<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gün Zileli</title>
	<atom:link href="http://www.gunzileli.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.gunzileli.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Aug 2010 14:00:49 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Anayasa Referandumu Vesilesiyle Stratejik ve Taktik Ayrılıklar Üzerine? (Demir Küçükaydın, 31.08.10)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/31/anayasa-referandumu-vesilesiyle-stratejik-ve-taktik-ayriliklar-uzerine-demir-kucukaydin-31-08-10/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/31/anayasa-referandumu-vesilesiyle-stratejik-ve-taktik-ayriliklar-uzerine-demir-kucukaydin-31-08-10/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 13:26:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Demir Küçükaydın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2010/08/31/anayasa-referandumu-vesilesiyle-stratejik-ve-taktik-ayriliklar-uzerine-demir-kucukaydin-31-08-10/</guid>
		<description><![CDATA[Bu yaşıma geldim, tavırların ve beklentilerin farklı olduğu bir konuda, şimdiye kadar kimsenin kimseyi her hangi bir argümanla (kanıt, delil, uslamlama vs. ile) ikna edebildiğini görmedim.
Kırk yılda bir, birileri bir görüşe ikna olursa, bu ikna o argümanların gücünden dolayı değildir. O kişi zaten yeni görüşü kabul edecek hale gelmiştir, elma dalında olgunlaşmış, dalından kopmak için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yaşıma geldim, tavırların ve beklentilerin farklı olduğu bir konuda, şimdiye kadar kimsenin kimseyi her hangi bir argümanla (kanıt, delil, uslamlama vs. ile) ikna edebildiğini görmedim.</p>
<p>Kırk yılda bir, birileri bir görüşe ikna olursa, bu ikna o argümanların gücünden dolayı değildir. O kişi zaten yeni görüşü kabul edecek hale gelmiştir, elma dalında olgunlaşmış, dalından kopmak için küçük bir esinti bekler durumdadır da ondan dolayı ikna olur.</p>
<p>Yani argümanlar iknayı sağlayan <strong>neden</strong> değil, bir <strong>vesile</strong> işlevi görürler. Nasıl Saraybosna’da Avusturya prensine suikast Birinci Dünya Savaşının sebebi değil vesilesiyse, argümanlar da görüş değiştirmelerin sebebi değil, vesilesi olurlar.</p>
<p>Argümanlar, olsa olsa aynı görüşü savunanların iman tazelemelerini sağlarlar.</p>
<p>İnternetteki tartışma gruplarında, günlük basındaki yazarların tartışmalarında bunun örneklerine her gün tümen tümen rastlanabilir.</p>
<p>Aslında akli argümanlarla bir şeylerin değiştirilebileceği düşüncesi, burjuva rasyonalizminden gelip sosyalistlerin içine işlemiş bir mikroptur. Sosyalizm aslında insanların tavırlarını argümanların ya da aklın değil, çıkarların ve konumların ve bunlardaki değişmelerin belirlediğini söyler.</p>
<p>Marksistler, “<em>eğer insan çıkarlarına aykırı olsaydı, matematik aksiyomların bile tartışma konusu olacağı</em>” gibi bir noktadan hareket ederler.</p>
<p>Tam da bu nedenle Marksistler, gerçeğe ulaşma çabasını her türlü insani zaaf, korku, çıkar vs.’den özgürleştirmek; bilime bilim dışı, hukuğa hukuk dışı kaygılarla yaklaşılması tehlikesini minimuma indirmek için, kesin bir fikir özgürlüğü; en azından maddi ve kaba çıkarlar ile gerçeği arama çabası arasında bir bağlantının bulunmaması için çaba gösterirler.</p>
<p>Bunun için <strong>mutlak bir fikir özgürlüğü</strong> gerçeği çıkarlardan ve korkudan azade olarak arayabilmenin olmazsa olmaz koşuludur.</p>
<p>Bunun için özellikle bilimin ve adaletin her türlü geçim ve kariyer korkusundan azade olacak garantiler altında bulunması hayati önemdedir.</p>
<p>Aynı şekilde bilginin, enformasyonun mülkiyetinin sermaye ve devletin kontrolü dışında olması, yani medyada üyeye veya nüfus içindeki oranına göre hak, en az çarpılmış bilgi için asgari bir koşuldur.</p>
<p>Ve yine tam bu nedenledir ki, <strong>kaybedecek bir şeyi olmayanların</strong> gerçeği gizlemekten çıkarları olmaz ve tam da bu nedenle “<strong><em>gerçek devrimcidir</em></strong>”.</p>
<p>Hiç akıldan çıkarmamalı ki, bir küçük dükkan, insanın manevi tatmin bulduğu küçük bir örgüt, hatta arkadaş çevresi bile kaybedecek bir şeydir.</p>
<p>Ve tam da bu nedenlerle, çoğu kez, korkunç bir yalnızlığa mahkum bir yaşam; piyasayı kaplamış grup ve çevrelerden dışlanmak; her türlü bilim dışı kaygı ve korkudan azade tavırlar almanın ve görüşler geliştirmenin olmazsa olmazlarındandır. Doğa gibi Toplum ve Tarih de hiçbir şeyi karşılıksız vermez.</p>
<p>*Peki analiz etmeyeceğiz, argümanları ortaya koymayacağız sonucu çıkar mı bundan?</p>
<p>Çıkmaz.</p>
<p>Evet, dünyanın en doğru ve sağlam argümanları bile kimseyi ikna etmezler.</p>
<p>Ama eğer onlar gerçekten olayların özünü kavramaya ve doğru bir tavra ilişkin metodolojik bir katkı anlamı taşıyorlarsa, uzun vadede, bir örnek olarak, bir birikim yaratırlar.</p>
<p>Onlar zamanın yıpratmasına karşı, diğerleri devasa kum tepeleri gibi rüzgara ve suya karışıp yok olurken, ayakta kalırlar. Diğerlerini olmamışa çeviren aynı zaman, su ve rüzgarın yıpratıcı güçleri, onların daha bir heybetle, tıpkı peri bacaları veya Büyük Kanyon’un tepeleri gibi ortaya çıkmalarına yol açarlar ve ilerde birilerinin zirvelerine bakıp yön bulmasını sağlayabilirler. Bütün tartışmalar bitip gittiğinde o selden geriye kalan kum olurlar. Çoook uzun vadede bir birikim sağlarlar.</p>
<p>Özetle, kısa vadede hiçbir şey beklemeden, sağlam ve doğru bir tavrı sürdürmenin zamanın aşındırmasına karşı artan bir direnme gücü vardır ve esas büyük kazanç budur.</p>
<p>*Elbette böyle bir bakış, politikayı “<em>netice alma sanatı</em>” veya “<em>iktidara gelme veya bir güce ulaşma sanatı</em>” (Aslında ikisi de aynı kapıya çıkar, “<em>iktidar</em>” yani “<em>güç</em>” olamadan “<em>netice</em>” alınmaz diye düşünülür genellikle) olarak tanımlayanlar için anlaşılmaz, çocuksu veya saçma olarak görülecektir.</p>
<p>Ama bir Devrimci, bir Marksist için, politika, “<em>netice alma</em>” ya da “<em>iktidara gelme</em>” sanatı değil “<em>insanlığın kurtuluşuna azami katkı yapma</em>” sorunudur.</p>
<p>Bu “<em>azami katkı</em>”nın <strong>iktidar veya güç ile yapılacağı</strong> ise, gerici bir tarih ve toplum anlayışı ifade eder ve <strong>ne ampirik ne de teorik olarak kanıtlanamaz</strong>.</p>
<p>Aksine, <strong>tarihsel deney şunu göstermektedir</strong>: <strong>genellikle kaybedenler, yenilenler, altta kalanlar insanlığın kurtuluş mücadelesine daha büyük bir katkıda bulunurlar</strong>. Bir Ali’nin katkısı bir Muaviye’nin, Troçki’nin katkısı bir Stalin’in; bir Che’nin katkısı bir Fidel’in katkısından, bir Deniz Gezmiş’in katkısı sonradan yaşayıp küçük veya orta boy bir sol grup veya partinin yöneticisi olan arkadaşlarından binlerce kez fazladır.</p>
<p>Biz de bu yazıyı, öncelikle böyle bir politika kavrayışına bağlı olarak, kimseyi ikna etme gibi bir beklentimiz olmadan (olur da böyle bir sonuç çıkarsa o da kabulümüzdür, “fazla mal göz çıkarmaz”) konuya nasıl yaklaşmak gerektiği konusunda bir örnek sunmak için yazıyoruz.</p>
<p>*</p>
<p>Stratejik ve programatik ayrılıklar ile taktik ayrılıklar arasındaki fark sanıldığından çok daha önemlidir.</p>
<p>Bir taktik yakınlığın ardındaki stratejik ve programatik ayrılık karşısında susmak, bunu unutmak veya görmezden gelmek kadar, taktik bir ayrılığın arındaki stratejik ve programatik bir özdeşlik karşısında susmak veya bunu unutmak ve görmezden gelmek de aynı ölçüde tehlikelidir.</p>
<p>Taktik sorunların hiçbir zaman programatik ve stratejik sorunların yerini almasına izin verilmemelidir.</p>
<p>Sosyalist hareketin tarihinden bir örnek verelim. Ekim devriminden sonra Devrim kendini savunabilmek, soluklanabilmek için diğer emperyalistlerle masaya oturmak ve onlarla Brest-Litowsk barışını imzalamak zorunda kalmıştı. Bu barış anlaşmasıyla devrimci Rusya sırf barış için çok büyük topraklar ve tavizler veriyordu.</p>
<p>O zamanlar Bolşveik partisi ve sosyalistler arasında bu anlaşmadan yana ve karşı olanlar arasında bir bölünme yaşanıyordu. Ama bu taktik bölünmenin örttüğü çok daha derin programatik ve stratejik bölünmeler vardı. Diyelim ki barışa evet diyenlerin içinde bir kısmı gerçekten enternasyonalist kaygılarla, böyle bir barış dünya devrimi yaklaştırır diye böyle bir barıştan yanayken, evet diyenlerin bir kısmı ise bütünüyle milliyetçi kaygılarla, Rus ulusunun yok olmasını engelleyeceği gibi bir düşünceyle evet diyordu; aynı bölünme aslında hayır diyenler arasında da vardı.</p>
<p>İlk bakışta Evet ve hayır diyen enternasyonalistler birbirine tam zıt pozisyonlarda bulunsa bile, onların arasındaki ayrılık taktik bir ayrılıktı. Buna karşılık, aynı evet ya da hayır pozisyonunundaki milliyetçilerle ayrılık ise programatik bir ayrılıktı.</p>
<p>Elbette bu farklar, en gerici milliyetçiler bile Marksist, sosyalist hatta enternasyonalist bir vokabüler ile konuştuğu için kolayca görülemezdi ama ciddi bir analizle bu farklar kolayca gösterilebilirdi ve esas vurguyu tam da bu noktada yapmak gerekirdi.</p>
<p>Böyle bir durumda, taktik bir özdeşlik nedeniyle, esas programatik ve stratejik ayrılıklar karşısında susmak son duruşmada karşı tarafa tam bir teslimiyetle sonuçlanır.</p>
<p>*Dikkat edilirse, bu son anayasa referandumu vesilesiyle yazılanlara bakıldığında, tüm tartışma ve argümanların sanki herkes aynı program ve stratejide anlaşıyormuş da ayrılık noktası taktiklerdeymiş gibi tartışıldığı ve argümanlar getirildiği görülüyor. Kimsenin tartışmayı taktik alandan çıkarıp programatik ve stratejik alama çekmeye çalıştığı yok.</p>
<p>Örneğin, <em>Taraf</em>’ın liberallerine, onların amaçları ve stratejilerine karşı çıkılarak değil, taktik düzeydeki argümanlarıyla karşı çıkılmakta, bu da zımnen aynı amaçların paylaşıldığı anlamına gelmektedir.</p>
<p>Örneğin Tarf’a şunu diyeni hiç görmedik. AKP ve liberallerin gerçek amacı gerçekten bir demokratikleşme değildir, onlar ne ulusun Türklükle tanımlanmasına karşıdırlar, ne de pahalı, baskıcı, keyfi, bürokratik ve merkezi devlet cihazının tasfiyesinden yanadırlar. Onlar Türklükle tanımlanmış ulusun ve devletin korunması ama diğer uluslara da hoşgörü gösterilmesini savunmakta, gerici ulusçuluğu taze kanla yaşatmaya çalışmaktadırlar. Onlar Pahalı, bakıcı, bürokratik cihazın tasfiyesini ve parçalanmasını değil, onun olduğu gibi korunarak ve modernize edilerek meclisin, yani burjuvazinin denetimine geçmesini savunmaktadırlar.</p>
<p>Onlar, bu amaçlarına uygun olarak, Demokratik karakterdeki tek ciddi politik hareket olan Kürt Özgürlük Hareketi ve bunun ifadesi olan DTP ve PKK gibi güçleri ittifak yapılacak değil tasfiye edilmesi, etkisizleştirilmesi gereken güçler olarak görmektedirler.</p>
<p>Bu da bu amaçlarla tutarlılık içindedir. Dolayısıyla bu amaç ve stratejiye uygun olarak <em>Taraf</em>’ın ve AKP’nin Evet’i savunması ve bütün stratejisini Kürt Özgürlük hareketinin tasfiye ve etkisizleştirilmesine yöneltmesi, kendi amaçları açısından bir tutarsızlık değildir ve tam bir tutarlılığın ifadesidir.</p>
<p>Onlar Evet istedikleri için değil; Özgürlük Hareketini tasfiye etmek için çabaladıkları için değil; tam da bu amaçları noktasından eleştirilmelidir. Sosyalistin görevi, bu strateji ve taktiklerin aslında anti demokratik hedeflerin doğal ve mantıki sonucu olduğunu göstermek olmalıdır.</p>
<p>Ancak tartışmayı böyle amaç ve stratejik ayrılıklara çeken ve buradan vuran bir eleştiri kalıcı izler bırakır.</p>
<p>Aynı durum Hayır’cılarla yapılan polemikler için de geçerli. Hayır diyenler de sanki Türkiye’nin demokratikleşmesinden yanaymışlar da yanlış taktikler uyguluyorlarmış gibi eleştiriliyor. Hayır diyenlerin programatik olarak demokrasiyi hedeflemedikleri; askeri bürokratik oligarşiyi tasfiye diye bir dertlerinin olmadığı unutuluyor da sanki onlar da demokrasiyi ve bu askeri bürokratik oligarşinin tasfiyesini istiyorlarmış da buna rağmen yanlış taktik uyguluyorlarmış gibi eleştiriliyor.</p>
<p>Aslında Hayır diyenler de, kendi mantıkları ve hedefleri açısından tutarlı davranmaktadırlar</p>
<p>Sosyalistin görevi onları tutarsızlıkla suçlamak değil, onların kendi hedefleri açısından tutarlı olduğun göstermek ve bizzat bu hedef ve stratejinin kendisini eleştirinin konusu yapmaktır.</p>
<p>Böyle yazan veya davranan bir tek sosyalist gördünüz mü? Arayın ki bulasınız.</p>
<p>Özetle, aslında programatik ve stratejik ayrımlıklar sanki taktik ayrılıklar söz konusuymuş gibi ele alınıp tartışılmakta ve bu en küçük bir birikim yaratmamaktadır.</p>
<p>*</p>
<p>Ama sorun burada bitmiyor. Bir de bunun tersi var. Örneğin boykot diyenlerin boykot demesinin aynı programatik ve stratejik görüşlerden kaynaklanıyormuşçasına ele alındığını; aslında birçok boykotçunun programatik ve stratejik olarak hiç de boykotçu olmaması gerekirken boykotçu saflarda bulunmasının gerekçeleri hiçbir şekilde ele alınıp eleştirilmiyor ve programatik ve stratejik ayrılıklar taktik bir yakınlığa kurban ediliyor.</p>
<p>Hâlbuki Marksizm birileriyle taktik düzeyde ne kadar yakın bulunuluyor ve ittifak yapılıyorsa, onlarla ideolojik mücadelenin yani programatik ve stratejik ayrılıkların vurgulanmasının o kadar önemli olduğunu söyler.</p>
<p>Ne yazık ki, bu şimdilerde unutulmuş bulunuyor ve bunu hatırlatanlara, pişmiş aşa su katmış muamelesi çekiliyor.</p>
<p>Örneğin, şu DBH (Yani eski “çatı partisi girişimi” çevresi) bir toplantı yapmıştı, boykotçuları bir araya getirmek üzere. Bu ilk toplantısına tesadüfen biz de katılmıştık.</p>
<p>O toplantıda, herkes Boykot kampanyası için argümanlar ve yapılacaklar üzerine konuşuyordu. Biz ise ayrılık çizgisini taktik bir sorun olan, boykot, evet ya da hayır sorunundan kurtarmak üzerinde yoğunlaşmak gerektiğini söyledik. Ayrılığı boykot, evet veya hayır noktasında değil, bu noktada yoğulaşanlara karşı programatik ve stratejik konularda yoğunlaşanlar arasında oluşturmak gerektiğini savunduk. Bu değişikliklerin askeri bürokratik oligarşinin egemenliğini ve gücünü tasfiye etmediği veya zayıflatmadığı; bu anlamda demokratik karakterde değişiklikler olmadığı üzerine bir birlikte propaganda ve aydınlatma cephesi kurulması gerektiği noktasında bir öneride bulunduk. (Orada da belirttiğimiz gibi, benzer bir yaklaşımı Veysi Sarısözen de yazmıştı ve o da yankısız kalmıştı.)</p>
<p>Böylece son ana kadar gerçekten demokratik kaygılarla ve hedeflerle evet ya da hayır diyenlerle birlikte davranmanın yolu aranması gerektiğini; ayrılık çizgisinin taktiklerde değil, program ve stratejide çizilmesi gerektiğini söylediğimizde, büyük politikacı ve taktisyen arkadaşlar buna zerrece ilgi göstermedi. (İşin ilginci, daha sonra görüldü ki Öcalan’ın yaklaşımı da buna yakındı ama bunu da görmek kimsenin işine gelmedi)</p>
<p>Ve yine aynı toplantıda, bu büyük politikacı ve taktisyen arkadaşların evet veya hayır argümanlarını işittiğimizde, ortak taktikler ardında ciddi programatik ve stratejik ayrılıklar içinde olduğunu gördük. Argümanlar ile çıkarsamalar, yani amaçlar ve strateji ile taktikler arasındaki uyumsuzluğu göstermek için şaka yollu, “<em>Boykotçular üçe ayrılırlar evetçi boykotçular, hayırcı boykotçular ve boykotçu boykotçular</em>” demek zorunda kalmıştık.</p>
<p>İşin ilginci örneğin bir “boykotçu” olan Erdoğan Aydın’ın aslında argümanlarının mantık sonucu olarak “Hayır” demesi gerekirken (ki bunu söyleşiyi yapan bile belirtmek zorunda kalıyor) “Boykot” diyen söyleşisini İnternette en çok olumlayanlar bizzat hayır diyenlerdi. Ve böyle bir söyleşinin Boykot görüşünün açıklaması olarak yayılması diğer boykotçuları rahatsız etmiyordu bile.</p>
<p>*Boykotçuların argümanları her şeyi söylüyor ama bir tek şunu söylemiyor:</p>
<p><em>“Bu gün Türkiye’deki tek ciddi demokratik hareket Kürt özgürlük hareketidir. Tıpkı reformların devrimci mücadelenin yan ürünleri olması gibi, Türkiye’deki en küçük demokratik adımlar bile bu hareketin başarısının ve gücünün yan ürünleri olarak ortaya çıkarlar.</em></p>
<p><em>Eğer bu hareketin askeri ve politik başarıları olmasaydı, yani seçim başarıları, Zap ve Dağlıca başarıları olmasaydı, olmayan açılım’ın A’sı bile olmazdı. Son yıllardaki göstermelik adımlar atılmazdı.</em></p>
<p><em>Bu nedenle bu hareketin başarısı ve gücü için, onlar boykot dediği için boykot diyoruz. Bu hareket ne kadar büyük bir başarı elde ederse o kadar iyidir.</em></p>
<p><em>Evetçilerin de Hayırcıların da esas hedefi demokrasi değildir. Buna bağlı olarak, bu hareketi güçlendirmek değil tasfiye etmektir. Biz ise programatik olarak gerçek bir demokratik cumhuriyetten yanayız, yani ulusun Türklükle veya her hangi bir dil, din, etni, tarih ile tanımlanmasına son verilmesi; pahalı, baskıcı, bürokratik devlet cihazının tasfiyesi, her düzeyde seçilmiş organların politik gücü gerçekten elinde bulundurması, tam bir fikir ve örgütlenme özgürlüğünden yanayız. Bu hedeflerle tam bir uyum içinde olan ve tam olarak ifade edemese de bu hedefleri her zaman benimsemeye hazır Özgürlük Hareketini bu hedeflere ulaşmak için<strong>tasfiye edilmesi değil, dayanılması gereken temel güç olarak</strong> görüyoruz.</em></p>
<p><em>Daha yüksek bir evet ya da hayır demokratik hareketi güçlendirmez. Anayasa oylamasında sonuç evet ya da hayır olsa da, boykotun yüksek bir oranı, özellikle Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerdeki yüksek bir oran, Demokratik hareketi çok daha güçlü kılar. O zaman Özgürlük hareketini tasfiye edebilmek, tecrit edebilmek için yeni manevralar yapmak, tavizler vermek zorunda kalırlar.</em></p>
<p><em>Ama boykot oylarının az kalması ve özellikle Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde çok az bir fark, Özgürlük hareketinin gerilediği, tecrit olduğu gibi bir kanıyı güçlendirir ve yeni tavizler ve manevralar bile gereksiz görülür.”</em></p>
<p>Boykotçular her şeyi diyorlar ama bunları demiyorlar. Ve tam da böyle demedikleri için, program ve stratejiyi taktiğe kurban ediyorlar.</p>
<p>Demir Küçükaydın31 Ağustos 2010 Salı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/31/anayasa-referandumu-vesilesiyle-stratejik-ve-taktik-ayriliklar-uzerine-demir-kucukaydin-31-08-10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oral Çalışlar’ın İdeolojik Yol Haritası…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/29/oral-calislar%e2%80%99in-ideolojik-yol-haritas/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/29/oral-calislar%e2%80%99in-ideolojik-yol-haritas/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Aug 2010 17:46:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2661</guid>
		<description><![CDATA[Böyle bir yazıyı yazmak ne zamandır aklımda olsa da şu sıra yazmayı düşünmüyordum. Ne var ki, bugün Oral’ın “’Fethullahçılık Tehlikesi’ ve Hukuk” (Radikal, 29 Ağustos 2010) başlıklı yazısını okuyunca bu yazının yazılmasının zamanı geldiğine karar verdim.
Oral çok eski arkadaşım olur, 1968 yılından beri tanırım. O beni daha önceden, 12 Kasım 1966 anti-Amerikan mitinginden de hatırlıyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Böyle bir yazıyı yazmak ne zamandır aklımda olsa da şu sıra yazmayı düşünmüyordum. Ne var ki, bugün Oral’ın “’Fethullahçılık Tehlikesi’ ve Hukuk” (<em>Radikal</em>, 29 Ağustos 2010) başlıklı yazısını okuyunca bu yazının yazılmasının zamanı geldiğine karar verdim.</p>
<p>Oral çok eski arkadaşım olur, 1968 yılından beri tanırım. O beni daha önceden, 12 Kasım 1966 anti-Amerikan mitinginden de hatırlıyor. O mitingde yakalanmış, polislerce bir hayli hırpalanmış ve diğer beş arkadaşla birlikte, 1960 sonrasında hapse giren ilk öğrenci grubunda yer almıştım. Bana daha sonradan anlatmıştı. Oral, Cemal Gürsel Meydanından Kızılay’a yürümek isterken polis tarafından önü kesilen kalabalığın içindeymiş ve benim polisler tarafından yakalanıp dövülüşüme tanık olmuş.</p>
<p>Oral’ı 1968’in o hareketli günlerinde DTCF’ye geldiğinde tanımıştım. Sanırım o sırada henüz ODTÜ öğrencisiydi. Daha sonra SBF’ye geçti ve kısa süre sonra SBF Fikir Kulübünün başkanı oldu. Ankara’ya gelmeden önce İstanbul’da okumuş bir yıl. Orada, Deniz Gezmiş’in Devrimci Öğrenci Birliği (DÖB) çevresinde yer almış. Deniz’in yakın arkadaşlarındandı.</p>
<p>Oral’la tanıştığımızda gençlik içinde MDD’ci akım almış başını gitmekteydi. İkimiz de MDD’ciydik. Ne var ki, o günlerde MDD’ci gençler arasında da ayrılıklar baş göstermeye başlamıştı. Oral, MDD’ci gençlerin en ateşlilerinin bulunduğu bir yerde SBF Fikir Kulübü Başkanlığı gibi zor bir görevi yerine getiriyordu ve daha o zamandan ihtiyatlılığı, hatta “aklıselimi”yle dikkatimi çekmişti. Tuslog binasını bastıktan sonra SBF Yurdunun bir odasında toplanmıştık. Deniz, benim de desteklediğim bir öneri atmıştı ortaya; “Çıkıp okulun önünde turlayan polislerle çatışalım.” Neredeyse çıkmak üzereydik ki, Oral bunu önledi. Bunun istenmeyen olumsuz olaylara yol açabileceğini söyledi. Haklıydı. Gitmekten vazgeçtik. Sanırım, keskin solculuğun alıp başını gittiği dönemde Oral gibi insanların varlığı harekette bir sağduyu dengesi olarak olumlu işlev görüyordu.</p>
<p>Oral, belki de bu ihtiyatlılığı ve “maceracı” eğilimlerden uzak duran tavrı nedeniyle, “maceracılığı” eleştiren “Beyaz Aydınlık”’ın ve daha sonra da Doğu Perinçek’in önderliğini yaptığı Maocu Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) örgütlenmesinin en ön saflarında yer aldı. TİİKP, her ne kadar “Kırmızı Aydınlık”çılar ve soldaki diğer rakipleri tarafından “pasifist” ve “yeni oportünist” olmakla suçlanıyor idiyse de, aslında silahlı mücadeleyi savunan keskin bir sol örgüttü o zamanlar. Bu bakımdan, Oral Çalışlar’ın günümüzdeki, “Siyasette şiddeti bir yöntem olarak hayatımın hiçbir döneminde benimsemedim.” (“Kürtler içindeki farklılıklar ve PKK”, Radikal, 18.8.2010) sözleri gerçeği yansıtmamaktadır. Belki “ben bu konuda en geride gelenlerden biriydim” dese gerçeğe biraz daha yakın olurdu söylediği ama “hayatımın hiçbir döneminde benimsemedim” demek hem gerçek değil hem de geriye dönük bir inkârcılık. Ama neden?</p>
<p>Gerçekten de, silahlı mücadele de dahil, biz keskin solcuların ve Maocuların içinde belirgin bir şekilde ihtiyatlılığın ve ılımlılığın sesiydi Oral. Örneğin, biz hapiste, İbrahim Kaypakkaya’nın da savunduğu o zamanki anti-Kemalist fikirleri savunmaya başlayıp, bu fikirleri, daha sonra Doğu Perinçek tarafından rafa kaldırılan ilk Dev-Genç savunmasına nakşetmeye çalışırken, bu çabamıza en çok ayak direyen Oral Çalışlar olmuştu.</p>
<p>1974 yılında hapisten çıktıktan sonra Oral, TİİKP’nin illegal kesiminde görev aldı ve o dönem bu kesimde görev alanların hepsi gibi evlerde pineklemek zorunda kaldı. 1976 yılında, TİİKP’nin yanlış örgütlenme siyasetine karşı bir mücadele açtığımda beni ilk destekleyen Oral oldu. Oral daima aşırılıklara karşı bir insan olduğundan bu aşırı saçma örgütlenme siyasetinin sakatlıklarını da görmüştü. El ele verdik ve Doğu’nun direnişine rağmen “dar kapıcılıkla mücadele” kampanyasının başlatılmasına önayak olduk.</p>
<p>Oral, 1978 yılında, Partinin günlük gazetesi <em>Aydınlık</em>’ın yöneticisi oldu. Bu gazetenin izlediği devlet işbirlikçisi ve solu ihbar politikasında Doğu Perinçek ve benim de dahil olduğum TİKP merkez komitesinin diğer üyeleriyle aynı sorumluluğa sahip olduğu, ayrıca gazetenin yöneticisi olarak ek bir sorumluluk da taşıdığı halde, sanırım bu politikayı daha sonraları eleştirmekle birlikte, şahsı adına ciddi bir özeleştiri yapmış değildir.</p>
<p>Oral Çalışlar, 12 Eylül’dan sonra iyice sağa kaymış TİKP yönetiminin daha da sağ kanadında yer aldı. O zamanki parti yönetiminin cuntayı “ara güç” gören politikalarını destekledi. Bu politikayı 1982 yılında değiştirmeye kalkan, benim de içinde bulunduğum “dışarıdaki” yönetimin bu girişimini önlemek için Doğu’yla birlikte hapishaneden dışarıya uyarı mektupları yazdı. Keza, Stalin konusunda açılan parti içi tartışmada Stalinist Doğu Perinçek kanadını destekledi ve ideolojik tartışmaların yasaklanması yönünde fikir beyan etti. Dışarı çıktıktan sonra Doğu’nun önergesiyle yapılan bir oylamada “Stalin meselesinin parti içinde tartışılmasının yasaklanması” yönünde oy kullandı.</p>
<p>Birkaç yıl sonra, Partinin 1970’lerin sonlarında benimsediği, Çin tarafından empoze edilen, “Sovyet sosyal emperyalizmine karşı ABD ile ittifak” ve “milli çelişmenin baş çelişme olduğu” siyasetinin parti yönetimince değiştirilmesi oylamasında bu eski politikanın değiştirilmemesi için neredeyse tek başına diretti, fakat siyasetin değiştirilmesinin kaçınılmaz olduğunu anlayınca, her zamanki uzlaşmacılığı ve ihtiyatlılığıyla, politikanın değiştirilmesine leyhte oy vermek zorunda kaldı.</p>
<p>1983 yılında, Doğu’lar ikinci kez tutuklandı, Oral bu tutuklama duruşmasına gitmediğinden benim gibi kaçak duruma düştü. 1984 Şubat’ında Oral Çalışlar ve Aydoğan Büyüközden’le birlikte <em>Saçak </em>dergisini çıkartmaya başladık. Oral ve Aydoğan bu derginin “Kemalist kanadı”nı oluşturuyordu ya da ben, Kemalist eğilimleri dolayısıyla onlara şaka yollu bu adı takmıştım. Gerçekten de Oral o sıralar oldukça Kemalistti.</p>
<p>1984 yılında PKK’nın ilk gerilla eylemleri sonucunda Oral’ın önerisiyle derginin bu konuda bir tutum açıklamasına karar verildi. Tutum yazısını yazmayı Oral üstlendi. Yazı, yazı kurulunun önüne geldiğinde şiddetle itiraz ettim. Oral, yazısında, PKK eylemlerini kınamakla kalmıyor, “Ordumuz”a ağıtlar yakıyordu. Benim itirazlarımla bu ibareler değiştirildi ama yazı yine de devlet yanlısı özünü korudu ve bu haliyle yayımlandı. Daha sonra, Doğu Perinçek, biz “dışarıdakileri” köşeye sıkıştırmak için bu yazının teslimiyetçiliğini eleştiri konusu yapmıştır haklı olarak.</p>
<p>1986 yılında, Doğu Perinçek yönetimine karşı bir sol muhalefet gelişti. Bu muhalefetin önderliğini ben, Necmi ve İlkay Demir yapıyorduk. Oral da bir süre sonra muhalefete katıldı. Ancak onun muhalefeti, bizim Stalin konusundaki ideolojik netliğimizden uzaktı, o sıralar hâlâ Stalin’i savunmaya devam etmekte, Hitler-Stalin paktını “dahiyane” bulmaktaydı. Daha sonra Stalin’i reformist tarzda eleştirmeye başladı. Aynı dönemde Oral eski gazetecilik günlerini hatırlayarak, serbest kaldığında bir medya organında yer almaya hazırlanan bir yönelim içine girmişti. 12 Eylül’den sonra “Dil Okulu”nda birlikte yattığı siyasi liderleri anlatan <em>Liderler Hapishanesi </em>kitabı bu gazetecilik yöneliminin ilk örneklerindendir. Bu kitapta, Oral, Türkeş’in “insani” yönlerini anlatmak gereğini duymuştu.</p>
<p>1988 yılında muhalefet Aydınlık hareketinden koptu ve o sırada artık legale çıkmış Oral Çalışlar ve Halil Berktay’ın başını çektiği <em>Sosyalist Birlik </em>dergisi yayımlanmaya başladı. <em>Sosyalist Birlik</em>, Moskova eğilimli TKP ile örgütsel birlik aramayı hedefleyen reformcu bir çizgiye girince 1990 yılı başında, bir grup arkadaşla birlikte bu dergiden koptum ve bu tarihten itibaren Oral Çalışlar’la yaklaşık yirmi yıl süren örgütsel birlikteliğim de sona ermiş oldu. Bundan sonra Oral Çalışlar’ı gazetelerden izleyebildim.</p>
<p>1980’li yıllardaki yönelimine uygun olarak medya alanına geçip köşe yazarı oldu, uzun yıllar <em>Cumhuriyet </em>gazetesinde yazdı. Bu gazetede, temel yönelimlerine uygun olarak dengeci bir çizgi izledi. Eski Kemalist eğilimleri dolayısıyla gazetenin temel yönelimleriyle çatışıyor değildi zaten ama bugünkü liberal-muhafazakâr eğilimlerini de dengeli bir şekilde ortaya koymaktan geri kalmadı. Doğrusunu söylemem gerekirse, en azından gazete sayfalarından izleyebildiğim kadarıyla, İlhan Selçuk’un ulusalcı çizgisine yalakalık yaptığına tanık olmadım. <em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Oral, son iki yıldır, şu andaki ideolojik yönelimine daha uygun düşen <em>Radikal </em>gazetesinde yazmaktadır. Buradaki yazılarında da geleneksel ihtiyatlılığı ve dengeciliği oldukça belirgindir. Bir yandan solu, Alevileri, Kürtleri kollamakta, bir yandan da bu kesimleri Fetullah-AKP taraftarı liberal-muhafazakâr çizgiyle uzlaştırmaya çalışmaktadır.</p>
<p>Yaklaşık bir yıldır beni en çok şaşırtan, Oral’ın Fetullahçılığı savunurken, kırk yıldır çok iyi tanıdığım ihtiyatlılığına hiç de uymayan bir “cesaret” ve ihtiyatsızlık içinde görünmesidir.</p>
<p>İşte örnekleri:</p>
<p>“Artık yeni kampanyalar birilerinin Fethullahçı olarak suçlanması üzerinden kuruluyor.” (“Ergenekon Davası ve Solcular”, <em>Radikal</em>, 21.7.2009)</p>
<p>“Son dönemde ‘yükseltilen’ en önemli korku ise, ‘Fethullahçılar devleti ele geçiriyorlar’ korkusu… Bu korkuya kapılan kesimlerin duydukları yoğun endişelere ve konuyu konuşmaya ayırdıkları zamanın genişliğine rağmen sahip oldukları bilgilerin son derece yüzeysel, tutarsız ve tarafsızlıktan uzak olması da işin ayrı bir boyutu… ‘Gülen cemaatı’ eğitim kurumları örgütleyerek, yurt dışında okullar açarak, yatırımlar yaparak genişliyor. Etkin bir medya ağına da sahip.” (“‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk…”, <em>Radikal</em>, 29.8.2010)</p>
<p>“Fethullah Hoca, dikkatli bir insandır.<br />
Söylediği sözün nereye gideceğini, nasıl sonuçlar doğuracağını iyi bilir. Hoca’nın sözleri; Türkiye’deki İslami kesim içindeki farklı bir sesi, farklı bir yaklaşımı ortaya koyuyor.<br />
Fethullah Gülen, son dönemde tırmanan İsrail-Türkiye gerginliğini doğru görmüyor. Bunun bölgedeki gelişmelere zarar vereceğine inanıyor. Dediklerini hükümete ‘gerilimi daha fazla tırmandırma’ şeklinde yapılmış bir uyarı olarak da okumak elbette mümkün.<br />
Gülen’in bu hamlesini yalnızca Türkiye bağlamında düşünmek yüzeysel olur. Gülen hareketi küresel bir hareket. Dünyanın dört bir yanında okulları, işadamları bulunuyor. Buna bağlı olarak yaygın siyasi ilişkilerinden de söz edebiliriz.<br />
Gülen hareketi belli ki Türkiye-İsrail ilişkilerinin bu kadar sertleşmesini kendi küresel ilişkileri açısından da yararlı görmüyor.” (“İsrail-Türkiye denkleminde Fethullah Gülen”, <em>Radikal</em>, 8.6.2010)</p>
<p>En az Fetullah Gülen kadar dikkatli ve ihtiyatlı bir insan olan Oral Çalışlar’ın satırlarındaki bu “ihtiyatsızlık”, ideolojik yönelimlerin çok çok ötesinde, bugünkü “reel dünya”nın gerekliliklerinden kaynaklanıyor olabilir mi?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>29.08.10</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/29/oral-calislar%e2%80%99in-ideolojik-yol-haritas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İşçi Sınıfının Uvriyerizmi Bürokrasinin Vesayeti Sendikaların Bürokratlaşması (Ali Kar)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/27/isci-sinifinin-uvriyerizmi-burokrasinin-vesayeti-sendikalarin-burokratlasmasi-ali-kar/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/27/isci-sinifinin-uvriyerizmi-burokrasinin-vesayeti-sendikalarin-burokratlasmasi-ali-kar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Aug 2010 07:13:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Kar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2010/08/27/isci-sinifinin-uvriyerizmi-burokrasinin-vesayeti-sendikalarin-burokratlasmasi-ali-kar-13-08-10/</guid>
		<description><![CDATA[Uvriyerizm, nitelik itibariyle sosyalizm dışı sağ ya da sol sapmanın kapsamına girmez. Onun, işçi sınıfının henüz kendisi için sınıf olma aşamasına gelememiş ve kendiliğinden sınıf olma özelliğine sahip, proleterleşme sürecindeki kır yoksullarının, kendi dışındaki küçük burjuva bürokrat katmanlara karşı GÜVENSİZLİK duygusunun, düşüncesinin ismi olduğunu belirtmek herhalde yanlış sayılmaz. İşçi sınıfının henüz sınıf bilincine ulaşmamış ana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uvriyerizm, nitelik itibariyle sosyalizm dışı sağ ya da sol sapmanın kapsamına girmez. Onun, işçi sınıfının henüz kendisi için sınıf olma aşamasına gelememiş ve kendiliğinden sınıf olma özelliğine sahip, proleterleşme sürecindeki kır yoksullarının, kendi dışındaki küçük burjuva bürokrat katmanlara karşı GÜVENSİZLİK duygusunun, düşüncesinin ismi olduğunu belirtmek herhalde yanlış sayılmaz. İşçi sınıfının henüz sınıf bilincine ulaşmamış ana gövdesi, kendi dışındaki küçük burjuva bürokrat kesimini dış dünyanın bir parçası olarak görür. Geçmişte köylülerle feodaller arasında sürüp giden sınıf kavgalarında ruhbanlar, askerler ve sivil bürokratlar hep feodallerden yana tavır koymuşlardır. Bu tarihsel olgu, feodal dönemde mülksüz yoksulların zihnine yerleşmiştir. Aynı zihinsel yansıma bu kez tarih sahnesine çıkan işçi sınıfına geçmiş, bir düşünce mirası olarak intikal etmiştir. Çünkü kır yoksulları ve topraksız köylüler yeni işçi sınıfının ana kaynağı idiler. Güvensizliğin sınıfın beyninden silinip atılması için sınıf mücadelesinin inişli çıkışlı süreçlerine ve o süreçlerin yaratacağı kendisi için sınıf olma aşamasının gerçekleşmesine ihtiyaç vardır. Kökenleri ruhban sınıfından gelen bilim insanları, burjuvaziye bir yanıyla bağımlı olsalar da görece bağımsızlıkları da vardır.</p>
<p>Bilimsel, kültürel ve sanatsal alanda üretim yapanların küçük burjuva kategorisine dahil edilmesi yanlıştır. Bunlara, bilim, teknik, sanat ve kültür işçileri demek daha doğru ve isabetli olur. Temelde kol emeğiyle entelektüel emek bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdır. Her iki kategorideki emeğin yaratmış olduğu değerleri burjuvazi ve vesayetçi diktatörlükler sömürmektedir.</p>
<p>İşçi sınıfı sınıf bilincine ulaştığı ölçüde kendisi gibi üretici olan entelektüel emeğin temsilcilerine karşı güvensizlik duymaz. Tam tersine, geçmiş mücadelelerde yürekten güven duydu. En azından sınıf mücadelesinin iki yüz yıllık tarihi boyunca, beyinsel üretim yapan, sömürücü burjuvaziyi terk edip işçi sınıfıyla bütünleşen komünist aydınlara karşı işçi sınıfı asla güvensizlik göstermedi. Onları hem yüreğinin tüm sıcaklığıyla, hem de üreten kollarıyla sımsıkı sardı. Karl Marx’ı, Engels’i, Ekim Devrimi’nin önderleri arasında Lenin’i, Troçki’yi kendisine önder olarak kabul etti.</p>
<p>Tarihin tanıklığını iktidar hırsıyla boğanlar objektif değerlendirmeden uzaktırlar. Lenin’in ölümünden sonra iktidarı gaspeden Stalin’in temsil ettiği bürokratik diktatörlük hizbi, Lenin döneminde gerçekleştirilen devlet mülkiyeti zemininde  boy verip gelişti. 70 yıl sonra devrimin bütün kazanımlarını sonuçlarıyla birlikte boğup yok etti.</p>
<p>İşçi sınıfının devleti nasıl olup da otoriter bir bürokratik burjuva devletine dönüştü? Stalin hizbinin Troçki’yi hain ilan etmesi inandırıcılıktan uzaktır. Lenin’in sağlığında Savaş Komiseri olan Troçki gibi Ekim Devrimi’ne hizmet etmiş birini hain ilan etmek sadece vefasızlık olarak adlandırılamaz. Bu, kısmen yönetimde olan ÜRETENLERİ yönetimden tamamen uzaklaştırmanın ve onların sınıfsal demokratik iktidara giden yolunu kapatarak iktidarı gasp yoluyla ele geçirip bürokratik diktatörlüğü kurmanın başlangıç sürecini oluşturuyordu.</p>
<p>Ne yazık ki, farkına varılmadan üretim araçlarının devlet mülkiyeti biçiminde yanlış konumlandırılması, bürokratik diktatörlüğün maddi zeminini yaratmıştı. Stalin, parti ve devletin bürokratik diktatörlüğünü demokratik olmayan bu mülkiyet zemini üzerinde geliştirdi. Vesayetçi Kemalizm de diktatörlüğünü devlet mülkiyeti üzerinde inşa etmiştir. Mısır, Cezayir, Suriye, Irak gibi farklı benzerlikteki Üçüncü Dünya ülkelerinde vesayetçi küçük burjuva diktatörlükleri aynı yolu izlediler. Sovyetçi bürokratik vesayetçi diktatörlerin, başta Kemalistler olmak üzere, Üçüncü Dünyanın vesayetçi diktatörlükleriyle girişmiş oldukları ittifaklara anti-emperyalist kılıfını giydirseler de, bu amaca hizmet etmekten çok, biri burjuvazi, diğeri proletarya adına egemenlik kuran vesayetçi, üretim dışı, tüketici diktatörlerin evrensel iç dayanışmalarına hizmet etmekten başka bir işlevi olmamıştır. Bu politikalar, halklara dayanışma veya Enternasyonalizm diye lanse ediliyor; Karadeniz’de 14’lerin boğdurulması, daha sonra Mısır’da komünistlerin idamı sosyalizme mi hizmet etmiştir? Sosyalizm, mal, hizmet, bilim, kültür ve sanat alanında, demokratik mülkiyet zemininde, demokratik bir biçimde üretim yapanların vesayet tanımadan, doğrudan kolektif olarak, demokratik temelde yönetilen bir sistemin adıdır. Sınıflı toplumun tarih sahnesine çıkışıyla birlikte, bilimsel, sanatsal ve kültürel değerlerin algılanıp özümlenmesinden mahrum bırakılan toplumun büyük çoğunluğu, bölüşümün demokratikleştirilmesiyle kültürel ürünlerden payını alacak kişilikli insan olmanın yepyeni ruhsal şekillenmesine kavuşacaktır. Bu sistemde insan doğasıyla ters düşmeyen, toplumsal ortak değer üreten, kol emeğiyle entelektüel emeğin vesayetsiz yönetimleri proleter demokrasinin tartışılmaz gereğidir. İnsani etik değerlere göre başka türlü düşünmek insanın özüyle ters düşer ve demokrasinin içeriğiyle büsbütün çelişir.</p>
<p>Hiçbir şey üretmeyen vesayetçi, kopyacı küçük burjuva bürokratlarına karşı işçi sınıfının UVRİYERİST düşünceler taşıması, kaygı duyması, güvenmemesi onları telaşlandırıyor. Vesayetçi bürokrasi uvriyerizm eleştirisini bir silah gibi kullanıp işçi sınıfını ürküterek sanki bir sapma içindeymiş gibi onu haklı iktidar talebinde tereddüte düşürüp bir boşluk yaratma amacındadır. Bu boşluktan yararlanıp sınıfın haklı demokratik iktidarını Ekim Devrimi’nden sonra bir kez daha gaspetmenin hesabını yapmaktadır.</p>
<p>Bürokrasinin Kemalist ya da Leninist olması onun vesayetçi niteliğini değiştirmez. Kemalist bürokrasi diktatörlüğü nasıl Anadolu’da demokratik burjuva devlet yapısına engel olduysa, Ekim Devrimi’nden hemen sonra Leninist vesayetçi Sovyet bürokrasisi de bütün Sovyet toplumunu vesayet altına almıştır. Bu tarihsel olgu, iki temel sınıfın, üretim başta olmak üzere aynı derecede siyasi yönetim alanında gerekli bilgi ve beceriyle yeni tanıştığını göstermektedir. Vesayetçilerin, kimi yerde entrika, kimi yerde de zorbalık yöntemlerine karşı koyacak güce henüz ulaşamamışlardı. Bir başka neden, her iki vesayetçi bürokrasinin silahlı askerlerden oluşması, dengeleri vesayetçi bürokrasi adına ve lehine değiştirmiş olmasıdır. Her sınıf, kendi sınıf karakterine uygun demokrasi modelini seçer, geliştirir ve uygular. Küçük burjuva bürokratları, sınıf olmaktan uzak ara tabaka kategorisine girerler. Onların yönetimi, ne kapitalizm ne de sosyalizmdir. Kapitalizmle sosyalizm arasında yozlaşmış, geçiş dönemine özgü bir ara sistemdir. Kendi sosyal karakterlerine benzer yönetim modelleri  demokrasiye değil, diktatörlüğe dayanır. En kötü sosyalizm kapitalizmden daaha iyidir diyenler var. Gerek kol emeğiyle gerekse entelektüel emekle üretim yapanlar sosyalizmin en mükemmeline hem layıktırlar, hem de onun yaratıcısı bizzat kendileri olacaktır. Sosyalizmin en kötüsüne razı olanlar, olsa olsa vesayetçi küçük burjuva bürokratlarından farkı olmayanlardır. Proletarya, kendisine yöneltilen UVRİYERİZM eleştiri ve suçlaması karşısında entelektüel emeğin üretici karakteriyle bütünleşip sınıfın yaratıcı bilinciyle tarihsel haklı iktidar mücadelesinde vesayetçilere meydanı boş bırakıp iktidarı onlara terk etmeyecek düzeyde üretim becerisiyle birlikte Ekim Devrimi’nin deneyim birikimini değerlendirecektir. Topyekun üretim içinde olan emek grupları, sanayi, tarım, bilim, kültür, teknoloji alanlarında sınıf olma aşamasına ulaştıkları ölçüde UVRİYERİZMİN yerini iki farklı emek grubunun, kol emeğinin ve entelektüel emeğin güçlü bütünlüğü alacaktır.</p>
<p>Elbette proletarya bir tabu değildir. UVRİYERİZM gibi, onun çürümüş sendikal bürokrasisi de, sınıf olarak kendisi de bütün eksik ve zaaflarıyla eleştiri süzgecinden geçirilmeye muhtaçtır. Her türlü toplumsal statükonun panzehiri yapıcı eleştiridir. Çürümeyle karşı karşıya gelen toplumsal hücreler hayatın değişik yasalarının uygulanmasıyla kendilerini yenileyebilirler. Sınıflar savaşının erken döneminde işçi sınıfının kendi buluşu olan sendikalar başlangıçta sınıfın taleplerine öncülük yaparken sürecin ters yönde gelişmesiyle zaman içinde bürokratlaşmanın, yozlaşmanın zeminine çivilenmişlerdir. Bütün toplumsal kurumlar gibi değişimin itici gücü karşısında kendi statükolarını korumaya yönelik tutucu bir tavır takınmışlardır. Tarih boyunca bu hep böyle olagelmiştir.</p>
<p>Proletaryanın gelecekteki iktidar alanı devlet değil, sendikalar olacaktır. Proletarya, sendikaları demokratikleştirmeden iktidarı burjuvaziden devralsa bile sosyalizmi inşa etmesi olanaklı gözükmüyor. Sendikaların demokratik yapıyı dönüştürecek değişimin ileri manivelası fabrika ve işyeri komiteleri, mahalli ve bölgesel komitelerle federasyonlaşarak demokratik sendikaları yeni baştan yaratacak sosyalist toplumun temel dinamiklerini oluştururlar.</p>
<p>1917’den 1921’e kadar geçen sürede Bolşevikler, proletaryaya “denetim senin, yönetim benim” anlayışını dayattılar. Bu anlayışa göre, fabrika komitelerinin fonksiyonu üretimin basit düzeyde denetlenmesinden ibaretti. Üretimin yönetilmesi tamamen teknokratlarla bürokratların inisiyatifindeydi. Ülke veya toplumun yönetimi için önce, devrimin en kritik günlerinde bütün iktidar Sovyetlere deniliyordu. Sonra sloganımız değişmelidir denerek bütün iktidar fabrika komitelerine veriliyor. Sonra iktidar yeni baştan Sovyetlere veriliyor. En sonunda Sovyetler de dışlanarak iktidar partinin tekeline sunuluyor. Bütün bunlar ilkeli bir politikadan uzak, iktidar için reelpolitik bir yol izlendiğini gösteriyor. Günümüzün irili ufaklı, üretimden kopuk, vesayetçi küçük burjuva diktatör adayları vesayetin tarihsel ihanetini yok sayıp onu masum ve günahsız saymaktadırlar. Onlar proleteryanın haklı iktidarını gaspederek, Ekim Devriminin gelişme fırsatını yıkıma uğratarak, her türlü toplumsal çürümenin tartışmasız müsebbibi oldular.</p>
<p>Maurice Brinton, <em>Bolşevikler ve İşçi Denetimi </em>(Ayrıntı Yayınları, 1993) adlı kitabında o günkü gelişmeleri şöyle aktarmaktadır:</p>
<p>“1917 ortalarında Bolşeviklerin fabrika komitelerine verdiği destek öyle bir hal almıştı ki, Menşevikler lehine Marksizmi terk etmekle suçlanacaklardı. Gerçekte Lenin ve izleyicileri, Marksist merkezi devlet anlayışının yılmaz savunucusu kaldılar. Bununla birlikte, doğrudan hedefleri merkezileşmiş proletarya diktatörlüğünü kurmak değildi henüz. Burjuva devleti ve burjuva ekonomisini olabildiğince ademimerkezileştirmekti. Devrimin başarısı için gerekli bir koşuldu bu. Bu yüzden, ekonomik alanda, sendika değil de gözde olan fabrika komitesi, ayaklanmanın en etkili ve öldürücü aracı oldu. Böylece sendikalar arka plana itildi. Bu belki de Bolşeviklerin bu aşamada işçi denetimini ve bunun örgütsel aracı olan fabrika komitelerini niçin desteklediklerinin en açık ifadesidir. Bu gün sadece cahiller ve aldatılmaya gönüllü olanlar hâlâ üretim noktasında proleter iktidarının, daima Bolşeviklerin temel bir ilkesi veya hedefi olduğuna inanmakla kendilerini kandırabilirler.”</p>
<p>“Birinci Bütün Rusya Fabrika Komiteleri Konferansı, yönetiminde anarko-sendikalistler olmasa da güçlü bir şekilde yeni bir çeşit anarko-sendikalizmle renklenen bir gazete olan <em>Novy Put</em> (Yeni Yol) tarafından düzenlendi… Daha sonraki Bolşevik kaynaklara göre Konferansa 86 Bolşevik, 22 Sosyal Devrimci, 11 anarko-sendikalist, 8 Menşevik, 6 Maksimalist ve 4 partisiz katılmıştı… Bolşevikler iktidarı ele geçirmenin eşiğindeydiler ve fabrika komitelerine karşı tavırları da şimdiden değişmeye başlıyordu. Geleceğin Lenin hükümeti Çalışma Komiseri Schmidt, birçok alanda neler olduğunu anlatıyordu: Fabrika komitelerinin oluşturulduğu anda sendikalar gerçekte daha ortada yoktu. Boşluğu fabrika komiteleri doldurdu… Bir başka Bolşevik konuşmacı belirtiyordu ki, fabrika komitelerinin etkisinin büyümesi doğal olarak işçi sınıfının sendikalar gibi merkezi ekonomik örgütlenmelerin pahasına gerçekleşti. Tabii bu, pratikte son derece istenmeyen sonuçlara yol açan fazlasıyla anormal bir gelişmedir…Odesalı bir delege, farklı bir bakış açısını vurguladı. Diyordu ki, Denetim Komisyonları, basit yoklama komisyonları olmamalıdır; daha şimdiden üretimi işçilerin ellerine aktarmaya hazırlanan geleceğin nüveleridir… Artık devletin değil, onların idare etmesi gerekli.”</p>
<p>“Lenin bu aşamada, fabrika komitelerinin büyük önemini, Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmesine yardım edecek araç olmasında görüyordu. Orjonikidze’ye göre, Lenin şunu öne sürüyordu: Ağırlık noktasını fabrika komitelerine kaydırmalıyız. Fabrika komiteleri ayaklanmanın organı olmalıdırlar. Sloganımız değiştirilmeli ve Bütün iktidar Sovyetlere yerine, bütün iktidar Fabrika Komitelerine demeliyiz.” (s. 43-44)</p>
<p>Lenin acaba bilimsel şüphecilikten yola çıkarak önce bütün iktidar Sovyetlere sloganını açıklıyor, Devrimin kritik günlerinde de sloganımızı değiştirelim ve bütün iktidar Sovyetlere yerine bütün iktidar fabrika komitelerine mi diyordu? Burada önce iktidarı Sovyetlere teslim etmek isterken, Sovyetlerin yapısı homojen değil, heterojen yapıdaki bir iktidardan mutlaka uzak tutulması gereken tüketici askeri bürokrasinin Sovyetlerin bünyesinde yer almasının gelecekteki iktidarın vesayet altına düşme ihtimalini hissedip birinci yanlış hedeften vazgeçerek proleteryanın temel temsilcileri olan fabrika komitelerine verme isteği, yanlış iktidar anlayışından doğru iktidar anlayışına atılan bir adım mıdır? Eğer öyleyse doğru iktidar anlayışına varılması ve bu anlayışın kaçınılmaz doğal sonucu olarak fabrika komiteleri hem siyasi hem de ekonomik iktidarın gerçek temsilcileri olacaktı. Böylece endüstride devlet mülkiyeti yerine üretenlerin kolektif sendika mülkiyeti hayat bulmuş olacaktı. Mülkiyetin demokratikleşmesi bütün sistemin demokratikleşmesini yaratacaktı. Proletaryanın vesayetsiz, doğrudan yönetimi 70 yıldan sonra tepetaklak yıkımı değil, bütün insanlığın mutlu, eşit, geleceğe giden yolunu açmış olacaktı. Lenin Sovyetlerden aldığı iktidarı fabrika komitelerine verirken doğru bir karara varmıştı. Daha sonra iktidarı fabrika komitelerinin elinden alıp Sovyetlere teslim etmesi hangi haklı gerekçelerle açıklanabilir? O günün şartlarında proletaryanın hem üretim hem de yönetim yeteneği yeterli düzeyde gelişmemişti, iktidarı muhafaza edip sürdürecek çapta değildi denirse o zaman proletaryanın doğrudan iktidarı yerine proletarya adına küçük burjuva vesayetçi diktatörlerin iktidarı söz konusu olmaktadır. Ne yazık ki, proletarya iktidar için araç olmaya dönüştürülmüş oluyor. Tıp bilimini yanlış bir operasyonla uygulayan bilim adamı neticede yapmış olduğu yanlış ameliyatla bir veya birkaç bireyin yok olmasına neden olur. Halbuki toplumsal kuramcıların teoride yapacağı en ufak hata bütün insanlık toplumunun nice yüzyıllarını kapsayan geleceğini alt üst eder, umutlarını karartır. Zulüm ve sömürü dünyasının yolunu açar. Sistemin ömrüne ömür katar.</p>
<p>Ali Kar</p>
<p>13 Ağustos 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/27/isci-sinifinin-uvriyerizmi-burokrasinin-vesayeti-sendikalarin-burokratlasmasi-ali-kar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evet! Boykot! (Yıldırım Türker, 23.08.10)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/23/evet-boykot-yildirim-turker-23-08-10/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/23/evet-boykot-yildirim-turker-23-08-10/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 17:33:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım Türker]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2606</guid>
		<description><![CDATA[‘1984’ün namlı yazarı George Orwell, bir yerde, “Kan ter içinde bir emekçinin, doğal düşmanı polisle çatıştığını gördüğümde hangi tarafı tuttuğumu söylememe gerek yok” der. Cümlenin kuruluşu bize Orwell’in seçimi üstüne kesin bir fikir veriyor. Burada, taraf tutmak kör bir önyargıyı işaret etmez. Tam da durduğunuz noktadan dünyanın nasıl göründüğü üstüne bir ipucu verir. İşte istikrar, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>‘1984’ün namlı yazarı George Orwell, bir yerde, “Kan ter içinde bir emekçinin, doğal düşmanı polisle çatıştığını gördüğümde hangi tarafı tuttuğumu söylememe gerek yok” der. Cümlenin kuruluşu bize Orwell’in seçimi üstüne kesin bir fikir veriyor. Burada, taraf tutmak kör bir önyargıyı işaret etmez. Tam da durduğunuz noktadan dünyanın nasıl göründüğü üstüne bir ipucu verir. İşte istikrar, itidal, birlik-bütünlük ve benzeri çıkışlı pazarlıkların  bulandıramadığı bir bakış bize tarafını ilan ediyor. Kendisini bastırmaya, susturmaya, gözünü korkutmaya, zapt etmeye çalışanın karşısında direnenin tarafı.<br />
Kaybedecek fazla şeyi olmayanın tarafı. Omuzlarının üstüne kat kat bir inşaat<br />
kurulmuş olanın, alt katta oturanın tarafı.<br />
Orwell, hayatı boyunca çeşitli politik duruşlar edindi; yakınında durduklarıyla hiçbir zaman uzlaşamadı. İnsanlığın eşitlikçi ve özgür geleceğine yönelik rüyasının bir kâbusa dönüştürüldüğünü görünce hırçın bir alegori dünyasına sığındı. ‘Hayvan Çiftliği’nde kimi diğerlerinden daha eşit olan hayvanları anlatırken rüyasına küsmüş değildi. O, zulmün şanlı bir devrimden sonra yeniden üretilişine kayıtsız kalamamış; siyasi kimliği adına bu gidişatı görmezden gelememişti. Yoksa o çatışmada hep kan ter içindeki emekçinin tarafını tuttu.<br />
Taraf tutmak, taraf olmak üstüne toplumca düşünüyormuş gibi yapıyoruz.<br />
Taraf olmak üzerine bildiğimiz bütün yorgun klişeler üstümüze boca ediliyor. Bir zamanlar kullananı tekinsiz kılacak bütün hamasi deyişler artık muktedirlerin ağzına sakız olmuş.<br />
‘Taraflar’ bizi taraf olmanın kaçınılmazlığına inandırmaya çalışıyor.<br />
Başbakan’ın işverene yönelik ‘bitaraf olan bertaraf’ olur tehdidi işlerin ne kadar<br />
kızışmış olduğunun göstergesi.<br />
Cumhuriyet tarihinin en karşılıksız umudu; toplum olarak yaşadığımız erozyonun kumaşı bozuk neticelerinden Kılıçdaroğlu ile hoyratlığıyla kalplerde kurmuş olduğu tahtta öfkeyle hop oturup hop kalkan Erdoğan karşılıklı salvolarıyla söz konusu referandumun nemene bir garabet olduğunu kanıtlıyorlar.<br />
Her ikisi de aynı gerekçelerle aynı şeyi savunan iki mahalle efesine benziyor. Birbirlerinin karşısına düşmüş olmaları tamamen tesadüf.<br />
Arkalarına almış oldukları fikir insanları da karşılarında saf tutanlara bodoslama saldırıyor.<br />
Kullandıkları dile biraz uzaktan bakan, 12 Eylül referandumunun ertesi yepyeni bir dünyaya uyanacağımızı zanneder.  Öylesine bir canhıraşlık, öylesine bir şevk yüklü öfke.<br />
‘Evetçi’ cephe ile ‘Hayırcı’ cephe arasında süren berbat dalaşa bakınca sözkonusu cephelerin aynı taraf olduğunu görmüyor musunuz? Bir de aradan sıyrılan, iyi niyetli iyi kalpli, yeri geldiğinde siyaset üstü değerlendirmelere kadir ‘yetmez ama evet’çiler var.<br />
Kanımca o grup içindeki insanlar, bu işin içinde bir oyun olduğunu hissedip, ‘aptal değiliz ama&#8230;’ deme gereği hisseden, vicdanı inceden sızlayanlar.<br />
Kıymetli Ayhan Bilgen, Başbakan’ın sözüne karşı Hrant’ı hatırlatıyor ve taraf olmanın bertaraf olmamayı garanti etmediğini hatırlatıyor. Hatta savaşa, kana, zulme karşı taraf olanların devlet eliyle birer birer bertaraf edilişinin tarihi değil mi, ortak tarihimiz?<br />
Dolayısıyla bu saf retoriği bir yana bırakalım. Bu referandumda herkesi ille de bir taraf olmaya zorlamanın ardında ciddi bir boykot korkusu okunuyor.<br />
Her iki ‘sözde’ taraf da insanların ille de rengini belli etmeleri gerektiğinden, aksinin hıyanet olduğundan dem vuruyor. Katılımın düşük olması, her iki tarafın da kendilerinde vehmettikleri güce olan inancı sarsacak.<br />
Alışık olduğumuz muhabbettir.<br />
Her seçim öncesi kararsız seçmenlerin oranı çevresinde  yaratılan yapay gerilim, hayatımızın artık sorgulamadığımız bir parçası haline geldi. Doğası icabı kendilerini kararlılar cephesinde gören akil adamlar, neredeyse kararsızların ülkemiz demokrasisi için en büyük tehlike olduğunu söylerler. Onlar yüzünden hiçbir hesap çarşıya uymuyor. Onlar yüzünden sisteme karşı güçler iktidara kadar ‘sızabiliyor’. Onlar yüzünden ortak programımızı ‘hayata geçirmek’ mümkün olmuyor. Velhasıl, yüzer gezer bir cahiller ordusu, bu kararsızlar. Üstelik onları, kararsızlıkları sonucu ülkemizi bekleyen felaketler konusunda onca uyarmamıza karşın hâlâ odun suratları, dik kafalarıyla asap bozucu bir belirsizlik kisvesi altında öylece duruyorlar.<br />
Kardeşim, rengin ne? Hangi partiye oy vereceksin? Ülke elden gidiyor, irtica yine kapıda, uygarlığın yolu belli, güçlü iktidarın yolu da. Niye hâlâ salak salak bakıyorsun?<br />
Boykot, elbette kararsızlıkla tartılamayacak bir tavır. Yine de erkli sözün, oyun kurucunun denetimi dışında kalıyor iki duruş da.<br />
Benim tarafım, bu referandumu boykot etmektir.<br />
Bu referanduma katılmak, atılan oy ne olursa olsun, bize yegane siyaset yordamı olarak dayatılan şu çözümsüz durumu meşrulaştıracaktır.<br />
Organlarının yeri değişmiş adamları, baş belası Kürtleri, yani on yıllarca karın altında kalmış adlarını geri vermek dışında kendilerine hiçbir hak tanımadığımız milyonlarca vatandaşı, onların temsilcilerini yok sayarak inşa edilmiş bir referandumdur sözkonusu olan. Biz Türkler tarafından.<br />
Şimdi, bu referanduma katılarak Kürtleri siyasetten ebediyen tasfiye<br />
etmemiz bekleniyor.<br />
Toplumun belirli bir kesimince, belirli bir kesimi tarafından hazırlanan bu oyuna katılmak istemediğimden bu referandumu boykot etmek gerektiğine inanıyorum. Kürtlerin bir tek sözü kale alınmadan, onları ve temsilcilerini durmadan aşağılayarak, barışa şu kadarcık gönüllü görenmeyen beter adamların hazırladığı anayasa değişikliği paketinin içindekiler de umurumda değil, açıkcası.<br />
Bunca nefret yüklü, bunca ayırımcı, bunca oportünist adamın insafına kalmış siyaset alanını kabul etmiyorum.<br />
Kürt vekillerle konuşmaya tenezzül buyurmayan Başbakan ve partisinin; cephede tek ayak üstünde durması gereken yeni İbiş Kılıçdaroğlu ve partisinin; kirli devlet sözcüsü medya ve mücahitlerinin; her fırsatta ırkçılık ve milliyetçilik yarışından kaçmayan zihniyetlerin hüküm sürdüğü bir memlekette anayasa değişse ne olacak?<br />
Bir zamanlar AKP’nin Adalet anlayışının temsilcisi Cemil Çiçek, hala öldürülmüş PKK’lıların donunu indiriyor.<br />
Şimdi iki tarafmış gibi yaparak ikbal mücadelesini sürdürenler, hep birlikte Kürtlerin sözüne karşı.<br />
Açılım yapacağız lafıyla daha da çok hırpalanan Kürt halkına, ‘siz şurada biraz ses çıkarmadan bekleyin. Biz anayasayı değiştirip sizin hayatınızı da ıslah edeceğiz’ diyor, Evetçiler.<br />
‘Hayırcılar’ da, ‘sizi şu AKP’nin boyunduruğundan bir kurtaralım, oraları asıl biz kalkındıracağız. Barajlar, iş kolu filan&#8230;’ diyor.<br />
Yani su küçüğün, söz büyüğün.<br />
Kürtler, hayır, bu oyuna kabul edilmiyor. Topun sahibi bu maçta onları istemiyor. Buna rağmen onlardan istenen, referanduma katılıp kalabalık yapmaları. Kendilerini yok sayan bu oyuna katılmaları için bin bir dil dökülüyor, sonsuz tehditler savruluyor Kürtlere.<br />
Orwell’e dönersek&#8230;<br />
Benim tartım da ceberut devletin ve adaylarıyla birlikte bütün iktidar mekanizmalarının hırpalamaya doyamadığı Kürtlerin yanında durmaktır. Onların söz hakkının yanında durmak. Bu konuda en ufak bir kuşku duymam.<br />
Şu an bu memleketin en büyük sorunu, Kürt meselesidir. Bu meselenin hallini hedeflemeyen hiçbir hamle kapsayıcı ve ciddiye alınası değildir.<br />
Benim inancıma göre de iki taraf var. Biri; bu toplumun on milyonlarla tartılan bir kesimine bu memleketin geleceğini belirleme projesi denilen anayasa değişikliği konusunda en ufak söz hakkı tanımayan, o kesimin parlamenter siyaset yolunu tıkayan referanduma rahatsızlık duymadan ya da duyarak katılanlar. İkincisi de bu referandumu meşru kabul etmeyen, kendilerine dayatılan memleket resmini hazmedemeyenler. Yani boykotcular.<br />
Ehvenişere tav olarak dünya değiştirilemez.<br />
Önce Kürt halkını eşit ve katılımcı olarak görmeyi hazmetmek zorundayız.<br />
Bu linç mevsiminde hayati olan, budur.<br />
Anayasayı değiştireceksek bunu Kürtlerle Türkler el ele yapacaktır.<br />
Bu oyunda Kürtleri oynatmıyorsanız ben de oynamıyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/23/evet-boykot-yildirim-turker-23-08-10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hepinizi Kucaklıyorum…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/22/hepinizi-kucakliyorum%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/22/hepinizi-kucakliyorum%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 17:09:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alice]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Tereli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2599</guid>
		<description><![CDATA[Yazar: Ali Tereli
Hepinizi kuc aklıyorum kardeşlerim. Seni de sevgi ve saygıyla kucaklıyorum Gün abi. Ne doğru yazmışsın. Rafarandumda oy kullanacağız. Evetçi kardeşlerimi anlıyor ve onları seviyorum. Hayırcı kardeşlerimi de sevieyor, onlarıda bağrımıza basıyorum. Boykotçu abi ve ablalarımı da kutluyorum. Evet oy kullanacağız. Kullanmalıyız. Çünkü bu memleket bizden oy bekliyor. Ondan oylarımızı esirgemeyelim diyorum. Anayasamızı geliştirelim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar: Ali Tereli</p>
<p>Hepinizi kuc aklıyorum kardeşlerim. Seni de sevgi ve saygıyla kucaklıyorum Gün abi. Ne doğru yazmışsın. Rafarandumda oy kullanacağız. Evetçi kardeşlerimi anlıyor ve onları seviyorum. Hayırcı kardeşlerimi de sevieyor, onlarıda bağrımıza basıyorum. Boykotçu abi ve ablalarımı da kutluyorum. Evet oy kullanacağız. Kullanmalıyız. Çünkü bu memleket bizden oy bekliyor. Ondan oylarımızı esirgemeyelim diyorum. Anayasamızı geliştirelim diyorum. Evet diyerek gelişdirelim, hayır diyerek geliştirelim. Boykot diyerek geliştirelim. Gün abinin dediği gibi hepsi aynı kapıya çıkar. Yeterki biz o kapının bekçiliğinden vazgeçmeyelim. O kapıki vatanın savunma kapısıdır. Kapıda sıkısıkı nöbet tutalım ve içeri düşman sızdırmayalım.</p>
<p>Evet diyen kardeşlerimi anlayor ve onaylıyorum. Evet diyelimki memlekette iyimser bir anayasa ve yasal hava essin. İyimserlik essin. Güller açsın bu vatanda. Evet evet. Bin kere evet…</p>
<p>Hayır diyen kardeşlerimi de anlıyor ve onaylıyorum. Hayırda hayır vardır diyen ağabeylerim gerçeği dile getiriyorlar. Anayasaya hayır diyorlar çünkü daha hayırlı bir anayasa istiyorlar. Anayasa hepimize hayırlı olsun. Hayır diyeceğizki anayasamız daha iyi günlere ilerlesin, yetmez ama hayır diyen ağabeylerimde çok doğrudur. Yetinmiyen ağabeylerim yetmez diyorlar. Yetinmiyorlar. Buda memleketin hayrınadır. Evetçilerle hayırcılar el ele verip evetle hayırın anayasanın lehine olduğunu kanıtlıyacaklardır. Aynı kapıya çıkacaklardır. Aynı vatan kapısına çıkacaklardır. Hayır hayır hayır bin kere hayır diyelimki mecliste daha iyi yapılsın anayasamız.</p>
<p>Boykotçu kardeşlerimizde haklıdır. Atmışsekizli ağabeylerimiz boykot yapmadılarmı grev yapmadılarmı. Bizim ne eksiğimiz var. Anayasamızı boykot edelimki öğrencei hakları daha çok gelişsin. Anayasamıza grev yapalımki grev ve işçi hakları gelişsin. Boykot ve grev hakkı anayamıza yazılsın. İşte boykotçular bunun için boykot diyor. Neden onlara kızalımki.</p>
<p>En önemli şey memlekette birlik ve bütünlük havasının gayritabi şekilde gelişmesidir. Birlik ve bütünlüğün yolu evet ve hayır ve boykot diyen tüm Müslüman ve layik Türk ulusunun bir araya gelip oy kullanıp anayasanın memleketin bulutlarında yükselmesidir ve bunun için el ele kol kola vermek zorundayız.</p>
<p>Bu memleket anayasalarla yükselecektir. Evetlerle hayırlarla boykotlarla yükselecektir. Anayasında evet olmayan bir ülke batmaya mahkumdur. Anayasında hayır olmayan bir memleket olumsuzluğa gömülür. Anayasında boykot olmayan bir ülke demokratik haklardan yoksundur.</p>
<p>Elle verip sandık başında birbirimizi yemeyelim. Evetçi hayırcı ve boykotçularımız sandık başında kucaklaşıp milli birlik ve bütünlük gösterisi yapsınlar. Kucaklaşalım kardeşlerim. Hepinizi çok seviyor ve oyumu açıklıyorum. Ben hem evet hem hayır hem boykot vereceğigm. Milli bütünlük böyle sağlanacaktır.</p>
<p>20 Ağustos 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/22/hepinizi-kucakliyorum%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül, referandum, boykot, anarşistler (TY, 17.08.10)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/17/12-eylul-de-anarsistler-ne-yapacak/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/17/12-eylul-de-anarsistler-ne-yapacak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 10:39:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2010/08/17/12-eylul-de-anarsistler-ne-yapacak/</guid>
		<description><![CDATA[12 eylül&#8217; de anarşistler ne yapacak?
- &#8220;Hiçbir şey&#8221; cevabı çok da sürpriz bir cevap olmaz sanıyorum. Bir şeyler yapmak da pek zaruri değil belki de. Ancak anarşistlerin bu tür konular üzerine bir eylem planının olmamasını alışıldık bir durum olarak karşılamak, üzerine düşünülmesi gereken bir konu olabilir&#8230;
Anarşistlerin referandumda oy kullanmayacakları aşikar. Bunun her anarşist için farklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>12 eylül&#8217; de anarşistler ne yapacak?</strong></p>
<p>- &#8220;Hiçbir şey&#8221; cevabı çok da sürpriz bir cevap olmaz sanıyorum. Bir şeyler yapmak da pek zaruri değil belki de. Ancak anarşistlerin bu tür konular üzerine bir eylem planının olmamasını alışıldık bir durum olarak karşılamak, üzerine düşünülmesi gereken bir konu olabilir&#8230;</p>
<p>Anarşistlerin referandumda oy kullanmayacakları aşikar. Bunun her anarşist için farklı nedenleri olabilir, olmalıdır. Anarşistler en hızlı kendi kuyusunu kazar, bunu da yaratıcı olamayarak, çeşitliliğini körelterek yapar. Kendisine &#8220;ideoloji&#8221; denmesini engelleyecek kadar içinde çeşitlilik barındıran bir hareket için ironik bir suçlama bu, ancak &#8220;reel siyaset&#8221; meselelerine &#8220;sistem içi&#8221; denilerek ortak bir yadsıma algısı oluşturmak anarşizmi sığlığa ve eylemsizliğe çekmekten başka bir işe yaramıyor. Neyi destekleyip neyi desteklemeyeceğimiz bu kadar net olunca anarşizm kolay bir yadsımacılığa dönüyor. Bir anarşist referandumda neden oy kullansın ki? Evet kullanmamalı. Peki neden oy kullanmamalı?</p>
<p>Anarşistler referandumda neden oy kullanmıyor?</p>
<p>Konuyu fazla uzatmak istemeyen birisi; &#8220;çünkü anarşist olduğumuz için&#8221; diyebilir, çok da haklıdır. Böyle bir cevaba karşı çıkılacağını zannetmiyorum. Ancak bu tür sorulara ne kadar kolay cevap verirsek eylemsizlik halimiz o kadar artıyor. Anarşizm gibi çetrefilli bir yolu seçmiş olan birisinin aklı hep karışık olmalıdır. Bulunduğu ortamlarda, girdiği ilişkilerde, yaratmaya çalıştığı tahakkümsüz ortamlar üzerine düşünen, bu tür denemelerin zorluklarıyla karşı karşıya kalan ve bunları çözmeye çalışan bir bireyin bütün hayatı &#8220;siyah ve beyaz&#8221; ,&#8221;sistem ve sistem dışı&#8221; veya &#8220;beni ilgilendiren şeyler-beni ilgilendirmeyen şeyler&#8221; olarak görmesi benliği ile galip çıkamayacağı büyük bir savaş içine girmesi demektir. Bu da düşülen durumda &#8220;eylem&#8221; gibi sosyal bir aktivitenin imkansızlığı anlamına gelir.</p>
<p>Fikirlerin onları üreten kişiler üzerinde farklı etkileri olabilir. Mesala bir karşı çıkış fikri doğrudan eylem ile sonuçlandırılmadan bir anlam ifade etmez ama aynı mesele için entellektüel meşruluk kazandırılmış bir cevap ile vicdanımızı rahatlatan ve eylem gerektirmeyen karşı çıkış fikirleri de yaratabiliriz. Benim üzerimde &#8220;aktif&#8221; ve &#8220;pasif&#8221; etkileri olan referanduma karşı çıkış nedenlerimi sıralayacağım: (aynı nedenlerin başka insanlarda farklı etkiler yaratacağına eminim)</p>
<p>1) Kime (neye) oy verirsem vereyim &#8220;ben&#8221; kaybedeceğim. (aktif-pasif)</p>
<p>2) Sisteminizi, kurallarınızı tanımıyorum, Sizin dünyanızı kabul etmiyorum! (pasif)</p>
<p>3) 70 milyonluk bir ülkede her biri farklı karakteristik özelliklere sahip olması gereken 50 milyon &#8220;seçmenin&#8221; evet ve hayır demesi için ayrıştırılmasına, kategorize edilmesine ve kamplaştırılmasına karşı çıkıyorum! (aktif)</p>
<p>4) Hava çok sıcak, deniz çok güzel, sizinle mi uğraşıcam layyn! (pasif)</p>
<p>5) Hayatımı ve çevremdekileri bu kadar kolay yönlendirebilecek güce sahip olmanıza karşı çıkıyorum ve sizi güçlendirecek her türlü eylemden kaçınıyorum! (aktif-pasif)</p>
<p>6) Elinizi görüyorum, rest çekiyorum size savaş açıyorum! (aktif-pasif)</p>
<p>Boykot mu kayıtsızlık mı?</p>
<p>Anarşistler bu referandumu boykot mu etmeli, yoksa kayıtsız mı kalmalı?</p>
<p>- &#8220;Kim ne istiyorsa onu yapmalı&#8221;. Pek doğru. (pasif) Boykot edenler de, kayıtsız kalanlar da aynı şeyi yapacak (yapmayacak). Sandığa gidilmeyecek.</p>
<p>Ancak &#8220;boykot&#8221; kendi başına bir eylemdir. Bir fikirden çok eylem şeklidir. Yani boykot benim için yukarıda da yazdığım: &#8220;70 milyonluk bir ülkede her biri farklı karakteristik özelliklere sahip olması gereken 50 milyon &#8220;seçmenin&#8221; evet ve hayır demesi için ayrıştırılmasına, kategorize edilmesine ve kamplaştırılmasına karşı çıkıyorum!&#8221; fikrinin doğal bir sonucudur, kayıtsız kalmak durumunu ise; &#8220;Hava çok sıcak, deniz çok güzel, sizinle mi uğraşıcam layyn!&#8221; ile bağdaştırabilirim. Bu iki tavır da birbirinden daha değerli değildir. Ancak yapısal olarak birbirinden tamamen farklıdır. Ve ben çeşitliliğin peşindeyim.</p>
<p>BDP ve boykot kararı</p>
<p>BDP reel siyaset kulvarında varolmaya çalışan bir parti. Böyle bir partinin (kimi temsil ediyor olursa olsun) boykot gibi sistem dışı bir karar alması şaşırtıcı. Evet ve Hayır dayatmasının dışına çıkıp bunun üzerine bu dayatmaya karşı çıkmak mecliste kendini temsil eden bir partiden beklenmeyecek bir tavır. Öyle ki bu karar, sol partiler ve örgütler dahil bütün çevrelerden büyük tepki topladı. Bu karar ile ( kendi &#8220;tabanını&#8221; dahi tam olarak ikna edemeyerek) BDP&#8217; nin neyi amaçladığına baktığımızda karşımıza &#8220;halkın anayasası&#8221; cevabı çıkıyor. Yani anlıyoruz ki konu; &#8220;ya evet dersin ya da hayır&#8221; dayatmasına bütünlüklü (total) bir karşı çıkış değil. &#8220;Biz bunu sevmedik daha güzelini beraber yapalım, hayat bayram olsun..&#8221; çıkışı. BDP&#8217; nin teklif ettiği &#8220;Halkın anayasası&#8221; ndaki temel istekleri bir kaç maddede toplayabiliriz:</p>
<p>1) Darbecilerin (kesin olarak) yargılanması.</p>
<p>2) Kürt halkına özerk haklarının verilmesi (dil, eğitim vs..)</p>
<p>3) Hukuk devletinin önün açılması ( anarşistlerin kurgulayabileceği en büyük distopia olabilir)</p>
<p>4) % 10 olan seçim barajının düşürülmesi. ( beni yeme onu ye)</p>
<p>&#8220;Boykot&#8221; u yukarıda bir fikirden çok eylem şekli olduğunu söylemiştim. Ancak BDP&#8217; nin boykot kararının içeriğine baktığımızda boykot bireyi pasifize eden bir fikirden öteye geçemiyor. &#8220;İlerleyemeyen sistemi sistem dışı bir karşı çıkışla iyileştirmek, önünü açmak.&#8221;</p>
<p>Anarşistlerin referandumu boykot etme nedenleri ile BDP&#8217; nin öne sürdüğü nedenlerin bağdaşmayacağı kesin. Bir şeye aynı yöntem ile karşı çıkmak iki tarafı benzeştirmez mi? Karşı çıkmanın nedenleri farklı ise hayır. (bu noktada faşistlerin ve anti-fa&#8217; nın şiddet eylemleri ile birbirine benzeştiği örneği verilebilir. bu danışıklı dövüş halini almış &#8220;faşist&#8221;, &#8220;anti faşist&#8221; çatışması farklı bir yazının konusu)</p>
<p>Ne yapabiliriz?</p>
<p>Referandum konusu yaşadığımız topraklardaki gündemi bütün &#8220;ihtişamı&#8221; ile işgal ettiği için ve bu tür &#8220;gündem&#8221; belirleyici konuların genellikle kendisini bir tür parodiye dönüştürdüğünü bildiğimizden, bizlerin yapacağı &#8220;yerel eylemler&#8221;, mahalle örgütlenmeleri, veya 12 eylül&#8217; de yapılacak bayraklı bir boykot yürüyüşü böyle bir vaka karşısında etkisiz ve anlamsız kalacaktır.</p>
<p>Benim düşündüğüm eylem şekli referanduma &#8220;yakışır&#8221; büyüklükte ve komiklikte bir eylem. Yapılacak billboard ve afiş tasarımlarını (&#8220;iç-mihrak&#8221;a selam) hem korsan olarak duvarlara yapıştırmak hem de (daha önemlisi) bir fon oluşturarak şehir merkezlerinin göbeğine büyük (gerçekten büyük) billboardlar ile sergilemektir. &#8220;Gösteri toplumu&#8221; gösteri istiyorsa, onlara istediklerini verebiliriz. Bir diğer fikir de 12 eylül&#8217; de sandığa palyaço kıyafetleriyle gidip (çok mu tematik oldu?) veya takım elbiselerle (milletvekili) kendi hazırladığımız oy pusulaları ( &#8220;evet-hayır-bir siktir git çay koy&#8221; gibi) ile oy vermek veya oy verilecek binaların önünde bu pusulaları seçmenlere dağıtmak olabilir. &#8220;Karşı çıkma&#8221; refleksinin yarattığı çatık kaş muhalefetini &#8220;hayat bir gösteri, referandum bir oyun, hayat devam edecek ve sen kaybedeceksin [ve bu komik]&#8221; tavrı ile aşıp büyük düşünerek (şehir merkezlerine billboard astırmak) pireyi deve yapanlara sevdikleri &#8220;oyunu&#8221; duvarın diğer tarafından anlatabiliriz. Birçok fikir üretilebilir. Bu konunun tartışmaya açılması ve birkaç kişinin &#8220;aslında olabilir&#8221; demesi benim için önemlidir.</p>
<p>Ne dersiniz tüm bunlar için çok mu geç kaldık?</p>
<p>T.Y</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/17/12-eylul-de-anarsistler-ne-yapacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Evet mi?”, “Hayır mı?” Bölünmesini Niçin Boykot Ediyoruz? Bu Tartışmaya Niçin Katılmıyoruz? (10.07.10, Sorun Dergisi &#8211; Sırrı Öztürk)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/17/%e2%80%9cevet-mi%e2%80%9d-%e2%80%9chayir-mi%e2%80%9d-bolunmesini-nicin-boykot-ediyoruz-bu-tartismaya-nicin-katilmiyoruz/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/17/%e2%80%9cevet-mi%e2%80%9d-%e2%80%9chayir-mi%e2%80%9d-bolunmesini-nicin-boykot-ediyoruz-bu-tartismaya-nicin-katilmiyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 10:37:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2010/08/17/%e2%80%9cevet-mi%e2%80%9d-%e2%80%9chayir-mi%e2%80%9d-bolunmesini-nicin-boykot-ediyoruz-bu-tartismaya-nicin-katilmiyoruz/</guid>
		<description><![CDATA[Hâkim gerici sınıflar, anayasadaki kısmî değişikliğini içeren referandum oyununda emekçi halklarımızın bilincini yarattıkları suni çelişkilerle bir kez daha “Evet mi?”, “Hayır mı?” diye böldüler.
Tekelci, militarist polis devleti T. C. gerek kendisinin gerekse kapitalist sistemin yapısal krizinden bir türlü çıkamıyor. Gerici reform dahi yapamıyor. Avantalar yağmalar düzenine dönüşen kapitalist üretim anarşisine dayalı sistem emekçi yığınlar için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hâkim gerici sınıflar, anayasadaki kısmî değişikliğini içeren referandum oyununda emekçi halklarımızın bilincini yarattıkları suni çelişkilerle bir kez daha “Evet mi?”, “Hayır mı?” diye böldüler.</p>
<p>Tekelci, militarist polis devleti T. C. gerek kendisinin gerekse kapitalist sistemin yapısal krizinden bir türlü çıkamıyor. Gerici reform dahi yapamıyor. Avantalar yağmalar düzenine dönüşen kapitalist üretim anarşisine dayalı sistem emekçi yığınlar için her geçen gün daha da dayanılmaz hale geliyor.</p>
<p>Sahte “laikçi-şeriatçı” gündemi hâlâ birilerinin kafasını kurcalıyor ve bu aldatıcı düzenek bir türlü bozulamıyor.</p>
<p>Uzlaşır çelişki ve çatışkılarıyla iktidar için kurumlar arasında paylaşım kavgası veren gerici, sömürücü güçler, Ordu, Anayasa Mahkemesi, HSYK vb. kuruluşlar üzerinde denetim kurma kavgasını vermektedir. Hâkim gerici sınıfların kendi arasında cereyan eden düzen içi çatışmasında insanlarımız “Evet” ile “Hayır” gibi gerici tercihlere zorlanmakta; sistemin bekası için taraf olmaya zorlanmaktadır.</p>
<p>Emperyalist-kapitalizmin çıkarları doğrultusunda hareket eden, sınıfsal çıkarları gereği de etmek zorunda olan T.C. burjuvazisi ve ortakları, önlerindeki en ufak yasal engeli kaldırmak isterlerken bile bir iç çatışmaya girmişlerdir. Yeni dönemde işçilerden-emekçilerden emecekleri kanın kendi aralarında paylaşımı hesabını yapmaya koyulmuşlardır.</p>
<p>“Evet” ile “Hayır” arasında ne fark var? Çürüyüp çözülen sistem kendisini aşamamaktadır.</p>
<p>Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar etkili ve bütünlüklü bir politika üretemediği için de Burjuva-Proletarya temel çelişkisi bir türlü ön plana çıkarılamıyor. İşçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talep ve ihtiyaçlarını gündemleştirip sağlı-“sol”lu burjuva partilerinin demokrasicilik oyunu bir türlü bozulamıyor.</p>
<p>Sistemin / rejimin yaşadığı kriz ortamında, çelişki ve çatışkılarıyla saflaşan güçlerin arasına, parlamentarizme ve emperyalist-kapitalizmin bölgedeki oyunlarına “kama sokacak” örgütlerimizin işbaşı yapamadığı bir ortamda “Evet” ile “Hayır” saflaşmasına alet olmayı, devrimcilik, ilericilik, demokratlık olarak pazarlama girişimlerine göz yumulamaz.</p>
<p>Sosyal muhalefet dinamiklerini uyumlandırıp kurmaylık görevini yerine getirecek birleşik-güçlü-güvenilir ve donanımlı <strong><em>İşçi Sınıfı Partisi</em></strong> de henüz üretilemediğinden “Milli Mesele” ile “Milliyetler Meselesine” de proje üretilemiyor.</p>
<p>Tarihsel ve sosyal haklılıklarıyla sürece müdahale edebilecek <strong><em>Kurum</em></strong> ve <strong><em>Araç</em></strong>’lara sahip olamayan Devrimci ve Marksist Sol Kadrolar henüz “Öndersizlik Krizi”ni aşamayan duruşlarıyla kurmaylık görevini bir türlü yerine getiremiyor.</p>
<p>Burjuva ve küçükburjuva “sol” akım temsilcileri sistemin / rejimin kendilerine açtığı kanallarda kendi ideolojik konumlaşmalarıyla politika yapmaktadır. Kimisi sisteme kalp ilacı olan parlamentarizm ile uğraşırken kimisi hâkim gerici sınıfın açtığı gündemlerde boğulup gitmektedir. Burjuvazinin niyetleri uzantısında insanlarımıza “Evet mi?”, “Hayır mı?” türünden dayatılan gerici gündeme birileri de baştankara girmiştir. Böylelikle bilimsel öz ve dayanağından yoksun tartışmalarla işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın bilinci bulandırılmaktadır.</p>
<p>Aşırı teorisizme ve entelektüalizme kaymış, “gelin tartışalım” dışında bir görevi olmayan kimi aydınlar da sözüm ona tahlil ve yorumlarıyla işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın bilincini bulandırma işine en ön saflarda yardımcı olmaktadır.</p>
<p>İşçiler, emekçiler, işsizler, ezilen ve sömürülen tüm insanlarımız örgütsel güvencelerinden yoksun biçimde burjuvazinin yalanları karşısında yalpalamaktadır.</p>
<p>Burjuva ve küçükburjuva “sol” akımlar ve onların örgütleri kendilerine dayatılan “Evet mi?”, “Hayır mı?” saflaşmasına alet olarak devlet tekelci kapitalizminin sahte ve suni gündemini ne değiştirebilir ne de dönüştürebilir.</p>
<p>Hâkim gerici sınıflar tarafından gündemleştirilen “Anayasa değişikliğine Evet mi?-Hayır mı?” dayatması; işçi sınıfı hareketine, sosyalist harekete, emekçi kadın hareketine, ilerici-devrimci gençlik hareketine, Kızılbaş-Alevi hareketine ve Kürt ulusal özgürlük hareketine, ayrıca fukara Müslüman insanlarımıza, yoksul köylülüğe hiçbir yarar getirmeyecektir.</p>
<p>Sınıflar mücadelesinde değişim ve dönüşüm denildiğinde modern sosyal sınıfların “güreşi” akla gelir. Bu memlekette bu türden bir sınıfların “güreşi” burjuva diktatörlüğü altında kuraldışına çıkarılmıştır.</p>
<p>T. C. devleti kurulurken işçi sınıfı ve emekçi halkların talepleri bastırılarak devlet eliyle burjuva yetiştirildi. Bir yandan da “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kütleyiz…” nutuklarıyla sınıf gerçekliği inkâr edilmeye çalışıldı. İşçi sınıfı hareketi, sosyalist hareket devlet terörüyle ezildi. Kürtler, Kızılbaş-Aleviler kütlesel kırım ve kıyımlardan geçirildi. Ulusallık-Sınıfsallık dinamikleri içinden ve dışından kuşatıldı. Sosyal muhalefet dinamiklerinin birlikte hareket etmesi çeşitli yöntem ve araçlarla engellendi.</p>
<p>Finans kapitalin oluşması geç oldu, fakat güç olmadı. Sermaye sınıfı uluslarötesi tekelci sermayenin yer yer yerli bir ortağı, işbirlikçisi ve taşeronu olmayı becerdi.</p>
<p>Kapitalist anarşiyi aşmaya yönelen örgütlerimiz devlet terörüyle bastırılıp dağıtıldı. Yeri bir daha doldurulamaz nitelikteki insanlarımız darağaçlarını süsledi ve kırlarda, kentlerde katledildi.</p>
<p>İdeolojik-Politik-Örgütsel konumuyla bir türlü ayrışıp bütünleşemeyen “Sol Cenahımız” eklektik, bilim ve akıl dışı yol ve yöntemlerle ne siyasal-sosyal devrim yaptı ne de yığınağını olması gereken yere yapabildi.</p>
<p>Burjuvazi, “Sol Cenahımızın” politikasızlığını  büyük bir ustalıkla kullanmasını bildi ve öncelikle emekçi halklarımızı “zengin-fakir” olarak rahatlıkla böldü. Sınıf çelişkileri iyice derinleştirildi. Ardından “Alevi-Sünni” insanlarımızı birbirine karşı böldü-kışkırttı ve onarımı zor düşmanlıkların tohumlarını ekti. Peşi sıra “Türk-Kürt” karşıtlığını -düşmanlığını- yaratarak ırkçı ve milliyetçi akımları daha da kışkırttı.</p>
<p>Bunlar yetmiyormuşçasına şimdi de, gerici Ana ve Baba yasalarının ömrünü biraz daha uzatabilmek adına yapılan kimi makyajları “Evet mi?”, “Hayır mı?” diye dayatarak yeni bir bölünme tezgahını öne sürüyor.</p>
<p>Burjuvazinin “vukuatı” ile; siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik, askerî vb. açılardan yaratmış olduğu bu durumun -kapitalist anarşinin- tüm suçu; büyük bir utanmazlıkla “Vatan hainleri, komünistler, bölücüler, anarşistler, teröristler” tekerlemeleriyle “Sol Cenahımızın” üzerine  yıkılmak istendi.</p>
<p>Devletin açtığı kanallarda faaliyetlerine izin verilen sendika bürokrasisi ile sağ ve “sol” teslimiyetçi oportünist örgütler marifetiyle <strong><em>İşçi Sınıfı Partisi </em></strong>(<strong><em>İSP</em></strong>)’nin örgütlenmesine darbeler vuruldu. İdeolojik-teorik yaklaşımlarıyla <strong><em>İSP</em></strong>’nin oluşturulmasını bilince taşıyan kadrolar da burjuvazinin bu oyununu tersyüz edebilecek ideolojik-teorik-politik politikalar üretemedi, yeni adımlar atamadı.</p>
<p>Tekelci sermayenin “yüksek” çıkarlarını gözeten faşist askeri darbeler yöntemiyle işçi sınıfını politika dışında tutan, politikasızlaştıran yöntemlerle işçi sınıfı ve emekçilerin davranmasının önü kesilmek istendi, faşist baskı ve terör yöntemleriyle yüreklere korkular salındı-aşılandı.</p>
<p>“Evet mi?”, “Hayır mı?” türünden dayatılan gerici tercihlere karşı işçi sınıfının ve emekçi halklarımızın çıkarlarına hizmet edebilecek devrimci tavır ne olmalıdır? Devrimcilerin, Komünistlerin dikkat edeceği husus yalnızca budur.</p>
<p>Burjuvazinin çıkarlarını koruyup kollayan yasal ve anayasal düzenlemelerde işçi sınıfı ile emekçilerin çıkarlarını koruyup kollayacak örgütsel güvencelerimiz hâlihazırda yoktur. Nüveler hâlindeki kadrolar da dağınık ve güçsüzdür.</p>
<p>Burjuva diktatörlüğü altındaki barajlı ve emekçiler için binbir engelli seçimler sonucunda ortaya çıkan “iktidarlar” iddia ettikleri gibi ne yasal ne de meşrudur. Sosyal-ekonomik-siyasal-kültürel açılardan eli, kolu, ayağı, ağzı, dili bağlanmış insanlarımız iki gerici odak arasında nasıl bir seçim yapacaktır? Bu şartlarda yapılan tercihlerde “Milli irade” dedikleri şey hâkim gerici sınıfların “yüksek” çıkarlarını koruyup kollayanların işbaşı yapmasından başka bir şey değildir.</p>
<p>İşçi sınıfı ve emekçilere hiçbir ışık getirmeyen anayasa değişikliğinin referanduma sunulması olayına “Evet” ya da “Hayır” denilmesiyle devlet / sistem / rejim reform yapmış sayılmayacaktır. Burjuva diktatörlüğü gerici yasa ve anayasalarla devam edecektir. AKP’nin şahsında hâkim gerici sınıfların siyasî çıkarları da bir biçimde tahkim edilmiş olacaktır. Devrimciler, Komünistler, gerici reform dahi yapamayan burjuva iktidarlarının oyunlarına “Evet” ya da “Hayır” diyerek alet olamazlar. Çünkü onların yararına hiçbir durum söz konusu değildir. Bu türden bir saflaşma yerine sistemin / rejimin ideolojik-sınıfsal konumunu, mantığını, işleyiş kurallarını açığa vuracak, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın talep ve ihtiyaçlarını gündeme getirecek çabalara ihtiyaç duyulmaktadır.</p>
<p>“Evet mi?”, “Hayır mı?” saflaşmasında -bölünmesinde- işçi sınıfı ile emekçilerin hiçbir çıkarı söz konusu değildir. Bu nedenle Devrimcileri, Komünistleri bu iki seçenek arasında tercih yapmaya zorlayacak ya da ikna edebilecek bir gerekçe zaten söz konusu olamaz.</p>
<p>Burjuvazinin çıkarlarını zora sokacak, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın çıkarlarını gündemleştirecek, kitleleri seferber edip dayatacak, devrimci taktiksel zenginlikleri uygulayacak bir<strong><em>İSP</em></strong> de yoktur.</p>
<p>Devrimcilerin, Komünistlerin kitlelerin politikleştiği bu türden “seçim” ortamlarında gündeme getireceği birinci madde <strong><em>İSP</em></strong>’nin oluşturulmasıdır.</p>
<p>“Sol Cenahımız” açısından geçerli bir özeleştiriyi bir kez daha dillendirmeyi ve ortaya çıkan bu durumu tahlil ederek bazı saptamalarda bulunmayı ve de bu vesileyle konu üzerindeki görüşlerimizi tekrar etmeyi uygun buluyoruz:</p>
<p>. Sistemi hakikî reformlar yapmaya zorlayacak ve de burjuva diktatörlüğünü</p>
<p>aşabilecek mekanizmaları bir türlü üretememişiz.</p>
<p>. Burjuvazi ile her alanda boy ölçüşecek ve iktidara gelebilecek birleşik, güçlü,</p>
<p>güvenilir ve donanımlı bir <strong><em>SINIF PARTİSİ</em></strong>’ni üretip işbaşı yaptıramamışız.</p>
<p>. İşçi sınıfının siyasal ve sendikal birliği davasını ete kemiğe büründürememişiz.</p>
<p>. Biricik sınıfsal-örgütsel güvencemiz olan <strong><em>Komünistlerin Birliği</em></strong>’ni telaffuz etmiş,</p>
<p>bu kararla yola çıkılmış, fakat pratik örgütçülükte anlamlı ve ileri bir adım</p>
<p>atamamışız.</p>
<p>. Kapitalizmden büyük zarar gören sosyal muhalefet dinamiklerini tutarlı-somut-</p>
<p>amaçlı projelerimizle bir araya getirememişiz.</p>
<p>. Modern Proletaryanın önderliğinde Ulusallık-Sınıfsallık dinamiklerini yan yana</p>
<p>getirememişiz.</p>
<p>. Kolektif aklı, kolektif bilinci ve kolektif eylemi bir türlü örgütleyememişiz.</p>
<p>. Birbirimizden öğrenememiş, deneyim aktarımında bulunamamış, birlikte</p>
<p>yürüyememiş, kolektif iktidar projesi üretememiş olan “Sol Cenahımız” büyük ölçüde</p>
<p>işlevsiz bir konuma düşürülmüştür.</p>
<p>“Evet mi?” (akp, sp, bbp vb.), “Hayır mı?” (chp, mhp vb.) gerici saflaşmasında bir de BDP tarafından “Boykot” çağrıları yapılmıştır. Burjuvazinin göstermelik seçim mekanizmalarına katılmak ya da katılmamak işçi sınıfı ve emekçilerin o günkü sınıfsal çıkarlarıyla ilgilidir.</p>
<p>“Boykot” tavrı işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarına önemli, kayda değer bir katkı sunuyorsa, burjuvazinin oyunlarını bozmaya ve sistemi geri adım atmaya zorluyorsa bu yöntem düşünülebilir.</p>
<p>Bir de &#8220;Yetmez ama Evet&#8221; cephesi (nevzuhur &#8220;Avrupa standartlarına uygun sosyal-demokrat parti&#8221; edp ve diğer dönek &#8220;solcu&#8221; liberaller) ile &#8220;Yeni bir anayasa için Hayır&#8221; cephesi (sip partisi tekape, ödp, emep, disk, tmmob, kesk, halkevleri vb)   oluştu.</p>
<p>Burada seçim ve oy hesapları ile parlamentonun kullanılması gibi tartışmalara girmeden söylenecekse:</p>
<p>T. C.deki seçim sistemlerinde kullanılan oyların önemli bir bölümünün “Boykot” tercihinde bulunması emekçileri hâkim sınıf gündemlerine mahkûm olarak gören her iki burjuva cephesine de vurulacak önemli bir darbe ve ders olacaktır. Dolayısıyla ancak böyle etkili bir sonucun örgütlenebileceği, gerçekleştirilebileceği hesaplanıyorsa bu boykot çağrısının bir anlamı olabilecektir. Üstelik çağrı yapmak da yetmez, Erdoğan’ın “Evet” turu, Kılıçdaroğlu’nun “Hayır” turu gibi de değil, kapı-kapı dolaşarak “Boykot”un gerekçesi anlatılmalıdır. “Boykot” çağrısı sistemli ajitasyon, propaganda, yetenek ve hatırı sayılır bir örgütlülüğü gerektirir. Yoksa bu türden pasif bir boykot anlayışı, “Hele bir kelle sayımız ortaya çıksın” çağrısı olarak kalmaya mahkûmdur. “Evet”, “Hayır” ile “Boykot” tercihlerinin sonuçları şimdiden aşağı yukarı bellidir. Sonuçta: “Evet” oylarının çokluğuyla ya AKP’nin dediği olacaktır.  Ya da “Hayır” oylarıyla AKP tepe taklak olup CHP veya MHP öne çıkacaktır. Ancak “Boykot” oylarının önemli bir düzeyde oluşu sistemi / rejimi ve herkesi düşündürecektir.</p>
<p>“Boykot” kararı alan BDP ve ona eklemlenmekten öte ciddî hiçbir politikası olmayan diğer “ilerici” ve “sol” örgütlerin sosyal muhalefetin tamamını seferber edebilecek, kitleleri bu yolda örgütleyebilecek ideolojik-politik-örgütsel becerilerinin olduğunu ise asla söyleyemiyoruz.</p>
<p><em>Kolektifimizin</em> önerisi açıktır: <strong><em>Aktif+Örgütlü Boykotu hayata geçirecek çabalara ihtiyaç duyulmaktadır.</em></strong></p>
<p><strong><em>Aktif Boykot ve bu yoldaki ittifak ve güç birliği çalışmalarını, işçi sınıfının sendikal ve siyasal birliği mücadelesiyle  birleştirmeli ve gündemde sıcak tutmalıyız.</em></strong></p>
<p>“Seçim” hesaplaşmalarında sağlı “sol”lu burjuva partilerinin ellerindeki araçlar “Sol Cenahımızın” elinde yoktur. Kamuoyu araştırmalarının göstergelerine bakacak olursak: “Evet” ve “Hayır” saflaşmasında taraflara  yüzde 50, yüzde 50 oranında bir “şans” tanımıştır. Böylelikle bazı tahminlerde bulunulmuştur. Hâkim gerici sınıflar gündemlerini bu doğrultuda  belirlemeye yönelmiştir.</p>
<p>Devletin sahipleri arasında en büyük payı bulunan TÜSİAD’ın tavrı da bu yöndedir.</p>
<p>Biçimsel ve göstermelik parlamento seçimlerinde “halkımızın” önüne her zaman “vebadan kurtarıp sıtmaya razı etmek” gibi seçenekler sunulmaktadır.</p>
<p>Sokağın diliyle söylenecekse: Bugüne kadar “Bokla tezek arasında yapılan seçimlerde insanlarımız ellerini kirletmemek için daima tezeği tercih etmiştir.”</p>
<p>T. C. devleti demokrasicilik oyununa başlayalı beri bu böyle devam etmektedir.</p>
<p>10 Temmuz 2010</p>
<p><strong> SORUN <em>Polemik Dergisi</em></strong></p>
<p><strong><em>Çalışanları Adına</em></strong></p>
<p><strong><em>Sırrı Öztürk</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/17/%e2%80%9cevet-mi%e2%80%9d-%e2%80%9chayir-mi%e2%80%9d-bolunmesini-nicin-boykot-ediyoruz-bu-tartismaya-nicin-katilmiyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Rejimi…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/14/turkiye%e2%80%99nin-rejimi%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/14/turkiye%e2%80%99nin-rejimi%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Aug 2010 19:31:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2587</guid>
		<description><![CDATA[Dünyada üç rejim türü mevcuttur: Tek partili rejimler; yarı askeri parlamenter rejimler; parlamenter rejimler.

Bugün birincisine örnek, Suriye, Libya gibi ülkelerdir; ikincisinin örneği ise Pakistan, Türkiye vb. dir. Üçüncüsü ise, İngiltere, Fransa vb. batı ülkeleridir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada üç rejim türü mevcuttur: Tek partili rejimler; yarı askeri parlamenter rejimler; parlamenter rejimler.</p>
<p>Bugün birincisine örnek, Suriye, Libya gibi ülkelerdir; ikincisinin örneği ise Pakistan, Türkiye vb. dir. Üçüncüsü ise, İngiltere, Fransa vb. batı ülkeleridir.</p>
<p>Türkiye, 1950 yılına kadar tek parti diktatörlüğüydü. Bu tarihten itibaren yarı askeri parlamenter bir diktatörlük rejimi kuruldu. Bu rejimin kurulması için 1923 Anayasası’nın yerine yeni bir anayasa yapılması gerekmedi. Demek ki, bir rejimin niteliği, anayasalardan çok, fiili durumlarla belirlenmektedir.</p>
<p>Türkiye 1950 yılından günümüze kadar yarı askeri parlamenter demokrasiyle yönetilmiştir. Rejimin bu parçalı yapısı, aslında iktidarın iki egemen kesim arasında paylaşıldığını, zaman zaman birinin, zaman zaman diğerinin iktidarda ağırlık kazandığını gösterir.</p>
<p>1950’de yarı askeri parlamenter seçime geçildiğinde ağırlıklarını ordu ve devlet eliyle oluşturan<strong>devlet seçkinleri</strong> (bundan böyle bu adla anılacaklardır) hazırlıksız yakalandılar. Ağırlıklarını seçimler ve parlamento aracılığıyla oluşturan ve o sırada DP tarafından temsil edilen <strong>iktidar seçkinleri</strong><strong> </strong>(bundan böyle bu adla anılacaklardır), bir bakıma 1923 Anayasa’sının monolitik iktidarlara olanak tanıyan yapısından da yararlanarak bir iktidar tekeli oluşturmaya kalkıştı ve devlet seçkinlerini 1950’lerin sonlarına doğru baskı altına bile aldı.</p>
<p>Bu, devlet seçkinlerinin bir darbesiyle sonuçlandı (27 Mayıs). Devlet seçkinleri, yeni bir anayasa yaparak (1961 Anayasası) rejimin yarı askeri parlamenter niteliğini resmen tescil etmiş oldular. Bu Anayasa’ya göre, parlamenter iktidar, devlet kurumları (yani devlet seçkinleri) tarafından (Yargıtay, Danıştay, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı vb) denetlenecekti.</p>
<p>İşte bu yüzden, 1961 Anayasası, o günden sonra devlet seçkinleriyle iktidar seçkinleri arasında büyük bir mücadele konusu olmuştur. Parlamento yoluyla seçilen iktidarlar, bu anayasanın iktidarlarını kısıtlayan maddelerini değiştirmek ve budamak için ellerine geçen her fırsatı kullanmış, devlet seçkinleri ise bu mevzileri korumak için sonuna kadar çarpışmıştır.</p>
<p>Türkiye, 1970’li yıllarda hem devlet seçkinlerini, hem de iktidar seçkinlerini, birlikte bir darbe (12 Eylül darbesi) örgütlemeye ve yapmaya sevk edecek ölçüde derin bir kriz ve dolayısıyla iç savaş ortamına girdi. Darbeyi görünürde askerler yapmış olsa da, darbe aslında daha 12 Eylül öncesinde, iktidar seçkinlerinin de rızasıyla hazırlandı. İktidar seçkinlerinin daha darbe olmadan, Tarabya otelinde geleceğin yeni anayasası toplantıları düzenlemeleri bunun en iyi göstergesidir.</p>
<p>12 Eylül darbesinden sonra getirilen 1981 Anayasası, sanılmasın ki, 1961 Anayasası’nın parlamenter iktidarı kısıtlayan maddelerinde çok büyük değişiklikler yapmıştır. Bu Anayasa, devlet seçkinleriyle iktidar seçkinlerinin esasen konsensüs halinde hazırladıkları bir Anayasa olduğundan en büyük değişiklikler halkın özgürlüklerini, emekçi haklarını kısıtlama yönündeki değişikliklerdir.</p>
<p>Böylece rejimin niteliği günümüze kadar değişmeden gelmiştir. 12 Eylül Anayasası, rejimin yarı askeri parlamenter niteliğinde bir değişiklik yapmamış, ancak bu rejimin halk ve özgürlük düşmanı karakterini pekiştirmiştir.</p>
<p>AKP’nin merkez sağ oylara hakim olması ve dolayısıyla iktidar seçkinlerinin ana partisi haline gelmesiyle birlikte yarı askeri parlamenter rejimin iki kesim arasındaki dengelerinin anayasal düzlemde yeniden düzenlenmesi gerekmiştir. Bugünkü anayasa değişikliğinin anlamı budur.</p>
<p>İktidar seçkini kesimin bugüne kadar merkez sağa hakim olan partileri, genellikle devlet seçkinlerinin icazetine dayanmışlardı. Dolayısıyla bu icazet ortadan kalktığı an bu partilerin de pılı pırtılarını toplayıp çekilmeleri gerekmişti. Ne var ki AKP ilk kez böyle bir icazetin, egemenlerin konsensüs havuzunun kısmen dışından gelip merkez sağa hakim olan bir partidir. Bu yüzden AKP’nin, rejimin iki egemen kesim arasındaki ilişkileri belirleyen temel taşlarını yeniden düzenlemeye herkesten çok ihtiyacı vardır. Aynı zamanda bu, 1961 Anayasa’sının, devlet seçkinlerinin vesayet ve kısıtlamalarının iktidar seçkinlerinin lehine radikal bir şekilde geriletilmesi için de zorunludur.</p>
<p>Dolayısıyla, bugünkü Anayasa oylaması, Türkiye’nin yarı askeri parlamenter rejimden batıdaki gibi bir parlamenter rejime geçmesi gibi büyük ölçüde niteliksel bir değişime işaret etmiyor. 1950’de fiilen işlemeye başlayan ve 1961 Anayasası’yla tescillenen yarı askeri parlamenter rejimin bileşenleri devlet seçkinleriyle iktidar seçkinleri arasındaki ilişkide iktidar seçkinleri lehine bir balans ayarına tekabül ediyor.</p>
<p>Eğer yukarda işaret ettiğim türden ciddi ve niteliksel bir rejim değişikliği, örneğin yarı askeri parlamenter rejimden parlamenter rejime bir geçiş söz konusu olsaydı, ben, “Anayasa Oylaması… Hepsi Aynı Kapıya Çıkar” başlıklı yazımda belirttiğim gerekçelerle yine oy sandıklarından uzak dururdum ama “evet” diyen arkadaşları da fazla eleştirmezdim. Bugün öyle mi ya!</p>
<p>Net durum şudur: “Evet” oyu verecek olanlar, <strong>iktidar seçkinleri</strong> partisinin taraftarı ya da yedek gücüdür; “hayır” oyu verecek olanlar, <strong>devlet seçkinleri</strong> partisinin taraftarı ve yedek gücüdür. Sonuçta evet de çıksa, hayır da çıksa, rejimin yarı askeri parlamenter niteliği de değişmeyecektir üstelik.</p>
<p>Sandığa gitmeyenlerin oy oranı yüzde ellinin üstüne çıktığı an Türkiye’nin 60 yıllık köhnemiş yarı askeri parlamenter rejimi belki temelden tartışma konusu olabilecektir.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Ağustos 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/14/turkiye%e2%80%99nin-rejimi%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>54</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BOYKOT (Sadık Varer, 08.2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/12/boykot-sadik-varer-08-2010/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/12/boykot-sadik-varer-08-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 15:51:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Sadık Varer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2575</guid>
		<description><![CDATA[AKP iktidarı öncesinde geleneksel sermayenin egemenliğinden yakınan, sömürü pastasından aldıkları payın giderek küçülmesiyle yaşadıkları ‘mağduriyeti’ İslam ideolojisine yaslanarak ifade eden MÜSİAD’çılar, AKP iktidarı döneminde şaşırtıcı bir hızla palazlanmış ve TÜSİAD’çı geleneksel sermayenin 80 yıllık egemenliğini sarsmaya başlamıştır. Denilebilir ki, artık mağduriyet edebiyatı yapan MÜSİAD’çılar değil, TÜSİAD’çılardır!..
Ve şimdilerde, yakın geçmişin ‘mağdur’ sermaye grupları, kendilerini yalnızca iktisadi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AKP iktidarı öncesinde geleneksel sermayenin egemenliğinden yakınan, sömürü pastasından aldıkları payın giderek küçülmesiyle yaşadıkları ‘mağduriyeti’ İslam ideolojisine yaslanarak ifade eden MÜSİAD’çılar, AKP iktidarı döneminde şaşırtıcı bir hızla palazlanmış ve TÜSİAD’çı geleneksel sermayenin 80 yıllık egemenliğini sarsmaya başlamıştır. Denilebilir ki, artık mağduriyet edebiyatı yapan MÜSİAD’çılar değil, TÜSİAD’çılardır!..</p>
<p>Ve şimdilerde, yakın geçmişin ‘mağdur’ sermaye grupları, kendilerini yalnızca iktisadi olarak değil, siyasi olarak da egemen bir güç şeklinde örgütlemek ve bu egemenliği kalıcılaştırmak istiyorlar. Görülmesi gereken gerçek budur; AKP iktidarının hazırladığı anayasa değişiklik paketi bu amaca hizmet ediyor.</p>
<p>AKP iktidarının ‘demokratlığında’ hiçbir samimiyet belirtisi görünmüyor. AKP’nin askeri vesayet rejimine ‘dokunması’ ise, onun demokrasi aşkından kaynaklanmıyor. AKP, kendisinin de varlık nedeni olan memleketin yeni ‘efendilerinin’ istikbali için geleneksel sermayenin güç kaynaklarına ‘dokunmak’ zorundaydı; Batılı dostlarının aktif desteği ile orduyu ve yargıyı ‘terbiye’ etme eylemine girişmesi bundandır.</p>
<p>Bu güne dek 12 Eylül Anayasası’nda pek çok değişiklik yapıldı. 12 Eylül Anayasası’nın 34 maddesi değiştirildi. Ama bu değişiklikler yapılırken 12 Eylül Anayasası’nın anti demokratik özüne hiç dokunulmadı.. AKP’nin anayasa değişiklik paketinde yer alan maddeler de 12 Eylül Anayasası’nın faşist dokusuyla uyum içindedir.</p>
<p>Şayet AKP, ulusların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkının teslimi, işsizliğin yasaklanması ya da seçim barajının kaldırılması gibi ‘demokratik açılımlar’ yapmaya karar vermiş ve anayasa değişiklik paketine bu meselelerle ile ilgili birkaç madde koymuş olsaydı, onaylanması imkansız diğer maddelerin varlığına rağmen referandumda ‘kerhen evet’ tavrı düşünülebilirdi. Ve fakat vaziyet şimdiki gibi olunca  AKP’nin anayasa değişiklik paketini onaylamak, referanduma katılıp ‘evet’ demek bir demokrat için bile ‘ayıp’ bir şeydir; bir komünistin ‘evet’ demesi ise akıl dışı bir davranış sayılmalıdır</p>
<p>Gerçekte, komünistlerin, egemen sermayenin siyasal ihtiyaçlarını gidermeye ayarlı anayasa değişiklik paketine ‘hayır’ demeleri gerekiyor. Fakat, memlekette öyle bir siyasal atmosfer oluştu ki, ‘hayır’ demek, ‘hayır’cı CHP ve MHP gibi partilerle aynı kulvarda yer almak anlamına da gelebilir. AKP’nin karşısındaki ‘hayır’cı siyasal güçler, geleneksel sermayenin eski gücüne yeniden kavuşmasını istiyorlar ya, bağımsız emek siyaseti yapan bir komünist için ‘hayır’ tavrının yanlışlığı bu hassas durumla alakalıdır; bu koşullarda, AKP’nin ‘evet’ine karşı, CHP ve MHP gibi partilerin ‘hayır’ına taraf olmak, sermaye grupları arasındaki egemenlik mücadelesinde taraf olmakla eşanlamlıdır.</p>
<p>Bu nedenle, referandumda, ‘evet’çilerle ‘hayır’cıların siyasal teşhirini merkeze alan bir boykot tavrı almak daha anlamlıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sadık Varer</strong><strong> </strong> <strong></strong><a href="http://www.enternasyonalle.com/" target="_blank">www.enternasyonalle.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/12/boykot-sadik-varer-08-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bugün boykot, yarın Üçüncü Cephe! (Sungur Savran, 01.08.2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/12/bugun-boykot-yarin-ucuncu-cephe-sungur-savran-01-08-2010/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/12/bugun-boykot-yarin-ucuncu-cephe-sungur-savran-01-08-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 15:37:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2568</guid>
		<description><![CDATA[12 Eylül çok baskı yaptı, işkenceye, idama, düpedüz adam öldürmeye başvurdu, tamam geride cendere gibi bir rejim bıraktı da, neden? Bu soruya cevap vermeden 12 Eylül'ün reddinin, bırakın mümkün olmasını, tartışılmasına dahi başlanamaz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Timsahlar gözyaşlarını akıtadursunlar, 12 Eylül cuntasının Türkiye’ye bir cendere olarak giydirdiği siyasi-hukuki rejim, referandumdan sonra da sıhhat ve afiyette olacak. Bunun sayısız nedeni var. Sözde solculuk adına, 12 Eylül’e karşı çıkmak gerekçesiyle referandumda “evet” oyu kullanmak gerektiğini ileri sürenlerin argümanlara cevap vermeden mugalataya devam edeceklerini bilmemize rağmen, bu nedenlerden bazılarına değinelim.</p>
<p><strong>Toplumsal şekerler</strong><br />
Bir kere, dar anlamda anayasa hukuku alanında bile, referanduma sunulan değişikliklerin 1982 Anayasası’na darbe vurması söz konusu değil. 1982 Anayasası daha önce defalarca değiştirildi. 2001’de yapılan ve Milli Güvenlik Kurulu’nun yetkilerini yeniden tanımlamayı da içeren değişiklik, bugünkünden çok daha önemli idi. Buna rağmen, 12 Eylül mirası rejim devam etti. Bugünkü sözde çok önemli değişikliklerin çoğu şu ya da bu toplumsal kesime (işçiler, kamu emekçileri, kadınlar, 12 Eylül karşıtları) verilmiş şekerler niteliğini taşıyor. Bir bölümü, AB uyum faaliyetleri dolayısıyla zaten yapılacaktı. AKP onları buraya sokuşturarak “evet” oylarını artırmaya çalışıyor. Bir bölümü ise işlevsiz, göstermelik değişiklikler. Güya 12 Eylül katillerinin yargılanmasının önünü açan, ama (başka hukuki engeller bir yana) zaman aşımı dolayısıyla işe yaramayacak olan Geçici 15. maddenin kaldırılması gibi.<br />
Anayasa hukuku alanında kaldığımızda bile, bu değişiklik paketinin esas çekirdeğini oluşturan maddeler, bu sayfalarda daha önce de yazmış olduğumuz gibi (bkz. “1982 Anayasası’nın liberal taraftarları”, Radikal İki, 4 Nisan 2010) büyük ölçüde 1982 Anayasası’nın mantığının damgasını taşıyor. 1982 Anayasası, YÖK’ten RTÜK’e birçok kuruma üye atanmasını, sorumsuz bir cumhurbaşkanının yetkisine vermişti. AKP değişiklikleri bu yönelişi yüksek yargı kurumları bağlamında derinleştiriyor. 1982 Anayasası Adalet Bakanı ve müsteşarını, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na yürütmenin Truva atı gibi yerleştirmişti.<br />
AKP değişiklikleri bunda ısrar ediyor. 1982 Anayasası, YAŞ kararlarını yargı denetiminden muaf tutarken aynı şeyi cumhurbaşkanının tasarrufları için de yapmıştı. AKP değişiklikleri ilkini kaldırırken ötekini gidermeye zahmet bile etmiyor!</p>
<p><strong>12 Eylül yalanları</strong><br />
Ama asıl önemli olan, dar anlamda anayasa hukuku alanının dışına çıkarak 12 Eylül cuntasının Türkiye’ye miras bıraktığı siyasi-hukuki rejimin ayırt edici özelliğinin ne olduğunu sormaktır. Düzenin sözcülerinin bu konudaki suskunluğu manidardır: Tamam 12 Eylül çok baskı yaptı, işkenceye, idama, düpedüz adam öldürmeye başvurdu, tamam geride cendere gibi bir rejim bıraktı da, neden? Bu soruya cevap vermeden 12 Eylül’ün reddinin, bırakın mümkün olmasını, tartışılmasına dahi başlanamaz.<br />
12 Eylül, 1960-80 döneminde muazzam güçlü bir sınıf mücadelesi veren ve sayısız mevzi kazanan işçi sınıfının, sadece ekonomik kazanımlarını değil örgütlülüğünü ve haklarını da elinden almak için yapıldı. Başka şekilde söyleyelim: 12 Eylül Türkiye’de sınıflar arası güç dengelerini, işçi sınıfını kıskıvrak bağlayarak sermaye lehine değiştirmek için yapıldı. Bu kadar eza, bu kadar ceza her şeyden önce bunun içindi. Bu görüşü kabul etmeyen tersini ileri sürsün, tartışalım. Çok yararlı bir tartışma olacağına kuşku yok.<br />
Yok, eğer kimse tersini ileri sürecek kadar pusulasını şaşırmadıysa, o zaman buradan mantıksal bir kaçınılmazlıkla şu sonuç çıkar: 12 Eylül’ün miras bıraktığı siyasi-hukuki rejimin özü buysa, işçi sınıfını kıskıvrak bağlayan yönlere dokunmayan bir değişiklik söz konusu olduğunda, 12 Eylül’ün reddinden söz edilemez. AKP, işçi sınıfına ve emekçilere karşı 30 yıldır sürdürülen sermaye saldırısını en üst perdeye yükseltti. Önümüzdeki dönemde de işçi sınıfına saldırıyı sürdürmeyi planlıyor (özel istihdam büroları, kıdem tazminatının budanması, bölgesel asgari ücret, 12 Eylül’ün sendikal yasalarını yasakları asgari düzeyde yumuşatarak güncelleştirmek vb. vb.) Bu durumda siz “yetmez, ama evet” derken neden söz ediyorsunuz? Ne var ki “yetmez” olsun?<br />
Solda sınıf politikasını bırakanların kaderi budur: Burjuvazinin büyük işçi ve emekçi kitlelerinden gerçekleri gözlerden saklama çabasına soldan siper olmak. Kendilerine ihsan edilen gazete köşelerinde ya da televizyonlara çıkarak, AKP’nin sefil anayasa değişikliklerini 12 Eylül karşıtlığıymış gibi savunan “solcular”, bu yaptıklarıyla 12 Eylül’ün sınıf karakterini işçilerin ve emekçilerin gözünden saklama işinde yardakçılık yaptıklarını göremeyecek kadar mı karşı safa geçtiler? Yoksa bile bile mi yapıyorlar bunu?</p>
<p><strong>Boykottan Üçüncü Cephe’ye</strong><br />
Peki, bu anayasa değişikliği paketi 12 Eylül’ü bitirmekle ilgili değilse, konusu ne? Neden yapılıyor, nasıl bir sonuç yaratacak? Bu paket, doğrudan doğruya burjuvazinin iki cephesi, Batıcı-laik cephe ile İslamcı cephe arasında yıllardır devam eden politik iç savaşın yeni bir muharebesi olarak görülmeli. Parlamento ve hükümet düzeyinde güçlü bir hakimiyete sahip olan AKP, Batıcı-laik burjuvazinin kendi karşısında yer alan kurumlarından orduyu üst üste yaptığı hamlelerle zor duruma düşürdükten, sivil bürokrasiyi kendine yakın kadrolarla doldurduktan, üniversite bürokrasisini YÖK hakimiyeti aracılığıyla ele geçirdikten sonra, şimdi de yüksek yargıyı içeriden kuşatarak bir muhalefet odağı olarak etkisizleştirmeye çalışıyor. Yani anayasa değişikliği paketinin konusu, sadece ve sadece burjuvazinin iki cephesi arasındaki güç dengesidir. Solda “evet” oyunu savunanlar, AKP’nin bu mücadeledeki piyonları konumunda.<br />
Ama bunun karşısına sol adına “hayır” şiarıyla çıkmak, hele hele Türkiye’nin politik ortamında son dönemde yaşanan gelişmeler ışığında ele alındığında son derece sorunlu. AKP’nin referandumda “evet”in kazanmasının propaganda etkisi yoluyla olsun, ortaya çıkacak kurumsal güç dengesi değişikliği yoluyla olsun elde edeceği yeni güçten kaygılanmak meşrudur. Ama bunun karşısında, AKP’nin güç kaybetmesi ve sonunda seçimleri yitirmesi için “hayır” cephesine umut bağlamak, vahim bir politik yönelişe işaret eder.<br />
Çünkü AKP, parlamento ve hükümet dışındaki alanlarda gücünü artırıyor olabilir ama bir dizi faktörün etkisi altında bir yandan da suyu kaynatılıyor. İsrail ve İran sorunlarından dolayı ABD yönetimiyle, kendine yakın İslamcı burjuvazinin çıkarlarını savunması yüzünden TÜSİAD burjuvazisiyle arası açıldı. “Açılım” olarak anılan politikasının iflası yüzünden de, ekonomik krizde işsizliğin sıçraması dolayısıyla da oy gücünden bir miktar yitiriyor. Tam da bu aşamada Baykal’ı tahtından indiren bazı kudretli odaklar, Kılıçdaroğlu CHP’sini AKP’nin alternatifi haline getirdiler. İşte bu operasyonda CHP ile aynı kampta yer almak, sol açısından çok vahim: Her şeyi bir yana bırakın, yaklaşan genel seçimlerden AKP’nin yerine bir CHP-MHP koalisyonunun çıkması ihtimali dahi tüyler ürpertici bir olasılık. Öyleyse, “hayır” cephesinde yer almak sol açısından gelecekte yürünecek yol bakımından çok kaygılandırıcı.<br />
Bu olasılık açıkça gösteriyor: Burjuvazinin iki kampından da emekçilere ve başta Kürt halkı olmak üzere ezilenlere bir hayır gelmez. İhtiyacımız mücadele eden Kürtleri ve mücadele eden işçileri, emekten ve özgürlükten yana bütün insanlarla biraraya getiren bir Üçüncü Cephe’dir. Referandumda sandıklardan uzak durmak, burjuvazinin iki kanadının karşılıklı tepişmesine karşı “beni piyonunuz olarak kullanamazsınız” diye haykırmak anlamına geliyor. Boykot, yarının Üçüncü Cephesi’nin güçlerini ilk kez halkın gözünde canlandıracaktır.<br />
Ancak bu Üçüncü Cephe’nin güçlenmesiyledir ki, 12 Eylül’ün işçi düşmanlığı da, ırkçıların ve şovenlerin Kürt düşmanlığı da yenilgiye uğratılabilecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/12/bugun-boykot-yarin-ucuncu-cephe-sungur-savran-01-08-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anayasa Oylaması…  Hepsi aynı Kapıya Çıkar!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/08/06/anayasa-oylamasi%e2%80%a6-hepsi-ayni-kapiya-cikar/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/08/06/anayasa-oylamasi%e2%80%a6-hepsi-ayni-kapiya-cikar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Aug 2010 01:37:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2563</guid>
		<description><![CDATA[Güncel siyasi konularda kalem oynatmanın pek bana göre bir iş olmadığının bilincindeyim. Bırakın yazmayı, bu konularda günlük medyada yazılan ve söylenenleri izlemek bile gelmez içimden. Halkın kaderinden mi koptum? Birileri böyle eleştirebilirler beni. Görünürde pek de haksız olmazlar. “Adam çekilmiş sırça köşküne, halkın geleceğini ilgilendiren konulara sırtını dönmüş” diyenleri duyar gibiyim. Evet ama ya bu tutumum halkın geleceğine kayıtsızlıktan değil de, bu geleceğe ilişkin fazlasıyla kaygılanmaktan kaynaklanıyorsa…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Güncel siyasi konularda kalem oynatmanın pek bana göre bir iş olmadığının bilincindeyim. Bırakın yazmayı, bu konularda günlük medyada yazılan ve söylenenleri izlemek bile gelmez içimden. Halkın kaderinden mi koptum? Birileri böyle eleştirebilirler beni. Görünürde pek de haksız olmazlar. “Adam çekilmiş sırça köşküne, halkın geleceğini ilgilendiren konulara sırtını dönmüş” diyenleri duyar gibiyim. Evet ama ya bu tutumum halkın geleceğine kayıtsızlıktan değil de, bu geleceğe ilişkin fazlasıyla kaygılanmaktan kaynaklanıyorsa…</p>
<p>Açmaya çalışayım. 12 Eylül’de bir Anayasa referandumu yapılacak. İki alternatif var: Evet ve hayır. İçinden ne evet, ne de hayır demek gelmeyenler ise boykot alternatifini ileri sürüyorlar. İşin kötü tarafı, ben boykotçu da değilim. Çünkü boykot demenin bile oynanan oyuna bir tarafından katılmak anlamına geleceği gibi sert bir tutumum var. O halde ne diyorsun kardeşim?</p>
<p>Bir şey demiyorum. Bir şey demek içimden gelmiyor. Çünkü bütün “alternatiflerin” aynı kapıya çıktığını düşünüyorum. İster evet deyin, ister hayır, isterse boykot çağrısı yapın, bunların hepsi, halkı gerçek bir kurtuluş yolu bulmaktan uzaklaştırmaya yarıyor. Bana en doğrusu, bütün alternatiflere kulakları tıkamak, sırtını dönmek ve bu olaydan mümkün olduğunca uzak durmak gibi geliyor. Bu anlamda benim böyle bir yazı yazmam bile yanlış aslında.</p>
<p>Nedir Anayasa? Halkı yönetecekleri bağlayan kurallar dizisi. Sanki halkın haklarını da saptayan kurallar söz konusuymuş gibi gözükür ama bu da bir aldatmacadır. Halkın bir Anayasal düzende hiçbir gerçek hakkı yoktur. Parlak sözlere kulak asmayın. Anayasalar, temelde, yönetilenlerin nasıl yönetileceğini belirler. Ek olarak da halkı yöneten egemen kliklerin aralarındaki ilişkileri düzenler. Halk neden, kendisinin nasıl yönetileceği ve aynı zamanda kendisini yöneteceklerin aralarındaki ilişkilerin nasıl olacağı konusunda bir karar versin, bir tercihte bulunsun ki. Bu, beni şöyle dövün, döverken kamçı değil, sopa kullanın, beni daha az ya da insaflı sömürün, ayrıca beni dövenler ve sömürenler olarak şu klik şu haklara sahip olsun, diğeri de yöneticilik işine şu şekilde katılsın demekten farksızdır. Halk için önemli olan dövülmemek ve sömürülmemektir. Bunun yolu da yönetilmeyi ve tepesindeki yönetici sultaları, egemenleri ve onların egemenliklerini reddetmektir. Yani bunun gerçek yolu, Anayasa denen şeyi reddetmektir. “Anayasaya hayır” diye bir slogan atacağım ama bu günkü “hayır”cılarla karıştırılırım diye korkuyorum.</p>
<p>Evet diyenler neye evet diyor? Onlara göre, 12 Eylül Anayasası değiştiriliyor, hadi o kadarına kimse inanmıyorsa 12 Eylül Anayasası tadil ediliyor diyelim. Evet ama 12 Eylül Anayasası tadil edilip de ne olacak? Daha “sivil” maddeler getiriliyormuş. Evet ama neden beni “daha sivil”lerin dövmesini ya da sömürmesini isteyeyim ki?</p>
<p>Hayır diyenler neye hayır diyor? Hayırcılar biraz daha karışık. Bunların bir kısmı düpedüz 12 Eylül Anayasası’nın değişmesini istemedikleri için hayır diyor. Örneğin aşırı sağcılar ve MHP bu yüzden hayırcı. CHP de bir bakıma öyle. Öte yandan, 12 Eylül Anayasası’nın yeterince değişmediğini düşündüğü için hayırcı olanlar da var. Bunlar daha çok ulusalcı solcular ya da sol eğilimli başka gruplar gibi görünüyor. Tamam ama bu hayırcılar da, hayırcılıklarıyla sanki 12 Eylül Anayasası’nı savunuyor veya asker vesayetinin devamından yanaymışlar gibi bir pozisyona düşmüyorlar mı? Zaten AKP’nin onları köşeye sıkıştırdığı nokta da bu.</p>
<p>Boykotçular daha tutarlı gibi görünüyor bu durumda. Ne var ki, onlar da neden boykotçu olduklarını yeterince açıklayamıyorlar. Hazırlanan yeni Anayasayı yetersiz gördükleri için mi boykot diyorlar, yoksa benim yukarda açıkladığım daha radikal ve oyunun tamamen dışında olmak istedikleri için mi, bu tam net değil. Sanki, bir yandan yeni taslağı yetersiz buldukları, bir yandan da 12 Eylülcülerle ve ulusalcı solcularla aynı yere düşmek istemedikleri için boykot diyor gibiler. Sanki çok daha “demokratik” bir anayasa önerisi gelseydi veya 12 Eylül Anayasasını tadil eden değil de, çok daha sivil bir tasarı hazırlansaydı evetçilere katılacaklarmış gibi bir halleri var. Yani Anayasa denen yönetici kurallarını toptan ve kökten reddetmiyorlarmış gibi geliyor bana.</p>
<p>Kısaca belirteyim: Evet de deseniz, hayır da deseniz, boykot da deseniz, hepsi, Anayasal yönetim kurallarını kabul ettikleri için aynı kapıya çıkar. Bu kapı, üst kattaki yöneticinin kapısıdır. Biz alt kattakilerin ise binayı toptan yıkmaktan başka bir kurtuluş yolumuz yok. Elbette, geçmişteki devrimlerde olduğu gibi binanın üstümüze yıkılmamasına dikkat etmek ve ne yönetenin ne de yönetilenin olduğu yeni bir bina yapma konusunda net fikirlere sahip olmak koşuluyla.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>6 Ağustos 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/08/06/anayasa-oylamasi%e2%80%a6-hepsi-ayni-kapiya-cikar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>93</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ANARŞİZMİN  STALİNİZME  BAKIŞI (Mehmet Akkaya)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/07/24/anarsizmin-stalinizme-bakisi-mehmet-akkaya/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/07/24/anarsizmin-stalinizme-bakisi-mehmet-akkaya/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 07:03:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aleyhindeki ya da Eleştirel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2561</guid>
		<description><![CDATA[Birgün Kitap Eki, 24 Temmuz 2010
Mehmet Akkaya

Son zamanlarda konuşmalarını ve yazdıklarını yakından izlediğim yazarlardan biri olan Gün Zileli, siyasal çalışmalarıyla, yayınladığı kitaplarla oldukça verimli yazarlar arasında bulunuyor. Marksizmden anarşizme yönelmiş, dolayısıyla da yazınsal ürünlerini anarşizm istikametinde ortaya koyuyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3><strong>Birgün Kitap Eki, 24 Temmuz 2010</strong></h3>
<h3 style="padding-left: 60px;"><strong><span style="font-weight: normal;"><br />
Mehmet Akkaya<br />
</span></strong><span style="font-weight: normal; font-size: 13px;"><strong><a href="mailto:akkaya44@hotmail.com">akkaya44@hotmail.com</a></strong></span></h3>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Son zamanlarda konuşmalarını ve yazdıklarını yakından izlediğim yazarlardan biri olan Gün Zileli, siyasal çalışmalarıyla, yayınladığı kitaplarla oldukça verimli yazarlar arasında bulunuyor. Marksizmden anarşizme yönelmiş, dolayısıyla da yazınsal ürünlerini anarşizm istikametinde ortaya koyuyor. Marksizme getirdiği eleştirilerle, özellikle de onun uygulayıcısı konumunda bulunmuş tarihsel-politik figürlere yönelik açıklamalarıyla dikkat çekmektedir. Onun yeni kitabı olan ve Özgür Üniversite yayınlarından çıkan çalışması <em>Stalinizm*</em> adını taşımakla birlikte; kitabın alt başlığı, Bir İdeolojinin İflası olarak konulmuş. Birçok yazının bir araya getirilmesiyle, belli bir tematik üzerinden oluşturulan kitap, çok kısaca söylenecek olursa, Stalinizmin iflas ettiğini anlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla çalışmasına çok çarpıcı ve iddialı bir başlık koymuş olan Zileli’nin kitabını, Stalinizme eleştirel bir bakış olarak okumaya çalışmak oldukça iyi niyetlilik olur. Teorik ve reel sosyalizme birçok noktada eleştiri getiren, çarpıcı ve dinamik bir üslupla yazılmış olan dolayısıyla da çok sayıda okurun ilgisini çekebilecek nitelikteki kitap, üç bölümden oluşuyor: “Teori”, “Pratik” ve “Sonrası”. Teori kısmında Marksizmin birçok temel argümanına eleştiriler getirilirken, Pratik başlıklı kısımda sosyalist uygulamalar anılıyor ve Sonrası’nda ise bu teorik anlayışların ve pratik uygulamaların sonuçları Türkiye’den de örneklerle detaylandırılıyor. Yine kitabın sonunda bulunan, Ersen Olgaç’a ait uzunca bir yazı, kitabın genel tematiğine uygun olarak ve Stalin’in anti demokratik uygulamalarının ayrıntılı bir analizini vermesi bakımından dikkat çekmektedir. Bu bakımdan belki de kitaba en çok ilgi göstermesi gerekenler, “Stalin savunulmadan Marksizm savunulamaz” diyenler olacaktır.</p>
<p><strong>Üretici Güçler Teorisi Geçersizdir!</strong></p>
<p><em>Stalinizm</em> adlı çalışmayı, Zileli’nin genel düşünme yöntemini yansıttığını hesaba katarak değerlendirmek mümkün. Onun buraya yansıyan düşünme yöntemindeki bazı sorunlu yanlara işaret etmek için kitaptaki birkaç konudan hareket etmek gerekiyor. Yazar, Marx’ın görüşlerini eleştirmeye yöneldiği yerde, bu noktada fazla durmadan Stalin eleştirisine geçiyor, bu eleştiri sözünü de gerçekte saldırı olarak okumak lazım. Kitapta bir yazı ile üretim güçlerinin gelişmesi sonucunda, bunların gelişmesine engel teşkil eden üretim biçiminin yıkılması, yani bir toplumsal devrime yol açması olarak özetlenebilecek olan, Marx’ın Üretici Güçler Teorisi eleştiriliyor (s.21). Yazar burada derinleşmek yerine, hızla Stalin değerlendirmesine yöneliyor. Yani Zileli, Marx’ı ve Marksizmi Stalin üzerinden eleştirmeyi tercih etmiş. Oysa Marksizm konusunda Stalin önemli bir figür olmakla beraber, Marx ve Marksizm eşittir Stalinizm değildir. Bu noktada izlenen düşünme yöntemi bilimsel bir yöntem olarak görünmüyor. Kaldı ki Zileli, Stalin değerlendirmesinde de materyalist bakış açısına sahip değil. Zira tarihsel olayları kişilerin fonksiyonuyla açıklamaya çalışıyor. Tarihte bireyin rolü elbette önemlidir. Ama “tarihi kitleler yapar” savsözünün bilgi içeriğini adeta paranteze alan Zileli, tarihsel gelişmeleri bireyin rolüyle açıkladığı için ve toplumsal koşulları hesaba katmadığı için tek yanlılığa, dolayısıyla idealizme düşüyor. Zileli kitabında, Bolşeviklerin yanlış uygulamalarına ilişkin neler biliyorsa tümünün müsebbibi olarak Stalin’i göstermektedir. Yanlış ekonomik politikalardan, iç savaştan, köylülerin ve işçilerin zor yaşam koşullarında bırakılmasından, insan hakları ihlallerinden, anti demokratik uygulamalardan, sosyalizmin başarısızlığından bir tek Stalinizmin sorumlu olarak gösterilmesi, Stalinizmin savunulmasını bir yana bırakarak söylemek gerekir ki, gerçekçi değildir. Ayrıca Zileli, çalışmasındaki birçok yazısında Stalin eleştirisini de sınırlı çerçevede yapmıyor, Dimitrov’dan (s.117) Mao’ya ve Che Guavera’dan Castro’ya kadar genişleterek, birçok tarihsel kişiliği de yine Stalin üzerinden eleştiriyor (s.177). Oysa bu isimler kendi siyasal görüşleri, duruşları olan kimselerdir, Stalin’le yakın ilgileri olsa bile onunla bağlantılı olarak değerlendirilmeleri yanlıştır.</p>
<p><strong>Gün Zileli, Koşulların Ürettiği Yanlışları Suiistimal Ediyor</strong></p>
<p>Başka bir nokta da Zileli’nin kişi değerlendirmelerinde diyalektik bir tutum almadığının görülmesi. Örneğin, Stalin veya bir başkası değerlendirilirken o kimsenin olumlu yanlarına da işaret edilebilir. Zileli, meseleye “taraflı” baktığı için bunu başaramıyor, dolayısıyla duygusal ve nesnel olmayan değerlendirmelerin gerçeği yansıtmayacağının kesinliğini unutuyor. Bir düşünce adamı, düşman olarak gördüğü birisini her zaman zaten nesnel değerlendiremeyebilir. Bu yüzden değerlendirmede olabildiğince nesnel olmayı elden bırakmamalı. Zileli’nin bu bakımdan, iyi bir sınav vermediği belli; bu yüzden okurda da, akıldan çok duygularıyla yazan bir kişi hissini uyandırıyor. Burada bir Stalin savunusu anlamında söylenmese de, Stalin’in büyük bir halk kahramanı olduğu, Marksizmin en önemli birkaç uygulamacı figüründen biri olduğunu kabul eden geniş bir kesimin varlığı bilinir, yani belli bir kesimde Stalin algısının olumlu olduğu muhakkak. Bu algı, Stalin’in teorik birikimi ve pratik duruşundaki olumlu yandan kaynaklanıyor. Zileli’nin bakışında ise Stalin, toptancı bir yöntemle tırpanlanmakta, dolayısıyla Stalin’in ve benzerlerinin olumlu yanları olumsuz yanlarının altında buharlaştırılmaktadır. Aynı bakış açısından dolayı Zileli, eleştirisini yaparken, bazı kimselerin hiç hata/yanlış yapmayabileceğine inanıyor gibi. Oysa eleştirilmeyecek kadar mükemmel fikir, fikir değildir; hiç yanlış düşünmeyecek ve hata yapmayacak insan da insan değildir. Unutulmasın ki hiçbir politik araç gibi komünist partileri de hata yapmaz değildir. Nihayetinde Zileli, partiler ve sosyalist önderler olarak bilinen pek çok kişinin, tarihsel toplumsal koşullardan kaynaklanan kimi yanlışlarını adeta suiistimal ederek onlara karşı kullanma yöntemini izlemektedir.</p>
<p><strong>Zileli’nin ya da Anarşizmin Yanlışı</strong></p>
<p>Zileli’nin, anarşizmle Marksizmi de karşılaştırdığı görülmektedir. Marksizmin yanlışlarından dem vururken ve izlenen anarşizan yolların doğru/haklı olduğunu söylerken, burada da bir epistemolojik sorun ortaya çıkmaktadır. Zira anarşizmin doğrulanması henüz mümkün değil; çünkü onun bir uygulaması bulunmuyor. Marksizmin öyle ya da böyle bir uygulaması olarak düşünülen Stalinizm ve diğer uygulamalar bir ideolojiye yanlış ya da doğru deme olanağı verirken; anarşizm, Troçkizm veya uygulama olanağı bulamamış benzerleri için bizim “doğruydu” ya da “yanlıştı” deme şansımız yoktur. Dolayısıyla “yanlış” sosyalist uygulamalar olsa da, yanlışın daha çoğu Zileli’nin ya da anarşizmin bakışındadır. Zileli’nin, Marx’ın Bakunin’le tartışmasında “Bakunin haklıydı” ya da Lenin ile Martov’un arasındaki tartışmada “Martov haklıydı” gibisinden yaptığı genellemeler de doğru genellemeler olarak görülemez. Ayrıca Marx, Lenin, Stalin veya Mao ya da Dimitrov’un görüşleri yanlış olsa bile bu durum, bunların karşısında olan fikirlerin, doğruluğunu göstermez. Örneğin Marx’ın veya Lenin’in bir konudaki yanılgıları Bakunin veya Martov’un haklılığına kanıt değildir, unutmamak gerekir ki, fikirlerin doğruluğu en azından uygulama koşullarında sınanabilir (s.14).</p>
<p><strong>Proletarya Entelektüel Bir Sınıf Olabilir mi?</strong></p>
<p>İyi ama bütün tezlerini Stalinizmin iflas ettiğini kanıtlamaya ayırmış olan Zileli, neden iflas etmiş bir ideolojiyle ilgilenmektedir? Onun, bu soruya verdiği yanıta göre bir görüşün yanlışlığı kanıtlanmış olsa bile o görüşe inanan insanlar çıkmaya devam edebilir. Bu yüzden Stalinizm de Türkiye ve dünyada halen sosyalist, devrimci ve anarşistlerin ilgisini çekebilmektedir. Zilleli bu kesime, Stalinizme yönelirken “dikkatli olun”, diyor. Zileli’nin düşünme yöntemindeki bazı temel yanlışlarına rağmen sosyalizmin uygulama dönemlerini tarihsel süreçleri koparmadan ele alması son derece önemlidir. Örneğin, Zileli’nin anlamasına göre Leninist uygulamalar, Lenin’in ölümünden hemen sonra, bir anda değişmişse bunun nedenini aynı zamanda Lenin’de de aramalıdır. Çünkü eğer siyasal ve toplumsal bir sorun varsa bunun uçları bir önceki süreçte içkindir. Aynı biçimde Stalin’den sonraki dönem kötüdür deniliyorsa bu kötülüğün kökenini Stalin döneminde de aramak gerekmektedir. Zileli’nin mentalitesine göre bu yöntem Mao veya diğer sosyalist liderler için de geçerlidir. Üretici Güçler Teorisi’nden Aşamalı Devrim Teorisi’ne kadar pek çok doktriner meselenin, burjuva gündemine karşı, güncelleştirilmiş olması ve kitap sayfalarına taşınması da altı çizilmesi gereken bir nokta. Zileli anarşizmin genel kavrayışına uygun olarak üretim araçlarının geliştirilmesini, bilim ve teknolojinin genişlemesini, ilerleme söyleminin sakıncalarını ve sanayinin büyütülmesi düşüncesi gibi, Marksizmin pek çok tezine eleştiri getirirken, bu anlayışın, işçi sınıfı ve geniş halk kitlelerinin entelektüel nitelik kazanmasının önünde en büyük engeli oluşturduğunu ileri sürmektedir. Oysa bilimin, sanayinin gelişmesini savunmak, çalışanların zor koşullarda uzun süre çalışmasını savunmak anlamına gelmez. Yine de bilimde, sanayide üretim güçlerini geliştirmek için, saatlerce zor koşullarda çalışan kesimlerin kendilerini kültürel yönden geliştirmeye olanak bulamadıklarını iddia ediyor ki, Zileli bu iddiasında (kapitalizm olduğu sürece) haklı görünüyor (s.181).</p>
<p><strong>Bir Anarşistin Hümanist Değerlendirmeleri</strong></p>
<p>Velhasıl Zileli’nin çarpıcı ve dinamik üslubuyla yazılmış makalelerinden oluşan kitap, zihinleri kışkırtması açısından son derece yararlı bir çalışma. Onun değindiğim yöntem yanlışlarına rağmen parmak basmak istediği sorunlar Türkiye sosyalistlerinin çoğu zaman gözden kaçırdığı ya da görmezden geldiği temalardan oluşuyor. Her ne kadar Zileli bu sorunları duygusal (öfkeli) bir tarzda ele almaktaysa da, bu temaların gündeme getirilmesi ve üzerinde düşünülmesi, daha önceden düşünülmüşse bile yeniden düşünülmesine olanak vermesi bakımından değerlidir. Zileli’nin ve onunla aynı doğrultuda düşünen Eser Olgaç’ın özellikle Stalin’in, siyasal rakiplerine karşı tutumuna dair söylediklerinin küçük bir kısmı bile doğruysa, bu durum konuyla tekrar tekrar ilgilenmeyi gerektirir. Gerçi Marx’a, Marksizme ve özellikle de Stalin’e yapılan eleştiriler yeni değil ama Zileli’nin gündeme getirdiği sorunlar bağlamında eski Bolşevik kadroların 1936-1939 yıllarındaki yargılamalarla tasfiye edilmiş olmaları, bunların sayılarının binlerle ifade edildiği de düşünüldüğünde, bir kez daha “neler olmuştu?” diye sormayı gerektirmektedir. Aynı kulvardaki siyasal rakiplerin karşıdakine şiddet uygulaması Zileli’ye, (haklı olarak) doğru görünmüyor. Bu bakımdan onun, tartışmalarındaki demokratik üslup ve siyasal rakiplerine karşı hümanist diyebileceğimiz bu genel eğilimi, kitaptaki yazılarında da kendini belli ediyor. Dolayısıyla, hümanist perspektiften hareket eden bir anarşistin mutlaka okunması gereken bir kitabıyla karşı karşıyayız.</p>
<p><strong>*Gün Zileli, Stalinizm: Bir İdeolojinin İflası, Özgür Üniversite Yayınları, 2010, Ankara.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/07/24/anarsizmin-stalinizme-bakisi-mehmet-akkaya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşağıdan Çalışan Giyotin</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/07/21/asagidan-calisan-giyotin/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/07/21/asagidan-calisan-giyotin/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Jul 2010 07:29:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[İthaki]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2556</guid>
		<description><![CDATA[Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Philip Short, <em>Mao Zedong-Bir Yaşam</em>, çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2007, 719 sayfa (orijinal baskı: 1999)</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. Aramızdaki ideolojik tartışmalarda Mao hepimizin ortak ve vazgeçilmez referans noktasıydı. Bu referans noktası, özetle “devrimci şiddet” sözcüklerinde özünü bulurdu. O zaman neredeyse herkesin ağzında bir “devrimci şiddet” lafı dolaşır durur ve bu laf en çok Mao’ya dayandırılırdı. “İktidar namlunun ucundadır” diyerek devrimci şiddeti veciz bir şekilde ifade eden oydu çünkü. Hepimiz bu sözü, üzerinde çok da düşünmeden, tekerleme gibi tekrar eder dururduk. O zamanki devrimci gençlerin silahlı serüvenlere girişmelerinde Che Guevara kadar Mao’nun da büyük payı vardır.</p>
<p>Bu kitap incelemesinde ben, Mao’nun gelişim çizgisini, elbette başka önemli noktaları ele almakla birlikte, esas olarak bu “devrimci şiddet” sarmalı açısından inceleyeceğim. Neydi “devrimci şiddet” ve nelere yol açtı?</p>
<p><strong>Mao ve Anarşizm</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao’nun devrimci yaşamı, o sırada, tüm dünya çapında ana devrimci-radikal akım konumundaki anarşizme eğilim duymasıyla başladı.</p>
<p>“O sırada Paris ve Tokyo’daki Çinli mülteci gruplarının kuvvetle savundukları anarşizme yaklaşıyordu. Anarşizmin cazibesi otoriteyi reddetmesinde ve yeni bir uyum ve barış çağını başlatacak toplumsal değişim vizyonunda yatıyordu. Bu yaklaşım genç Çin’in, Konfüsyüsçü aile sisteminin boğucu göreneklerinden kurtulma girişimleriyle uyum içindeydi. Mao’nun ve onun Yeni Halkın Araştırma Derneği’nin katıldığı, genç Çinlileri eğitim için Fransa’ya gönderme programı Çinli anarşistler tarafından hazırlanmıştı. Eğitimli Çinliler ‘toplumsal devrim’den söz ettiklerinde kastettikleri, genellikle Marksizm değil anarşizmdi. Li Daçao’nun Bolşevizm’i ‘özgürlüğün şafağını başlatan karşı konulmaz bir dalga’ olarak betimlemesi bile anarşist terimlerle ifade ediliyordu.” (s. 94)</p>
<p>“Mao için anarşizm gökten inmiş ilahi bir fikir gibiydi. Yıllar sonra, ‘onun pek çok önermesini bir zamanlar uygun bulduğu’nu ve anarşizmin Çin’e nasıl uygulanabileceğine ilişkin saatlerce tartıştığını kabul etti.” (s. 95)</p>
<p>“Anarşizm, eğitime, bireysel iradeye ve benliğin geliştirilmesine yaptığı vurguyla… tek dünya ütopyacılığına ve Çinli bilginlerin erdem ve örneğin gücüne olan geleneksel inançlarına Marksizmden daha uygundu. Mao, Pekin’den ayrıldığında tam bir anarşist haline gelmiş olmayabilir, ancak sonraki on iki ay boyunca, o sırada Çin’de geçerli olan geniş özgürlükçülük anlamında anarşizm bütün siyasal eyleminin referans çerçevesini oluşturdu.” (s.94-95)</p>
<p>“Fakat Mao’nun bir doktrin olarak Marksizm’i benimsemesi için hâlâ uzun bir yol kat etmesi gerekiyordu. Çen [Dusiu] bir Sosyalist Gençlik Birliği kolu oluşturma ve Şanghay’da bir ‘komünist grup’ kurma noktasındayken, Mao hâlâ sınıfsız, anarşist bir toplumun barışçı yöntemlerle kurulmasına yönelik bir ilk adım olarak, Kropotkin tarzında karşılıklı yardımlaşmayı, kaynakların ortaklaşa kullanımını, birlikte çalışma ve araştırmayı temel alan komünlerin kurulmasını tasarlayan Japon “Yeni Köy” hareketini coşkuyla savunuyordu.” (s. 109)</p>
<p>Ne var ki, Ekim devrimi dolayısıyla artık cereyan Marksizm-Leninizm’den yana esmekteydi. Artık ana radikal akım, dünya çapında, anarşizm değil, Marksizm-Leninizm olmuştu. Dolayısıyla, barış özlemlerinin yerini savaşçı bir ruhun alması kaçınılmazdı.</p>
<p><strong>Komintern – ÇKP İlişkileri</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1921 yılında Çin Komünist Partisi kuruldu. Bu andan itibaren, bütün diğer ülkelerde olduğu gibi ve hatta daha fazlasıyla Komintern’le ÇKP ilişkileri gerilimli bir seyir izledi. SBKP’nin aleti Komintern’in emir ve talimatları, Çinli komünistler için her zaman bir handikap oluşturmuştur.</p>
<p>1921 yılında yapılan, Mao’nun da katıldığı ÇKP kuruluş kongresinde, Komintern temsilcisi, Hollandalı Sneevliet ve yardımcısı Nikolski de hazır bulundular. Kuruluş kongresi, en temel Leninist ilkeleri program olarak kabul etti. Ne var ki, artık temel ilkelerdense çok ince günlük politika ve taktiklerle daha fazla ilgilenmeye başlamış bulunan Moskova bu kararları yetersiz buldu.</p>
<p>“Örnek vermek gerekirse, diğer siyasal partilere yönelik ‘bağımsız, saldırgan ve dışlayıcı bir tutum’ almaya, Komünist Partisi üyelerinin komünist olmayan siyasal örgütlerle her türlü bağı kesmeleri gerektiğine karar vermişlerdi. Bu sekter tutum sadece Sneevliet’in haklı olarak o sırada Çin’de en güçlü devrimci örgüt olarak gördüğü Sun Yat-sen’in Guomintang’ı ile taktik ittifak umutlarına ters düşmekle kalmıyor, Lenin’in bir yıl önce Moskova’da toplanan İkinci Komintern Kongresi’nde onaylanan, ‘geri ülkeler’deki komünist partilerin, kendi ülkelerindeki ulusal devrimci burjuva demokratik hareketlerle yakın işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair teziyle de çelişiyordu.” (s.126)</p>
<p>“Hollandalı’nın açısından daha da kötüsü, delegeler Moskova’nın üstünlüğünü tanımayı da reddetmişlerdi. Parti programında “Komintern ile birleşmek’ten söz edilmesine rağmen, bunun bir bağımlılık ilişkisi değil, eşit bir ilişki olduğu açıkça ifade ediliyordu.” (s.128)</p>
<p>Ne var ki, ÇKP artık reel bir dünyada, reel bir politik ortamda yol almaya başlamıştı. Bu reelliklerin en başında da para yardımı geliyordu.</p>
<p>“Eylül ayında Çen Dusiu geçici Merkez Yürütme Komitesi Sekreteri olarak sorumluluk üstlendiğinde, Sneevliet’in, yetkili Komintern temsilcisi olarak parti üyelerine emirler vermekle kalmadığını, kendisine haftalık faaliyet raporları verilmesini istediğini de gördü.</p>
<p>“Çen birkaç hafta boyunca Hollandalı’yla çalışmayı reddetti. Şanghay grubu üyelerine Çin Partisi’nin henüz bebeklik aşamasında olduğunu söylüyordu. Çin devriminin kendi özellikleri vardı ve Komintern’in yardımına ihtiyacı yoktu. Sonunda geçici bir anlaşmaya varıldı, zira, her ne kadar Çen yalanlasa da, <strong>Komintern yılda 5.000 ABD <em>dolar</em>ını bulan bir parasal yardım yapıyordu </strong>(abç. GZ). Partinin ayakta kalmak için bu paraya ihtiyacı vardı… Sneevliet… kültürel ve ırksal farklılığı yansıtarak Çinlilerin duyarlıklarını önemsemeyen pek çok Sovyet danışmanının ilkiydi.” (s.128)</p>
<p>Komintern, Çin burjuvazisinin ve toprak ağalarının partisi Guomintang’la ittifak yapılmasını, hatta ÇKP’nin bu partiye dahil olmasını dayatıyordu.</p>
<p>“Çinli yoldaşlar buna kesinlikle karşı çıktılar. Onlara göre, Guomintang, ataerkil, modernizm öncesi bir partiydi; gizli derneklerden, Mançulara karşı verilen hanedan mücadelelerinden, kültürlü seçkinlerin seferber ettiği dağınık ve karanlık edebi ve entelektüel klikler dünyasından kökleniyordu. Sadece ‘Lider’ olarak anılan Sun, hareketi kişisel derebeyliği gibi yönetiyor, taraftarlarına sadakat yemini ettiriyordu. Örgüt derin bir yozlaşma içindeydi. Esas desteği Guandong ve diğer güney eyaletleriyle sınırlıydı. Çin’in işçi ve köylülerini, tüccarlarını ve sanayicilerini, savaş ağalarına ve emperyalistlere karşı mücadele için seferber edebilecek bir kitle partisi değildi ve böyle bir özlemi de yoktu. Sun’un kafasındaki sıralamada savaş ağaları düşman olarak değil gelecekte işbirliği yapabileceği potansiyel ortaklar olarak yer alıyordu.” (s. 139)</p>
<p>Çin devrimini değil, Sovyetler Birliği’nin ulusal çıkarlarını esas alan Komintern, 1920’li yıllarda Guomintang’la ittifakı zorladı ve ÇKP üyelerini Guomintang’la ortak çalışmaya ve Guomindang’da fiilen görev almaya sevk etti. Bu sırada, ölen Sun Yat-sen’in yerine Guomintang’ın başına Çan Kay-şek geçmişti. Çan Kay-şek, Sovyet yardımı dolayısıyla komünistleri ezme hareketine hemen girişemiyordu ama onları adım adım geriletme siyaseti izliyordu. Komintern, Çinli komünistlerin sırtından Guomintang’la uzlaşma ve taviz siyasetlerini sürdürüyordu.</p>
<p>“Ruslardan tam bir kopuşma imkânını elinde tutan Çan ile onun ihtiyaç duyduğu Rus silahlarının  akışını denetleyen [o sıradaki Komintern temsilcisi] Borodin arasında şiddetli pazarlıklarla geçen bir ayın ardından uzlaşmaya varıldı. Uzlaşma kesinlikle Çan’ın lehineydi. Guomintang Merkez Yürütme Komitesi [nin aldığı kararlara göre] komünistler GMD bölümlerinin başından uzaklaştırılacak, yüksek düzeydeki GMD komitelerinde görev yapan komünistlerin oranı üçte birden fazla olmayacak, GMD üyelerinin gelecekte Komünist Parti’ye katılmaları yasaklanacak ve ÇKP’den çift partili GMD üyelerinin tam listesi istenecekti… Ruslar da [Çan Kay-şek’in Çin’de bütün iktidarı eline geçirmek üzere başlatacağı] Kuzey  Seferi’ne tam destek vermeyi üstlenmişlerdi.</p>
<p>ÇKP, Komintern’in kendi sırtından yaptığı ve Çan Kay-şek’in, 1927 yılında, Çinli komünistleri kanlı bir şekilde tasfiyesini ve darbesini kolaylaştıran bu uzlaşmaya karşı çıktı. Ancak;</p>
<p>“Stalin, Çan’la ilişkilerin sürdürülmesini istiyordu. O andan itibaren, Borodin’in alaycı sözleriyle, ÇKP ‘Çin devriminde kuli rolüne yazgılı’ hale geldi. O sırada pek görülmüyordu ama milliyetçi darbe Çinli komünistlerin Moskova’yla ilişkilerinde de bir dönüm noktasını belirlemişti… Darbeden sonra Moskova’nın Çin siyaseti Kremlin siyasetlerinin oyuncağı, Stalin’in, Troçki ve öteki rakibi, Sovyet Partisi’nin ılımlı kanadının temsilcisi Nikolay Buharin’le çatışmalarının bir uzantısı haline geldi.” (s.161-162)</p>
<p>Sonunda Şanghay’da darbe indi ve Çan Kay-şek komünistlere karşı büyük bir katliama girişti. Çan’ın darbesinin ineceği konusunda Çinli komünistler de büyük bir aymazlık göstermiş ve gafil avlanmışlardı. Öte yandan, Stalin’in politikası iflas etmişti ama zaten Stalin’in derdi Çin devrimi değil, Sovyet çıkarlarıydı.</p>
<p>“ÇKP ve Sol Guomintang’ın Çan’ın bir darbe yapacağını nasıl olup da tahmin edemediklerini anlamak neredeyse imkânsızdır. Bunun sebebi, kısmen Stalin’in ne pahasına olursa olsun birleşik cephenin muhafaza edilmesindeki ısrarı idi. Stalin, Guomintang’ın Çin’i birleştirme ve Moskova’nın düşmanları olan büyük güçleri zayıflatma konusunda komünistlerden daha şanslı olduğuna ve bu nedenle Sovyet-GMD ittifakının muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyordu. Çin için belirlediği strateji, devrimden çok <em>realpolitik</em> idi.” (s.176)</p>
<p>O kadar ki, Komintern temsilcisi Borodin (tabii ki aslında ona yön veren Stalin), “burjuvaziyle ittifak” adına, Guomindang’ın bile sağına geçerek, bu partiyi grevleri yasaklamaya zorluyordu.</p>
<p>“Borodin’in ısrarıyla GMD Siyasal Konseyi uyarısız ve kuralsız grevleri yasakladı ve işçi hareketine ‘devrimci disiplin’ getirmek, paraya istikrar kazandırmak, fiyatları düzenlemek ve işsizliği azaltmak için önlemler aldı.” (s. 180)</p>
<p>Borodin, Sovyetler Birliği’ndeki örneği Çin’e de taşımıştı anlaşılan. Orada da grevler yasak değil miydi?</p>
<p><strong>M. N. Roy</strong></p>
<p>Aslında bu konuda en doğru yaklaşımı, bir ara Çin’de Komintern temsilcisi olarak da bulunan, Lenin’le Komintern’de “ulusal burjuvazi”yle ittifak konusunda tartışan ve çatışan Hintli komünist Roy ortaya koymuştu. Roy, daha Çan Kay-Şek’in darbesi inmeden, onun Kuzey seferini desteklemeyi öneren Borodin’e karşı çıkmıştı.</p>
<p>“Moskova’dan henüz gelen yeni Komintern delegesi Mahendranat (M.N.) Roy tarım devrimine Borodin’den daha büyük sempatiyle yaklaşıyordu… Çin devrimi, diyordu, ‘ya bir tarım devrimi olarak kazanılacak ya da asla kazanılmayacak. Kuzeye gitmek ‘her adımda devrime ihanet etmekte olan en gerici güçlerle işbirliği yapmak’ anlamına gelecekti. Sonuç olarak Roy, Borodin’in tavsiyesinin ‘çok tehlikeli’ olduğunu ve partinin bunu reddetmesi gerektiğini söyledi.</p>
<p>“Bu anlaşmazlık Stalin’in Çin siyasetinin temel çelişkisini iyice açığa çıkardı. İşçiler ve köylüler mi öncelik taşımalıydı? Yoksa burjuvaziyle ittifak mı?” (s. 178-179)</p>
<p>Roy;</p>
<p>“Kesin bir tutumla liderlere, ‘Guomintang’la işbirliği fikri,’ dedi, ‘her şeyin uğruna feda edilmesini gerektiren gerçek bir fetişe dönüştürülmektedir.’ Uyarı göz ardı edildi. 30 Haziran günü, politbüro nihai bir çöküşü önlemek için son bir umutsuz çabayla, Guomintang’ın ‘ulusal devrimdeki öncü konumunu’ onaylayan işçi ve köylü örgütlerini, köylü özsavunma güçleri de dahil olmak üzere GMD gözetimine teslim eden, grev gözcüsü işçilerin rolünü kısıtlayan ve grev taleplerini sınırlayan korkakça bir karar tasarısını onayladı.” (s.186)</p>
<p><strong>Toprak Devrimi Başlıyor</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çan Kay-Şek’in darbesinin ardından kırsal alanlara çekilen, Mao’nun da içlerinde yer aldığı Çinli komünistler, Guomintang’a, savaş ağalarına ve toprak ağalarına karşı bir silahlı mücadele başlattılar. Merkezi bir iktidardan yoksun devasa bir ülke olan Çin’in olağanüstü koşullarında yaşaması mümkün olan Kızıl üs bölgeleri ve bir kızıl ordu kurdular. Toprak ağalarını tasfiye edip yoksul köylülerin desteğini alarak bir toprak devrimi yürüttüler. Mao bu süreç içinde, daha sonraları tekrar tekrar kanıtlanacağı üzere, deha düzeyinde bir askeri komutan olarak temayüz etti ve yaklaşık on yıllık bir süreç içinde adım adım ÇKP’nin lideri ve Çin Kızıl Ordusu’nun tartışılmaz başkomutanı ve stratejisti oldu.</p>
<p>Stalin, başta ÇKP’nin yürüttüğü toprak devrimini ve silahlı mücadeleyi onaylasa da, bu devrim, Çan Kay-şek’le uzun erimli ittifak politikasına zarar verdiği noktada devrimi önlemeye çalıştı ve 1930’lu ve 1940’lı yıllarda ÇKP’yi Çan Kay-şek’le ittifaka, hatta ona tabi olmaya zorladı.</p>
<p>ÇKP, toprak devrimi politikalarıyla köylülerin desteğini kazandı ama bu politikayı yürütürken, öyle sanıyorum ki, yine Sovyetler Birliği’nden devraldığı şiddet politikaları yüzünden, bir daha asla içinden çıkamayacağı bir şiddet sarmalının içine düştü. Toprak ağalarına ve zengin köylülere karşı başlatılan şiddet politikası kaçınılmaz olarak parti içi şiddeti de doğurdu bir süre sonra (aynı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi). Öte yandan, “geri dönen öğrenciler’in (Moskova’da eğitim görmüş dogmatik Sovyet yanlısı ÇKP yöneticileri) tutumlarında da görüleceği gibi<a href="file:///C:/Users/VAIO/Desktop/Mao%20zedong.doc#_ftn1">[1]</a>, 1930’lu yıllara uzanan bu şiddet politikasında, Sovyetler Birliği’nde 1930 yılında başlatılan zorla kolektifleştirme sırasında “kulak”ları sürme ve öldürme siyasetini taklit etme güdüsünün payı küçümsenemez. Şimdi bu gereksiz şiddet politikasının ne olduğunu ve nelere yol açtığını görelim.</p>
<p>Mao şöyle diyordu:</p>
<p>“[Köylülerin] bütün aşırı eylemleri kesinlikle zorunludur. Açıkça ifade etmek gerekirse, bütün kırsal bölgelerde bir süre kadar terör estirmek gerekir&#8230; Yöredeki önemli bir toprak sahibinin… ya da büyük bir yerel zorbanın idam edilmesi, bütün ilçede yankılar uyandırır ve feodalizmin geri kalan kötülüklerinin yok edilmesi bakımından gayet etkili olur… Gericileri ezmenin tek etkin yolu her ilçede en az birini ya da ikisini yok etmektir… [Onlar] güçlerinin zirvesinde oldukları zaman, köylüleri gözlerini kırpmadan öldürdüler… [Bu durumda] kim çıkıp da köylüler ayaklanmasın ve içlerinden birini ya da ikisini kurşuna dizmesin diyebilir?” (s.170)</p>
<p>Ancak, terörü başlatmak belki kolaydır ama durdurmak çok zordur.</p>
<p>“Öldürme olaylarının, Mao’nun iddia ettiği gibi, münferit ve örnek niteliğinde olmadığı da kısa süre içinde anlaşıldı. O sırada ÇKP MYK üyesi olan Li Lisan’ın yaşlı bir toprak ağası olan babası, yanında oğlunun yerel köylü birliğine hitaben yazdığı bir mektupla kendi köyüne döndüğünde, kimse mektubu umursamamış ve yaşlı adam derhal idam edilmişti.” (s.172)</p>
<p>Terör, köylü fırsatçılığını da kolayca harekete geçirebiliyordu.</p>
<p>“Bu koşullar altında ihtiyat, istisna oluşturuyordu. Yargıç yerinde oturan yoksul köylüler, ne kadar çok ‘toprak ağası’ ve ‘zengin köylü’ tasfiye edilirse ‘dağıtılacak’ toprağın o kadar çoğalacağını gayet iyi biliyorlardı. Pek çok bölgede orta köylüler, şiddet olayları karşısında dağlara kaçtılar. Zengin köylü olarak sınıflandırılmaktan ve bütün varlıklarını kaybetmekten korkuyorlardı.” (s.284)</p>
<p>Terör, halk içinde ihbarcılığı körüklemekle el ele gidiyordu. Bu da devrimci ruhu öldürüyor, halk içindeki en kötü unsurlara inisiyatif kazandırıyordu.</p>
<p>“’Toprak ağaları, yerel zorbalar ve zengin toprak sahiplerin’nden oluşan kuşkulu sınıfsal unsurlar listesi, yeni soruşturmalar için elden ele dolaşıyordu. Kasabalara ve köylere ‘ihbar kutuları’ yerleştirildi. Bu kutulara insanlar, kendi komşuları hakkında bilgi veren imzasız notlar atıyorlardı. Her türlü yasal güvence askıya alındı. Mao’nun sözleriyle, insanlar ‘açıkça suçlu’ olduklarında önce idam edilmeliydiler, rapor daha sonra yazılmalıydı.” (s.285)</p>
<p>Terör, Kızıl üs bölgelerinde yaşayan halkın devrimci bilincini bulandırıp insanları birbirine düşürdüğü ve moral bozduğu gibi, düşmanın güç kazanmasına da hizmet ediyordu.</p>
<p>“…binlerce toprak ağası ve zengin köylünün katledildiği bir kızıl pogrom başlatıldı. On binlerce kişi mülteci olarak Beyaz bölgelere kaçtı. Nisan 1934’te Kızıl Ordu, Ruykin’in 112 km. kuzeyindeki Guangçang’da bir başka feci yenilgiye uğradı.” (s.289)</p>
<p>“Bu şiddet, yedi yıl önce Marx ile Kropotkin arasında tercih yaparken, daha genç ve daha idealist olan Mao’nun reddetmiş olduğu şiddetin aynısıydı. Devrimci şiddet, savaşta kullanılan şiddetten niteliksel olarak farklıydı. İkincisinde şiddet, toprak ve iktidar için kullanılıyordu. Devrimci şiddet, <strong>yaptıklarından ötürü değil, kim olduklarına göre düşman sayılan insanları hedefliyordu </strong>(abç. GZ). Bu, Bolşeviklerin Rus burjuvazisini devirmek için harekete geçirdikleri ve benzer sonuçlar verecek olan aynı derin sınıf kininden kaynaklanıyordu.” (s.171)</p>
<p>Philip Short’un sözünü ettiği “sınıf kini”nin bilinci geliştiren değil körleştiren etkisi her ne kadar yabana atılamazsa da, bence burada esas olan, yine Sovyetler Birliği örneğini taklit etme güdüsüdür. Muhtemeldir ki, “ne yaptıklarına değil, ne olduklarına” göre muamele, Sovyetlerden kopya çekmenin sonucudur. Bu, sınıf kökenine göre davranma siyasetidir ki, baştan aşağı bir saçmalıktır. Şimdi, Philip Short’tan bu sınıf kökeni saçmalığına ilişkin birkaç alıntı yaptıktan sonra, bu sınıf kökeni mevzuu da dahil olmak üzere “kızıl terör” denen şeyin devrime nasıl zarar verdiğine ve neden yanlış olduğuna ilişkin argümanlarımı sıralamak istiyorum.</p>
<p>“Sınıfsal geçmişin ceza kararlarında belirleyici etken olması gerektiği açıkça kabul edildi. Bu yaklaşım Çin komünist hukuk sisteminde temel bir kusur olarak daha sonra da varlığını sürdürecekti. Toprak ağaları, zengin köylüler, ‘kapitalist köken’den gelenler ölüme mahkûm edileceklerdi.” (s. 259)</p>
<p>“Toprak ağası ya da zengin köylü kökeninden gelen yüzlerce kadro birkaç ay içinde Güneybatı Kiangsi partisinden ihraç edildi.” (249)</p>
<p>“1980’lere kadar pek çok bölgede bir toprak ağasının ya da zengin köylünün torunu, önünde açılacak ya da kesinlikle kapanacak fırsat kapılarının kendi yetenekleri, zekâları ya da çalışkanlıklarından çok ailenin statüsüne göre belirlendiğini gördü. Sınıfsal etkenler nihayet daha az önemli olduğunda bile eski kinlerin bıraktığı izler kolay kolay geçmedi.” (s.284)</p>
<p>Sovyet taklidi bu zırvalık oy verme hakkına da uygulandı.</p>
<p>“Oy verme hakkı ‘doğru’ sınıfsal kategorilerle –işçiler, yoksul ve orta köylüler ve askerler – sınırlı tutulurken; tüccarlar, toprak ağaları, zengin köylüler, rahipler, keşişler ve diğer <strong>hiçbir işe yaramayan kişiler </strong>(abç, yani “serseriler” denmek isteniyor. GZ) dışlanıyorlardı.” (s.285-286)</p>
<p>Mao’nun demokrasi anlayışı da “sınıf kökeni”yle malüldü.</p>
<p>“Sadece halkın kendi fikirlerini dile getirmesine izin verilir…Demokratik sistem halkın safları içinde gerçekleştirilecektir… Oy verme hakkı gericilere değil sadece halka tanınır.” (s.379)</p>
<p>Yani insan söylemeden duramıyor. Bu devletlerde oyun gerçek bir değeri olsa canım yanmayacak. Her şeyi Komünist partisi belirler, seçim, kapitalist ülkelerle bile kıyaslanmayacak ölçüde göstermeliktir; sanki böyle değilmiş gibi bir de “sınıf kökeni”ne göre ayrım yapıp onları oy hakkından yoksun bırakmak! Bana kalırsa bu da sadece göstermelik bir önlem. Bunun gerçek durumu değiştirmeyeceğini onlar da biliyorlar.</p>
<p>Öte yandan, hani sömürücüler bir avuç azınlıktı? Bu bir avuç azınlık oy verince mi sosyalist düzen tehlikeye girecek? Hani, denebilir ki, evet siz bilmezsiniz, onlar ne kurnazdır, işçileri ve köylüleri baştan çıkarabilirler. Evet ama bunu oy hakkı olmadan da yapamazlar mı? Bu sistemi kuranlar, bunu da düşünerek oyla hiçbir şeyin değişmeyeceği bir durum yaratmış olmalılar.</p>
<p>Peki burjuva diktatörlüğünde işçilerin, emekçilerin oy hakkı yasaklanıyor mu? Burjuvazi böyle bir saçmalığa neden başvurmuyor, üstelik emekçiler nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları halde. Demek onlar kendilerine güveniyor. Kendine güvenmeyen, sosyalist iktidar sahipleri.</p>
<p>Ya Mao Zedung bir “zengin köylü”nün çocuğu olsaydı? Onun da oy hakkı elinden alınacak ya da daha kötüsü sırf bu yüzden öldürülecek miydi? Gerçekten, bunu düşünelim. Ne olacaktı o zaman? “Mao toprak ağası çocuğu olsaydı Mao olmazdı” diyenlere gülerim sadece. Marx bir işçi miydi? Ya Engels, bir fabrikatörün oğlu değil miydi? Onlar nasıl Marx ve Engels olabildiler?</p>
<p>Sınıf kökeninin devrim için hiçbir şekilde garanti olmadığı, yaşanan çok sayıda deneyle kanıtlanmıştır. Devrimi satan ya da yozlaştıranların neredeyse hepsi işçi ya da emekçi kökenli insanlardı. Zaten karşıdevrimi, doğrudan doğruya tasfiye edilen burjuvazi yapmadı, Çin de dahil bizzat komünist partiler gerçekleştirdi bunu. Mao yaşasaydı, bu sözlerime katılırdı bence.</p>
<p>Gelelim, şu “devrimci şiddet” meselesine. Bunun, devrimci saflarda morali bozmaktan, koyu bir kuşku ortamı yaratmaktan, emekçi insanların ahlâkını bozmaktan, onların içinden yeni kıyıcılar ve cellatlar ortaya çıkmasına yol açmaktan, devrime yararlı olacak çok sayıda insanı korkutup dışlamaktan, devrimci atmosferi zehirleyip insanların içlerine kapanmasına yol açmaktan, çok sayıda insanı ürkütüp karşıdevrimin kucağına itmekten, hele aile ve aşiret ilişkileri güçlü daha az atomize toplumlarda kan bağı nedeniyle birçok olumlu unsuru düşman haline getirmekten başka ne sonucu olmuştur Allah aşkına? Ha, bir de şu sonuç var: Dışa yönelik terörün eninde sonunda içe yönelik terörü davet etmesi. Şimdi bunu görelim.</p>
<p><strong>İç Savaş ve İç Terör </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1930 yılında, çetin iç savaş koşullarında ve Kızıl üs bölgelerinin Çan kay-şek’in Guomintang güçlerince kuşatılıp sıkıştırıldığı atmosferde, Kızıl üs bölgelerinde, içe yönelik bir paranoya ve bununla bağlantılı olarak müthiş bir iç terör hareketi başladı. Bunun, geneldeki “devrimci şiddet” teorisiyle bağlantısı kuşkusuzdur ama Sovyetler Birliği’nin etkisini ve bu ülkenin Çin komünistlerince taklit edilme güdüsünü de yabana atmamak gerekir. Gerçi, Sovyetler Birliği’nde, SBKP’nin önemli şeflerinden Kirov’un 1 Aralık 1934’te büyük bir ihtimalle Stalin tarafından öldürtülmesiyle başlatılan büyük temizlik hareketine henüz dört yıl vardı ama 1930 yılının aynı zamanda Stalin’in Bolşevik Partisi içinde muhaliflere karşı kesin bir zafer kazanıp, bütün dünya komünist partilerinde bir “Bolşevikleştirme” ve aynı zamanda hızlı kolektifleştirme çerçevesinde köylülüğe karşı bir temizlik ve saldırı kampanyasını başlattığı yıl olduğu da unutulmamalıdır. Keza, ÇKP de bu “Bolşevikleştirme” kampanyasını taklit etmiş ve “geri dönen öğrenciler”in de etkisiyle kampanya hız kazanmıştır. Kampanyanın gerekçesi, Guomintang bölgelerinde örgütlenen “AB-<em>Tuan</em>” adlı bir örgüttür. A ve B harfleri “Anti-Bolşevik” anlamına gelmektedir. Bu örgütün, ÇKP’ye ve Kızıl bölgelere gizlice sızdığı paranoyası (ki her paranoya bazı gerçeklerden de hareket edebilir) Kızıl bölgelerde korkunç bir iç kıyıma yol açmış ve bu kıyımın sonucunda on binlerce komünist, gerek “sınıf kökenleri”, gerekse de işkenceyle verilen ifadeler sonucunda idam mangalarının önüne dizilerek katledilmiştir. Daha da ilginci, bu tür paranoyalar konusunda diğer yöneticilere göre biraz daha temkinli olan Mao’nun, parti liderliğine adım adım yükseldiği koşullarda bu iç teröre onay vermesidir.</p>
<p>“Mao terörün … komünist dava için vazgeçilmez olduğunu ve ‘toprak ağaları ile zalim toprak sahiplerini, bekçi köpekleriyle birlikte, en ufak bir vicdan azabı duymaksızın katletmek için’ Kızıl infaz müfrezelerinin kurulması gerektiğini savunuyordu. Fakat terör uygulaması sadece sınıf düşmanlarına yöneltilmeliydi.</p>
<p>“Bu türden uyarılara rağmen, dost-düşman ayrımı evreler halinde bulanıklaşmaya başladı. Er ya da geç, birine uygulanan yöntemler kaçınılmaz biçimde diğerine de uygulanacaktı.” (s.248)</p>
<p>“Önceki ÇKP önderlerine kıyasla Stalinist uygulamalardan çok daha fazla etkilenen Şanghay’daki Geri Dönen Öğrenciler, partinin Bolşevikleştirilmesi’ni öncelikli mesele olarak görüyorlardı. Bununla kastettikleri, her şeyden önce, Li Lisan taraftarlarının sökülüp atılması, yerelciliğin ve muhalefetin ezilmesi, kısaca belirtmek gerekirse, partinin sadık ve itaatkâr bir Leninist araca dönüştürülmesiydi. Akla gelebilecek bütün muhalefet biçimlerinin AB-<em>tuan </em>etiketi altında toplanması bu görevi daha da kolaylaştırdı.” (s. 257)</p>
<p>“Sonuç nisandan itibaren tasfiyelerin her zamankinden daha yırtıcı biçimde geri dönmesi oldu. Siyasi Güvenlik Şubeleri aracılığıyla soruşturmaları merkezileştirmek için gösterilen sürekli çabalara rağmen, köy ve kasabalardaki tasfiye komitelerinin eğitimsiz, çoğu kez okuma yazma bile bilmeyen görevlileri muazzam bir güç edindiler. Ölüm çok küçük bir bahaneyle ya da hiçbir neden olmaksızın tamamen insanların kaprislerine bağlı olarak gerçekleşiyordu.” (s.257)</p>
<p>Philip Short, bu tasfiye hareketinin Sovyetler Birliği’nin etkisinden azade olmadığını belirtmekle birlikte, daha çok iç savaş ortamının etkisine ağırlık vermektedir.</p>
<p>“ÇKP önderlerinin, yaklaşık üç yıl kadar önce Guomintang’dan sürülmeleriyle birlikte dağılan idealist, etkisiz, iyi niyetli bir entelektüeller topluluğundan, olağanüstü zamanlarda sadakatleri zamanla kanıtlanacak olan erkeklerin ve kadınların olağanüstü biçimde katledilmelerini emreden katılaşmış bir Bolşevik çekirdek gruba dönüşme tarzı, Çin’in iç durumuyla çok daha yakından ilişkiliydi.</p>
<p>“En önemli etken iç savaştı. Çoğu savaşta kaçaklar vurulur; bilgi almak için tutsaklara kötü davranılır; temel haklar askıya alınır. Komünistler ile milliyetçiler arasındaki savaşta hiçbir kural yoktu.” (s.260-261)</p>
<p>Nitekim Guomindang’ın, kelle ve kulak kesme, savaşçıların ailelerini öldürme, kızıllara destek veren köyleri yakarak halkı göçe zorlama gibi yöntemleri, bizim de hiç yabancısı olmadığımız, yaşadığımız örneklerdir.</p>
<p>Bunlar bildiğimiz şeylerdir de, Beyazlarınkine benzer yöntemlerin devrimciler tarafından da, hem de kendi yoldaşlarına uygulandığını okumak insanı irkiltmektedir.</p>
<p>“1930’da partinin belirlediği siyasetleri hangi gerekçeyle olursa olsun engelleyen komünistlerin ‘düşman’ın bir parçası olarak görülmesini ve buna göre davranılmasını haklı çıkaran bir anlayış oluştu. Bu kişilerin suçları siyasal olduğu için, yargılama süreci kitleleri eğitmek amacıyla genellikle sorunun kendisiyle pek ilgisi olmayan bir gösteri biçiminde düzenleniyordu. Böyle durumlarda, Mao dahil parti önderleri, sanığın ‘açıkça yargılanması ve ölüm cezasına çarptırılması’ gerektiğini ilan edeceklerdi (başka bir hüküm mümkün değildi, çünkü karar önceden verilmiş oluyordu).</p>
<p>“Yargı bağımsızlığı Çin’de asla güçlü bir tez olarak savunulmamış, ancak var olduğu kadarıyla da Bolşevizm tarafından geçersiz kılınmıştı.” (s.249)</p>
<p>Bir de bilançoyu görelim, bütünüyle olmasa da.</p>
<p>“Ekim ayında, Mao’ya bağlı güçler Kian’ı aldıkları sırada binden fazla Güneybatı Kiangsi partisi üyesi –toplamın otuzda biri – AB-<em>tuan</em> üyesi oldukları gerekçesiyle idam edilmişlerdi.” (s.250)</p>
<p>“Bu yeni önderliğin ilk eylemlerinden biri, AB-<em>tuan </em>üyelerini arayıp bulmak için ‘amansız biçimde işkence yapma’ emri vermek oldu. ‘Çok olumlu ve sadık, çok solcu ve açık sözlü görünen insanlar’dan bile kuşkulanmak ve onları sorgulamak gerektiği söyleniyordu. Öldürülenlerin sayısı hızla arttı; her itiraf yeni kurbanlara ve her kurban yeni itiraflara yol açıyordu.” (s.250)</p>
<p>“Güneybatı Kiangsi’de bütün partiyi kaplayan alevler ayırım yapmaksızın subayları ve askerleri, bir alaydan diğerine sıçrayıp tam bir özyıkıma dönüşerek tüketmeye başladı. Her birlikte, bölük düzeyinde bir ‘karşıdevrimcileri tasfiye komitesi’ kuruldu.” (s.251)</p>
<p>“Uykularında sayıklarken partiden şikayet edenler, yük taşımayı reddedenler, kitlesel yürüyüşlerden uzak duranlar, parti toplantılarına katılmayı reddedenler … AB-<em>tuan</em> üyeleri olarak tutuklandılar… Kiangsi Siyasal Güvenlik Şubesi, [üs bölgelerindeki] her zengin köylünün AB-<em>tuan</em> üyesi olabileceği gerekçesiyle tutuklanmasını önerdi. <strong>Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmenin daha iyi olduğunu açıkça söylüyorlardı </strong>(abç.GZ)… Hakim olan ruh hali, devrime sadakatinizi kanıtlamak için AB-<em>tuan</em> avlamaktı.” (s.257-258)</p>
<p>“Bir başka yerde, komutanı tasfiye gereğini sorguladığı için bütün bir bölük katledildi. Bir haftadan daha kısa bir süre içinde 4.400 subay ve Birinci Cephe Ordusu’nun adamları AB-<em>tuan</em>’la bağlantılı olduklarını itiraf ettiler. Sonunda 2.000’den fazla kişi kurşuna dizildi.” (s.252)</p>
<p>“Bütün diğerleri gibi Duan da sonunda itiraf etti, fakat sadece suç ortağı olarak kendisiyle birlikte tutuklanan yedi adamın ismini verdiği için vicdanı rahattı. Görsel belleği güçlü olan Li Bofang tam tersi bir yöntem izleyerek neredeyse bin kişinin ismini verdi ve böylece işkencecilerini şaşırttı.” (s.254)</p>
<p>“Kiangsi parti bölgesinde yirmiden fazla ilçenin sadece üçünde 3.400 insan öldürüldü. Eylül ayının başlarında bir ÇKP Merkez Müfettişi güneybatı Kiangsi partisi ve Gençlik Birliği’ndeki entelektüellerin %95’inin AB-<em>tuan</em> bağlantılarını itiraf ettiklerini bildirdi. Günümüzde en bilgili Çin tarihçileri sadece ‘on binlerce’ kişinin öldüğünü söylemektedirler.” (s.258-259)</p>
<p>“Batı Fukian’da 6.000’den fazla parti üyesi ve görevlisi gizli Sosyal Demokrat oldukları kuşkusuyla idam edildi. Peng Deuhay’ın Hunan Kiangsi sınırındaki eski üssünde 10.000 kişi öldürüldü. Vuhan’ın yaklaşık yirmi mil kuzey doğusundaki Dabie Dağları’nda bulunan E-Yu-Van’da, şimdi bir Politbüro Daimi Komite üyesi ve Mao gibi parti kurucularından biri olan, Pekin Üniversitesi mezunu Çang Guotao 2.000 kadar ‘hain, AB-<em>tuan </em>üyesi ve Üçüncü Parti unsuru’nun hayatlarını kaybettikleri bir temizlik hareketine nezaret etti.” (s.259-260)<em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>“Tasfiye mantığının zehri yavaş yavaş bütün komünist bölgelerine yayıldı. 1937’ye, siyasal durumun ulusal olarak değişmesine kadar, büyük zorluklarla çoğu kez hayal bile edilemeyecek yoksunluk ve sıkıntı koşulları altında savaşan kuşatılmış Kızıl Ordu grupları, bazı durumlarda kendi yoldaşlarını milliyetçi düşmandan daha fazla katlettikleri periyodik kan dökme nöbetleriyle karşılaşmak zorunda kaldılar.” (s.260)</p>
<p>Bütün bunlardan sonra (ki, fazla alıntı olmasın diye buraya sadece yarısını aldım elimdeki notların) çok fazla söylenecek söz kalmıyor, işkence edilen ve öldürülen devrimciler için üzüntülerimi bildirmekten başka. Bundan sonra gelin de böyle kanlı bir çarktan geleceğin eşitlikçi ve özgür toplumu için bir şeyler bekleyin.</p>
<p>Ha, unutmamam gereken bir şey daha var, bu bölümü noktalarken. Yukarıda siyaha boyadığım bir cümlesi var ölüm bekçilerinin: Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmek gerekir.</p>
<p>Tersi çok daha doğru değil mi, gerçek bir devrim ancak şu diyeceğimi gerçekleştirirse yaşamaz mı: <strong>Tek bir masum insanı öldürmektense, yüz “gerçek suçlu”nun yaşaması çok daha iyidir. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Neden mi? Devrim, polisiye paranoyalarla değil, ruhları canlandıran bir yüce gönüllülükle yaşar da ondan. Biz 1960’ların gençleri, Mao’nun esir aldığı Guomintang askerlerini, yol paralarını da ceplerine koyarak köylerine yolladığına ilişkin anlatılarla (ki, gerçektir bu) Mao Zedung’u sevmiş, onu devrimci bir önder olarak bağrımıza basmıştık; yoksa yukardaki türden paranoyakça pisliklerle değil. Zaten o zaman bilmiyorduk bunları ve eğer duymuş ya da okumuş olsaydık, o zamanki cehaletimizle ya “burjuva propagandası” der geçerdik ya da eğer gerçek olduklarına inanırsak Mao’yu kesinlikle elimizin tersiyle bir kenara iterdik. Ne var ki, o zamanlar, bütün dindarlar gibi, sadece hoş masallara inanma eğiliminde olduğumuz da kesindir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Stalin ile Çan Kay-şek İttifakı</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Akışın burasında, Çin devriminin seyrini daha iyi anlayabilmek için, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, Stalin’in, Sovyet çıkarları için Çin devrimini feda ederek Çan-Kay-Şek ile sürdürdüğü ittifaka ve bunun Çinli komünistlerde nasıl bir travmaya yol açtığına ilişkin anlatımlara yer vermem gerekmektedir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Stalin, Kızıl Orduyla Guomindang arasındaki çetin iç savaş koşullarında bile Çan Kay-şek ile irtibatını kesmemiş, hatta ittifakını sürdürmüştü. Bu ittifak, 1930’lu yıllarda ve Japonya’nın Çin’i işgale giriştiği koşullarda, devletler arası diplomatik ilişkiyle daha da pekişmişti.</p>
<p>“Rusya 1933’te Milliyetçi Çin ile yeniden diplomatik ilişki kurmuştu. Komintern karşıtı Mihver güçlendikçe, Rusların çıkarları müttefik ÇKP’nin çıkarlarından ayrıldıkça, Rus ulusal çıkarları Çan’ı potansiyel bir ortak haline getirdi. Çan’ın orduları, gelecekteki bir savaşta göz ardı edilemezdi.” (s.315)</p>
<p>Bu teslimiyetçi politikanın ÇKP içindeki sözcüsü, Sovyetler Birliği’ne sıkı sıkıya bağlı “Geri Dönen Öğrenciler”in temsilcisi Vang Ming’di.</p>
<p>“Moskova’dan ayağının tozuyla gelen Vang Ming çok farklı bir çizgiyi savunuyordu. Stalin GMD’yi Japonları meşgul edecek (ve onların dikkatlerini Sibirya’ya yöneltmelerini önleyecek) vazgeçilmez bir ortak olarak görüyordu. Çin Partisi, Komintern’in sadık bir üyesi olarak Sovyet-GMD ittifakını güçlendirmek için elinden geleni yapmalıydı. Vang’a göre en önemli sorun ‘karşılıklı rekabet’ değil, ‘karşılıklı saygı, güven, yardımlaşma ve gözetim’ temelinde ‘GMD ile ÇKP arasındaki birliği güçlendirmek ve geliştirmek’ti. ‘İnisiyatifi elde tutmak’ ve partinin öncü rol oynaması gibi meseleler, ikincildi. Yol gösterici ilke şu olmalıydı: ‘Japonya’ya karşı direniş her şeyden önce gelir ve her şey Japonlara karşı direnişe tâbi kılınmalıdır. Her şey birleşik cepheye tâbi kılınmalıdır ve her şey birleşik cephe aracılığıyla yönlendirilmelidir.’”</p>
<p>Askeri başarılarından sonra artık ÇKP’nin ve Kızıl Ordu’nun tartışılmaz liderliğine yükselmiş bulunan Mao da Japon işgaline karşı milliyetçilerle bir ortak cephe siyaseti yürütmekten yanaydı. Ne var ki, Mao’nun ittifak siyasetiyle, Stalin’in kayıtsız şartsız milliyetçilerin denetimi altına girmeyi vazeden teslimiyetçi siyaseti arasında çok büyük fark vardı. Mao, cephe kurulsa da Kızıl üs bölgelerinin bağımsızlığını korumaktan yanaydı. Onun Çan kay-şek’e yaptığı yurtsever direnme çağrıları, aslında böyle bir direniş göstermeyeceğinden ve komünistlere karşı düşmanlığını bir kenara bırakmayacağından emin olduğu Çan Kay-şek’i köşeye sıkıştırmayı ve Guomintang içindeki gerçekten direnişçi unsurların Çan Kay-şek’le çatışmasını sağlamayı amaçlıyordu.</p>
<p>Mao bu siyasetinde de başarılı oldu. Sonunda, Japonlara karşı direnmekten ve ÇKP ile samimi bir ittifaktan yana olan GMD subayları bir darbe yaparak Çan Kay-şek’i tutukladılar. Bu, ÇKP ve Mao için büyük bir başarıydı. Ne var ki, bu nokta devreye yine Stalin girdi.</p>
<p>“Kasım ayında Mao’nun bilmediği bir gelişme olmuş ve Stalin milliyetçi hükümetle ittifak kurmak için yeni bir girişimde bulunmaya karar vermişti. Amacı Japonya ve Almanya tarafından kurulmuş bulunan Komintern karşıtı pakta karşı bir hamle yapmaktı. Moskova’da bir Çin-Sovyet güvenlik antlaşması için gizli görüşmeler yapılıyordu. Çan’ın tutuklanması bu gelişmeleri zora sokmuştu. ÇKP’nin kaygıları Stalin için önem taşımıyordu: Dünyanın öncü sosyalist gücünün ulusal çıkarlarına ters düşecek hiçbir gelişmeye izin verilemezdi.” (s.320)</p>
<p>ÇKP ve Mao bu siyasete mecburen boyun eğmek zorunda kaldı ve Çan Kay-şek’in serbest bırakılmasına razı oldu. Çan Kay-şek yeniden GMD’ın başına geçti ve bu arada birbirlerine hiçbir şekilde güvenmeyen ÇKP ile GMD arasında Japonlara karşı görünürde bir cephe kuruldu. Bu cephe görünürdeydi, çünkü Kızıl Ordu bir yandan Japonlara karşı savaşırken, bir yandan da anti-komünist saldırılarını sürdüren milliyetçilerle savaşmak zorundaydı. Çan Kay-şek ise, lafta Japonlara karşı savaşır gibi yaparken, esas olarak Kızıl üs bölgelerini yok etme seferlerini sürdürüyordu.</p>
<p>1940’lı yıllarda müttefiki Almanların yenilmesiyle birlikte Japonya’nın Çin’deki işgali de zayıfladı ve ülke içindeki direnişin de etkisiyle Japonlar teslim oldu. Şimdi ezeli rakipler ÇKP ve GMD yine karşı karşıya kalmışlardı. Bu iki büyük güç arasında bir iç savaşın başlaması kaçınılmazdı ve Mao güçlerini buna göre mevzilendiriyordu. Ne var ki, Stalin ve Sovyetler Birliği etkeni ortadan kalkmış değildi, tam tersine, Naziler karşısındaki galibiyetinin kendisine kazandırdığı zafer havası içinde Stalin siyasetlerini dayatmakta daha da fütursuz bir tutuma girmişti. Stalin, ÇKP’yi, GMD’la teslimiyetçi bir anlaşmaya sevk etmek üzere baskılarını arttırdı.</p>
<p>“Çin’de bir Amerikan himayesinin oluşmasından endişelenen Stalin gelecekte çıkabilecek bir Büyük Güçler mücadelesinde Çin’in tarafsızlığını güvence altına alacak şekilde milliyetçi hükümetle anlaşmaya varılmasını ve Rusya’nın Mançurya’daki ‘özel çıkarları’nın, özellikle de demiryolu ve liman imtiyazlarının kabul edilmesini istiyordu. GMD ile komünistler arasında da bir antlaşmadan yanaydı.” (s.361)</p>
<p>“Japonların teslim olmasından sadece birkaç saat önce, Çan Kay-şek’in Dışişleri Bakanı Vang Şikie ve Vyaceslav Molotov bir ittifak anlaşması imzaladılar.</p>
<p>“Mao için bu, Stalin’in 1936’da, Sian olayı sırasında Çan’ın serbest bırakılmasını talep ederek yaptığı vefasızlığın bir tekrarıydı. Sovyet lideri gene ÇKP’yi Rusya’nın ulusal çıkarlarına feda etmişti. Mao, Ruslar ile GMD arasında görüşmeler yapıldığını biliyordu. Ancak Yalta’da varılan anlaşma konusunda karanlıkta bırakılmıştı. Şimdi her şey ortaya çıkmıştı: İç savaşın başlaması halinde ÇKP tek başına kalacaktı.</p>
<p>“Komünist siyaset bir gece içinde değişti. Guomintang’a ve ABD’ye yönelik bütün eleştiriler kesildi. Kent ayaklanmaları için yapılan planlar durduruldu. Kızıl Ordu birliklerine Japon grupların silahsızlandırılmasında ABD birlikleriyle işbirliği yapmaları söylendi. 28 Ağustos günü Mao bir ABD uçağında General Hurley’le birlikte milliyetçilerle barış görüşmeleri yapmak için Çongçing’e gidiyordu.” (s.364)</p>
<p>“Roosevelt ve Stalin, Çan Kay-şek rejiminin, ABD’nin hakim olduğu Pasifik bölgesini Sovyetler’in hakim olduğu Kuzey Doğu Asya’dan ayıran bir tampon olarak görülmesi konusunda anlaştılar. Mao’yu hiç tanımayan Stalin, anlaşmanın bir parçası olarak, milliyetçi hükümete karşı ÇKP’yi desteklememe vaadinde bulundu. Dolayısıyla, hem ABD hem de Rusya kendilerine yakın olan güçlere bir koalisyon hükümeti kurmaları için baskı yapmaya başladılar.” (s. 363)</p>
<p>Bir kere daha Çan Kay-şek’le görünürde bir anlaşma yapmış ve Stalin’e boyun eğmiş gibi yapsa da Mao, GMD’ı yenerek iktidarı bütünüyle ele geçirme siyasetini sürdürdü. Sovyetler Birliği’nin GMD ile koalisyon hükümeti kurma önerisini doğrudan reddetmedi ama fiiliyatta bunun tersi bir yol izledi. Elbette Çan Kay-şek’in anti-komünist saldırı siyaseti de buna yardımcı oldu. Stalin, komünistlerin iktidarı ele geçirmelerinin önündeki başlıca engel olmaya devam ediyordu.</p>
<p>“Stalin bir kez daha komünistlerin ayaklarının altındaki zemini ansızın çekiverdi.</p>
<p>“Bu seferki kaygısı Sovyetler Birliği ile ABD arasında son iki aydır küresel olarak gelişmekte olan gerilimleri azaltmaktı. ÇKP pahasına Washington’a bir iyi niyet gösterisi yapma zamanının geldiğine karar vermişti. Sovyet komutanlarına, Çinli yoldaşlarına bir hafta içinde bütün kentlerden ve ulaşım hatlarından çekilmeleri gerektiğini bildirme talimatı verildi. Bir Sovyet generali, kuzey Çin önderi Peng Çen’e, ‘Çekilmezseniz sizi tanklarla çıkarırız’ uyarısında bulundu. Milliyetçilerin ilerleyişini yavaşlatmak için demiryolu hatlarına sabotaj düzenleyen komünist birliklere görevi bırakmaları, aksi halde zorla silahsızlandırılacakları söylendi.</p>
<p>“Çinli parti önderleri Sovyet ihanetine artık alışmışlardı. Gene de bu ağır bir darbe oldu. Her zaman duygularına hakim olabilen Peng bile sonunda patladı: ‘Bir Komünist Partisi ordusunu sürüp çıkarmak için tank kullanan bir başka Komünist Partisi ordusu! Böyle bir şey görülmemiştir!’” (s.366)</p>
<p>Bütün engellemelere rağmen Kızıl Ordu, GMD birliklerini yenerek 1949 yılı Ekim’inde iktidarı ele geçirdi ve Çin Halk Cumhuriyeti bizzat Mao Zedung tarafından ilan edildi. Daha sonradan, Stalin, kendi reel güç anlayışını ifade eden şu sözleri söylemiştir Çinli komünistlere:</p>
<p>“Şu anda kazanan sizsiniz ve kazananlar daima haklıdırlar. Kural budur.” (s.384)</p>
<p>Yani güçlü olan haklıdır! Öyle midir acaba? Sakın tam tersi doğru olmasın…</p>
<p><strong>Mao’nun Kampanyaları</strong></p>
<p><strong>ve Aydınlara Yönelik Şiddet</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>ÇKP tarihi boyunca bir başka güçlülük ve haklılık ilişkisi de ÇKP ile Çin aydınları arasında yaşanmıştır. Özellikle Mao’nun ortaya attığı ve başını çektiği çeşitli “düzeltme” kampanyaları Çin aydınlarının başını yiyen bir şiddet sarmalına dönüşmüştür sonunda.</p>
<p>Bu kampanyalardan en belirgin ilki Yenan Kızıl üs bölgesinde yürütülen “düzeltme” kampanyası olmuştur. Mao’nun yöntemi, önce özgürlük verip aydınları teşvik etmek ve sonradan da “aşırıya” giden eleştirilerin sahibi aydınları yeniden “biçimlendirmek” üzere baskı altına almak, hatta boyun eğmeyenleri temizlemekti. 1942 yılında Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyası da büyük bir özgürce konuşma ve serbest eleştiri vaadiyle başlatıldı. Her tarafı duvar gazeteleri kapladı. Aydınlar en sert eleştirilerini serbestçe yapmaya başladılar.</p>
<p>“Ancak o zamana kadar yazılan en ağır yazı, Vang Şivey’in “Yabani Zambak” başlıklı hiziv denemesiydi. Yazı, mart ayında parti gazetesi <em>Kiefang ribao</em>’da (Kurtuluş Günlüğü) yayımlandı. ‘Yenan’ın karanlık yanı’nı kınıyordu. Kıdemli görevlilere ‘üç takım elbise ve beş çeşit yemek’ tahsis edilirken, ‘hasta, bir kâse erişte bile alamıyor ve genç bir insana günde sadece iki kâse pirinç lapası’ veriliyordu. Siyasal iktidar sahiplerinin genç kadınlara ulaşma ayrıcalığı vardı ve kadrolar hareketin saflarında yer alan insanlara karşı seçkin ve soğuk bir tavır takınıyorlardı.” (s.351)</p>
<p>Mao, bir süre sonra karşı saldırısını başlattı.</p>
<p>“Mao hiciv ve eleştirinin zorunlu olduğunu, fakat yazarların ve sanatçıların devrimci bölünmenin hangi safına mensup olduklarını bilmeleri gerektiğini söyledi. Enerjilerini ‘proletaryanın sözde ‘karanlığı’nı açığa çıkarmak için kullananlar’ (Vang Şivey gibi) ‘küçük burjuva bireycileri’ydi. Ve ‘devrimci saflardaki ‘zararlılar’ı oluşturuyorlardı.” (s.351-352)</p>
<p>Dört yıl sonra Vang mahkemeye çıkarıldı. Yazarlar Birliği’nden de atılan Vang mahkeme sırasında Troçkist” olmakla ve karşıdevrimcilikle suçlandı. Sonunda siyasal bakımdan güvenilmez olduğu düşünülen iki yüz kişiyle birlikte Partinin Güvenlik Polisi Sosyal Şube’nin görevlileri tarafından tutuklandı ve Zaoyuan’daki gizli ÇKP cezaevine kondu. Mao;</p>
<p>“En genelde partiye önderliğin hoşgörü sınırlarının fazla geniş olmadığını gösteriyor, sınırı geçenlerin Konfüçyüsçü kadife eldivenin bir yargıç baltasıyla yer değiştireceğini görmelerini sağlıyordu. Sınırı geçenlerin durumu, Mao’nun daha sonra belirttiği gibi, ‘halk arasındaki çelişkiler’ olmaktan çıkarak ‘düşman ile bizim aramızdaki çelişkiler’e dönüşüyordu.” (s.353)</p>
<p>“Bu nedenle aralık ayı içinde Mao’nun onayıyla ‘gözetim hareketi’, zanlıların ‘kurtulabilmek’ için işkenceyle itirafa zorlandıkları bir ‘kurtarma hareketi’ haline geldi.</p>
<p>“Temmuz 1943’te binden fazla ‘düşman ajanı’ gözetim altına alınmış, yaklaşık yarısı suçunu itiraf etmişti. Kang [Şeng], hazırladığı raporda, yeni üye olan parti kadrolarının %70’inin siyasal bakımdan güvenilmez olduğunu bildirdi. Bir ordu muhabere okulundaki 200 öğrencinin 170’i ‘özel ajan’ olmakla suçlandı. Mao’nun iktidar aygıtının merkezi olan Parti Sekreterliği’nde bile 60 görevliden 10’unun ‘siyasal sorunları’ olduğu saptandı. Onlarca kişi intihar etti ve yaklaşık 40.000 kişi (toplam üye sayısının %5’i) parti üyeliğinden ihraç edildi.” (s.353)</p>
<p>Yazar Vang Vişey ise, başı baltayla kesilerek idam edildi.</p>
<p>“Mao bunu işittiğinde dudaklarını ısırdı ama bir şey söylemedi.” (s.354)</p>
<p><strong>1950’lerdeki </strong></p>
<p><strong>Yüz Çiçek Açsın Kampanyası</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao, 1956 yılında Sovyetler Birliği’nde başlatılan Stalin aleyhtarı kampanyayı aslında başlangıçta olumlu karşılamıştı. Ne var ki, 1956 Ekim’indeki Macar Devrimi’nin “Varşova Paktı’ından çıkma” talebi Mao’yu korkuttu ve Macaristan’ın işgalini teşvik edip destekledi. Mao’nun korkusunu anlamak zor değildi, böyle aşağıdan bir gerçek ayaklanmanın kendi başına da gelebileceğini düşünmüş olmalı.</p>
<p>“Polonya’da yaz aylarında yaşanan isyanların ardından Varşova’daki, Kruşçev’in daha altı ay önce bizzat yerleştirdiği Sovyet destekli liderlik, Rusların güçlü itirazlarına rağmen, Stalin’in kurbanlarından biri olan Vladislav Gomulka başkanlığında yine bir ‘liberal’ grupla yer değiştirdi. Kısa süre sonra Moskova’nın hakimiyetine bu kez Macaristan’dan gelen daha vahim bir meydan okuma üzerine, Stalinist Birinci Sekreter Matyas Rakosi, imre Nagy’nin önderliğindeki reformistler tarafından görevden alındı.</p>
<p>“Polonya olayında Mao, sorunun kökünde, Çin’in çok uzun süre katlanmak zorunda kaldığı ‘Rus büyük şovenizmi’nin yer aldığı gerekçesiyle Gomulka’yı destekledi. Liu Şaoçi, ekim ayı içinde Moskova’ya gönderilerek silahlı müdahalede bulunmaması için Kruşçev’i ikna etti. Ancak Macaristan Sovyet bloğunun askeri ittifak örgütü olan Varşova Paktı’ndan ayrılacağını ilan ettiği zaman, Mao tamamen farklı bir görüşü benimsedi. Kardeş bir partinin sosyalizme giden yolu seçmesini desteklemek bir şeydi; karşıdevrim karşısında kollarını kavuşturup oturmak ise başka bir şeydi: Liu bir kez daha Kruşçev’e baskı yaptı; bu kez, isyanı güç kullanarak bastırmak için askeri birlik gönderilmesini istiyordu.” (s.409)</p>
<p>Mao, Macar Devrimi’nin nedenleri üzerinde derin derin düşündü ve bir sonuca vardı. Neden, halka yeterli özgürlük sağlanmamış, insanların kendilerini ifade etmelerine ve partiyi eleştirmelerine yeterince izin verilmemiş ve dolayısıyla partinin halktan kopup bürokratikleşmiş olmasıydı. O halde, Çin’de de aynı rejim aleyhtarı olaylara sebebiyet vermemek için bir miktar özgürlük verilmeliydi halka ve partinin bürokratlaşmaması için aşağıdan eleştiri teşvik edilmeliydi.</p>
<p>“Doğu Avrupa’daki fırtınalara neyin sebep olduğunu sorarak devam etti. Merkez komitesi’ne verdiği kısmî yanıta göre, Polonya ve Macaristan’daki Komünist Partiler karşıdevrimcileri tasfiye etme görevini tam olarak başaramamışlardı. Çin bu hatayı yapmamıştı. Ancak bir diğer etken de bürokratikleşmeydi. Bürokratikleşme her iki ülkedeki kadroların kitlelerden kopmalarına yol açmıştı. Bu sorun Çin’de henüz çözülmemişti.” (s.414)</p>
<p>Mao, Macar Devrimi’nden çıkarttığı dersler sonucunda, Çin’de özgürlüğün kapılarını açmayı, grev yasağını iptal etmeyi öneriyordu.</p>
<p>“Çan Kay-şek’in eserleri gibi Marksizme düşman yazılar Çin’de alenen yayımlanmalıydı, çünkü ‘[onun] yazdığı hiçbir şeyi okumamışsanız, ona karşı çıkma görevini gereğince yerine getiremezsiniz.’ Sadece üst düzey görevlilere sınırlı sayıda dağıtılan <em>Cankao siosi</em>’nin baskı sayısı ‘emperyalist ve burjuva [düşüncesini] halka tanıtmak’ için yüz kat artırılmalıydı. Liang Şuming gibi adamlar bile kendi fikirlerini yaymakta serbest olmalıydılar.” (s.415)</p>
<p>“Mao, Macaristan’daki sorunun, buradaki partinin yönetenler ile yönetilenler arasındaki çelişkileri zamanında ele almamalarından kaynaklandığını, sonuç olarak bu çelişkilerin iyice azdığını ve uzlaşmaz hale geldiğini söylüyordu… Ardından Çin’de işçilerin grev yapmalarına izin verilmesi gerektiğini söyledi. ‘Bu, devlet, fabrika yönetimleri ve kitleler arasındaki çelişkilerin çözülmesine yardımcı olacaktır’ diyordu Mao.” (s.414)</p>
<p>“İnsanların sahte, çirkin ve uzlaşmaz şeylerle karşılaşmalarını yasaklamak tehlikeli bir siyasettir… Böyle bir siyaset… insanların dış dünya ile yüz yüze gelmelerine ve bir rakibin meydan okumasına karşı duramamalarına yol açacaktır.” (s.416)</p>
<p>“Komünist Parti bir süre için azarlanmasına izin vermelidir.” (s.419)</p>
<p>Elbette bu “bir süre” kaydı önemliydi. Bu, hemen akla, 1940’larda, Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyasını akla getiriyordu.</p>
<p>“Bu koşullarda, nisan 1956’da Mao’nun ‘Yüz çiçek açsın yüz fikir yarışsın’ sloganıyla yaptığı yeni bir entelektüel tartışma çağrısının tam bir sessizlikle karşılanmasında şaşılacak bir şey olmasa gerek. Geçen altı yıl boyunca yedikleri dayaklar karşısında, Çinli entelektüellerin istedikleri en son şey, ortaya çıkıp akıllarından geçenleri söylemekti.” (s.412)</p>
<p>“Tarihçi Kian sözünü sakınmadı. Entelektüeller Mao’ya güvenip güvenemeyeceklerini bilemiyorlar, dedi. ‘Çağrı [sının] samimi mi yoksa sadece bir jest mi olduğunu tahmin etmek durumundalar. Çağrı samimiyse, çiçeklerin açmasına ne ölçüde izin verileceğini ve çiçekler bir kez açtığında [siyasetin tersine dönüp dönmeyeceğini] tahmin etmek zorundalar. Bunun bir amaç mı, yoksa sadece [gizli] düşünceleri açığa çıkarmak ve kişileri tasfiye etmek için bir araç mı olduğunu tahmin etmek zorundalar. Hangi sorunların tartışılabileceğini ve hangilerinin tartışılamayacağını tahmin etmek zorundalar.’ Sonuçta, pek çok kişinin sessiz kalmaya karar verdiğini ekledi.” (s.418)</p>
<p>Buna rağmen eleştiri başladı ve insanlar yavaş yavaş konuşmaya, yazmaya giriştiler.</p>
<p>“Bir gazeteci, eğer partinin size ihtiyacı varsa, katil bile olsanız fark etmez, diye yazıyordu. Ama eğer size ihtiyacı yoksa, yaptığınız işe sadakatle bağlı olsanız bile sizi bir kenara atacaktır. Bir mühendis, entelektüellerin Japon işgali altında bile bu kadar baskı görmediklerinden şikayet ediyordu. Parti üyeleri casus gibi davranıyorlar, komünist olmayan meslektaşlarının davranışlarını personel şubelerine ihbar ediyorlardı. Bu nedenle, ‘hiç kimse yakın arkadaşlarıyla birlikteyken bile içini dökmeye cesaret’ edemiyordu… ‘Herkes ikili konuşma tekniğini öğrenmiştir; bir şey söylerken başka bir şey düşünür’” (s.422)</p>
<p>“Bir profesör, parti üyelerinin ‘ayrı bir ırk’ gibi davrandığını yazdı. Ayrıcalıklı davranış görüyorlar ve halkın geri kalan kısmını ‘itaatkâr bir tebaa, daha sert bir sözcük kullanmak gerekirse, köle’ olarak görüyorlardı. Bir iktisat okutmanı şöyle şikayet ediyordu: ‘Eskiden yırtık ayakkabıyla dolaşan parti üyeleri ve kadroları şimdi üstü kapalı arabalarla geziyor ve yün üniformalar giyiyorlar… Günümüzde sıradan insanlar partiden veba gibi sakınıyorlar… Komünist Parti’nin düşüşü Çin’in düşüşü anlamına gelmeyecektir.” (s.421-422)</p>
<p>“Başlıca eleştiri konusu, entelijensiyanın Guomindang’ın kötü yönetiminden ülkeyi kurtardıkları için 1949’da gelişlerini sevinçle karşıladığı komünistlerin, sekiz yıldan az bir süre görevde kaldıktan sonra, iktidar ve ayrıcalıkları tekelleştiren ve kitlelere yabancılaşan yeni bir bürokratik sınıfa dönüşmüş olmalarıydı. Mao ise Macaristan ayaklanmasından çıkardığı derslerde yanılmamıştı: Komünist olmayanların gözünde parti görevlileri, aslında ‘halktan kopmuşlar ve aristokratlaşmışlar’dı.” (s.414)</p>
<p>Bundan sonra doğrudan rejimi hedef alanları da dahil sahici eleştirileri ifade eden kitlesel dışavurumlar başladı.</p>
<p>“Hareket daha sonra Pekin Üniversitesi yerleşkesine yayıldı ve kantinin dışına kat kat afişlerle kaplı bir ‘Demokrasi Duvarı’ kuruldu. Öğrenci konuşmacılar binlerce kişiden oluşan kalabalıklara çok partili seçimlerden sosyalizmin ve kapitalizmin erdemlerine kadar değişen çeşitli konularda tumturaklı söylevler vermeye başladılar… ‘Acı İlaç’, ‘En Alttakilerin Sesi’, ‘Yabani Ot’ ve ‘Bahar Fırtınası’ gibi isimler taşıyan öğrenci dernekleri kuruldu. Öğrenciler teksir makinesiyle çoğaltılmış gazeteler çıkarmaya ve öteki okullara ‘deneyim alışverişi’ için eylemci göndermeye başladılar.” (s. 423)</p>
<p>“Öğrenci önderleri Komünist Parti’nin yönetimine son verilmesi için açık bir çağrı yaptılar. Öğrencilerden etkilenen öğretmenler alevleri biraz daha körüklediler. Bir Şanyang profesörü, Mao’nun yönetiminin ‘keyfi ve pervasız’ olduğunu söyledi. Çin’de demokrasinin olmaması Parti Merkezi’nin hatasıydı. Bazıları ‘faşist Aushwitz yöntemleri’ni kullanan ‘kötü niyetli bir zulüm yönetimi’nden söz ettiler. Vuhan’da lise öğrencileri sokaklara döküldülaer ve hükümet binalarına saldırdılar.” (s.423)</p>
<p>Mao, bu noktadan sonra frene bastı ve özgürlük hareketini durdurmak üzere ilk işareti verdi.</p>
<p>“15 Mayıs günü Merkez Komitesi üyelerine ve görevlilerine ulaştırılacak şekilde sınırlı sayıda çıkarılan ‘Şeyler kendi zıtlarına dönüşüyorlar’ başlıklı bir genelgede, tutumunun değişmekte olduğunu gösteren işaretler verdi. Mao, bu genelgede ilk kez, ülke içindeki olaylardan söz ederken ‘revizyonizm’ terimini kullandı. Revizyonistlerin basının sınıfsal niteliğini inkâr ettiklerini söylüyordu. Onlar, burjuva liberalizmine ve burjuva demokrasisine hayranlık duyuyorlar ve parti önderliğini reddediyorlardı. Bu türden insanlar, Parti içindeki esas tehlikeyi oluşturuyorlardı ve artık sağcı entelektüeller ile el ele çalışıyorlardı.” (s.422)</p>
<p>“Süreç az sayıda değil çok sayıda kişi için, partinin sözüne inanan yüz binlerce sadık yurttaş için bir tuzak haline geldi.” (s.425)</p>
<p>Bundan sonra fiili bastırma hareketi geldi. Hakem düdüğü öttürmüş ve geçici olarak tanınan, herhangi bir güvenceden yoksun özgürlükler rafa kaldırılmıştı.</p>
<p>“İngilizce profesörü Vu Ningkun (Batı’da eğitim görmüştü) tutuklandı ve önce Mançurya’da, daha sonra Tiankin’de olmak üzere üç yıl esir kamplarında tutuldu. Çangşa’daki kadın polis kadrosu (şube şefini eleştirmişti) emek reformu kapsamında varoşlara gönderildi; kocası kendisinin ve çocuklarının ‘sağcı’ olarak damgalanmasını önlemek için ondan boşandıysa da damgayı yemekten kurtulamadı. Vangfuking’deki tüccarların önderi (bir kapitalist) hayatının yirmi yılını ceza kurumlarının içinde ve dışında geçirdi. Onlar ve aynı durumda olan yarım milyon kişi aileleriyle birlikte hayatlarının acımasızca mahvedildiğini gördüler. Toprak ağalarının ve karşıdevrimcilerin aksine onlar, geçmişteki ya da o sıradaki gerçek ya da hayali eylemlerinden ötürü değil, sadece fikirlerinden ötürü cezalandırıldılar.</p>
<p>“Mao bu konudaki suçlamalara çok duyarlıydı. ‘Bu insanlar sadece konuşmadılar, eylem de yaptılar,’ diyordu. ‘Onlar suç işlediler. Konuşanlar suçlanmayacak sözü onlar için geçerli değildir.’ Zayıf bir savunmaydı bu.” (s.426)</p>
<p>“Sağcılığa karşı kampanya entelektüelleri öylesine incitmişti ki, Mao’ya bir daha asla inanmayacaklardı.” (s.426)</p>
<p>Doğrusu ben de olsam inanmazdım! (Gerçi bütün bunlardan haberimiz olmadığı için biz 1960 gençliği ona inanmak gafletinde bulunmuştuk!)</p>
<p><strong>İngiltere’yi yakalayarak ve</strong></p>
<p><strong>Maymun Beyni Yiyerek İlerleme…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao, her türlü dogmatizmden uzak, gerçekten deha düzeyinde bir askeri komutan ve askeri taktisyendi. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, onun büyük savaş öngörüleri olmasaydı Kızıl Ordu’nun uzun süreli savaşın bir aşamasında imha edilmesi kaçınılmaz olurdu. Bu böyle olmakla birlikte, Mao’nun, “sosyalizmin inşası” konusunda Sovyetler Birliği’nin o yenip yutulması epey zor örneklerini taklitten öte çok fazla yaratıcı bir şeyler ortaya koyabildiğini söylemek oldukça zordur. Bir kere, özellikle iktidara geldiği 1950’li yıllarda, o da Stalin ve diğer Sovyet önderleri gibi, üstelik ilerlemeyi çelik üretim rakamlarıyla ölçen, aptal denecek ölçüde bir ilerleme hayranıydı. Diğer Sovyet liderleri gibi onun da gözü ABD ya da İngiltere gibi sanayileşmiş ülkelerdeydi. Çin’in ilerlemesini onlara yetişmekle ölçüyordu.</p>
<p>“Gelecek birkaç on yıl içinde Çin’in, kültürel, bilimsel, teknolojik ve endüstriyel gelişmede Birleşik Devletler’i geçerek, ‘dünyanın bir numaralı ülkesi’ haline gelmesi gerektiğini söyledi. ‘[Amerikan kazanımlarının] o kadar müthiş olduğunu düşünmüyorum’ diye devam etti umursamaz bir tavırla. Amerika yılda 100 milyon ton çelik üretiyorsa, ‘Çin birkaç yüz milyon üretmeli’ydi.” (s.431)</p>
<p>“Mao’nun… Moskova seyahati sırasında, Sovyet lideri [Kruşçev], demir, çelik, kömür, elektrik, petrol ve pek çok tüketim malında, on beş yıllık süre içinde ABD’yi geçmeyi planladıklarını ilan etti. Kimse bu iddiaya meydan okumaya kalkışmadı. Sadece Mao, dünya komünizminin liderlerine, Çin’in on beş yıl içinde İngiltere’yi geçeceğini bildirdi.” (s.432)</p>
<p>“İngiltere’yi geçmeyi vaat eden Mao, Çin’i 1970’lerin başında 40 milyon ton çelik üretme, yanı sıra çimento, kömür, kimyasal gübre ve makine aksamında İngiliz üretimini geçme hedefine bağladı. Hedef olarak belirlediği çelik üretim miktarı MK plenumunun iki aydan kısa bir süre önce rakamın iki katıydı. Tek soru şuydu: Nasıl?” (s.433)</p>
<p>Tabii, Philip Short’un “nasıl?” sorusu önemli de, ben daha önemli bir sorunun da sorulması gerektiğini düşünüyorum: Niçin? Belki de aşağıdaki alıntıda görüleceği gibi “ulusal onur”un tatmin olması içindir. Evet ama bunun sosyalizmle ya da toplumsal devrimle ilgisi ne?</p>
<p>“’İngiltere ve Amerika’yı yakaladığımız zaman Dulles bile [Amerikan Dışişleri Bakanı] bize saygı gösterecek ve bir ulus olarak varlığımızı kabul edecek.’” (s.435)</p>
<p>Mao’nun yardımcıları, Mao’yu da geride bırakıp ulusal ve yerel zevklerle bezenmiş, daha “iştah açıcı” (daha doğrusu iştah kapayıcı) ilerleme manzaraları tasvir ediyorlardı.</p>
<p>“Tarım alanında sınırsız yetkilerle donatılmış olan Ten Çenlin, Kruşçev’in ‘gulaş komünizmi’ni gölgede bırakacak bir bolluk manzarası yaratıyordu:</p>
<p>‘En önemlisi, komünizm ne anlama gelmektedir? Önce, kişinin karnını doyurması değil, iyi yemekler yemesidir. Etin tadını çıkarması, her yemekte, tavuk, domuz, balık ve yumurta yemesidir. Maymun beyni, kırlangıç yuvası ve beyaz mantarın ‘istediği her zaman’ servis edilmesidir… İkincisi giyinmektir. Her insan elde edebileceği şeyi istemelidir. Sadece bir mavi giysiler yığını değil, çeşitli tasarım ve üslûplarda giyinmek… Saatlerce çalıştıktan sonra insanlar, ipekli saten… ve tilki kürkünden paltolar giyeceklerdir… Üçüncüsü, konuttur. Merkezi ısıtma kuzeyde, klima güneyde sağlanacaktır. Herkes yüksek binalarda yaşayacaktır… Dördüncüsü ulaşımdır… Hava yoluyla her yöne gidilebilecek ve her ilçede havaalanı olacaktır. Beşincisi herkese yüksek öğrenimdir… Bütün bunların toplamı komünizm anlamına gelir.” (s.435)</p>
<p>Bu durumda, maymun beyni yerine ciğer soteyi, tilki kürkü yerine tavşan kürkünü koyarsak Türkiye’nin bile komünizmi bir hayli yaklaşmış olduğunu söyleyebiliriz!</p>
<p><strong>Büyük İleri Atılım</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çin’de bütün bu ilerleme hayallerinin sonu, kaçınılmaz olarak kitlesel bir iradi seferberlikti. Çin’in böylesi bir kalkınma ve ilerleme hamlesi için dayanacağı tek güç, kalabalık nüfusuydu. Bu nüfus Mao’nun iradesiyle ileri doğru bir hamle yaparsa, Çin de devasa bir ilerlemeyi gerçekleştirebilirdi. Bu amaçla kolektif çiftlikler yoğunlaştırıldı; özel topraklar ve çiftlik hayvanları tazminat ödenmeksizin kamulaştırıldı; şehir ve tarım çalışan nüfusunun tek tek aile mutfaklarında “gereksiz” zaman harcamaması için devasa komünal mutfaklar kuruldu; islah için kırlara gönderilmiş mahkûm nüfusu, Stalin’den miras bir uygulamayla en ağır koşullarda üretime sürüldü; yine Stalin’den tevarüs edilen bir uygulama olarak Stakhanovist şok çalışma birimleri kuruldu; analar ve babalar, kolektifleştirilmiş, askerileştirilmiş bir hayat tarzı lehine “burjuva duygusal bağlılıklar”dan vazgeçmeye zorlandı. (s.438)</p>
<p>“Köylüler uyurken tarlalardaki fenerleri yakıyorlar, bir kadronun gelmekte olduğunu bildiren alarmla hemen kalkıp işe koyuluyorlardı. Maddi özendiriciler sistem parasız işlediği için gereksiz görülüyor ve kınanıyordu.” (s.439)</p>
<p>“’Herkes askerdir’ sloganı altında bir milis faaliyeti başlatıldı. Köylüler tarlalarda yanlarında antika tüfekler olduğu halde çalışıyorlardı.” (s.439)</p>
<p>“Kadrolar rakip komünleri geçme konusunda sürekli bir baskı altındaydılar. Bu durum ürün miktarını sürekli olarak, 10 ya da 20 kat fazla göstermelerine yol açıyordu.” (s.445)</p>
<p>Büyük ileri Atılım, birkaç yıl içinde, doğanın azizliğinin de yardımıyla (kuraklık) büyük bir başarısızlıkla sona erdi.</p>
<p>“Büyük Atılım kıyamet benzeri bir başarısızlıkla sona ermişti. Mao’nun genel bolluğa ilişkin muhteşem düşleri destansı bir dehşete dönüşmüştü. Çin’i büyük bir iktisadi güç haline getirme fikrini, 1960 yılının sonunda ebediyen terk etti ve bu konuyu bir daha asla ağzına almadı.” (s.446)</p>
<p>“Ciddi bir yiyecek maddesi sıkıntısı başlamıştı. Önceleri kıtlık sadece kentlerle sınırlı kaldı. Pirinç tayınları azaltıldı… Daha sonra hükümet Atılım sırasında iyice çoğalan sanayi işgücünü beslemek için harekete geçince kırsal kesimde de kıtlık başladı.” (s.446)</p>
<p>“Solcu eyalet sekreterlerinin Atılım’ı en güçlü biçimde gerçekleştirdikleri Henan ve Siçuan kesimlerinde nüfusun dörtte biri açlıktan öldü. Erkekler, alıcı çıktığında karılarını satıyorlardı. Kadınlar satılmaktan memnundular, çünkü satılmak hayatta kalmak anlamına geliyordu. Eşkiyalık yeniden başladı. Mao’nun gençlik yıllarında yaşanan kıtlıklarda olduğu gibi yamyamlık yaygındı. Köylüler kendi çocuklarını yememek için birbirlerinin çocuklarını yiyorlardı.” (s.455)</p>
<p>“1959’da ve 1960’da yaklaşık 20 milyon köylü açlıktan öldü ve 15 milyondan az çocuk doğdu, çünkü kadınlar gebe kalamayacak kadar zayıflamışlardı. 1961’de beş milyondan fazla insan açlık yüzünden yok olup gitti.” (s.455)</p>
<p>Bu durumun doğal sonucu baskının yoğunlaştırılması oldu.</p>
<p>“Atılım’ı eleştirenlere karşı bir hareket olarak bilinen ‘Sağ oportünizm’e karşı kampanya, on kat daha fazla siyasal kan kaybını tetikledi: Çoğu parti üyesi ya da alt düzey görevli olan altı milyon insan eleştirildi ve bu insanlarla sözde Mao’nun siyasetlerine karşı çıktıkları için mücadele edildi. Siçuan’da tabanda yer alan kadroların %80’i azledildi. 1957’de olduğu gibi, yerel parti sekreterleri, astları için tasfiye kotaları oluşturdu. Bazı bölgelerde sadece bireyler değil gruplar da suçlandı. Gene pek çok kişi intihar etti. Bir eyaletin Birinci Sekreteri, ‘Herkes tehlikedeydi,’ diyordu o günleri hatırlarken. ‘Anneler, babalar, kocalar ve eşleri birbiriyle konuşmaya cesaret edemiyorlardı.’” (s.453)</p>
<p>“HKO’ya, Siçuan’da ve diğer üç batı eyaletinde, yanı sıra Tibet’te açlık çeken köylülerin başlattıkları silahlı isyanları bastırma görevi verildi. Henan’da komünlerin özsavunması için kurulan milis ortalığı yakıp yıkmaya, silahlı soygun yapmaya, kadınlara tecavüz edip adam öldürmeye devam ediyordu. Köylüler milise ‘eşkıya krallar’ ‘kaplan sürüleri’ ve ‘adam döven çeteler’ diyordu… Liu Şaoçi uyarıda bulunarak, Çin’in, 1920’lerin başındaki Sovyetler Birliği’nin yaşadığı iç savaşı andıran bir anarşiyle yüz yüze gelmekte olduğunu söyledi.” (s.457)</p>
<p>Bunun sonucu, Sovyetler Birliği’ndeki iç savaş ve savaş komünizminden sonra gelen NEP politikasına benzer bir Çin NEP’i oldu. Zorlama komünler kısmen dağıtılarak köylülüğe taviz veren daha esnek politikalar benimsendi ve aşırı komünal uygulamalardan vazgeçildi. Halkın taleplerini dikkate almayan zorlamacı politikalar bir kez daha geri tepmişti.</p>
<p>Ve Mao, ne kadar iyi bir komutansa, o kadar kötü bir “inşa”cı olduğunu kanıtlamıştı. Ama bunu söyleyecek cesaret kimde vardı?</p>
<p><strong>Kültür Devrimi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao’nun putlaştırılması ta Yenan günlerine kadar uzanır. Bundan sonra süreç hep bu yönde olmuş, gittikçe güç kazanan komünist bürokrasi kendi varlığının ve iktidarının garantisini Mao’nun fetişleştirilmesinde görmüştür.</p>
<p>“Temmuzda kuşkularından vazgeçmiş Liu Şaoçi dizginsiz bir övgü sürecini ateşledi. Mao’yu göklere çıkaran bir makalede, partinin gelecekte hata yapmamasının yegâne güvencesinin ‘Mao Zedung’un önderliğinin her yere nüfuz etmesi’ni sağlamak olduğunu iddia ediyordu. Makale, politbüro üyeleri Çu Enlay ve Çu De’nin diğerleri kadar çılgın bir onaylama korosuna katılmaları için işaret oldu. Birkaç ay sonra Yenan’ı ziyaret eden iki Amerikalı gazeteci… Mao’nun ‘hayranlığın zirvesinde’, ‘mide bulandırıcı, neredeyse kölece bir belâgatla düzülen muazzam övgüler’in nesnesi olduğunu bildirdiler.” (s.357)</p>
<p>“On yıldan daha kısa bir süre önce Kinggangşan’da, hatta Ruykin’de, Mao’nun ve diğer önderlerin, köylülerin arasında yaşadıkları günler artık gerilerde kalmıştı.” (s.356)</p>
<p>Putlaştırma, aynı zamanda putlaştırılan liderin mekanizma tarafından esir alınmasıyla el ele gidiyordu.</p>
<p>“İlk yıllarda Mao zaman zaman çevresindeki koruyucu kuşatmadan kurtulmayı denedi. Ancak bu denemeler doğal olarak başarısızlığa uğradı.” (s.427)</p>
<p>“1958’de, Halk Cumhuriyeti’nde ise her hareketi günler ve haftalar öncesinde belirleniyordu. ‘Tabana gitmek’ artık eyalet birinci sekreterleriyle toplantı yapmak, dikkatle seçilmiş model çiftlikleri ziyaret etmek ve buralarda eyalet yetkililerinin ona sadece işitmek isteyeceği şeyleri anlattıkları kısa açıklamaları dinlemek anlamına geliyordu. Birinci elden doğru bilgilere ulaşamadı. Yeterince bilgilendirildiği izlenimine kapıldı. Bunun hiçbir şey bilmemekten çok daha tehlikeli olduğu anlaşılacaktı.” (s.433)</p>
<p>“Gerekçe, Tang’ın 1961’de Mao’nun trenini gizlice dinletmesiydi. Ancak Mao, Tang’ın bu işi dört yıldır yaptığını biliyordu.” (s.476)</p>
<p>Putlaştırma ile  susuş kumkuması da el eleydi.</p>
<p>“’Yüz Çiçek’ sırasında Sağcılığa Karşı Kampanya aracılığıyla Çinli entelektüellerin susturulması gibi, Luşan konferansında da Peng Dehuay’ın tasfiye edilmesiyle Mao’nun Parti içindeki yakın çalışma arkadaşları susturuldu. Çu De, Daimi Komite’ye şunu sormuştu: ‘Bizi seven insanlar konuşmazlarsa, kim konuşmaya cesaret edecek?’ Başkan’ın bu soruya cevabı artık biliniyordu. Mao hayatta olduğu sürece bir politbüro üyesi bir daha asla onun siyasetlerine açıktan meydan okumadı.” (s.453)</p>
<p>İşte böylesine putlaştırılan Mao Zedung, putlaştırmanın gücüne dayanarak 1966 yılında Kültür Devrimini başlatma işaretini verdi. Neydi amacı? Kanımca amacı, Büyük İleri Atılım’la iktisadi alanda uğranılan başarısızlığı, bu sefer üstyapıda bir yeni kitlesel atılımla başarıya dönüştürmekti. Mao korkuyordu. Aynı 1956 yılında Macar Devrimi’nden korktuğu gibi, rejimden hoşnutsuz kitlelerin, insanlara soluk alma fırsatı vermeyen bir tek parti diktatörlüğüne karşı ayaklanacaklarından korkuyordu. Mao’nun ikinci korkusu, sosyalizmin inşası için tek araç olarak gördüğü Parti’nin Sovyetler Birliği’nde ve diğer sosyalist ülkelerde olduğu gibi yozlaşmasıydı. O halde kitleler sosyalist rejime karşı henüz ayaklanmadan, onları kendi temsil ettiği “sosyalizmin doğru çizgi” için, yozlaşması çok muhtemel olan partiye karşı ayaklandırmaya cesaret etmekten başka çare kalmıyordu. Böylece ayaklanma potansiyeli taşıyan kitleleri önceden ayaklandırarak onların buhar basıncını rejimin selameti için kullanacak, yozlaşma ihtimali olan partiyi, yine kendi iradesini izleyen kitleler aracılığıyla temizleyip yeniden sosyalizmin kurucu aygıtı haline getirecekti. Hem kitleler sosyalizm yolunda seferber edilecek, hem de kendi “doğru çizgi”sinde yenilenmiş ve yozlaşmaktan kurtulmuş parti bu “doğru çizgi”yi izleyecekti.</p>
<p>Bir anlamda, Stalin’in izlediği yukardancı çizginin tam tersi gibi görünen aşağıdancı bir çizgiydi bu. Stalin’in giyotini tek yönlü işliyordu. Sadece yukardan aşağıya. Yukardan aşağıya inerken, Stalin’in hemen altındaki yöneticileri de biçiyor, partiyi de biçiyor ve kitlelerin biçilmesine kadar aşağıya inmeye devam ediyordu. Ama bu giyotin hiçbir zaman aşağıdan yukarıya doğru işlemiyordu. Yani Stalin, bıçağı hiçbir zaman aşağıdaki kitlelerin eline vermiyordu. Bıçak, GPU ve NKVD’ydi ve sadece Stalin’in şahsi emirleriyle yukardan aşağıya doğru inerdi. Mao’nun giyotini ise iki bıçaklıydı. Yukardaki bıçak, parti, polis ve orduydu. Aşağıdaki bıçak ise, Mao tapıncıyla gözü dönmüş kitleler. Yukardaki bıçak kitleleri kesip biçerken (ve fazla kestiği için körelirken), aşağıdaki bıçak da Kültür devriminde, HKO’nu değil ama partiyi ve devlet görevlilerini kesip biçti. En sonunda Mao, aşağıdaki bıçağı durdurmak için, yukardaki bıçağın geriye kalmış tek sağlam mekanizması olan HKO’sunu harekete geçirdi. Kültür Devrimi, aşağıdan başladı ve yine bizzat Mao’nun emriyle, yukarıdan HKO tarafından bastırıldı. Burada, Philip Short’un kitabından, aşağıdaki bıçağın, bir yandan sıradan halkı, bir yandan da partiyi ve yöneticileri nasıl biçtiğine ilişkin birkaç örnek vereceğim sadece.</p>
<p>“Pekin üniversitesi’ndeki radikaller, bir mücadele toplantısı düzenleyerek Lu Ping ve altmış ‘kara çete unsuru’na mankafa külahı giydirdiler ve diz çökmeye zorladılar, yüzlerine kara leke sürdüler, elbiselerini yırttılar, duvar afişlerini vücutlarına yapıştırdılar, ardından onları tekmeleyip yumruklayarak, saçlarını çekerek ve halatlarla döverek sokaklarda dolaştırdılar.” (s.484)</p>
<p>“Pekin’de Kızıl Muhafızlar’ın en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev vardı. Ağustos ayının sonunda, dört gün içinde sadece küçük bir semtte, aralarında altı haftalık bir bebekten (‘gerici bir aile’nin çocuğuydu) seksenlerinde yaşlı bir adama kadar çeşiti yaşlardan insanların yer aldığı 325 kişi öldürüldü.</p>
<p>“Barışçı, idealist genç öğrenciler kendilerinden daha yaşlı kişilere intikam duygularıyla saldıran çılgınlara dönüşmüşlerdi.” (s.489)</p>
<p>“Kızıl muhafızlar kurbanlarına, bağışlanmak için Mao’ya dua etmelerini söylüyorlardı. Kent tren istasyonlarında yolcular trene binmeden önce ‘sadakat dansı’ yapmak zorundaydılar” (s.494)</p>
<p>“Öldürme olayları kısa süre içinde, polisin ve askeriye içindeki sempatizanların desteği sayesinde sistematik bir hal aldı.” (s.490)</p>
<p>“Doğu Hebey’de 84.000 kişi tutuklandı; bunların 2.955’i idam edildi, işkencede öldü ya da intihar etti. Guangdong’da 7.200 kişi sorguya çekildi ve aralarında eyalet vali yardımcısının da bulunduğu 85 kişi öldüresiye dövüldü. Şanghay’da 6.000 kişi gözetim altına alındı. Çoğu milliyetçiler hesabına çalışmakla (ÇKP ile Guomindang’ın birleşik cephe kurdukları bir dönem için kolay bir suçlama) ve yaklaşık yarısı ihanetle suçlandı.” (s.512)</p>
<p>“Birkaç günde bir bazı öğretmenler herkesin gözü önünde spor sahasına götürülüp kurşuna diziliyorlardı… Bazı öğretmenler henüz ölmeden gömüldüler. Dört öğretmene oradaki binanın damına çıkarak bir patlayıcı paketinin üzerine oturmaları ve paketi ateşlemeleri emredildi. Müthiş bir ses duyuldu. Göz gözü görmüyordu. Neden sonra ağaçların dallarına takılmış ve dama saçılmış kollar ve bacaklar fark edildi. [Toplam] yüz kadar [okul görevlisi] öldürüldü.” (s.491)</p>
<p>“Liu [Şaoçi] ve karısı iki saat boyunca öne eğilmiş vaziyette sessizce ayakta durarak, kendilerini suçlayanların uzun ve tumturaklı konuşmalarını dinlemek zorunda kaldılar. Mao’nun doktoru onların dövüldüklerini, tekmelendiklerini, Merkez Muhafiz Birliği askerlerinin öylece durup seyrettiklerini gördü. Liu’nun gömleği yırtılarak açılmıştı, insanlar onu saçlarından tutup savuruyorlardı. Bu işlem iki buçuk hafta sonra tekrarlandı. Bu kez çift, Kızıl Muhafızlar’ın arasında ‘jet uçağı’ biçiminde durmak zorunda bırakıldılar… Liu, bu vaziyette, sözde ‘ulusal ihanetler’i hakkında sorguya çekildi… Liu o sırada yetmiş yaşındaydı… daha sonra kurbağa yürüyüşüyle konutuna dönerken, yüzünün şiştiği, mavimsi, soluk bir renk aldığı görüldü.” (s.511)</p>
<p>Sonunda Mao, hareketin partiyi toptan yıkmaya yöneldiğini görünce, rotayı değiştirdi ve Kültür Devrimi’nin belki de tek sahici ayaklanmacı unsurlarının HKO tarafından bastırılmasını emretti. Parti kurtulmuş, Kültür Devrimi bitmişti.</p>
<p>Sonraki yıllarda Mao’nun Macar Devrimi korkusu gerçek olmadı. Kitleler, rejimin ve Parti’nin bürokratik baskılarına karşı herhangi bir şiddetli ayaklanmaya girişmediler. 1989 yılında demokrasi isteyen öğrencilerin kitlesel hareketi, Kültür Devrimi sırasında Liu Şaoçi gibi suçlanmış, “kapitalist yolcu” Deng Siao-ping’in emriyle bastırıldı. Bundan sonra da bir daha kitlesel bir direniş görülmedi. Bunda, rejimin, Mao’nun ölümünden sonra görece daha az baskıcı bir hale gelmesinin de rolü olmuş olabilir.</p>
<p>Mao’nun, Partinin yozlaşacağı ve kapitalizme yöneleceği korkusu ise gerçek oldu. Çin bugün ÇKP’nin tek parti diktatörlüğü altında kapitalist bir ülkedir.</p>
<p>Tarih bin kere yazılır ama sadece bir kere yaşanır.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>19 Temmuz 2010</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<hr size="1" /><a href="file:///C:/Users/VAIO/Desktop/Mao%20zedong.doc#_ftnref1">[1]</a> “O sıralarda Stalin, kulaklara karşı kampanya başlattı. Bu hareket 12 milyon Rus ‘zengin köylü’sünün fiziksel olarak yok edilmesine yol açacaktı. Dolayısıyla Geri Dönen Öğrenciler, zengin köylülere ait toprakların ve mülklerin (sadece fazlaların değil) müsadere edilmesine karar verdiler. Toprak dağıtımı gerçekleştiğinde toprak ağası ailelere hiçbir şey verilmeyecekti. Bunun anlamı, bu ailelerin açlığa mahkûm edilmesiydi” (s.287)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/07/21/asagidan-calisan-giyotin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>140</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230; (Fikret Başkaya)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/07/10/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar-fikret-baskaya/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/07/10/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar-fikret-baskaya/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Jul 2010 18:17:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Başkaya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2516</guid>
		<description><![CDATA[Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230;
Fikret Başkaya
 
11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da ‘insanüstülük’ izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230;</strong></p>
<p><em>Fikret Başkaya</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da <em>‘insanüstülük’</em> izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera&#8230; Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası&#8230; Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [<em>Time of Africa</em>] olduğu söyleniyor&#8230; Milyarlarca dolar harcanarak gerçekleştirilen bu ‘büyüleyici’ futbol şöleni ortalama bir Afrikalı için, bir Güney Afrikalı için gerçekten bir şölen, bir ‘ulusal gurur’ vesilesi midir? Büyüleyici, şâşalı görüntüler ve sarhoş eden gürültülerin gerisinde nasıl bir <em>gerçeklik </em>gizleniyor? Bu sadece bir futbol oyunundan mı ibarettir? Yoksa futbol başka oyunları ve hesapları gizleme işlevi mi görüyor? Ya da sporla, futbolla ne kadar ilgili? Elbette benzer sorular derin açılımları, kapsamlı tahlilleri davet ediyor ama burada kısaca görünenle görünmeyen, gösterilenle gizlenen ilişkisine kısaca değinmekle yetineceğim. Söz konusu olan gerçekten ileri sürüldüğü gibi bir<em> Afrika zamanımıdır? </em>Dünya kupası için Güney Afrika’nın seçilmesinin bir kaç nedeni var: Birincisi, Güney Afrika kıta’nın en çok ‘Batılılaşmış’ bölgesi; ikincisi, Güney Afrika neoliberal politikaları gözü kara uygulayan ülkelerden biri; üçüncüsü de bir imaj yenileme operasyonu oluşuyla,  dünya’ya “farklı” bir Güney Afrika imajı sunmakla ilgili&#8230;</p>
<p>Aslında olimpiyat oyunları, dünya futbol kupası gibi büyük organizasyonları sadece birer <em>spor etkinliği</em> saymak, resmin tamamını görmemektir. Küresel çaplı ‘sportif’ etkinliklerin gerçek anlamda sporla ilgisi görünüştedir. Asıl amaç kâr etmek ve kârı büyütmektir. Dolayısıyla bilinen anlamda ekonomik-ticari bir faaliyettir. Velhasıl sermayeyi büyütme operasyonudur&#8230; Bu tür sportif etkinlikler [aslında bunların kelimenin jenerik anlamında sporla ilgisi sadece görünüştedir, zira doğası gereği sporun [oyun] paranın ve meta kategorilerinin işe karıştırılmaması gereken tat verici bir oyun olması gerekir] çokuluslu şirketlere sportif alt-yapı, stadyum, otel, yol, hava alanı, köprü, otoyol, metro, vb. yapma ve tabii milyarca kâr sağlama yolunu açıyor. Moda tabirle ‘kentsel dönüşüme’ vesile oluyor&#8230; Bu arada FIFA’ya kazandırdığı milyarlarca doları da unutmamak gerekir&#8230; Aslında FIFA bir çokuluslu şirkettir. Fakat diğer çokuluslulardan önemli bir farkı var: FIFA’nın küresel oligarşinin ve küresel plütokrasinin hizmetinde ideolojik ve politik bir misyonu da var. Bu tür etkinliklerin önemli bir işlevi de insanlara ‘gerçek sorunları’ bir süreliğine de olsa unutturmaktır&#8230; Bu yüzden futbol ‘toplumun afyonudur’ denecektir&#8230; Bir başka işlevi de, ayıbın üstünü örtme ve unutturmadır&#8230; 1978 de Dünya Futbol Şampiyonası Arjantin’de yapılmıştı. Arjantin’de 1976’dan beri General Videla liderliğindeki askerî cunta iktidardaydı. Kanlı-işkenceci devlet terör rejimi, muhalifleri, komünistleri, sosyalistleri  ‘kaybetmekle’ meşguldü&#8230; Rejim muhaliflerinin savaş uçaklarından okyanusa atıldığı günlerdi&#8230; Oysa dünya kupası günlerinde Buenos Aires’ten dünya’ya yansıyanlar çok farklıydı. Dünya kupası devlet terör rejimini ‘meşrulaştırma’, ‘imaj temizleme’ işlevi görmüştü&#8230;</p>
<p>Güney Afrika 1994 yılına kadar ırkçılığın timsali bir <em>Apertheid </em>rejimiydi. Nelson Mandela liderliğindeki ANC’nin [Afrika Ulusal Kongresi]  zaferiyle <em>Apretheid</em> son buldu ve Mandela devlet başkanı seçildi. Elbette ırka dayalı, sosyal hiyerarşinin geçerli olduğu bir toplumda <em>Apertheid </em>rejiminin yıkılması önemliydi ama ırk ayrımcılığına maruz siyahlar için bu ‘dönüşüm’ gerçekten sorunun çözüldüğü anlamına geliyor muydu? Güney Afrika, 19.’uncu Dünya futbol kupası için yaklaşık 4,5 milyar dolar harcadı. Bu harcamanın yapıldığı ülkede nüfusun %47’si günde 1,5 euro’nun altında gelirle  ‘yaşamaya’ çalışıyor. İnsanları büyüleyen futbol şöleninin faturasını ödeyecek olanlar da onlar! Kupa Afrika’da yapılıyor ama biletlerin sadece %2’si Afrikalılara satılmış&#8230;  1976 de dünya olimpiyat oyunları Kanada’nın Montréal kentinde yapılmıştı. Olimpiyatların neden olduğu borcun ödenmesi geçen yıla [2009] kadar sürdü. Yunanistan 2004 de olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yaptı&#8230; Ülkenin bu günkü durumunun gerisinde olimpiyat şovu için yapılan hovardalığın payı önemsiz değildir&#8230; Güney Afrika, futbol şampiyonası için 6 yeni stadyum inşa etti veya yeniledi. 11 Temmuzdan sonra bu devasa stadyumlar ne olacak? Kimbilir belki arada bir ‘dev konserler’ için kullanılır&#8230; Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcama öngörüldü ve 42 bin yeni polis alındı&#8230; Küçük esnaflar ve seyyar satıcılar güvenlik gerekçesi ve görüntü güzelliği için stadyum çevresinden kovuldu. Aksi halde dünyaya sunulmak istenen ülke imajı kirlenirdi&#8230; Hükümet futbol şovu için kaynak buluyor da, eğitim ve sağlık için bulamıyor. Neoliberal politikaların bir gereği olarak, eğitim ve sağlık hizmetleri özelleştiriliyor, geniş kesimler için bu hizmetlere ulaşmak imkânsız hale geliyor.  Resmi rakamlar ülkede işsizlik oranının %24 olduğunu gösteriyor ama genç Güney Afrikalılar söz konusu olduğunda işsizlik oranı %45’le  % 50 arasında değişiyor&#8230; Aslında ekranlara yansımasa da, ülke sosyal patlamanın eşiğine gelmiş durumda. Yoksuzluklar da insan havsalasını zorlayacak boyutlarda&#8230; Güney Afrika dünya’da gelir dağılımı dengesizliğinin en büyük olduğu iki ülkeden biri, diğeri ‘yükselen yıldız’ olarak sunulan Brezilya&#8230; Böyle bir ülkede küçük hırsızlık olaylarının bu ölçüde yaygın oluşu neden şaşırtıcı olsun&#8230; Resmi rakamlara göre yılda 20 bin cinayet işleniyor, 55 bin kadının ırzına geçiliyor ve 120 bin kapkaç ve hırsızlık vakası yaşanıyor. Erkeklerde yaşam uzunluğu 53 yıl 8 ay, kadınlarda 57 yıl 2 ay&#8230;</p>
<p>Hem piyasa ekonomisi şampiyonluğu yapıp hem de başka türlü olmasını umut etmek elbette mümkün değildir. Irk ayrımcılığının geçerli olduğu 1994 öncesinde rejim hak talebiyle sokağa çıkanlara gerçek mermilerle karşılık veriyordu. Şimdilerde artık plastik mermilerle karşılık veriyor&#8230; Irkçı rejimden farklı olan bir şey bu; ikincisi, eskiden zenginler hep beyazlardı, 1994’den sonra siyahlardan da süper zenginler türedi ve bu yeni yetme zenginlere <em>kara elmaslar </em>deniyor.  Mâlum zenginin [kapitalistin] siyahı, beyazı olmaz&#8230;; üçüncüsü, Irk ayrımcılığı zamanında siyahlar <em>Banthustan </em>denilen ‘adacıklarda’ hapisti, Banthustanı terketmeleri yasaktı. Kentlerin gecekondularında yaşayanlarsa ‘sürekli oturma’ hakkından mahrumdu, her an bulundukları yerlerden kovulabiliyorlardı. Bugün artık Banthustan’lar yok ve orakiler <em>township </em>denilen devasa gecekondularda ‘özgürce’ yaşayabilir&#8230; Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, sağlık, eğitim, ulaşım hizmetlerinin son derecede yetersiz, elektrik ve su kesintilerinin vaka-i âdiyeden olduğu şu ünlü gecekondular, <em>townshipler</em>&#8230; Mandela’nın suyu özelleştirmesinin ardından Güney Afrika’da tarihinin en büyü kolera salgını yaşandı. Suyun özelleştirilmesini izleyen iki yılda 114 bin kişi koleraya yakalandı ve 260 kişi öldü&#8230; Aids de denilen HIV virüsü ülke nüfusunun %18, 1’ini kuşatmış durumda. Nerdeyse her beş Güney Afrikalı’dan biri virüsle cebelleşiyor&#8230; Stadyum inşaatında çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gittiklerinde, 400’ü işten atıldı. Kimse işçilerin ne kadar ücret aldığı, hangi şartlarda çalıştığı, nasıl geçindiğiyle ilgilenmedi. İşçiler stadyum inşaatını geciktirmekle, kupaya zarar vermekle bile suçlandılar&#8230; Bu terazinin bu sikleti çekeceği mi sanılıyor?</p>
<p><strong>Kültüralizmle buraya kadar</strong></p>
<p>Öyleyse sorun nedir? Ne ile ilgilidir? Irk ayrımcılığının şeklen ortadan kalkması, reel olarak ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor mu? Eğer ayrımcılık sadece ırkı- rengi angaje etseydi, sorunun çözümü de kolay olurdu. Oysa, ayrımcılık asıl <em>sınıfsal mahiyettedir. </em>1994 öncesinde ulusal gelirin %66’sına nüfusu 5 milyon olan <em>Beyazlar </em>el koyuyordu, geri kalan %33’ü de nüfusu 45 milyon olan <em>Siyahlara </em>kalıyordu. Bu durum 1994 sonrasında hiç bir köklü değişikliğe uğramadı. Sadece zenginler arasına siyan azınlık dahil oldu. Eşitlik ilkesi neyi gerektirirdi? Ulusal gelirin ve zenginliğin %10’unun <em>Beyazlara</em>, %90’ının da <em>Siyahlara </em>ait olmasını&#8230; Topraklar, çiftlikler, evler, işletmeler, fabrikalar, bankalar&#8230; eskiden kime ait idiyse, yine onların olmaya devam ederken, neler ne kadar değişebilirdi? <em>Appertheid </em>sonrası hükümetlerin toprak reformu diye bir kaygıları ve öncelikleri oldu mu? Anayasaya ayrımcılığı yasaklayan bir- iki madde eklemekle, bazı kanunlarda değişiklik yapmakla ayrımcılığın ortadan kalkması mümkün müdür? Neoliberal politikalar pupa-yelken yol alırken, <em>ekonomik apartheid </em>da kaçınılmaz olarak derinleşiyor. Bir özgürlük hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi, bir sosyal emansipasyon hareketi, sadece bazı biçimsel hakların gerçekleşmesini amaçlıyor, onun ötesine geçemiyorsa, kurtuluşu, özgürleşmeyi [emansipasyonu] bir bütün olarak görmüyorsa, kimi kültürel ve ‘kimlik’ haklarıyla yetiniyorsa [elbette bu söz konusu hakları küçümsemek anlamına gelmez], sorunu <em>kültüralizm </em>dahilinde algılıyorsa, onun gerçek bir özgürlük hareketi sayılması mümkün müdür? Elbette Sibel Özbudun’un yazdığı gibi, etnisite ve sınıf bağdaşmaz, çelişik kategoriler değildir.<a href="file:///C:/Users/VAIO/Desktop/Futbol-%20G%C3%BCney%20Afrika.doc#_ftn1"><sup>1</sup></a> Kültüralizm aşamasında kalmak, ulaşılması gereken hedef 100 kilometreyken, 28’inci kilometrede durmak gibi bir şeydir&#8230; Zira, kültürel/kimlik hakları diğerlerinden ayrı ele alınamaz. Bilindiği gibi, sömürme/ sömürülme, ezme/ ezilme ilişkisi, çelişkisi ve hiyerarşisi bir bütündür. Ekonomik planda özerk olmayan bir insan için diğer hakların gerçekleşmesi de zaten mümkün değildir. Kimi kültürel, etnik ve kimlik haklarını ‘tanıma’ egemen sınıflar için pek maliyetli bir şey değildir ama sınıfsal mahiyetteki talepler söz konusu olduğunda durum değişir&#8230; Güney Afrika, sınıfsal temele oturmayan ANC gibi hareketlerin son tahlilde ‘başka görüntüler’ altında eskiyi yeniden üretip &#8211; sürdürmenin ötesine geçemediğinin en açık kanıtıdır. Şimdilerde küresel oligarşi ve küresel plütokrasi <em>kültüralizm </em>kozunu oynuyor ve oynayabiliyor&#8230; O halde işe bu oyunu bozarak başlamak gerekiyor&#8230; Bu arada Güney Afrika’dan öğrenilecek çok şey var&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<hr size="1" /><a href="file:///C:/Users/VAIO/Desktop/Futbol-%20G%C3%BCney%20Afrika.doc#_ftnref1"><sup>1</sup></a> Bkz: Sibel Özbudun, <em>Sınıf ile Etnisite Gerçekten Bağdaşmaz mı?</em>, <strong>Özgür Üniversite [ ozguruniversite. org] </strong>15 Haziren 2010.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/07/10/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar-fikret-baskaya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>YENİ PLANLAMANIN STRATEJİK HEDEFLERİ  VEYA İNSANİ BOYUTU</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/07/10/yeni-planlamanin-stratejik-hedefleri-veya-insani-boyutu/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/07/10/yeni-planlamanin-stratejik-hedefleri-veya-insani-boyutu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Jul 2010 17:25:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Kar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2010/07/10/yeni-planlamanin-stratejik-hedefleri-veya-insani-boyutu/</guid>
		<description><![CDATA[Ali Kar*
Yıkılan Sovyet sisteminde, Merkezi Planlama bürosu bürokrasi zincirinin en paslı halkalarından birisini oluşturmaktaydı. Planlamanın mantığı, burjuvazi gibi insanın insan olma özünü yok sayan ve onu sadece mal üreten makinelerin tamamlayıcı unsuru, yahut civatanın bir parçası gibi görüyordu. Sadece mal ve hizmet ürtemi hedefleniyordu. Üterim demokratik temellere dayanmadığı için belli bir süre sonra tıkanarak tespit [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ali Kar*</p>
<p>Yıkılan Sovyet sisteminde, Merkezi Planlama bürosu bürokrasi zincirinin en paslı halkalarından birisini oluşturmaktaydı. Planlamanın mantığı, burjuvazi gibi insanın insan olma özünü yok sayan ve onu sadece mal üreten makinelerin tamamlayıcı unsuru, yahut civatanın bir parçası gibi görüyordu. Sadece mal ve hizmet ürtemi hedefleniyordu. Üterim demokratik temellere dayanmadığı için belli bir süre sonra tıkanarak tespit edilen hedeflere ulaşılamıyordu. Mal, hizmet ve sanat ütetiminde toplumsal üretimin tayin edici unusuru insandır.</p>
<p>Toplumun ihtiyacı olan meta, hizmet, bilim ve sanat üterimiyle paralel olarak insan ve insani gelişmeyi planlamanın stratejik hedefine konulması tartışmasız bir zorunluluktur. Gelecekete Merkezi Planlama terk edilip onun yerine, bölgesel planlama merkezleri, mahali ve işyeri planlama birimleri düzeyinde faaliyet gösterilmeli. Mal, hizmet, bilim ve sanat alanında üterim yapanlar düşünen, araştıran, soru soran ve sorgulayan, üreten, yaratan ve yaratıcı insiyatifleri geliştirilmiş sosyalist toplumun sosyalist bireyini hangi, yöntemlerle geliştirmek olanaklı olabilir? Aksi halde geçmişin bürokratik merkezlerinden bunlar iş yerindeki şefler, teknokratlar, merkezi planlama, parti ve devlet bürokratlarından aldıkları günlük emirleri askerler gibi (burjuva askereleri) gibi yerine getiren insiyatifsiz bireylerin insiyatifsiz toplumunu doğurur. Sovyetlerde böyle bir toplum yapısı doğdu. Ömürü uzun sürmedi, yıkılıp yok oldu. Enkazın altında dünya sosyalistleri kaldı. Enkazın ortasından vahşi kapitalizm fışkırdı. Halan eski teorinin kara kaplı kitaplarından hangi ölçülerde alıntı yapılırsa yapılsın, yaşanan tarihi bir dönemin kapandığını örtbas etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.</p>
<p>Bölgesel planlama merkezleri yöresel planlama birimleriyle birlikte üretim içinde araştırma, geliştirme bilim teknik üniversiteleriyle kordineli çalışma prensibine bağlı faaliyet gösterdikleri sürece, bürokratik zeminden uzaklaşır. Mal, hizmet ve düşünce üretiminin zengin ufuklarına ulaşbilir, üretimle iç içe olan planlamanın yapısı, demokrasinin toplumsal özüyle bütünleşmiş olur. Üretimden kopuk yapılar uzun bir tarihi süreç boyunca ayakta durup toplumsal fonnksiyonlarını ve saygınlıklarını koruyamazlar. Çürür gider yok olurlar.</p>
<p>Merkezi planlama, üretimin somut süreçlerinden kopuk, sadece soyut mal ve hizmet üretimiyle ilgili plan ve projeler üreten, bu projelerin içeriği başta işçi snııfı olmak üzere toplumu tek amaçlı üreten ve tüketen robotlardan farksız göründüğü için, toplumu çok yönlü insan olmaktan uzak, hayatın katı gerçekleriyle ters ve başarısız kalmaya mahkum oldular. Hedefleri kapitalist sistemden daha çok mal üretmek istiyorlardı. Ne yazık ki, üretim alanında hem kapasite hem de kalite bakımından kapitalizmin gerisnde kaldılar. Kapitalizmin üretimdeki motive etme metotları farlıydı. Daha önce belirtmeye çalıştığım gibi burjuvazinin bir elinde kırbaç öbür elinde havuç metoduyla üretimi istediği boyutlara ulaştırabiliyor.</p>
<p>Devlet mülkiyetinde işçiler isteyerek özgür iradeleriyle üretimin bütün süreçlerine katılamıyorlar teknokratlar bölüm şeflerinin emir kumanda zincirine bağlı biçimde gönülsüz, isteksiz üretim anlayışının sonuçları düşük kapasite ve kalitesiz ürünü yaratıyor. Sistemin adı sosyalizmdir, kapitalizm gibi verimli olamayan işçileri işten atarak işsiz bırakamıyor. Sistemde kırbacın yeri yok. Işçilerin büyük bir çoğunluğu unutmayalım ki, sınıflı toplumun düşünce tortularından henüz kurtulmuş değiller. Sosyalizmin yüce değerleri onlar için fazla anlam taşımıyor. Bu olgu karşısında onları doğru, aynı zamanda yaratıcı tarzda motive etmekten başka çözüm yok denilebilir. Üterim araçları devletin mülkiyetinde olunca sınıf bilincinden yoksun işçi sınıfının büyük çoğunluğu bu mülkler benim değil, devletindir. Benim olmadığı gibi burada çalışan hiç kimsenin de değil. Yani ne benimdir, ne de bizimdir. Halbuki onların motivasyana ihtiacı vardır. İşte tam da bu noktada mülkiyetin doğru konumlandırılması gündeme gelmektedir.</p>
<p>Mülkiyet sanayide sedikaların, tarımda köylü üretim kooperatiflerinin ve ayrıca bölgesel planlamayla, bölgesel bilim teknik araştırma üniversitelerin bünyesinde faaliyet gösteren sendika mülkiyetleri olmalı. Bu mülkiyet demokratik kollektif mülkiyetin temelidir. İşçilerin bakış açısı perspektifine göre bu fabrika hem hepimizin ortak malıdır, hem de benim malımdır. Bu iş yerinde üretimi biz yapıyoruz, mülklerin bizim ortak malımız olması tepeden tırnağa demokratik olur. Buna ilaveten ayrıca günde kaç saat çalışacağımızı ne kadar mal üreteceğimizi, malın kalitesi konusunda mühendis, teknisiyen ve şeflerle beraber tartışır, karar verme hakkına sahip olabilirsek istiyerek daha çok çalışır, istenen miktar ve kalitede mal üretebiliriz. En sonuncu isteğimiz kimin ne kadar ücret alacağını, yeniden inşa eğitim, sağlık, ulaştırma, sanat, spor, savunma harcamalarını sendikalarda bütün üyelerin katılmasıyla beraber tartışarak, kararların alınmasında söz sahibi olursak, demokratik mülkiyet, demokratik üretim, demokratik bölüşüm:, boş lafla değil, hayatın içinde, üretimin gerçeğinde somutlaştırmış olur.</p>
<p>Yukarıdaki bakış açısı 30 küsür sene boyunca yaşamı doğrudan üretim içinde geçmiş aynı zamanda sınıf bilinciyle sınıf mücadelesinde yer almış sosyalist bir işçinin işçi arkadaşlarıyla yapmış olduğu tartışma ve kollektif gözlemlerin karınca kararınca yapılan tespitleridir. Bu tespitler çerçevesinde sosyalist demokrasinin üç temel kuralı demokratik mülkiyet, demokratik üretim, demokratik bölüşüm, hayata geçirilirse işçiler doğal olarak en mükemmel boyutlarda motive olurlar. Planlamanın amacı sadece daha çok üretime kilitlenmemeli. Temel hedef mutlu toplumun mutlu insanını, düşünen insanını, özgür, sorgulayan insanını, yaratıcı olan insanını geliştirip yetiştirmek olmalı. Doğayla toplum arasındaki bozmadan, doğayı tahrip etmeden, doğanın kendisini yeniden üretmesine katkıda bulunmak için planlamanın kapsamına almak yetmez, bu alanda gerekli kalifiye, elemanlarla beraber bütçe harcamalarını temin etmek, üretim politikasının ayrılmaz parçası olmalıdır.</p>
<p>Her gün kendisini yenileyen, doğanın bağrında, insana acı çektirmeyen ve insanca yaratıcı düşüncenin serpilip geliştiği, bir toplumun planlanması ancak üretim içinde kol emeği ile entelektüel emeğin, demokratik kolliktifitenin özgür zemininde, hayatla bütünleştiren yaratıcı akıla, insan sevgisinin yürek sıcaklığınıda bilimle, insanlık vicdanının ortak aydınlattığı sınıfsız toplumda gidecek yolun planlanmasını yapan, bölgesel planlamalarla geçmişte var olan, bürokratik merkeziyetçi planlamaya benzemeyecek. Her bölgenin farklı sosyal, ekonomik ve doğanın koşullarını değerlendirmesini yapan, doğayı yıkıma uğratmadan canlı üretici güçlerin bütün dinamiklerin, enerjisini hedefe yönlendiren, manivella niteliğnide olmalı.</p>
<p>Yeni planlamının en önemli stratejik hedeflerinden biri de, KADINLARIN KONUMUNU hızla bir üst aşamaya sıçratmak olmalıdır.</p>
<p>Sınıflı toplumun ortaya çıkışıyla birlikte özel mülkiyetin yaratmış olduğu toplumsal eşitsizliklerin kölelik boyutlarına ulaşan kadınların utanç verici konumlarını değiştirip, onurlu bir yapıya kavuşturmanın yolu bizzat kadınların fiilen katkısı ve onların perspektifinden geçer. Sendikalar dahi politikanın tartışıldığı, toplumsal kararların alındığı bütün alanlarda pozitif çözümler yeni uygulamanın temel politikasını oluşturmalı. Bütün yönetim kademelerinde kadınların sayısal varlığı erkeklerden iki puan önde olmayı zorunlu kılıyor.</p>
<p>Benzeri pozitif çözüm örnekleri toplumlarda var olan etnik azınlıklar, inanç ve farklı kültürel farklılıklara sahip olan topluluklar için sınıfsız toplumun inşaasına kadar sürüp gitmelidir. Çok uluslu toplumlarda, ulusların kendi siyasi kaderlerini tartışmasız olarak kendi özgür iradeleriyle karar vermeleri yeni planlamanın stratejik hedefleri olmalı.</p>
<p>Din kitaplarında kıyamet denilen bir safsatanın benzeri günümüzdeyse, parçalanıp tahrip edilmiş yaralı bir doğa ve yediden yetmişe çürütülmüş, lime lime dökülen bir toplum olmuştur. İşte bizim kıyametimiz! Yeni planlamının hedefi İNSANLA DOĞAyı uyum içinde tahripata meydan vermeden, harikulede gelişmin önünü açmalı.</p>
<p>İkinci temel hedef beş yaşından başlayarak çocuklara düşünme alışkanlığını kazandıran pedagojik uygulamalı eğitim, okul paralelinde aile içi yoğun eğitim aile öğretmenleriyle birlikte yürütülmeli.</p>
<p>Üçüncü temel hedef, bütün üretim ve iş tahrip edici yorgunluğu, işçilere düşünebilme yeteneğini ortadan kaldırarak onları beyinsiz robotlar haline getiriyor. Başlangıçta günlük çalışma süresi azami altı saat olmalı. Bütün iş yerlerinde günde iki saatlik süre, uygulamalı eğitime tahsis edilmeli. Her iş yerinde öğretmenlerin yönlendirilmesinde kütüphane, sanat atölyeleri, edebiyat, felsefe, müzik, heykel, tiyatro ve el sanatları, spor dahil çok yönlü eğitim uygulanmalı. Amaç kol ve beyinsel emeğin bütünleşen zemininde yaratıcı insanın zengin düşünce ufuklarına ulaştırmak yeni planlamanın stratejik hedefi olmalı.</p>
<p>Her türlü insani duyarlılığın ve insana özgü duyuguların filizlendiği güzel sanatlarda kol emeği ile üretim yapanların da ulaşmasını sağlamak en azından meta üretimi kadar önemlidir. Kayıp olup giden insanı yeniden kendisini bulan ve bir daha kendisiyle yabancılaşmayacak insanı yaratabilmek, düşünce üreten, soran sorgulayan, başkasının acısını paylaşan, kendi mutluluğunu başkasıyla bölüşen insanı yaratabilmek için üst yapı kurumlarının temel hedefi olmalıdır. Ancak bu süreçlerin yetiştirdiği işçi sınıfı ve emekçi halklar, araştırma, geliştirme ve üretimin yeniden planamasının becerebilir ve ancak o zaman sosyalizmi inşa edebilir .</p>
<p>20. Ocak. 2010</p>
<p>*Türkiye Devrimci Hareketinin işçi kökenli faliyetçisi olan Ali Kar, eski TİSP saflarında uzun süre devrimcilik yaptı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/07/10/yeni-planlamanin-stratejik-hedefleri-veya-insani-boyutu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Attilâ İlhan Selçuk</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/07/08/attila-ilhan-selcuk/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/07/08/attila-ilhan-selcuk/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 20:14:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2010/07/08/attila-ilhan-selcuk/</guid>
		<description><![CDATA[Ölenlerin arkasından yazı yazmayı sevmem. Objektif olamama kaygısıdır bunun nedeni. Sıcak duygularını ortaya döksen başkalarına göre çok duygusal kaçabilirsin. Öveyim desen, sırf öldüğü için bunları yazdığın düşünülebilir. Eleştireyim desen, ölünün arkasından konuşuyor konumuna düşebilirsin. “Şimdiye kadar aklın neredeydi, ölünce mi aklına geldi bütün bunları söylemek” diyebilir haklı olarak birileri.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ölenlerin arkasından yazı yazmayı sevmem. Objektif olamama kaygısıdır bunun nedeni. Sıcak duygularını ortaya döksen başkalarına göre çok duygusal kaçabilirsin. Öveyim desen, sırf öldüğü için bunları yazdığın düşünülebilir. Eleştireyim desen, ölünün arkasından konuşuyor konumuna düşebilirsin. “Şimdiye kadar aklın neredeydi, ölünce mi aklına geldi bütün bunları söylemek” diyebilir haklı olarak birileri. Gerçi sessiz kalsan, bir şey yazmasan, bu sefer de, “aslında yazarsa kötü yazacak da onun için yazmıyor” diye düşünebilir bazıları. Anlayacağınız, ölüm kötü bir olay. Ölenin arkasından bir şeyler yazmaksa bu kötülüğü aratmayacak zorlukta.</p>
<p>Gerçi Attilâ İlhan öleli beş yıl oluyor. O zamandan beri bazen aklıma gelirdi bu büyük yazar ve şair hakkında bir şeyler yazmak. Ölümünden yedi yıl kadar önce, bir yazımda (“Galiyev Üzerinde El Sıkışmak”, <em>Birikim</em>, sayı: 111-112, Temmuz-Ağustos 1998) onun ulusalcı tezleriyle her ne kadar karşı karşıya gelsem ve şiddetle eleştirsem de, Attilâ İlhan’ın şairliğine ve roman yazarlığına (ilk romanlarına) olan hayranlığımdan hiçbir şey eksilmedi.</p>
<p>Bu yazı aslında bir anma yazısı değil. Her ikisi de 1925 doğumlu, benden 21 yaş büyük olan ve bir anlamda öğretmenlerim olarak gördüğüm Attilâ İlhan’la, daha geçen ay kaybettiğimiz İlhan Selçuk’un şahıslarından ve yazarlıklarından hareketle yazarlık ve politika üzerine bir yazı yazmak niyetim.</p>
<p><strong><em>Attilâ İlhan iyi bir şair ve yazar olduğu kadar kötü bir politika teorisyeni; İlhan Selçuk ise, akıllı ve ihtiyatlı bir politika stratejisti olduğu kadar kötü bir yazardı.</em></strong> Açıklamaya çalışayım.</p>
<p>Attilâ İlhan, büyük bir aşk, gençlik, kent şairi ve yazarıydı. Neredeyse tüm şiirleri eşsiz güzelliktedir. Gençliği, aşkı ve kentin gizemini bulursunuz o şiirlerde. İlk iki romanı, <em>Sokaktaki Adam </em>(1953) ve <em>Zenciler Birbirine Benzemez </em>(1957) de öyle. Attilâ İlhan’ın insanı büyüleyecek güzellikteki bu iki romanının ötesindeki romanları başarısızdır. Attilâ İlhan’ın bu gençlik dönemi romanlarından, şiirlerinden aldığınız o eşsiz tadı alırsınız. Kentin, aşk ve macerayla yoğrulmuş genç insanını bulursunuz bu iki romanda. Sizi müthiş bir aşk ve hayat rüzgârıyla anaforuna alıp savurur. Hayatın genç ve dinç tadı sizi sert bir içki içmişçesine çarpar.</p>
<p>1960’lardan itibaren Attilâ İlhan’ın şiirleri seyrekleşir. Romanları (örneğin <em>Kurtlar Sofrası</em>) o aşk dolu gencin, orta yaşlara gelip politikleştiği ölçüde aşktan uzaklaşıp “kurt”laştığına tanıklık eder. Hâlâ gençlik rüzgârlarının zayıflayan esintilerini hissedersiniz ama gençliğin o özgürlük kokan delidoluluğu, yavaş yavaş hafif külhanbeyi bir politikleşmiş aydına bırakmaya başlamıştır yerini.</p>
<p>Attilâ İlhan’ın yazarlık çizgisi, bundan böyle gittikçe kalınlaşan ve koyulaşan bir çizgi halinde politikaya evrildi. 1970’li yıllarda hapisteyken, ara sıra elime geçen <em>Demokrat İzmir </em>gazetesinde makalelerini okurdum. Kemalist bir sosyal demokrat profili veriyordu bu makelelerde. Fazla akil ve akıl vericiydi. 1970 yılında yazdığı <em>Hangi Sol </em>kitabını ne yazık ki, ancak 1980 sonrası ortamda okuma olanağı bulabildim. Bu kitaptaki yazıları bir hayli iyiydi. Yine fazla akil ve akıl verici olmakla birlikte, 1970’ler solunun Stalinist rüzgârını göğüslemeye ve solun önyargılarını kırmaya yönelik yazılardı bunlar. Geçenlerde bir sahafta rastladım bu kitaba. Üstümde on liram olmadığı için alamadım. Yeniden okumak isterdim, bugün bana daha da ilginç gelen, yakından ilgilendiğim konular olduğunu gördüm “içindekiler” kısmına bakınca.</p>
<p>Bu böyle olmakla birlikte, Attilâ İlhan’ın, 1980’den sonra daha da sağa kaydığını, bir Kemalizm teorisyeni olmaya doğru evrildiğini düşünüyorum. Bu politik teorisyenlik, Attilâ İlhan’ın en reaksiyoner yanıydı ve onu ömrünün sanırım son on yılında sağcı-Kemalist bir muhafazakâra dönüştürdü.</p>
<p>Bununla kalsa yine iyi. 1990’lı yılların sonuna doğru Attilâ İlhan, “sol” fikirlerle harmanlamaya çalıştığı bir Kemalist-Türkçü haline geldi ve bugün “ulusalcılık” dediğimiz akımın politik teorisyeni olarak temayüz etti. Evet, “ulusalcı cephe” fikriyatının babası herkesten önce Attilâ İlhan’dır. Üstelik, bugünkü ulusalcıların kavrayamayacağı ölçüde bir “geniş” görüşlülükle yerine getirmiştir bunu. Geniş görüşlülük derken anlatmak istediğim şudur: “Emperyalizm”e karşı ulus-devleti savunmak üzere, ülkücüleri ve solcuları aynı cephede birleştirmeye çalışmakla yetinmemiştir Attilâ İlhan. Bu cepheye İslamcıları da katmaya çalışmıştır. Laiklik kanalından ordunun Atatürkçülüğüne oynayan bildiğimiz ulusalcıların kavrayamayacağı ya da kucaklayamayacağı kadar geniş bir cephe önerisidir bu: Bir köşesinde laiklikle ve solculukla barışmış Türkçülerin, diğer köşesinde Türkçülükle ve İslamcılıkla barışmış solcuların, üçüncü köşesinde ise solculukla ve Kemalizmle barışmış İslamcıların yer aldığı bir üçgen. Attilâ İlhan’ın geniş cephesinin orijinalliği burada yatar.</p>
<p>Bu öneri orijinal olmasına orijinaldir ama bu, Attilâ İlhan’ın, ömrünün son yıllarında, eski maceralı gençlik yıllarının güzelim şiirlerini ve romanlarını çok uzaklarda unutmuş, politikleştiği ölçüde yazarlığını da köreltmiş kötü bir politik stratejist haline geldiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.</p>
<p>İlhan Selçuk da benim gençlik dönemimin yazarıydı. Çetin Altan’la birlikte, her gün sıkı sıkıya takip ettiğim iki yazardan biriydi. Öyle ki, o yıllarda (1964) bir yandan Sait Faik’i taklit eden öyküler yazarken, bir yandan da İlhan Selçuk’u taklit eden “siyasi” makaleler yazmaya özeniyordum. 1960’lı yılların ilk yarısındaki ilk anti-emperyalist gençlik gösterilerinde, İlhan Selçuk, bizlerin yol gösterici yıldızı gibiydi.</p>
<p>İlhan Selçuk’un <em>Yüzbaşı Selahattin’in Romanı </em>gibi romanlarını okumadım. Okumadan konuşmak gibi olmasın ama İlhan Selçuk kadar istikrarlı bir karakterden, onun tam zıddı delişmen bir karakterde olan Attilâ İlhan’ınki gibi ruhları ayağa kaldıran romanlar beklemek hata olur gibi geliyor bana.</p>
<p>İlhan Selçuk, 60 yıl köşe yazarlığı yapmış Refii Cevat Ulunay’ı saymazsak, üstelik de aynı gazetede, aynı köşede ve aynı başlık (Pencere) altında 47 yıl boyunca yazılar yazarak muazzam bir istikrarlı yazarlık performansı göstermiştir. Ne var ki, eğer beyniniz, aynı İlhan Selçuk gibi durmamış ve donmamışsa, bir süre sonra, her gün aynı makaleyi okuduğunuz izlenimine kapılmanız ve artık “Pencere” köşesine bakmamaya başlamanız kaçınılmazdı. Ben de İlhan Selçuk’u 1965 yılından sonra okumamaya başladım. Son yıllarda ara sıra elime geçen<em>Cumhuriyet </em>gazetesinin ikinci sayfasındaki “Pencere” sütununa gözüm iliştiğinde, bu köşeyi sadece, “acaba 40 yıl önce yazdığı şeyleri yazmaya devam ediyor mu” merakıyla okumaya teşebbüs ettim sadece ve makalenin yarısına geldiğimde okumayı bıraktım. Evet anlamıştım, aynı şeyleri yazmaya devam ediyordu bıkmadan.</p>
<p>Bir yazarın istikrarı ve ilkeliliği bir anlamda övgüye layıktır ama böylesi bir “tutarlılığın” da aynı zamanda yazarı muhafazakârlaştırdığını, içten içe kuruttuğunu, kurumuş ve içi boşalmış bir böcekten farksız hale getirdiğini de unutmamak gerekir. Ruh yoksa yazarlık da yoktur.</p>
<p>Ama ruh yoksa politikacılık ya da politika stratejistliği pekâla var olabilir. Hatta belki de bunlar bir ölçüde ruhsuzluğu gerektiren mesleklerdir. İlhan Selçuk hiçbir zaman bildiğimiz anlamda politikacılığa tevessül ve tenezzül etmedi. Her zaman bir politika yazarı olarak, batan gemisinin kaptan köşkünden ayrılmayı reddeden sorumlu ve şerefli bir kaptan gibi, gazetesinin yönetiminde kaldı. Tabii, bu görevi yerine getirirken kimleri harcadı, kimlere haksızlık etti, yakından ve iç yüzünü bilmediğim olaylar hakkında fikir ileri sürmem mümkün değil ama böyle şeylerin olmuş olabileceğini en azından teorik planda tahayyül etmek zor değil. Bu arada, 12 Mart döneminde bizzat uğradığı haksızlığı belirtmeden geçmemek gerekir elbette. 12 Mart döneminin Amerikancı-sağcı paşalarından Memduh Tağmaç-Faik Türün çetesinin önayak olmasıyla tutuklandı ve meşum Ziverbey Köşkünde işkenceye uğradı. Bütün bu badirelerden onuruyla çıkmasını bilmiştir.</p>
<p>İlhan Selçuk da, Attilâ İlhan gibi, 1990’lı yıllarda, ülkücülerle ve MHP’lilerle barış yanlısı oldu. Hatta, hatırladığım kadarıyla, bundan on- on iki yıl önce MHP’lilerle görüşüp onları “vatansever” ilan etti. Neyse ki bu konuda çok fazla ileri gitmedi, belki de sağ kesimden umduğu cevabı alamadı. Bununla birlikte, aynı Attilâ İlhan gibi, bugüne kadar ulusalcı bir cephe için çaba gösterdi.</p>
<p>Seksen yaşının üzerindeyken AKP iktidarının polisi tarafından sorgulanması elbette iktidarların her zamanki işgüzarlığının ürünüydü. Buna rağmen soğukkanlılığını korudu, hatta ihtiyatı her zaman elde tutan bir politik stratejist olarak, AKP’nin aba altından sopa gösteren tutumu karşısında fazla belli etmeyen bir geri çekilme stratejisi bile izledi. Bir politika stratejisti ve taktisyeni olarak belki de doğrudur bu yaptığı, onu bilemem ama bu tutum, “delikanlı” kültüründe “korkmak” olarak değerlendirildiğinde, buna ne cevap verilir, onu da bilemem. Zaten politik stratejistlikle ruhsal enginlik ve şövalyelik pek bağdaşır şeyler değildir. Makyavel, böylesi ruhsal coşkuları elinin tersiyle iterdi bir kenara.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>8.7.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/07/08/attila-ilhan-selcuk/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>66</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Parlamentarist Hayaller ve Behice Boran (Ersen Olgaç)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/07/03/parlamentarist-hayaller-ve-behice-boran-ersen-olgac/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/07/03/parlamentarist-hayaller-ve-behice-boran-ersen-olgac/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Jul 2010 00:39:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ersen Olgaç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2459</guid>
		<description><![CDATA[Yarım yüzyıl önce milli bakiye sayesinde 15 milletvekili ile meclise girmiş olan TİP’in belirli aralıklarla gündeme gelmesinde anlaşılamayacak bir şey yoktur. Günümüzde sosyalist hareket diye genelleştirebileceğimiz Türkiye solunun siyaseti etkileme olanağından yoksun olması, TİP deneyiminin anımsanmasına neden olan etkenlerin başında gelmektedir. Ekmek ve Özgürlük dergisinin 9. sayısında TİP ve ve onun önderlerinden Behice Boran’ın 100. Doğum yıldönümü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yarım yüzyıl önce milli bakiye sayesinde 15 milletvekili ile meclise girmiş olan TİP’in belirli aralıklarla gündeme gelmesinde anlaşılamayacak bir şey yoktur. Günümüzde sosyalist hareket diye genelleştirebileceğimiz Türkiye solunun siyaseti etkileme olanağından yoksun olması, TİP deneyiminin anımsanmasına neden olan etkenlerin başında gelmektedir. Ekmek ve Özgürlük dergisinin 9. sayısında TİP ve ve onun önderlerinden Behice Boran’ın 100. Doğum yıldönümü nedeniyle Hüseyin Hasançebi’nin bir değerlendirmesi yayınlandı. Bu değerlendirmede katılmadığımız kimi görüşlere ilişkin düşüncelerimizi kısaca ifade etme gereği duyduk.</p>
<p>TİP’e ilişkin olarak Hasançebi ”Sol kemalizm militarizme ve cuntacılığa, TİP parlamentarizme demir atarken sağ kemalizm devletin eksenine yöneldi.” diyor. TİP’in parlamentarizme demir atması altmışların sonu ve yetmişlerin başında değil doğduğu tarihten kalan bir mirastı. Özellikle 1965’de aldığı 2.9 oranındaki oylarla meclise taşınmasından çok kısa bir süre sonra 69 seçimlerinde başa güreşmek en temel slogan haline geldi. O yüzden daha 1966 da Doğan Avcıoğlu Yön dergisinde ”TİP nereye gidiyor?” başlıklı yazısıyla ilk muhalefet sesini yükseltti. TİP bu sürekli parlamentarist özelliği nedeniyle gençlik ve kitle eylemlerine uzak durdu, 65 seçimlerinde TİP’i destekleyen ve Eski Tüfekçiler denen TKP davasından mahkum olan komünistleri illegal ilan etti ve 1966 Malatya kongresinden itibaren partide tasfiye hareketlerine başladı. Hikmet Kıvılcımlı’nın üyelik başvurusu kabul edilmediği gibi Parti içindeki muhalefete karşı başlayan sürekavında, özellikle Behice Boran tarafından kullanılan dil, TİP’in muhbirciliğe varan legalizm batağına gömüldüğünün en açık kanıtıdır. Boran o yıllarda basına da yansıyan bir konuşmasında şöyle diyordu. ”bunlar komünist taktikleridir. Biz bu taktikleri biliriz. Bunlar çengel takma usulüyle çalışırlar.” Bu satırları yazmak zorunda kalırken muhalefetin ideolojik çizgisi olan MDD’yi (Milli Demokratik Devrim) aklamaya niyetimiz yok. Ancak MDD yanlış ideolojik çizgisine rağmen, yükselen bir devrimci harekete de önderlik ediyordu. Bu bağlamda Behice Boran hakkında ”tüm sosyalistler tarafından saygıyla hatırlanan bir önderdir” dersek gerçeği yansıtmış olmayız. Belki legal parti geleneğinden gelen sosyalistler bu düşünceyi paylaşabilirler, ama 68 direnişi ve arkasından gelen 71 isyanı geleneğinden gelen sosyalistlerde bir hafıza kaybı olduğunu sanmıyoruz. Behice Boran Türkiye sosyalist hareketinin radikal kesimlerince aynen 60’larda olduğu gibi reformist, parlamentarist bir mirasın temsilcilerinden birisi olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><em>”Komünist mücadeleye büyük katkıları olmuştur….Bütün bir ömrün sosyalizm için mücadeleye vakfedildiği örneklerden biri olan Behice Boran’da bulduğumuz özellikler, politik hatalara rağmen değerinden hiçbir şey kaybetmeyen ve kuşaktan kuşağa sahiplenilmesi gereken özelliklerdir” </em>yolunda bir değerlendirmeye katılmak hiç ama hiç mümkün değildir. Behice Boran’ın ”büyük katkıları”nın neler olduğunu anımsayan bir devrimciye henüz rastlamadım. ”Bir ömrün sosyalizme vakfedilmesi” gibi bir iddia da gerçekleri yansıtmamaktadır. Örneğin, sorumsuzluğu ve ideolojik engelliliği konusunda üzerinde konsesus sağlanan bir Mihri Belli hakkında belki bu kavramlar yerini bulabilir. En başta Behice Boran’ın geçmişindeki takıntılı dönemler  bu payeyi ciddi olarak gölgelemektedir. 1940’ların solcu akademisyenlerinden olan Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav’ın çıkardıkları Yurt ve Dünya ile Adımlar dergileri mahkeme kararı ile değil, Milli Şef’in Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in ricası ile kapatılmıştır 1944’de kapatılmıştır. Arkadan Hasan Ali Yücel bu öğretim üyelerine bir bağlılık belgesi imzalamalarını dayatmıştır.  Behice Boran’ın da altında imzası olan belgede şöyle denmektedir: <em>”Kemalizmin milliyetçi, halkçı, laik ve Cumhuriyetçi umdelerinin kayıtsız şartsız hizmetkarı olduğumuzu, bize tevdi edilmiş olan gençliği bu umdeler içinde yetiştirdiğimizi ve yetiştirmeye devam edeceğimizi, bu umdelerin mana ve değerine aykırı herhangi bir fikir ve kanaate şimdiye</em> <em>kadar olduğu gibi  şimdiden sonra da yer vermeyeceğimizi; Partimizin değişmez genel başkanı İnönü’ye bağlılığımızı derin saygılarımızla bildiririz.”</em> (Gökhan Atılgan, <em>Behice</em> <em>Boran</em>, Yordam Kitap, 2007, s.74-75)</p>
<p>Arkadan gelen on yıllık Demokrat Parti döneminin daha ilk başlarında 1951’de, TKP davası ile başta Şefik Hüsnü, Reşat Fuat ve Mihri Belli  gibi komünistler işkence odaları ve cezaevlerini boylar ve daha sonra Vatan Partisi  davası ile de Hikmet Kıvılcımlı ve arkadaşları tutuklanmıştır. Behice Boran tüm Demokrat Parti dönemini mahkumiyetsiz atlatmıştır. Bu mudur <em>”sosyalizme  vakfedilmiş yaşam</em><em> ve değerinden hiçbir şey kaybetmeyen özellikler”?</em></p>
<p>Son olarak,  ”enternasyonalist” olduğu vurgulanan  Behice Boran’ın özellikle 12 Eylül’den sonra Sovyetler Birliği’nin şaşmaz takipçisi olmasının onu ”enternasyonalist” kılmadığını belirtelim. Sovyetler Birliği’ne bağlı bütün komünist partileri bir yandan bağlı oldukları merkeze sadakat gösterirken, diğer yandan da milliyetçiydiler. Sovyetler Birliği kendi milliyetçi tek ülkede sosyalizm anlayışını meşrulaştırabilmek  için dünya komünist partilerinde de milliyetçiliği teşvik ediyordu. Bu paradoksal durumu De Gaulle Fransız komünistlerini ”bunlar yabancı milliyetçilerdir” diye izah ediyordu.</p>
<p>Sonuç olarak Behice Boran,  TKP’nin Kemalizm döneminden miras kalan çizgisinin son legal temsilcilerinden birisidir. Kendi inandıkları ve ona inanlar ölçüsünde sosyalist hareketin tarihinde yeri olan bir kişidir. Devrimci marksistler için kıstasların aynı olması gerekmez.</p>
<p><strong>Ersen Olgaç</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/07/03/parlamentarist-hayaller-ve-behice-boran-ersen-olgac/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimci Mihrak vs AKP/Ergenekon</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/06/28/devrimci-mihrak-vs-akpergenekon/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/06/28/devrimci-mihrak-vs-akpergenekon/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2010 09:45:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Yayımlanmamış yazılar ve sansür üzerine yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2392</guid>
		<description><![CDATA[Rakip taraflar birbirine karşı ne kadar kıyasıya mücadele ederlerse o kadar birbirlerine benzemeye başlarlar. Türkiye'de bugün cereyan eden AKP/Ergenekon ve bunun ideolojik düzlemdeki izdüşümü olarak liberal/ulusalcı çatışmasında bu söylediğimizin son derece belirgin örneklerini görmekteyiz. Hukuk dışı ilan edilen Ergenekon'la kapışan AKP]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Rakip taraflar birbirine karşı ne kadar kıyasıya mücadele ederlerse o kadar birbirlerine benzemeye başlarlar. Türkiye&#8217;de bugün cereyan eden AKP/Ergenekon ve bunun ideolojik düzlemdeki izdüşümü olarak liberal/ulusalcı çatışmasında bu söylediğimizin son derece belirgin örneklerini görmekteyiz. Hukuk dışı ilan edilen Ergenekon&#8217;la kapışan AKP, aynı rakibi Ergenekon gibi gittikçe daha hukuk dışı yöntemlere başvurmaktadır. Elbette bunu &#8220;hukuk&#8221; görüntüsü altında yapmaktadır. Aynı, bir zamanlar rakibi CHP&#8217;yi köşeye sıkıştırmak için &#8220;hukuk&#8221;u kullanarak hukuk dışı yöntemlere başvurmuş olan DP gibi.</p>
<p>Ergenekon adı takılan girişimlerin AKP iktidarına karşı bazı darbe tasarımları  olduğu sanırım o kadar gerçek dışı değildir. Evet ama, tarihte parlamenter çoğunluğa dayanan &#8220;sivil“ darbe örnekleri de az mıdır? Jakobenler, Ulusal Meclis&#8217;te ele geçirdikleri çoğunlukları vasıtasıyla Milli Selamet Komitesini kurmuş ve gerek Öfkelileri, Hebertistleri ve Dantoncuları, gerekse de Jirondenleri böylesi bir &#8220;sivil&#8221; ve &#8220;meşru&#8221; darbe yoluyla ezmişlerdi. Hitler örneği daha da yenidir. Hitler, Nazi darbesini Reichtag&#8217;da çoğunluğu ele geçirerek gerçekleştirmiştir. Hindenburg, Hitler&#8217;i, Reichtag&#8217;daki çoğunluğu nedeniyle Şansölye ilan ederken son derece hukuki bir prosedürü uyguladığını düşünüyordu. Sonradan olanları görmeye ömrü vefa etmedi.</p>
<p>Bugün AKP, parlamentodaki mutlak çoğunluğuna dayanarak Ergenekon darbecilerini ve fırsat bu fırsat bütün muhalefeti bastırma yoluna giderken gittikçe daha çok kullanmaktadır darbeci yöntemleri. Hukuk, iktidarın denetiminde çalışmaya başlamıştır. Ergenekoncular darbeyle iktidarı ele geçirselerdi aynısını yapacaklardı.</p>
<p>Devlet çarkını giderek daha fazla ve daha fazla avuçları içine alan AKP, bu çarkın işleyişinin gereklerini yapmakta ve gün be gün daha fazla Ergenekonlaşmaktadır. Nasıl mı? AKP&#8217;nin tazıları rolünü oynayan savcılar dört bir yanda Ergenekon tavşanı aramaktadır. Üstelik AKP&#8217;den işareti alan kimi tavşanlar, bal gibi Susurluk ya da Ergenekon tavşanı oldukları halde kaçmak yerine AKP&#8217;nin cübbesinin etekleri altına saklanmışlardır. En önemli devlet organları artık AKP hükümetinin denetimi altında çalışmaktadır. Örneğin MİT. Hatta ordu. Polis zaten AKP&#8217;nin maşası konumundadır. Fetullahçı örgütlenme, polisi aşağı yukarı bütünüyle eline geçirmiştir.</p>
<p>Nasıl Ergenekoncuların sağdan ve soldan devşirdiği ideolojik payandaları var idiyse, AKP/Fettullah mihrakının da böyle payandaları vardır. Bu payandaların başında, soldan devrişilmiş aydınlarıyla liberal akım gelmektedir. Bakın işte, yukarda ileri sürdüğümüz savı doğrulayacak bir kanıt daha. Liberal akım, neredeyse, Aydınlık çığırtkanlığını aratmayacak bir düzeyde işlevini yerine getirmektedir. Paranoyaysa paranoya, hedef göstermekse hedef göstermek, suçlamayda suçlama, iftiraysa iftira, etiketlemekse etiketlemek, komplo teorisiyse komplo teorisi; geçmişte Aydınlık&#8217;ın yaptığı her şeyi bugün bu çevre yapmakta, onun kullandığı tüm yöntemleri kullanmaktadır. Karşıtı, rakibi hakkında doğruyu söylediği gibi, rakibinin yöntemlerini kullanarak ona gittikçe daha fazla benzemektedir.</p>
<p>Bu gelişmeleri çok sayıda dürüst insan görüyor. İşçiler de sınıfsal içgüdüleriyle görüyor. Tekel işçilerine karşı uygulanan AKP fütursuzluğu işçilerin bilincinde büyük bir sıçramaya yol açtı. Buna rağmen, birbirleriyle mücadele ettikleri oranda kötücül damarlarla birbirine bağlanan AKP/Ergenekon mihrakına ya da mihraklarına karşı, bunlarla organik bağı olmayan, hatta özünde her ikisine de karşı olan çoğunluğun aşağıdan yukarı bir araya geldiği bir devrimci mihrak kurulamadı bugüne kadar. Oysa bunun için ne çok olumlu koşul var. Çoğunluk (bu çoğunluğa AKP&#8217;ye oy verenlerin bile önemli bir kısmı dahildir) AKP&#8217;yi sevmiyor; Ergenekon darbecilerini de hiç ama hiç sevmediği gibi. Çoğunluk, ordu müdahalesini sevmiyor; parlamento çoğunluğunun zorbalığını sevmediği gibi. Çoğunluk, ulusal baskı ve çatışmayı sevmiyor; bunu bütün güçleriyle ve elbirliği halinde körükleyen AKP/Ergenekon mihrakını sevmediği gibi. Çoğunluk, devletsel ve hükümetsel işçi düşmanı politikaları onaylamıyor; polis ve ordudan gelecek baskıları onaylamadığı gibi.</p>
<p>Bizi böldüler. Sırf AKP&#8217;ye karşı olduğu için bayraklı yürüyüşlere sürüklendi kimilerimiz. Sırf ordu müdahalisine karşı olduğu için seçimlerde AKP&#8217;nin oy deposu rolünü oynadı kimilerimiz.</p>
<p>Oysa her ikisi de bir ilüzyondu. İşte karşımızda AKP/Ergenekon bloku. Kürtlere karşı savaşmak oldu mu derhal birleşir bu blok. İşçilere karşı savaş oldu mu da öyle; vergileri arttırmak söz konusu oldu mu da öyle.</p>
<p>O halde?</p>
<p>Devrimci halk mihrakı, AKP/Ergenekon mihrakına karşı.</p>
<p>Gün Zileli,</p>
<p>Nisan 2010</p>
<blockquote><p>Bu yazı; Ekmek ve Özgürlük dergisi için yazılmış, ancak yayımlanmamıştır.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/06/28/devrimci-mihrak-vs-akpergenekon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>130</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM &#8211; X</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/06/03/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-x-2/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/06/03/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-x-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Jun 2010 06:44:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2318</guid>
		<description><![CDATA[Son seminerde, on seminer tutan konumuza ilişkin bir toparlama yapacağız.
İlk seminerlerde de işlediğimiz gibi, 1917 devrimi, insanlığın insanlıık tarihi boyunca en büyük kolektif coşkuydu diyebiliriz. Ne var ki, coşkunun büyüklüğü hayal kırıklığının da büyüklüğünü belirlemektedir. 1917, ezilen insanlığa ne kadar büyük umut verdiyse, 1917 sonrası da o kadar büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Elbette bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son seminerde, on seminer tutan konumuza ilişkin bir toparlama yapacağız.</p>
<p>İlk seminerlerde de işlediğimiz gibi, 1917 devrimi, insanlığın insanlıık tarihi boyunca en büyük kolektif coşkuydu diyebiliriz. Ne var ki, coşkunun büyüklüğü hayal kırıklığının da büyüklüğünü belirlemektedir. 1917, ezilen insanlığa ne kadar büyük umut verdiyse, 1917 sonrası da o kadar büyük bir hayal kırıklığı olmuştur. Elbette bu bir anda olmamıştır. Depremin merkezindeki Sovyetler Birliği&#8217;nde hayal kırıklığı daha 1919 yılında başlamışken, umut dünya yüzünde yayılmaya devam ediyordu. 1930&#8242;lara üyük temizliklerle ve Hitler-Stalin paktıyla birlikte durum umutsuzluktan da öteye gitti ve özellikle Avrupa&#8217;da işçiler ve aydınlar bir ihanete uğrama duygusunu yaşadılar. Ne var ki, 2. dünya savaşında SB&#8217;nin Nazileri yenmesi yeni bir umut dalgası yarattı, ardından Çin devrimi de buna katkıda bulundu. Ne var ki, Macar devrimi ve Prag baharı artık Sovyetler Birliği&#8217;nin devrimi ve sosyalizmi falan temsil etmediğini net bir şekilde gösterdi. Bunun sonu duvarın yıkılması oldu.</p>
<p>İşte bu umut ve umutsuzluk dalgaları içinde, bütün dünya komünist partileri çalkalanıp durdu. Başlangıçta TKP açısından bir çalkalanmadan söz edemeyiz, çünkü TKP tamamen Moskova&#8217;ya bağlı bir aparattı ve diyelim ki, Nazım Hikmet muhalefeti gibi unsurlar ortaya çıktığında bunu Stalinist <em>sessiz tasfiye</em> geleneğiyle halletmesini biliyordu.</p>
<p>TKP ve sol hareketin 70 yıllık sürecine baktığımız zaman gördüğümüz temel özellik, bu partinin ve genel olarak solun:</p>
<p>a. Sovyet dış politikasının aleti olduğu;</p>
<p>b. Bunun sonucu ve aynı zamanda kendi küçük burjuva sınıfsal güdülerinin ürünü olarak egemen sınıfların yedek gücü rolünü oynadığıdır.</p>
<p>Moskova&#8217;nın direktifleri doğrultusunda, önce Kemalist iktidarın zayıf bir yedek gücü rolünü oynayan TKP, bunun sonucu olarak, Kürt isyanlarının bastırılmasına, Dersim katliamına olur vermek gibi onursuz politikaların aracı olmuştur.</p>
<p>Dünya savaşında TKP keza, Nazilere karşı direnme adına, yine Moskova&#8217;nın talimatlarına göre kendini dağıtma kararı almış, bunu uygulamış ve lideri Şefik Hüsnü&#8217;yü, Milli Şef hükümetiyle yapılan gizli bir pazarlığın sonucunda Türk ordusuna subay olarak göndermiştir.</p>
<p>Aynı TKP, DP muhalefetinin kuyruğuna da takılmış ve 1951 yılında, DP iktidarının darbesiyle ömrüne son verilmiştir.</p>
<p>Bundan sonra küçük gruplar veya bireyler olarak hareket eden komünistler, araları Moskova ile ne kadar açık olursa olsun, uzun yıllar edindikleri kuyrukçu alışkanlırı sonucunda, yine herhangi bir hakim sınıf kesiminin kuyruğuna takılmaktan geri kalmamışlardır. 27 Mayıs darbesini destekleyen komünistler, daha sonra da 27 Mayısçı ve cuntacı olmuşlar ve 12 Mart darbesi de dahil askeri müdahaleleri desteklemiş ve teşvik etmişlerdir.</p>
<p>Keza, Türkiye solunun başına bela olan MDD teorisi de bu eski komünistlerin Stalinist/Menşevik bu teoriyi parlatıp genç kuşakların önüne koymalarıyla revaç bulmuştur. Türkiye solunun 1960&#8242;lardaki, hatta 1970&#8242;lerdeki başarısızlığının en büyük müsebbibi bu stalinist/menşevik mdd teorisidir. Bu teorinin doğal sonucu olarak, sol, 1970&#8242;lerde bu sefer parlamentarist Ecevit CHP&#8217;sinin şemsiyesi altına girmiştir.</p>
<p>Bugün de sol, aynı kuyrukçu temel eğiliminin ürünü olarak ulusalcı ya da liberal-fetullahçı egemen sınıf kesimlerinden medet ummakta, onların yedek gücü rolünü oynamaktadır.</p>
<p>Sol, bu temel alışkanlığını yenmediği sürece Türkiye&#8217;de hiçbir zaman bağımsız bir devrimci güç rolünü oynayamayacaktır.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>3.6.2010</p>
<p>Özgür Üniversite-İstanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/06/03/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-x-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM &#8211; IX</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/28/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-x/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/28/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-x/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 May 2010 06:37:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2308</guid>
		<description><![CDATA[1980 sonrası solun durumunu rekompozisyon dönemi olarak özetleyebiliriz. Sol örgütlerin kendi “kitleleri” üzerindeki otoriteleri büyük ölçüde yıkılmıştır. Dolayısıyla örgütlerin oluşturduğu kapalı devre okuma dönemi sona ermiş ve sol örgütlerin militanları farklı okuma kaynaklarına ulaşmaya başlamışlardır. 12 Eylül öncesi dönemde tukaka edilen akımlar yeni bir ilgi odağı olmuştur. Bunların başında Troçkizm gelmektedir. Troçkizm, 1980&#8242;lere kadar Türkiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1980 sonrası solun durumunu rekompozisyon dönemi olarak özetleyebiliriz. Sol örgütlerin kendi “kitleleri” üzerindeki otoriteleri büyük ölçüde yıkılmıştır. Dolayısıyla örgütlerin oluşturduğu kapalı devre okuma dönemi sona ermiş ve sol örgütlerin militanları farklı okuma kaynaklarına ulaşmaya başlamışlardır. 12 Eylül öncesi dönemde tukaka edilen akımlar yeni bir ilgi odağı olmuştur. Bunların başında Troçkizm gelmektedir. Troçkizm, 1980&#8242;lere kadar Türkiye solunda bir karalama sözcüğü, bir küfürdü adeta. Solun iflasıyla birlikte, militanların kafasında “acaba” sorusu peydah olmuş ve bu soru onları, Leninist-Stalinist geleneğin dışındaki başka kaynaklara yöneltmiştir. Stalin eleştirilmeye başlamış, bu da doğal olarak Troçki&#8217;yi daha sempatik görmeyi getirmiştir kimi militanların kafasında. Bu dönemde parlayan iki akım daha vardı: Feminizm ve anarşizm. Erkek egemen sol örgütlerde yardımcı rollerin ötesinde herhangi bir görev verilmeyen çok sayıda kadın militan 1980 sonrasında feminizme yönelmiş ve feminizm bu dönemin radikal çevrelerdeki yıldızı haline gelmiştir. Keza, kötü bir sapma olarak kınanan anarşizm de radikal çevrelerde revaç bulmaya ve özellikle gençlerden taraftar toplamaya başlamıştır. Sol örgütler, genel olarak toplumda ve özel olarak solda yükselen özgürlükçü eğilimi dikkate alarak eski diktatörce yönelimlerini en azından görüntüde düzeltme çabası içine girmişlerdir. Elbette kapalı dar örgütler için söylemiyoruz bunu. Bu örgütlerin özgürlükçülüğe reaksiyonu daha da içlerine kapanmak ve örgüt içi infazları had safhaya yükseltmek olmuştur.</p>
<p>Soldaki gelişmeleri ve çözülmeyi teşvik eden bir diğer önemli gelişme ise Sovyetler Birliği&#8217;nin ve Çin&#8217;in dış siyasetlerindeki değişme olmuştur. Bu iki ülke de dünya çapında birbirleriyle rekabet etmekten vaz geçmiş, hatta işbirliğine gitme yoluna girmişlerdir. Bunun başlıca nedeni, her iki ülkenin de içlerine dönmek zorunda kalması olmuştur. Sovyetler Birliği, içteki ekonomik zorlukları dolayısıyla dışardaki iddialarını bir yana bırakmıştır. Çin ise, hızlı kalkınma yolunu seçerek dünya devrimine önderlik etme iddiasını bir yana bırakmıştır. İki ülkenin bu yönelimleri, tüm umutlarını bu ülkelerin desteğine bağlamış komünist partilerinde büyük bir çözülmeye yol açmıştır. Maocu partilerin bir kısmı Maoculuktan vazgeçip başka yollar aramaya girişmiş (örneğin İP), Moskovacı partiler de ya da sosyal demokrasiye dönüşmüş ya da kendilerini dağıtmışlardır (örneğin TKP). Uzun yıllar boyu Sovyetler Birliği&#8217;nin maddi ve manevi desteğine bel bağlayarak yaşayan TKP, 1990&#8242;ların başında Sovyetler Birliği&#8217;nin dağılmasıyla birlikte kendini dağıtmıştır. İP ise nasyonal sosyalizme ve Türk devletinin desteğine ağırlık vermiştir.</p>
<p>12 Eylül&#8217;le birlikte büyük bir yıkıma uğrayan sol, bu dağılmalar ve yeniden şekillenmeler ortamı içinde yeniden birleşme denemelerine de girmiştir. Kuruçeşme toplantıları diye bilinen bu süreçten, sadece ÖDP adlı reformist bir parti çıkabilmiştir. ÖDP başlangıçta birleşik sol izlenimi vermiş ve kısa süreli bir coşku yaratabilmişse de, solun klikçi alışkanlıkları bir süre sonra ağır basmış ve bu parti bir kliğin  aleti haline gelmiştir.</p>
<p>1990&#8242;lardan itibaren, özellikle 2000&#8242;li yıllarda solda birlik eğilimi, yerini eski klikler çerçevesinde ağırlıklı olarak legal ve tali olarak da illegal parti ve örgütler kurmaya bırakmıştır. Bugün bir düzineden fazla, sosyalist isimli sol parti vardır, bir o kadar ve hatta daha fazla da legal olmayan örgüt ya da legal olanaklardan yararlanan, platform vb. adını alan küçük yuvarcıklar.</p>
<p>Türkiye solu bu ufalanma ve siyasetsizlik ortamında Türkiye&#8217;nin siyasal ve hatta toplumsal ufkundan yok olma sürecine girmiştir. Türkiye siyaseti ortamında kapışan Ergenekoncu-ulusalcı ve Fetullahçı-liberal kanatların himayesine girme eğilimi solu da bir başka biçimde bir kere daha bölmüştür. Bu gün solcuların bir kısmı ulusalcı cephede yer almakta, bir kısmı da liberalizmin destekçiliğini yapmaktadır. Bu, klasik solun, eski kuyrukçu anlayışlarıyla artık bölünmenin de ötesinde erime sürecine girdiğini gösteriyor. En katı illegal örgütler bile bunun dışında değildir.</p>
<p>Yeryüzündeki her şey eriyor ve hatta buharlaşıyor. Yüz yıllık Türkiye solu da buharlaşmakta.</p>
<p>Bu, yeni bir devrimci sürecin başlangıcına işaret eder aynı zamanda.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>28 Mayıs 2010</p>
<p>Özgür Üniversite/İstanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/28/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-x/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu Yazı Kılıçdaroğlu Üzerine Değildir&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/26/bu-yazi-kilicdaroglu-uzerine-degildir/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/26/bu-yazi-kilicdaroglu-uzerine-degildir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 May 2010 13:42:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1810</guid>
		<description><![CDATA[Aktüel politika üzerine yazmayı seven birisi değilim, açıkça söyleyecek olursam aktüel politika alanında kalem oynatan yazarları biraz da küçümserim, onları sistemin günlük işleyişinin akıl hocaları olarak görürüm. Ne var ki, bazen toplumsal olaylar ve gelişmeler güncel bir siyasi olayda da kristalize olabiliyor ya da günlük siyasette bir patlama biçiminde ortaya çıkan bir olay tüm toplumu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aktüel politika üzerine yazmayı seven birisi değilim, açıkça söyleyecek olursam aktüel politika alanında kalem oynatan yazarları biraz da küçümserim, onları sistemin günlük işleyişinin akıl hocaları olarak görürüm. Ne var ki, bazen toplumsal olaylar ve gelişmeler güncel bir siyasi olayda da kristalize olabiliyor ya da günlük siyasette bir patlama biçiminde ortaya çıkan bir olay tüm toplumu sarıp sarmalayabiliyor ve toplumsal bir gelişmenin ve yön tayininin çok önemli bir kilometre taşı olabiliyor. Siyasete en uzak insanları bile fikir serdetmeye sevkeden Kılıçdaroğlu olayı hakkında yazı yazmaya direnmemin de, en sonunda kendimi şu okuduğunuz yazıyı yazmak zorunda hissetmemin de sebebi yukarda özetlemeye çalıştığım, güncel siyasete ilişkin bakış açımdır.</p>
<p>Önce şöyle bir saptamayla başlayayım: Halkta, solcuların ütopyacı olduklarına ilişkin yaygın bir kanı vardır. Onların ileri sürdükleri iyidir, güzeldir de, bunlar sadece bir hayaldir, bugünün şartlarında uygulanmaları imkânsızdır. Ne var ki, bu günkü durumda, sanki  solcuları ütopyacı gören “gerçekçi” halkla solcular yer değiştirmiş gibidir. Kılıçdaroğlu&#8217;ndan büyük beklentileri olanlar, bir ayakları yere basmazlık içindeyken, eskiden beri ütopyacı olarak nitelenen solcular katı bir gerçekçilik içinde görünmektedir. Neredeyse tüm toplum, CHP&#8217;nin sınırlarını fazlasıyla aşan beklentilerle (hayır, salt medyanın yarattığı bir hava olarak görülemez bu), ne olduğu bile tam anlaşılamayan bir ilüzyonla ayağa kalkmışken, solcular asık suratlarla yerlerinde oturmakta ve Kılıçdaroğlu&#8217;nun hiçbir şeyi gerçekleştiremeyeceğini söylemektedirler.</p>
<p>Öte yandan bir kısım solcu, klasik anti-emperyalist ve “üç dünyacı” paradigmalarının ürünü olarak, vakit kaybetmeden yeni komplo teorileri üretmeye başlamışlardır bile. AKP Başkanı Tayyip Erdoğan, son zamanlarda İran&#8217;la, Suriye&#8217;yle ve Rusya&#8217;yla bağlar geliştirmiş, Avrasyacı bir çizgi tutturmuş, bundan son derece rahatsız olan Amerika derhal Tayyip&#8217;e karşı bir alternatif hazırlamaya girişmiş, işte bu alternatif de Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;ymuş, hatta “Baykal operasyonu” da bu amaçla, muhtemelen ABD ya da onun yandaşları tarafından hazırlanmış. Ben ABD en üst yetkililerinden biri olsam ve bu yorumları okusam herhalde kıs kıs ya da kahkahayla güler ve “biz neymişiz be abi” derdim kendi kendime. Bu ne sürat!!! ABD, Tayyip&#8217;in “üçüncü dünya”ya yöneldiğini görüyor, ona karşı yeni bir alternatif yaratmaya karar veriyor, derhal bir komplo düzenliyor ve Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;nu CHP&#8217;nin başına getiriyor. Solcuların gerçek ütopyacılar olduğuna hiçbir zaman inanmadım ama kafalarının bir polisiye roman yazarı kadar komplocu çalıştığı bir gerçek. Burjuvazinin, sistemin, AKP karşısında alternatifsiz kalmasından hoşnutsuz olduğunu ve ona karşı bir alternatif yaratmanın yollarını aradığını söyleseler makul karşılayacağım ama yukardaki düşünüş tarzı, Ergenekoncu-ulusalcıları felakete götüren düşünüş tarzının aynısıdır.</p>
<p>Kılıçdaroğlu&#8217;nun birkaç konuşmasını izledim. İçi boş bir “onlar kötü, bizi iktidara getirin” söyleminin ötesinde pek bir şey yok. Yani tipik politikacı demagogluğu yapıyor gibi geldi bana. Ama ben yine de “gerçekçi” solcularımızdan farklı düşünmeye çalışacağım. Kılıçdaroğlu&#8217;nu tanımam etmem ama düzenin ana muhalefet partisinin başkanı olabilmesi ona güvenmemem için yeterli nedendir. Bununla birlikte, “gerçekçi” solcularımız gibi ukalaca burun kıvırmaktansa halkın coşkusunu anlamaya çalışmaktan yanayım.</p>
<p>Halk, bu son Kılıçdaroğlu olayıyla, umut gördüğü yere büyük bir coşkuyla yönelme, yani alternatifsizlik içinde kahrolup moral çöküntüye uğramak yerine, yeni bir umut ve coşkuyla ayağa kalkma yeteneğine sahip olduğunu bir kere daha göstermiştir. Bu coşkunun sonu ne kadar hüsran olacak olsa da bu yeteneğin kendisi çok önemlidir. Halk hayatı bırakmıyor, aldanıyor ama yeniden ve yeniden denemeyi seçiyor. En ufak bir umut ışığı gördüğü zaman, bu ışık bir aldanış da olsa, “neden denemeyeyim” diyerek o ışığa yönelebiliyor. Halk alternatifsizlik içinde kahrolup gitmeyi, ölüme yatmayı tercih etmiyor. Bazı solcuların sandığı gibi, alternatiflerin bitmesi, halkı devrime yönlendirmez. Tam tersine. Gerçekten bir alternatif olmadığını düşünen halk, genelde düzen dışı alternatiflere yönelmek yerine ya dağılmayı ya da umutsuz bir yıkımı tercih eder ki, buradan da devrim değil, olsa olsa “faşizmin kitle ruhu” çıkar.</p>
<p>İşte bu nedenle, halkın ilüzyonunu, evet açıkça dile getirmek gerekirse halkın “Kılıçdaroğlu ilüzyonunu”, bu ilüzyonun verdiği coşkuyla ayağa kalkışını ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum. Gerçekten devrim isteyenler, bu güzelim coşkuyu, bu hep birlikte ayağa kalkma ruh halini küçümseyemezler, küçümsememelidirler, hatta tam tersine, Kılıçdaroğlu&#8217;na ilişkin eleştirilerini bile bu coşkuya sırt dayayarak yapmalıdırlar. Bu zor iştir ama devrimciliğin kolay bir iş olmadığı da hep söylenegelir. Kitlelerin coşkusunun ve topluca yönelişinin bittiği yerde ne devrim, hatta ne de toplumsal bir uyanış söz konusu olabilir. Halkın şenliğine katıl, aldanışını (ki insanlar da aptal değildir, onlar da kendilerine “acaba” sorusunu sormuyor değiller) eleştir!</p>
<p>Gün Zileli<br />
26 Mayıs 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/26/bu-yazi-kilicdaroglu-uzerine-degildir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ölmek Madencilerin Kaderinde Var (anti-pop)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/21/olmek-madencilerin-kaderinde-var-anti-pop/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/21/olmek-madencilerin-kaderinde-var-anti-pop/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 May 2010 13:39:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2378</guid>
		<description><![CDATA[

]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/olmek-madencilerin-kaderinde-var.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2377" title="olmek-madencilerin-kaderinde-var" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/olmek-madencilerin-kaderinde-var.jpg" alt="" /></a></p>
<p></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/21/olmek-madencilerin-kaderinde-var-anti-pop/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM &#8211; VIII</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/20/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-viii/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/20/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-viii/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 May 2010 06:36:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2307</guid>
		<description><![CDATA[1970&#8242;li yıllar, sol hareketin hem yayılma, hem de parçalanma dönemidir. Artık tek bir örgüt söz konusu değildir. Aynı zamanda tek bir Uluslararası merkez de söz konusu değildir. 1960&#8242;lardan itibaren Mao ve Çin, Moskova&#8217;ya karşı ikinci bir merkez olarak ortaya çıkmaya başlamış ve 1970&#8242;lerde Çin-Sovyet çatışması, neredeyse emperyalist-kapitalizmle çatışmanın önüne geçmiştir bu iki ülke açısından. Dolayısıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1970&#8242;li yıllar, sol hareketin hem yayılma, hem de parçalanma dönemidir. Artık tek bir örgüt söz konusu değildir. Aynı zamanda tek bir Uluslararası merkez de söz konusu değildir. 1960&#8242;lardan itibaren Mao ve Çin, Moskova&#8217;ya karşı ikinci bir merkez olarak ortaya çıkmaya başlamış ve 1970&#8242;lerde Çin-Sovyet çatışması, neredeyse emperyalist-kapitalizmle çatışmanın önüne geçmiştir bu iki ülke açısından. Dolayısıyla bu çatışma Türkiye soluna da yansımış ve Moskova&#8217;ya ya da Pekin&#8217;e bağlı sol örgütler, birbirleriyle amansız bir savaşa tutuşmuşlardır. Öte yandan, 1959 Küba devriminin etkisiyle bir Latin Amerika modeli de gelişmiş ve Türkiye solunu etkilemeye başlamıştı. Küba ya da Latin Amerika türü silahlı mücadeleyi esas alan sol gruplar (THKO ve THKP-C) 1971 yılında bu modeli Türkiye&#8217;de pratiğe koymaya girişmiş ve kısa sürede ağır bir yenilgiyle karşılaşmışlardı.</p>
<p>Sol, 1974 Affıyla hapisten çıktığında manzara şöyleydi: Bir tarafta Maocu gruplar (TİİKP-Aydınlık, THKO&#8217;nun devamı olan TDKP- Halkın Kurtuluş, THKP-C&#8217;nin bir kesimini temsil eden Halkın Yolu, TKP-ML, TKP-ML&#8217;den ayrılma Halkın Birliği); diğer tarafta Moskovacı gruplar (TSİP, TİP, TKP) ve Moskovacı çizgiye yakın, THKP-C&#8217;nin bir kesimini temsil eden Kurtuluş; Latin Amerika modelini esas alan ve Mokova-Pekin çatışmasına karşı çıkan gruplar (ki bunların neredeyse hepsi THKP-C kökenli gruplardı): Dev-Yol, MLSBP, Acilciler, vb vb&#8230;. Ve bunlardan ayrı olarak, artık kaderini yavaş yavaş Türk solundan ayıran ve kendi içinde benzeri saflaşmaları yaşayan Kürt sol grupları</p>
<p>Bu çok merkezlilik ve çok örgütlülük 1970&#8242;ler Türkiye solunun tipik özelliğidir ve bir ölçüde Uluslararası durumla, bir ölçüde de ülkenin ideolojik ve kültürel yapısıyla bağıntılıdır. Türkiye 1975-8 arasında adı konmamış gerçek bir iç savaş dönemi yaşadı. Bu iç savaşta ölenlerin sayısı, günde ortalama 10-12&#8242;yi bulmak ve Maraş&#8217;ta 1979 yılında olduğu gibi zaman zaman kitlesel katliamlara varmak üzere beş binin üzerindedir. Türkiye solu, devrimci dalganın yükselmesi ve kitlelerin sola akmasıyla birlikte bir kolay iktidar hastalığına kapılmış ve kısa yoldan iktidarı ele geçirmek için bir yandan popülizme, bir yandan “devrimci şiddet” adı altında zorbalığa baş vurmuş ve daha da önemlisi, eski kuyrukçuluk huyunu yeni koşullara uydurarak bu sefer CHP&#8217;nin himayesine girmekten geri kalmamıştır.</p>
<p>Sol popülistti 1970&#8242;lerde; neden? Çünkü popülizm iktidara oynayan bütün siyasi grupların başvurduğu bir silahtır. Sol, 1960&#8242;lardaki “sol cunta” ve devleti kurtarma  hayallerinden vazgeçmiş, yüzünü halka dönmüş ama bu sefer de bunu popülist bir tarzda yapmaya başlamıştır. Sol, halkı ilerletmek yerine, onun peşine takılma, onun özelliklerini taklit etme yoluna gitmiştir.</p>
<p>Sol kör şiddetçiydi, neden? Bu da kısa ve kolay yoldan iktidara gelme özlemleriyle bağlantılıdır. Elbette faşist saldırılar da bu şiddet eğilimini tahrik etmiştir ama meseleyi sadece bununla izah etmek mümkün değildir. Aksi taktirde solun kendi içinde uyğuladığı şiddeti, sol grupların birbirlerine uyguladığı şiddeti izah etmek mümkün olmaz. Bu şiddeti teorik olarak destekleyen bir diğer nokta da Mao&#8217;nun iktidarı parça parça ele geçirme stratejisidir. Her grup bir mahalleyi, bir bölgeyi kendi hakimiyet alanı ilan ederek iktidarı parça parça ele geçirme stratejisini uygulamaya girişmiştir.</p>
<p>Sol CHP şemsiyesi altında kuyrukçuluk yapıyordu, neden? Savaşan iki güç, MHPve sol, iktidara yürürlerken toplumun hakim kurumları arasından himaye aradılar, büyük bir örgütün şemsiyesi altında savaşmayı tercih ettiler. MHP&#8217;nin sağda bulduğu hami güç AP idi. Solun solda bulduğu hami güç ise CHP. AP ile CHP kendi aralarında iktidar mücadelesi verirken, bu sokak güçlerini himaye etmek gereğini duymuşlardır.</p>
<p>Ne var ki, iç savaş ortamını gizlice körükleyerek savaştan en güçlü çıkan güç 12 Eylül cuntacıları olmuştur. Cuntacılar, iç savaşın halkı yıldırmasından ve kör şiddetin halkta yarattığı ölüm korkusundan çok büyük yarar sağlamış ve iktidara bu yüzden bu kadar kolayca oturabilmişlerdir.</p>
<p>Son olarak TKP konusuna da değinmeliyiz. Doğu Berlin&#8217;de bir dış bürodan ibaret olan TKP nasıl olmuştur da 1970&#8242;lerde solda bu kadar etkili ve büyük bir güç haline gelmiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, 1960&#8242;lardaki MDD-SD çatışmasında gençlik içinde yenilgiye uğrayan SD&#8217;ci gençlik önderlerinin 12 Mart&#8217;tan sonra ülke dışına kaçıp doğu blokuna sığınmalarıdır. Bu gençler, İ.Bilen&#8217;in şahsında bir fosile dönmüş olan TKP&#8217;ye taze kan vermiş, onu canlandırmış ve ona gerçek anlamda Türkiye kokusu getirmişlerdir. TKP&#8217;yi güçlendiren (ve belki de uzun vadede güçsüz kılan) en önemli etkenlerden biri de, 1960&#8242;larda TİP yandaşı olan DİSK&#8217;in giderek TKP&#8217;nin etkisi altına girmesidir. Neden? Çünkü DİSK sendikacıları, güç ve iktidarın her şey olduğu 1970&#8242;li yıllarda Uluslararası büyük bir gücün desteğini aramaya girişmişlerdi ve bu güç de hemen kuzeydeki Sovyetler Birliği&#8217;nden başkası olamazdı. Bu büyük gücün ülke içindeki ajanı ise yeni bir kanla canlanmış ve atağa geçmiş TKP&#8217;ydi. Bu yüzden DİSK&#8217;in kapıları TKP&#8217;ye açıldı ve DİSK önderlerinin bir kısmı doğrudan TKP yönlendirmesi altına girdiler. Elbetteki TKP bu yolla yukardan aşağı bir güç oluşturdu işçi sınıfı içinde. Bu güç, eski sarı sendikacıları aratmayacak ölçüde baskıcı ve hatta yer yer patron işbirlikçisiydi. İstenmeyen işçilerin listelerinin  DİSK-TKP tarafından patronlara verildiği bilinir. TKP&#8217;yi güçlendiren üçüncü bir etken ise doğrudan doğruya Maocuların atağıdır. Maocular öylesine bir kutuplaşma yaratmışlardır ki, bu kutbun karşı ucunu oluşturan TKP&#8217;nin de sivri bir kutup olarak güç toplaması kaçınılmaz olmuştur. En sert düşmanlar birbirlerini güçlendirirler.</p>
<p>Türkiye sol hareketi, kolay iktidar yönelimiyle sola büyük zarar vermiş, sağın saldırılarına karşı şuursuzca misillime siyaseti izleyerek kendi yenilgisini hazırlamıştır. Sol, yaklaşan 12 Eylül karşısında en ufak bir taktik belirleme şansından yoksundu ve körcesine dövüşmekten başka bir şey yapmıyordu. Bu koşullarda cuntanın işbaşına gelip solu ezmesi işten bile değildi.</p>
<p>Gelecek seminerde, solun 1980 darbesinden sonraki halini, bugünlere kadar gelen süreçte inceleyeceğiz.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>20 Mayıs 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/20/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-viii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – VII</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/13/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-%e2%80%93-vii/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/13/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-%e2%80%93-vii/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 06:36:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2306</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye&#8217;de ortam tamamen değişmişti. Bunda çeşitli etkenler söz konusudur. ABD ile ittifak döneminin hiç de Türkiye&#8217;de bir refaha yol açmadığı ortaya çıkmıştı. DP&#8217;nin parlamenter, anti-komünist diktatörlüğünün başarısızlığı sol düşmanlığında önemli bir kırılmaya yol açmıştı. Öte yandan Türkiye burjuvazisinin, çalışma hayatını yeniden bir kanuni statü içinde düzenleyebilmek için solun desteğine ihtiyacı vardı. Çünkü sol, sendikal düzenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;de ortam tamamen değişmişti. Bunda çeşitli etkenler söz konusudur. ABD ile ittifak döneminin hiç de Türkiye&#8217;de bir refaha yol açmadığı ortaya çıkmıştı. DP&#8217;nin parlamenter, anti-komünist diktatörlüğünün başarısızlığı sol düşmanlığında önemli bir kırılmaya yol açmıştı. Öte yandan Türkiye burjuvazisinin, çalışma hayatını yeniden bir kanuni statü içinde düzenleyebilmek için solun desteğine ihtiyacı vardı. Çünkü sol, sendikal düzenin ve toplu sözleşme düzeninin kurulmasında en iştiyakli siyasi güç konumundaydı. Diğer yandan, dipten gelen bir dalga da yavaş yavaş sesini duyuruyordu: İşçi ve köylü hareketi. İşçiler ve köylüler bir toplumsal uyanış içine girmişlerdi ve onların en radikal kesimleri kendilerini solda ifade edebiliyorlardı. Keza gençlik, 1940&#8242;ların ve 50&#8242;lerin anti-komünist sağcı yönelimlerinden kurtulmaya ve sola akmaya başlamıştı.</p>
<p>Bütün bu oluşumlar solun gelişme şansını arttırıyordu. Ne var ki, Moskova&#8217;nın emrindeki bir TKP Dış Büro&#8217;sunun bu gelişmeyi, öyle uzaktan kucaklaması mümkün değildi. Bu yüzden, dışardan emir alan bir TKP&#8217;nin yerine, sol eğilimli işçi ve sendikacıların özinisiyafifleriyle kurup geliştirdikleri TİP, solu kucaklama başarısını gösterdi. Bu da yukardan güdümlü örgütler yerine, aşağıdan özinisiyafite dayanan örgütlerin çok daha başarılı olduğunun göstergesidir.</p>
<p>Öte yandan sola kayan aydınların sesi konumundaki YÖN de Türkiye&#8217;nin sol fikir hayatının oluşmasında çok önemli katkılar yapmıştır. Bugünden dönüp baktığımızda Doğan Avcıoğlu&#8217;nu beğenmeyebiliriz, fazla kemalist bulabiliriz ama o gün YÖN dergisi gerçekten çok önemli bir işlev yerine getirmiş ve solun gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Kaldı ki, o gün Doğan Avcıoğlu&#8217;nun yazdıkları, bugünkü ulusalcılardan da, 1960&#8242;ların MDD&#8217;cilerinden de çok daha ileriydi. Ne kadar kemalist olursa olsun YÖN&#8217;de ve Avcıoğlu&#8217;nda esaslı bir Kemalizm eleştirisi bulmak da mümkündür.</p>
<p>1969&#8242;ların ilk yarısında Türkiye solu örgütsel ve düşünsel planda işte böyle sağlıklı bir gelişme içindeydi. Ne var ki, bu sağlıklı gelişmeye bu sefer dışardan değil de ağırlıklı olarak içerden yapılacak iki etki olumsuz bir gelişmeye yol açacaktır. Bu, “sol klasiklerin”, Sol Yayınları aracılığıyla sol fikriyata ağırlığını koyması ve damgasını basması ve bununla paralel olarak “eski tüfek” denen eski TKP&#8217;lilerin klasik Stalinist fikriyatı Türk Solu dergisi aracılığıyla sola hakim kılması ve en önemlisi de MDD fikriyatının sola hakim olmasıdır (1965&#8242;ten 1968&#8242;e kadar bir süreç içinde).</p>
<p>Sol ilerlediğini sanıyordu ama aslında geriliyordu. Kitlesel alanda ilerlediği ve yaygınlaştığı düyünülebilirdi ama örgütsel, düşünsel ve siyasal anlamda geriliyordu. Bütün solu büyük bir havuz gibi bünyesinde toplayan TİP gerileme ve parçalanma sürecine girmişti. Klasik Leninist monolitik anlayışın yaygınlaşmasıyla sol bin bir fransiyon örgütlenmesiyle parçalanma sürecine girmişti. Düşünsel plandaki gelişme Stalinist dar bir cendereye sokulmuş ve özgün düşünmenin yerini klasik stalinist formülasyonların ezberlenmesi almıştı, siyasal planda ise MDD stratejisi solu cuntacı güçlerin, hatta devletin yedek gücü haline getirmişti. Bu doğmatikleşme ve parçalanma süreci solu içinden çıkılmaz bir noktaya getirmişti. Zaten tam bu noktada, solu bütünüyle baskı altına alan bir askeri darbe,  12 Mart darbesi gerçekleşti ve toplumsal gelişmeyi baskı altına aldı.</p>
<p>Solun 1970&#8242;lerdeki durumuna bundan sonraki seminerde gireceğiz.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>Özgün Üniversite-İstanbul</p>
<p>13 Mayıs 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/13/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-%e2%80%93-vii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kim demişti, roman çağının  bittiğini, kim?..</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/10/kim-demisti-roman-caginin-bittigini-kim/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/10/kim-demisti-roman-caginin-bittigini-kim/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 May 2010 12:04:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Gazetesi Kitap Eki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2406</guid>
		<description><![CDATA[Haydar Karataş, Gece Kelebeği-Perperık-a Söe, İletişim, 2010

Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği-Perperık-a Söe romanının içinde geçen ve son paragrafında Gülüzar’ın ağzından bir kez daha tekrarlanan “kim demişti… taşların konuşmadığını, kırlangıç kuşlarının yol gözetmediğini, kim demişti” cümlesini yine bu romanla ilgili olarak bir başka bağlamda yankılayıp girmek istedim bu tanıtma yazısına. Evet, kim demişti roman çağının bittiğini, artık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Haydar Karataş</strong>, <em><strong>Gece</strong></em><strong> </strong><em><strong>Kelebeği-Perperık-a Söe</strong></em>, İletişim, 2010</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/gece-kelebegi.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2407" style="margin-left: 0px; margin-right: 15px; margin-bottom: 15px;" title="Gece Kelebeği  Perperık-a Söe" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/gece-kelebegi.jpg" alt="" width="180" height="271" /></a></p>
<p>Haydar Karataş’ın <em>Gece Kelebeği-Perperık-a Söe</em> romanının içinde geçen ve son paragrafında Gülüzar’ın ağzından bir kez daha tekrarlanan “kim demişti… taşların konuşmadığını, kırlangıç kuşlarının yol gözetmediğini, kim demişti” cümlesini yine bu romanla ilgili olarak bir başka bağlamda yankılayıp girmek istedim bu tanıtma yazısına. Evet, kim demişti roman çağının bittiğini, artık romanın öldüğünü, artık yüreğe dokunan o güzel romanları sadece özlemle anıp okuyacağımızı? Haydar Karataş’ın gelip elimize alçakgönüllükle bıraktığı, her satırıyla acı ve ironiyi birleştiren 255 sayfa neyse ki bu öngörüyü ya da saptamayı yalanlıyor. İnsan varlığının özsel karmaşıklığını tüm görkemiyle önümüze süren büyük bir romanla karşı karşıyayız. Yaşar Kemal ve Cengiz Aytmatov ayarında evrensel bir romanla karşı karşıyayız hem de. Bu iki büyük yazarda da gördüğümüz gibi, bir eserin yerelliği ne kadar canlıysa evrensel değeri de o kadar büyük oluyor, son dönemlerde yaygınlaşan ve yaygınlaştığı ölçüde benimsenen bir önyargının tersine. Bugüne kadar adı sadece hapishane arkadaşlarından, Dersimli hemşeri ve dostlarından, Zürih’teki, kendisi gibi siyasi mültecilerden oluşan dar bir çevrede bilinen bir yazarın romanını yayımlayan İletişim yayınlarının, son yılların piyasacı yayıncılık anlayışını yararak büyük bir iş yaptığını da belirteyim bu arada.</p>
<p>Kitabın arka kapak tanıtmasında Sina Akyol, “şaşırarak okudum” diyor. Aynı “şaşırarak okuma” halini ise, yine arka kapak yazısında Murat Uyurkulak, “adeta Dersim’de değil de, nükleer savaşın vurduğu bir dünyada… geziniyoruz” diye ifade etmiş. Ben de romanı ilk okuduğum zaman aynı sarsıcı şaşkınlığı yaşamıştım. Dersim’de 1939 ve daha sonrasında olup bitenler, uzaktan da olsa, az çok duyduğumuz, bildiğimizi sandığımız şeylerdi. Ama birincisi, bu kadarını bilmiyordum, en azından kendi adıma söyleyecek olursam. Yiyecek olmadığı için glüng otu denen ot kaynatılarak yedirilen küçücük çocukların burunlarından yeşile çalan sarı bir sıvının geldiğini, bunun o çocuğun ölüme doğru gittiğinin belirtisi olduğunu, buna rağmen, açlığı kısa süreliğine de olsa bastırmak için bu otun yenilmeye devam edildiğini nereden bilebilirdik ki. İşte Haydar Karataş romanında, olabildiğince çığlıksız (elbette Sina Akyol’un deyişiyle “edebi anlatımıyla baştan başa bir çığlık”), olabildiğince nitelemesiz, neredeyse soğukkanlı diyebileceğimiz edebi bir anlatımla bunları aktarıyor. Oralardan yetişip de, ateşin düştüğü yerde yanıp da bunu böylesine “isyan”sız (ama içten yanan bir isyanla) anlatmak kolay iş değildir, büyük bir yazar metaneti ister. İşte Haydar Karataş bunun üstesinden gelmiş. İkincisi, bir de bu acıyı, yine Sina Akyol’un deyimiyle, edebiyatla ballandırmaktır romanın ve yazarın büyük başarısı. Gerçekten de “acıyı bal eylemek” böyle olurmuş meğer!</p>
<p><em>Perperık</em>’la ilgili (bu romanla haşır neşir olduğumdan beri dilime hep öyle geldiği ve romanı bilen başkalarıyla hep bu adla paylaştığım için izninizle bunu kullanacağım) çok çeşitli tanıtma yazıları yazılabilir, roman birçok farklı açıdan ele alınabilir. Öte yandan, romanla ilgili oldukça kapsamlı bir edebiyat incelemesi de yazılıp birçok yönüyle irdelenebilir. Ben görece kısa sayılabilecek bu yazıda sadece edebi ve toplumsal açıdan birkaç noktaya değinmekle yetineceğim.</p>
<p><em>Perperık</em>’ın beni en çok şaşırtan ve etkileyen yönlerinden biri, roman kahramanlarının olağanüstü diyebileceğim şekilde, okuyucunun yanı başında ete kemiğe bürünmesidir. Burada daha önceki başarılı örneklere girmek istemiyorum ama bunu bu ölçüde başaran, sizi adeta roman kahramanıyla böylesine içli dışlı hale getiren, adeta ruhunuza katan roman sayısı çok fazla değildir. Şu kadarını söyleyeyim ki, <em>Perperık</em>’ın ilk el yazmalarını okuduktan sonra iki ay boyunca Kolsuz Musa’yla (ya da Kolo Musa’yla) kol kola dolaştım. Elbette sadece var olan koluna girmem mümkündü, öbür tarafında, kolunun olması gereken yerde, üst üste giydiği kazaklarının kolları ölü kuş kanatları gibi sallanıp duruyordu. Musa’yla konuştum, daha doğrusu Musa benimle konuştu. O kendine özgü üslubuyla anlatıp durdu, “yani yani” diye diye. Sadece her “yani”den sonra, “Fecire Hatun” ya da “Perhan” demiyordu da, benim adımı söylüyordu. Şaka yaptığımı ya da abarttığımı sanmayın, gerçekten böyle oldu. Hatta zaman zaman kendimi Kolsuz Musa sanıp, bir kolumun yerinde kazak kollarının sallandığını sandığım bile oldu. Bir insan olarak, tüm kaypaklıkları, devlete tapınan yanları, korkaklıklarıyla, küçük çıkarcılıklarıyla birlikte Musa benim büyük kahramanımdı artık. Ya Fecire Hatun. Tüm iyi ve kötü yönleriyle, işine geldiği şeyi maksimize ya da minimize etme kurnazlıklarıyla, empati kurma yetenekleriyle, o hercümerç içinde hayata öylesine sağlam tutunmasıyla, o koşullarda küçük kızıyla birlikte yaşama savaşı veren bir köylü kadını bu kadar mı güzel anlatılırdı, bu kadar mı güzel canlandırılır, gözünüzde bir film seyrediyormuşsunuz gibi mimiklerine kadar ete kemiğe büründürülürdü. Üstelik bunu, esas olarak tasvirlerle değil, roman kahramanlarının o kendine özgü konuşma tarzlarıyla yapıvermek. Bunu ancak çok az sayıda usta yazar becerebilmiştir.</p>
<p>Artık geri kalanları saymayayım. Hece, Perhan, kızları, Çavdar Hüseyin vb. vb. nasıl kendine özgülükleriyle, kendi kişilikleriyle, kendi dünyaya bakışlarıyla, yörenin kültürüyle ve anlayışlarıyla halihamur olmuş bireysel özellikleriyle gelip karşımıza dikilmektedirler. Kim demişti, köylülerin patates çuvalındaki birbirinden ayırt edilemeyecek patateslerden farksız olduklarını, onların bireysellikleri gelişmemiş, birbirinin kopyası kara bir yığın olduğunu, kim?</p>
<p>Her cemaatin kendi ayrı dili vardır. Bu bakımdan bizim köylü edebiyatımız esas olarak başarısızdır. Çünkü genellikle her yöredeki köylüler yazarların onlara yakıştırdığı bir köylü lehçesiyle konuşurlar… Adeta ayrı bir ulus gibi görür onları yazarlar ve hangi yöre olursa olsun aynı lehçeyle konuştururlar. “K”lar “g” yapılınca mesele halloldu sanılır. Bu basitliği aşan, Yaşar Kemal’in dışında sadece birkaç yazardır. Şimdi buna Haydar Karataş’ı da katmak gerekir. Gerçeklikte Zazaca konuşan bu yöre insanlarının konuşmalarını Türkçeye aktarmakta büyük bir başarı göstermiştir. Hiçbir yabancılık duymuyorsunuz okurken. Araya giren yerel deyişler, Zazaca ifadeler öyle güzel oturuyor ki yerli yerine. Karataş, kahramanlarını bir yandan neredeyse İstanbul lehçesiyle konuşturmuş, bu yüzden bir de köylü lehçesini anlamak gibi bir zahmete girmiyorsunuz ama öte yandan öyle güzel bir yerellik tılsımı katmış ki bu dile, hiç de bir köylünün İstanbullu gibi konuştuğu zehabına kapılmıyorsunuz. İşte bu büyük başarıdır. Olağanüstü bir dil çıkıyor böylece ortaya. Bunu vurguyla belirtiyorum, çünkü romanın özellikle ikinci yarısı neredeyse yüzde doksan, kişilerin karşılıklı konuşmalarından oluşuyor.</p>
<p>Bu tanıtmada özellikle belirtmek istediğim önemli bir nokta da şu: Kimse bu romandan sakın ola ki, bir yerel milliyetçilik tadı almaya kalkmasın. Ağzı acıyacaktır. Haydar Karataş’ın romanı, ulus-devlet milliyetçiliğine olduğu kadar yerel milliyetçiliğe de bir darbedir. Elbette Karataş’ın romanında çok keskin ideolojik çizgiler bulunamayacaktır, olgun bir yazar becerisi göstererek bundan zaten kaçındığı baştan anlaşılmaktadır ama romanın o hırçın olmayan, yer yer ironik, rahat ve yumuşak anlatımı içinde şunu görüyorsunuz: Demek bir takım şeyler hiç de bağırmadan, hatta sesini yükseltmeden, adeta bir melodi tadında da anlatılabiliyormuş. Evet, yineliyorum, ulus-devlet milliyetçiliğine büyük bir darbedir bu roman ama aynı zamanda yerel milliyetçiliğin önünde de büyük bir bent oluşturmaktadır. Neden? Çünkü yazar, halka güzelleme yapmak yerine onun iç çelişkilerini, tutarlılık ve tutarsızlıklarını bir arada ele almayı yeğlemiştir. Aynen halkın kendisi gibi. Herhangi bir halkın içine girin, orada kendi kendine övgüden, kendini yüceltmekten çok, kendini eleştirmeyi, hedef tahtasına kendini koymayı, kendi iç çelişkilerini irdelemeyi, hatta kendiyle alay etmeyi görürsünüz. Halk kendini yüceltmez, kendi iç zaaflarını olduğu gibi ortaya koyar. Çünkü kendini destanlaştırıp bir iktidar gücü olma sevdasında değildir; bunu onun adına yapanlar, yine o halkın içinden çıkan ulus-yapıcı aydınlardır. Halkın zaman zaman kendini yücelttiği olsa bile bir adım sonra bununla da dalga geçmesini bilir. <em>Perperık</em>’ta da bunu görüyoruz işte. Cemaat, o kötü koşullarda bile kendini eleştirmesini bilir, aşiretlerin birbirini yemesini irdelemekten geri kalmaz, kahramanı Seyit Rıza’yı bile Sin köyünü basıp yaktığı için eleştirmekten geri kalmaz. Tüm roman boyunca bunu görürüz. Romanın en güçlü yanlarından biridir bu. İşte tipik bir örneği: “Bu kela kargaları aynı Dersim aşiretleri gibi gücü gücüne gideneymiş. Sabahın köründe kavgayla güne başlarlarmış. Karga soyu hırsız da olurmuş. Aynı bu Dersimliler gibi, biri ötekinin yuvasını bozarmış, bir karga fırsat buldu mu öteki karganın yavrusunu kaçırıp yermiş. Turna öyle miymiş…” (s. 220) Devletler, örgütler hiçbir zaman gerçek anlamda kendilerini eleştirmezler. Her zaman bir dış düşman yaratıp o dış düşmana karşı iç tesanüt talep ederler. Oysa halklar, cemaatler, en zor koşullar altında bile iğneyi de, cuvaldızı da önce kendilerine batırırlar. Doğru olan da budur zaten.</p>
<p>Komünal yaşamın karşılığı olan doğa dininin tüm öğeleri anlatılır <em>Perperık</em>’da. Hele bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı Bent köyünde ölüleriyle yaşayan hayaletimsi bir varlıkla karşılaştıktan sonra dön geri ettiklerinde, Sıncık Dağı’nda Fecire Hatun’un taşlardan oluşan Kertlere yüz sürerek yalvarmalarını anlatan dağ sahnesi eşsizdir. Doğayla iç içe yaşayan bu insanlar, feodal ya da kapitalist uygarlıkların hiyerarşi anlayışından son derece uzaktırlar. Örneğin kadının yeri bambaşkadır bu yöre insanlarının yaşamında. Bir yandan öküz ya da at gibi bir “üretim aracı” olarak görülür ama bir yandan da kadına bir kutsiyet atfedilmiştir. Kadına el kalkmaz, kadın bir kavgada araya girmişse o kavga durur, kadının topluluk içindeki hakaretine bile karşılık verilmez. Elbette Çavdar Hüseyin’le Fecire Hatun arasındaki çatışmada Fecire Hatun’un o toplumun kendine özgü hiyerarşisinde üst kesimden geliyor olmasının da rolü unutulmamalıdır ama yine de bu cemaatin hiyerarşisi ile bildiğimiz toplumların hiyerarşisinin çok farklı olduğu anlaşılmaktadır. Gülüzar’ın, Bent köyüne doğru giderlerken topluluklarını şu şekilde sayması tipiktir: “Altı çocuk, iki kadın, bir de kolu olmayan Kolsuz Musa. İnek, üç keçi ve boynunda ipi koyunumuzla on dört kişiydik.” (s. 106) Bizim yaşadığımız uygar toplumda hayvanların “kişi” yerine konduğu nerede görülmüş. Anlatımlarda da görürüz bunu. Keçiler “kibar”dır, Kangal “insan donu”na girmiştir, at “nazik”tir.</p>
<p>Tipik vatan edebiyatında, örneğin Ömer Seyfettin’in öykülerinde ya da Nihal Atsız’ın romanlarında, kendi tarafı en olumlu özellikleriyle anlatılırken “düşman” alabildiğince kötü gösterilir, şeytanlaştırılır, en olmadık zulümleri yapar. Bu milliyetçi edebiyatın amacı ulusal düşmanlıkları körükleyerek kendi ulus sınırlarını pekiştirmektir. Gerçekten de insanı ağlatacak ölçüde büyük bir zulüm gören Dersim halkı da, Haydar Karataş da, düşmanlığın böylesine körüklenmesinden o kadar uzaktırlar ki. Tersine, Haydar Karataş, bir Fevzi Müdür’ü de olumlu ve olumsuz tüm insani özellikleriyle aktarmaktan geri kalmamış, ölüm korkusuyla titreyen jandarma askerini de merhametle anlatabilmiş, gerçek bir kahraman olan Çavdar Hüseyin’i tüm çelişkileriyle ve zalim yönleriyle birlikte objektif bir şekilde anlatmanın üstesinden gelebilmiştir. Romanı okurken insan acaba bu anlatımlarda Aleviliğin ya da doğa dinlerinin barışçı özelliklerinin, romanın sonlarına doğru anlatılan bir cem sahnesindeki felsefenin rolü var mı diye düşünmekten alamıyor kendini: “Kolsuz Musa söyledi, halla halla erenler, halla halla, dertler yok ola, düşmanlar dost ola…” (s. 219) Hepimize bir insanlık dersi bu…</p>
<p>Ve bir de siyaset dersi hepimize. Bu dersi de, o açlıkta çocuklarını ve her şeyini kaybeden, Gülüzar&#8217;ın halası Wae&#8217;den, anası Fecire Hatun&#8217;dan alıyoruz:</p>
<p>“Öyle, analık, dünya şimdi Hitler’i konuşuyor. Şu dersim ne ki, bir görseniz, adam dünyanın bir ucundan girip öte ucundan çıkmış.”</p>
<p>Annem:</p>
<p>“Kardeşim, o da mı tarlaları yakıyor?”</p>
<p>Ali Hüseyin, anneme dönerek cevap verdi:</p>
<p>“Analık, yakmaz mı, hem de nasıl, şu Dersim ne ki?”</p>
<p>Halam, “Yaksın,” dedi, “o da yaksın, yaksın ki bu ateş onları da yaksın.”</p>
<p>Ali Hüseyin, halamın ne demek istediğini anlamadı.</p>
<p>“Onlar niye yanacakmış analık, o sarayında durup emirler veriyor.”</p>
<p>Halam:</p>
<p>“Paşa da veriyordu.”</p>
<p>Ali Hüseyin etrafına bakındı:</p>
<p>“Öyle deme analık, her şey de ama ne hükümete, ne de Paşa’ya bir şey deme.”</p>
<p>“O nedenmiş?” dedi halam. “Benim babam da şu Bahtaryan’ı yönetti, bir tek insanın burnu kanamadı, öyle sarayda oturmak olur mu, oradan emir vermek bir paşaya yakışır mı? Ver kardeşim, benim eşyalarımı ver, ben gideyim.” (s.179)</p>
<p>Anlayana.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>10 Mayıs 2010</p>
<blockquote><p>Radikal Kitap eki, 21 Mayıs 2010, sayı: 479</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/10/kim-demisti-roman-caginin-bittigini-kim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – VI</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/05/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-%e2%80%93-vi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/05/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-%e2%80%93-vi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 May 2010 06:35:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2305</guid>
		<description><![CDATA[Artık soğuk savaş dönemine girilmişti. Sovyetler Birliği&#8217;nin batılılarla ittifak siyaseti sona ermiş, esas olarak batılıların yaydığı ve körüklediği “komünizm tehlikesi” paranoyası temelinde soğuk savaş dönemi başlamıştı. Komintern yoktu artık ama Kominfoırm vardı onun yerine. Gerçi Kominform da aynı Komintern gibi işlevini yitirmiş görünmekteydi ama zaten bu örgütler olmasa bile Sovyetler Birliği&#8217;nin dünya komünist hareketi ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Artık soğuk savaş dönemine girilmişti. Sovyetler Birliği&#8217;nin batılılarla ittifak siyaseti sona ermiş, esas olarak batılıların yaydığı ve körüklediği “komünizm tehlikesi” paranoyası temelinde soğuk savaş dönemi başlamıştı. Komintern yoktu artık ama Kominfoırm vardı onun yerine. Gerçi Kominform da aynı Komintern gibi işlevini yitirmiş görünmekteydi ama zaten bu örgütler olmasa bile Sovyetler Birliği&#8217;nin dünya komünist hareketi ve partileri üzerindeki ağabey parti rolü olduğu gibi devam etmekteydi. Dünya komünist partileri Stalin&#8217;in ve Sovyetler Birliği&#8217;nin emirlerinin bir santim dışına çıkamazlardı.</p>
<p>Öte yandan, Sovyetler Birliği&#8217;nin, özellikle Doğu Avrupa&#8217;da hakimiyet alanlarını genişletmesinin, genişleme oranında onun başına büyük dertler açacağı belliydi. 1953 yılında (Stalin&#8217;in öldüğü yıl), Polonya&#8217;nın Poznan kentindeki ve Doğu Berlin&#8217;deki işçi ayaklanmaları bunun ilk işaretleriydi. 1956 yılında Kruşçev&#8217;in partiye hakim olmasının ardından, 20. kongrede okunan gizli raporla birlikte destalinizasyon hareketi başlamıştı. Bunun başlaması kaçınılmazdı, çünkü Rus toplumu artık sırtındaki bu ağır yükü ve böylesi bir kapalı rejimi çekemez hale gelmişti. Öte yandan böyle bir açılımın, Sovyet blokunda yeni arayışları, hatta başkaldırıları getirmesi kaçınılmazdı. Nitekim 1956 Macar devrimi, Stalinist rejimlere karşı işçi sınıfının büyük bir meydan okuyuşu olarak da görülebilir.</p>
<p>Diğer yandan, soğuk savaşın bir diğer ürünü, batıda gelişen ve körüklenen komünizm paranoyasına bağlı olarak yeni bir cadı avının başlatılması olmuştur. 1950&#8242;li yıllarında ilk yarısında, Amerika&#8217;daki Mccarthy dönemi bu cadı avının zirvesini oluşturur.</p>
<p>Bu arada Türkiye de, Amerika&#8217;nın önerileri doğrultusunda çok partili rejime geçmiş ve sola kapalı bir tatlısu demokrasisi dönemini başlatmıştı. Bu “demokrasi”de sola da, ezilenlerin sesinin duyulmasına da yer yoktu. Tersine, bu Amerikan patentli demokrasinin ilk hedefi sol, solcu aydınlar ve komünistler olmuştu. 1951 tevkifatı böylesi bir yönelimin ürünüydü. Zaten çok küçük bir parti olan ve o güne kadar darbe üstüne darbe yiyen, öte yandan hiçbir bağımsız inisiyatifi olmayan TKP&#8217;nin küçük ve dar teşkilatı ve son derece kısır örgütlenme çabaları, Amerikan yardımı alabilmek ve NATO&#8217;ya girebilmek için “komünizm tehlikesine” muhtaç olan Türkiye hakim sınıfları tarafından dev aynasında gösterilmiş ve bu cılız teşkilat bir kere daha ağır bir darbeye maruz bırakılmıştır. Tabutluklarda tutulan komünistlerden delirenler, ağır işkence sonunda intihara teşebbüs edenler, hayatlarına son verenler oldu. TKP, Sovyetler Birliği&#8217;nden gelen talimatlar çerçevesinde, 1920&#8242;lerdeki ve 1930&#8242;lardaki, dar olmakla birlikte anlamlı işçi sınıfı temelini çoktan tasfiye etmiş ve 1940&#8242;lardan itibaren esas olarak sol eğilimli aydınları örgütlemeye yönelmişti. Örgütün bu son dayanağı da 1951 tevkifatıyla dağılıp gitti. İlginçtir ki, Türkiye&#8217;de komünistler, Sansaryan hanındaki tabutluklara kapatılırken, esenliği için mücadele ettikleri Sovyetler Birliği&#8217;nde de yine çoğunlukla komünistler Butirki ya ra Lubyanha hapishanelerinde aynı kaderi paylaşıyor, içlerinde  Sovyetler Birliği&#8217;ne sığınmış birçok Türkiyeli komünist de olmak üzere Stalin&#8217;in NKVD&#8217;si tarafından tabutluklara kapatılıyordu. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, 20. yüzyılda en çok zulüm görenler komünistler olmuştur: Hitler Nazizmi altında, Mussolini faşizmi altında, Stalinist rejimler altında ve askeri ya da sivil diktatörlükler altında. Ne kader!</p>
<p>Toplumdan tamamen tecrit edilen ve karalanan komünistler 8/10 yıllık cezalarını sessiz sedasız yatıp 1950&#8242;lerin sonlarına doğru hapisten çıkmaya başladılar. Bunların bir kısmı (başta Zeki Baştımar) Sovyetler Birliği&#8217;ne sığınarak orada bir TKP dış büro kurdular. Bu dış büronun ülke içinde hiçbir örgütlenmesi, hiçbir etkisi yoktu. Macaristan&#8217;dan yayın yapan “Bizim Radyo” tam anlamıyla bir dışardan gazel okuma haliydi. Etkili olmuyor muydu, muhalif yeni solcu unsurlar elbette bu radyoyu gizli gizli dinleyip iman tazeliyorlardı ama şu işe bakın ki, bu radyonun yayın yaptığı ülkede bizzat işçiler Stalinist rejime baş kaldırmışlardı. Bu radyoda görev alan Gün Benderli&#8217;nin anıları bu durumu çok iyi anlatır. İçerde kalan komünistler ise, tecrit edildikleri bir toplumda aç kalmamak için, düzeltmenlik, tercüme vb. gibi işlerle hayatlarını kazanma çabasına girmişlerdi. Yani anlayacağınız, Türkiye&#8217;de, var olduğu kadarıyla cılız komünist hareket bile sönüp gitmişti artık.</p>
<p>İşte tam bu koşullarda 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti. Ne oldu? Bunu bir sonraki seminerde görelim.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>5 Mayıs 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/05/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-%e2%80%93-vi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM &#8211; V</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/04/21/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-v/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/04/21/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-v/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Apr 2010 06:35:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2304</guid>
		<description><![CDATA[Geçen seminerde Komintern&#8217;in 1930&#8242;lardaki sağcı cephe politikasını ve buna bağlı olarak TKP&#8217;yi tasfiye etmeye yönelik “separat” kararını, ardından da kısaca Dersim&#8217;deki tenkil hareketini yürüten Kemalist iktidarı destekleyen tutumunu kısaca ele almıştık.
Bu seminerde 1939 yılından devam edeceğiz. 1939 yılında, Sovyetler Birliği ani bir dönüş yaparak Nazi Almanya&#8217;sıyla karşılıklı saldırmazlık paktı imzaladı. Böylece o ana kadarki politikasını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen seminerde Komintern&#8217;in 1930&#8242;lardaki sağcı cephe politikasını ve buna bağlı olarak TKP&#8217;yi tasfiye etmeye yönelik “separat” kararını, ardından da kısaca Dersim&#8217;deki tenkil hareketini yürüten Kemalist iktidarı destekleyen tutumunu kısaca ele almıştık.</p>
<p>Bu seminerde 1939 yılından devam edeceğiz. 1939 yılında, Sovyetler Birliği ani bir dönüş yaparak Nazi Almanya&#8217;sıyla karşılıklı saldırmazlık paktı imzaladı. Böylece o ana kadarki politikasını kökten değiştirmiş oldu. Bu ani dönüşte en büyük şaşkınlığı Komintern&#8217;e bağlı partiler yaşadı. Dünya çapında, birçok komünist, bunalıma kapılarak hayatına son verdi. TKP küçük ve o ölçüde de kişiliksiz bir parti olduğundan bu karar karşısında çok büyük bocalamalar yaşamadı, en azından böyle bir şeye ilişkin kanıtlar yok elimizde. TKP hemen hizaya girdi ve Komintern&#8217;in yönergeleri doğrultusunda sessizliğe büründü. Bir parti güçsüz ve zayıf olabilir ama hedefleri büyükse, bu güçsüzlüğün pek önemi yoktur. Ne var ki, güçsüz olduğu ölçü kişiliksizse o zaman iş kötüdür. İşte TKP böyle bir partiydi. Bu partide, tek bir itiraz sesinin yükseldiğini gösterir herhangi bir kayıt yok. Buna, kişiliksiz partinin kişiliksizleştirilmiş üyeleri de dahildir.</p>
<p>Sovyetler Birliği 1941 yılında Sovyetler Birliği&#8217;ne saldırır saldırmaz, Avrupa&#8217;da Nazilerle işbirliği siyaseti izleyen komünist partiler birden aslan kesildiler ve en kararlı anti-naziler olarak ortaya çıktılar. Ve bunu gerçekten de hakkıyla yaptılar. O andan itibaren, Sovyetler Birliği ve Stalin aşkına, Komünist partiler gerçekten de en kararlı anti-faşist örgütler olarak en önde yerlerini aldılar. TKP, Türkiye nazilerin işgali altında olmadığından o kadar büyük bir rol oynayamadı ama o da anti-faşist propagandada elinden geleni ardına koymadı. Fakat bu arada TKP oldukça komik bir şey daha yaptı. Nazilerin Türkiye&#8217;ye saldırma ihtimalinin olduğu günlerde, TKP&#8217;nin bütün önde gelen elemanları Türk ordusuna katıldılar. Onlara göre yurt savunması aynı zamanda anti-faşist bir savaştı ve bu savaş, özellikle Sovyetler Birliği&#8217;ni desteklemek açısından gerekliydi.</p>
<p>Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Mihri Belli vb. Savaş yıllarında Türk ordusunda subay olarak görev yaptılar ve böylece “anti-faşist mücadele” görevlerini yerine getirdiler. İşte karşınızda yeni bir “anti-faşist” ürün: “Made in TKP”.</p>
<p>Savaşın bitiminden sonra, TKP, yeni koşullarda, Komintern&#8217;in yönergeleri doğrultusunda (bu arada, 1947 yılında Komintern&#8217;in, batılı devletlere güven vermek için kendini feshedip yerine Kominform&#8217;un kurulduğunu belirtelim) sağcı politikalarını sürdürdü. Batı demokrasileri savaşı kazanmıştı, o halde artık devir, demokrasi devriydi. Sovyetler Birliği, komünist  partilerine, burjuva demokrasilerine katılma görevi verdi. Sovyetler  Birliği, kendine gereken payı aldıktan sonra, geri kalan ülkeleri Batı demokrasilerine bırakmıştı. Bu durumda, kapitalist ülkelerdeki partilere düşen görev, burjuva parlamentarist sistemlerine eklemlenmekti. 1940&#8242;lı yıllarda zaten yarı yarı tasfiye edilmiş TKP de aynı göreve iştiyakla sarıldı. Zaten Türkiye de tek partili rejimi geride bırakıyor ve Amerika&#8217;nın güdümünde çok partili sisteme evriliyordu.</p>
<p>TKP, zaten büyük ölçüde tasfiye ettiği illegal örgütünü daha da kenara iterek yeni bir legal parti kurmaya girişti aceleyle. Şefik Hüsnü&#8217;nün başkanlığında Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Partisi 1946 yılında kuruldu. TKP&#8217;nin dışında kalan diğer solcular da Adil Müsteacaplıoğlu&#8217;nun başkanlığında rakip bir sosyalist parti kurma yoluna gittiler. Ne var ki, her iki partinin ömrü de çok kısa oldu. Çok partili sisteme hazırlanan Türkiye&#8217;de komünist bir partiye henüz  yer yoktu. Kurulan legal partiler kısa sürede kapatıldılar ve yöneticileri hapse atılıp mahkûm edildiler. TKP ve genel olarak Türkiye solu, burjuva takipçisi sağ siyasetlerin bedelini bir kere daha pahalıya ödemişti.</p>
<p>Böylece 1950&#8242;lere gelmiş oluyoruz.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>21 Nisan 2010</p>
<p>Özgür Üniversite/İstanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/04/21/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-v/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – III</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/04/10/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-iii/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/04/10/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-iii/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2010 00:18:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1983</guid>
		<description><![CDATA[TKP&#8217;nin üç kesimin bileşiminden  oluştuğu söylenebilir. Birincisi, (eğer TKP&#8217;nin bir parçası olarak kabul  etmek gerekirse), THİF çevresinde toplanmış, Salih Hacıoğlu&#8217;nun  önderlik ettiği Anadolu komünistleri; ikincisi, Rusya&#8217;daki savaş  esirlerinin oluşturduğu, Mustafa Suphi&#8217;nin önderlik ettiği kesim;  üçüncüsü, Almanya&#8217;daki Spartakist hareketten etkilenmiş komünist  aydınların oluşturduğu ve Şefik Hüsnü&#8217;nün önderlik ettiği grup.
Rusya&#8217;daki iç [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TKP&#8217;nin üç kesimin bileşiminden  oluştuğu söylenebilir. Birincisi, (eğer TKP&#8217;nin bir parçası olarak kabul  etmek gerekirse), THİF çevresinde toplanmış, Salih Hacıoğlu&#8217;nun  önderlik ettiği Anadolu komünistleri; ikincisi, Rusya&#8217;daki savaş  esirlerinin oluşturduğu, Mustafa Suphi&#8217;nin önderlik ettiği kesim;  üçüncüsü, Almanya&#8217;daki Spartakist hareketten etkilenmiş komünist  aydınların oluşturduğu ve Şefik Hüsnü&#8217;nün önderlik ettiği grup.</p>
<p>Rusya&#8217;daki iç savaş ve sonrasındaki  istikrarsız ortam ve aynı döneme rastlayan, yeni Ankara rejiminin  kuruluş döneminde Türkiye komünist hareketi de benzer bir kargaşalığı  yaşamıştı. Ne var ki, 1920&#8242;lerin ortalarına doğru, bu iki ülke de görece  bir istikrar dönemine girmiş, her ikisinde de devletçi güçler aşağıdan  ayaklanmaları denetim altına almışlardı. Buna bağlı olarak, Komintern de  devrimci bir çalkantı döneminin politikalarından istikrarlı-devletçi  bir dönemin politikalarına doğru evrilmiş ve Stalinizm yavaş yavaş  Komintern&#8217;e rengini vermeye başlamıştı. Bunun TKP üzerindeki yansıması,  TKP&#8217;nin devrimci tutkulardan giderek uzaklaşması ve Komintern&#8217;in  emirlerini harfiyen uygulayan bir alet haline gelmesiydi. Kemalist  iktidar bir yandan Mustafa Suphi önderliğini yok etmiş, diğer yandan  Salih Hacıoğlu önderliğini baskı altına alıp dağıtmıştı. Bu koşullarda,  Şefik Hüsnü&#8217;nün Stalinci-aparatçık parti anlayışı TKP&#8217;ye kolayca hakim  oldu ve Şefik Hüsnü böyle bir partinin değişmez önderi olarak kaldı.</p>
<p>Şefik Hüsnü&#8217;nün TKP&#8217;sinde iki kesim  vardı. Birincisi, aydınlar; ikincisi, işçiler. Vedat Nedim Tör, Hasan  Ali Ediz vb. gibi aydın unsurlar, çetin mücadele koşullarına, yoğun  ideolojik baskıya ve polis baskısına dayanamayarak kısa sürede çözülüp  Kemalist iktidarın yanına geçtiler. Kadro hareketi de buradan çıkmıştır  (Ş.S. Aydemir). Ne var ki, bu aydın kesimin Kemalist iktidarın yanına  geçmesini kolaşlaştıran en önemli etkenlerden biri, TKP&#8217;nin zaten  Kemalist destekçisi politikalar yürütmesiydi. İkinci Enternasyonal&#8217;in  Bernstein&#8217;i ortaya çıkartması nasıl kaçınılmazsa, TKP&#8217;nin de Kemalist  Kadro&#8217;yu doğurması kaçınılmazdı.</p>
<p>İşçi kesimi ise tamamen sınıfsal güdüleriyle hareket ediyordu.  Hayatları boyunca sınıfsal ezilmişliğin acısını çeken işçiler, Sovyetler  Birliği&#8217;nin bir “işçi cenneti” olduğu sanısıyla, aynı koşulların kendi  ülkelerinde de yaratılması için her türlü fedakarlığı göze aldılar. Bu  elbette bir yanılsamaydı ama onların sınıf davaları için  işkencehanelerde gösterdikleri direnç gerçekten hayranlık vericidir.</p>
<p>TKP, Sovyet dış politikasına bağlı  olan Kominitern&#8217;in yönergeleri doğrultusunda tamamen Kemalist destekçisi  bir politika güderken, Kürt bölgelerinde Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Komintern, bu ayaklanmayı derhal İngiliz  işbirlikçisi ve feodal diye damgaladı. TKP de papagan gibi bu yargıyı  tekrarladı. Ne var ki, Şeyh Sait ayaklanması üzerine başbakanlığa  getirilen İsmet Paşa&#8217;nın izlediği baskı siyaseti ve Takrir-i sükûn  yasasıyla girişilen tenkil hareketi, zaten baskı ve takip altında olan  TKP&#8217;yi de ezip geçmekten geri kalmadı. TKP, Kemalist diktatörlüğü  desteklemiş, Kürtlerin tenkil edilmesini onaylamış ama buna rağmen aynı  iktidar tarafından ezilmekten, üyelerinin işkenceye uğratılmasından,  hapse atılmaktan kurtulamamıştı.</p>
<p>Zaten Türkiyeli komünistlerin kaderi gibi bir şeydir bu.  Demokrasi ya da anti-emperyalizm umuduyla destek verdikleri hükümetler  tarafından, hatta öncelikle bu hükümetler tarafından ezilip tasfiye  edilmek.</p>
<p>1930&#8242;lu yıllara geliyoruz böylece. TKP baskı ve takipten hiçbir  zaman kurtulamadı. Kuyrukçu politikalarından da. 1930&#8242;larda daha da  vahim şeyler oldu. Bir dahaki seminere göreceğiz bunları.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>7 Nisan 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/04/10/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-iii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – II</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/04/06/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-ii/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/04/06/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Apr 2010 00:26:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1986</guid>
		<description><![CDATA[1920 yılında Anadolu&#8217;da durum neydi? Osmanlı devleti, İttihat  ve Terakki&#8217;nin yönetimi altında, Almanlarla ittifak halinde girdiği I.  Dünya Savaşından yenik çıkmış ve İstanbul&#8217;la Antep İtilaf Devletleri  (Fransa, İngiltere, İtalya) tarafından işgal edilmişti. Bunların  müttefiki olan Yunan ordusu ise İzmir&#8217;i ve Ege bölgesini işgali altında  bulunduruyordu. İstanbul hükümeti çöküş halindeydi ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1920 yılında Anadolu&#8217;da durum neydi? Osmanlı devleti, İttihat  ve Terakki&#8217;nin yönetimi altında, Almanlarla ittifak halinde girdiği I.  Dünya Savaşından yenik çıkmış ve İstanbul&#8217;la Antep İtilaf Devletleri  (Fransa, İngiltere, İtalya) tarafından işgal edilmişti. Bunların  müttefiki olan Yunan ordusu ise İzmir&#8217;i ve Ege bölgesini işgali altında  bulunduruyordu. İstanbul hükümeti çöküş halindeydi ve Türkiye&#8217;nin yeni  yönetici elit kadrosunu oluşturan İttihatçılardan bir kısmı Ankara&#8217;da  yeni bir hükümet kurmuşlardı. Anadolu halkı tam bir yıkım ve umutsuzluk  ruh hali içindeydi.</p>
<p>İşte böylesi koşullarda, Rusya&#8217;daki Sovyet devriminin yankıları  Anadolu&#8217;ya ulaşmaya başlamıştı. Osmanlı&#8217;nın uzun yıllar boyunca  savaştığı Çarlık Rusya&#8217;sında bir devrim olmuş ve Çarlık yıkılmış,  komünist olduklarını söylenen Bolşevikler iktidara gelerek bir  işçi-köylü-asker devleti kurmuşlardı. Bolşevikler kapitalizmi ilga  etmiş, parayı ortadan kaldırmış, zenginlerin mülklerine el koymuş,  devleti, polisi, orduyu ortadan kaldırmış, yoksulların kendi kendini  idare ettiği bir yönetim kurmuş ve Avrupa&#8217;nın emperyalist ülkelerine  kafa tutmuştu. Bu, mutlak eşitlikçi bir komünist rejimdi. Üstelik bu  rejimin ilk işi, Çarlık diplomasisini ve dış siyasetini reddetmek, gizli  diplomatik yazışma ve anlaşmaları halka açıklamak, Çarlığın yıllardır  baskı altında tuttuğu ezilen uluslara kendi kaderlerini tayin etme hakkı  tanımak olmuştu. Devrimin bu uygulamalarına karşı  Çarlık ve zengin  yanlıları direnişe geçmiş, beyaz ordular kurmuş ve iç savaş  başlatmışlardı. Rejimi destekleyen Kızıl Ordu beyazlara karşı direnmiş  ve onların birçok isyanını bastırmıştı, Anadoluda “Şura” diye bilinen  Sovyetler iç savaşta da zafere doğru ilerliyordu.</p>
<p>İşte 1920 Anadolusundan Rusya&#8217;daki  devrim böyle görünüyordu. Tabii ki oldukça iyimser ve hatta naifçe bir  bakış.</p>
<p>O yıllarda Ankara&#8217;daki okul öğrencilerinin ağzında şu marş  dolaşıyordu:</p>
<p><em>Anadolu Şuraları Hükümeti var olsun</em></p>
<p><em>İşçilerin emeği özlerine yar  olsun&#8230; </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Ne kadar güzel bir dilek ve ne kadar da naifçe.</p>
<p>Anadolu&#8217;daki  aydınlar ve emekçiler Sovyetler&#8217;in yeni bir dünyayı ilan eden  mesajlarından son derece etkilenmiş görünüyorlar. Para kalkacak; zengin  fakir ayrımı kalkacak; sömürü kalkacak; işçiler artık köle olmayacak;  emperyalist-kapitalist devletlerin baskısı ortadan kalkacak; milletler  hür olacak. Yenik bir ulusun kulağına son derece hoş gelen şeyler  bunlar.</p>
<p>Öte yandan, Ankara&#8217;da, Mustafa Kemal&#8217;in  önderliğinde kurulan yeni İttihatçı hükümetin duruma hakim olmak için Sovyetler  Birliği&#8217;nin maddi ve manevi desteğine büyük ihtiyacı var. Batılı  emperyalist devletlere direnme ihtiyacı, Anadolu&#8217;yu Sovyetler  Birliği&#8217;nden esen rüzgârlara açık hale getirmiş. İşte bu koşullarda, bir  yandan eski İttihatçılar, bir yandan da Sovyet devriminden etkilenen  sol aydınlar, Sovyet devrimini rehber alan örgütlenmelere gidiyorlar:  Yeşil Ordu ve Halk İştirakiyun Fırkası. Öte yandan, Sovyetler  Birliği&#8217;nde de, Mustafa Suphi&#8217;nin önderliğinde, Rusya&#8217;daki Türkiyeli  esirlerden devşirilmiş bir Türkiye Komünist Partisi kurulmuştur. Bu  oluşum ve örgütlenmelerin izlediği karmaşık süreçlerin üzerinde uzun  uzun duracak değiliz. Ancak kısaca şunu belirtebiliriz: Dönemin  ihtiyaçları dolayısıyla sola kayan Anadolu ve Ankara&#8217;da sol olarak  değerlendirilebilecek şu eğilimler vardır: 1. Eski İttihatçı yönetime  bağlı unsurların ağırlıkta olduğu, ancak Ankara yönetimine bağlı  İttihatçıların da içinde yer aldığı (O sırada bunları birbirinden ayırt  etmek bile oldukça zordur), diğer yandan Kuvvayi Seyyare&#8217;nin komutanı  Çerkez Etem&#8217;in de (ki Etem de İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa  kesimiyle bağlantılıdır) katıldığı Yeşil Ordu örgütlenmesi. Bu  teşkilatın içinde, başlangıçta Salih Hacıoğlu gibi gerçek komünistler de  yer alıyordu. Yeşil ordu, İslamiyetle komünizmi bağdaştırma  eğilimindeydi ve tüzüğünde açıkça yer alan, “hainlere” karşı infazcı  maddeler, bu örgütün İttihaf ve Terakki&#8217;nin komplocu geleneğine bağlı  olduğunu gösteriyordu (“Yeşil Ordu teşkilatına girmiş olup da  emperyalizm lehinde gayemize hıyanet eden derhal idam olunur. İdam hükmü  merkez-i umumiye verilir, özel kişiler tarafından icra edilir.” (Yeşil  Ordu Tüzüğünden, Hamit Erdem, <em>1920 Yılı ve  Sol Muhalefet</em>, Sel  Yayınları, 2010, s. 75) Bu madde tipiktir, tamamen İttihatçıların  Teşkilat-ı Mahsusa&#8217;sını hatırlatmaktadır; 2. Gerçek komünistlerin  ağırlıkta olduğu, ancak içinde bir miktar sola kaymış eski İttihatçıyı  da barındıran, Salih Hacıoğlu&#8217;nun önderliğindeki Halk İştirakiyun  Fırkası. Bu fırkanın içinde bile Kemalist ve İttihatçı unsurlar bir  hayli faaldir ve faaliyetleri zaman zaman Yeşil Ordu&#8217;nun faaliyetleri  ile karışmaktadır. Öte yandan, HİF ile Rusya temelli TKP arasındaki  bağlar, o günün koşulları içinde son derece kısıtlıdır.</p>
<p>Komintern, o  zamana kadarki iki kongresinin kararları çerçevesinde, eski İttihatçı  kadrolara dayanan Kemalist Ankara yönetimini destekleme tutumu içindedir  ve üyesi TKP&#8217;yi de bu şekilde yönlendirmektedir. TKP, Bolşeviklerin,  sömürge ve yarı-sömürgelerdeki anti-emperyalist “milli kurtuluş  savaşlarını” destekleme politikasına bağlı olarak Kemalist Ankara  yönetimini desteklemeyi taahhüt etmişti. Ne var ki, Komintern&#8217;in  destekçi politikalarından pek haberdar olmayan ve daha çok sınıf  mücadelesini esas alan ve her allahın günü Ankara hükümetinin  baskılarıyla burun buruna olan HİF ise, TKP&#8217;den oldukça farklı bir  şekilde, içerde sınıf mücadelesi sloganları atmaktaydı. İşte bu  yüzdendir ki, solcularla birlikte eski İttihatçıları ve Ankara&#8217;ya karşı  başkaldırı içinde olan Çerkez Etem&#8217;i bastırmak üzere harekete geçen  Ankara, önce Yeşil Ordu&#8217;yu, hemen ardından, kendisi için sınıfsal bir  muhalefet potansiyeli oluşturan HİF&#8217;i bastırmış ve yasaklamış, ardından,  hem Sovyetler Birliği&#8217;nin gözünü boyamak, hem de Anadolu&#8217;daki sol  cereyanı denetim altına alabilmek için muvazaalı TKP&#8217;yi kurmuştur. Ne  var ki, Kemalistlerle işbirliği politikasını savunan Mustafa Suphi&#8217;nin  TKP&#8217;si de Ankara&#8217;nın gadrinden kurtulamamış ve Ankara&#8217;yı desteklemek  üzere Anadolu&#8217;ya gelen Mustafa Suphi ve yoldaşları, bizzat Kemalistler tarafından boğularak  öldürülmüşlerdir.</p>
<p>Buna rağmen Moskova, TKP yöneticilerinin  katledilmesine karşı tek kelime etmemiş, aksine bu cinayetin hemen  ardından Sovyetler&#8217;le Ankara arasında barış ve ticaret anlaşmaları  imzalanmıştır,</p>
<p>Çünkü her iki devlet de devlet olmuştur artık.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>31 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/04/06/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-ii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/31/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/31/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Mar 2010 13:58:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1819</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Dünya Devrimi&#8221;! Kulağa bugün ne kadar anakronik geliyor, değil mi? Oysa böyle bir dünya devrimi şansı, yaklaşık yüz yıl önce gerçekten yakalanmıştı.
1917 Devrimini ve olanaklarını bu gün artık pek tartışan yok. Liberalleşen eski solcular, bu olaya gülümseyerek, çok çok uzaktan bakıyorlar. Liberalizmin rahat koltuklarında uyuşmuşlar. Devrimci özelliklerini hâlâ koruyan anarşistler de, her zamanki toptancılıklarıyla yüz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Dünya Devrimi&#8221;! Kulağa bugün ne kadar anakronik geliyor, değil mi? Oysa böyle bir dünya devrimi şansı, yaklaşık yüz yıl önce gerçekten yakalanmıştı.</p>
<p>1917 Devrimini ve olanaklarını bu gün artık pek tartışan yok. Liberalleşen eski solcular, bu olaya gülümseyerek, çok çok uzaktan bakıyorlar. Liberalizmin rahat koltuklarında uyuşmuşlar. Devrimci özelliklerini hâlâ koruyan anarşistler de, her zamanki toptancılıklarıyla yüz yıl önceki bu büyük olayın içine girip tahlil etmekten uzaklar; komünistlerin tekelinde gördükleri 1917&#8242;ye hoş ama uzak bir hatıra olarak bakıyorlar. Ulusal solcular 1917 ile, sadece Lenin ve Stalin&#8217;in Mustafa Kemal&#8217;e nasıl destek verdiğini ispatlamak açısından ilgileniyorlar. Dünya devrimi diye bir şey zaten ufuklarında yok. Düşman kardeşler, Troçkist ve Stalinistler, 1917 devrimi sonrası Bolşevik uygulamalara toz kondurmamakta birbirlerine ikiz kardeş kadar benziyorlar. Bu durumda, 1917&#8242;nin devrimci olanakları ve olasılıkları üzerine kafa yorup hayıflanan sadece bir avuç devrimci (Marksist ya da anarşist) kalıyor geriye.</p>
<p>1917 Devrimi, insanlığa, o zamana ve bu zamana kadar görülmemiş ölçüde büyük umut vermiş bir olayıydı. Kapitalist ülkelerin ve içerdeki karşıdevrimcilerin, bu devrimi boğmak ve bu büyük umudu söndürmek için uyguladıkları abluka ve ambargoları, içerdeki karşıdevrimci isyanların etkisi, Bolşeviklerin uygulamalarıyla yarattıkları olumusuz sonucun ve hayal kırıklığının karşısında devede kulak kalır. Bu Bolşeviklerin en başında da, Bolşevik Partisi&#8217;nin lideri Lenin gelir. Lenin, devrimden sonra öylesine büyük bir otoriteye sahipti ki, devrimi korkunç bir kısırlaşmaya götüren yönergeleri yerine, tam tersi yönde bir çizgi izleseydi, dünya devrimi muazzam dalgalar halinde dünya çapında yayılabilir ve hatta bugün belki de kapitalizmin işi bitmiş olurdu. Tarihte bireyin rolünü abartıyor değilim, Lenin, eğer sözünü ettiğim türde bir düşünce yapısına sahip olsaydı, bu yönde kesinlikle ilerleyebilirdi; Rusya içinde olsun, dışında olsun tüm devrimci unsurları bu yönde sürükleyecek muazzam bir iradeye ve otoriteye sahip büyük bir adamdı; nitekim bunu, 1917 Nisan&#8217;ında Rus devriminin seyrini değiştirerek ispatlamıştı da. Ne yazık ki, büyük adamların hataları büyük, yaptıklarının sonuçları da korkunç oluyor.</p>
<p>1917 Devriminin hemen sonrasındaki dünya manzarasına bakalım. Almanya devleti yıkım, askerler ve işçiler ayaklanma halindedir, çeşitli bölge ve şehirlerde işçi-köylü-asker sovyetleri yönetimi ele almaktadır; Avrupa&#8217;nın bütün ülkelerinde işçiler ayaktadır ve gözlerini büyük Sovyet devrimine çevirmişlerdir umutla; yalnız işçilerde değil, köylülerde, aydınlarda, hatta orta sınıflarda bile Sovyet devriminin şahsında yeni bir dünya umudu ortaya çıkmıştır, Sovyet devrimine dünya çapında büyük bir sempati vardır; Rusya&#8217;nın içindeki ezilen milliyetler ve müslüman halklar, özgürlüklerine kavuşacakları umuduyla ayağa kalkmıştır ve devrimci güçleri desteklemektedir; Avrupa&#8217;daki reformist güçler ve sendikalar bile hızla sola kaymakta, III. Enternasyonal&#8217;e üye olmak için yarışmaktadırlar; 1917&#8242;nin salvoları, büyük çoğunlukla sömürge statüsünde olan müslüman halklarda yeni ve taze bir umuda yol açmıştır, emperyalist-kapitalizmin zulmünden kurtulma umudu;  Anadolu&#8217;da, Türk-Kürt müslüman nüfus &#8220;Bolşevik Devrimi&#8221;ni selamlamakta, Anadolu&#8217;da meydana gelecek benzeri bir devrimci gelişmeye sempatiyle bakmaktadır; öyle ki, Kemalistler bile kendilerini böyle bir devrimden yanaymış gibi göstermek lüzumunu hissetmektedirler; Asya&#8217;da ve uzak Asya&#8217;da sömürge halklar emperyalist-kapitalizme karşı ayaklanmak için fırsat kollamaktadırlar; Latin Amerika&#8217;da devrimci güçler Sovyet devrimini örnek alan çalışmalarını yoğunlaştırmaktadırlar; Arap dünyası keza Sovyetler Birliği&#8217;ne sempatiyle bakmaktadır. Sömürgeciliğin en ağır zulmü altındaki kara Afrika büyük Rus devriminden etkilenerek anti-sömürgeci ayaklanmalara hazırlanmaktadır.</p>
<p>Koşullar bu kadar elverişliyken ne yapması gerekiyordu Sovyet devriminin, kendisinden bu kadar etkilenen ve umut besleyen dünya devrimine ivme kazandırmak için ve ne yapmıştır?</p>
<p>Ne yaptığını hepimiz biliyoruz. Lenin, güya &#8220;komünist saflığı korumak&#8221; adına III. Enternasyonal&#8217;e giriş koşullarını ağırlaştıran, son derece merkeziyetçi &#8220;21 Şart&#8221;ı ilan ederek, Sovyet Devriminin etkisiyle sola akan sendikaların, grup ve partilerin önünü kesmiş, bunun yerine, Bolşevik Partisi&#8217;nin emirlerine koşulsuz itaat edecek kapıkulu küçük komünist parti fraksiyonlarını teşvik etmiştir. Neden yapmıştır bunu? Çünkü Lenin, kitlelerin devrimci inisiyatifinden çok, komünist bürokrasilerin kerameti kendinden menkul ideolojik saflığına inanıyordu. Her şeyin doğrusunu, saf bir ideolojiyle donanmış bu tür partiler bilirdi. Küçük olsun, bizim olsundu. Zaten içerdeki uygulamalar da bununla bağlantılı değil miydi?</p>
<p>İçerde &#8220;özgürlük&#8221; diye ayağa kalkan işçi ve köylü kitleleri, &#8220;diktatörlük&#8221; denerek yerlerine oturtulmuşlardır. Toprak vaadiyle ayaklanmaya omuz veren ve bunu Şubat-Ekim arasında bilfiil gerçekleştiren köylülere uygulanan &#8220;savaş komünizmi&#8221; köylülüğün Sovyet iktidarına karşı çıkmasına ve devrime yüz çevirmesine yetmiştir de artmıştır bile. Keza işçiler, ellerinden devrimci işçi komiteleri alınarak üretime sürülmüşlerdir. Böylece devrim, sanıldığının tersine iç savaşta devrimci işçilerin ölmesiyle değil, işçiyi aşırı yoran bu üretimci uygulamalar nedeniyle işçi sınıfı temelini kaybetmeye başlamıştır. Rusya içindeki periferi milliyetler, kısa sürede, kaderlerini tayin etme vaatlerinin geçersiz olduğunu görmüş, ya içlerine kapanmış ya da milliyetçi bir reaksiyon içine girmişlerdir. Ülke içinde özgürlükler lağvedilmiş, özgürlüğün yerini Çeka baskısı almıştır. Tek parti diktatörlüğü, tüm partileri yasa dışına sürmüş, Kronstadt bahriyelilerinin başını çektiği devrimci askerler yeniden Çarlık ordusu disiplini altına alındıklarını görerek büyük bir hayal kırıklığı ruh haline girmişlerdir.</p>
<p>Lenin, devrimi kıran bütün bu uygulamalara neden cevaz vermiştir. Bence iki nedenden: 1. Kitlelere değil, partiye güvendiği için; 2. Marksizmin temel taşlarından olan &#8220;üretici güçleri geliştirme&#8221; mantığına tabi olduğu için. Tuttuğu yol şuydu: Parti diktatörlüğüne güven, onu kitlelerin üzerinde bir güdücü araç olarak kullan ve bu yolla Sovyetler Birliği&#8217;nde gerçek bir sosyalist inşanın temeli olacak üreti güçleri geliştir. Tamamen yanlıştı, tamamen.</p>
<p>Oysa, başlangıçta, hem içerde, hem dışarda o kadar elverişli koşullar vardı ki, kapitalistlerin telaşı da buradan geliyordu zaten. Ama telaşlarının gereksiz olduğunu kısa sürede anladılar. Bolşevikler dünya devrimini kendi elleriyle yıkıyorlardı çünkü.</p>
<p>Peki ne yapılsaydı? Bazıları soruyor, onca kapitalist komplo ve kuşatma altında baskı tedbirleri zorunlu değil miydi? Cevabını hemen, peşinen verip devam edeyim. Hayalci değiliz. Baskı önlemlerinin alınmaması durumunda olabilir ki, kuşatmalarla ve komplolarla Sovyetler Birliği yıkılabilirdi. Ne var ki şanı yürürdü ve o zaman devrim tüm dünya yüzünde dev dalgalarla yeniden ve yeniden gelip çarpardı kapitalizmin burçlarına. Kendi içinde boğdunuz devrimi, kapitalistlerin boğmasına fırsat kalmadan siz boğdunuz, daha mı iyi oldu sanki. Kapitalistler o zamandan beri ellerini oğuşturuyorlar. &#8220;Biz fazla bir şey yapmadık ki&#8221; diyorlar, &#8220;onlar kendileri yürütemedi bu işi.&#8221; Açıkça söylüyorum, Çeka ve daha sonra GPU, NKVD gibi azılı  devrim düşmanı gizli polis örgütlerini, üstelik kendi ellerinle kurup devrimi boğmaktansa, devrimin dış müdahalelerle ve komplolarla yıkılmasını bin kere göze almak gerekirdi.</p>
<p>Tersi ne olabilirdi? Eğer Lenin ve Bolşevikler, gerçek Sovyetleri ve yerel emekçi inisiyatiflerini bastırmak ve gasp etmek yerine onların daha da gelişmesini teşvik etseydiler; eğer askerlerin gerçekten kendi kendilerini yönetmesine ve gereğinde orduyu lağv etmesine yolu kapatmasaydılar; eğer her türlü polis örgütünün ortadan kalkmasını teşvik etseydiler; eğer işçilerin özyönetimine, köylülerin toprakları istedikleri gibi işlemesine, periferi ulusların gerçekten kendi kendilerini yönetmesine ve ne yönde gitmek istiyorlarsa özgürce karar vermelerine olanak tanısaydılar; eğer bölge bölge yerel inisiyatiflerin kendi özel farklı sosyalizm denemelerini teşvik etseydiler; eğer partileri kapatmak yerine onların da bu büyük inşaya katılmalarına kapıları açık tutsaydılar; eğer çoğulcu ve özgürlükçü olanakları sonuna kadar geliştirseydiler; eğer dünya devrimine silahla değil, madden ve manen destek olmayı şiar edinseydiler, Rusya&#8217;nın çıkarlarını değil, dünya devriminin çıkarlarını esas alsaydılar; eğer devrime akan bütün güçleri, &#8220;şu reformcudur&#8221; &#8220;şu iki buçukuncudur&#8221; diye tefrik etmeden kucaklama cesaretini gösterebilseydiler&#8230; O zaman dünyanın çehresi çok daha başka olurdu. Daha önce de belirttiğim gibi, bütün bunlar ülkenin savunma sistemini zayıflatsa bile (ki hiç de öyle değildir, devrimin kendi menfaatlerine olduğunu gören kitleler o ülkeyi Çeka&#8217;dan da Kızıl ordudan da çok daha mükemmel savunurdu) bu devrimin gönülleri tutuşturan mesajları dünya devrimini büyük ve müjdeli bir yangın olarak her yana yayardı.</p>
<p>Gönülleri tutuşturmayan hiçbir şey başarılı olamaz.</p>
<p>Lenin çok büyük bir beyne sahipti ama bu basit ve küçük gerçeği o büyük beyni alamamıştı ne yazık ki.</p>
<p>Ne yazık ki!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>5 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/31/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM – I</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/29/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-i/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/29/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-i/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Mar 2010 00:56:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1989</guid>
		<description><![CDATA[1917 Devrimi dünya çapında muazzam bir devrimci etki yapmıştı.  Dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar dünya devrimi mesajını almış ve  büyük bir coşkuya kapılmışlardı. Dünya, Rus devriminin verdiği şevkle  yeni bir devrimci döneme girmişti. İşte, 1919 Mart&#8217;ında Komintern  Birinci Kongresi bu koşullarda açıldı. Komintern (ya da III.  Enternasyonal) gibi bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>1917 Devrimi dünya çapında muazzam bir devrimci etki yapmıştı.  Dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar dünya devrimi mesajını almış ve  büyük bir coşkuya kapılmışlardı. Dünya, Rus devriminin verdiği şevkle  yeni bir devrimci döneme girmişti. İşte, 1919 Mart&#8217;ında Komintern  Birinci Kongresi bu koşullarda açıldı. Komintern (ya da III.  Enternasyonal) gibi bir dünya devrimi örgütünü gündeme getiren iki itki  söz konusuydu: 1. Dünya işçi sınıfının ve ezilen halkların dünya devrimi  konusundaki itkileri; 2. Bolşeviklerin, emperyalist ambargoya karşı  ezilen halklardan ve işçilerden oluşan bir destek güç yaratma çabaları.  Bu her iki itki de başlangıçta devrimci bir yönelimi ifade ediyordu, ne  var ki, Bolşevikler iktidara oturup yerlerini sağlamlaştırdıkça  (özellike İç Savaşın bitiminden itibaren), 2. itki devrimci olmaktan  çıktı ve Sovyetler Birliği&#8217;nin devlet çıkarlarının korunması güdüsüne  dönüştü ve bu güdünün süreç içinde Komintern&#8217;e hakim olmasıyla bu örgüt  dünya devriminin aygıtı olmaktan çıkıp Sovyetler Birliği&#8217;nin dış  politikasının aleti olmaya dönüştü.</p>
<p>Komintern&#8217;in Lenin dönemi ile Stalin dönemi arasında önemli  farklar vardır elbette ama Lenin döneminde de sürecin, dünya  devriminden, SB&#8217;nin dış politikasının aygıtı olmaya doğru ilerlediğini  saptamak gerekir. Bunun örneklerini, ileride, özellikle Türkiye  bağlamında ama aynı zamanda dünya çapında yürütülen politikalar  kapsamında göreceğiz.</p>
<p>1919&#8242;daki Birinci Kongre&#8217;de batıdan gelecek devrim umudu henüz  sönmemişti ve Bolşevikler henüz bir iç savaş ortamında bulunduklarından  tam bir devlet yönetimi ruh halinde değillerdi, yaşayabilmek için samimi  olarak dünya devriminin gelişmesine inanıyorlardı ve içerde  uyguladıkları “proletarya diktatörlüğü”nün ortaya koyduğu haksızlıklara  rağmen dışarda hâlâ devrimciydiler. Ne var ki, batıdan gelecek devrim  umutları, Spartakist ayaklanmanın bastırılmasından sonra gittikçe  sönmeye yüz tuttu ve bu sefer Bolşevikler yüzlerini doğu halklarına  döndüler. 1920 yılında yapılan Baku Doğu Halkları Kurultayı bu yönelişi  ortaya koyar.</p>
<p>Yine 1920 yılında yapılan Komintern II. Kongresinde, doğal  olarak sömürgeler sorunu ve bu tür ülkelerde devrimin yönelimleri  tartışma konusu oldu. Tartışmaların tarafları, Hintli komünist Roy ile  Lenin&#8217;di. Lenin&#8217;in tezleri, anti-emperyalist mücadeleden hareketle  “milli burjuva” hükümetleriyle de ittifak yapmayı kapsıyordu: Örneğin  Mustafa Kemal ve Afgan şahıyla. Hintli devrimci Roy bu teze şiddetle  karşı çıktı. Roy, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin mücadelesinin dünya  devrimi açısından belirleyici önemde olduğunu, hatta batıdaki devrimin  kaderinin de buralara bağlı olduğunu ileri sürmekle birlikte, Lenin&#8217;den  çok temel bir noktada ayrılıyordu. Roy, “milli burjuvazi” denen, sömürge  ve yarı-sömürge ülkelerin egemenleriyle ve onların hükümet ya da  devletiyle ittifak kurulmasına kesinliklee karşı çıkıyor; bunun yerine işçi ve köylü yığınlarına dayanmak gerektiğiri ileri  sürüyor; üstelik, eğer bu egemenlerle ittifak kurulursa işçi ve köylü  yığınlarının devrimden yüz çevireceğini söylüyordu. Roy ile Lenin  arasındaki bu tartışma (gerçi o kongrede Lenin, tezlerini Roy&#8217;a biraz  daha yaklaştırarak bir uzlaşma yolu bulmaya çalışmıştı) geleceği  belirleyecek önemdedir. Aslında bu tartışma, Bolşeviklerin, dünya  devrimi yolundan mı gideceklerini, yoksa devlet haline gelip devletler  arası diplomasi oyunu mu oynayacaklarını gösteren bir ayrım noktasına  işaret ediyordu.</p>
<p>İşte Komüntern&#8217;in Lenin döneminin ikinci aşaması tam da bu  noktada başlamıştır. Brest-Litovsk barışının imzalanmasıyla devletler  arası arenaya ilk adımını atan ve aynı zamanda dünya devrimini bir  kenara bırakıp Sovyetler Birliği&#8217;ni yaşatmayı birinci plana almış olan  Bolşevikler, iç savaşın bitiminden itibaren devletlerarası diplomasi  arenasında hızla ilerlediler. Kronstadt&#8217;ın ezilmesi de aynı döneme  tekabül eder. Aslında Kronstadt&#8217;ın ezilmesi devrimin bırakılmasının ve  karşıdevrim yönünde ilerlenmesinin sembolü gibidir.</p>
<p>Zaten batılı kapitalist devletler  de bu eğilimi görmüş ve amborgoyu sürdürmeyi tamamen bir yana bırakmadan  da olsa, Sovyetler Birliği&#8217;ni bir devlet olarak tanıma ve onunla  diplomatik ilişkiler kurma, ardından da ticari anlaşmalar yapma yoluna  gitmişlerdir. Sovyet-İngiliz ticaret anlaşmasının imzalanmasının  Kronstadt&#8217;ın ezilmesinden iki gün önceye rastlaması son derece  manidardır. (Bkz: Paul Avrich, <em>Kronstadt  1921, </em>çev: Gün  Zileli, Versus, 1966)</p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;nin özellikle 1921 yılından  itibaren devletler diplomasisi alanına tabi olduğunu ve dünya devrimi  sevdasını bir kenara bıraktığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bu tarihten  itibaren Komintern de tedricen bir dünya devrimi aygıtı olmaktan  çıkarılmış ve Stalin döneminde en zirve noktasına ulaşacak şekilde,  Sovyetler Birliği devletinin dış politika çıkarlarının aleti haline  getirilmiştir.</p>
<p>İşte Türkiye TKP&#8217;sinin kurulduğu 1920 yılından  itibaren izlediği politika ve zikzakları Kominitern&#8217;in bu yönelimi  altında inceleyeceğiz. Keza Komintern&#8217;in Kemalist iktidara ilişkin  politikalarını da bu gelişmenin ışığında incelemekte, dolayısıyla  Kemalizm ile TKP arasındaki ilişkileri de bu şekilde çözümlemekte fayda  var.</p>
<p>Gelecek  seminerde, 1920 Türkiye&#8217;sinde olacağız.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>24 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/29/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-i/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Özgür Üniversite 2010 Bahar Dönemi Seminerleri</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/24/ozgur-universite-2010-bahar-donemi-seminerleri-gun-zileli-sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/24/ozgur-universite-2010-bahar-donemi-seminerleri-gun-zileli-sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Mar 2010 11:57:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2237</guid>
		<description><![CDATA[Özgür Üniversite 2010 Bahar Dönemi Seminerleri Başlıyor:
www.ozguruniversite.org / Tüm Seminer Programı (PDF)
SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM
Gün Zileli
Her Cumartesi 13.00-15.00 (İlk Seminer: 27 Mart Cumartesi 13.00-15.00)
Bu seminerlerde (10 ya da 12 hafta) 1917 Sovyet devrimiyle aşağı yukarı aynı yıllara rastlayan Ankara merkezli Anadolu hareketinin Sovyetler’le ilişkilerini ve buna paralel olarak, Komintern yönetimindeki TKP’nin Kemalist rejim karşısındaki politikalarını inceleyeceğiz.
Konu başlıkları :
1917 Devriminin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><strong>Özgür Üniversite 2010 Bahar Dönemi Seminerleri Başlıyor</strong>:<br />
<a onclick="javascript:pageTracker._trackPageview('/outbound/article/www.ozguruniversite.org');" href="http://www.ozguruniversite.org/">www.ozguruniversite.org</a> / <a onclick="javascript:pageTracker._trackPageview('/outbound/article/www.ozguruniversite.org');" href="http://www.ozguruniversite.org/istanbul%20bahar%20donemi%20ders%20programi.pdf">Tüm Seminer Programı (PDF)</a></p></blockquote>
<p><strong>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM<br />
Gün Zileli</strong></p>
<p><strong>Her Cumartesi 13.00-15.00 (İlk Seminer: 27 Mart Cumartesi 13.00-15.00)</strong></p>
<p>Bu seminerlerde (10 ya da 12 hafta) 1917 Sovyet devrimiyle aşağı yukarı aynı yıllara rastlayan Ankara merkezli Anadolu hareketinin Sovyetler’le ilişkilerini ve buna paralel olarak, Komintern yönetimindeki TKP’nin Kemalist rejim karşısındaki politikalarını inceleyeceğiz.</p>
<p><strong>Konu başlıkları :</strong></p>
<p><strong>1917 Devriminin Ankara’da ve Anadolu’daki etkileri ve algılanışı.</strong></p>
<p>Komintern Kongresinde Lenin’in ulusal devrimlere ilişkin tezleriyle Hintli Roy’un tezlerinin çatışması.</p>
<p><strong>İlk komünist oluşumlar, Halk İştirakiyun Fırkası ve Ankara rejiminin kurduğusahte komünist partisi.</strong></p>
<p>Mustafa Suphi’nin öldürülmesi</p>
<p><strong>Komintern’in ve TKP’nin Kemalist rejimi değerlendirmesi</strong></p>
<p>Lenin’in ölümünden sonra Stalin’in Çin politikası</p>
<p><strong>Şeyh Sait isyanı, istiklal Mahkemeleri, Takrir-i sükûn yasası ve TKP’nin Komintern kaynaklı destek politikası.</strong></p>
<p>TKP’den atılmalar ve ayrılmalar. Kadro hareketi.</p>
<p><strong>Nazım Hikmet muhalefeti ve Nazım Hikmet’in Troçkist ilan edilerek partiden atılması.</strong></p>
<p>Kürt meselesinde TKP’nin izlediği Kemalist teslimiyetçisi çizgi</p>
<p><strong>Komintern’in faşizme karşı birleşik cephe döneminde TKP için alınan “separat” kararı</strong></p>
<p>1940′larda faşizme karşı mücadele adı altında TKP’nin izlediği teslimiyetçi çizgi</p>
<p><strong>2. Dünya savaşından sonra TKP’nin, SB’nin desteğiyle izlediği sağcı cephe siyaseti. DP’lilerin desteklenmesi</strong></p>
<p>1951 tevkifatı ve TKP’nin fiilen tasfiye olması.</p>
<p><strong>TKP dış büronun SB’nin himayesindeki oluşumu</strong></p>
<p>İçerdeki TKP’lilerin izlediği ordu destekçisi çizgi, 27 Mayıs’a destek ve ardından ortaya çıkan MDD çizgisi.</p>
<p><strong>TİP/MDD çekişmesi ve Sovyetler Birliği’nin ve TKP dış büronun tutumu. Kapitalist olmayan kalkınma yolu ve MDD.</strong></p>
<p>1960′ların sonunda MDD’nin yönetimindeki solun izlediği cuntacı, Kemalist destekçisi çizgi.</p>
<p><strong>1970′lerde TKP’nin yeniden organizasyonu ve Türkiye’den giden genç kadroyla güçlenmesi, sendikalardaki hakimiyeti.</strong></p>
<p>1970′lerdeki Maocu-TKP çekişmesi ve çatışması. 1 Mayıs 1977 olayı.</p>
<p><strong>1990′ın başında SB’nin dağılmasıyla TKP’nin sona ermesi.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/24/ozgur-universite-2010-bahar-donemi-seminerleri-gun-zileli-sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de bir anarşizm hayaleti dolaşıyor! (Futuristika – Öğünç İnan, 23.03.10)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/23/turkiye%e2%80%99de-bir-anarsizm-hayaleti-dolasiyor-futuristika-ogunc-inan-23-03-10/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/23/turkiye%e2%80%99de-bir-anarsizm-hayaleti-dolasiyor-futuristika-ogunc-inan-23-03-10/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2010 11:18:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2232</guid>
		<description><![CDATA[
Kaynak: http://www.futuristika.org/roportaj/turkiyede-bir-anarsizm-hayaleti-dolasiyor/
1965 yılından itibaren başlayan bir serüven. Kavgalar, zindanlar, mücadele, sürgün. Efsanevi 68 kuşağının inatçı devrimcisi, 20 yıla yakın süredir yurt dışında yaşamak zorunda olan Gün Zileli ile İsviçre hükümetinin aldığı sınır dışı kararını, aydınlık-TİKP dönemini ve anarşizme varan mücadele yıllarını konuştuk.


Futuristika/Öğünç İnan: Merhaba Gün Bey, son gelişmeleri birçok yerde dile getirdiniz, yazıya döktünüz ama bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-weight: normal; font-size: 13px;"><em></p>
<blockquote><p><strong>Kaynak: <a href="http://www.futuristika.org/roportaj/turkiyede-bir-anarsizm-hayaleti-dolasiyor/">http://www.futuristika.org/roportaj/turkiyede-bir-anarsizm-hayaleti-dolasiyor/</a></strong></p></blockquote>
<p><strong>1965 yılından itibaren başlayan bir serüven. Kavgalar, zindanlar, mücadele, sürgün. Efsanevi 68 kuşağının inatçı devrimcisi, 20 yıla yakın süredir yurt dışında yaşamak zorunda olan Gün Zileli ile İsviçre hükümetinin aldığı sınır dışı kararını, aydınlık-TİKP dönemini ve anarşizme varan mücadele yıllarını konuştuk.</strong></p>
<p></em></p>
<p></span></h2>
<p><strong>Futuristika/Öğünç İnan: Merhaba Gün Bey, son gelişmeleri birçok yerde dile getirdiniz, yazıya döktünüz ama bir kez daha sormak zorundayım. İsviçre hükümetinin aldığı karar ve ardından gelişen olayları özetleyebilir misiniz?</strong></p>
<p>Gün Zileli: Oturum sürem bitmişti ve herhangi bir geçim kaynağı gösteremediğimden oturum süremin uzatılmasını reddettiler ve 15 Nisan’a (2010) kadar ülkeyi terk etmemi istediler.</p>
<p><strong>İsviçre hükümetinin aldığı karardan sonra İsviçre PEN Yazarlar Kulübü bu kararın yasal bir dayanağı olduğunu ve size herhangi bir yardımda bulunamayacaklarını belirtmişken, ilerleyen günlerde bu tavırlarından geri adım atarak olayı sahiplendiler. Tam olarak bu tavır değişikliğinin sebebini nedir?</strong></p>
<p>Bu bir yanlış anlama sonucu oldu. Sanırım daha önce PEN’e başvuran arkadaşlar halen yetkisiz olan biriyle muhatap olmuşlar. Haydar Karataş’ın yazdığı yazı üzerine durum ayyuka çıktı ve durumdan <a href="http://www.pen.org.tr/" target="_blank">Türkiye PEN</a>‘i haberdar oldu. Türkiye PEN’den Tarık Günersel duruma müdahale etti ve İsviçre PEN’i uyardı. İsviçre PEN’den Kristin Shnider benimle bağ kurdu ve durum düzeltildi. Şu anda İsviçre PEN benim adıma karara itirazı yürütüyor.</p>
<p><strong>Peki sizin dışınızda İsviçre hükümetlerinin geçmişte muhalif ve sürgündeki yazarlara karşı bu tarz bir kararı var mı? Yoksa ülkedeki ilk örnek siz misiniz?</strong></p>
<p>Bu konuda hiçbir bilgiye sahip değilim. Ama söylendiğine göre, yazar hakları konusunda Avrupa’da en duyarsız ülkelerden biriymiş İsviçre.</p>
<p><strong>Şimdi geçmişe dönmek istiyorum. 60′ların ortalarından itibaren sosyalist mücadelenin içerisinde yer aldınız. Örgütler kurdunuz, ön saflarda yer aldınız ve arka arkaya gelen 2 faşist darbe sonucu “yenilgiye” uğradınız. Merak ettiğim Türkiye’deki sol hareket (tüm fraksiyonlar dahil) yenilgiler karşısında özeleştirisini doğru yapabildi mi? Yenilmiş ama kaybetmemiş bir sol hareket çıkaramamasının en önemli sebebi nedir?</strong></p>
<p>Sol örgütlerde özeleştiriden çok söz edilir ama bu üyelerin örgüte özeleştiri yapmasıdır. Örgütler asla gerçek anlamda özeleştiri yapmazlar. En büyük yenilgi ise özeleştiri yapamamaktır.</p>
<p><strong>68 rüzgârı denince Türkiye sol hareketi dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde 60 ayrı gruba ve örgüte bölündü. İktidar hedefleyen bir hareketin eninde sonunda iktidar kavgalarına boyun eğmesi doğal bir süreç olmasına rağmen, siz içerden ve o günleri sıcağı sıcağına yaşayan birisi olarak bu bölünmeyi nasıl açıklarsınız?</strong></p>
<p>İktidar kavgası veren kaçınılmaz olarak bölünür ve devrim için mücadeleyi bırakıp birbirini yer. Olan budur. İdeolojik ayrılıklar iktidar için kavganın bahanesidir. Aralarında ciddi hiçbir ayrılık yoktur. Hatta ayrılık konuları ayrılık gerçekleştikten sonra imal edilir çoğunlukla.</p>
<p><strong>12 Mart’tan sonra daha da güçlenen ve büyük bir tabana yayılan sosyalist ve devrimci örgütler, 12 eylül gelince tam manasıyla bir yıkıma uğradılar. Merak ettiğim 12 Eylül ardından ayağa kalkılamamasının tek sebebini yaşanan büyük kıyım olarak görmemiz yeterli mi? Örgütlerdeki hiyerarşik yapılanmanın, taban ve yönetici kadro arasındaki kopukluğun, bireyselliğin karşı devrimci olarak görülmesinin, 80 sonrası sola olan güveni ve ilgiyi kaybettirmesinde bir etkisi olduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p>1975-80 iç savaşı sırasında sol örgütlerin büyüyormuş gibi görünmesi aldatıcıydı. İknaya değil zora dayanan bir mücadele ortamında insanlar örgütlerin gölgesine sığınmak ve o örgütün taraftarıymış gibi görünmek zorunda hissettiler kendilerini. Ama darbe inip bu örgütler etkisiz hale gelince de bağlılıklarına derhal son verdiler. Böylece örgütlerin topladığı güçlerin sahte olduğu ortaya çıktı. Bir devrimci hareket gerçekten devrime omuz vermek istiyorsa, birincisi, bu gücün örgüt için değil, devrim için harekete geçmesini teşvik etmelidir; ikincisi, hareketin gerçekten kitlesel seferberlik biçiminde gelişmesine özen göstermelidir; üçüncüsü, özsavunmanın ötesine geçen bir şiddet politikasından uzak durmalıdır; dördüncüsü, “devrimci zora” değil, iknaya dayanmalıdır; beşincisi, kitleyi bir destek güç olarak değil, devrim için harekete geçen gerçek özne olarak ele almalıdır. Bütün bunlar yapılmış olsaydı 12 Eylül bu kadar kolay başarı sağlayamazdı.</p>
<p><strong>93 yılından itibaren anarşist olduğunuzu deklare ettiniz. Uzun bir mücadele ve araştırma sonucu anarşizme vardığınızı biliyoruz ancak sizin Marksizm ve onun otoriter yönetimlerini sorgulamaya iten etkenler nelerdi?</strong></p>
<p>Marksizmi topyekün otoriter olarak nitelemeyi doğru bulmuyorum. Marksist hareketin içinde otoriter olmayan yönelimler de halen mevcuttur. Öte yandan, marksizm içinde ana akım niteliğindeki Leninizm-Stalinizm gerçekten otoriterdir, hatta otoriterliğin ötesinde son derece monolotik ve özgürlük düşmanıdır. Stalinizmin faşizmden pek farkı olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de sol ne yazık ki esasen Stalinist’tir. Bu Stalinist ana akım sorgulanmadıkça ve yenilgiye uğratılmadıkça solun gelecekteki özgür toplum için mücadele etmesi ve ikna edici olması mümkün değildir. İşçiler, şehirden şehire pasaportla gidebildikleri, süngü zoruyla çalıştırıldıkları faşizan bir üretimci sistem için asla mücadele etmeyeceklerdir ve etmemektedirler zaten. 1917 devrimi dünya işçilerine, çalışanlarına büyük umut vermişti. Daha sonraki gelişmeler ne yazık ki bu umudu kırmıştır. Solun bu umudu yeniden yaratabilmesi için kendi içinde bir devrim yapması gerekir.</p>
<p><strong>60′lı yıllarda neredeyse tüm Marksist literatürün Türkiye’de yayınlanmasına rağmen anarşizme ilişkin kitaplar neredeyse yok sayılmıştır. (Bu dönemde Türkiye’de basılan anarşist kaynaklar, G. Woodcock’un “Anarşizm” adlı kitabının kısa çevirisi -çev: E. Tuncalı-, Bakunin’in şeçme düşünceleri -çev: M. Tuncay-, Proudhon’un Mülkiyet Nedir? -çev: V.G. Üretürk-). Avrupa ve Amerika’da büyük bir yükselişe geçen anarşizmin bizde değil taraftar bulması, başvuracak kaynağın bile olmamasının nedenleri sizce nelerdir?</strong></p>
<p>Anarşizmin kendisi de modernizmin çocuğu olmasına rağmen, onun asi çocuğudur ve modernist ilerleme tezlerine karşı çıkmıştır. Türkiye aydınları ise en azından yakın zamanlara kadar ilerlemeci-modernist paradigmanın etkisi altındaydılar. Bu yüzden anarşizm Türkiye’de aydınlardan, en azından 1990′lara kadar hak ettiği ilgiyi göremedi. Ama bu tarihten beri durum kısmen değişmiştir. Bu yüzden anarşizme bir ilgi de başlamıştır.</p>
<p><strong>Uzun yıllardır yurtdışında sürgünde yaşayan bir anarşist olarak Türkiye’deki anarşizm tabanlı hareketleri (dergi çalışmaları, yayıncılık ve eylemler bazında) nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Türkiye’de anarşizm çok yenidir. Henüz emekleme aşamasındadır. Doğaldır ki, fiili güç olarak hayli zayıf ve uygulamalarında da oldukça başarısızdır. Ama anarşizmin potansiyeli ve yarattığı ilgi, onun gerçek gücünün ve varlığının yüz katıdır belki. Yani Türkiye’de bir anarşizm hayaleti dolaştığını söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>İngiltere’de yaşadığınız dönemde 5 Mayıs Grubu adı altında bir örgütlenmeye gitmiştiniz. Tam olarak neydi bu örgütlenme, anlatabilir misiniz? Amacı neydi, neler yaptı?</strong></p>
<p>Bu grup İngiltere’deki göçmen Türk ve Kürt topluluğu içinde anarşizmin propagandası amacıyla kurulmuştu. Belli ölçüde işlevini yerine getirdikten sonra 2000′lerin başında kendisini dağıttı.</p>
<p><strong>Son yıllarda Türkiye’de İslami muhafazakarlığın karşısında yükselişe geçen ulusalcılık hakkında birçok makaleniz ve bu “ideolojiyi” masaya yatırdığınız bir kitabınız var. Sormak istediğim şu an mevcut ulusalcılığın 60′lı yıllardaki Milli Demokratik Devrim teorisiyle farklılıkları ve ortak yanları nelerdir? Özellikle 68 gençlik önderlerinin bu topluluk tarafından sahiplenilmesi ve kemalizme yakın durdukları vurgusunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Evet, ulusalcılıkla MDD arasında hem benzerlikler ve bağlantılar, hem de farklılıklar vardır. Benzerlik, MDD’nin öngördüğü “Milli Kapitalizm” denen şeyin (yani var olmayan ve imkânsız bir şeyin) ulusalcılık tarafından iyice abartılı bir şekilde benimsenmesidir. Öte yandan, MDD, tüm ulusalcı yanlarına rağmen, bugünkü ulusalcılardan farklı olarak, egemen sınıflarla işbirliği yerine çatışma halindeydi; tüm ulusal uzlaşma eğilimlerine rağmen içerdeki sınıf mücadelesini tamamen iptal etmemiş ve devletle bütünleşmemişti, yine bugünkü ulusalcılardan farklı olarak. O zamanın MDD’ci gençlerinin sloganlarıyla bugünkü ulusalcıların sloganları arasında benzerlikler olmakla birlikte bu gençlerin kafasından hakim sınıfların devletiyle bütünleşmek gibi bir düşünce geçmemişti bile. Nitekim Deniz’lerin devlete teslim olmayıp vakarla ölüme gitmeleri de bunun kanıtıdır. Yüzeysel benzetmelerden kaçınmak gerekir.</p>
<p><strong>Türkiye’de anarşist gençler arasındaki en büyük yanılgı anarşizmin örgütlenmeye karşı olduğu fikri. Stalinist-marksist örgütlerdeki hiyerarşik yapılanmaya karşı durulması nedense örgütlenme fikrine karşı olmaya geldi. Sizce bu karşı duruşun arkasında yatan sebepler nelerdir? Anarşizmin, öncü bir parti ya da örgüt vasıtasıyla devrimi amaçlamadığı bilinirken toplumsallaşması nasıl mümkün olabilir?</strong></p>
<p>Doğal olarak Marksist-Leninist öncü örgüt teori ve uygulamasının gençlerde yarattığı haklı bir tepki var, yeniden bu tür örgütlenmelere gidilebileceği endişesini taşıyorlar. Öte yandan ben şahsen anarşistlerin salt anarşist bir örgütlenme yaratmalarına da pek sıcak bakmıyorum. Özel ideolojili örgütlerin varacağı yer, isterse kendilerine anarşist desinler, ML örgütlerin vardığı yerden pek farklı olmayacaktır. Bence sorun, ideoloji farkı gütmeden ezilen sınıfın/sınıfların öz örgütlenmelerini yaratmaktır. İster konsey, ister komün, ister sovyet deyin, yapılması gereken bu tür kitlesel örgütlenmeler yaratmaktır. Kitlelerin özörgütlenmesidir bu. Türkiye’de her türlü örgüt ve parti kuruluyor da bunu denemeyi düşünen yok pek.</p>
<p><strong>Yayıncılık dünyasında da anarşizm yükselen bir değer haline geldi. Özellikle geçtiğimiz on yılda bir çok yayınevi anarşizm üzerine teorik ve biyografik kitaplar bastılar. Üniversite hocaları bu konu hakkında makaleler kaleme aldılar ancak en büyük problem de bu noktada açığa çıktı. Bunca teorik yayın bulunmasına rağmen hala anarşizm hakkında fikir üretebilecek, eylem ortaya koyabilicek küçük bir azınlık mevcut. İşçi partisi ve TKP gibi bilinçli şekilde anarşizmi çarpıtan partileri bir kenera koyarsak, özellikle akademik çevrelerden gelen uzlaşmacı ve bireysel anarşizme prim veren fikirler karşısında neler yapılmalıdır? Daha önce de sorduğum anarşizmin örgütlenme sorununa nasıl çözüm getirilmelidir?</strong></p>
<p>Bireysel anarşizmden eğer Stirnerci anarşizmi anlayacak olursak bu zararlı bir akım değildir; anarşizmin bir koludur ve birey olmayı teşvik etmesiyle yararlıdır da. Bence bir devrim, anarşizmin de, Marksizmin de bütün kanatlarını içinde barındırmalıdır ama aynı zamanda devrim bu radikallerin kendi üzerinde hegemonya kurmasına izin vermemelidir. İpler aşağıdan devrimci kitlelerin elinde olmalıdır. Aynen Rusya’da, 1917 Şubat’ı ile Ekim’i arasında olduğu gibi.</p>
<p><strong>Sorularım bu kadar Gün Bey. Son olarak ne eklemek istersiniz?</strong></p>
<p>Bir zamanlar Regis Debray’ın bir kitabı vardı: Devrimde Devrim. Devrimin yeniden hayatiyet kazanması için devrimde devrim gerekiyor.</p>
<blockquote><p><strong><br />
</strong></p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/23/turkiye%e2%80%99de-bir-anarsizm-hayaleti-dolasiyor-futuristika-ogunc-inan-23-03-10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet ve Sanatçı(sı)&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/21/devlet-ve-sanatcisi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/21/devlet-ve-sanatcisi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 13:46:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Toplumsal Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1813</guid>
		<description><![CDATA[Havariler adlı kitabımın 458. sayfasında, darbe yapan generallerin karşısında tüm devleterkanının ve profesör ve yargıç takımının 5. Senfoni eşliğinde nasıl cübbeleriyle sıraya girip yeni "padişahlara" temennahta bulunduklarını anlatırım. Otuz yıl önce televizyonda seyrettiğim bu hem gülünç, hem de acıklı sahneyi hiçbir zaman unutamam.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Havariler </em>adlı kitabımın 458. sayfasında, darbe yapan generallerin karşısında tüm devleterkanının ve profesör ve yargıç takımının 5. Senfoni eşliğinde nasıl cübbeleriyle sıraya girip yeni &#8220;padişahlara&#8221; temennahta bulunduklarını anlatırım. Otuz yıl önce televizyonda seyrettiğim bu hem gülünç, hem de acıklı sahneyi hiçbir zaman unutamam.</p>
<p>Dün başbakan Tayyip Erdoğan&#8217;ın, açılımlar çerçevesinde kabul ettiği sanatçıları gördüğümde birden, yukarda anlattığım sahne geldi gözümün önünü. Hayır, haksızlık etmek istemiyorum. Sanatçılar, o sahnedeki devlet ve akademi erkânı gibi cübbelerinin eteklerini sürükleyerek başbakanın önünden geçerek temennah ediyor değillerdi. Evet ama bir sanatçının başbakanın davetine icabet etmesi de bir anlamda temennah etmek değil midir?</p>
<p>Bunları kesinlikle AKP hükümeti nezdinde söylüyor değilim. AKP&#8217;nin yerine bir başka hükümet de söz konusu olsaydı aynı şeyi söylerdim. Hükümet, devletin icra kuruludur, dolayısıyla devletin tüm uygulamalarının sorumlu organıdır. Bazı aklıevvellerin sandığı gibi hem hükümet olunup hem de militarizme karşı mücadele falan edilemez. Çünkü militarizm de sonuç olarak ve fiilen hükümetin emri altındadır. Yani kısaca ve öz olarak söyleyecek olursak, hükümet ve onun başı, devletçarkının tüm uygulamalarından, dolayısıyla tüm işkence ve cinayetlerinden sorumludur.</p>
<p>Evet, devlet çarkı dönmeye devam eder ve bu çark döndükçe insanları ezip geçer. Eğer istese, icra kurulunun, yani hükümetin başı, şu anda aşağı yukarı tüm polis karakollarında, jandarma karakollarında vb. devam etmekte olan dayak ve işkence olaylarını bir günde durdurur. Ama ara sıra yayınlanan &#8220;işkencenin suç olduğuna&#8221; ilişkin dostlar alışverişte görsün ya da tavşana kaç tazıya tut kabilinden yönergelerin dışında hiçbir hükümet başkanı bu konuda kılını kıpırdatmaz, kıpırdatmamıştır, kıpırdatmayacaktır. Çünkü bunu yapmak, devletin temeline dinamit koymakla birdir. Devlet çarkı, kanla dönen bir su değirmeni gibidir. Öğüttüğü insanların kanıyla döner.</p>
<p>Sayın sanatçılar! El sıkıştığınız ve mağrur olmaya çalışan bir yüz ifadesiyle dinlemekte bulunduğunuz başbakan, işte böyle bir işkence çarkının tepesindeki kişidir. Bu çark kanla dönen bir çarktır. Sadece karakol işkencelerinde akan kanla değil, aynı zamanda Kürtlere karşı savaşta akan kanla. Örneğin sağlık alanındaki özelleştirmelerle insanların sağlıklarının satılmasından elde edilen kârlarla vb. vb. &#8230;</p>
<p>Sanatçı, insan ruhuyla var olur. Devlet ise insan ruhunu bastırarak ve yok ederek. O zaman birsanatçı devlet çarkının başındaki biriyle nasıl el sıkışır, sofrasında yer alır, anlaşılır gibi değildir.</p>
<p>Nazım Hikmet&#8217;in, kendisini içki sofrasına davet eden Atatürk&#8217;e, &#8220;ben deniz kızı Eftalya değilim&#8221; diye mesaj yolladığı söylenir. Başbakanın davetine icabet eden ve orada Tayyip Erdoğan&#8217;ın, Yılmaz Güney&#8217;le ilgili söylediği tatlı ve aldatıcı sözlerini dinleyerek mutlu olan sanatçılar Nazım Hikmet&#8217;in bu sözlerini de mi hatırlamadılar?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>21 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/21/devlet-ve-sanatcisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Wikipedia&#8217;dan, Stalin&#8217;in infazcısı Vasili Blokhin (kısmi çeviri)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/wikipediadan-stalinin-infazcisi-vasili-blokhin-kismi-ceviri/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/wikipediadan-stalinin-infazcisi-vasili-blokhin-kismi-ceviri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 13:52:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çeviri Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1816</guid>
		<description><![CDATA[Vasili Mikhailovich Blokhin (1895 &#8211; February 1955). Sovyet Generali, Stalinist NKVD&#8217;de, Genrikh Yagoda, Nikolai Yezhov ve Lavrenty Beria&#8217;nın komutası altında baş infazcı olarak hizmet görmüştür. Stalin tarafından titizlikle, 1926 yılında seçilen Blokhin, Stalin rejimi sırasında infazların çoğunu yerine getiren infazcılar takımının liderliğini yapmıştır (çoğunlukla da Büyük Temizlikler sırasında). Sovyet hükümeti tarafından Stalin rejimi sırasında yapılan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Vasili Mikhailovich Blokhin</strong> (1895 &#8211; February 1955). Sovyet Generali, Stalinist NKVD&#8217;de, Genrikh Yagoda, Nikolai Yezhov ve Lavrenty Beria&#8217;nın komutası altında baş infazcı olarak hizmet görmüştür. Stalin tarafından titizlikle, 1926 yılında seçilen Blokhin, Stalin rejimi sırasında infazların çoğunu yerine getiren infazcılar takımının liderliğini yapmıştır (çoğunlukla da Büyük Temizlikler sırasında). Sovyet hükümeti tarafından Stalin rejimi sırasında yapılan infazlara ilişkin verilen resmi rakam 828.000&#8242;dir ve Blokhin 26 yıllık dönemde bizzat on binlerce kişiyi &#8211; uzun süren bir kitle infazıyla öldürülen 7.000 Polonya subayı da dahil &#8211; infaz etmiştir. 1937&#8242;de Liyakat Nişanıyla, 1941&#8242;de de Kızıl Bayrak nişanıyla ödüllendirilmiştir.</p>
<p><strong>Hayatı</strong></p>
<p>Blokhin, Rusya&#8217;da, bir köylü ailesinde doğdu, birinci dünya savaşında Çarlık ordusunda hizmet gördü ve 1921 yılının Mart ayında Çeka&#8217;ya girdi. Tutanakların son derece yetersiz olmasına rağmen, sertliği ve Stalin&#8217;in deyimiyle &#8220;karanlık işler&#8221; denen, suikast, işkence, baskı ve gizlice yerine getirilen infazlarda son derece usta olduğu kanıtlanmıştır. Önce Stalin&#8217;in gözüne çarpmış, hızla terfi etmiş ve NKVD&#8217;nin Üst Yönetiminin, bu tür amaçlar için kurulmuş <em>kommandatura </em>bölümünün başkanı olmuştur. Bu bölüm, Stalin tarafından, özel olarak &#8220;karanlık işlerin&#8221; yerine getirilmesi amacıyla kurulmuş oldukça geniş bir yapıdır. Karargâhı, Moskova&#8217;daki Lubyanka cezaevinde olan bu bölüm Stalin&#8217;in onayı altında çalışmış, emirlerini doğrudan doğruya ondan almış ve NKVD içindeki üç kanlı tasfiyeye rağmen bu birim ömrünü sürdürmüştür. Baş infazcı Blokhin&#8217;in, Lubyanka iç hapishanesindeki resmi görevi Kumandanlıktı ve gerçek görevini denetimsiz şekilde ve resmi kayıtlar olmaksızın sürdürmekteydi.</p>
<p>Sıradan infazların çoğu, yerel çekistler ya da onun biriminden daha alt infazcılar tarafından yapılmışsa da, üst düzeydekilerin infazını Blokhin bizzat yerine getirmiştir, örneğin Moskova Gösteri Mahkemelerinde mahkûm edilen eski Bolşevikler ve NKVD&#8217;nin üç şefinden gözden düşen ikisinin (1938&#8242;de Yagoda, 1940&#8242;da Yezhov &#8211; Blokhin, Yezhov&#8217;un emriyle Yagoda&#8217;yı, Beria&#8217;nın emriyle de Yezhov&#8217;u, aynı yöntemle, önce soyup bayıltıncaya kadar döverek, sonra da vurarak öldürmüştür) infazları onun tarafından yerine getirilmiştir.</p>
<p><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-5"><strong>Polonyalı Subayların İnfazı</strong></a></p>
<p><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-5"></a></p>
<p>Blokhin&#8217;in en fazla dikkat çeken fiili, 1940 Nisan&#8217;ında Sovyetlerin Polonya&#8217;yı işgali sırasında, Ostashkov Subay kampındaki 7 bin Polonyalı subayın infaz edildiği Katyn ormanı katliamıdır. Bu katliam, 4 Nisan&#8217;da Stalin&#8217;in, NKVD şefi Lavrenti Beria&#8217;ya verdiği talimatla (kesa NKVD&#8217;nin 00485 nolu emri) gerçekleşmiştir. İnfazlar birbiri ardına 28 gecede tamamlanmıştır. Kalinin&#8217;deki (şimdiki Tver) NKVD karargahında özel olarak inşa edilimiş bodrumdaki infaz bölümünde infazlar doğrudan NKVD&#8217;nin resmi infazcısı Blokhin  tarafından yerine getirilmiştir.</p>
<p>Blokhin, gecede 300 infazın gerçekleştirilmesine karar vermiş ve bunun için, mahkûmların küçük bir bölüme tek başlarına getirilerek öldürüldüğü etkili bir sistem planlamıştır. &#8220;Leninist oda&#8221; adı verilen bu odaya getirilen mahkûmlar, yandaki odada elleri çözülmeden çabuk ve üstünkörü bir kimlik sorgulamasına tabi tutuluyor ve bundan sonra infaz odasına sokuluyorlardı. Kırmızıya boyalı odanın duvarları ses geçirmeyecek biçimde özel olarak yapılmıştı, betondan yapılan zemin eğimliydi ve su akma kanalıyla hortum bulunuyordu. Mahkûmun sırtını dayayacağı bir kütük yer alıyordu içerde. Deri kasap önlüğü, şapka ve dirseklere kadar eldiven giyen Blokhin, böylece üniformasını kan lekelerinden korumuş oluyordu. Blokhin, mahkûmu kütüğün önüne itekliyor ve Alman Walther marka 2.25 ACP tabancasını kurbanın kafatasına doğrultarak ateşliyordu. Walther marka tabancalarla dolu çantasını daima yanında getiriyordu, çünkü Sovyet TT-30 tabancalarına güveni yoktu, hele böyle ağır bir işte.Genellikle Alman gizli servis mensuplarınca kullanılan Alman tabancalarının kullanılmasının bir diğer sebebi de, günün birinde cesetler bulunursa, infazların Sovyetler tarafından yapıldığını inkâr edebilmekti.</p>
<p>20 ila 30 kadar yerel NKVD ajanı mahkûmları infaz odasına götürüyor, kimliklerini soruyor, infazdan sonra cesetleri alıp götürüyor ve hortumla zemini yıkayarak kanları temizliyorlardı. Bazı infazlar Devlet Güvenlik kıdemli yarbayı Andrei M. Rubanov tarafından yerine getirilse de baş infazcı Blokhin&#8217;di ve ününü kesintisiz bir şekilde ve hızla yerine getirmesiyle yapmıştı. NKVD&#8217;nin politikasına ve operasyonun karanlık doğasına uygun olarak infazlar gece yapılıyor ve karanlığın bastırmasından şafak sökene kadar devam ediyordu. Belirlenen 300 infaz kotası Blokhin tarafından ilk geceden sonra 250&#8242;ye indirildi, çünkü infazların tam karanlıkta yapılmasına karar verilmişti. İnfaz odasından çıkarılan cesetler kara kapı denen yerden çıkarılıp kamyonlara balık istifi yığılıyor ve iki gecede bir Mednoye denilen mevkiye taşınıyorlardı. Blokhin burada iki buldozer ayarlamıştı. Buldozerler cesetleri kazılan çukurlara döküyor ve üstünü kapatıyorlardı. Her gece 8-10 metre derinliğinde 20-25 çukur kazılıyor ve bunlar sabaha kadar doluyordu. Blokhin ve takımı gece boyunca on saat durmaksızın çalışıyordu, Blokhin&#8217;in her mahkûm için harcadığı zaman ortalama 3 dakikaydı. Blokhin, iş bittikten sonra personeline votka ikram ediyordu.</p>
<p>27 Nisan 1941&#8242;de, Blokhin&#8217;e gizlice Kızıl Bayrak nişanı verildi ve kendisine, Stalin&#8217;den, &#8220;özel görevleri etkili bir şekilde örgütlediği ve büyük beceri gösterdiği&#8221; için aylık ikramiye bağlandı. 28 günde 7000 infaz yerine getirerek kitle katliamında en büyük rakamı yakalamış kişi olduğu muhakkaktır.</p>
<p><strong>Ölümü </strong></p>
<p>Her ne kadar Lavrenti Beria, giderayak .onun &#8220;kusursuz hizmetlerini&#8221; övmüşse de, Stalin&#8217;in ölümünden sonra zorla emekli edilmiştir.  Beria&#8217;nın tasfiyesinden sonra, Nikita Kuruşçev tarafından yürütülen destalinizasyon kampanyası sırasında rütbeleri geri alınmıştır. Söylentiye göre, alkolizme batmış, aklını kaçırmış ve 1955 yılı şubat&#8217;ında &#8220;intihar&#8221; ederek öldüğü duyurulmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Wikipedia&#8217;dan İngilizcesi</strong></p>
<p><strong>Vasili Mikhailovich Blokhin</strong> (1895 &#8211; February 1955) was a <a href="https://docs.google.com/wiki/Soviet_Union">Soviet </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Major-General">Major-General who served as th</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Nikolai_Yezhov">Nikolai Yezhov  e chief </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Executioner">executioner of the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Stalinist">Stalinist </a><a href="https://docs.google.com/wiki/NKVD">NKVD under the administrations of ,</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Genrikh_Yagoda">Genrikh Yagoda,  and </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Lavrenty_Beria">Lavrenty Beria. Hand-picked for the position by </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Joseph_Stalin">Joseph Stalin in 1926, Blokhin led a </a>company of executioners that performed the majority of executions carried out during Stalin&#8217;s reign (most during the <a href="https://docs.google.com/wiki/Great_Purge">Great Purge). Claims by the Soviet government put the number of NKVD official executions at 828,000 during Stalin&#8217;s reign,</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-324-0">[1] and Blokhin is recorded as having personally executed tens of thousands of prisoners by his own hand over a 26-year period-including 7,000 condemned </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Poles">Polish POWs in one protracted </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Mass_execution">mass execution</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-324-0">[1]</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Montefiore-1">[2]-making him ostensibly the most prolific official executioner in recorded world history.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-324-0">[1] He was awarded both the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Order_of_the_Badge_of_Honor">Order of the Badge of Honor (1937) and the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Order_of_the_Red_Banner">Order of the Red Banner (1941).</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parish-325-2">[3]</a></p>
<h2><strong>[</strong><a href="https://docs.google.com/w/index.php%3Ftitle=Vasili_Blokhin&amp;action=edit&amp;section=1"><strong>edit] Career</strong></a></h2>
<p>Blokhin, born into a Russian peasant family, had served in the <a href="https://docs.google.com/wiki/Russian_Empire">Tsarist army of </a><a href="https://docs.google.com/wiki/World_War_I">World War I, and had joined the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Cheka">Cheka in March 1921. Though records are scanty, he was evidently noted for both his pugnaciousness and his mastery of what Stalin termed &#8220;black work&#8221;: assassinations, torture, intimidation, and execution conducted clandestinely. Once he caught Stalin&#8217;s eye, he was quickly promoted and within six years was appointed the head of the purpose-created </a><em>Kommandatura</em> Branch of the Administrative Executive Department of the NKVD. This branch was a company-sized element created by Stalin specifically for &#8220;black work&#8221; missions. Headquartered at the <a href="https://docs.google.com/wiki/Lubyanka_Square">Lubyanka in </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Moscow">Moscow, they were all approved by Stalin and took their orders directly from his hand, a fact that ensured the unit&#8217;s longevity despite three bloody purges of the NKVD. As senior executioner,</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-3">[4] Blokhin&#8217;s official title was that of </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Commandant">Commandant of the internal prison at the Lubyanka, which allowed him to perform his true job with a minimum of scrutiny and no official paperwork.</a></p>
<p>Although most common executions were delegated to local Chekists or subordinate executioners from his unit, Blokhin personally performed all of the high-profile executions conducted in the <a href="https://docs.google.com/wiki/Soviet_Union">Soviet Union during his tenure, including those of the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Old_Bolshevik">Old Bolsheviks condemned at the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Moscow_Show_Trials">Moscow Show Trials and two of the three fallen NKVD Chiefs (</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Genrikh_Yagoda">Yagoda in 1938 and </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Nikolai_Yezhov">Yezhov in 1940) he had once served under.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Rayfield-338-4">[5] He was awarded the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Order_of_the_Badge_of_Honor">Badge of Honor for his service in 1937.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-5">[6]</a></p>
<h2><strong>[</strong><a href="https://docs.google.com/w/index.php%3Ftitle=Vasili_Blokhin&amp;action=edit&amp;section=2"><strong>edit] Executions of Polish POWs</strong></a></h2>
<p>Blokhin&#8217;s most notable performance was the April 1940 <a href="https://docs.google.com/wiki/Mass_execution">mass execution </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Execution_by_shooting">by shooting of 7,000 Polish officers, captured following the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Soviet_invasion_of_Poland_(1939)">Soviet invasion of Poland, from the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Ostashkov">Ostashkov POW camp, during the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Katyn_massacre">Katyn massacre.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Remnick-6">[7] Based on the 4 April secret order from Stalin to NKVD Chief Lavrenti Beria (as well as </a><a href="https://docs.google.com/wiki/NKVD_Order_%25E2%2584%2596_00485">NKVD Order № 00485, which still applied), the executions were carried out in 28 consecutive nights at the specially-constructed basement execution chamber at the NKVD headquarters in </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Tver">Kalinin (now Tver), and were assigned, by name, directly to Blokhin, making him the official executioner of the NKVD.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Stanford-5-7">[8]</a></p>
<p>Blokhin initially decided on an ambitious quota of 300 executions per night, and engineered an efficient system in which the prisoners were individually led to a small <a href="https://docs.google.com/wiki/Antechamber">antechamber-which had been painted red and was known as the &#8220;Leninist room&#8221;-for a brief and cursory positive identification, before being handcuffed and led into the execution room next door. The room was specially designed with padded walls for soundproofing, a sloping concrete floor with a drain and hose, and a log wall for the prisoners to stand against. Blokhin-outfitted in a leather butcher&#8217;s apron, cap, and shoulder-length gloves to protect his uniform</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Stanford-102-8">[9]-then pushed the prisoner against the log wall and shot him once in the base of the skull with a German </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Walther_arms">Walther Model 2 </a><a href="https://docs.google.com/wiki/.25_ACP">.25 ACP pistol.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Remnick-5-9">[10] He had brought a briefcase full of his own Walther pistols, since he did not trust the reliability of the standard-issue Soviet </a><a href="https://docs.google.com/wiki/TT_pistol">TT-30 for the frequent, heavy use he intended.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Stanford-102-8">[9]</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-10">[11] The use of a German pocket pistol, which was commonly carried by Nazi intelligence agents, also provided </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Plausible_deniability">plausible deniability of the executions if the bodies were discovered later.</a></p>
<p>Between 20 to 30 local NKVD agents, guards and drivers were pressed into service to escort prisoners to the basement, confirm identification, then remove the bodies and hose down the blood after each execution. Although some of the executions were carried out by Senior Lieutenant of State Security Andrei M. Rubanov, Blokhin was the primary executioner and, true to his reputation, liked to work continuously and rapidly without interruption.<a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Stanford-102-8">[9] In keeping with NKVD policy and the overall &#8220;black&#8221; nature of the operation, the executions were conducted at night, starting at dark and continuing until just prior to dawn. The initial quota of 300 was lowered by Blokhin to 250 after the first night, when it was decided that all further executions should take place in total darkness.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Rayfield-338-4">[5] The bodies were continuously loaded onto covered flat-bed trucks through a back door in the execution chamber and trucked, twice a night, to </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Mednoye">Mednoye, where Blokhin had arranged for a </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Bulldozer">bulldozer and two NKVD drivers to dispose of bodies at an unfenced site. Each night, 24 to 25 trenches, measuring eight to ten meters total, were dug to hold the night&#8217;s corpses, and each trench was covered up before dawn.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Stanford-103-11">[12] Blokhin and his team worked without pause for ten hours each night, with Blokhin executing an average of one prisoner every three minutes.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Montefiore-1">[2] At the end of the night, Blokhin provided vodka to all his men.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Remnick-6-12">[13]</a></p>
<p>On 27 April 1940, Blokhin secretly received the <a href="https://docs.google.com/wiki/Order_of_the_Red_Banner">Order of the Red Banner and a modest monthly pay premium as a reward from Joseph Stalin for his &#8220;skill and organization in the effective carrying out of special tasks&#8221;.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-57-13">[14]</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Stanford-113-14">[15] His count of 7,000 shot in 28 days remains one of the most organized and protracted </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Mass_murders">mass murders by a single individual on record.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-5">[6]</a></p>
<h2><strong>[</strong><a href="https://docs.google.com/w/index.php%3Ftitle=Vasili_Blokhin&amp;action=edit&amp;section=3"><strong>edit] Death</strong></a></h2>
<p>Blokhin was forcibly retired following Stalin&#8217;s death, although his &#8220;irreproachable service&#8221; was publicly noted by Lavrenty Beria at the time of his departure.<a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Parrish-5">[6] After Beria&#8217;s fall from power (June 1953), Blokhin&#8217;s rank was eventually stripped from him in the </a><a href="https://docs.google.com/wiki/De-Stalinization">de-Stalinization campaigns of </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Nikita_Khrushchev">Nikita Khrushchev. He reportedly sank into </a><a href="https://docs.google.com/wiki/Alcoholism">alcoholism, went insane, and died in February 1955 with the official cause of death listed as &#8220;</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Suicide">suicide&#8221;.</a><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_note-Remnick-6">[7]</a></p>
<h2><strong>[</strong><a href="https://docs.google.com/w/index.php%3Ftitle=Vasili_Blokhin&amp;action=edit&amp;section=4"><strong>edit] References</strong></a></h2>
<ul>
<li>Montefiore, Simon Sebag (2005).<a href="http://isbndb.com/d/book/stalin_the_court_of_the_red_tsar_a02.html"><em>Stalin: The Court of the Red Tsar</em></a>.<a href="https://docs.google.com/wiki/New_York">New York:</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Vintage_Books">Vintage Books.</a><a href="https://docs.google.com/wiki/International_Standard_Book_Number">ISBN</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Special:BookSources/9781400076789">9781400076789.</a><a href="http://isbndb.com/d/book/stalin_the_court_of_the_red_tsar_a02.html">http://isbndb.com/d/book/stalin_the_court_of_the_red_tsar_a02.html.</a></li>
<li>Parrish, Michael (1996).<a href="http://books.google.com/books?id=NDgv5ognePgC&amp;pg=PP1&amp;dq=0275951138&amp;lr=&amp;ei=W-wVSvGsDoiCzASX7amOBw#PPA150,M1"><em>The Lesser Terror: Soviet state security, 1939-1953</em></a>.<a href="https://docs.google.com/wiki/Westport,_CT">Westport, CT: Praeger Press.</a><a href="https://docs.google.com/wiki/International_Standard_Book_Number">ISBN</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Special:BookSources/0275951138">0275951138.</a><a href="http://books.google.com/books?id=NDgv5ognePgC&amp;pg=PP1&amp;dq=0275951138&amp;lr=&amp;ei=W-wVSvGsDoiCzASX7amOBw#PPA150,M1">http://books.google.com/books?id=NDgv5ognePgC&amp;pg=PP1&amp;dq=0275951138&amp;lr=&amp;ei=W-wVSvGsDoiCzASX7amOBw#PPA150,M1.</a></li>
<li>Rayfield, Donald (2005).<a href="http://isbndb.com/d/book/stalin_and_his_hangmen_a01.html"><em>Stalin and His Hangmen: The tyrant and those who killed for him</em></a>.<a href="https://docs.google.com/wiki/New_York">New York:</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Random_House">Random House.</a><a href="https://docs.google.com/wiki/International_Standard_Book_Number">ISBN</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Special:BookSources/0375757716">0375757716.</a><a href="http://isbndb.com/d/book/stalin_and_his_hangmen_a01.html">http://isbndb.com/d/book/stalin_and_his_hangmen_a01.html.</a></li>
<li>Remnick, David (1994).<a href="http://books.google.com/books?ei=M_YVSsz8HZ6GyASEr-jeAQ&amp;id=sZ84S-QRNXYC&amp;dq=Lenin%27s+Tomb&amp;q=Blokhin&amp;pgis=1#search_anchor"><em>Lenin&#8217;s Tomb</em></a>.<a href="https://docs.google.com/wiki/New_York">New York:</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Vintage_Books">Vintage Books.</a><a href="https://docs.google.com/wiki/International_Standard_Book_Number">ISBN</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Special:BookSources/0679751254">0679751254.</a><a href="http://books.google.com/books?ei=M_YVSsz8HZ6GyASEr-jeAQ&amp;id=sZ84S-QRNXYC&amp;dq=Lenin%27s+Tomb&amp;q=Blokhin&amp;pgis=1#search_anchor">http://books.google.com/books?ei=M_YVSsz8HZ6GyASEr-jeAQ&amp;id=sZ84S-QRNXYC&amp;dq=Lenin%27s+Tomb&amp;q=Blokhin&amp;pgis=1#search_anchor.</a></li>
<li>Sanford, George (2005).<em>Katyn and the Soviet Massacre of 1940: Truth, Justice and Memory</em>. Routledge.<a href="https://docs.google.com/wiki/International_Standard_Book_Number">ISBN</a><a href="https://docs.google.com/wiki/Special:BookSources/0415338735">0415338735.</a></li>
</ul>
<h2><strong>[</strong><a href="https://docs.google.com/w/index.php%3Ftitle=Vasili_Blokhin&amp;action=edit&amp;section=5"><strong>edit] Notes</strong></a></h2>
<ol type="1">
<li>^ <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parrish-324_0-0"><strong><em>a</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parrish-324_0-1"><strong><em>b</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parrish-324_0-2"><strong><em>c</em></strong></a> Parrish 1996, p. 324.</li>
<li>^ <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Montefiore_1-0"><strong><em>a</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Montefiore_1-1"><strong><em>b</em></strong></a> Montefiore 2005, pp. 197-8, 332-4.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parish-325_2-0"><strong>^</strong></a> Parrish 1996, p. 325.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-3"><strong>^</strong></a> Rayfield 2005, p. 324.</li>
<li>^ <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Rayfield-338_4-0"><strong><em>a</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Rayfield-338_4-1"><strong><em>b</em></strong></a> Rayfield 2005, p. 338.</li>
<li>^ <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parrish_5-0"><strong><em>a</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parrish_5-1"><strong><em>b</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parrish_5-2"><strong><em>c</em></strong></a> Parrish 1996, pp. 324-5.</li>
<li>^ <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Remnick_6-0"><strong><em>a</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Remnick_6-1"><strong><em>b</em></strong></a> Remnick 1994, pp. 5-7</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Stanford-5_7-0"><strong>^</strong></a> Stanford 2005, p. 112.</li>
<li>^ <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Stanford-102_8-0"><strong><em>a</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Stanford-102_8-1"><strong><em>b</em></strong></a> <a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Stanford-102_8-2"><strong><em>c</em></strong></a> Stanford 2005, p. 102.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Remnick-5_9-0"><strong>^</strong></a> Remnick 1994, p. 5.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-10"><strong>^</strong></a> Rayfield 2005, p. 488.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Stanford-103_11-0"><strong>^</strong></a> Stanford 2005, p. 103.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Remnick-6_12-0"><strong>^</strong></a> Remnick 1994, p. 6.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Parrish-57_13-0"><strong>^</strong></a> Parrish 1996, p. 57.</li>
<li><a href="https://docs.google.com/Doc?id=dc265z8k_49fqksjrg4&amp;btr=EmailImport#cite_ref-Stanford-113_14-0"><strong>^</strong></a> Stanford 2005, p. 113.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/wikipediadan-stalinin-infazcisi-vasili-blokhin-kismi-ceviri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>A.K.Portre &#8211; HASTASIYIZ (anti-pop)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/hastasiyiz-anti-pop/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/hastasiyiz-anti-pop/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 13:38:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2373</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/A.K.Portre-HASTASIYIZ.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2374" title="A.K.Portre-HASTASIYIZ" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/A.K.Portre-HASTASIYIZ.jpg" alt="" width="600" height="600" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/hastasiyiz-anti-pop/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anayasa (anti-pop)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/anayasa-anti-pop/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/anayasa-anti-pop/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 13:36:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Görseller]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2369</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/anayasa.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2370" title="anayasa" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/anayasa.jpg" alt="" width="700" height="500" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/anayasa-anti-pop/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hastalık ve Kapitalizm (Alfredo Bonanno, Çeviri: Emre Özkapı)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/hastalik-ve-kapitalizm-alfredo-bonanno-ceviri-emre-ozkapi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/hastalik-ve-kapitalizm-alfredo-bonanno-ceviri-emre-ozkapi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 11:24:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2227</guid>
		<description><![CDATA[Alfredo Maria Bonanno
Hastalık, yani örneğin organizmanın işleyişinin bozukluğu, insanlığa özel bir durum değil. Hayvanlar da hasta oluyor, ve eşyalarda kendi işleyişlerinde kusurlu olabiliyorlar. Anormallik olarak hastalık fikri, sağlık bilimi tarafından üretilmiş klasik bir fikir.
Hastalığa cevap olarak, çoğunlukla bugün sağlığı domine eden pozitivist ideolojiye, tedaviden dolayı teşekkür edilir, bu aynı zamanda özel olarak seçilmiş pratiklerin, dışardan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://bristol.indymedia.org/attachments/may2009/ips_v_capitalism.jpg" target="_blank"></a><strong><em><a href="http://bristol.indymedia.org/attachments/may2009/ips_v_capitalism.jpg" target="_blank"><img class="alignleft" style="margin-right: 20px; border: 0px initial initial;" src="http://i43.tinypic.com/b5i06b.jpg" border="0" alt="" width="144" height="159" /></a></em></strong>Alfredo Maria Bonanno</em></strong><br />
Hastalık, yani örneğin organizmanın işleyişinin bozukluğu, insanlığa özel bir durum değil. Hayvanlar da hasta oluyor, ve eşyalarda kendi işleyişlerinde kusurlu olabiliyorlar. Anormallik olarak hastalık fikri, sağlık bilimi tarafından üretilmiş klasik bir fikir.</p>
<p>Hastalığa cevap olarak, çoğunlukla bugün sağlığı domine eden pozitivist ideolojiye, tedaviden dolayı teşekkür edilir, bu aynı zamanda özel olarak seçilmiş pratiklerin, dışardan müdahalesiyle sunulan normallik fikrinin ve koşullarının oluşturulması demek.</p>
<p>Buna rağmen, hastalığın nedenlerine dair araştırmaların, her zaman bilimsel olarak ihtiyaç duyulan ve inşaa edilmek istenilen normallikle paralel olduğunu düşünmek hatalı olabilir. Tamamiyle fantastik olan zamanlarda, şifacılar yüzyıllar boyunca hastalıkların araştırılmasında el ele gitmediler. Şifacıların, özellikle doğa güçlerinin deneysel bilgisinin temel olduğu, kendi mantıkları vardı.</p>
<p>Daha yakın zamanlarda, bilimin sekterliği eleştirisi, -sağlığı da içererek-,  kendisini insanlığın bütünselliği fikri üzerine yerleştirdi; çeşitli doğal elementlerden varoluşlar yaratıldı -entelektüel, ekonomik, sosyal, kültürel, politik ve diğerleri. Marksizm’in materyalist ve diyalektik hipotezlerinin kendisini yerleştirdiği yer, işte bu yeni perspektifin içinde. Farklı olarak bütünlüğü yeniden tanımladı, gerçek insan artık eski pozitivizmin alışık olduğu farklı bölümlere ayrılmadı, Marksistler tarafından tek yollu determinizme dahil edildi. Hastalığın nedeni olarak;  insanlığı iş ile yabancılaştıran, doğa ve “normallik” ile ilişkilerini bozan koşullara maruz bırakmasından ötürü yalnızca kapitalizmi suçladı, bu hastalığın diğer tarafıydı .</p>
<p>Bizim fikrimize göre hastalık, ne pozitivist tezlerin söylediği organizmanın hatalı işleyişinin sonucu, ne de Marksist bir tezde ifade edildiği gibi, her şeyin kapitalizmin kabahati olduğu fikri yeterli değil.</p>
<p>Olan bitenler bu fikirlerden biraz daha karmaşık.</p>
<p>Basitçe, özgürleşmiş bir toplulukta artık hastalık gibi şeylerin olmayacağını söyleyemeyiz. Ne de, bu mutlu buluşmada, hastalığın kendisini hala keşfedilebilen basit ve önemsiz bir güce düşüreceğini söyleyebiliriz. Hastalığın, insanlığın topluluk içindeki varoluşunun bir parçası olduğunu söyleyebiliriz, örneğin; doğanın ideal durumlarının biraz düzeltilerek, yapay en özgür toplulukları yaratmak için bile kesinlikle gerekli olan karşılığının ödenmesidir.</p>
<p>Kuşkusuz, özgür bir topluluktaki hastalığın devam eden  artışı  bireyler arasında kesinlikle zorunlu olarak azalacak ve sömürü temelli, şimdi yaşadığımız gibi bir topluluğunkiyle karşılaştırılamayabilir. Bu yüzden hastalığa karşı mücadele sınıf mücadelesinin bütünselliğinin bir parçası. Hastalığın kapitalizm tarafından var edildiği çok büyük bir iddia olurdu -bu determinist ve kabul edilemez bir yorum olurdu-,ama bununla birlikte daha özgürlükçü bir topluluk daha farklı olabilir. Hastalığın olumsuzluğunda bile yaşama, insan olmaya daha yakın olabilir. Yani; şimdiki, bugünün dehşete düşürücü insan dışılığının bir ifadesi olan hastalık, insanlığımızın bir ifadesi olabilir. Bu yüzdendir ki, “hastalığı silaha dönüştürmek” gibi özetlenebilecek olan az çok basit önermeleri ilgiyi hak etmelerine ve özellikle bir dereceye kadar akıl hastalığıyla ilgili olmasına rağmen, hiç kabul etmedik. Hastaya, sadece sınıf düşmanlarıyla mücadele temelli bir tedaviyi önermek gerçekten mümkün değil. Böyle bir basitleştirme absürd olurdu. Hastalık aynı zamanda zarar görme, acı çekme, çelişki, belirsizlik, kuşku, yalnızlık anlamına geliyor ve bu olumsuz etkenler kendisini sadece bedenle sınırlamıyor onunla birlikte bilince ve arzuya da saldırıyor. Bu gibi temellerle bir mücadele programı hazırlamak oldukça gerçekdışı ve korkunç bir şekilde insanlık dışı olabilirdi.</p>
<p>Ancak, eğer hasta onu hem nedenleriyle hem de etkileriyle anlarsa  bir silaha dönüşebilir. Hastalığımın dışsal nedenlerini anlamak benim için önemli olabilir: kapitalistler ve sömürücüler, devlet ve kapitalizm. Ama bu yeterli değil. Aynı zamanda, HASTALIĞIMLA ilişkime açıklık kazandırmam gerekli ki, hastalığım sadece zarar görme, acı ve ölüm olmayabilir. Aynı zamanda kendimi ve başkalarını daha iyi anlama, beni çevreleyen gerçekliğin ne olduğu  ve onu dönüştürmek için ne yapılması gerektiğini ve devrimci çıkış yollarını daha iyi kavramam anlamına da gelebilir.</p>
<p>Geçmişte bu konuda Marksist yorumların anlaşılabilirliğinin eksikliğinden dolayı hatalar yapıldı. Bu hatalar, hastalık ve kapitalizm arasında DOĞRUDAN bir bağlantı kurulması gerektiği iddiasından dolayıydı. Bugün bu ilişkinin DOLAYLI olması gerektiğini düşünüyoruz, örneğin; hastalığın genel bir anormallik durumu olarak değil, hastalığımın benim hayatımın bir parçası olduğunun, BENİM NORMALLİĞİMİN bir unsuru olduğunun farkına vararak.</p>
<p>Ve sonra, mücadele bu hastalığa karşı. Tüm mücadeleler zaferle sonlanmasa bile.</p>
<p><strong>Çeviri: Emre Özkapı</strong></p>
<p><em><strong>[İngilizce çevirisi <a href="http://theanarchistlibrary.org/HTML/Alfredo_M._Bonanno__Dissonances.html#toc5" target="_blank">Dissonances</a>'da (Elephant Editions,London) yayınlandı..] </strong></em></p>
<div><span style="font-family: Arial, Helvetica, sans-serif; line-height: 18px; font-size: 12px;"><strong><br />
</strong></span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/hastalik-ve-kapitalizm-alfredo-bonanno-ceviri-emre-ozkapi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasıl Yaşanıyor Bu Vesayetli Dünyada? Hangi Çılgınlar Nasıl Dayanıyor Buna? (Selçuk Orhan, 09.03.2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/nasil-yasaniyor-bu-vesayetli-dunyada-hangi-cilginlar-nasil-dayaniyor-buna-selcuk-orhan-09-03-2010/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/nasil-yasaniyor-bu-vesayetli-dunyada-hangi-cilginlar-nasil-dayaniyor-buna-selcuk-orhan-09-03-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 11:16:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2223</guid>
		<description><![CDATA[Üstüne biraz kafa yorunca elimize gelen şeyler vardır; bunların çoğunu da çocukluk çağında maruz kalmaya başladığımız muhteşem dayatma nedeniyle son derece olağan kabul eder, geçer gideriz. Neler mi? Örneğin mülkiyet. Mesela bazı hayvanların “sahibi” olduğumuzu düşünmemiz gibi. Halbuki bir kedinin sahibi olduğunu düşünmek ne manyaklıktır… Ya da kasap vitrininde asılı duran kanlı gövdenin kendimizinkinden kıymetsiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üstüne biraz kafa yorunca elimize gelen şeyler vardır; bunların çoğunu da çocukluk çağında maruz kalmaya başladığımız muhteşem dayatma nedeniyle son derece olağan kabul eder, geçer gideriz. Neler mi? Örneğin mülkiyet. Mesela bazı hayvanların “sahibi” olduğumuzu düşünmemiz gibi. Halbuki bir kedinin sahibi olduğunu düşünmek ne manyaklıktır… Ya da kasap vitrininde asılı duran kanlı gövdenin kendimizinkinden kıymetsiz olduğunu sanmak. Cinsel roller. Örneğin kadınların etek giymesinin uygun olduğunu sanmamız gibi. Oysa tam tersi doğru. Sağlık açısından erkekler etek, kadınlar pantolon giyse daha uygun olurdu. Çıplak yaşlılardan tiksinmek mesela, ne aşağılık bir şeydir. Ya da devlet! Adımızı kaydeden, köklerimizi sağlama bağlayan, bizi askere alan, bize pasaport veren, bizi hapse atan ya da bize birtakım ünvanlar verip taltif eden…</p>
<p>Anarşist ya da düzen karşıtı olduğumu iddia edecek değilim. Bende o kalıp yok. Son derece konformistim. Vergiden askerliğe devletin –örnek denemese bile- geçer not alan bir vatandaşıyım. Kredi aldım. Otomobil kullandım. Ehliyetim var. Sigortalı bir işim var. İki kez evlendim, belediyeye de bildirdim. Kısacası çok düşünmemeye çalışıyorum.</p>
<p>Çok düşünürsem belki de, geçtiğimiz hafta içinde İsviçre vatandaşlığından da çıkarılan, böylece tamamıyla “topraksız” kalan Gün Zileli gibi olurum. Yeryüzündeki hiçbir devletin kayıt altına almak istemediği 65 yaşında bir insan.</p>
<p>Gün Zileli’yi ilk olarak anılarını topladığı hacimli üçlemesinden tanıdım: “Yarılma”, “Havariler” ve “Sapak”, 1954’ten 1992’ye kadar bir hayatın çizgisini tutkulu bir ayrıntıcılıkla ortaya koyuyor. Gün Zileli, 68’in en etkili isimlerinden biri. İşçi Partisi’nin yönetici kadrosunda bulunmuş. Birlikte yola çıktığı kişilerden biri hala partisinin başında, adı darbelerde ve davalarda geçmeye devam ediyor. Bir diğeri büyük bir medya patronu. Bir başkası tuhaf ama bir havai fişek şirketinin sahibi ya da ortağı. Gün Zileli ise topraksız, ülkesiz, Almanların “heimetlos” dediği durumda.</p>
<p>Kitaplarını okuduktan sonra Gün Zileli’ye hemen uzun ve sıkıcı bir mesaj atmıştım. Büyük bir medya patronu ya da parti yöneticisi olmadığı için alçakgönüllülük edip yanıt verdi. Türkiye’ye ilk gelişinde Taksim’de buluştuk. İş çıkışı gittiğim için kısa kollu bej bir gömleğim ve lacivert keten bir pantolonum vardı. 2005 yazı olmalı. Bir de deri omuz çantası taşıdığımı anımsıyorum. Uzun boylu bir adamdı Gün Zileli. Son derece içten, güleryüzlü. İş yerinde serbest giyinemediğimi düşünerek üzülmüştü; ona aslında toplantı olmadığında daha rahat giyindiğimizi açıkladım. Taş Kayık’ı okumuştu. İçeriğiyle değil anlatımdaki yaklaşımımla ilgili birkaç şey sordu. Şu simit saraylarından birinde oturmuştuk. Gün Zileli’nin geçici olarak edindiği bir cep telefonu vardı. Cihangir’de, kızı Irmak’ta kalıyordu. Özel bir durum nedeniyle kızının yanında bulunması gerekiyordu. Beni de davet etti; eve gittik. Irmak Zileli, oldukça zor bir dönemden geçiyor olmasına karşın bize çay ikram etti. Gün Zileli’nin öyküleri üstüne de konuştuk. 60’ların başlarında Hüseyin Cöntürk’ün dergisinde öyküleri çıkmıştı Gün Zileli’nin. Siyasete yönelince yazmayı bırakmıştı. O gün, Gün Zileli ile bir söyleşi yapma fikri doğdu. Yaptık da: <a href="http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileli-ile-soylesi/" target="_blank">http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileli-ile-soylesi/</a></p>
<p>Devlet kör bir aygıt olarak zaman zaman bireyleri atlar. Ancak bilinçli bir şekilde bir bireyi “saymamak” devletin çok ender karşımıza çıkan, şaşırtıcı bir işlevi. Oysa gerçek bir delilik içinde yaşıyoruz. İnsanları kitleler halinde imha etmek için makinelerin tasarlandığı bir yerdeyiz. Korkunç bir kabus gibi. Bu deliliğin azıcık farkına varmanın bedeliyse yok edilmek ya da yok sayılmak. Sırası gelip boğazlanıncaya kadar herkes insan, öyle değil mi?</p>
<blockquote><p>kaynak: <a href="http://www.afilifilintalar.com/index.php/nasil-yasaniyor-bu-vesayetli-dunyada-hangi-cilginlar-nasil-dayaniyor-buna">http://www.afilifilintalar.com/index.php/nasil-yasaniyor-bu-vesayetli-dunyada-hangi-cilginlar-nasil-dayaniyor-buna</a></p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/18/nasil-yasaniyor-bu-vesayetli-dunyada-hangi-cilginlar-nasil-dayaniyor-buna-selcuk-orhan-09-03-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gün Zileli’nin Stalinizm-Bir İdeolojinin İflası adlı yeni kitabı üzerine söyleşi (Ahmet Külsoy, Sabah Gazetesi – Kitap Eki, 17.03.2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/17/gun-zilelinin-stalinizm-bir-ideolojinin-iflasi-adli-yeni-kitabi-uzerine-soylesi-ahmet-kulsoy-sabah-gazetesi-kitap-eki-17-03-2010/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/17/gun-zilelinin-stalinizm-bir-ideolojinin-iflasi-adli-yeni-kitabi-uzerine-soylesi-ahmet-kulsoy-sabah-gazetesi-kitap-eki-17-03-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Mar 2010 10:55:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2214</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Külsoy&#8217;la yapılmış bu röportaj, 17 Mart 2010 tarihli Sabah gazetesinin Kitap Eki&#8217;nde, -eksik ve kesilimiş haliyle- başka bir başlıkla,  &#8217;Farklı Bir Stalin Portresi&#8217; başlığıyla yayınlanmıştır.
Özgün Başlığı ile tüm röportajı yayınlıyoruz..


A.K.: Özgür Üniversite Yayınlarından Şubat ayında çıkan yeni kitabını okudum. Neden böyle bir kitap yazmayı gerekli gördün? Stalinizm, bugün acil bir sorun mu?
G.Z.: Acil sorunlar üzerine kitap [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 90px;">Ahmet Külsoy&#8217;la yapılmış bu röportaj, 17 Mart 2010 tarihli Sabah gazetesinin Kitap Eki&#8217;nde, -eksik ve kesilimiş haliyle- başka bir başlıkla,  &#8217;Farklı Bir Stalin Portresi&#8217; başlığıyla yayınlanmıştır.</p>
<p style="padding-left: 90px;">Özgün Başlığı ile tüm röportajı yayınlıyoruz..</p>
<p style="padding-left: 90px;">
<p><br/><br />
<strong>A.K.: Özgür Üniversite Yayınlarından Şubat ayında çıkan yeni kitabını okudum. Neden böyle bir kitap yazmayı gerekli gördün? Stalinizm, bugün acil bir sorun mu?</strong></p>
<p><strong>G.Z.: </strong>Acil sorunlar üzerine kitap yazma zorunluluğunu duymam. Hatta genellikle acil olmayan ama temelde önemli gördüğüm konularda yazmayı tercih ederim. “Acil”likten ne anlıyoruz, orası da ayrı bir konu gerçi. Aktüelliği anlıyorsak aktüellikten uzak birisiyim. Öte yandan, Stalinizmin solun her zaman gündeminde olduğunu düşünürüm.</p>
<p><strong>A.K.: Yani solun bu meselede berrak olmadığını mı  düşünüyorsun?</strong></p>
<p><strong>G.Z.: </strong>Bir gelenek var. Bu aşılamıyor. Sol bu konuyu derinlemesine irdelemiş değil. Stalinizm bir ölü kalıt olarak, ölü ağırlık olarak duruyor solun bünyesinde. Stalin&#8217;i savunan sol da Stalin&#8217;i iyi bilerek savunuyor değil. Kısaca ifade edecek olursak ezberi şöyle: Madem bu bizim geleneğimiz ve madem burjuvazi Stalinizme saldırıyor o halde onu gelenek olarak savunmak durumundayız. Oysa bilmiyoırlar ki, burjuvazi Stalin&#8217;e onu en çürük nokta gördüğü için saldırıyor. Rastladığım Stalin savunucularına Stalin&#8217;in dünyadaki en büyük komünist katili olduğunu söylediğim zaman önce şaşırıyorlar, sonra da inkâr yoluna gidiyorlar. Çünkü hiçbir şey bilmiyorlar bu konuda.</p>
<p><strong>A.K.: Doğru mu bu?</strong></p>
<p><strong>G.Z: </strong>Stalin&#8217;in en büyük komünist katili olduğu mu? Doğru elbette. Hitler&#8217;in, Mussolini&#8217;nin ve dünya yüzündeki tüm faşist rejimlerin öldürdüğü komünistlerin sayısını toplasanız Stalin&#8217;in öldürdüğü komünistlerin sayısına yetişemez. Anarşistleri ve diğer muhalifleri katmıyorum bile. Ama bunlar bilinmiyor. Bilinmeyen çok şey var.</p>
<p><strong>A.K.: Mesela neler?</strong></p>
<p><strong>G.Z.: </strong>Şu anda çevirdiğim bir kitap var. Adı Jan Valtin&#8217;in <em>Karanlığın Ötesinde </em>kitabında da geçen Alman komünisti Heinz Neumann&#8217;ın karısı Margaret Buber Neumann&#8217;ın anıları: <em>Under Two Dictators-Prisoner of Stalin and Hitler</em>. Aynı yazarın Türkçede daha önce yayınlanmış bir kitabı daha var. Kafka&#8217;nın sevgilisi Milena&#8217;yı anlattığı kitabı. Ona, Nazi toplama kampı Ravensbrück&#8217;te rastlamış ve yakın arkadaş olmuş. Margaret Buber, kocası Heinz Neumann&#8217;la birlikte, 1936 yılında Rusya&#8217;ya sığınıyor. Kocası iki yıl sonra tutuklanıp GPU tarafından öldürülüyor. Margaret altı ay sonra tutuklanıyor ve Kazakistan&#8217;daki Karaganda toplama kampında tutuluyor. 1940 yılında da, diğer üç yüz Alman komünistiyle birlikte GPU tarafından, Brest-Litovsk köprüsü üzerinden, Polonya&#8217;nın o bölgesini işgali altında tutan Alman Nazilerine, Gestapo&#8217;ya teslim ediliyor, Hitler-Stalin anlaşmasının gizli bir maddesinin gereği olarak. Ravensbrück toplama kampında beş yıl tutuklu kalıyor. Mesela bir Vasili Blokhin var. Stalin&#8217;den 1941 yılında Kızıl Bayrak nişanı almış bir Sovyet generali. Adamın marifeti ne biliyor musun? Gecede üç yüz kişiyi tek başına infaz edebilmesi. Ve her gece yerine getiriyor bu görevi. Adam, aynı kasaplar gibi muşamba önlük giyerek girermiş, kırmızıya boyalı, “Leninist oda” adı verilmiş infaz odasına. Polonya ordusunun 7 bin subayının öldürüldüğü Katyin ormanları katliamda da aynı “üretim rakamlarını” zorlamış. Demek Stakhanovizm bu alanda da geçerliymiş.</p>
<p><strong>A.K.: Ama gördüğüm kadarıyla, kitabında bu tür olaylardan çok, daha teorik konular üzerinde durmuşsun. Üretici güçler teorisi gibi&#8230;</strong></p>
<p><strong>G.Z.: </strong>Evet öyle. Çünkü temelde bir teori yatıyor. Stalinizm diyorum ama Stalinist olmayanlar, hatta muhalif komünistler ve Troçkistler de bu teorinin etkisi altında. Marx&#8217;tan kaynaklanan ilerlemeci paradigmanın acı bir sonucu Stalinizm. Elbette Marx&#8217;ı, hatta Lenin&#8217;i de Stalin&#8217;den tefrik etmek gerekir. Marx, böyle cehennemi bir diktatörlüğü tahayyül bile edemezdi. Lenin döneminde, gelecekteki rejimin adım sesleri duyulabiliyordu ama buna rağmen Lenin de tahayyül edemezdi bu kadarını. Örneğin tüm mücadele arkadaşlarının uydurma itiraflarla ölüme gönderileceğini. Lenin döneminde tek parti diktatörlüğü vardı ve bu kötüydü ama en azından Bolşevik Parti üyeleri tevkifat korkusu olmadan tartışabiliyorlardı. Stalin döneminde bu da sona erdi ve herkes birbirinden korkar hale geldi. En büyük tehlike öncelikle partililer için söz konusuydu. Her an tutuklanabilir ve öbür dünyayı boylayabilirdiniz. En üst yöneticiden en sıradan üyeye kadar herkes her an yaşıyordu bu korkuyu.</p>
<p><strong>A.K.: Ama yine gedik rejimin pratik işleyişine. Üretici güçler teorisiyle bağlantısı  ne bütün bu olanların?</strong></p>
<p><strong>G.Z.: </strong>Bağlantısı şu: Parti önüne bir hedef koyuyor. Sosyalizmin tek ülkede zafere ulaşabilmesi için Sovyetler Birliği&#8217;nin hızla sanayileşmesi gerekiyor. Hem de çok kısa süre içinde. Bu nasıl sağlanabilir? İç sömürge güçlerinin zorla bu işe sürülmesi ve emekçilerin azami ölçüde sömürülmesiyle. İşçiler ölümüne çalıştırılacak; köylülük yok edilecek ve şehirlere sürülerek ya da olduğu yerde devlet tarım işçisi olarak işe sürülecek; periferi halklar keza bir iç sömürge siyasetiyle en zor işlere sevk edilecek; uzaktaki ormanlar ve altın madenleri için tutuklulardan oluşan köle-işçiler seferber edilecek: bütün bunlara itiraz edebilecek muhalifler, eski Bolşevikler ve hata Stalinist bürokrasinin içindeki “bu kadarı da fazla” diyen ya da dediğinden kuşkulanılan unsurlar temizlenecek&#8230; İşte üretici güçler teorisinin vardığı nokta bu&#8230;</p>
<p><strong>A.K.: </strong>Sen de gençliğinde Stalin&#8217;i savunduğunu anlatıyorsun yazdığın önsözde&#8230;</p>
<p><strong>G.Z.: </strong>Genç radikallerin yürekleri ne kadar büyük olursa olsun vizyonları çok dardır, ezbercidirler, kolay çözümler onlara çok cazip gelir ve şefler de bunu azami ölçüde sömürürler. Ben de o gençlerden biriydim. Ama genç radikal vicdanlıdır da. Eğer gerçeği görürse, önündeki perdeyi yırtıp atabilirse, dogmatik ezberlerden kendini kurtarabilirse, gördüğü manzara karşısında elbette vicdanı kanayacak ve uyanacaktır. Ben bunu umuyorum, kitabı yazarken bana güç veren bu umuttu.</p>
<p><strong>A.K.: </strong>Umarım umudun boşa çıkmaz&#8230;</p>
<p><strong>G.Z.: </strong>Umarım umudumun boşa çıkmaması yönündeki umudun boşa çıkmaz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/17/gun-zilelinin-stalinizm-bir-ideolojinin-iflasi-adli-yeni-kitabi-uzerine-soylesi-ahmet-kulsoy-sabah-gazetesi-kitap-eki-17-03-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SSCB, KOMİNTERN, TKP, KEMALİST REJİM &#8211; IV</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/14/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-iv/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/14/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-iv/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Mar 2010 06:35:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite Bahar2010 - Komintern/TKP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2303</guid>
		<description><![CDATA[Komintern&#8217;in, kuruluşundan oldukça kısa bir süre sonra, dünya devriminden vazgeçip Sovyet dış siyasetinin aleti haline geldiğini daha önce belirtmiştik. Komintern&#8217;in bu niteliği Stalin&#8217;in mutlak yönetimi altında giderek daha da koyulaştı.
Komintern, 1920&#8242;lerin ortalarından 1930&#8242;ların ortalarına kadar, Batı&#8217;da ve Doğu&#8217;da, birbirine zıtmış gibi görünen sol ve sağ siyasetler uyguladı. Batı&#8217;da, sosyal demokrasiyi baş düşman alan “sol” ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Komintern&#8217;in, kuruluşundan oldukça kısa bir süre sonra, dünya devriminden vazgeçip Sovyet dış siyasetinin aleti haline geldiğini daha önce belirtmiştik. Komintern&#8217;in bu niteliği Stalin&#8217;in mutlak yönetimi altında giderek daha da koyulaştı.</p>
<p>Komintern, 1920&#8242;lerin ortalarından 1930&#8242;ların ortalarına kadar, Batı&#8217;da ve Doğu&#8217;da, birbirine zıtmış gibi görünen sol ve sağ siyasetler uyguladı. Batı&#8217;da, sosyal demokrasiyi baş düşman alan “sol” ve sekter bir siyaset izlenirken, Doğu&#8217;da, özellikle Çin&#8217;de (ve tabii Türkiye&#8217;de), tamamen burjuva kuyrukçusu bir siyaset izlendi. Görünüşteki bu farklılığa rağmen, dikkatle bakıldığında, bu iki yanlış siyasetin de (tabii ki dünya devrimi ve emekçilerin menfaatleri açısından yanlış, yoksa Sovyet dış politikası açısından bir yanlışlık söz konusu değil) Sovyet devletinin çıkarlarına hizmet amacıyla ortaya konulduğu gözlemlenebilir.</p>
<p>Batı&#8217;da 1934 yılına kadar uygulanan, sosyal demokrasiyi “sosyal-faşist” ilan eden sol sekter politikanın nedeni, Sovyetler Birliği&#8217;nin, komünist partileri işçi hareketinin tek ve tartışılmaz lideri haline getirme çabasıydı. Eğer bu başarılabilirse, bu komünist partiler, devrim için değil ama Sovyetler Birliği&#8217;nin çıkarları için önemli pazarlık güçleri haline gelecekler, batılı burjuva hükümetleri bu güçlü aletlerle Sovyetler Birliği lehinde bir dış politika izlemeye zorlanacaklardı. Ne var ki, bu ülkelerde işçi kitleleri hâlâ esas olarak sosyal demokrat partilere bağlıydılar ve Komünist Partiler işçi hareketi içinde küçük fraksiyonlar olmaktan kurtulamamışlardı. Bu durumun değişmesi için sosyal demokrat partilerin yıkılması gerekiyordu. İşte, faşizmin yükseldiği koşullarda sosyal demokrasinin baş düşman alınmaya devam edilmesinin ve sonuçta Nazilerin iktidar yolunun taşlarının döşenmesine yardımcı olunmasının nedeni buydu.</p>
<p>Doğu&#8217;da ise sosyal demokrasi gibi bir engel yoktu. Hatta buralarda (özellikle Çin&#8217;de) işçi ve köylüler büyük bir devrimci kabarış içindeydiler. Örneğin Çin&#8217;de, burjuvaziyle işbirliği politikaları izlenmeseydi devrimin çok daha kısa sürede başarıya ulaşma ihtimali az değildi. Ama Stalin&#8217;in derdi devrim falan değildi. Hatta, Sovyetler Birliği&#8217;ne rakip olma potansiyeli taşıyacak yeni devrimci odakların çıkmasını istemiyordu. Onun derdi, zayıf burjuvazileri Sovyetler Birliği ile ittifaka zorlayacak bir ağırlık yaratılmasıydı. Bu zayıf burjuvaziler desteklenmeli ve Sovyetler Birliği ile dost olmaya ikna edilmeliydi. Komünist Partilerinin fonksiyonu da bundan ibaretti. Bu yüzden Türkiye&#8217;deki ve Çin&#8217;deki komünistlerin görevi, bu “milli” burjuva iktidarlarını destekleyip SB&#8217;ne dost bir çizgi izlemelerini sağlamaktı.</p>
<p>Hitler&#8217;in iktidara gelmesinden sonra Stalin&#8217;in emriyle Batı&#8217;daki sekter politika değiştirildi ve bu kez, Doğu&#8217;da izlenene benzer bir burjuvaziyle ittifak politikası yürürlüğe kondu. Bu değişikliğin nedeni, Stalin&#8217;in, Almanya&#8217;nın “Rapollu Ruhu”ndan uzaklaşıp Rusya&#8217;ya karşı düşmanlık politikası izleyeceğinden korkmasıydı. Almanya ile Polonya arasında yapılan dostluk antlaşmasını bunun belirtisi olarak gören Stalin, komünist partilere, sadece sosyal demokrasiyle değil, batıdaki tüm reaksiyoner burjuva iktidarlarıyla ittifak talimatı verdi. Bu kez, eski sekter politikanın yerine, tamamen burjuva kuyrukçusu sağ bir politika yürürlüğe kondu. Bu kez, burjuvaziyle ittifak adına devrimlerin önüne set çekildi. İspanya bunun tipik örneğidir. İspanya&#8217;da devrimin yenilmesinin ve Franko&#8217;nun zafer kazanmasının en büyük sorumlusu bu Stalinist sağcı politikadır.</p>
<p>Türkiye&#8217;ye gelecek olursak, başından itibaren Sovyetler Birliği&#8217;nin emrinde olan TKP, burjuva kuyrukçusu politikaları zaten uygulamaktaydı. Kemalizmin bir yan kolu gibi çalışan ve bu anlamda en sağ politikaları izleyen TKP&#8217;nin 1930&#8242;lardaki sağcı Komintern politikalarını izlemeye çalışırken daha da sağa kayması kaçınılmazdı. Başından beri Kemalizmin kuyruğunda olan TKP, 1930&#8242;ların ortalarında, Komintern&#8217;den aldığı talimata uygun olarak, küçük teşkilatını da dağıtmaya yöneldi (Separat kararı). Komintern, zaten küçük bir güç olan TKP&#8217;yi başından beri gözden çıkartmıştı ve onu Türkiye&#8217;ye uygulayacağı ittifak politikalarında ayak bağı olarak görmeye başlamıştı. Sinek (TKP) küçüktü ama burjuvazinin midesini bulandırıyordu. Bu durumda, TKP&#8217;nin Sovyetler Birliği&#8217;nin çıkarlarına hizmet etmesinin en iyi yolu kendisini dağıtması ve komünistlerin CHP&#8217;nin içine girmesiydi. Böylece Türk burjuvazini iyice güven verilecek ve ülkede “devrim” peşinde koşan, SB&#8217;ne bağlı bir güç olmadığı gösterilerek burjuvazinin korku ve paranoyaları giderilecekti. İşte TKP&#8217;ye yönelik “separat” kararının özü budur. Bazen aletler de engel haline gelebilir ve ondan itibaren o aletin çöpe atılması gerekir.</p>
<p>1938 şılındaki Dersim katliamı karşısında Komintern&#8217;in ve tasfiye edilmiş TKP&#8217;lilerin aldığı tutum içler acısıdır. Dersim&#8217;de jenosit türü bir kıyım uygulandığı halde bu teşkilatlar tek bir ses çıkartmadıkları gibi, Kemalist kıyıcıları “feodalizmi bastırdığı” için kutsamışlardır.</p>
<p>Bu tutum, yalnız Dersim halkına değil, eğer kaldıysa Türkiye devrimine ilişkin umutlara da kıymaktan başka bir anlam taşımıyordu.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/14/sscb-komintern-tkp-kemalist-rejim-iv/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HAİNLER,DÖNEKLER VE DEVRİMCİLER!… (sosyalistforum.org, haydarcanpolat)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/12/hainlerdonekler-ve-devrimciler/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/12/hainlerdonekler-ve-devrimciler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 11:00:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aleyhindeki ya da Eleştirel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2208</guid>
		<description><![CDATA[Devrimcilik zor zenaatır demişti büyük usta Çernişevski.
Devrimciligi bir iş ve uğraş yani meslek olarak seçenlerin öyle amatörce degil,günün 24 saatini devrime adayacak kadar profeyonelce çalışmaları gerektiginin de altını çizmişti.
Ama galiba bizde zor degil en zor bir zenaattır devrimcilik.
Bu belki bizim toplumsal gelenegimiz,kültürümüz ve hukukumuzla alakalı,yani bu coğrafyaya özgü bir şeydir.
Çünkü bizim devrimcilerimiz sadece burjuvaziyle savaşmıyor,aynı zamanda kendi kendileriyle,kendi degerleriylede [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Devrimcilik zor zenaatır demişti büyük usta Çernişevski.<br />
Devrimciligi bir iş ve uğraş yani meslek olarak seçenlerin öyle amatörce degil,günün 24 saatini devrime adayacak kadar profeyonelce çalışmaları gerektiginin de altını çizmişti.<br />
Ama galiba bizde zor degil en zor bir zenaattır devrimcilik.<br />
Bu belki bizim toplumsal gelenegimiz,kültürümüz ve hukukumuzla alakalı,yani bu coğrafyaya özgü bir şeydir.<br />
Çünkü bizim devrimcilerimiz sadece burjuvaziyle savaşmıyor,aynı zamanda kendi kendileriyle,kendi degerleriylede savaşıyorlar.Sadce burjuva devleti yıkmayı degil,aynı zamanda kendi kurulu degerlerinide yıkmaya çalışıyorlar ve hatta zaman zaman mücadlenin sivri ucunu kendi yerleşik degerlerine karşı yöneltiyorlar.<br />
Mesela uğruna on yıllarca mücadele ettikleri ve ağır bedel ödeyerek yarattıkları degerleri kendileri kendi elleriyle ve kolayca yıkıp yerle bir edebiliyorlar.<br />
Düşününki düne kadar Deniz Gezmiş e methiyeler düzenler bu gün onu bir çırpıda ve kolayca ergenekoncu ilan edebiliyorlar,ve hatta CİA,MİT ve Konrtr-Gerillanın taşeronu olarak bile.<br />
Dün birlerini en keskin bir tavır ve tutumla ajan ve provakatör ilan edenler bu gün o ajan veprovakatörlere devrimci unurunun iade edilmesini talep edebiliyorlar.<br />
Bunun adı nedir,necedir bilmem ama galiba bana göre burjuvaziye yalakalık ve yaltaklık etmek,en iyi ihtimalle ahmaklık etmek ve kendi suçunu başkasına yüklemenin dayanılmaz hafifligine kapılmak demektir.<br />
Dünyanın hiçbir yerinde devrimci degerler bu kadar hoyratça örselenip ellenmemiştir,tar-ümar edilmemiştir,silikleştirirlip yozlaştırılmamıştır inanın.Devrimciler hiç bu kadar iftiraya uğramamış,günah keçisi ilan edilmemiş,mücadelenin dünü ve bugününe dair bir küfür edebiyatı geliştirilmemeiş,devrimci bilinç hiç bu kadar bulanıklaştırlmaya çalışılmamıştır.<br />
İlyas Aydına devrimci onuru iade edilmelidir yazısını bu sitede gördügümde aklıma bir anekdot anlatmak geldi nedense.En azından yazıya bu anekdotla başlamak istegi doğdu içimde.<br />
1887 yılında cezaevlerinden çıkmaya başladığımız koşullarda haliyle eski arkadaşlar ne yapıyor,ne ediyorlar diye bir merak içindeydik.Bu merakımızı gidermek ve olası mücadeleye yeniden katılmak ve görev almak için eski arkadaşları arar olduk.<br />
Birde baktıkki eski arkadaşların çoğu çoluğa çocuğa karışmış,şirketler kurup ticarete ve SHP gibi bir partide delege ve yönetici düzeyinde burjuva politikasına atılmışlar.<br />
Söz konusu bu arkadaşlardan biri bizi SHP nin düzenlemiş olduğu  <em><strong>demokrasi mücadelesive gençlik</strong></em><em><strong> adlı paneline davet etmişti.<br />
Paneldeki konuşmacılar,Şükran Soner(Ketenci)Munzur Pekgüleç,Çetin Uygur,Av Nebi BarlasVe Ahmet Güryüz Ketenci idi.<br />
Konuşmacıların hemen tümü gençligin demokrasi mücadelesini yanlış anladığını dolaysıyla yanlış kulvarlara savrulduğunu ileri sürerek gençligin yasal sol partilerde parlementer mücadele yürütmeye çağırıyorlardı.<br />
Ama Ahmet Güryüz Ketenci biraz daha ileri giderek aynen şöyle konuşmuştu:</strong></em> <em><strong>biz gençlik örgütlerinde yöneticilik yaparken gençligin mücadlesi haklı ve meşruydu ve düzen içi mücadlenin dışına taşmamıştı en azından biz buna izin vermiyorduk.Ama ne zamanki bu günkü gençligin peşinden koştukları Deniz ler,Mahir ler ve İbrahim ler o gençlik örgütlerini bizim ellerimizden aldılar gençligin mücadlesi yasa-dışı bir mectraya taşınarak haklı ve meşru bir mücadele olmaktan çıktı.Çünkü Deniz ler,Mahirler ve İbrahim ler CİA,MİT ve Kont-Gerilla nın elemanlarıydı.CİA,MİT ve Kontr-Gerilla onların ellerine silah ve bombaları tutuşturdu,orayı burayı bombalattı,bankaları soydurttu,işadamlarını kaçırttı.12 mart muhtırasına yeterli zemin hazırlattıktan sonrada onları yoketme,ortadan kaldırma yoluna gitti.Egerki onları yokedip ortadan kaldırmasa onlar sonradan pişmanlık duyacak ve herşeyi anlatacaklardı.</strong></em><em><strong><br />
Ki o Ahmet Güryüz Ketenci 12 martın karanlık iki eyleminden(Kültür Sarayının yakılması veMarmara gemisinin batırılmasından)ötürü yargılanmıştı.<br />
Dinleyicilerin hemen yarısı eski 78 li,yeni SHP li devrimcilerdi ki bir kısmını yakından tanıyorduk.<br />
Hiç kimse Ahmet Güryüz Ketenci in bu komplocu savına karşı çıkmamış hatta en azından sessiz kalarak onaylamışlardı.<br />
Devrimci solcu bir arkadaşın ısrarı üzerine ben söz alıp yarım saatlik bir konuşmayla bu savları boşa çıkarmış ve konuşmacılar başta olmak üzere bir çok kimseyi rahatsız etmiştim.Üzerime yürüyüp şiddet kullanmak ve beni salondan atmak istemiştilerde o zamanki SHP ilçe başkanlarından Yüksel Çengel buna engel olmuştu.<br />
Konuşmacılardan Şükran Soner,Ahmet Güryüz Ketenci ve geçmişte tanıdığım Devrimci-Ögretmen hareketi sorumlularından Seydali Güneş benim SHP li olmadığımı dolaysıyla konuşamıyacağımı ileri sürüp </strong></em> <em><strong>bu partide devrimcilere yer yok,gitsinler kendi partlerini kursunlar ve orada konuşsunlar </strong></em><em><strong>diye dinleyicileri provake etmeye kakışmaları üzerine Yüksel Çengel</strong></em><em><strong> bu parti sosyal demokrat bir parti,bu partide üye olanda konuşur,olmayanda ben ilçe başkanı olduğum sürece devrimciler elbette konuşacak ben devrimcileri ezdirtmem</strong></em><em><strong> diyerek bana konuşmama devam etmemi önermişti.<br />
Yüksel çengel in destegi dinleyicileri etkilemiş olacaktıki kinleyicilerde konuşmama taraf oldular haliyle konuşan ben susmak zorunda kalan onlar oldu.<br />
Ama Ahmet Güryüz Ketenci ertesi hafta Yankı Dergisinde aynı konuşmayı söyleşi olarak yayınlatarak devrimcileri suçlamaya devam etmişti(Yankı dergisi Mart 1987)<br />
89 yılında seçimler yapılmış ve Nurettin Sözen SHP den İstanbul belediye başkanlığını kazanmıştı.Seçimlerden kısa bir süre sonra DİSK in kruluş yıldönümü kokteyli düzenlenmiş veSözen bu kokteyle ev sahiligi yapmıştı.O kokteylde Ahmet Güryüz Ketenci yi Sözene tanıştıran bir partili tanıştırma esnasında Sözene</strong></em> <em><strong> başkanım Ahmet beyi sanırım tanıyorsunuz,kendisi partimizin önde gelenlerindendir</strong></em><em><strong> dediginde Sözen:</strong></em><em><strong>tanımazmıyım ben Ahmeti 1968 den beri tanırım hatta onunla ilginç bir anımız bile var.Ahmet bir gün yanında bir gençle bana gelmiş ve bana abi bu arkadaş çok önemli ve büyük bir devrimci önderimizdir,ablası hasta ve sizin hastanede yatmaktadır,ablasının durumuyla bir ilgilenseniz demişti,Bende o büyük devrimcinin ablasıyla epeyce ilgilenmiştim.Ama 12 mart geldiginde birde baktımki Ahmet in bana büyük devrimci olarak tanıştırdığı o genç Mahir Kaynakmış.Yani Ahmet Mahir Kaynak ı bizim içimize sokan arkadaşlarımızdandır.</strong></em><em><strong>diye gülerek cevaplamıştı partiliyi.<br />
Melih Aşık bu diyaloğu milliyetteki köşesinde yazmıştı.<br />
Burası Türkiyeydi ve burada böylesi şeyler normal karşılanıyordu işte.<br />
Yani MİT,CİA ve Kontr-Gerilllacı biri;devrimcileri MİT,CİA ve Kontr-Gerilacı olarak suçlayabiliyordu.<br />
Hani bir hırsız çalma eylemininin meşruluğunu,herkesin çalarak yaşadığına önce kendisini sonrada başkasını inandırarak sağlarmış ya.Ahmet inkide öyle bir şeydi işte,kendisi ajan veprovakatörse,herkeste öyleydi ona göre.<br />
Gün Zileli nin KÖXÜZ dergisindeki yazısıda benzer kaygılar içermektedir.<br />
Gün de tıpkı Ahmet gibi ajan ve provakatörleri devrimcilerin karşısına çıkarıp devrimcilerüzerinden onları aklamaya çalışmaktadır.<br />
Gün bu işi Ahmet gibi bilinçli yapmıyorsa eger,(ki bana göre bilinçli yapıyordur)onun bu girişimini eski devrimcilerimizde sıkça görülen bunaklık olarak yorumlayabiliriz.<br />
Günün bunama hali çok önceleri başlamıştı zaten.<br />
O içinden geldigi hareketle ters düştügünde kendisini herşeyin odağına koyarak,Aydınlık in 2 numarası Hasan Yalçın degil benim diyerek ve kendisini eski pis işlerin dışında göstererek bunama halinin ilk belirtilerini göstermişti zaten.<br />
Üzüm üzüme baka baka kararırmış derler 90 yllarda 68 lilerin bir kokteylinde Doğu beyde 68 de Denizlere silahları temin edenin kendisi olduğunu ileri sürerek epeyce böbürlenmişti.<br />
Ama aynı Doğu bey kendisinin silaha ve silahlı savaşa hep karşı olduğunu ve yine dağa çıkıp gerilla savaşı yürütmenin çıkmaz bir yol olduğunu Deniz lere müteakip defalar tembih ettigini ama ne yazıkki Denizlerin kendisini dinelemdigini ileri sürmüştü.Üstelik kendisinin sözümona Söke dağlarına çıkıp gerilla savaşı yürüttügünü unutarak.<br />
Günün üzüm misali kararması,Doğu un kap-karalığındandı işte.<br />
Gün ne istiyor?..<br />
İlyas Aydın ın devrimci onurunun iadesini degilmi.<br />
İlyas Aydın la ilgili kararı kendi örgütü yıllar önce vermiş ve onu ajan olarak ilan etmişken Gün ün bu sitegi haddini bilmezlik ve densizlik degilde nedir.<br />
Bu foruma daha önce konuyla ilgili yazmıştım.<br />
İlyas Aydın ın THKP içinde ajan olduğuna dair Mahir in kendi el yazısıyla Hüseyin İnan a ulaştırdığı,Hüseyin İnanın da Mahir in bu notundaki isteginin yerine getirilmesine dair kendi el yazısıyla dışarıdaki arkadaşlarına ulaştırdığı iki tarihsel belge varken bu konuda konuşmak,ahkam kesmek edepsizliktir.,Hele hele İlyas aydın a günlerce işkence yapıldığını ileri sürmek edepsizlik ötesi bir şeydir.<br />
Hüseyin İnanın istegiyle ilgili görevlendirilen THKO lulardan biri Hasan Ataoldur.Hasanın görevi İlyas a hiç bir şey sezdirmeden sadece Filistinde egitim görecegine inandırarak onu sınıra kadar götürmek ve sınırda bekleyen THKO lulara teslim etmektir.<br />
İlyas Aydın THKO luların kampındaykende ona ajanlığı sezdirilmemiş ve normal olarak egitimlere katılaması sağlanmıştır,taki THKO luların sorumlusu Avni Gökoğlu Türkiyeden dönünceye kadar.<br />
Avni döndügünde ancak İlyas Aydın sorglanmıştır ki o sorguda İlyas Aydın a işkence yapılmamıştır.Tanık olan rakadaşlar Avni nin kampa gelidignde İlyas Aydın ın yüzünün renginin degiştigini ve başına gelecekleri az çok anladığını anlatmışlardır.İlyas Aydın ın sorgusunu bildigim kadarıyla bizzat Avni yoldaş yapmış ve infaz kararı Avni yoldaş tarafından yüzüne karşı okunara ve yine bizzat karar avni yoldaş tarafından uygulanarak hemen orada kampta gömülmüştür.<br />
Gün ün İlyas Aydına atfen </strong></em> <em><strong>filistindeki yoldaşlarına ulaşmaktan başka bir düşüncesi olmayan</strong></em><em><strong> yönündeki degerlendirmesi yalandan başka bir şey degildir.Çünkü o yıllarda THKP den Filistinde egitim gören kimseler yoktur.O yıllarda THKO lular ve 5 TİİKP li(Aydınlıkçı Bora Gözen,ahmet Özdemir vb)vardır.Ve birde Antepliler grubu denen hiç kimseyle alakası olmayan bağımsız bir grup vardır ki bu gruptan bazıları daha Sonra Mihri Bellinin Şamda sıkılıp THKO luların kampına katılmasıyla beraber Mihri ile birlikte hareket etmeye başlamış veMilli Kurtuluş Ordusunu kurarak,İncirlik üssünü havaya uçurmak için Türkiyeye döndüklerinde yakalanmışlardır.<br />
Gün ün</strong></em> <em><strong> eger İlyas Aydın ajan olsaydı toprak altında yatmazdı,Mahir Kaynak gibi görüşlerini yazardı</strong></em><em><strong> vb </strong></em><em><strong>iddiası doğru bir iddia olsaydı eger,her toprak altında yatanın nede yüce devrimci olduğuna kolayca karar vermiş olurduk.Yada hasbel kader katledilmeyip yaşayanların ajan yada provakatör olduğuna.<br />
Devrimci olmak,bir örgütsel iradenin içlerinden birini ajan olarak ilan etmesini saygıyla karşılamayı gerektirir.Çünkü bilirki tarihe karşı hesap verecek olan o örgütsel iradedir.<br />
Evet İlyas aydın olayı epeyce bir miktar spekülasyon haline getirilmiştir.<br />
İlyas aydın ın ölmedigi,CİA ajanı olduğu Amerikada uyuşturucu kartetlellerine karşı mücadele ettiginden tutunda bu gün PKK yı esas yöneten kişi olduğuna kadar çok çeşitli rivayetler ileri sürülmektedir.<br />
Mesela Mahmet Eymür </strong></em> <em><strong>İlyas Aydın MİT ajanı degildi ama,onun yabancı bir ülkenin THKP içindeki ajanı olduğunu biliyorduk </strong></em><em><strong>demektedir.<br />
Gün bu spekülasyonlara kendi cephesinden katılarak devrimcilere kara çalmaya,devrimci degerleri yozlaştırmaya ve devrimci bilinci bulanıklaştırmaya çalışmaktadır.<br />
Gün ün haleti ruhiyesini anlamak pekte zor degildir aslında.<br />
O düne kadar en katı Stalinistti,bu gün Troçkist.<br />
Düne kadar en katı particiydi,bu gün anarşist.<br />
Düne kadar Deniz leri </strong></em> <em><strong>bakkal ve eczane soyguncusu </strong></em><em><strong>ilan edecek kadar en keskin Deniz düşmanıydı,bu gün Deniz</strong></em><em><strong> i gerçekten savunan varsa o da bizleriz çünkü biz onun 5 mayıs akşamına kadarki yaşamının tümünü savunuyoruz ve sırf bu yüzden bu günkü hareketimizin adını 5 nayıs koyduk </strong></em><em><strong>diyecek kadar Deniz ci.<br />
İlyas Aydın ın ajan olup olmadığına biz karar veremeyiz,bu kararı verecek olan İlyas Aydının içinde yer aldığı örgütsel yapıdır ki o yapı bu konuıda kararını vermiştir.<br />
Burjuvazinin kara cüppeli yargıçlığına soyunarak adalet dağıtmaya kalkmak haddimiz olmasa gerek.Tarih devrimcilerin önüne böylesi bir görev koymamıştır.<br />
Gün durumdan vazife çıkarıyor ve kendisini görevli sayıyorsa eger,biz onun bu haddini bilmezligi ve densizligine karşı en sert ve uzlaşmaz bir savaşım veririz.<br />
Gün ünki ihanet ve dönekliktir,ki hainler ve dönekler komünistlerin yanında dağların eteklerine doğru uzanan çöp yığınlarına benzerler.</strong></em></p>
<p><em><strong> </strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/12/hainlerdonekler-ve-devrimciler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimci Demokrat’tan Halim Kar’ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 10:49:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2204</guid>
		<description><![CDATA[soru 1; Merhaba GÜN, bana örgüt, sana Ülke dayanmıyor,İsviçre’den de kovulduğunu duydum,bizim delikanlı  Haydar Karataş’ın yazısından. Kara haber çabuk duyulurmuş. Haydar’da (Karataş) son zamanlarda felaket tellalı gibi hep kara haberlere yer  veriyor yazılarında. Barabara’nın (Anna Kistler) Annesinin ölüm haberlerini de Haydar’dan aldık. Sahi, neler oldu ? Bu İsviçre’den kovulma işi nerden çıktı ?
cevap 1. Kovulma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>soru 1; </strong>Merhaba GÜN, bana örgüt, sana Ülke dayanmıyor,İsviçre’den de kovulduğunu duydum,bizim delikanlı  Haydar Karataş’ın yazısından. Kara haber çabuk duyulurmuş. Haydar’da (Karataş) son zamanlarda felaket tellalı gibi hep kara haberlere yer  veriyor yazılarında. Barabara’nın (Anna Kistler) Annesinin ölüm haberlerini de Haydar’dan aldık. Sahi, neler oldu ? Bu İsviçre’den kovulma işi nerden çıktı ?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 1.</strong> Kovulma sözcüğü biraz abartılı olabilir. Kimse beni kovmuyor. Yani istersem kalabilirim. Mesele şu ki, oturumumu uzatmıyorlar. Eh bu da dolaylı olarak bir kovma anlamına gelebiliyor. Gerekçeleri ise, benim geçimimi sağlayamamam ve dolayısıyla kendilerine mali yük olmam. Biliyorsun, özellikle İsviçre’de tek ölçü paradır. Tabii ki emek değil. Görünmeyen emeği mideye indirmeyi de pek severler.</p></blockquote>
<p><strong>Soru 2;</strong> Şu adı ‘pek demokrat’ olan İsviçre yazarlar kulübü PEN’de sana sahip çıkmamış ve onaylamış kendi hükümetlerinin kararını. Bunu nasıl yorumlasak sence ?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 2.</strong> Burada da bir yanlış anlama ve karışıklık <strong>var</strong>. Mozaik’ten arkadaşlar, İsviçre Pen’le görüştük ve onlar bir şey yapamayacaklarını söylediler dediler. Fakat kimle görüştüklerini bilmiyorum. Bunun üzerine Haydar, benim verdiğim bilgiyle bu yazıyı yazdı ve benim sitede de o sarı afiş yayımlandı. Ne <strong>var</strong> ki, daha sonra Türkiye Pen’den Tarık Günersel bana ve Haydar’a yazdı ve olayı sahip çıktı. Daha sonra da Tarık’ın bildirmesiyle İsviçre Pen harekete geçti ve şu anda olaya İsviçre Pen el koymuş durumda. Sanırım Mozaik’ten arkadaşların görüştüğü kişi yetkisiz biriydi ve kendi başına böyle bir tasarrufta bulunmuştu. Neyse durumdan haberdar olunca benim sitede ben bir açıklama yazdım. Haydar elinden geldiğince sağı solu haberdar etti. Durumumu yakından izleyen Ayşe Nesrin arkadaşım da elinden geldiğince yeni durumu duyurdu. Umarım yanlış anlama düzeltilmiştir. Hiçbir örgütün ya da kuruluşun günahsız yere suçlanmasını istemem.</p></blockquote>
<p><strong>Soru 3;</strong> azizim Gün, senin hayat hikayen Hayyam’a benziyor, ne havraya yaranabiliyorsun,nede camiye,Peki ne yapacaksın şimdi ? Nereye gideceksin ?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 3.</strong> Yasal olarak gidip kesintisiz kalabileceğim tek ülke İngiltere. Ne <strong>var</strong> ki İngiltere ile ruhsal bağlarım koptu. Bana orada oturumun <strong>var</strong>, oraya git diyorlar. Ben eşya değilim, bir vazo değilim, nereye koyarsan orada durayım. Ruhsal itilimleri olan bir insanım ve otur burda denen yerde oturacak bir yapım yok. Türkiye’de ve Zürih’te çok derin bağlarım <strong>var</strong>. Türkiye’ye gidip gelebiliyorum ama ancak üç aylık vizelerle. Sonuç olarak Zürih’teki oturum hakkımı kaybetmek istemiyorum. Ayrıca, hiçbir mali kazanç kaynağım yok. Şu anda Pen, yoksul yazarlar vakfı ile bağlantıya geçmiş durumda. Bu vakıf benim giderlerimi karşılayacağını bildirecek ve karara itiraz buna dayandırılacak. En azından Aralık’a kadar bir nefes alma fırsatım olsaydı iyi olurdu.</p></blockquote>
<p><strong>Soru 4</strong>; ’Stalin’ başlıklı bir Kitabında daha yeni çıkmış (elime geçmedi) ülkede ? Türkiye ye yeniden yerleşme şansın yokmu?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 4.</strong> Türkiye’ye yeniden pürüzsüz yerleşebilmem için yeniden vatandaşlığa başvurmam gerekiyor. Ama bu da benim için handikap. Çünkü askerlik yapmadım ve zaten bu gerekçeyle vatandaşlıktan atıldım 1999 yılında. Vatandaşlığa yeniden alınırsam yeniden askere almaya kalkarlar. Bu yüzden bu yola da başvuramıyorum. Durumum tüm açıklığı ile budur Halim.</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yukardan Beyin Ameliyatı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 10:32:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gülmece]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2191</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: Barış Bulut
Bir beyin nakli neden yapılır?

a-kişi kendi beyninden memnun değilse
b-kişinin aklına bir takım saçma düşünceler yerleştiyse(aldır beynini hafifle türünden)
c-kişi kafayı yemişse(bu durumda bir yenisine ihtiyaç duyulur)
benim beynimi aldırma nedenim (b) seçeneğine takabül ediyor. aklıma saçma düşünceler sokuldu. zannettim ki beynimi aldırıp yeni bir beyne kavuşursam dünyaya farkı açılardan bakabilirim.
bana bir chp linin beyni takıldı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazan: Barış Bulut</strong></p>
<p>Bir beyin nakli neden yapılır?</p>
<p style="padding-left: 30px;">
a-kişi kendi beyninden memnun değilse<br />
b-kişinin aklına bir takım saçma düşünceler yerleştiyse(aldır beynini hafifle türünden)<br />
c-kişi kafayı yemişse(bu durumda bir yenisine ihtiyaç duyulur)</p>
<p>benim beynimi aldırma nedenim (b) seçeneğine takabül ediyor. aklıma saçma düşünceler sokuldu. zannettim ki beynimi aldırıp yeni bir beyne kavuşursam dünyaya farkı açılardan bakabilirim.<br />
bana bir chp linin beyni takıldı sanıyorum.gerçi ameliyatı yapan cerrah “sana timsah beyni takacağım demişti”<br />
en pahalısı bu oldugu için kabul ettim çünkü şu zamanda her şeyin değeri fiyatıyla ölçülüyor. aklıma hiç “ulan ne yapacğım ben timsah beynini” diye bir soru gelmedi.<br />
pahalı olduğuna göre vardır bir hikmeti diye düşündüm. yukarıdan devrimi reddettiğimi söylemiş miydim bilmiyorum ama yukarıdan tavsiyeler de berbat. bir bilen kişi olarak doktorun tavsiyesi hayatımı kararttı diyebilirim size.<br />
evet bir chp li gibiyim. sözgelimi sürekli kendimi solda zannediyorum.<br />
ben bu beyin takılmadan önce gerçek bir umursamazdım.<br />
siyasetin s sinden, politikanın p sinden, solun sosundan habersiz bir boşvermiş…<br />
solun son durumunu yine bilmiyorum ama kendi durumumu az önce hepinize söyledim. kendimi “sol” zannediyorum.<br />
kravat takıp türk kimliğinin üzerini kalın harflerle çizesim geliyor durup dururken.<br />
eskiden tam bır ırk karşıtıyken aklıma türkler ve bütün hepsinin atası ATAtürk geliyor. durduk yere konuyu ondan açmak geliyor içimden. sonra ona övgüler yağdırmak, anıtkabire çelenk koymak, boş bulduğum her her yere heykelini dikmek geliyor …<br />
bütün bunların dışında hâlâ ilerleyemediğimizi düşünüyorum ve bana göre bunun tek sebebi dinci gericilik.<br />
bu dinciler olmasa olacak gibi geliyor bir şeyler.<br />
çok ileriye gitmek istiyorum. hatta gidiyorum!<br />
bayrak… bayrak sallayasım var düşman üzerine. açık alınla çıkmak istiyorum on yılda ve her savaştan. hatta vakit nakittir,2,3 yılda çıkmak istiyorum. kaybedecek zamanım yok benim. ve bunun için yeni savaşlara ihtiyaç duyuyorum.<br />
çanakkale içinde vurulasım, ölmeden mezara koyulasım var.<br />
evet bu türküde olduğu gibi aynen diri diri gömülmek istiyorum(bazen merak ediyorum : ya bu türkü gerçekse …yani savaş sırasında aceleye getirilip bazı yaralılar diri diri gömülmüşse. sonuçta -büyük komutan- hepsine ölmeyi emretmemiş miydi? sen misin ulan emre karşı çıkıp ölmemekte direnen diyerekten…)<br />
hamaset yapasım var dostlarım, hamaset…<br />
kim ne derse desin doktor pahalı olan timsah beyni yerine ucuza kaçıp bir chp li beyni taktı bana, bundan adım gibi eminim.<br />
ne mutlu türküm diyen- diyene hepiniz hoşçakalın.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin Sesi? Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 10:40:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakkında Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2198</guid>
		<description><![CDATA[
Türkiye’de yazar Gün Zileli ismini bilmeyen neredeyse yok gibidir. Onun ismini Türkiye insanı 68 Gençlik Hareketiyle duydu. Dünyamızın iki kamp arasında bocaladığı, insanlığın üstünden tankların geçip gittiği bir kuşağın isyan temsilcilerindir. Hapisler gördü, uzun yıllar yer altında hayatını sürdürdü. 1980 darbesi sonrası İngiltere’ye kaçtı ve orada yaşadı, son beş yıldır da İsviçre’nin Zürich şehrinde yaşıyordu.
Gün Zileli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/"></a></p>
<p>Türkiye’de yazar Gün Zileli ismini bilmeyen neredeyse yok gibidir. Onun ismini Türkiye insanı 68 Gençlik Hareketiyle duydu. Dünyamızın iki kamp arasında bocaladığı, insanlığın üstünden tankların geçip gittiği bir kuşağın isyan temsilcilerindir. Hapisler gördü, uzun yıllar yer altında hayatını sürdürdü. 1980 darbesi sonrası İngiltere’ye kaçtı ve orada yaşadı, son beş yıldır da İsviçre’nin Zürich şehrinde yaşıyordu.</p>
<p>Gün Zileli bir yazı emekçisi, henüz politik hayata atılmadan önce öyküleri yayınlanırdı, yazarlığına politik hayatı eklendi ve 24 yaşına kadar saraylarda, seçkin insanlar arasında geçen hayatı, sokaktakilerin içinde geçmeye ve onların kaderini paylaşmaya başladı. Örgütler kurdu, örgütlerin idari kademesinde yer aldı, ancak o örgütlerin yeni bir yönetici sınıf olarak şekillendiğini görür görmez yeniden sokaklara döndü.</p>
<p>Onlarca kitap çevirdi, pek çok anı, roman ve politik deneme yazdı. Çevirdiği kitaplar dahil olmak üzere, dile getirdiği konuların neredeyse tamamını içinde yaşadığı yoksul insanların penceresinden yazdı.</p>
<p>Hayatının ilk gençlik yıllarında başlayan bu yazarın yaşam serüveni çaresiz bir noktaya gelip dayanmış durumda. Bugün 65 yaşında olan Zileli’nin İsviçre’yi terk etmesi istenmektedir. Hükümetlerin aklı yoktur, onlara diyeceğim bir şey yok. Onlar kör, sağır, dilsizdir. Hükümetlerin bildiği tek şey, tank, top, silah üretmek, bunları satmak, Gün Zileli gibi yazarların kederini arttırmaktır.</p>
<p>Geçen Cuma öğrendim, Gün Zileli’nin İsviçre’yi terk etmesi gerektiğini, Zürich’in arka sokaklarında, tek kişilik, pencere pervazları içeri sızan yağmur sularından kabarmış, içilen sigaradan, duvarları sararmış, badanası  pul pul dökülmüş odasının kapısından içeri girerken  öğrendim. Kapıda beni karşılayan yüzü çaresizdi. Sahi nereye gidecekti bu yaşlı adam? Pen yazarlar kulübü Zürich şubesine başvuralım dedim, hani bir mektup yazarlar, belki bir umut ışığı doğar umuduyla.</p>
<p>Meğer neredeyse yüz yılı  bulan bu yazarlar kulübü, bulunduğu ülkenin hükümetlerinin sesi dışında bir ses vermezmiş. Bu PEN Yazarlar Kulübü nedir derseniz, Wikipedia’da kendilerini şöyle tanımlamışlar:</p>
<p>“Belirli aralıklarla düzenlenen uluslararası PEN kongrelerinde, öncelikle <em>hükümetlerin yazarlar karşısındaki tutumları, sansür ve cezaevinde bulunan yazarların durumları ele alınmaktadır. Bu konuda yayımlanan çağrı ve bildirilerle bir kamuoyu yaratılmaya çalışılmaktadır.”</em></p>
<p>Gün Zileli, Türk vatandaşlığından atılmış, sürgün bir yazar. Verdiği ürünlerle, insanlığımıza büyük hizmetler vermiştir. Bir yazarın zor bir anında PEN’e başvurması dışında başka bir yolu, bu haksızlığı en azından bildirgesinde de deklare ettiği biçimiyle dünyaya duyurmak dışında bir silahı <strong>var</strong> mıdır? Üstelik o PEN ki, UNESCO İnsan Hakları Danışmanlığı yapmaktadır.</p>
<p>Ne yazık ki, Zürich PEN şubesi, hayatı hapisler ve sürgünlerde geçen Gün Zileli’nin durumunda insan haklarına aykırı bir şey bulamadı. Aynı hükümetin o soğuk sesi gibi, “<strong><em>evet ülkeyi terk etmeli ” </em></strong><em>diyerek</em> telefonu yüzüne kapattı. Anlaşılan, batılı Pen üyeleri insan hakkını sadece üçüncü dünya ülkelerinde aramaktadırlar. İnsan hakkımızın böylesine ayaklar altında olması da, devletlere İnsan Hakkı danışmanlığı yapan bu kulüplerin ruhsuzluğundan kaynaklanıyor olsa gerek.</p>
<p>Yazarının dahi vicdanına kilit vurduğu bir dünyayı varın da siz hayal edin.</p>
<p>Anlayacağınız Gün Zileli İsviçre’den de kovuldu, gidecek bir ülke toprağı yok, hiç bir hükümeti savunmadı, topraksızlığı da ondan.</p>
<p>Haydar Karataş, Zürich</p>
<p><strong>İlgili Link:</strong> <a href="http://www.dersimnews.com/guncel/901-gun-Zileli-Isvicre-den-Kovuldu.html">http://www.dersimnews.com/guncel/901-gun-Zileli-Isvicre-den-Kovuldu.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Meslektaşlarıma sesleniyorum. Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 10:38:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alice]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2194</guid>
		<description><![CDATA[Sizlere sesleniyorum meslektaşım gazeteciler… Gerçekleri yazmaktan caymayın. Bu memleket sizin gerçekleri yazmanızı bekliyor. Gerçekleri yazmazsanız ne olur bu memleket. Her taraf yalana bulanır. Gerçekler nelerdir diye soruyorsunuz. Bunu siz bilmeyecekte kim bilecek. Gerçek gerçektir, gerçeğin ta kendisidir. Gerçek namuslu vatan bekçiliğidir. Gerçek birlik ve beraberlik içinde memleketin menfaatlerini savunmaktır. Bunu ben öğretemem size. Bende sizin gibi bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sizlere sesleniyorum meslektaşım gazeteciler… Gerçekleri yazmaktan caymayın. Bu memleket sizin gerçekleri yazmanızı bekliyor. Gerçekleri yazmazsanız ne olur bu memleket. Her taraf yalana bulanır. Gerçekler nelerdir diye soruyorsunuz. Bunu siz bilmeyecekte kim bilecek. Gerçek gerçektir, gerçeğin ta kendisidir. Gerçek namuslu vatan bekçiliğidir. Gerçek birlik ve beraberlik içinde memleketin menfaatlerini savunmaktır. Bunu ben öğretemem size. Bende sizin gibi bir köşe yazarıyım sadece. Benden sormayın gerçeği. Vatandaştan sorun öğrenin sonra yine vatandaşa söyleyin. Böylece yayılsın gerçekler. Bu vatan gerçekleri bekliyor. Gerçek meslektaşlarımı bekliyor. Vatanın size ve gerçeğe ihtiyacı var. Gerçeksiz bir vatan olamaz, olmamalı. Gerçekleri bilmeyen bir vatan ve halk çok eksik olur, gerçeklerden habersiz bir millet esarete mahkumdur. Sevgili Atamız ne demiştir. Gerçeklerden korkmayın demiştir. Sevgili milliyetçi Türk vatandaşlarıda bu yüzden gerçeklerden korkmazlar.</p>
<p>Sevgili meslektaşlarım. Son günlerde gazetelerden okuyorum sizleri bazende televizyondan izliyorum. Evet bazılarınız gerçekleri yazıyorsunuz söylüyorsunuz ama bazılarınız yazmıyorsunuz. Halbuki gerçek yazılmak içindir. Nedir gerçek. Demokratik bir haktır. Bakın tekel işçisi kardeşlerimiz gerçekler için direndi direniyor ama siz ne yapıyorsunuz direnmek yok gerçeği yazmak yok.</p>
<p>Sevgili meslektaşlarım gerçeklerden kimse kaçamaz. Güneş balçıkla sıvanmaz. Güneşi balçıkla sıvamaya kalkanlar kendilerini balçıkla sıvarlar. Gerçeğin sesi her zaman gerçeğin ifadesidir. Gerçekler gerçekleşir gerçekleşmez gerçek vatandaşlar gerçek bir vatan sevgisiyle ayağa kalkacaklardır. Demokrasi istiyoruz. Parlamenter sistem istiyoruz. Oy hakkı olsun, herkes kullansın istiyoruz. Neden… Çünkü gerçekler bunu emrediyor. Peki biz bu emreden gerçekleri yazmazsak ne olacak vatanın hali. Gerçeklerin yazılmadığı bir vatan bölünür. Büyük Atamız ne demiştir. Gerçekleri yazmayan bir basının çaresi yine basın özgürlüğüdür demiştir. Büyük atamız bununla şunu demiştirki ne yapıp ne edin gerçeği yazın demiştir. Vatanın bölünmemesi için bu şarttır demek istemiştir.</p>
<p>SAyın meslektaşlarım başınızı  fazla ağrıttım biliyorum ama bu gerçek meselesi memleketin büyük bir derdi olduğundan bu kadar zamanınızı aldım. Son olarak size gerçekçi yazar Emin Zolanın şu viciz sözünü hatırlatıp satırlarıma son vermek istiyorum. Ne demiştir emin Zula: Gerçekleri yazmayan bir yazar yazar değildir demiştir. Bu sözü size yıllar sonra hatırlatıyorum. Hepinize iyi günler diliyor gerçekleri yazacağınıza olan güvenimi bir kere daha buradan beyan etmek isterim.</p>
<p>Ali Tereli</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlyas Aydın&#8217;a Devrimci Onuru İade Edilmelidir&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/ilyas-aydina-devrimci-onuru-iade-edilmelidir/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/ilyas-aydina-devrimci-onuru-iade-edilmelidir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 21:10:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1820</guid>
		<description><![CDATA[Mao zedung&#8217;un, &#8220;insanların başı pırasa başı değildir, kestiğiniz zaman yeniden yetişmez&#8221; dediği söylenir. Maocu olduğum dönemden bildiğim birçok sözünü unuttuğum halde, unutmadığım sayılı sözlerinden biridir Mao&#8217;nun bu sözü. Buna rağmen, kendi iktidarı döneminde, Stalin dönemiyle kıyaslanamasa bile, epeyce insan başı gittiği bilinmektedir. Mao&#8217;nun bu sözü, daha fazla kelle götürmeye meraklı olanları frenlemek için söylediği düşünülebilir.
Kruşçev&#8217;i [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Mao zedung&#8217;un, &#8220;insanların başı pırasa başı değildir, kestiğiniz zaman yeniden yetişmez&#8221; dediği söylenir. Maocu olduğum dönemden bildiğim birçok sözünü unuttuğum halde, unutmadığım sayılı sözlerinden biridir Mao&#8217;nun bu sözü. Buna rağmen, kendi iktidarı döneminde, Stalin dönemiyle kıyaslanamasa bile, epeyce insan başı gittiği bilinmektedir. Mao&#8217;nun bu sözü, daha fazla kelle götürmeye meraklı olanları frenlemek için söylediği düşünülebilir.</p>
<p>Kruşçev&#8217;i beğenirsiniz, beğenmezsiniz, seversiniz, sevmezsiniz, aynı bir mevzudur ama sanırım Çin Komünist Partisi&#8217;sinden kaynaklanarak Maocuların ona &#8220;revizyonist&#8221; yaftası takmasının bir yafta olmaktan öteye bir anlamı yoktur. Kruşçev bence, döneminin Sovyet bürokrasisinin bir temsilcisiydi ve revizyonizmle falan bir ilgisi yoktu. Yani &#8220;teoriyi tekrar gözden geçirmeliyiz&#8221; falan dememişti, keşke deseydi, keşke böyle bir cesarete sahip olsaydı. Ne gezer. O, Rusya&#8217;da hasbelkader kurulmuş ve yürümekte olan rejimi, fazla sarsıntıya uğratmadan, koşullara göre yürütmeye çalışan bir devlet adamıydı, hepsi bu. Bununla birlikte, Stalin&#8217;in ölümünden sonra, çok kısıtlı ölçülerde de olsa Stalin&#8217;in suçlarının bir kısmını açıklaması ve Stalin kurbanlarından az bir kısmını rehabilite etmesi pandoranın kutusunun açılmasına hizmet etmesi bakımından hayırlı olmuştur. Kruşçev bu kadarını yapmaya cesaret etmiştir de, Kruşçev hakkında atıp tutan Türkiye solunun ne kadar devrimci cesareti vardır acaba? Sol örgütlerin örgüt içi infazlarında nahak yere hayatını kaybetmiş olanlar hakkında kim sesini yükseltebiliyor?</p>
<p>Bu kurbanlardan ilk hatırladığım, Adil Ovalıoğlu&#8217;dur. Aydınlık hareketi içindeki küçük bir fraksiyonun iç hesaplaşmasında öldürüldü. Adil&#8217;i tanırdım. Esaslı bir militandı. 16 Haziran gecesi,<em>İşçi-Köylü </em>gazetesine işçi direnişi hakkındaki yazıyı, onunla ve daha sonra Yükseliş&#8217;te faşistler tarafından vurularak öldürülecek kardeşi Sami Ovalıoğlu&#8217;yla birlikte, Üsküdar taraflarındaki babalarının evinde birlikte yazmıştık. Adil Ovalıoğlu, daha öldürüldüğü anda tüm devrimciler tarafından aklanmış bir devrimciydi. Zaten onu öldürenler de, Adil&#8217;in &#8220;ajan&#8221; falan olduğunu iddia etmiş değillerdir. Bu yüzden bugün Adil konusunda netleşmemizi gerektiren bir durum yok.</p>
<p>Ama, Adil&#8217;den sonraki kurban İlyas Aydın öyle mi ya? Yüzbaşı İlyas Aydın, THKP-C örgütünün o zamanki genç subay kadrosunda önemli görevler yerine getirmiş bir devrimciydi. Tutuklanmaların yaygınlaşmasından sonra, hakkında isnatsız söylentiler yayıldı örgüt çevrelerinde: &#8220;Mit ajanı&#8221; Böylesi bir söylenti bir kere çıkmaya görsün bir insan hakkında, artık peşini bırakmaz. İlyas Aydın&#8217;ın da peşini bırakmadı. Umarsız ve yaralı kendini zor bela attığı Filistin kamplarında geldi onu buldu. Oradaki bir takım solcular İlyas Aydın&#8217;ı tutuklayıp işkence eşliğinde sorguladılr. İşkence altında aldıkları ifadelere dayanarak infaz ettiler.</p>
<p>İlyas Aydın olayı bugün hâlâ tartışılmaktadır, özellikle o günleri yaşayan solcu ve devrimciler arasında. Ben bugüne kadar İlyas&#8217;ın &#8220;ajanlığı&#8221; konusunda sağlam deliller getiren tek kişiye rastlamadım. Bırakın sağlam deliller getirmeyi, konuştuğum aşağı yukarı herkes, İlyas&#8217;ın &#8220;ajan&#8221; olduğuna inanmadığı hakkındaki vicdani kanaatini belirtmiştir. Buna, İlyas&#8217;la o dönemde çok yakın ilişki içinde bulunmuş, İlyas&#8217;ın tuttuğu örgüt evlerinde kalmış olanlar da dahildir. Ben doğrudan kendisiyle konuşmadım ama İlyas&#8217;ı örgüte alan Orhan Savaşçı&#8217;nın da, İlyas&#8217;ın ajan olmadığı konusunda son derece net olduğunu biliyorum. Kaldı ki, kendisi hakkındaki söylentilerden haberi olduğu halde Filistin&#8217;deki yoldaşlarına ulaşmaktan başka bir düşüncesi olmayan İlyas Aydın eğer gerçekten ajan olsaydı, bugün toprağın altında değil, Mahir Kaynaklar ve diğerleri gibi baş köşelerde &#8220;uzman&#8221; görüşlerini serd eden birisi olarak yaşamını idame ettirebilirdi.</p>
<p>Peki o zaman bu susuş kumkuması ne? Örgütlere bir şey demiyorum, onlar konuşmazlar, konuşmak işlerine gelmez, çünkü epeycesinin örgüt içi infaz suçu vardır. Peki ama ya bizim kuşak. Bizler neden susuyoruz? Hem de Kruşçev&#8217;e o zamanlar hiç tereddütsüz &#8220;revizyonist&#8221; demiş, onu beğenmemiş olan bizler. Kruşçev ykadar cesaretimiz yokmuş demek. Üstelik, Kruşçev, Stalin&#8217;in cinayetlerini kısmen de olsa 20 yıl sonra açıklamıştı. İlyas Aydın olayının üzerinden nerdeyse 40 yıl geçmiş bulunuyor.</p>
<p>İlyas Aydın dürüst bir devrimcidir. Rehabilete edilmeli, hak ettiği devrimci onur 40 yıl sonra da olsa kendisine iade edilmelidir.</p>
<p>Bu bir başlangıç olsun!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>3 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/ilyas-aydina-devrimci-onuru-iade-edilmelidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi-sadik-varer-01-03-2010/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi-sadik-varer-01-03-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 15:47:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Sadık Varer]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2572</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de üç savaş birden yaşanıyor; emekle sermayenin ‘sessiz savaşı’,ulusal haklarını arayan Kürdün savaşı ve sermaye grupları arasındakiegemenlik savaşı, yani onların savaşı…
Uluslararası finans çevrelerinin yayın organlarından biri olan Wall StreetJournal, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşına, “Türkiye’dedinci ve laik elitler arasında(ki) kansız iç savaş” diyor.
AKP karşıtlarını Kemalist ya da darbeci, darbe karşıtlarını ise Fettullahçıya da AKP’li sayan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de üç savaş birden yaşanıyor; emekle sermayenin ‘sessiz savaşı’,ulusal haklarını arayan Kürdün savaşı ve sermaye grupları arasındakiegemenlik savaşı, yani onların savaşı…<br />
Uluslararası finans çevrelerinin yayın organlarından biri olan Wall StreetJournal, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşına, “Türkiye’dedinci ve laik elitler arasında(ki) kansız iç savaş” diyor.<br />
AKP karşıtlarını Kemalist ya da darbeci, darbe karşıtlarını ise Fettullahçıya da AKP’li sayan hatırı sayılır bir taraftar kitleyi de oluşturan bu savaşıntarihsel arka planına bir göz atmakta yarar var:<br />
Hikaye, cumhuriyetin kuruluşuyla başlıyor. Cumhuriyetin kurucu gücüaskerdir. Ve Kemalizm, kurucu gücün ideolojisidir. Bu yüzden Cumhuriyetsonrası – ‘çok partili rejim’ öncesi iktidara Kemalist iktidar deniliyor.<br />
Kemalist iktidarın ilk işlerinden biri devlet eliyle milyonerler yaratmakolmuştur. “Efendiler, isteriz ki memlekette çok ve çok milyonerlerolsun” sözü Mustafa Kemal’e aittir. Cumhuriyetin kuruluş aşamasındahenüz ‘cılız bir çocuk’ durumunda olan burjuvaziyi büyüten Kemalistiktidardır. Denilebilir ki, Türkiye burjuvazisi, Kemalizmin eseridir.<br />
Kemalist ideolojiyle büyüyen geleneksel sermaye, İkinci Savaşsonrasında, uluslararası sermayenin demokrasicilik oyununa dahil oldu veböylece memleket ‘çok partili rejim’ ile tanıştı.<br />
14 Mayıs 1950’de yapılan seçimde Kemalist parti CHP’nin yeriniDP aldı. Fakat, ezici bir çoğunlukla iktidara çıkan DP’liler, zafersarhoşluğu ile Kemalist geleneğe ‘dokunmaya’ başlayınca, 27 Mayıs1960’da, cumhuriyetin kurucu gücü askerlerin gazabına uğradılar.<br />
27 Mayıs Darbesi’nden sonra, artık “memleketi adam gibi yönetemezsenizdarbemi yapar, tepelerim!” diyen bir ordu vardır ve kendini rejiminkoruyucusu olarak vazifelendirmiş Kemalist ordu gerçekten de dediğiniyapmaktadır.<br />
Diğer yandan, 70’li yıllarda, uluslararası sermaye ile işbirliği içinde ‘mutlu<br />
mesut’ bir hayat sürdüren geleneksel sermayenin huzuru, küçük –orta sermaye gruplarının ‘yakınmaları’ ile bozulmaya başlar. Tekel dışısermaye grupları, iktisadi hayatın neredeyse bütününü kontrol eden vepastadan aldıkları payı büyütme bahsinde sınır tanımayan gelenekselsermaye yüzünden büyüme özlemlerini gerçekleştirememekte, dahasıartan oranlarda erimektedir.<br />
Bilindiği gibi, sermayenin bu ‘mağdur’ kesimleri siyasi bir güç oluşturmaihtiyacı duydular ve İslam ideolojisine sarıldılar. İslam ideolojisiyle siyasetyapan ve kendilerini ‘Anadolu sermayesi’ şeklinde ifade eden ‘mağdurlar’,bütün engelleme çabalarına karşın bir güç oluşturmayı başardılar vememleket idaresine ortak olmaya başladılar.<br />
Laik cumhuriyetin koruyucusu olduğunu düşünen ordu, İslam ideolojisinikullanarak siyaset yapan sermayenin ‘mağdur’ kesimleri ile egemensermaye arasındaki çıkar çatışmasını büyük bir hassasiyetle izlemeyealdı. Ve görülen lüzum üzerine, “şeriat tehlikesinin önünü kesmekmaksadı ile gerekli müdahalelerde” bulundu. Ordunun son etkilimüdahalesi 28 Şubat 1997’de gerçekleşti.<br />
Aynı dönemde, İslam coğrafyasında sosyalist ideolojinin önünü kesmekiçin İslam ideolojisini yayan ve İslamcıları destekleyen emperyalizminYeşil Kuşak Projesi revize edilmiş, bunun yerine Ilımlı İslam Projesihazırlanmıştır. Ilımlı İslam Projesi’nin merkezi uygulama alanı iseTürkiye’dir.<br />
ABD’nin ve AB’nin stratejistleri ve teşkilatçıları, Ilımlı İslam Projesi’ninTürkiye’deki uygulayıcısı olarak Fettullahcılar dahil pek çok cemaatlebirlikte, yakın geçmişte ordunun hışmına uğramış Refah Partisi’nin yeninesil kadrolarını ‘örgütlediler’ ve Türkiye siyasetine ‘nur topu’ gibi bir siyasiparti kattılar; AKP&#8230;<br />
ABD’nin ve AB’nin aktif desteğini alan AKP işe çok hızlı başladı. BüyükOrtadoğu Projesi ve Ilımlı İslam başlığı altında kendisine verilen bütünödevleri ‘başarıyla’ yerine getiren AKP, bir yandan da kendisini vareden ve ‘anlamlı kılan’ sermayenin ‘ehli müslim mağdur kesimleri’ni ihyaetmeye başladı.<br />
Uluslararası sermayenin gönüllü taşeronluğunu üstlenen eskininşeriatçıları, ‘dünya işlerini’ öncelemeyi tercih ettiler; eskinin ‘mağdur’sermaye grupları AKP sayesinde büyük bir hızla palazlandılar vegeleneksel sermaye erbabının 70 – 80 yılda ulaştığı düzeye 7 – 8 yıliçinde ulaştılar. Eskinin ‘mağdurları’ yeni egemenler haline geldiler.<br />
Bu durum Kemalist ideolojiye yaslanarak bugünlere gelen gelenekselsermayeyi ve bağlaşık güçleri ‘harekete’ geçirmeye yetti. Ilımlıİslam Projesi’nin gözü kara uygulayıcısı AKP’ye karşı ‘şeriattehlikesi’ vurgusuyla başlayan tasfiye eylemlerinin asıl nedeni budur.<br />
Ne var ki, AKP tasfiye edilemiyor; tam tersine, AKP’yi tasfiye etmekisteyenler tasfiye edilme ‘tehlikesi’ ile karşı karşıyadır. AKP’nin tasfiyesinedönük bütün girişimler ABD ve AB tarafından engelleniyor; “memleketiadam gibi yönetemezseniz darbemi yapar, tepelerim!” rahatlığındakiordunun bütün darbe planları deşifre ediliyor ve generaller darbe girişimisuçlamasıyla tutuklanıyorlar.<br />
Velhasıl, toplum bilincine “dinci ve laik elitler arasında(ki) savaş”şeklinde yansıtılan bu savaş, gerçekte, seksen yıllık iktisadi ve siyasiegemenliğini Kemalist ideolojiye yaslanarak sürdüren geleneksel sermayeile daha düne kadar ‘üvey evlat’ muamelesi gören ve fakat uluslararasısermayenin gözde taşeronu konumuna ‘yükseltilen’ AKP’nin sınırsızdesteğiyle kısa sürede palazlanan Anadolu sermayesinin ‘ehli müslim’ hürteşebbüs erbabı arasındaki egemenlik savaşıdır.<br />
Ve soru şudur; emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen birdevrimci, bu savaşta nerede durur ve ne yapar?..<br />
Kanımca bu soruya şöyle bir yanıt verilebilir: Emek dünyasınındevrimcisi, öncelikle bağımsız siyasi duruşunu korumayı bilmelive mümkünse, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı ileoluşan durumdan ‘devrimci bir vazife’ çıkarmalıdır. Fakat şayet bunugerçekleştiremeyecek kadar zayıf bir durumdaysa, oturup ‘yazıklanabilir’,ama asla onların savaşında bir taraf olamaz!..<br />
Sadık Varer<br />
www.enternasyonalle.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi-sadik-varer-01-03-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sınıf, Bir Araya Getirir…</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/sinif-bir-araya-getirir%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/sinif-bir-araya-getirir%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 21:28:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Açık Gazete)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1824</guid>
		<description><![CDATA[Genellikle iktidarlar kendi sonlarını kendi elleriyle hazırlarlar. Polis şiddetiyle suya atılan tekel işçisinin yüzündeki, “bize bunu da yaptınız ha” türü şaşkın ifadeyi ekranda ilk gördüğümde bunu düşünmüştüm. O şaşkın ifade çok kısa sürede kararlılığa dönüşecekti.
“Anti-Otoriter İnisiyatif”ten arkadaşlarla birlikte gittiğimiz, Ankara’da, Türk-İş binasının önündeki, tekel işçilerinin direniş çadırlarını bu ayın başında ben de gördüm. Gördüğüm, sessiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genellikle iktidarlar kendi sonlarını kendi elleriyle hazırlarlar. Polis şiddetiyle suya atılan tekel işçisinin yüzündeki, “bize bunu da yaptınız ha” türü şaşkın ifadeyi ekranda ilk gördüğümde bunu düşünmüştüm. O şaşkın ifade çok kısa sürede kararlılığa dönüşecekti.</p>
<p>“Anti-Otoriter İnisiyatif”ten arkadaşlarla birlikte gittiğimiz, Ankara’da, Türk-İş binasının önündeki, tekel işçilerinin direniş çadırlarını bu ayın başında ben de gördüm. Gördüğüm, sessiz ve uzun süreli <strong>bir</strong> yeni 15-16 Haziran’dı. 15-16 Haziran, ani ve öfkeli <strong>bir</strong> yanardağ patlamasıydı. Bu seferkinde ise lavlar sessiz sedasız fokurduyordu yanardağın ağzında. Patlayan değil, henüz patlamayan yanardağdan korkun!</p>
<p>Sınıfın, aynı yerin altında akan ve görünmeyen sular gibi öyle pek belirgin olarak dışa vurulmayan <strong>bir</strong> belleği vardır. O bellek, kendiliğinden biriktirir deneyimlerin derslerini, hem de dünya çapında. İşte orada, geçmiş deneyimlerden dersler çıkaran işçi sınıfı belleğinin sessiz <strong>bir</strong> pratik ortaya koyduğu görülüyordu. İşçiler, bu sefer inisiyatifi kimseye bırakmak niyetinde görünmüyorlardı. Ne, Türk-İş binasında konuşlanmış Türk-İş yöneticilerinden oluşan direniş komitesine, ne kendilerine destek vermeye gelmiş şu ya da bu sol örgüte. Komiteyi, istekleri doğrultusunda hareket etmeye zorluyorlardı. Komitenin üzerinde görünmeyen ama çok güçlü <strong>bir</strong> işçi denetimi vardı. Satışa izin yoktu. İşçiler, kendilerini desteklemeye gelen ya da orada sürekli nöbet tutan örgütlerin hepsine, hiçbir ayrım yapmadan “welcome” diyor, onlara kucak açıyorlardı ama bu örgütlerin hiçbirine inisiyatifi vermek niyetinde olmadıkları anlaşılıyordu. Sol örgütlerin sloganlarını saygıyla dinledikten sonra, sadece “yaşasın <strong>sınıf</strong> dayanışması” sloganını atmaları bile bu kararlılığın göstergesiydi. Geçmişte böyle miydi ya! İşçiler, ya kendilerinden daha iyi “bilen”lerle baş edemeyeceklerini düşünerek baştan reaksiyoner <strong>bir</strong> tepki içine girer ve dolayısıyla polis ajanlarının ve sarı sendikacıların yönlendirmesine açık hale gelirlerdi ya da bu iyi “bilen”lere peşinen teslim olur, onların karşısında <strong>bir</strong> aşağılık duygusuna kapılıp ipleri teslim ederlerdi. Artık ortak belleğin öğrettiği şey başkaydı onlara. Ne reaksiyon, ne teslimiyet! Desteğe eyvallah, yönetilmeye hayır!</p>
<p>Türkiye’de gazetelere, dergilere, internet sitelerine bakan biri, ideolojik ve siyasal planda, hem genel politik arenada, hem de sola ilişkin ideolojik platformlarda, içinden çıkılmaz <strong>bir</strong> kargaşalıkla, farklılıkla, kaosla ve didişmeyle karşılaşır. Bu kargaşalık ve çatışma ortamı, içinden çıkılmaz <strong>bir</strong> durum gibi görünür. Ne var ki iş <strong>sınıf</strong>mücadelesi düzlemine geldiği zaman, sınıfın bu kargaşalığı <strong>bir</strong> sadeliğe indirgediğini, çok farklı gibi görünen eğilimleri <strong>bir</strong> <strong>araya</strong> getirdiğini görüyoruz. Genişten gidelim. Tekel işçilerinin içinde çok sayıda AKP ve MHP taraftarı işçinin olduğu söyleniyor. Ne var ki, tekel işçilerinin mücadelesi bu parti farklarını ortadan kaldırmış. İster MHP’li, ister AKP’li, ister CHP’li olsunlar, işçiler, partilere göre <strong>bir</strong> bölünmenin saçmalığını anlamış bulunuyor. Üstelik, MHP ve AKP’li işçiler, hızlı <strong>bir</strong> <strong>sınıf</strong> pratiği içinde, güvendikleri partilerinin nasıl karşılarında konumlandıklarını görmüş durumdalar. Ne var ki, bunu görmeleri, işçilere destek verdiğini söyleyen CHP’ye kaymalarına da yol açmıyor. Diğer yandan, mücadele öncesinde muhafazakâr-milliyetçi yönelimler içinde olan işçiler, Kürt işçi kardeşleriyle aynı çadırları paylaşırken milliyetçi önyargılarından da hızla sıyrılıyorlar. Dışardan herhangi <strong>bir</strong> bilinç taşımayla olmuyor bu gelişmeler. <strong>Sınıf</strong> mücadelesinin bizzat kendisi en büyük eğiticidir. Eğitmenlere değil, eğitici pratiklere ihtiyaç var.</p>
<p>Ulusalcısından, komünistine, anarşistinden Troçkistine, feministinden eşcinseline, CHP’lisinden Alevisine, Kürdüne, liberalinden, radikaline her renk, her eğilim, her ideoloji, her grup, her örgüt orada. Başka <strong>bir</strong>zamanda, başka <strong>bir</strong> ortamda karşı karşıya gelseler birbirinin gözünü oyacak yüzlerce farklı eğilim, işçi çadırlarının çevresinde <strong>bir</strong> <strong>araya</strong> gelmiş, birbirleriyle didişmeye girmenin boşa kürek sallamak olacağının onlar da farkında. İşçi mücadelesi grupları <strong>bir</strong> <strong>araya</strong> getiriyor ve eğitiyor. Bu sefer eğitme sırası sınıfta. İşçi sınıfı onlara, “aklınızı başınıza toplayın, kavga edecek <strong>bir</strong> şey yok” diyor. “Ortak hedefler için <strong>bir</strong> <strong>araya</strong> gelin, farklılıklarınız olsun ama birbirinizi yemeyin” diyor. İşte bu, liberal değil, işçi sınıfı çoğulculuğudur. Sınıfın ve <strong>sınıf</strong> mücadelesinin gösterdiği bu iradeden herkesin, hepimizin öğreneceği çok şey var.</p>
<p>O sıkışıklıkta, o yoksunlukta, işçiler arasında tek <strong>bir</strong> kavga bile çıkmamış, işte hepimizi eğitecek <strong>bir</strong> önemli nokta daha. Tek tek bireyler olarak alsanız, eminim içlerinde çok geçimsiz insanlar da vardır işçilerin, ne ararsan bulabilirsin. Geçimsizini, burnundan kıl aldırmayanını, hır çıkarmak için bahane arayanını. Ama orada artık bireysel iradelerin bileşiminden oluşan kolektif <strong>bir</strong> irade var. Herkes bu <strong>sınıf</strong> iradesine ayak uydurmak zorunda. Bu mücadeleyi kazanmak istiyorsan <strong>sınıf</strong> tesanüdünü, kardeşliğini korumak zorundasın, bunun başka yolu yok.</p>
<p>Çevre esnafının işçilere verdiği destek olağanüstü. Çevredeki cafe ve barlar geceleri işçiler yararlansın diye kapılarını açık bırakıyor ya da anahtarlarını işçilere veriyorlarmış. Bu da geçmişe göre yeni <strong>bir</strong> gelişme. Esnaf genellikle işçi hareketlerini kendi küçük satış düzenine <strong>bir</strong> tehdit olarak algılamıştır geçmişte. Esnafın işçiye verdiği desteğin kıymetini bilmeli. Bu, genel olarak halkın, geçim kapılarını zorlayan devlete ve AKP hükümetine karşı işçileri tercih ettiğini ve hatta onları “öncü” <strong>bir</strong> güç olarak gördüğünü gösteriyor. “İşçi sınıfı öncülüğü”, kendilerini işçilerin yerine koyan örgütlerin programlarındaki <strong>bir</strong> kerameti menkul dogma olarak değil de, gerçekten işçi sınıfının eylemi olarak hayata geçtiğinde gerçek anlamına kavuşuyor.</p>
<p>Tekel işçileri, şu an sadece kendileri için değil, işçi sınıfının önemli <strong>bir</strong> kısmını doğrudan ilgilendiren 4c’nin kalkması için tüm <strong>sınıf</strong> adına da savaşıyor. Bu yüzden büyük <strong>bir</strong> mücadeledir bu, Türk-iş binasının çadırlarında somutlaşan ama ondan çok daha büyük ve geniş <strong>bir</strong> mücadele.</p>
<p>Tekel işçisinin mücadelesi, tam “her şey bitti mi artık, <strong>bir</strong> kıvılcım da mı yok” dendiği <strong>bir</strong> anda yanan <strong>bir</strong>kıvılcımdır. Hayat böyle <strong>bir</strong> şeydir işte, tam her şey bitti dendiği an parlar yeniden.</p>
<p>■■■</p>
<p>Bu yazıyı yazmaya hazırlandığım günlerde iki arkadaş bana 3H hareketi diye <strong>bir</strong> şeyden söz ettiler. Bu kişiler, tekel işçilerine karşı <strong>bir</strong> protestoya girişmişler. İlgilendim. Bana gönderin ilgili linkleri dedim. Sağ olsunlar, göndermişler. Linkleri inceledim. On on beş kişi, belki yaptıkları eylemin haklılığına pek inanmadıklarından, belki de birilerinden dayak yemek korkusuyla, ellerindeki pankartları yarı yarıya yüzlerine tutarak gösteri yapıyorlardı, AKM önünde. Daha önce galiba Mecidiyeköy’de yapacaklarmış ama solcuların haber alıp kendilerine saldıracağı korkusuyla eylemin yerini değiştirmişler. Böyle <strong>bir</strong> aptallık yapmaya kalkacak dar kafalılar var mıdır (vardır!), bilmem. Bu kişilere saldırmayı düşünmek kadar büyük <strong>bir</strong> budalalık olamaz. Kendileri kendilerine saldırmışlar zaten. Bu genç insanlar, böyle <strong>bir</strong> eyleme katılmanın şaibesini ömürleri boyunca sırtlarında taşıyacaklar. Yazık, acıdım onlara.</p>
<p>Acımakla kalmadım, güldüm de. Bu liberal gençler, pankartlarında yazdıklarından gördüğüm kadarıyla, en büyük devlet savunucusu olarak çıkmışlar ortalığa:</p>
<p>“Devlet malı denizse, biz de domuzuz.”</p>
<p>Size şu kadarını söyleyeyim kısaca: “Devlet malı” dediğiniz şey babanızın malı değil, tekel işçileri de dahil olmak üzere emekçi insanların alınterinden birikmiş <strong>bir</strong> servettir. Bu “deniz”i asırlardır hortumlayan babalarınız ve babalarınızın silahlı gücü devlet, kendini savunabilmek için, aynı George Orwell’in <em>Animal Farm</em>‘ında olduğu gibi, sistemin bekçisi domuzları yetiştirmekten geri kalmamıştır. Bu anlamda sizin de bu “devlet malı”nın domuzları olarak ortalığa dökülmenizde şaşılacak <strong>bir</strong> şey yoktur. Sistemin bekçisi domuzlar teşhir edilmeyi hak ederler sadece.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>13 Şubat 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/sinif-bir-araya-getirir%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yukaridakiler ve Aşağıdakiler</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 10:43:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gülmece]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukaridakiler-ve-asagidakiler/</guid>
		<description><![CDATA[Yazan: Barış Bulut


Yukardakiler ve Aşağıdakiler
Gerçekten de yukarıdan devrim diye birşey olmaz. Neden olmaz?çünkü yukarıdan geliyor. Nerden belli devrim olduğu?bir defa yukarıdan geliyorsa bir şüphelenirim.yani ben olsam şüphelenirim. küçükken de yukarıdan gelen hiçbir şeye güvenmezdim.
Bizim sabit abiyle annesi kek,pasta filan gönderirdi bize de yemezdim. aslında yerdim de önce &#8220;ben sevmiyorum&#8221; derdim ısrar üzerine alır kimseye belli etmeden yerdim. neden?Sabit abinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazan: Barış Bulut</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Yukardakiler ve Aşağıdakiler</p>
<p>Gerçekten de yukarıdan devrim diye birşey olmaz. Neden olmaz?çünkü yukarıdan geliyor. Nerden belli devrim olduğu?bir defa yukarıdan geliyorsa bir şüphelenirim.yani ben olsam şüphelenirim. küçükken de yukarıdan gelen hiçbir şeye güvenmezdim.</p>
<p>Bizim sabit abiyle annesi kek,pasta filan gönderirdi bize de yemezdim. aslında yerdim de önce &#8220;ben sevmiyorum&#8221; derdim ısrar üzerine alır kimseye belli etmeden yerdim. neden?Sabit abinin annesi(ismi budur.herkez kadını böyle tanır) bu keklerin karşılığında sürekli beni bakkala yollar,manava yollar neredeyse bütün alişverişleri bana yaptırırdı. gerçi aşağıdan bişey gelmesi de olanaksızdı çünkü biz birinci katta oturuyorduk.yani bize ne gelirse yukarıdan geliyordu.&#8221;yukarıda allah var &#8220;diye bir söz duyduğumda küçükken, içimden güler, &#8220;hadi canım ne allahı,biz bilmiyor muyuz sanki yukarıda olanları derdim..</p>
<p>Hiç konuyu başka yerlere çekmeye luzum yok.yukarıdan devrim olmaz.ben de bunu söylüyorum.sen bir açıkla onu bakalım nasıl olmaz.devrim tepeden tırnağa bir yayılma durumu olablir tabii. ama tepemize kaynar sular dökerse biz buna da devrim mi diyeceğiz? bir bina için önce nasıl temel kazılıyorsa işte devrimci hareket de böyle temelden ,dipten gelmeli ve yükselmelidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlerlemeci paradigmadan kurtulmak! (Özgür Üniversite&#8217;den Gün Zileli&#8217;ye sorular)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/12/ilerlemeci-paradigmadan-kurtulmak-ozgur-universite%e2%80%99den-gun-zileli%e2%80%99ye-sorular/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/12/ilerlemeci-paradigmadan-kurtulmak-ozgur-universite%e2%80%99den-gun-zileli%e2%80%99ye-sorular/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 10:28:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2188</guid>
		<description><![CDATA[1. Kelimelerin, kavramların kullanılışıyla ilgili bir sorun var. Bu durum kavramların manipülasyona açık olmasıyla da ilgili. Bir şey söyleniyor, kabul görüyor ve sorgulanmadan, “gerçekten öyle mi?“ sorusu bir daha sorulmadan kullanılmaya, kesinliğinden şüphe edilmeyen “hakikât” olarak sunulmaya devam ediyor. Mesela yukardan devrim öyle bir şey. Aslında yukardan devrim demek, anlam karşıtlığı olan, antınomik iki kelimeyi yan yana getirmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. Kelimelerin, kavramların kullanılışıyla ilgili bir sorun var. Bu durum kavramların manipülasyona açık olmasıyla da ilgili. Bir şey söyleniyor, kabul görüyor ve sorgulanmadan, “gerçekten öyle mi?“ sorusu bir daha sorulmadan kullanılmaya, kesinliğinden şüphe edilmeyen “hakikât” olarak sunulmaya devam ediyor. Mesela <em>yukardan devrim </em>öyle bir şey. Aslında <em>yukardan devrim </em>demek, anlam karşıtlığı olan, <em>antınomik</em> iki kelimeyi yan yana getirmek demektir. Başka türlü söylersek, tam bir <em>oxymore</em>dur. Mâlum, devrim denilenin bir içeriği olması gerekir. Oysa, <em>yukardan devrim</em>dendiğinde bu Osmanlı Padişahının da, Osmanlı Paşalarının da devrim yapabileceği anlamına gelir. Osmanlı Sarayında “devrimci”,”ilerici” unsurlar olduğunu düşünmek abesle iştigal değil midir? Bu konuda neler söylemek istersin?</strong></p>
<p>Evet, bazı kavramlar birileri tarafından ortaya atılıyor ve hiç sorgulanmadan kabul görüyor. Bu “yukardan devrim” denen şeyin ilk kimin tarafından ortaya atıldığını bilmiyorum. Ama yıllar yılı karşımıza çıkar. Sanırım ilk önce Bismark’ın, dağınık Alman prensliklerini birleştirip tek bir kapitalist ulus devlet yaratmasını izah etmek için kullanılmıştı. Bismark’ın “demir el”i ile yapılan bir “devrim”! Buyrun bakalım! Hem de “sosyalistleri yasaklama yasası” ile gerçekleştirilmiş bir “devrim” bu. Yani aslında tam ve gerçek anlamıyla bir <em>karşıdevrim.</em> Buna niçin devrim dediler? Çünkü kapitalistleşme yolunda bir gelişme var. Onların devrimden anladıkları, kapitalist ilerlemeden başka bir şey değil.</p>
<p>Bunun, ilerlemeci paradigmanın marifeti olduğu açık. Devrimi, ezilen kitlelerin yeni, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum oluşturmak için ayağa kalkması olarak değil de, ne pahasına olursa olsun kapitalist ilerleme, kapitalist düzleme ve standartize etme girişimi olarak anlayanların uydurduğu bir kavram. Zaten böyle bakacak olduktan sonra bu kapitalist standartlaştırmaya yukardan devrim adını vermek de fazladır, çünkü tarihte bu tür girişimlerin hepsi yukardan olmuştur. İşçi ve köylü kitleleri kendilerini bile bile cendereye sokmayacaklarına göre, bu tür “ilerlemelerin” hepsi yukardan, kapitalist sınıflar ya da kapitalist bürokrasiler tarafından yapılmıştır. İşte bu, ilerlemeci üretici güçler teorisinin vardığı vahim noktadır.</p>
<p>Eğer Bismark yukardan devrim yapmışsa, Hitler de yukardan devrim yapmıştır, Kenan Evren de yukardan devrim yapmıştır. Hitler az mı geliştirdi Alman kapitalizmini, az mı yollar açtı, Yahudi-köle emeği kullanarak? Az mı modernleştirdi Almanya’yı? Hakkını yemeyelim şimdi. Bismark’ı yukardan devrim diye kutsayanlar “yukardan devrim”lerinin nerelere uzandığının üzerinde düşünsünler. Evet evet, Kenan Evren de öyle. O da demirden bir elle ve solcuları ezerek Türkiye’yi kapitalizm yolunda ilerletmedi mi? O zaman neden şikayet ediyoruz ki. Evet, Evren, Atatürk’ün yolunda olduklarını söylerken hiç de sahtekârlık falan yapıyor değildi. Belki de söylediklerinin arasında tek gerçek buydu. Ama ta doğduğu günden beri Kemalist ilerme paradigmasının kölesi olan solumuz tüm enerjisini Atatürk’le Kenan Evren arasındaki zıtlığı göstermeye harcadı. Oysa bir zıtlık değil, devamlılık söz konusuydu.</p>
<p>Yukardan devrim diye bir şey yoktur. Yukardan yapılan her şey, isterse “devrim” desin kendine, bal gibi<em>karşıdevrimdir </em>ve <em>devrimin düşmanıdır</em>. Bir tek devrim vardır, o da aşağıdan toplumsal devrimdir. Hatta burada aşağıdan sözcügü bile fazladır. Çünkü devrim sadece ve sadece aşağıdan, kitlelerin iradesiyle gerçekleştirilebilen büyük bir toplumsal ayağa kalkış, değişim ve Fikret Başkaya’nın bir toplantıda ifade ettiği biçimiyle<em>emansipasyondur.</em></p>
<p><strong>2. Sorunun devamı olarak, Türkiye’de 1908 İttihatçı darbesi ve 1923 Kemalist darbe ve sonrasında bir <em>yukardan devrim </em>gerçekleştirildiği söylendi, söyleniyor, üstelik buna inananların sayısı da az değil. Osmanlı Paşaları, devlet bürokrasisi tarafından bir devrim gerçekleştirilebileceğini düşünmek, olaylara, şeylere, tarihsel sürece uzaktan bakmak anlamına gelmiyor mu? Kavramların böyle yerli yersiz kullanılması, müthiş bir ideolojik bunalıklık yaratıyor ve bu tür ideolojik manipülasyonlarla rejimin gerçek niteliği gizleniyor. Böyle bir anlayış sola da musallat olmuş durumda. Kapitalizmin önünü açmak, iktidarı pekiştirmek amacıyla yapılanların <em>‘devrim’</em> olarak sunulması sadece Türkiye’ye özgü bir şey mi?</strong></p>
<p>Osmanlı paşaları da bir “kurtuluş”un peşindeydiler; devletin kurtuluşunun. Bunun ancak Batının yolundan gidilerek, modernizasyonla gerçekleşeceğini düşündüler. Tanzimat, daha sonra 1908 İttihatçı darbesi ve 1923 Kemalist hareketi bu yönelişin ürünleridir. Doğal olarak yukardan-zorlayıcı ve o ölçüde de halk ve emekçi düşmanı, yukardan kapitalist modernleşme girişimleridir bunlar. Devrimle ve devrimcilikle bir ilgileri yoktur. Hepsi, çalışan kitleleri baskı altına alan <em>karşıdevrimci </em>atılımlardır. Bizim solcularımız, Menşevik üretici güçler teorisinin etkisinden kurtulamadıkları için bu hareketleri kendilerine müttefik görürler. Zaten kendileri de iktidara geldiklerinde benzeri şeyleri yapacaklardır. İttihatçıları, Mustafa Kemal’i ve Stalin’i sonuna kadar savunmaktan vaz geçmemelerinin nedeni budur. İnsan bindiği dalı keser mi? Kemal’in ve Stalin’in işçi ve köylü düşmanı eylemlerini mahkûm ettikleri an kendi gelecek iktidarlarının perspektifini de karartmış olacaklarını çok iyi biliyorlar.</p>
<p>Ne var ki, Türkiye solunun bu yönelimini Türkiye’ye özgü bir şey olarak görmemek gerekir. Devlet iktidarı aracılığıyla bir “toplumsal değişim” gerçekleştireceğini iddia eden dünyadaki tüm sol bürokrasiler bu ilerlemeci paradigmanın takip