülasyona açık ve sorunlu bir alan olmuştur. Hesaplaşmalarda da yeni olanı ikame etmekte de dönüp başvurulan ve her zaman herkesin aradığını bulabildiği bir alan olmuştur. Halil Berktay da bir tarihçi olarak bunu tekrar ediyor ve yeterince de becerikli bir şekilde kullanıyor.</p>
<p>Berktay’ın röportajında özetle ileri sürdüğü görüşler, solun demokrasi karşıtlığı, Türkiye’de Kemalizm ile sürdürdüğü “mutsuz evliliği”, Marksizmin ilk referanslarından itibaren de milliyetçiliğe karşı her zaman açık bir kapı bulunduruyor olması… Halil Berktay, bugünün örgütlü solunun antiemperyalizm köprüsü üzerinden milliyetçiliğe bağlandığını söylüyor ve bunu da Türkiyeli solcuların aslına rücu etmesi olarak değerlendiriyor. Solun mirasının üçe bölündüğünü söyleyen Berktay, bir kısmının Kemalizmin, bir kısmının Kürt milliyetçiliğinin kuyruğuna takıldığını röportajında anlatıyor. Kendisini, Murat Belge’yi de aralarına koyduğu üçüncü mirasçıyı ise “özgürlükçü” olarak tanımlıyor.</p>
<p>Bu mirasçılık meselesinde tarihe gitmeden bugünü iyi irdelemek gerekiyor. Daha Ahmet Şık ve Nedim Şener hakkında, bugün hapishanelerin görece “özgür” havasından söz ederek polisliğe ve gardiyanlığa soyunduğu yazısı* hafızalarımızda bu kadar taze iken, çıkıp da böyle iddialarda bulunması tam bir oportünizm örneği! Keza Murat Belge’nin Hopa’daki bir protestoda öldürülen Metin Lokumcu ve polis şiddetine maruz kalan öğrenciler için söyledikleri de ortadayken. Berktay’ın “özgürlükçülüğü”, muhalifler karşısında özel yetkili savcıların, polisin, gardiyanların yanında saf tutan bir özgürlükçülük. Zaten ihtiyatlılık gösterip  “CHP’ye göre” dese de AKP’yi solda ilan ederek çarpıtmalarını sürdürüyor. İktidar ile özgürlüğün bir arada var olamayacağını bilmelisiniz!</p>
<p>Berktay’ın, solun önemli bir çoğunluğunun Kemalist, milliyetçi, PKK kuyruğuna takılmış olduğuna ilişkin tespitlerinde bence itiraz edecek pek bir yan yok. Buradaki tek eksik, solun, kendisinin de dâhil olduğu bir kısmının da AKP’nin kuyruğuna takılmış olduğundan söz etmemesi… Kaldı ki, AKP’nin milliyetçi bir parti olmadığını ileri sürmek de bir hayli güç olsa gerek.</p>
<p>Berktay’a göre, solun milliyetçilikle değil liberalizmle bütünleşmesi gerekiyor. Ya da onun tabiriyle, “kuyruğuna takılması”… Ama şuna bakın ki, sol, liberalizme düşman ve milliyetçiliğe batmış durumda. Liberalizmin/liberallerin ise milliyetçilikle ilişkisini hiç mi hiç sorgulamıyor Berktay. Oysa solun milliyetçilik ile ilişkisi, 19. yüzyıla kadar dayanıyor. Berktay diyor ki: “<em>19. ve 20. yüzyıl tarihi, üç büyük ideoloji arasındaki mücadeleler, bu ideolojilerden türeyen politik partiler arasındaki çatışmalarla şekillendi. Bu üç büyük ideoloji, liberalizm, nasyonalizm ve sosyalizm. Marksizm, bu üçü arasından öncelikle liberalizme düşman. Yani Marksizmin varoluş nedeni, onu doğuran sancı, milliyetçiliğe değil, liberalizme düşmanlıktır.</em>”</p>
<p>Ben burada başka türlü bir tarih okumasının daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Immanuel Wallerstein, bu üç büyük ideolojiyi, “muhafazakârlık, liberalizm ve radikalizm” olarak adlandırır. Bu ideolojileri de Fransız Devrimi sonrasında egemenliğin kaynağı ve meşruiyeti haline gelen halka karşı tutumları üzerinden değerlendirir. Muhafazakârlığın, popülist değerleri sapkınlık olarak görüp reddetmeye çalıştığını, liberalizmin bunu dengelemek için çıktığını söyler. Radikalizm/sosyalizmin ise üçüncü bir ideoloji olarak liberalizmden kopuşla ortaya çıktığı görüşündedir. İdeolojiyi, “değişimi idare etme programı” olarak tanımlayan Wallerstein, bu üç ideoloji arasındaki ayrımın, halk egemenliğini kontrol altında tutmaya ilişkin stratejilerinde olduğunu anlatır. Halk egemenliğini teoride kabul edip pratikte bunu yavaşlatan ve bu değerleri hayata geçirmede uzmanların aracılığını şart koşan liberalizmden sosyalistlerin kopuşunun 1848’de olduğunu belirtir.</p>
<p>Berktay, tarih okumasında demokrasiyle liberalizm arasındaki akrabalığı vurguluyor, ancak milliyetçiliği tamamen yok sayıyor. Oysa milliyetçilik, tehlikeli sınıfların sistem karşıtı taleplerinin kontrol altında tutulması için liberalizmin, ödünler programına (genel oy hakkı, refah devleti) ilaveten icat ettiği bir düşüncedir. Türkiye’deki liberallerin son dönemde “tehlikeli sınıflar” karşısındaki tavırlarına bakınca, burada da bir aslına rücu gayet net biçimde görülür. Özellikle Berktay’ın yazdığı <em>Taraf</em>’ın son dönemdeki haberlerine bir göz atmak, bunu anlamak için yeter.</p>
<p>Meselelere bir gözünü kapatarak bakmak Berktay’ın tarihçiliğini güncel ihtiyaçları temel alarak kullanmasının eseri gibi görünüyor. Bu tavrı, bütün bir röportaj boyunca görüşlerinin içine sinmiş. Türkiye’de solun Kemalizm ile ilişkisi üzerine onca kelâm ediyor ama İbrahim Kaypakkaya’dan tek satır söz etmiyor. Türkiye solu ve Kemalizm ilişkisinin anlatımında bu büyük bir eksiklik değil midir? Kaypakkaya, Berktay’ın da militanı olduğu örgütten Kemalizm eleştirisi yaparak ayrılmıştı. Kaypakkaya’nın Türkiye solunda Kemalizmi açıktan eleştiren ve yargılayan ilk isim olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz. Berktay, “beyninin bir lobuyla” birlikte bu eski yoldaşına ilişkin hafızasını da yitirdi mi yoksa! Yoksa bunlar pek hatırlamak istemediği anılar mı? Kaypakkaya, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin (TİİKP) merkezine, darbecilik, Kemalistlik ve silahlı mücadeleden yan çizmek türü eleştiriler yöneltip ayrılmak istediğinde Söke’nin Beşparmak dağlarında, örgütün merkez yöneticileriyle bir araya gelir. Bundan sonrasını Gün Zileli’nin aktarımından dinleyelim:</p>
<p>“<em>Merkez elemanları arasında, Kaypakkaya’ya karşı tutum konusunda bir tartışma cereyan etti. Berktay, sertlik yanlısı eğilimi savundu ve ‘hain’ İbrahim Kaypakkaya’nın infaz edilmesini öneren birkaç kişiyle aynı tutumu takındı. Bildiğim kadarıyla Doğu Perinçek’in bu öneriye yanaşmamasıyla ‘hain’ İbrahim Kaypakkaya’yı öldürmek, TİİKP’ye değil, Türk devletine nasip oldu</em>.” **</p>
<p>Halil Berktay, solun milliyetçi kanadının, sol iddiasından vazgeçmemesini, solun hâlâ prestij sağlayan bir kavram olmasına bağlıyor. Berktay’ı okudukça bu prestijden yararlanmak konusunda kendisinin de benzer bir tavra sahip olduğu görülüyor. Tek satırlık olsun bir özeleştiri vermek yerine, geçmişi yok sayarak, çarpıtarak bir politik konumun inşasına girişiyor. İktidarın yanında, yöresinde bir “özgürlükçülüğün” teorisine girişiyor. Geçmişte Kemalizme isyan eden “hainlerin” infazını önerirken, bugün de bir anlamda Kemalistlerin “infazını” öneriyor. Dolayısıyla Berktay, gerçekte ne modernizmi, ne kalkınmacılığı, ne darbeciliği, ne de milliyetçiliği mahkûm ediyor. Bu konularda eleştirdiği soldan fersah fersah ileriye gitmiş olan AKP’yi ama gerçekte de cezbesinden hiç kurtulamadığı iktidar mevkiini övüyor.</p>
<p>Süleyman ARIOĞLU</p>
<p>25.08.2011</p>
<p>* Neşe Düzel, “Solun mirası üçe ayrıldı”, “Şiddete hak veren sol olamaz” (Halil Berktay ile röportaj), <em>Taraf</em>, 22-23 Ağustos 2011</p>
<p>** Halil Berktay, “Ergenekon Yaşıyor Hâlâ”, <em>Taraf</em>, 16 Nisan 2011</p>
<p>*** Gün Zileli, “Halil Berktay’ın İdeolojik Yol Haritası”, <a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a> , 12 Ocak 2010
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F28%2F%25e2%2580%259ciktidara-hak-veren-bir-ozgurlukculuk-olamaz%25e2%2580%259d-suleyman-arioglu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/28/%e2%80%9ciktidara-hak-veren-bir-ozgurlukculuk-olamaz%e2%80%9d-suleyman-arioglu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kelle Avcıları!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/26/kelle-avcilari/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kelle-avcilari</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/26/kelle-avcilari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Aug 2011 14:40:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nil Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3916</guid>
		<description><![CDATA[Tolstoy, hayatının seyrini değiştiren ve büyük dönüşüm yaşamasına yol açan iki olayı anlatır. Biri, avcılık yaptığı gençlik döneminde, bir kurtla göz göze gelmesidir. Tolstoy’un elinde tüfek vardır ve karşısındaki kurt yerinde çakılıp kalmıştır. Kurt, çaresizce gözlerinin içine bakmaktadır. Tolstoy tüfeğini ateşlemekte tereddüt eder. Ateşleyip ateşlemediğini hatırlamıyorum ama bu olay avcılığı kökten bırakmasına yol açar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tolstoy, hayatının seyrini değiştiren ve büyük dönüşüm yaşamasına yol açan iki olayı anlatır. Biri, avcılık yaptığı gençlik döneminde, bir kurtla göz göze gelmesidir. Tolstoy’un elinde tüfek vardır ve karşısındaki kurt yerinde çakılıp kalmıştır. Kurt, çaresizce gözlerinin içine bakmaktadır. Tolstoy tüfeğini ateşlemekte tereddüt eder. Ateşleyip ateşlemediğini hatırlamıyorum ama bu olay avcılığı kökten bırakmasına yol açar.</p>
<p>İkinci olay, orta yaşlarında gittiği Paris’te geçer. Bir mahkûmun giyotinle idam edilmesine tanık olur. Bu olay, Tolstoy’un yaşamında büyük bir dönüm noktasıdır. O günden sonra insanın insan eliyle öldürülmesine, idam cezasına karşı kesin bir tavır alır.</p>
<p>Tolstoy, bir başka yerde, insanların hep yere bakarak yürüdüğünü, başlarını kaldırıp gökyüzüne bakmadıklarını söyler. Oysa yukarlarda çok engin bir gökyüzü vardır. İnsanı ferahlatan, ufkunu genişleten bir gökyüzü.</p>
<p>Bu yılın 26 Şubat tarihinde, “Kaddafi’yi Öldürmeyin” diye bir yazı yazmış ve şöyle demiştim:</p>
<p>“Libya’da Kaddafi sıkıştırılmış durumda. Diktatör sonuna kadar dövüşeceğini söylüyor. Muhtemelen dövüşürken ölecek. Buna bir şey diyemeyiz. Ama yakalanır da o an kurşuna dizilir ya da linç edilir veya Çavuşesko, Menderes veya Saddam gibi uyduruk bir şekilde  yargılanıp idam edilirse, işte bu, devrime yapılmış en büyük kötülük olur. Bırakın yaşasın.</p>
<p>Onu iktidarından ve mülkiyetinden özgür kılın, kurtarın, o da sıradan halk gibi halkın içinde yaşasın. Çok mu idealist, fazla mı erdemli.</p>
<p>Evet ama devrim denen şey zaten erdemdir, erdemle yaşar. İntikam, kuşku, korku, dehşet, devrimin en büyük düşmanıdır. Kaddafi’nin bile canını almayan bir devrim insanlığın yüreğine öyle büyük bir ateş saçar ki, işte esas bu titretir dünyanın bütün diktatörlerini ve kapitalist asalaklarını.”</p>
<p>Tabii bugün, bu satırları yazdığım noktadan çok uzaktayız. Hayır, Kaddafi’nin içinde bulunduğu durum açısından değil, “devrim durumu” tahminim açısından. Burada açıkça belirtmeliyim ki, “devrim” dediğim ayaklanmanın devrimle falan bir ilgisi yokmuş. Bu konuya yazının sonlarına doğru daha etraflı değineceğim ama önce belirtmem gereken bir iki nokta var: Şu kelle avcılığı meselesi.</p>
<p>İngilis SAS komandoları İngiliz Başbakanının emriyle ve isyancılarla işbirliği halinde Kaddafi’nin peşine düşmüş, kelle avcılığı yapıyorlar. Ellerinde ağır makineliler taşıyan isyancıların gazetelerde yayımlanan fotoğraflarının da güneydoğunun dağlarında kelle avcılığı yapan Türk komandolarının görünümünden pek farkı yok. Aynı, kana susamış, acımasız suratlar; aynı, zaferle başı dönmüş, ruhunu kaybetmiş insanların dudaklarının köşesindeki pis gülümseme. İngiliz hükümeti, sosyal yardımları kısarak Totenham’daki “şanssız çocukları” iyice sefalete ve işsizliğe mahkûm ederken, kendi kelle avcılarına büyük yatırım yapmakta çok cömert. Milyonlar ve milyonlar akıyor oraya. Avcıları sevmem, kelle avcılarından ise nefret ederim. Eğer dindar olsaydım Kaddafi’nin yakalanmaması için dua ederdim. Tüm gönlümle bunu diliyorum.</p>
<p>Bir başka haber ise, yeni Libya yönetiminin polis gücünün Türkiye tarafından organize edileceği. Aman ne iyi! Uluslararası “demokrasi” güçlerinin reorganizasyon faaliyetlerinde Türkiye’ye de bu rol düşmüş demek. Bunu çok iyi yapacaklarından hiç kuşkum yok. Polislikte Türkiye’nin eline kimse su dökemez. Hele sorgulama ve işkence yöntemlerinde rakipsizdirler. Selahattin Bulut’un, Muhsin Kızılkaya tarafından Kürtçeden çevrilen <em>Hadım </em>adlı, şu kötü ünlü Diyarbakır cezaevinden çıkan bir mahkûmu anlattığı (İthaki Yayınları) kısa romanı bunun son tanıklıklarından. Yeni Libya polisini eğitirken Türk polis uzmanlarının, “cop sokma” yöntemi de dahil hiçbir yöntemi öğretmekten geri kalmayacağından emin olabiliriz. Gerçi, yakın zamana kadar eski diktatörün emrinde olup şimdi yeni efendilerin emrine girerek reorganize olacak Libyalı işkencecilerin o kadar da eğitimsiz olduğunu sanmıyorum ya.</p>
<p>Bu tür aktüel konulardan, biraz daha teorik bir konuya geçebilirim. Bu, kısım aynı zamanda benim de özeleştirimi kapsayacaktır. Bir kere, yukarda aldığım alıntıda da görüleceği gibi, Libya’da bir devrim olduğunu düşünmem hataydı. Evet bu, diktatöre bir isyandı ama bilinç unsurundan yoksun olduğundan batılı kapitalistler tarafından kolayca manüpile edilebildi. Dolayısıyla, gördüğümüz her ayaklanmaya devrim deme yanılgısına bir son vermek gerekiyor artık. Bir ayaklanmanın gerçekten devrim olabilmesi için, ayaklananların emperyalizm, kapitalizm, özgürlük vb. konusunda asgari bir bilince sahip olmaları şart görünüyor. Yoksa sonuç ortada: “God bless you.” Yani Türkçesi “Allah sizden razı olsun” gibi bir şey. Emperyalizme yaslananlar ve yalakalık yapanlar devrimin uzağından bile geçemezler.</p>
<p>Geçmişte, “öncü parti”nin kitleleri hiçe sayan ve her şeyi kendi teorisini bağlayan dayatmalarına karşı çıkarken, bu sefer kendiliğinden halk ayaklanmalarına fazla bel bağladığımı görüyor ve kendimi eleştiriyorum. Tamam, devrim doktrinlerle olmaz, kitlelerin yaratıcı güdüleri devrimin sürükleyici gücüdür ama tersine savrulmanın da bir âlemi yoktur. Kitlelerin kendiliğinden inisiyatifi, dışarıdan taşınarak değil, yaşamın süreçleriyle gelişen bir bilinçle birleşmediği zaman olacak olan budur işte. Baskıdan yılmış insanlar böyle bir bilinçten yoksun olduklarında kolayca emperyalistlerin himayesine girip onların silahlı güçleri haline gelebiliyorlar.</p>
<p>Libya deneyinden sonra Suriye üzerine de yeniden düşünmek gerekiyor galiba. Hatta “Arap baharı”nın bütünü üzerinde.</p>
<p>Devrim, kitlelerin inisiyatifi ve bilinci ile gelişir.</p>
<p>Devrimci bilinç ise her an durup düşünmeyi, hatanın görüldüğü noktada düzeltilmesini zorunlu kılar. Aksi takdirde bilinç de katılaşır ki, bu da devrimin bir başka çıkmaza sürüklenmesine yol açar.</p>
<p>Hatayı görüp düzeltmeyen, hatanın esiri olur.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>26 Ağustos 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/" target="_blank">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com" target="_blank">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F26%2Fkelle-avcilari%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/26/kelle-avcilari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>55</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu Dünyadan Bir E.Tüfekçi Geçti! (Ersen Olgaç)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/25/bu-dunyadan-bir-e-tufekci-gecti-ersen-olgac/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=bu-dunyadan-bir-e-tufekci-gecti-ersen-olgac</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/25/bu-dunyadan-bir-e-tufekci-gecti-ersen-olgac/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2011 19:28:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mihri Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Portreler]]></category>
		<category><![CDATA[Ersen Olgaç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3911</guid>
		<description><![CDATA[Bir Ege akşamının serinliğinde, Orhan Savaşçı ve Gülten Çayan’ın endişeli bakışlarla Mihri Belli’nin sağlığını merak etmeleri, ertesi gün telefona sarılmama neden oldu. Sevim ablanın herzamanki soğukkanlı, ama bu kez hüzünle yankılanan sesi, bir gece önceki endişenin yanıtı oldu: “Mihri’yi az önce kaybettik!” Uzun bir sessizlikten sonra, kadife gibi yumuşak bir fısıltıyla: “Giderken ele ele, gözgöze ayrıldık. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Ege akşamının serinliğinde, Orhan Savaşçı ve Gülten Çayan’ın endişeli bakışlarla Mihri Belli’nin sağlığını merak etmeleri, ertesi gün telefona sarılmama neden oldu. Sevim ablanın herzamanki soğukkanlı, ama bu kez hüzünle yankılanan sesi, bir gece önceki endişenin yanıtı oldu: “Mihri’yi az önce kaybettik!” Uzun bir sessizlikten sonra, kadife gibi yumuşak bir fısıltıyla: <em>“Giderken ele ele, gözgöze ayrıldık. 52 yıllık beraberliği böyle romantik noktaladık.”</em></p>
<p>Rüzgarın dans ettirdiği çam ağaçlarının arasından yolculuğa başladım:</p>
<p>Yıl 1965! Bir yandan Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi ve partinin Ankara Gençlik Kolları yönetim kurulundayız, diğer yandan da Sosyalist Kültür Derneği’nin Cumartesi konferanslarının tiryakisi ve Yön dergisi okuyucusu. O dönemi bilenler, Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön’ün anlam ve önemini itiraf ederler. İşte tam o sıralarda, Yön dergisindeki bir yazı dikkatimizi çeker: <em>“Batı” Nedir Artık Bilmeliyiz</em>” başlığını taşıyan bu yazının sahibi, adına ilk kez rastladığımız E.Tüfekçi’ydi. Yazı açık, duru ve yalın bir dille, Batı’yı burjuva demokratik devrimler çağında bu devrimi gerçekleştiren ülkeler, Doğu’yu da bu devrimleri, o çağda başaramayan ülkeler topluluğu olarak değerlendiriyor ve Doğu’nun Batı’lı olmak uğruna, gelenek ve göreneklerinden vaz geçmemesi gerektiği vurgulanıyordu. Çok farklı bir bakış açısı olan bu yazı beni etkilemişti, ama yazarın adını hiç duymamıştım.</p>
<p>1965 seçimlerinde gerek Yön dergisi çevresi ve gerekse parti dışındaki entelejansiyanın önemli bir kesimi TİP’i desteklemişti. Milli bakiye sisteminin yardımıyla 15 TİP’linin meclise girmesinin yarattığı coşku, unutulacak gibi değildi. Seçim öncesi yapılan radyo konuşmaları ve kitlesel mitingler, özellikle de Büyük Sinema’daki tarihi kapalı salon toplantısından sonra alınan bu olumlu sonuç, kısa bir süre sonra kendi illüzyonlarını da yaratarak, parti içinde gelecek seçimlere ilişkin fantazi rüzgarları esmesine yolaçtı. Mehmet Ali Aybar’ın, <em>“1969 seçimlerinde başa güreşeceğiz” </em>söylemi, TİP’in kaderini belirleyen köşe taşı olacaktı.</p>
<p>O dönemde, TİP içinde farklı bir dil kullanan, yeni çıkan kitapları sürekli izleyen  Adana’lı iki parti üyesinden söz etmeden geçemeyeceğim. Partinin Adana örgütüne üye olan Tuncer Yanar ve Necip Deveci, sık sık Ankara’ya gelirlerdi; TİP’in Kızılay’daki il binasında, bu arkadaşların özellikle Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli’den söz ederek, bu eski komünistlerin işkencedeki direnişlerini ve uzun cezaevi yıllarını hayranlıkla anlatmalarına tanık olurdum. İlk kez Yön dergisinde karşılaştığım E.Tüfekçi imzasının Mihri Belli’ye ait olduğunu, 27 Mayıs öncesinde mücadele eden komünistlerin “Eski Tüfekçiler” diye anıldığını, Tuncer ve Necip’ten duyacaktım. Küçük bir arkadaş grubu içinde süren bu konuşmalar, Ankara il örgütündeki ilk muhalefet kıvılcımlarının tohumları sayılabilir. Ancak esas kıyamet, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinde “<em>TİP Nereye Gidiyor?” </em>manşetiyle çıkan yazısıyla koptu. Seçimlerde TİP’i destekleyen, sol aydınlar üzerinde tartışmasız bir etkinliği olan Yön’ün bu tavrı, dışarıdan gelen bu muhalif sese karşı parti içinde geniş bir tepki oluşturdu. Avcıoğlu, Aybar’ın “69’da başa güreşeceğiz” şiarından yola çıkarak, TİP’in parlamentarizm batağına saplanmaya doğru ilerlediğini vurgulayarak, TİP’i radikal ve militan bir parti olmaya çağırıyordu. Aybar bu eleştirinin sonuçlarını hesap ederek, başta Reşat Fuat Baraner ve Mihri Belli olmak üzere, seçimlerde TİP’i destekleyen Komünist Partili unsurların TİP’in sırtında bir yumurta küfesi olmasından kurtulabilmek için, bir ‘açılım’ geliştirmeye yöneldi. TİP’in geçmişteki komünist örgütlenmelerle uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığını, Türkiye’nin yeni koşullarında ortaya çıkan yepyeni bir oluşumu temsil ettiğini ilan etmeye başladı. Böylece TİP’le TKP geleneğinin kopuşma süreci başlamış oluyordu. Bu kopuşmada 5 Ağustos 1966 tarihli Yön dergisinde çıkan E.Tüfekçi imzalı yazı, TİP’le ‘eski tüfekçiler’in yollarının kesin olarak ayrıldığının göstergesi olan ilk teorik müdahaleydi.<em>“Demokratik Devrim: Kime Karşı, Kimle Birlikte”</em> başlığı altındaki bu yazı, Türkiye’nin önündeki devrimci adımı demokratik devrim olarak tanımlıyor ve 27 Mayıs sonrasında ilk kez öportünizme karşı mücadele kavramına yer veriyordu. Yazının en azından benim ve çevremdeki birkaç arkadaş üzerinde daha ilk baştan sarsıcı bir etkisi olduğunu itiraf etmeliyim. Bu arada Tuncer Yanar ve Necip Deveci aracılığıyla Ahmet Say, Vahap Erdoğdu ve eski tüfekçilerden Nuran Akşit’in (Bozer) kardeşi Aktan Bozer’le tanışma fırsatım oldu. Ama benim esas merak ettiğim ve görmek için sabırsızlandığım kimse, aylardır hakkında neredeyse efsanevi hikayeler duyduğum Mihri Belli’ydi. Yön’deki <em>Demokratik Devrim</em> yazısından birkaç ay sonra, bir Pazar günü Aktan Bozer’in evinde Vahap, Tuncer ve Necip’le birlikteyken, kapı çalındı ve içeriye orta boylu, atletik yapılı, sol kaşı yukarı kalkık, sert bakışlı, ama gözlerindeki sıcaklığı da gizleyemeyen orta yaşlarda bir kişi girdi. Arkadaşlarla tokalaştıktan sonra gözlerini bana çevirince, Vahap: “Hacettepe’den Ersen Olgaç abi” diyerek, bizi tanıştırmış oldu. O güne kadar lider olarak bildiğimiz Mehmet Ali Aybar’dan çok farklı bir kişiyle karşı karşıya olduğumu hemen farkettim. Aybar, resmi, sert ve mesafeli duruşuyla itici bir kişilik sunarken, Mihri Belli sertliğini, sıcak ve sevecen kişiliğinin yedeğine almış gibi bir intiba veriyordu. Ayrıca rahat ve esprili tavırları ile karşısındakini hemen rahatlatıyordu. Elimde E.Tüfekçi’nin yazısı, gönlümde Mihri Belli sevdası ile, MDD yolculuğunun ilk gününe başlıyorduk.</p>
<p>TİP içinde muhalefetin sesi, kendini hissettirdikçe, parti yönetiminin buna tepkisi  legalizme daha fazla vurguya dönüştü. Özellikle Behice Boran, <em>“gizli komünist partisi TİP’e sızmıştır” </em>söylemiyle,  parti içindeki gençler arasında, muhalefete yönelik daha gizemli ve cezbedici bir resim çizmiş oluyordu. Aynı sıralarda <em>Yeni Gazete’</em>de, 1951 TKP tevkifatının savcılarından birisi <em>“İfşa Ediyorum”</em> başlığı altında yayınlanan tefrika ile, 1944 İleri Gençler Birliği ve 1951 TKP davasında mahkum olan eski komünistlere ait bayatlamış MİT raporları ile saldırıya başladı ve bu çifte taarruza karşı, Mihri Belli, <em>“Savcı Konuştu Söz Sanığındır”</em> adıyla 1967 yazında bir broşür yayınladı. Broşürün daktilo ile yazılı ilk kopyasını, Ahmet Say’ın evinde görmüştüm. Şöyle bir karıştırınca, <em>“Biz Eskiler”</em> başlıklı bölümü yutar gibi okuduğumu hatırlıyorum. Aradan geçen kırkdört yıl sonra  sararan broşürün o bölümünden kimi ifadeleri aktarmadan geçemeyeceğim:</p>
<p><em>“Biz “Eskiler”in çok özel, çok ilginç bir durumumuz vardır: Yıllar boyu hakkımızdaki en olumlu yargı, erken öten horoz sayılmak olmuştur. Türlü haller gelmiştir başımıza. On yıllık Menderes devrinin hemen hemen tümünü hapislerde, sürgünlerde geçirmiş olanlarımız çoktur. Besbelli ki, bizim alınyazımızda aforozdan kurtulmak, itibarlı sosyalist sayılmak yok&#8230; Oysa bizim söylediklerimiz, öyle pek korkunç şeyler değildir. Ancak, ta başından beri tutarlı bir çizgiyi izleme ve devrimci bilincimizle yaşantımızı bağdaştırma çabasında olduğumuzdan, bizim sözümüz kimi yerde ağırlık taşır; kimi yerde de ağır gelir&#8230;Karşılık dostun düşmanın bizi yasa dışı bırakmasıdır. Türkiye’de adamı yasa-dışı bırakma, Amerikan emperyalizminin bir numaralı ideolojik ihraç malı anti-komünizm silahını patlatmakla olur. Sağcıların bu silahtan yararlanmalarını doğal karşılarız. Ama bizde kimi sol geçinenlerin de sıkışınca bu silahtan medet ummaları acıdır. Oportünistçe davranışları eleştirilince “tepeden inmecilikle”, “ihtilalci sosyalistlikle”, “illegal eylem hastalığı ile suçlarlar adamı. Kenarda köşede “aman böylelerinden uzak durun, yoksa başınız belaya girer” derler hakkımızda. Biraz da haklıdırlar bu söylediklerinde. Çünkü bizlere yakın durma, bugünedek kimseye ne güven, ne de itibar getirmiştir. Ve kim bu toplumda burnunu kanatmadan sosyalistçilik oynamak isteğindeyse, bu koşullar sürdükçe, bizden kenar gezmelidir.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Bir yanda 1969 seçimlerinde başa güreşmekten söz eden ve seçimle iktidara gelmeyi sosyalist devrim olarak adlandıran parlamentarist bir TİP, diğer yanda da işkencelerden, hapisanelerden alnının akıyla çıkmış bir TKP merkez komitesi üyesi ve üstelik iktidarın devrimci bir savaşla ele geçirileceğini savunan bir ‘Eski Tüfekçi’. TİP içindeki birçok genç devrimci için tercih zor olmadı. Bir yıllık bir süre içinde aynı tercihi, Türkiye devrimci gençliği de yapacak ve MDD çizgisi, 68 direnişi ile özdeşleşecekti.</p>
<p>Mihri Belli’nin kendi adıyla yayınlanan bu broşürden sonra TİP yöneticileri ve özellikle de Aybar’la Boran her vesileyle, isim vermeden Mihri Belli’yi hedef göstermeye devam ettiler. Aybar, eleştirilerini daha çok teorik planda tutmaya çalışıyor ve sosyalist literatürün Türkçeye kazandırılmaya başladığı bu dönemde, önceleri parti yayınlarından başka birşeyin okunmamasını önerirken, <em>“Türkiye Sosyalizminin kitabını biz yazıyoruz”</em> diyordu. Daha sonraları ise, sadece Marx, Engels, Lenin’in değil, aynı zamanda Rosa Luxenburg’un, Kautsky’nin ve Proudhon’un da okunmasını öneriyordu. Bu sayede genç devrimcilerin kafaklarının karışacağını ve belki de Leninizmden uzak duracaklarını düşünüyordu. Behice Boran işi daha ilerilere götürerek, TİP içinde muhalif unsurların faaliyetlerine ilişkin, <em>“bunlar komünist taktikleridir;</em> <em>biz bu taktikleri biliriz. Bunlar çengel atma usulüyle çalışırlar.”</em>diyecek hale gelmişti. TÖS’de düzenlenen bir panelde, Behice Boran’ın Mihri Belli’ye kastederek, <em>“silahlı ihtilalci”</em> tabirini kullanması üzerine, Mihri Belli 31 Ağustos 1967 tarihinde noter kanalıyla Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’a uzun bir ihtarname çekerek şöyle der:</p>
<p><em>“ilgili merciler ihbar niteliğindeki beyanlarınızla henüz harekete geçmemişlerdir. Ama bu ihbarlar yüzünden tek bir sosyalistin kılına dokunulacak olursa, bunun manevi yükü sizin omuzlarınıza çökecektir. Uyarıyorum.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Bu sıralarda TİP içindeki muhalefet henüz kitlesel değil, kadro boyutlarındaydı. Mihri Belli’nin Yön dergisindeki yazısı ile Mao’nun “Yeni Demokrasi” adlı kitapçığını harmanlayarak, Milli Demokratik Devrim stratejisini savunan ve TİP yönetimini oportünizmle suçlayan, dört sayfalık bir metin yazdım; aralarında Atilla Sarp, Tebessüm Sarp, Cevdet Filiz, İbrahim Seven ve Mehdi Başpınar’ın da bulunduğu onüç TİP üyesinin imzaladığı bu metni, TİP MYK’na ilettik. Sonuç, hepimizin derhal  partiden ihraç edilmesi oldu. İki yılı aşkın TİP üyeliğimiz de böylece noktalanmış oldu.</p>
<p>Aynı dönemde Türkiye Komünist Partisi’nin yönetici kadrosu olarak bilinen “Şefik Hüsnü, Reşat Fuat ve Mihri Belli”ye karşılık, Doğu Berlin’de başında Zeki Baştımar’ın bulunduğu “<em>Dış Büro</em>” adına yayın yapan “<em>Bizim Radyo</em>” vardı. “<em>Dış Büro</em>” da, Eski Tüfekçilerle TİP arasındaki  çelişkilerin dönülmez bir noktaya gelmesini fırsat bilerek, Reşat Fuat ve Mihri Belli’yi partiden attığını ilan ederek, TİP’le bir çeşit dayanışma içine girmiş ve Zeki Baştımar da, TKP genel sekreteri payesine kavuşmuş oluyordu.</p>
<p>Mihri Belli’nin gerek bu “sözde ihraçlar” ve gerekse TİP yönetiminin kendisi hakkındaki kampanyasına, fazla önem vermediğini belirtmeliyim. Şefik Hüsnü hayatta olmadığı için, Reşat Fuat’la kendisini TKP’nin doğal lideri olarak görüyordu. 1951 tevkifatında işkencelerde çözülmeyen ve hem de yurt içindeki bir önderliği temsil temsil ettikleri için, Mihri Belli’nin bu konumundan kaynaklanan siyasi müdahale projesini, başta Reşat Fuat ve Şevki Akşit olmak üzere, Erdoğan Berktay, Nuran Bozer, Halim Spatar, Sevinç Özgüner, Vecdi Özgüner, Arif Damar gibi eski TKP’liler destekliyorlardı. Bunlar arasında sonuna kadar Mihri Belli’nin yanında kalan Şevki Akşit olmuş veArif Damar hariç, diğerleri daha sonraki kopuşmada, Doğu Perincek’in beyaz Aydınlık saflarına geçmişlerdi.</p>
<p>Şevki Akşit karakter olarak da Mihri abiye benziyordu. Gençlerle çok kolay iletişim kurabilen, sıcak, mütevazi ve coşkulu bir kişiliği vardı. Istanbul’da yaşıyor, Ankara’ya geldiğinde genellikle Ahmet Say’ın evinde kalırdı. Mihri Belli’nin Küçükesat’taki evinde buluşur ve saatlerce onun Istanbul’daki gelişmelere ilişkin  anlattıklarını dinlerdik. Deniz Gezmiş’le iyi bir arkadaşlığı vardı ve onunla ilişkilerini sanki kendi yaşıtından söz eder  gibi anlatırdı.</p>
<p>Nihayet 17 Ekim 1967’de Mihri Belli’nin MDD çizgisinin resmi çıkışı olan, <em>Türk Solu </em>dergisinin ilk sayısı yayınlandı. Derginin resmi bir yazı kurulu yoktu ve derginin merkezi Ankara’da olduğundan, Ankara kadrosu  ön plandaydı. Başyazıları Mihri abi yazar, diğer yazılar da bir cephe dergisi konumunu korumak için, değişik sol kesimlerdengelirdi. Önceleri Vahap yazı işleri müdürü, Ahmet de Ankara temsilcisiydi. Kimi zaman Erdoğan Berktay’ın evinde ve kimi zaman da Mihri abi ve Sevim ablanın Esat’taki evlerinde toplanarak, derginin sürekliliğini sağlamaya uğraşırdık. Münir Aktolga ve Seyhan Erdoğdu da zaman zaman bu toplantılara katılırdı. Erdoğan Berktay, nedense Mihri Belli’ye karşı gizli bir kıskançlık beslerdi. Sanki ikinci adam olmak ona ağır geliyordu. Aslında son derece kibar, birikimli ve sebatkar bir insandı. Ancak bu ‘Mihri fobisi’ nedeniyle, MDD’nin güçlenmeye başlaması üzerine, Türk Solu’ndan uzaklaştı, Anadolu Yayınları adıyla önemli kitaplar yayınladı.</p>
<p>Bu noktada Gün Zileli’nin Mihri Belli’nin cenazesinden sonra yaptığı bir değerlendirmeyi anımsatma gereği duyuyorum. Gün yazısında, Mihri Belli’nin olumlu yanlarını sıralarken, bunlar arasında onun Stalinist bir parti modelini dayatmadığını ve bir örgütün başına tüneyip, ölünceye kadar borusunu öttürmediğini sayar. Gerçekten de Mihri abi, <em>Türk Solu</em> döneminde dayatıcı ve otoriter bir yapı oluşturmaktan kaçınmıştır. Dergide çalışan bütün arkadaşlar Mihri abinin bu özelliğini o zamanlar takdir ederlerdi.</p>
<p><em>Türk Solu’</em>nun tirajı beşbin adetti, üçbinin üzerinde satıyor ve etkisini de göstermeye başlıyordu. En başta, Hacettepe üniversitesinde Ergun Aydınoğlu ile beraber kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz Fikir Klübü Mihri Belli’nin ilk kalesi sayılabilir. ODTÜ ve Siyasal’da da taraftarları hızla artıyordu.</p>
<p>1968 yılının başlarında Cengiz Çandar ve Hülagü Kaplan’ı Mihri abilerin Küçükesat’daki evlerine götürmüştüm. Buluşmadan çok etkilenen Cengiz ve Hülagü, Mihri Belli’nin Siyasal’da bir konferans vermesi önerimi heyecanla benimsediler. Mihri Belli’nin legal olarak ilk kez bir kitle önüne çıktığı konferansın metni, Türk Solu’nda  yayınlanınca, yazı işleri müdürü olarak Vahap ve Mihri abi tutuklandılar. Beş aya yakın süren bu tutukluluk süresince, Türk Solu’nun yazı işleri müdürü Ahmet Say, Anakara temsilcisi de ben olmuştum, böylece derginin bütün yükü, Sevim abla, Ahmet ve benim üzerime kaldı.</p>
<p>Mihri abi cezaevinden çıktıktan sonra, Vahap’la ilişkilerinde bir soğukluk hissetmiştim. Nedenini sorduğumda, Vahap’ın cezaevindeki tavırlarını beğenmediğini söyleyerek, <em>“hapisanede kimseyle konuşmayan ve arpacık kumrusu gibi oturan insandan korkacaksın</em>” demekle yetinmişti.</p>
<p>Üniversite boykotları, işgaller, mitingler derken, Mihri Belli devrimci bir gençlik hareketinin önderi konumuna yükselmiş, neredeyse tüm gençlik liderleriyle bire bir ilişki içine girmişti. TİP içindeki muhalefet hızla gelişiyor, ama TİP kan kaybediyordu. Fazla değil, bir yıl kadar sonra bu kan kaybı MDD hareketine de sirayet edecekti. 1969-70 döneminde Mihri Belli ikisi resmi, biri gayri resmi, üç önemli kopuş yaşadı. Önce Doğu Perincek’in başını çektiği Beyaz Aydınlık ayrışımı, arkadan Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in yeni yol haritaları. Doğu ve Mahir’in ayrılmaları yazılı polemiklerle belgelendi, ama Deniz’in ayrılması sessiz bir uzaklaşma olarak algılandı. Deniz, zaman zaman Istanbul’dan başta Mustafa Gürkan ve Zülkadiroğlu gibi DÖB’lü arkadaşlarıyla Ankara’ya geldiğinde, Mihri abiye mutlaka uğrar, eylemler ve kazanımlara ilişkin bilgiler verirdi. Deniz, Doğu ve Mahir gibi bir kadroyla değil, tek başına gitti ve giderken DÖP’deki arkadaşlarını da terk etti. DÖB’den Deniz’in arkadaşı olarak bugüne kalan tek devrimci Demir Küçükaydın olmuştur. Deniz bu  yeni yolculuk için aradığını Hüseyin İnan’da bulmuştu.</p>
<p>Dolayısıyla, MDD’nin iki yıllık yükseliş döneminde, devrimci gençlik önderlerinin, TİP’e alternatif bir örgütsel hedef gösteremeyen Mihri Belli’den kopuşu hızlanmış oldu. Objektif olarak, bir tarafta parlamentarizme teslim olmuş, seçim zaferini sosyalist devrim olarak gören ve gittikçe zayıflayan bir TİP, diğer tarafta da devrimci ve militan bir söylem içinde olan, ama yıkıntıya doğru sürüklediği legal bir sosyalist partinin karşısına devrimci gençlik örgütü olan Dev-Genç’in ötesinde bir alternatif üretemeyen MDD. Bu ikilem, THKP(C)’un  ve THKO’nun doğuş fermanı oldu. Bundan sonra hiçbir birlik çağrısı ve çabasının artık faydası olamazdı.</p>
<p>Dev-Genç’e gelince: Mihri Belli’nin desteğindeki Atilla Sarp’ın yerini, artık yeni bir dönemin habercisi olarak Ertuğrul Kürkçü aldı. Atilla’nın başkanlığı döneminde yayına başlayan İleri dergisinin, yeni dönemde de yazı işleri müdürlüğünü sürdürmem konusunda Mahir’in ricasını kabul etmiştim. Bu görevi sürdürmem demek, Mihri Belli ile kopuşmak anlamına geldiği için, bir sayı sonra İleri’ye veda ettim. Mahir’in o sıralar birlikte olmamız için, İlhan Kalaylıoğlu ile birlikte, o kibar ve ince üslubuyla ikna çabalarındaki sesi, hala kulaklarımda çınlar. Oysa ki, henüz Mihri ve Şevki abilerden kopacak gücü kendimde bulamıyor ve kısa bir süre önce Mihri Belli ile Türk Solu dergisine ilişkin Istanbul’a yaptığımız  yolculukta yaşadıklarımı anımsıyordum. Bolu dağlarında gece molası verildiğinde, yarı uykulu halde lokantaya yönelmiştik. Ben et kokularının geldiği ızgaralara yan gözle bakarken, Mihri ağabey domates çorbası içeceğimizi söyledi. Çorbalardan sonra dışarı çıktığımızda, omuzlarında tuttuğu paltosunun cebinden çıkardığı Yenice paketinden bir sigara yakarak, Bolu dağlarının yükseklerinden aşağıyı işaret ederek<em>, “Harbiye cezaevindeyken devam eden yargılamalardan sonra, mahkumiyetlerimiz kesinleşince, ben, Reşat Fuat ve Enver Gökçe’yi aşağıdaki yoldan Adana cezaevine naklediyorlardı. Cezaevi arabasının içinde, ben ortada olmak üzere, üçümüzü yanyana oturtmuşlar ve tek bir zincirle bileklerimizden birbirimize bağlamışlardı. Zincir o kadar acı veriyordu ki, bir nebze olsun rahatlayabilmen için, bileğindeki zincirden bir baklayı kendine geçirmen gerekiyordu. Sol bileğim bir an rahatladı, çünkü Reşat Fuat kendisi acı çekme pahasına, bir bakla benim tarafıma geçirmişti. Sağ bileğim ise, tersine çok ağrıyordu. O tarafta da Enver Gökçe rahatlamak için, benden bir zincir baklasını çekerek kendine almıştı. Buraya gelince, hep o günü hatırlarım.”</em></p>
<p>Birgün Şevki abi, Sansaryan Han’ın hücrelerinden birine atıldığında, hücrenin duvarında “<em>arkadaşını satamazsın</em>” sözlerini okuyunca moralinin nasıl yükseldiğini anlatmıştı. Sonradan o sözleri, Mihri Belli’nin ayakkabısının altındaki demiri sökerek duvara kazıdığını öğrenmiş.</p>
<p>Şevki abi ölünceye kadar Mihri Belli’nin yanında kalmıştı. Fotoğrafı da herzaman Mihri Belli’nin masasında durmuştur.</p>
<p>12 Mart’ın arifesinde, Türkiye sosyalist hareketi genel olarak düşüşe, silahlı mücadele yanlısı THKP(C) ve THKO atılıma  geçmişti. Bu paradoksal durum, 12 Eylül öncesi için de geçerlidir. Bu gelişmenin en erken farkına varan Hikmet Kıvılcımlı, 1970’den itibaren bir yayın bombardımanına başladı. Bir yandan TİP ve diğer yandan MDD eleştirileri ile, proleter bir örgütün kurulması için çırpınıp durdu. Ama nafile! Tren artık kaçmıştı.</p>
<p>Bu düşüş döneminde, devrimci kadroların kaymak kesimi yeni bir mücadele yolculuğuna çıkarken, Mihri Belli’nin legal parti girişiminin hiçbir anlamı kalmamış ve 12 Mart’ı izleyen Sıkıyönetimle beraber, MDD dönemi de noktalanmıştı.</p>
<p>Dokuz aylık bir aradan sonra, Mihri Belli ile ilk kez 30 Aralık 1971’de Şam’da görüşebildik. İncirlik Amerikan üssünü vurmak için altı Kattuşa roketini yüklediği Fetih’e ait bir ambulansla sınıra doğru giderken yakalanarak, üç ayı aşkın bir süre yattığı Mezze cezaevinden çıkmış, THKO’suna ait bir evde Teslim Töre’nin karşısında bağdaş kurmuş halde sigarasını tüttürürken, karşılaştık. Kucaklaştığımızda ikimizin de gözlerinde sevinç pırıltıları olduğunu, daha sonra Teslim bana söylemişti. İlk cümlesi, <em>“başını belaya sokmak istemeyen insanlarla parti kurmaya girişerek, yanlış bir iş yapmışız”</em> demek oldu. Aklıma hemen, <em>Söz Sanığındır</em> broşüründeki şu sözleri geldi: “<em>Ve kim bu toplumda burnunu kanatmadan sosyalistçilik oynamak isteğindeyse, bizden kenar gezmelidir.” </em> Mihri Belli’yle yola çıkan, ya da  daha sonra ona katılanların bir tek örnek hariç tümü, 1971 tarihinden itibaren, vebadan kaçar gibi Mihri Belli’den uzak durmuşlar, onunla birlikte yaşadıkları dönemi hatıra, yazı ve söyleşilerinin dışında tutarak, kendi yaşamlarının da bir dönemini yok saymışlardır. Herkesin bildiği bu durumun bir tek izahı vardır: <em>“Mihri Belli’ye bulaşmak insana bela getirir.” </em> Mihri Belli ile en ufak bir ideolojik tartışma içine girmemiş ve eski MDD çizgisini daha geri bir haliyle savunan bu kişiler, 1971’deki  kısa dönemlik cezaevi deneyimlerinden, herhalde Mihri Belli’yi sorumlu tutuyor olmalılar.</p>
<p>Mihri abinin cenazesi için Ergun ve Gün’le geldiğimiz Şişli camiinin avlusunda arkadaşlarla anı tazelerken, birden karşımda 1965’lerin anıları fışkırıverdi. Muzaffer Erdost’un boynuna sarıldım ve öpüştük. Mihri abiye son görevini yerine getirmek için ileri yaşına rağmen, Ankara’dan çıkıp gelmişti. 1960’ların ortalarında <em>Sol Yayınlar</em>’ın Ulus’daki bürosunda Mihri abinin, daktilonun başında oturan Tebessüm’e çeviri dikte edişini düşündüm. Muzaffer abi sosyalist literatürü Türkçeye kazandırmak için büyük bir çaba içindeydi ve bu iş için de biçilmez kaftan olarak Mihri abi ve Sevim ablayı seçmişti. İlişkilerindeki disiplin ve tutarlılığı Sevim abla hep dile getiridi.</p>
<p>Mihri Belli ile yollarımız Filistin’de ayrılacakmış. Ancak MDD’den ayrılık, 1972’de önce MDD’nin ilk versiyonunu Kıvılcımlı aşısıyla ve on yıl sonra da Sürekli Devrim teorisiyle yenilemekle gerçekleşmiş olacaktı.</p>
<p>Mihri Belli ile devrimci dostluğumuz ise, Sevim abla aracılığıyla, gözlerini yumduğu güne kadar sürdü. Sevim Belli ile yakınlık ve dostluğumuzun Mihri abiden daha uzun süreceğini nereden bilebilirdim ki.</p>
<p>İsveç’te yaşadığımız yıllar boyunca Mihri abi ve Sevim ablayla birlikte panellere,toplantılara, mitinglere gittik. Başta Latife Fegan, Orhan Savaşçı, Hilal Altan, Gülay Özdeş ve Mehmet Yücel olmak üzere birlikte yemekler yiyip, sohpetler yaptık.</p>
<p>2007 yılının Temmuz ayında Ergun Aydınoğlu ile Şişli camiinin önünde buluşarak, tam kırk yıl sonra yine birlikte, Mihri abiyi ziyarete giderken, bunun son ziyaret olacağını ve dört yıl sonra aynı camiinin önünden onu yolcu edeceğimizi nereden bilebilirdik.</p>
<p>Mihri abi tutuk ve yorgun görünüyor, bir yaşını doldurmamış torunu Defne’nin onu okşamasından haz duyuyordu ve henüz bilinci yerindeydi. Ergun çantasından <em>Sol Hakkında Herşey mi?</em> adlı yeni kitabını çıkararak, Mihri abiye uzattı. Mihri abi kitabı imzasız kabul etmek istemeyince Ergun,<em>“sosyalizmdeki ilk öğretmenim Mihri Belli’ye sevgi ve saygılarımla”</em>diye<em> </em>yazarak, kitabı geri verdi. Mihri abi, imzanın üzerindeki satırlara ani bir bakış atıp, Ergun’a dönerek, <em>“senin başka öğretmenlerin de mi var?”</em> deyince, Sevim ablanın, <em>“sen bunların Troçkist olduğunu bilmiyor muydun?”</em> yanıtı üzerine Hayrettin’in de katıldığı bir gülüşme oldu. Bir süre sohpet ettikten sonra, Mihri  abinin yanından ayrıldık. Dışarı çıkınca, durumunun pek iç açıcı olmadığı konusunda Ergun’la aynı fikirdeydik.</p>
<p>Bu, Mihri abiyle son sohpetimiz oldu.</p>
<p>Türkiye Solu’nun bir dönem kaderini etkileyen bu insanı tanımlayacak bir sözcük, ya da kavram var mıdır?</p>
<p>Mihri Belli’ye hangi sıfat yakıştırılabilir?</p>
<p>Ben onun özelliklerini “<em>Devrimci Cüretkarlık</em>” olarak somutlaştırıyorum. Ertuğrul buna, “<em>Devrimin Güncelliği</em>” diyor. Aslında aynı özelliklerin, farklı kavramlarla ifade edilmesinden başka birşey değildir bu.</p>
<p>Mihri Belli Komintern’nin resmi partilerinden birinin son lider ve temsilcilerinden biriydi. 1930’larda komünizmi benimsediğinde, Komintern’in resmi çizgisi ile kendisinin ailevi arka planı arasında uzlaşma sağlayabilecek teorik malzeme mevcuttu. Mihri Belli, daha sonraları dozajı  gittikçe azalan milliyetçi bir söylem kullanıyor, bu söylemin ideolojik gıdasını, diğer dünya komünist partileri gibi Komintern’den alıyordu. Mihri Belli 1965’deki bir yazısında milli gururun önemini vurgulamak için, 1933’de Alman Reichtag yangını nedeniyle yargılanan ve daha sonra Komintern sekreterliği yapan Dimitrov’un mahkemedeki şu sözlerinden alıntı yapmıştı<em>: “Prusya kralı ‘ben Almancayı sadece atlarımla konuşurum’ dediği tarihlerde, benim milletimin yazılı milli dili ve bir Bulgar devleti vardı.”</em></p>
<p>Komintern’den esinlenen ve aynı dili konuşmak zorunda kalan Mihri Belli’nin bir özgünlüğü vardı: devrimin güncelliğinde, bağlı olduğu gelenekten kopuşabilmek. Onun Yunan İç Savaşına katıldığını neredeyse herkes bilir, ancak Mihri Belli iç savaşın başlarında Elas’a değil, Stalin Yunanistan’ı Churchill’e teslim ettikten ve Yunanistan Komünist Partisi Elas’ı silah bırakmaya iknasının ertesinde, 1946’nın sonlarına doğru teslimiyete karşı kurulan ve direnen Demokratik Ordu’ya katıldı. Devrimci cüretkarlığı, bağlı olduğu geleneğin hiyerarşisinden üstün gelmişti.</p>
<p>Komintern’nin 1924’den sonraki burjuva demokratik devrim stratejisi aşamalı devrimin gereği olarak burjuvazi ile sınıf işbirliğini öngörür, Mihri Belli ise, hayatı boyunca burjuva devletiyle en ufak bir pazarlık, ya da yakınlaşma denemesine yanaşmamıştır.</p>
<p>Mihri Belli’nin 27 Mayıs sonrası Stalinizmi Türkiye’ye taşıyan insan olduğu doğrudur. Ama kişiliği bu teorinin sınırlarına hapsedilemeyecek bir boyuttaydı.</p>
<p>Filistin’den yüklendiği Kattuşa roketleriyle İncirlik üssünü hedef seçen bir devrimci cüretkar sıfatını haketmiştir.</p>
<p>Mihri Belli, Türkiye solunun büyük bir kısmının ikircikli davrandığı bir dönemde, Kürt kurtuluş hareketini açıkça benimseyerek, desteklemiş bir insandır. Devrimci cüretkarlığı sayesinde, kendi programatik perspektifinin ötesine geçebilme kapasitesi olan bir devrimcidir. Onun için geride kalmak bir zuldür.</p>
<p>Bir keresinde, <em>“benim Troçki’yle bir sorunum yok; o bir devrimcidir. Benim derdim devrime niyeti olmayan Troçkistlerdir”</em> demiştir. Herhalde Komintern geleneğinden gelip te bu sözleri sarf edecek bir başka komüniste rastlamak zordur.</p>
<p>Mihri Belli bir bakıma Tito’ya da benzetilebilir. Komintern, faşizmin ‘demokrat burjuvazi’nin de dahil olduğu, geniş bir anti-faşist cephe ile yıkılabileceğini savunuyordu. Dolayısıyla hedef bir proleter devrimi değil, burjuva demokrasisinin yeniden inşasıydı. Yugoslavya’da anti-faşist savaş, Alman işgalcilerinin ve kralcıların sürüldüğü yerlerde, köylülerin toprakları işgali ve işçilerin fabrikaları kollektifleştirmeleriyle, aynı zamanda bir sosyalist devrime dönüşmüştü. Dimitrof Tito’ya yazdığı mektupta ‘sol’ sapma eleştirisinde bulunarak, günün mücadelesinin sosyalist devrim uğruna değil, Alman faşizminin yenilgiye uğratılması olduğunu dayatmaya uğraşıyordu.</p>
<p>Mihri Belli de başka koşullarda, mensup olduğu geleneğin sınırlarını aşma potansiyeli taşıyordu.</p>
<p>Mihri abi, Lenin’in eserlerini çevirdiği sıralarda, Rusça bir cümleyi tekrarlamayı sever ve anlamını,  biraz meraklandırdıktan sonra söylerdi: “<em>Devrimci mücadele Nevsky Prospekt’e benzemez.”</em></p>
<p>Evet, onun hayatı da Nevsky Bulvarı gibi dümdüz bir yol izlemedi; Kişisel özellikleri üzerine çok şey söylendi ve yazıldı. Ancak tarihsel olarak Türkiye sosyalist hareketinin kaderi üzerinde oynadığı rol konusunda farklı görüşler var. Bence tarih, Mehmet Ali Aybar ve Mihri Belli’ye Türkiye sosyalist hareketinin kaderi üzerine, az rastlanır büyük bir fırsat vermişti. Her ikisinin de, bu fırsatı değerlendiremediğini düşünüyorum. Bu fırsatın heba edilmesinin, arkadan gelen yarım yüzyıla yakın süreye damgasını vurduğu apaçıktır. Mihri abiyi Şişli camiinden Feriköy mezarlığına uzanan hatta uğurlayan kitlenin paramparça hali, bir bakıma bu gerçeğin bir kanıtıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ersen Olgaç</strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F25%2Fbu-dunyadan-bir-e-tufekci-gecti-ersen-olgac%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/25/bu-dunyadan-bir-e-tufekci-gecti-ersen-olgac/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mon Colonel (Mustafa Yılmaz)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/mon-colonel-mustafa-yilmaz/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=mon-colonel-mustafa-yilmaz</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/mon-colonel-mustafa-yilmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2011 07:24:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Yılmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3903</guid>
		<description><![CDATA[Bu sinema yazısı yine bir altyazı çevirisine destek niyetiyle kaleme alınmıştı. İlk kez 16 Ağustos 2007 tarihinde divxplanet forumunda paylaşmıştım. Zaman içerisinde filmle ilgili yeni yeni notlar da birikti kafamda ama yazının orijinal halini bozmamak en iyisi. Yalnız Umur Talu&#8217;dan yaptığım alıntıyla ilgili bir bağlam notu düşsem iyi olur. Bu film Ermeni Soykırımı tartışmaları ekseninde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; line-height: normal; font-size: small;"> </span></p>
<blockquote><p>Bu sinema yazısı yine bir altyazı çevirisine destek niyetiyle kaleme alınmıştı. İlk kez 16 Ağustos 2007 tarihinde divxplanet forumunda paylaşmıştım. Zaman içerisinde filmle ilgili yeni yeni notlar da birikti kafamda ama yazının orijinal halini bozmamak en iyisi. Yalnız Umur Talu&#8217;dan yaptığım alıntıyla ilgili bir bağlam notu düşsem iyi olur. Bu film Ermeni Soykırımı tartışmaları ekseninde Fransa-Türkiye ilişkilerinin bir kez daha gerildiği bir dönemde vizyona girmişti. Bu yüzden &#8220;Ama Fransa da Cezayir&#8217;de şunu şunu yapmıştı&#8221; adamcıkları arasında Costa-Gavras filmini bezirganca bir sempatiyle kucaklayanlar çıkmıştı. Halbuki Costa-Gavras &#8211; Laurent Herbiet ikilisinin baba rolü için neden Charles Aznavour&#8217;u seçmiş olabileceği üzerine azıcık kafa yorsalar, alnı boyalı Yunan filozofu gibi gülmeyi kesip daha derin düşünmeye başlayabilirlerdi belki. Fotoğraflar çeşitli sinema sitelerinden, italik ara başlıklar çevirdiğim altyazıdan alınmadır. Yazının ilk halinde yer alan bazı anlatım bozukluklarını ve imla hatalarını yakalayabildiğim ölçüde düzelttim. İyi okumalar.</p></blockquote>
<div><strong>Giriş</strong> <em>“Cezayir asla bir ulus olmadı. Olamaz da.”</em></div>
<div><em><br />
</em></div>
<p>Cezayir Bağımsızlık Savaşı, Toussaint Rouge olarak anılan FLN saldırılarının başladığı tarihte, yani 1 Kasım 1954’te başlar ve Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanan, 19 Mart 1962’de bir ateşkes kararının alındığı Evian Anlaşması’yla sona erer. Bu savaşın tarihsel açıdan en önemli kesiti aslen başkentte cereyan eden Cezayir Savaşı’dır (Battle of Algiers). Bu kesit kabaca 1955-1957 dönemini kapsar. FLN’nin düzenlediği sayısız saldırıya ve büyük bir genel greve karşılık, Fransa yüz binlerce askerini Kuzey Afrika’ya yığar ve çekirdeğine sistematik işkenceyi, köy boşaltmaları ve blok şefliği sistemini (quadrillage) oturttuğu geniş çaplı bir pasifikasyon hareketine girişir. 1958’e doğru Cezayir’deki gerilla etkinliğini bastırmayı başarır. Ama ilerleyen aylardaki gelişmeler sonucunda Cezayir Savaşı’nı kazanmasına rağmen, kendisine karşı verilen Bağımsızlık Savaşını kaybeder [1]. Film, 1955-1957 yılları arasındaki pasifikasyon döneminden bir kesiti ve bu dönemin günümüzdeki yansımalarını konu alır. Olayların geçtiği coğrafi bölge “Fransız Cezayiri”nde yer alan, o dönemdeki adıyla St Arnaud, şimdiki adıyla El Eulma kasabasıdır. Mon Colonel’in yönetmenlik koltuğunda oturan isim Laurent Herbiet. Çeşitli yapımlarda Alain Resnais, Claude Lelouch ve Blake Edwards gibi önemli sinemacıların yönetmen yardımcılığını üstlenmiş biri. Frank Zamponi’nin 1999 tarihli Mon Colonel adlı romanını okuyana dek sadece bir kısa film yönetmenidir [2]. Herbiet, kitabı okur okumaz, önce yayınevine, gerekli izinleri aldıktan sonra da Costa-Gavras’ın yapım şirketine koşar [3]. O andan itibaren film artık tipik bir Costa-Gavras filmi olmaya adaydır.</p>
<div><img src="http://a69.g.akamai.net/n/69/10688/v1/img5.allocine.fr/acmedia/rsz/434/x/x/x/medias/nmedia/18/63/09/43/18686238.jpg" border="0" alt="forum resmi" /></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<div><strong>Mon Colonel</strong></div>
<div><em>&#8220;İtaat et, bu seni rahatlatır.&#8221;</em></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8211;</span></div>
<p>Costa-Gavras, filmin üzerine oturduğu şartları ve baş karakteri şu sözlerle anlatmaktadır: <em>“Teğmen Rossi 50&#8242;li yıllardaki Fransa&#8217;yı sembolize ediyor. Söylevini komünizm ve terörizmle mücadele üzerinden kuran albayın tüm buyruklarını kabul ediyor. O dönemin Fransa’sı kendisine söylenen her şeye inanır. Ve ona Cezayir&#8217;in Fransız olduğu söylenmiştir&#8230; Hindiçini&#8217;nde küçük düşürülen Fransız askerleri bunun rövanşını almak istediler. Politik iktidar önlerini açtı. En kötüsü: Onlara olağanüstü iktidar alanları emanet edildi. Hiçbir limit yoktu.” </em>[3] Senaristin bu şekilde özetlediği filmin konusunun üzerinden, biz biraz daha ayrıntılı geçelim. Doksanlı yılların başında, Cezayir Gazisi Emekli Albay Raoul Duplan kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülür. Polis ve askeri birimler cinayetin nedenini ortaya çıkarmak için soruşturmalarını yürütürken, belirli aralıklarla bir dizi imzasız zarflar alır. Zarflarda bir günlüğün parçaları ve Duplan cinayeti ile ilgili yönlendirici notlar vardır. Günlük 1955-1956 yılları arasında Cezayir’de görev yapmış, daha sonra da görev sırasında kaybolduğu rapor edilmiş genç teğmen Rossi’ye aittir. Guy Rossi, hukuk fakültesinden yeni mezun olmuş, sevgilisi tarafından terk edilmiş, asker bir babanın sol eğilimlere sahip oğludur. Terk edilmenin acısına dayanamayıp, gönüllü olarak Paraşütçülere katılmış ve Cezayir’de aktif görev talep etmiştir. St Arnaud kasabasının alay komutanı Raoul Duplan’in emrinde hukuk danışmanı olarak görev yapmak üzere kasabaya gönderilir. Albay, o sırada, ünlü pasifikasyon hareketini örgütlemekle meşguldür. Pasifikasyon hareketinin hedefi yerli Arap nüfusun, ve hatta yerli Fransız nüfusun, isyancılara verdiği desteğin, ne pahasına olursa olsun, önüne geçmek, Cezayir’in Fransız kalmasını sağlamaktır. Etkinliğini, mümkün mertebe yasal açıdan bir meşru bir zemine oturtmak için bir hukukçuya ihtiyacı vardır.</p>
<div><strong>Albay Duplan</strong></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<p>Filmin nasıl bir film olduğu, ne anlatmak istediği ile ilgili ilk ipuçlarını çizilen Albay tiplemesinden elde edebiliriz. Albay, St Arnaud’da, başta işkence olmak üzere Fransızların işlediği bütün insan hakları ihlallerinin bir numaralı sorumlusudur. Ancak o ne bir sadisttir, ne de bir ırkçı. İşkence yapmaktan zevk almaz. Onun için bu sadece bir araçtır. Cezayir’de savaşmış bir başka paraşütçü ve ünlü ırkçı Le Pen’den, en az direnişte savaştığı Naziler kadar nefret eder. Keyfi güç kullanımına karşıdır. Binlerce kişinin öldürülmesine, 50 kişinin asılmasını yeğ tutar. Hatta Araplara saygı duyduğu bile söylenebilir. Ezan dinlemek hoşuna gider. Profilin bu şekilde belirlenmesiyle, insanlığa karşı işlenen suçlara karşı gösterilmesi gereken tepkinin yolundan sapmasının, kişiselleştirilmesinin ve içinin boşaltılmasının önüne geçilmek istenmektedir. Arzu edilen şey meseleyi kişiselleştirmeden yapılanlara odaklanılmasıdır. Bu profil, yıllar yılı beyaz perdede boy gösteren mavi gözlü, donuk bakışlı, sadist SS subaylarından çok farklıdır. Senarist seyircinin ortaya atılan profile odaklanmasını sağlamak için kontrollü deney yapar gibi “yan” unsurları sahneden çeker. Filmde Cezayir direnişinin üyeleri isimsizdir. Cezayir Savaşı’yla ilgili en ünlü film olan La Battaglia di Algieri neredeyse tamamen FLN kadroları üzerinde kuruluyken, Mon Colonel’de FLN’nin adı hiç anılmaz. İsyancılar arasında işkenceye sonuna kadar direnen tek kişi bile çıkmaz. La Battaglia di Algieri direniş ruhunu anlatmak üzere tasarlanmış bir film iken, Mon Colonel işkencenin pasifikasyonda oynadığı rolü ve sadece maruz kalan açısından değil, uygulayıcısı açısından da ne kadar yıkıcı ve dönüştürücü olduğuna vurgu yapar. Bütün bu anonimliğe rağmen, isyancılara halkın desteğinin altı, biraz silik ancak insancıl duygularını henüz tamamen yitirmemiş bir paraşütçünün algılayabileceği netlikte çizilir. Öte yandan tıpkı La Battaglia di Algieri gibi tarafını oldukça net ortaya koyan bir film olarak FLN’nin terörist taktiklerine mesafe almayı ihmal etmez.</p>
<div><em>“Biz sadece bilgi istemiyoruz.”</em></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8211;</span></div>
<p>İşkence hakkında La Battaglia di Algieri’nin mesajı, o filmin albayını oynayan Jean Martin’in ağzından verilir: <em>“Cezayir’in Fransız kalmasını istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”</em> Bu sözlerle, Fransız ordusu kendi toplumuyla oturduğu onay pazarlığındaki en güçlü argümanı ortaya koymaktadır. Cezayir’in Fransız kalmasının yolu budur, diyerek toplumun önüne işlenen suçların kolektif sorumluluğunu paylaşma teklifi konulmaktadır. Mon Colonel’de ise işkencenin işlevsel yönüne odaklanılmaktadır. Ancak La Battaglia’dan farklı olarak “bilgi almanın” ötesinde, direniş ve dayanışma ruhunu yok etmek için eldeki bütün fiziksel, psikolojik, hukuksal ve dinsel imkanların seferber edilerek nasıl kullanıldığı gözler önüne serer.</p>
<div><img src="http://www.hrw.org/iff/2007/images/moncolonelsmall.jpg" border="0" alt="forum resmi" /></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8211;</span></div>
<div><strong>Albay Duplan ve Teğmen Rossi</strong></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<p>Filmin fay hattı Albay Duplan ve Teğmen Rossi’nin ilişkisidir. Filmdeki bütün yan gerilimler eninde sonunda bu hatta birikir. Teğmen, Albay&#8217;la yakın olduklarını düşünmektedir. Albay’ın bakışı ise filmde net biçimde çizilmez. Rossi’yle gerçekten gurur duyduğu anlar da vardır, onu ölesiye küçümsediği anlar da. Albayın isteği üzerine ilk işkenceli sorgusunu yönetmesinin ardından, ilişkileri en kirli, ama öte yandan da en yakın düzleme, hatta neredeyse bir baba-oğul düzlemine sıçrar. Albay kalbi kırık bir solcudan işkence dişlisine yeni bir çark üretmeyi başarır.</p>
<div><em>&#8220;Adaletle yasayı birbirine karıştırmışsın. Arada ne fark var, biliyor musun?&#8221;</em></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<p>Burası fay hattındaki öncü sarsıntıların ilk ortaya çıktığı andır. Rossi bir askerden çok bir hukukçudur. Sürekli olarak hukukun ve sivil otoritenin üstünlüğüne vurgu yapar. Şiddete alternatif olarak bu kavramları ileri sürer. Albayın buna yanıtı meşruluk/yasallık ikilemini çözdüğü kısımlarda bulunabilir. Öte yandan Raoul Duplan politikacıların bu konudaki iki yüzlü tavrını teşhir eder. Film de bu argümanların arkasında durur, “sosyal demokrasinin ihaneti” fikriyle birleştirerek Mitterrand’a kadar ilerletir eleştiriyi. Fay hattına Rossi cephesinden gerilimleri yükleyen en önemli yan ilişki Rossi ile “<em>tek kollu ukala komünist öğretmen”</em> Ascencio’nun ilişkisidir. Ascencio’nun ve arkadaşlarının varlığı Rossi üzerinde etkili olmuştur. Yaşadığı çatışmada asker tarafının kaybetmesinde bu etki Albayın sertleşen tavrıyla beraber başrolü oynar. Ascencio filmde sömürgeciliği açıktan eleştiren tek Fransızdır. Costa-Gavras bugünden bakınca yaşananların ne kadar anlamsız ve haksız, hatta kabul edilemez olduğunu anlatmak için akıllıca bir denklem kurar. 1950’lerin genç teğmeninin günlüklerini 1990’ların genç teğmenine (Galois) okutur. İki teğmen arasında 40 yılı aşan bir ilişki tesis eder. Galois bir biçimde Rossi’ye bağlanmıştır. Mektuplarını sabırsızlıkla bekler, şapşallıklarına güler, sevişme anılarını dudaklarında bir gülümsemeyle okur. Kanaatlerinin bazılarını paylaşır. Galois, 1990’ların Fransa’sının geçmişe, görece yumuşamış bakışını temsil eder. Herbiet iki teğmen arasındaki ilişkiyi örerken, Costa-Gavras’ın anlam yaratmadaki bilindik ustalığından çok faydalanmış gibidir. İki teğmenin birbirlerine ne kadar da benzediğini Rossi’nin babasının bakışları ve Galois, Rossi’nin fotoğrafına bakarkenki kamera hareketleriyle görürüz.</p>
<div><em>&#8220;Bana çok iyi geldi. Kendimi daha iyi hissediyorum.&#8221;</em></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<p>Costa-Gavras bu filmde Albay’ın alayla söylediği <em>“sulu gözlü hümanizmle”</em> sınırlamaz kendini. Haksızlığa ve yanlışa işaret edip kenara çekilmez. Hükmü verir ve uygular. Adalet duygusu dıştalanmaz ve yerine getirilmesi Baba Rossi’nin ellerine bırakılır.</p>
<div><img style="border-color: initial; border-style: initial;" src="http://www.cinemotions.com/scripts/slider/image_sorties_id.php?id_image=48408" border="0" alt="forum resmi" /></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<div><strong>Sonsöz</strong></div>
<div><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></div>
<p>Costa-Gavras yanlış anlaşılmayacak kadar açık mesajlara sahip ticari-politik filmler yapan bir sinemacı. Ama 2000’li yılların, Soğuk Savaş kadar olmasa da, politik ve ulusal-tarihsel kamplara bölünmüş, algıda seçiciliğini yer yer kaybetmiş, sembollere ve söze aşırı duyarlı hale gelmiş sinema seyircisinin bizim coğrafyamıza düşen kısmının Costa-Gavras&#8217;la imtihanı benim için merak konusu. Malum; Fransa-Cezayir ilişkisi son iki yıldır bizim güncel dağarımızda da yer tuttu. Tartışmalara konu oldu. Bu tartışmalardan birinde gazeteci Umur Talu şu sözleri sarf etti: <em>”Tarih, insanlık suçlarının takdiri, trajedilerin ortak bilinci, nefretlerin ortadan kaldırılması, halkların, insanların yakınlaşması, hakikatin aranması, ilkeler, özgürlük, hukuk, demokrasi; ‘Oportünist bezirganlar piyasası’na bırakılamayacak kadar hayati işler olmalı.”</em> Costa-Gavras objektifini bugüne dek İşgal Fransa’sındaki Nazi işbirlikçilerine (Un homme de trop, 1967), 2. Savaş sonrası nükleer dünyadaki barış ve silahsızlanma aktivistlerinin uğradığı baskılara (Z, 1969), Latin Amerika’daki insan hakları ihlallerine (Etat de siege,1972) ve kayıp olgusuna (Missing, 1982), Soğuk Savaş’ın Doğu Avrupası’ndaki Sovyet baskısına (L&#8217;Aveu, 1970), Filistin sorununa (Hanna K.,1983), Amerikan toplumuna entegre olan Nazi artıklarına (Music Box, 1989), modern kapitalist toplumlarda medyanın olumsuz rolüne (Mad City, 1997), 2. Savaş’ta Katolik Kilisesi’nin işlediği günahlara (Amen, 2002), kapitalizmin kelimenin tam anlamıyla ölümcül işsizlik olgusuna (Le Couperet, 2005) ve en nihayet Cezayir Savaşı’na çevirdi. Ömrü yettiğince yaşlı sinemacı, bakalım keskin gözünü <em>“oportünist bezirganlar piyasasına bırakılamayacak”</em> başka hangi noktalara dikecek?</p>
<div><img src="http://www.cinema-france.com/Webmasters/Images_intro_big/Mon_colonel_20061123_091146_bigintro.jpg" border="0" alt="forum resmi" /></div>
<p><span style="color: #ffffff;">&#8212;</span></p>
<p><em>16 Ağustos 2007, Ankara.</em> [1] Cezayir Bağımsızlık Savaşı, <a rel="nofollow" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Algerian_War_of_Independence" target="_blank">http://en.wikipedia.org/wiki/Algerian_War_of_Independence</a> [2] Toronto Film Festivali, <a rel="nofollow" href="http://archives.torontointernationalfilmfestival.ca/films_schedules/films_description.asp?id=200" target="_blank">http://archives.torontointernationalfilmfe&#8230;tion.asp?id=200</a> [3] Radikal Gazetesi, Gavras Fransa’yı yüzleşmeye çağırıyor, <a rel="nofollow" href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=197330" target="_blank">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=197330</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F19%2Fmon-colonel-mustafa-yilmaz%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/mon-colonel-mustafa-yilmaz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erdoğan&#8217;ın aparatçikleri (Kadir Cangızbay)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/erdoganin-aparatcikleri-kadir-cangizbay/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=erdoganin-aparatcikleri-kadir-cangizbay</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/erdoganin-aparatcikleri-kadir-cangizbay/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2011 07:18:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kadir Cangızbay]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3899</guid>
		<description><![CDATA[Kaynak: birgün.net Demokratik Özerklik’i stalinist ilân ettiler. Oysa Stalin’e en sadık olan, Erdoğan rejimi: Neyle suçlandıklarının ve suç delillerinin sanıklardan gizlenmesi, bizzat Stalin’in formüle ettiği (1 Aralık 1934) bir uygulama. Bu, iddia makamına sınırsız bir serbestlik sağlıyor. Sanık için ise, her şeyden önce manevî-zihinsel bir işkence, psikolojik bir çaresizleştirme operasyonu; tabiî, aynı zamanda savunma hakkının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">Kaynak: <a href="http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1186995376&amp;news_code=1313240508&amp;year=2011&amp;month=08&amp;day=13" target="_blank">birgün.net</a></p>
<p>Demokratik Özerklik’i stalinist ilân ettiler. Oysa Stalin’e en sadık olan, Erdoğan rejimi: Neyle suçlandıklarının ve suç delillerinin sanıklardan gizlenmesi, bizzat Stalin’in formüle ettiği (1 Aralık 1934) bir uygulama. Bu, iddia makamına sınırsız bir serbestlik sağlıyor. Sanık için ise, her şeyden önce manevî-zihinsel bir işkence, psikolojik bir çaresizleştirme operasyonu; tabiî, aynı zamanda savunma hakkının fiilen gaspedilmesi. Ama esas hedef, sanıklardan ziyade onların dışındakiler; onlara göz dağı vermek: Neyle suçlandığınızı, hangi davranışınızın suç teşkil ettiğini ve suçluluğunuza delil sayılacağını bilmeden, her an siz de suçlanıp tutuklanabilirsiniz; ki, bu durumda yapılabilecek tek şey, hiç yokmuş, hiç yaşamıyormuş gibi yapmaktır; yani, hiçbir şeyi duymamak, görmemek, dolayısıyla hiçbir şeye hiçbir şekilde tepki vermemek; kısacası insanın, kendini kendisinden sürgün etmesi.</p>
<p>Despotun istediği de zaten tam tamına budur: Beşerî varlık olarak bir tek kendisinin yaşama hakkına sahip olduğu, cesetlerden oluşmuş bir dünya.</p>
<p>Yine Stalin’in emriyle uygulanmaya konmuş bir kategori daha vardır ki, o da ‘manevî/ahlâkî suç ortaklığı. Bu da, bizdeki ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’le bire bir örtüşür. Diyelim, adamı bir köşeye sıkıştırıp öldüresiye dövmüşler; o da ilk fırsatta bir silah bulup, kendisini dövenleri vurmuş ve siz de adama hak vermişsiniz; ayrıca öyle ulu orta olması da gerekmiyor, evde eşinizle veya telefonda bir arkadaşınızla konuşurken: Alın size işte en mükemmelinden bir ‘manevî suç ortağı’; yani, malûm gazetenin iyi besili tosuncuğunun tarif ettiği türden ‘kendisi bile bilmeden terör örgütü üyesi’.</p>
<p>Sadece telefonlar dinlenmiyor, ortam dinlemesi ve röntgenciliği de yapılıyor; gizli tanık itiraf ve iftiralarının yanı sıra suç delili fabrikasyonları; polis ve/veya savcılıktan gizli kayıt sızdırmaları, daha doğrusu servisleri; ama, öyle ham hâlleriyle de değil, sanığı suçlu kılacak şekilde filtrelenip yeniden kompoze edilmiş olarak ve bunları manşete çıkaran ‘yeni Türkiye’ aparatçikleri; en inanılmaz ve kabûl edilmezinden bir diğer uygulama ise, polisin yargı kararı türünden açıklamada bulunabilmesi, “işte, şu kadar şike vakası tespit edilmiştir” falan diye; bu arada, insanların, bulunulduğu tarihte suç teşkil etmeyen fiillerinden dolayı suçlanıp tutuklanmaları; tabiî en haysiyet kırıcı biçimde, evleri sabaha karşı basılıp tarımar edilirken, kendilerini de başlarından bastırarak polis otolarına bindirmek veya kendilerine, elleri kelepçeli resmi geçit yaptırtmak suretiyle.</p>
<p>‘Parasız eğitim’ pankartı açtı diye, peşinen  -yani, yargısız-  18 ay hapse mahkûm edilen gençler, polisin ölüsünü bile tekmeleyip dişlerini döktüğü liseli İbrahim veya başbakan gazıyla ölüme gönderdiği Metin Hoca, yolda yürürken linç edip kemiklerini kırdığı Dilşat; Uğur’un katilleri aklanmış, ananları ise içeride…</p>
<p>Kurulmakta olan, tam bir terör rejimi; herkesi sindirip yıldırmaya dayanan.</p>
<p>Stalin’in ‘Büyük Terör’ü başlatmasına Kirov suikasti, Hitler faşizminin konsolidasyonunda da Reichstag yangını dönüm noktaları olmuştu ve bunların failleri hep meçhul kaldı. Erdoğan da Silvan’ı doladı diline; tabiî, Yüksekova ve Hakkari’deki astsubay ve polis cinayetleri de takviye sos olarak kullanılıyor ‘yeni strateji’nin meşrûlaştırılmasında ve bu yolda kilit görevin yine ‘yeni medya’ya düşeceği, zaten belliydi ama, evvelsi gün iyicene netlik kazandı, Bugün’ün müthiş ‘gazetecilik başarısı’yla.</p>
<p>Bundan böyle her hafta bir bakan gidecekmiş bölgeye/Hakkari’ye. BDP’liler ise, seçmeniyle seçilmişiyle zaten terorist ilân edilmişlerdi başbakan tarafından; en son, Meclis başkanı da teyit etti öyle olduklarını: Önümüzdeki günlerde yine mutlaka birkaç ‘hain PKK’ pususu, şehitler ve gelsin hepimize yeni KCK/BDP tutuklamaları.</p>
<p>Bu, hiç de yeni bir tezgah değil: Taa iki yıl önce, kimi sivil vampirler, Kürtleri ‘güvercinler’ ve ‘şahinler’ olarak ikiye bölme fikrini ortaya atarken, kasıt ve murat ettikleri işte tam tamına buydu. Şahinler, yani içeri atılıp yıllarca eziyet görecek olanlar; bir de, bu durumdan ibret alarak  AKP’ye biat edip rezervasyon kızılderilisi misali tarihsiz böcekler olarak hayatlarını idame ettirecek olanlar.</p>
<p>Bütün bunlar apaçık ortadayken, güya iyi niyetle BDP’ye ve milletvekillerine eğer barışçı bir yoldan yana iseler ‘bu kadar katı’ olmamalarını, gelip Meclis’e yemin etmelerini tavsiye eden, dolayısıyla mevcut krizin sorumluluğunu onların üzerine atıyor olanlar var; ki, bunların görmek/göstermek istemedikleri, Kürt meselesinin Erdoğan’ın kendi diktatörlüğünü kurma yolunda sadece bir araç olup bugünkü tıkanma noktasının kendisi tarafından milimi milimine hesaplanarak gelinmiş bir nokta olduğu.</p>
<p>Bu yazıyı, barışsever ve  insan haklarına saygılı demokrat kisvesi altında ‘yeni rejim’in ‘organik aydın’lığına soyunanların bazılarını gördükçe aklıma gelen şu  –kendi imalatım-  özdeyişle bitireyim de, hiç değilse biraz rahatlayım: Altmışından sonra liberal olanı, teneşir bile paklayamaz.
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F19%2Ferdoganin-aparatcikleri-kadir-cangizbay%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/erdoganin-aparatcikleri-kadir-cangizbay/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>20. Yüzyıl Bugün Gitti…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/20-yuzyil-bugun-gitti%e2%80%a6/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=20-yuzyil-bugun-gitti%25e2%2580%25a6</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/20-yuzyil-bugun-gitti%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2011 07:07:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mihri Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Portreler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3895</guid>
		<description><![CDATA[Mihri Belli’yi bugün uğurladık. Yeşil dinsel örtünün üstüne kızıl bir bayrak örtülüydü. Eller üzerinde Şişli Camii’nin kapısından çıkartılırken “20. Yüzyıl şimdi gidiyor işte” dedim kendi kendime. 95 yıllık ömrünün yaklaşık 80 yılı mücadele ile geçmiş bir devrimci. 20. Yüzyılın 1930’larından itibaren her on yılına imzasını atmış, eylemleriyle, girişimleriyle, görüşleriyle yer almış önder bir figür. En [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mihri Belli’yi bugün uğurladık. Yeşil dinsel örtünün üstüne kızıl bir bayrak örtülüydü. Eller üzerinde Şişli Camii’nin kapısından çıkartılırken “20. Yüzyıl şimdi gidiyor işte” dedim kendi kendime. 95 yıllık ömrünün yaklaşık 80 yılı mücadele ile geçmiş bir devrimci. 20. Yüzyılın 1930’larından itibaren her on yılına imzasını atmış, eylemleriyle, girişimleriyle, görüşleriyle yer almış önder bir figür. En kötü koşullarda bile bir şekilde kendini duyurmuş, var etmiş bir insan. Saygıyla ayağa kalkmak gerekir.</p>
<p>1930’larda genç bir komünist olarak, Amerika’daki siyah emekçilerin içinde çalışma yapmış. Nedense bu bana hep, John Steinbeck’in <em>Bitmeyen Kavga </em>romanında, tarım işçileri içinde grev örgütleyen genç komünisti hatırlatır. 1940’larda illegal TKP saflarında mücadele etmiş. Sonra Yunan iç savaşına katılmış. 1951’deki TKP tevkifatında tutuklanmış. 1950’lerin sonuna kadar hapis yatmış. 1960’larda MDD hareketinin önderi. 12 Mart döneminde Filistin’de bir kaçak. Birkaç kez Türkiye’ye illegal girip çıkmış. Burada da bana nedense İgnazio Silone’nin <em>Ekmek ve Şarap </em>romanında, yüzüne tendürdiyot sürerek kendini ihtiyarlatıp faşizmin ökçesi altındaki İtalya’ya giren roman kahramanını hatırlatır. 1970’lerde Türkiye Emekçi Partisi’nin kurucusu ve lideri. Faşistlerin suikast girişiminden kendi çevikliği ve uyanıklığı sayesinde kurtulmuş. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yine gizlenme ve kaçış. 1980’lerde Avrupa’da sığınmacı. 1990’larda yeniden Türkiye’ye dönmüş. Yeni kurulan ÖDP’nin kurucularından. Kürt hareketine omuz vermiş. 2000’li yıllarda Hadep’ten milletvekili adayı. Yazmayı, çizmeyi hiçbir zaman bırakmamış. Son iki yılda doğaya yenilinceye kadar. 1930’lardan günümüze kadar bütün on yıllarda var. 20. Yüzyılın büyük komünizm serüveninin önde gelen figürlerinden. Komintern’le yoğrulmuş, büyük altüst oluşların tam ortasında yer almış. 20. Yüzyılın bütün devrimci serüvenlerinin ideolojik izlerini üzerinde taşıyan bir tarih.</p>
<p>Bu tarihin, görmezden gelinerek de, anılara boğularak da, abartılarak da, güzellemelere başvurularak da geçiştirilmesi çok yazık olur. Yerli yerince değerlendirilmesi en doğrusu. Gerçekten geleceğe bakanlar geçmişi örtbas edemezler.</p>
<p>Dolayısıyla her tarih gibi, Mihri Belli’nin de olumlu ve olumsuz yönlere sahip olduğunu bilerek dikkatli bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. Tabii ki, her analiz, onu yapanın bakış açısı tarafından şekillenir. Yani birinin olumsuz gördüğü bir şeyi bir diğer olumlu görecektir. Bu gayet doğaldır. Bu yüzden, burada yapacağım analizin, tamamen benim bakış açımla belirlendiğini belirtmeme bilmem gerek var mı?</p>
<p>Mihri Belli’yi <strong>üç olumlu</strong>, <strong>üç olumsuz</strong> noktada analiz etmeye çalışacağım.</p>
<p>Önce olumsuzlardan başlayalım:</p>
<ol>
<li>Mihri Belli, doğal olarak Komintern geleneği içinde yetişmiş bir komünist olarak, ne yazık ki, diğer çağdaşı komünistlerle birlikte, Stalinizmin esaslarını bizim kuşağa ve dolayısıyla Türkiye soluna taşımaktan birinci derecede sorumludur. Türkiye sol hareketi 1960’dan sonra, YÖN ve TİP’le, Stalinizmden görece uzak bir noktadan yola çıkmıştı. Evet, bir Stalin ve Stalinizm sorgulaması söz konusu değildi ama Türkiye solu Stalinist de değildi ve bu olumlu bir şeydi. Erken ‘68’liler çok iyi hatırlar. 1965-66 yıllarına kadar sol, varoluşçuluktan tutun da, Bertrant Russell’cılığa kadar o zamanki birçok geleneksel sol dışı sol ideolojiye açıktı ve bu karmaşıklık solun zenginliğiydi. Mihri Belli’nin önderliğindeki, Komintern geleneğiyle ve Stalinizmle yetişmiş eski solcular, özellikle Sol Yayınları (1965) ve <em>Türk Solu </em>(1967) döneminden itibaren Türkiye sol hareketine, biz genç devrimcilere Stalinizmi taşıdılar. Bugün Türkiye solu esasen hâlâ Stalinist bir sol ise bunun sorumlusu en başta Mihri Belli ve diğer eski solculardır. Zaten sol mücadelenin bir şenlik olmaktan çıkarak 1968’den itibaren katılaşıp militaristleşmesiyle bu ideolojik yönelim tam olarak örtüşür.</li>
<li>Mihri Belli’nin (ve eski solcuların) ikinci olumsuz yönü, Türkiye sol hareketinde zaten var olan Kemalist ve ulusalcı yönü daha da pekiştirmeleri ve bunu Milli Demokratik Devrim (MDD) adıyla teorize etmeleridir. Aslında bu da Stalinist gelenekle bağlantılı bir durumdur. Stalin, ne kadar esip üfürürse üfürsün esaslı bir Menşevikti ve “üretici güçler teorisi”nin en sağ ve Menşevik yorumcusuydu. Çin devrimine 1920’lerde ağır kayıplar verdiren onun bu Menşevik-ulusal burjuvacı çizgisidir. Stalin, “Milli burjuvazi”nin temsilcisi olarak gördüğü Çan Kay-şek’le ÇKP’yi çeşitli dönemlerde uzlaştırmak için elinden geleni ardına koymamıştır. Mao’nun da belirttiği gibi, Çin devrimi, Stalin’e rağmen zafere ulaşmıştır. Keza, 2. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında İtalyan ve Fransız partizanlarının “burjuvaziyle ittifak” adına silah bırakımına gitmelerinin, Yunan partizanlarının “burjuva parlamentarist sisteme katılım” adına zorla yenilgiye sürüklenmelerinin, Filipinler’deki Huk-Balahap gerillarının yenilgisinin ardında hep Stalin’in gölgesi ve onun Menşevik “milli burjuvazi” teorisi bulunmaktadır. Mihri Belli ve eski komünistler, bu Menşevik teoriyi Türkiye’ye uygulayarak MDD denen ucubeyi Türkiye solunun önüne koymuşlardır ve Türkiye solu bu nedenle bugün ulusalcı ve ulusalcı olmayan (kaldı ki ulusalcı olmayanların da bu tür teorilerden tamamen azade olduklarını söylemek hata olur) iki kanada bölünmüş bulunmaktadır.</li>
<li>Mihri Belli’nin önemli bir diğer hatası da Türkiye İşçi Partisi (TİP) içindeki mücadelede MDD’ci kanadın TİP’e bir örgüt olarak fazlasıyla hoyrat ve yıkıcı davranmasını önlememiş, hatta yer yer teşvik etmiş olmasıdır. Bunu söylerken, o günkü koşullarda Mihri Belli’nin biz delişmen gençlere tamamen kumanda ettiğini söylemek istemiyorum elbette. Mihri Belli bizlere itidal tavsiye etseydi belki onunla da çatışırdık ama böyle bir tutum en azından başlangıçta bizleri bir nebze olsun frenlerdi. Çünkü TİP yönetimi, özellikle 1965 yılında parlamentoya girdikten sonra ne kadar tutuk ve tutucu bir yönelim içine girmiş olursa olsun, bir örgüt olarak TİP değerliydi. O zamana kadar bütün sol TİP’in çatısı altındaydı. Bu kadar kıran kırana bir mücadeleye gerek yoktu, elbette eleştiriler gerekliydi ama daha yapıcı olunabilirdi. TİP yönetiminin idari tedbirlerine, partiden atma tehdit ve uygulamalarına rağmen. Çünkü TİP, TİP yönetimiyle özdeşleştirilemezdi. Ona can veren emekçiler vardı fabrikalarda ve köylerde. Hiç unutmam, 1969 seçimlerinde Hüseyin Güzel’in bağımsız adaylığını desteklemek için Söke’ye gittiğimizde TİP’li tarım emekçileriyle karşılaşmıştık. Bizim bağımsız aday çıkarıp TİP’i zayıflatmamıza bir türlü akıl erdiremiyorlardı. Erdiremiyorlardı, çünkü akıllarını yitirmemişlerdi. Bizim ise aklımızı tamamen yitirdiğimiz kesindi.</li>
</ol>
<p>Şimdi gelelim Mihri Belli’nin olumlu yanlarına.</p>
<ol>
<li>Bence Mihri Belli’nin en önemli yanı, Stalinist ideolojiyi Türkiye’ye taşırken bu taşıma işlemini, Stalinizmin bazı dallarını budayarak yapmasıdır. Bu budama işlemenin en önemlisi, Mihri Belli’nin Stalinist ya da Leninist parti modelini bizlere dayatmak ne kelime, önümüze bile getirmemiş olmasıdır. Öyle ki, MDD hareketinin artık kendi içinde bölünmeye doğru evrildiği 1969 yılında biz genç Marksist-Leninistler, Mihri’yi Leninist Partiyi inşa etmemekle, böyle bir girişime önderlik etmemekle eleştirmeye başlamıştık (Bkz. <em>Yarılma</em>). Mihri Belli, Stalinizmi bütün yönleriyle önümüze getirirken Stalinist parti modelini uygulamakta neden ayak sürümüştür? Belki de bunun nedeni, önceliği Kemalist bir cunta iktidarına vermesi olabilir. Belki de “sol” bir askeri cuntanın başarılı bir darbe yapmasından sonra böyle bir parti kurmayı ve bu parti aracılığıyla iktidara ortak olmayı planlıyordu. Türkiye’nin hızla bir askeri darbeye doğru sürüklendiği 12 Mart öncesi günlerde böyle bir parti kurmanın “asker-sivil aydın zümre”yi ürküteceğini düşünmüş olabilir. Sebep her ne olursa olsun Mihri Belli’nin böyle bir parti modelini uygulamaya sokmaması iyi olmuş, böyle bir örgütlenme modelinin dayatılmaması Türkiye solunun her şeye rağmen daha rahat soluk alıp vermesini sağlamıştır. İlginçtir ki, daha sonraki yıllarda (1970’lerde) bu tür parti modelini solun önüne getirip dayatanlar Pekinci ve Moskovacı (düşman kardeşler TİİKP ve TKP) unsurlar olmuştur. Stalinist parti modeli küçük çapta bir devleti henüz devlet olmadan inşa etmek demek olduğundan bu parti modeli, Sovyet ya da Çin devletlerini kendilerine model alan kesimlerce daha kolay benimsenmiştir. Mihri Belli ideolojik olarak ne kadar devletçi olursa olsun, bu iki devletle de “eşit mesafeyi” koruduğundan, onların modellerini benimsemekte de mesafeli davranmıştır.</li>
<li>Mihri Belli’nin bir diğer olumlu özelliği, Türkiye solunun en önemli liderlerinden biri olduğu halde bir partinin başına tüneyip orada borusunu ölünceye kadar öttürmeye kalkışmamış olmasıdır. Yani, özet olarak söyleyecek olursak, Mihri Belli, solun diğer liderlerinden farklı olarak iktidarcı değildi ve dolayısıyla iktidar koltuğuna yapışıp kalmamıştır. İsteseydi, o da tanıdığımız, bildiğimiz liderler gibi bir sol örgütün liderlik koltuğunda ölünceye kadar otururdu. Galiba onun Amerika, Yunanistan, Filistin vb. maceraları da, bir anlamda Che Guevara benzeri “maceracı” bir karakterin koltuğa sarılma hırsından uzak olmasının bir ürünüdür. Bugün uğurladığımız Mihri Belli, herhangi bir örgütün değişmez ve değiştirilemez lideri değil de, cenazesine her türden sol görüşlü insanın geldiği bir insan olarak kalıcı liderliklere zıt bir örnek vermiş, böyle de önder olunabileceğini kanıtlamıştır.</li>
<li>Mihri belli’nin bir diğer olumlu yönü, tüm yurtseverci, “milli burjuvazi”ci, ulusalcı ve Kemalist görüşlerine rağmen ulusal devletle asla uzlaşmamış olmasıdır. Böylesi bir dengeyi tutturmak, daha doğrusu bu kadar ulusalcı olunduktan sonra bu ideolojinin sahibi olan devletle uzlaşmamak, ona teslim olmamak oldukça zor bir iştir, olumsuz örneklerde gördüğümüz gibi. Mihri Belli hiçbir şekilde bu yöne gitmediği gibi, Kürt hareketine omuz vererek nev-i şahsına mahsus bir MDD’ci olduğunu kanıtlamıştır. Bugün cenazesine BDP milletvekillerinin de yoğun bir şekilde katılması bunun göstergesidir.</li>
</ol>
<p>20. Yüzyıl gitti.</p>
<p>Gelen 21. Yüzyılı hakkıyla karşılamak için, “o dünya yok artık” diye biraz da sevinerek, yitip giden o dünyaya veda öpücüğü yollamak yerine, 20. Yüzyılı her yönüyle, tam anlamıyla tanıyıp değerlendirmek gerekiyor.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>18 Ağustos 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F19%2F20-yuzyil-bugun-gitti%25e2%2580%25a6%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/19/20-yuzyil-bugun-gitti%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>33</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hama-Londra Hattı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/14/hama-londra-hatti/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=hama-londra-hatti</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/14/hama-londra-hatti/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Aug 2011 16:58:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3893</guid>
		<description><![CDATA[Baskıcı rejimlerin en büyük çıkmazı, baskının da, baskıya karşı direnişi yumuşatacak reformların da onları kurtaramayacak oluşudur. Öyle ki, direnişi bastırmak için baskıyı arttırmak, artık ölümden korkma çizgisini aşmış halkın direnişini daha da pekiştirir, yenilmez kılar. Öte yandan, baskıyı yumuşatan reformlara girişmek halkı daha da cesaretlendirir ve baskıcı rejimin yıkılışını kaçınılmaz kılar. Birinci duruma örnek, İran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Baskıcı rejimlerin en büyük çıkmazı, baskının da, baskıya karşı direnişi yumuşatacak reformların da onları kurtaramayacak oluşudur. Öyle ki, direnişi bastırmak için baskıyı arttırmak, artık ölümden korkma çizgisini aşmış halkın direnişini daha da pekiştirir, yenilmez kılar. Öte yandan, baskıyı yumuşatan reformlara girişmek halkı daha da cesaretlendirir ve baskıcı rejimin yıkılışını kaçınılmaz kılar.</p>
<p>Birinci duruma örnek, İran ve Romanya’dır. Şah Rıza Pehlevi ve Çavuşesko, halk direnişine silahla karşılık vererek kendi yıkılışlarının yolunu açmışlardır. İkinci duruma ise örnek Sovyetler Birliği’dir. Gorbaçov reformları rejimi kurtaramamış, halkın daha da cesaret kazanıp rejimi toptan yıkmasına yol açmıştır.</p>
<p>İşte bu yüzden Suriye’deki baskıcı Baas rejiminin durumu umutsuzdur. Tanklar bütün ülkeyi boydan boya kat edip insanları katlettikçe direniş daha da güçlenmektedir, bu direniş eninde sonunda polis devletine son verir. Türkiye Dışişleri Bakanı Davudoğlu’nun, reform telkinleri eğer etkili olur da Baas rejimi reform yoluna giderse cesaretlenen halk polis devletine yine son verir. Bu bakımdan, Suriye’deki rejimin ölüm çanlarının çaldığını söyleyebiliriz. Avrupa (İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Arnavutluk, Yunanistan), Afrika (Tunus, Cezayir, Fas, Libya, Mısır, Kıbrıs), Asya (Bahreyn, Küveyt, Lübnan, Yemen, İsrail, İran, Suriye, Irak, Kürdistan, Çin) devrimi, Şili’nin öncülüğünde Latin Amerika’nın da katılmasıyla bir dünya devrimine dönüşerek ilerlemektedir.</p>
<p>Durum böyleyken, bazı solcu arkadaşların, emperyalistlerin Suriye’ye müdahale hazırlıklarına bakarak, Suriye’deki halk hareketine karşı olumsuz bir bakış açısı geliştirmeleri anlaşılır gibi değildir. Sanki Suriye ya da Libya rejimleri emperyalist işbirlikçisi değil miydi? Emperyalistlerin, dünya jandarması rolleri dolayısıyla tavır almak zorunda kaldıkları (aslında amaçları bu rejimler devrildikten sonra gelişmelerin kendi kontrollerinden çıkmasını önlemek üzere bugünden duruma müdahale ederek önlem almaktır) her rejimi “dost” olarak görmeye başlamak ya da bu rejimlerin baskısı altında ayaklanan insanları emperyalizmin kuklası gibi görmek ulusalcı mantığın ulusalcılarla kısıtlı kalmadığını göstermiyor mu?</p>
<p><em>SoL </em>adlı TKP organında çıkan bir yazı ise daha da vahimdir. Bu yazıya göre, “öncü parti”nin olmadığı yerlerdeki hareketlere karşı uyanık olunmalıymış. Örneğin Londra’daki ayaklanmaya, “öncü parti” olmadığı için ihtiyatla yaklaşılmalıymış. Dahası, aynı yazı, “öncü parti”ye ve onun “olumlu” rolüne örnek olarak Yunanistan Komünist Partisi’ni vermektedir. Aslında bu “öncü parti” meselesi tartışılmaya bile değmeyecek kadar saçmadır. Böyle bir saçmalığı, “öncü parti”nin teorisyeni Lenin de ileri sürmemiştir üstelik. Lenin, kitle hareketiyle birleşmeyen “öncü parti” iddialarını küçümserdi. Yani kerameti kendinden menkül iddia sahiplerine yüz vermezdi. Kendi partisinin elemanlarını bile başlangıçta, 1905 devriminin ortaya çıkarttığı Sovyetlere katılmadıkları için fena halde haşlamıştı. “Biz öncü partiyiz, bizim olmadığımız kitle hareketlerinin bir değeri yoktur” saçmalığına insanlar gülüp geçer sadece. Bunların, kendi kendilerini “gökyüzü kırallığı”na seçmiş Yehova Şahitlerinden ne farkı vardır allah aşkına. Hiç değilse onların iddiaları sadece kendileriyle kısıtlıdır. Ya bunlar. Bu “öncü” iddiasının sahiplerine verilecek en iyi cevap, “ ‘öncü parti’ysen bizimle birlikte mücadele et, yoksa sen de ayaklarımızın altında tepelenir gidersin” olmalıdır. Yunanistan Komünist Partisi mi? Acaba Yunanistan’da daha reaksiyoner bir parti var mıdır? Bu partinin, Yunan polisini, sokaklarda mücadele eden gençleri sert önlemlerle bastırmadığı için eleştirdiğini ve genç insanları “sokak serserileri” diye suçladığını bilmeyen mi kaldı? Neyse ki, <em>Red </em>dergisi bu saçmalıklara cevap vermiş.</p>
<p>Solun yeni dünya devrimindeki yalpalamaları konusuna girmişken Londra’daki Day-Mer’in, Londra olayları üzerine yayımladığı bildiriye de değineyim. Dükkânlarını elde sopa bekleyen Türkiyelilerle arayı açmamak için bin dereden su getiren bildiri sahipleri, sonunda baklayı ağızlarından çıkartıyorlar. “Dükkân sahiplerinin kendi dükkânlarını korumaları en doğal haklarıymış.” Bu Hakkı Devrimsel zekâ ürünü niteleme insanı sadece güldürmeye yarıyor. Hakkı Devrim de geçenlerde buna benzer laflar ediyordu <em>Radikal</em>’deki sütununda. Küçük dükkân sahiplerinin dükkânları sigortalı olmadığı için bu eyleme giriştiklerini düşünenler de var. Oysa bu büyük bir yanılgı. İngiltere’de sigortasız hiçbir dükkân yoktur, sigortalanmak dükkân açmanın baş koşuludur. Öyle ki, bazen dükkân sahipleri sigortadan para alabilmek için dükkânlarını kasıtlı olarak yakarlar. Onların ellerine sopa ya da kebap bıçağı alıp yollara düşmelerinin tek nedeni ırkçılıkları ve İngiliz polisine yaranma güdüleridir. Geçenlerde İngiliz televizyonlarını izleyen, Londralı bir arkadaş anlatıyordu. Bu “kahraman” dönercilerden biri, övünerek TV muhabirine, “ben Türkiye’de de korucuydum” diyormuş. Buyrun işte… Day-Mer’in bu eli sopalılara yağcılık etmesinin ise iki nedeni var: Birincisi, onların bir kısmı da dükkâncı. Onlar da işçilerini en düşük ücretle çalıştırıyorlar. Bunların, matbaalarında “parça başı işe” karşı bildirilerini parça başı çalıştırdıkları işçilerine bastıran, İngiltere’deki TKP-<em>İşçinin Sesi</em> örgütünden hiçbir farkları yoktur. İşçi hakkından söz eder, sonra da işçilerine Londra iş piyasasındaki en düşük ücreti öderler: Saat başı 2 pound. Öte yandan, bütün sol örgütler bu kebapçılardan bağış ya da haraç aldıklarından, “şu sidikli araplar” yüzünden dükkâncı ve altın arayıcılarla arayı açmaya hiç mi hiç niyetli değildirler.</p>
<p>Bu konularda söyleyeceğim şimdilik son bir nokta kaldı. Çağın değişimini iyi anlamak lazım. Artık devrimler işçi sınıfının öncülüğünde falan yürümüyor. Bu, sosyolojik ve olgusal bir gerçek. İşçi sınıfı, 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyılın ortalarına kadar kapitalizm için ehlileştirilmesi gereken bir sınıftı. Rusya’da, Almanya’da, İspanya’da, İtalya’da ve başka birçok yerde işçiler can pahasına büyük ve kahramanca mücadeleler verdiler ve bu sınıf sonunda sistemin içine alındı. 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren yıkıcı işçi sınıfı mücadelelerini sadece bürokratik rejimlere karşı direnen Doğu Avrupa ülkelerinde görüyoruz. En son örneği de Polonya’daki <em>Solidarnoş </em>hareketidir ki, bu hareket de Polonya’nın kapitalizmin cenderesine alınmasıyla sönüp gitmiş, burada da işçi sınıfı kapitalist sistemin bir bileşeni haline getirilmiştir, Avrupa’nın diğer yerlerinde olduğu gibi.</p>
<p>Bugünkü dünya devriminin itici ve öncü gücü işsiz gençlik kitleleridir. Bizde gençlik denince otomatikman öğrenciler anlaşılmaktadır. Oysa bugün gençlik dendiğinde bu kavram kısmen öğrencileri de imlemekle birlikte ondan çok daha geniş bir kitleyi kapsamaktadır. Kapitalizmin bu işsiz gençlik kitleleriyle (öğrenci veya değil) başı derttedir. Onları istihdam edememektedir. Hama’dan Londra’ya kadar ayaklanan kitlenin esas özelliği budur. Bu kitlenin önemli bir kısmı eğitimlidir, eğitimli olduğu halde işsizdir ve geleceğe ilişkin hiçbir umudu kalmamıştır. Bir kesimi ise baştan itibaren dışlandığı için eğitimsizdir ve bunlar daha da yıkıcı bir güç oluşturmaktadırlar. Bundan beş yıl önce Fransa’yı kasıp kavuran kitle budur; bugünkü Londra’yı da öyle.</p>
<p><em>Yıkma güdüsü aynı zamanda yaratıcı bir güdüdür.</em></p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Ağustos 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/" target="_blank">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com" target="_blank">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F14%2Fhama-londra-hatti%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/14/hama-londra-hatti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>77</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tottenham’ın “Şanssız Çocukları”na Bin Selam!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/11/tottenham%e2%80%99in-%e2%80%9csanssiz-cocuklari%e2%80%9dna-bin-selam/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=tottenham%25e2%2580%2599in-%25e2%2580%259csanssiz-cocuklari%25e2%2580%259dna-bin-selam</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/11/tottenham%e2%80%99in-%e2%80%9csanssiz-cocuklari%e2%80%9dna-bin-selam/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Aug 2011 10:39:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3891</guid>
		<description><![CDATA[Londra’nın Tottenham semti, benim yaşadığım semtti. Kuzey Londra’daki, ağırlıklı olarak siyahların yaşadığı, çok yoksul bu semtte, Harengey’le Philip Lane’i birbirine bağlayan bir sokak bulunur. İsmi “Blackboy Street”tir. Bir gün bisikletle bu sokaktan geçerken, “Blackboy Street” levhasındaki “B” harfinin silinmiş olduğunu gördüm. O anda “parlak” bir fikir geldi aklıma. Yanımda ispirtolu kalem vardı (sağa sola slogan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Londra’nın Tottenham semti, benim yaşadığım semtti. Kuzey Londra’daki, ağırlıklı olarak siyahların yaşadığı, çok yoksul bu semtte, Harengey’le Philip Lane’i birbirine bağlayan bir sokak bulunur. İsmi “Blackboy Street”tir. Bir gün bisikletle bu sokaktan geçerken, “Blackboy Street” levhasındaki “B” harfinin silinmiş olduğunu gördüm. O anda “parlak” bir fikir geldi aklıma. Yanımda ispirtolu kalem vardı (sağa sola slogan yazmak için genellikle bulundururdum). “B” harfinin yerine kalemle “un” ekini yaptım. “lack”taki “a” harfini “u” yaptım ve “lack”ın sonuna bir “y” harfi ekledim. Böylece “Blackboy Street”, oldu “Unlucky boy Street”. Yani “siyah çocuk” değil. “şanssız çocuk”. Buluşumla ve yaptığım değişiklikle mutlu bir şekilde eve dönüşümden bir iki hafta sonra <em>Observer </em>gazetesinin (<em>The Guardian</em>, pazar günleri bu adla çıkardı) manşetini gördüğümde şaşkınlıklar içinde kaldım. Manşette “unlucky boy” yazısı vardı ve birinci sayfadaki kocaman bir fotoğrafta benim değiştirdiğim levhanın fotoğrafı yer alıyordu. Dahası, levhanın arkasındaki parkta, silüet halinde bir “unlucky boy” yürümekteydi.</p>
<p>Wallerstein, beğendiğim, radikal bir düşünürdür, Bu sitede de yer alan “Liberalizm Sonrası” adlı yazımda, onun Metis Yayınları tarafından yayımlanan aynı adlı kitabının, <em>Birikim</em>’de de yayımlanmış (Sayı: 155, Mart, 2002) uzun bir tanıtması var. Bu yazıda, Wallerstein’ı esas olarak olumlamakla birlikte, “göçmen sorunu”nu tek yanlı ele aldığını şu satırlarla eleştiriyordum:</p>
<p>“Güneyden kuzeye göç olgusunun sisteme zarar veren yanının da fazla abartıldığı kanısındayım. Wallerstein’in işaret ettiği noktalar önemli olmakla birlikte, bu göç olgusu, batılı ulus devletlerin tamamen kontrolü dışına çıkmadığı sürece (ki, bugün böyle bir durum yoktur), bu olayın, sisteme zarar veren etkileriyle birlikte, sisteme yararlı yanlarını da görmek gerekir. Birincisi, güneydeki insanların kuzeyde “kurtuluş” aramaları, güneydeki ulus devletleri rahatlatan bir sübap görevi görmektedir. Çeşitli sıkıntılar altında bunalan insanlar, bunalımlarını ve öfkelerini, ulus devletlerin yapılarına yönelik devrimci bir kalkışmaya yöneltmek yerine, kuzeye kaçma gibi sahte umutlara kanalize etmekte ve bu da devrimci bir potansiyeli köreltmektedir. Daha önemlisi, güneyden kuzeye gelen insanlar, kuzeyin ucuz işgücü gereksinmesini karşılamakta ve kuzeydeki işçilerin yapmak istemedikleri ağır işleri omuzlamaktadırlar. Kuzeyli yöneticiler elbette göç eden nüfusun belli bir seviyeyi aşmasını istememektedirler, ancak diğer yandan, çok önemli bir açığı kapattıkları için bu ucuz işgücü kaynağı nüfus akınına da göz yummaktadırlar. Bu göçün tamamen durduğunu farzedelim. Bu, kuzey için önemli bir ucuz işgücü eksikliğine yol açacak, kapitalist üretimdeki düşüş, kaçınılmaz olarak reel ücretlere yansıyacak ve kuzeydeki işçi sınıfının hoşnutsuzluğunu arttıracaktır. Öte yandan bu dinamik nüfus, demokrasi ilüzyonuyla, sistemin ideolojik hegemonyasına önemli bir destektir. Kuzeyli çalışan nüfus, demokrasiden gittikçe umudunu keserken, güneyli göçmenler, “demokrasiye katılmaya” son derece heveslidir. Bu yüzden kuzeyli yöneticilerin göçmen nüfusu demokratik haklardan yoksun bırakması söz konusu değildir. Tersine, kuzeyli yöneticiler, bu kitlenin sistem yanlısı potansiyelini çok iyi bildiklerinden onların demokrasiye katılımlarını ellerinden geldikçe teşvik etmektedirler. Bir başka gerçek de, kuzey ülkelerindeki en yoksul kesimi, bu göçmen işçilerin değil, doğrudan kuzeyli ülkelerin vatandaşlarının oluşturduğudur. İngiltere’yi örnek alacak olursak, sokaklarda dilenen ‘homeless’ler arasında tek bir göçmen işçi bile bulamazsınız. Bunların hemen hemen tamamı Britanya’da doğmuş gençlerdir. İstatistiklerde, göçmen nüfusunun önemli bir kesimi işsiz gözükmektedir, ama bu da gerçeği yansıtmıyor. Çünkü göçmenlerin çoğu kaçak işlerde çalışmakta, hatta ‘işsiz’ gözüktükleri halde, manav dükkânı vb açarak orta katmanlara doğru tırmanmaktadırlar. Gerçekten iş bulamayan ve işsizlik parasına gerçekten muhtaç olanların çoğu, yine Britanya kökenli işsizlerdir. Zaman zaman, dükkânlarının önündeki genç İngiliz dilencilerini kovalayan bizim “göçmen işçilerimizi” gözlemlediğimiz zaman, gerçeği çok daha çıplak bir şekilde görme olanağını elde ediyoruz.”</p>
<p>Son cümlede geçen “dilencileri kovalama” olayını, Haziran ayında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan <em>Sığınmacılar (1990-2000, Londra) </em>adlı kitabımda daha da açıyorum:</p>
<p>“İngiltere toplumu atomize edilmiş bir toplumdu. Eğer kendini idare edecek bir işin ve gelirin yoksa uçurumun dibini boylardın. Sokaklarda dilenen bu İngilizlerin çoğu, belli bir yaştan sonra ailelerini terk ederek Londra dışından gelmiş orta sınıf gençlerdi. Türkiye’den ya da başka yerlerden gelen mülteci ya da işsizlerden, böyle sokakta kalanına hiç rastlamadım desem yeridir. Cemaat halinde yaşayan ilticacılar sokakta kalmazdı. Çünkü mutlaka daha önceden bu ülkeye gelmiş bir arkadaşları, akrabaları ya da hemşerileri olurdu. Onların adresini geçici olarak gösterip sosyal yardıma başvurabilirlerdi. İngiltere’de doğmuş bu gençler öyle mi ya! Onlar bir adres bile gösteremeyecek kadar atomize edilmişlerdi. Doğdukları bu ülkede ne arkadaşları, ne akrabaları, ne de hemşerileri vardı!</p>
<p>Bir gün, Turnpike Lane’de, Türkiyelilerin işlettiği bir kebapçı dükkânında karşılaştığım bir manzara, bu trajedinin boyutlarını ortaya koymaya yeter. Bu işsiz, evsiz İngiliz gençleri, bir yandan esrar çekerken bir yandan da, otantik Anadolu figürleri işli yaldızlı ceketlerini giymiş personelin çalıştığı kebap (kebap sözcüğü oralarda bir değişim geçirmiş ve <em>kebab</em> olmuştur) dükkânının önünde dileniyordu. Yaldızlı personel (ki, bunların çoğu, bir yandan sosyal yardım alıp, diğer yandan da böyle yerlerde çalışarak para kazanan mültecilerdi) kapının önüne çıkıp bu ‘yüzsüz’ İngilizleri kovaladı. Hadi bakalım, hadi kalkın buradan, başka yerde dilenin! Bu garibanlar da, ‘dağdan geldin bağdakini kovuyorsun’ demediler, çullarını, battaniyelerini sürükleyerek, köpekleri arkalarında, başları önlerinde uzaklaştılar. Çok hazin ve düşündürücü bir manzaraydı.” (s.65-66)</p>
<p>Aynı kitaptan şu satırları okumanızı da rica edeceğim:</p>
<p>„Sokaktaki organize şiddetin en ‚beliğ‘ örneklerini ise İngiliz polisi verir. Bu tür şiddet gösterilerine o kadar çok tanık olmuşumdur ki, hangisini anlatacağımı bilemiyorum. Bu polis şiddetinin ilk kurbanları siyahlardır. Trafikte genç bir siyahın sürdüğü arabayı görmesin polis, hemen peşine takılır ve bir yerde kıstırıp aramaya girişir. Genç siyah direnmeye kalkışırsa, üç beş polis acımasızca üstüne çullanır, yere yatırır, dizleriyle kafasına bastırır, ellerini arkadan kelepçeler, kıpırdayamaz hale getirir. Bu tür o kadar çok manzarayla karşılaşırsınız ki, artık bir süre sonra alışır, mağdurun adına duyacağınız öfkeyi bile duymaz olursunuz. Şu an elimde, 31 <em>July</em> (Temmuz) 1998 tarihli <em>The Independent </em>gazetesinin, o zamandan beri yanımda taşıdığım bir kupürü var. Haberin başlığı şöyle: ‘<em>One death a week in polise custody</em>’ (Polis nezaretlerinde haftada bir ölüm). Haberde, Home Office’in, altı yıl içinde, polis nezaretlerinde 380 kişinin öldüğünü ve ölenlerin yüzde 47’sinin siyah olduğunu açıkladığı belirtiliyor.Elbette Home Office, bu ölümleri mazur gösteren gerekçeler de sıralamaktadır. Home Office’e göre, ölenlerin yüzde 29’u ‚kendi kendine zarar verme‘ sonucu, yüzde 19’u ise, alkolün etkisiyle ölmüşlerdi. Tabii hiç de inandırıcı değil. Acaba neden çoğunlukla siyahlar kendi kendilerine zarar vermeye meraklıydı?  Hele ölümlerin içinde biri vardı ki, son derece gaddarcaydı. Joy Gardner, Londra’da illegal yaşayan, Jamayika kökenli bir sığınmacıydı. 1993 yılının Temmuz ayında, bir sabah evini basan<em>immigration </em>bürosu polisleri, Joy Gardner’ı, özel sürükleme kayışlarıyla bağlayıp, ağzını kapatmış ve nefes alamayan kadının ölümüne neden olmuşlardı.“ (s.189)</p>
<p>Son olarak bir alıntı daha, bizim „yükselen“ sığınmacı ya da göçmenlerle ilgili:</p>
<p>“Ortada kocaman bir fotoğraf. Ablak bir surat size bakar oradan. Ensesi önden bile görünecek kadar kalındır. ‘Başarıyı ette yakaladım’ diye koca bir başlık. İşadamımız neyi nasıl ‘yakaladığını’, başarısının sırlarını anlatmaktadır bu röportajda… Başarılı işadamımız, son olarak okuyuculara, başarı için uyulması gereken ‘altın kural’ları saymıştır. Bu ‘altın kuralları’ şöyle de okuyabilirsiniz: Kıyıcı olacaksınız, kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksınız; bu ülkeye gelmiş zavallı sığınmacıları asgari ücretin bile çok altında, saatte 2 <em>sterlin</em>e çalıştırarak birikim yapacaksınız; akrabayı, eşi dostu, iyilik yapıyormuş gibi kaçak yollardan ülkeye sokup ucuz emek olarak kullanacaksınız; dükkân açmak isteyen sığınmacılara, ‘babalık’ yapıyor pozlarına girip kredi verecek, böylece kendi döner tekelinizi güçlendirip yeni şubeler açacak, onları kendinize muhtaç ve bağımlı hale getireceksiniz; zavallı <em>auper</em>kızları himayenize alır gibi yapıp hem ucuz emek olarak değerlendireceksiniz, hem de onlara bir ev tutacak, metresiniz olarak kullanacaksınız; konsoloslukla iyi ilişkiler kuracak, devletle asla çatışmayacak, ülkeden ucuz et ithalini sağlayacaksınız; PKK ve sol örgütlerle de arayı açmayacak, onlara da göz kırpacak, onları da mecburen biraz göreceksiniz; mafiya ile iyi ilişkiler kuracak, onların talep ettiği vergileri zamanında ödeyecek, gerekirse rakiplerinizi mafiya aracılığıyla ezeceksiniz; geceleri barlarda arkadaş sohbetlerini eksik etmeyecek, ara sıra oralardan yeni ‘mallar’ kaldıracaksınız; İngiltere’de işçi hakları diye bir şey olmadığından işçilerinizi günde 12-14 saat çalıştırmaktan geri kalmayacaksınız&#8230; vb. vb.” (s. 280-281)</p>
<p>Londra’daki son isyanda, altın ve kebap dükkânlarını korumak üzere sopalarla ve kebap bıçaklarıyla silahlanıp sokaklara dökülen Türkiyeli bazı göçmenlerle ilgili haberleri (özellikle <em>Taraf</em>’ın elde pala dünyayı fethe çıkmış Osmanlıyı öven haberini: “Türkler kebap bıçaklarıyla dizilmiş. Anlaşılan Osmanlı ruhları hala yaşıyor”; “Harika kebaplar, harika ülke ve isyancılara karşı mücadele eden tek Britanyalı onlar! Haydi Türkiye!”) okuduktan sonra, <strong>bu alçaklar ve onların teşvikçilerine </strong>karşı, olayın aslının astarının anlaşılması için bu satırları aktarmamın gerekli olduğunu düşündüm.</p>
<p>Hâlâ orada yaşıyor olsaydım, isyancılarla birlikte bu faşist bozuntularına, yardımcılığını ve yalakalığını yaptıkları İngiliz polisine karşı savaşıyor olacaktım elbette.</p>
<p>Gün Zileli<br />
11 Ağustos 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/" target="_blank">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com" target="_blank">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F11%2Ftottenham%25e2%2580%2599in-%25e2%2580%259csanssiz-cocuklari%25e2%2580%259dna-bin-selam%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/11/tottenham%e2%80%99in-%e2%80%9csanssiz-cocuklari%e2%80%9dna-bin-selam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>41</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Žižek’e rağmen Žižek’le Beraber Düşünmek: Devrimci bir İmkana Dair  (Ali Rıza Taşkale)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/03/zizek%e2%80%99e-ragmen-zizek%e2%80%99le-beraber-dusunmek-devrimci-bir-imkana-dair-ali-riza-taskale/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=zizek%25e2%2580%2599e-ragmen-zizek%25e2%2580%2599le-beraber-dusunmek-devrimci-bir-imkana-dair-ali-riza-taskale</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/03/zizek%e2%80%99e-ragmen-zizek%e2%80%99le-beraber-dusunmek-devrimci-bir-imkana-dair-ali-riza-taskale/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Aug 2011 10:36:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Rıza Taşkale]]></category>
		<category><![CDATA[Slavoj Žižek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3885</guid>
		<description><![CDATA[Ali Rıza Taşkale* Gün Zileli’yi uzun süredir okumaya ve anlamaya çalışan biri olarak, düşüncelerindeki ‘isyankâr neşe’yi ve buna paralel gelişen radikal eleştiriyi görmek beni her daim mutlu etmiştir. Radikal eleştiri kavramına değer veren biri olarak, bunun önemli bir mevzu ve mevzi olduğunu düşünüyorum. Sürekli eleştirel kalabilmek, ortada dönen zaytung haberlerini sürekli bir eleştiriye tabi tutup [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ali Rıza Taşkale</strong><a href="file:///C:/Users/User/Desktop/%C5%BDi%C5%BEek%20(1).docx#_edn1"><strong>*</strong></a></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Gün Zileli’yi uzun süredir okumaya ve anlamaya çalışan biri olarak, düşüncelerindeki ‘<em>isyankâr</em> <em>neşe’yi </em>ve buna paralel gelişen radikal eleştiriyi görmek beni her daim mutlu etmiştir. Radikal eleştiri kavramına değer veren biri olarak, bunun önemli bir mevzu ve mevzi olduğunu düşünüyorum. Sürekli eleştirel kalabilmek, ortada dönen zaytung haberlerini sürekli bir eleştiriye tabi tutup biraz yol almak çok önemli. Hele gerçekle simulakrin birbirine yeterince geçtiği bu çağda.</p>
<p>Zileli’nin <em>Žižek Ne Yaptı?</em> yazısını da aynı saikle okudum. Zira Žižek de, üzerine yapılan zaytung haberlerinin haddinin hesabının olmadığı bir fenomen; gerçekle kurgunun iç içe geçtiği postmodern zamanların itibarsızlaştırma nosyonundan zaman zaman payına düşeni alan bir ‘akademik star’. Lady Gaga’yla beraber oldukları yalan haberin üzerine atlayıp doğru kabul eden ‘solcuların’ olduğu bir evrende, Žižek Ne Yaptı? sorusu, üzerine iki kere düşünmeyi gerektiriyor. Gün Zileli’nin yazısını da iki kere okudum. Okuduktan sonra ağzımda ekşi bir tat bıraktığını söylemeliyim. Bu yazı da, ağızda kalan bu ekşi tadın biraz olsun radikal eleştiriye tabi tutulmuş somut tahlilini içeriyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Gün Zileli’nin <em>Bir İdea Olarak Komünizm</em> kitabına referansla sunduğu Žižek eleştirisi etkili. Ancak kanımca iki doğrulamaya ihtiyaç var &#8211; ki bunlar Zileli’nin Žižek’e yönelttiği temel iki eleştiriyi içeriyor. Zileli’nin Žižek eleştirisi temel olarak Žižek’in anlaşılmaz biri olduğu ve tüm trajik sonuçlarına rağmen Leninci-Jakoben ‘disipline edici terör’ kavramını bir mantra olarak önermeye devam etmesi üzerine odaklanılmış. Birinci eleştiri kendi içinde doğru olmakla beraber eksik; ikinci eleştiri ise Žižek’e dair doğru tutum almayı gerektirdiği için yanlış anlaşılmaya müsait. Bu iki belirsizliği gidermenin yollarından biri, Žižek’in ısrarla üzerinde durduğu liberal post-politika nosyonu. Zileli’nin ilk eleştirisi üzerinden bu durumu inceleyelim.</p>
<p>Zileli Žižek’in ‘biraz anlaşılır gibi olup kaygan bir deniz anası gibi elden kayıp gittiğini’ iddia ediyor. Bu çerçeveden bakıldığında, Žižek’in hem cüretkar sözler söylediğini hem de tam olarak anlaşılamadığını belirtiyor. Zileli’ye göre Žižek ele avuca gelmez biri. Žižek’i uzun yıllardır takip eden biri olarak, bu eleştirinin hem doğru hem de eksik olduğunu belirtmem gerekiyor. Žižek’in temel dertlerinden biri, Stalinci-Leninci bazı kavramları, Lakancı politik psikanaliz eşliğinde yeniden diriltip günümüz sinik toplum anlayışının somut tahlillerinde kullanmak ve buradan çıkarılacak eylem pratikleri  geliştirmektir. Žižek bunu, kuşkusuz, birbiriyle alakalı gibi görülebilecek, ama birbiriyle alakasız yorumlara da sebebiyet verebilecek bir ‘dağınıklıkla’ yapar. Yani ‘sistemli’ Žižek teorisinin temelinde, azımsanamayacak miktarda ‘dağınık’ bir arka plan sezmek mümkündür. Liberal post-politika, ‘sistemli dağınıklık’ içeren Žižek teorisinin belkemiğini oluşturan kavramlardan biridir. Post-politikayi anlamak, Žižek’i anlamaktır.</p>
<p>Žižek’e göre liberal post-politika, günümüzün hakim politika yapma biçimidir. Post-politikanın en önemli özelliği, politikanın temel öğelerinden ‘antagonizma’yı kapı dışarı etmesidir. Yani politikanın kurucu öğesi ‘siyasallıktan’ arındırılıp post-politikleşmiştir. Ancak bu çabanın kendisi kurucu bir misyona sahiptir. Verili siyasal kümelenmeler içinde zaten tanınırlığı olan partilerin, grupların hegemonik ilişkilere meydan okumaksızın çıkarlarını gerçekleştirmek için yarıştıkları/pazarlık ettikleri, oyunun kendisini değiştirmenin imkânsızlaşıp rutin bir seyir haline geldiği bir kurucu unsurdan söz ediyoruz. Bu nedenle, liberal post-politikada her şey siyasallaştırılıp tartışılabilir, ama kaçamak, antagonizmaların olmadığı, değiştirilemez ve mutlak seçimlerin korunduğu bir tarafsızlık zemininde.</p>
<p>Post-politikanın zaytung karakteri tam da burasıdır: sahte çoğulluklar kendi içinde bir sona ulaştığında, politikanın kendisi ‘güncel politik’ diskurun esiri haline gelir ve ‘farklılığın toplumsal gücü’nün ve ‘yıkıcı devrimci düşünceler’in ortaya çıkmasını engeller. Yani, post-politika virtüel (siyasal) ve aktüel (siyaset) arasındaki bağı bozar. Onun konformizm tazyiki, aktüel gerçekliğe mesafe koymanın imkânsızlığıyla birleşir. Virtüel aktüel olanın içine hapsedildiğinde ise politika depolitize olur. Böylece ‘toplumsal’ın ve ‘siyasal’ın radikal bir sorgulaması da imkânsız hale gelir. Oysa politika politikleşmedir, gerçekliğin ve toplumsalın sürekli bir eleştirisidir. Bu yönüyle post-politika toplumsalın ‘tek boyutlu toplum’ düşüncesine indirgenmesini oluşturan bir ‘totalite’dir; virtüel boyutu olmayan, değişim düşüncesini hayal etme kapasitesi taşımayan bir ideolojidir. Herkesin zaten politikaya dahil olduğunu varsayıp geriye kalan sorunların uzmanlar, teknokratlar, ulus ötesi şirketler yoluyla çözülebileceğini düşünen, gerçek sorgulama olanağını ortadan kaldıran bir ‘post-demokrasi’. Politikanın bu yolla iğdiş edilmesi, politik kimliklerin ve kolektif öznellik biçimlerinin ortaya çıkmasını engeller. Özetlemek gerekirse, post-politika ‘demokratik konsensüs’ün gerçek politikanın tümden ortadan kaybolmasıyla tesadüf ettiği ‘politik’ bir dönüşüme işaret eder. Post-politika apolitik değildir, bizzat politiktir. Politikayı inkar ederek, onu ‘bastırmayıp’ ‘menederek’ bizzat politiktir.</p>
<p>Post-politikanın itici gücü, özellikle 11 Eylül’den sonra, korku ve güvenliktir. Korku ve güvenlik, artık toplumsal yaşamın biçimlendirici, üretken ve dinamik karakterleridir. Bu noktada, post-politika ideolojik bir operasyonla ve moral değerlere referansla, kendisinin dışındaki tüm şiddet biçimlerini siyasal baskı yoluyla menedip ‘kötü’ ve ‘iğrenç’ olarak lanse eder. Post-politikanın vahşi ironisi de budur zaten. Siyaseti depolitize etmek, paradoksal bir şiddeti beraberinde getirir. Nötralize edilmiş bir aynı fikirde olmama, radikal unsurların ‘tehlikeli’ olarak addedilip itibarsızlaştırılması, tutkulara gem vurmayı açık sözlü bir emir kipine dönüştürme, ayrımların giderek silikleşmesi ve karşıtlıkların sinik bir temelde birleştiği ‘tek boyutlu bir toplum’ düşünceninin kendisi zaten şiddetle eşdeğerdir.</p>
<p>Ancak menedilmiş olan ‘Gerçek’in kendisi olarak geri döner. Žižek politikanın Gerçekle buluştuğu yerde, bir imkan olarak karşımıza çıkar. Sürekli güvenlik ve konformizm tazyiki  yapan post-politika, herhangi bir nedene/inanca bağlılığı düşünümsellik eksikliği, köktencilik olarak algılar, politik olarak eyleyemeyen sinik ve refleksif bireyler arzular. Žižek politikasının Gerçekle buluştuğu yer, Leninci-Jakoben şiddeti de içeren içkin bir mekandır. Žižek’in dağınık görünen, ama son derece sistemli bir özellik gösteren politik anlayışı bu yüzden ‘bir deniz anası gibi elimizden kaymaz’. Tam tersine: Gerçek, antagonizmayla buluşur. Zira antagonizma ‘toplumsal’ın kuruluşunda hayati bir öneme sahiptir. Post-politika ne yaparsa yapsın, toplumun merkezinde doğadan daima artakalan, travmatik bir irrasyonellik lekesi vardır. Žižek’te bu asimile edilemeyen artakalan, içkin-devrimci-politika yapma isteğidir. Bu içkinlik, Leninci-Jakoben şiddet anlayışıyla birleşir. Kimse belki ‘daha iyi yenilmek’ için mücadale etmez ama devrimci eylem, trajik sonuçları da hesaba katabilen intoksike bireylerin ‘bile bile’ risk alıp mücadeleye girdikleri bir ‘Gerçek’tir. Olanaksız bir ‘saçma’ değildir. Bu nedenle Žižek ucuz bir politikacı gibi davranmaz. Devrimci eylemin kendisine inanır, bunun olası ‘saçma’ sonuçlarını da göze alır.</p>
<p>Žižekci politika, politik istenci sınırlayan ve koşullayan tahakküme karşı herhangi özcü garantiler sunmayan, bir dizi etik-politik strateji olarak görülmelidir. İşte Žižek’i özgün kılan da budur: liberal post-politikaya karşı, onun nesnel argumanlarını sınıra kadar götürmek, radikalsizliğe veya post-politik konformizme inat, radikal-devrimci politikada ısrar etmek; stratejik karar verme aşamasını intoksike özneyle birleştirmek. Yani komünizm fikriyle ‘zehirlenmiş’ devrimci bir özne. Peki bu ne demek?</p>
<p>Žižek’e göre Gerçek eleştirisi elimizde bulunan zaytung gerçekliğini aşmalıdır. Zira sahte çoğulluklar ‘hakiki Gerçek’in üzerinde gezinen kırılgan ve tekinsiz anlamlar yaratırlar. Devrimci eylemin aciliyeti de buradan kaynaklanır, çünkü devrimci eylem ‘tarihsel gereklilik’ fikrinin kalbine inen etkili bir bıçak darbesidir. Lenin bu yüzden değerlidir. Çünkü Žižek’e göre Lenin, devrimci tutkusunu ‘tarihsel gereklilik’ ilkesinden almaz. Tarihsel belirlenimcilik ilkesine yaslanıp, hiçbir amaçlı insan faaliyeti içermeyen tarihsel aşama fikrini sahiplenen Menşevikler’dir. Lenin’in, 1917 Nisan Tezleri’nde, ortaya çıkan durumun bir tür Augenblick (devrim koşulları için eşsiz bir fırsat) olduğunu iddia ettiği an Žižek için hayati önemdedir. Lenin bunu iddia ettiğinde, partideki yoldaşları tarafından şaşkınlıkla karşılanmasına rağmen doğru bildiği yolda yürümüştü. Parti (Bolşevik) içinde bile, Lenin’in devrim çağrısını kimse desteklememişti.</p>
<p>Yani Lenin politik stratejinin, durumun kendisiyle intoksike olmuş devrimci birey tipinin zirvesiydi. Bu yüzden harekete geçmeye karar vermişti. Bu kararın altında yatan yegane sebep ise harekete geçmemenin yaratabileceği trajik sonuçların farkında olmasıydı. Gerçekleşmesi gayet olası trajik sonuçlarına rağmen ‘komünist idea varlığını ısrarla sürdürmeliydi’. Lenin’in devrimci görüşleri, durumun kendisine içkin özgün düşüncelerdi. Lenin durumun gerçekliğini ele geçirmişti. Nadezhda Krupskaya’nın Lenin için ‘Korkarım Lenin çıldırdı!’ ifadesi, Lenin’in intoksike olma halinin tipik bir örneğidir.</p>
<p>Zileli’nin Žižek eleştirisinin yoğunlaştığı nokta tam da burası. Žižek siyasal eylemin konformizme indirgendiği liberal post-politik düzlemde, Jakoben-Leninist paradigmadan bir nebze alma zamanının geldiğini söyler. Doğrudur. Ancak bu mantra nihai amaç değildir. Radikal eleştiri ve devrim arasındaki içsel ilişki, bu durumu anlamamıza yardımcı olabilir. Radikal eleştiri ‘iyinin ve kötünün ötesine geçip’ eylemeyi içerir. Ancak bu noktada bizi bekleyen bir tehlike vardır. Devrimci eylem ateşle oynamaktır, ateşle oynamak her zaman tehlikeli sonuçlara gebedir. Ateş devrime de götürebilir, toptan nihilist bir yıkıma da. Deleuze buna ‘kaçış çizgisinin mikro-faşizmle sonuçlanması’ der. Badiou bunu ‘Gerçek tutkusunun hiçlikte bitmesi’ olarak tanımlar. Žižek ise daha temkinlidir. Eğer her yaratımın şiddet gerektirdiğini kabul ediyorsak, şiddetin politik eylemde verili olana karşı sergilenmesini bir hak olarak görüyorsak, onun kendi içinde trajik sonuçları beraberinde getiren bir gerçeklik olduğunu kabul etmemiz gerektiğini söyler. Zira özgürlük kendiliğinden gelmez. Trajediyi de içinde barındıran bir dizi etik-politik stratejiyle ve bu stratejiyi içselleştiren intoksike devrimci bireylerle gelir.</p>
<p>Dolayısıyla çözülemeyen çelişkiyi aşmanın tek yolu, onu yaşamaktır. Çelişki yaşanmalıdır. Soyut çelişkilerle kahrolmaktansa onları yaşamak daha değerlidir. Bu nedenle devrimci eylem veya olay, verili olana karşı sergilenen ‘irrasyonel’ bir karşı çıkıştır, bir taşkınlıktır. Kısaca devrimci eylem çelişkiyi sonuna kadar yaşamaktır. Bunun en iyi şekilde gerçekleşmesi için bazen şiddet gereklidir. Çünkü Žižek’e göre her özgün eylemde terörist öğeler mevcuttur. Oyunun kurallarını değiştirmek için bu gereklidir. Aksi halde, oyunu değiştirmenin imkansızlaştığı post-politik düzlem yeniden belirecektir. Devrimci eylem ‘Büyük Öteki’ne karşı verilmiş herhangi özcü bir tanımdan yoksun olmak demektir. Devrimci eylemin gerçekleşmesi için herhangi bir öncel, nesnel (aktüel) kriter olamaz. Olsa, devrimci eylem olmaz.</p>
<p>Ancak Žižek yine de temkinlidir. Devrimci şiddetin programsız ve amaçsız bir nihilizme dönüşmemesi gerektiğini ısrarla vurgular. ‘Terör insanları korkutur ve boyun eğdirir.’ demez. Kinci nihilizm ve devrimci şiddeti birbirinden ayırır. İslamcı/Hristiyan terörizmi ve diğer kinci hareketleri sıkı bir eleştiriye tabi tutar. Onları post-politikayla eşdeğer görür. Gerek post-politika ve gerekse kinci terörizm çıplak tekrarlar üreten, olumlu sonuçları olmayan iki yok-olaydır. Çünkü ikisi de kapitalizmin kıskacında gezinen, birbirini sürekli yeniden üreten kurucu ayaklardır. İkisi de politikayı menedip onu etkisizleştirmede hem fikirdirler. Post-politika virtüelin inkarıysa, kinci terörizmi de aktüele saldırıdır. Hayati olan ise ‘gerçek bir istisna’ yaratmaktır. Gerçek bir istisna ise durduk yerde gerçekleşmez. Her durumda, verili olan düzeni askıya almayı gerektirir. Tam da bu nedenle, devrimci eylem gerek post-politik edilgenliğe, gerekse kinci ve amaçsızca gerçekleşen terörizme karşı mesafe alır.</p>
<p>Žižek’e göre bazen ‘katılmamak’da devrimci bir eylemdir. Zira devrimci eylem mesafe almak zorundadır. Devrimci eylemden sonra özne hiçbir zaman ‘eskisi gibi’ olmaz. Devrimci özne asla bir şey tamamlamaz; onun içinden geçer, süreci yaşar. Bu süreç asla bitmez. Her defasında özne yok olur ve yeniden doğar. Devrimci eylem ‘kendinden geçmiş olmak’la eşdeğerdir, bir kesinlik ve hesaplanabilirlik içermez. Devrimci eylem bir ‘suç’tur, sembolik düzen tarafindan özneye verilmiş/tahsis edilmiş sınırı aşan, onu bozan bir suçtur. Bu süreçte devrimci özne büyük değişime uğrar. Bu değişim, en baştan başlamayı mümkün kılan ‘sembolik bir yok oluştur’. Devrimci eylem gerek özneden (şimdi) ve gerekse onun on koşulundan (geçmiş) bağımsızdır.</p>
<p>Žižek, özelde Lenin’in, genelde Jakoben devrimci politikanın trajik hatalarını bilir. Belki Gün Zileli’nin ağır eleştirileri kadar iyi bilir. Çünkü herkes payına düşeni yaşamıştır. Buna rağmen, insanların &#8211; dünyanin sonu da dahil &#8211; her şeyi düşündüğü ancak kapitalizmin sonunu düşünmediği post-politik evrende, Leninci-Jakoben anlayışı gerekli görür. Ona gore Leninci-Jakoben şiddeti eleştirmek, Ropespierre’e referansla söylersek, ‘devrimsiz devrim istemektir’. Post-politik sahte coğulluklara verilebilecek en etkili yanıtlardan biri Leninci ‘hoşgörüsüz’ devrimci eylemdir. Žižek Lenin’de bu imkanı gördüğü için ona yaslanır. Bunu günümüz naif gerçekçiliğinde, politik olana geri dönüş için işe yarayacak yöntemlerden biri olarak görür. Sinizme veya nihilizme karşıt olarak, disipline edici terör temelinde idealize edilebilecek bir politika.</p>
<p>Özetlersek, Žižek disipline edici teröre veya Leninci-Jakoben paradigmaya yaslanarak ‘zırvalamaz’. Bu yaslanma bir felsefecinin sonu asla olamaz. Olsa olsa, bir felsefecinin bir devrimci olarak yeniden doğuşu olabilir. Žižek’e göre bazı eski paradigmaları tekrar etmek onların ne yaptığını aynen tekrarlamakla ilgili değildir. Onların başaramadıklarını yapmaktır. Bu tür paradigmalar günümüz için tehdit oluşturdukları oranda, bir imkanı da beraberinde getirirler. Ya bize ‘zırvalık’ olarak gelen bu tespitler, içinde yaşadığımız post-politik çağın kendisinin bir zırvalık olduğunu hatırlatıyorsa? Yapılması gereken, Žižek’e rağmen Žižek’le beraber düşünmektir. Çünkü Žižek bir imkandır; kimsenin hiçbir şeye hayatını adamadığı liberal post-politik düzlemde ‘devrimci bir imkan’dır.</p>
<hr size="1" /><a href="file:///C:/Users/User/Desktop/%C5%BDi%C5%BEek%20(1).docx#_ednref1">*</a> Sheffield Üniversitesi Doktora Öğrencisi</p>
<p><strong>İlgili Yazı: </strong><a href="http://www.gunzileli.com/2011/08/01/zizek-ne-yapti/">http://www.gunzileli.com/2011/08/01/zizek-ne-yapti/</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F03%2Fzizek%25e2%2580%2599e-ragmen-zizek%25e2%2580%2599le-beraber-dusunmek-devrimci-bir-imkana-dair-ali-riza-taskale%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/03/zizek%e2%80%99e-ragmen-zizek%e2%80%99le-beraber-dusunmek-devrimci-bir-imkana-dair-ali-riza-taskale/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Žižek Ne Yaptı?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/08/01/zizek-ne-yapti/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=zizek-ne-yapti</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/08/01/zizek-ne-yapti/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Aug 2011 10:43:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Slavoj Žižek]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2011/08/01/zizek-ne-yapti/</guid>
		<description><![CDATA[Mart 2009’da, Londra’daki Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü tarafından düzenlenen “Bir İdea Olarak Komünizm” adlı konferansa sunulan metinler Ayrıntı Yayınları tarafından aynı adla kitaplaştırılmış (2011, çev: Ahmet Ergenç ve Ebru Kılıç). Bruno Bosteels’in metninin başında Marx’tan ve Mao Zedung’dan iki alıntının yanı sıra, Birbeck College tuvaletine yazılmış bir grafıti de var: “İsa olsa ne yapardı, diye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mart 2009’da, Londra’daki Birbeck İnsani Bilimler Enstitüsü tarafından düzenlenen “Bir İdea Olarak Komünizm” adlı konferansa sunulan metinler Ayrıntı Yayınları tarafından aynı adla kitaplaştırılmış (2011, çev: Ahmet Ergenç ve Ebru Kılıç).</p>
<p>Bruno Bosteels’in metninin başında Marx’tan ve Mao Zedung’dan iki alıntının yanı sıra, Birbeck College tuvaletine yazılmış bir grafıti de var: “İsa olsa ne yapardı, diye sorma. Žižek olsaydı ne yapardı, diye sor.”</p>
<p>Metin sunanların arasında Slavoj Žižek de var. Kitaptaki on beş sunuşun sonuncusu ona ait.</p>
<p>Bu yazıda esasen Žižek’in bazı görüşlerini ele alacağım ama ona geçmeden önce, konferanstaki ya da kitaptaki sunuşların genel havasına da kısaca değinmem gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Kısaca söyleyecek olursak, konferansa katılan felsefeciler, kitabın kapağında da isimleri yer alan A. Badiou ve S. Žižek’in önderliğinde komünizmi yeniden yaşayan bir idea haline getirmeye çalışıyorlar. Bu çabalarına diyecek bir şey yok elbette, hatta bir bakıma kahramanca bir girişim olarak bile karşılanabilir ama en azından girişimin çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü hepsi birden, belki de felsefecilere özgü bir şekilde ayrı tellerden çalıyorlar, daha da kötüsü fena halde kekeliyorlar. Elbette biliyoruz ki, kekelemeleri esasen kendi kusurlarından değil, yapmaya çalıştıkları işin zorluğundan geliyor. Çünkü, sunuculardan Judith Balso’nun, Antonine Vitez’den yaptığı alıntıda belirtildiği gibi, ölmekte olan bir varlığı yeniden hayata döndürmek bir hayli zordur, bunun felsefi alanda yapılmaya çalışılması ise sadece kekelemeye yol açar:</p>
<p>“Çöküş, ideanın çöküşüdür. İdea’yı maddi felaketten ayırmak mümkün değil; yıkıntılar üzerinde hiç zedelenmeden süzülmüyor idea. İdea’lar ancak maddi tezahürlerinde var olurlar: Eğer maddi tezahür yok olursa, idea ölümcül bir yara alır. Bu nedenle komünizm son aşamasına girmiştir.” (Antonine Vitez, 1991)</p>
<p>Buradan, yukardaki fikrin tam tersini ileri sürüp “komünist idea varlığını ısrarla sürdürür” diyen Žižek’e geçebiliriz.</p>
<p>Žižek’le tanışmam ancak üç-dört yılı buluyor. Bazı insanlar, özünde diğer insanlardan çok farklı olmamalarına rağmen, tam olarak anlaşılamayan nedenlerden dolayı daha fazla dikkat ve ilgi çekerler. Belki isimleri, belki fiziksel özellikleri, belki de hiç olmayacak bir anda çok cüretkârca birkaç söz etmeleri olabilir bunun nedeni. Bu, onların üzerinde bir büyü yaratır ve diğerlerinin arasından parlarlar. Evet, bir de anlaşılmazlık dokusu olabilir bazılarının üzerinde. Bir şeyler söylüyorlardır ama ne dedikleri tam anlaşılamaz. Biraz anlaşılır gibi olur ama kaygan bir deniz anası gibi yine kayıp giderler elden. Bence Žižek’te her ikisi de var: Yani cüretkâr sözler etmek ve tam anlaşılamamak. Elbette tam anlaşılamamak, bir dediğini, bir sonraki adımda başka bir şey söyleyerek nakzetmek biçimini de alabilir. Felsefe alanı buna özellikle elverişlidir.</p>
<p>Örneğin Žižek’in <em>Stalin </em>adlı, risale boyutlarında küçük bir kitabını okumuştum geçen yıl (yayınevini hatırlamıyorum ne yazık ki). Kitapta yararlı bilgiler vardı. Örneğin, SBKP Merkez Komitesi tutanaklarından bölümler aktarılmıştı. Bu bölümlerde Buharin’in, Stalin ve diğer politbüro üyelerince nasıl sıkıştırıldığı, nasıl adaletsiz bir yargılama yapıldığı açık seçik görülüyordu. Bununla birlikte, o kitaptan Žižek’in Stalin hakkında ne düşündüğünü tam olarak öğrenmem mümkün olamamıştı. Bir yerde eleştirir gibi yaparken bir başka yerde över gibi yapıyordu. Yani ele avuca gelmiyordu.</p>
<p>Aslında bu kitapta da, bir ele avuca gelmezlik söz konusu ama belki de Žižek, cüretkârca sözler ederek dikkat çekme güdüsünün sonucunda daha net şeyler söylemiş. Bu yazıda benim üzerinde duracağım da bu net sözler zaten:</p>
<p>“Komünist idea varlığını ısrarla sürdürür: Gerçekleştirilmesi konusundaki başarısızlıklardan sonra varlığını sürdürür; tekrar tekrar geri dönen bir hayalet gibi, Beckett’in daha önce alıntıladığımız sözlerinin çok iyi yakaladığı sonsuz bir ısrarla: ‘Bir daha dene. Bir daha yenil. Daha iyi yenil!’</p>
<p>Bu bizi meselenin belkemiğine getiriyor. Post-modern solun mantralarından biri, merkezi diktatörlük iktidarını öngören ‘Jakoben-Leninist’ paradigmanın artık geride bırakılmasıdır. Herhalde bu mantraya geri dönüp bugün solun tam da bu ‘Jakoben-Leninist’ paradigmadan bir nebze almaya ihtiyaç olduğunu kabul etmenin zamanı gelmiştir: Bugün her zaman olduğundan daha fazla, Badio’nun ‘ebedi’ komünizm idea’sı ya da komünist değişmezler dediği şeyde, Platon’dan ortaçağdaki isyanlara, Jakobenizme, Leninizme ve Maoizme iş başında olan ‘dört temel kavramda’ ısrar etmek gerekiyor: <em>Katı eşitlikçi adalet</em>, disipline edici <em>terör</em>, siyasi <em>gönüllülük</em> ve <em>insanlara güven.</em>” (s.246-247)</p>
<p>Žižek’in yukardaki sözlerinin ilk paragrafı bana, Kültür Devrimi sırasında sanırım Mao’nun söylediği ve o zamanlar ağzımızdan düşmeyen, “kaleyi yeniden ve yeniden fethetmek” sözlerini hatırlattı. Mantık şuydu: Sınıf mücadelesi sonsuzdu. “Proletarya” (veya “proletarya güçleri”) iktidar kalesini ele geçirebilir, ama bu kaleyi düşmana kaptırabilirlerdi. Hatta bu içerden (“komünist” maskesi takmış burjuvazi tarafından) gerçekleşebilirdi. İşte bu durumda proletarya güçleri kaleyi yeniden ve yeniden fethetmek için yukarı doğru tırmanmalıydılar. Söylendiği anda bu tür sözler biz genç militanlara şevk veriyor olsa da aslında uzun vadede bıkkınlık yarattığı açıktı. Şurası netti ki, kimse denenen bir yolu tekrar tekrar denemezdi. Nitekim insanlığın deneyimi ve tutumu da bunu gösteriyor. Örneğin, Žižek’in sözleriyle “gerçekten Varolan Sosyalizm”i kimse yeniden ve yeniden denemeyecektir. Kimse “daha iyi yenilmek” için mücadele etmeyecektir. Kimse sonunda yenilgi olduğunu bile bile mücadeleye atılmaz. Ancak başka bir yol umudu varsa insanlar harekete geçerler. Bu bakımdan Žižek’in “daha iyi yenil” teorisi, dikkat çekici ve ilginç olsa da, uygulanması olanaksız bir saçmalıktır.</p>
<p>Gelelim ikinci paragrafa. “Post-modern sol” yaftasıyla baştan bir üstünlük sağlamaya çalışmış Žižek. Bir felsefeciden çok ucuz bir politikacıya yakışan bir tutum bence. Sonra da “Jakoben-Leninist” paradigmanın kavramlarını saymış. Dördü de Žižek’in kafasında var olan ya da kafasında çarpıttığı kavramlar. Yani ya gerçeklikleri yok ya da var olduğu kadarıyla çarpıtılmış.</p>
<p>“Katı eşitlikçi adalet”; “siyasi gönüllülük”; “insanlara güven”.</p>
<p>Lenin’le “insanlara güven”i bir arada görmek ne ölçüde mümkün? Leninizm, insanlara güvensizlik üzerine kurulmuş bir doktrindir, hatta özü budur. Leninizm, insanlara değil, onları sevk ve idare edecek, kendi içinde anlaşmış katı disiplinli bir örgüt doktrini demektir. Lenin, insanlara güvenmediği içindir ki “öncü örgüt” teorisini icat etmiştir. Hayatta olduğu dönemde Sovyetler Birliği’ndeki tüm uygulamaları da insanlara güvensizlik esasına dayanmıştır. Fabrikalarda vb. insanların başına birer komiser koyup onlara “disiplin suçu” işleyenleri kurşuna dizme yetkisi vermesinin, fabrikalarda işçi komitelerini lağvedip yerine tek kişi yönetimi kurmasının başka bir anlamı yoktur. Keza Jakobenler de insana güvenmedikleri için Selamet Komitesi’ne güvenmeyi seçmişlerdir. Yukardancı hiçbir siyasi doktrin insanlara güvenmez.</p>
<p>Keza buna bağlı olarak “siyasi gönüllülük” de söz konusu değildir. Siyasi gönüllülük ancak aşağıdan, insana güvenen hareketlerde söz konusudur. Jakobenler de Lenin de siyasi gönüllülüğe değil, yukardan devlet ve örgüt zoruna öncelik vermişlerdir.</p>
<p>“Katı eşitlikçi adalet” ise, Jakobenler ve Lenin dönemi için belki bir ölçüde sadece örgütleri açısından söz konusu olabilir. Örgütlerinde katı bir püritanizm uyguladıkları doğrudur (Stalin devrinde bu da sona ermiştir). Ama örgütlerinin halkla ilişkileri açısından “katı eşitlikçi adalet”in esamesi bile okunmaz. Lenin döneminde uygulanan savaş komünizmi, Partinin köylülüğün ürünlerini talan ettiği bir dönemdi ve bu, çok sayıda köylü isyanına yol açmıştır. Beyazların, partinin bu adaletsiz uygulamalarından son derece yararlanıp köylü isyancıları kendi saflarına nasıl kattıklarını Solohov gibi bir Sovyet romancısı bile <em>Ve Durgun Akardı Don </em>adlı dört ciltlik kitabında çok net bir şekilde ortaya koyar.</p>
<p>En son olarak “disipline edici terör”e gelecek olursak, Žižek’in artık bu noktada zırvanın da ötesine gittiğini söyleyebiliriz. Neymiş bu “disipline edici terör”? Žižek, somut örneklere girmemiş. Ama girmese de söylediği açık. Terör insanları korkutur ve boyun eğdirir. İşte budur “disipline edici terör” ve işte budur bir felsefecinin hazin sonu. Umarım böyle bir disipline edici terörle karşılaşmaz hayatı boyunca.</p>
<p>Ne yaptın Žižek!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>1 Ağustos 2011</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/">www.gunzileli.com</a></p>
<p><a href="mailto:gunzileli@hotmail.com">gunzileli@hotmail.com</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F08%2F01%2Fzizek-ne-yapti%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/08/01/zizek-ne-yapti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>80</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnsansızlığın Issızlığından Anılar  (Asım Öz, Haksöz Haber)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/insansizligin-issizligindan-anilar-asim-oz-haksoz-haber/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=insansizligin-issizligindan-anilar-asim-oz-haksoz-haber</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/insansizligin-issizligindan-anilar-asim-oz-haksoz-haber/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jul 2011 16:46:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakkında Çıkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Asım Öz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3881</guid>
		<description><![CDATA[Gün Zileli’nin 1946-2000 yıllarını kapsayan uzun soluklu otobiyografisi Sığınmacılar’la (1990-200) ile tamamlandı. Zileli’nin anılarını yazma süreci orta yaş sendromunun neticesi bir bakıma. Bunalımlı yıllarında yüzeysel, içerikten yoksun ilişkiler içinde kaybolup gitmemek ve bunalımını atlatmak için kendini daha çok yazıya veren Zileli önceki Yarılma, Havariler, Sapak ve Ev adlı dört ciltte, gençlik yıllarını, 1960, 1970 ve 1980’lerdeki siyasal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gün Zileli’nin 1946-2000 yıllarını kapsayan uzun soluklu otobiyografisi <em>Sığınmacılar</em>’la (1990-200) ile tamamlandı. Zileli’nin anılarını yazma süreci orta yaş sendromunun neticesi bir bakıma. Bunalımlı yıllarında yüzeysel, içerikten yoksun ilişkiler içinde kaybolup gitmemek ve bunalımını atlatmak için kendini daha çok yazıya veren Zileli önceki <em>Yarılma, Havariler, Sapak</em> ve<em> Ev</em> adlı dört ciltte, gençlik yıllarını, 1960, 1970 ve 1980’lerdeki siyasal mücadelesini anlatmıştı. Tabii bunların öncesinde 1995 yılında basılan Deniz Orada ve 1997 yılında basılan Bahar ve Tipi romanlarını bu yazı serüvenine dahil etmek gerekir. Zileli Sığınmacılar adını taşıyan bu ciltte 1990 yılında gidip yaklaşık on beş yılını geçirdiği Londra’daki sığınmacı yaşamının on yılını konu ediyor. Yalnızca kişisel anılarını aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda göçmenlik gerçeklerine Türkiyeli bir sığınmacının gözünden tanıklık etme fırsatı sunuyor okuyucuya: “Bu büyükçe parklarda, işsiz siyahlara olduğu gibi, bizim Türkiyeli sığınmacılara da rastlardınız. Sokaklarda ya da parklarda, kafasında köylü kasketi, üstüne bol gelen ceketi ve pantolonu, uzun sarkık bıyıklı, yaşlı Alevi köylülerine rastlamak insana hüzün verirdi. Kim bilir hangi rüzgâr savurmuştu onu köyünden alıp bu yabancısı olduğu diyarlara. Elleri arkasında, parmaklarına tespihini dolamış, başı havalarda, öylece, tek başına dolaşırdı. Belki de konuşacak birilerini arardı&#8230; Sığınamamış sığınmacının heykeli gibi bir taşın ya da bankın üzerine oturmuş olurdu. Çaresiz, umarsız, yalnız, ne geldiği yere ne kendi içine ne de dilsiz kaldığı bu ülkeye sığabilen acılı sığınmacının&#8230;”</p>
<p>Bununla birlikte anılarının önceki ciltlerinde olduğu gibi siyasal değerlendirmeleri ve yön değişmeleri de önemli bir yer tutmakta <em>Sığınmacılar’</em>da. 90lı yılların Londra’sına ait bir panorama ortaya koyması da çabası. Körfez savaşından, Sivas olaylarına, antikapitalist hareketten 11 Eylül olayına değin pek çok olaya ilişkin tavırları da belirgin biçimde yer almakta anıların bu kitabında. Irak savaşına İncirlik üssünü açarak doğrudan destek veren Türkiye’den değişik grupların da katıldığı bu protesto gösterileri soldaki gruplar arasındaki nüfuz çatışmaları da görülür: Spartakistler Irak bayrağı ile en önde yer alırken Troçkistlerle anarşistlerin tartışmaları Gün Zileli’nin zihnindeki Troçkizmle Anarşizm’in dost akımlar olabileceği yönündeki tahayyülü yıkar.</p>
<p>Atomize olmuş İngiltere toplumu içinde kendini idare edecek bir işi ve gelirin olmaması halinde uçurumun dibini boylanacağını yakın gözlemleri ve deneyimleri ile aktaran Gün Zileli’nin anılarının son cildinde yer alan siyasal sorgulamalardan bir kısmına değinmeyi daha doğru bulduğumu belirtmeliyim. Elbette sığınmacıların yaşadıklarını, kaldıkları mekanları, devlet kurumlarında karşılarına çıkan yüzleri de unutmamak gerekir.</p>
<p><strong>Stalin Eleştirisi ve Kaypakkaya</strong></p>
<p><img class="alignleft" style="margin-left: 20px; margin-right: 20px;" title="siginmacilar-gunzileli.jpg" src="http://www.haksozhaber.net/d/other/siginmacilar-gunzileli.jpg" alt="siginmacilar-gunzileli.jpg" width="200" height="300" />Aydınlıkçılardan Troçkist’lere değin hemen bütün sol gruplarla bir biçimde yollarlı kesişir Londra yıllarında. Bunlarla ideolojik tartışmalar da yapmayı önceleyen Zileli etkinliklerde sorduğu sorularla da siyasal yönelişini ortaya koyar. Sosyalist İşçi’nin bir toplantısında Roni Margulies’in tercümanlığını yaptığı bir Rus sendikacının konuşması sonrasında böyle bir soru sorar. Rejim muhalifi olan sendikacı Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfının koşullarını anlatırken Stalin dönemi hakkında hiçbir şey konuşmaz. Sendikacının konuşması bitince sorular kısmında söz alan Zileli sendikacıya Stalin dönemi hakkında ne düşündüğünü sorar. Sorunun muhatabının verdiği cevaplar toplantıya katılan Maoist Komünist Parti adıyla bilinen TKP-ML adlı Kaypakkaya taraftarı grubun tepkisini çeker. Sorulan soru sonrasında yaşananları şöyle anlatır Zileli: “Sorular kısmında söz alarak, sendikacıya, Stalin dönemi hakkında ne düşündüğünü sordum. Aman kardeşim, bir dokun bin ah işit derler ya, aynen öyle! Adam sanki bu soruyu bekliyormuş gibi anlattı da anlattı. Stalin’i yerin dibine geçirdi. Benim kadar Roni’nin de anlatılanlardan memnun kaldığını görebiliyordum. Ne var ki, herkes için aynı durum söz konusu değildi. Sendikacının cevabı biter bitmez, hemen ön tarafta oturan Kaypakkaya taraftarları ayağa kalkıp protestoya giriştiler. “Stalin Yoldaş”a yapılan bu “haksız” saldırıları protesto ediyorlardı. “Stalin Yoldaş, devrim yolunu gösteren, dünya halklarının büyük dostu”ydu, “ona saldırmak emperyalistlerle aynı safa düşmek”ti vb. Bu konuşmalardan sonra, TKP-ML taraftarları öfkeyle çıkıp gittiler. Onlarla daha sonraki yıllarda da karşılaşmalarım olacaktı.” Kapkakkayacılarla Stalinizm konusunda ter düşen hatta karşı saflarda yer alan Zileli reformculuk konusunda onlarla aynı safta yer alır.</p>
<p>Stalinist “tek ülkede sosyalizm” teorisine fırsat buldukça yüklenen Zileli seksenli yıllardan itibaren soldaki gruplar içinde yükselişe geçen yaklaşımlara da değinir. Sovyetlerin dağılmasından sonra daha da görünür olan bu akımların yanında Sovyetler’in ne diyeceğini her zaman önemseyen TKP ise teknolojinin harika ilerlemesini desteklemenin ötesinde herhangi bir şey söyleyemez. Reformculuğun, devrimi terk etmenin adı olarak da okunan bu yaklaşım diğer taraftan yapacak bir şey yok düşüncesinin de dışavurumudur bir bakıma. Seksenli yılların sol iklimini şu şekilde tasvir ediyor Zileli: “1980’li yıllar, soldaki insanlar için, hem katı Marksist-Leninist öğretiden, hem de sol örgütlerin bağnazca baskısından kurtulma ve yeni arayışlara girme dönemi olmuştu. Bu arayışların sonucunda, aslında katı Leninist doktrinin bir versiyonu olan ama 1923 sonrası Sovyetler Birliği’nin uygulamalarında payı olmadığı için bir anlamda devrimci ışıltısını ( ya da yanılsamasını) kaybetmemiş Troçkizmle, feminizm, anarşizm, liberter sol gibi eğilimler ortaya çıkarken, bir yandan da sivil toplumculuk, liberalizm, Erich Fromculuk, Karl Poppercilik, teknolojicilik gibi eğilimler de güç toplayabilmişti. Yıllar yılı Sovyetler Birliği’nin yetmiş yıllık yönetici partisi SBKP’nin, “kardeş” partilerine “Başınızın çaresine bakın,” anlamına gelen nihai talimatını vermesi üzerine çalkantılı ve fırtınalı bir denizde kaptansız ve pusulasız kalıvermişti. TKP gemisi ( ya da yandan çarklısı) ister istemez fırtınaya karşı en korunaklı liman olarak gördüğü “teknolojizm limanı”na yanaşmakta bulmuştu çareyi.”</p>
<p>Sovyetlerin dağılmasından sonra komünistleri şaşkınlıktan ağzı açık bırakacak ölçüde büyük bir ideolojik dönüşüm yaşandığını bilinir. Lenin’in kurduğu ve iktidara taşıdığı SBKP iktidardan devrilmiş ve rejimin resmi “Sovyet Sosyalist” niteliği ortadan kalkmıştı. İşte tam bu noktada kendi yolunu izleyen ve dünya radikallerini kışkırtmaktan vazgeçen Çin yanlısı anakronik Maocular, “biz zaten demiştik” havalarındadır. TKP’de toplanan Sovyet yanlıları ise ölen babaya gereken saygıyı göstererek yeni sahip arayışı içine girerler. Maoculardan daha fazla “biz demiştik” havasına girmeleri beklenen Troçkistler ise tahmin edilemeyecek bir şaşkınlık içindedirler. Çünkü onlar 1927 yılından beri Sovyet yönetimlerini eleştiri konusu haline getirmişlerdi. Teoriyle ilgilenmelerinden dolayı reel olan hakkında esaslı bir şeyler söylemekten uzak konumları Troçkistleri oyuncakları elinden alınan çocuk konumuna itmiştir. Yozlaşmış işçi devleti üzerinden Sovyetleri eleştiren Troçkistler Londra’da duvarlara ve direklere “Komünizm öldü, yaşasın sosyalizm!” afişlerini asarlar. Tabii bütün bu tavırlar ince ince eleştirilir Gün Zileli tarafından. Öte yandan uzun yıllar İngiltere’de yaşayan Orhan Suda, tüm belaların sorumlusu olarak Stalin’in gösterilmesinden rahatsızlık duyarak Lenin’in de Stalin kadar suçlu olduğunu ifade eder. Suda’ya göre Stalin’in başlangıcı Lenin’dir. Suda’nın bu konudaki yaklaşımları Mehmet Ali Aybar’la paralel olması da üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Suda’nın bu eleştirileri karşısında susan Gün Zileli içten içe Leninizm’e olan güveninin de günden güne çözüldüğünü fark eder. Kimi sığınmacılar Marksizm’in sona erişini ikinci el kitapçılarda Marks ve Lenin’in eserlerinin en ucuz olmasına karşın kimsenin başını çevirip bakmayışı üzerinden gündeme getirirler. Özkan Mert mesela sosyalizmin bittiği ve insanın bencilliğine en iyi uyan sistemin kapitalizm olduğu kanısındadır. Bencillik karşısında çok ileri hedefler koyan Sosyalizm’in havada kaldığını düşünen Mert gibi düşünmez bu yıllarda Zileli. Sosyalizm’in layığınca uygulanamadığı için, reel dünyanın gerisinde kaldığı için uygulanamadığını düşünür. Bütün bu iyi niyetine karşın Marksizm’in Leninizm’in bu kadar gözden düştüğü ve görüldüğü kadarıyla kısa vadede bir çözümün de görünmediği ortamda “devrimi kurtarmak ve devrimci kalmak için” artık yavaş yavaş Anarşizm Gün Zileli’nin gündemine gelmeye başlar. Stalinizm’le liberalizm kayalıkları arasında kazasız belasız bir yol bulabilmek için rotayı anarşizme kıran Zileli Bakunin’in haklı olduğunu da ciddi ciddi düşünür. Onun anarşistliğini köylü kökenli ve “Biz de anarşist sayılırız” havasındaki Kaypakkaya yanlıları neredeyse takdirle karşılarlar. Fakat iş, Mao’ya, Stalin’e gelince ezberlerin bozulmasına razı olmazlar. Stalin eleştirilerinden ziyade Mao eleştirilerine daha çok alınır Kaypakkaya yanlıları. İbrahim Kaypakkaya hakkındaki düşüncelerinden de parçalar yer alır anıların bu cildinde: “Kaypakkaya arkadaşımdı, değerli bir devrimciydi, Kemalizme karşı çok esaslı eleştirileri bugün de geçerlidir, böylesine peygamberleştirileceğini aklının ucundan geçirdiğini sanmıyorum.(…) Kaypakkaya’yı 1968 yılından tanırdım. FKF içindeki MDD-SD çekişmesinin başlangıcında, İstanbul sekreterliğindeki arkadaşlarla birlikte SD saflarında yer almış, sonradan MDD saflarına geçmiş ve bir yıl sonra Beyaz Aydınlık-Kırmızı Aydınlık bölünmesinde de Beyaz Aydınlık’ı, yani PDA hareketini tercih etmişti. Ne var ki, PDA önderliğini de bir süre sonra reformcu ve Kemalist olmakla eleştirmiş ve ölümünden yaklaşık bir yıl kadar önce TKP-ML adlı yeni bir Maocu parti kurmuştu. O hızlı değişim ve ideolojik çatışmalar ortamında kısacık ömrüne çok şey sığdıran Kaypakkaya, PDA hareketinin eleştirisini yaparken birçok teorik yazı ve inceleme ortaya koymuştu. Bu yazılar, elbette ve doğal olarak birçok dogmatik yön taşısa ve koşullara uymayan devrimci stratejiler içerse de, günümüzde de geçerli olan bazı önemli saptamalar ortaya koyuyordu. Özellikle solun önemli kesimlerinin Kemalist-milliyetçi bir yönelim içine girdiği ve Aydınlık hareketinin, Kemalizm kanalından ilerleyerek nasyonal sosyalist bir yöneliş içinde bulunduğu koşullarda Kaypakkaya’nın Kemalizm eleştirileri daha çok değer kazanıyordu. Kaypakkaya, tüm solun neredeyse kendine başlangıç noktası aldığı “Kurtuluş Savaşı” efsanesini sorguluyor ve Kemalizm’in anti-emperyalizminin sahteliğine dikkat çekiyordu. Bu eleştiri, her şey bir yana, geleneksel Marksist-Leninist çizginin, hatta Maocu paradigmanın kurtuluş savaşlarını kutsayan anlayışının da sorgulanması anlamına geliyordu. Bunu Türkiye solunda dört başı mamur ve uzlaşmasız bir şekilde yapan ilk kişi Kaypakkaya’ydı ve bu yüzden önemliydi.”</p>
<p><strong>Sosyal Çevre, Seçkincilik ve Feminizm</strong></p>
<p>Kırgınlıklar, eski hesaplar, kızgınlıklar sürgün yıllarında farklı kişilerle karşılaşma anlarında önüne çıkar. Oral Çalışlar’la bir toplantı sonrasında kırgın da olsa centilmence elini yarım yamalak uzatarak tokalaşmak zorunda kalır. Adamın eli havada kalırsa ayıp olacak düşünceleri yanında Emine Özkaya’nın da elini uzatması bu tokalaşma durumda etkili olur. Hepi topu birkaç saniye süren bu olay üzerinde ayrıntılı olarak durma gerekçesini açıkladığı yerler üzerinde düşünülmeye değer: “İnsan sosyal bir varlıktır. Bu sosyal varlık, genellikle yüreğine, vicdanına, aklına göre değil, yakınlarının, çevresinin, arkadaşlarının, akrabalarının, komşularının vb. ne diyeceğine göre davranır. Yaşadığımız birçok trajik olayda bu davranış tarzında belirleyicidir. Bugünlerde “mahalle baskısı” diye dillere düşüp, herkesin derinliğine düşünmeden tekrarladığı şey, aslında çok daha derin bir olaydır ve mahalleyle sınırlandırılamaz. Oral’la yaşadığımız, belki çevreden kimsenin dikkatini çekmeyen bu kısa, “basit” olay, insanın temel davranışını güdülerini açıklayacak oranda derin ve kapsamlıdır.”</p>
<p>Sığınmacılar bir göçmen olarak hayatlarını çok zor sürdürmektedirler. İşte böyle bir ortamda doksanlı yılların başında hayata tamamen seçkinci bir çerçeveden ve acıyarak bakan Fatma Bursalı Londra’ya gelir. Göçmenlerin yaşamını her zamanki seçkinci bakışı ile küçümser. Onların pahalı tiyatroya gidemeyişlerini eleştirdiği gibi İstanbul’un yeni halini de seçkinci bir bakışla eleştirir: “Fatma, İstanbul’un İstanbul olmaktan çıktığından şikâyet ediyordu. İstanbul artık kocaman bir köy haline gelmişti. Taşralılar her yeri kaplamıştı. Görgüsüzlük dizboyuydu. Sıkmabaşlar çoğalmıştı. Kadınlara “bayan” diye hitap eden kaba saba erkeklerden geçilmiyordu ortalık. Eski, “gerçek” İstanbullulara yaşama alanı kalmamıştı. Fatma’yı dinledikçe, babamın sık sık anlattığı, “Nerede o eski enginarlar,” fıkrasını düşünüp kıs kıs gülüyor, içimden, “Sizi gidi asilzadeler sizi, ayrıcalıklarınızdan oldunuz, değil mi?” diyordum. Gerçi benimki de epeyce popülist bir tutumdu ama Fatma’nın burnu yukarılarda elitizmini ancak böylesi bir popülizmle dengeleyebiliyordum.”</p>
<p>Türkiye solunu irdelerken feminizm meselesini de tartışır. Feminizmin 1980’lerin başından itibaren tartışıldığını seksenlerin sonunda yükseldiğini doksanlı yıllardan itibaren bir durulma içine girdiğini belirtir. Sürgünde yaşayan sığınmacılar içinde de feminizm ve sol ilişkisi hararetli bir şekilde tartışılmaya devam etmektedir. Hem İngiltere hem Türkiye üzerinden feminizm konusu sohbet ortamlarında tartışılır.</p>
<p><strong>Aydınlıkçıların Milliyetçiliği</strong></p>
<p>Bir zamanlar IRA’nın yürüttüğü ulusal bağımsızlık mücadelesinin en hararetli taraftarı olan Doğu Perinçek ve partisi aynı zamanda PKK’nın da en hızlı savunucusu konumundadırlar. Bu yıllarda adı Sosyalist Parti olan İşçi Partisi, PKK’yı legal alanda temsil etmesinin karşılığında, Doğu bölgelerinde onun şemsiyesini talep etmektedir. Bundan dolayı PKK’nın muadili olarak gördükleri IRA’nın eylemlerini destekleyen Perinçek ve ekibi olayı ezilen ulus milliyetçiliği üzerinden yaklaştıklarını ifade eder bu yıllarda. Zileli’nin “yalakalık” olarak andığı bu durum bir süre sonra “azgın bir ezen Türk ulusu milliyetçiliğine” dönüşecektir. Tabii bu ani dönüşümün bir bedeli de vardır. İşçi Partisi bu dönüşüm sonunda epey taraftar kaybetmiştir: “İşçi Partisi’nin PKK destekçiliğini ciddiye alıp Kürt milliyetçiliğine yakın bir konuma gelen birçok üye ve taraftar, Doğu Perinçek’in esnekliğinden yoksun olduğu için, Türk milliyetçiliğine destek vermektense heyheyli günlerini yaşamakta ve yükselmeye devam etmekte olan Kürt milliyetçiliğine iltihak etmeyi daha mantıklı buldu.”</p>
<p>Doğu Perinçek 1994 yılının başlarında, taraftarlarına konuşma yapmak ve biraz da İngiliz sterlini devşirmek için aşağı yukarı her yıl geldiği Londra’ya gelir. Zileli bir anarşist olarak Perinçek’in geleceği toplantıya gidip orada <em>Amargi</em> ve <em>Ateş Hırsızı</em> dergilerini satmaya karar verir. Çoğunluğunu Pazarcıklı köylülerin oluşturduğu ve epey kalabalık olan toplantıyı anlattığı bölümler hem Doğu Perinçek hakkındaki kanaatlerini hem de anarşist olarak Perinçek’le diyalogunu görmek bakımından önemli. Doğu Perinçek ve yanındakiler gösteri toplumuna yaraşır bir tantanayla salona girer. Perinçek burada oldukça reformist bir konuşma yapar. Belediyeleri ele geçirerek halka hizmet edilmesini ardından da genel seçimlerde iktidara gelmeyi hedefleyen bu konuşmanın yapıldığı yıllarda Perinçek ve ekibi henüz bugünkü nasyonalist çizgisine oturmamıştır ancak bu yolda emin ve hızlı adımlarla ilerlemektedir. Nasynonal sosyalizme doğru esas kırılma 1995 yılında gerçekleşecektir. Tabii konuyla ilgili olarak <em>Havariler</em>’e yaptığı gönderme de önemli: “Aynı, rotanın yirmi yıl önce, 1975 yılında, partiyi Türk devletinin ve egemenlerinin yedek gücü haline getirecek ölçüde sağa doğru şiddetler kırılmasında olduğu gibi.”</p>
<p>Konuşma sırasında aklına birçok konu gelir ama konuşmak niyetinde değildir toplantıda Zileli. Fakat Perinçek’in konuşması ilerledikçe aldığı notlar Gün Zileli’nin ayranını kabartır. Konuşmadan sonra soru faslına geçildiğinde ilk el kaldıranlardan biri olarak sorularını sorar. Tabii hemen tanır onu Perinçek. Soruyu ön tarafa gelerek sormasını ister. Mikrofon önerisi ile öne giden Zileli’ye mikrofonu uzatan Perinçek samimi biçimde onu şap şap öper. Bu aşırı samimiyet Zileli’nin hoşuna gitmese de ters bir davranışta bulunmaz, ona ne kadar kızsa da eski bir arkadaş olarak hürmet gösterir. Sorusunda Perinçek’in konuşmasının reformcu yanlarını, parlamentarizmini eleştirir. Perinçek ise konuşmasında anarşistlerin ellerini kirletmemek için pratikten kaçındıklarını, göklerde dolaştıklarını, oysa devrim yapmak isteyenlerin ellerinin kirlenmesini göze alması gerektiğini, anarşistlerin dünyanın hiçbir yerinde pratiklerinin olmadığını ifade eder. Zileli ise ona cevap olarak 1936 İspanya Devrimi’ni örnek gösterir. Bu devrim sürecinde anarşistlerin bir yandan Franko’ya karşı savaştıklarını öte yandan da devrimi sürdüren kolektifleri hayata geçirdiklerinin altını çizer. Mikrofonu eline alan Perinçek ise eski hesaplar üzerinden bir konuşma yaparak onun Marksizm’i ve Leninizm’i terk edişini eleştiren ajitatif ve demagojik bir konuşma yapar. Zileli’nin kendini savunmaya çalışması da bir işe yaramaz.</p>
<p>Perinçek Gazi olayları konusunda yapmış olduğu açıklamalarla yeni konumunu iyiden iyiye pekiştirir. Amerikan’ın tertiplerine vurgu yaparak tek güvencenin parlamenter sistem ve Genelkurmay Başkanı Karadayı olduğunu açıklayarak, o zamana değin izlediğinin çok ötesinde bir devlet ve ordu işbirlikçisi çizgiye yerleşmiştir. 28 Şubat sürecinde ise bu tavan yapmıştır. Lakin bu 28 Şubat sürecinde Perinçek’in sergilemiş olduğu tavırlarla ilgili olarak herhangi bir değini yok anıların bu cildinde.</p>
<p><strong>Oğuz Atay ve Sezai Karakoç</strong></p>
<p>Sığınmacı Gün Zileli’ye annesinin yazdığı yazmış olduğu mektuplarda yer alan “Sizi Allaha emanet eder ikinizi de yanaklarınızdan çok çok öperim canım oğlum.” “Allaha emanet ederim” cümleleri dikkatimi çekti. Din söz konusu olduğunda oldukça çapaklı bir anlatımı var Zileli’nin. Sovyetlerin yıkılışı ve Çin kapitalizminin yükselişi sonrasında kendini rakipsiz gören dünya kapitalizmi karşısında, yükselişe geçen radikal İslam’ı reaksiyoner, anti-kapitalist hareketi devrimci olarak değerlendirmesi onlarca örnekten sadece biri. Üstelik radikal İslam’ı dünya hakim sisteminin bir parçası olarak değerlendirişi de dikkat çekmekte. O yüzden bu mektupları anma gereği duydum.</p>
<p>Yine 1933 doğumlu abisi ile Oğuz Atay arasında kurduğu bağ da oldukça dikkat çekici: “Turgay Ağabeyim, Türkiye tarihinde pek sözü edilmeyen, görünmez bir kuşağın mensubuydu: 1930’lular kuşağı. Oğuz Atay gibi birçok ünlü edebiyatçı 1930’lular kuşağındandır, bu kuşak edebiyata birçok isim kazandırmıştır. 1940’lılar kuşağı (yani şu ünlü ‘68’liler) sol siyaset alanında parlamışlarsa da edebiyatta o kadar parlak isimlere sahip olamamışlardır. Oğuz Atay da ağabeyim gibi 1933 doğumludur. Oğuz Atay’ın romanlarını okuduğum zaman ağabeyimin espri tarzını yakalarım. Evet, çok sözü edilmese de kesinlikle esprili ama o ölçüde de hüzünlü bir kuşaktı. Tüm hatırlanmayanlar gibi alaycı ve hüzünlü.”</p>
<p>Sefa Kaplan’ın İngiltere’ye iltica edişinin ardından onunla bir akşam tanışmaya gider Gün Zileli. Kaplan’ı sol orijinden gelen bir isim sandığı için hangi fraksiyondan geldiğini sorar. Tabii bu münasebetsiz bir soru olur. Çünkü Sefa Kaplan soldan değildir. Bunu anlatırken şu cümleyi kurar: “Sefa sol kesimden gelmiyormuş meğer, dinci şair Sezai Karakoç geleneğinden geliyormuş ve sağ kökenliymiş. Olabilir tabii, bu o kadar anormal bir şey değil ama Sefa nedense kökenini saklama gereği duydu ve “Birikim hareketinden” geldiğini söyledi bize. Bu da çok yanlış değildi.1980’li yıllarda entelektüel alanda önemli atılım yapmış dinci entelijansiyanın mensuplarından Sefa, aynı entelektüel çizgide ilerlemeye devam edince, doğal olarak kendini Birikim hareketi saflarında bulmuştu.”</p>
<p>Kızı Irmak Zileli’nin Aydınlıkçı olması anarşizm sapağında yaşadığı sansür uygulamasının ardından onu dağıtan sebeplerden biri olarak dikkat çeker. Kızının Aydınlıkçı oluşunu İşçi Partisi’nin nasyonal sosyalist çizgisi üzerine yazdığı yazıyı <em>Birikim </em>dergisine gönderdikten sonra öğrenmesi onu daha kötü etkiler.</p>
<p>Otobiyografi dizisinin son kitabı olan <em>Sığınmacılar,</em> bir yaşam anlatısının beşinci halkası. Aynı zamanda Türkiye’nin yakın dönem sol siyasal geçmişinde aktif bir yere sahip olan Zileli’nin Londra’daki Türkiyeli göçmenlerin yaşamına ama aynı zamanda onun girdiği sapakların hayal kırıklıklarının içeriden tanıklığı.</p>
<p><strong>Gün Zileli, Sığınmacılar, İletişim Yayınları, 2011, 380 sayfa. </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.haksozhaber.net/insansizligin-issizligindan-anilar-23112h.htm" target="_blank">http://www.haksozhaber.net/insansizligin-issizligindan-anilar-23112h.htm</a></strong>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F07%2F22%2Finsansizligin-issizligindan-anilar-asim-oz-haksoz-haber%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/insansizligin-issizligindan-anilar-asim-oz-haksoz-haber/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kürt Hareketinde Devrimci ve Reformcu Yol Ayrımı (Süleyman Arıoğlu)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/kurt-hareketinde-devrimci-ve-reformcu-yol-ayrimi-suleyman-arioglu/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=kurt-hareketinde-devrimci-ve-reformcu-yol-ayrimi-suleyman-arioglu</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/kurt-hareketinde-devrimci-ve-reformcu-yol-ayrimi-suleyman-arioglu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jul 2011 16:27:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Arıoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3877</guid>
		<description><![CDATA[Kapitalist toplumda yabancılaşmış siyaset, kurumuş bir yara kabuğu gibidir. Oksimoron bir kavram olan “burjuva demokrasisinin” emniyet sübabı gibi gördüğü, halkla sınırlı ve yüzeysel düzeyde bir temas, kriz dönemlerinde tamamen kayboluyor. Demossuz bir demokrasiyi, direnişi özümsemiş bir halka yutturmanın artık imkânının kalmadığı görünüyor. Taşıdığı bütün belirsizliklere rağmen Kürtlerin demokratik özerklik girişimi, burjuva düzenin bu kurumuş yara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kapitalist toplumda yabancılaşmış siyaset, kurumuş bir yara kabuğu gibidir. Oksimoron bir kavram olan “burjuva demokrasisinin” emniyet sübabı gibi gördüğü, halkla sınırlı ve yüzeysel düzeyde bir temas, kriz dönemlerinde tamamen kayboluyor. Demossuz bir demokrasiyi, direnişi özümsemiş bir halka yutturmanın artık imkânının kalmadığı görünüyor. Taşıdığı bütün belirsizliklere rağmen Kürtlerin demokratik özerklik girişimi, burjuva düzenin bu kurumuş yara kabuğunu, söküp bünyeden atma potansiyeline sahip. Beraberinde bu yabancılaşmış siyasete tutunan, çizginin o ya da bu tarafındaki tüm aktörleri de&#8230; İşte bu olasılık siyasal alanda tam bir panik havası yaratmış durumda.</p>
<p>Üstelik bu panik sadece devleti yönetenlerde değil, Kürt çevrelerinde de yaşanıyor. Kaderini Türkiye sermaye sınıfı ile gerçekleştireceği tarihsel uzlaşmaya bağlayan Kürt burjuvazisi de demokratik özerkliğin önünü alma telaşında. Asıl şaşırtıcı olan bu telaşı, arkaik siyaset teorileriyle sermayenin yanına düşen demokrat ve sosyalistlerden dinlemek.</p>
<p>Radikal gazetesinin 18 Temmuz’daki sayısında Ezgi Başaran’ın, yaşamı mücadele ile geçmiş saygın bir demokrat olan eski TİP’li Tarık Ziya Ekinci ile yaptığı bir röportaj yayımlandı. Ekinci’nin başlığa çekilen “Demokratik özerklik ilanının hiçbir anlamı yok” sözleri işte tam da bu panik havasının yansıması. Ekinci, aşağıdan çözümlere hiçbir prim vermeyen burjuvazinin tepedenci çözümlerini savunuyor. Ekinci’nin mesajları ile bunları vermek için seçtiği mecra, itiraf etmek gerekir ki tam bir uyum içinde. Ekinci, BDP’nin parlamento boykotunun tıkanma noktasına getirdiği krizdeki siyaseti (siyasi krizi değil) kurtarma telaşında. Bir yanıyla medyanın genelindeki “bölücülük/ihanet” söylemiyle körüklenen şovenizme karşı dengeleyici bir işlev taşıyan Ekinci’nin mesajı, “Meclise gidin, devletle ve hükümetle anlaşın, demokrat liberal aydınlarla işbirliği yapın!”</p>
<p>Tarık Ziya Ekinci’nin görüşlerinin detaylı bir eleştirisine girmeden önce, Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK), burjuva siyasetini ürküten özerklik ilanının ne olduğuna ve belirsizlikleri ile risklerine bir göz atmak gerekiyor. Aslında demokratik özerkliğin gündeme geliş amacı Kürt halkına, Cumhuriyetin kuruluşunda sahip olduğu ve daha sonra yitirdiği statüyü yeniden kazandırmak. Bu kadarıyla sınırlı kalsa egemen çevrelerden pek itiraz görmeyebilir. Ama özerkliğin asıl taşıdığı önem, yönetime katılım için kurduğu aşağıdan mekanizma ile halkı karar alma süreçlerinin temel aktörü haline getirme potansiyeli taşıması. Sermayenin yüreğine inen yer de tam burası.</p>
<p>Köy komünleri, kasaba, ilçe, mahalle meclisleri, kent meclisleri temelinde bir örgütlenmenin öngörüldüğü, karar yetkisinin bu organların delegelerinde olduğu demokratik özerklik metninde, başta kadınlar ve gençler olmak üzere her topluluğun bu meclislere katılım hakkı bulunacağı yazılı. Sosyal alanda ailenin dönüştürülmesinden, hiyerarşinin kaldırılmasından, toplumun eşit ve özgür birliğinin hedeflendiğinden; öte yandan öz savunmadan söz ediliyor. Topluluklar ekonomisinin yaratılacağı ve bunun da “azami kârı hedeflemeyen, kullanım değerini esas alan anti tekelci eşitlikçi, dayanışmacı bir ekonomik sistemin oluşturulmasından ve ekolojik devrimden bahsediliyor.</p>
<p>Demokratik özerklik tabandan kendiliğinden gelişmiş bir proje değil. Bütün heyecan verici yanına rağmen siyasi elitlerce hazırlandı ve onu gündeme getiren yapı da bunu stratejik bir hamle olarak görüyor olabilir. Dolayısıyla daha en başından Bolşeviklerin elinde tüm özünü yitirmiş sovyetler örneğine dönüşmesi riski de var. Dolayısıyla PKK gibi katı merkeziyetçi ve baskıcı bir örgütün himayesinde kalarak güdükleşmesi riskini de göz önünde tutarak, ben yine de on yıllardır direnen bir halkın, demokratik özerkliğin potansiyelini işletebileceği kanısını taşıyorum. Ezilenlerin aşağıdan örgütlenmesi için bu eşsiz bir fırsattır.</p>
<p>Radikal’deki röportaja dönecek olursak, Ekinci, bir yandan Öcalan’ın “devletle mutabakata vardık” açıklaması yaparak Barış Konseyi kurulması çağrısı, öte yanda DTK’nın Demokratik Özerklik ilanı ve BDP’nin parlamento boykotunu “karmaşa” olarak yorumluyor. Kuzey İrlanda’da Sinn Fein’in silahlı kanada da hâkim olan tek merkezli yapısını övüyor ve Kürt hareketinde “her kafadan bir ses çıkmasını” ve “çok başlı” olmasını eleştiriyor.</p>
<p>Bunun üzerinde biraz durmak gerekiyor. Evet, Kürt hareketinde konumların değiştiği ve birçok eğilimin bir anda görünür olduğu bir süreç yaşanıyor. Bu hareketlilikte iki temel siyaset çizgisini tespit etmek mümkün. Birincisi, AKP ve devletle anlaşma yoluna giderek, pazarlıklarla elde edilebilecekleri genişletmeyi hedefleyen, meselenin, sermayenin beklentileri doğrultusunda bir uzlaşıya kavuşturulması. Bu tepedenci burjuva siyasetin çözüm araçları da parlamento ve en ileri ucunda ise AB Yerel Yönetimler Şartı çerçevesinde bir düzenleme.</p>
<p>İkinci siyasi hat ise aşağıdan, halk mücadelesinin/direnişinin demokratik öz örgütlenmelerini kurumsallaştırmayı öne süren eğilim. Bu eğilim şu anda kendisini demokratik özerklikle gösteriyor. Bu eğilimin de devletle ipleri koparttığı söylenemez ama özerklik projesi, başarır ya da başaramaz devleti dönüştürmeyi ve demokratikleştirmeyi de hedefliyor.</p>
<p>Kürt hareketinde bu iki eğilim arasındaki çelişkinin daha da keskinleşeceğini ve gün gelip ayrışmayı getirecek bir mücadelenin yaşanacağını öngörmek çok da kehanet değil. Bu aynı zamanda emekçi halkı ve burjuvaziyi aynı çatı altında tutmaya çalışan ulusal kurtuluşçu siyaset pratiğinin de sonunu işaret ediyor.</p>
<p>Abdullah Öcalan şimdiye kadar bir denge siyaseti izleyip devletle bağı hiç kopartmadı. Son dönemdeki onca badireli süreçten sonra gelinen noktada Öcalan dışında herkes bu boş umudun sonuca varmayacağını gördü. Ancak Öcalan, tepeden devletle uzlaşarak meseleyi çözüme bağlama siyasetini sürdürme taraftarı. BDP’nin parlamento boykotunu, seçmenin bariz baskısıyla sürdürdüğü ortadayken, Öcalan’ın 8 Temmuz’da “Devletle mutabakata vardık” açıklaması yaparak, BDP’ye parlamentoya dönün çağrısında bulunması da bunu gösteriyor. Öcalan’ın Kürt halkı üzerindeki güçlü etkisine rağmen, bu siyasi çizgisinin kitlenin beklentilerini tatmin etmekten çok uzak olacağını söylemek hiç yanlış olmaz.</p>
<p>Öcalan’ın çizgisi Kürt halkını tatminden uzak ama AKP’nin ve Kürt burjuvazisinin beklentileriyle çok örtüşüyor. Bu da ilginç bir görüntü oluşturdu tabii. Daha bir ay öncesinde seçim meydanlarında Öcalan’ı darağacına göndermekten bahseden AKP, iflas eden siyasetini kurtarmak için şimdi onun ipine tutunmaya çalışıyor. AKP’nin önce yandaş kalemleri ardından da bizzat bir bakanı, Öcalan’a övgü dolu referanslar vermeye, PKK’yi ise Ergenekon’un kontrolünde bir örgüt gibi sunmaya başladılar. Bunun nedeni, PKK’nin Öcalan’ın “mutabakat” açıklamasını, boşa çıkarması. Fırat Haber Ajansı’na açıklama yapan Cemil Bayık, “Hiç kimse kendini kandırmasın, halkımız bu konuda duyarlı olmalı; bunlar taktik ve oyalamadır. Önderimizi, hareketimizi ve halkımızı oyalamak istiyorlar” diyerek PKK’nin tavrını ortaya koydu.</p>
<p>Tarık Ziya Ekinci de tepedenci çözümden yana. “Hiçbir anlamı yok” dediği demokratik özerkliği içerikten yoksun olmakla eleştiriyor. Ekinci, içinde öncü elitler olmadığı için, tabanın katılım araçlarını “içerikten yoksun” sayıyor olsa gerek. Ekinci, daha sonra da içeriği tarif ediyor tabii ki: “Önemli olan yasalarla, hukuk çerçevesinde, devlet ve hükümetle anlaşarak belli formüller üretmektir.”</p>
<p>Ancak Ekinci aynı röportajın içinde Cumhuriyet döneminde Kürtlerin Türkleşmesini zorunlu gören bir anlayışın geliştiğini, devletin Kürt sorununu evrensel boyutlarda çözme gibi bir niyeti olmadığını, AKP’nin de bu anlayışın sınırına dayandığını söylüyor. Devletin, Öcalan’la müzakereler yürüterek hem BDP’yi hem de Kürtleri susturduğunu, çünkü devletin çözüme niyeti olmadığını anlatıyor. Yani gerçekleri görmüyor değil. Fakat yöntem hala devlet ve hükümetle anlaşmak! 50 yıllık bir mücadele deneyimine sahip olup da görüşlerini bir kez olsun gözden geçirmemek de takdire şayan bir çelikten irade olmalı!</p>
<p>Neyse ki Ezgi Başaran, röportajın bir yerinde Ekinci’ye “anlamlı demokratik özerkliğin” ne olduğunu soruyor da öğreniyoruz: “Yeni anayasa yapılırken müdahil olmak ve bunu savunmaktır. Türkiye’de artık her şeyi merkezden idare edemezsiniz. Belli bazı yetkiler yerel yönetimlere ve meclislere verilmelidir.”</p>
<p>Ekinci’nin çare diye sunduğu; AKP’nin bugüne kadar baskı ve zor ile dayattığı neoliberal düzenin gereklerine göre düzenlenecek “yeni bir anayasa” ile merkezdeki iktidarı, eyalet meclisleri aracılığıyla yerel iktidarlar ile paylaşmak… Yani, sermayenin bünyeden atılması gereken kurumuş yara kabuğu siyasetinin revizyonu. Ekinci legalliğe bu denli bağlılık gösterdiği için federatif bir çözümün ötesini düşünmüyor. Oysa demokratik özerklik, hükümetle anlaşarak değil tek taraflı ilan edildiğinde demokratik ve özerk olur.</p>
<p>Kürt siyasal hareketine yön veren gövdenin eğilimleri Ekinci’nin beklentilerinden çok uzak olduğu için onların ittifak eğilimlerini de eleştiriyor. Çatı partisi tartışmalarına değiniyor. Burada Türkiye soluna dair “Kemalist” eleştirisinde haklı ancak Ekinci’nin üzerinde durduğu nokta burası değil. Ekinci’yi asıl rahatsız eden solun AB’ye karşı olması. Aslında Ekinci de o eleştirdiği soldan temelde çok farklı bir düşünce yapısına sahip değil. Çünkü toplumların gelişiminde burjuva demokratik bir aşamayı o da zorunlu sayıyor. Bu anlayışını röportajda anlattıklarında bir kez daha ortaya koyan Ekinci, Kürt hareketinin ideal müttefikini de işaret ediyor: “Kürt siyasi hareketinin başarısı Türkiye’deki demokrat liberal aydınlarla olur…”</p>
<p>Süleyman ARIOĞLU</p>
<p>22 Temmuz 2011
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F07%2F22%2Fkurt-hareketinde-devrimci-ve-reformcu-yol-ayrimi-suleyman-arioglu%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/kurt-hareketinde-devrimci-ve-reformcu-yol-ayrimi-suleyman-arioglu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gün Zileli ile Röportaj (Sarphan Uzunoğlu, Jiyan, 21.07.11)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/gun-zileli-%e2%80%9ctaraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-bir-organ%e2%80%9d-roportaj-sarphan-uzunoglu-jiyan-21-08-11/?utm_source=rss&#038;utm_medium=rss&#038;utm_campaign=gun-zileli-%25e2%2580%259ctaraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-bir-organ%25e2%2580%259d-roportaj-sarphan-uzunoglu-jiyan-21-08-11</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/gun-zileli-%e2%80%9ctaraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-bir-organ%e2%80%9d-roportaj-sarphan-uzunoglu-jiyan-21-08-11/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jul 2011 16:12:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[Jiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Sarphan Uzunoğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3861</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlık hareketi dendiğinde Halil Berktay’dan Doğu Perinçek’e Türkiye’de sol olarak adlandırabileceğimiz o total hareketin 2000′li yıllara gelindiğinde bambaşka renklerinin isimlerini anmak mümkün. Gün Zileli işte o isimlerden biri. Zileli’yi diğer isimlerden farklılaştıransa bugün sosyalist camianın tartışmalarına bir anarşist olarak dahil oluyor oluşu. Zileli’den ulusalcı solu, liberal solu ve bir ülkede yabancı olmayı, sığınmacılığı konuştuk.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><img class="alignleft" style="margin-left: 3px; margin-right: 20px;" title="zileli" src="http://jiyan.org/wp-content/uploads/2011/07/zileli-222x300.jpg" alt="" width="133" height="180" />Aydınlık hareketi dendiğinde Halil Berktay’dan Doğu Perinçek’e Türkiye’de sol olarak adlandırabileceğimiz o total hareketin 2000′li yıllara gelindiğinde bambaşka renklerinin isimlerini anmak mümkün. Gün Zileli işte o isimlerden biri. Zileli’yi diğer isimlerden farklılaştıransa bugün sosyalist camianın tartışmalarına bir anarşist olarak dahil oluyor oluşu. Zileli’den ulusalcı solu, liberal solu ve bir ülkede yabancı olmayı, sığınmacılığı konuştuk.</em></p>
<blockquote><p>Röportaj: Sarphan Uzunoğlu</p></blockquote>
<p><strong>İngiltere, İsviçre, Türkiye… Sizin hayatınız bir anlamda da bir sığınmacının, bir göçmenin hayatı. Şu ünlü ‘Bir başka ülkede yaşamadan, yabancı olmanın ne demek olduğunu bilemezsin’ tespiti ne kadar doğru? Siz bir ‘yabancı’ olarak gittiğiniz ülkelerde de sosyal-siyasal yaşamda aktif olmuş biri olarak, ulus devlet mekanizmasının içinde yabancıların yerini bize tarif edebilir misiniz?</strong></p>
<p>Şöyle tarif edeyim: Ulus devlet mekanizmasının içinde yabancıların yeri sıfırdır, hatta sıfırın altı olduğu bile söylenebilir. Yani bir donmuşluk ya da yok olmuşluk hali. Bakma medyadaki haberlere. Efendim Almanya’da sosyal demokrat partiden Türkiyeli aday milletvekili seçildi falan filan. Bu tür haberler gerçek dışı değildir ama o vekil seçilenlerin kendileri gerçek dışıdır. Yani yabancının var oluş ya da yok oluş halini hiçbir şekilde temsil etmezler. Bunlar oranın sistemine entegre olmuş yuppilerdir. İngilizden daha İngiliz, Almandan daha Almandırlar. Örneğin Londoner konuşan sokaktaki Londralı bu sistemin dışındadır da bu yuppiler sistemin tepelerine tırpanır da tırmanırlar. Yani sorun aslında sınıfsaldır. Yukarı tırmananlar on binde birdir. Hatta yüz binde bir. Diğer dışarlıklılar en alt tabakada yer alırlar. Aslında onların altında olanlar da vardır. Evsiz yurtsuz olduklarından sosyal yardım da alamadıkları için dilenen İngilizler örneğin. İngiliz ekonomisi dışarıdan gelen öğrencilerin omuzlarında yükselir. Bu öğrenciler de iki kesimdir. Devlet bursuyla veya zengin ailelerinin parasıyla gelenler yukarlarda yüzebilirler biraz. Ama kendi parasıyla İngilizce öğrenmeye gelenlerin suyunu çıkarır sistem. Bunların bir kısmını otobiyografik kitaplar dizimin sonuncusu ve beşincisi olan <em>Sığınmacılar(1990-2000, Londra)</em>’da (iletişim, 2011) anlatmaya çalıştım.</p>
<p>Bu yabancılık sorunu çok karmaşıktır ve temelde bir sınıf sorunudur aslında. Bir Kürt inşaat işçisi de batı illerinde yabancıdır. Hatta şehre iş aramaya gelen bir köylü genç de İstanbul’un Moda semtinde bir yabancıdır. Oradaki “Beyaz Türkler” bu gençleri bir tahtakurusu kadar bile dikkate almazlar, hatta görmezler bile. Bu yüzden sorun ulus devletten de önce sınıf devlettedir.</p>
<p><strong>İngiltere’de yaşadığınız dönemdeki tecrübelerinizi anlattığınız </strong><em><strong>Sığınmacılar</strong></em><strong>‘da çok farklı ve kapitalist düzlemde prestij sahibi olmayan mesleklerle uğraştığınızı görüyoruz. Türkiyeli sığınmacıların bir kısmının burjuva ya da küçük burjuva kökenli ailelerden geldiği söylenegelir. Türkiye dışındaki yaşamınızın sizin siyasal anlayışınıza böyle teorik bir etki bırakması söz konusu olmuş mudur?</strong></p>
<p>Başka bir ülkeye giden sığınmacı statü değiştirir ve örneğin Türkiye’de doktorluk yapmış bir genç restoranda temizlikçi olduğu zaman fazla yıkıma uğramaz bu statü değişikliğinden. Türkiye’de aynı durum olsaydı herhalde intihar ederdi. İngiltere’de böyle olmamaktadır, çünkü bilinen sosyal çevresinin dışına çıkmıştır. Öte yandan İngiltere’de, bu tür işlere Türkiye’de bakıldığı gibi bakılmaz. Yani bu tür hitmet sektörü işleri küçümsenmez bizde olduğu gibi. Küçümseyen çok üst bir tabaka vardır ama onları zaten kimse görmez bile, toplumun o kadar üstünde ve dışında yaşarlar. Dolayısıyla statü değiştiren sığınmacı başta bir altüst olma durumu yaşasa bile toplumsal değerler açısından bir küçümseme olmadığını görünce kendini toparlar. Hatta bu bir tür eğitimdir onlar için. Türkiye’ye döndüğünde anlayışındaki bu değişimi ister istemez yansıtacaktır. Sonuç olarak, bu yönüyle sığınmacılık olayının sosyal ve kültürel statüleri altüst etmesiyle olumlu olduğu düşünülebilir. Bana gelince. Benim böyle bir alt üst olma durumu yaşamam söz konusu değildi. Çünkü Türkiye’deyken de zaten toplumsal statülerin dışında yaşayan bir insandım ve bu tür şeylere aldırış etmezdim.</p>
<p><strong> Türkiye’de Anarşizm algısı yanlış</strong></p>
<h3><strong>Hiyerarşinin çok güçlü olduğu bir kültürden hiyerarşinin olmadığı bir kültüre geçiş sırasında ciddi eleştiriler koydunuz ortaya. Bu eleştirilerden ulusalcılardan liberallere birçok çevre nasibini aldı. Siz de bu eleştirilerin yanında özeleştirinizi verdiniz ve bir şekilde anarşist olarak kendinizi tanımladınız. Sığınmacılar’da anarşizm ile tanışmanız anlatılıyor; ama benim asıl merakım şu yönde. Anarşizm saflarına geçtiğiniz günden sonra herhangi bir acaba sorusu oluştu mu sizde? Doğru yerde miyim ya da etkim ne kadar gibi sorular sordunuz mu?</strong></h3>
<p>Etkim ne kadar sorusu iktidarcı bir sorudur ve bunu bir anarşist olarak hiçbir zaman sormam. Eleştirel olmak başka şey, bu eleştirilerin üzerinden iktidar alanları yaratmak başka şey. Ben de anarşist harekette bir bireyim, hepsi bu. Ama birey olmak pasif olmayı ve bir kenarda kalmayı değil, fikirlerini açık bir şekilde ortaya koymayı gerektiriyor aynı zamanda. Anarşizmin tarihi doğruluğu ve haklılığı konusunda olsun, bugün de insanlığın toplumsal serüveninin önünü aydınlatan bir fener olduğu konusunda olsun hiçbir tereddütüm olmadı ve zaten bu kadarı da yeter. Onun ötesinde somut anarşist hareketin ya da hareketlerin içinde bulundukları yetersizlikler bu düşüncenin kendisinden çok, toplumsal var oluşun sorunlarıyla ilgilidir. Örneğin Türkiye’de bizzat anarşistlerin ya da anarşist grupların anarşizmin algılanışıyla ilgili epeyce sorunu olduğu kanısındayım ki, bu da Türkiye toplumunun düşünsel ve kültürel yapısından kaynaklanmaktadır daha çok. Bir düşüncenin toplumu değiştirmesi imkânsız olmasa da oldukça zordur ama toplumun belli bir düşünceyi değiştirip kendine uydurması çok daha kolaydır.</p>
<p><strong>Türkiye’deki mevcut sol yapılanmada bir kırılma yaşanıyor. Bu kırılmanın liberal sol denen kanadındaki insanlardan Halil Berktay ve Murat Belge’ye dair çok sert yazılar yazdınız. Sizce bu isimler ve çatısı altında barındıkları gazete bir misyonun peşinde mi? Yıllarca Türkiye soluna rehberlik eden isimlerin bugün solla çatışır konuma gelmesi karşılıklı bir red mevzusu mu yoksa iki taraf için de bir aydınlanma süreci mi?</strong></p>
<p>Halil Berktay geçmişte yakın arkadaşlarımdan biriydi. Yirmi yıldan fazla zamandır görüşme olanağımız olmadı şartlardan dolayı. Halil Berktay’ı da, Murat Belge’yi de kırk yılı aşkın zamandır tanırım, bilirim. İkisi de bu toplumun yetiştirdiği değerli aydınlardır. Şahsen ikisinden de çok şey öğrenmişimdir. Bununla birlikte “Türkiye soluna rehberlik eden” isimler oldukları tespitini biraz abartılı bulurum. Türkiye solu üzerinde etkileri olmuştur desek daha doğru olur. Ki, bu etki, geriye doğru bir muhasebe yapacak olursak esas olarak olumlu da görülebilir. Ne yazık ki, bugün <em>Taraf </em>gazetesinin neoliberal çizgisine destek verdikleri oranda kendi entelektüel değerlerinden de epeyce bir şeyler yitirmektedirler. Bu gazeteye daha sonra yeniden değinme olanağı olur belki ama burada esas belirtmek istediğim husus bu iki arkadaşın sorununun solla çatışmaları olmadığıdır. Ben de solla çatışıyorum. Esası Stalinist olan bir solla çatışmamak mümkün mü? Bu arkadaşların eleştirilmesi gereken nokta, solla çatışmaları değil, <em>Taraf</em>’ın neoliberal, sistemci, devletçi, polisçi çizgisini benimsemeleridir. Örneğin Halil Berktay’ın, Ahmet Şık’a neden poliste doğru ifade vermedin anlamına gelecek laflar etmesi; Murat Belge’nin Hopa’da mücadele eden “gariban”dan AKP’nin oy kaybı hesabına rahatsız olması gibi.</p>
<p><strong>“AKP’ye destek veren Taraf ve çevresini liberal olarak görmek bile sorunlu” </strong></p>
<p><strong>Liberaller, muhafazakârlarla yaptıkları ittifaktan ne umuyor olabilirler? Bir kısmıyla beraber geçmişte hareket etmiş biri olarak, bu sürecin pragmatik mi yoksa belirli bir programa dayanan bir süreç mi olduğunu söyleyebilir misiniz?</strong></p>
<p>Pragmatizm falan da denemez artık buna. Ortada ciddi bir angajman var. Artık organik bağlar kurulmuş durumda. <em>Taraf</em> ve çevresi ile bu çevreye destek veren diğer seçkinci çevreleri artık liberal olarak bile görmek epeyce sorunludur. Çünkü liberalizmin bir de siyasal bir anlamı var. Yani bir liberal en azından polise karşı birey haklarından falan yana çıkar. Bu çevrede böyle bir duyarlılık göremediğimiz gibi polisten daha polisçi bir yönelim içindedirler. Eski ihbarcı <em>Aydınlık </em>gazetesini bile yaya bırakacak ölçüde hem de. Zaten yazarlarının bir kısmı doğrudan polistir. Bir kısmı da polisle iş gören elemanlardır. Kütahyalı falan malzemelerini doğrudan savcılardan ve polisten almaktadırlar. Zaten bence liberal-muhafazakâr bir bloktan da söz etmek mümkün değil. Çünkü blok ya da ittifak farklı unsurların bir araya gelişi anlamı taşır. Bugün artık muhafazakâr-kapitalist bir organik bütünlükle karşı karşıyayız. Sözü geçen gazete ve kişiler bu organik yapının sola açılan ve orada ideolojik hegemonya kurma çabasında olan ideolojik aygıtı konumundadırlar.</p>
<p><strong>Taraf Gazetesi ciddi bir kemalizm eleştirisiyle ortaya çıktığı iddiasını taşıdı. Amacı statükonun duvarlarını yıkmak olarak lanse edildi. Oysa bugün TSK ile benzer bir dil konuşuyorlar. Acaba Taraf’ın AKP’nin hakim olduğu devlet aygıtlarına yaklaşımını nasıl okumalıyız?</strong></p>
<p><em>Taraf </em>kendini yutturmaya çalıştığının tersine statükocu ve devletçi bir organdır. Bazen doğrudan AKP’li gazeteleri bile gölgede bırakacak ölçüde yalaka ve düzen taraftarıdır. Önceleri bunların görüntüsünü herkes bir miktar yuttu ama adım adım bilinçler açılıyor. <em>Taraf</em>, ordunun AKP’nin hegemonyasını kabul ettiği Dolmabahçe buluşmasının ardından yayına girmiştir. Bu yüzden orduyla mücadele ediyor görüntüsü sadece bir bedava kahramanlıktan ibarettir.</p>
<p>“<strong>Sol liberal sol ile mücadele edemez, çünkü kendisi de kısmen liberaldir”</strong></p>
<p><strong>Sizce sosyalist sol liberal solla mücadele edebiliyor mu? Eğer ortada bir mücadele görüyorsanız, metod konusundaki görüşünüz ne?</strong></p>
<p>Sosyalist sol “liberal sol”la mücadele edemez, çünkü kendisi de kısmen liberaldir. Örneğin kendisi de seçimcidir, parlamentocudur. Nitekim son seçimlerde sosyalist solun iziyle “liberal sol”un izi birbirine karışmış ve mesela her ikisi BDP’yi desteklemekte buluşabilmişlerdir. Ayrıca sosyalist sol, sırtındaki monolitik parti, üretici güçler teorisi, Leninist parti modeli, proletarya diktatörlüğü, Stalinizm gibi kamburları atıp büyük bir Rönesans yaşayarak devrimcileşmediği sürece hem “liberal sol”dan temelde ayırt edilemeyecek, hem de “liberal sol”un “demokrasi” argümanı karşısında boynu eğri kalacak, yenik düşecektir. “Liberal sol”un düzen içi “demokrasi” argümanına karşı ancak aşağıdancı, mutlak özgürlükçü, devrimci bir yönelimle mücadele edilebilir.</p>
<p><strong>Geçtiğimiz günlerde bizim de yayınladığımız bir röportajda siyaset bilimci Burak Cop liberal sol sosyalistlerin içinden tecrit edilmelidir dedi. Siz bu tespite katılıyor musunuz?</strong></p>
<p>Bu tür tecrit siyasetlerini her zaman yanlış bulurum. Solun içinde bir liberalizm var ise bunun nedenleri üzerinde durulmalıdır. Ayrıca liberal düşüncelerin etkisi altındaki insanların varlığı liberalizme karşı fikir geliştirmek için bir şans olarak görülmelidir. Aşının anlamını iyi kavramak gerekir. Vücuda yapay olarak mikrop verilir ki, bağışıklık gelişsin diye. Mikroplardan ne kadar tecrit edilirseniz o mikrobun saldırısına o kadar açık hale gelirsiniz. İdeolojik saflık hayalleri bir kenara bırakılmalıdır.</p>
<p><strong>Sosyalizmin eleştirilebilirliği konusunda oldukça cesur adımlar attınız. Bugün neoliberalizm ile verilen yeni bir kavga söz konusu. Özeleştirinin son demlerine yaklaştığımız söylenebilir. Siz ekolojist vb. akımların neoliberalizm ile mücadeledeki yerine inanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Ekolojist akımların değişen yeni paradigmanın devrimci unsurları olduğunu düşünüyorum. Kırk yıl önce soldaki birinin teknolojiye karşı çıkması, yol yapımına karşı ağaçları savunması düşünülemezdi bile. Böylelerine o zamanlar “gerici” denirdi. Yani sol modernistti. Şimdi sol dahi utangaçca da olsa konum değiştiriyor. Eski üretici güçler teorisinden vaçgeçecek ama Marx gibi büyük bir düşünürün ölü ağırlığı var sırtında, bir türlü kurtulamıyor bundan. Sol, neoliberalizm ile mücadele ederken aynı zamanda kendi içindeki liberalizmi ve Stalinizmi de görmelidir. <em>Kendi gözündeki merteği</em> görmeyip elin gözündeki çöple uğraşıyor konumuna düşmemek gerekir.</p>
<p>Hani bir laf vardır ya, kendi gözündeki mertek hikâyesi…</p>
<p><strong>Devletin gösterdiği alanlarda yapılan sivil toplum eylemleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu tür eylemler başarıya ulaşabilir mi?</strong></p>
<p>Yürümekle yollar aşınmaz. Beyoğlu’nda her gün dört beş yürüyüş oluyor. Adamlar bu işin çaresini buldular. Bırak yürüsün, potansiyelini boşaltsın. Bunların bıktırıcı ve heyecansız eylemler olduğunu, sonuçta sistemin buharı basıncını azaltma işlevine yaradığını düşünüyorum. Polisle illa çatışmak mı gerekir? Bunu da savunuyor değilim, gerekirse çatışma da olabilir ama… Esas devrimci faaliyetin halk kitlelerinin devrimci özörgütlenmesini becermek olduğu düşüncesindeyim. Bir yerde halk kendisi örgütlenip yerel olarak inisiyatifi ele alabiliyor mu? İşte bugünün devrimci faaliyeti budur.</p>
<p><strong>Arundhati Roy, modern yaşamı reddetmenin gerekliliğinden bahsediyor ve bunu yapamasa bile bunun sözcülüğünü yapmak görevini üstlendiğini söylüyor. Marksizm ve Anarşizmi, modernizmin iki asi çocuğu olarak tanımlarsak, modernitenin karşısında kendinizi konumlandırırken hayatınızı ne kadar buna endeksleyebiliyorsunuz? Siz bir sözcü ve bir eylemci sıfatlarını aynı anda taşıyor musunuz?</strong></p>
<p>Bireysel tavır alışları önemserim ama yaşadığımız sistem içinde bunun sınırları olduğunu da düşünürüm. Örneğin askere gitmedim, bedelli askerlik yapmadım, kitaplarımın üzerinden milli savunma vergisi ödemeyi reddettim ama sigara alırken dolaylı olarak milli savunma vergisi ödediğimi biliyorum. Ne sözcü ne de eylemciyim. Yani bu sıfatları benimsemiyorum. Demin de söylediğim gibi, eylemcilikle devrimciliği birebir özdeşleştirmiyorum. Devrimci bir anarşist olduğumu söyleyebilirim ama eylemcilikte o kadar aktif değilim. Bunun yaşla alakası yok. Eylemcilikle pek fazla ilerleneceğini düşünmüyorum. Daha doğrusu artık eylemciliğin de sisteme içkin olduğunu düşünüyorum. Eylem tabii yeri geldiğinde gerekli ve güzel bir şeydir ama buna verilen eforun ezilenlerin özörgütlenmesine verilmesinin daha doğru olduğu kanısındayım. Kısaca belirtecek olursam, üç eylem örgütlemek yerine üç kişinin bir araya geldiği bir özörgütlenme deneyini daha değerli görüyorum artık. Yani egemenleri kendi alanlarında, silahlarıyla ve coplarıyla yalnız başlarına ve işsiz bırakmak, bunun yerine onların müdahale edemeyecekleri alanlara çekilip halkı aktif bir aktör haline getirmek için çaba göstermek. Bu, faaliyet alanlarının Beyoğlu’ndan daha uzak alanlara, varoşlara, köylere taşınması anlamına da gelebilir.</p>
<p><strong>Vicdani ret konusunda dünyada farklı akımlar mevcut. Total retten Kürt Vicdani Ret Hareketi’ne, Türkiye’de de farklı eğilimler mevcut. Örneğin geçtiğimiz yıl içinde bir de islami retçi çıktı. Sizin kafanızdaki ret nasıl bir anlam ifade ediyor? Otoalar riter sistemin yenilgiye uğratılmasında ret ne kadar önemli bir yere sahip olabilir?</strong></p>
<p>Vicdani reddi çok önemli bir direniş biçimi olarak görüyorum. “Kürt vicdani reddi” biraz sorunlu bir kavram. Çünkü vicdani reddin temelinde her türlü ulusallığın reddi vardır. Bir Kürt genci vicdani redde bulunduğunda bu “Kürt vicdani reddi” olmaz. Vicdani red olur. Ama aynı genç gerillaya katılıyorsa artık vicdani redci değildir. Sivil itaatsizlik, vicdani red, özerklik vb. bunların hepsi sisteme şurasından burasından direnme anlamına gelir ve yaygınlaştırılmalıdır.</p>
<p><strong>Bu aralar en çok öne sürülen argüman da “Yeni bir dil oluşturmalıyız” argümanı. Bu argüman çevresinde birçok tartışma duruyor ya da sekteye uğruyor. Yeni bir dilin inşasına ne gözle bakıyorsunuz? Örneğin savaş karşıtı bir dili sistem koruyuculuğundan ayıran nedir?</strong></p>
<p>Bence yeni bir dil oluşturmak için yeni bir kafa oluşturmak gerekir öncelikle. Kafa değişmemişse dildeki değişiklik sadece politikacı cambazlığı anlamına gelir. Kafaları değiştirmek ise muazzam bir düşünsel ve kültürel devrimle mümkün olabilir. Zaten devrim de esasen bir düşünsel ve kültürel emansipasyon hareketidir. Bütün büyük devrimler içsel bir emansipasyonun ürünüdür ve keza içsel bir emansipasyona yol açarlar.</p>
<p><strong>Sosyalizme Türkiye’de en ciddi eleştiri getiren isimlerden birisiniz. Bunu hem pratik siyaset hem tarih üstünden yapıyorsunuz. En başından bu yana bir dışlanma, bir şekilde hedef haline getirilme korkunuz olmadı mı? Sonuçta sosyalistler de bir cemaat ve öyle ya da böyle aktif olmaya çalıştığınız yayıncılık camiasında da baskınlar. </strong></p>
<p>Hahaha… Ölmüş eşek kurttan korkmazmış. Kaybedeceğim hiçbir şey yok çok şükür. Zincirlerim bile…</p>
<p><strong>Troçkizm, Stalinizm ve Leninizm gibi unsurlar arasında süregelen tartışmada siz bu üç akıma toptan eleştiri getiriyorsunuz. Tarihsel perspektiften baktığınızda bugün bu üç akım arasında siz bir ehven-i şer seçimi yapabilir durumda mısınız?</strong></p>
<p>Troçkizm de, Stalinizm de Leninizm kökenlidir. Bununla birlikte, ikisinin arasında hiçbir ayrım yapmamak doğru olmaz. Troçkizm ne de olsa 1920’lerin sonlarından itibaren ezilmiş, dışlanmış bir akımdır. Bu ezilme Troçkistleri bir bakıma daha olumlu bir noktaya getirmiştir. Fakat 1920’lerin erken dönemlerine gittiğinizde Stalinistlerden bile daha bağnaz bir tutum aldıkları da bir gerçektir. Buna rağmen dışlanmışlıkları onlara görece sempatiyle bakmama yol açabiliyor zaman zaman.</p>
<p>Sosyalizm tarihinin çok radikal, sarsıcı bir şekilde irdelenmesi gerekiyor. Bu yapılmadan bugün “21. Yüzyıl sosyalizmi”nden söz etmek gülünçtür. Tarihin üstünden atlamak mümkün değildir. Tarih, kendi üstünden atlamak isteyenleri üstünden atar.</p>
<p><strong>İspanya İç Savaşı deneyimi anarşistlerin tarih sahnesinde en görünür olduğu deneyimlerden biri. Ama burada anarşist tabir edilen hareketlerin zamanla sosyalist bloğun sağ kanadına kaydığı gibi bir eleştiri var. Sahiden anarşistler ya da anarşist hareketlenmeler bir arada tepki gösterdiklerinde savrulabilir bir duruma mı geliyorlar?</strong></p>
<p>1936 İspanya devriminin yenilgisinden sonra, neredeyse otuz yıl anarşizm tarihten silinmiş gibi göründü. Ama 1968’le birlikte yeniden gündeme geldi. Devrim nerede canlanırsa anarşizm de kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Ana akım anarşizmin sağa savrulduğunu söylememize yol açacak hiçbir belirti yoktur. Ama bugün Türkiye’de, <em>Taraf </em>gazetesinin etkisine girmiş ya da genel olarak neoliberalizmin etkisinde bir anarko-liberal eğilimin varlığından söz etmek mümkündür. Bu tür eğilimler kaçınılmazdır ama genel olarak anarşizm her yerde devrimci sokak hareketinin ateşleyici gücüdür. İşte Yunanistan…</p>
<p><strong>Bir sosyalist olarak Gün Zileli ile bir anarşist olarak Gün Zileli arasındaki fark nedir? Siz siyasal yaşam dışında gündelik yaşamınıza bunu nasıl yansıttınız? İdeolojinin gündeliğe etkisinin sınırları sizce nedir? Modernizm hatta kimilerine göre postmodernizm çağında modernizm ne kadar reddedilebilir.</strong></p>
<p>1968 devrimci öğrenci hareketinin aşağıdan dalgasının ortaya çıkarttığı biriyim. Bugünkü varlığımın temelini oraya borçlu olduğumu söyleyebilirim. 1970’lerde, <em>Havariler</em>’de anlattığım gibi, aşağıdan dalganın yukarlara çıkarttığı bir devrimci gençten bir parti bürokratına dönüştüm. Ne var ki, bu kötü dönemde bile aşağıdan devrimci hareketin tadını unutmadım. Beni bugünlere getiren bu rüzgârdır. 1980’lerde bürokrat yöneticiden yeniden aşağıdan devrimci harekete dönüş mücadelesi verdim ve 1990’larda bunu gerçekleştirdiğimi sanıyorum. Teorik titizlikleri olan biri değilim. Hiçbir zaman da teorisyen olmadım. Felsefe öğrencisi olmama rağmen felsefeden fazla anlamam. Beni yönlendiren tek şey gerçekten ezilen insanların emansipasyonudur. Bu yüzden, ulusalcılar gibi, “acaba ne kadar emperyalizme karşı, ne kadar emperyalizme yarıyor” ya da liberaller gibi, “ne kadar demokrat, ne kadar diktatörlüğe hizmet ediyor” ince hesapları yapmadan dünya yüzündeki bütün aşağıdan kalkışmaların devrime doğru aktığını düşünüyorum. Çin’deki Uygurların direnişini de, İran’daki muhalefet hareketlerini de, Ortadoğu’daki halk kalkışmalarını da, Yunanistan’daki devrimci kargaşalığı da, Latin Amerika’daki Zapatistaları da, işsizler hareketini de, köylü hareketini de, Fransa’daki anti-global köylü direnişini de, Kürt halk kitlelerinin mücadelesini de, LBGT hareketlerini de, vicdani reddi de, sivil itaatsizlikleri de, belli bölgelerdeki anarşist komünal deneyleri de, şu dünya yüzünde egemenlere karşı ne kadar direniş varsa, örgütlü ya da örgütsüz veya kendiliğinden, hepsini de desteklerim. Modernizm de post-modernizm de kapitalizmin çeşitli devrelerinin adıdır. Kapitalizm öldürür. Öldüren kapitalizmi dünya yüzünden silmenin tek yolu devrimdir. Geçmiş deneylerden esaslı dersler çıkaran bir dünya devrimi. Bugün dünya devriminin üçüncü döneminde bulunuyoruz. Birinci dönem 1789 Fransız devrimi ile başlayıp 1871 Paris Komünü ile bitmişti. Bu, aşağıdan kitle devrimleri dönemiydi. İkinci dönem, 1889’da II. Enternasyonal’in kurulmasıyla başlayıp 1956 Macar Devrimi ile bitmişti. Bu, Parti öncülüğünde devrimler dönemiydi. İçinde yaşadığımız üçüncü dönem 1968’le başladı: Kitlesel sosyal patlamalar, kültürel altüst oluşlar ve dönüşümler dönemi.</p>
<p>Kaynak: <a href="http://jiyan.org/2011/07/gun-zileli-taraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-ve-statukocu-bir-organ/">http://jiyan.org/2011/07/gun-zileli-taraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-ve-statukocu-bir-organ/</a>
<div class="fblike_button" style="margin: 40 10px 0px;"><iframe src="http://www.facebook.com/plugins/like.php?href=http%3A%2F%2Fwww.gunzileli.com%2F2011%2F07%2F22%2Fgun-zileli-%25e2%2580%259ctaraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-bir-organ%25e2%2580%259d-roportaj-sarphan-uzunoglu-jiyan-21-08-11%2F&amp;layout=button_count&amp;show_faces=false&amp;width=220&amp;action=like&amp;font=tahoma&amp;colorscheme=light" scrolling="no" frameborder="0" allowTransparency="true" style="border:none; overflow:hidden; width:220px; height:20px"></iframe></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2011/07/22/gun-zileli-%e2%80%9ctaraf-yutturmaya-calistiginin-aksine-statukocu-bir-organ%e2%80%9d-roportaj-sarphan-uzunoglu-jiyan-21-08-11/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>36</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

