<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gün Zileli</title>
	<atom:link href="http://www.gunzileli.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.gunzileli.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 11 Mar 2010 14:59:25 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 14:53:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4267</guid>
		<description><![CDATA[soru 1; Merhaba GÜN, bana örgüt, sana Ülke dayanmıyor,İsviçre'den de kovulduğunu duydum,bizim delikanlı  Haydar Karataş'ın yazısından. Kara haber çabuk duyulurmuş. Haydar'da (Karataş) son zamanlarda felaket tellalı gibi hep kara haberlere yer  veriyor yazılarında. Barabara'nın (Anna Kistler) Annesinin ölüm haberlerini de Haydar'dan aldık. Sahi, neler oldu ? Bu İsviçre'den kovulma işi nerden çıktı ?


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/05/06/bogazici-gosteri-sanatlari-toplulugunun-bgst-gun-zileli-ile-yaptigi-soylesi-68den-bugune-bgst-nuri-ersoy/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 68′den bugüne… (BGST&#8217;den, Nuri Ersoy&#8217;un Gün Zileli ile Röportajı)'>68′den bugüne… (BGST&#8217;den, Nuri Ersoy&#8217;un Gün Zileli ile Röportajı)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/03/bir-kitap-ve-gun-zileli-halim-kar-03-07-2009/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)'>Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/05/30/etyen/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Hoş geldin Demokrat Zihniyet! Merhaba, Ben Anarşi!'>Hoş geldin Demokrat Zihniyet! Merhaba, Ben Anarşi!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/24/gun-zileli-ile-komun-kitabi-uzerine-soylesi-birgun-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)'>Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2003/10/09/gun-zileli-ile-anilari-ve-diger-seyler-uzerine-yeni-harman-batur-ozdinc/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)'>Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>soru 1; </strong>Merhaba GÜN, bana örgüt, sana Ülke dayanmıyor,İsviçre&#8217;den de kovulduğunu duydum,bizim delikanlı  Haydar Karataş&#8217;ın yazısından. Kara haber çabuk duyulurmuş. Haydar&#8217;da (Karataş) son zamanlarda felaket tellalı gibi hep kara haberlere yer  veriyor yazılarında. Barabara&#8217;nın (Anna Kistler) Annesinin ölüm haberlerini de Haydar&#8217;dan aldık. Sahi, neler oldu ? Bu İsviçre&#8217;den kovulma işi nerden çıktı ?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 1.</strong> Kovulma sözcüğü biraz abartılı olabilir. Kimse beni kovmuyor. Yani istersem kalabilirim. Mesele şu ki, oturumumu uzatmıyorlar. Eh bu da dolaylı olarak bir kovma anlamına gelebiliyor. Gerekçeleri ise, benim geçimimi sağlayamamam ve dolayısıyla kendilerine mali yük olmam. Biliyorsun, özellikle İsviçre&#8217;de tek ölçü paradır. Tabii ki emek değil. Görünmeyen emeği mideye indirmeyi de pek severler.</p></blockquote>
<p><strong>Soru 2;</strong> Şu adı &#8216;pek demokrat&#8217; olan İsviçre yazarlar kulübü PEN&#8217;de sana sahip çıkmamış ve onaylamış kendi hükümetlerinin kararını. Bunu nasıl yorumlasak sence ?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 2.</strong> Burada da bir yanlış anlama ve karışıklık var. Mozaik&#8217;ten arkadaşlar, İsviçre Pen&#8217;le görüştük ve onlar bir şey yapamayacaklarını söylediler dediler. Fakat kimle görüştüklerini bilmiyorum. Bunun üzerine Haydar, benim verdiğim bilgiyle bu yazıyı yazdı ve benim sitede de o sarı afiş yayımlandı. Ne var ki, daha sonra Türkiye Pen&#8217;den Tarık Günersel bana ve Haydar&#8217;a yazdı ve olayı sahip çıktı. Daha sonra da Tarık&#8217;ın bildirmesiyle İsviçre Pen harekete geçti ve şu anda olaya İsviçre Pen el koymuş durumda. Sanırım Mozaik&#8217;ten arkadaşların görüştüğü kişi yetkisiz biriydi ve kendi başına böyle bir tasarrufta bulunmuştu. Neyse durumdan haberdar olunca benim sitede ben bir açıklama yazdım. Haydar elinden geldiğince sağı solu haberdar etti. Durumumu yakından izleyen Ayşe Nesrin arkadaşım da elinden geldiğince yeni durumu duyurdu. Umarım yanlış anlama düzeltilmiştir. Hiçbir örgütün ya da kuruluşun günahsız yere suçlanmasını istemem.</p></blockquote>
<p><strong>Soru 3;</strong> azizim Gün, senin hayat hikayen Hayyam&#8217;a benziyor, ne havraya yaranabiliyorsun,nede camiye,Peki ne yapacaksın şimdi ? Nereye gideceksin ?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 3.</strong> Yasal olarak gidip kesintisiz kalabileceğim tek ülke İngiltere. Ne var ki İngiltere ile ruhsal bağlarım koptu. Bana orada oturumun var, oraya git diyorlar. Ben eşya değilim, bir vazo değilim, nereye koyarsan orada durayım. Ruhsal itilimleri olan bir insanım ve otur burda denen yerde oturacak bir yapım yok. Türkiye&#8217;de ve Zürih&#8217;te çok derin bağlarım var. Türkiye&#8217;ye gidip gelebiliyorum ama ancak üç aylık vizelerle. Sonuç olarak Zürih&#8217;teki oturum hakkımı kaybetmek istemiyorum. Ayrıca, hiçbir mali kazanç kaynağım yok. Şu anda Pen, yoksul yazarlar vakfı ile bağlantıya geçmiş durumda. Bu vakıf benim giderlerimi karşılayacağını bildirecek ve karara itiraz buna dayandırılacak. En azından Aralık&#8217;a kadar bir nefes alma fırsatım olsaydı iyi olurdu.</p></blockquote>
<p><strong>Soru 4</strong>; &#8217;Stalin&#8217; başlıklı bir Kitabında daha yeni çıkmış (elime geçmedi) ülkede ? Türkiye ye yeniden yerleşme şansın yokmu?</p>
<blockquote><p><strong>cevap 4.</strong> Türkiye&#8217;ye yeniden pürüzsüz yerleşebilmem için yeniden vatandaşlığa başvurmam gerekiyor. Ama bu da benim için handikap. Çünkü askerlik yapmadım ve zaten bu gerekçeyle vatandaşlıktan atıldım 1999 yılında. Vatandaşlığa yeniden alınırsam yeniden askere almaya kalkarlar. Bu yüzden bu yola da başvuramıyorum. Durumum tüm açıklığı ile budur Halim.</p></blockquote>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/05/06/bogazici-gosteri-sanatlari-toplulugunun-bgst-gun-zileli-ile-yaptigi-soylesi-68den-bugune-bgst-nuri-ersoy/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 68′den bugüne… (BGST&#8217;den, Nuri Ersoy&#8217;un Gün Zileli ile Röportajı)'>68′den bugüne… (BGST&#8217;den, Nuri Ersoy&#8217;un Gün Zileli ile Röportajı)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/03/bir-kitap-ve-gun-zileli-halim-kar-03-07-2009/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)'>Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/05/30/etyen/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Hoş geldin Demokrat Zihniyet! Merhaba, Ben Anarşi!'>Hoş geldin Demokrat Zihniyet! Merhaba, Ben Anarşi!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/24/gun-zileli-ile-komun-kitabi-uzerine-soylesi-birgun-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)'>Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2003/10/09/gun-zileli-ile-anilari-ve-diger-seyler-uzerine-yeni-harman-batur-ozdinc/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)'>Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Radyo LoRa, Kassandra&#8217;lar: &#8220;Anafora Doğru&#8217;dan bölümler..&#8221; (30.03.2005)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/09/radyo-lora-kassandralar-anafora-dogru%c2%93dan-bolumler-30-03-2005/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/09/radyo-lora-kassandralar-anafora-dogru%c2%93dan-bolumler-30-03-2005/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 02:32:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sesli Arşiv]]></category>
		<category><![CDATA[Radyo LoRa]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4206</guid>
		<description><![CDATA[Dinlemek İçin;
&#8220;Yazar, çevirmen Gün Zileli, Eugenia Ginsburg&#8217;dan çevirdiği Anafora Doğru&#8217;dan bölümler..&#8221;

Türkisch Radio: Kassandra&#8217;lar
Mittwoch, 30.03.2005, 14:00 &#8211; 16:00
Radyo LoRa 97,5 MHz, Zürich, Startseite
http://www.lora.ch/

İlgili Kitap Linki:
Anafora Doğru (Cilt: I) Eugenia Ginzburg, Çev: Gün Zileli, 1996, Pencere.



İlgili Olabilecek Yazılar:AYYUK &#8211; No.8, 1 Nisan 2005
Okuduğunu Anlamak,  Doğru Aktarmak
GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/04/01/ayyuk-no8-1-nisan-2005/' rel='bookmark' title='Permanent Link: AYYUK &#8211; No.8, 1 Nisan 2005'>AYYUK &#8211; No.8, 1 Nisan 2005</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/04/29/okudugunu-anlamak/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Okuduğunu Anlamak,  Doğru Aktarmak'>Okuduğunu Anlamak,  Doğru Aktarmak</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!'>GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu'>PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Dinlemek İçin;<br />
<a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/anafora-dogru.mp3" target="_blank"><strong>&#8220;Yazar, çevirmen Gün Zileli, Eugenia Ginsburg&#8217;dan çevirdiği Anafora Doğru&#8217;dan bölümler..&#8221;</strong></a></em></p>
<div style="margin-top:30px; display:block; clear:both;"></div>
<p><strong>Türkisch Radio: Kassandra&#8217;lar</strong><br />
Mittwoch, 30.03.2005, 14:00 &#8211; 16:00</p>
<p><strong>Radyo LoRa</strong> 97,5 MHz, Zürich, Startseite<br />
<a href="http://www.lora.ch/" target="_blank">http://www.lora.ch/</a></p>
<div style="margin-top:30px; display:block; clear:both;"></div>
<p><strong>İlgili Kitap Linki:</strong><br />
<a href="http://www.gunzileli.com/anafora-dogru-anaforun-icinde/" target="_self">Anafora Doğru (Cilt: I) Eugenia Ginzburg, Çev: Gün Zileli, 1996, Pencere.</a></p>
<div style="margin-top:60px; display:block; clear:both;"></div>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/04/01/ayyuk-no8-1-nisan-2005/' rel='bookmark' title='Permanent Link: AYYUK &#8211; No.8, 1 Nisan 2005'>AYYUK &#8211; No.8, 1 Nisan 2005</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/04/29/okudugunu-anlamak/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Okuduğunu Anlamak,  Doğru Aktarmak'>Okuduğunu Anlamak,  Doğru Aktarmak</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!'>GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu'>PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/09/radyo-lora-kassandralar-anafora-dogru%c2%93dan-bolumler-30-03-2005/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
<enclosure url="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/anafora-dogru.mp3" length="35605038" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Yukardan Beyin Ameliyatı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 13:50:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gülmece]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4184</guid>
		<description><![CDATA[Yazan:  Barış Bulut
Bir beyin nakli neden yapılır?
a-kişi kendi beyninden memnun değilse
b-kişinin aklına bir takım saçma düşünceler yerleştiyse(aldır beynini hafifle türünden)
c-kişi kafayı yemişse(bu durumda bir yenisine ihtiyaç duyulur)
benim beynimi aldırma nedenim (b) seçeneğine takabül ediyor. aklıma saçma düşünceler sokuldu. zannettim ki beynimi aldırıp yeni bir beyne kavuşursam dünyaya farkı açılardan bakabilirim.
bana bir chp linin beyni takıldı [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/04/24/beyin-olumu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: &#8220;Beyin Ölümü&#8221;'>&#8220;Beyin Ölümü&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Yukardakiler ve Aşağıdakiler'>Yukardakiler ve Aşağıdakiler</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazan:  Barış Bulut</strong></p>
<p>Bir beyin nakli neden yapılır?<br />
a-kişi kendi beyninden memnun değilse<br />
b-kişinin aklına bir takım saçma düşünceler yerleştiyse(aldır beynini hafifle türünden)<br />
c-kişi kafayı yemişse(bu durumda bir yenisine ihtiyaç duyulur)<br />
benim beynimi aldırma nedenim (b) seçeneğine takabül ediyor. aklıma saçma düşünceler sokuldu. zannettim ki beynimi aldırıp yeni bir beyne kavuşursam dünyaya farkı açılardan bakabilirim.<br />
bana bir chp linin beyni takıldı sanıyorum.gerçi ameliyatı yapan cerrah &#8220;sana timsah beyni takacağım demişti&#8221;<br />
en pahalısı bu oldugu için kabul ettim<br />
çünkü şu zamanda her şeyin değeri fiyatıyla ölçülüyor. aklıma hiç &#8220;ulan ne yapacğım ben timsah beynini” diye bir soru gelmedi.<br />
pahalı olduğuna göre vardır bir hikmeti diye düşündüm. yukarıdan devrimi reddettiğimi söylemiş miydim bilmiyorum ama yukarıdan tavsiyeler de berbat. bir bilen kişi olarak doktorun tavsiyesi hayatımı kararttı diyebilirim size.<br />
evet bir chp li gibiyim. sözgelimi sürekli kendimi solda zannediyorum.<br />
ben bu beyin takılmadan önce gerçek bir umursamazdım.<br />
siyasetin s sinden, politikanın p sinden, solun sosundan habersiz bir boşvermiş&#8230;<br />
solun son durumunu yine bilmiyorum ama kendi durumumu az önce hepinize söyledim. kendimi &#8220;sol&#8221; zannediyorum.<br />
kravat takıp türk kimliğinin üzerini kalın harflerle çizesim geliyor durup dururken.<br />
eskiden tam bır ırk karşıtıyken aklıma türkler ve bütün hepsinin atası ATAtürk geliyor. durduk yere konuyu ondan açmak geliyor içimden. sonra ona övgüler yağdırmak, anıtkabire çelenk koymak, boş bulduğum her her yere heykelini dikmek geliyor &#8230;<br />
bütün bunların dışında hâlâ ilerleyemediğimizi düşünüyorum ve bana göre bunun tek sebebi dinci gericilik.<br />
bu dinciler olmasa olacak gibi geliyor bir şeyler.<br />
çok ileriye gitmek istiyorum. hatta gidiyorum!<br />
bayrak&#8230; bayrak sallayasım var düşman üzerine. açık alınla çıkmak istiyorum on yılda ve her savaştan. hatta vakit nakittir,2,3 yılda çıkmak istiyorum. kaybedecek zamanım yok benim. ve bunun için yeni savaşlara ihtiyaç duyuyorum.<br />
çanakkale içinde vurulasım, ölmeden mezara koyulasım var.<br />
evet bu türküde olduğu gibi aynen diri diri gömülmek istiyorum(bazen merak ediyorum : ya bu türkü gerçekse &#8230;yani savaş sırasında aceleye getirilip bazı yaralılar diri diri gömülmüşse. sonuçta -büyük komutan- hepsine ölmeyi emretmemiş miydi? sen misin ulan emre karşı çıkıp ölmemekte direnen diyerekten&#8230;)<br />
hamaset yapasım var dostlarım, hamaset&#8230;<br />
kim ne derse desin doktor pahalı olan timsah beyni yerine ucuza kaçıp bir chp li beyni taktı bana, bundan adım gibi eminim.<br />
ne mutlu türküm diyen- diyene hepiniz hoşçakalın.</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/04/24/beyin-olumu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: &#8220;Beyin Ölümü&#8221;'>&#8220;Beyin Ölümü&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Yukardakiler ve Aşağıdakiler'>Yukardakiler ve Aşağıdakiler</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Mar 2010 13:39:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4161</guid>
		<description><![CDATA[Duyuru: Swiss German PEN Gün Zileli’ye verilen terk kararının durdurulması için girişimler başlatmıştır.

  
İlgili Yazı: PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin Sesi? Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu (Haydar Karataş, Zurich)
Facebook: Zürich PEN şubesini PROTESTO EDİYORUZ!


İlgili Olabilecek Yazılar:PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu
Türkiye [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu'>PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/11/04/turkiye-de-esirleri-serbest-birakmalidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Türkiye de Esirleri Serbest Bırakmalıdır!'>Türkiye de Esirleri Serbest Bırakmalıdır!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı'>Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/09/radyo-lora-kassandralar-anafora-dogru%c2%93dan-bolumler-30-03-2005/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Radyo LoRa, Kassandra&#8217;lar: &#8220;Anafora Doğru&#8217;dan bölümler..&#8221; (30.03.2005)'>Radyo LoRa, Kassandra&#8217;lar: &#8220;Anafora Doğru&#8217;dan bölümler..&#8221; (30.03.2005)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/03/bir-kitap-ve-gun-zileli-halim-kar-03-07-2009/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)'>Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #e90020;">Duyuru:</span> Swiss German PEN Gün Zileli’ye verilen terk kararının durdurulması için girişimler başlatmıştır.</h2>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek.jpg"><img class="size-full wp-image-4160 alignnone" title="gunzileli-destek" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek.jpg" alt="" width="600" height="600" /></a></p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek-110x1101.jpg"><img title="gunzileli-destek-110x110" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek-110x1101.jpg" alt="gunzileli-destek" width="120" height="120" /></a> <a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek-150x1501.jpg"><img title="gunzileli-destek" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek-150x1501.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a> <a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek-200x200.jpg"><img title="gun-zileli-destek" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/03/gunzileli-destek-200x200.jpg" alt="" width="200" height="200" /></a></p>
<p><strong>İlgili Yazı: </strong><a href="http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%E2%80%99den-de-kovuldu/">PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin Sesi? Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu (Haydar Karataş, Zurich)</a></p>
<p><strong>Facebook: </strong><a href="http://www.facebook.com/group.php?v=info&amp;gid=10150135543295433" target="_blank">Zürich PEN şubesini PROTESTO EDİYORUZ!</a></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu'>PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/11/04/turkiye-de-esirleri-serbest-birakmalidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Türkiye de Esirleri Serbest Bırakmalıdır!'>Türkiye de Esirleri Serbest Bırakmalıdır!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı'>Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/09/radyo-lora-kassandralar-anafora-dogru%c2%93dan-bolumler-30-03-2005/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Radyo LoRa, Kassandra&#8217;lar: &#8220;Anafora Doğru&#8217;dan bölümler..&#8221; (30.03.2005)'>Radyo LoRa, Kassandra&#8217;lar: &#8220;Anafora Doğru&#8217;dan bölümler..&#8221; (30.03.2005)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/03/bir-kitap-ve-gun-zileli-halim-kar-03-07-2009/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)'>Bir Kitap VE Gün Zileli (Halim KAR, 03.07.2009)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PEN Yazarlar Kulubü, Yazarların mı, yoksa Hükümetlerin mi Sesi?  Yazar Gün Zileli, İsviçre’den de Kovuldu</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 17:01:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakkında Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4151</guid>
		<description><![CDATA[Duyuru: Aşağıdaki makale yayınlandıktan bir süre sonra; Swiss German PEN Gün Zileli&#8217;ye verilen terk kararının durdurulması için girişimler başlatmıştır.


Türkiye’de yazar Gün Zileli ismini bilmeyen neredeyse yok gibidir. Onun ismini Türkiye insanı 68 Gençlik Hareketiyle duydu. Dünyamızın iki kamp arasında bocaladığı, insanlığın üstünden tankların geçip gittiği bir kuşağın isyan temsilcilerindir. Hapisler gördü, uzun yıllar yer altında hayatını sürdürdü. [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!'>GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/29/altmis-sekiz-yil-sonra-turkceye-cevrilen-bir-kitap-ve-kafa-goz-kiran-iki-yazar-gun-zileli-ve-emrah-cilasun-ali-haydar-karatas-26-09-2009/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Altmış Sekiz yıl sonra Türkçeye çevrilen bir kitap ve kafa  göz kıran iki yazar! Gün Zileli ve Emrah Cilasun (Ali Haydar Karataş, 26.09.2009)'>Altmış Sekiz yıl sonra Türkçeye çevrilen bir kitap ve kafa  göz kıran iki yazar! Gün Zileli ve Emrah Cilasun (Ali Haydar Karataş, 26.09.2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2004/11/01/kitaplar-ve-yazarlar/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Kitaplar ve Yazarlar'>Kitaplar ve Yazarlar</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/05/01/unpopuler-yazar-olmak/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Unpopüler Yazar Olmak!'>Unpopüler Yazar Olmak!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/18/bir-elin-nesi-var-iki-elin-sesi-var/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Elin Nesi Var  İki Elin Sesi var'>Bir Elin Nesi Var  İki Elin Sesi var</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><span style="color: #e90020;">Duyuru: <span style="color: #000000; font-weight: normal;">Aşağıdaki makale yayınlandıktan bir süre sonra; Swiss German PEN Gün Zileli&#8217;ye verilen terk kararının durdurulması için girişimler başlatmıştır.</span></span></h2>
<p><span style="font-weight: normal;"><br />
</span></p>
<p>Türkiye’de yazar Gün Zileli ismini bilmeyen neredeyse yok gibidir. Onun ismini Türkiye insanı 68 Gençlik Hareketiyle duydu. Dünyamızın iki kamp arasında bocaladığı, insanlığın üstünden tankların geçip gittiği bir kuşağın isyan temsilcilerindir. Hapisler gördü, uzun yıllar yer altında hayatını sürdürdü. 1980 darbesi sonrası İngiltere’ye kaçtı ve orada yaşadı, son beş yıldır da İsviçre’nin Zürich şehrinde yaşıyordu.</p>
<p>Gün Zileli bir yazı emekçisi, henüz politik hayata atılmadan önce öyküleri yayınlanırdı, yazarlığına politik hayatı eklendi ve 24 yaşına kadar saraylarda, seçkin insanlar arasında geçen hayatı, sokaktakilerin içinde geçmeye ve onların kaderini paylaşmaya başladı. Örgütler kurdu, örgütlerin idari kademesinde yer aldı, ancak o örgütlerin yeni bir yönetici sınıf olarak şekillendiğini görür görmez yeniden sokaklara döndü.</p>
<p>Onlarca kitap çevirdi, pek çok anı, roman ve politik deneme yazdı. Çevirdiği kitaplar dahil olmak üzere, dile getirdiği konuların neredeyse tamamını içinde yaşadığı yoksul insanların penceresinden yazdı.</p>
<p>Hayatının ilk gençlik yıllarında başlayan bu yazarın yaşam serüveni çaresiz bir noktaya gelip dayanmış durumda. Bugün 65 yaşında olan Zileli’nin İsviçre’yi terk etmesi istenmektedir. Hükümetlerin aklı yoktur, onlara diyeceğim bir şey yok. Onlar kör, sağır, dilsizdir. Hükümetlerin bildiği tek şey, tank, top, silah üretmek, bunları satmak, Gün Zileli gibi yazarların kederini arttırmaktır.</p>
<p>Geçen Cuma öğrendim, Gün Zileli’nin İsviçre’yi terk etmesi gerektiğini, Zürich’in arka sokaklarında, tek kişilik, pencere pervazları içeri sızan yağmur sularından kabarmış, içilen sigaradan, duvarları sararmış, badanası  pul pul dökülmüş odasının kapısından içeri girerken  öğrendim. Kapıda beni karşılayan yüzü çaresizdi. Sahi nereye gidecekti bu yaşlı adam? Pen yazarlar kulübü Zürich şubesine başvuralım dedim, hani bir mektup yazarlar, belki bir umut ışığı doğar umuduyla.</p>
<p>Meğer neredeyse yüz yılı  bulan bu yazarlar kulübü, bulunduğu ülkenin hükümetlerinin sesi dışında bir ses vermezmiş. Bu PEN Yazarlar Kulübü nedir derseniz, Wikipedia’da kendilerini şöyle tanımlamışlar:</p>
<p>“Belirli aralıklarla düzenlenen uluslararası PEN kongrelerinde, öncelikle <em>hükümetlerin yazarlar karşısındaki tutumları, sansür ve cezaevinde bulunan yazarların durumları ele alınmaktadır. Bu konuda yayımlanan çağrı ve bildirilerle bir kamuoyu yaratılmaya çalışılmaktadır.” </em></p>
<p>Gün Zileli, Türk vatandaşlığından atılmış, sürgün bir yazar. Verdiği ürünlerle, insanlığımıza büyük hizmetler vermiştir. Bir yazarın zor bir anında PEN’e başvurması dışında başka bir yolu, bu haksızlığı en azından bildirgesinde de deklare ettiği biçimiyle dünyaya duyurmak dışında bir silahı var mıdır? Üstelik o PEN ki, UNESCO İnsan Hakları Danışmanlığı yapmaktadır.</p>
<p>Ne yazık ki, Zürich PEN şubesi, hayatı hapisler ve sürgünlerde geçen Gün Zileli’nin durumunda insan haklarına aykırı bir şey bulamadı. Aynı hükümetin o soğuk sesi gibi, “<strong><em>evet ülkeyi terk etmeli &#8221; </em></strong><em>diyerek</em> telefonu yüzüne kapattı. Anlaşılan, batılı Pen üyeleri insan hakkını sadece üçüncü dünya ülkelerinde aramaktadırlar. İnsan hakkımızın böylesine ayaklar altında olması da, devletlere İnsan Hakkı danışmanlığı yapan bu kulüplerin ruhsuzluğundan kaynaklanıyor olsa gerek.</p>
<p>Yazarının dahi vicdanına kilit vurduğu bir dünyayı varın da siz hayal edin.</p>
<p>Anlayacağınız Gün Zileli İsviçre’den de kovuldu, gidecek bir ülke toprağı yok, hiç bir hükümeti savunmadı, topraksızlığı da ondan.</p>
<p>Haydar Karataş, Zürich</p>
<p><strong>İlgili Link:</strong> <a href="http://www.dersimnews.com/guncel/901-gun-Zileli-Isvicre-den-Kovuldu.html">http://www.dersimnews.com/guncel/901-gun-Zileli-Isvicre-den-Kovuldu.html</a></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!'>GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/29/altmis-sekiz-yil-sonra-turkceye-cevrilen-bir-kitap-ve-kafa-goz-kiran-iki-yazar-gun-zileli-ve-emrah-cilasun-ali-haydar-karatas-26-09-2009/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Altmış Sekiz yıl sonra Türkçeye çevrilen bir kitap ve kafa  göz kıran iki yazar! Gün Zileli ve Emrah Cilasun (Ali Haydar Karataş, 26.09.2009)'>Altmış Sekiz yıl sonra Türkçeye çevrilen bir kitap ve kafa  göz kıran iki yazar! Gün Zileli ve Emrah Cilasun (Ali Haydar Karataş, 26.09.2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2004/11/01/kitaplar-ve-yazarlar/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Kitaplar ve Yazarlar'>Kitaplar ve Yazarlar</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/05/01/unpopuler-yazar-olmak/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Unpopüler Yazar Olmak!'>Unpopüler Yazar Olmak!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/18/bir-elin-nesi-var-iki-elin-sesi-var/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Elin Nesi Var  İki Elin Sesi var'>Bir Elin Nesi Var  İki Elin Sesi var</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/pen-yazarlar-kulubu-yazarlarin-mi-yoksa-hukumetlerin-sesi-yazar-gun-zileli-isvicre%e2%80%99den-de-kovuldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>39</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Mar 2010 14:09:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4145</guid>
		<description><![CDATA[“Dünya Devrimi”! Kulağa bugün ne kadar anakronik geliyor, değil mi? Oysa böyle bir dünya devrimi şansı, yaklaşık yüz yıl önce gerçekten yakalanmıştı.
1917 Devrimini ve olanaklarını bu gün artık pek tartışan yok. Liberalleşen eski solcular, bu olaya gülümseyerek, çok çok uzaktan bakıyorlar. Liberalizmin rahat koltuklarında uyuşmuşlar. Devrimci özelliklerini hâlâ koruyan anarşistler de, her zamanki toptancılıklarıyla yüz [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/07/12/dunya-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünya Savaşı'>Dünya Savaşı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/31/asamali-%e2%80%9cdevrim%e2%80%9d-ve-toplumsal-devrim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Aşamalı “Devrim” ve Toplumsal Devrimi'>Aşamalı “Devrim” ve Toplumsal Devrimi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/09/25/gelecegin-devrimi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Geleceğin Devrimi'>Geleceğin Devrimi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/16/devrimi-yeniden-dusunmek-v-gun-zileli-16-11-09/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Dünya Devrimi”! Kulağa bugün ne kadar anakronik geliyor, değil mi? Oysa böyle bir dünya devrimi şansı, yaklaşık yüz yıl önce gerçekten yakalanmıştı.</p>
<p>1917 Devrimini ve olanaklarını bu gün artık pek tartışan yok. Liberalleşen eski solcular, bu olaya gülümseyerek, çok çok uzaktan bakıyorlar. Liberalizmin rahat koltuklarında uyuşmuşlar. Devrimci özelliklerini hâlâ koruyan anarşistler de, her zamanki toptancılıklarıyla yüz yıl önceki bu büyük olayın içine girip tahlil etmekten uzaklar; komünistlerin tekelinde gördükleri 1917&#8242;ye hoş ama uzak bir hatıra olarak bakıyorlar. Ulusal solcular 1917 ile, sadece Lenin ve Stalin&#8217;in Mustafa Kemal&#8217;e nasıl destek verdiğini ispatlamak açısından ilgileniyorlar. Dünya devrimi diye bir şey zaten ufuklarında yok. Düşman kardeşler, Troçkist ve Stalinistler, 1917 devrimi sonrası Bolşevik uygulamalara toz kondurmamakta birbirlerine ikiz kardeş kadar benziyorlar. Bu durumda, 1917&#8242;nin devrimci olanakları ve olasılıkları üzerine kafa yorup hayıflanan sadece bir avuç devrimci (Marksist ya da anarşist) kalıyor geriye.</p>
<p>1917 Devrimi, insanlığa, o zamana ve bu zamana kadar görülmemiş ölçüde büyük umut vermiş bir olaydı. Kapitalist ülkelerin ve içerdeki karşıdevrimcilerin, bu devrimi boğmak ve bu büyük umudu söndürmek için uyguladıkları abluka ve ambargoları, içerdeki karşıdevrimci isyanların etkisi, Bolşeviklerin uygulamalarıyla yarattıkları olumsuz sonucun ve hayal kırıklığının karşısında devede kulak kalır. Bu Bolşeviklerin en başında da, Bolşevik Partisi&#8217;nin lideri Lenin gelir. Lenin, devrimden sonra öylesine büyük bir otoriteye sahipti ki, devrimi korkunç bir kısırlaşmaya götüren yönergeleri yerine, tam tersi yönde bir çizgi izleseydi, dünya devrimi muazzam dalgalar halinde dünya çapında yayılabilir ve hatta bugün belki de kapitalizmin işi bitmiş olurdu. Tarihte bireyin rolünü abartıyor değilim, Lenin, eğer sözünü ettiğim türde bir düşünce yapısına sahip olsaydı, bu yönde kesinlikle ilerleyebilirdi; Rusya içinde olsun, dışında olsun tüm devrimci unsurları bu yönde sürükleyecek muazzam bir iradeye ve otoriteye sahip büyük bir adamdı; nitekim bunu, 1917 Nisan&#8217;ında Rus devriminin seyrini değiştirerek ispatlamıştı da. Ne yazık ki, büyük adamların hataları büyük, yaptıklarının sonuçları da korkunç oluyor.</p>
<p>1917 Devriminin hemen sonrasındaki dünya manzarasına bakalım. Almanya devleti yıkım, askerler ve işçiler ayaklanma halindedir, çeşitli bölge ve şehirlerde işçi-köylü-asker sovyetleri yönetimi ele almaktadır; Avrupa&#8217;nın bütün ülkelerinde işçiler ayaktadır ve gözlerini büyük Sovyet devrimine çevirmişlerdir umutla; yalnız işçilerde değil, köylülerde, aydınlarda, hatta orta sınıflarda bile Sovyet devriminin şahsında yeni bir dünya umudu ortaya çıkmıştır, Sovyet devrimine dünya çapında büyük bir sempati vardır; Rusya&#8217;nın içindeki ezilen milliyetler ve müslüman halklar, özgürlüklerine kavuşacakları umuduyla ayağa kalkmıştır ve devrimci güçleri desteklemektedir; Avrupa&#8217;daki reformist güçler ve sendikalar bile hızla sola kaymakta, III. Enternasyonal&#8217;e üye olmak için yarışmaktadırlar; 1917&#8242;nin salvoları, büyük çoğunlukla sömürge statüsünde olan müslüman halklarda yeni ve taze bir umuda yol açmıştır, emperyalist-kapitalizmin zulmünden kurtulma umudu;  Anadolu&#8217;da, Türk-Kürt müslüman nüfus “Bolşevik Devrimi”ni selamlamakta, Anadolu&#8217;da meydana gelecek benzeri bir devrimci gelişmeye sempatiyle bakmaktadır; öyle ki, Kemalistler bile kendilerini böyle bir devrimden yanaymış gibi göstermek lüzumunu hissetmektedirler; Asya&#8217;da ve uzak Asya&#8217;da sömürge halklar emperyalist-kapitalizme karşı ayaklanmak için fırsat kollamaktadırlar; Latin Amerika&#8217;da devrimci güçler Sovyet devrimini örnek alan çalışmalarını yoğunlaştırmaktadırlar; Arap dünyası keza Sovyetler Birliği&#8217;ne sempatiyle bakmaktadır. Sömürgeciliğin en ağır zulmü altındaki kara Afrika büyük Rus devriminden etkilenerek anti-sömürgeci ayaklanmalara hazırlanmaktadır.</p>
<p>Koşullar bu kadar elverişliyken ne yapması gerekiyordu Sovyet devriminin, kendisinden bu kadar etkilenen ve umut besleyen dünya devrimine ivme kazandırmak için ne yapmıştır?</p>
<p>Ne yaptığını hepimiz biliyoruz. Lenin, güya “komünist saflığı korumak” adına III. Enternasyonal&#8217;e giriş koşullarını ağırlaştıran, son derece merkeziyetçi “21 Şart”ı ilan ederek, Sovyet Devriminin etkisiyle sola akan sendikaların, grup ve partilerin önünü kesmiş, bunun yerine, Bolşevik Partisi&#8217;nin emirlerine koşulsuz itaat edecek kapıkulu küçük komünist parti fraksiyonlarını teşvik etmiştir. Neden yapmıştır bunu? Çünkü Lenin, kitlelerin devrimci inisiyatifinden çok, komünist bürokrasilerin kerameti kendinden menkul ideolojik saflığına inanıyordu. Her şeyin doğrusunu, saf bir ideolojiyle donanmış bu tür partiler bilirdi. Küçük olsun, bizim olsundu. Zaten içerdeki uygulamalar da bununla bağlantılı değil miydi?</p>
<p>İçerde “özgürlük” diye ayağa kalkan işçi ve köylü kitleleri, “diktatörlük” denerek yerlerine oturtulmuşlardır. Toprak vaadiyle ayaklanmaya omuz veren ve bunu Şubat-Ekim arasında bilfiil gerçekleştiren köylülere uygulanan “savaş komünizmi” köylülüğün Sovyet iktidarına karşı çıkmasına ve devrime yüz çevirmesine yetmiştir de artmıştır bile. Keza işçiler, ellerinden devrimci işçi komiteleri alınarak üretime sürülmüşlerdir. Böylece devrim, sanıldığının tersine iç savaşta devrimci işçilerin ölmesiyle değil, işçiyi aşırı yoran bu üretimci uygulamalar nedeniyle işçi sınıfı temelini kaybetmeye başlamıştır. Rusya içindeki periferi milliyetler, kısa sürede, kaderlerini tayin etme vaatlerinin geçersiz olduğunu görmüş, ya içlerine kapanmış ya da milliyetçi bir reaksiyon içine girmişlerdir. Ülke içinde özgürlükler lağvedilmiş, özgürlüğün yerini Çeka baskısı almıştır. Tek parti diktatörlüğü, tüm partileri yasa dışına sürmüş, Kronstadt bahriyelilerinin başını çektiği devrimci askerler yeniden Çarlık ordusu disiplini altına alındıklarını görerek büyük bir hayal kırıklığı ruh haline girmişlerdir.</p>
<p>Lenin, devrimi kıran bütün bu uygulamalara neden cevaz vermiştir. Bence iki nedenden: 1. Kitlelere değil, partiye güvendiği için; 2. Marksizmin temel taşlarından olan “üretici güçleri geliştirme” mantığına tabi olduğu için. Tuttuğu yol şuydu: Parti diktatörlüğüne güven, onu kitlelerin üzerinde bir güdücü araç olarak kullan ve bu yolla Sovyetler Birliği&#8217;nde gerçek bir sosyalist inşanın temeli olacak üreti güçleri geliştir. Tamamen yanlıştı, tamamen.</p>
<p>Oysa, başlangıçta, hem içerde, hem dışarda o kadar elverişli koşullar vardı ki, kapitalistlerin telaşı da buradan geliyordu zaten. Ama telaşlarının gereksiz olduğunu kısa sürede anladılar. Bolşevikler dünya devrimini kendi elleriyle yıkıyorlardı çünkü.</p>
<p>Peki ne yapılsaydı? Bazıları soruyor, onca kapitalist komplo ve kuşatma altında baskı tedbirleri zorunlu değil miydi? Cevabını hemen, peşinen verip devam edeyim. Hayalci değiliz. Baskı önlemlerinin alınmaması durumunda olabilir ki, kuşatmalarla ve komplolarla Sovyetler Birliği yıkılabilirdi. Ne var ki şanı yürürdü ve o zaman devrim tüm dünya yüzünde dev dalgalarla yeniden ve yeniden gelip çarpardı kapitalizmin burçlarına. Kendi içinde boğdunuz devrimi, kapitalistlerin boğmasına fırsat kalmadan siz boğdunuz, daha mı iyi oldu sanki. Kapitalistler o zamandan beri ellerini oğuşturuyorlar. “Biz fazla bir şey yapmadık ki” diyorlar, “onlar kendileri yürütemedi bu işi.” Açıkça söylüyorum, Çeka ve daha sonra GPU, NKVD gibi azılı  devrim düşmanı gizli polis örgütlerini, üstelik kendi ellerinle kurup devrimi boğmaktansa, devrimin dış müdahalelerle ve komplolarla yıkılmasını bin kere göze almak gerekirdi.</p>
<p>Tersi ne olabilirdi? Eğer Lenin ve Bolşevikler, gerçek Sovyetleri ve yerel emekçi inisiyatiflerini bastırmak ve gasp etmek yerine onların daha da gelişmesini teşvik etseydiler; eğer askerlerin gerçekten kendi kendilerini yönetmesine ve gereğinde orduyu lağv etmesine yolu kapatmasaydılar; eğer her türlü polis örgütünün ortadan kalkmasını teşvik etseydiler; eğer işçilerin özyönetimine, köylülerin toprakları istedikleri gibi işlemesine, periferi ulusların gerçekten kendi kendilerini yönetmesine ve ne yönde gitmek istiyorlarsa özgürce karar vermelerine olanak tanısaydılar; eğer bölge bölge yerel inisiyatiflerin kendi özel farklı sosyalizm denemelerini teşvik etseydiler; eğer partileri kapatmak yerine onların da bu büyük inşaya katılmalarına kapıları açık tutsaydılar; eğer çoğulcu ve özgürlükçü olanakları sonuna kadar geliştirseydiler; eğer dünya devrimine silahla değil, madden ve manen destek olmayı şiar edinseydiler, Rusya&#8217;nın çıkarlarını değil, dünya devriminin çıkarlarını esas alsaydılar; eğer devrime akan bütün güçleri, “şu reformcudur” “şu iki buçukuncudur” diye tefrik etmeden kucaklama cesaretini gösterebilseydiler&#8230; O zaman dünyanın çehresi çok daha başka olurdu. Daha önce de belirttiğim gibi, bütün bunlar ülkenin savunma sistemini zayıflatsa bile (ki hiç de öyle değildir, devrimin kendi menfaatlerine olduğunu gören kitleler o ülkeyi Çeka&#8217;dan da Kızıl ordudan da çok daha mükemmel savunurdu) bu devrimin gönülleri tutuşturan mesajları dünya devrimini büyük ve müjdeli bir yangın olarak her yana yayardı.</p>
<p>Gönülleri tutuşturmayan hiçbir şey başarılı olamaz.</p>
<p>Lenin çok büyük bir beyne sahipti ama bu basit ve küçük gerçeği o büyük beyni alamamıştı ne yazık ki.</p>
<p>Ne yazık ki!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>5 Mart 2010</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/07/12/dunya-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünya Savaşı'>Dünya Savaşı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/31/asamali-%e2%80%9cdevrim%e2%80%9d-ve-toplumsal-devrim/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Aşamalı “Devrim” ve Toplumsal Devrimi'>Aşamalı “Devrim” ve Toplumsal Devrimi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/09/25/gelecegin-devrimi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Geleceğin Devrimi'>Geleceğin Devrimi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/16/devrimi-yeniden-dusunmek-v-gun-zileli-16-11-09/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/05/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2010 18:11:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Alice]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4140</guid>
		<description><![CDATA[Sizlere sesleniyorum meslektaşım gazeteciler&#8230; Gerçekleri yazmaktan caymayın. Bu memleket sizin gerçekleri yazmanızı bekliyor. Gerçekleri yazmazsanız ne olur bu memleket. Her taraf yalana bulanır. Gerçekler nelerdir diye soruyorsunuz. Bunu siz bilmeyecekte kim bilecek. Gerçek gerçektir, gerçeğin ta kendisidir. Gerçek namuslu vatan bekçiliğidir. Gerçek birlik ve beraberlik içinde memleketin menfaatlerini savunmaktır. Bunu ben öğretemem size. Bende sizin gibi [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/03/sinir-boylarinda-nobetciyiz/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Sınır Boylarında Nöbetçiyiz'>Sınır Boylarında Nöbetçiyiz</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/19/neden-birbirimizi-yiyoruzki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Neden Birbirimizi yiyoruzki&#8230;'>Neden Birbirimizi yiyoruzki&#8230;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sizlere sesleniyorum meslektaşım gazeteciler&#8230; Gerçekleri yazmaktan caymayın. Bu memleket sizin gerçekleri yazmanızı bekliyor. Gerçekleri yazmazsanız ne olur bu memleket. Her taraf yalana bulanır. Gerçekler nelerdir diye soruyorsunuz. Bunu siz bilmeyecekte kim bilecek. Gerçek gerçektir, gerçeğin ta kendisidir. Gerçek namuslu vatan bekçiliğidir. Gerçek birlik ve beraberlik içinde memleketin menfaatlerini savunmaktır. Bunu ben öğretemem size. Bende sizin gibi bir köşe yazarıyım sadece. Benden sormayın gerçeği. Vatandaştan sorun öğrenin sonra yine vatandaşa söyleyin. Böylece yayılsın gerçekler. Bu vatan gerçekleri bekliyor. Gerçek meslektaşlarımı bekliyor. Vatanın size ve gerçeğe ihtiyacı var. Gerçeksiz bir vatan olamaz, olmamalı. Gerçekleri bilmeyen bir vatan ve halk çok eksik olur, gerçeklerden habersiz bir millet esarete mahkumdur. Sevgili Atamız ne demiştir. Gerçeklerden korkmayın demiştir. Sevgili milliyetçi Türk vatandaşlarıda bu yüzden gerçeklerden korkmazlar.</p>
<p>Sevgili meslektaşlarım. Son günlerde gazetelerden okuyorum sizleri bazende televizyondan izliyorum. Evet bazılarınız gerçekleri yazıyorsunuz söylüyorsunuz ama bazılarınız yazmıyorsunuz. Halbuki gerçek yazılmak içindir. Nedir gerçek. Demokratik bir haktır. Bakın tekel işçisi kardeşlerimiz gerçekler için direndi direniyor ama siz ne yapıyorsunuz direnmek yok gerçeği yazmak yok.</p>
<p>Sevgili meslektaşlarım gerçeklerden kimse kaçamaz. Güneş balçıkla sıvanmaz. Güneşi balçıkla sıvamaya kalkanlar kendilerini balçıkla sıvarlar. Gerçeğin sesi her zaman gerçeğin ifadesidir. Gerçekler gerçekleşir gerçekleşmez gerçek vatandaşlar gerçek bir vatan sevgisiyle ayağa kalkacaklardır. Demokrasi istiyoruz. Parlamenter sistem istiyoruz. Oy hakkı olsun, herkes kullansın istiyoruz. Neden&#8230; Çünkü gerçekler bunu emrediyor. Peki biz bu emreden gerçekleri yazmazsak ne olacak vatanın hali. Gerçeklerin yazılmadığı bir vatan bölünür. Büyük Atamız ne demiştir. Gerçekleri yazmayan bir basının çaresi yine basın özgürlüğüdür demiştir. Büyük atamız bununla şunu demiştirki ne yapıp ne edin gerçeği yazın demiştir. Vatanın bölünmemesi için bu şarttır demek istemiştir.</p>
<p>SAyın meslektaşlarım başınızı  fazla ağrıttım biliyorum ama bu gerçek meselesi memleketin büyük bir derdi olduğundan bu kadar zamanınızı aldım. Son olarak size gerçekçi yazar Emin Zolanın şu viciz sözünü hatırlatıp satırlarıma son vermek istiyorum. Ne demiştir emin Zula: Gerçekleri yazmayan bir yazar yazar değildir demiştir. Bu sözü size yıllar sonra hatırlatıyorum. Hepinize iyi günler diliyor gerçekleri yazacağınıza olan güvenimi bir kere daha buradan beyan etmek isterim.</p>
<p>Ali Tereli</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/03/sinir-boylarinda-nobetciyiz/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Sınır Boylarında Nöbetçiyiz'>Sınır Boylarında Nöbetçiyiz</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/19/neden-birbirimizi-yiyoruzki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Neden Birbirimizi yiyoruzki&#8230;'>Neden Birbirimizi yiyoruzki&#8230;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlyas Aydın&#8217;a Devrimci Onuru İade Edilmelidir&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/ilyas-aydina-devrimci-onuru-iade-edilmelidir/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/ilyas-aydina-devrimci-onuru-iade-edilmelidir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 21:54:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4137</guid>
		<description><![CDATA[ 
 
 
Mao zedung&#8217;un, “insanların başı pırasa başı değildir, kestiğiniz zaman yeniden yetişmez” dediği söylenir. Maocu olduğum dönemden bildiğim birçok sözünü unuttuğum halde, unutmadığım sayılı sözlerinden biridir Mao&#8217;nun bu sözü. Buna rağmen, kendi iktidarı döneminde, Stalin dönemiyle kıyaslanamasa bile, epeyce insan başı gittiği bilinmektedir. Mao&#8217;nun bu sözü, daha fazla kelle götürmeye meraklı olanları frenlemek [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı'>Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/11/26/dunden-bugune-gun-zileli/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)'>Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao zedung&#8217;un, “insanların başı pırasa başı değildir, kestiğiniz zaman yeniden yetişmez” dediği söylenir. Maocu olduğum dönemden bildiğim birçok sözünü unuttuğum halde, unutmadığım sayılı sözlerinden biridir Mao&#8217;nun bu sözü. Buna rağmen, kendi iktidarı döneminde, Stalin dönemiyle kıyaslanamasa bile, epeyce insan başı gittiği bilinmektedir. Mao&#8217;nun bu sözü, daha fazla kelle götürmeye meraklı olanları frenlemek için söylediği düşünülebilir.</p>
<p>Kruşçev&#8217;i beğenirsiniz, beğenmezsiniz, seversiniz, sevmezsiniz, ayrı bir mevzudur ama sanırım Çin Komünist Partisi&#8217;sinden kaynaklanarak Maocuların ona “revizyonist“ yaftası takmasının bir yafta olmaktan öteye bir anlamı yoktur. Kruşçev bence, döneminin Sovyet bürokrasisinin bir temsilcisiydi ve revizyonizmle falan bir ilgisi yoktu. Yani “teoriyi tekrar gözden geçirmeliyiz” falan dememişti, keşke deseydi, keşke böyle bir cesarete sahip olsaydı. Ne gezer. O, Rusya&#8217;da hasbelkader kurulmuş ve yürümekte olan rejimi, fazla sarsıntıya uğratmadan, koşullara göre yürütmeye çalışan bir devlet adamıydı, hepsi bu. Bununla birlikte, Stalin&#8217;in ölümünden sonra, çok kısıtlı ölçülerde de olsa Stalin&#8217;in suçlarının bir kısmını açıklaması ve Stalin kurbanlarından az bir kısmını rehabilite etmesi pandoranın kutusunun açılmasına hizmet etmesi bakımından hayırlı olmuştur. Kruşçev bu kadarını yapmaya cesaret etmiştir de, Kruşçev hakkında atıp tutan Türkiye solunun ne kadar devrimci cesareti vardır acaba? Sol örgütlerin örgüt içi infazlarında nahak yere hayatını kaybetmiş olanlar hakkında kim sesini yükseltebiliyor?</p>
<p>Bu kurbanlardan ilk hatırladığım, Adil Ovalıoğlu&#8217;dur. Aydınlık hareketi içindeki küçük bir fraksiyonun iç hesaplaşmasında öldürüldü. Adil&#8217;i tanırdım. Esaslı bir militandı. 16 Haziran gecesi, <em>İşçi-Köylü </em>gazetesine işçi direnişi hakkındaki yazıyı, onunla ve daha sonra Yükseliş&#8217;te faşistler tarafından vurularak öldürülecek kardeşi Sami Ovalıoğlu&#8217;yla birlikte, Üsküdar taraflarındaki babalarının evinde birlikte yazmıştık. Adil Ovalıoğlu, daha öldürüldüğü anda tüm devrimciler tarafından aklanmış bir devrimciydi. Zaten onu öldürenler de, Adil&#8217;in “ajan” falan olduğunu iddia etmiş değillerdir. Bu yüzden bugün Adil konusunda netleşmemizi gerektiren bir durum yok.</p>
<p>Ama, Adil&#8217;den sonraki kurban İlyas Aydın öyle mi ya? Yüzbaşı İlyas Aydın, THKP-C örgütünün o zamanki genç subay kadrosunda önemli görevler yerine getirmiş bir devrimciydi. Tutuklanmaların yaygınlaşmasından sonra, hakkında isnatsız söylentiler yayıldı örgüt çevrelerinde: “Mit ajanı”. Böylesi bir söylenti bir kere çıkmaya görsün bir insan hakkında, artık peşini bırakmaz. İlyas Aydın&#8217;ın da peşini bırakmadı. Umarsız ve yaralı kendini zor bela attığı Filistin kamplarında geldi onu buldu. Oradaki bir takım solcular İlyas Aydın&#8217;ı tutuklayıp işkence eşliğinde sorguladılar. İşkence altında aldıkları ifadelere dayanarak infaz ettiler.</p>
<p>İlyas Aydın olayı bugün hâlâ tartışılmaktadır, özellikle o günleri yaşayan solcu ve devrimciler arasında. Ben bugüne kadar İlyas&#8217;ın “ajanlığı” konusunda sağlam deliller getiren tek kişiye rastlamadım. Bırakın sağlam deliller getirmeyi, konuştuğum aşağı yukarı herkes, İlyas&#8217;ın “ajan” olduğuna inanmadığı hakkındaki vicdani kanaatini belirtmiştir. Buna, İlyas&#8217;la o dönemde çok yakın ilişki içinde bulunmuş, İlyas&#8217;ın tuttuğu örgüt evlerinde kalmış olanlar da dahildir. Ben doğrudan kendisiyle konuşmadım ama İlyas&#8217;ı örgüte alan Orhan Savaşçı&#8217;nın da, İlyas&#8217;ın ajan olmadığı konusunda son derece net olduğunu biliyorum. Kaldı ki, kendisi hakkındaki söylentilerden haberi olduğu halde Filistin&#8217;deki yoldaşlarına ulaşmaktan başka bir düşüncesi olmayan İlyas Aydın eğer gerçekten ajan olsaydı, bugün toprağın altında değil, Mahir Kaynaklar ve diğerleri gibi baş köşelerde “uzman” görüşlerini serd eden birisi olarak yaşamını idame ettirebilirdi.</p>
<p>Peki o zaman bu susuş kumkuması ne? Örgütlere bir şey demiyorum, onlar konuşmazlar, konuşmak işlerine gelmez, çünkü epeycesinin örgüt içi infaz suçu vardır. Peki ama ya bizim kuşak. Bizler neden susuyoruz? Hem de Kruşçev&#8217;e o zamanlar hiç tereddütsüz “revizyonist” demiş, onu beğenmemiş olan bizler. Kruşçev kadar cesaretimiz yokmuş demek. Üstelik, Kruşçev, Stalin&#8217;in cinayetlerini kısmen de olsa 20 yıl sonra açıklamıştı. İlyas Aydın olayının üzerinden nerdeyse 40 yıl geçmiş bulunuyor.</p>
<p>İlyas Aydın dürüst bir devrimcidir. Rehabilete edilmeli, hak ettiği devrimci onur 40 yıl sonra da olsa kendisine iade edilmelidir.</p>
<p>Bu bir başlangıç olsun!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>3 Mart 2010</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı'>Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/11/26/dunden-bugune-gun-zileli/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)'>Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/ilyas-aydina-devrimci-onuru-iade-edilmelidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>19</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 00:06:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4128</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de üç savaş birden yaşanıyor; emekle sermayenin ‘sessiz savaşı’, ulusal haklarını arayan Kürdün savaşı ve sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı, yani onların savaşı…
Uluslararası finans çevrelerinin yayın organlarından biri olan Wall Street Journal, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşına, “Türkiye’de dinci ve laik elitler arasında(ki) kansız iç savaş” diyor.
AKP karşıtlarını Kemalist ya da darbeci, darbe karşıtlarını ise [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/01/anti-emperyalizm-meselesi-sadik-varer/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Anti Emperyalizm Meselesi (Sadık Varer)'>Anti Emperyalizm Meselesi (Sadık Varer)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/07/12/dunya-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünya Savaşı'>Dünya Savaşı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)'>“KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de üç savaş birden yaşanıyor; emekle sermayenin ‘sessiz savaşı’, ulusal haklarını arayan Kürdün savaşı ve sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı, yani onların savaşı…</p>
<p>Uluslararası finans çevrelerinin yayın organlarından biri olan Wall Street Journal, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşına, “Türkiye’de dinci ve laik elitler arasında(ki) kansız iç savaş” diyor.</p>
<p>AKP karşıtlarını Kemalist ya da darbeci, darbe karşıtlarını ise Fettullahçı ya da AKP’li sayan hatırı sayılır bir taraftar kitleyi de oluşturan bu savaşın tarihsel arka planına bir göz atmakta yarar var:</p>
<p>Hikaye, cumhuriyetin kuruluşuyla başlıyor. Cumhuriyetin kurucu gücü askerdir. Ve Kemalizm, kurucu gücün ideolojisidir. Bu yüzden Cumhuriyet sonrası – &#8216;çok partili rejim&#8217; öncesi iktidara Kemalist iktidar deniliyor.</p>
<p>Kemalist iktidarın ilk işlerinden biri devlet eliyle milyonerler yaratmak olmuştur. “Efendiler, isteriz ki memlekette çok ve çok milyonerler olsun” sözü Mustafa Kemal’e aittir. Cumhuriyetin kuruluş aşamasında henüz ‘cılız bir çocuk’ durumunda olan burjuvaziyi büyüten Kemalist iktidardır. Denilebilir ki, Türkiye burjuvazisi, Kemalizmin eseridir.</p>
<p>Kemalist ideolojiyle büyüyen geleneksel sermaye, İkinci Savaş sonrasında, uluslararası sermayenin demokrasicilik oyununa dahil oldu ve böylece memleket ‘çok partili rejim’ ile tanıştı.</p>
<p>14 Mayıs 1950’de yapılan seçimde Kemalist parti CHP’nin yerini DP aldı. Fakat, ezici bir çoğunlukla iktidara çıkan DP’liler, zafer sarhoşluğu ile Kemalist geleneğe ‘dokunmaya’ başlayınca, 27 Mayıs 1960’da, cumhuriyetin kurucu gücü askerlerin gazabına uğradılar.</p>
<p>27 Mayıs Darbesi’nden sonra, artık “memleketi adam gibi yönetemezseniz darbemi yapar, tepelerim!” diyen bir ordu vardır ve kendini rejimin koruyucusu olarak vazifelendirmiş Kemalist ordu gerçekten de dediğini yapmaktadır.</p>
<p>Diğer yandan, 70’li yıllarda, uluslararası sermaye ile işbirliği içinde ‘mutlu mesut’ bir hayat sürdüren geleneksel sermayenin huzuru, küçük – orta sermaye gruplarının ‘yakınmaları’ ile bozulmaya başlar. Tekel dışı sermaye grupları, iktisadi hayatın neredeyse bütününü kontrol eden ve pastadan aldıkları payı büyütme bahsinde sınır tanımayan geleneksel sermaye yüzünden büyüme özlemlerini gerçekleştirememekte, dahası artan oranlarda erimektedir.</p>
<p>Bilindiği gibi, sermayenin bu ‘mağdur’ kesimleri siyasi bir güç oluşturma ihtiyacı duydular ve İslam ideolojisine sarıldılar. İslam ideolojisiyle siyaset yapan ve kendilerini ‘Anadolu sermayesi’ şeklinde ifade eden ‘mağdurlar’, bütün engelleme çabalarına karşın bir güç oluşturmayı başardılar ve memleket idaresine ortak olmaya başladılar.</p>
<p>Laik cumhuriyetin koruyucusu olduğunu düşünen ordu, İslam ideolojisini kullanarak siyaset yapan sermayenin ‘mağdur’ kesimleri ile egemen sermaye arasındaki çıkar çatışmasını büyük bir hassasiyetle izlemeye aldı. Ve görülen lüzum üzerine, “şeriat tehlikesinin önünü kesmek maksadı ile gerekli müdahalelerde” bulundu. Ordunun son etkili müdahalesi 28 Şubat 1997’de gerçekleşti.</p>
<p>Aynı dönemde, İslam coğrafyasında sosyalist ideolojinin önünü kesmek için İslam ideolojisini yayan ve İslamcıları destekleyen emperyalizmin Yeşil Kuşak Projesi revize edilmiş, bunun yerine Ilımlı İslam Projesi hazırlanmıştır. Ilımlı İslam Projesi’nin merkezi uygulama alanı ise Türkiye’dir.</p>
<p>ABD’nin ve AB’nin stratejistleri ve teşkilatçıları, Ilımlı İslam Projesi’nin Türkiye’deki uygulayıcısı olarak Fettullahcılar dahil pek çok cemaatle birlikte, yakın geçmişte ordunun hışmına uğramış Refah Partisi’nin yeni nesil kadrolarını ‘örgütlediler’ ve Türkiye siyasetine ‘nur topu’ gibi bir siyasi parti kattılar; AKP&#8230;</p>
<p>ABD’nin ve AB’nin aktif desteğini alan AKP işe çok hızlı başladı. Büyük Ortadoğu Projesi ve Ilımlı İslam başlığı altında kendisine verilen bütün ödevleri ‘başarıyla’ yerine getiren AKP, bir yandan da kendisini var eden ve ‘anlamlı kılan’ sermayenin ‘ehli müslim mağdur kesimleri’ni ihya etmeye başladı.</p>
<p>Uluslararası sermayenin gönüllü taşeronluğunu üstlenen eskinin şeriatçıları, ‘dünya işlerini’ öncelemeyi tercih ettiler; eskinin ‘mağdur’ sermaye grupları AKP sayesinde büyük bir hızla palazlandılar ve geleneksel sermaye erbabının 70 – 80 yılda ulaştığı düzeye 7 – 8 yıl içinde ulaştılar. Eskinin ‘mağdurları’ yeni egemenler haline geldiler.</p>
<p>Bu durum Kemalist ideolojiye yaslanarak bugünlere gelen geleneksel sermayeyi ve bağlaşık güçleri ‘harekete’ geçirmeye yetti. Ilımlı İslam Projesi’nin gözü kara uygulayıcısı AKP’ye karşı ‘şeriat tehlikesi’ vurgusuyla başlayan tasfiye eylemlerinin asıl nedeni budur.</p>
<p>Ne var ki, AKP tasfiye edilemiyor; tam tersine, AKP’yi tasfiye etmek isteyenler tasfiye edilme ‘tehlikesi’ ile karşı karşıyadır. AKP’nin tasfiyesine dönük bütün girişimler ABD ve AB tarafından engelleniyor; “memleketi adam gibi yönetemezseniz darbemi yapar, tepelerim!” rahatlığındaki ordunun bütün darbe planları deşifre ediliyor ve generaller darbe girişimi suçlamasıyla tutuklanıyorlar.</p>
<p>Velhasıl, toplum bilincine “dinci ve laik elitler arasında(ki) savaş” şeklinde yansıtılan bu savaş, gerçekte, seksen yıllık iktisadi ve siyasi egemenliğini Kemalist ideolojiye yaslanarak sürdüren geleneksel sermaye ile daha düne kadar ‘üvey evlat’ muamelesi gören ve fakat uluslararası sermayenin gözde taşeronu konumuna ‘yükseltilen’ AKP’nin sınırsız desteğiyle kısa sürede palazlanan Anadolu sermayesinin ‘ehli müslim’ hür teşebbüs erbabı arasındaki egemenlik savaşıdır.</p>
<p>Ve soru şudur; emeğin ve insanlığın özgür geleceğini dert edinen bir devrimci, bu savaşta nerede durur ve ne yapar?..</p>
<p>Kanımca bu soruya şöyle bir yanıt verilebilir: Emek dünyasının devrimcisi, öncelikle bağımsız siyasi duruşunu korumayı bilmeli ve mümkünse, sermaye grupları arasındaki egemenlik savaşı ile oluşan durumdan ‘devrimci bir vazife’ çıkarmalıdır. Fakat şayet bunu gerçekleştiremeyecek kadar zayıf bir durumdaysa, oturup ‘yazıklanabilir’, ama asla onların savaşında bir taraf olamaz!..</p>
<p><strong>Sadık Varer</strong></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/01/anti-emperyalizm-meselesi-sadik-varer/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Anti Emperyalizm Meselesi (Sadık Varer)'>Anti Emperyalizm Meselesi (Sadık Varer)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/07/12/dunya-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünya Savaşı'>Dünya Savaşı</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)'>“KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>16</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yukardakiler ve Aşağıdakiler</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 19:02:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gülmece]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4085</guid>
		<description><![CDATA[Yazan:  Barış Bulut


Gerçekten de yukarıdan devrim diye birşey olmaz. Neden olmaz?çünkü yukarıdan geliyor. Nerden belli devrim olduğu?bir defa yukarıdan geliyorsa bir şüphelenirim.yani ben olsam şüphelenirim. küçükken de yukarıdan gelen hiçbir şeye güvenmezdim.
Bizim sabit abiyle annesi kek,pasta filan gönderirdi bize de yemezdim. aslında yerdim de önce &#8220;ben sevmiyorum&#8221; derdim ısrar üzerine alır kimseye belli etmeden yerdim. neden?Sabit abinin [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Yukardan Beyin Ameliyatı!'>Yukardan Beyin Ameliyatı!</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazan:  Barış Bulut</strong></p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Gerçekten de yukarıdan devrim diye birşey olmaz. Neden olmaz?çünkü yukarıdan geliyor. Nerden belli devrim olduğu?bir defa yukarıdan geliyorsa bir şüphelenirim.yani ben olsam şüphelenirim. küçükken de yukarıdan gelen hiçbir şeye güvenmezdim.</p>
<p>Bizim sabit abiyle annesi kek,pasta filan gönderirdi bize de yemezdim. aslında yerdim de önce &#8220;ben sevmiyorum&#8221; derdim ısrar üzerine alır kimseye belli etmeden yerdim. neden?Sabit abinin annesi(ismi budur.herkez kadını böyle tanır) bu keklerin karşılığında sürekli beni bakkala yollar,manava yollar neredeyse bütün alişverişleri bana yaptırırdı. gerçi aşağıdan bişey gelmesi de olanaksızdı çünkü biz birinci katta oturuyorduk.yani bize ne gelirse yukarıdan geliyordu.&#8221;yukarıda allah var &#8220;diye bir söz duyduğumda küçükken, içimden güler, &#8220;hadi canım ne allahı,biz bilmiyor muyuz sanki yukarıda olanları derdim..</p>
<p>Hiç konuyu başka yerlere çekmeye luzum yok.yukarıdan devrim olmaz.ben de bunu söylüyorum.sen bir açıkla onu bakalım nasıl olmaz.devrim tepeden tırnağa bir yayılma durumu olablir tabii. ama tepemize kaynar sular dökerse biz buna da devrim mi diyeceğiz? bir bina için önce nasıl temel kazılıyorsa işte devrimci hareket de böyle temelden ,dipten gelmeli ve yükselmelidir.</p>
<p>Barış Bulut</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/07/yukardan-beyin-ameliyati/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Yukardan Beyin Ameliyatı!'>Yukardan Beyin Ameliyatı!</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/yukardakiler-ve-asagidakiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sınıf, Bir Araya Getirir&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/sinif-bir-araya-getirir/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/sinif-bir-araya-getirir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 12:23:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyasi Tahlil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4083</guid>
		<description><![CDATA[Genellikle iktidarlar kendi sonlarını kendi elleriyle hazırlarlar. Polis şiddetiyle suya atılan tekel işçisinin yüzündeki, “bize bunu da yaptınız ha” türü şaşkın ifadeyi ekranda ilk gördüğümde bunu düşünmüştüm. O şaşkın ifade çok kısa sürede kararlılığa dönüşecekti.
“Anti-Otoriter İnisiyatif”ten arkadaşlarla birlikte gittiğimiz, Ankara&#8217;da, Türk-İş binasının önündeki, tekel işçilerinin direniş çadırlarını bu ayın başında ben de gördüm. Gördüğüm, sessiz [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/07/31/sinif-cizgisi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Sınıf Çizgisi'>Sınıf Çizgisi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/07/29/sinif-gercegi-ve-kurt-gercegi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Sınıf Gerçeği ve Kürt Gerçeği'>Sınıf Gerçeği ve Kürt Gerçeği</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/12/isci-sinifi-entelektuel-bir-sinif-olabilir-mi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İşçi Sınıfı Entelektüel Bir Sınıf  Olabilir mi?'>İşçi Sınıfı Entelektüel Bir Sınıf  Olabilir mi?</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1994/04/30/ideoloji-orgut-politika-sinif/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İdeoloji, Örgüt, Politika, Sınıf'>İdeoloji, Örgüt, Politika, Sınıf</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genellikle iktidarlar kendi sonlarını kendi elleriyle hazırlarlar. Polis şiddetiyle suya atılan tekel işçisinin yüzündeki, “bize bunu da yaptınız ha” türü şaşkın ifadeyi ekranda ilk gördüğümde bunu düşünmüştüm. O şaşkın ifade çok kısa sürede kararlılığa dönüşecekti.</p>
<p>“Anti-Otoriter İnisiyatif”ten arkadaşlarla birlikte gittiğimiz, Ankara&#8217;da, Türk-İş binasının önündeki, tekel işçilerinin direniş çadırlarını bu ayın başında ben de gördüm. Gördüğüm, sessiz ve uzun süreli bir yeni 15-16 Haziran&#8217;dı. 15-16 Haziran, ani ve öfkeli bir yanardağ patlamasıydı. Bu seferkinde ise lavlar sessiz sedasız fokurduyordu yanardağın ağzında. Patlayan değil, henüz patlamayan yanardağdan korkun!</p>
<p>Sınıfın, aynı yerin altında akan ve görünmeyen sular gibi öyle pek belirgin olarak dışa vurulmayan bir belleği vardır. O bellek, kendiliğinden biriktirir deneyimlerin derslerini, hem de dünya çapında. İşte orada, geçmiş deneyimlerden dersler çıkaran işçi sınıfı belleğinin sessiz bir pratik ortaya koyduğu görülüyordu. İşçiler, bu sefer inisiyatifi kimseye bırakmak niyetinde görünmüyorlardı. Ne, Türk-İş binasında konuşlanmış Türk-İş yöneticilerinden oluşan direniş komitesine, ne kendilerine destek vermeye gelmiş şu ya da bu sol örgüte. Komiteyi, istekleri doğrultusunda hareket etmeye zorluyorlardı. Komitenin üzerinde görünmeyen ama çok güçlü bir işçi denetimi vardı. Satışa izin yoktu. İşçiler, kendilerini desteklemeye gelen ya da orada sürekli nöbet tutan örgütlerin hepsine, hiçbir ayrım yapmadan “welcome” diyor, onlara kucak açıyorlardı ama bu örgütlerin hiçbirine inisiyatifi vermek niyetinde olmadıkları anlaşılıyordu. Sol örgütlerin sloganlarını saygıyla dinledikten sonra, sadece “yaşasın sınıf dayanışması” sloganını atmaları bile bu kararlılığın göstergesiydi. Geçmişte böyle miydi ya! İşçiler, ya kendilerinden daha iyi “bilen”lerle baş edemeyeceklerini düşünerek baştan reaksiyoner bir tepki içine girer ve dolayısıyla polis ajanlarının ve sarı sendikacıların yönlendirmesine açık hale gelirlerdi ya da bu iyi “bilen”lere peşinen teslim olur, onların karşısında bir aşağılık duygusuna kapılıp ipleri teslim ederlerdi. Artık ortak belleğin öğrettiği şey başkaydı onlara. Ne reaksiyon, ne teslimiyet! Desteğe eyvallah, yönetilmeye hayır!</p>
<p>Türkiye&#8217;de gazetelere, dergilere, internet sitelerine bakan biri, ideolojik ve siyasal planda, hem genel politik arenada, hem de sola ilişkin ideolojik platformlarda, içinden çıkılmaz bir kargaşalıkla, farklılıkla, kaosla ve didişmeyle karşılaşır. Bu kargaşalık ve çatışma ortamı, içinden çıkılmaz bir durum gibi görünür. Ne var ki iş sınıf mücadelesi düzlemine geldiği zaman, sınıfın bu kargaşalığı bir sadeliğe indirgediğini, çok farklı gibi görünen eğilimleri bir araya getirdiğini görüyoruz. Genişten gidelim. Tekel işçilerinin içinde çok sayıda AKP ve MHP taraftarı işçinin olduğu söyleniyor. Ne var ki, tekel işçilerinin mücadelesi bu parti farklarını ortadan kaldırmış. İster MHP&#8217;li, ister AKP&#8217;li, ister CHP&#8217;li olsunlar, işçiler, partilere göre bir bölünmenin saçmalığını anlamış bulunuyor. Üstelik, MHP ve AKP&#8217;li işçiler, hızlı bir sınıf pratiği içinde, güvendikleri partilerinin nasıl karşılarında konumlandıklarını görmüş durumdalar. Ne var ki, bunu görmeleri, işçilere destek verdiğini söyleyen CHP&#8217;ye kaymalarına da yol açmıyor. Diğer yandan, mücadele öncesinde muhafazakâr-milliyetçi yönelimler içinde olan işçiler, Kürt işçi kardeşleriyle aynı çadırları paylaşırken milliyetçi önyargılarından da hızla sıyrılıyorlar. Dışardan herhangi bir bilinç taşımayla olmuyor bu gelişmeler. Sınıf mücadelesinin bizzat kendisi en büyük eğiticidir. Eğitmenlere değil, eğitici pratiklere ihtiyaç var.</p>
<p>Ulusalcısından, komünistine, anarşistinden Troçkistine, feministinden eşcinseline, CHP&#8217;lisinden Alevisine, Kürdüne, liberalinden, radikaline her renk, her eğilim, her ideoloji, her grup, her örgüt orada. Başka bir zamanda, başka bir ortamda karşı karşıya gelseler birbirinin gözünü oyacak yüzlerce farklı eğilim, işçi çadırlarının çevresinde bir araya gelmiş, birbirleriyle didişmeye girmenin boşa kürek sallamak olacağının onlar da farkında. İşçi mücadelesi grupları bir araya getiriyor ve eğitiyor. Bu sefer eğitme sırası sınıfta. İşçi sınıfı onlara, “aklınızı başınıza toplayın, kavga edecek bir şey yok” diyor. “Ortak hedefler için bir araya gelin, farklılıklarınız olsun ama birbirinizi yemeyin” diyor. İşte bu, liberal değil, işçi sınıfı çoğulculuğudur. Sınıfın ve sınıf mücadelesinin gösterdiği bu iradeden herkesin, hepimizin öğreneceği çok şey var.</p>
<p>O sıkışıklıkta, o yoksunlukta, işçiler arasında tek bir kavga bile çıkmamış, işte hepimizi eğitecek bir önemli nokta daha. Tek tek bireyler olarak alsanız, eminim içlerinde çok geçimsiz insanlar da vardır işçilerin, ne ararsan bulabilirsin. Geçimsizini, burnundan kıl aldırmayanını, hır çıkarmak için bahane arayanını. Ama orada artık bireysel iradelerin bileşiminden oluşan kolektif bir irade var. Herkes bu sınıf iradesine ayak uydurmak zorunda. Bu mücadeleyi kazanmak istiyorsan sınıf tesanüdünü, kardeşliğini korumak zorundasın, bunun başka yolu yok.</p>
<p>Çevre esnafının işçilere verdiği destek olağanüstü. Çevredeki cafe ve barlar geceleri işçiler yararlansın diye kapılarını açık bırakıyor ya da anahtarlarını işçilere veriyorlarmış. Bu da geçmişe göre yeni bir gelişme. Esnaf genellikle işçi hareketlerini kendi küçük satış düzenine bir tehdit olarak algılamıştır geçmişte. Esnafın işçiye verdiği desteğin kıymetini bilmeli. Bu, genel olarak halkın, geçim kapılarını zorlayan devlete ve AKP hükümetine karşı işçileri tercih ettiğini ve hatta onları “öncü” bir güç olarak gördüğünü gösteriyor. “İşçi sınıfı öncülüğü”, kendilerini işçilerin yerine koyan örgütlerin programlarındaki bir kerameti menkul dogma olarak değil de, gerçekten işçi sınıfının eylemi olarak hayata geçtiğinde gerçek anlamına kavuşuyor.</p>
<p>Tekel işçileri, şu an sadece kendileri için değil, işçi sınıfının önemli bir kısmını doğrudan ilgilendiren 4c&#8217;nin kalkması için tüm sınıf adına da savaşıyor. Bu yüzden büyük bir mücadeledir bu, Türk-iş binasının çadırlarında somutlaşan ama ondan çok daha büyük ve geniş bir mücadele.</p>
<p>Tekel işçisinin mücadelesi, tam “her şey bitti mi artık, bir kıvılcım da mı yok” dendiği bir anda yanan bir kıvılcımdır. Hayat böyle bir şeydir işte, tam her şey bitti dendiği an parlar yeniden.</p>
<p>■■■</p>
<p>Bu yazıyı yazmaya hazırlandığım günlerde iki arkadaş bana 3H hareketi diye bir şeyden söz ettiler. Bu kişiler, tekel işçilerine karşı bir protestoya girişmişler. İlgilendim. Bana gönderin ilgili linkleri dedim. Sağ olsunlar, göndermişler. Linkleri inceledim. On on beş kişi, belki yaptıkları eylemin haklılığına pek inanmadıklarından, belki de birilerinden dayak yemek korkusuyla, ellerindeki pankartları yarı yarıya yüzlerine tutarak gösteri yapıyorlardı, AKM önünde. Daha önce galiba Mecidiyeköy&#8217;de yapacaklarmış ama solcuların haber alıp kendilerine saldıracağı korkusuyla eylemin yerini değiştirmişler. Böyle bir aptallık yapmaya kalkacak dar kafalılar var mıdır (vardır!), bilmem. Bu kişilere saldırmayı düşünmek kadar büyük bir budalalık olamaz. Kendileri kendilerine saldırmışlar zaten. Bu genç insanlar, böyle bir eyleme katılmanın şaibesini ömürleri boyunca sırtlarında taşıyacaklar. Yazık, acıdım onlara.</p>
<p>Acımakla kalmadım, güldüm de. Bu liberal gençler, pankartlarında yazdıklarından gördüğüm kadarıyla, en büyük devlet savunucusu olarak çıkmışlar ortalığa:</p>
<p>“Devlet malı denizse, biz de domuzuz.”</p>
<p>Size şu kadarını söyleyeyim kısaca: “Devlet malı” dediğiniz şey babanızın malı değil, tekel işçileri de dahil olmak üzere emekçi insanların alınterinden birikmiş bir servettir. Bu “deniz”i asırlardır hortumlayan babalarınız ve babalarınızın silahlı gücü devlet, kendini savunabilmek için, aynı George Orwell&#8217;in <em>Animal Farm</em>&#8216;ında olduğu gibi, sistemin bekçisi domuzları yetiştirmekten geri kalmamıştır. Bu anlamda sizin de bu “devlet malı”nın domuzları olarak ortalığa dökülmenizde şaşılacak bir şey yoktur. Sistemin bekçisi domuzlar teşhir edilmeyi hak ederler sadece.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>13 Şubat 2010</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/07/31/sinif-cizgisi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Sınıf Çizgisi'>Sınıf Çizgisi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/07/29/sinif-gercegi-ve-kurt-gercegi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Sınıf Gerçeği ve Kürt Gerçeği'>Sınıf Gerçeği ve Kürt Gerçeği</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/12/isci-sinifi-entelektuel-bir-sinif-olabilir-mi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İşçi Sınıfı Entelektüel Bir Sınıf  Olabilir mi?'>İşçi Sınıfı Entelektüel Bir Sınıf  Olabilir mi?</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1994/04/30/ideoloji-orgut-politika-sinif/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İdeoloji, Örgüt, Politika, Sınıf'>İdeoloji, Örgüt, Politika, Sınıf</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/02/13/sinif-bir-araya-getirir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>29</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlerlemeci paradigmadan kurtulmak! (Özgür Üniversite’den Gün Zileli’ye sorular)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/12/ilerlemeci-paradigmadan-kurtulmak-ozgur-universite%e2%80%99den-gun-zileli%e2%80%99ye-sorular/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/12/ilerlemeci-paradigmadan-kurtulmak-ozgur-universite%e2%80%99den-gun-zileli%e2%80%99ye-sorular/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2010 08:05:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4077</guid>
		<description><![CDATA[1. Kelimelerin, kavramların kullanılışıyla ilgili bir sorun var. Bu durum kavramların manipülasyona açık olmasıyla da ilgili. Bir şey söyleniyor, kabul görüyor ve sorgulanmadan, “gerçekten öyle mi?“ sorusu bir daha sorulmadan kullanılmaya, kesinliğinden şüphe edilmeyen “hakikât” olarak sunulmaya devam ediyor. Mesela yukardan devrim öyle bir şey. Aslında yukardan devrim demek, anlam karşıtlığı olan, antınomik iki kelimeyi [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileliyle-ulusalcilik-uzerine/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)'>Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/05/marksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir-fikret-baskayaya-sorular-soylesi-merdan-ozudogru/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Marksizm bir ideoloji değil teoridir&#8230; (Fikret Başkaya&#8217;ya sorular &#8211; Söyleşi: Merdan Özüdoğru)'>Marksizm bir ideoloji değil teoridir&#8230; (Fikret Başkaya&#8217;ya sorular &#8211; Söyleşi: Merdan Özüdoğru)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2003/10/09/gun-zileli-ile-anilari-ve-diger-seyler-uzerine-yeni-harman-batur-ozdinc/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)'>Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/11/26/dunden-bugune-gun-zileli/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)'>Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/24/gun-zileli-ile-komun-kitabi-uzerine-soylesi-birgun-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)'>Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1. Kelimelerin, kavramların kullanılışıyla ilgili bir sorun var. Bu durum kavramların manipülasyona açık olmasıyla da ilgili. Bir şey söyleniyor, kabul görüyor ve sorgulanmadan, “gerçekten öyle mi?“ sorusu bir daha sorulmadan kullanılmaya, kesinliğinden şüphe edilmeyen “hakikât” olarak sunulmaya devam ediyor. Mesela <em>yukardan devrim </em>öyle bir şey. Aslında <em>yukardan devrim </em>demek, anlam karşıtlığı olan, <em>antınomik</em> iki kelimeyi yan yana getirmek demektir. Başka türlü söylersek, tam bir <em>oxymore</em>dur. Mâlum, devrim denilenin bir içeriği olması gerekir. Oysa, <em>yukardan devrim </em>dendiğinde bu Osmanlı Padişahının da, Osmanlı Paşalarının da devrim yapabileceği anlamına gelir. Osmanlı Sarayında “devrimci”,”ilerici” unsurlar olduğunu düşünmek abesle iştigal değil midir? Bu konuda neler söylemek istersin?</strong></p>
<p>Evet, bazı kavramlar birileri tarafından ortaya atılıyor ve hiç sorgulanmadan kabul görüyor. Bu “yukardan devrim” denen şeyin ilk kimin tarafından ortaya atıldığını bilmiyorum. Ama yıllar yılı karşımıza çıkar. Sanırım ilk önce Bismark&#8217;ın, dağınık Alman prensliklerini birleştirip tek bir kapitalist ulus devlet yaratmasını izah etmek için kullanılmıştı. Bismark&#8217;ın “demir el”i ile yapılan bir “devrim”! Buyrun bakalım! Hem de “sosyalistleri yasaklama yasası” ile gerçekleştirilmiş bir “devrim” bu. Yani aslında tam ve gerçek anlamıyla bir <em>karşıdevrim.</em> Buna niçin devrim dediler? Çünkü kapitalistleşme yolunda bir gelişme var. Onların devrimden anladıkları, kapitalist ilerlemeden başka bir şey değil.</p>
<p>Bunun, ilerlemeci paradigmanın marifeti olduğu açık. Devrimi, ezilen kitlelerin yeni, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum oluşturmak için ayağa kalkması olarak değil de, ne pahasına olursa olsun kapitalist ilerleme, kapitalist düzleme ve standartize etme girişimi olarak anlayanların uydurduğu bir kavram. Zaten böyle bakacak olduktan sonra bu kapitalist standartlaştırmaya yukardan devrim adını vermek de fazladır, çünkü tarihte bu tür girişimlerin hepsi yukardan olmuştur. İşçi ve köylü kitleleri kendilerini bile bile cendereye sokmayacaklarına göre, bu tür “ilerlemelerin” hepsi yukardan, kapitalist sınıflar ya da kapitalist bürokrasiler tarafından yapılmıştır. İşte bu, ilerlemeci üretici güçler teorisinin vardığı vahim noktadır.</p>
<p>Eğer Bismark yukardan devrim yapmışsa, Hitler de yukardan devrim yapmıştır, Kenan Evren de yukardan devrim yapmıştır. Hitler az mı geliştirdi Alman kapitalizmini, az mı yollar açtı, Yahudi-köle emeği kullanarak? Az mı modernleştirdi Almanya&#8217;yı? Hakkını yemeyelim şimdi. Bismark&#8217;ı yukardan devrim diye kutsayanlar “yukardan devrim”lerinin nerelere uzandığının üzerinde düşünsünler. Evet evet, Kenan Evren de öyle. O da demirden bir elle ve solcuları ezerek Türkiye&#8217;yi kapitalizm yolunda ilerletmedi mi? O zaman neden şikayet ediyoruz ki. Evet, Evren, Atatürk&#8217;ün yolunda olduklarını söylerken hiç de sahtekârlık falan yapıyor değildi. Belki de söylediklerinin arasında tek gerçek buydu. Ama ta doğduğu günden beri Kemalist ilerme paradigmasının kölesi olan solumuz tüm enerjisini Atatürk&#8217;le Kenan Evren arasındaki zıtlığı göstermeye harcadı. Oysa bir zıtlık değil, devamlılık söz konusuydu.</p>
<p>Yukardan devrim diye bir şey yoktur. Yukardan yapılan her şey, isterse “devrim” desin kendine, bal gibi <em>karşıdevrimdir </em>ve <em>devrimin düşmanıdır</em>. Bir tek devrim vardır, o da aşağıdan toplumsal devrimdir. Hatta burada aşağıdan sözcügü bile fazladır. Çünkü devrim sadece ve sadece aşağıdan, kitlelerin iradesiyle gerçekleştirilebilen büyük bir toplumsal ayağa kalkış, değişim ve Fikret Başkaya&#8217;nın bir toplantıda ifade ettiği biçimiyle <em>emansipasyondur.</em></p>
<p><strong>2. Sorunun devamı olarak, Türkiye’de 1908 İttihatçı darbesi ve 1923 Kemalist darbe ve sonrasında bir <em>yukardan devrim </em>gerçekleştirildiği söylendi, söyleniyor, üstelik buna inananların sayısı da az değil. Osmanlı Paşaları, devlet bürokrasisi tarafından bir devrim gerçekleştirilebileceğini düşünmek, olaylara, şeylere, tarihsel sürece uzaktan bakmak anlamına gelmiyor mu? Kavramların böyle yerli yersiz kullanılması, müthiş bir ideolojik bunalıklık yaratıyor ve bu tür ideolojik manipülasyonlarla rejimin gerçek niteliği gizleniyor. Böyle bir anlayış sola da musallat olmuş durumda. Kapitalizmin önünü açmak, iktidarı pekiştirmek amacıyla yapılanların <em>‘devrim’</em> olarak sunulması sadece Türkiye’ye özgü bir şey mi? </strong></p>
<p>Osmanlı paşaları da bir “kurtuluş”un peşindeydiler; devletin kurtuluşunun. Bunun ancak Batının yolundan gidilerek, modernizasyonla gerçekleşeceğini düşündüler. Tanzimat, daha sonra 1908 İttihatçı darbesi ve 1923 Kemalist hareketi bu yönelişin ürünleridir. Doğal olarak yukardan-zorlayıcı ve o ölçüde de halk ve emekçi düşmanı, yukardan kapitalist modernleşme girişimleridir bunlar. Devrimle ve devrimcilikle bir ilgileri yoktur. Hepsi, çalışan kitleleri baskı altına alan <em>karşıdevrimci </em>atılımlardır. Bizim solcularımız, Menşevik üretici güçler teorisinin etkisinden kurtulamadıkları için bu hareketleri kendilerine müttefik görürler. Zaten kendileri de iktidara geldiklerinde benzeri şeyleri yapacaklardır. İttihatçıları, Mustafa Kemal&#8217;i ve Stalin&#8217;i sonuna kadar savunmaktan vaz geçmemelerinin nedeni budur. İnsan bindiği dalı keser mi? Kemal&#8217;in ve Stalin&#8217;in işçi ve köylü düşmanı eylemlerini mahkûm ettikleri an kendi gelecek iktidarlarının perspektifini de karartmış olacaklarını çok iyi biliyorlar.</p>
<p>Ne var ki, Türkiye solunun bu yönelimini Türkiye&#8217;ye özgü bir şey olarak görmemek gerekir. Devlet iktidarı aracılığıyla bir “toplumsal değişim” gerçekleştireceğini iddia eden dünyadaki tüm sol bürokrasiler bu ilerlemeci paradigmanın takipçisidirler. Türkiye solunun özel konumu ise, Kemalist devlet geleneğinin gücünden gelmektedir. Bu gelenekle savaşmak yerine, onu sahiplenmek kolaylarına geliyor. Zaten neden savaşsınlar ki. Kendileri de gelecekte aynı baskıcı bürokratik yöntemleri uygulayacaklarına göre&#8230;.</p>
<p><strong>3. Türkiye’de sol hareket, rejimi tartışmaya yanaşmıyor. Rejimin putlarını, tabularını sorun etmiyor. Rejimi tartışmaya çalışanları da kendinden saymama, dışlama eğilimi çok güçlü&#8230; Sence bu durum nasıl açıklanabilir? </strong></p>
<p>Çünkü sol hareket kendini gelecekteki iktidar olarak, gelecekteki devlet olarak planlıyor. İktidara gelecekler ve aynı Mustafa Kemal gibi, aynı bugünkü rejim gibi halkın ensesinde boza pişerecekler. Aynı Stalin gibi, ilerleme adına emekçileri zorla iş kölesi haline getirecekler. Aynı onlar gibi milliyetçi bürokrasiler olarak konumlanacaklar. Ne diye geleceklerini karartsınlar ki. Bugüne kadar şu ya da bu yolla herhangi bir ülkede iktidara gelmiş sol bürokrasilere bakın. İktidara gelir gelmez devlet baskısının, baskı rejiminin ve milliyetçiliğin en kararlı savunucuları olmuşlar ve bunu pratiğe geçirmişler. Bir ülke ve milliyet adını taşıyan bir sol bile utanç vericidir. Bir sol hareket kendini bulunduğu ülkenin adıyla ya da hakim ulusun adıyla adlandırıyorsa, o geleceğin milliyetçi bürokrasisinin temsilcisidir demektir ve zaten bugün Türkiye solunun esası bundan başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>4. Sol hareketin ‘yeniden düşünmeyi’ radikal bir biçimde gündemine almadan, rejimi tartışmaya cesaret etmeden yol alması, inanadırıcı-güven verici alternatif bir toplum projesi üretmesi mamkün mü? </strong></p>
<p>Sol hareketin ufkunda böyle bir proje olduğunu hiç sanmıyorum. Onların derdi- günü <em>özel ideolojili</em> kendi örgütlerini güçlendirmektir. Kitle hareketlerine girmelerinin, destek vermelerinin nedeni de budur, yoksa o hareketi düşünmek değildir sorunları. Ayrım noktası tekel işçilerinin direnişinde ortaya çıkmıştır. İpler kimin elinde olacaktır. Sınıfın elinde mi, yoksa örgütlerin elinde mi? İşçiler dayanışmaya taraftar. Gelsinler, desteklesinler, bu iyi bir şey diyorlar. Ama ele geçirmeye yoklar. Bunu istemiyorlar. Orada dur diyorlar. Bakın, bugün tekel işçileri en büyük birleştirici güç olduklarını gösterdiler. Herkes orada. İşçi mücadelesi herkesi birleştirdi. Ama bu, örgütlerin işçilere dışardan verdikleri “bilinç”le olmadı. İşçi sınıfının kendiliğinden dayanışma bilinciyle oldu. İşte burada sol “yeniden düşünmeli”dir. Esas olan sınıfın kendisi mi, yoksa sol ğrupların kerameti kendinden menkul özel örgütleri mi? İşçilerin bu tür özel örgütlere ihtiyacı yok, bunlar işlevsel de değiller. İşçilerin kendi özörgütlenmelerine ihtiyacı var, işlevsel olan bu.</p>
<p>Sol, eğer gerçekten bir toplumsal devrim istiyorsa iki şey yapmalıdır: 1. Devrimi yeniden düşünüp, ilerleme paradigmasını, dolayısıyla Türkiye ve dünya tarihindeki emekçi düşmanı Kemalist ve Stalinist ilerleme pratiklerini reddetmeli; 2. İşçi sınıfına yabancı özel örgütlenmeleri dağıtıp işçi sınıfının <em>özörgütlenmesine </em>destek olacak yeni ve birleşik bir örgütlenme pratiğine girmelidir. Böyle bir yöneliş, solun, ulusalcı ya da liberal mihrakların ihtiyat kuvveti olma pratiğinden kurtulmasının ve ezilen kitlelerle gerçekten kaynaşmasının yolunu da açacaktır.</p>
<p><strong>Ö.Ü. Teşekkür ederiz…</strong></p>
<p>G.Z. Ben de size teşekkür ediyorum…</p>
<p>10 Şubat 2010</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileliyle-ulusalcilik-uzerine/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)'>Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/05/marksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir-fikret-baskayaya-sorular-soylesi-merdan-ozudogru/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Marksizm bir ideoloji değil teoridir&#8230; (Fikret Başkaya&#8217;ya sorular &#8211; Söyleşi: Merdan Özüdoğru)'>Marksizm bir ideoloji değil teoridir&#8230; (Fikret Başkaya&#8217;ya sorular &#8211; Söyleşi: Merdan Özüdoğru)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2003/10/09/gun-zileli-ile-anilari-ve-diger-seyler-uzerine-yeni-harman-batur-ozdinc/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)'>Gün Zileli ile Anıları ve Diğer Şeyler Üzerine (Yeni Harman, Batur Özdinç)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/11/26/dunden-bugune-gun-zileli/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)'>Dünden Bugüne Gün Zileli (Yaba, Aydın Doğan)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/24/gun-zileli-ile-komun-kitabi-uzerine-soylesi-birgun-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)'>Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/02/12/ilerlemeci-paradigmadan-kurtulmak-ozgur-universite%e2%80%99den-gun-zileli%e2%80%99ye-sorular/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>242</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Feb 2010 22:27:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hakkında Çıkanlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4055</guid>
		<description><![CDATA[30 Ocak’ta yazdığım, ‘’Fikret Başkaya ve iflasın paradigması’’ başlıklı yazıya, Gün Zileli, kendi sitesinde yayınladığı, ‘’İhtiyat Kuvvet ‘Sol’’ (3 Şubat 2010) başlıklı bir yazıyla ‘’yanıt verdi’’. İlginç… ‘’Fikret Hoca’’, ‘‘Kemalizm’in başımızın belası olduğunu ispatlayan’’ yazılarını rahat rahat yazsın diye onun yükünü hafifleteyim mi dedi acaba Zileli? Her neyse, kendisi, yazımdan dört bölümü alıntılayarak ve de [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.'>Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)'>“KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/03/ihtiyat-kuvvet-%e2%80%9csol%e2%80%9d/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İhtiyat Kuvvet “Sol”'>İhtiyat Kuvvet “Sol”</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>30 Ocak’ta yazdığım, ‘’Fikret Başkaya ve iflasın paradigması’’ başlıklı yazıya, Gün Zileli, kendi sitesinde yayınladığı, ‘’İhtiyat Kuvvet ‘Sol’’ (3 Şubat 2010) başlıklı bir yazıyla ‘’yanıt verdi’’. İlginç… ‘’Fikret Hoca’’, ‘‘Kemalizm’in başımızın belası olduğunu ispatlayan’’ yazılarını rahat rahat yazsın diye onun yükünü hafifleteyim mi dedi acaba Zileli? Her neyse, kendisi, yazımdan dört bölümü alıntılayarak ve de yanına Baskın Oran’ın bir yazısındaki Kemalizm değerlendirmelerini koyarak, ‘’Burada birbirine zıtmış gibi görünen bu iki ‘sol’ kesimden, uzunca alıntılarla son günlere ilişkin iki örnek vereceğim.’’ demiş ve ‘’yargılamadan’’ elde ettiği sonuçlarla süslediği yazısında bana dair şunları söyleyerek ‘’değerlendirme’’ye girişmiş: ‘’Önce, Kemalist rejimin çürümükten kokuşma aşamasına geçtiğini güzel bir yazıyla ortaya koyan Fikret Başkaya’ya (‘Çürüme Kokuşmaya Dönüşürken’, Özgür Üniversite, 25 Ocak 2010) karşı öfkesini epeyce sağcı bir bakış açısıyla ortaya koyan ama bu sağ bakış açısını örtbas etmek için olur olmaz Mahir Çayan’dan söz eden ve bütün yazı boyunca Kemalizmin rahatsız edici kokusunu algılamamızı önlemeye çalışan ulusalcı solcumuzdan başlayalım.’’</p>
<p>Yazımdan, yazısına aktardığı bölümler şunlar:</p>
<p>“Yazısına şöyle başlamış Başkaya: ‘Temelleri 1908 sonrasında atılan ama asıl rengini 1920’li 1930’lu yıllarda alan Kemalist otokrasi, artık çürüme aşamasını geride bırakıp kokuşma aşamasına girdi. Şimdilerde her tarafı kötü kokular sarmış durumda…’ ‘Fikret Hoca’nın Kemalist otokrasi dediği şey, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine dair olan her şey aslında (altını ben çizdim, G.Z.). Neymiş? Bu, çürümüş ve kokuyormuş; öyle diyor kendisi.”<br />
(…)<br />
“Çelişkiyi, Kemalist ve ceberut devlet ile ulusal, dinsel, cinsel anlamda ezilenler arasında arayan ve ne hikmetse bulan; devlet denilen aygıtın, ekonomik ve politik karakterini sadece Mustafa Kemal’le açıklayan; Doğu ülkelerine has dinciliği ve insanlığın baş belası milliyetçiliği Kemalizm’den evla bulan ‘Fikret Hoca’…”<br />
(…)<br />
“Türkiye Cumhuriyeti, halkçılık adı altında, işçisi ve patronu bir kabul edilen bir ülke olarak kuruldu. Bunu takip eden birkaç on yılda, en azından siyaseten bağımsız kaldı. Kurucularının, kapitalizmden kopuş gibi bir derdi olmadığından ve komünizme karşı sert bir mücadele verildiğinden; bu topraklara nüfuz etmiş her türden gericilik, ilk fırsatta siyasallaşarak, alttan alta güç biriktirdi ve emperyalistlerinden de desteğiyle iktidar oldu. Bundan sonrası, artık Kemalizm’in yaşadığı karşıdevrim sürecinin tarihidir. (altını ben çizdim, G.Z)”<br />
(…)<br />
“Kemalizm iflas etmiş midir, etmemiş midir? Aslına bakarsanız, bunun kadar anlamsız bir soru yoktur; biz sosyalistler için. Doğan, gelişen her şey sonlanacaktır ve Kemalizm de bunun dışında değildir; zira somut koşullar hızla değişmektedir. Emperyalist kapitalistler yerinde saymıyor, kapitalizmin geberişini geciktirmek için yeni taktikler buluyor ve uyguluyorken; bizim ülkemize dair konuşursak, gerektiğinde Kemalist olduğunu söyleyen sahtekârları (altını ben çizdim, G.Z.) , gerektiğinde İslamcıları, milliyetçileri kullanırken, bunların bir kısmını ilerici bir kısmını gerici kabul edip bunu ‘teorileştirme’nin; yani ‘iflasın paradigması’nı oluşturmanın gereği nedir?”</p>
<p>Bundan sonra, Baskın Oran alıntısıyla devam etmiş Gün Zileli: “İç dinamiklerin ‘tembel’ olduğu (azgelişmiş) ülkelerde, Batı eğitimi almış kişiler (ki bunlar en önce askerlerdir)Yukarıdan Devrim yaparak bu dinamikleri harekete geçirmeye girişebilirler. Yani yarı-feodal bir toplumun üstyapısını (ideoloji, kültür, siyaset, hukuk vs.) değiştirme yöntemiyle ülkeyi Batı’ya benzetmeye çalışabilirler. Zorlama olduğu için bu etki tabii ki ileride tepki yaratır. Ama kabul etmek gerekir ki, ülkeye muazzam bir zaman kazandırır, başka türlü yapılamayacak bir sıçrama sağlar, sınıfsal dinamikleri harekete geçirir, altyapıyı(ekonomi, mülkiyet ilişkileri vb.) bile zamanla geliştirir… Yalnız dikkat edilecek çok önemli bir kural var: Yukarıdan Devrim bir kez yapılır; ondan sonrası iç dinamiklerin işidir. Zırt pırt, mesela on yılda bir tekrarlanan tik gibi yapılmaz. Yapılırsa, bu artık yukarıdan devrim falan değil, bir karşı-devrim’dir. (altını ben çizdim, G.Z.) (Baskın Oran, ‘Bye bye, askeri vesayet’, Radikal İki, 31 Ocak 2010)’’</p>
<p>Bu alıntıları da mukayese eden Zileli, ‘’yazısının başında’’ şu sonuca varmış: ‘’ Türkiye ‘sol’u, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kurulduğu günden beri rejimin ihtiyat kuvveti olmuştur. Hem de en ‘radikal’ görüneninden en liberaline, en ‘anti-emperyalist’inden en ‘özgürlükçü’süne kadar. Bu kanatlar kendi aralarında kıyasıya çatışıyor gibi görünseler bile, hem egemen rejimin şu ya da bu kliğine yamanmak, hem de temeldeki ‘ilerlemeci’ paradigmanın sözcülüğünde birleşmek anlamında hakim düzenin ihtiyat kuvveti rolünü oynamışlardır, oynamaktadırlar.’’</p>
<p>***</p>
<p>Yazıma cevaben yazılan yazıya vereceğim cevaba geçmeden evvel, şunu söylemeliyim ki; çok da ayrıntılı olmayan ve yazının asıl anlatmak istediğini belli etmeyen alıntılar yaparak ve bunların başına ve sonuna ‘’hakaretvari’’ sözcüklerle kurulmuş birkaç ‘’ezber’’ cümle ekleyerek nasıl polemik yapılır ve bunu, ‘’Doğu Perinçek’in yanında yetişmiş’’ biri nasıl yapar, anlayamadım doğrusu!</p>
<p>Ben, “Fikret Başkaya ve İflasın Paradigması” başlıklı yazımda; Başkaya ve onun gibi düşünenlerin, Kemalizm’e dair bıkıp usanmadan tekrarladığı ‘’tez’’lerin neden yanlış ve de anlamsız olduğunu anlatmıştım. Bu alıntılarda veya önceki yazımın tamamında, Zileli’nin deyimiyle, Kemalizm’i kutsamak gibi bir amaç dâhilinde yazılmış tek satır yok. İsteyen yazıya tekrar bakabilir. Bu konudaki, yani Kemalizm’in ilericiliği veya gericiliğine dair, düşüncelerimi ise burada belirtme gereği duymuyorum. Bununla beraber, Gün Zileli’ye yazımda rahatsızlık veren birkaç şeye kısaca değineyim:</p>
<p>1. Evet, Fikret Başkaya’nın Kemalist otokrasi dediği, Cumhuriyet’in kuruluşuna dair her şeydir. Buna, Başkaya’nın kendisi de itiraz etmez sanırım. (Bunun içeriği, yani ilericiği veya gericiliği, dediğim gibi konumuz değil.)<br />
2. Evet, Fikret Başkaya, İdris Küçükömer’in ‘’çarpık tez’’lerine yaslanarak, çelişkiyi işçiler ve patronlar arasında değil; Kemalist ve ceberut devlet ile cinsel, ulusal, dinsel anlamda ezilenler arasında arıyor ve ne hikmetse buluyor. Bu haliyle, ‘’yeni sol’’cularla ve Taraf yazarlarıyla aynı çizgide bulunuyor.<br />
3. Evet; (dinci, milliyetçi, liberallerden oluşan) sağcılar ilk kez emperyalizmin desteğiyle iktidar oldular ve evet, bundan sonrası, Kemalizm’in karşıdevriminin tarihidir.<br />
4. Evet, geçmişte kendisine Kemalist diyen sahtekârlar oldu, ve bugün de varlar. Kara çarşafa, ‘’laikliğin bekçisi’’ olan partinin rozetini takan adamlar, bunlara örnektir.<br />
5. Baskın Oran’dan yapılan alıntının ne benim yazdıklarım ile bir ilgisi vardır ne de bu, Kemalizm’i kutsayan bir içeriğe sahiptir. Ve Baskın Oran’ın ne yazdığı beni hiç ilgilendirmemektedir.</p>
<p>Özetle, Gün Zileli bana yanıt verememesinin dışında, asgari derecede tutarlı bir yazı da yazamamıştır.</p>
<p>***</p>
<p>Benim yazımda, ‘’nedense’’, Gün Zileli’nin göremediği başka tespitler de vardı ve bunlar, yaptığı alıntılarla birlikte okunduğunda temel düşünceyi veriyordu. Bunlara da kısaca değinmek istiyorum. Örneğin şöyle demiştim: ‘’Başkaya, 1- Yüzyılın başında ve ortasına doğru kurulan ve birbirine çok benzeyen modern ulus-devletlerin, emperyalist kapitalizmin yeni evresinde, egemenler açısından işlevsizleşmesini ve yine onlarca tasfiye edilmesini görmezden geliyor ve siyaset bilimine uygun olmayacak biçimde, iflas edenin ‘sadece’ Kemalizm olduğuna bizi ikna etmeye çalışıyor. 2- Kemalizm’e duyduğu saplantılı öfke nedeni ile, bugün Türkiye’de onun yerine tesis edilen ve Kemalizm’den bin kere daha gerici olan dinci-liberal paradigmayı, açıkça söylemese de memnuniyetle karşılıyor. 3- Yeni bir paradigmayı yaratma ve meşrulaştırma sürecinde, buna dair ayrıntıları görmezden gelerek, bugünün ‘modern’ gericiliğini tehlikesizleştiriyor. ‘’ Evet, ısrar ediyorum; ‘’Fikret Hoca’’nın, yanına ekleyelim, Gün Zileli’nin ve türevlerinin bugün yaptığı ‘’sadece’’ budur. Ve bu kişiler, bugün, AKP’nin emperyalist kapitalizm eliyle, ülkeyi topyekûn dönüştürme sürecinde, iktidar bloğuna ‘’ihtiyat kuvvet’’ olmaktan başka bir işe yaramıyorlar.</p>
<p>***</p>
<p>Gelelim, Gün Zileli’nin ‘’şahsi sataşmalarına’’. Tekrarlamak durumundayım, ne diyordu:’’Kemalist rejimin çürümekten kokuşma aşamasına geçtiğini güzel bir yazıyla ortaya koyan Fikret Başkaya’ya… karşı öfkesini epeyce sağcı bir bakış açısıyla ortaya koyan ama bu sağ bakış açısını örtbas etmek için olur olmaz Mahir Çayan’dan söz eden ve bütün yazı boyunca Kemalizmin rahatsız edici kokusunu algılamamızı önlemeye çalışan ulusalcı solcumuz…’’</p>
<p>Önce şunu sorayım: İçinde bulunduğumuz sürece ve bu ülkenin geçmişine dair değerlendirme yapılırken, olaylara soldan, ama hep soldan bakılmasını; böyle yapılırsa, geçmişin de bugünün de daha sağlıklı analiz edilebileceğini söylemek, nasıl oluyor da ‘’sağcı bakış açısı’’ sayılıyor? Bunun, laf olsun diye yazıldığı ortada… Peki, ‘’… bu sağ bakış açısını örtbas etmek için olur olmaz Mahir Çayan’dan söz eden…’’ ne demek? İzin mi alacaktım Mahir’den söz ederken? Yoksa, 40 yıl önce yazdıklarıyla, hala kendilerini rahatsız eden Mahir Çayan’ın adını duymaya da mı tahammülleri kalmadı? Ya o, ‘’ulusalcı solcumuz’’ ifadesine ne demeli? Kemalizm’i, dinci-liberallerin durduğu yerden eleştirmeyin; ‘’doğru düzgün’’ eleştirin demek ulusalcılık mı oluyor? Niye?.. Pardon, komiklik neye deniyordu?</p>
<p>***</p>
<p>Gün Zileli’nin, ‘’… Türkiye solu, ne yazık ki, benzerlerinin kaderinden kurtulamamış, gerek genel olarak rejimin ve hakim düzenin, gerekse şu ya da bu burjuva kesiminin ihtiyat kuvveti olmak gibi küçültücü bir işlev yerine getirmiştir.’’ tespitini, tek satır dahi yazma gereği duymadan geçiyorum. (Sabah, Zaman, Taraf… yazarları da, şu sıralar hep bunu söylüyorlar; niye ki?)</p>
<p>***</p>
<p>Yazısının sonlarına doğru, bilmiyorum ne anlamda, bana dair, ‘’keskin solcu yazarımız’’ demiş Zileli. ‘’Söylemesi ayıp’’, olumlu anlamda, keskinizdir. Geçen yazıda, ‘’Bizim işimiz, ülkemizin durumunu, ülkemizin orijinalitesini göz önünde bulundurarak tahlil etmek, bugüne uygun mücadele yöntem ve araçlarını yaratmak, bunun teorik arka planını sağlam biçimde oluşturmak; velhasıl ‘devrimin paradigmasını yaratmak ve uygulamak’tır. Bunu yapma gibi bir niyeti olmayan, üstelik yapmaya çalışanlara da burun kıvıran her kim olursa olsun; yanımızda değil karşımızdadır. ‘’ demiştim. Yineliyorum. Söz konusu kişilerin ‘’Fikret Hoca’’ veya Gün Zileli olması bir fark teşkil etmiyor.</p>
<p>***<br />
Ve son olarak… Gün Zileli, yazısının başlığını (İhtiyat Kuvvet “Sol”) Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın bir eserinden esinlenerek atmış. Kendisine tavsiyem, başlık atarken, Doktor’dan esinlenmekle kalmayıp; Doktor’un kitaplarını ivedilikle okuyup anlamasıdır. Zira Kıvılcımlı, ‘’büyük adam’’dır ve kitaplarında; ‘’Kemalizm’’e, Türkiye’ye ve sosyalizme dair oldukça önemli tezler vardır. Ve de, ne kadar güzeldir ki, öğrenmenin yaşı yoktur.<br />
<strong></strong><br />
Kaynak: <a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=29091" target="_blank">www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=29091</a><br />
<strong></strong><br />
<strong></strong><br />
<strong></strong><br />
<strong></strong><br />
İlgili Yazı:<br />
<a href="http://www.gunzileli.com/2010/02/03/ihtiyat-kuvvet-“sol”/" target="_self">İhtiyat Kuvvet “Sol”<br />
</a><a href="http://www.ozguruniversite.org/baskaya_curume_kokusma.php">&#8220;Çürüme Kokuşmaya Dönüşürken&#8230;&#8221; (Fikret Başkaya 25 Ocak 2010, Ozguruniverite.org)</a><br />
<a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=29017" target="_blank">“Fikret Başkaya ve İflasın Paradigması&#8221; Alper Erdik, 30 Ocak 2010, Sendika.org)</a></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.'>Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)'>“KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/03/ihtiyat-kuvvet-%e2%80%9csol%e2%80%9d/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İhtiyat Kuvvet “Sol”'>İhtiyat Kuvvet “Sol”</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İhtiyat Kuvvet “Sol”</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/02/03/ihtiyat-kuvvet-%e2%80%9csol%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/02/03/ihtiyat-kuvvet-%e2%80%9csol%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Feb 2010 16:30:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=4047</guid>
		<description><![CDATA[Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark) adlı, 1930′larda Kürt sorununu ele alan bir kitabı vardır. Bu kitabı bana, toprağı bol olsun Şirin Cemgil (Yazıcıoğlu) göndermişti, okumam için. TKP’nin Kemalist kuyrukçusu tutumundan oldukça farklı, sorunu radikal bir biçimde ele alan, güzel bir kitaptı. Bu yazıda Kıvılcımlı’nın sözü geçen kitabı üzerinde duracak değilim. Sadece kitabın başlığının bana bir [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!'>GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/12/ilerlemeci-paradigmadan-kurtulmak-ozgur-universite%e2%80%99den-gun-zileli%e2%80%99ye-sorular/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İlerlemeci paradigmadan kurtulmak! (Özgür Üniversite’den Gün Zileli’ye sorular)'>İlerlemeci paradigmadan kurtulmak! (Özgür Üniversite’den Gün Zileli’ye sorular)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/21/kemalizmin-alti-oku/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Kemalizmin Altı Oku!'>Kemalizmin Altı Oku!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/07/bugunku-ideolojik-kumelesmeler/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler'>Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın <strong><em>İhtiyat Kuvvet: </em></strong><em>Milliyet <strong>(Şark) </strong></em>adlı, 1930′larda Kürt sorununu ele alan bir kitabı vardır. Bu kitabı bana, toprağı bol olsun Şirin Cemgil (Yazıcıoğlu) göndermişti, okumam için. TKP’nin Kemalist kuyrukçusu tutumundan oldukça farklı, sorunu radikal bir biçimde ele alan, güzel bir kitaptı. Bu yazıda Kıvılcımlı’nın sözü geçen kitabı üzerinde duracak değilim. Sadece kitabın başlığının bana bir başka ihtiyat kuvveti hatırlattığını belirtmekle yetineyim.</p>
<p>Türkiye “sol”u, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kurulduğu günden beri rejimin <strong>ihtiyat kuvveti </strong>olmuştur. Hem de en “radikal” görüneninden en liberaline, en “anti-emperyalist”inden en “özgürlükçü”süne kadar. Bu kanatlar kendi aralarında kıyasıya çatışıyor gibi görünseler bile, hem egemen rejimin şu ya da bu kliğine yamanmak, hem de temeldeki “ilerlemeci” paradigmanın sözcülüğünde birleşmek anlamında hakim düzenin ihtiyat kuvveti rolünü oynamışlardır, oynamaktadırlar.</p>
<p>Burada birbirine zıtmış gibi görünen bu iki “sol” kesimden, uzunca alıntılarla son günlere ilişkin iki örnek vereceğim. Önce, Kemalist rejimin çürümükten kokuşma aşamasına geçtiğini güzel bir yazıyla ortaya koyan Fikret Başkaya’ya (“Çürüme Kokuşmaya Dönüşürken”, <em>Özgür Üniversite</em>, 25 Ocak 2010) karşı öfkesini epeyce sağcı bir bakış açısıyla ortaya koyan ama bu sağ bakış açısını örtbas etmek için olur olmaz Mahir Çayan’dan söz eden ve bütün yazı boyunca Kemalizmin rahatsız edici kokusunu algılamamızı önlemeye çalışan ulusalcı solcumuzdan başlayalım:</p>
<p><em>Yazısına şöyle başlamış Başkaya: ‘Temelleri 1908 sonrasında atılan ama asıl rengini 1920’li 1930’lu yıllarda alan Kemalist otokrasi, artık çürüme aşamasını geride bırakıp kokuşma aşamasına girdi. Şimdilerde her tarafı kötü kokular sarmış durumda…’ ‘Fikret Hoca’nın <strong>Kemalist otokrasi dediği şey, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine dair olan her şey aslında</strong></em> (altını ben çizdim, G.Z.)<strong><em>.</em></strong><em> Neymiş? Bu, çürümüş ve kokuyormuş; öyle diyor kendisi.</em>”<br />
(…)<br />
“<em>Çelişkiyi, Kemalist ve ceberrut devlet ile ulusal, dinsel, cinsel anlamda ezilenler arasında arayan ve ne hikmetse bulan; devlet denilen aygıtın, ekonomik ve politik karakterini sadece Mustafa Kemal’le açıklayan; Doğu ülkelerine has dinciliği ve insanlığın baş belası milliyetçiliği Kemalizm’den evla bulan ‘Fikret Hoca’…</em>”<br />
(…)<br />
“<em>Türkiye Cumhuriyeti, halkçılık adı altında, işçisi ve patronu bir kabul edilen bir ülke olarak kuruldu. Bunu takip eden birkaç on yılda, en azından siyaseten bağımsız kaldı. Kurucularının, kapitalizmden kopuş gibi bir derdi olmadığından ve komünizme karşı sert bir mücadele verildiğinden; bu topraklara nüfuz etmiş her türden gericilik, ilk fırsatta siyasallaşarak, alttan alta güç biriktirdi ve <strong>emperyalistlerinden de desteğiyle iktidar oldu. Bundan sonrası, artık Kemalizm’in yaşadığı karşıdevrim sürecinin tarihidir</strong></em><strong>. </strong>(altını ben çizdim, G.Z)”<br />
(…)<br />
“<em>Kemalizm iflas etmiş midir, etmemiş midir? Aslına bakarsanız, bunun kadar anlamsız bir soru yoktur; biz sosyalistler için. Doğan, gelişen her şey sonlanacaktır ve Kemalizm de bunun dışında değildir; zira somut koşullar hızla değişmektedir. Emperyalist kapitalistler yerinde saymıyor, kapitalizmin geberişini geciktirmek için yeni taktikler buluyor ve uyguluyorken; bizim ülkemize dair konuşursak, gerektiğinde <strong>Kemalist olduğunu söyleyen sahtekârları </strong></em>(altını ben çizdim, G.Z.)<strong><em> </em></strong><em>, gerektiğinde İslamcıları, milliyetçileri kullanırken, bunların bir kısmını ilerici bir kısmını gerici kabul edip bunu ‘teorileştirme’nin; yani ‘</em><em>iflas</em><em>ın paradigması’nı oluşturmanın gereği nedir?</em>” (<a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=29017" target="_blank">Alper Erdik, “Fikret Başkaya ve İflasın Paradigması</a>”, <em><a href="http://www.sendika.org" target="_blank">Sendika.org</a></em>, 30 Ocak 2010)</p>
<p>Kemalizmi bir başka yerden kutsayan liberal solcu Baskın Oran’ı okuyalım şimdi de:</p>
<p>“<em>İç dinamiklerin ‘tembel’ olduğu (azgelişmiş) ülkelerde, Batı eğitimi almış kişiler (ki bunlar en önce askerlerdir)<strong>Yukarıdan Devrim </strong>yaparak bu dinamikleri harekete geçirmeye girişebilirler. Yani yarı-feodal bir toplumun<strong>üstyapısını </strong>(ideoloji, kültür, siyaset, hukuk vs.) değiştirme yöntemiyle ülkeyi Batı’ya benzetmeye çalışabilirler. Zorlama olduğu için bu <strong>etki </strong>tabii ki ileride <strong>tepki </strong>yaratır. Ama kabul etmek gerekir ki, ülkeye muazzam bir zaman kazandırır, başka türlü yapılamayacak bir sıçrama sağlar, sınıfsal dinamikleri harekete geçirir, <strong>altyapıyı</strong>(ekonomi, mülkiyet ilişkileri vb.) bile zamanla geliştirir… Yalnız dikkat edilecek çok önemli bir kural var:<strong>Yukarıdan Devrim bir kez yapılır; ondan sonrası iç dinamiklerin işidir. Zırt pırt, mesela on yılda bir tekrarlanan tik gibi yapılmaz. </strong>Yapılırsa, <strong>bu artık yukarıdan devrim falan değil, bir karşı-devrim’dir.</strong></em>(altını ben çizdim, G.Z.)” (Baskın Oran, “Bye bye, askeri vesayet”, <em>Radikal İki</em>, 31 Ocak 2010)</p>
<p>İkisi de aynı şeyi söylüyor aslında. Keskin solcu yazarımız da, liberal solcu yazarımız da, çeşitli kamuflajlara rağmen Kemalizmin ilk dönemini “ilerleme” adına onayladıklarını saklayamıyorlar ve bu rejimin “<strong>bir yerden sonra</strong>” karşıdevrime dönüştüğünü (her iki yazardan da altını çizdiğim cümlelere dikkat edilsin) söylüyorlar. Baskın Oran, Kemalist “kuruculuğu” “yukardan devrim” adına (yoktur yukardan devrim diye bir şey aslında, bunu bir başka yazıda daha geniş bir şekilde işleyeceğim) onaylıyor. Keskin solcumuz ise “Kemalist olduğunu söyleyen” sahtekârlara kızarak “gerçek Kemalizmi” onayladığını ortaya koyuyor. Her ikisi de üretici güçler teorisinin savunucusu Menşevizmin ve 1917 devriminden önce Menşeviklerle bu konuda çatıştıkları halde devrim sonrasında devrimin büyük ideallerini aynı teoriye kurban eden Bolşevizmin takipçileri.</p>
<p>Üretici güçler teorilerinin ve “burjuva demokratik devrim” aşamalarının takipçisi olan Türkiye solu, ne yazık ki, benzerlerinin kaderinden kurtulamamış, gerek genel olarak rejimin ve hakim düzenin, gerekse şu ya da bu burjuva kesiminin <strong>ihtiyat kuvveti </strong>olmak gibi küçültücü bir işlev yerine getirmiştir.</p>
<p>Doksan yıldır olduğu gibi bugün de böyle bu. Yukardaki örnekler bunun en son kanıtları.</p>
<p><strong> </strong><br />
<strong> </strong><br />
Gün Zileli<br />
3 Şubat 2010<br />
<strong> </strong><br />
<strong></strong><br />
<strong></strong><br />
<strong></strong><br />
<strong></strong><br />
<strong></strong><br />
İlgili Yazı:<br />
<a href="http://www.ozguruniversite.org/baskaya_curume_kokusma.php">&#8220;Çürüme Kokuşmaya Dönüşürken&#8230;&#8221; (Fikret Başkaya, 25 Ocak 2010, Ozguruniverite.org)</a><br />
<a href="http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=29017" target="_blank">“Fikret Başkaya ve İflasın Paradigması&#8221; Alper Erdik, 30 Ocak 2010, Sendika.org)</a><a href="http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/" target="_self"><br />
&#8220;Gün Zileli ve iflasın paradigması&#8221; (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/06/gun-zileli-isvicreden-kovuldu-pen-yazarlar-dernegi-onayladi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!'>GÜN  ZİLELİ  İSVİÇRE’DEN ÇIKARTILIYOR!  Türkiye PEN VE İsviçre PEN  Gün Zileli&#8217;yi  DESTEKLİYOR!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/12/ilerlemeci-paradigmadan-kurtulmak-ozgur-universite%e2%80%99den-gun-zileli%e2%80%99ye-sorular/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İlerlemeci paradigmadan kurtulmak! (Özgür Üniversite’den Gün Zileli’ye sorular)'>İlerlemeci paradigmadan kurtulmak! (Özgür Üniversite’den Gün Zileli’ye sorular)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/21/kemalizmin-alti-oku/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Kemalizmin Altı Oku!'>Kemalizmin Altı Oku!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/07/bugunku-ideolojik-kumelesmeler/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler'>Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/02/03/ihtiyat-kuvvet-%e2%80%9csol%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>82</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;İktidar tek parti hakimiyetini TSK ile ittifak halinde kuruyor&#8217; (Ertuğrul Kürkçü, 14.01.10)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/26/iktidar-tek-parti-hakimiyetini-tsk-ile-ittifak-halinde-kuruyor-ertugrul-kurkcu-14-01-10/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/26/iktidar-tek-parti-hakimiyetini-tsk-ile-ittifak-halinde-kuruyor-ertugrul-kurkcu-14-01-10/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 19:09:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3990</guid>
		<description><![CDATA[
İlgili Haber Linki: (gazetevatan.com)
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Categoryid=1&#38;Newsid=281801

68&#8242;in ünlü isminden çarpıcı analiz
Vatan Gazetesi&#8217;nin başlattığı Türkiye Nereye Gidiyor yazı dizisinin bugün ki konuğu Ertuğrul Kürkçü&#8217;ydü. 
68 kuşağının liderlerinden Ertuğru Kürkçü’ye göre Türkiye 1930-1960 arasındaki statükoya geri dönüyor. Kürkçü, “Çıkış yolu halkın, yoksulun, emekçinin, kadının, gencin siyasete girerek çürümüş partilere karşı kendi seçeneğini yaratması” diyor.
STATÜKOYA GERİ DÖNÜLÜYOR 68 kuşağının liderlerinden ve Eski [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/07/27/ucuncu-bir-kutup-var-ertugrul-kurkcu-27-07-2008/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Üçüncü bir kutup var! (Ertuğrul Kürkçü, 27.07.2008)'>Üçüncü bir kutup var! (Ertuğrul Kürkçü, 27.07.2008)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<h4><span style="font-weight: normal;">İlgili Haber Linki:</span><span style="font-weight: normal;"> (gazetevatan.com)<br />
</span><a onclick="javascript:pageTracker._trackPageview('/outbound/article/www9.gazetevatan.com');" href="http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Categoryid=1&amp;Newsid=281801" target="_blank"><span style="text-decoration: none;"><span style="font-weight: normal;">http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Categoryid=1&amp;Newsid=281801</span></span></a></h4>
</blockquote>
<h4 style="padding-left: 30px;">68&#8242;in ünlü isminden çarpıcı analiz</h4>
<p style="padding-left: 30px;"><span style="color: #333333;">Vatan Gazetesi&#8217;nin başlattığı Türkiye Nereye Gidiyor yazı dizisinin bugün ki konuğu Ertuğrul Kürkçü&#8217;ydü. </span></p>
<p style="padding-left: 30px;"><span style="color: #333333;">68 kuşağının liderlerinden Ertuğru Kürkçü’ye göre Türkiye 1930-1960 arasındaki statükoya geri dönüyor. Kürkçü, “Çıkış yolu halkın, yoksulun, emekçinin, kadının, gencin siyasete girerek çürümüş partilere karşı kendi seçeneğini yaratması” diyor.</span></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>STATÜKOYA GERİ DÖNÜLÜYOR <span style="font-weight: normal;">68 kuşağının liderlerinden ve Eski DEV-GENÇ Başkanı Ertuğrul Kürkçü’ye göre Türkiye 1930-1960 arasındaki statükoya geri dönüyor. Bianet haber portalının koordinatörlüğünü yapan Kürkçü, Başbakan Erdoğan’ın kendisini milletin tamamının yerine koymaktan ve politik farklılıkları hastalık saymaktan kurtulamadığını vurguluyor. “Çıkış yolu halkın, yoksulun, emekçinin, kadının, gencin siyasete girerek çürümüş partilere karşı kendi seçeneğini yaratması” diyen Kürkçü’nün sorularımıza yanıtları. </span></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">İlker AKGÜNGÖR / VATAN HABER MERKEZİ</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Türkiye nereye doğru ilerliyor?</strong><br />
Mart 2008’de Bianet’te şunları yazmıştım: “AKP hükümeti iktidar olanaklarını, özellikle dış politika alanında ısrarlı bir biçimde kullanarak, ’Kürt Sorunu’na ilişkin yaklaşımını Washington arabuluculuğuyla Genelkurmay’a benimsetmeyi başardı. Yeni bir denge oluşuncaya kadar Silahlı Kuvvetler ile hükümet artık el ele yürüyecekler. Bu ordunun gücüyle paranın ve dinin gücünün halkın tepesinde birleşmesi demek. Geçmişte bu güçler arasında belli bir gerilimin mevcudiyeti, kırılgan da olsa bir denge olanağı sunuyordu. Bu aralıktan işçi hareketi ve öteki ezilenlerin toplumsal muhalefeti uç verebiliyordu. Oysa şimdi bütün çatlakların en aşağıdan muhtarlıklar düzeyinden başlayarak Siyasal İslam’ın oluşturduğu dokuyla sıvanacağı bir sürece evriliyoruz. Bir kez daha 1930-45 ve 1950-60 arasındaki statükoya farklı koşullarda iade oluyoruz. Bir tek parti devleti kuruluyor tepemizde.”</p>
<p><strong>Geçmişteki statükoya nasıl dönüyoruz?</strong><br />
CHP ve DP’nin parti olarak devlet organlarıyla özdeşleşmeleri, valilerin hükümet partisinin organı gibi çalışması ve idarenin tamamen hükümetle kaynaşmasını kastediyorum. Bu, hükümetten farklı düşünen vatandaşların, bu devletin kendilerinin de haklarının güvencesi olabileceği duygusunu ortadan kaldırıyor. AKP 12 Eylül Anayasası’nın sunduğu manivelayla yürütmeyi bütün öteki güçlerin tepesine koyuyor. Doğrusu, bu anayasa yürürlükte kaldıkça parlamentoda çoğunluk olan her parti de bu tek parti devletini kurabilir.</p>
<p><strong>Hükümete bu derece yakın kamu görevlileri var mı?</strong><br />
Belediyeler tamamen böyleler. Esas olarak İçişleri Bakanlığı teşkilatı bu yönde çok hızlı bir evrim geçirdi. Geçtiğimiz seçimlerde Tunceli Valisi’nde simgelenen ve herkesin gözüne batan davranışları hatırlayalım. Her ilde valilerin, emniyet müdürlerinin AKP temsilcileri gibi davrandığına dair çok fazla belirti var.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz ordu ve hükümet ilişkisi nasıl yaşanıyor?</strong><br />
Tek parti hakimiyetini AKP “her şeye rağmen” değil, TSK ile ittifak halinde kuruyor. Silahlı Kuvvetler’in özellikle “Kürt Sorunu” bağlamında hükümetle kurduğu ittifak AKP’ye bu inisiyatifi sağlıyor.</p>
<p><strong>Karargah aramaları, tutuklanan ve gözaltına alınan emekli paşalar, orduyla ilgili yapılan açıklamaları nereye koyuyorsunuz?</strong><br />
Ordu yekpare değil. Silahlı kuvvetler yeniden NATO bünyesinde istikrarlı bir konuma yerleşmek için kendisi de “Ergenekon” temizliğine katılıyor. Dolayısıyla hükümete bu kovuşturmalar için yol vermek zorunda. Böyle olmasa hiçbir hükümet bu kapıdan içeri giremezdi.</p>
<p><strong>Ordu bütün yaşananlar için yol verdi yani.</strong><br />
Aynen öyle. AKP, TSK’nin kendisine tanıdığını düşündüğü marjı zaman zaman fiilen aşıyor, birtakım sürtüşmeler doğuyor olabilir ama Yaşar Büyükanıt bunu açıkça “TSK bir suç örgütü değildir ama suçlular varsa bunları veririz” diyerek ortaya koymuştu. Aynı çizgi bugün devam ediyor. TSK yüksek komuta kademesinin genel düzenlemeler bakımından hükümetle mutabık olduğu kanaatindeyim.</p>
<p><strong>CHP’nin bu süreçte suçu var mı ve ne yapmalı?</strong><br />
CHP solundan zorlanmadıkça hiçbir şey yapamaz. Daha soldan ve güçlü itirazlar ve rekabet belki CHP’yi kendine getirebilir. Kendi raporlarını AKP’ye terk etmezlerse ne yapacakları hakkında bir fikirleri olacaktır. Bir parti böyle bir duruma düşer mi? AKPhegemonyasında Baykal’ın CHP’sinin başrolü oynadığını söylemek yersiz olmaz. Parlamentoda özgürlüğün, çoğulculuğun, barışçılığın, hak savunuculuğunun yerine, baskıcılığın, tekçiliğin, savaşın, katliamcılığın sözcülüğünü yaparak MHP ile milliyetçilik yarışına girdi.</p>
<p><strong>İktidar nasıl davranıyor?</strong><br />
AKP fırsat varken bütün karşıtlarını dize getirme çabasında. Erdoğan kendisini milletin tamamının yerine koymaktan, farklılıkları hastalık saymaktan kurtulamadı; onun kişisel mağrurluk ve nobranlığı partisine, hükümetine, polisine, bürokrasisine, belediyelerine de sirayet etti. AKP’nin başka bir meşru güçle dengelenmedikçe, otoriterlik yönünde seyredeceği apaçık. AKP “garip gureba ” ve “fakir fukara” ile aynı dünyayı paylaşmıyordu. Aynı hissiyat alemini de paylaşmıyor artık.</p>
<p><strong>Hangi farklılıkları kastediyorsunuz?</strong><br />
Hükümet emekçilerin talep ve itirazlarını ve politik muhalefeti bir hastalık, anormallik sayıyor. Erdoğan’ın politik farklılıkların meşruluğuna hiçbir inancı yok. Kürtlerin haklarından bahsediyor ama Kürtlerin hakları için siyaset yapan partiyi ve Alevilerin haklarının Alevilerce dillendirilmesini gayri meşru görüyor. Başbakan Türkiye’deki etnisitelerin tamamını, dinleri, mezhepleri ve meşrepleri kendisinin temsil ettiğini düşünüyor ve inanıyor. Bir tek adam partisinde bu daha da büyük bir problem.</p>
<p><strong>Bu durum nasıl düzelir?</strong><br />
Yoksulların, ezilenlerin, kadınların, Alevilerin, Kürtlerin, emekçilerle neo -liberalizmle mücadele programını esas alan bir üçüncü kutupta buluşması AKP karşısında şimdi öngörülemeyecek ölçüde güçlü bir muhalefet odağı oluşturabilir. Tek çıkış yolu halkın, yoksulun, emekçinin, kadının, gencin siyasete girerek çürümüş partilere karşı kendi seçeneğini yaratmasıdır.</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/07/27/ucuncu-bir-kutup-var-ertugrul-kurkcu-27-07-2008/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Üçüncü bir kutup var! (Ertuğrul Kürkçü, 27.07.2008)'>Üçüncü bir kutup var! (Ertuğrul Kürkçü, 27.07.2008)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/26/iktidar-tek-parti-hakimiyetini-tsk-ile-ittifak-halinde-kuruyor-ertugrul-kurkcu-14-01-10/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 12:52:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Üçüncü Cephe Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3976</guid>
		<description><![CDATA[Tribünlerden korkarım. Lehte tezahürat yapan tribünlerden özellikle korkarım. Küçüklüğümde, bir gladyatör dövüşünün temsili resmini görmüştüm ve o çocuk yüreğim kanamıştı. Gladyatörlerden biri öbürünü yenmiş, ayağını yenilen gladyatörün boğazına dayamış ve başını tribünlere çevirmişti. Tribünlerin kararını bekliyordu. Tribünlerdekiler baş parmaklarını yukarı kaldırırsa kendisi gibi köle olan arkadaşını öldürmeyecekti. Eğer tribünlerdekiler baş parmaklarını aşağı çevirirlerse, kurbanını öldürecekti. Tribündeki [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/02/23/halil-berktay-ya-da-politikanin-insani-yemesi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi'>Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!'>Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.'>Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tribünlerden korkarım. Lehte tezahürat yapan tribünlerden özellikle korkarım. Küçüklüğümde, bir gladyatör dövüşünün temsili resmini görmüştüm ve o çocuk yüreğim kanamıştı. Gladyatörlerden biri öbürünü yenmiş, ayağını yenilen gladyatörün boğazına dayamış ve başını tribünlere çevirmişti. Tribünlerin kararını bekliyordu. Tribünlerdekiler baş parmaklarını yukarı kaldırırsa kendisi gibi köle olan arkadaşını öldürmeyecekti. Eğer tribünlerdekiler baş parmaklarını aşağı çevirirlerse, kurbanını öldürecekti. Tribündeki bütün ellerin başparmakları aşağı dönüktü.</p>
<p>En korktuğum ise, “Özeleştiri tribünleri”dir. Eugenia Ginzburg, Kirov&#8217;un öldürülmesinden sonra Sovyetler Birliği&#8217;nde başlatılan, kurbanlarından biri olduğu günah çıkartma ayinlerini anlatır <em>Anafora Doğru </em>(Pencere Yayınları) adlı kitabında. Hem korkunç, hem de iğrençtir bu ayinler, Tribünlerdeki seyirciler bir yandan sıranın kendilerine gelmeyeceğini sanarak, bir yandan da sıranın kendilerine geleceği korkusuyla en gayretli manevi (aslında kurban partiden atılıp kısa süre sonra tutuklanacağından fiilen de) linçcilerdir.</p>
<p>On gün kadar önce yazdığım yazıda Halil Berktay&#8217;ın kendi geçmişini entelektüel bir dürüstlükle ele almadığını söylerken kastım asla günah çıkartmasını istemek değildi. Bu, eski arkadaşım Berktay&#8217;ı daha tutarlı olmaya davet etmeye yönelik bir girişimdi sadece. Ama gördüm ki, bu toplumda, özellikle siyasi arenada manevi lince (bugün koşullar bu kadarına izin verdiği için sadece manevi lince) yatkın çok sayıda insan var. En başta da Stalinciler ve ulusalcılar ki, zaten bu iki kesim bugün önemli ölçüde iç içe geçmiştir. Ulusalcıların önemli bir yekûnu Stalinisttir, Stalinistlerin oldukça önemli bir bölümü de ulusalcı.</p>
<p>Şimdi alalım şu Odatv denen “netpâre”yi (eski varakpârenin modern çağa uydurulmuş hali diyelim). <em>Efendi </em>adlı ırkçı <em>bestseller</em>i ile tanınan Soner Yalçın&#8217;ın yönetimindeki bu odak tipik gazeteci çarpıtmalarına başvurarak benim yazımı, rakibi olduğu Halil Berktay&#8217;ın ve onun yazdığı <em>Taraf </em>gazetesinin aleyhinde kullanmaya kalkmış. Özellikle internet ortamında, herkes çeşitli yazıları alıp amaçları doğrultusunda kullanabilir, bunu engellemek mümkün değildir. Ne var ki, dürüst bir tutum, eğer başlıkları ve ara başlıkları siz atmışsanız, bunu belirtmeyi gerektirir. Yoksa, bilmeyen insanlar başlıkları ve ara başlıkları yazarın attığını sanacaklardır doğal olarak. Hele hele bu başlık ve ara başlıklarda kasıtlı çarpıtmalar varsa durum daha da vahimdir. İşte örnekleri: “Yale&#8217;den Maocu olarak döndü”. Çok masum bir ara başlık gibi görünüyor, değil mi? Hiç de değil. Benim anlatmak istediğimin çok ötesinde bir ima var burada. Okuyucu şu şekilde şartlandırılmak isteniyor: Aslında Amerikan yetiştirmesi bir Maocuydu. Evet, kasıt kesinlikle bu ve daha baştan okuyucu bu yönde kanalize edilmek isteniyor. İkinci bir ara başlık:  “Polis ifadesi”. Bu parafrafta benim anlattığım konunun esası Berktay&#8217;ın polis ifadesinin şu ya da bu olması değil, partinin Berktay konusundaki iki yüzlü tutumuyken, becerikli gazetecilerimiz okuyucunun dikkatini polis ifadesi meselesine kaydırmaya çalışıyor. Çarpıtmanın zirvesi ise şu ara başlık: “12 Eylül onu unuttu”. Halbuki ben hiç de böyle bir şey söylemiyorum ve Berktay&#8217;a böyle bir suçlama yöneltmek aklımın köşesinden bile geçmez. Yazım ortadadır, açılıp bakılsın. Ben orada, tam tersine,  Halil&#8217;in takibata uğramadığı halde biz arananla uyumlu bir çalışma yürüttüğünü anlatıyorum. Bu engizisyoncu ya da Gestapocu ya da GPU&#8217;cu mantıkla 12 Eylül&#8217;de takibata uğramamış herkesi töhmet altında bırakabilirsiniz. Utanmazca polisiye çarpıtmalardır bunlar! Bir başka ara başlık: “Sovyetçi oldu”. Burada okuyucu pekâla benim anti-komünist bir suçlamada bulunduğumu düşünebilir. Oysa benim bu paragraftaki kastım tamamen farklıdır. Halil Berktay&#8217;ın Sovyetçi ya da şucu bucu olması değil, güçlü devletlerin otorite ve manevi desteğinden yararlanarak ideolojik hegemonya arayışı içinde olmasıdır. Sanırım OdaTV yöneticilerinin bilinç ve zekâ düzeyleri böylesi incelikleri kavrayacak düzeyde de değil. Başka bir ara başlık: “Oral Çalışlar&#8217;la kavgası.” Tamamen uydurma. Ben böyle bir şey anlatmıyorum. Tersine, Halil&#8217;le Oral&#8217;ın genelde aynı çizgide olduğunu söylüyorum. Ve sonuncu ara başlık: “Siyasetten kopmuştu”. Burada da Stalinvari bir suçlama havası var. Oysa ben yazımda Halil&#8217;in siyasetten kopmasını hiç de olumsuz bir şeymiş gibi vermiyorum. Dikkatli okuyucu bunları görmüştür muhakkak ama sayıları o kadar az ki.</p>
<p>Şimdi, bu çapıtmacılara söyleyeceğim son bir söz kaldı: Halil Berktay&#8217;ı ve sizi kıyaslayarak ele alacak olursam, Berktay&#8217;ı sizden yüz kere daha olumlu görürüm. Halil Berktay&#8217;ın burjuva liberalizmine doğru aldığı yol, sizin ırkçılığa ve nasyonal sosyalizme doğru katettiğiniz yolun yirmide biridir ancak. Halil Berktay&#8217;ı ve <em>Taraf </em>gazetesini hâlâ devrim ve özgürlük ufuklarında görebiliyorum ki, onları eleştiriye layık buluyorum. Hele o “efendi” ve “sabetaycılık” zırvalamalarınızdan sonra sizinle hiçbir ortak tartışma zemininin bile kalmadığını gördüğümden neredeyse eleştiriye bile değmeyeceğinizi düşünüyorum. <em>Taraf </em>gazetesinin çığırtkanlıkları, sorumsuz yayıncılık çizgisi ne olursa olsun, bu gazeteyi bir bütün olarak ulusalcı sayıklamalardan çok daha üstün tutarım. Tabii ki durumun böyle olması liberalizmle bir ateşkes yapılması anlamına gelmemelidir.</p>
<p>Gerçek bir toplumsal devrimden yana olanlar iki cephede birden mücadele etme sanatını öğrenmek durumundadırlar. Devrimcilerin, hem liberalizmle, hem de her türlü ulusalcılıkla arasına net bir çizgi çekip bu ikisinden de bağımsız üçüncü bir mihrak, üçüncü bir cephe oluşturmaları zorunludur.</p>
<p>Gün Zileli,<br />
26 Ocak 2010</p>
<p>İlgili Yazı:  <span style="font-size: 12px;"><a href="http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/" target="_self">Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!</a></span></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/02/23/halil-berktay-ya-da-politikanin-insani-yemesi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi'>Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/02/07/gun-zileli-ve-iflasin-paradigmasi-alper-erdik-05-subat-2010-sendika-org/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)'>Gün Zileli ve iflasın paradigması (Alper Erdik, 05 Şubat 2010, Sendika.org)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!'>Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/03/onlarin-savasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)'>Onların Savaşı (Sadık Varer, 01.03.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/04/meslektaslarima-sesleniyorum-ali-tereli-3mart-2010-tarihlidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.'>Meslektaşlarıma sesleniyorum.  Ali Tereli 3Mart 2010 tarihlidir.</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>26</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayvan sömürüsü ve türcülük (Karakök Otonomu)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/24/hayvan-somurusu-ve-turculuk-karakok-otonomu/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/24/hayvan-somurusu-ve-turculuk-karakok-otonomu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 18:12:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Karakök Otonomu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3935</guid>
		<description><![CDATA[
Güclüler yasar zayiflar ölür düsüncesi insanlik tarihiyle özdes oldugu söylenir. Insan beden gücünün yetmedigi yerde zeka gücünü kullanip, dogayi ve canlilari hükmederek yasamaya devam eder. Dinler ve kurumlar böyle sekillenmistir.
Devletin ders kitaplari hayvanlari iki türe siniflandirip, onlari nasil kullanacagimizi formüle eder. Bir yandan evcil, bir yandan yabani hayvanlar arasinda ayirim yapilir. Oysa ki evcil anlayisi [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/03/karakok-otonomu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karakok Otonomu'>Karakok Otonomu</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/12/16/yeni-bir-sol-tasavvur/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Yeni bir sol tasavvur'>Yeni bir sol tasavvur</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/stern15.jpg?w=207&amp;h=175" alt="stern15" width="207" height="184" /></p>
<p>Güclüler yasar zayiflar ölür düsüncesi insanlik tarihiyle özdes oldugu söylenir. Insan beden gücünün yetmedigi yerde zeka gücünü kullanip, dogayi ve canlilari hükmederek yasamaya devam eder. Dinler ve kurumlar böyle sekillenmistir.</p>
<p>Devletin ders kitaplari hayvanlari iki türe siniflandirip, onlari nasil kullanacagimizi formüle eder. Bir yandan evcil, bir yandan yabani hayvanlar arasinda ayirim yapilir. Oysa ki evcil anlayisi kendimizin cikar amaciyla yarattigi suni bir terimdir.</p>
<p>19 yy’a kadar, insanlar hayvanlarin etinden, sütünden, yumurtasindan, tüyünden ve kemiginden yararlaniyordu ya da savaslarda arac olarak kullaniyordu. 19 yy’in basinda ise endüstrializmin ortaya cikmasiyla, hayvanlarin (ve ayni sekilde insanlarinda) kullanilmasi farkli boyutlara cikti.</p>
<p>Fakat insanlar emeginin karsisinda (adaletsiz de olsa) bir ücret alir, hayvanlarin ise böyle bir sansi yoktur. Insanlarin örgütlenip, isyan ede bilme kosullari varken, hayvanlarin yoktur.</p>
<p>Insanlar her canlinin yaptigi gibi, cevresine uyumsaglayacagina, tam tersine cevresini kendine göre sekillendirir ve gerekirse yok eder. Bu insani siddet’den hayvanlar kadar tüm ekosistemi nasibini almaktadir.</p>
<p>Hayvanlara karsi iliskimiz sadece kullanis üzerine kurulmustur. Hayvanlar insanlar icin bir aractir – eglence icin (örnegin boga güresi, at yarisi, ayi dansi, horoz güresi, hamster gibi “ev hayvani”, vs.), estetik icin (örnegin salyangozlarin anti-aging kremler icin kullanilmasi), tip icin (hayvan deneyleri), hatta cinsel fantaziler icin (zoofili).</p>
<p>Feodal sistemlerdeki dini baskidan, tabulardan ve yasaklardan dolayi, insanlar cinsel isteklerini hayvanlar üzerinde girdermeye baslamislardir. Örnegin kirsal kesimlerde yasayan erkekler eseklerle, köpeklerle, hatta kümes hayvanlariyla cinsel iliskiye girerken, sehirlerde kapitalizmin yarattigi sorunlardan (örnegin insanlarin birbirlerinden isole olmalari) dolayi erkek ve kadinlar evcillestirdikleri hayvanlarla cinsel iliskiye girmektedirler. Güney dogu asya’da ise orangutanlar özel genel evlerde müsterilere satiliyor. Yillarca tecavüz edilen maymunlar, genel evden kurtarilsa bile, ömür boyu travmative ve depresif kaliyor. Kendi türünün sürüsüne artik entegre olamiyorlar ve ömür boyu kaptiklari cinsel hastaliklarinin acisini cekiyorlar (Hepatitis B, Aids, vs.). Cinsel heyecan yaratmak icin kullanilan hayvanlar, ayni sekilde yemekte’de degisik “heyecan”ya da fantaziler yaratmak icin kullanilir. Maymunlarin kafataslari yine Güney Dogu Asya’da canli ve ayik bir sekilde bir aletin icine sikistirilir. Kafa tasinin üst kismi testere ile kesilir ve hayvanin kafasina, beyni püre haline gelene kadar, sopalarla vurulduktan sonra kasiklarla beyni yenir.</p>
<p><strong>Et üretimi hem hayvanlari, hem ücüncü dünya ülkelerini sömürür</strong></p>
<p>Et üretimi icin yüksek derecede dogal kaynaklar harcaniyor. Tarimda, toprak hayvanlara yem üretmek icin kullaniliyor. Bir hayvani semirip, kesilecek hale getirene kadar, senelerce tahil ekip, sulanmasi gerekir. Tek bir kilo inek eti kazanmak icin 8-16 kilo tahila ve 15’000 litre suya ihtiyac vardir (hem hayvanlarin icecek suyu, hem tahilin gelismesi icin gereken su). Tüm dünyadaki tahil biciminin  %50’si ve soya biciminin  %80’i et prodüksiyonu icin kullaniliyor. Bu günun dünyasinda insandan daha  fazla ve yalnizca  et üretimi icin yetistirilen hayvanlar var. Tabiki bu dogal bir durum degil. Su an bu kadar inegin, tavugun, kuzunun, vs. olmasinin nedeni, bizim onlari et yeme, süt icme ya da yumurta yeme amaciyla suni bir sekilde özel üretip cogaltma amaciyla fabrikasyonlasmadir. Dünyanin en önemli et export ülkeleri arasina giren Brezilya ve Arjantinde inek eti üretimi icin, her sene hektarlarca yagmur ormani kesiliyor ve böylece tarim topragi yaratiliyor. Tüm dünyadaki tarim topragini, et üretimi icin degil de, direk tahil üretimi icin kullansak, 8 mislisi gida üretebiliriz. Et üretimi ise hem hayvanlari sömürür, hemde ücüncü dünyadaki milyonlarca gidasizliktan ve susuzluktan ölen insanlari – cünkü bunca et üretiminden sadece zengin ülkelerin insanlari faydalanir.</p>
<p><strong>Yumurta üretimi</strong></p>
<p>Kümes hayvani dedikleri tavuklari, sürüler halinde  ufacik kafeslere sokup, lamba isiklandirmasiyla suni bir gündüz/gece ritmi yaratilir ve günlerin daha hizli gectigi asilanir.. Bu sekilde yumurta üretimi hem hizlandirilir, hem hava durumuna ya da mevsime bagli olmaktan cikar. Tavuklar daracik kafeslerin icinde strese girer, tüyleri dökülür ve birbirlerini öldürüp yemeye baslarlar. Bunu engellemek icin, bastan gagalari kesilir (asagidaki resim).</p>
<p><img class="alignleft" src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/schnabel-coup.jpg?w=373&amp;h=291&amp;h=291" alt="schnabel-coup" width="261" height="204" /></p>
<p>Tavuklarin yumurtlama fonksiyonu, üremesi icindir. Biz kendi cikarimiz icin, hayvanin dogasini kaldiririz ve alt üst ederiz. Dogada, tavuk günde en fazla bir yumurta üretir. Fakat bunu sadece bir kac gün üst üste yapar, ta ki yuvasi dolana kadar, yani asagi yukari 10-12 yumurta bir araya gelene kadar. Yeterince yumurta bir araya geldigi an, kuluckaya oturur. Insanlar ise, bu sayi gerceklesmeden yumurtalari hemen aldigi icin, hayvan telasla tekrar ve tekrar yumurtlamaya devam eder. Özgür bir tavuk senede kendiliginden 20 yumurta üretir, fakat “evcil”( fabrikasyon) tavuk üstteki nedenlerden dolayi senede 300 yumurta üretir. Bünyesi abartili yumurta üretiminden tahrip olur. Yemden aldigi kalsiyum bunca yumurta icin yeterli degildir, ve bünyesi gerekli kalsiyumu hayvanin kemiklerinden alir. Bundan dolayi kemik erimesi, kirilmasi ve bir yigin baska hastaliklar cok yaygindir. Normalinde 8 yasina gelebilen tavuk bu sekilde 1-2 sene sonra ölür. Yumurta üretim fabrikalarinda civciv üretimi de önemli bir sektördür. Disi civcivler büyütülüp, yumurta ya da et üretimi icin kullanilir; erkek civcivlerin beslenmesi ise daha fazla yem gerektirir ve daha az et kazandirir, bundan dolayi yumurtadan ciktiktan sonra disiler ve erkekler ayirilir (“sexing”) ve erkek civcivler ya gazlanir ya da canli bir sekilde topluca ögütücü makinalara atilir. Ögütüldükten sonra direk disi tavuklarina yem olarak verilir.</p>
<p><img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/legebatterie.jpg?w=277&amp;h=220&amp;h=220" alt="legebatterie" width="200" height="158" /> <img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/legebatterie-kaefighaltung-391.jpg?w=450&amp;h=294&amp;h=294" alt="legebatterie-kaefighaltung-39" width="252" height="165" /></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Süt üretimi</strong></p>
<p>Memeli hayvanlarin süt üretmesi icin (tipki insan gibi) gebe olup dogurmasi gerekir. Bu kosul insanlar tarafindan kendi cikarlari icin suni bir sekilde yaratilir. Inekler zorla gebe birakilir ki, bünyesi süt üretsin. Dogumdan sonra, süt hakkina aslinda sahip olan yavru, anneden ayirilir ve süt insanlar icin alinir. Yavru ise disiyse, büyütülüp, o da ayni sekilde süt makinasi olarak kullanilir, erkekse mezbahlarda kesilir. Kesilecek buzagilar özel kan azaltici ilaclar vererek, anemik hale getirilir ve böylece etlerinin suni bir sekilde acik renkte olmasi saglanir. Acik renk tüketicide etin daha taze oldugu hissini yaratmaktadir.</p>
<p>Inek abartili derecede sagildigi icin, süt bezeleri iltihaplanir ve agri yaratir. Bu yöntem bir cok hastaliga yol acar, örnegin mastit (meme iltihabi) ve kan hastaliklarina. Hayvan ise hastalandigi ya da süt veremedigi an, varlik hakkini insan gözünde kaybeder ve kesilir. Inegin dogal yasam beklentisi 25 senedir, fakat süt inegi 5-7 yas arasinda ölür. Insan icin, hayvanlar sadece onlardan faydalandigimiz müddetce degerlidir. Canli degil, kullandigimiz bir maldir. Mal bozuldugu an, cöpe atilir ya da farkli bir sekilde kullanilir (örnegin etini yiyerek). Gercektende bir cok ülkenin yasalarinda, hayvanlar mal olarak gecer. Komsunuzun kedisini pencereden atsaniz, hukukta mal tahribati olarak gecer.</p>
<p>(resimler: memeleri enfeksiyon ve abse (mastit) olmus süt inekleri)</p>
<p><img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/3975_mastitis1.gif?w=300&amp;h=268&amp;h=268" alt="3975_mastitis1" width="240" height="214" /></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“Foie gras” vahseti</strong></p>
<p>Kazlarin karacigeri bazi bölgelerde lüks ve lezzetli bir yiyecek olarak gecer. Bir ihtiyac yaratildiktan sonra, kapitalizm bir ürünün prodüksiyonunu mümkün oldukca hizlandirmak ve cogaltmak ister. Bundan dolayi „foie gras“ üretimini de fabrikasyon haline getirmistir. Kazlarin kafalari özel makinalarda demir arasi sikistiriliyor ve bogazlarina 50 santim uzunlugunda borular sokuluyor. Günde 5 kere 1 kilogram misir püresi borudan zorla direk migdelerine indiriliyor. Hayvanin organizmasina göre, 1 kilo misir püresi, insanla karsilastirdigimizda, bir insana zorla 24-30 kilo arasinda makarna yedirilmesi ile esittir – vede  5 saniye icerisinde günde 5 kere. Bu sekilde normalinde 120 gram agirliginda olan kara cigeri, az bir sürecte 1,2 kilograma ulasabilir. Kazlar cogu zaman bu kiloya ulasmadan migdeleri patlar, yemek borusu yirtilir, gagalari kirilir, bogazinin icinde kistler ürer, dalaklari ve böbrekleri hastalanir. Bakicilar ise hayvanin ölecegini yere yatmasindan anlar ve böylecesine ölmeden az önce kesip, karacigerini cikartir. Ölmeyenler ise kesme zamanlari geldiginde, metal askilara asilip, elektrik havuzuna“ sokularak öldürülür. Insanlarin yedigi karaciger ise yaglanmis ve hasta bir karacigerdir. Bu yöntem günümüzde en cok Fransa, Maceristan ve Bulgaryada uygulaniyor. Bu sekilde her sene 121 ton „foie gras“ üretiliyor.</p>
<p><img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/foie-gras-main-761600.jpg?w=400&amp;h=329&amp;h=329" alt="foie-gras-main-761600" width="280" height="230" /></p>
<p><img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/dsc_0300.jpg?w=449&amp;h=299&amp;h=299" alt="DSC_0300" width="141" height="94" /> <img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/sick03.jpg?w=450&amp;h=300&amp;h=300" alt="sick03" width="141" height="94" /> <img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/2275035602_55b0e7a7f4.jpg?w=450&amp;h=337&amp;h=337" alt="2275035602_55b0e7a7f4" width="127" height="95" /> <img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/dead07.jpg?w=400&amp;h=282&amp;h=282" alt="dead07" width="141" height="99" /></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Tip egitiminde hayvan deneylerine alistirma stratejisi</strong></p>
<p>Novartis ülkesi Isvicrenin tip egitiminde ögrenciler daha ilk senede hayvan deneylerine alistiriliyor. Derste tavuk yumurtalari kirilip, embriyonlari mikroskop altinda inceleniyor. Kirik yumurtadan cikartilan embriyonlarin kalb atisi yavas yavas azaliyor, ta ki tamamen stop edene kadar. Amac, embriyonik yapiyi incelemek olsa, tüm sinif rahatlikla tek bir embriyonu inceleyebilir. Fakat her ögrencinin kendine ait bir embriyonu öldürmesi, alistirma yönteminin disinda birsey degildir. Derste ögrencilere yesil floresan fareler sunuluyor (farelere bir denizanasi cinsinin floresan geni entegre edilmistir) ve hocalar tarafindan sevimli ya da eylenceli olarak gösteriliyor. Felc insanlara tedavi bulmak icin, hayvanlar üzerine arastirmalar ve deneyler yapilir. Bu amacla, hayvanlar bilincli bir sekilde insan tarafindan felc ediliyor. Depresyona karsi ilac üretmek icin, hayvanlar kimyasal bir sekilde depresif hale getiriliyor. Dermatolojide yanik yaralarina tedavi üretmek icin, kazayla yaralanan bir insanla ayni kosullar altinda bilincli bir sekilde hayvanlar yaralaniyor: örnegin domuzlar canli ve ayik bir sekilde kaynak aleti ile yakiliyor.</p>
<p><img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/green_brown_mice_1.jpg?w=396&amp;h=288&amp;h=288" alt="green_brown_mice_1" width="200" height="146" /> <img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/greenmouseru.jpg?w=395&amp;h=296&amp;h=296" alt="greenmouseru" width="200" height="149" /> <img src="http://karakok.files.wordpress.com/2009/08/image-gfp-mouse-crop-copy.jpg?w=396&amp;h=414&amp;h=414" alt="image-gfp-mouse-crop-copy" width="144" height="152" /></p>
<p><strong>Insan-Doga paradoksonu</strong></p>
<p>Biz insanlari hayvanlara ve dogaya tezatli( celiskili) bir iliski baglar: bir yandan onlara bagimliyizdir, bir yandanda onlari yok ederiz.</p>
<p>Endüstri ülkelerinde bu iki yüzlü iliski bir fenomene yol acar. Normalinde et yiyen insanlar, ölü bir hayvan ya da mezbaha ici gördükleri zaman igrenirler. Kan ve ölü et görüntüsü onlarda tiksinti yaratir, fakat paradoks bir sekilde tipatip aynisini hic rahatsiz olmadan yerler. Tabaklarinin icindeki yemegin bir canli olmasini bir yana iterler ve sanki mezbahada tiksindikleri tabaklarinda degildir. Canli bu sekilden ölümle ( katledilerek) bir ürün haline gelir ve süpermarketlerde hazir paketlenmis, canliligini andirmayacak- hatirlanilmayacak  bir sekilde tüketiciye sunulur.</p>
<p>Ayni sekilde bir cok insan kendisinin kesinlikle bir hayvani öldüremeyecegini söyler, fakat cok rahat öldürülmüs bir hayvani yer. Bu acidan aslinda bir canlinin öldürülmesine karsi degildir; sadece kendisi onu öldürmek istemez. Belkide bir canlinin gözüne bakarak, onun yasamini alirken, karsilasacagi vicdandan korkuyordur. Bundan dolayi amac icin gereken „pis  isi“ baskasina yaptirir ve isin hazir ürününden faydalanir. Tipki kapitalistlerin isi baskalarina yükleyip, isden cikan kardan kendisinin faydalanmasi gibi. Hayvanlara bagimliligimiz, onlari sömürme, kullanma ve tüketme seklimiz kapitalizmin özellikleriyle aynidir. Türcülük, irkcilik, homofobi gibi yapilar hep ayni bazdan olusur: bir canlinin diger bir canlidan üstün görülmesinden ve bu üstünlügünün diger canliyi diskrimine etme hakkini getirdigi düsüncesinden. Kapitalizm nasil isciye, ögrenciye, vs. bagimliysa, biz insanlarda hayvanlara o kadar bagimliyiz. Kurdugumuz sistemde onlara ihtiyacimiz vardir, cünkü sömürüyü yasantimizin her gözeneginde baz aliyoruz: hayvanlari beslenmek icin, yanlizliga ya da can sikintisina karsi (dost olarak tutulan ev hayvanlari), ücretsiz isci olarak, kiyafet üreticisi olarak (deri, yün, ipek, vs.), eylence faktörü olarak (sirk, hayvanat bahcesi, vs.) kullaniyoruz.</p>
<p>Bunun ötesinde, hayvanlar „sevimlik faktörüne“ göre ayirilir. Sadece insanlara sevimli ya da güzel gözüken hayvanlarin yasami degerli görülür. Örnegin tavuk yenir, fakat kus  yenmez – ya da inek yenir, fakat kedi yenmez. Hatta zaman zaman, medya ya da toplum, bazi halklari „sevimli“ hayvanlari yemesinden dolayi yargilar. Cin’de köpek ve kedi yenmesi skandal haline getirilmistir ve bir cok kez „asagilik“ olarak suclanilmistir. Ancak, bir varligin degeri sevimlilik ya da güzellik faktörüne göre belirlenemez. Bu mantik tekrar insan toplumunda bulunan bir sömürü mekanizmasi ile esittir. „Lookism“ dedigimiz yapi (bir insani dis görüntüsünden dolayi diskrimine etmek) örnegin is basvurularinda güzellik anlayisina uygun insanlarin tercih edilmesine yol acar, kapitalist toplumdaki rekabeti dahada körükler, kadinlarin degeri güzelliklerine göre belirlenmesini getirir ve iste et yeme konusunda tekrar ortaya cikar. Bir köpegin yasam hakki varsa, ayni sekilde bir ineginde yasam hakki vardir. Bize bir köpegin yenmesi tuhaf gelebilir, fakat hintli bir insana göre, tam tersine inek yememiz anormal gelebilir. Bu sekilde düsünmemizin hic bir mantikli aciklamasi yoktur, sadece subjektif duygular, deger yargilar, kültürel ve dini sartlanmalar üzerine kurulmustur. Etobur hayvanlarin yenmedigi de dogru degildir, cünkü örnegin baliklar, tavuklar, kus cinsleri ve domuzlar et yer. Orta cagida Avrupa’da örnegin ayi ya da kurt eti’de yenirdi. Bugünümüzde etobur hayvanlarin yenmemesi, üretimi daha pahali olmasindan kaynaklanir. 100 misli fazla toprak gerektirir, cünkü otoburlari beslemek icin bile bol tarim alanina ihtiyac vardir; etoburu beslemek icin ise, cok fazla otobur hayvana ihtiyac vardir. Simdi böyle diyen olabilir: „Peki, ama köpekler ineklerden daha zeki, dolayisiyla onlar yenilemez“. Bu mantik cok yaygindir, fakat ona bakarsak, zeka orani köpek cesitlerine göre degisiyor. O zaman IQ’su yüksek olanlari yemeyi red edip, IQ’su düsük olanlari yemeyi kabul etmek mi gerekir?</p>
<p>Ayni sekilde bazi insanlar, örnegin beyin özürlüleri, zeka olarak bazi hayvanlardan daha gerideler. O zaman onlari yemek normal mi olur? Evet, son cümlede belki sicramis olabilirsiniz, fakat bu örnegi bilincli bir sekilde kullandik. Insan konusuna gelince bize itici ya da provokatif gelen birsey, hayvan konusuna gelince, bizlere cok dogal geliyor. Madem zeka belirleyiciyse, neden zeka orani düsük olan bir insanin yasama hakki var da, ondan zeki olan bir hayvanin yasama hakki yok? Bu noktada belki düsünülebilir ki „Insan kanibal (yamyam) olmadigindandir“. Yani insan kendi cinsinden bir varligi yemez. Dogru, aynen bir yigin et yiyen, fakat kendi cinsine dokunmayan hayvanlarda vardir. Fakat bizi onlardan ayiran, ve tekrar celiski dolu olan, birsey vardir: evet, biz insan eti yemeyiz, ama (kanibal olmayan diger canlilara benzemeyen bir sekilde) insan öldürebiliriz, yok edebiliriz, hatta iskence edebiliriz. Bir cok balik cesidi ya da peygamber devesi gibi kanibal canlilar isi kendi cinsini yer, fakat sadece karnini doyurmak icin öldürür – ne mülkiyet sahibi olmak icin, ne stok ve satis icin, ne kiskancliktan, ne de öldürme zevkinden. Bu noktada soru acmak istiyoruz: o zaman kim gercek kannibal?</p>
<p><strong>Insan etobur mudur?</strong></p>
<p>Insanin etobur oldugu bile söylenemez. Dogal etoburlar eti cig yerler. Bünyeleri buna müsaittir. Insan bünyesi ise eti cig yemeye müsait olmadigindan, eti pisirir. Etoburlarin bagirsagi vücüdunun asagi yukari 3-4 misli uzunlugundadir, cünkü cürümeye baslayan etin hizli bir sekilde (patojenler üretmeden) vücüttan cikmasi gerekir. Vejetaryen besinlerin sindirimi ise daha uzun sürer ve bundan dolayi otoburlarin ve insanlarin bagirsagi daha uzundur.</p>
<p>Etoburlarin migde asidi kas veya kemik dokusunu eritmek icin otoburlarinkinden daha güclüdür; 10-20 misli daha fazla pepsin ve hidroklorik asite sahiptir. Insan ise eti yemeden önce pisirerek, sindirimin önemli bir kismini exojen gerceklestirir, yani bu sekilde aslinda zekasiyla kendi dogasini kandirir.</p>
<p>Insanlarin tipki otoburlar gibi yirtici disleri degil, cigneme disleri belirgindir. Etoburlarin tükürügü asitlidir, otoburlarin ve insanlarinki ise alkalik. Agizdaki tükürük bezelerinin salgiladigi Pityalin (bir α-amilaz) enzimi karbonhidratlari daha kisa parcalara (oligosakkaritlere) böler ve bu sekilde ön bir sindirim fonksiyonu gerceklestirir. Pityalin bundan dolayi tahil gibi bitkisel yemlerden beslenen canlilar icin tipiktir ve insanlardada bulunur.</p>
<p>Otoburlar (ve biz insanlar) vitamin c’yi distan alirlar (bitkilerden), etoburlar ise kendi vücutlarinda üretebilme gücüne sahiblerdir. Terleme sistemimiz’de otoburlara benzer, cünkü tipki otobur hayvanlar gibi milyonlarca deri gözenekleri üzerinden terleriz, etoburlar ise organizmalarini ter bezeleri sayesinde degil, dilleri üzerinden sogutur – fakat deri gözenekleri yoktur.</p>
<p>Bazi yag asitleri bizim icin temeldir, yani organizmamiz onlari üretemez ve distan (besinle) almak zorundayizdir. Örnegin omega-3 ve omega-6 yag asit ihtiyacini balik yiyerek giderebildigimiz söylenir. Fakat her ikiside bitkisel yaglarda bulundugu icin, genelde hic balik eti yemesek bile, cok rahatikla ihtiyacimizi karsilayabiliriz. omega-6 asitleri bir yigin bitkisel yaglarda’da bulunur (örnegin ay cicek yaginda). Ayni sekilde omega-3 asitleride bitkisel (kolza ya da soya) yaglarda bulunur. Önemli nokta, bu asitlerin balikta bulunmasinin nedeni, baligin onlari üretmesi degildir. Balikta, onlari yedigi yosunlardan ve fitoplanktondan (bitkisel plankton) alir. Yani aslinda bu temel yaglari et’den degil, endirekt bir sekilde yine bitkiden aliriz.</p>
<p>Insanlar kolaylikla ve saglik durumlari  zarar görmeden etsiz beslenebilirler, fakat sadece etden beslenemezler. Bazi insanlar doga sartlarindan dolayi sadece etden besleniyorlar, örnegin bazi eskimo halklarin sadece baliktan beslenmesi gibi. Yinede eksiklik belirtileri olmuyor, fakat bunun nedeni tekrar et yemeleri degil, yedikleri hayvanin bitkilerden aldigi ve etinin icinde bulundugu besinlerdir.</p>
<p><a href="http://www.karakok.org/" target="_blank">Karakök Otonomu tr/ch</a></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/03/karakok-otonomu/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karakok Otonomu'>Karakok Otonomu</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/12/16/yeni-bir-sol-tasavvur/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Yeni bir sol tasavvur'>Yeni bir sol tasavvur</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/24/hayvan-somurusu-ve-turculuk-karakok-otonomu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi  (BirGün Gazetesi Kitap Eki, Ahmet Külsoy)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/24/gun-zileli-ile-komun-kitabi-uzerine-soylesi-birgun-gazetesi-kitap-eki/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/24/gun-zileli-ile-komun-kitabi-uzerine-soylesi-birgun-gazetesi-kitap-eki/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2010 17:36:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportajlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3927</guid>
		<description><![CDATA[Birgün Gazetesi, Kitap Eki'nde (23.01.2010) yayınlanmıştır.

Gün Zileli ile Komün kitabı üzerine söyleşi: Geleceğe İlişkin Bir Devrim Tasarımı mı?


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/02/jan-valtin-turkcede/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)'>Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileliyle-ulusalcilik-uzerine/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)'>Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileli-ile-soylesi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Söyleşi (Siteler, Selçuk Orhan)'>Gün Zileli ile Söyleşi (Siteler, Selçuk Orhan)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/20/jan-valtin-karanligin-otesinde-metin-guven-20-11-09-bursa-olay-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)'>JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı'>Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 270px;"><em> Birgün Gazetesi, Kitap Eki&#8217;nde (23.01.2010) yayınlanmıştır.</em></p>
<p><em>Gün Zileli ile </em>Komün <em>kitabı üzerine söyleşi:</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Geleceğe İlişkin Bir Devrim Tasarımı mı?</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Ahmet Külsoy</p>
<p><strong>AK: </strong>Yaba yayınları tarafından 2007 yılında basılan <em>Komün </em>adlı kitabınıza roman adı vermemiş, “Geleceğe İlişkin Bir Politik Alegori” alt başlığını koymuşsun. Oysa kitap bir roman formunda yazılmış. Neden “roman” demedin?</p>
<p><strong>GZ:</strong> Düşünmeye 1960&#8242;lı yıllarda edebiyatla başlayan biri olduğum halde, daha sonra edebiyattan uzun süre koptum. İnsanın koptuğu bir alana geri dönmesi kolay olmuyor. Dolayısıyla romanda iddialı biri değilim. Gerçi bundan önce iki romanım yayımlandı: <em><a href="http://www.gunzileli.com/deniz-orada" target="_blank">Deniz Orada</a></em><em> </em>(Sel Yayınları, 1995); <em><a href="http://www.gunzileli.com/bahar-ve-tipi" target="_blank">Bahar ve Tipi</a></em><em> </em>(Telos Yayınları, 1997).</p>
<p><em>Komün</em>&#8216;ü roman olarak nitelendirip nitelendirmemekte uzun süre tereddüt ettim ve sonunda bunun, roman formunda yazılsa da aslında bir politik alegori olduğuna karar verdim.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK: </strong>Politik ütopya demek daha doğru değil mi?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ:</strong> Bunu da düşündüm. Belki öyle de değerlendirilebilirdi ama ben bir ütopya yazarı da değilim. Kitaptaki olayların 2046 yılında, yani kitabın yazıldığı tarihten yaklaşık kırk yıl sonra geçiyor olması o kitabın ütopya türü bir kitap olmasını zorunlu kılmaz. Ayrıca ütopya alanında da iddialı değilim. Örneğin o zamana ilişkin teknik gelişmeler oldukça beceriksizce verilmiştir.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK: </strong>Peki nedir kitabın iddiası? Politik arena mı söz konusu?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ:</strong> Öyle denebilir belki. Daha doğrusu tam o da değil. Geleceğin toplumuna, hatta daha da ayrıntılandırılmış bir ifade kullanacak olursak geleceğin devrimine ilişkin bir öngörü diyelim.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK: </strong>Elbette bütün öngörüler gibi sadece bir iddia, öyle değil mi?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ:</strong> Tabii ki. Benim bile emin olmaktan uzak olduğum bir iddia. Bir sezgi belki. Daha doğrusu geçmişin devrimlerinden çıkan bazı durumların geleceğin devrimlerine taşınması ve orada yeniden kurgulanması.</p>
<p><strong>AK: </strong>Nedir bunlar?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ: </strong>Kitabın başlarındaki hararetli tartışmalarda bulmak mümkün bunun yanıtını. Bir sel baskınının ardından İstanbul&#8217;un bir işçi bölgesinde kendiliğinden bir ayaklanma olur ve bir bölge komünü kurulur&#8230;</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK:</strong> Bildiğimiz fabrika işçileri mi?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ:</strong> Evet, bildiğimiz fabrika işçileri. O zaman fabrika kalacak mı diye soranlar olabilir ama ben gelecek öngörülerinde bulunan biri değilim. Benim derdim sadece devrim anında ortaya çıkan bir durumu bir gelecek alagorisi içinde gündeme getirmekti.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK: </strong>Nedir o durum?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ: </strong>İşçiler kendi komünlerini kurar kurmaz fraksiyon yasağı getiriyorlar. Bunun bir anlamı var.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK:</strong> Nedir o?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ:</strong> Aslında bunun için 2046&#8242;ya gitmeye gerek yoktu belki. Venezüella&#8217;da gelişen tabandan işçi ve işsiz hareketi aynı sorunları yaşıyor bugün?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK: </strong>Kendi komünlerinde fraksiyon yasağı mı koyuyorlar?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ: </strong>Evet, öyle denebilir. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Pek ihtimal verilmez ama işçi sınıfının derinden derine işleyen bir kolektif belleği vardır. Işçiler 20, yüzyılda, Fikret Başkaya&#8217;nın tabiriyle <em>emansipasyon</em> için ayağa kalktılar ve “işçi sınıfı partileri” tarafından baskı altına alındılar. Çok kötü bir hayal kırıklığıydı bu. Tabii, şimdi de Venezüella&#8217;da kendi özyönetim organlarını kurarken, o tür partilere “aman siz durun bakalım şöyle” diyorlar haklı olarak. Yani kendilerini “kurtarıcılarından kurtarıyorlar”, yaşanan budur.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK:</strong> <em>Komün</em>&#8216;de de bu mu işleniyor?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ: </strong>Evet, bu, kitabın önemli temalarından biridir. Ama sadece bununla kısıtlı değil. Bir de çeşitli kurumlar var. Örneğin polis kurumu da tamamen değişmiştir, hatta adı bile polis değil artık. Polis de özelleştirilmiş. Bilinen işkence yöntemlerinin yerini özel sorgu yöntemleri almış. “Düzeltimevi” denen cezaevlerinde artık tutuklulura internet bağlantısı var vb. Ama özünde değişen bir şey yok.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK: </strong>Kitabın sonunda bir yenilgi var. Bu anlamda kitaba kötümser de denebilir. Hem işçiler komünde yeniliyor, hem de işçilerden yana bir tutumu olan Deniz adındaki öğretmen idam ediliyor. Üstelik idam cezası kalktığı halde, sonradan yeniden konmuş. Abdülhak Hamit&#8217;in <em>Makber </em>şiirinde olduğu gibi her yer karanlık mı yani&#8230; tabiri caizse&#8230;</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ: </strong>Bugün iyimser olmak için bir neden görmüyorum.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK:</strong> Ya 2046?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ: </strong>Kimse bilemez. Ama iki tür karamsarlık vardır. Biri gerçekçi karamsarlık, diğeri yenilgici karamsarlık. İkincisi kötüdür, mücadeleye darbe indirir. Ama gerçekçi karamsarlık insanı her türlü zor koşula hazır olmaya teşvik eder, boş iyimserlikten ve örgütlerin körüklediği, “iyi günler göreceğiz çocuklar” naifliğinden korur. Gerçekçi olan, gerçekten iyi günlerin koşullarını da yaratır.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK:</strong> Kitabınız buna hizmet ediyor mu?</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ:</strong> Bilmiyorum, emin değilim. Böyle iddialarda bulunacak kadar özgüvenim yok. Ama şu kadarını söyleyebilirim: Bu kitap devrim tartışmalarına bir yerlerden bir şeyler katmayı hedefliyor. Belki de 2046 yılında insanlar bu kitabı okuyup güleceklerdir, adam ne saçma şeyler tahayyül etmiş geleceğe ilişkin diyerek. Eğer devrim insanlığın gündeminden bütünüyle kalkacaksa o gülümsemeleri ben de bugünden hissediyor olabilirim. Ne var ki, devrimin insanlığın gündeminden kalkacağını hiç ama hiç sanmıyorum.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>AK: </strong>Sağ ol Gün.</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>GZ:</strong> Sen de sağ ol Ahmet.</p>
<p>26 Aralık 2009</p>
<p><strong>İlgili Link:</strong> <a href="http://www.gunzileli.com/komun/">http://www.gunzileli.com/komun/</a></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/02/jan-valtin-turkcede/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)'>Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileliyle-ulusalcilik-uzerine/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)'>Gün Zileli&#8217;yle &#8220;Ulusalcılık&#8221; Üzerine Söyleşi (Özgür Üniversite, Fikret Başkaya)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/04/23/gun-zileli-ile-soylesi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Gün Zileli ile Söyleşi (Siteler, Selçuk Orhan)'>Gün Zileli ile Söyleşi (Siteler, Selçuk Orhan)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/20/jan-valtin-karanligin-otesinde-metin-guven-20-11-09-bursa-olay-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)'>JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/11/devrimci-demokrattan-halim-karin-gun-zileli-ile-son-durumu-uzerine-kisa-roportaji/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı'>Devrimci Demokrat&#8217;tan Halim Kar&#8217;ın Gün Zileli ile son durumu üzerine kısa röportajı</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/24/gun-zileli-ile-komun-kitabi-uzerine-soylesi-birgun-gazetesi-kitap-eki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimi Yeniden Düşünmek – XII (Gün Zileli, 25.01.10)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/devrimi-yeniden-dusunmek-xii/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/devrimi-yeniden-dusunmek-xii/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Jan 2010 20:41:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3892</guid>
		<description><![CDATA[Sonuçlar/II
 
 
Bu son seminerde geri kalan üç sonucu işleyeceğiz.
2. İktidar ve Devlet Sorunu
 
Birinci Enternasyonal&#8217;de, Marx ile Bakunin arasında cereyan eden, devlet eliyle yeni ve özgürlükçü bir toplum kurulup kurulamayacağı; proletarya diktatörlüğünün gerekli olup olmadığı ve böyle bir diktatörlüğün mümkün olup olmayacağı tartışmasında, bunca yıl geçtikten ve bunca deney yaşandıktan sonra saptamamız gerekir ki, [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/16/devrimi-yeniden-dusunmek-v-gun-zileli-16-11-09/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/07/devrimi-yeniden-dusunmek-vii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; VII (Gün Zileli, 07.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; VII (Gün Zileli, 07.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/10/devrimi-yeniden-dusunmek-xi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; XI (Gün Zileli, 07.01.10)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; XI (Gün Zileli, 07.01.10)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sonuçlar/II</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu son seminerde geri kalan üç sonucu işleyeceğiz.</p>
<p><strong>2.</strong> <strong><span style="text-decoration: underline;">İktidar ve Devlet Sorunu</span></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Birinci Enternasyonal&#8217;de, Marx ile Bakunin arasında cereyan eden, devlet eliyle yeni ve özgürlükçü bir toplum kurulup kurulamayacağı; proletarya diktatörlüğünün gerekli olup olmadığı ve böyle bir diktatörlüğün mümkün olup olmayacağı tartışmasında, bunca yıl geçtikten ve bunca deney yaşandıktan sonra saptamamız gerekir ki, Bakunin haklı çıkmıştır. Tüm deneyler, devrimle devletin bir doku uyuşmazlığı içinde olduğunu ortaya koymuştur. Daha önceki somut devrimlere ilişkin incelemelerimizde bunun üzerinde etraflı bir şekilde durduğumuzdan konuyu burada uzatmak istemiyorum ve sadece bir sonuç olarak saptamakla yetiniyorum.</p>
<p>Keza buna bağlı olarak, anarşistlerin ısrarla üzerinde durdukları, politik devrim değil, toplumsal devrim saptamasının da doğru olduğunu belirtmek istiyorum. Devrim ya toplumsal devrimdir ya da eğer değilse, herhangi bir politik devrim, bir darbeden öteye gitmeyecek ve herhangi bir gerçek toplumsal emansipasyona yol açmayacaktır.</p>
<p>Yine bununla bağlantılı olarak, toplumsal devrim aşama tanımaz. Aşama mantığı iki nedenle ortaya çıkmıştır: Birincisi, bir iktidarı ele geçirme taktiği olarak aşama; ikincisi de, üretici güçleri bir aşamadan bir başka aşamaya getirme mantığı olarak aşama. İkisi de yanlıştır. Toplumsal devrim, iktidarı (ya da devleti) ele geçirmek değil, iktidarı (ya da devleti) tümüyle yıkmak ve ortadan kaldırmaktır. Bu da aşamalarla değil, kitlelerin bu iktidar ve devlet yapıları içinde yaşamayı reddetmeleriyle olur. Kitleler artık devlet, ordu, polis vb. baskısı altında yaşamak istemediklerinde bir toplumsal devrime girişirler ve herhangi bir iktidarcı taktiği reddederek bu yapıları toptan ve bütünüyle yıkarlar. Gerçek toplumsal emansipasyon ancak böylesine büyük bir değişimle gerçekleşebilir ve bunun aşaması yoktur. Keza, kitleler kapitalizmi reddediyor ve yeni ve özgür bir toplumda yaşamak istiyorlarsa aşama yine gereksiz olacaktır. Ya kapitalizm ya da kapitalizmi reddeden yeni bir toplum. Burjuva demokratik aşamalar falan palavradır. Bunlar devrimi kapitalizmin içine hapsetmeye hizmet eder.</p>
<p>Bu anlamda devrim ulusal sınır tanımaz. Tek ülkede devrim ya da sosyalizm saçmadır. Bununla, devrimin tüm dünyada eş zamanlı olarak gerçekleşeceğini söylemek istemiyorum. Ama bir ya da birkaç ülkede (örneğin bir bölgede) devrim olmuşsa, o devrim ulusal sınırları baştan koşulsuz olarak kaldırmak zorundadır. Elbette çevredeki burjuva ülkeler devrim yapılan ülkeyi ya da bölgeyi ambargoya almak isteyeceklerdir ama devrimi yapan kitleler ulusal sınırları tek taraflı olarak kaldırdıklarında geriye sadece kapitalistlerin ambargosu kalır. Ulusal sınır koyduğunuz zaman siz daha burjuvazi sizi abluka altına almadan kendi kendinizi ulusal sınırlarla ablukaya almış oluyorsunuz. Sınır diye bir şey yoktur. Bu ulus/devletin yarattığı bir ilüzyondur. Devrim bölgesine ya da ülkesine isteyen sınır kontrolü olmadan girebilir. Karşıdevrimciler de dahildir buna. İstilacı kapitalist ülkelerin orduları devrimi bastırmak için geldiklerinde onları sınırlarda karşılamayacağız, devrim yapmış halk denizinde karşılayacak ve orada boğacağız. Elbette bu sırf imanla olmaz. Ama devrim yapmış insanlar, elbette devrimi boğmaya gelenlere karşı direnmenin yolunu da bulacaklardır. Vietnam halkının direnişi bunun en güzel örneğidir.</p>
<p>Proletarya diktatörlüğü denen şey proletarya üzerinde bir diktatörlüktür. Proletarya adına proletaryaya kamçı sallamaktır. Bütün deneyler bunu göstermiştir. Bununla proletaryanın gerçek bir iradeye sahip olmayacağını söylemek istemiyorum. Elbette olacaktır ve olmalıdır da. Ama bu devlet değildir, ordu değildir, polis değildir. Proletaryanın kendisi, diğer ezilen toplumsal sınıflarla birlikte devrimini elbette sonuna kadar savunacaktır. Ama bunu tek tek burjuvaları baskı altına alarak yapmayacaktır. Burjuva sınıfının bireyleri de devrim yapılmış bir ülkede diğer insanlarla aynı özgürlükçü haklara sahip olmalıdır. Bir insana salt burjuva kökenli diye zulüm yapmak devrime değil, ancak bürokratik bir diktatörlüğe yakışır. Devrim, özgürlükte sınır tanımaz ve bu özgürlük, devrilen sınıf mensupları için de geçerlidir. Böyle bir özgürlükçülük, devrilen sınıfların karşıdevrimci kalkışmalarını zayıflatmanın da en iyi yoludur. Bolşevikler tersini yaparak en büyük hatayı yapmış ve bastırılan burjuvazi hem karşıdevrimci direnişini güçlendirmiş hem de monolitik bir ortamda bu sefer komünist partisinin içine sızmıştır. Yeltsin&#8217;ler gökten zembille inmedi. En büyük karşıdevrimciler komünist partilerinin içinden çıkmıştır.</p>
<p>Unutulmaması gereken bir nokta da devrimin bir an değil (iktidarcılar böyle görür), bugünden başlayan ve kapitalizm devrildiktean sonra da süren sonsuz bir süreç olduğudur. Devrim aynı bisiklet gibidir. Durduğu an düşer.</p>
<p>Devrim, silahlı mücadeleden ve iç savaştan ne kadar uzak dursa o kadar iyidir. Silahlı mücadele yanlıları, daha çok devletçi iktidar yanlılarıdır. Onların amacı esasen iktidarı ele geçirmekten ibaret olduğundan silahlı mücadeleyi tek yol olarak önerirler. Elbette bunun zıddı olarar parlamenter seçim yolunu öneriyor değilim. Önerdiğimiz, kitlelerin devrimidir. Tarihe bakalım. Gerçek devrimlerin çoğu esasen kansız gerçekleşmiştir. Fransız devriminin başlangıcında çok az kan dökülmüştür. 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinde de öyle. Çünkü halk devrimden yana iradesini koyduğu zaman silahlı karşıdevrimin yapacağı çok fazla bir şey yoktur ve orduyu oluşturan bireylerin halkın saflarına geçmesi kaçınılmazdır. Kan dökülmesi devrimlerde değil, devrimlerin ardından iktidara gelenlerin bir yandan baskıcı politikalar uygulamalarıyla, bir yandan da baskıcılığın karşıdevrime güç vermesiyle ya da dış devletlerin istilasıyla (Paris komünü, 1956 Macar Devrimi) olmuştur. İç savaş da devrim için son derece zararlıdır. İç savaş sadece ve sadece devrilen karşıdevrimini ve daha da kötüsü devrim adına iktidara gelen kliklerin karşıdevrimini ve diktatörlüğünü güçlendirir.</p>
<p>Bununla bağlantılı olarak, illegal örgütlenmenin devrim için hiç de elverişli bir örgütlenme olmadığını belirtmeliyim. İllegal örgütlenme karşıdevrimci polisin örgüte sızmasını hiçbir zaman önlememiştir. Zaten illegal örgütlenmenin esas amacı, polise karşı direnişten çok örgüt üyelerini birbirinden kopartarak denetim altında tutmaktır. İllegal örgüt, yukardaki şefler için şeffaftır. Polis için bile yarı şeffaftır. Polis en sıkı illegal örgütlenmelere bile sızma yeteneğine sahip olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Bu tür illegal örgütlenmeler, çok sayıda değerli devrimcinin boşu boşuna yakalanıp heder olmalarına neden olmuştur. İllegal örgütün şeffaf olmadığı tek unsur tabandaki üyelerdir. Bu üyeler yukarıyı asla göremezler. Örgüt içine sızan polisi de göremezler. Kör bir disiplin içinde ufukları daralır ve kitlelerden koparlar. Demokrasinin uygulanmasının imkansız olduğu bu tür örgütler iktidara geldikten sonra asla demokrasi uygulayamazlar. Kendi kapalı kutu ve despotik örgütlenmelerini tüm toplumun üzerinde tahakküm kurmakta kullanırlar. Bu devrimin ölümüdür.</p>
<p><strong>3.</strong> <strong><span style="text-decoration: underline;">Devrimin Organları</span></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Tabii ki, parti diktatörlüğü değil, özyönetimsel Sovyet yönetimi. Sadece büyük sovyetler değil, her küçük birimde sovyet yönetimleri. Halkın kendi kendisini gerçekten yönetmesidir bu.</p>
<p>Tabii ki tek parti diktötürlüğü değil, tüm siyasi partilere özgürlük. Devrimden sonra tam bir özgürlük olacağı için siyasi ya da toplumsal partiler üzerindeki her türlü yasak kalkacaktır. Mutlak örgütlenme özgürlüğü.</p>
<p>Hemen sorulacaktır. Parlamento var mı ki, siyasi partiler olsun. Hani Sovyetler yönetecekti? Evet Sovyetler yönetecek ama bu neden parlamentonun ortadan kalkmasını gerektirsin ki. Bolşevikler iktidara geldikten sonra Kurucu Meclis seçimlerini yaptılar ama seçimlerde çoğunluğu Sosyalist Devrimcilere kaptırınca bu kurumu bir kararla (ya da darbeyle) ortadan kaldırdılar. Doğru muydu böyle yapmaları? Hiç de değil. Ben olsam şöyle yapardım: Evet, Kurucu Meclis devam edecektir ama yetkileri elinden alınmış olarak, daha doğrusu esas yetki Sovyetlerde olmak koşuluyla. Ben olsam kurucu meclisi korur, onu ve genel oyu devrimin barometresi, bir tansiyon ölçer olarak kullanırdım. Denecektir ki, yetkisi olmayan bir meclisi kim ne yapsın? Hiç yetkisi olmayacak demiyoruz ki. Parlamento ya da meclis pekâlâ bir senato organı gibi kullanılabilir. Böylece Sovyet kendi denetim organını da yaratmış olur. Şöyle diyelim: Sovyet bir karar aldı. Bu karar, senato görevi yapan parlamentoya gider; diyelim ki parlamento kararı reddetti. Karar yeniden Sovyete gelir. Son karar Sovyetindir.</p>
<p>Bunun faydaları nedir? Birincisi, denetim her zaman faydalı bir şeydir; ikincisi, böyle bir önlem, burjuvaziyi böler, devrimden sonra kendilerini yasal alanda ve parlamento çevresinde ifade edeceğini düşünen burjuva kesimleri devrime karşı aktif direnişten bu yolla vazgeçebilir ve karşıdevrimci cephe böylece zayıflatılır. Üçüncüsü, genel seçim, devrimin ne kadar desteklendiğini, ne kadar desteklenmediğini gösteren bir tansiyon ölçücü de olur, böylece halk kitlelerindeki devrime yönelik hoşnutsuzluk ya da desteğin ölçülmesi sağlanmış olur. Denecektir ki, birçok imkana sahip olan burjuvazi halkı manüple edemez mi? Bu soruda bir haklılık payı vardır, ancak devrim sonrası koşulları bütünüyle değerlendirmemektedir. Burjuvazinin eski eğitim olanaklarından yararlanmış kesimlerinin öne çıkma potansiyeli elbette dikkate alınmalıdır ama unutulmaması gereken nokta, devrimin burjuvaziyi mülksüzleştirmiş olacağı gerçeğidir. Mülksüzleştirilen burjuvazi eskisi gibi halkı manüple edecek medya olanaklarına sahip olamayacaktır. Keza kuracakları siyasal partiler, burjuva düzenindeki olanaklara sahip olamayacaklardır. Bütün bunlara rağmen diyelim ki, genel seçimlerde burjuva partileri çoğunluğu kazandılar, parlamentoda ağır bastılar, bu devrimi ortadan kaldırmaz, çünkü esas karar organı parlamento değil, sovyet olacaktır.</p>
<p>Ben, devrimci partilerin de, parlamento seçimlerine katılmalarının ötesinde, ayrı bir danışma kurulunda ya da organında değerlendirilmesinden yanayım. Sovyetlerin seçimlerine burjuvazi de, devrimci ve sosyalist partiler de katılamamalıdırlar. Sovyet seçimleri, doğrudan fabrikalarda, köylerde, mahallelerde çalışan ve yaşayan insanların tek tek bağımsız temsilcilere oy vermesiyle gerçekleştirilmelidir. Burada tek tek bireylerin seçimi söz konusudur, onların şu ya da bu partiye mensubiyetleri değil, kişisel olarak devrime ve halka hizmet kapasiteleri değerlendirilmelidir. Bu bakımdan, devrimci partiler Sovyet seçimlerine parti olarak katılamamalıdır. Bu durumda devrimci ve sosyalist partilerin devrime katkılarından nasıl yararlanacağız? Bu partiler elbette parlamento seçimlerine katılmalıdırlar ama bu kadarı yetmeyebilir. Bunun ötesinde, bir de bir Danışma Organı yaratılmalı ve bu organın seçimleri ayrıca yapılmalıdır. Bu seçime sadece devrimci ve sosyalist partiler ya da örgütler katılabilmelidir. Böylece, eğer dertleri iktidarı proletaryadan gaspetmek değil de devrime hizmet etmekse bu partiler bu danışma kurulunda oluşturacakları önergelerini sovyete sunabilirler.</p>
<p>Bu konuda söylenecek son birkaç nokta daha kaldı.</p>
<p>Devrim mutlak özgürlük demektir. İfade özgürlüğü anlamında karşıdevrimciler de kendilerini serbestçe ifade etme hakkına sahip olmalıdır. “Ben bu devrimi silahlı mücadele yoluyla sona erdireceğim” diyenin de bunu yazma ve yayma hakkı olmalıdır. Fikirleri bastırmak sadece onu yapana zarar verir. Hele devrim adına fikir bastırmak saçmalıktır. Peki karşıdevrimciler bu dediklerini fiiliyata geçirirse ne olacak diye sorulabilir? Fiilen silahlı ayaklanmaya girişen bir karşıdevrim girişimi olursa elbette devrimi seven ve savunmak isteyen halk kitleleri ona karşı direnecektir ya da dışardan gelen ordulara karşı direnecektir. Böylesi bir özsavunmanın gerekli ve zorunludur. Ama böyle bir durumda dahi fikrin ifade edilmesi bastırılmamalıdır. Fikri bastırmak devrimin ölümüdür. .</p>
<p>Bu anlamda karşıdevrimcilerin polisiye biçimde izlenmesi gibi şeyleri de reddetmeliyiz. Ne ad altında olsun polis gücüne başvuran bir devrim ölmüş ve hatta zıddına dönüşmüş demektir.</p>
<p>Devrim yasayı kaldırır, yerine yasallığı getirir. Yasallık özgürlüğü kutsal bir hak olarak hayata geçirir ve onun koruyucusu olur. Yasa özgürlüğü boğar, yasallık ise özgürlüğün güvencesidir. Yasa cezadır. Yasallık ise cezaya değil, özgürlüğe dayanır ve onu korur.</p>
<p><strong>4.</strong> <strong><span style="text-decoration: underline;">Aydınlanma ve Devrim</span></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Toplumsal devrimin iki vazgeçilmez veçhesi vardır: 1. Özü mülkiyetin toplumsallaştırılması (devletleşmesi değil) olan ekonomik dönüşüm; buna ekonomik devrim de diyebilirsiniz; 2. Özü ezilen sınıfları entelektüel bakımdan mülklüleştirmeye hizmet eden kültürel dönüşüm; buna kültür devrimi de diyebilirsiniz.</p>
<p>Ekonomik devrimle, yüzyıllardır kanları emilen ezilen sınıfların yüzüne kan gelecektir. Ancak yüzüne kan gelen insanın beynine kan gider. O zaman beyin de çalışmaya başlayacak, daha doğrusu bunun koşulları yaratılmış olacaktır. O zaman kültürel devrimin koşulları iyice oluşmuş olacaktır. Elbette bununla, ezilenlerin entelektüel mülklüleşmesi için ekonomik devrimi bekleyelim demek istemiyorum. Bu, bugünden başlatılması gereken bir süreçtir. Bugün bu konuda yapılacak şey, emekçiler için ücret arttırımı mücadelesinden daha öncelikli olarak boş zaman mücadelesini yoğunlaştırmaktır.</p>
<p>Asgari program: Asgari üretim. (azami üretim devrimin sonunu getirir)</p>
<p>Azami Program: Azami entelektüel gelişme (üretimden yorgun düşen işçinin entelektüel mülksüzleşmesi sürer, bu da devrimin sonudur.)</p>
<p>Sermaye birikimi değil, entelektüel birikim. (kalkınma vb. saçmalıkları da devrimi sona erdirmekle özdeştir.)</p>
<p>Böylece seminerlerimizi tamamlamış oluyoruz. Bugüne kadar izleyen arkadaşlara çok teşekkürler. Yeniden buluşmak üzere.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>25 Ocak 2010</p>
<p>Özgür Üniversite-İstanbul</p>
<p><strong>İlgili Yazılar:</strong><br />
Devrimi Yeniden Düşünmek <a href="http://www.gunzileli.com/2009/10/24/devrimi-yeniden-dusunmek-i/" target="_self">I</a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/10/26/devrimi-yeniden-dusunmek-ii/">II </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/">III </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/09/devrimi-yeniden-dusunmek-iv/">IV </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/16/devrimi-yeniden-dusunmek-v/">V </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/23/devrimi-yeniden-dusunmek-vi/">VI </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/07/devrimi-yeniden-dusunmek-vii/">VII </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/09/devrimi-yeniden-dusunmek-%20viii/">VIII </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/">IX </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/24/devrimi-yeniden-dusunmek-x/">X </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2010/01/10/devrimi-yeniden-dusunmek-xi/">XI</a> - XII</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/16/devrimi-yeniden-dusunmek-v-gun-zileli-16-11-09/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; V (Gün Zileli, 16.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/07/devrimi-yeniden-dusunmek-vii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; VII (Gün Zileli, 07.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; VII (Gün Zileli, 07.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/10/devrimi-yeniden-dusunmek-xi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; XI (Gün Zileli, 07.01.10)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; XI (Gün Zileli, 07.01.10)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/devrimi-yeniden-dusunmek-xii/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Jan 2010 15:15:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3889</guid>
		<description><![CDATA[Tarih, çoğunlukla devletlerin ve devlet gibi örgütlenmiş anlayışların yazdığı bir şeydir. Oysa bir de resmi olmayan, yaşananlara dışarıdan da bakabilmeyi başaran bireylerin anlattıkları vardır. Sesleri diğerleri kadar gür çıkmaz ama genellikle de gerçeğe en yakın şeyleri, onların cılız da olsa, karanlığı delip gelen sözcüklerinde görebiliriz. Fakat doğrusu, bırakalım dünyanın geçmişini, bugününden bile habersiz yaşayan memleketimizde [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/anlatilan-bizim-oykumuzdur/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Anlatılan Bizim Öykümüzdür&#8230; (Timur İnceel, Kar dergisi, Kasım/aralık 2009, sayı: 24)'>Anlatılan Bizim Öykümüzdür&#8230; (Timur İnceel, Kar dergisi, Kasım/aralık 2009, sayı: 24)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/20/jan-valtin-karanligin-otesinde-metin-guven-20-11-09-bursa-olay-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)'>JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/14/karanligin-otesinde-%e2%80%93-karanlik-bir-kitaba-dair-emrah-cilasun-14-09-09/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karanlığın Ötesinde –  Karanlık bir kitaba dair (Emrah Cilasun, 14.09.09)'>Karanlığın Ötesinde –  Karanlık bir kitaba dair (Emrah Cilasun, 14.09.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/08/karanliklarin-otesinden-cikip-gelen-jan-valtin/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)'>Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/10/30/ogretilenler-yalan-ogrenilenler-gercek/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)'>Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih, çoğunlukla devletlerin ve devlet gibi örgütlenmiş anlayışların yazdığı bir şeydir. Oysa bir de resmi olmayan, yaşananlara dışarıdan da bakabilmeyi başaran bireylerin anlattıkları vardır. Sesleri diğerleri kadar gür çıkmaz ama genellikle de gerçeğe en yakın şeyleri, onların cılız da olsa, karanlığı delip gelen sözcüklerinde görebiliriz. Fakat doğrusu, bırakalım dünyanın geçmişini, bugününden bile habersiz yaşayan memleketimizde hiçbir yasağa, korkutmaya gerek duyulmadan geçmişin politik hikâyeleriyle hiç kimsenin ilgilenmediği çok açıktır. Çünkü komünizmle birlikte, dünya için ideal bir rüya özlemleri de tehlike olmaktan çıkmıştır. Oysa geçmiş hakkındaki bilgimiz en az gelecek kadar önemlidir.</p>
<p>Jan Valtin’in “Karanlığın Ötesinde” adlı anı kitabı, 1941 yılında Amerika’da ilk kez yayınlandığında, bir milyon sattıktan sonra, soğuk savaşın karanlıkları içinde kaybolmuş ve zamanla sadece entelektüellerin bildiği bir kitap haline gelmiş. Bir anı kitabı olmasına rağmen, iki dünya savaşı arasındaki, kaynayan bir kazana benzeyen Avrupa’yı eşsiz bir anlatımla tasvir ederek sınıf mücadelesini ve Nazizm’in yükselişini de en kanlı haliyle nefes nefese bir hikâye tadında anlatıyor.  Okurken ister istemez “insanca, pek insanca”( Nietzche) bir vicdan muhasebesinin içinde buluyoruz kendimizi. İdeolojilerin ve iktidarların arka sokaklarında dolaşıyoruz. Stalinist politikaların otoriterliğini ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Nazizm’i inanılması güç örneklerle iliklerimize kadar hissediyoruz. Öyle ki sayfalar arasında ilerledikçe  insanın neye karşı olacağı iyice keskinleşiyor ama neyi savunacağı  bir o kadar belirsizleşiyor. Kitapta ismi geçen komünistlerin yarısı Nazi’ler tarafından korkunç bir şekilde öldürülüyor. Ama öbür yarısı da, Stalinist G.P.U tarafından “çizgi dışına” çıkıldığı gerekçesiyle  ya öldürülüyor ya da hapishaneye atılıyor. Böylece, on yıllardır kapitalistlerin, komünizm idealine neden Stalin üzerinden saldırdığı anlaşılıyor. Çünkü sınıfsız bir dünya hülyasına saldırmaktan  daha kolay ve etkili bu. Çirkin şeyler saklandıkça bir kat daha çirkinleşir. Bu kitabın “henüz” Türkçeye  çevrilmiş olması da dikkat çekicidir. Bu bağlamda kitabın çevirmeni, edebiyatımızın ve politik dünyamızın özgün ismi Gün Zileli’ye değinmek  gerekir. Çünkü bazı isimlerin çevirdiği, hatta okuduğu kitaplar dahi önemlidir. Geçmişin hatalarından dönüşü bir vicdan muhasebesi olarak gören Gün Zileli de bunlardan biridir. Kendi tükenmişliklerini ört bas etmek için geçmişin dogmalarına bekçilik yapanlardan farklıdır. Zira, son derece temiz bir dille çevirisini yaptığı bu kitap da bir “yarılma” ve “havariler” hikayesidir.</p>
<p>Bazen tek bir sözcük bile koca bir asrı anlatmaya yeter. Mücadeleler içinde geçen son asrı ise “umut” sözcüğü tanımlar, demek yanlış sayılmaz. Günümüzde çoğunluğun bireysel kurtuluşlar için çırpındığı dünyada, o zamanlar her şeye rağmen ortakça görülen bir rüyanın kavgasını verenlerin akıbetlerine üzülmekten çok saygı duymak gerektiğine inanıyorum. Ama Valtin’ın kitabını  okuyunca, o ideallerin neden gerçekleşemediğini anlamak da mümkün oluyor. Açıktır ki anlamını yitiren her şey, denizde küreklerini kaybetmiş bir tekneye benzer ; gitmesi gereken  yere değil, suyun götürdüğü yere gider. Şu hakikati kabul etmemiz gerekiyor artık: dünya, çoktandır her şeyin kendi özünden soyunarak yaşamasına izin veriyor.</p>
<p>Jan Valtin, 1905 yılında, denizci bir baba ve İsveçli  bir annenin çocuğu olarak Almanya’da doğuyor. Babasının görevi nedeniyle  çocuk yaşta dünyayı gezmeye başlıyor. Yani doğuştan dünyalı bir yürek o. 1. Dünya savaşının ardından, büyük devrimci yükselişin yaşandığı Almanya’ya dönüyor. 1919’daki Spartakist ayaklanmasına, on dört yaşındayken bisikletli kurye olarak katılıyor. O yıllardaki  mücadeleyi, açlığı, sefaleti bir çocuğun gözlerinden izliyoruz. 1923 yılında Hamburg ayaklanmasına tanık oluyoruz. Sonrasında, çocuk denilecek bir yaşta denizci olup, bazen bir tayfa, bazen bir kaçak yolcu olarak dünyanın bütün limanlarında dolaşmaya başlıyor. Cebinde beş kuruş olmasa da dünyanın bir ucundan bir ucuna gidiyor. Karnını doyurmak için yapmadığı iş kalmıyor. Hatta yolu , Hollywood’ın korsan filmlerinde figüranlığa kadar düşüyor. Tam anlamıyla  su katılmamış bir gezgin. Ama içindeki devrimci tutku hiç sönmüyor. Ülkesine dönüp profesyonel olarak komintern’de aktif görevler alıyor. Özellikle limanlardaki örgütlenme faaliyetlerinde çalışıyor. Her kıtada, her ülkede kızıl bir propagandist olarak yine dünyayı dolaşmaya başlıyor. Doğru insanların yanlış işler yaptığını düşünmesine rağmen,  devrim mücadelesini finanse edebilmek için içki ve insan kaçakçılığına bulaşıyor. Leningrad üniversitesinde  bir süre siyasi eğitim alıyor. Devrimin ülkesinde halkın yaşadığı açlık ve çöküntü  onu şok ediyor. Bir katil olmak istememesine karşın, Amerika  San Qentin’de  G.P.U’nun  emriyle giriştiği başarısız suikast eyleminden dolayı üç yıl hapis yatıyor. Zaten hayatı boyunca birçok ülkede defalarca tutuklanıyor. Ama çoğu kez hapishaneden hep daha güçlenmiş olarak çıkıyor;  hapishane aldıklarından çok daha fazlasını veriyor ona. Bir Bolşevik’in yapamayacağı şey olmadığını düşünüyor. Tekrar Avrupa’ya döndüğünde, komintern içinde Stalinist diktanın güçlendiğini görüyor. Buna muhalefet edenlerse takip edilip etkisizleştiriliyor. Komintern içinde sadakatin bedeli olarak, yoldaşların birbirini ispiyonlaması dayatılıyor. Valtin, tüm bunlar karşısında içindeki şüpheleri, hep daha iyi bir Bolşevik olmak için bastırmaya çalışıyor. Uçmaya başladıktan sonra eşini bulmadan gökyüzünden gerekirse yıllarca inmeyen bir albafros gibi sonunda “Firelei” adında bir kıza aşık oluyor. Üstelik yoldaşlar arasında aşkın, iki yüzlü bir burjuva alışkanlığı olduğu düşünülmesine rağmen. Firelei ise, ressam olan, ince ruhlu, Valtin sayesinde komünizm idealine inanmış olsa da, insanların üniforma giymesine ve şiddete tümüyle karşı genç bir kızdır. Valtin’i kendilerine ait bir yaşam kurmak için ikna etmeye çalışır. Ancak  Valtin’ın kararlılığı nedeniyle aşkı için ailesini de reddederek komünist olmaya karar verir. Bu sırada Nazizm, Avrupa’da büyük bir tehlike olarak yükselmektedir. Buradaki en çarpıcı tanıklıklardan birisi ise, Komintern  tarafından, ilk başlarda esas tehlike olarak Nazi’lerin değil, Sosyal Demokratların görülmesidir. Sonra Nazi’lerin iktidara gelmesiyle öncelikle komünistlere yönelik kitlesel tutuklamalar ve katliamlar başlar. Bir milyon üyesi olan komünist parti yer altına çekilir. Gizli çalışmaları sırasında Nazi’lerin eline düşer Valtin, çok ağır işkencelerden geçirilir. Acılara dayanamayarak defalarca intihar etmeyi dener  ama elleri kelepçelendiği için başaramaz. Her anı işkence olan bir hapishane hücresine konur. Bir yıl sonra karısı Firelei’nin de Gestapo’nun eline düştüğünü öğrenir. Dünyadan kopmuş bir dehlizde çıldırma noktasına gelir. Ancak her şeye rağmen insan üstü bir şekilde direnir. Ölümün çok kolay olduğunu, asıl zorluğun yaşamak olduğunu düşünür. Bir cambazın ip üstünde yürümesi gibi yaşamaya devam eder.  Baştan sona sürükleyici bir anlatıma sahip olan kitabın, insanın nefesini tutarak okuduğu sayfaları, bu Nazi hapishanesinde geçen yıllardır. Vahşetin, hiçbir filtreden geçirilmeden aktarıldığı bu bölüm, faşizmin en somut, en gerçek halidir. Sonra, akla yine durgunluk verecek başka bir oyun başlar. G.P.U, Gestapo içindeki bir ajanı aracılığıyla, Nazi ajanı olmasını ister. Zekice numaralar sayesinde Nazi’leri düşüncelerinin değiştiğine inandırır. Nazi’ler onu hapishaneden kaçmış gibi göstererek G.P.U içine gönderir. Oysa  Gestapo aleyhine çalışmaya devam eder. Karısı Firelei’yi kurtarmak için çabalar. Ancak G.P.U ile anlaşmazlığa düşmesi nedeniyle tutuklanarak Moskova’ya götürülürken kaçar ve A.B.D’ye gider. Hakkında, Stalinist basında çıkan karalama haberleriyle deşifre edildiğinden, karısı Firelei’yi rehin olarak tutan Gestapo, onu tekrar hapishaneye koyar. Kısa bir süre sonra ise Firelei’nin ölüm haberi ulaşır…</p>
<p>“Karanlığın Ötesinde “ insanın içine işleyen müthiş bir hikaye; hayata ve dünyaya anlam vermek için uğraşanların serüvenleri. Dönemine tanıklık eden bu kitap, anılardan oluşuyor ama en az bir romanın edebi gücüne de sahip. Son sayfasını da okuyup bitirdiğinizde, acı çekilmeyen zamanların, neden tarihin boş sayfaları olduğunu anlamak da  mümkün oluyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> Karanlığın Ötesinde</strong></p>
<p><strong> Jan Valtin</strong></p>
<p><strong> Çeviren Gün Zileli</strong></p>
<p><strong> Kibele Yayınları</strong></p>
<p><strong> 840 sf</strong></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/anlatilan-bizim-oykumuzdur/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Anlatılan Bizim Öykümüzdür&#8230; (Timur İnceel, Kar dergisi, Kasım/aralık 2009, sayı: 24)'>Anlatılan Bizim Öykümüzdür&#8230; (Timur İnceel, Kar dergisi, Kasım/aralık 2009, sayı: 24)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/20/jan-valtin-karanligin-otesinde-metin-guven-20-11-09-bursa-olay-gazetesi-kitap-eki/' rel='bookmark' title='Permanent Link: JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)'>JAN VALTIN &#8211; KARANLIĞIN ÖTESİNDE (Metin Güven, 20.11.09, Bursa Olay Gazetesi. Kitap eki)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/14/karanligin-otesinde-%e2%80%93-karanlik-bir-kitaba-dair-emrah-cilasun-14-09-09/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karanlığın Ötesinde –  Karanlık bir kitaba dair (Emrah Cilasun, 14.09.09)'>Karanlığın Ötesinde –  Karanlık bir kitaba dair (Emrah Cilasun, 14.09.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/08/karanliklarin-otesinden-cikip-gelen-jan-valtin/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)'>Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/10/30/ogretilenler-yalan-ogrenilenler-gercek/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)'>Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anlatılan Bizim Öykümüzdür&#8230; (Timur İnceel, Kar dergisi, Kasım/aralık 2009, sayı: 24)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/anlatilan-bizim-oykumuzdur/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/anlatilan-bizim-oykumuzdur/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 20 Jan 2010 15:13:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3886</guid>
		<description><![CDATA[Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, çev:Gün Zileli, Kibele Yayınları, Temmuz 2009
 
 
Jan Valtin, yarım yüzyılı bile tamamlayamadığı ömrüne ne çok şey sığdırmış, özellikle ömrünün yirmi yılına, 1918-1938 arasına.
Denizci ve devrimci bir babanın ve çoluk çocuğuyla kocasıyla birlikte dünyayı köşe bucak dolaşan fedakar bir annenin en büyük oğlu. Daha çocukluğundan liman ve rıhtımların o kendine özgü [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/10/merhaba-jan-valtin-cevirmenin-notu-dergisi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Merhaba Jan Valtin! (Çevirmenin Notu Dergisi, Sayı:9 &#8211; Eylül 2009)'>Merhaba Jan Valtin! (Çevirmenin Notu Dergisi, Sayı:9 &#8211; Eylül 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/10/30/ogretilenler-yalan-ogrenilenler-gercek/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)'>Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/08/karanliklarin-otesinden-cikip-gelen-jan-valtin/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)'>Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/02/jan-valtin-turkcede/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)'>Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)'>“KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Jan Valtin, Karanlığın Ötesinde, çev:Gün Zileli, Kibele Yayınları, Temmuz 2009</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Jan Valtin, yarım yüzyılı bile tamamlayamadığı ömrüne ne çok şey sığdırmış, özellikle ömrünün yirmi yılına, 1918-1938 arasına.</p>
<p>Denizci ve devrimci bir babanın ve çoluk çocuğuyla kocasıyla birlikte dünyayı köşe bucak dolaşan fedakar bir annenin en büyük oğlu. Daha çocukluğundan liman ve rıhtımların o kendine özgü kokusunu ciğerlerine çekip babası gibi denizci ve devrimci olan Valtin’in serüven dolu yaşamı bir anlamda 1918 Spartakist ayaklanmasıyla başlıyor. Bu ayaklanmaya bisikletli kurye olarak katılan Valtin, 1923 ayaklanmasında silahlı bir işçi biriminin başı. Daha sonra Komünist partisinin üyesi olarak limanlarda ajitasyon görevlisi; komintern kuryesi; komintern’in emriyle Amerika’da suikasta girişen bir eylemci, üç yıl hapis yatıyor orada; sonra yeniden Komintern; Firelei ile tanışma. Acılı bir aşk, Komintern ile Firelei arasında bölünüyor adeta; bu düğüm, Firelei’nin de partiye katılmasıyla çözülüyor; Naziler iktidara geliyor, kaçış, Fransa, yine limanlar; Kopenhag; Komintern merkezini oraya taşımıştır; Almanya’ya illegal görevle gönderiliş; Karanlık bir Almanya, yedi hafta sonra yakalanış; Gestapo’da işkence; yoldaşların başının Naziler tarafından baltayla vuruluşu; Nazi toplama kampları ve hapishaneleri; GPU’dan içeri gelen bir mesaj: “Gestapo’nun içine sız”. Altı aylık bir uğraşla bunu başarıyor Valtin. Naziler onu ajanları olarak kullanacaklarına inanıyorlar. Himmler’in bile karşısına çıkarılıyor. Ama karısı Firelei ve çocuğu ellerinde rehin. Hapisten kaçış mizanseni ve ver elini Kopenhag. Komintern liderleri memnundur, çünkü Valtin aracılığıyla Gestapo’yu yanıltacaklardır. Ama bir sorun var. Valtin, Komintern’den bir an önce karısını ve çocuğunu kurtarmasını talep etmektedir. Talep, casusluk oyununun devamı için reddedilir. Valtin isyan eder. GPU onu tutuklar. Kapatıldığı kulübede yangın çıkarıp kaçar. Bunun üzerine Komintern onu teşhir eder. Böylece Naziler Valtin’in kendilerini aldattığını öğrenir. Firelei Nazi hapishanelerinde ölür. Çocuğunun ne olduğunu bilemez bile. Valtin’in hayatı bir anlamda 1938’de biter. ABD’de, 1951 yaşında, 46 yaşında ölür.</p>
<p>İnsanı hayrete düşüren bir otobiyografi.</p>
<p>Timur İnceel</p>
<p>29 Ağustos 2009</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/10/merhaba-jan-valtin-cevirmenin-notu-dergisi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Merhaba Jan Valtin! (Çevirmenin Notu Dergisi, Sayı:9 &#8211; Eylül 2009)'>Merhaba Jan Valtin! (Çevirmenin Notu Dergisi, Sayı:9 &#8211; Eylül 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/10/30/ogretilenler-yalan-ogrenilenler-gercek/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)'>Öğretilenler Yalan&#8230; Öğrenilenler Gerçek&#8230; (Bora Sarayova, Yaba Dergisi Eylül-Ekim 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/08/karanliklarin-otesinden-cikip-gelen-jan-valtin/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)'>Karanlıkların Ötesinden Çıkıp gelen Jan Valtin&#8230; (Semin Tan, 10-11/2009, Virgül Dergisi)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/09/02/jan-valtin-turkcede/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)'>Jan Valtin Türkçe&#8217;de! (Ahmet Külsoy, bianet.org 01 Eylül 2009; Birgün 22 Eylül 2009)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/20/%e2%80%9ckaranligin-otesinde%e2%80%9d-yalcin-hafci-mahsus-mahal-dergisi-ocak-2010/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)'>“KARANLIĞIN ÖTESİNDE”  (Yalçın Hafçı, Mahsus Mahal Dergisi, Ocak 2010)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/20/anlatilan-bizim-oykumuzdur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Jan 2010 13:58:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3871</guid>
		<description><![CDATA[Zamanın uzunluğunu anlatmak için “kırk yılda bir” diye bir deyiş vardır. Kırk yıl, yetişkin insan ömrünün ağırlıklı kesitini oluşturur. Halil Berktay&#8217;ı kırk yıldır tanırım. 1970&#8242;in başından beri.
1980&#8242;li yıllardaki en çetin ideolojik çekişmelerin ortasında ve en zıt uçlarda yer aldığımız zamanlarda bile aramızda asla kötü bir şey geçmemiştir, her zaman dost kalmışızdır. Yirmi yıldır görmüyorum kendisini. [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/02/23/halil-berktay-ya-da-politikanin-insani-yemesi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi'>Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/09/ideolojik-hegemonyanin-bugunku-seyri/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İdeolojik Hegemonyanın Bugünkü Seyri&#8230;'>İdeolojik Hegemonyanın Bugünkü Seyri&#8230;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/07/bugunku-ideolojik-kumelesmeler/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler'>Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1998/05/01/68in-ideolojik-kaynaklari/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 68&#8242;in İdeolojik Kaynakları'>68&#8242;in İdeolojik Kaynakları</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zamanın uzunluğunu anlatmak için “kırk yılda bir” diye bir deyiş vardır. Kırk yıl, yetişkin insan ömrünün ağırlıklı kesitini oluşturur. Halil Berktay&#8217;ı kırk yıldır tanırım. 1970&#8242;in başından beri.</p>
<p>1980&#8242;li yıllardaki en çetin ideolojik çekişmelerin ortasında ve en zıt uçlarda yer aldığımız zamanlarda bile aramızda asla kötü bir şey geçmemiştir, her zaman dost kalmışızdır. Yirmi yıldır görmüyorum kendisini. Zaten ortamlarımız da artık çok farklılaştı.</p>
<p>1980&#8242;li yılların ikinci yarısından itibaren, Halil Berktay, 12 Eylül darbesinden sonra içine girdiği görece sessizliği bozmuş ve aniden bir atılıma geçmişti. Yeni tezi, Sovyetler Birliği&#8217;ndeki Gorbaçov ve Çin&#8217;deki Deng Siao Ping yönetimlerinin gerçek sosyalizmi temsil ettiğiydi; solu buna göre değerlendiriyor, bu eğilime yakın olanlarla birleşmeye çalışıyor, uzak gördüklerini öteliyordu. Bu, o zamanın “sosyalist devlet” iktidarlarından güç alan çizgi, Aydınlık hareketinin yıllardır sürdürdüğü Kemalist ve devletçi çizgiyle esaslı bir şekilde örtüşüyordu bence: “<strong>Güç kimdeyse ideolojik hegemonya da onda</strong>”dır. Berktay&#8217;ın, bugün de, yazarı olduğu <em>Taraf </em>gazetesinde, 1980&#8242;lerdekine benzer bir şekilde, bir konsolosluk vize memuru ivecenliğiyle “sol”un çeşitli eğilimlerine vize vermekte ya da vermemekte oluşu dikkat çekici. Berktay&#8217;ın bu halini görünce insanın, “can çıkar, huy çıkmaz” sözünü hatırlamaması mümkün değil.</p>
<p>Halil Berktay&#8217;ın bu gün solu yukarlardan bir yerlerden değerlendiren, bilmiş, yanılmaz hali oldukça sinir bozucu. Çizdiği bütün zigzaglara rağmen, sanki her kavşakta “doğru”yu temsil etmiş gibi sahte bir özgüvenle ortalığa çıkması, “öğrencileri”ne geçer ya da kırık not veren titiz akademisyen havaları, tahammül edilmez boyutlarda. İşte beni böyle bir yazıyla, Berktay&#8217;ın kırk yıllık ideolojik yol haritasını özetle de olsa ele almak gibi sıkıcı bir işe girişmeye zorlayan bu oldu. Bir çeşit sinir yatıştırma terapisi olarak ele alabilirsiniz bu girişimimi.</p>
<p>Halil Berktay&#8217;ın babası Erdoğan Berktay çok saygıdeğer eski bir komünistti. Yememiş, içmemiş, oğlunu kültürlü bir insan olarak yetiştirmek için çaba harcamış ve 1960&#8242;lı yıllarda Halil&#8217;i Birleşik Devletler&#8217;deki Yale Üniversite&#8217;sinde okutmuştu.</p>
<p>Halil, Yale Üniversitesi&#8217;ni bitirip, 1970 yılının başındaki “Beyaz Aydınlık” “Kırmızı Aydınlık” bölünmesinin en hararetli günlerinde, sıkı bir Maocu olarak ülkeye dönmüş ve derhal, benim de üyelerinden ve kurucularından olduğum <em>Proleter Devrimci Aydınlık </em>dergisinin yazı kuruluna katılmıştı. Kendisi gibi akademisyen bir solcu olan Şahin Alpay&#8217;la birlikte, PDA&#8217;nın Maocu ideolojik yönelimine önemli katkıları olmuştu. Önemli katkıları derken şunu demek istiyorum: Dil bildiği için, Çin&#8217;de, ÇKP&#8217;nin İngilizce çıkarttığı <em>Peking Review</em>&#8216;un sıkı bir takipçisiydi ve bu dergiden anı anına çeviriler yapıyordu. Bir de, Amerika&#8217;dayken sanırım içinde yer aldığı ya da yakından izlediği Maocu Emek Partisi&#8217;nin ideolojik hattının milim şaşmaz bir takipçisiydi ve bu partinin dogmatik Maocu hattını bizlere empoze ediyordu. Şahin Alpay ve Halil Berktay, o zamanlar, ardında koca Çin devleti bulunan ve oldukça prestij sahibi Maocu çizginin Türkiye&#8217;deki en doktriner, dogmatik ve sadık takipçileriydiler. <em>Peking Review</em>&#8216;da yazılanlar tanrı kelamı gibi bir şeydi onlar için. Biz gençlik hareketinden yetişenler bu “din”in icaplarını yerine getirmekte onlarla asla yarışamazdık.</p>
<p>12 Mart darbesinden sonra hepimiz gibi Halil Berktay da “Maocu pratiğin” gereği olarak Söke dağlarında bir köylü gibi yaşamanın üstesinden geldi. Kolay değildi Yale Üniversitesi&#8217;nden gelip birkaç yıl sonra böyle zorlu bir hayata uyum sağlamak. O sırada, yeni adı Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) olan Maocu PDA hareketinin içinde bir ayrılık meydana geldi. İbrahim Kaypakkaya, hareketin merkezine, darbecilik, Kemalistlik ve silahlı mücadeleden yan çizmek türü eleştiriler yöneltti. Bu tür bütün monolitik partilerde olduğu gibi, merkezin eleştirilmesi merkez hizbiyle Kaypakkaya hizbi arasında bölünmeyi getirdi. Bölünme henüz fiiilen gerçekleşmeden Söke&#8217;nin Beşparmak dağlarında üstlenmiş merkez elemanları arasında, Kaypakkaya&#8217;ya karşı tutum konusunda bir tartışma cereyan etti. Berktay, sertlik yanlısı eğilimi savundu ve “hain” İbrahim Kaypakkaya&#8217;nın infaz edilmesini öneren birkaç kişiyle aynı tutumu takındı. Bildiğim kadarıyla Doğu Perinçek&#8217;in bu öneriye yanaşmamasıyla “hain” İbrahim Kaypakkaya&#8217;yı öldürmek, TİİKP&#8217;ye değil, Türk devletine nasip oldu. İnanın, bu satırları, Berktay&#8217;ı gözden düşürmek için yazmıyorum. Belki ben de hapiste değil dışarda olsam, o zamanki kafamla böyle alçakça bir öneriye onay verebilirdim; nasıl bir tutum takınacağımdan emin değilim en azından. Ne var ki, “sol”dan “özeleştirel” bir tutum bekleyen Halil Berktay, aradan kırk yıl geçtiği halde bu konuda sol kamuoyu önünde tek bir özeleştirel laf etmemiştir. Sergilediği, böylesi bir entelektüel cesaret eksikliğidir işte.</p>
<p>12 Mart döneminde TİİKP büyük bir tevkifata ve yenilgiye uğradı. Benim de içinde yer aldığım “TİİKP ile ilgili polis ifadelerini araştırma komisyonu”, Halil Berktay&#8217;ın polis ifadesini başarısız buldu ve partiden ihracına karar verdi. Ne var ki, bu karar, sadece zevahiri kurtarmak için verilmiş formel bir karardı. Bütün parti ve kurumlar gibi yararcı ve oportünist bir yaratık olan TİİKP, bir yandan Berktay&#8217;ı ihraç etmiş görünürken, bir yandan da ideolojik yayın organlarında ve daha sonra TİKP (Türkiye İşçi Köylü Partisi) olarak legale çıktığı dönemdeki benzeri yayın organlarında Halil Berktay&#8217;ın entelektüel yeteneklerinden azami ölçüde yararlandı.</p>
<p>Berktay, “ihtilalcilik”ten reformculuğa ve devlet yanlılığına evrilmiş Maocu TİKP&#8217;nin saflarında hizmet verdi ve bu monolitik yapının içinde, hepimiz gibi, hiçbir itirazda bulunmadan devlet işbirlikçisi çizgiyi izledi.</p>
<p>12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Halil Berktay hukuki takibata uğramadı. Legal planda akademik alana çekilmiş gibi görünmesine rağmen, çoğunlukla aranır durumda olan benim de dahil olduğum parti merkez komitesi üyeleriyle uyumlu bir çalışma sürdürdü. 1980&#8242;lerin ilk yarısında, daha çok TİKP davasıyla ilgili pratik işlerin örgütlenmesinde görev aldı. 1984&#8242;de, benim ve Oral Çalışlar&#8217;ın önayak olmasıyla çıkmaya başlayan <em>Saçak </em>dergisinde, ağırlıklı olarak Türkiye tarihi, milliyetçiliğin kaynakları ve Kemalizmle ilgili yazılar yazdı. 1980&#8242;den sonra parti içinde başlayan Stalin tartışmasına esasen karışmadı, uzaktan izledi. Benim başını çektiğim anti-Stalinist kanadın kimi Stalin eleştirilerine hak verir gibi gözükmesine rağmen, Stalinist resmi parti çizgisine sadık kaldı ve bizimle arasına mesafe koymaya dikkat etti.</p>
<p>Parti içindeki anti-Stalinist kanatla, Stalinist merkez arasındaki mücadele sadece Stalin sorununa ya da “sosyalizmin sorunları”na ilişkin değildi. İki kesim, 12 Eylül cuntasına karşı tutum konusunda da çatışma halindeydi. Anti-Stalinist kesim, Parti merkezinin 12 Eylül darbecilerini “ara güç” olarak gören ve dolayısıyla cuntacılarla ittifak arayan tutumuna etkili eleştiriler yöneltmeye başlamıştı. Merkezin hapiste olan kesimi ise aynı sağcı politikada ısrar ediyordu. Dışardaki “önderlik” ikiye bölünmüştü bu konuda. İçerdekilerden çekinen Hasan Yalçın ve Hüseyin Karanlık gibi arkadaşlar eski politikanın devamından yanaydılar. Buna rağmen, bir toplantıda, cuntaya karşı teslimiyetçi politikanın değiştirilmesi konusunda bir önerge verdim. Oylar eşitti. Son olarak Halil Berktay oy kullanacaktı. Halil hangi tarafa oy verirse, çoğunluğu o kesim oluşturacak ve partinin teslimiyetçi politikası ya değişecek ya da eskisi gibi devam edecekti. Halil Berktay, uzun uzun düşündükten sonra teslimiyetçi merkez yönünde oy verdi ve partinin sağcı politikasının değiştirilme şansı böylece ortadan kalkmış oldu. Bu gün orduya karşı esip üfüren <em>Taraf </em>gazetesiyle birlikte ordu-demokrasi karşıtlığına vurgu yapan Berktay&#8217;ın, daha sonraki yıllarda, bu noktada da herhangi bir özeleştirel tutum takındığını hatırlamıyorum.</p>
<p>1980&#8242;lerin ortalarına doğru Halil Berktay, anti-Stalinist muhalefetten de, Stalinist merkezden de farklı tezlerle ortaya çıktı. Bu tezlere kısaca, Kruşşçevcilik, Gorbaçovculuk ve Deng siao Pingcilik diyebiliriz. Berktay&#8217;a göre, sosyalizmde bir yenilenme gerekiyordu, reform gerekiyordu. Bu yenilenme ve reformu da Sovyetler Birliği devletinin başına geçmiş Gorbaçov ve Çin devletinin başında bulunan Deng siao Ping temsil ediyordu. Ne var ki, Berktay, Sovyetler Birliği&#8217;ndeki Gorbaçov yanlılarından farklı olarak, Stalin&#8217;e pek bir eleştiri getirmiyordu. Kanımca bunun en önemli nedeni, Halil&#8217;in, parti merkezini, daha doğrusu Doğu Perinçek&#8217;i Gorbaçovcu çizgiye kazanma umuduydu. Eğer anti-Stalinist eleştiriler yöneltirse Doğu Perinçek&#8217;le karşı karşıya geleceğini biliyordu. Halil, güçlü gördükleriyle mecbur kalmadıkça hiçbir zaman çatışmaya girmemiştir.</p>
<p>Gorbaçov meselesinin tartışıldığı bir toplantıda Halil Berktay&#8217;la tam zıt uçlarda karşı karşıya geldik. Ben, Gorbaçov çizgisinin devrimci bir çizgi olmadığını, Sosyalist Devrimciler, Menşevikler, Kronstadtlılar, Anarşistler ve Troçkistler gibi Stalin mağdurlarını hiçbir zaman bütünüyle rehabilite edemeyeceğini savunuyordum. Berktay ise Gorbaçovculuğu dört başı mamur savunuyor, ancak benim “Stalin mağdurları rehabilite edilmeyecektir” argümanımı, Doğu&#8217;yla çatışmaya girmemek kaygısıyla es geçmeyi tercih ediyordu. Her iki taraf da tezlerini ortaya koyduktan sonra, merkez adına Doğu Perinçek söz aldı ve “bu tartışmada en yanlış noktada olan Mehmet Gündüz&#8217;dür” (yani Gün Zileli&#8217;dir) diyerek o zamana kadar yürüttüğü Halil Berktay&#8217;a ve Gorbaçovculuğa açık kapı siyasetini bir süre daha sürdüreceğinin işaretini erdi. Halil, bu tutumdan büyük umuda kapılmıştı. Çünkü, kendisi gibi, Doğu&#8217;nun da güçler dengesini dikkat alarak hareket eden bir lider olduğundan emindi.</p>
<p>Doğu, yanlış hatırlamıyorsam bu toplantıdan birkaç ay sonra, “Parti içinde Stalin&#8217;in tartışılamayacağı” önergesini verdi. Bu önerge Oral Çalışlar&#8217;ı çok rahatsız etti, ancak istemeden de olsa, Doğu&#8217;nun önergesi lehinde oy verdi. Halil Berktay ise, Doğu&#8217;yu Gorbaçovculuğa ikna etmenin eşiğinde olduğu zannıyla, Doğu&#8217;dan bile daha aşırı bir Stalin savunucusu portre çizdi ve yıllardır anti-Stalinist yazılarıyla “boşa kâğıt harcamış” Mehmet Gündüz&#8217;e (yani bana) dergide altı ay yazı yazmama cezası verilmesini önerdi. Doğu, bu öneriyi aşırı buldu, fakat “Stalin&#8217;in tartışılamayacağı” kararı, bir tek benim aleyhte oyum dışında, çoğunluğun oylarıyla kabul edildi. O oylamada Halil Berktay&#8217;ın herkesten yükseğe kalkan eli hiç gözümün önünden gitmez. Berktay&#8217;ın daha sonraki yıllarda, bu konuda kendini eleştiren bir söz ettiğini hatırlamıyorum.</p>
<p>1986 yılında, o zamana kadar Stalinist merkezin saflarında yer alan Oral Çalışlar&#8217;ın muhalefetin saflarına geçmesiyle muhalefet daha da güçlendi ve benim kaleme aldığım “Beş Perspektif” metniyle kendini açıkça deklare etti. 1987 yılında iki kesim arasındaki mücadele iyice sertleşti ve Doğu Perinçek, o zamana kadar Gorbaçovculuğa karşı izlediği açık kapı siyasetini bir anda terk edip bu eğilimin temsilcisi Halil Berktay&#8217;ı hedef aldı. Halil Berktay büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Muhalefetten başka sığınacağı bir yer yoktu. Kendisine görece yakın Oral Çalışlar&#8217;ın el uzatmasıyla muhalefet saflarına geçti. Bu andan itibaren muhalefet önemli bir nitelik değişimine uğradı. Bunun en büyük nedeni, ben ve diğer sol eğilimli arkadaşlar çoğunlukla arandıklarından açık tartışmalara katılamazken, Berktay ve Çalışlar&#8217;ın, yasal durumlarının el vermesi nedeniyle (Oral ikinci kez içeri girmiş ve cezasını yatıp çıkmıştı) otomatikman muhalefetin sözcüleri durumuna geçmeleriydi.</p>
<p>Sonunda muhalefet, 1989 yılı başında hareketten koptu ve <em>Sosyalist Birlik </em>adlı bir dergi çıkartmaya başladı. On iki sayı çıkan bu derginin sol kesimini oluşturan ben ve Yavuz Alogan gibi diğer arkadaşlar, koşullarımızdan dolayı bir ağırlık yaratamadık ve iyiden iyiye TKP kuyrukçusu ve reformist bir çizgi izleyen <em>Sosyalist Birlik</em>&#8216;ten 1990 yılı başında ayrıldık. 1981 yılında anti-Stalinist ve sol bir çıkış olarak ortaya çıkan muhalefet, on yıl içinde değişime uğramış, en iktidarcı ve sağcı kliklerden biri olan TKP&#8217;nin dümen suyuna sokulmuştu. Halil Berktay ve Oral Çalışlar, Kuruçeşme toplantıları sürecinde <em>Sosyalist Birlik </em>çevresini TKP&#8217;lilerin arabasına bağladılar; bu oluşum ve yönelimlerden, Sadun Aren&#8217;in başkanlığını yaptığı Sosyalist Birlik Partisi doğdu. Bu reformist parti daha sonra Özgürlük ve Demokrasi Partisi&#8217;ne (ÖDP) katılacaktı.</p>
<p>Bundan sonra uzun süre Halil Berktay&#8217;dan pek bir ses çıkmadı. 1990&#8242;lı yıllarda siyasi arenadan tamamen çekildiğini ve akademik hayata geri döndüğünü duydum. Yakın zamanlara kadar bu böyle sürdü.</p>
<p>Ne var ki, liberal akım, <em>Taraf </em>dergisiyle yeni bir çıkış yapınca, Halil Berktay, yaklaşık yirmi yıllık sessizliğini bozdu ve bu kez libero-sosyalist bir çizgide yeniden zuhur etti. Yazılarını, aşağı yukarı bir yıldır, arada epey atladıklarım olsa da takip etmeye çalışıyorum. Berktay&#8217;ın bugün izlediği çizgi, daha önceki yıllarda izlediği, iktidar gücüyle ideolojik hegemonyayı gerçekleştirme çizgisine oldukça yakın. Bugün Türkiye&#8217;de, devlet gücüyle birlikte ideolojik hegemonya da <strong>liberalizm-Fettullahçılık ittifakının</strong> eline geçmiş gibi görünmektedir.</p>
<p>Her şey değişti, çok şey değişti. Hani şu köprüler ve sular hikâyesi. Mutlaka Halil Berktay da değişmiştir. Ancak Halil Berktay&#8217;da değişmeyen çok temel bir şey var: Aynı, güçlünün hegemonyasına sığınma güdüsü ve bununla bağlantılı olarak, aynı bilmiş, üstten hava, aynı ben bilirimcilik, aynı yanılmazlık kibiri, aynı kendine dönüp bakmama aymazlığı, aynı her dönemde doğruydum kendini bilmezliği, aynı akıl, vize ve not veren ton.</p>
<p>Bir kırk yıl daha yok ki hayatımızda, bekleme sabrını gösterelim.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>12 Ocak 2010</p>
<p>Not: Yukarda değindiğim noktaların daha ayrıntılı bir anlatımını <em><a href="http://www.gunzileli.com/yarilma-1954-1972/" target="_self">Yarılma</a></em><em> (1954/1972), <a href="http://www.gunzileli.com/havariler-1972-1983/" target="_self">Havariler</a></em><em> (1972/1983) </em>ve <em><a href="http://www.gunzileli.com/sapak-1983-1992/" target="_self">Sapak</a></em><em> (1983/1992) </em>adlı otobiyografik kitaplarımda (İletişim, 2002-2003) bulabilirsiniz.</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/26/halil-berktay-yazisina-zeyil/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)'>Halil Berktay Yazısına Zeyil (Gün Zileli, 26.01.2010)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/02/23/halil-berktay-ya-da-politikanin-insani-yemesi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi'>Halil Berktay ya da Politikanin insani yemesi</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/09/ideolojik-hegemonyanin-bugunku-seyri/' rel='bookmark' title='Permanent Link: İdeolojik Hegemonyanın Bugünkü Seyri&#8230;'>İdeolojik Hegemonyanın Bugünkü Seyri&#8230;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/08/07/bugunku-ideolojik-kumelesmeler/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler'>Bugünkü İdeolojik Kümeleşmeler</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1998/05/01/68in-ideolojik-kaynaklari/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 68&#8242;in İdeolojik Kaynakları'>68&#8242;in İdeolojik Kaynakları</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>36</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; XI (Gün Zileli, 07.01.10)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/10/devrimi-yeniden-dusunmek-xi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/10/devrimi-yeniden-dusunmek-xi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Jan 2010 19:29:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3827</guid>
		<description><![CDATA[(Sonuçlar / 1)
On seminer boyunca tarihteki devrimleri 1789-1968 arasında inceledik: 1789 Fransız devrimi; 1848 Avrupa Devrimi; 1871 Paris Komünü, I. Enternasyonal; II, Enternasyonal; 1905 Rus devrimi; 1917 Şubat-Ekim Sovyet Devrimi; III. Enternasyonal; 1919-1923 Alman Devrimi; 1936 İspanya Devrimi; 1926-1949 Çin Devrimi; 1943-1949 Yunan Devrimi; 1956 Macar Devrimi ve II. Dünya savaşından sonra kurulan “Halk Demokrasisi” [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/10/24/devrimi-yeniden-dusunmek-i/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; I  (Gün Zileli, 24.10.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; I  (Gün Zileli, 24.10.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/09/devrimi-yeniden-dusunmek-iv/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; IV (Gün Zileli, 09.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; IV (Gün Zileli, 09.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/23/devrimi-yeniden-dusunmek-vi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden  Düşünmek &#8211; VI (Gün Zileli, 23.11.09)'>Devrimi Yeniden  Düşünmek &#8211; VI (Gün Zileli, 23.11.09)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>(Sonuçlar / 1)</strong></p>
<p>On seminer boyunca tarihteki devrimleri 1789-1968 arasında inceledik: 1789 Fransız devrimi; 1848 Avrupa Devrimi; 1871 Paris Komünü, I. Enternasyonal; II, Enternasyonal; 1905 Rus devrimi; 1917 Şubat-Ekim Sovyet Devrimi; III. Enternasyonal; 1919-1923 Alman Devrimi; 1936 İspanya Devrimi; 1926-1949 Çin Devrimi; 1943-1949 Yunan Devrimi; 1956 Macar Devrimi ve II. Dünya savaşından sonra kurulan “Halk Demokrasisi” rejimlerinde 30 yıl boyunca süren işçi direnişleri ve ayaklanmaları, 1968 Prag Baharı; 1959 Küba Devrimi, 1968 Dünya devrimi ve 1966 Çin Kültür Devrimi.</p>
<p>Önümüzdeki son iki seminerde (Seminerlerimizin toplamı 12&#8242;dir) bu iki yüz yıllık devrim tarihinden çıkardığımız sonuçları sistematize etmeye çalışacağız.</p>
<p><strong>Üretici Güçler ve Devrim</strong></p>
<p><strong>A) Devrim üretici güçlerin geriliğinin ya da ileriliğinin sonucu ortaya çıkmadığı gibi, devrimin üretici güçleri geliştirmek diye bir amacı ve hedefi yoktur.</strong></p>
<p>Marx&#8217;ın bu noktada büyük bir yanlış yaptığını ve bu yanlışın büyük zararlara yol açtığını saptamak zorundayız. Dindarlar istedikleri kadar “kuran” tefsirleriyle uğraşsınlar. Biz dindar değiliz ve olmayacağız.</p>
<p>Marx&#8217;ın üretici güçlere bu kadar önem veren tutumu tamamen 19. yüzyıl batı düşüncesinin ürünüdür. O dönemde Avrupa ve onun yönlendirdiği insanlık büyük bir ilerleme tutkusuna kapılmıştı. Sanayileşme ardı ardına büyük buluşlar sağlıyor ve bu da insanlıkta büyük bir coşku ve daha da fazla ilerleme hırsına yol açıyordu.</p>
<p>Marx, işte böyle bir atmosferin sonucunda ve o sırada önünde tek modern devrim örneği olan Fransa devrimine bakarak, devrimin ilerleyen üretici güçlerle onların ilerlemesine engel olan üretim ilişkilerinin arasındaki çatışmanın ürünü olduğu sonucuna vardı. Meseleyi böyle koyduğunda da ister istemez insan unsurunu geri plana atıp makine ya da sanayi unsurunu birinci plana almış oldu. Tilmizleri de hep bu yolu izledi.</p>
<p>Bu yüzdendir ki, ana akım Marksistler devrim mücadelesinde ezilen kitlelerin durumundan değil, esas olarak sanayileşmenin durumundan hareket ettiler, devrim umudunu sanayileşmeye bağladılar. Hatta Bernstein ve daha sonra Menşevikler, umutlarını doğrudan kapitalistleşmeye bağladılar.</p>
<p>Lenin ve Troçki bu noktada ortodoks Marksistlerle (Bernstein ve Menşeviklerle) çatıştılar, Marksist devrim anlayışında adeta bir devrim yaptılar. Teorileri, Menşeviklerin tersine, devrimi sanayileşmeye ya da kapitalistleşmeye değil, ezilen kitlelerin isyanına bağlarmış gibi görünüyordu ilk bakışta. Ne var ki, bu sadece iktidarı alma strateji açısından böyleydi. Marksist teoriyi temelden değiştirmemişlerdi. Onlar, Marx&#8217;ın üretici güçler teorisine bağlı kalmaya devam ederlerse sittin sene iktidarı alamayacaklarını anlamışlardı. Bu yüzden, yeni tür bir işçi devrimi teorisi ortaya attılar. Bu teoriye göre, sanayileşme ya da kapitalistleşme beklenmeyecek, üretici güçler geri de olsa işçi sınıfı iktidarı ele alacak ve iktidarı aldıktan sonra üretici güçleri geliştirecekti.</p>
<p>Görüldüğü gibi, burada önemli bir değişiklik olmakla birlikte temeldeki üretici güçleri geliştirme mantığı terk edilmemiştir. Sadece, Marx&#8217;ın ve Menşeviklerin burjuvaziye yüklediği üretici güçleri geliştirme görevini burjuvazinin elinden almış ve proletaryaya vermişlerdi. Çünkü onlar iktidar istiyorlardı.</p>
<p>Lenin ve Troçki&#8217;nin teorisi daha da korkunç sonuçlara yol açtı. Çünkü proletarya adına proletaryaya kamçı sallama teorisiydi bu. Bolşevikler madem iktidarı ele almışlardı, şimdi sosyalizmin temelini oluşturmak, yani sanayileşme için proletaryayı aşırı bir şekilde çalıştırmak zorundaydılar. Bu durum, fiiliyatta Bolşeviklerle işçilerin arasını hızla açtı ve karşı karşıya getirdi. Bundan sonra sıra ister istemez polisiye baskı önlemlerine geldi. Stalin, bu uygulamanın en sivri ve özel bir örneğidir. Konumuz açısından pek bir orijinalliği yoktur. Ona sadece, iktidardayken  böyle bir üretici güçleri geliştirme azgınlığının ne kadar vahim sonuçları olacağını göstermek açısından değinilebilir.</p>
<p><strong>B) Yukardan Devrim diye bir şey yoktur. Bu Marksistlerin durumu kitabına uydurmak için ileri sürdükleri bir tezdir. Yukardan sadece karşıdevrim vardır.</strong></p>
<p>Marksist paradigma tamamen Marx&#8217;ın üretici güçler mantığına göre oluşturulduğundan Marksistler, Franrsa&#8217;daki gibi bir sankülat devrimiyle gerçekleşmeyen kapitalist ilerlemeleri izah etmekte güçlük çekmişler ve sonunda işin içinden çıkabilmek için “Yukardan Devrim” teorisini icat etmişlerdir. Şimdi, bakıyoruz, Almanya&#8217;da devrim falan yok 19. yüzyılda, tersine Bismark&#8217;ın demir yumruğu var. Ve bu demir yumruk gerçekleştirmiş kapitalistleşmeyi de sanayileşmeyi de, küçük feodal prensliklerin birleştirilmesini de. O zaman bu durumu nasıl izah edeceğiz? İlerleme var ama devrim yok. O zaman da Bismark&#8217;ın yaptığına “Yukardan devrim” dersiniz olur biter. Evet ama bu durumda, Hitler&#8217;in ya da Evren&#8217;in ve Özal&#8217;ın yaptıkları da neden yukardan devrim olmasın!!!!!</p>
<p>Keza, burjuva devrimi kavramı da tartışılmalıdır. Burjuva demokratik devrim denen şey Marksistlerin hayallerinden uydurdukları bir şeydir. Burjuvazi hiçbir döneminde devrimci olmamıştır. Aristokrasiyi deviren de burjuvazi değil, ezilen halk kitleleridir. Fransız devrimindeki burjuvazinin temsilcisi Jakobenler devrimin değil, devrimi bastırmanın temsilcileridir.</p>
<p>“Burjuva demokratik devrimin” köylülüğü özgürleştirdiği de tam bir palavradır. Tersine, kapitalistleşme köylülüğü özgürleştirmez, öldürür. Köylülerin şehirlere göç edip ücretli köleler haline gelmeleri özgürleşme değildir. Bunu köylülüğün özgürleşmesi olarak görenler asla kapitalizme karşı gerçek bir özgürlükçü devrimin peşinden koşamazlar ya da böyle bir devrimi destekleyemezler. Zaten, iktidara gelen Komünist Partiler de köylüleri özgürleştirmemiş, tersine onları aynı kapitalistler gibi yok etme yoluna gitmişlerdir. Hele Stalin dönemindeki “müjik” tasfiyesi, tarihte görülmemiş ölçüde korkunç bir köylü katliamıdır.<br />
<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>C) MDD&#8217;cilik, Cephecilik vb. türü şeyler yeni tipte bir Menşevizmdir ve bugünkü kalkınmacı-solculuğun temelinde bunlar vardır.</strong></p>
<p>Fikret  Başkaya bu kalkınmacı paradigmayı çok güzel izah etmektedir. Buna eklenecek çok fazla bir şey yoktur. Bizde solculuk kalkınmacılık olarak anlaşılmıştır. Dönemin sosyalist ülkeleri de bunu teşvik etmiştir. Çünkü kendileri zaten kapitalistlerle rekabet halinde bir kalkınma yarışındaydılar. Çin olsun, Sovyetler Birliği olsun, bu durumda, yoksul ülkelere ne önerebilirlerdi?   Onlara diyecekleri tek şey, siz de bizim gibi sıkı bir çalışmaya girip kalkınmayı sağlayın olabilirdi. Bizi örnek alın, bizim yolumuzdan gidin, bir gün siz de kalkınır ya da sanayileşirsiniz. Bu arada biz de size yardım ederiz. Tabii ki bizim dümen suyumuza girmeniz koşuluyla. İşte MDD teorisi olsun, Kapitalist olmayan kalkınma yolu teorileri olsun böyle bir anlayışın ürünüydü. Tamamen üretici güçlerin geliştirilmesi, zamanımızın moda ve popüler deyimiyle kalkınma amacına hizmet ediyordu. Elbette hüsranla sonuçlandı.</p>
<p>Bu arada cephecilik illeti de reddedilmelidir. İşçi ve köylü kitlelerinin devrim için şu ya da bu burjuva kliğiyle ittifak yapmaya, cephe kurmaya ihtiyacı yoktur. Her cephe girişimi devrimin hedeflerinden biraz daha biraz daha uzaklaşmaya hizmet etmiştir. Devrim, bir iktidar stratejisi değildir. Devrimi böyle kavrayanlar elbette cephecilik yaparlar, bu onların mantığı açısından doğrudur. Ama toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi ve köylülerin ve tüm çalışanların bu tür küçük iktidar manevralarına ihtiyaçları yoktur. Devasa bir toplumsal devrim, her türlü politik oyunculuğu da silip süpürecek, aşağıdan bir diriliştir, Ezilenlerin dirilişidir. Bu devasa potansiyel bir kez harekete geçmeye görsün, tüm yaratıcılığını ortaya koyacak, tüm asalakları silip süpürecektir.</p>
<p><strong>XII. ve son seminerdeki Sonuçlar/2 bahsinde;</strong><br />
2. İktidar ve Devlet sorununu; 3. Devrimin Organları sonurunu; 4. Aydınlanma ve Devrim sorununu işleyecek ve böylece seminerlerimizi tamamlamış olacağız.</p>
<p>Gün Zileli,<br />
7 Ocak 2010<br />
Özgür Üniversite/İstanbul</p>
<p><strong>İlgili Yazılar:<br />
</strong>Devrimi Yeniden Düşünmek  <strong><a href="http://www.gunzileli.com/2009/10/24/devrimi-yeniden-dusunmek-i/" target="_self">I</a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/10/26/devrimi-yeniden-dusunmek-ii/">II </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/">III </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/09/devrimi-yeniden-dusunmek-iv/">IV </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/16/devrimi-yeniden-dusunmek-v/">V </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/11/23/devrimi-yeniden-dusunmek-vi/">VI </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/07/devrimi-yeniden-dusunmek-vii/">VII </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/09/devrimi-yeniden-dusunmek-%20viii/">VIII </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/">IX </a>- <a href="http://www.gunzileli.com/2009/12/24/devrimi-yeniden-dusunmek-x/">X </a>- XI - <a href="http://www.gunzileli.com/2010/01/20/devrimi-yeniden-dusunmek-xii/" target="_self">XII</a></strong></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/14/devrimi-yeniden-dusunmek-ix/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek -IX (Gün Zileli, 14.12.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/10/24/devrimi-yeniden-dusunmek-i/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; I  (Gün Zileli, 24.10.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; I  (Gün Zileli, 24.10.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/09/devrimi-yeniden-dusunmek-iv/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; IV (Gün Zileli, 09.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; IV (Gün Zileli, 09.11.09)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/23/devrimi-yeniden-dusunmek-vi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden  Düşünmek &#8211; VI (Gün Zileli, 23.11.09)'>Devrimi Yeniden  Düşünmek &#8211; VI (Gün Zileli, 23.11.09)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/10/devrimi-yeniden-dusunmek-xi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Belgeler ve Murat Belge&#8217;ler!!!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/01/04/belgeler-ve-murat-belgeler/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/01/04/belgeler-ve-murat-belgeler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2010 13:56:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[İdeolojik Biçimlenme]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3816</guid>
		<description><![CDATA[Murat Belge, Taraf gazetesinin 13 Aralık tarihli nüshasındaki, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin DTP&#8217;yi kapatmasıyla ilgili makalesinde, Ecevit Hükümeti zamanında çıkan 1974 Affına ilişkin olarak şöyle yazmış:
“O sırada Devlet Parti’sinin ağırlıklı kesimi böyle bir af çıkmasından yanaydı (ne de olsa, darbe ortamı yaratılsın diye, “affedilen” o solculara “Yürü, ya kulum!” demiş olan da Devlet Partisi’nin kendisiydi). Bunun için de, [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/08/24/%e2%80%9cucuncu-blok%e2%80%9d-murat-belge-24-08-2008/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “Üçüncü Blok” (Murat Belge, 24.08.2008)'>“Üçüncü Blok” (Murat Belge, 24.08.2008)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/03/01/analar-ve-ogullar/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Analar&#8230; ve Oğullar&#8230;'>Analar&#8230; ve Oğullar&#8230;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2004/03/01/kronstadt/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 1921 Kronstadt&#8217;ından Bir Belge'>1921 Kronstadt&#8217;ından Bir Belge</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2000/07/01/bir-sahte-belge-uzerine/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Sahte Belge Üzerine'>Bir Sahte Belge Üzerine</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!'>Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Murat Belge, <em>Taraf </em>gazetesinin 13 Aralık tarihli nüshasındaki, Anayasa Mahkemesi&#8217;nin DTP&#8217;yi kapatmasıyla ilgili makalesinde, Ecevit Hükümeti zamanında çıkan 1974 Affına ilişkin olarak şöyle yazmış:</p>
<p>“O sırada Devlet Parti’sinin ağırlıklı kesimi böyle bir af çıkmasından yanaydı (ne de olsa, darbe ortamı yaratılsın diye, “affedilen” o solculara “Yürü, ya kulum!” demiş olan da Devlet Partisi’nin kendisiydi). Bunun için de, Meclis’te çok net bir biçimde tecelli etmiş olan iradeyi çiğnemekte tereddüt etmedi.” (Murat Belge, “Beklenen Karar)</p>
<p>İki cümlede ikiden epeyce çok  hata yapmak da bir beceridir. Bu hataların belli başlılarına kısaca değineyim:</p>
<p>Birincisi, Devlet Partisi&#8217;nin ağırlıklı kesimi 1974 affının çıkmasından yana değildi. Af, bu ağırlıklı kesime rağmen çıkmıştır ve tamamen toplumun o andaki özgürlükçü eğiliminin sonucudur.</p>
<p>İkincisi, Murat Belge&#8217;nin Devlet Partisi adını taktığı kesim yekpare bir blok değildi. Dolayısıyla, “affedilen solculara” daha önce “Yürü, ya kulum” demiş yekpare bir Devlet Partisi&#8217;sinden söz edilemez. Ordunun bir kesiminin (Gürler-Batur) solcuları darbe için destekledikleri ya da “yürü, ya kulum” dedikleri doğruydu ama ordunun diğer kesiminin  (Tağmaç-Türün kesimidir bu; dolayısıyla “Devlet Partisi”nin diğer ve hatta daha sonraki gelişmelere bakacak olursak ağırlıklı kesimi oluyor) solculara “dur, ya kulum” dedikleri de bir diğer doğrudur. Ayrıca Murat Belge, 12 Mart döneminin en vahşi işkencelerinin, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının arkasında yer alan “Devlet Partisi”nin bu kesiminin, aynı zamanda parlamentoyu ve Adalet Partisi&#8217;ni destekleyen kesim olduğunu söylemeyi unutmuş.</p>
<p>İşte “”Devlet Partisi”nin bu ağırlıklı kesimi (Gürler-Batur kesimi yenilgiye 1973&#8242;te uğramıştı), Murat Belge&#8217;nin belirttiğinin tam tersine, Adalet Partisi aracılığıyla Meclis&#8217;te 1974 Affını önleyen ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin devreye girmesine yol açan başlıca güçtü.</p>
<p>Murat Belge&#8217;nin iki cümlesinden bir düzine daha hata çıkartmak mümkündür ama burada uzatmak istemiyorum.</p>
<p>Murat Belge, 12 Mart döneminde, THKP-C davasında yargılanan sanıklardan biriydi. O sırada THKP-C davası sanıklarının arasında ikili bir gruplaşma vardı. Bunlardan biri, Mahir Çayan&#8217;ın çizgisini benimseyen gruptu ve bu grup çoğunluğu oluşturuyordu; azınlık olmakla birlikte sayıca yabana atılamayacak diğer grup ise, Yusuf Küpeli-Münir Aktolga etrafında toplanmıştı. Mahir Çayan&#8217;ın çizgisi, her ne kadar bir ölüm dansı çılgınlığını ifade ediyor olsa da, öbür kesime göre daha devrimci bir konumdaydı, çünkü teslimiyeti öğütlemiyordu. Küpeli-Aktolga kesimi ise, yeni Menşevik-ekonomist görüşler ileri sürerek 12 Mart rejimine, hem de Murat Belge&#8217;nin pek karşı olduğunu söylediği “Devlet Partisi”nin o zamanın ağırlıklı kesimine, yani parlamentodaki Adalet Partisi&#8217;yle ittifak halinde devrimcilerin ipini çeken Tağmaç-Türün kliğine yaranma çabası içindeydi ve tam bir teslimiyet içindeydi. O dönemdeki saflaşmada Münir Aktolga-Yusuf Küpeli kesiminde yer alan Murat Belge&#8217;de o günden bugüne pek bir zihniyet değişikliği olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Murat Belge&#8217;nin sözü geçen yazısını okuyunca, bundan beş yıl önce bu konuda yazılmış bir yazımı aşağıya tekrar alarak belleklerimizi yenilemek gereği duydum. Murat Belge&#8217;nin böyle bir bellek yenilenmesine ihtiyacı olmasa da.</p>
<p>Gün Zileli,<br />
4 Ocak 2010</p>
<p>■■■</p>
<p><strong>Analar&#8230; ve Oğullar&#8230;</strong></p>
<p>Muazzez Aktolga, <em>Bir Annenin &#8216;68 Anıları</em>, Sistem Yayıncılık, Ekim 2000</p>
<p>Yakın zamanlarda aramızdan ayrıldığını sandığım &#8216;68&#8242;in çilekeş annelerinden Muazzez Aktolga&#8217;nın anılarını iki türlü okumak mümkündür. Gerçekten de çok çile çekmiş, İstanbul&#8217;da yargılanmakta olan oğlu Münir Aktolga&#8217;yı ziyaret etmek için belki yüz kere Ankara-İstanbul yolunu arşınlamış, kar kış, sıcak soğuk demeden Mamak Cezaevi&#8217;ni belki otuz, Niğde Cezaevi&#8217;ni bir o kadar ziyaret etmiş, oralarda da çeşitli yokluklara, hakaretlere tahammül etmiş, üstelik, görüşlerinden dolayı sol kesimde itibarını kaybetmiş oğlunu her şeye rağmen savunmak zorunda kalmış, ne olursa olsun yüreğini ondan hiç ayırmamış, oğlunun yoğun okumaları için Türkiye&#8217;den ve dünyanın çeşitli yerlerinden, dar maddi olanaklarıyla getirttiği kitapları yedi buçuk yıl boyunca cezaevlerine taşımış bir annenin, bütün bu gidiş gelişlere ilişkin tuttuğu notlardan oluşturduğu bir kitap Muazzez hanımın anıları. Onu okurken, anne sevgisinin, anne yüreğinin ne demek olduğunu bir kez daha anlıyor, kendi analarımızı hatırlıyoruz. Sevginin, yüreğin, hiçbir baskı, hakaret, ayrılık, bilinmezlik, hüsran karşısında yenilmediğini bir kez daha görüyoruz. Oğlunun görüşlerini doğrulamak için gösterdiği umutsuz çabalar, bu uğurda içine düştüğü çelişkiler ne olursa olsun, dünyada değeri hiçbir şeyle tartılamayacak bu koskoca ana yüreğinin önünde saygıyla eğiliyoruz</p>
<p>Kitabı, bir de, Münir Aktolga&#8217;nın ve Muazzez hanımın daha sonra damadı olacak İrfan Uçar&#8217;ın (ilginçtir ki, Muazzez Aktolga, damadı İrfan Uçar&#8217;ın soyadını, bütün kitap boyunca bir kere dahi anmamıştır. Acaba bu, 12 mart döneminde, solcular nezdinde kötü bir üne sahip olan İrfan Uçar&#8217;ı, bilinçsiz de olsa, gözlerden gizleme çabası mıdır?) 12 Mart döneminde geliştirdikleri ve daha sonra da savunmaya devam ettikleri görüşleri açısından okumak mümkündür. Muazzez Aktolga&#8217;nın, oğlu Münir Aktolga&#8217;nın kitaplarından yaptığı alıntılar, İrfan Uçar&#8217;ın ağzından naklettiği kimi anılar, Münir Aktolga&#8217;nın 1977 yılında Askeri Yargıtay&#8217;da yaptığı savunma ve yine Münir&#8217;in, annesinin kitabının sonuna yazdığı &#8220;Bu Son Söz Olmayacak&#8221; başlıklı bölüm, böyle bir okumayı mümkün kılmaktadır.</p>
<p>Münir Aktolga&#8217;yı ve İrfan Uçar&#8217;ı, daha 12 Mart öncesi dönemden, 1968&#8242;lerden tanırım [onlarla ilgili anılarım, <em>Yarılma </em>ve <em>Havariler </em>(İletişim, 2002) adlı kitaplarımda ayrıntılı olarak yer almaktadır]. Münir Aktolga ile, 1968 yılının Kasım ayında çıkmaya başlayan  <em>Aydınlık Sosyalist Dergi</em>&#8216;nin Yazı Kurulu&#8217;nda birlikte çalıştık. Ciddi, okuyan, düşünen, lider vasıfları olan bir gençti. İrfan Uçar&#8217;la da, 1969 yılının sonunda seçilen, Atilla Sarp başkanlığındaki Dev-Genç Merkez Yönetim Kurulu&#8217;nda bir süre birlikte çalıştık. İrfan, o sıra, Dev-Genç Genel Sekreteriydi. Yoksul bir aileden gelen, ağırbaşlı, sorumlu bir insandı. 12 Mart döneminde, Elrom olayıyla ilgili olarak ele geçtikten sonra, ayakları patlayıncaya kadar korkunç bir işkence görmesine rağmen, ağzını açıp tek kelime söylememişti. Mamak cezaevine geldiğinde topallayarak yürüyordu. Ona, cezaevinde hepimiz sonsuz saygı gösteriyorduk.</p>
<p>Ne var ki, Dev-Genç duruşmalarından birinde söz alıp, bundan böyle devrimcilikle herhangi bir ilişkisi kalmadığını açıkladı ve mahkemeden, devrimcilerin muhtemel saldırılarına karşı korunması talebinde bulunarak hepimizi şok etti. Aynı dönemde, İstanbul&#8217;daki THKP-C duruşmalarında, Münir Aktolga da, &#8220;gençliğin aldatıldığını&#8221; ve demokrasinin gerçek temsilcisinin Süleyman Demirel olduğunu ileri süren açıklamalarda bulundu. Neydi meselenin esası? Bu çok değerli arkadaşlara ne olmuştu? Doğrusunu söylemem gerekirse, o günün hengâmesi içinde, bu iki gençlik önderinin enikonu teslimiyet ifade eden görüşlerini ayrıntıları ile inceleme fırsatı bulamamıştım. Muazzez Aktolga&#8217;nın aktardığı belgeler, anılar ve Münir Aktolga&#8217;nın, kitabın sonundaki yazısı yıllar sonra bu eksikliği gidermemi sağladı.</p>
<p>Belgelerdeki ve Münir&#8217;in yazısındaki görüşleri, genelden özele sıralayacak olursak, tablo açık seçik ortaya çıkmaktadır. Önce, herhangi bir yorum yapmadan, alıntıları belli bir sistematik içinde verecek, sonunda da kendi yorumumu ekleyeceğim (altları tarafımdan çizilmiştir).</p>
<p>&#8220;<em>Biz proletarya diktatörlüğünü kurarak kapitalizmi yıkmaya, sınıfsız topluma giden yolda sosyalizmi kurmaya çalışırken, o, yani <strong>sınıfsız toplum, usul usul tıpkı ana karnındaki bir çocuğun gelişmesi gibi, kapitalizmin bağrında gelişiyordu.</strong></em> <em>Kapitalizm, kendi diyalektik inkârına doğru evriliyor, <strong>burjuvazinin ve işçi sınıfının birlikte ortadan kalktığı yeni bir dünya düzenine,</strong></em> <strong><em>sınıfsız bir topluma doğru </em></strong><em>gidiyordu dünya.</em>&#8221; (Münir Aktolga&#8217;nın kitabın Son Sözü yerine yazdığı yazı, s.256) [Başka yerlerde belki yapmıştır ama kitapta yer alan yazı ve belgelerde, Münir Aktolga, kapitalizmin nasıl olup da <em>usul usul </em>sınıfsız topluma doğru evrildiğine ilişkin bir açıklamada bulunmamaktadır.]</p>
<p>&#8220;<em>Kapitalizmin, <strong>modern toplumun güçlerinin (burjuvazinin ve işçi sınıfının) </strong>artık tarihsel fonksiyonunu yitirmiş ve toplumsal ilerlemenin önünde bir ayak bağı haline gelmiş <strong>küçük burjuva ilericiliğine-gericiliğine indirdiği darbeyi ve gerçekleştirdiği atılımı </strong>bizzat kendi nefsimizde yaşayarak, tıkanan yolun açılmasına katkıda bulunduk</em>.&#8221; (Münir Aktolga&#8217;nın, 1977 yılında, Askeri Yargıtay&#8217;da yaptığı Savunma&#8217;dan, s.260)</p>
<p>&#8220;Mart 1973, faşizmin en karanlık günleri yaşanırken Selimiye ve Mamak Askeri Cezaevleri&#8217;nin kalın duvarları arasından bir ses yükseliyordu. Türkiye sol hareketinin hiç alışık olmadığı bir ses&#8230; <strong>1950&#8242;ler Burjuva Devrimi diyalektiğini, 23 yıl sonra 1973&#8242;ler Türkiye&#8217;sinde, kendi bünyesinde yaşayan solun sesi. </strong>Bir yeniden doğuş da diyebiliriz.&#8221; (Münir Aktolga&#8217;nın, 1986 yılında, Almanya&#8217;da basılan, <em>Türk Toplumunun Tarihsel Gelişimi ve Sınıf Mücadelesi </em>adlı kitabından alınan bölümden, s.137)</p>
<p>&#8220;<em>1920&#8242;lerde doğan ve <strong>1950&#8242;lerde Menderes&#8217;le birlikte demokratik bir nitelik kazanan Cumhuriyet&#8217;imiz,</strong> bugün bir yeniden doğuşun arifesindedir.</em>&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.261)</p>
<p>&#8220;<em>Dengeyi bozup kapitalizmin esas iktidarını devirebilmek, Menderes&#8217;i asıp <strong>Demirel&#8217;i düşürebilmek için ABD emperyalizmiyle iyice komplolar hazırlıyorsunuz</strong>. Kendi elinizle anarşiyi besliyorsunuz (&#8216;anarşist&#8217; sizsiniz zaten!).</em>&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262)</p>
<p>&#8220;<strong><em>Türkiye&#8217;nin sanayileşmesini engellemek, Türkiye&#8217;de kapitalizmin gelişmesini engellemek, tek kelimeyle, Türkiye&#8217;nin toplumsal ilerlemesini engellemek için çevrilen dolapların&#8230;</em></strong>&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262)</p>
<p>&#8220;<em>Toplumsal gelişmeyi durdurmak, <strong>üretici güçlerin gelişmesini frenlemek</strong>, kontrol edebilmek <strong>için&#8230; ihtiyacınız var faşizme (Solculuğa).</strong></em>&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262)</p>
<p>&#8220;<strong><em>Gelişen kapitalizmin karşısında mülksüzleşen</em></strong><em>, elindekini avucundakini kaybeden ve bu yüzden de ona karşı durmaya çalışan <strong>küçük burjuvalarla</strong>, her türlü rekabeti engellemek, kendi tekel kârlarını muhafaza etmek, emperyalist işbirliği mekanizmalarını korumak için, <strong>gelişen kapitalizme karşı ittifak kuran tekelci burjuvaların oluşturduğu bir cephe&#8230;</strong></em>&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262-263)</p>
<p>&#8220;<em>I. Ordu Komutanı Faik Türün&#8217;ün, &#8216;eğer Parlamentoyu kapatırsanız, İstanbul&#8217;da açar, milletvekillerini burada toplarım&#8217; dediği, ordu içindeki karşıt güçlerin silahlarını çekip tetikte beklediği&#8230; günler&#8230; <strong>Bir yanda</strong> Gürler etrafındaki <strong>en soldan en sağa 12 Mart cephesi</strong>, <strong>öte yanda</strong> koruma polisleri bile askerler tarafından dağıtılmış olan ve <strong>Demirel&#8217;de odaklaşan,</strong> çıkarları burjuva parlamenter sistemin devamından yana olan <strong>güçler.</strong></em>&#8221; (<em>Türk Toplumunun Tarihsel Gelişimi ve Sınıf Mücadelesi </em>adlı kitaptan alınan bölümden, s.138)</p>
<p>&#8220;<em>İşte bu şartlarda, böyle bir ortamda, 12 Mart darbecilerine; &#8216;Amerikan emperyalizmine ve Gürler&#8217;in cumhurbaşkanlığına karşı, <strong>Demirel&#8217;lerin verdiği demokrasi mücadelesini destekliyoruz&#8217; dedik.</strong></em>&#8221; (Aynı belgeden, s.138)</p>
<p>&#8220;<em>Orgeneral Faruk Gürler&#8217;in Cumhurbaşkanı olmaya çalıştığı günlerdi&#8230; İrfan ayağa kalktı&#8230; &#8216;<strong>Demirel vatanseverdir, millet onu korumalıdır</strong>&#8216; der demez, mahkemede bir panik yaşandı&#8230; Sonradan İrfan, &#8216;Biz, Münir&#8217;le Mamak&#8217;ta hücrede birlikte kaldığımız gece görüştük. Askeri Cunta&#8217;ya karşı Demokrasi Cephesi&#8217;nde yer almayı tartıştık. <strong>Demokrasi Cephesi&#8217;ni</strong> de o sıralar ABD&#8217;nin desteklediği 12 Mart&#8217;çı generallere karşı <strong>Meclis&#8217;te temsil eden Demirel ve Ecevit&#8217;ti.</strong> Bir de o aralar cezaevine, Güniz Sokak&#8217;taki koruma tedbirlerinin sıkıyönetim tarafından kaldırılmasını fırsat bilip Demirel&#8217;i kaçırma planları yapıldığına dair haberler geliyordu. Ona da mani olmak düşüncesiyle bir mesaj vermek istedim&#8217; şeklinde özetledi bana.</em>&#8221; (Muazzez Aktolga&#8217;nın anılarından, s.135-136)</p>
<p>[Münir Aktolga ve İrfan Uçar'ın bu denli Demirel ve Meclis yanlısı olmaları, her şeye rağmen Muazzez Aktolga'nın içine sinmemiş olacak ki, kitabının sonlarına doğru şöyle bir ihtiraz kaydı koymayı gerekli görmüş: "Hiçbir şey, o zamanın TBMM'sini, Demirel'i, 'baskı ile oldu, cunta astırdı' lafları kurtaramaz. Kanımca o devrin Meclis'i, zamanın cuntası, çocuklarımızın başını hunharca yemişlerdir." (s.239)]</p>
<p>Yukardaki alıntılardan çıkan sonuç şudur: Kapitalist üretici güçler geliştikçe, burjuvazi ve işçi sınıfı kendiliğinden yok oluşa gitmekte, dolayısı ile kapitalizm kendiliğinden sınıfsız topluma doğru evrilmektedir. O halde, sınıfsız topluma ulaşmak için görev, kapitalist üretici güçlerin gelişmesini desteklemek, onu engelleyen her türlü gericiliğe karşı mücadele etmektir. Türkiye&#8217;de, burjuva cumhuriyeti 1920&#8242;lerde, burjuva demokratik cumhuriyeti ise, Menderes&#8217;in iktidara geldiği 1950&#8242;lerde kurulmuştur. Demirel, kapitalist üretici güçlerin gelişmesini, dolayısıyla demokrasi cephesini temsil etmektedir. ABD emperyalizmi, küçük burjuva radikalizmi ve tekelci burjuvazi, kapitalizmin serbestçe gelişmesine karşı 12 Mart darbesini tezgâhlamışlardır. 12 Mart cuntasını, sadece Gürler ve Batur temsil etmektedir. Faik Türün, Memduh Tağmaç gibi diğer paşalar, parlamenter sistemden yana tavır aldıkları için 12 Mart cuntasının karşısındadırlar. Gürler&#8217;e karşı Faik Türün&#8217;ü ve Demirel&#8217;i desteklemek, demokrasi cephesinin görevidir vb.</p>
<p>12 Mart döneminde, teorisyenliğini Ali Gevgilili&#8217;nin yaptığı, Yirminci Yüzyılın başlarında, Lenin&#8217;in Struve&#8217;in şahsında &#8220;legal Marksizm&#8221; diye adlandırdığı, daha sonraki yıllarda &#8220;sivil toplum&#8221;culuk gibi daha ılımlı versiyonları ileri sürülecek bu görüşler, o zamanki Dev-Genç önderleri içinde en keskin taraftarlarını, Münir Aktolga&#8217;nın ve İrfan Uçar&#8217;ın şahsında bulmuş ve ne yazık ki, onların &#8220;demokrasi cephesi&#8221; diye adlandırdıkları Faik Türün&#8217;ler ve Demirel&#8217;ler de 12 Mart oyununun içinde egemen ve belirleyici bir rol oynadıklarından, bu tür teoriler (bütün teoriler, yeni doğan bebekler gibi masum görünürler başlangıçta), Deniz Gezmiş&#8217;leri idama gönderen Faik Türün türü cuntacılarla ve onların ardındaki parlamentarist Adalet Partisi güçleriyle dayanışmayı, dolayısıyla karşı safa geçmeyi getirmiştir.</p>
<p>Devletçi radikalizme karşı çıkmak iyiydi de, bunun için kapitalizmden ya da neo-liberalizmden yana saf tutmak mı gerekiyordu? Gürler-Batur cuntasına karşı çıkmak gerekliydi de (ayrıca, o sırada bütün solun bu kesimi desteklediği doğru değildir, solun içinde bir kesim böyle bir tutum içindeydi), bunu yapmak için Faik Türün&#8217;lere mi yaslanmak gerekiyordu? Özel kapitalizme karşı çıkarken, devlet kapitalizminden yana tutum almak, Faik Türün&#8217;lere ya da Demirel&#8217;lere karşı çıkarken, Gürler&#8217;lere yaslanmak kadar büyük bir yanlışlık değil miydi bu?</p>
<p><em>Kitaplık</em>, sayı: 81, Mart 2005</p>
<p><strong>Not:</strong> Sitede, <a href="http://www.gunzileli.com/category/kitap-tanitim/" target="_self">Kitap Tanıtım Bölümü</a> &#8216;nde yeralan,  &#8217;Analar&#8230; ve Oğullar&#8230;&#8217; yazısına ve ilgili yorumlara; aşağıdaki linkten ulaşılabilir; <a href="http://www.gunzileli.com/2005/03/01/analar-ve-ogullar/">Analar.. Ve Oğullar.. (Gün Zileli, 03.01.2005)</a></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/08/24/%e2%80%9cucuncu-blok%e2%80%9d-murat-belge-24-08-2008/' rel='bookmark' title='Permanent Link: “Üçüncü Blok” (Murat Belge, 24.08.2008)'>“Üçüncü Blok” (Murat Belge, 24.08.2008)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2005/03/01/analar-ve-ogullar/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Analar&#8230; ve Oğullar&#8230;'>Analar&#8230; ve Oğullar&#8230;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2004/03/01/kronstadt/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 1921 Kronstadt&#8217;ından Bir Belge'>1921 Kronstadt&#8217;ından Bir Belge</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2000/07/01/bir-sahte-belge-uzerine/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Sahte Belge Üzerine'>Bir Sahte Belge Üzerine</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/01/13/halil-berktayin-ideolojik-yol-haritasi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!'>Halil Berktay&#8217;ın İdeolojik Yol Haritası!</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/01/04/belgeler-ve-murat-belgeler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>22</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkçede Emma Goldman&#8217;ın Rus Devrimi Literatürü</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/12/29/turkcede-emma-goldmanin-rus-devrimi-literaturu/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/12/29/turkcede-emma-goldmanin-rus-devrimi-literaturu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 21:06:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Birikim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3805</guid>
		<description><![CDATA[ 

 
 
Amerika’dan sürgün edilen Emma Goldman Ocak 1919’da devrime ilişkin büyük umutlarla gittiği Rusya’yı 1921 yılının Aralık ayında hayal kırıklığıyla terk etti. İlk durağı olan Stockholm’de, Ocak 1921’de Rusya’ya ilişkin deneylerini içeren ilk broşürünü yazmaya başladı: Rus Devriminin Çöküş Nedenleri(Der Syndikalist, Berlin 1922). Rudolf Rocker’in önsözüyle Almanca basılan bu broşür (Sunuş yazısını yazdığım broşürün [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/09/15/emma-goldman-rus-devriminin-cokus-nedenleri/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Emma Goldman, Rus Devriminin çöküş nedenleri'>Emma Goldman, Rus Devriminin çöküş nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1996/02/28/kaosa-emma-goldmanin-basimi-hakkinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Kaos&#8217;a, Emma Goldman&#8217;ın basımı hakkında'>Kaos&#8217;a, Emma Goldman&#8217;ın basımı hakkında</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1994/04/24/emma-ispanya/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Emma &#8211; İspanya'>Emma &#8211; İspanya</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!'>93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"> </span></p>
<div style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px; padding-top: 15px;">
<div style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px; padding-left: 20px; padding-bottom: 10px; float: right;"><a id="ctl00_CPH_SITE_HYP_SPOTIMAGE" style="cursor: pointer; font-size: 11px; font-family: Tahoma, Arial, Verdana; font-weight: normal; color: #333333;" title="Türkçede Emma Goldman'ın Rus Devrimi Literatürü - Birikim Yayınları | Aylık Sosyalist Kültür Dergisi"> <img style="padding: 0px; margin: 0px; border: 0px none initial;" title="Emma Goldman" src="http://www.birikimdergisi.com/resimler/cust_images/091125095643.jpg" alt="" /></a></div>
<p><span id="ctl00_CPH_SITE_LBL_CONTENT" style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"> </span></p>
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="font-size: small;">Amerika’dan sürgün edilen Emma Goldman Ocak 1919’da devrime ilişkin büyük umutlarla gittiği Rusya’yı 1921 yılının Aralık ayında hayal kırıklığıyla terk etti. İlk durağı olan Stockholm’de, Ocak 1921’de Rusya’ya ilişkin deneylerini içeren ilk broşürünü yazmaya başladı: <em>Rus Devriminin Çöküş Nedenleri</em>(Der Syndikalist, Berlin 1922). Rudolf Rocker’in önsözüyle Almanca basılan bu broşür (Sunuş yazısını yazdığım broşürün orijinal Almanca adını kitaba yazmayı ne yazık ki, ben de, çevirmen de, yayıncı da ihmal etmişiz: <em>Die Ursachen des Niederganges der russischen Revolution</em>) nedense Emma Goldman literatürü içinde yer almaz. Almanca orijinalinin dışında ilk kez Türkçe çevirisi yayımlanan broşür, bir anlamda Emma Goldman literatürünü düzenleyenlere bir hatırlatmadır da. Broşürde, Emma Goldman, iki yıl kaldığı Rusya’daki deneyimlerini özetlemektedir.</span></p>
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;">
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="font-size: small;">Emma Goldman’ın Stockholm’den sonraki durağı Berlin’di. Stockholm’de başlayıp Almanya’da bitirdiği Rusya üzerine esas kitabı olan <em>My Two Years in Russia</em>’yı (Rusya’daki İki Yılım) yayımlanması için Amerika’daki yayımcılara yolladı. Ne var ki, Emma Goldman’ın kitabı Amerika’da hem değişik bir adla, hem de eksik basıldı. Emma Goldman, bunu <em>Hayatımı Yaşarken </em>adlı hatıratının 2. cildinde şöyle anlatır:</span></p>
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;">
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="font-size: small;">“Amerika’da yayınlanan kitabımın son on iki bölümü basılmamış ve ismi de değiştirilmişti. Son bölümler ve özellikle belirleyici olan Sonsöz basılmadığından, içeriğinden çok şey yitirmişti. Kitabın adı olan <em>My Disillusionment in Russia </em>(Rusya’daki Hayal Kırıklığım) okuyucuda, benim, Komünist Devlet’in sahte-devrimci yöntemlerinden dolayı hayal kırıklığına uğradığım değil, Devrim’den hayal kırıklığına uğradığım izlenimini yaratıyordu. Kitabın asıl ismi, “Rusya’daki İki Yılım”dı. Stella aracılığıyla gönderdiğim basın açıklamasında, elyazmalarımın kırpıldığını belirttim ve Harry Weinberger’e, yayıncılardan açıklama talep etmesini isteyen bir telgraf çektim. Bu sorun çözülünceye kadar satışın durdurulmasını istedim… <em>My Disillusionment in Russia</em>’nın eleştirmenlerinin de, kitabın bütünü diye dörtte üçünü satın alan Doubleday, Page and Company’nin sorumlularından geri kalır yanı yoktu. Çok sayıda eleştirmenden yalnızca biri kitabın kırpıldığını fark etti. Bu, Emma Goldman’ın Önsöz’ünde, Rusya’dan 1921 Aralık’ında ayrıldığından söz ederken, anlatımın 1920’de Kiev’de sona erdiğine <em>Journal</em>’da dikkat çeken Buffalolu bir kütüphaneciydi. Bu süre içinde yazarı etkileyen hiçbir şey olmamış mıydı? Bu adamın dikkat ve titizliği, Birleşik Devletler’de ‘eleştirmen’ diye geçinenlerin sığlığını ortaya koyuyordu.” (s.962-963)</span></p>
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;">
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="font-size: small;">Karşı Yayınlarının <em>Bolşeviklerin Devrime İhanetinin Öyküsü </em>adıyla bastığı kitap, işte kitabın, Emma Goldman’ın sözünü ettiği bu eksik ve kırpılmış halidir. Kitap 1920 yılında Kiev’de aniden son bulmaktadır ve bir Sonsöz de yoktur. Kitabın adının ise Emma Goldman tarafından değil, Karşı Yayın’ın editörleri tarafından konduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca editörler kitabın orijinal adı konusunda da anlaşma halinde değildirler. Kapak içi künyesinde kitabın orijinal adının “My Two Years in Russia” olduğu belirtilirken, Emma Goldman’ın kısa biyografisinde şöyle denmektedir: “Dönemin Rusya’sı ve Bolşevikler hakkındaki görüşlerini <em>Rusya’daki Hayal Kırıklığım (Bolşeviklerin Devrime İhanetinin Öyküsü) </em>isimli eserinde belirtmiştir.” (s.5)</span></p>
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;">
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="font-size: small;">Her neyse, böylece Emma Goldman’ın Rusya deneyimlerini anlatan, <em>Hayatımı Yaşarken-II </em>ve <em>Rus Devriminin Çöküş Nedenleri</em>’nin ardından, <em>My Disillusionment in Russia</em>’nın eksik ve kırpılmış baskısı da Türkçeye kazandırılmış bulunuyor. Şimdi sıra, ilk eksiksiz baskısı İsveç’te, daha sonra 1920’li yıllarda (Emma Goldman, <em>Hayatımı Yaşarken-II</em>’de kesin tarih vermemektedir), Londra’da, yayıncı C. W. Daniel tarafından yapılan <em>My Disillusionment in Russia</em>’nın (Emma Goldman bir emrivaki olan <em>Rusya’daki Hayal Kırıklığım</em> adını kabul etmiştir artık) bu baskısının da Türkçeye kazandırılmasında.</span></p>
<p style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;">
<address><span style="font-size: small;"><em>Hayatımı Yaşarken-II </em>(çev: Emine Özkaya, Metis/Kaos ortak yayını, 1997) <em>Rus Devriminin Çöküş Nedenleri </em>(çev: Yakup Coşar, Dipnot Yayınları, 2008) <em>Bolşeviklerin Devrime İhanetinin Öyküsü </em>(çev: Ali Toprak, Karşı Yayın, 2009)</span></address>
<div style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: medium; line-height: 17px;"><span style="font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-weight: normal; font-size: 11px; line-height: 17px;">Gün Zileli,</span></span></div>
<div style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: medium; line-height: 17px;"><span style="font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-weight: normal; font-size: 11px; line-height: 17px;">25.11.2009</span></span></div>
<div style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"><span style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: medium; line-height: 17px;"><span style="font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-weight: normal; font-size: 11px; line-height: 17px;"> Bu yazı, Birikim Dergisi İnternet Sitesi, <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=804&amp;isim=G%FCn%20Zileli" target="_blank">Güncel Makaleler Bölümünde</a> yayınlanmıştır. </span></span></div>
<table style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" width="100%">
<tbody style="color: #333333; font-family: Tahoma, Verdana, Arial, sans-serif; font-size: 11px; line-height: 17px;"></tbody>
</table>
</div>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2006/09/15/emma-goldman-rus-devriminin-cokus-nedenleri/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Emma Goldman, Rus Devriminin çöküş nedenleri'>Emma Goldman, Rus Devriminin çöküş nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1996/02/28/kaosa-emma-goldmanin-basimi-hakkinda/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Kaos&#8217;a, Emma Goldman&#8217;ın basımı hakkında'>Kaos&#8217;a, Emma Goldman&#8217;ın basımı hakkında</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1994/04/24/emma-ispanya/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Emma &#8211; İspanya'>Emma &#8211; İspanya</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!'>93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/11/02/devrimi-yeniden-dusunmek-iii/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)'>Devrimi Yeniden Düşünmek &#8211; III  (Gün Zileli, 02.11.09)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2009/12/29/turkcede-emma-goldmanin-rus-devrimi-literaturu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devamlılık ve Farklılık!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/12/26/devamlilik-ve-farklilik/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/12/26/devamlilik-ve-farklilik/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 03:11:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Devrim ve Sosyalizm Sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3774</guid>
		<description><![CDATA[
Toplumsal kurumlarda olsun, örgütlerde olsun, ideolojik ve siyasi çizgilerde olsun, devamlılık ve farklılık sorunu her zaman tartışma konusudur. Konuyu daha basitinden kavramak için kendimden örnek vereyim. 1960 yılındaki Gün Zileli ile 2010 yılındaki Gün Zileli acaba ne ölçüde birbirinin devamıdır ve ne ölçüde farklıdır. Ya da  1960&#8242;daki Gün Zileli ile 2010&#8242;daki Gün Zileli arasında kesintisiz [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/03/13/en-buyuk-tuketici-guc-uretici-gucler-teorisi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: En Büyük Tüketici Güç:  Üretici Güçler Teorisi!'>En Büyük Tüketici Güç:  Üretici Güçler Teorisi!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/12/tek-ulkede-sosyalizm/' rel='bookmark' title='Permanent Link: &#8220;Tek Ülkede Sosyalizm&#8221;'>&#8220;Tek Ülkede Sosyalizm&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/04/21/temele-inmek-2-ya-da-beyaz-olum-kuslari/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Temele İnmek -2 ya da &#8220;Beyaz Ölüm Kuşları&#8221;'>Temele İnmek -2 ya da &#8220;Beyaz Ölüm Kuşları&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!'>93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/06/karsitlarin-ikisi-de-devletcidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karşıtların İkisi de Devletçidir!'>Karşıtların İkisi de Devletçidir!</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-size: 16px; line-height: normal;"></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Toplumsal kurumlarda olsun, örgütlerde olsun, ideolojik ve siyasi çizgilerde olsun, devamlılık ve farklılık sorunu her zaman tartışma konusudur. Konuyu daha basitinden kavramak için kendimden örnek vereyim. 1960 yılındaki Gün Zileli ile 2010 yılındaki Gün Zileli acaba ne ölçüde birbirinin devamıdır ve ne ölçüde farklıdır. Ya da  1960&#8242;daki Gün Zileli ile 2010&#8242;daki Gün Zileli arasında kesintisiz bir devamlılık mı vardır, ya da tersinden soracak olursak, 2010&#8242;daki Gün Zileli 1960&#8242;daki Gün Zileli&#8217;den tamamen farklı mıdır, hatta bu ikisi birbirinin zıddı mıdır? Bence hem devamlılık vardır, hem de farklılık. Bugünkü Gün Zileli&#8217;nin temelleri 1960&#8242;lardaki Gün Zileli&#8217;dedir ama o günkü Ğün ile bu günkü Gün çok çok farklıdır.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Kişisel görüşümü ifade edecek olursam, Osmanlı devletiyle Türkiye Cumhuriyeti devleti arasında çok kesin bir kopuş olduğunu düşünmem. Aynı devlet yapısı, kurumlarıyla, ordusuyla vb. devamlılık arz eder bence. Ama bu, beni bu iki dönem arasında farklılıkları gözardı etmeye götürmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı devletine göre daha modernist, o ölçüde de daha baskıcıdır. Keza, Çarlık Rusya&#8217;sıyla Sovyetler Birliği devleti arasında da sanıldığı kadar büyük bir zıtlık yoktur. Çarlık ordusu, kızıl ordu adını alarak devam etmiş, Sovyetler Birliği&#8217;nin yıkılmasından sonra da Rusya Federasyonu&#8217;nun ordusu olarak varlığını sürdürmüştür. Yine de bu üç devrede ordu belli farklılıklar göstermiştir.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Esas gelmek istediğim konu, Lenin dönemiyle Stalin dönemi arasındaki devamlılık ve farklılık konusudur. Bu konuda, kümeleşmiş iki zıt görüş vardır. Bir tarafta, reaksiyoner sağcılar, anarşistler, liberaller ve Stalinistler vardır. Bunlar, Lenin ve Stalin dönemlerini olumlama veya olumsuzlama anlamında kesintisiz bir devamlılık içinde görürler. Yani bunlara göre, Sovyetler Birliği&#8217;ndeki rejimin temelleri Lenin tarafından atılmış ve bu rejim Stalin döneminde de kesintisiz olarak devam etmiştir. Evet, Stalin dönemindeki terör, Lenin dönemine göre daha şiddetlidir belki ama bu sadece niceliksel bir durumdur.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Bu bütünselci görüşün tam karşı kutbunda ise Troçkistler yer alır. Troçkistlere göre, Lenin dönemi ile Stalin dönemi, bırakın birbirinin kesintisiz bir devamı olmayı, birbirinin tamamen zıddıdır. Lenin dönemi, proletaryanın hakimiyetini ifade eder, Stalin dönemi ise, proletarya partisini yozlaştıran bürokrasinin hakimiyetini.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Ben, her iki görüşün de yanlış olduğu kanısındayım. Bence, Lenin dönemi ile Stalin dönemi hem birbirinin devamıdır, hem de birbirinden önemli farklılıklar arz eder. </span></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Yani bu konuda farklılıkları yok eden toptancılık da, devamlılığı yok eden kesinticilik de gerçeğe tekabül etmemektedir.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Tek partili diktatörlük rejiminin temelini gerçekten de Lenin&#8217;in önderliğindeki Bolşevik Partisi atmıştır. Muhalif sesler ve eğilimler bu dönemde bastırılmıştır. Basın ve söz özgürlüğünün ortadan kaldırılması da bu dönemin ürünüdür. Çeka&#8217;nın yargısız infazları ve cinayetleri de keza bu dönemde hakim kılınmıştır. Stalin dönemi, bilinen uygulamalarını bu dönemin uygulama ve alışkanlıklarına dayandırmıştır.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Ne var ki, bütün bunlar, Lenin dönemi ile Stalin dönemi arasında var olan çok önemli farklılıkları gözardı etmemize yol açmamalıdır. Bolşevik Partisi, toplumda özgürlüğü ortadan kaldırdığı halde, 1920&#8242;li yıllar boyunca, azalan ölçülerde de olsa, kendi içinde tartışma özgürlüğünü koruyabilmiştir. Parti içindeki farklı eğilimler, belli bir psikolojik baskı altında olmalarına rağmen kendilerini parti içinde ve kısmen de toplumda ifade etme olanağına sahip olabilmiştir. Pravda, belli sayfalarda parti içindeki zıt görüşlere sayfalarını ayırabilmiştir. Hatta 1920&#8242;lerdeki Stalin&#8217;le 1930&#8242;lardaki Stalin arasında bile önemli farklar vardır. Örneğin, 1920&#8242;lerin Stalin&#8217;i, samimi olmasa bile, “muhalefetin söz özgürlüğünü” savunacaklarını söyleyebilmekteydi. Nitekim bu yüzdendir ki, Stalin&#8217;in </span></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><em><span style="font-size: medium;">Sağ ve Sol Muhalefet Üzerine </span></em></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">kitabı 1930&#8242;lu yıllarda bizzat Stalin tarafından yasaklanmış, büyük temizlik yıllarında korku içinde evlerindeki yasak kitapları tasfiye etmeye girişen insanlar Stalin&#8217;in bu kitabını da yok etmek zorunda hissetmişlerdir kendilerini (Bkz: Eugenia Ginzburg, </span></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><em><span style="font-size: medium;">Anafora Doğru</span></em></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">, çev: Gün Zileli, Pencere Yayınları).</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Lenin döneminde, Çeka, muhaliflere karşı birçok suç işlemesine rağmen, parti içi muhalifleri içeri almak, sorgulamak ve sahte itiraflar düzenlemek gibi işlere pek girişmemiş (hiç girişmediğini söylemek zordur, örneğin Sultan Galiyev partili olmasına rağmen 1920&#8242;lerde içeri alınıp yok edilmiştir), devrime ilişkin hatalı görüşleri ne olursa olsun, hayatlarını devrime adamış insanlar adi birer cani derekesine düşürülüp aşağılanmaya çalışılmamıştır. Lenin&#8217;in, Stalin&#8217;in Zinovyev ve Kamenev&#8217;e yaptığı gibi, bir parti yöneticisini karşısına alıp, itiraflarda bulunduğu takdirde hayatının bağışlanacağını, ailesinin takip edilmeyeceğini söyleyip pazarlıklar yaptığını düşünebiliyor musunuz? Tahayyül etmesi bile zor (Bkz, Wadim S, Rogowin, </span></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-weight: normal;"><em><span style="font-size: medium;">Gab es eine Alternative? 1937- Jahr des Terrors</span></em></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">; Türkçesi: Bir Seçenek Var mıydı? 1937- Terör Yılı), Lenin, en azından, kendi kurduğu Bolşevik Partisi&#8217;nin önderlerini böylesine acınası bir konuma sokup partiye zarar vermek istemezdi.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Evet, Lenin döneminde de söz ve basın özgürlüğü yoktu ama insanlar en azından evlerinde eleştirel birkaç söz edebiliyor, en cesurları ise eleştirilerini, daha sonra başlarına gelebilecekleri göze alarak açık açık ifade edebiliyorlardı. İşçiler ve köylüler, özellikle devrimin ilk yıllarında düzenlenen işçi ve köylü kongrelerinde eleştirilerini tutuklanma korkusu olmadan dobra dobra söyleyebiliyorlardı. Stalin döneminde bu da kalkmıştır ortadan. Artık evinizin içinde imalı olarak söyleyeceğiniz birkaç sözün bile akrabalarınız ya da çocuklarınız tarafından GPU&#8217;ya ihbar edilmesi o kadar yabana atılacak bir ihtimal değildir ve bunun çok sayıda örneği yaşanmıştır. Bu </span></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">farklılıkları küçümsemek, burjuva parlamentarizminin kısmi özgürlükler düzeni ile Hitler faşizmi arasında bir farklılık olmadığını ileri sürmek kadar vahimdir.</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-size: large;"><br />
</span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;"> </span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Bu bakımdan, bana, yukarda özetlediğim iki hatalı teze alternatif üçüncü bir tez daha doğru gibi geliyor: </span></span><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal;"><strong><span style="font-size: medium;">Farklılıklar içeren devamlılık.</span></strong></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal;"><strong><span style="font-size: medium;"><br />
</span></strong></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal;"><strong><span style="font-size: medium;"> </span></strong></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal;"><strong><span style="font-size: medium;"> </span></strong></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">Gün Zileli</span></span></p>
<p style="margin: 0pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman'; font-style: normal; font-weight: normal;"><span style="font-size: medium;">25 Aralık 2009</span></span></p>
<p></span></p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/03/13/en-buyuk-tuketici-guc-uretici-gucler-teorisi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: En Büyük Tüketici Güç:  Üretici Güçler Teorisi!'>En Büyük Tüketici Güç:  Üretici Güçler Teorisi!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/06/12/tek-ulkede-sosyalizm/' rel='bookmark' title='Permanent Link: &#8220;Tek Ülkede Sosyalizm&#8221;'>&#8220;Tek Ülkede Sosyalizm&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2007/04/21/temele-inmek-2-ya-da-beyaz-olum-kuslari/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Temele İnmek -2 ya da &#8220;Beyaz Ölüm Kuşları&#8221;'>Temele İnmek -2 ya da &#8220;Beyaz Ölüm Kuşları&#8221;</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2010/03/05/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: 93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!'>93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/07/06/karsitlarin-ikisi-de-devletcidir/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Karşıtların İkisi de Devletçidir!'>Karşıtların İkisi de Devletçidir!</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2009/12/26/devamlilik-ve-farklilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Fırtınadan Kalan Miras: 1968 (Ersen Olgaç)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bir-firtinadan-kalan-miras-1968-ersen-olgac/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bir-firtinadan-kalan-miras-1968-ersen-olgac/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2009 00:55:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[68 Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3751</guid>
		<description><![CDATA[Eğlenceler, toplantılar, tartışmalar, gösteriler sona ermiş gibi görünüyor. 68&#8242;in 40. yıldönümü adına Mayıs ayından beri yoğun bir medyatik taarruza paralel olarak sol içinde de bir 68 rönesansına tanık olduk. Kimileri bu durumun 1968&#8242;e uyarlanarak, 68 hafta süren Hatırla Sevgili adlı televizyon dizisinden, kimileri de gençlik kesimindeki yeni bir radikalleşmeden kaynaklandığı görüşünde. Her ne olursa olsun [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/' rel='bookmark' title='Permanent Link: BİTMEYEN TARİH (Ersen Olgaç)'>BİTMEYEN TARİH (Ersen Olgaç)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/09/28/ali-baspinardan-kalan/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Ali Başpınar&#8217;dan kalan&#8230; (Erkan Kayılı)'>Ali Başpınar&#8217;dan kalan&#8230; (Erkan Kayılı)</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Eğlenceler, toplantılar, tartışmalar, gösteriler sona ermiş gibi görünüyor. 68&#8242;in 40. yıldönümü adına Mayıs ayından beri yoğun bir medyatik taarruza paralel olarak sol içinde de bir 68 rönesansına tanık olduk. Kimileri bu durumun 1968&#8242;e uyarlanarak, 68 hafta süren Hatırla Sevgili adlı televizyon dizisinden, kimileri de gençlik kesimindeki yeni bir radikalleşmeden kaynaklandığı görüşünde. Her ne olursa olsun 68&#8242;in 40. Yılı, gündeme damgasını vuran AKP davasına, Ergenekon iddianamesine ve Kürt direnişine karşı neredeyse topyekün seferberliğe rağmen, yoğun yaşandı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">1968&#8242;de Türkiye&#8217;de ve dünyada neler olduğu yeterince yazıldı, söylendi. O dönemin hikayesini öğrenmek ya da hatırlamak isteyenler en başta İşçi Mücadelesi&#8217;nin Mayıs-Haziran 2008 tarihli sayılarından ve diğer sol, sosyalist yayınlardan yeterince bilgi toplayabilirler. Ama 68&#8242;in arka planını görmeden 68 direnişini tek başına Avrupa&#8217;daki rüzgarın Türkiye&#8217;ye yansıması olarak değerlendirmek doğru olmaz. 68 direnişi, Türkiye&#8217;nin iç dinamiklerinden ayrı düşünülemez. 1961 Anayasasının getirdiği nispi özgürlük ortamı, TİP&#8217;in, DİSK&#8217;in ve 68&#8242;in gündeme gelmesinde önemli bir kilometre taşıdır . Nasıl ki, 1919-22 ihtilali Anadolu&#8217;da devlet kapitalizmiyle atbaşı giden finans kapital egemenliğini ürettiyse, 1950 seçimleri, ekonomik olarak iyice palazlanan burjuva sınıfının, politika sahnesinde çok partililik adına egemenliğini ve nihayet 27 Mayıs da finans kapitalin ekonomide değil, siyaset alanındaki egemenliğine set çekme çabasını üretti. 27 Mayıs&#8217;ın ürünü olan 1961 Anayasa&#8217;sı, 27 Mayıs&#8217;ı gerçekleştirenlerin iradelerinden bağımsız olan nispi bir aydınlanma belgesi olarak Türkiye toplumunun gidişatına damgasını vurdu. 27 Mayısçıların iradelerinden bağımsızdır, ama yapılarından bağımsız değildir. Çünkü o yapı, sadece finans kapitalin siyasi iktidarını değil, Türk ordusunun da geleneksel hiyerarşik yapısını paramparça etmiştir. Yüzbaşı ile albay rütbesi arasında kalan kesim, bir bakıma orgenerallerin bile üzerine geçen bir yapılanmayı, bir başarılı ve iki başarısız darbe girişimiyle (22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963), 1963&#8242;ün ortasına kadar sürdürebildiler. 1965&#8242;de Adalet Partisi&#8217;nin seçim zaferi sonucunda başbakan olan Süleyman Demirel&#8217;in, daha iktidarlarının ilk aylarında, &#8220;bu Anayasa ile devlet yönetilemez&#8221; biçimindeki tepkisi, bir yandan 61 Anayasasına, diğer yandan da onu Türkiye&#8217;yenin başına &#8216;bela&#8217; edenlere yönelikti. Bu tepki 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ertesinde Nihat Erim-Sadi Koçaş ikilisinin paşaların direktifleri doğrultusunda, 61 Anayasasını bir yığın maddesini budamasıyla sürdü. Nihayet 12 Eylül paşaları, 61 Anayasası&#8217;nın cenaze namazını kılarak, o anayasanın gelmesine neden olanlardan ve bizzat 61 Anayasası&#8217;ndan intikamlarını almış oldular. Çünkü o Anayasa&#8217;nın gelmesine neden olan yüzbaşı-albay kadrolaşmasının daha önceleri ordu içinde yaratmış olduğu hiyerarşik parçalanma geleneğiyle de hesaplaşılmış oldu. Devrimler tarihinin de doğruladığı gibi, ezilenler kadar ezenler de mevcut ordunun hiyerarşisi parçalanmadan, bir proleter devriminin zaferinin olanaksız olduğunun bilincindedirler. İşçi sınıfının tarih sahnesinde olmaması bile, bu hiyerarşik parçalanmayı affettirmeye yetmedi.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Kısacası 1961 Anayasası&#8217;nı gündemden ve tarihten silebilmek için iki askeri müdahale gerekti.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">İşte Türkiye 1968&#8242;e geldiğinde, bir yandan 61 Anayasası ve arkasındaki serüven, bu anayasanın ürünü olan nispi özgürlük ortamında legal bir sosyalist parti ve sola açık bir entelejansiyanın varlığına tanıklık ediyordu. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, bu denli bir toplumsal bereketlilik ortamı yaşanıyordu ve bu yüzden de dünyada esen devrimci rüzgarlara eşlik etme yolu açılmıştı. O yoldan dünyanın 68&#8242;iyle buluşmak, artık kaçınılmaz olmuştu.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Peki ama bu 68&#8242;liler denen insanlar kimlerdi? Demir Küçükaydın bunu çok yalın ve veciz olarak ifade ediyor: &#8220;68&#8242;li prototip olarak şöyledir. Sosyalisttir. Sosyalizme genellikle lise çağlarında veya üniversiteye gelir gelmez TİP (Türkiye İşçi Partisi) saflarında katılmıştır. Öğrenci hareketi içinde radikalleşmiş ve TİP kabuğunu parçalayarak Dev-Genç&#8217;li olmuştur. Sonra da ya dağa çıkmış ya işçiler arasına gitmiş, 12 Mart donemi sonrasında da, eğer ölmemiş ise, genellikle kendini radikal sol gruplardan birinin yöneticisi olarak bulmuştur. Ne var ki, basın bunları 68&#8242;li olarak tanıtmamaktadır. Bunların arasında fire sanıldığından çok daha azdır. Kelimenin gerçek anlamında 68&#8242;liler 150 kişiyi bulmaz. O dönemin Dev-Genç ve FKF kulüp yönetim kurulları ve organlarının listeleri bu sayı hakkında iyi kötü bir fikir verir.Bunların aşağı yukarı üçte biri ölmüştür. Üçte biri sisteme entegre olmuştur, üçte biri de hala bir solcu veya sosyalist olarak yoluna devam etmektedir. Aşağı yukarı budur durum. O geri kalan ve ortalıkta dolaşan binlerce kişi, 68 yükselişinin dalgasına kapılmış geniş kitleyi oluştururlar. Kelimenin bu geniş anlamında 68&#8242;li sayılabilirler ancak.&#8221; (1)</p>
<h2 style="margin-top: 11px; margin-right: 0px; margin-bottom: 11px; margin-left: 0px; font-size: 16px; color: #36393d; padding: 0px;">68&#8242;e milliyetçi ipotek çıkartması</h2>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Demir&#8217;in sözünü ettiği geriye kalan elli civarındaki kişinin konumları da 68&#8242;in 40. yıl faaliyetlerinde açık seçik su yüzüne çıkmıştır. Bugünkü 68 değerlendirmesi üç temel yaklaşımda ifadesini bulmaktadır. Bunlardan birincisi, 68 döneminden geriye kalanların bir bölümünü oluşturan Yurtsever Cephe, TKP, 68&#8242;liler Vakfı vs. gibi ulusalcı &#8220;sol&#8221; kimliğiyle ortada olan kesimdir. Bu kesim dönem ve koşul farkı gözetmeksizin 68 direnişini, tüm içeriği ve sloganlarıyla kendilerinin günümüzdeki konumlarına uygun biçimde taşıyarak, milliyetçi bir söylemin merkezini oluşturmak için kullanıyorlar. Bunlar 68 başkaldırısını salt bir anti-emperyalizm direnişi olarak algılıyorlar.(2) 68&#8242;liler Vakfı adı altındaki milliyetçi kuruluşun beyan, bildiri ve söylemlerinin medyada yıllardır milliyetçi cepheyi güçlendirmek amacıyla malzeme olarak kullanıldığı biliniyor. 68 döneminin radikalizmini 2000&#8242;li yılların milliyetçiğine ipotek etme çabaları, medya tarafından gereğince ödüllendiriliyor. Örneğin 68&#8242;e ilişkin olarak medyanın ünlü TV kanallarının düzenlediği açık oturumlarda en başta bu kesimin temsilcileri boy gösterdiler. Ali Kırca ve Ahmet Hakan 68&#8242;i anma adı altında bir avuç dönek ve sol liberali televizyon ekranlarına getirerek özellikle Deniz Gezmiş&#8217;in vatanseverliğini kanıtlama telaşı içinde inanılmaz mizansenler düzenleyerek temsil ettikleri medya tekellerine hizmette kusur etmediler.(3)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Anti- emperyalizm retoriğini 68&#8242;in koşullarından kopararak günümüzde sürdürmek, yabancı kapitalizm düşmanlığı yapmak sadece milliyetçiliği derinleştirmektir. Çünkü eski antiemperyalizm uluslararası baskıya karşı bir direnişi ifade ediyordu. Bugünkü milliyetçi vurgulu içe kapanmacı milliyetçilik ise, tutucu muhafazakâr bir ideolojiyi içinde barındırıyor. O yüzden bugün mesela ulusalcılıkla milliyetçilik, Batı düşmanlığı, yabancı düşmanlığında birleşiyorlar. Burada bir ittifak oluştu. Bu da eski anti-emperyalizm ile bugünkü anti-emperyalizmin aynı olmadığını gösteriyor. Oysa ki, gerçek devrimcilik kapitalizmle hesaplaşmak, onun devleti ve ordusuyla barışık olmamaktan geçer. Anti-emperyalizmde merkezileşen bir siyasi söylem, yabancı kapitalizme karşı olmaktır, kapitalizme değil. Yerli kapitalizmin ordusuna, polisine, kurumlarına karşı bir mücadeleyi merkez almadan, &#8216;bağımsız Türkiye&#8217; demek &#8216;yerli ve bağımsız&#8217; olan ne varsa ondan yana olmak demektir. Anti-emperyalizm hiçbir zaman tek bir ülkenin bağımsızlığı anlamına da gelemez, çünkü emperyalizm bir dünya sistemidir ve dünya ölçeğinde yenilgiye uğratılabilir. Küresel bir olgu olan emperyalizmin tek bir ülkenin sınırları içinde yenilebileceğini düşünmek sadece miliyetçi bir hayaldir. Günümüzün milliyetçi sosyalistlerinin ağzından enternasyonalist bir slogan duyabiliyor musunuz? Bunlardan Kürt kurtuluş hareketine karşı şoven bir milliyetçilik dışında en ufak bir dayanışma belirtisi görebiliyor musunuz? Bunlar sadece kendi milletleri için anti-emperyalisttirler ve bunu da milliyetçiliklerini maskelemek için kullanıyorlar. Cenova, Sevilla, Selanik ve Rostok&#8217;da dünya kapitalizminin patronlarına karşı anti-globalizm direnişlerine katılan günümüzün devrimci gençleri arasında &#8216;anti-emperyalist&#8217;lerimizi hiç gördünüz mü? Onlar &#8216;Bağımsız Türkiye&#8217; sloganı ile yabancılardan bağımsız bir yerli kapitalizmin hayalini yaşıyorlar. Sermayenin bizzat kendisine değil bayrağının rengine karşılar. O yüzden de bugün &#8216;Bağımsız Türkiye&#8217; sloganından daha gerici ve milliyetçi bir slogan olamaz. 68&#8242;de anti-Amerikan sloganlar atıldığında, eylemler yapıldığında ve &#8216;Bağımsız Türkiye&#8217; diye bağırıldığında MHP&#8217;li faşistlerin yanıtı çok yalındı: &#8220;Komünistler Moskova&#8217;ya!&#8221;. Çok da haklıydılar. Çünkü Amerika&#8217;ya karşı tavır, dünyanın üçte birinde kollektivist bir toplumsal yapının egemen olduğu diğer bloktan yana olmak anlamına geliyordu. Bu yüzden de devlet ve onun NATO&#8217;ya indekslenmiş ordusu ve polisi gerçek kimliğini gösteriyordu. 68-71 arasında Ülkü Ocakları&#8217;yla polisin akrabalığı ve 12 Mart 1971 müEahalesinin arkasından zamanın Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç&#8217;ın &#8220;müdahale zorunluydu, çünkü toplumsal uyanış ekonomik gelişmenin çok önüne geçti&#8221; mealindeki sözleri hatırlardadır. Bu tür sloganlar ve eylemler egemenlerin devletine derinden dokunuyordu. Bugün meydanları gelincikler gibi dolduran Türk bayraklarının gölgesindeki anti-amerikancılığa karşı herhangi bir polis müdahalesi ya da faşist saldırı gördünüz mü, duydunuz mu? En ufak bir işçi mitingine ya da gösterisine devletin nasıl acımasızca saldırdığını bilmeyen var mı? İki yıl üst üste 1 Mayıs&#8217;larda polisin işçilere karşı canavarlığı hafızalardan silindi mi? 68&#8242;li milliyetçilerimizden, ulusalcı sola, oradan da MHP&#8217;ye ve CHP&#8217;ye kadar uzanan anti-amerikancı bir popüler kültürün, ülkenin açları, yoksulları, ezilenleri için hiçbir umut taşımadığını marksistlikten vazgeçtik, biraz olsun dürüstçe düşünen herkes kabul eder. Yapılan tüm anketlere göre, Türk halkının yüzde doksan beşi Amerika&#8217;ya karşıymış! Demek ki, Türk halkının ezici bir çoğunluğu anti-emperyalist olmuş da haberimiz yokmuş! Milliyetçi dalganın ürünü olan bir yabancı düşmanlığını 68&#8242;in kapitalizmi yıkmaya niyetlenen anti-emperyalizmine bulaştırmayın, gurur duyduğunuz milliyetçiliğinizi adı 68&#8242;li de olsa, &#8216;Vakıf&#8217;ların içinde tutunuz.(4)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Marx, &#8220;bütün ölmüş kuşakların geleneği&#8230;yaşayanların beyinleri üzerine kabus gibi çöker. (Ve yaşayanlar) tam da böyle devrimci bunalım çağlarında geçmişin ruhlarını kaygıyla yardıma çağırılar, onların adlarını, sloganlarını ve kılıklarını ödünç alır, yeni tarih sahnesine zamanında saygın olan bu kılıkla ve ödünç alınmış dille çıkmaya çalışırlar&#8221; der.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bugünün dünyasına ilişkin olarak marksist çözüm ve seçenekler sunamayanların, Marks&#8217;ın dediği gibi geçmişle ve hem de o geçmişi kendi tarihinde dondurarak bugüne taşıyarak, varlıklarını sadece geçmişte yaşayanlara borçlu olduklarını hiç düşündüler mi acaba?</p>
<h2 style="margin-top: 11px; margin-right: 0px; margin-bottom: 11px; margin-left: 0px; font-size: 16px; color: #36393d; padding: 0px;">68&#8242;in altyapısı: Kemalizm-Stalinizm ve liberal saldırı</h2>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">1968 bir başka cephede de &#8216;baharını yaşadı&#8217;. &#8216;Sol&#8217; liberaller denen kesim fırsatı iyi ve zamanında yakaladığını düşünerek, milliyetçi soldan eksik kalan alana yerleşmekte gecikmediler.(5)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">24 Mayıs 2008 tarihli Taraf gazetesinde şimdiye kadar adını duymadığımız bir kişinin, provakasyon kokan yazı başlığıyla karşılaşıverdik: &#8220;Deniz&#8217;lerin Yolu Bizi Nereye Götürür?&#8221; Yazıyı bir solukta okuyunca kuşkumuzun yerinde olduğu kanıtlanmış oldu. Bu küstaha haddini bildirme konusundaki öfkeyi, önce kimi yoldaşlarla paylaştıktan sonra, bu kişinin kimin nesi olduğunu merak ettik. Yazının sonunda kendini Toplum ve Politika Enstitüsü Genel Koordinatörü olarak takdim eden imza sahibinin, Taraf gazetesinde arzı endam etmesi elbette bir rastlantı değildi. Bir web sitesinde bu kişiyle yapılan kısa röportajda kendisini &#8216;liberal demokrat&#8217; olarak takdim ettiğini gördük. &#8216;Liberal demokrat&#8217; ne anlama geliyor? Eskiden beri kapitalist sözcüğü pek muteber değildir. İnsanlara sık sık &#8216;pis kapitalist&#8217; dendiğini herkes bilir.Bunun yerine daha kibar bir terim olarak algılanan &#8216;liberal&#8217; sözcüğünü kullanmak moda olmuştur. Bunun yanına bir de &#8216;demokrat&#8217; eklersen, al sana elma şekerine bulanmış &#8216;tertemiz&#8217; bir Batıcı &#8216;aydın&#8217; tipi. Toplumsal ilişkilerde liberalizmin yani kapitalizmin, siyasi ilişkilerde de kapitalist toplumun üst yapı biçimlerinden birisi olan burjuva demokrasisinin sözde entellektüel bekçisisin artık. Emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların dünyasıyla en ufak bir ilişkisi olmayan böyle bir ideolojinin temsilcisinin 68 ve Deniz Gezmiş üzerine yapacağı yorum peşinen bellidir.(6) İşte ustası Murat Belge&#8217;nin peşine takılan bu liberal projenin çömezi de hayalinde burjuva demokrasisine giden yolda engel olarak gördüğü yeni bir kitlesel radikalleşme ve devrim dalgası tehditine karşı genç kuşakları geleneksiz ve köksüz bırakabilmek için, devrimcilik adına, sosyalizm adına geçmişten kalan tüm olumlu mirası tahrip etme yolunda kolları sıvamış.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bakın çömez ne diyor: &#8220;Türk 68&#8242;lilerinin, Deniz&#8217;lerin yolu evrensel vizyonu olan bir yol asla değildi. Enternasyonalist değil sapına kadar ulusalcı bir yoldu yürüdükleri. O 68&#8242;lerin yolda yürürken attığı tohumlar bugünün Ulusalcılık denilen fecaatinin teorik zeminini oluşturdu.&#8221;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Toplumsal konularda cehalet, tarih bilincinden yoksunluk içinde olursan ve en önemlisi saldırdığın ideolijinin yani ezilenlerin ideolojisine karşı, egemenlerin ideolojisinin şakşakçılığını yaparsan, bu sonuca varmakta zorluk çekmezsin. Üstüne üstlük bir de içinde kıvrandığın aşağılık kompleksi bunlara eklenirse, Deniz Gezmiş&#8217;e ve 68&#8242;e karşı duyduğun kin daha iyi anlaşılır.(7)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8216;Ulusalcılık denen fecaatin&#8217; gerçek kaynaklarının genel olarak 68 ve özel olarak da Deniz Gezmişlerden kaynaklanmadığını, kısa bir tarihsel gezinti ile kanıtlamak zorundayız ki, tahrifat ve iftiralar boşa çıkabilsin.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Daha önce de söylediğimiz gibi 68&#8242;in, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan&#8217;ların direnişinde ulusal bir kabuk vardı ama özü itibarıyla devrimci ve enternasyonalist bir içeriğe sahipti. Hele bugünkü ulusalcılığın günah keçisi olmaya hiç layık değillerdir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">1967 yılında Deniz Gezmiş Istanbul Üsküdar ve Mahir Çayan da Ankara Çankaya ilçesinde zamanın Türkiye İşçi Partisi&#8217;ne (TİP) üye olarak sosyalist mücadeleye başladılar. Onların daha TİP&#8217;te başlayan, 68&#8242;le devam eden ve 12 Mart 1971 ertesinde noktalanan sosyalizm yolculuklarını iyi anlayabilmek için, yaşadıkları dönemin siyasi yapılanmasını bilmek gerek. TİP&#8217;le başlayan, MDD (Milli Demokratik Devrim) ile gelişen ve nihayet bağımsız kendi örgütlenmeleriyle sona eren o dönemin politik anatomisi çizilmeden Deniz ve Mahir anlaşılamaz.(8)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Onların üye oldukları bu partinin önemli yöneticileri , ellili yıllarda bir biçimde TKP&#8217;ye bulaşmış ya da yakın durmuş akademisyenlerle, kısmen de sendikacı ve aydınlardan oluşuyordu. Sadece Deniz ve Mahir için değil, dar anlamda yani FKF ve Dev-Genç yönetimlerini oluşturan 68 kuşağı için ilk siyasal örgüt deneyimi de TİP&#8217;de yaşanmıştır.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Peki TİP denen ve 1965 seçimlerinde 300.000&#8242;e yakın oy alarak milli bakiye sistemi sayesinde parlamentoya 15 milletvekili sokan bu parti ideolojik gıdasını nereden alıyordu? En başta Sovyetler Birliği ve onun Türkiye şubesi diyebileceğimiz TKP&#8217;den. Yurt dışında bir avuç mülteci olarak yaşayan 1951 davası sanıklarından Zeki Baştımar&#8217;ın etrafındaki grupla, Türkiye&#8217;deki TKP yöneticileri arasında, 1965 seçimlerinde TİP&#8217;in desteklenmesi konusunda herhangi bir çelişki yoktu.(9) Ancak TİP&#8217;in 65 seçimlerindeki yöneticilerinin bile pek beklemediği göreceli zaferi, seçim ertesinde bir sarhoşluk yarattı. Bu sarhoşluğun ürünü, henüz seçimlerden bir yıl sonra TİP lideri Aybar&#8217;ın ağzından &#8220;1969 seçimlerinde başa güreşeceğiz&#8221; haykırışıyla yeni bir dönemin habercisi oldu. Aybar&#8217;ın hayallerine bir süre sonra Yön dergisinin baş yazısında, Doğan Avcıoğlu tarafından &#8220;TİP Nereye Gidiyor&#8221; başlığıyla gelen yanıt, bir bakıma TİP&#8217;in kaderinin belirleyicisi oldu. Doğan Avcıoğlu TİP&#8217;in parlementarizm batağına saplanmak tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısını yaparak, TİP&#8217;in toplumdaki dinamik güçlerden yani asker-sivil aydın zümre diyebileciğimiz kesimden tecrit olmasının, kurulu düzene teslim olmak anlamına geleceğini vurguluyordu. Doğan Avcıoğlu&#8217;nun bu türden bir uyarıda bulunması kendi projesi için anlaşılabilir birşeydi.(10) Yön dergisi genel planda marksistlere, &#8217;sol&#8217; kemalistlere, aydınlara sayfaları açık olan radikal bir yayındı.(11) Özellikle Cezayir Kurtuluş Savaşı&#8217;nın zaferini, Mısır&#8217;da Nasır&#8217;ın iktidarını, Irak ve Suriye&#8217;de Baascı milliyetçiliği ön plana çıkaran ve Sovyetler Birliği ile dostluğu vurgulayan anti-emperyalist ve kendini toplumcu olarak tanımlayan bir yayın organıydı. Yön sadece haftalık bir dergi değil, arkasındaki Sosyalist Kültür Derneği ile birlikte o dönemin aydınlarını da etkinliği altına alan bir hareketti. Uzun yıllar sonra 1965&#8242;de Nazım Hikmet&#8217;in şiirlerini ilk kez legal olarak Yön&#8217;ün sayfalarında yayınlanmaya başlaması, bu dergiye karşı özel bir ilgi de uyandırdı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu arada Sovyetler Birliği&#8217;nin, kendine dost ve Amerika&#8217;ya düşmanca yaklaşan Asya ve Afrika&#8217;daki bir dizi burjuva egemenliğindeki ülkeye ilişkin olarak geliştirdiği &#8216;kapitalist olmayan yol&#8217; adı altındaki teorik yaklaşım, Yön tarafından da benimseniyordu. İşte bu koşullar altında Yön yazarlarından birisi olan Mihri Belli, E.Tüfekçi müstear adıyla, aynı derginin sayfalarında, Doğan Avcıoğlu&#8217;nun TİP&#8217;e karşı başlattığı eleştiriyi, kendi marksizm anlayışı, yani Üçüncü Enternasyonal geleneği temelinde geliştirerek, &#8220;Demokratik Devrim Kimle Beraber Kime Karşı&#8221; başlığı(12) ile 1966 yılında doğrudan TİP önderliğini oportünizm ve sekterizmle suçlayan ilk muhalif çıkışı yaptı. TİP&#8217;e karşı ileri sürülen oportünizm suçlaması, en başta TİP&#8217;in parlementarizme angaje olması, sekterizm ise Türkiye&#8217;nin önünde duran Demokratik Devrim sürecininin atlanarak, olası bir seçim zaferinin sosyalist devrim olarak algılanmasıydı. E.Tüfekçi Demokratik Devrimin atlanamayacağını ve bu aşama için asker-sivil aydın zümrenin devrimin en önemli müttefikleri arasında olduğunu vurguluyordu.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu strateji Yön&#8217;ün hedefleri ile gayet uyum içindeydi. Yön benzer bir eleştiriyi daha önce yaparak, &#8216;TİP Nereye Gidiyor?&#8217; tartışmalarını başlatmıştı bile. Aslında bu yazı yeni bir dönemin ilk habercisi olması bakımından özel bir önem taşır. TİP&#8217;in başta Aybar-Aren-Boran olmak üzere, seçim zaferinden sonra, 141. maddeden mahkum olan ve MİT tarafından da geleneksel olarak hep izlenmekte olan &#8216;Eskiler&#8217;den uzak durmaya çalışması, parlementer düzene uyarlanmanın bir gereği olarak, sırtlarından &#8216;eski Tüfekler&#8217; denen yükü atma ihtiyacı olarak değerlendirilebilir. Aybar&#8217;ın 1966&#8242;dan itibaren, TİP&#8217;in geçmişteki sosyalist ve komünist örgütlenmelerle herhangi bir bağının olmadığını, Türkiye&#8217;nin yepyeni koşullarının ürünü olduğunu vurgu yaparak defalarca ilan etmesi, &#8216;Eski Tüfekler&#8217;in içinde hem merkez komitesi üyesi ve hem de polis ve hapisteki tavırlarıyla lider olarak kabullenilen Mihri Belli için bardağı taşıran son damla olmuştur.(13)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Mihri Belli&#8217;nin, Doğan Avcıoğlu&#8217;nun Yön&#8217;ünde TİP&#8217;e karşı bu ilk muhalefet bayrağını açması, ilk ürününü TİP&#8217;in 1966&#8242;da Malatya&#8217;da yaptığı genel kongrede verdi.(14)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">İşte bu ortamda TİP&#8217;e yeni üye olmuş devrimci gençler bir yıl sonra kendilerini bekleyen tarihsel direnişten habersiz olarak, önce bu ikilem ve ayrışmayla buluştular. İşte bu ayrışma bir bakıma Türkiye sosyalist hareketinin bugünlere uzanan çıkmazında önemli bir yer tutar.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bugün ister milliyetçi &#8217;sosyalistlik&#8217; olsun, ister ulusalcı &#8217;sol&#8217;culuk olsun, neyi tartışıyorsak, neyin polemiğini yapıyorsak 1965-71 döneminin ideolojik otopsisine başlamadan sağlıklı bir sonuca varılamaz. Başlamadan diyoruz, çünkü böyle bir otopsi bize ancak vücudun yan organlarındaki hastalık ve bozukluklar konusunda veriler sağlayabilir. Vücudun kalp, beyin gibi temel organlarındaki otopsi ise, çok daha gerilere giderek yapılabilir. Bugün yaşayan insanların bile vücutlarını saran kimi hastalıkların kaynağı, Stalinizmin Üçüncü Enternasyonal denen organla dünyaya yaydığı ideolojik virüstür. Bu yüzden eksiksiz bir otopsi yapacaksak, vücudu saran sadece tüm virüsleri açığa çıkarmak gerek. 1960&#8242;ların ortalarından itibaren legal planda yayılan MDD teorisinin arka planına doğru ilerlemek için bu tarihsel yolculuğa devam etmek zorundayız. Bunu hakkıyla yapamazsak, ulusalcı &#8217;solcu&#8217;ların, &#8217;sol&#8217; liberallerin tahrifat ve ideolojik saldırılarına karşı genç kuşakları silahsız bırakmış oluruz.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">1965 seçim kampanyalarında genellikle işsizlik, yoksulluk, topraksızlık temalarını popülist bir söylemle propagandasının merkezine alan TİP, parlementoya girdikten sonra anti- amerikan bir söyleme ağırlık vermeye başladı. Johnson&#8217;un İnönü&#8217;ye yazdığı ünlü mektubun görüşüldüğü meclis oturumlarında Aybar&#8217;ın &#8220;memleketin otuzbeş milyon metre kare toprağı Amerikan işgali altındadır&#8221; yollu beyanları, özellikle küçük burjuva kesimlerde milli duyguları gıdıklayan bir ajitasyon görevi yerine getirdi. TİP sınıfsal çelişkiler üzerine kurulu parlemento öncesi propagandasının yerine, İkinci Kuvvayi Milliye, yeni bir Kurtuluş Savaşı gibi sloganlarla kitlelerin milliyetçi duygularını okşamada CHP&#8217;ye karşı bir rekabet başladı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Taraf yazarı liberalimiz, &#8220;Denizler, &#8216;ulusal çıkar&#8217; merkezli hareket eden bir gençlik hareketiydi. Anti-emperyalist oluşlarını tetikleyen, evrensel sebepler değil, 1964 Johnson mektubudur. Yani ulusal çıkarlar merkezli bir neden&#8221; (15) diyerek alçakça bir tarihsel tahrifata imza atıyor.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bunun iddia ettiği gibi, 68 direnişinin Johnson&#8217;ın mektubuyla hiçbir ilişkisi yoktu. O mektup 65&#8242;lerde TİP&#8217;e CHP&#8217;yi köşeye sıkıştırmak amacıyla milliyetçi propaganda malzemesi olarak hizmet etti.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bir yandan, TİP&#8217;in İkinci Kurtuluş Savaşına bulanmış &#8217;sosyalist devrim&#8217; teorisi, diğer yandan da Mihri Belli&#8217;nin TİP&#8217;e karşı muhalefeti açık bir siyasi platforma taşımak için Ekim 1967&#8242;de yayına başlattığı Türk Solu dergisi arasındaki ayrışmanın iyice olgunlaştığı bir ortamda, Fransa&#8217;da 68 Mayıs direnişi patlak verdi. Önce üniversite gençliğinin demokratik talepleri etrafında yükselen direniş kısa sürede siyasi bir içeriğe dönüşerek, on milyonu aşkın Fransız işçisinin genel greve gitmesiyle doruğuna ulaştı. Bu grev o denli güçlü ve etkiliydi ki, grev komitesi neredeyse bir ikili iktidar organı olmaya aday konumuna yükseliverdi.(16) İşte böyle bir devrimci dalga ortamında, Türkiye 68&#8242;i de önce demokratik üniversite taleplerini öne çıkararak, üniversitelerde boykot ve işgallere başladı. 68 direnişi en mülayim kapitalist ülkelerde dahil olmak üzere tüm Avrupa&#8217;yı sarmıştı. 1968 Türkiye&#8217;ye sıçradığında, Türkiye&#8217;deki devrimci gençlik kesimi TİP&#8217;ten MDD&#8217;ye geçiş sürecini de tamamlıyordu. Bir yanda parlementarizm bataklığına saplanmış, seçim zaferi hülyaları kısıtlanmış TİP, diğer yanda da devrimci ve radikal bir söylemle TİP&#8217;den daha milliyetçi sloganlarla yükselen MDD hareketi, gerek TİP içinde muhalefet olarak, gerekse de öncelikle 68 direnişinin önder unsurları arasında etkinliğini arttırmıştı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Devrimci gençliğin,TİP&#8217;in panik içinde, &#8220;sokağa çıkmayın faşizm gelir!&#8221; türünden pasifizmine karşı, Milli Demokratik Devrim çizgisiyle buluşması ve teorik gıdasını orada bulması zor olmadı. MDD&#8217;nin yayın organı Türk Solu&#8217;nda çıkan bir yazının, &#8220;Nerede Hareket Orada Bereket&#8221; başlığı çok şeyi anlatır.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">TİP&#8217;le amansız bir teorik kapışma içinde olan ve TİP içinde önemli mevziler de elde eden MDD muhalefeti, TİP&#8217;in programına ilişkin tek bir eleştiri yöneltmedi, çünkü TİP programı MDD stratejisiyle örtüşüyordu. TİP programı &#8216;işsize iş, köylüye toprak&#8217; şiarından yola çıkarak, iç politikada dış ticaretin, bankacılığın, sigortacılığın millileştirilmesini, dış politikada ise, Nato&#8217;dan çıkılmasını, ikili anlaşmaların iptalini ve Amerikan üslerinin kapatılmasını italep ediyordu. İşte bu yüzden Mihri Belli TİP programının şöyle değerlendiriyordu: &#8220;TİP programının genel çizgileriyle doğru bir program olduğunu söyledim&#8230;.TİP programı genel niteliği bakımından bir Milli Demokratik Devrim programıdır. Bu program en sonuncu noktasına kadar gerçekleştirilirse Türkiye sosyalist bir Türkiye olmaz, bağımsız ve demokratik bir Türkiye olur.&#8221; (17)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Programatik açıdan bakıldığında Yön, TİP ve MDD arasında pek bir fark yoktu. Ama çok önemli bir ortak özellik vardı, o da hepsinin milliyetçi olmasıydı. Milliyetçiliğe en büyük vurguyu da MDD yapıyordu. Doğan Avcıoğlu&#8217;nun Yön dergisini bile gölgede bırakabilecek milliyetçi bir söylem egemendi MDD&#8217;nin diline. Bir kaç alıntıyla, yargımızı belgelemenin gerekli olduğunu düşünüyorum:</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Kemalizmle sosyalizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Atatürk&#8217;ün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi şeydir. Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme. Bir adamda gerçek milli gurur varsa korkma! Ergeç temel ilkelerde birleşirsin onunla&#8230;Bizim delikanlılığımızda, biz, &#8220;Bir Türk dünyaya bedel&#8221;, &#8220;Ne mutlu Türküm diyene&#8221; sloganlarını ciddiye alan bir kuşaktık.&#8221;(18)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Asker-sivil bürokrat zümre bir geçmişin bir geleneğin temsilcisidir. Bu geçmişte, örneğin bir Çanakkale var, dünya tarihinin ilk başarılı Milli kurtuluş Savaşı var.&#8221;(19) &#8220;Türk kamuoyunca asıl yadırganan şey, yabancı telkinleriyle, yoksulluk denizi içinde refah adacıkları yaratma ve bu yoldan ordu ile Türk halkı arasında uçurum açma yolunda çabalardır.&#8221;(20)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Devam edelim:</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Milliyetçiliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, milliyetçiliğin derini seni enternasyonalizme götürür. Enternasyonalizmin azı, seni milliyetçilikten uzaklaştırır, enternasyonalizmin derini seni milliyetçiliğe götürür&#8221;(21) Yine Yön&#8217;de yayınlanan bir yazının ara başlıklarından: &#8220;Milli gurur Olmadan Sosyalistlik olmaz&#8221;(22)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Milli savunmamızı milli kılmak görevi, hala önümüzde duran bir görevdir.&#8221; (23)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Benim asker arkadaşlarım vardır. Adam albay oluyor, emekli oluyor. Çoluk çocuğunu barındırmak için bir ev alacak hali yok. Üsteğmenliğinde, yüzbaşılığında çakı gibi halini hatırladığın adamı, birgün, üç günlük sakalla muhallebicilik yaparken görüyorsun. Bu biçimsiz bir durum. Bunu biçimsiz bulmak, bazı meşgaleleri hor görmek gibi derebeyce bir zihniyete kapılmak değildir. Mehmetçiğe &#8220;hücum&#8221; emrini verdiği zaman onu ölüme doğru yürütecek vasıfta olan adama sen bezirganlık, tezgahtarlık falan yaptıramazsın&#8230;.Bu işbirlikçilerin asker aydından öç almasından başka birşey değildir. Gayri millinin milliye gadridir bu. Ve biz bu durum karşısında kayıtsız kalamayız.&#8221;(24)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu örnekler sayfalar boyu çoğaltılabilir.(25) Önemli olan örnekleri çoğaltmaktan çok, bu ideolojik mengene içine kıstırılan bir kuşağın, aynı zamanda kurtuluşudur da 68 ve sonrası. Günümüzün ulusalcı &#8217;sol&#8217;cuları arasında olan 68&#8242;liler Birliği Vakfı çevresi, Yurtsever Cephe ve TKP&#8217;nin konumları yukarıda örnekleri sunulan teorik çizgiden daha vahimdir, çünkü bugünkü dünyada o çizginin kaçınılmaz sonuçları, Ergenekon&#8217;la yakınlaşmak, sosyal-faşist demekte bir kusur görmediğimiz İşçi Partisi, MHP, Büyük Birlik Partisi ve CHP ile ortaklığa varır. Daha önce de söylediğimiz gibi, 68&#8242;de yukarıdaki milliyetçi söylemlere o zamanın Komünizmle Mücadele Dernekleri ve Ülkü Ocakları &#8220;milliyetçi Türkiye&#8221; ve &#8220;Komünistler Moskova&#8217;ya&#8221; haykırışları ile saldırıyorlardı, çünkü 68 direnişinin anti-emperyalizmi gerçeğin sadece bir yüzüydü; özünde mevcut düzeni, yani kapitalizmi yıkma azmi vardı. 68&#8242;i anti-emperyalizmle sınırlı görmek ve algılamak, o direnişin kapitalizme değil, sadece yabancı kapitalizme karşı olduğunu söylemekle aynı şeydir. 68&#8242;in anti-emperyalizmi uluslararası baskıya karşı bir direnişi temsil ediyordu. Bugünkü milliyetçi vurgulu içe kapanmacı anti-emperyalizm ise, tutucu muhafazakâr bir ideolojiyi içinde barındırıyor. O yüzden, bugün örneğin ulusalcılıkla milliyetçilik, Batı düşmanlığında, yabancı düşmanlığında birleşiyorlar. Burada en sağdan en &#8217;sol&#8217;a kadar, sınırları yabancı düşmanlığı ve yabancı komploculuğu ile çizilmiş bir ittifak oluştu. Eski sağ ve sol ayrışması, bugün ideolojik farklılıkların üstünü örten ulusalcılık paydasında buluşmak oldu. Bu da eski anti-emperyalizm ile bugünkü anti emperyalizmin aynı olmadığını gösteriyor. Sadece Devrimci Marksistler, günümüzde anti-emperyalizmin tek bir ülkenin sınırları içinde milliyetçilikten ileriye gidemeyeceğini, bir dünya sistemi olan emperyalizmin tüm dünyayı kucaklayan bir mücadele ile yenilebileceğini ve bunun da ancak sosyalist bir devrimle taçlanabileceğini savunuyorlar.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">68&#8242;liler bu devrimci teoriyi, en azından sezgi ile içgüdüsel olarak yakaladıklarından, o yılların en önemli marşı olan Avustura işçi marşını dillerinden düşürmezlerdi: &#8220;Anamız Amele Sınıfıdır, Yurdumuz Bütün Cihandır bizim.&#8221;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu yüzden de 68 direnişi bunu böyle bildiği için, Che&#8217;nin &#8220;bir, iki, üç daha fazla Vietnam&#8221; sloganı hep yükseklerdeydi. Daha 1967&#8242;lerde, başta Deniz olmak üzere onlarca devrimci Filistin&#8217;e taşınmaya başlamıştı.(26) Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan da, diğer yoldaşlarıyla birlikte Filistin&#8217;e koşarak, Siyonizme ve emperyalizme karşı mücadeleye katkıda bulunmuşlardır. Bu insanlar özde milliyetçi olsalardı, Orta Doğu çöllerinde ne arıyorlardı? Ankara&#8217;daki Güney Vietnam Büyükelçiliği, 68&#8242;liler milliyetçi oldukları için mi bombalandı? Ürdün&#8217;de Filistinli gerillalara yapılan katliama karşı, Ürdün elçiliği milliyetçi duygularla mı bombalandı? Nihayet Orta Doğu Teknik Üniversite&#8217;sindeki Türk Bayrağı indirilerek, Kızıl Bayrağın sancağa çekilmesi milliyetçi bir ruh halinden mi kaynaklandı?</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">68&#8242;in dinamiklerini arka planıyla birlikte sorgulamaktan kaçan &#8217;sol&#8217; liberaller ya da liberal demokratlar, bugünkü ulusalcı &#8217;sol&#8217;a karşı teorik malzeme toplamak için, devrimci bir geleneğe çamur atma küstahlığındalar. O devrimci geleneği gözden düşürerek, bugünkü gençliğe burjuva demokrasisi sınırları içinde uysal davranarak, Avrupa Birliği projesinden başka bir çözümün peşine takılmanın hüsran olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Bunu çok ince yapanlar olduğu gibi, Kütahyalı gibi aşağılık kompleksine kapılıp kendini kaybederek yapanlar da eksik değil.(27)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu gerçeğe rağmen, 68&#8242;in Kemalist ideolojiden ve milliyetçilikten tamamen arındığı ve bağımsız olduğu elbette ki söylenemez. Yukarıda arka planını kısa da olsa açmaya çalıştığımız TİP MDD ayrışması, 68 Türkiyesine elbette damgasını vurmuştur. MDD&#8217;nin 68&#8242; direnişine paralel olarak yükselişinin etkileri, bugünkü Türkiye sosyalistlerinde hala görülmektedir. Peki nasıl oldu da, milliyetçilik ve onun yerli egemen ideolojisi Kemalizm, önce TKP&#8217;yi ve sonra da sosyalist hareketi dalga dalga etkisi altına aldı? MDD&#8217;nin en önde gelen siyasi önderi Mihri Belli ve arkasındaki &#8216;eski tüfekçiler&#8217; lakabıyla anılan ve 1951 tevkifatında mahkum olan TKP&#8217;liler, daha önceki tevkifatlarda olduğu gibi, polis işkencelerine maruz kalmış, hapislerde yatmış &#8216;resmi komünizm&#8217;e bağlı kadrolardı.(28) Çoğunun işkence odalarındaki devrimci tavırları TİP içinde konuşulurdu. Elbette onların başına gelenler 1971 ve 1980 ertesindeki işkence, hapis ve cinayetlerle kıyaslanamaz. Ancak her tarihsel dönemi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir. 1965-1980 arası dönem, sosyalizmin kitlelerle buluştuğu, kimi örgütlerin onbinlerce taraftarının olduğu bir ortamdı. Sosyalizmin bu boyutlarda yaygınlaşması egemen sınıflar açısından bir korku ve panik kaynağı oluşturduğundan, baskının düzeyi de bununla orantılıydı. İşkence gören ya da hapise düşen devrimci bir militanın dışarıda kendi örgütünün ve taraftarlarının varlığından güç alıp, bunları bir devrim aşısı olarak algılaması son derece doğaldı. Ama Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1960 yılların başlarına kadar sistemli olarak yapılan komünist tevkifatlarıyla hapise düşenlerin sayısı son derece sınırlıydı. Siyasi polisin komünist masası, rahatlıkla ülkedeki komünistlerin tümünün özel hayatlarına kadat ayrıntılı bilgilere sahipti. 1951 tevkifatında tutuklanan 151 kişinin yargılanmaları bittikten sonra, Hikmet Kıvılcımlı&#8217;nın 1954 Vatan Partisi davasını saymazsak, dokuz yıl bu ülkede yaprak kımıldamadı. Tüm bu davalarda mahkum olanlar, Üçüncü Enternasyonal&#8217;in resmi çizgisinden ideolojik gıdalarını alan ve doğrudan Sovyetler Birliği&#8217;ne bağlı TKP&#8217;nin üyesiydiler. Tarihsel arka planı 1922-23&#8242;e uzanan ve Şefik Hüsnü ile başlayan TKP örgütlenmesi, ideolojik izlerini günümüze kadar taşımıştır. Şefik Hüsnü&#8217;nün daha 1922 yılında yazdığı yazılar, Sovyetler Birliği&#8217;nin Kemalist Anadolu ihtilaline yaptığı ilk yardımlara indeksli olarak Mustafa Kemal rejimiyle barış içinde yaşamayı öngörüyordu. Kemalizmin Türkiye soluna musallat olmasının kökenleri, TKP&#8217;nin baştan beri bu mahalli ideolojiyle kopuşamamış olmasından kaynaklanır. TKP&#8217;nin ilk önderlerinden sayılan Şefik Hüsnü&#8217;nün, o yıllardaki yazıları incelendiğinde, bu gerçek açık olarak görülür. Okuyucunun bu konuda fikir sahibi olabilmesi için, o yıllardan bir iki alıntı yapmakta yarar vardır: &#8220;Son yıllarda Türk Milleti&#8217;nin devrimci amaçlara doğru başdöndürücü bir hızla ve eşsiz bir azimle, arkaya baş çevirmeksizin yol almasını görmek herkeste derin şaşkınlık uyandırmıştı&#8230;Kesinlikle iddia edilebilir ki, dış ve iç düşmanlarına karşı Türk halkının açtığı amansız mücadele, onun ruhundan fışkırmış ve tarihi etkenlerin baskısı altında bütün bir milleti şahlandırdığı için doğal olarak başarılı olmuştur.&#8221;(29)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Geçmişin tutsağı olmaktan bizi kurtarmak ve çağdaş ihtiyaçlarla uyuşmayan yönetim kurumlarını silip süpürme işini Cumhuriyet Partisi yerine getirmiş bulunuyor&#8230;Bugün Cumhuriyet Partisi&#8217;ne muhalefet edenler, yabancı sermaye ile olan ilgi ve ilişkileri (yani sınıf çıkarlarının yöneltmesiyle), devrimin yıktığı bütün kuruluşlara: hilafete ve saltanata ve karşı devrim programının bütün isteklerine taraftar olmak zorunda kalmışlardır. Bu yüzden geçmişin zulüm ve facialarına yeniden dönmeye karşı olan işçi sınıfı (yarın iki partinin birleşeceğini bilmekle birlikte) tutucuların her türlü saldırısına karşı Cumhuriyet&#8217;i savunduğunu ilan etmelidir.&#8221;(30) &#8220;Biz öteden beri Türk devletinin bir emek devleti olması gerektiğinde direnmekteyiz.&#8221;(31)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Türkiye&#8217;yi hanedansız birer hükümdarlıktan başka birşey olmayan Avrupa ve Amerika&#8217;daki cumhuriyetlere benzetmek söz konusu ediliyor. Bu cumhuriyetler bilindiği gibi burjuva hükümetine en elverişli sınıf hükümetinden başka birşey değildir. Bizde ise, devlet adamlarımızı, devrimin başından beri, sınıf farklarının derin olmadığını ve bu farkların sınıf mücadelelerine yer verecek dereceleri bulmasına engel olacaklarını bildirirler.&#8221;(32) Şefik Hüsnü aynı yazıda, meclisin sınıf ayrılıklarının derinleşmesini engeleme görevini yerine getirememesi durumuna ilişkin olarak da şu güvenceyi veriyor: &#8220;Ve biz inanıyoruz ki, devletin en yüksek yerinde bulunan ve devrimimizin kahramanı olan kişi, böyle bir sapmaya bizzat engel olacak ve sahip olduğu büyük nüfuz ve yetkileri, devrimi almış olduğu yönde derinliştirmek ve pekiştirmek uğrunda kullanacaktır.&#8221;(33)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu yazıların yayınlandığı yıllarda, Sovyetler Birliği&#8217;nde sol muhalafete karşı amansız bir savaş açılmış ve milliyetçi Tek Ülkede Sosyalizm teorisi resmi ideoloji olarak kabul edilmişti. Tek Ülkede Sosyalizm teorisi, Üçüncü Enternasyonal aracılığıyla bir yandan dünya komünist partilerini sosyalizmin &#8216;ana vatan&#8217;ı söylemiyle Sovyet bürokrasisinin savunma organlarına dönüştürme girişimine doğru ilerlerken, diğer yandan da Bolşevizmin dünya devrimi projesinin yerine burjuva demokratik devrimi aşamasını dayatmaya hazırlanıyordu. Bu dönemde yani 1923-1927 arasında Sovyetler Birliği&#8217;nde Stalinizmle devrimci muhalefet arasındaki amansız mücadele, TKP&#8217;ye hiç bir şekilde yansımadı.(34) TKP tüm yaşamı boyunca resmi Sovyet çizgisinin dışına adım atmadı; orada sosyalizm adına geliştirilen milliyetçiliğin gereklerini Türkiye&#8217;de uyguladı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Stalinizmin 1923&#8242;den Tek Ülkede Sosyalizm teorisiyle başlayarak, 1925-27 Çin Devrimi&#8217;ndeki Kuomingtang politikası, Almanya&#8217;da faşizme yolu açan &#8216;Üçüncü Dönem&#8217; çizgisi, İspanya İç Savaş&#8217;ındaki karşı devrimci politikası , Halk Cepheleri adlı burjuvaziyle işbirliği politikaları, faşizm teorisi gibi marksizmi tahrip eden konular, Sovyet bürokrasisinin elinde rehin durumda olan TKP tarafından hep onaylanmıştır.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Sosyalizmin Ana Vatanı&#8221;nındaki şu milliyetçi gelişmeler, TKP&#8217;nin savaş sırası ve sonrasındaki politikalarına ışık tutmuştur: Alman faşizmine karşı yirmi beş milyon Sovyet insanının yaşamına mal olan savaş Sovyetler Birliği&#8217;nde &#8216;anti-faşist direniş&#8217; olarak değil, &#8216;Büyük Anayurt Savaşı&#8217; olarak adlandırıldı. 1943&#8242;e kadar Sovyetler Birliği&#8217;nin milli marşı, &#8220;Uyan dünyanın lanetle damgalanmış açları, köleleri&#8221; diye başlayan Enternasyonal&#8217;di. Bu tarihten sonra Sovyetler Birliği&#8217;nin milli marşı &#8220;Büyük rus ulusunun perçinlediği, özgür cumhuriyetlerin parçalanmaz birliği, yaşasın halkların iradesiyle kurulmuş olan yüce ve güçlü Sovyetler Birliği&#8221; olarak değiştirildi. Bu milliyetçi söylemi izleyen Bulgaristan da 1945&#8242;den sonra kral Ferdinand zamanında kabul edilen milli marşı ve üç renkli milli bayrağını korudu.(35) 1943&#8242;de 3. Enternasyonal tasfiye edilerek, yerine Kominform adıyla, komünist partilerini ulusal insiyatifte sözde özgür bırakan yeni bir yapılanma oluşturuldu. Savaş sonrasında bu yeni yapılanmanın teorik gerekçesi, Stalin&#8217;in şu milliyetçi açıklamasında izahını bulur: &#8221; Ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik bayrağı geminin bordasından denize atılmıştır.Eğer siz, komünist ve demokratik partiler temsilcileri, yurtsever olmak istiyorsanız, ulusun yönetici gücü olmak istiyorsanız, bu bayrağı başınızın üstünde yükseltmek ve onu ilerilere taşımak hiç kuşku yok ki size düşer. O bayrağı sizden başkası yükseltemez.&#8221;(36)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">İşte bu bayrağı, Cumhuriyet tarihinden beri iki akım başarıyla taşıdı: Kemalizm ve TKP. Birincisi İttihat ve Terakki, ikincisi de Sovyetler Birliği kaynaklıydı. Bunlar arasındaki etkileşim ve akrabalığın günümüze yansıyan versiyonlarına hala tanığız.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu kısa tarih gezintisini neden yaptık?</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Kütahyalı&#8217;nın hiçbir ciddi araştırmaya tenezzül etmeden, &#8220;68&#8242;lerin o yolda yürürken attığı tohumlar bugünün Ulusalcılık denilen fecaatinin teorik zeminini oluşturdu&#8221; şeklinde iftirasının ipliğini pazara çıkarmak için, biraz eskilere uzandık</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Üçüncü Enternasyonal&#8217;in Stalinist geleneğiyle yetişen eski TKP&#8217;li ve yeni MDD önderlerinin taşıdıkları Marksizmin, Kemalizm şekerine bulanmış Stalinist versiyonundan, 68 direnişi sorumlu tutulamaz. 68&#8242;liler, teorik gıdalarını MDD&#8217;den almalarına rağmen, mücadele biçimleri ve yeni bir dünyaya koşma azimleriyle, MDD&#8217;nin teorik çerçevesini aşma potansiyeline de sahip olduklarını göstermişlerdir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8216;Liberal demokrat&#8217; &#8220;Ayrıca Türkiye 68&#8242;i Batı 68&#8242;inin olumlu yanlarından zerre nasiplenmemiş bir hareketti..&#8221; diyerek çamur atmayı sürdürüyor. Batı 68&#8242;inin Türkiye&#8217;ye göre olumlu yanlarını söylesin bakalım? Bu olumluluktan Fransız işçi sınıfının on milyonu aşkın kitlesiyle genel greve giderek, Fransa&#8217;nın bir sosyalist devrimin eşiğine geldiğini kastetmediğini çok iyi biliyoruz. Kendine &#8216;liberal demokrat&#8217; diyen birinin kapitalist sistemin ve kutsadığı burjuva demokrasisinin 68&#8242;de kimler tarafından himaye edildiğini biliyor mu acaba? Fransız 68&#8242;inin akabinde, harabeye dönmüş Paris sokaklarının duvarlarında, Fransız bayrağını fon yapan afişlerin üzerinde &#8220;Fransa&#8217;yı İç Savaştan Biz Kurtardık&#8221; sloganın altında hangi örgütün adı yazılıydı dersiniz: Fransız Komünist Partisi. Kütahlı&#8217;ya göre bu muydu Batı&#8217;daki 68&#8242;in evrensel değerleri? Bu milliyetçi söylem miydi Batı 68&#8242;ini Türkiye&#8217;den ayıran üstün ayrıcalık? 68 Fransa gerçeği, Stalinizmin komünist partilerine aşıladığı milliyetçiliğin, sadece Türkiye&#8217;ye ilişkin değil, tüm dünya komünist partilerine yarım yüzyıl saçtığı milliyetçi veba mikrobundan kaynaklandığını açıkça göstermiştir. İtalya&#8217;da 70&#8242;li yılların başında yükselmeye başlayan işçi hareketini saymazsak, Batıdaki 68&#8242;in, yenilgiyi kabullenerek, geri çekilmesidir belki de kastedilen &#8216;olumlu yan&#8217;.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Evet 68&#8242;in inişe girdiğini bilmez değiliz, ama bu inişe geçiş, bir başka direnişin yükselmesine de gebeydi.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">68&#8242;in düşüşe geçmeye başlamasından sonra, Türkiye Solu yeni bir ayrışma sürecinin eşiğine geldi.(37) TİP&#8217;in bir kitle işçi partisine dönüşme olasılığının tarihe gömüldüğü, MDD&#8217;in, gerek ideolojik ve gerekse örgütsel olarak önderlik kapasitesinin tükenmeye doğru gittiği bu dönemde, 68&#8242;in önder kadroları bağımsız siyasi örgütlenmelere yönelmeye başladılar. Bu yeni süreçte, 1968&#8242;in en azından dış görünüşteki milliyetçi söylemlerinin de sönmeye yüz tuttuğunu görüyoruz. 68&#8242;le, 70&#8242;lerin başından itibaren oluşan yeni örgütsel yapıları birbirine kariştırmamak gerek. 68 geniş anlamda bir kitle hareketiydi. 70&#8242;lerin başında devrimci ortama damgasını vurmaya başlayan yeni yapılar belirli kitle destekleri olmasına rağmen, kadro örgütlenmeleriydi.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Mahir Çayan&#8217;ın THKP(C)&#8217;si ve Deniz Gezmiş&#8217;in ve Hüseyin İnan&#8217;ın THKO&#8217;su, İbrahim Kaypakkaya&#8217;nın TİKKO&#8217;su, kadro ve dinamiklerini 68 direnişinden alan, ama Türkiye&#8217;nin o tarihe kadar alışılagelmiş komünist örgütlenme ve mücadele tarzından bir kopuşu temsil eden, yepyeni siyasal oluşumlardı. Her üç örgüt de, silahlı mücadele yoluyla burjuva devletini yıkacak olan bir devrimi hedefliyordu. Bu önderlere ve bu örgütlere önlerine koydukları bu hedeflerden cuntacılık gibi daha fazlasını yakıştırmalara varan, şerefsizce bir kampanyaya da tanık olmaktayız.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Hasan Cemal adlı eski bir darbeci memuru, 68&#8242;i anma programı adı altında CNN adlı televizyon kanalında milyonlarca insanın yüzüne baka baka, Deniz Gezmiş&#8217;i askeri darbe planının oyuncağı olarak sunabilme cüretini göstererek, şöyle diyor:&#8221;Deniz Gezmiş&#8217;in arkadaşları Ankara Emek&#8217;teki İş Bankası&#8217;nı soymuşlardı. Deniz Gezmiş de eylemde değilse bile bu konunun içindeydi. Nurhak Dağları&#8217;ndaki silahlı mücadeleye parasal destek sağlamaktı amaçları. Biz o zaman &#8216;Devrim&#8217; gazetesini çıkarıyorduk. Ben Deniz Gezmiş&#8217;in ağzından, soygunla ilgisinin bulunmadığını anlatan bir bildiri yayımladım.&#8221;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Programın ertesi günü köşesinde, bugünkü Ergenekoncularla Deniz&#8217;in eylemleri arasında paralellik kurarak, eski bir deniz subayının anlattığı ve hiçbir şekilde kanıtlanamayacak kimi provakasyon suçlamalarını da Deniz Gezmiş&#8217;in üzerine yıkarak, 68&#8242;e karşı kinini kusma fırsatı yakaladığını sanıyor. &#8220;Deniz Gezmiş&#8217;e &#8216;mısır patlattırır gibi bomba patlattırıyorum&#8221; dediği iddia edilen, eski Milli Birlik Komitesi üyesi ve 14&#8242;lerden İrfan Solmazer bugün hayatta değil. Bu sözlere tanık olarak gösterilen Talat Turhan, CIA ve MİT&#8217;e ilşkin bir dizi kitapları, yazıları ve konferansları ile devrimci çevrelerin tanıdığı, bildiği bir isimdir. Bugüne kadar bir kez bile olsun açık ya da imalı olarak, bu türden bir ifadede bulunmadığı gibi, böyle alçakça iftiraları da doğrulamamış ve onaylamamıştır. En doğrusu, Hasan Cemal&#8217;in, televizyon kanallarının yıllardır müdavimi olan ve 12 Mart&#8217;ta ajanlık görevini hakkıyla yerine getiren MİT&#8217;çi provakatör Mahir Kaynak&#8217;a başvurarak onay istemesidir.(38)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Yukarıda vurguladık: Gerek Deniz Gezmiş, gerek Mahir Çayan, gerekse İbrahim Kaypakkaya olsun, kendi inandıkları ve doğru bildikleri yolda bağımsız örgütlenmeleriyle silahlı mücadeleye girişerek, tüm umutlarını bu yolda bir devrime bağlamışlardı. Ordudan askeri bir darbe beklentisi içinde olan bir örgütün, bizzat kendisinin yeni bir ordu kurması, zaten iftiranın mantıksızlığının da en büyük göstergesidir. Şimdi dar kafalı birinin çıkıp, o tarihlerde atılan kimi bombalama eylemlerinden yola çıkarak, bunu bir genelleme yapmak için kullanmak istemesi sadece acizliktir. Bizim burada sözünü ettiğimiz, temel olarak ezici çoğunluğu temsil eden örgütlenmelerin, böyle projeler içinde olmadıklarıdır. Kenarda köşedeki kimi küçük yuvarların bu yöndeki olası çabalarını, ya da girişimlerini belirleyicilikleri olmadığından söz konusu etmiyoruz.(39) 12 Mart sonrasındaki askeri mahkemelerde yargılanan bu örgütün önderlerine karşı her türlü suçlamayı yapan askeri savcılar, en ufak bir biçimde bile olsa, herhangi bir cuntacılık suçlamasında bulunamadılar. En fazla ordu kökenli sanığı olan THKP(C) davasında bile, asker sanıklar sadece silahlı komünist örgüte üye olmaktan yargılandılar. Hal böyleyken, kimilerinin bugün &#8216;liberal demokrat&#8217; lakaplarıyla, rüyalarındaki burjuva demokrasisine hayat ağacı olmak için, geçmişe kan kusmasını anlamıyor değiliz.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Liberal cephede 68&#8242;i aşağılayanlar, sadece Kütahyalı ve Hasan Cemal&#8217;le sınırlı değildir. Bu ikisi sadece birer protitiptir. Onların kişiliğinde somutlaşan kapitalizmin siyasi idelojisine karşı, devrimci marksizmi ve bu ülkenin geçmişinden arta kalan devrimci mirası savunma kavgası veriyoruz. Elbette 68&#8242;in sınırlarını, imkansızlıklarını, eksiklerini, yanlışlarını bilmez değiliz. O dönemi idealleştirmenin, anlamsız boyutlarda yüceltmenin yarardan çok zarar getireceğinin bilincindeyiz. Bugün yapılması gereken 68&#8242;in devrimci bir eleştiriyle aşılarak, milliyetçi kabuğunun atılması ve devrimci özünün öne çıkarılmasıdır. Ama bizim sözüm ona sosyalist geçinen bugünkü ulusalcı solcularımızın, 68&#8242;den kalan kimi milliyetçilere de sığınarak, 68&#8242;in özünü de milliyetçilikle örtmeye çabalamalarından, &#8217;sol&#8217; liberallerimiz pek memnun.</p>
<h2 style="margin-top: 11px; margin-right: 0px; margin-bottom: 11px; margin-left: 0px; font-size: 16px; color: #36393d; padding: 0px;">68&#8242;den kalan miras</h2>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Kütahyalı,&#8221;Türkiye 1968&#8242;inin bugünün gençlerine mirası nedir? Bu miras çok yararlı, ufkumuzu açan, bize güç ve direnç veren, özgürlükler ve demokrasi için mücadele etmemizi teşvik eden bir miras mıdır? Deniz&#8217;lerin yolu, 68&#8242;lerde mücadele vermiş abilerimizin, babalarımızın yolu evrensel vizyonu olan, enternasyonalist, humaniter ve demokrat bir yol mudur?&#8221;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu sorulara bugünün ve bu ülkenin bir genci olarak, Deniz&#8217;in idam edildiği yaşlarda olan bir genç olarak, Deniz ile aynı yıllarda doğmuş, o dönem üniversitede okuyan, 68&#8242;li olmakla övünen bir anne ve babanın oğlu olarak tüm kalbimle ve beynimle yüksek sesle HAYIR diyorum, HAYIR, HAYIR, HAYIR&#8230;&#8221;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Sen, binlerce kez &#8216;Hayır&#8217;ını haykır, nefretini kus, ama günümüzün gençliği o mirası sahiplenme yolunda olduğunun mesajlarını Ankara, Istanbul, Mersin ve diğer kentlerde yapılan 68&#8242;i anma toplantılarına kitlesel katılımlarıyla ve sloganlarıyla koca bir Evet diyerek veriyorlar. Alaycı bir dille soruyor liberalimiz: &#8220;Türkiye 1968&#8242;inin bugünün gençlerine mirası nedir? Bu miras çok yararlı, ufkumuzu açan, bize güç ve direnç veren, özgürlükler ve demokrasi için mücadele etmemizi teşvik eden bir miras mıdır?&#8221; &#8216;Tüm kalbimle ve beynimle yüksek sesle EVET diyorum! EVET, EVET, EVET&#8230;&#8217;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Çünkü 68 bir semboldür. Hayatı başka bir şekilde yaşamanın mümkün olduğunu düşünenlerin verdiği mücadelenin sembolü. Bunu mümkün kılmak için hayal kurabilen, imkânsız gibi görünen arzuları dile getiren insanların yaşadıklarının sembolü. 1968 Mayıs&#8217;ında Paris&#8217;te sokağa inen gençler, etraflarını saran kalıpların, her şey yolundaymış gibi gösteren kurumların, ders veren hocaların ötesine geçtiler. Bütün öğrendiklerinin yeniden sorgulanabileceğini dile getirdiler. Onlar bambaşka bir dünya kurmadılar; ama modernliğin içine girdiği krizde, başka dünyalar kurulabileceğini hayal edenlerin önlerini açtılar. Herkesi aynılaştıracak uzun vadeli ütopik bir toplum projesi kurmak yerine, içinde bulundukları günü değiştirmeyi düşündüler. Yaşadıkları bir tecrübeydi; tecrübeyi zenginlik olarak gördüler ve geriye olağanüstü bir dil bıraktılar. Bu dil &#8216;şiir&#8217;di; hayatın kendisiydi. Asık suratlı bir dünyaya karşı güleryüzü, mizahı öne çıkarmıştı. Kan ve barut kokan ideolojilere ve sistemlere karşı yaşama sevincini anlatmıştı.&#8221;(40)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">68 ve onun ürünü Deniz Gezmişlerden, Mahir Çayanlardan, İbrahim Kaypakkaya&#8217;lardan bugüne kalan en önemli miras, devrimci isyan geleneğidir. Tüm Cumhuriyet tarihinde siyasi polis ve MİT&#8217;in birkaç saat içinde tamamladığı tutuklamalarla gerçekleştirilen, komünist avı senaryosunu bozmuştur 68. 1 Mayıs&#8217;ları devlet baskısı nedeniyle bahar piknikleri biçiminde kutlama zorunda bırakılan bir geleneği tarihe gömmüştür 68. Kısacası devrimciyim, sosyalistim, komünistim diyen insanların Cumhuriyet tarihinde ilk kez devlete karşı direnme ateşini yakmasıdır 68. &#8220;Dünyayı değiştirmek mümkündür&#8221;, &#8220;Başka bir dünya mümkündür&#8221; diye, dalga dalga yayılan 68&#8242;in özlemi &#8220;Cinnet Vatan değil, cennet dünya&#8221;ydı. Ama çok önemli birşey daha var: 68 ve onu izleyen silahlı isyan, ezilenlere, yoksullara devrimin nasıl yapılamayacağını da öğreten zengin bir hazinedir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">68&#8242;den bugüne kalan miras bir dönem sesini Cenova, Sevilla, Rostok, Selanik, Tokyo ve Seattle&#8217;daki eylemlerle &#8220;Global Kapitalizme Karşı Global Devrim&#8221; sloganında duyurdu. Yaşadığımız dönemde Latin Amerika&#8217;dan Fransa ve Yunanistan&#8217;a kadar tüm devrimci isyanlara yansıdı. 2008&#8242;de başlayan Yunan direnişi devrimci şahlanışın kapitalizmi boğmaya cüret etmesidir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Yeni kuşakların hafıza ve vicdanlarında yepyeni ufuklarla ve yepyeni mücadelelerle sürecektir 68.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">68&#8242;in kırkıncı yılında gerek ulusalcı &#8217;sol&#8217;dan ve gerekse liberal cenahtan yapılan yorumları tahrifatları, iftiraları göğüsleyecek değişik alanlarda mevzilenmiş bir devrimci marksist cephe de vardır. Bu cephenin, şimdi finans kapital medyası kadar yüksek çıkamayan sesinin grevlerden, sokaklardan, fabrikalardan, üniversitelerden dalga dalga yükseleceği günlerin pek uzak olmadığını dost ta düşman da elbet biliyor.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Umarız ki, 68&#8242;in 50. Yılı bu sesin egemenliği altında anılır.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Ve belki de bu ses, 68&#8242;li ağabeylerini şu dizelerle anacaktır:</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8220;Yolun düşerse kıyıya bir gün</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Hatırla yüreğin sevgi dolu, selamla!</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Eşit olmayan savaşta</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Sana liman gösterdiler uzakta.&#8221;(41) (EO/)</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(1) Demir Küçükaydın, Otobiyografik Yazılar (Bir Sosyalistin Teorik ve Politik Evrimi), Köxüz Web Sitesi.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(2) Bu kesimin 68&#8242;lilier Birliği Vakfı adıyla bir kuruluşları ile Mustafa Kemal portresi altında Bursa nutkuyla okuyucuyu karşılayan 68&#8242;liler Dayanışma adlı bir internet sitesi de var. Kemalist ve milliyetçi 68&#8242;lilerin Vakfı ve sözünü ettiğimiz milliyetçi siteyi, 68&#8242;liler Dayanışma Derneği ve Derneğin sitesiyle karıştırmamak gerekir. 68&#8242;liler Dayanışma Derneği milliyetçi söylemlerden uzak, Ankara&#8217;da konumlanmış 68&#8242;lilere aittir. Ankara&#8217;daki 68&#8242;liler Derneği&#8217;nden Halil Çelimli, derneğin kapısının milliyetçilere kapalı olduğunu söylemiştir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(3) Ali Kırca&#8217;nın itinayla seçtiği 68&#8242;li ulusalcılarla müzik eşliğinde yaptığı eğlenceli oturuma oturtulan, çete reisi Aladdin Çakıcı&#8217;nın avukatı ve lokantalar patronu Bozkurt Nuhoğlu&#8217;yu Deniz&#8217;in arkadaşı diye sunduğu orta oyunu ibret vericiydi. Hiçbir zaman marksizme bulaşmamış olan ve üniversite işgali döneminde tesadüfen Deniz&#8217;le tanışan, CHP&#8217;ye indeksli öğrenci teşkilatının başındaki bu kişinin baş aktör olarak sahneye taşınması görülmeye değerdi. Her türlü milliyetçi söylemin egemen olduğu oturumda Deniz&#8217;in avukatı Halit Çelenk&#8217;in onun idam sehpasındaki son sözlerini dile getirmesinin engellenişi gözden kaçabilir miydi? Orada bulunan Deniz&#8217;in kardeşinin Ali Kırca&#8217;nın bu saygısızlığına müdahale etmesi bir yana, boynunu bükerek onay vermesi ibret vericiydi. Bir Ertuğrul Kürkçü&#8217;nün, Ergun Aydınoğlu&#8217;nun, Demir Küçükaydın&#8217;ın, Oktay Etiman&#8217;ın, Gün Zileli&#8217;nin, Nail Satlıgan&#8217;ın varlığına nedense tanık olunamadı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bir diğer medyada da Ahmet Hakan&#8217;ın laubali bir havayla &#8220;Deniz Gezmiş milliyetçi mi yoksa Marksist-Leninist miydi?&#8221; yollu sorusuna muhatap olan sözümona Deniz&#8217;in arkadaşları olarak sunulan Celal Doğan gibi kaşarlanmış burjuva politikacısıyla, Hasan Cemal adlı burjuva liboşuna telefonla Cihan Alptekin&#8217;in kardeşine suç ortaklığı yaptırabilmek için bu sanatta uzmanlaşmış olmak gerek. Daha 1967 yılında Türkiye İşçi Partisi&#8217;nin Üsküdar ilçesine üye olan ve beş yıl sonra da idam sehpasında &#8220;Yaşasın Marksizm-Leninizm&#8221; diye haykıran bir devrimcinin sosyalizme olan inancını sorgulama küstahlığını giren bu gazeteci soytarısının bir tek amacı olabilir:</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">genç kuşakların kafasını karıştırmak ve devrime olan olası inançları sarsmak. . Deniz&#8217;in ve Cihan&#8217;ın kardeşleriyle birlikte kanaldan kanala taşınan milliyetçi söylem, günümüzün gençliğini milliyetçi prangalara mahkum etmek amacına hizmet etmekten başka bir işe yaramadı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu arada 68&#8242;in medya devlerinin reklamları kadar gösterişli olmasa da devrimci bir biçimde anıldığı ve tartışıldığı alternatifler de yok değil. Örneğin Hayat TV&#8217;de Ertuğrul Kürkçü, Hacı Tonak ve Aydın Çubukçu&#8217;nun da aralarında bulunduğu açık oturum, 14 Mayıs&#8217;da Yıldız Teknik&#8217;de Ergun Aydınoğlu, Ragıp Zarakolu, Gün Zileli ve Veysi Sarısözen&#8217;in konuşmacı olarak katıldığı toplantı bunlar arasında zikredilebilir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Aynı günlerde Mersin&#8217;de  68&#8242;le birlikte Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının 6 Mayıs&#8217;daki idam yıldönümlerinde  yapılan anma toplantısına katılan üç binden fazla genç, Ertuğrul Kürkçü&#8217;nün 68&#8242;e ve bugüne devrimci yaklaşımını sloganlar ve coşkuyla kucaklarken, Celal Doğan gibi ısmarlama getirilen şark poltikacısını yuhalarla kürsüden uzaklaştırmayı başarabiliyordu.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(4) 17 şubar 2005 tarihli Birgün gazetesinde Dev-Genç&#8217;in genel sekreterlerinden ve 68&#8242;liler Derneği başkanı Ruhi Koç, 68&#8242;liler vakfından ayrılışlarını ve yeni 68&#8242;liler Dayanışma Derneği&#8217;ni kurumalarının nedenini şöyle anlatıyor:&#8221; Vakıf yönetimi, Rauf Denktaş&#8217;ın mitinglerini düzenlemeye başladılar. MHP, BBP gibi partilerle birlikte. Vakfın Kıbrıs konusunda Rauf  Denktaş&#8217;ın arkasında saf tutmasına tepki gösterdik. Bunu 68 ruhuyla bağdaştıramadık. 68&#8242;liler kamuoyunda &#8220;kızıl elmacı&#8221; olarak tanınmaya başlayınca biz de derneğimizi kurduk. Birçok 68&#8242;li vakıftan ayrıldı.&#8221;</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Bu arada Yener Orkunoğlu online-Gündem adlı internet sitesinde 68&#8242;in 40. Yıldönümüne ilişkin olarak Istanbul&#8217;da dinleyici olarak katıldığı iki panele ait izlenimlerini şöyle aktarıyor:&#8221; Mustafa Zülkadiroğlu, Deniz&#8217;in arkadaşı olduğunu belirterek yaptığı konuşmada, Deniz Gezmiş&#8217;in Kemalist, hatta &#8216;Türkçü&#8217; olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Zülkadiroğlu,&#8217;Türkiye&#8217;deki 68 Hareketi, Batı&#8217;daki 68 Hareketi&#8217;nden daha ileri bir hareketti&#8217; şeklinde gerçekçi olmayan ve çok abartılı bir söylem tutturdu. Batı&#8217;daki 68 Hareketi&#8217;ni küçümsemek, Türkiye&#8217;deki 68 Hareketi&#8217;ni yükseltmek doğru bir tutum değil. Bu tutum, Türkiye&#8217;deki birçok entelektüelin yakalandığı hastalığı gözler önüne sergiliyor. Türkiye&#8217;deki entelektüeller, Türkiye merkezli düşünüyorlar; Türkiye&#8217;yi dünyanın merkezine koyuyorlar. Başka ülkelerde olup bitenler, onları ilgilendirmiyor.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">Zülkadiroğlu&#8217;nu iki defa dinleme olanağım oldu. Onun konuşmalarından çıkardığım sonuç şu: O, milliyetçiliği kızıl renge boyamak isteyen, teoride sosyalist, pratikte milliyetçi olan biri.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">68&#8242;liler Birliği Vakfı hakkında şu izlenimi edindim: 68&#8242;liler Birliği Vakfı&#8217;nın içindekilerin çoğunluğu ulusalcı, çok küçük bir kısmı sosyalisttir. Bir başka deyişle, 68&#8242;liler Birliği Vakfı, ulusalcıların egemen olduğu bir vakıf konumundadır.&#8221;  Emekli subaylar derneğinden farkı olmayan 68&#8242;liler Dayanışma Vakfı ilişkin olarak bu değerlendirmeler yeterli fikri vermiyor mu?</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(5) Ulusalcı solu ve &#8217;sol&#8217; liberalizmi ideolojik olarak iyi tanımak için okuyucuya Sungur Savran&#8217;ın Devrimci Marksizm&#8217;in  2. Sayısındaki Burjuva sosyalizmi ve 5. Sayısındaki &#8216;Sol&#8217; liberalizm başlıklı yazılarını öneririz.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(6) Burjuvanin bu yeni evlatlığına yazdıklarını yedirtmek her devrimci marksistin görevidir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(7) Kütahyalı&#8217;nın saldırılarına &#8220;Deniz&#8217;in idam edildiği yaşlarda olan bir genç olarak, Deniz ile aynı yıllarda doğmuş, o dönem üniversitede okuyan, 68&#8242;li olmakla övünen bir anne ve babanın oğlu&#8221; diye başlaması, kendinde fazla yetenekler gören bu hasta ruhta bir kıskançlık ve hasisliğin de barındığını eleveriyor.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(8) Bu anlamda en önemli kaynak Ergun Aydınoğlu&#8217;nun Türkiye Solu 1960-80 adlı çalışmasıdır.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(9) Başta Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli, Şevki Akşit gibi TKP&#8217;nin Türkiye&#8217;deki önder kadrosu ve onların arkasında duran Sevim Tarı(Belli) Erdoğan Berktay, Sevinç Özgüner, Vecdi Özgüner, Nuran Bozer(Akşit), Halim Spatar, Ahmet Özdemir gibi 1951 TKP davasından mahkum olan &#8216;Eski Tüfekçiler&#8217; 65 seçimlerinde TİP&#8217;i koşulsuz desteklemişlerdi.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(10) Ancak bu uyarı yazısından daha bir yıl önce, Yön Yayınları arasında &#8216;İslamiyet ve Sosyalizm&#8217;  adlı bir çeviri kitabı yayınlanmıştı. Kitabın yazarı daha sonra marksizmi terkederek müslüman olan, Fransız Komünist Partisinin önemli isimlerinden Roger Garaudy ve Türkçe&#8217;ye çevirenler ise, Doğan Avcıoğlu ile E.Tüfekçi idi. Bu çevirinin Yön&#8217;ün Orta-Doğu ve Afrika ülkelerindeki darbe ve kurtuluş hareketlerini ön plana çıkardığı Arap sosyalizmi kavramı ile, Sovyetlerin &#8216;kapitalist olmayan yol&#8217; olarak teorikleştirdiği terminolojinin örtüştüğü ve akabinde Avcıoğlu ile Mihri Belli&#8217;nin TİP&#8217;e taarruzlarının başladığı bir zaman dilimine denk düşmesi ilginçtir.  Bilindiği gibi E.Tüfekçi o yıllarda Mihri Belli&#8217;nin müstear adıydı ve Yön dergisindeki ünlü yazıda ve Niyazi Berkes&#8217;le yaptığı tartışmalarda bu adı kullanmıştı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(11) Doktor Hikmet Kıvılcımlı&#8217;nın Doğan Avcıoğlu&#8217;nu hedef alan sert eleştirileri bile Yön sayfalarında yayınlanıyordu. Örneğin bunlardan birinin başlığı &#8220;Atma Avcıoğlu Din Kardeşiyiz&#8221; adını taşıyordu.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(12) E.Tüfekçi, &#8220;Demokratik Devrim Kime Karşı, Kimle Birlikte?&#8221;, Yön, sayı 175, 5 Ağustos 1966.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(13) Arkadan 1967 yılında TİP iderlerinden Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran&#8217;a noter kanalıyla &#8220;Uyarıyorum&#8221; adlı ihtarnameyi yolladığı aylarda, yirmi yaşlarındaki Deniz Gezmiş Istanbul Üsküdar&#8217;da ve Mahir Çayan da Ankara Çankaya&#8217;da üyelik için TİP&#8217;in kapısını çalıyorlardı. Mihri Belli&#8217;nin bu noter iddianamesini TİP Merkez Yönetim Kurulu yerine, sadece Aybar ve Boran&#8217;a göndermesi anlamlıdır. Mihri Belli&#8217;nin TİP parlementoya girmeden önce, TKP ile bağlantılı Behice Boran ve Reşat Fuat Baraner&#8217;e yakınlığı olan Mehmet Ali Aybar&#8217;ı muhatap alması eski bir hukukun gereği olarak görülebilir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(14) Malatya&#8217;daki kongrede delege olan Vahap Erdoğdu kürsüde, Mihri Belli&#8217;nin Yön&#8217;deki yazısına paralel bir metni okumaya çalıştı, ama başta o zamanlar TİP üyesi olan Yaşar Kemal olmak üzere, diğer yönetici ve delegelerin protestoları nedeniyle konuşmasını tamamlayamadı. Malatya kongresi ile TİP&#8217;deki ilk muhalefet tasfiyesi, onuç üyenin ihracıyla başlamış oldu.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(15) 68&#8242;liler Dayanışma adlı 68&#8242;liler Vakfı&#8217;nın web sayfalarında yayınlanan röportajdan alınan bu iftiraların sahibinin cüretine de şaşmamak elden gelmiyor.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(16)  Fransız Merkez Bankası çalışanları grevde olduğundan, grev komitesinin teksirle basarak mühürlediği ve üzerinde on Frank yazan pusulalar, Fransız parası olarak piyasaya sürüldü.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(17) Mihri Belli, Türk Solu, sayı 64, 4 Şubat 1969.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(18) Mihri Belli, Türkiye&#8217;de Karşı Devrim, 5 Aralık 1968&#8242;de Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;nde verilen konferans, Mihri Belli, Yazılar, s.96, Sol Yayınları</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(19) E.Tüfekçi, Yön, Sayı175, 5 Ağustos 1966.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(20) E.Tüfekçi, Yön, Sayı 175, 5 Ağustos 1966.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(21) Mihri Belli, Millet Gerçeği, Aydınlık, sayı 7 Mayıs 1969.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(22) E. Tüfekçi, Yön, sayı 126, 27 Ağustos 1965.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(23) Mihri Belli, Türk Solu, Sayı 53, 19 Kasım 1968.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(24) Mihri Belli, Türk Solu, sayı 64, 4 Şubat 1969.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(25) Bu düşünceler gerek Sınıf Bilinci ve gerekse Devrimci Marksizmin sayfalarında yıllardır eleştiriliyor. Bu yüzden ayrıca bu alıntıların eleştirisine girilmemiş, sadece okuyucuya Stalinizmle Kemalizmin bağlamlarına örnek olarak verilmiştir.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(26) 1971 askeri müdahalesi ve onu izleyen Sıkı Yönetim döneminde, yolumuz  zorunlu olarak Filistin&#8217;e düştüğünde, Filistin örgütlerinin yüzlerce Türkiyeli devrimcinin İsrail siyonizmine karşı mücadelede gösterdikleri fedakarlıkların ve hatta siyonizme karşı askeri operasyonlarda ölenlerin anıldığına bizzat tanık olmuşumdur.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(27) Bu arada Rasim Ozan Kütahyalı adlı bu densize karşı, burjuva basınında çıkan tek dürüst sesi burada zikretmemek olmaz: &#8220;68 hareketinin vizyonu evrensel değil milliyetçi bir vizyonmuş&#8230;&#8221;Bir insan cahil olabilir&#8230;Bir insan geri zekâlı olabilir&#8230;Bir insan ahlaksız da olabilir&#8230;Ama bir insan, hem cahil, hem geri zekâlı hem de ahlaksız olamaz, olmamalı&#8230;Deniz Gezmiş ve arkadaşları Marksist&#8217;tiler&#8230;Her Marksist gibi antiemperyalisttiler&#8230;Çünkü sömürü düzenine karşıydılar, onun en üst biçimi olan emperyalizme de doğal olarak karşı olacaklardı&#8230;68&#8242;ler Amerikan emperyalizminin çok güçlü olduğu yıllardı ve Deniz Gezmiş ile arkadaşları Amerikan emperyalizminin Türkiye ve dünyadaki etkinliğine karşıydılar&#8230;O dönemin anti Amerikan&#8217;cı, antiemperyalist mücadelesini &#8220;yabancı düşmanı&#8221; çizgi olarak nitelemek için, insanın CIA&#8217;den para alması ya da silme geri zekâlı olup milleti de kendi gibi aptal zannetmesi gerekir&#8230;&#8221; Reha Muhtar, Vatan Gazetesi, 28.5.2008</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(28) MDD önderi Mihri Belli,  Sovyetler Birliği&#8217;nin yurt dışındaki  TKP mülteci grubunu beslemesine ve desteklemesine rağmen, antisovyetik denilen bir konum yerine, bir kırgınlığın da ifadesi sayılabilecek olan, Ho Şi Minh çizgisi adıyla Çin&#8217;e ve Sovyetlere eşit konum alan bir dengeyi savundu. Eğer Sovyetler, Zeki Baştımar yerine Mihri Belli&#8217;ye yatırım yapmış olsalardı, TİP&#8217;e karşı MDD muhalefeti ortaya çıkar mıydı ?</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(29) Şefik Hüsnü, Aydınlık, sayı 27, Kasım 1924. Kaynak Türkiye&#8217;de Sınıflar, Ülke Yayınları, s.297</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(30) A.g.e., Aydınlık, sayı 21, Mayıs 1924.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(31) A.g.e., Aydınlık, sayı 13, 10 Şubat 1923</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(32) A.g.e., Aydınlık, sayı 18, Ekim 1923</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(33) A.g.e., Aydınlık, sayı 18, Ekim 1923</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(34) Sadece Nazım Hikmet&#8217;e karşı bir dönem &#8216;Troçkizm&#8217; suçlamasıyla kampanya açıldı.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(35) Mihri Belli Millet Gerçeği  başlıklı yazısında bu gelişmeleri sadece onaylamak ve gururla aktarmakla kalmaz, buna uygun bir stratejinin de mimarı olur.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(36) J.Stalin, Son Yazılar, Sol Yayınları s.190.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(37) Türkiye Solu&#8217;nun 1960-80  dönemine ilşkin ayrıntılı tahlil için Ergun Aydınoğlu&#8217;nun Türk Solu 1960-80 adlı önemli araştırmasına yönelmeyi öneririz.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(38) Hasan Cemal adlı kişi, 1970&#8242;lerde  Doğan Avcıoğlu&#8217;nun Devrim dergisi aracılığıyla &#8217;sol-kemalist&#8217; askerlerle radikal bir cunta projesine bulaşmış ve arkadan da bu projenin başarısızlığı üzerine, Cumhuriyet gazetesine kapağı atarak, koşullara uygun kadarıyla geçmişiyle hesaplaşmaya girişmiştir. Ancak Doğan Avcıoğlu&#8217;nun ölümünden sonra, tercihini tam anlamıyla finans kapital köleliğinden yana yaptığını itiraf edebilmiştir. İtirafları &#8220;Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım&#8221; adlı günah çıkarma günlüğünden izlenebilir. Kendi darbeci geçmişine suç ortakları arama yarışında, bir yandan kendini daha temize çıkaracağını sanarken, diğer yandan da geçmişten kalan devrimci ne varsa, olumlu ne varsa, aşağılayarak günümüzün gençliğini radikalizmden uzak tutabilme hizmetine adamış kendini. 68 döneminden gelen ve finans kapital köleliğine soyunan Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Nuri Çolakoğlu gibileri geçmişe çamur atmada daha dikkatliler, çünkü onların hikayesi kapitalizme hizmetle noktalanıyor; fazladan günah çıkarılmasını gerektiren bir cunta maceraları yok.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(39) Gün geçmiyor ki, kimileri çıkıp &#8216;Türk solu&#8217;nun cuntacı geçmişinden söz etmiyor. Son olarak da Oral Çalışlar bir röportaj bahanesiyle Sabah gazetesinde bunu dile getirdi:&#8221; Sol, darbelerle ilişkisini tam olarak kesmiş değil. 12 Mart&#8217;ta da, 12 Eylül&#8217;de de zaman zaman solcu bir askeri darbe beklentisi solda hep olmuştur&#8230;Askeri darbelerle sol arasında hep bir akrabalık var eskiden beri.&#8221; (Sabah, 25 Ağustos,2008) Burada &#8217;sol&#8217; denen kavramın ne kadar demagojik ve muğlak olduğuna dikkat çekmek isteriz. &#8216;Sol&#8217;la kastedilen kimlerdir, ya da hangi örgütlerdir. Buna açıklık getirmeden &#8217;sol&#8217; diye ne idüğü belli olmayan  bir kavramın arkasına saklanarak, bu suçlamalara kalkışmak, liberallere malzeme taşımaktan başka bir anlama gelmez. Eğer bir zamanlar kendisinin yöneticileri arasında olduğu bugünkü İşçi Partisi denen hareketi, ya da ufak bir gruplaşmayı kastediyorsa, belki de haklıdır. Ama silahlı bir devrimi önüne hedef koymuş kişi ve örgütlere imada bulunuyorsa, bunu kanıtlaması gerekir, yoksa yeri Kütahyalı&#8217;ların yanıdır.</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(40) Ferhat Kentel, Radikal, 26.04.2008</p>
<p style="margin-top: 10px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding: 0px;">(41) Pierre-Jean de Béranger, 1780-1857</p>


<p>İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/' rel='bookmark' title='Permanent Link: BİTMEYEN TARİH (Ersen Olgaç)'>BİTMEYEN TARİH (Ersen Olgaç)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2008/09/28/ali-baspinardan-kalan/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Ali Başpınar&#8217;dan kalan&#8230; (Erkan Kayılı)'>Ali Başpınar&#8217;dan kalan&#8230; (Erkan Kayılı)</a></li>
</ol></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bir-firtinadan-kalan-miras-1968-ersen-olgac/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİTMEYEN TARİH (Ersen Olgaç)</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2009 00:10:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=3739</guid>
		<description><![CDATA[Bitmeyen Tarih[1]
 
 
 
 
 
&#8220;Burjuvazinin çığırtkanları şu deyimi pek severler:&#8217; ölenler hakkında ya laf etmeyin, ya da iyi şeyler söyleyiniz.&#8217; Fakat proletaryanın, ister yaşasın isterse ölmüş olsun siyasete girenler hakkında gerçeği bilmeğe ihtiyacı vardır.&#8221; (Lenin)
 
Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde, insanlık ilk kez sınıfsız ve özgür bir dünya özlemini  gerçeğe dönüştürmenin eşiğine yaklaşmıştı. Ekim [...]


İlgili Olabilecek Yazılar:<ol><li><a href='http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bir-firtinadan-kalan-miras-1968-ersen-olgac/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Bir Fırtınadan Kalan Miras: 1968 (Ersen Olgaç)'>Bir Fırtınadan Kalan Miras: 1968 (Ersen Olgaç)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/1999/12/01/milliyetciligin-bitmeyen-cekiciligi/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Milliyetçiliğin Bitmeyen Çekiciliği * (Fredy Perlman, çev: Kemal Orcan &#8211; Gün Zileli)'>Milliyetçiliğin Bitmeyen Çekiciliği * (Fredy Perlman, çev: Kemal Orcan &#8211; Gün Zileli)</a></li>
<li><a href='http://www.gunzileli.com/2004/05/12/tarih-yapicilar-ve-gercek-yapicilar/' rel='bookmark' title='Permanent Link: Tarih Yapıcılar ve Gerçek Yapıcılar!'>Tarih Yapıcılar ve Gerçek Yapıcılar!</a></li>
</ol>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bitmeyen Tarih<a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>&#8220;Burjuvazinin çığırtkanları şu deyimi pek severler:&#8217; ölenler hakkında ya laf etmeyin, ya da iyi şeyler söyleyiniz.&#8217; Fakat proletaryanın, ister yaşasın isterse ölmüş olsun siyasete girenler hakkında gerçeği bilmeğe ihtiyacı vardır.&#8221; (Lenin)</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde, insanlık ilk kez sınıfsız ve özgür bir dünya özlemini  gerçeğe dönüştürmenin eşiğine yaklaşmıştı. Ekim devriminin yarattığı coşku dünyanın siyahlarını, beyazlarını ve sarılarını tek bir hedef için, baskısız, sömürüsüz bir gelecek için, dünya devrimi için Üçüncü Enternasyonal’in sancağı altında toplamaya başladı. Ancak beş kıtada milyonlarca emekçiyi kucaklayan bu devrimci atılım, Üçüncü Enternasyonal’in ilk dört kongresinden sonra, ’sosyalizmin vatanı’nı savunmaya dönüştü. Yetmiş yıla yakın bir süre yaşanan bir yığın dalgalanmalardan sonra, Ekim devriminin son kalıntıları da tarih sahnesinden silindi.</p>
<p>Ekim Devrimi&#8217;nden sonra Lenin, ilk kurulan Bolşevik hükümetin tüm Avrupa&#8217;nın en entellektüel hükümeti olmasından gururla söz ediyordu. Eşit olmayan ve birleşik gelişme yasasının doğal bir sonucu olarak, Avrupa&#8217;nın en geri ülkesi, en gelişkin ve ileri devrimci önderleri yetiştirebiliyordu. Avrupa’nın en ileri ideolojisi Rusya’ya, en ileri teknolojisi de Amerika’ya ihraç edildiği için bu sonuca ulaşıldı. Ama bu ileri ideolojinin ürünü olan devrimci süreci izleyen döneme damgasını vuran, o geri ülkenin ileri önderleri değil, geriliğin bizzat kendisi oldu. Plekhanov tarihte kişilerin rolünü incelerken, belirli politik görevin yerine getirilmesi için tarihsel koşulların o görevleri yerine getirecek önderleri de yarattığını vurgular.. Ekim Devrimi dönemi Lenin, Troçki, Radek, Buharin, Lunaçarski, Rakovski gibi önderlere gereksinme duyuyordu ve onları ön plana çıkaracak koşulları yarattı. Daha sonraki tarihsel dönem de kendine uygun, daha doğrusu layık önderleri öne çıkardı.</p>
<p>Yoldaşları, muhalifleri ve çağdaşları tarafından hiçbir şekilde büyük bir lider, ya da Bolşevik önder sıfatına layık görülmeyen Stalin, bunların başında gelir. ’<em>Eserler’</em> adı altında yayınlanan ciltler incelendiğinde, Marx&#8217;ın <em>Kapital</em>&#8216;i ile hayatının sonlarına doğru tanıştığı kanıtlanabilir.</p>
<p>Marksizm adı altında geliştirdiği vulgar teoriyle, politika, felsefe ve edebiyat arasındaki mesafeyi kısaltarak, teoriyi pratik kurallar düzeyine indirgemiş ve  Marksizmi bayağılaştırmış, bilim, tarih ve sanatı politikanın hizmetkarları haline getirmiştir.</p>
<p>Stalin döneminde doğa bilimlerinin önüne engeller koyuldu ve bilimsel çalışmalar baltalandı. Kvantum, rölativite ve kimyadaki resonans  teorileri burjuva teorileri olarak eleştirildi. Sibernetik ve psikoanaliz bilim dünyasından çıkarıldı. Sovyet yöneticilerinin gözünde Einstein ve Freud tehlikeli kozmopolitik kişilikler görünümündeydi. Bilim ‘burjuva’ ve ‘proleter’ diye iki kategoriye ayrıldı. Şoştokoviç, Prokofiev, Muradeli, Kabalevski ve Khaçaturyan’ın yaptığı müziği ‘yoz’ olmakla suçlayan Zhdanov, soyut resim sanatına da saldırdı. Kadın hakları kısıtlandı. Boşanma yasası aile hayatını teşvik edecek biçimde ayarlandı. Kürtaj yasadışı ilan edildi. eşcinsellik ahlaksızlık sayıldı. Sanat ve edebiyata sosyal realizm adına her türlü müdahalede bulunuldu. Zhdanov’un Leningrad’lı şair Anna Ahmatova’nın kişiliğine yönelik saldırısı, kendi düzeyini açığa vurması açısından öğreticidir: <em>”bu kadın</em> <em>bir rahibe mi yoksa düşüğün teki mi? Bunu bilebilmek zor.”</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn2"><em><strong>[2]</strong></em></a>. Enformasyon, politika, kültür, teori, ideoloji, ekonomi ve bilim dahil yaşamın tüm alanlarındaki faaliyetler üzerindeki sansür ve baskı uygulanarak  yaratıcılık ruhu öldürüldü.</p>
<p>Ama bunlar, karanlık resmin sadece bir yanıdır. Bu yazı resmin vahşi ve gaddar olan ikinci yarısının hikayesidir. Bunun pek zevkli bir iş olmadığını da itiraf etmeliyiz. Esas olarak eski Bolşevik kuşağın yokedilmesi sürecini vurgulamakla birlikte, konunun çok geniş bir alanı kapsaması nedeniyle, kimi yerlerdeki açıklamalar genel ve sınırlı bir düzeyde kaldı. Bu arada İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Doğu Avrupa&#8217;da kurulan işçi devletlerinde 1936-38 Moskova duruşmalarının bir tekrarı olan 1950-52 mahkemelerinin de ayrıca ele alınması gerektiğine inanıyoruz. Kulaktan duyma ve yazılı kaynağı olmayan tek bir satırın bile yazıya dahil edilmemesine özel bir itina gösterilmiştir. Buna rağmen, dipnotlarla okuyucuyu boğmak yerine, kaynakları yazının sonundaki bibliyografyada  sıralamayı daha uygun bulduk. Bu alanda oldukça bol olan literatür arasından özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra gizli arşivlerin bir dönem için açılması yazdıklarımızın doğruluğunu pekiştiren bir gelişme oldu.</p>
<p><strong> Milliyetçiliğin ve Bürokratik Diktatörlüğün Teorisi:</strong></p>
<p><strong> Tek Ülkede Sosyalizm </strong></p>
<p>Dünya Ekim Devriminin yıkılış tarihi olarak 1990 yılını bilir. Oysa ki, yıkılan Ekim Devriminden geriye kalan tek ve son miras olan üretim araçlarının kollektif mülkiyetiydi. Ekim Devrimi 1921&#8242;den başlayarak ve1920&#8242;lerin ortasında da pekişerek, çoktan çöküş sürecine girmişti.</p>
<p>Bu çöküş sürecinin ideolojik ifadesi Stalinizmdir. Stalinizmi salt baskıcı bir yönetim, sosyalizmin demokratik ilkelerini ihlal eden bir yöntem olarak düşünenler, Stalinizmden hiçbir sey anlamayan küçük burjuva kafalardır. İnsanlığın 1917’de yakaladığı bu büyük tarihsel fırsatın yitirilmesini ve yirminci yüzyılın  trajedisini anlayabilmek için Stalinizmin bir bütün olarak kavranması gerekir.</p>
<p>Stalinizm, ulusal planda <em>burjuvazinin ekonomik olarak</em>, <em>proletaryanın da politik olarak mülksüzleşmesini</em> temsil eden tecrit durumundaki geri bir ülkedeki<strong> </strong>bürokratik diktatörlüğün adıdır. Stalinizmin bu konumu onu, tek ülkede sosyalizm gibi milliyetçi bir teoriyle donatmak zorunda bırakmıştır.</p>
<p>Bu teori, yani tek ülkede sosyalizm teorisi aslında Sovyet bürokrasinin, Avrupa devriminin yenilgisini fırsat bilerek, kendi varlığını garanti, güvenlik ve istikrar altına alabilmek için geliştirilmişti.</p>
<p>Aslında Avrupa Marksizminin seçkin bir bölümünü oluşturan Rus Marksistlerinin bu konudaki düşünceleri eskiden beri açık ve netti. Onlara göre, gelişmiş sanayii ülkelerinin yardım ve desteği olmadan, Rusya gibi geri bir toplumda sosyalizmin, yani sınıfsız toplumun kurulamayacağı tartışmasız en temel Marksist düşünceydi.<strong> </strong>Üçüncü Enternasyonal’in ilk dört kongresinin kararları, Lenin’in yazı ve konuşmaları bu konudaki en açık belgelerdir. Hatta Stalin bile, 1924 yılında, <em>“ileri ülkelerin</em> <em>proleterlerinin ortak çabası olmadan sosyalizmin tek bir ülkede zaferi mümkün</em> <em>müdür?”</em> diye soruyor ve yanıtı yine kendisi veriyordu:  <em>“Hayır, mümkün</em> <em>değildir! Burjuvaziyi tasfiye etmek için….ve sosyalist üretim organizasyonunu</em> <em>gerçekleştirmek için  tek bir ülkenin harcadığı çabalar özellikle de Rusya gibi geri bir tarım ülkesinin çabaları yeterli değildir.”</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn3">[3]</a> Ancak altı ay sonra yayınladığı <em>Leninizmin Problemleri’</em>nde yaptığı bir değişiklikle zaferi kazanan proletaryanın tek ülkenin sınırları içinde sosyalizmi kurabileceğini savunur. Daha önceki “<em>sosyalizmin tek ülkede kurulmasının olanaksız</em>” olduğunu vurguladığı <em>Leninizmin Esasları</em> adlı broşürünü ise, toplattırır.</p>
<p><em>Tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağı o denli açık bir marksist ilkedir ki, Kautsky</em>, Martov ve Plekhanov’un Bolşeviklerin iktidarı almalarına karşı çıkışlarındaki en büyük gerekçe buradan kaynaklanıyordu<strong>.</strong> Rus Bolşeviklerinin ve hatta Menşeviklerin bile baştan beri savundukları bu temel marksist tezden bu köklü kopuş, o denli büyük bir değişikliği ve teorik revizyonu içeriyordu ki, Zinovyev ve Kamenev bile tepki göstermekte gecikmediler.</p>
<p>O dönemde tek ülkede sosyalizm tezine yatkın olan Buharin bile, Marksizmden bu köklü kopuşun yaratabileceği olumsuz sonuçları hatırlatmak sorumluluğu duyacaktır: <em>“Eğer olanaklarımızı abartırsak, uluslararası devrime tükürecek bir eğilimin doğma tehlikesiyle karşı karşıyayız demektir. Böylesi bir eğilim, kendi özgün ideolojisini, bir tür “milli bolşevizm”i, ya da ona benzer bir şeyi yaratabilir ve buradan çok daha zararlı bir dizi düşünceye hızla varabilir.”</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn4">[4]</a><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>İşçi sınıfının iktidara geçtiği geri bir ülkede, bir köylü ülkesinde sosyalizmin ve hatta komünizmin kurulabileceğinin ilan edilmesinin sonucu olarak ortaya çıkan milliyetçi komünizm anlayışının, Komintern aracılığıyla dünya komünist hareketine aşılanması, marksizmle resmi ideoloji arasındaki kesin kopuşun boyutlarını dünya ölçüsüne vardırdı. Artık milliyetçi komünizm tek ülkede sosyalizm sloganı ile malum kaderine doğru ilerleyebilirdi.</p>
<p>Uygarlık düzeyi fethettikleri ülkenin insanlarının uygarlık düzeyinden daha düşük olan fatihler, yenilgiye uğrattıkları milletin uygarlığını kabul etmek zorunda kalırlar. Aynı durum toplumsal sınıflar açısından da geçerlidir. Ekim Devrimi Çarlık düzeni paramparça ederek tarihin çöplüğüne atmıştı; Lenin, Çarlık bürokrasisinin<strong> </strong>kültürünün düşük olduğunu, ama bu kültürün sorumlu Bolşevik idarecilerin kültüründen yüksek olduğunu söylerken çok haklıydı. <em>&#8220;Komünist önderlerde ne eksiktir: kültür. Moskova&#8217;yı ele alalım: 4700 komünist önder ve devasa bir bürokrat kitlesi. Kim yönetiyor ve kim yönetiliyor. Komünistlerin  yönettiğinin söylenebileceğinden çok kuşkuluyum. Onların yönetildiğini söyleyebilirim.&#8221;</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn5">3</a></p>
<p><em>&#8220;Devlet cihazımız önemli ölçüde geçmişin bir devamıdır ve herhangi bir ciddi değişikliğe uğramamıştır. Sadece yüzeyde bazı şeylere dokunulmuş fakat tüm diğer açılardan eski devlet cihazımızın tipik bir kalıntısıdır&#8230;. Sanki, söförün istediği yönde değil, başkasının istediği yönde giden bir otomobil gibi, cihaz onu yönetene itaat etmiyor.</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn6">4</a><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>İşte Sovyet devletindeki yozlaşmanın objektif tohumları bu gerçekte yatıyor.  Çünkü lanetli geçmiş, kendisinden kopmak isteyen devrimci gelecekten intikamını böyle alıyordu. Rus devriminin içine düştüğü bu paradoks, Stalin&#8217;in kişiliğinde somutlaşıyor, ete ve kemiğe bürünüyordu. Stalin, Lenin&#8217;in sözünü ettiği eski yöneticilerden kültür düzeyi bakımından daha düşük olan yeni idarecileri ve yöneticileri benimsemeyi en iyi temsil eden kişiydi<strong>.</strong> Bunlar, farkında olmadan eskinin davranış ve alışkanlıklarını en iyi şekilde benimsemiş unsurlardı. Partinin en üst organları olan Merkez Komitesi ve Politbüro da bu özelliklere uygun olan Kaganoviç, Kossior, Kuibyşev, Rudzutak, Mikoyan, Andreyev, Voroşilov ve Molotov gibi kişilerle donatılacaktı.</p>
<p><strong>Bürokratik Dejenerasyondan Rus Termidoruna</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Ekim Devrimi insanlığın düşlediği yeni toplumu yaratma yolunda büyük bir adım olduğu için, tüm dünyanın çalışan ve ezilen yığınlarının önemli bir kesimince coşkuyla karşılandı. Devrimin amacı, sınıf sömürüsünü ortadan kaldırmak ve sosyalist temeller üzerine oturan yeni bir toplum biçimi yaratmaktı. Ancak Paris Komününü saymazsak proletaryanın tarihte kesin olarak ilk kez iktidarı ele geçirdiği bu toplum geriliği de temsil ediyordu. Oysa ki, düşlenen yeni toplumun kuruluşuna geçmek için ileri bir kapitalizm, yüksek bir teknoloji ve gelişmiş bir proletaryanın varlığı gerekiyordu. Bu koşullar ise, Rusya&#8217;da değil, Batı Avrupa ülkelerinde vardı. Rusya&#8217;nın tecritten kurtulması , devrimin Batı Avrupa&#8217;ya yayılmasına bağlıydı. Rusya, dünyada ilk sosyalist devrimi başlatma gibi, cesur bir adım atmıştı; Fransız, İngiliz ve diğer Avrupa işçileri daha ileri adımlar atarak, kendi ülkelerinde iktidarı ele geçirecekler ve başta Alman işçileri olmak üzere Rus işçilerinin yardımına koşacaklardı. Böylece Batı Avrupa&#8217;nın üstün teknolojisi ve yüksek kültürü Rus devrimini tecrit çemberinden kurtaracak ve sosyalizmin kuruluşunu kolaylaştıracaktı. Gelişmiş ülkelerin proletaryası sadece Rusya&#8217;nın yardımına koşmakla kalmayacak, fakat aynı zamanda Çin, Hindistan gibi diğer geri kalmış ülkeleri de sosyalist devrime yöneltecekti. Rusya başlamıştı, Avrupa devam edecekti ve de ezilen ülkeler devrime yetişecekti. Böylece dünya ölçüsünde yeni bir sosyalist toplumun kuruluşuna doğru adımlar atılacaktı. Başta Lenin ve Troçki olmak üzere, Bolşevik önderlerin değerlendirmeleri böyle bir öngörüye ve umuda dayanıyordu.</p>
<p>En başta, İkinci Enternasyonal&#8217;in geleneksel Sosyal Demokrat partileri ve bunlara bağlı sendikaların bürokratik önderliklerinin burjuva toplumlarıyla bütünleşmeleri ve üyelerinin büyük kısmı Sosyal Demokrasiden gelen tecrübesiz, genç komünist partilerinin Rus devriminden gerekli dersleri çıkaramamaları nedeniyle, Avrupa devrimi her cephede yenilgiye uğradı. Macar Sovyeti ve Polonya ayaklanması ezildi, İtalyan Komünist Partisi tereddütler geçirerek kritik momenti kaçırdı ve en önemlisi Alman devrimi iki kez bastırıldı. Kısacası Avrupa proletaryası, ileri teknoloji ve yüksek kültür düzeyini Rusya&#8217;ya taşıyamadı, Rus işçilerinin yardımına koşamadı.</p>
<p>Avrupa devriminin yenilgisi, Sovyetler Birliği&#8217;nde bir başka oluşumun ortaya çıkmasına katkıda da bulunmuş oldu: b ü r o k r a t i k l e ş m e. Bu oluşumu iyi kavrayabilmek için, devrimden sonraki devlet cihazı sorununun çözümüne nasıl yaklaşıldığına, kısaca da olsa bakmak gerek.</p>
<p>Lenin, <em>Nisan Tezleri</em> ile sosyalist devrim perspektifine geçince, devlet ve devrim ilişkisini aydınlığa çıkarmak için çalışmaya koyuldu. Ekim devriminden hemen önce sonuçlanan bu çalışmanın ürünü Devlet ve Devrim oldu. Burada Lenin, proletaryanın sadece devrimi gerçekleştirmekle kalmayıp, egemen sınıfların devlet cihazını da yok edeceğini vurguladı. Devrimle, devletsiz komünist toplum arasındaki geçiş döneminde özel bir devlet biçimi olacaktı. Lenin buna &#8220;yarı devlet&#8221; adını verdi. Burjuva devletinin yerine geçecek olan bu yeni &#8220;yarı devlet&#8221; biçimi ise, Paris Komünü biçiminde örgütlenecekti: mevcut ordu dağıtılacak, yerine silahlı halk örgütlenmesi geçecek; yüksek devlet memurları ve polisler seçimle işbaşına gelecek ve seçmenlerce görevden alınabilecekti. Devlet sektöründe çalışanlarla işçiler arasında gelir farkı olmayacaktı. Hiç kimseye kalifiye bir işçiden daha yüksek maaş ödenmemesi ilkesini Lenin, bu &#8220;yarı devlet&#8221;in en açık ve belki de en önemli ilkesi olarak görmekteydi .</p>
<p>Daha önce Sovyet rejimi tarafından geri çağırılan, teknisyenler, burjuva uzmanlar ve bürokratlar iç savaşın sona ermesiyle bu kez kendileri rejimle barış yaparak, idari ve bürokratik cihazlara yerleştiler. Eski devlet cihazı bir başka biçimde yeniden canlandı ve yeşerdi. 1921 yılında proleter bir organ olarak işleyen tek bir kurum kalmıştı: Parti. Lenin&#8217;in daha önceleri Sovyetlere verdiği önemin yerini şimdi Parti almıştı. Bürokratizm hastalığının bu organa bulaşmasını engellemek gerekiyordu. 1921&#8242;deki Onuncu Kongre’de fraksiyonların yasaklanması konusunda alınan karar, NEP döneminde güçlenmesi kaçınılmaz olan burjuva unsurların partiye sızmalarını ve partinin bölünmesini engellemek gerekçesiyle geçici bir tedbirdi. Bu tedbir başka yöntemlerle de desteklendi. Ekim Devrimi gerçekleştirildiğinde partinin üye sayısı 50.000 kadardı. 1920&#8242;de üye sayısı 600.000&#8242;e yükselmişti. Bu tarihte sanayinin feci durumu ve işçi sınıfının neredeyse yokolma sınırına geldiği hatırlanacak olursa, bu sayının toplumsal kökenleri konusunda pek iyimser olunamayacağı açıktır. 1921&#8242;de yapılan temizliklerle, kariyeristlerden ve çıkarcılardan partiyi arındırmak düşünülmüştü. Bu amaçla üye sayısı 200.000&#8242;e indirildi. 1922 yılında Bolşevik Partisi&#8217;nin proleter karakteri, sınıf bileşiminden çok, partinin eski kuşağının manevi otoritesinden geliyordu.</p>
<p>Ekim devriminden sonra yaşanan deney, daha önce hayata geçmemişti. Bu yüzden gerek Sovyetler ve gerekse Parti içindeki gelişmelerin ne anlama geldiğini açıklıkla görmek zordu. Sovyet devletinin kuruluşunda en önemli rolü oynayan Lenin bile, başlangıçta gelişmeleri tam olarak kavramakta güçlük çekmesine rağmen, bürokratik yozlaşmayı ilk farkeden yine o oldu.</p>
<p>1922 sonbaharında parti yönetiminde sadece iki insan, Lenin ve Troçki bürokratizm tehlikesinin farkındaydı. Lenin bürokratizmi, Sovyet devletinin geleceği açısından bir tehlike olarak görmesine rağmen, bunun parti içine yansımasına karşı mücadele konusunda tam bir perspektif getirememişti. Troçki ise, problemi farketmekle birlikte bunun boyutları ve ciddiyeti konusunda Lenin&#8217;den daha ileri bir konumda değildi. 1923 yılında bürokrasi tehlikesini bütün boyutlarıyla kavrayan Troçki, <em>Yeni Yol</em> adlı broşürüyle bu tehlikeyi sadece vurgulamakla kalmaz, çözüm yollarını da önerir.</p>
<p>Troçki&#8217;nin Politbüro&#8217;da çoğunluğu sağlamasını engellemek için Kamenev ve Zinovyev ile kurulan fraksiyona karşı, aralarında Troçki, Rakovski, Muralov, Antonov-Ovseenko, Radek, Piyatakov, Sosnovski, Preobrazhenski&#8217;nin de bulunduğu, devrim ve iç savaşın en önde gelenlerinden 46 Bolşevik 1923&#8242;ün Sol Muhalefet&#8217;ini kurdu. Bürokrasiye karşı Lenin&#8217;in başlattığı ama sürdüremediği mücadeleye Sol Muhalefet şu istemlerle başladı:</p>
<p>a) partide tartışma özgürlüğünün arttırılması;</p>
<p>b) parti merkezinden  alt parti organlarına atamalar yapılmasının durdurulması;</p>
<p>c) İşçi sınıfının güçlü bir toplumsal etken haline gelmesi ve parti içinde de işçi sayısının artması açısından  sanayinin geliştirilmesi.</p>
<p>Parti merkezini oluşturan fraksiyon, Sol Muhalefetin istemlerini ve eleştirilerini yanıtlayacağı yerde, devrim öncesinde Lenin&#8217;le Troçki arasındaki kimi tartışmaları yeniden piyasaya sokma yolunu seçti. Partiye sadece Şubat-Mayıs arasındaki dönemde  yapılan 240.000 kişilik kitlesel kayıtla, kariyer ve yükselme hırsı içinde toplumda sağlam bir yer arayan onbinlerce katip, küçük memur ve her türden çıkarcı unsurların, kendilerine parti yolunu açanlara hizmet yarışında kusur etmeleri beklenemezdi. <em>’Leninizm mi, troçkizm mi?’</em> adlı sanal tartışmanın momenti de iyi seçilmiş oldu.</p>
<p>Sol Muhalefetin haklı eleştirilerine karşı, bürokratik fraksiyon iki cepheden saldırıya geçti. Bir yandan ideolojik mücadele adı altıında ilk kez bir &#8220;troçkizm&#8221; efsanesi yaratıldı, diğer yandan da bürokrasi konusundaki eleştirilere karşı bürokratik önlemler alındı. Muhalefetin görüşlerinin basılmasının yasaklanması, iftira ve tahrifat gibi araçların yardımıyla, bürokrasi gelecekteki <em>yeni tip başka mücadele yöntemlerinin (!) </em> temelllerini de atmaya başlamış oldu.</p>
<p>Sol Muhalefetin 1923-24 yenilgisi Sovyetler Birliği için bir dönüm noktası teşkil eder. Bürokrasinin parti ve devlet cihazının belirleyici organlarına egemenliği tamamlandığı için, 1925-27 dönemindeki Birleşik Sol Muhalefetin yenilgisi de mukadder oldu.</p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;nde bürokrasinin fonksiyoner bir düzeyden toplumsal bir tabakaya doğru gelişmesi iki ayrı evreye ayrılabilir: birinci evre 1920&#8242;li yılların ilk yarısını, ikinci evre ise, kollektifleştirme ve sanayileşme ertesindeki 1930&#8242;lu yılların ilk yarısını temsil eder. Troçki&#8217;nin bürokrasi tahlili de bu evrime uygun bir gelişmeye denk düşer.</p>
<p><strong>Birinci Evre </strong>de Bolşevik partisinde başlıca şu gelişmeler göze çarpar:</p>
<p>* Parti sekreterliği seçimle işbaşına gelmediği ve denetlenmediği  halde, hızla güçlenerek Politbüro ve Merkez Komitesinin politik fonksiyonlarını da üzerine almaya  başladı. Sekreterliği yöneten Stalin, bu konumu nedeniyle bilinçsizce de olsa sekreterliği bürokratikleşmenin önderi haline getirdi.</p>
<p>* Tüm mahalli yöneticiler ve hata illerdeki parti yöneticileri aşağıdan seçilme yerine  tepeden indirildi.</p>
<p>* Yüksek parti organlarının muhalifleri görevden alma yetkisi vardı. 1923&#8242;de muhalefetin destek sağlamasını engelllemek için bu yönteme pek sık başvuruldu.</p>
<p>* Kontrol Komisyonu muhalefete karşı mücadeleye daldı. Parti üyeleri, muhalefetin faaliyetlerine ilişkin bilgi vermeye zorlandı; bunun tersinin parti disiplinini  bozmak olduğu ilan edildi.</p>
<p>* Muhalefet temsilcilerinin &#8220;otokritik&#8221; yapması, hata içinde olduklarını ve eleştiride bulundukları için objektif olarak &#8220;karşı-devrimci&#8221; niteliklerini ilan etmeleri istenmeye başlandı. İlk kez 1924&#8242;de Troçki&#8217;ye karışı Zinovyev tarafından kullanılan bu yöntem, 12 yıl sonra kendisine karşı uygulanacaktı.</p>
<p>* Muhalefetin görüşleri parti basınında yayınlanmıyor ve bu yüzden üyelere de ulaştırılamıyordu. 1921&#8242;de Partide fraksiyonlar geçici olarak yasaklandığında, Parti içindeki tartışmaları canlı tutmak amacıyla özel bir tartışma bülteni çıkarılmaya başlanmıştı. 1923&#8242;de Troçki&#8217;ye karşı kampanya başladıktan sonra, bu olanak da ortadan kalktı. Parti yönetimi basın-yayın üzerinde kesin bir tekel kurdu.</p>
<p>* Yeni değişikliklerin ideolojik bir yansıması olarak <em>&#8220;monolitik parti&#8221; </em>anlayışı ve terimi yerleştirildi</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bürokratik dejenerasyonnun bu birinci evresinde parti devlet cihazıyla ve bürokrasiyle eşitleşti, aynı kimliği aldı. Bu yeni birim kendi iç yasalarının yol gösterdiği yeni bir iç yapıyla yönetilecekti. Bürokrasinin bu yeni partisi kendi otoritesini, kendi hiyerarşisini, kendi dogmalarını ve kendi geleneğini kurmaya girişti. Tersine çevrilen bir parti ve devrim tarihi bu geleneğin bir ürünüdür. Bürokrasinin partisine katılmanın doğal sonucu, iktidara katılmak ve imtiyazlar elde etmekti.</em></p>
<p><strong>İkinci Evre</strong>, zorla kollektifleştirme ve sanayileşmeyi izler. Parti bürokrasisinin <em>toplumsal imtiyazlar </em>sağladığı bu dönem, sert disipline  rağmen partiyi cazip bir hale getirdi.</p>
<p>Stalin bu kollektifleştirme atılımını ne önceden görmüş ve ne de  buna hazırlanmıştı. Korku ve paniğe kapılarak, el yordamıyla, sol muhalefetin daha önceki tezlerini deforme ederek, bütün mantık ve ekonomi kurallarını altüst eden çılgınca bir teşebbüse kalkıştı.  1929&#8242;da başlayan  tarımdaki zorla kollektifleştirme girişimi en Sol Bolşevik önderlerin bile hayal gücünü aşan bir toplumsal vahşet biçimine büründü. Bu vahşet Marx&#8217;ın Kapital&#8217;de İngiltere&#8217;deki sanayi devriminin kanlı terörünü anlatırken, <em>&#8220;sermaye, tepeden tırnağa bütün gövdesi ve hücrelerinden kan ve pislik akıtarak dünyaya gelir&#8221;</em><strong> </strong>diyen sözlerini hatırlatıyor<strong>.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sonuç ise bürokrasi açısından şuydu:</p>
<p>* Parti üyelerine daha yüksek maaş, daha iyi konut, daha iyi eğitim gibi imtiyazların yanısıra, yiyecek maddelerinin daha ucuz satın alındığı özel mağazalar ve hatta piyasada bulunmayan lüks malların temini gibi açık imtiyazlar da bu evrede ortaya çıktı.<em> </em></p>
<p>* <em>&#8220;Herşeyi kadrolar ve teknik belirler&#8221; </em> sloganı, bürokratik diktatörlüğün imtiyazlarının ideolojik dile tercüme edilmesinden başka bir anlam ifade etmez.</p>
<p>* Bürokrasi terimi sadece kelimenin dar anlamında memurlar hiyerarşisi olarak değil, devlet, parti ve ekonomi alanındaki imtiyazlı kastın  adı olarak anlaşılmalıdır. Gerçekte bürokrasinin önemli bir kesimi işçi sınıfı arasından çıktı, onun adına kendi siyasi iktidarını kurdu. <em>Toplumsal imtiyazları ve konumunu yasal olarak dile getirmesi ve kağıda dökmesi olanaksızdı.</em> İktidarını pekiştirmek için  tertip, hile, tahrifat, iftira ve illegal yöntemlere başvurarak muhalefeti ezdi; gelişmesinin ikinci evresinde de Stalin&#8217;in kişisel diktatörlük görünümüne bürünen otokratik yönetimiyle tam anlamıyla bütünleşti.</p>
<p>Bir toplumun sınıf karakterini belirleyen o toplumdaki çürüyen unsurların yönetimdeki egemenlikleri değil, üretim ve mülkiyet ilişkileridir. Örneğin Fransız devrimindeki yeni yönetici sınıfın birçok temsilcisi hayatını kaybetti, birçoğu sürgünlere gönderildi, ama yine de Robespiyer&#8217;in devrilmesi ve iktidarın Napolyon&#8217;un eline geçmesi Fransız toplumunun egemen burjuva karakterini değiştirmedi. 1815&#8242;de eski yönetici hanedanlığın restorasyonu, aristokrat göçmenlerin ve devrim düşmanlarının Fransa&#8217;ya geri gelmeleri de toplumun egemen sınıf karakterinde bir değişikliğe yolaçmadı. Sovyetler Birliği bürokratik dejenerasyona rağmen, 1930&#8242;lu yıllarda hala bir işçi devleti karakteri taşıyordu.</p>
<p>Fransız Devrimi ile Rus devrimi arasında analojik bir karşılaştırma yapan Troçki ve diğer muhalefet temsilcileri, Sovyetler Birliği&#8217;nde bir Rus Termidoru&#8217;nun varlığından sözederler. Termidor sözcüğü, Fransız devrim takvimine göre, Robespiyer ve Jakoben önderlerin öldürülmesi ile sonuçlanan karşı-devrimci darbenin gerçekleştirildiği ayın adıdır. Nasıl ki, politik bir karşı-devrim olan Fransız Termidoru devrim öncesinin yarı-feodal aristokrasisini iktidara geri getirmediyse, Rus Termidoru da iktidarın kapitalistlerin eline geçmesiyle sonuçlanmadı.</p>
<p>1921’de Sovyet devletini “bürokratik çarpıklıklar içinde bir işçi devleti” olarak tanımlayan Lenin’in, 10. Kongre notları arasındaki şu değinmesi ise, Ekim Devrimini Fransız Devrimi gibi bir Thermidor, yani politik karşı-devrim tehlikesinin beklediğini gösterir: <em>“Thermidor? Mantıken söylemek gerekir ki, pekala mümkün. Gerçekleşecek mi? Göreceğiz.”</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn7"><em><strong>[5]</strong></em></a><em> </em>Evet, Lenin Thermidor’u göremedi, ama Sovyetler Birliği  sadece Rus Termidor’unu değil, kollektif mülkiyetin yıkılarak, bürokrasinin kapitalizmle entegrasyonunu da yaşadı.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Termidor&#8217;dan Bolşevik Kuşağın Yokedilişine</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1920&#8242;de partinin üye sayısı 430.000&#8242;di ve 1927&#8242;ye gelindiğinde bunlardan sadece 135.000&#8242;i ve on yıl sonra ise, çok daha azı partide kalabilmişti. Devrimin Bolşevik kuşağı ilk dönem ihraçlar ve ikinci dönem ise fiziki tasfiyelerle eritildi. 1929 yılına gelindiğinde Partide eski Bolşevikler kalmamıştı. İç savaş dönemini yaşayan bu sınırlı üye sayısının dışındaki kitle, coşku dolu yılların devrimci insiyatifi ve Leninist dönemin ilk yıllarının özgür eleştirsel ortamını yaşamayan unsurlardı. Entellektüel düzeyleri çok düşük ve siyasi tecrübeden yoksun olan partinin bu yeni ezici çoğunluğunun en büyük özelliği, parti otoritesine körükörüne itaat ve bağlılıktı.Lenin döneminin idealleri, ahlaki değerleri tarihe gömülmüş, yepyeni bir parti tarih sahnesine çıkmıştı. Bu partinin geçmişteki gelenekle bağlarını tam olarak koparabilmesi için de, sırtında bir yük olarak kalan Ekim Devrimi&#8217;nin yaşayan geleneği eski Bolşeviklerin ortadan kaldırılması zorunlu görülüyordu.</p>
<p>Ekim devrimini gerçekleştiren eski Bolşevik kuşak, bürokrasi ve Stalinizmin geleceği açısından  beklenmeyen rastlantılara gebe olan potansiyel bir tehdit ve tehlikeydi. Bu yüzden Stalin, eski Bolşeviklere karşı kin ve nefretinin ilk belirtilerini şu ince dille ifade ediyordu:  <em>&#8220;Biz de Rusya&#8217;da birçok eski yönetici teorisyenlerin, propagandistlerin  ve siyasi beşerin ortadan silinip gidişlerini yaşadık. Bu süreç devrimci kriz dönemlerinde yoğunlaşırken, pekişme dönemlerinde yavaşladı, ama herzaman sürüp gitti. Lunaçarskiler, Pokrocskyler, Rozhkovlar, Goldenbergler, Bogdanovlar, Krasinler v.s.: bunlar önemsiz duruma düşen birzamanların Bolşevik önderlerinden akla gelen ilk örneklerdir.</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn8"><em><strong>[6]</strong></em></a></p>
<p>Stalin bu satırları yazdığı sırada yıllarda, Voroşilov aracılığıyla Kızıl Ordu&#8217;yu ve Yagoda  aracılığıyla da &#8220;Güvenlik Örgütü&#8221; GPU&#8217;yu denetliyordu. Bu elverişli konuma rağmen, eski Bolşevikleri yokedecek ve kitlesel terör dalgasını başlatacak ortama kavuşmak bir on yılı daha alacaktı. Parti dışına püskürtülmüş olmasına rağmen, muhalefetin hala önemli bir etkinliği vardı ve iyice palazlanan kulaklar hatırı sayılır bir toplumsal tehdit oluşturuyordu. &#8220;<em>Tarihsel Misyon&#8221; </em>un ertelenmesi gerekiyordu.</p>
<p>1929&#8242;da terörist yöntemlerle başlatılan ve tüm ülkeyi sarsan kollektişeştirme hareketi, bir</p>
<p>Troçki 1927&#8242;den itibaren, Rus Termidoru&#8217;nun teröre yönelmek zorunda olduğunu birçok kez tekrarlamıştır. Daha 1929&#8242;da Uluslararası Muhalefet Bulletin&#8217;in  ilk sayısında, Stalin&#8217;in muhalefetin tamamen yokedebilmek için atacağı adımı şu önseziyle açıklamıştı:  <em> </em></p>
<p><em>&#8220;&#8230;cinayet teşebbüsleri, silahlı ayaklanma hazırlıkları ile muhalefet arasında bir bağ kurmak mutlaka gerekecektir&#8230;Yükselen ekonomik zorluklara, sallanan ve dalgalanan bir iktidarsızlık politikasıyla yaklaşım ve partinin yönetime karşı gelişen güvensizliği, Stalin&#8217;i büyük bir oyun sahneye koyarak Partiyi serseme çevirmek zorunda bırakacaktır&#8230;</em><em>Bir darbe, bir sarsıntı, bir felaket gereklidir</em><em>&#8230;.Ve sadece bu tür bir şeyle ve bu yolla Stalin düşündüğünü sonuna kadar götürebilsin.&#8221;</em> <a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn9">[7]</a>(Siyahlar bize ait).</p>
<p>Troçki&#8217;nin sözünü etttiği darbe 1 Aralık 1934&#8242;de indi. Komünist Partisinin Leningrad başkanı Kirov, Nikolayev adlı bir konsomol üyesi tarafından öldürülür. Bu cinayete ilişkin birçok karanlık nokta olmasına rağmen , çok aydınlık ve açık olan bir gerçek vardı: bu cinayet, terörün psikolojik koşullarının hazırlanmasına eşsiz bir katkıda bulunmuştur. Sadece cinayeti izleyen hafta içinde Leningrad&#8217;da 37, Moskova&#8217;da da 33 kişi kurşuna dizilir. Bunların beyazlar ve gericiler olduğu ilan edilir, ama hiçbir isim verilmez.</p>
<p>Kirov&#8217;un öldürüldüğü Aralık ayında Merkez Komitesi, &#8220;yoldaş Kirov&#8217;un vahşice öldürülmesinden çıkarılacak dersler&#8221; başlığı ile bütün parti komitelerine gizli bir mektup  göndererek, partide kalan eski muhalefet unsurlarının açığa çıkarılmalarını, partiden atılmalarını ve tutuklanmalarını teşvik eder. Bu mektupla beraber, kitleleri terörün hazırlığı içine çekme kampanyası da başlamış oldu. Sovyyet basını, Aralık ayı boyunca gizli düşmanlara ve ülkenin çeşitli yerlerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilen Troçkistlere saldırdı. Bu ortam içinde Zinovyev, Kamenev ve onların muhalefet dönemindeki destekçilerinden G.E. Evdakimov, A.M.Gertik, I.P.Bakaev, A.S.Kuklin, V.Sharov, B.L.Bravh, S.M.Gessen ve onkişi daha tutuklandı. Ocak 1935&#8242;de başlayan duruşmalarda sanıklar, Kapitalizmi geri getirmek istemekle suçlandılar. İdida edilidiğine göre, Zinovyev ve Kamenev&#8217;in daha önceki muhalefet faaliyetleri devletin ve partinin otoritesini zedelemiş ve Nikolayev de bundan dolaylı bir destek ve teşvik bularak Kirov&#8217;u öldürmüştü. Bu yüzden ahlaki açıdan cinayetten sorumlu tutuldukları için, Zinovyev&#8217;e on yıl , Kamenv&#8217;e beş yıl hapis cezası verildi. Diğer sanıklar da benzer cezalara çarptırıldılar.</p>
<p>1935&#8242;de ve 36&#8242;nın ilk yarısındaki tutuklama ve partiden ihraçlar onbinlerle ifade edilebilirdi. Bunlar kitlesel olmaktan çok, seçerek yapılan temizliklerdi. Radek, Piatakov ve Buharin&#8217;in yazılarına gazete ve dergilerde henüz rastlanıyordu.</p>
<p>Büyük terörün başlatıldığı yıl olan 1936&#8242;da Sovyetler Birliği&#8217;nin içinde bulunduğu objektif koşullar, kitlesel bir terör dalgasına <em>en az gereksinme </em> olan, fakat aynı zamanda da <em> en elverişli</em> döneme tekabül ediyordu.</p>
<p>1930&#8242;ların başlarındaki ekonomik sıkıntı atlatılmış; 1934&#8242;de toptan büyüme %19&#8242;a, 1935&#8242;de %23&#8242;e ve 1936&#8242;da da %29&#8242;a yükselmişti . 1932&#8242;de 5,9 milyon ton olan çelik üretimi 1936&#8242;da %29&#8242;a yükselmişti . 1932&#8242;de 5,9 milyon ton olan çelik üretimi 1936&#8242;da 16,40 milyon tona ulaşmıştı . Benzer ilerlemeler tarımda da görüldü. 1935&#8242;de tarımsal üretim 1933&#8242;dekinden %19 kat daha yüksekti. 1930&#8242;ların ilk başlarındaki gıda maddeleri krizi de atlatılmıştı. Kulaklar tarih sahnesinden silindiği gibi, Sol ve Sağ Muhalefetin belli başlı temsilcileri de temsil olmuşlar ve partiye geri dönmüşlerdi. Uluslararası planda Sovyetler Birliği Milletler Cemiyetine kabul edilmiş ve kapitalist ülkelerle yakınlaşma ve ilişkiler geliştirilmişti. 1936&#8242;da kabul edilen yeni Sovyet anayasasının dünyanın en demokratik anayasası olarak ilan edildiği bir yılda, terörün başlatılması anlamlıdır. Terörün gerekliliğinin Stalinist dille ifadesi ise, <em>&#8220;sosyalizme doğru ilerledikçe, sınıf mücadelesinin daha da keskinleşeceği&#8221; </em>demagojisidir.</p>
<p>Ağustos 1936&#8242;da, Kirov&#8217;un öldürülmesinden iki yıl sonra gazeteler, cinayetle ilgili olarak SSCB savcısının yeni bir soruşturma raporunu yayınladılar. Raporda sanıklardan birçoğunun yeniden yargılanacağı bildiriliyordu. Kirov cinayetini eşsiz bir provakasyon silahı olarak patlatmanın tam zamanı gelmişti.</p>
<p>19 Ağustos 1936&#8242;da ünlü Moskova duruşmalarının ilki başladı. Sanık olarak mahkemeye çıkarılan ve dördü daha önce &#8220;yargılanan&#8221; 16 kişiyi iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci gruptakiler, yüzyılın başından beri parti üyesi olan eski Bolşeviklerden oluşuyordu:  Zinovyev, 1903 yılından beri parti üyesiydi ve sürgün yıllarında Lenin&#8217;in en yakın mücadele arkadaşlarından birisiydi; partide yönetici görevlerde bulunmuş, Komünist Enternasyonal&#8217;de başkanlık yapmıştı. Kamenev de aynı şekilde 1903&#8242;den beri parti üyesiydi; partide ve devlet yönetiminde önemli bir yeri vardı. Yevdekimov Bolşevizme en eski katılan işçilerden birisiydi. Merkez Komitesi ve Orgbüro üyeliğinde bulundu. I.P.Bakaev eski Bolşevik işçilerdendi ve Merkez Kontrol Komisyonu üyeliği yapmıştı. I.N.Simirnov 1899&#8242;dan beri parti üyesiydi; Kolçak ordularına darbe indiren   Kızıl Ordu&#8217;nun 5. Kesimini yönetmişti. Merkez Komitesi ve hükümet üyeliği yaptı.  S.V.Mratchkovski, ailesi  devrimci mücadele nedeniyle hapis cezası çekerken doğmuştu; işçiydi ve 1918-21 döneminde iç savaş kahramanı oldu. Ter-Vanganyan eski Bolşeviklerdendi ve Komintern&#8217;in teorik organı <em>Unter dem Banner das Marksizmus</em>&#8216;un kurucusuydu. Golzman eski bir Bolşevikti ve Sovyet devletinin ekonomik planlamasında önemli roller aldı. Pikel, 1917&#8242;den beri parti üyesi ve Zinovyev&#8217;in sekreteriydi. Dreitzer, 1917&#8242;den beri parti üyesiydi ve iç savaşda önemli görevlerde bulundu. Reingold, 1917&#8242;den beri parti üyesiydi ve devlet cihazında önemli görevler üstlenmişti.</p>
<p>Bu insanların tümü, ya 1920&#8242;li yılların başında ya da ortasında Sol Muhalefete mensuptu. Ancak 1928-29&#8242;da örgütsel ve ideolojik olarak hepsi teslim oldu ve birçoğu hapis ya da sürgüne gönderildi.</p>
<p>İkinci grup ise, E.S. Holtman, David Fritz, V.POlberg, Y.Berman, M.Lurye ve Nathan Lurye gibi daha genç, tanınmamış kişilerden oluşuyordu. Bunlar hiçbir zaman muhalefete katılmamış, politik olarak da aktif olmayan kimselerdi.</p>
<p>Yargılananların suçluluklarını gösteren hiçbir maddi delil ve belge yoktu. Delil olarak kullanılan tek malzeme ünlü <strong>&#8220;</strong><em>itiraflar</em><strong>&#8220;</strong>dı. En geç ve en kısa &#8220;itiraf&#8221;da bulunanlar eski Bolşevikler oldu .</p>
<p>Yargılananların tümü, Ekim devriminden beri İngiliz, Alman ve Japon gizli servisleri hesabına çalışmakla suçlandılar. Beş gün süren duruşmalardan sonra tümü ölüm cezasına çarptırıldı ve birkaç gün sonra da, cezaların infaz edildiği açıklandı.</p>
<p>Ağustos 1936’da &#8220;Troçkist-Zinovyevist Terörist Merkez&#8221; suçlamasıyla açılan sözkonusu duruşmalar sürerken, yıllarca Sendikalar Birliği Merkez Konseyi Başkanlığında bulunan M.P.Tomski intihar etti. Ekim devrimine, iç savaşa katılan, 1936&#8242;da Politbüro üyesi ve Ağır Sanayi Komiseri olan Serge Ordzonikidze de aynı şekilde çareyi intihar etmekte buldu. Aynı günlerde Rikov&#8217;un intihar teşebbüsü yakınlarınca engellendi. Ama aynı yakınları iki yıl sonra Rikov hakkında verilecek kararın infazını engelleyemeyeceklerdi.</p>
<p>Bu duruşmalarla beraber toplumun bütün alanlarında ve düzeylerinde &#8220;temizlikler&#8221; başladı. Duruşmalardan birkaç hafta sonra, 1920&#8242;lerin sonlarından beri hapislerde olan gerçek muhalefet temsilcilerinin katline başlandı. Onbinlerce insan, temelsiz ve delilsiz gerekçelerle tutuklandı, mahkum edildi ya da öldürüldü.</p>
<p>1937 yılı büyük bir siyasi &#8220;yargılama&#8221; ile açıldı. 1936&#8242;daki &#8220;Troçkist-Zinovyevist blokun yerini, bu kez &#8220;Parelel Merkez&#8221; deyimi almıştı. Bu kez artık eski Bolşeviklerin esas gövdesi sanık sandalyesine oturtulmuştu. Sanıkların büyük bir çoğunluğu devrimci mücadeleye çok erken yaşlarda girmiş, Ekim devrimine ve iç savaşa katılmış, 1920&#8242;lerin ortalarında da hemen hemen hepsi Troçki&#8217;yi desteklemişlerdi. Bu yüzden partiden atılmışlar, 1930&#8242;ların başlarında Stalinist bürokrasiye teslim oldukları için partiye geri alındıkları gibi, önemli görevlere de getirilmişlerdi. Örneğin Piatakov 1910&#8242;dan beri parti üyesiydi. Devrimden sonra Sovyet devletinin ekonomi ve idari alanlarında yönetici duruma gelmişti. Lenin&#8217;in vasiyetinde söz konusu edilen beş kişiden biriydi. 1921&#8242;den sonra Merkez Komitesi üyeliğine getirilen Piatakov, 1930&#8242;lardaki Sovyet sanayileşmesinin beyni durumundaydı. Radek, devrimden önce Polonya partisinde üyeydi ve Rosa Luksemburg&#8217;un fraksiyonunda aktifti. 1919&#8242;da Bolşevik partisi Merkez Komitesi üyeliğine getirildiği gibi, Komintern yöneticileri arasında da bulunuyordu. Partinin önde gelen sözcü ve yazarlarındandı. Sokolnikov Bolşevik partisinin ilk üyelerinden olup, 1905 devrimine katıldı; Lenin&#8217;in en yakın mücadele arkadaşlarındandı; 1917&#8242;dde Merkez Komitesine girdi. Serebriakov partinin ilk işçi üyelerindendi. Merkez Komitesi sekreteri ve Ulaştırma Komiser yardımcısıydı. Muralov 1905 devrimine aktif olarak katılan bir işçiydi. 1905-117 dönemini çarlık zindanlarında geçirdi. İç savaşta Moskova&#8217;nın savunmasından sorumluydu. Drobnis 1906&#8242;dan beri aktif bir devrimciydi. Altı yılını çarlık hapisanelerinde geçirdi ve daha sonra iç savaş yöneticilerinden biri oldu. Boguslavski eski bir Bolşevik olup, Halk Küçük Konseyinin eski başkanlarındandı. Ayrıca Kniazev, Rataichek, Norkin ve Shestov gibi Bolşevikler de sanıklar arasında yer alıyordu. Yargılananların hepsi casusluk, sabotaj, terörizm, faşist Almanya&#8217;ya karşı savaş kışkırtıcılığı yapmak ve böyle bir savaşta da Sovyetler Birliği&#8217;nin yenilgisini hazırlamakla suçlanıyorlardı.</p>
<p>Moskova duruşmalarının ikincisi bir hafta içinde sonuçlandı. Piatakov ve Serebriakov ölüm cezasına, diğer sanıklar ise, 10&#8242;la 18 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldılar. Sokolnikov 1941&#8242;de kurşuna dizildi. Hapis cezasına çarptırılan sanıklardan hiçbiri sağ olarak dışarı çıkamadı.</p>
<p>1938 yılının Mart ayında büyük final başladı. Bu kez sanık sandalyesinde 1920&#8242;li yılların &#8220;Sağ Muhalefet&#8221;inin temsilcileri de oturuyordu. Sanıklar arasında en fazla tanınmış olan, Lenin&#8217;in &#8220;partinin gözbebeği&#8221; diye nitelendirdiği Buharin&#8217;di. Buharin, Bolşevizmin önde gelen teorisyenlerinden bir olup, Komintern başkanlığı, Merkez Komitesi üyeliği, Pravda ve İzvestiya&#8217;nın sorumlu müdürlüğünü yapmış, uluslararası kimliği olan bir Marksistti. Sanıklar arasında bulunan Rikov, eski bir Politbüro üyesiydi. Lenin&#8217;in ölümünden sonra Halk Komiserleri Başkanlığına getirilmişti. Krestinski, Dışişleri Komiserliği yardımcılığında bulunmuştu ve 1903&#8242;den beri parti üyesiydi. 1890&#8242;dan itibaren Bulgaristan, İsviçre, Fransa ve Rusya&#8217;daki sosyalist hareketler içinde aktif olan Romanyalı Kristian Rakovski, 1919&#8242;da Rus Komünist Partisi Merkez Komitesine seçilmiş; Ukrayna Halk Komiserleri Konseyi Başkanlığı da yapan Rakovski, Troçki&#8217;nin görüşlerini benimsediği için, görevden alınarak, Paris&#8217;e Sovyet elçisi olarak atanmıştı. Kapitalist ülkelerdeki işçi ve askerleri kışkırtarak, diplomatik sıfatını kötüye kullandığı  gerekçesiyle Fransa&#8217;dan, Sol Muhalefet&#8217;in önderlerinden birisi olduğu için de 1928&#8242;de Partiden atıldı. Entellektüel kapasitesi ve yetenekleri büyük olan Rakovski, Troçki&#8217;den sonra Sol Muhalefet&#8217;in en önde gelen teorisyeniydi. Stalinist terörün ilk tezgahlayıcılarından Yagoda ve devrimden sonra ekonomik gelişmeye katkılarda bulunan Menşevik Çernov da sanıklar arasındaydı. Sanıklar arasındaki diğer isimler ise şöyleydi; A.Rosengolts, V.İvanov, G.F.Grinko, S.A.Bessonov, A.Zelenski, A.Ikramov, F.Khodjayev, V.F.Sharangovich, P.T.Zubarev, P.P.Bulanov, L.Levin, D.D.Pletnev, İ.Kazakov, V.Maksimov-Dıkovski, P.P.Kryuchkov. Bunların hepsi dönemin bilinen isimleriydi. Rakovski ve Krestinski dışındakiler, eski &#8220;Sağ Muhalefet&#8221;in başlıca sözcüleri ve sadık Stalinistlerdi. Rakovski ve Bessenov dışındaki tüm sanıklar kurşuna dizildi. On yıl hapis cezasına çarptırılan Rakovski hapiste öldürüldü; Bessonov ise, 1941&#8242;de kurşuna dizildi.</p>
<p>1938&#8242;in ortalarına gelindiğinde, o sıradaki görüşleri ne olursa olsun, tüm eski muhalifler ya tutuklanmış, ya da kurşuna dizilmişlerdi. Eğer toplumun bütün alanlarındaki terör hesaba katılırsa, yirmi otuz bin kişilik muhalefetin katliamı nicelik olarak fazla birşey ifade etmez. Moskova&#8217;daki duruşmalar sadece küçük bir komünist azınlık için söz konusuydu. Öldürülen, hapse atılan, ya da kamplara gönderilen büyük kitle için duruşma adlı &#8220;lüks imtiyaz&#8221; hakkı yoktu.</p>
<p>Üç yıl  peşpeşe süren üç ünlü duruşmanın yanısıra &#8220;temizlikler&#8221;in kurbanı olan kimi ünlü kişilerden sözederek, bu tatsız anlatıyı sürdürelim:</p>
<p>V.A Antonov-Ovseenko, Ekim Devriminde Devrimci Askeri Komite&#8217;nin üyesiydi.</p>
<p>Kışlık  Sarayı ele geçiren birliğin komutanı olduğu gibi, Geçici Hükümeti tutuklatan da oydu. Kızıl Ordu&#8217;da kumandanlık ve siyasi şeflik de yapmış olan Ovseenko, 1923-27 yılları arasında Troçki&#8217;nin muhalefet hareketine katıldı. Sol Muhalefet&#8217;in ezilmesinden sonra teslim oldu. 1930&#8242;ların ortalarında Troçkistleri ve anarşistleri tasfiye etmek için Stalin tarafından İspanya İç Savaşı&#8217;nda görevlendirildi. Ancak geçmişteki muhalif kişiliği nedeniyle 1937&#8242;de tutuklandı ve kurşuna dizildi.</p>
<p>Sovyet askeri entelejans servisinin kurucusu ve yöneticisi olan K.Berzin, çarlık dönemindeki devrimci  mücadelesi nedeniyle iki kez ölüm cezasına çarptırılmıştı. O da 1937 yılında kurşuna dizildi. Böylece Berzin için çarlık mahkemesinin verdiği ölüm cezasını,  Stalinist bürokrasi infaz etmiş oldu. Aynı Berzin, emperyalist saflarda faaliyet gösteren birçok gizli savaşçıyı yetiştirmişti. Bunlar arasında Almanların Sovyetlere saldıracağı tarihi öğrenerek Moskova&#8217;ya ileten Richard Sorge de vardı. Sorge daha sonra Moskova&#8217;ya çağırıldı; fakat başına gelecekleri tahmin edebildiğinden, bu talimata uymadı. Moskova&#8217;da bulunan karısı Ekaterine Maksimova tutuklandı ve daha sonra da öldürüldü. R.Sorge ise, Sovyet casusluğu suçlamasıyla Japonlarca Tokyo’da kurşuna dizildi.</p>
<p>Ekim devrimine ve Kafkaslarda iç savaşa katılan E.Eshba 1926&#8242;daki Birleşik Sol Muhalefet&#8217;in içindeydi. Daha sonra Stalinist bürokrasiye teslim olunca, Dış Ticaret ve Ağır Sanayi Komiserliğine getirildi. Troçkist geçmişi nedeniyle 1937&#8242;de tutuklandı ve arkadan kurşuna dizildi.</p>
<p>1 Numaralı parti kartının sahibi G.F.Federov&#8217;u da aynı akibet bekliyordu. 1917 Konferansında Parti Merkez Komitesine seçilen ve Ekim Devriminde aktif yer alan Federov 1937&#8242;de kurşuna dizildi.</p>
<p>Merkez Yürütme Komitesinde sürekli sekreterlik görevinde bulunan, Sverdlov, Dzerzhinski, Kirov ve uzun süre Stalin&#8217;in arkadaşı olan A.Enukidze 1935&#8242;de partiden atıldı, iki yıl sonra da kurşuna dizildi.</p>
<p>1929&#8242;dan 1937&#8242;ye kadar Rusya Federatif Sosyalist Cumhuriyetinde Eğitim Komiserliği yapan A.S.Bubnov, çarlık döneminde onüç kez tutuklanarak sürgüne gönderilmiş, her seferinde de kaçmayı başarmıştı. 1937&#8242;de öndördüncü kez tutuklanmış, ama bu kez kaçamayarak Stalinist bürokrasi tarafından kurşuna dizilmiştir.</p>
<p>NKVD eski muhalefet gruplarının tüm temsilci ve üyelerini temizlemekte kararlıydı. Örneğin, 1898&#8242;den beri Parti üyesi olan  A.S.Kiselev, 1920-22&#8242;lerin &#8220;İşçi Muhalefeti&#8221;ndendi. 1924&#8242;den 1938&#8242;e kadar Sovyet  hükümetinin Merkez Yürütme Kurulu sekreterliğini yaptı. Ancak bu uzun hizmet süresi, geçmişteki &#8220;İşçi Muhalefeti&#8221; üyeliğini unutturmaya yetmediğinden, kurşuna dizildi.</p>
<p>Politbüro üyesi ve Komiserler Konseyi Başkanlık Temsilcisi V.Chubar önce Solikamsk&#8217;a atandı, daha sonra tutuklandı ve kurşuna dizildi. Karısı da aynı akibete uğradı.</p>
<p>Terörün zirveye ulaştığı 1938-39 yıllarında ölüme gönderilenlerden birkaçını sıralamakla yetinelim:</p>
<p>Ukrayna Komünist Partisi birinci sekreteri S.V.Kosior; Politbüro ve Ukrayna  Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi P.P.Postyshev; batı Sibirya Parti Komitesi birinci sekreteri ve Politbüro aday üyesi E.Rudzutak; Merkez Komitesi Orgbüro eski sekreteri, daha sonra  Merkez Komitesi Bilim Seksiyonu başkanı K.Bauman; eski Tarım Komiseri, daha sonra  Merkez Komitesi tarım seksiyonu başkanı A.Yakovlev; Merkez Komitesi basın-yayın komitesi başkanı B.M.Tal; Merkez Komitesi ajitasyon ve propaganda seksiyonu başkanı A.I.Stetski; Lenin&#8217;in tavsiyesi üzerine 1922 yılında Stalin&#8217;in yardımcılığına getirilen A.M.Nazaratian. Bütün bu adını saydığımız yöneticiler 1934 yılındaki 17. Kongrede Merkez Komitesi üyeliğine, ya da aday üyeliklere seçilmişlerdi.</p>
<p>Lenin&#8217;in güvendiği birçok insan tutuklandı. 1917 yazında Razliv&#8217;de Lenin&#8217;i saklayan Petrogradlı işçi N.A.Emelianov daha 1935&#8242;lerde tutuklanmıştı. Ve 1921&#8242;de Lenin, aynı Emelianov&#8217;la ilgili olarak şöyle diyordu: <em>&#8220;Yoldaş Emelianov&#8217;a tam bir güven gösteriniz ve mümkün olan bütün yardımları yapınız. Kendisini Ekim devriminden önceleri tanıyorum; eski bir partili ve St. Petersburg işçi sınıfı öncüsünün liderlerindendir.&#8221;</em> Ancak Stalin bürokrasisi için bu tür ölçüler geçersiz olduğundan, Emelianov tutuklanır. A.V.Snegov anılarında, Emelianov&#8217;un bağışlanması için Krupskaya&#8217;nın gözyaşları içinde Stalin&#8217;e nasıl yalvardığını anlatır. Emelianov, karısı ve iki çocuğu ile birlikte, Stalin&#8217;in ölümüne kadar hapiste kalır.</p>
<p>1917 yılında Lenin&#8217;in muhafızlığını yapan ve onun Razliv&#8217;den Finlandiya&#8217;ya geçişini örgütleyen eski Bolşevik Shotman da tutuklandı ve 1939&#8242;da öldürüldü.</p>
<p>İsviçreli tanınmış Sol sosyalist ve sonra komünist olan, Üçüncü Enternasyonal&#8217;in önderlerinden Fritz Platten de terörün kurbanı oldu. F.Platten, 1917&#8242;de Lenin ve arkadaşlarına Almanya&#8217;dan Rusya&#8217;ya geçiş yolunu hazırlamıştı. Onlarla birlikte Rusya&#8217;ya giderek, Ekim devrimine katıldı. 1 Ocak 1918&#8242;de Simienovski köprüsünde Lenin&#8217;e karşı düzenlenen bir suikastte, kendisinin yaralanması pahasına  Lenin&#8217;in hayatını kurtarmıştı. Bunun karşılığını, Stalinizmin zindanlarında ölerek ödedi.</p>
<p>Polonya işçi  hareketinin önderlerinden S.Ganetski, Lenin tarafından Rus Komünist Partisine salık verilmişti. 1914&#8242;de  Rus ajanı suçlamasıyla Avusturya makamlarınca tutuklanan Lenin&#8217;in salıverilmesini Genetski sağlamıştı. Lenin&#8217;in Rusya&#8217;ya dönüşünün örgütlenmesine yardım eden Genetski, Lenin&#8217;le İsveç&#8217;de buluşarak, Petrograd&#8217;a kadar sürecek seyahatın güvenliğini temin etmişti. Ekim devriminden sonra Sovyetler Birliği&#8217;nde önemli diplomatik ve ekonomik görevler üstlendi. Lenin&#8217;in bu yoldaşı da Eylül 1937&#8242;de kurşuna dizildi.</p>
<p>1918&#8242;de Lenin&#8217;in ilk hükümetinde Adalet Komiseri ve kısa bir süre yaşayan Letonya Sovyet Cumhuriyeti&#8217;nin başı olan S.I.Gusev öldüğünde büyük bir askeri törenle Kızıl Meydan&#8217;a gömülmüştü. Daha sonra adı Parti tarihinden çıkarıldı.</p>
<p>Yeraltı çalışmasında adı destanlaşan Kamo, az da olsa terörden payına düşeni aldı. Tiblis&#8217;de mezarının üzerinde bulunan büstü kaldırıldı ve kızkardeşi tutuklandı.</p>
<p>Sverdlov&#8217;un kardeşi Veriamin Sverdlov kurşuna dizildi.</p>
<p>Krasin, Nogin, Çiçerin, Lunaçarski gibi ünlü Bolşeviklerin adları tarih sayfalarından silindi.</p>
<p>E.N.Egerevo, 1917&#8242;de Sendikalar Birliği Konseyi sekreterliği görevinde bulunuyordu. Bu devrimci kadın, 1917&#8242;de Vyborg parti komitesinin sekreteriydi. Lenin&#8217;in parti üyeliği kartını da o doldurmuştu. Krupskaya&#8217;nın eski bir arkadaşı olan Egerevo, Temmuz 1917&#8242;de Lenin&#8217;in saklanmasına da yardımcı olmuştu. Anti-Sovyet faaliyetle suçlanarak öldürüldü.</p>
<p>Okuyucuyu bıktırmak pahasına buraya kadar sıraladığımız birkaç düzine isim, dünyanın ilk işçi devletini kuran ve daha sonra Stalinist bürokrasinin terörü ile yokedilen Bolşevik kuşağın en önde gelenleridir. Biraz ileride terörün genel bilançosuna bakıldığında, verilen örneklerin nicelik<strong> </strong>olarak bir &#8220;hiç&#8221; olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>Toplumun Bütün Alanlarında &#8220;Temizlik&#8221;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1930&#8242;lu yılların sonuna doğru başlayan terör, devlet çarkını elinde tutan bürokratik kastın, sadece eski muhalefetin temsilci ve izleyicilerine karşı bir sindirme eylemi değildi. Terörün uygulayıcıları genellikle NKVD memurları olsa bile, onbinlerce insan &#8220;halk düşmanları&#8221; adı altında olmayan bir hedefe karşı kampanya içine sokuldu. Milyonlarca insan şüphe içine düşürüldü. Herkesin en yakınından bile kuşku duyduğu bir endişe ortamı yaratıldı. Yabancı ülkelerin gizli servislerinin Sovyetler Birliği&#8217;nin her yerine sızdığı, emperyalist ajanların uzaklarda değil, en yakın çevrede aranması gerektiği düşüncesi beyinlere işlendi. Parti organları kanalı ile bu şüphe ve endişe ortamı sürekli olarak geliştirildi ve derinleştirildi. Bu sayede terör, hiçbir direnmeyle karşılaşmadan, toplumun bütün katlarına yayıldı ve kurumlaştı.</p>
<p>Terörün psikolojik hazırlığı ve birikimi öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, &#8220;temizlikler&#8221;in savunucu ve uygulaycıları bile temizlenebiliyorlardı. Örneğin terörün ilk uygulayıcılarından Yagoda kurşuna dizilebiliyordu. Devletin başında, karısı yedi yıl hapis cezasına çarptırılan bir insanın (Kalinin) oturduğu traji-komik bir yapı oluşmuştu.</p>
<p>Muhalefetin temizlenmesiyle başlayan bürokratik terörün ulaşamadığı hiçbir alan kalmadı. Örneklerle devam edelim:</p>
<p>Parti tarihi enstitüsünün yöneticisi ve Merkez Komitesi üyesi V.G.Knorin kurşuna dizildi. İlk Lenin biyografisini yazan, Lenin&#8217;in eserlerinin ilk toplu yayınını gerçekleştiren, Marks-Engels-Lenin Enstitüsünün yöneticilerinden V.G.Sorin hapiste öldü. İzvestiya&#8217;nın ilk yayımcılarından ve önde gelen tarihçilerden M.Steklov ile Bilimler Akademisinde  Tarih Enstitüsü yöneticisi N.M.Lukin de terörün kurbanları arasındaydı.</p>
<p>1920&#8242;lerde en üstün felsefeciler arasında sayılan Jan Sten, Stalin&#8217;e diyalektik konusunda özel dersler vermişti.1928&#8242;de Sten bir yıl süreyle partiden atıldı ve Akmalinsk&#8217;e sürgüne gönderildi. 1937 yılında Stalin&#8217;in doğrudan emriyle tutuklandı ve Menşevikleşen idealistlerin önderlerinden birisi olarak ilan edildi. O sıralarda Jan Sten&#8217;in &#8220;Diyalektik Materyalizm&#8221; adlı geniş bir yazısının da içinde olduğu Büyük Sovyet Ansiklopedisi&#8217;nin ciltlerinden birisi baskıdan daha yeni çıkmıştı. O dönemdeki olağan çözüm yolu, basılan tüm kopyaların yokedilmesiydi. Ancak ansiklopediyi yayınlayanlar daha ucuz bir çözüm yolu buldular: sadece Jan Sten&#8217;in adının bulunduğu sayfayı değiştirdiler ve yazı M.B.Mitin adıyla çıktı. Sten 19 Haziran 1937&#8242;de daha sonra öleceği Lefortova hapisanesine gönderildi.</p>
<p>Sovyet dil bilimcileri de kayıp verdi. 1919&#8242;da parti üyeliği başvurusu Lenin tarafından benimsenen Kiev&#8217;deki Linguistik Enstitüsü yöneticisi N.M.Siiak ve parlak bir şark bilimcisi olan ve Tangut hiyografilerini çözen N.A.Nevski tutuklanıp ölenler arasındaydı.</p>
<p>1936&#8242;da Pravda, Moskova matematik okulunun kurucularından büyük matematikçi N.N.Luzin&#8217;i &#8216;karşı-devrimci&#8217;, &#8216;Karayüzler çetesi üyesi&#8217; sıfatlarına layık gördü. Tüm Moskova matematik okulu gerici ilan edildi.</p>
<p>Yönetici durumundaki kimi biyologlar, Troçkizm, casusluk ve yıkıcılıkla suçlanarak tutuklandılar. Bunlar  arasında  Ukrayna Bilimler Akademisi sekreteri ve uzman yönetici genetisyen Agol, Tıbbi Genetik Enstitüsü yöneticisi Levit, ünlü Darvinist ve bilim tarihçisi Uranowski de vardı.</p>
<p>Biyoloji ve ziraat bilimlerinin önderlerine karşı iftira kampanyasına başlayan T.D.Lysenko, bu tutuklamalardan sonuna kadar yararlandı. Dünya bilimi hakkında ciddi bilgiden yoksun olan, Darwin ve Mendel yasalarına karşı olmakla tanınan Lysenko ve yardımcısı Prezent, bilimsel cehaletlerini, bilim dalındaki muhaliflerine temelsiz politik çamur atmalarla örtmeye çalıştılar. Sonuç olarak da, biyologlar ve ziraatçılar arasındaki tutuklamalar özellikle yoğunluk kazandı.</p>
<p>Tıp bilimi de terörün dışında kalmadı. Merkezi tüberküloz enstitüsü yöneticisi olan dünyaca tanınmış uzman V.S.Kholtzman ve ünlü tıp operatörü K.Kokh kurşuna dizildi. Birçok tıp doktoru altın madenlerinde çalışmaya zorlandı.</p>
<p>Binlerce teknik uzman, mühendis, yönetici ve hatta mağaza müdürleri ya kurşuna dizildi, ya da çalışma kamplarına gönderildi. Silah sanayiindeki birçok planlamacı tasfiye edildi.</p>
<p>1937 Haziran&#8217;ında Kızıl Ordu&#8217;ya ağır darbeler inmeye başladı. En deneyimli, en yetenekli 82.000 komutan ve siyasal görevli tasfiye edildi. Troçki ve Frünze&#8217;den sonra Sovyetler&#8217;in en üstün askeri stratejisti olarak nitelenen M.V.Tuhaçevski tutuklandı; &#8220;yargılandıktan&#8221; sonra kurşuna dizildi. İç savaş kahramanı, Kerkez Komitesi üyesi, askeri yetenekleri ile uluslararası planda tanınan I.E.Yakir; Vladivostok&#8217;un kurtarıcısı ve Denikin&#8217;e karşı büyük zaferin komutanı I.P.Uborevich; iç savaşta &#8220;Kızıl Kazaklar&#8221;ın ünlü komutanı V.M.Primakav kurşuna dizildi. Savunma Komiserliği temsilcisi ve ordu siyasi şefi B.Gamarnik ise intihar ederek aynı kaderi paylaştı.</p>
<p>Kızıl Ordu&#8217;daki temizliğin komutanlar düzeyindeki bilançosu ise şöyleydi: beş mareşalden üçü, dört orgeneralden üçü, ikinci derecedeki oniki orgeneralin tümü, altmışyedi korgeneralin altmışı, 199 tümen komutanından 136&#8217;sı, 397 tugay komutanından 221&#8242;i; Deniz Kuvvetlerindeki her iki donanma oramirali, ikinci derecedeki altı amiralin tümü, birinci derecedeki iki amiral, ikinci derecedeki 15 ordu komiserinin tümü, 28 kolordu komiserinin 25&#8242;i, 97 tümen komiserinin 79&#8242;u, 36 tugay komiserinin 34&#8242;ü tutuklandı, ya da kurşuna dizildi.</p>
<p>Askeri bir deha olarak kabul edilen Tuhaçevski, kurşuna dizilmeden önceki son günlerini askeri strateji konularına harcadı. Bu satırlar da ona aittir: &#8220;Faşist Almanya 1941 baharında 200 hareketli tümenle Sovyetler Birliği&#8217;ne saldıracaktır.&#8221; Gerçi 1937 yılında  Faşist Almanya&#8217;nın Sovyetler Birliği&#8217;ne karşı savaşa kalkışacağını tahmin etmek için siyasi bir dehaya sahip olmak gerekmezdi. Bu tarihten daha on yıl önce Troçki, Nazi partisinin iktidara gelmesinin kaçınılmaz olarak Sovyetler Birliği&#8217;ne karşı savaşa yolaçacağını açıkça söylemişti. Faşistlerin iktidara gelemeyeceğini yıllarca savunan ve 1933&#8242;de ise, faşizmin iktidara gelmesiyle düşmesinin bir olacağını iddia eden Stalinist Üçüncü Enternasyonal ve onun uzantısı Alman Komünist Partisiydi.</p>
<p>1930&#8242;ların sonlarına gelindiğinde Alman faşizmine karşı Kızıl Ordu neredeyse komutansız kalmıştı. Nürnberg duruşmalarında yapılan açıklamalara göre, 9 Ocak 1941&#8242;de Nazi generallerinin toplantısında Hitler Sovyetler Birliği&#8217;ne saldırı planını sunarken, Sovyet ordusunda iyi kumandan kalmadığını söyler. Hitler bu gözleminde pek haksız değildir, çünkü 1940 sonbaharında Sovyet piyade müfettiş generalinin raporuna göre, o yaz 225 topçu komutanından hiçbiri askeri akademide eğitim görmemiştir. Bunlardan sadece 25&#8242;i askeri okuldan mezun olmuş, geri kalanları ise asteğmenler için açılan kursları tamamlamışlardı. 1940&#8242;ın başlarında tümen komutanlarının %70&#8242;inden fazlası, alay komutanlarının %70&#8242;i, komiserlerin ve siyasi bölüm şeflerinin %60&#8242;ı sadece bir yıldır bu görevlerde bulunuyorlardı. Ve bütün bunlar tarihin en korkunç savaşının eşiğinde oluyordu.</p>
<p>Hava savunma dalındaki terörün sonuçları da çok ilginçtir. Radar geliştirme teorisi Sovyetlerde 1930&#8242;ların başlarında oluşturuldu. 1934&#8242;de ilk kez keşif istasyonları kuruldu. 1934&#8242;ün sonlarında beş deneme radar istasyonu yapmak için Savunma Komiserliği Leningrad fabrikası ile anlaşmaya vardı. Fakat 1937 Ağustos&#8217;unda Hava Savunma Temsilciliği&#8217;ndeki yönetici radar mühendis P.K.Oshcepkov tutuklandı. Sonuç olarak Sovyet Ordusu İkinci Emperyalist Savaşa radarsız olarak girdi.</p>
<p>Her alandaki yaratıcı insan ve kurum terörün gadrine uğradı. Ressamlar, müzisyenler, mimarlar, film yapımcıları, kısacası toplumun bütün alanları terör ağının içine sokuldu.</p>
<p>İç savaş sırasında Odesa yeraltı hareketinin destanlaşan ismi Elena Sokolovskaya 30&#8242;lu yıllarda Mosfilm&#8217;in sanat yöneticisi olmuştu. 1937&#8242;de Moskova&#8217;da tutuklandı.</p>
<p>Ekim devrimini dökümanter bir seri haline getiren filmci A.F.Dorn&#8217;un da başına aynı şey geldi.</p>
<p>1936&#8242;da realizmin dar biçimde anlaşıldığından yakınan ünlü tiyatro yönetmeni V.E.Meyerhold&#8217;a karşı kampanya açılmıştı. 1938&#8242;de Meyerhold&#8217;un yönetiminde bulunduğu tiyatro, &#8216;Sovyet sanatına yabancı olduğu&#8217; gerekçesiyle kapatıldı. Sovyet gençliğinin Mayakovski kadar bağlandığı bu tiyatro yönetmeni bir yıl sonra da öldürüldü.</p>
<p>1936-38 dönemindeki boyutlara ulaşamasa da, 1939-40 yıllarında hapis cezaları ve kurşuna dizmelerle sonuçlanan binlerce yeni dava açıldı.</p>
<p>1912 Prag konferansında Bolşevik partisi Merkez Komitesi&#8217;ne seçilen F.I.Goloshchekin de  bu dönemde kurşuna dizildi.</p>
<p>1939-41 döneminde Batı Ukrayna, Beserabya ve Baltık bölgelerinde bir yığın illegal tutuklamalara girişildi. Binlerce insan ağır baskılara uğrarken, onbinlercesi de ülkenin doğusuna sürüldü. Bu durum yerli halklar arasında büyük tedirginlik ve memnuniyetsizliğe yolaçtı. Tam savaş arifesinde Lvov, Kishinev, Tallin ve Riga&#8217;nın bütün hapisaneleri ağzına kadar doluydu. Savaşın ilk günlerinde bazı bölgelerde mahkumları başka yerlere nakledemeyen NKVD, çok daha kestirme bir yol yol bularak tutukluları kurşuna dizdirdi. Örneğin Lvov&#8217;da, Almanlar gelmeden önce halk ölülerin kimliğini öğrenebilmek için hapisaneye akın etti.</p>
<p>Almanlara karşı direniş hareketinin Sovyetlerin batı bölgelerinde ve özellikle ilk başlarda Ukrayna&#8217;da  yavaş gelişmesinde Stalinist bürokrasinin caniliklerinin payı küçümsenemez. Hitler&#8217;in orduları bir düşman gibi karşılanmadı. Zorla kollektifleştirme döneminde bu bölgelerde yüzbinlerce insan hayatını kaybetmişti. Bunun yanısıra Sovyet bürokrasisinin milliyetçi baskısının yarattığı huzursuzluk çok büyüktü. Ukrayna halkı Hitler&#8217;in ordularını  alkışlamadı, ama şikayetçi de olmadı. Ancak Alman işgalinden birkaç hafta sonra ilk partizan birlikleri Ukrayna&#8217;da kurulmaya başlandı. Çünkü Alman işgalinin sonuçları, sadece yabancı bir faşist ordunun Sovyet topraklarını işgal etmesi olayının ötesinde, üretim araçlarının  kollektif mülkiyetten özel mülkiyete geçmesi anlamına geliyordu. Alman işgali, Ekim  Devrimi&#8217;nin bütün kazanımlarının yok edilmesi demekti. Bu yüzden Ukrayna halkı Stalinist bürokrasiye rağmen, Ekim Devrimi&#8217;nin kazanımlarını korumak için silaha sarıldı. Troçki bir yazısında &#8220;Ekim Devrimi&#8217;nin sonucu olan toplumsal ilişkiler yığınların bilincinde yaşamaktadır&#8221; der.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Komintern Seksiyonlarında &#8220;Temizlik&#8221;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sol Muhalefet&#8217;in Rusya&#8217;da ezilmesi ve partiden atılması süreci, uluslararası komünist hareket içinde de yaşandı. Rus partisinin baskı ve teşvikiyle Komintern seksiyonlarındaki Sol Muhalefet unsurları partilerden püskürtüldü. Komintern&#8217;in dünya komünist hareketinin devrimci merkezinden, Stalinist bürokrasinin uluslararası uzantısı bir organa indirgenişi, 1920&#8242;lerin ikinci yarısında tamamlanmıştı. 1935&#8242;de 7. ve ölüm kongresi yapılan Komintern&#8217;in denetimi, sanıldığı gibi Dimitrov&#8217;un, ya da Togliatti&#8217;nin değil, NKVD&#8217;nin elindeydi. Aynı kongrede polis şefi Yagoda Komintern Yürütme Kurulu&#8217;na, NKVD yöneticilerinden Mikhail A. Trilisser de Komintern Prezidyumu ve Sekreterliğine girmişti.</p>
<p>1930&#8242;larda illegal koşullardaki komünist partilerin yönetici kadrolarının önemli bir kesimi Sovyetler Birliği&#8217;nde bulunuyordu. İşte bu kadroların çok büyük bir kısmı terörün gadrine uğradı.</p>
<p>Bu dönemde Sovyetler&#8217;de sayıcı en kabarık yabancı komünistler ve anti-faşistler Almanlardı. Hitler faşizminden Sovyetler Birliği&#8217;ne kaçak bu insanları orada bir başka trajik sürpriz bekliyordu. Alman Komünist Partisi&#8217;nin en perestijli üyeleri darbelendi. Politbüro eski üyesi Heinz Neumann tutuklandı. Ünlü Lefortova cezaevine gönderilen Politbüro üyeleri Herman Remmele, Fritz Shulte ve Herman Schubert ortadan kayboldu.</p>
<p>1919&#8242;daki Komintern&#8217;in kuruluş kongresinde bulunan Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Komintern Yürütme Kurulu üyesi Hugo Eberlein, astım krizleri altında vahşice sorgulandıktan sonra, 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.</p>
<p>Diğer tutuklananlar arasında Alman Komünist Partisi illegal örgütlenme ve askeri cihaz şefi Hans Kippenberger; Merkez Komitesi örgütlenme sekreteri Leo Şieg; Rote  Fahne&#8217;nin (Kızıl Sancak) yayın şefi Heinrich Susskind ve Werner Hirsch de vardı.</p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;ne iltica eden Karl Liebnecht&#8217;in oğlu partiden atıldı ve yeğeni Kurt Liebnecht tutuklandı.</p>
<p>Ünlü Leibzig davasındaki başlıca Alman sanık ve Reichtag&#8217;daki komünist lider Ernst Torgler&#8217;in oğlu da Sovyetlere sığınmıştı. O da Alman ajanı suçlamasıyla hapse atıldı. Nazi-Sovyet paktının imzalanmasından sonra Sovyetlere kaçan anti-faşistler  ve yahudiler Almanya&#8217;ya geri teslim edildi. Bundan sonra, Nazizmin köleleştirdiği ülkelerdeki insanlara Sovyetlerin kapısı kapandı.</p>
<p>En ağır darbe yiyen Polonyalılar oldu. Polonya Komünist Partisinin Moskova ile ilişkilerinde özel bir durumu vardı. Daha 1906&#8242;da, Polonya Sosyal Demokrat Partisi Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin 4. Kongresine kabul edilmişti. Bu gelenek nedeniyle bir Polonyalı rahatlıkla Polonya partisinden Rus partisine geçebilirdi. Bir bakıma da bu yüzden, temizlikler sırasında Polonya partisine karşı kıyım, aynen Sovyet partisindeki rahatlık ve ipotek duygularıyla yapıldı. Temizlik sadece Polonya partisini değil, Sovyetlerdeki Polonyalı azınlığı da sarstı. 1926 yıllarında Sovyetler&#8217;deki Polonyalı sayısı  792 000 olarak belirtilirken, 1939&#8242;da bu sayı 626 000&#8242;e inmişti. Polonyalı bir komüniste göre, Buharin davası sırasında sadece Moskova&#8217;da 10 000 Polonyalı kurşuna dizilmişti.</p>
<p>Polonya Sosyal Demokrat Partisi ve daha sonra da Komünist Partisinin kurucularından A.Warski Ağustos 1937&#8242;de kurşuna dizildiğinde yetmiş yaşındaydı. Polonya Komünist Partisi sekreteri  Julian Leszczynski (Lenski) ve hayatının kırk yıldan fazla bir süresini devrimci mücadele içinde geçiren Wera Kostrzewa (Maria Koszutska) 1939&#8242;da kurşuna dizildi.</p>
<p>O sıralarda Polonya&#8217;da bulunan kimi önderler Moskova&#8217;ya &#8220;görüşme&#8221;ye çağırıldılar. Bunlar arasında Polonya Komünist Partisi Politbüro üyelerinden Jerzy Heryng (RyNg) ve Saul Amsterdam (Henryk Henrykowski) de vardı. Hepsi öldürüldü.</p>
<p>Polonya Partisini Komintern Yürütme Kurulu ve Kontrol Komisyonu&#8217;nda temsil eden eskilerin eskisi Walecki de aynı kaderi paylaştı. 1937&#8242;den 1939&#8242;a kadar Polonya Merkez Komitesinin Sovyetler&#8217;deki oniki üyesi ve yüzlerce partili kurşuna dizildi.</p>
<p>Polonya Komünist Partisine karşı duyulan bu özel nefretin nedeni ne olabilir? Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 18. Kongresinde, Manuilski Komintern raporunu okurken, katledilen Polonyalı Komünistlerden &#8220;Polonya faşizminin ajanları&#8221; olarak sözeder. Isaac Deutscher&#8217;e göre, Stalinizmin Polonya partisine karşı daha özel bir kin duymasının nedeni, bu partinin Luksemburist geleneğinden kaynaklanmaktaydı. Stalin&#8217;e göre Luksemburgizm Troçkizmin Polonya versiyonunun adıydı.</p>
<p>1939&#8242;da Polonya Komünist Partisinden geriye kalanların yetmiş seksen kişi kadar olduğu söylenir. Temizliklerde Polonya partisi ile yarışabilecek tek parti Ukrayna partisiydi. Fakat Ukrayna partisi tamamen yokedilemezdi, çünkü Kiev&#8217;de yöneticilik yapacak insanlara gereksinme vardı. Polonya için böyle birşey söz konusu olmadığı gibi, yaklaşan Nazi-Sovyet paktına ve Polonya&#8217;nın paylaşılmasına karşı önemli bir engel de ortadan kaldırılmış oluyordu. Bu yüzden de, Polonya partisi 1938&#8242;de anti-faşist cephe kurma yolunda önemli ilerlemeler gösterirken, Stalinist Kominternce dağıtılarak  likide edilmiş oldu. 1944 yılında &#8220;komünist&#8221; bir hükümet  kurma zorunluluğu ortaya çıkınca, Polonya zindanlarına düşebilme &#8220;şans&#8221;ına sahip Gomulka yeni kurulan partinin  başına, eski NKVD sorgulamacısı Bierut devlet başkanlığına, Orta Asya&#8217;da bir enstitüde dersler veren Minc de ekonomik şefliğe  getirildi.</p>
<p>Macarların kayıpları da büyük oldu 1919 Macar ayaklanmasının önderi Bela Kun bunların başında gelir. Mayıs 1937&#8242;de yapılan Komintern Yürütme Kurulu toplantısında Manuilski Bela Kun&#8217;u Stalin&#8217;e hakaret edici davranışlar içinde bulunmak ve 1919&#8242;dan beri Romanya gizli polisi ile ilişkide olmakla suçladı. Bu konuşmadan  birkaç gün sonra tutuklanan Bela Kun, casusluk suçlamasıyla kurşuna dizildi. Karısı İrina da sekiz yıl hapis cezasına çarptırılırken, oğlu Macar şairi Hides çalışma kampına gönderildi.</p>
<p>Diğer tutuklular arasında Macar komünizminin eski önderlerinden Dezsö Bokanyi, F.Korikos, Farkos Gabor, teorisyen Lajos Magyar ve Jozsef Rabinovicz de vardı.</p>
<p>Yugoslav Komünist Partisinin yediği darbe de hiç küçümsenmeyecek boyutlardadır. Gerici Yugoslav diktatörlüğü binlerce komünisti temizlerken, Moskova&#8217;da da  Yugoslav partisi Merkez Komitesi&#8217;nin aşağı yukarı tamamı ve çok sayıda Yugosslav komünisti tutuklandı. Yüzden fazlası hapis ve kamplarda öldü. Parti genel sekreteri Gorkic 1937 yazında tutuklandı. Karısı ise, İngiliz ajanlığı suçlamasıyla daha önce tutuklanmıştı. Yugoslav Komünist Partisi&#8217;nin Sovyetler Birliği&#8217;nde yaşayan önderlerinin kaderini, &#8220;o dönemde ben tek başıma kalmışkım&#8221; diyen Tito&#8217;nun ağzından dinleyelim:&#8221;temizlikler sırasında tutuklanan yargılanan ve tasfiye edilen, ya da hapse atıldıktan sonra izine rastlanamayanlar arasında Filip Filipovic, Kamilo Horvatin, Kosta Nokakovic, Djuka ve Stjepan Cvjic, Rade ve Grgur Vujovic, Mladen Conic, Anton Mavrak ve diğerleri vardı. Hiçbir zaman işlemedikleri suçlardan ötürü üzerlerine yıkılan müthiş suçlamalarla ölüme yollanan bu insanların yaşadıkları trajedi çok büyüktür. O günler olağanüstü karmaşıktı. Partimiz tümüyle suçlama altındaydı. Komintern içinde partinin dağıtılacağı yolunda söylentiler bile dolaşıyordu.&#8221;<a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn10">[8]</a></p>
<p>Romanya Komünist Partisi genel sekreteri ve Komintern yürütme kurulundaki temsilcisi Marcel Pauker ve Merkez Komitesi üyesi Aleksandru Dobrogenau 1937&#8242;de kurşuna dizildi. Rakovski ile olan eski ilişkileri casus sayılmaları için yeterliydi! Olayın trajik yanlarından biri de, Pauker Moskova&#8217;da tutuklanırken, karısının da Romanya&#8217;da faşistlerce tutuklanmış olmasıydı.</p>
<p>Dimitrov&#8217;la birlikte Leibzig&#8217;de yargılanan Popov ve Tanev&#8217;e Sovyetler Birliği vatandaşlık vermişti. 1937&#8242;de Sovyetler&#8217;de tutuklanan bu iki Bulgar komünistine faşist Alman mahkemesinin veremediği cezayı Sovyet mahkemesi verdi.</p>
<p>Yüz kadar İtalyan komünisti, anarşisti ve partili olmayan işçi öldürüldü. Bunlar arasında Alman komünisti Neumann&#8217;la birlikte Kanton Komününe katılan tanınmış gazeteci Edmondo Peluso da vardı. Togliatti&#8217;nin üvey kardeşi Paoli Robotti de tutuklandı.</p>
<p>Aralarında Çin Komünist Partisi&#8217;nin Komintern temsilcisi Go Shao-tan&#8217;ın da bulunduğu birçok Çinli komünist tutuklandı. Komintern&#8217;deki Kore seksiyonunun</p>
<p>tamamı tutuklandı.</p>
<p>O zamanlar  Finlandiya Komünist Partisi birinci sekreteri olan Avo Tuominen daha sonraları, kurşuna dizilen birçok Fin&#8217;li komünistin adını açıklarken, o sıralarda Sovyetler Birliği&#8217;nde yaşayan bütün Finli&#8217;lerin &#8220;halk düşmanı&#8221; olarak ilan edildiklerini belirtir.</p>
<p>İspanyol, Çek, Fransız, Avusturyalı, Hollandalı, Hindistanlı ve hatta Brezilyalı   ve Amerikalı birçok komünist tutuklandı, ya da öldürüldü. Komintern seksiyonlarındaki teröre hedef olan komünistler, ülkelerinde illegal koşullarda faaliyet gösteren partilere mensup olanlardı. Olayın en dehşet verici yanlarından birisi de, aynı tarihlerde sınıf düşmanlarının iktidarda olduğu kendi ülkelerinde hapislerdeki komünistlerin birçoğu hayatta kalırken, Sovyetler Birliği&#8217;nde olanların büyük bir kesiminin öldürülmüş olmasıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sovyet Sınırları Dışında &#8220;Temizlikler&#8221;</strong></p>
<p>&#8220;Temizlikler&#8221; sadece Sovyetler Birliği sınırları içine hapsedilmedi. Moskova&#8217;daki komünistlerle başa çıkmak oldukça kolay bir işti. Yabancı ülkelerde &#8220;temizlikler&#8221;e girişmek, daha gizli, daha planlı taktikler gerektiriyordu. Aralık 1936&#8242;da Yezhov, &#8220;Özel Görevler Seksiyonu&#8221; adı altında NKVD&#8217;de bir örgütlenme oluşturdu. &#8220;Seyyar Gruplar&#8221; denen bu seksiyonun görevi, Sovyetler Birliği dışında &#8220;temizlikler&#8221; gerçekleştirmekti.</p>
<p>Stalinist bürokrasiyi Sovyet sınırları dışında en fazla telaşlandıran gelişmelerden birisi İspanya İç Savaşı&#8217;ydı. Bu savaşın devrimci saflardaki belkemiğini POUM (&#8220;Sol Merkezciler&#8221;) ve Anarşistler oluşturuyordu. İspanya&#8217;da Markos adıyla faaliyet gösteren NKVD şeşerinden Slutsky&#8217;e göre, POUM sadece Zinovyev ve Piatakov&#8217;un yargılanmalarını eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Troçki&#8217;yi İspanya&#8217;ya getirmekle de uğraşıyordu. Daha Aralık 1936&#8242;da Sovyet basınında Katalonya&#8217;nın geleneksel Marksist partisi POUM&#8217;un tasfiyesinin gerekli olduğundan söz ediliyordu.</p>
<p>16 Haziran 1937&#8242;de POUM&#8217;un politik sekreteri ve Kızıl Sendikalar Enternasyonal&#8217;i eski başkanı Andres Nin NKVD görevlilerince İspanya&#8217;da tutuklanıp sorguya çekildikten sonra öldürüldü. Fakat Andres Nin&#8217;e &#8220;itiraf&#8221; türünden birşey imzalatılamadı. POUM ve anarşistleri ezebilmek için, iç savaşın en kritik bir döneminde güçlerin parçalanmasından çekinilmedi. İspanya Komünist Partisi yönetimi Komintern direktiflerine uygun olarak hareket etmesine rağmen, Parti genel sekreteri Jose Diaz NKVD&#8217;nin faaliyetlerinden &#8220;ahlaki bir ölüm&#8221; diye sözeder. Aynı Diaz daha sonra Moskova&#8217;da karanlık bir biçimde ölmüştür.</p>
<p>1930&#8242;larda dış ülkelerde görevli bazı Sovyet diplomatları ve NKVD ajanları Sovyetler Birliği&#8217;ne geri dönmeyi reddettiler. Bunun en önemli nedenlerinden birisi duydukları endişeydi. Geri çağırılarak kurşuna dizilen Antonov-Ovseenko&#8217;dan daha önce sözetmiştik. Diğer bir örnek NKVD&#8217;nin Fransa&#8217;daki temsilcisi Nikolai Smirnov&#8217;dur. Moskova&#8217;ya geri çağırıldı ve döndüğünde Fransız ve Polonya ajanlığı suçlamasıyla kurşuna dizildi.</p>
<p>NKVD&#8217;nin üst düzeylerinde görevli olan general Krivitski, Aralık 1937&#8242;de Fransız Sosyalist Partisi&#8217;ne, Fransız Komünist Partisi&#8217;ne ve Dördüncü Enternasyonal hareketine birer mektup göndererek, onbinlerce suçsuz insanın tutuklanması ve kurşuna dizilmesi nedeniyle kendi konumunu feda etmek zorunluluğu duyduğunu ve kendisini, haksız yere suçlanan ve öldürülen insanların itibarlarının yeniden iadesi yolunda mücadeleye adadığını söyler. Krivitski&#8217;nin mektubu şöyle sona erer:</p>
<p><em>&#8220;GPU&#8217;nun beni öldürerek susturacağını biliyorum. Yezhov&#8217;un emri altında herşeyi yapmaya hazır yüzlerce kişi peşime düştü bile. Devrimci bir savaşçı olarak, bu durumu uluslararası işçi sınıfının bilgisine sunmayı bir görev sayıyorum.&#8221; </em></p>
<p>Krivitski&#8217;nin tahmini yanlış çıkmadı. Kurşunlanan  vücudu Waşhington&#8217;daki bir otel odasında bulundu.</p>
<p>Bu mektuptan birkaç gün sonra Avrupa gazeteleri, Sovyetler&#8217;in eski Yunanistan elçisi A.G.Barmin&#8217;in benzer bir mektubunu yayınladılar. Barmin mektubunda, ondokuz yıldır komünist olduğunu, ama şimdi devrimi yapan ve ilk işçi devletini kuranların kitlesel olarak yokedilme hazırlıklarının görüldüğünü yazıyordu.</p>
<p>Bu arada Ekim Devrimi ve iç savaş kahramanı F.F.Raskolnikov&#8217;dan söz etmeden geçmeyelim. Raskolnikov 1917&#8242;de Kronstadt parti komitesi başkanıydı. Daha sonra donanma komiserliği temsilciliği, Volga,Hazar ve Baltık donanma komutanlığı yaptı. 1930-39 yılları arasında Estonya, Danimarka ve Bulgaristan&#8217;da Sovyet elçiliği görevlerinde bulundu. Raskolnikov, 17. parti kongresinden sonra kişi putlaştırma ve en iyi parti kadrolarının tasfiyesi karşısında büyük bir tedirginlik duymaya başladı. Temmuz 1939&#8242;da Fransa&#8217;da bulunduğu sırada kendisinin &#8220;halk düşmanı&#8221; ilan edildiğini öğrendi. Stalin&#8217;e yazdığı açık mektupta, eski Bolşevik kuşağın yokedilmesini, Troçkistlere, Zinovyevcilere ve Buharincilere karşı girişilen iftira ve terör kampanyasını sert bir dille protesto etti. Stalinist bürokrasinin üzerinde yarattığı sarsıntı sonucu, Raskolnikov Eylül 1939&#8242;da intihar etti.</p>
<p>Yüksek bir GPU görevlisi olan Ignace Reiss Temmuz 1937&#8242;de Stalin&#8217;e açık bir mektup yazarak 4. Enternasyonal hareketine katıldığını açıklar.İki ay sonra İsviçre&#8217;nin Lozan şehrinde vücudu delik deşik edilmiş bir halde ölü olarak bulundu.</p>
<p>Troçki&#8217;nin sekreteri Erwin Wolf gönüllü olarak katıldığı İspanya İç Savaşı&#8217;nda sınıf düşmanlarının değil, GPU&#8217;nun kurşunlarıyla öldü. 4. Enternasyonal  hareketinde yönetici bir rol oynayan Troçki&#8217;nin oğlu Leon Sedov 1 Şubat 1938&#8242;de Paris&#8217;de öldürüldü.</p>
<p>Altı ay kadar sonra, 4. Enternasyonal&#8217;in kuruluş konferansını  düzenleyen Rudolf Klement esrarengiz biçimde ortadan kayboldu. İşkence edilmiş vücudu başsız olarak Sein nehrinde bulundu.</p>
<p>Artık sıra, bitirilmemiş bir hesabın görülmesine gelmişti. Moskova duruşmalarında Troçki biçimsel olarak gıyabında ölüm cezasına çarptırılmıştı. Stalinist bürokrasinin kararını infaz etme görevini, NKVD subayı Leonid Eitingan örgütledi. Eitingan 1936&#8242;da Kotov adıyla İspanya&#8217;ya gönderildi. Bundan sonrası Stalinizme özgü &#8220;deneyimli&#8221; yöntemlerle tezgahlandı. 20 Ağustos 1940 tarihi Stalinizmin bayram ve şenlik günü oldu. Stalin&#8217;in emriyle Troçki&#8217;nin  katili Sovyetler Birliği kahramanı ilan edildi. Katilin annesine de Lenin ödülü verildi.</p>
<p><strong>Kısa Bilanço</strong></p>
<p>Bu yazıda sıraladığımız isimler, en önde gelen siyasetçiler, bilim adamları, askeri liderler, sanatçılar ve yöneticilerin  bir kesimine aittir. 1930&#8242;ların kıyım ve temizlikleri sadece parti ve devlet cihazını değil, tüm ülkeyi baştan aşağı çatırdattı. 1937 yılına gelindiğinde 5 milyon insan çalışma kamplarına toplanmış bulunuyordu. Ocak 1937 ile Aralık 1938 yılları arısında tutuklanan insan sayısı 7 milyon civarındaydı. Tutuklananların 1 milyonu kurşuna dizilirken, kamplardaki ağır yaşam koşullarından dolayı 2 milyon kişi yaşamını yitirdi. Temizliklerde yaşamlarını kaybedenlerin kesin bir sayısını vermek oldukça zordur. Ancak 1956 yılında İtalyan Komünist Partisi delegasyonuna Khruschhev tarafından verilen bilgiye göre temizlikler boyunca toplam olarak  yaşamlarını kaybedenlerin sayısı 8 milyondu.</p>
<p>Toplumda nicelik olarak bir oranlama yapılırsa Stalinist terörün en büyük darbesini yiyenlerin  sıradan parti neferleri, alt ve orta derecedeki parti görevlileri olduğu görülecektir. Ekim devriminin önderleri, Lenin kuşağı sürgünlere, zindanlara, ölüm mangalarının önünde hedef olmaya layık görüldü. 1917&#8242;deki Politbüro&#8217;nun tamamı, Merkez Komitesinin tamamına yakını, ilk devrim yıllarının Halk Komiserleri Konseyi&#8217;nin birçok üyesi öldürüldü. Lenin&#8217;in vasiyetnamesinde adı geçen kişilerden Stalin hariç kimse hayatta bırakılmadı. Devrimci miras, Bolşevik geçmiş ortadan kaldırıldı. 1917 Ekim Devrimi&#8217;ndeki Lenin&#8217;in Merkez Komitesi&#8217;nin kaderini bir kez daha anımsatalım:</p>
<p>Lenin 1924&#8243;de öldü; Troçki 1940&#8242;da öldürüldü; Rikov 1938&#8242;de kurşuna dizildi;  Buharin 1938&#8242;de kurşuna dizildi;  Sverdlov 1919&#8242;da bir terörist tarafından öldürüldü; Zinovyev 1936&#8242;da kurşuna dizildi; Kamenev 1936&#8242;da kurşuna dizildi; Milyutin 1938&#8242;de kurşuna dizildi;  Lomov  1938&#8242;de kurşuna dizildi; Sjamyan 1918&#8242;de bir İngiliz tarafından öldürüldü; Berzin 1939&#8242;da kurşuna dizildi; Muranov 1939&#8242;da tasfiye edildi, akibeti belli değil; Artem 1921&#8242;de öldü; Stassova ortadan kayboldu, akibeti belli değil; Kollontay 1952&#8242;de öldü (?); Nogin iç savaşta öldü; Dzerjinsky 1926&#8242;da öldü; Uritski 1918&#8242;de bir terörist tarafından öldürüldü; Krestinsky 1938&#8242;de kurşuna dizildi; Bubnov 1938&#8242;de kurşuna dizildi; Sokolnikov 1939&#8242;da hapisanede öldü; Joffe 1927&#8242;de intihar etti.</p>
<p>1934&#8242;de yapılan 17. Kongre sırasında partide 2.809.000 üye ve aday üye vardı. Bunlardan 900.000&#8242;i aday üyeydi ve normal olarak 1939&#8242;daki 18. Kongreden önce asil üye olacaklardı. Ancak 1935-36&#8242;da Partiye hiçbir yeni üye alınmadı. 1936 Kasım&#8217;ında yeniden üye kaydı başladı. Bu tarihten 1939 baharına kadar bir milyonun biraz üstünde insan aday üye olarak alındı. Bunların en azından üçte birinin 18. Kongreden önce asil üye olmaları gerekiyordu. 1934&#8242;den 1939&#8242;a kadar geçen beş yıllık sürede ortaya çıkan eksilme 300-400 bin kişi civarındadır. Geniş bir hesaplamayla bile, 1939&#8242;daki toplam asil ve aday üye sayısı 3.5 milyondan az değildir. Bu sayının en azından 2.600.000&#8242;i asil üye sayısına tekabül etmektedir. Fakat 18. Kongre sayımlarına göre Parti&#8217;nin üye sayısı 2.478.000&#8242;dir  ve bu sayının sadece 1.590,000&#8242;i asil üyedir. Bu muazzam azalma sadece kitle kıyımının açık bir göstergesinden başka birşey değildir.</p>
<p>1934&#8242;de toplanan 17. Kongreye &#8220;zafer kongresi&#8221; denmişti. Beş yıl sonraki 18. Kongreye gelindiğinde, bir önceki kongreye katılan 1966 delegeden 1108&#8242;i (yani yarısından fazlası) &#8220;karşı devrimci suçlar&#8221;dan tutuklanmış bulunuyordu. 18. Kongreye katılan delegelerin  de sadece %2&#8217;si bir önceki kongrede delegeydiler.</p>
<p>1934&#8242;deki 17. Kongre&#8217;den sonraki Politbüro&#8217;nun 10 üyesinden geriye kalan, sadece Stalin ve Mikoyan&#8217;dır.</p>
<p><em>Kısacası Stalinst bürokrasinin iki üç yıl içinde komünistlere uyguladığı baskı ve katliamın faturası tüm devrimci mücadele , üç devrim (1905, 1917 Şubat ve 1917 Ekim) ve İç  Savaş&#8217;daki kayıplardan daha yüksektir.</em></p>
<p>Siyasi tecrübesi, devrimci kişiliği, bağımsız ve eleştirisel bilinci olan üyeler temizlendi. Heryere &#8220;evet efendimciler&#8221;, dalkavuklar, kariyeristler ve entrikacılar dolduruldu. Birçok eski Menşevik önemli görevlere getirildi. Örneğin Amerika&#8217;daki Sovyet elçisi Troynanovski, Almanya elçisi Kintyuk eski Menşeviklerdendi. Fransa&#8217;daki elçi  Potemkin bir burjuva tarihçisiydi. 1917&#8242;de Lenin ve Troçki&#8217;ye Alman ajanlığı suçlamasını yapan Serebrovski, Merkez Komite&#8217;sine üye yapıldı. Menşevik Saslavski de basında önemli bir göreve atandı. Temizlikler ve kıyımlarda başrollerden birini oynayan başsavcı Vişinski&#8217;nin de eski Menşevik liderlerden biri olduğu bilinmektedir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İddialar, &#8220;Deliller&#8221; ve &#8220;İtiraflar&#8221; Üzerine</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Eski Bolşeviklere karşı girişilen katliamlarla ilgili olarak Stalinist bürokrasi hangi gerekçelere başvurmuştu? Gerekçeler, Stalinizmin gelenek ve kurum haline getirdiği, &#8220;kapitalizmi geri getirme&#8221; iftirası olarak özetlenebilir.</p>
<p>1935&#8242;de Zinovyev ve Kamenev&#8217;e karşı açılan ilk davada, sanıkların <em>&#8220;kapitalizmi geri getirmek için gizli bir Moskova merkezi&#8221;</em> kurdukları iddia edilmişti. Bu aşamada henüz, yabancı devletlerle, ya da faşizmle anlaşma iftiraları geliştirilememişti. 1936&#8242;daki yargılamada ise, sanıkların ne pahasına olursa olsun iktidarı ele geçirmek istediklerini <em>&#8220;itiraf&#8221;</em> ettikleri ileri sürüldü. Bu yeni <em>&#8220;itiraf&#8221;</em>a göre, Zinovyev ve Kamenev&#8217;in hiçbir  toplumsal ve politik programları yoktu, hedefleri iktidardı. Onlar kurşuna dizildikten sonra, Eylül 1936&#8242;da Sovyet basınında Zinovyev ve Kamenev&#8217;in mahkemede yalan söyledikleri, aslında &#8220;kapitalizmi geri getirme&#8221; planlarını gizli tuttukları açıklanacaktı.Bu sayede Ocak 1937&#8242;deki yeni &#8220;yargılamalar&#8221; için yeni bir gerekçe de bulunmuş oldu. Bu kez iddianamede <em>&#8220;yabancı devletlerin  yardımıyla kapitalizmi geri getirme&#8221; </em>gibi bir  yenilik vardı. Bu yeni iddiaya gerekçe olarak da Troçki gösterildi. Siyasi olarak birbirleri ile farklı eğilimlerde olan insanları bu tezin savunucusu ve uygulayıcıları olarak sunabilmek için de <em>&#8220;paralel Troçkist merkezler&#8221;</em> adıyla, tüm sanıkları aynı suçlamanın kapsamına alabilecek olan bir &#8220;örgütler dizisi&#8221; yaratıldı. İddianameye göre, muhalefet iktidara gelemeyeceğini bildiğinden, bu işi yabancı devletlerin desteğiyle gerçekleştirecekti. Bu sayede Troçkistler iktidarı alacak, arkadan Sovyetler&#8217;in önemli kısmını yabancı devletlere peşkeş çekecekti. Amur bölgesi Japonya&#8217;ya, Ukrayna da Almanlara verilecekti. Bu konuda Troçki ile Hitler&#8217;in en yakınlarından Hess arasında anlaşmaya varıldığını bile yazabilme cüreti gösterildi.</p>
<p>1935&#8242;deki ilk duruşmada sanıklar sadece &#8220;iktidar hırsı&#8221; içinde olmakla suçlanırken, daha sonraki yargılamalarda &#8220;kapitalizmi geri getirme&#8221; iddialarının ortaya atılmasının nedeni neydi? İşin daha başında böyle bir iddia, gerek Sovyetler Birliği ve gerekse dünya işçi sınıfı için, hiç de inandırıcı olamazdı. Lenin&#8217;in yakın arkadaşlarına karşı böyle bir suçlama &#8220;zamanlama&#8221; bakımdan uygunsuz düşerdi. Önce, eski Bolşeviklere karşı psikolojik bir tepki ortamını hazırlamak gerekiyordu. Bu yüzden ilk yargılamalar &#8220;iktidar hırsı&#8221; teması ile sınırlı tutuldu. Böylece, önce eski Bolşeviklerin itibarları kırılacak, &#8220;yargılanma&#8221;ları için &#8220;haklı&#8221; ve &#8220;ölçülü&#8221; bir gerekçe bulunmuş olacaktı. İkinci aşamada &#8220;kapitalizmi geri getirmek&#8221;le suçlanabilirlerdi. Yığınlar Stalin bürokrasisi hakkında ne düşünürlerse düşünsünler, en duyarlı oldukları konuların başında, üretim araçlarının kollektif mülkiyeti geliyordu ve  Ekim devriminin kazanımları mutlaka korunmalıydı. Bu yüzden sanık sandalyesinde oturan eski Bolşevikler, amaçlarının &#8220;kapitalizmi geri getirmek&#8221; olduğunu &#8220;itiraf&#8221; etmeliydiler. &#8220;Kapitalizmi geri getirmek&#8221; için başvurulacak araç da, yabancı emperyalist güçler olarak belirlendikten sonra, mizansen tamamlanmış oldu. Artık devrim tarihi yeniden yazılabilirdi.</p>
<p>&#8220;Yargılamalar&#8221;da üç temel yöntem üzerinde duruldu: terör, sabotaj ve casusluk. İddianameye göre muhalefet, başta Stalin olmak üzere parti yöneticilerine suikastlar düzenleyerek, onları ortadan kaldırmayı planlıyordu. Bu konuda bir tek delil bile ileri sürülemedi. En büyük dayanak noktası ve <em>&#8220;deliller&#8221;</em>, biraz ileride üzerinde duracağımız ünlü <em>&#8220;itiraflar&#8221;</em>dır.</p>
<p>1937&#8242;deki duruşmalarda yeni bir iddia daha ortaya atıldı: ülkenin ekonomik kaynaklarına sabotaj! Böylece, maden ve tren kazalarından, ekonomideki her bozukluktan, kollektif çiftliklere karşı her direnişten sorumlu olan bir düşman bulundu: Troçkizm!<em> </em></p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;nin teknik bilgi, hammadde sıkıntısı, yatırım problemleri gibi sanayileşmede karşılaştığı objektif zorluklar ve bunun yanısıra kötü planlama, işçi sınıfının içinde tabakalaşma, yüksek çalışma temposu, düşük ücretler, kalitesi düşük konutlar, uzun kuyruklar gibi 1920&#8242;lerde sanayinin geciktirilmesinin yolaçtığı ve bürokrasinin güçlendirilmesi için yararlanılan subjektif zorluklar, Troçkistleri suçlu çıkarmak için zengin bir malzeme kaynağı olarak kullanıldı<em>. </em></p>
<p>1938&#8242;deki &#8220;yargılamalar&#8221;da &#8220;sabotaj&#8221; suçlaması en gözde silahlardan biriydi.</p>
<p>İddianameye göre, Troçkistler sadece terör ve sabotajla yetinmemiş, fakat aynı zamanda yabancı devletlerden destek de almışlardı. Çıldıran bürokrasinin savcısı, <em>&#8220;Troçki&#8217;nin başında bulunduğu blokun tamamı yabancı casuslardan ve çarlığın gizli polislerinden oluşmaktadır&#8221;</em> diyerek tarihin en iğrenç iftiralarından birini yapıyordu.</p>
<p>Moskova duruşmalarının birincisinde, sanık sandalyesine oturtulanlara, 1932 yılından beri Gestapo ajanları oldukları &#8220;itiraf&#8221; ettirildi. Oysa ki, o tarihte Gestapo diye bir örgüt henüz kurulmamıştı. İkinci yargılamada, Troçki&#8217;nin sadece Alman ajanı değil, aynı zamanda Japon gizli servisleri ile de birlikte çalıştığı söylenecekti. Nihayet 1938&#8242;deki üçüncü Moskova duruşmalarında Polonya ve İngiliz gizli servislerinin de Troçkistlerden bilgiler aldığı açıklanacaktı!</p>
<p>Troçki&#8217;nin İngiliz gizli servisleriyle ilişkisi olduğu yolunda 1938&#8242;deki  suçlamanın temelinde, Stalin&#8217;in İngilizlerle ilişkilerinin kötüleşmesi yatar. 1939&#8242;da Stalin Hitler ile pakt yapınca, bu kez Troçki&#8217;ye İngiliz ajanlığının yanısıra, Amerikan ajanlığı da yakıştırılır. 1941&#8242;de Almanya ile Sovyetler arasında savaş başlayınca, Troçkistler tekrar Alman ajanlığı damgasını yerler. İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Amerika ile Sovyetler arasındaki ilişkilerin olumsuz olarak gelişmesi nedeniyle, Dördüncü Enternasyonal&#8217;e yöneltilen Amerikan ajanlığı suçlaması, göreceli bir süreklilik kazanır. Soğuk savaştan sonra, Sovyetlerin Amerika ile ilişkileri iyileştiğinde, Çin&#8217;le ilişkileri bozulur. Ama Dördüncü Enternasyonal Çin ajanlığı ile suçlanmaz ve bu kez &#8220;ajanlar&#8221; ironik olarak yer değiştirirler ve Çinliler Troçkist ajanlar olmakla suçlanırlar.</p>
<p>1917 yılında Geçici Hükümet, Lenin ve Troçki&#8217;nin Alman ajanları oldukları yalanını tüm dünyaya yaymıştı. Aynı yöntemi yirmi yıl sonra Sovyet bürokrasisinin şefi Stalin, Ekim Devrimi&#8217;nin önderlerinden ve Kızıl Ordu&#8217;nun kurucusu Leon Troçki&#8217;ye karşı uyguluyordu. Tam burada ünlü Nazi şeflerinden Göbels&#8217;in sözlerini anımsamamak elde değil: <em> &#8220;yalanı ne denli büyük söylerseniz ve sık tekrarlarsanız, insanları inandırmak o denli kolay olur.&#8221;</em></p>
<p>Herhangi bir nedenle suçlanan insanlar hakkında, suçu ispat için delil gereklidir. Peki Moskova duruşmalarında öne sürülen deliller nelerdi? Hiçbir maddi delil yoktu. Duruşmaların hiçbirinde, suçlamaları haklı çıkarabilecek tek bir maddi delil ileri sürülememiştir. İddianamelere göre, devlet ve parti yönetimine karşı korkunç bir komplo hazırlığı söz konusudur! Dört yabancı devletin gizli servisleri de bu komplonun içindedir. Ve de bu korkunç &#8220;komplo&#8221;yu yöneten sürgündeki Troçki&#8217;dir. Duruşmalarda sürekli  olarak  sanıkların Troçki&#8217;den mektupla direktif aldıklarından sözedilmiş, fakat tek bir mektup bile gösterilememiştir. Delil olarak gündeme getirilen &#8220;mektup&#8221;, Troçki&#8217;nin 1932 yılındaki <em>&#8220;Sovyetler Birliği Komünist Partisine Mektup&#8221;</em> adlı yazısıdır. Troçki bu yazısında partiden, Stalin&#8217;i görevden uzaklaştırarak Lenin&#8217;in vasiyetini yerine getirmesini talep eder. Menşevik savcı Vişinski&#8217;ye göre bu talep terörizme çağrıdır. Delil bulunamayışı konusunda ise, savcı şöyle diyordu:<em> &#8220;Bir komplo ile karşı karşıyayız. Karşımızdaki insanlar, bir darbe yapmak için yıllardır örgütlenmiş olan, bu komplolarını geliştirebilmek için faaliyet gösteren, yabancı faşist güçlerle temasa geçen komploculardır. Bu durumda </em>deliller sorusu nasıl gündeme getirilebilir?&#8221;<a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn11">[9]</a>. Savcı Vişinsky kendi sözleri ile kendini kapana kıstırıyor. Darbe gerçekleştirecek boyutta bir komplo hazırlanacak ve hiçbir yazılı belge, ya da direktif olmayacak! En sıkı, en gizli örgüt faaliyetinde bile, tüm yazılı belgelerin yok edilebilmesi olanaksızdır. Bu kadar çok sayıda insanın içinde olduğu iddia edilen komplocu bir örgüte sızamamak olanaksızdır. Bolşevikler Ekim devriminde iktidarı ele geçirdikten sonra, en gizli saydıkları bir yığın belgeyi polis arşivlerinde bulunca, oldukça şaşırmışlardı. Aynı durumun iktidardaki bürokrasi açısından daha da elverişli olduğu bu yeni koşullarda tekrarlanamaması olanaksızdır. Hiçbir yazılı delilin ortaya konulamadığı böyle bir durumda, savcı ve yargıçların sanıkların doğru itiraflarda bulunup bulunmadıklarını incelik ve duyarlılıkla araştırmaları, en basit hukuk kurallarının da bir gereğidir. Çok sayıda tanığın ifadelerine başvurulması ve çelişkili ifadeler görüldüğünde, çapraz sorgulamalar, ya da yüzleştirmeler yapılması akla gelen ilk örneklerdir. Ama bunların hiçbirisi yapılmadı.</p>
<p>Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra açılan arşivlerin başına üşüşen tüm araştırmacı, tarihçi, yazar ve akademisyenler o dönemdeki suçlamalara ilişkin hiçbir delil bulamadılar. Tek delil ünlü <em>”itiraflar”</em>dı.</p>
<p>1936&#8242;daki birinci Moskova duruşmalarında Smirnov ve Golzman <em>&#8220;kısmi itiraflar&#8221;</em>da bulunmuştu. Duruşmada özellikle Smirnov, GPU&#8217;nun sorgulama yöntemleri ile tamamen ezilmediğini gösterdi. Suçlananlardan her birinin <em>&#8220;itiraf&#8221;</em>&#8221; ettiği <em>&#8220;gizli merkez&#8221; </em> suçlamasını kabul etmedi. Hiçbir <em>&#8220;somut ayrıntı&#8221;</em> masalı da anlatmadı. Smirnov, Troçki&#8217;nin Sovyetler Birliği&#8217;ndeki &#8220;temsilcisi&#8221;, Troçkist örgütün başı&#8221; olarak sunulmuştu. 1933&#8242;den beri hapiste olan bir insan, iddia edilen büyük bir komployu, mahkeme önüne çıkarıldığı 1936&#8242;ya kadar yani üç yıl hapisten nasıl yönetmişti? Sadece bu olgu bile, en sıradan bir burjuva mahkemesince suçlanan kişinin lehine değerlendirilecek bir delil özelliği taşırken, gerçekte adaletli olması gereken bir işçi devletinin mahkemesinde savcı şöyle konuşabiliyordu: <em>&#8220;Merkezin faaliyetleri çok iyi örgütlenmiş bir bağlantı tekniği sayesinde sürdürülmüştür. Örneğin Smirnov gibi serbest olmayan kişiler merkezin faaliyetlerinin yönetimine katılmışlardır. Smirnov 1Ocak 1933&#8242;den beri tutukludur. Fakat onun hapisten Troçkistlerle ilişki kurduğunu biliyoruz. Smirnov&#8217;un hapiste şifreler aracılığıyla yoldaşlarıyla ilişkiler kurduğu keşfedilmiştir.&#8221;</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn12"><em><strong>[10]</strong></em></a><em>. </em>Sözü edilen şifrelerden hiçbirisi mahkemede ortaya konmadı. şifrelere ilişkin spekülasyonun piyasaya sürülmesi ile çekilmesi bir olmuştur. Aslında Smirnov&#8217;un kısmi &#8220;itiraf&#8221;ı tertipte bir terslik yarattı. Komplo ile suçlanarak mahkeme önüne çıkarılanların sayısı sınırlıydı. Çünkü sebatla suçlamaları red edenler, daha işin başında ayrı tutulmuşlardı. Smirnov&#8217;u ayıramamalarının nedeni, onun daha baştan en temel sanık ilan edilmiş olmasından geliyordu. Onun <em> &#8220;yarım itiraf&#8221;</em>ına razı olmaları gerekiyordu.</p>
<p>Radek de 1937&#8242;deki ikinci Moskova duruşmalarındaki tanıklığı sırasında, hesapta olmayan konuşmalar yapmıştı. Uyanık bir kişi, onun suçlamaları nasıl boşa çıkardığını rahatlıkla farkedebilirdi.</p>
<p>Krestinski 1938&#8242;de, duruşmaların daha ilk gününde iddianamenin okunmasından sonra <em>&#8220;itiraflar&#8221;</em>ını şöyle geri aldı:</p>
<p>Krestinsky: &#8220;<em>Ben suçlu değilim, Troçkist değilim. Sağların ve Troçkistlerin blokuna hiçbir zaman üye olmadım; böyle bir bloğun varlığından da haberim yoktu. Bana yüklenen suçları da işlemiş değilim. Alman gizli servisleri ile hiçbir ilişkim olmadı.&#8221;</em></p>
<p>Mahkeme Başkanı: <em>&#8220;İlk sorgudaki itirafınızı mı kastediyorsunuz?&#8221;</em></p>
<p>Krestinsky: <em>&#8220;Evet, ilk sorguda itirafta bulunmuştum, fakat hiçbir zaman Troçkist olmadım.&#8221;</em></p>
<p>Mahkeme Başkanı: <em>&#8220;Casusluk yaptığınız ve terörist eylemlere katıldığınız yolundaki iddiaları kabul ederek, suçlu olduğunuzu açıklayacak mısınız?&#8221;</em></p>
<p>Krestinski: <em>Hiçbir zaman Troçkist olmadım. Sağların ve Troçkistlerin bloğuna katılmadım ve hiçbir suç işlemedim.&#8221;</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn13"><em><strong>[11]</strong></em></a><em> </em></p>
<p>İlk günkü duruşmada savcı, diğer sanıkların Krestinski&#8217;den söz etmelerini sağlayabilmek için bir dizi sorular yöneltti. Krestinsky, her türlü suçlamayı reddederek, 27 Kasım 1927 tarihinde Troçki&#8217;ye yazdığı bir mektupta onu eleştirdiğini söyledi ve savcıdan mektubu okumasını istedi. Böyle bir mektup olmadığını söyleyen savcı, ikinci gün mektubu ortaya çıkararak, bazı pasajlar okudu. Savcıya göre Krestinsky manevra yapıyor, parti içinde Troçkist mücadeleyi sürdürebilmek için Troçkizmle kopuşmuş gibi görünmeye çalışıyordu. Duruşmaların ilk gününde<strong> </strong>sorgu ifadelerini reddeden Krestinsky, ertesi<strong> </strong>günkü<strong> </strong>duruşmada iddianameyi kabul ettiğini söyleyecekti.</p>
<p>Krestinsky:<em> &#8220;İlk sorgudaki itirafarımın isabetli olduğunu kabul ediyorum.&#8221;</em></p>
<p>Vişinsky:<em> &#8220;Dünkü ifadeniz, mahkemeye karşı Troçkist  bir provakasyon  dışında bir anlam ifade edebilir mi?&#8221;</em></p>
<p>Krestinsky: <em>&#8220;Dün sanık sandalyesinde oturmamla, iddianameyle ve benim iyi olmayan sağlık durumumla daha da kötüleşen etkilenme nedeniyl,e bir an için kendimi sahte bir utangaçlık duygusu içinde hissetttim. Bu yüzden doğruyu söyleyecek durumda değildim. &#8216;Evet suçluyum&#8217; diyeceğim yerde mekanik olarak  &#8216;hayır suçsuzum&#8217; diye yanıt verdim.&#8221;</em></p>
<p>Vişinski: <em>&#8220;Mekanik olarak mı?&#8221;</em></p>
<p>Krestinsky: <em>&#8220;Dünya kamuoyuna karşı doğruyu, yani Sovyet iktidarına karşı daima Troçkist bir mücadele sürdürdüğümü söyleyecek gücü kendimde bulamadım. Kişi olarak bana yöneltilen bütün ağır iddialardan suçlu olduğumu ve suçlarımı tam olarak itiraf ettiğimi mahkemenin zapta geçirmesini istiyorum. Ve ihanet sorumluluğu taşıdığımı itiraf ediyorum.&#8221;</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn14"><em><strong>[12]</strong></em></a><em> </em></p>
<p>Mahkemenin ilk günü olan 2 Mart&#8217;la ikinci günü olan 3 Mart&#8217;ı bağlayan gecede Krestinsky&#8217;e ne olduğunu bilemeyiz, ama rahatlıkla tahmin edebiliriz!</p>
<p>Buharin&#8217;in ve hatta sadık Stalinist eski GPU şefi Yagoda&#8217;nın mahkemedeki ifadeleri, Krestinsky ile benzerlikler göstermekteydi. Örneğin Yagoda birtakım iddiaları reddetti ve hatta Maksim Gorki&#8217;nin ölüm nedeni ile ilgili olarak açıklamalarda bulunma eğilimi gösterdi. Mahkeme başkanı derhal duruşmaya ara verdi ve aradan sonra Yagoda daha fazla konuşturulmadı.</p>
<p>Okuyucunun da gördüğü gibi, &#8220;itiraf&#8221; sözcüğünü bu yazıda sürekli olarak tırnak içinde kullandık. İtiraf ne anlama gelir? Bir kimsenin işlediği suçu açıkça kabul etmesi demektir. Eğer söz konusu olan politik bir davaysa ve yargılanan kişi de politik bir bilince sahipse, Moskova duruşmalarındaki türden &#8220;itiraflar&#8221; söz konusu olamaz. Duruşmalarda suçlanan insanların kişilikleri meçhul olsaydı, yalnızca &#8220;itiraflar&#8221; denen ifadelerle varılabilecek sonuç, sanıkların politik bilinçten yoksun, acemi ve yeteneksiz komploculardan öteye bir nitelik taşımadıkları olabilirdi. Oysa ki, sanık sandalyesine oturtulan insanlar, yirmi ya da otuz yıldır dünyanın en gerici düzenlerinden birine karşı Lenin&#8217;le yan yana savaşmış, politik mücadelede pişmiş, zengin deneyim sahibi kişilerdir. Aşağı yukarı tüm sanıklar Ekim devrimine katılmış, partinin ve devletin önemli yerlerinde görevler üstlenmişti. Bu çaptaki insanların politik nitelikte bir örgütlenmenin sonucunda ortaya çıkabilecek riskleri göze alamayacakları düşünülemez. Politik bir savunma ve meydan okuma yerine, &#8220;itiraflar&#8221; adı altında mahkeme zabıtlarına geçen ifadeler, bu insanların kendi öz geçmişleri ve tüm kişilikleri ile taban tabana zıttır.</p>
<p>Moskova duruşmaları türünden politik bir davada, böyle ünlü politik kişilerin sanık sandalyesini, politik bir arena olarak kullanmalarından başka bir alternatif düşünülemez. Örneğin, eğer sanıklar iddia edildiği gibi gerçekten Stalin&#8217;i öldürmeyi planlamış, ya da düşünmüş olsalardı, yapacakları şey, bunun nedenlerini açıklamak olacaktı. 1922&#8242;de Sosyalist Devrimciler Lenin ve Troçki&#8217;yi öldürmek iddiasıyla mahkeme önüne çıkarıldıklarında, niyetlerinin gerekçelerini açık seçik anlatmışlardı. Devlet yönetimine karşı terör kullanmanın gerekli olduğu sonucuna vardıklarını itiraf ederek, politik amaçlarını mahkeme önünde savundular. Sadece, planları gerçekleşemediği için üzüntü duyduklarını söylediler ve ideolojik bütünlüklerini korudular. Hamburg ve Gdansk&#8217;ın burjuva mahkemelerinde yıkıcı faaliyette bulunmaktan yargılanan Troçkistler de aynı tavrı aldılar. Eylemlerinin nedenlerini açıklayarak, düşüncelerini savundular. Politik &#8220;itiraf&#8221; böyle anlaşılır, böyle değerlendirilir. Ama Moskova duruşmalarında böyle birşey olmadı.</p>
<p>İllegal mücadelede uzun yılların deneyimlerine sahip olan eski Bolşevikler, sadece ezik bir suçluluk psikozu içinde &#8220;itiraflar&#8221;da bulunmakla kalmadılar, aynı zamanda kendilerini yargılayanların değer yargılarını ve terminolojilerini de kullandılar. <em>&#8220;İtiraflar&#8221;</em> gerçeklerin dile getirilmesi olarak değil, boyun eğdirilme, teslim alınma olarak algılanmalıdır. Birçokları kendilerini savunmanın gereksiz olduğunu söyleyerek avukat istemedikleri gibi, ölüm cezasına çarptırılmalarını da istediler.Teslimiyet ve eziklik o denli dehşetliydi ki, örneğin Piatakov şöyle diyebiliyordu:<em> &#8220;Birkaç saat sonra bizim hakkımızda karar vereceksiniz. Burada karşınızda kendi suçumun pisliği ve ezikliği altındayım. Herşeyden yoksun kalmanın borçluluk duygusu içinde partimi kaybettim, ailemi kaybettim, hiçbir arkadaşım yok, kendimi kaybettim&#8230;.&#8221;</em> <a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn15">[13]</a></p>
<p>Savcı ve bizzat sanıklar, yargılananları aşağılama konusunda Rusça&#8217;daki en ağır deyimi  bulabilmek için bir çeşit yarışa girdiler:</p>
<p>Vişinski: <em>&#8220;1933&#8242;de yazdığınız yazılar ve bildirilerde partiye sadakatiniz olduğu izlenemini vermiştiniz. Bunu nasıl değerlendirmeli? Sahtekarlık mıydı?</em></p>
<p>Kamenev: <em> &#8220;Hayır sahtekarlıktan da kötü.&#8221;</em></p>
<p>Vişinski: <em>&#8220;İnançsızlık mı?&#8221;</em></p>
<p>Kamenev: <em> &#8220;Daha kötü.&#8221;</em></p>
<p>Vişinski: <em> &#8220;Sahtekarlıktan, inançsızlıktan daha kötü olan sözcüğü siz bulabilirmisiniz? Yoksa ihanet mi?&#8221;</em></p>
<p>Kamenev:  ”<em>Doğrusunu siz buldunuz.&#8221;</em><a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn16"><em><strong>[14]</strong></em></a></p>
<p>Stalin bürokrasisini yıkmayı planlamış olsalar bile, eski Bolşeviklerin mahkeme önünde bu tür bir davranış içinde olmaları inanılmaz derecede şaşırtıcıdır. En azından kendi dillerini ve terminolojilerini kullanmaları gerekirdi. Öyleyse bu trajik durumun izahı nedir? Fiziki ve psikolojik baskılara karşı büyük deneyimleri olan bu insanlar neden direnemediler ve düzmece <em>&#8220;itiraflar&#8221;</em>da bulundular?</p>
<p>Buharin&#8217;in  kurşuna dizilmeden önce karısına bıraktığı mektupla başlayarak, bu sorunun yanıtını aramaya çalışalım:</p>
<p><em>&#8220;Hayattan ayrılıyorum. Başımı , acımasız fakat aynı zamanda pırıl pırıl olması gereken proletaryanın baltası önünde eğmiyorum. Ortaçağ yöntemlerine başvurup, muazzam bir güç ele geçirerek planlanmış iftiralar üreten , cüretli cehennem makinasının önünde kendimi çaresiz hissediyorum. </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Dzerzhinski öldü; Çeka&#8217;nın üstün gelenekleri geçmişin içinde solup gitti. Devrimci düşünce Çeka&#8217;nın tüm eylemlerine yön veriyordu: düşmanlara karşı adaletli sertlik, devleti hertürlü karşı devrime karşı koruyordu. Çeka böyle bir özel güven, özel bir saygı, otorite ve kabul gördü. şimdi, NKVD&#8217;nin bir çok sözüm ona organları dejenere olmuş bürokratlar örgütüdür. Düşüncesiz, yoz, iyi para alan kimseler, Çeka&#8217;nın geçmişte kaybolan otoritesini, Stalin&#8217;in hastalıklı şüpheciliğine (daha fazlasını söylemekten korkuyorum) eğlence sağlayan bir konum ve isim temin etme itiş kakışı için kullanmaktadırlar. Kendi yarattıkları mide bulandırıcı masalllarla aynı zamanda kendilerini de mahvettiklerini anlıyamıyorlar. Tarih kirli işlerin tanıklarına katlanamaz.</em></p>
<p><em>Merkez Komitesi&#8217;nin herhangi bir üyesi, partinin sıradan bir üyesi bu &#8216;mucize yaratan&#8217; organlarca temizlenebilir, bir hain, bir dönek, bir ajan haline dönüştürülebilir. Eğer Stalin kendisi hakkında şüphelere düşecek olsa , bunun doğrulanması hiç gecikmeyecektir.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Parti üzerinde kasırga bulutları dolaşıyor. Benim hiç birşeyden suçlu olmayan bir tek başım, binlerce suçsuz başları da aşağıya çekecektir. Aslında şimdi var olmayan bir Buharinist örgütün yaratılması gerekmektedir. Partiyle bir anlaşmazlığın gölgesi bile yoktur; yedi yıl önce Sağ Muhalefet yıllarında da yoktu. Ryutin ve Uglanov&#8217;un gizli örgütleri hakkında da hiçbir şey bilmiyorum. Görüşlerimi Rykov ve Tomski ile birlikte açıkça söyledim.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Onsekiz yaşımdan beri partideyim. Hayatımın amacı, herzaman işçi sınıfının çıkarları, sosyalizmin zaferi için savaşmak olmuştur. Songünlerde saygıdeğer Pravda, Nikoloay Buharin&#8217;in Ekim&#8217;in zaferlerini yok etmeyi, kapitalizmi restore etmeyi amaçladığı yolunda en iğrenç yalanları yaymaktadır. Bu eşi görülmemiş bir aşağılamadır; bu, halka karşı sorumsuzluk içinde söylenen öyle bir yalandır ki, Romanov&#8217;un tüm yaşamını kapitalizme ve monarşiye karşı mücadeleye, proletarya devrimine ulaşılması için mücadeleye harcadığını keşfetme gibi aşağılık bir yalanla eşittir. Eğer sosyalizmi kurma yöntemleri konusunda bir kereden fazla yanıldıysam, gelecek nesiller beni Vladimir İlyiç&#8217;ten daha sert yargılamasın. İlk kez izsiz bir yolda tek bir hedefe doğru yürüyorduk. O zamanlar başkaydı, başka gelenekler vardı. Pravda&#8217;nın tartışma sayfası vardı, herkes düşüncesini söylüyor, yolları ve yöntemleri arıyor, tartışıyor, birlikte oluşturuyor ve ilerleniyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Gelecek neslin parti önderleri! Sizlere sesleniyorum! Bu dehşetli günlerde daha da büyüyen, alevlerle kaplı ve partiye nefes aldırmayan korkunç suç bulutlarının dalgasından uzak durmak zorunluluğu tarihsel görevlerinizin içindedir.</em></p>
<p><em>Bütün parti üyelerine sesleniyorum! Belki de yaşamımın sonu olan şu günlerde, bana bulaştırılan iğrenç pisliği tarih filtresinin kaçınılmaz olarak ergeç temizleyeceğine inanıyorum. Hiçbir zaman bir hain olmadım; Lenin için tereddüt etmeden hayatımı verebilirdim; Kirov&#8217;u seviyordum, Stalin&#8217;e karşı birşeye başlamadım. Parti önderlerinin yeni, genç ve dürüst neslinden, Parti Plenumunda benim mektubumu okumalarını, beni temize çıkarmalarını, bana partideki eski yerimi vermelerini istiyorum.</em></p>
<p><em>Şunu biliniz ki yoldaşlar, komünizme doğru muzaffer yürüyüşte taşıyacağınız sancağın üzerinde benim de bir damla kanım vardır. </em><em>N.Buharin.&#8221;</em> <a href="file:///C:/Users/VAIO/Documents/Downloads/BITMEYENTARIH%20(Yeni).rtf#_ftn17">[15]</a></p>
<p>Bu mektupta oldukça ezik ama düzmece bir itirafa imza atan bir Buharin&#8217;i bulmak olanaksız. Sorgulamalarda baskı yöntemlerinin kullanıldığı tartışma götürmez, ancak &#8220;itiraflar&#8221;ı sadece işkence zoruyla alınan ifadelere indirgemek, son derece basit bir yaklaşım olur. Fiziki baskı yöntemleri, yönetici durumdaki Bolşeviklerden çok, tabandaki &#8220;sıradan&#8221; insanlara uygulanan bir yöntemdi.&#8221;İtiraf&#8221; elde etmek için psikolojik baskıların  yanısıra, birçok durumlarda rehin alma yöntemine de başvuruluyordu. 30 Mart 1935 tarihinde Sovyet yasalarında yapılan değişikliğe göre sanık aileleri tutuklanabileceği gibi, yurt dışına kaçan sanıkların ailelerine, eğer sanık ordu mensubuysa on yıl hapis, sivilse yedi yıl sürgün cezası verilebilecekti. 7 Nisan 1935&#8242;de çıkarılan bir yasayla da ölüm cezası, 12 yaşındaki çocuklara kadar genişletiliyordu. Bu yasalardan <em>&#8220;itiraflar&#8221;</em> elde etmek için azami derecede yararlanıldı.</p>
<p>Bunun yanısıra eski Bolşevikler&#8217;in derin dayanışma ve birlik ruhu sonuna kadar kullanıldı: <em>&#8220;eğer &#8216;itiraf&#8217; etmezsen ya da &#8216;itiraf&#8217;ını geri alırsan, sanık sandalyesinde oturan 30 yıllık arkadaş ve yoldaşların büyük darbe yer. Onlarla dayanışma içinde olmak ve daha hafif cezalara çarptırılmalarını istiyorsan cezayı paylaş!. Parti’nin çıkarları senin canından daha mı önemsiz? Parti’ye bağlıysan senden istenen herşeye evet demen gerekir.&#8221; </em>Bu türden bir psikolojik taarruz, sınıf düşmanının en ağır fiziki işkencesinden daha etkili bir silahtır.</p>
<p><em> </em></p>
<p>Sorgulamalar ne kadar ustaca planlanmış da olsa, Bolşevizmin Sovyetler&#8217;deki beynini yalnızca bu yöntemlerle ezmek mümkün olamazdı. Duruşmaların ve <em>&#8220;itiraflar&#8221;</em>ın gerçek nedenlerini anlayabilmek için, o dönemin politik ilişkilerine yönelmek gerekmektedir.</p>
<p>Başlarda da vurguladığımız gibi, genç Sovyet devletine musallat olan bürokrasi, parti içinde de mevzilenmekte gecikmedi. Bürokrasi 1930&#8242;larda parti üzerindeki egemenliğini tartışmasız kurmuştu. Bürokrasi Sovyet topl