<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gün Zileli &#187; Uncategorized</title>
	<atom:link href="http://www.gunzileli.com/category/uncategorized/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.gunzileli.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Sep 2010 11:52:20 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>93 Yıl Önce Harcanan Bir Dünya Devrimi Şansı!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/03/31/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/03/31/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Mar 2010 13:58:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1819</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Dünya Devrimi&#8221;! Kulağa bugün ne kadar anakronik geliyor, değil mi? Oysa böyle bir dünya devrimi şansı, yaklaşık yüz yıl önce gerçekten yakalanmıştı.
1917 Devrimini ve olanaklarını bu gün artık pek tartışan yok. Liberalleşen eski solcular, bu olaya gülümseyerek, çok çok uzaktan bakıyorlar. Liberalizmin rahat koltuklarında uyuşmuşlar. Devrimci özelliklerini hâlâ koruyan anarşistler de, her zamanki toptancılıklarıyla yüz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Dünya Devrimi&#8221;! Kulağa bugün ne kadar anakronik geliyor, değil mi? Oysa böyle bir dünya devrimi şansı, yaklaşık yüz yıl önce gerçekten yakalanmıştı.</p>
<p>1917 Devrimini ve olanaklarını bu gün artık pek tartışan yok. Liberalleşen eski solcular, bu olaya gülümseyerek, çok çok uzaktan bakıyorlar. Liberalizmin rahat koltuklarında uyuşmuşlar. Devrimci özelliklerini hâlâ koruyan anarşistler de, her zamanki toptancılıklarıyla yüz yıl önceki bu büyük olayın içine girip tahlil etmekten uzaklar; komünistlerin tekelinde gördükleri 1917&#8242;ye hoş ama uzak bir hatıra olarak bakıyorlar. Ulusal solcular 1917 ile, sadece Lenin ve Stalin&#8217;in Mustafa Kemal&#8217;e nasıl destek verdiğini ispatlamak açısından ilgileniyorlar. Dünya devrimi diye bir şey zaten ufuklarında yok. Düşman kardeşler, Troçkist ve Stalinistler, 1917 devrimi sonrası Bolşevik uygulamalara toz kondurmamakta birbirlerine ikiz kardeş kadar benziyorlar. Bu durumda, 1917&#8242;nin devrimci olanakları ve olasılıkları üzerine kafa yorup hayıflanan sadece bir avuç devrimci (Marksist ya da anarşist) kalıyor geriye.</p>
<p>1917 Devrimi, insanlığa, o zamana ve bu zamana kadar görülmemiş ölçüde büyük umut vermiş bir olayıydı. Kapitalist ülkelerin ve içerdeki karşıdevrimcilerin, bu devrimi boğmak ve bu büyük umudu söndürmek için uyguladıkları abluka ve ambargoları, içerdeki karşıdevrimci isyanların etkisi, Bolşeviklerin uygulamalarıyla yarattıkları olumusuz sonucun ve hayal kırıklığının karşısında devede kulak kalır. Bu Bolşeviklerin en başında da, Bolşevik Partisi&#8217;nin lideri Lenin gelir. Lenin, devrimden sonra öylesine büyük bir otoriteye sahipti ki, devrimi korkunç bir kısırlaşmaya götüren yönergeleri yerine, tam tersi yönde bir çizgi izleseydi, dünya devrimi muazzam dalgalar halinde dünya çapında yayılabilir ve hatta bugün belki de kapitalizmin işi bitmiş olurdu. Tarihte bireyin rolünü abartıyor değilim, Lenin, eğer sözünü ettiğim türde bir düşünce yapısına sahip olsaydı, bu yönde kesinlikle ilerleyebilirdi; Rusya içinde olsun, dışında olsun tüm devrimci unsurları bu yönde sürükleyecek muazzam bir iradeye ve otoriteye sahip büyük bir adamdı; nitekim bunu, 1917 Nisan&#8217;ında Rus devriminin seyrini değiştirerek ispatlamıştı da. Ne yazık ki, büyük adamların hataları büyük, yaptıklarının sonuçları da korkunç oluyor.</p>
<p>1917 Devriminin hemen sonrasındaki dünya manzarasına bakalım. Almanya devleti yıkım, askerler ve işçiler ayaklanma halindedir, çeşitli bölge ve şehirlerde işçi-köylü-asker sovyetleri yönetimi ele almaktadır; Avrupa&#8217;nın bütün ülkelerinde işçiler ayaktadır ve gözlerini büyük Sovyet devrimine çevirmişlerdir umutla; yalnız işçilerde değil, köylülerde, aydınlarda, hatta orta sınıflarda bile Sovyet devriminin şahsında yeni bir dünya umudu ortaya çıkmıştır, Sovyet devrimine dünya çapında büyük bir sempati vardır; Rusya&#8217;nın içindeki ezilen milliyetler ve müslüman halklar, özgürlüklerine kavuşacakları umuduyla ayağa kalkmıştır ve devrimci güçleri desteklemektedir; Avrupa&#8217;daki reformist güçler ve sendikalar bile hızla sola kaymakta, III. Enternasyonal&#8217;e üye olmak için yarışmaktadırlar; 1917&#8242;nin salvoları, büyük çoğunlukla sömürge statüsünde olan müslüman halklarda yeni ve taze bir umuda yol açmıştır, emperyalist-kapitalizmin zulmünden kurtulma umudu;  Anadolu&#8217;da, Türk-Kürt müslüman nüfus &#8220;Bolşevik Devrimi&#8221;ni selamlamakta, Anadolu&#8217;da meydana gelecek benzeri bir devrimci gelişmeye sempatiyle bakmaktadır; öyle ki, Kemalistler bile kendilerini böyle bir devrimden yanaymış gibi göstermek lüzumunu hissetmektedirler; Asya&#8217;da ve uzak Asya&#8217;da sömürge halklar emperyalist-kapitalizme karşı ayaklanmak için fırsat kollamaktadırlar; Latin Amerika&#8217;da devrimci güçler Sovyet devrimini örnek alan çalışmalarını yoğunlaştırmaktadırlar; Arap dünyası keza Sovyetler Birliği&#8217;ne sempatiyle bakmaktadır. Sömürgeciliğin en ağır zulmü altındaki kara Afrika büyük Rus devriminden etkilenerek anti-sömürgeci ayaklanmalara hazırlanmaktadır.</p>
<p>Koşullar bu kadar elverişliyken ne yapması gerekiyordu Sovyet devriminin, kendisinden bu kadar etkilenen ve umut besleyen dünya devrimine ivme kazandırmak için ve ne yapmıştır?</p>
<p>Ne yaptığını hepimiz biliyoruz. Lenin, güya &#8220;komünist saflığı korumak&#8221; adına III. Enternasyonal&#8217;e giriş koşullarını ağırlaştıran, son derece merkeziyetçi &#8220;21 Şart&#8221;ı ilan ederek, Sovyet Devriminin etkisiyle sola akan sendikaların, grup ve partilerin önünü kesmiş, bunun yerine, Bolşevik Partisi&#8217;nin emirlerine koşulsuz itaat edecek kapıkulu küçük komünist parti fraksiyonlarını teşvik etmiştir. Neden yapmıştır bunu? Çünkü Lenin, kitlelerin devrimci inisiyatifinden çok, komünist bürokrasilerin kerameti kendinden menkul ideolojik saflığına inanıyordu. Her şeyin doğrusunu, saf bir ideolojiyle donanmış bu tür partiler bilirdi. Küçük olsun, bizim olsundu. Zaten içerdeki uygulamalar da bununla bağlantılı değil miydi?</p>
<p>İçerde &#8220;özgürlük&#8221; diye ayağa kalkan işçi ve köylü kitleleri, &#8220;diktatörlük&#8221; denerek yerlerine oturtulmuşlardır. Toprak vaadiyle ayaklanmaya omuz veren ve bunu Şubat-Ekim arasında bilfiil gerçekleştiren köylülere uygulanan &#8220;savaş komünizmi&#8221; köylülüğün Sovyet iktidarına karşı çıkmasına ve devrime yüz çevirmesine yetmiştir de artmıştır bile. Keza işçiler, ellerinden devrimci işçi komiteleri alınarak üretime sürülmüşlerdir. Böylece devrim, sanıldığının tersine iç savaşta devrimci işçilerin ölmesiyle değil, işçiyi aşırı yoran bu üretimci uygulamalar nedeniyle işçi sınıfı temelini kaybetmeye başlamıştır. Rusya içindeki periferi milliyetler, kısa sürede, kaderlerini tayin etme vaatlerinin geçersiz olduğunu görmüş, ya içlerine kapanmış ya da milliyetçi bir reaksiyon içine girmişlerdir. Ülke içinde özgürlükler lağvedilmiş, özgürlüğün yerini Çeka baskısı almıştır. Tek parti diktatörlüğü, tüm partileri yasa dışına sürmüş, Kronstadt bahriyelilerinin başını çektiği devrimci askerler yeniden Çarlık ordusu disiplini altına alındıklarını görerek büyük bir hayal kırıklığı ruh haline girmişlerdir.</p>
<p>Lenin, devrimi kıran bütün bu uygulamalara neden cevaz vermiştir. Bence iki nedenden: 1. Kitlelere değil, partiye güvendiği için; 2. Marksizmin temel taşlarından olan &#8220;üretici güçleri geliştirme&#8221; mantığına tabi olduğu için. Tuttuğu yol şuydu: Parti diktatörlüğüne güven, onu kitlelerin üzerinde bir güdücü araç olarak kullan ve bu yolla Sovyetler Birliği&#8217;nde gerçek bir sosyalist inşanın temeli olacak üreti güçleri geliştir. Tamamen yanlıştı, tamamen.</p>
<p>Oysa, başlangıçta, hem içerde, hem dışarda o kadar elverişli koşullar vardı ki, kapitalistlerin telaşı da buradan geliyordu zaten. Ama telaşlarının gereksiz olduğunu kısa sürede anladılar. Bolşevikler dünya devrimini kendi elleriyle yıkıyorlardı çünkü.</p>
<p>Peki ne yapılsaydı? Bazıları soruyor, onca kapitalist komplo ve kuşatma altında baskı tedbirleri zorunlu değil miydi? Cevabını hemen, peşinen verip devam edeyim. Hayalci değiliz. Baskı önlemlerinin alınmaması durumunda olabilir ki, kuşatmalarla ve komplolarla Sovyetler Birliği yıkılabilirdi. Ne var ki şanı yürürdü ve o zaman devrim tüm dünya yüzünde dev dalgalarla yeniden ve yeniden gelip çarpardı kapitalizmin burçlarına. Kendi içinde boğdunuz devrimi, kapitalistlerin boğmasına fırsat kalmadan siz boğdunuz, daha mı iyi oldu sanki. Kapitalistler o zamandan beri ellerini oğuşturuyorlar. &#8220;Biz fazla bir şey yapmadık ki&#8221; diyorlar, &#8220;onlar kendileri yürütemedi bu işi.&#8221; Açıkça söylüyorum, Çeka ve daha sonra GPU, NKVD gibi azılı  devrim düşmanı gizli polis örgütlerini, üstelik kendi ellerinle kurup devrimi boğmaktansa, devrimin dış müdahalelerle ve komplolarla yıkılmasını bin kere göze almak gerekirdi.</p>
<p>Tersi ne olabilirdi? Eğer Lenin ve Bolşevikler, gerçek Sovyetleri ve yerel emekçi inisiyatiflerini bastırmak ve gasp etmek yerine onların daha da gelişmesini teşvik etseydiler; eğer askerlerin gerçekten kendi kendilerini yönetmesine ve gereğinde orduyu lağv etmesine yolu kapatmasaydılar; eğer her türlü polis örgütünün ortadan kalkmasını teşvik etseydiler; eğer işçilerin özyönetimine, köylülerin toprakları istedikleri gibi işlemesine, periferi ulusların gerçekten kendi kendilerini yönetmesine ve ne yönde gitmek istiyorlarsa özgürce karar vermelerine olanak tanısaydılar; eğer bölge bölge yerel inisiyatiflerin kendi özel farklı sosyalizm denemelerini teşvik etseydiler; eğer partileri kapatmak yerine onların da bu büyük inşaya katılmalarına kapıları açık tutsaydılar; eğer çoğulcu ve özgürlükçü olanakları sonuna kadar geliştirseydiler; eğer dünya devrimine silahla değil, madden ve manen destek olmayı şiar edinseydiler, Rusya&#8217;nın çıkarlarını değil, dünya devriminin çıkarlarını esas alsaydılar; eğer devrime akan bütün güçleri, &#8220;şu reformcudur&#8221; &#8220;şu iki buçukuncudur&#8221; diye tefrik etmeden kucaklama cesaretini gösterebilseydiler&#8230; O zaman dünyanın çehresi çok daha başka olurdu. Daha önce de belirttiğim gibi, bütün bunlar ülkenin savunma sistemini zayıflatsa bile (ki hiç de öyle değildir, devrimin kendi menfaatlerine olduğunu gören kitleler o ülkeyi Çeka&#8217;dan da Kızıl ordudan da çok daha mükemmel savunurdu) bu devrimin gönülleri tutuşturan mesajları dünya devrimini büyük ve müjdeli bir yangın olarak her yana yayardı.</p>
<p>Gönülleri tutuşturmayan hiçbir şey başarılı olamaz.</p>
<p>Lenin çok büyük bir beyne sahipti ama bu basit ve küçük gerçeği o büyük beyni alamamıştı ne yazık ki.</p>
<p>Ne yazık ki!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>5 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/03/31/93-yil-once-harcanan-bir-dunya-devrimi-sansi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karaburun: Gerçeği Ararken Parçalanmayı Göze Almak!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/09/06/karaburun-gercegi-ararken-parcalanmayi-goze-almak/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/09/06/karaburun-gercegi-ararken-parcalanmayi-goze-almak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Sep 2009 22:54:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2441</guid>
		<description><![CDATA[Harbi karşılık verecek ama herkes
Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:
Bir, Yeryüzüne nasıl dağılmıştır
Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?
İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha
Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?

Ece Ayhan, Yort Savul
    
Karaburun’da dört yıldır yapılan “Bilim Kongresi”ne bu yıl denk düşüp ben de katıldım. “Denk düşmesinde”, Düzenleme Kurulu üyesi Barış Alpaslan’ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Harbi karşılık verecek ama herkes<br />
Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:</em></p>
<p><em>Bir, Yeryüzüne nasıl dağılmıştır<br />
Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?</p>
<p>İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha<br />
Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?</p>
<p></em></p>
<p><em>Ece Ayhan, Yort Savul</em></p>
<p><em> </em><em> </em><em> </em><em> </em></p>
<p>Karaburun’da dört yıldır yapılan “Bilim Kongresi”ne bu yıl denk düşüp ben de katıldım. “Denk düşmesinde”, Düzenleme Kurulu üyesi Barış Alpaslan’ın özel çabasının belirleyici rolünü ayrıca belirtmem gerekir. Konu 80 sonrasıydı.</p>
<p>Genç akademisyenlerin ağırlıklı olarak yer aldığını sandığım Düzenleme Kurulu’nun belki bir yıldır sürdürdüğü özverili çalışma, ürününü vermişti. Düzenleme Kurulu’nun organizasyonunun, mutlaka kaçınılmaz eksiklikleri taşısa da, mükemmel olduğunu söylemeden geçemem. Öte yandan, Karaburun/Mordoğan Bilim Kongresi’nin yayımladığı, sunuşların bir kısmını içeren kitabın ön kısmında adı geçen ve çoğunlukla profesörlerden oluşan “Hakem Kurulu”nun işlevinin ne olduğunu ve bu “Lüzumsuz İşler Müdürlüğü”nün neye hakemlik yaptığını anlayamadığımı da belirtmeliyim (Zaten “hakem”lerin bir kısmı Karaburun’da değildi).</p>
<p>Karaburun Bilim Kongresi, saatleri birbiriyle kesişen çok sayıda oturumdan oluşuyordu. Herkes ilgilendiği konuya göre bir tercih yapıp istediği oturuma katılıyordu. Oturumların en ilginçlerinden biri elbette, Ahmet Haşim Köse’nin yönettiği, Aydın Çubukçu, Metin Çulhaoğlu, Ertuğrul Kürkçü, Gaye Yılmaz ve Ergun Aydınoğlu’nun konuşmacı olduğu, 5 Eylül günü sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki oturum halinde yapılan, “80’den Sonra Sosyalist Solun Dönüşümü: Dün, Bugün, Yarın” idi. Nitekim, konunun ilginçliği oranında Karaburun Bilim kongresine katılanların çoğunluğu ana salonu doldurmuştu.</p>
<p>Benim katıldığım ve 5 Eylül günü saat 16.00’da gerçekleşeceği söylenen oturumun konusu ise “Sol Muhalefet, Siyasi Katılım, Sistem Karşıtı Hareketler”di. Bu konu da ilgi çekici olmakla birlikte, elbette “sol”un tartışıldığı toplantı kadar ilgi çekmedi. Elli kadar katılımcıyla yapıldı.</p>
<p>Aslında benim “sol” tartışmasına katılmam daha iyi olurdu. Bunun mümkün olabileceğini Ergun Aydınoğlu’ndan öğrendim. O da benim katıldığım oturumdayken, düzenlemecilere rica edip kendini “sol” toplantısına aldırmış. Gerçi şu anda bile benim bu “sol” toplantısına katılmam gerekip gerekmediğinden emin değilim. Bir yanımla şöyle düşünüyorum: Türkiye sol hareketinin yaklaşık elli yılını oldukça ön planda yaşayan, bu konuda kafa yoran ve otobiyografileriyle solun elli yıllık tarihinin değerlendirilmesine katkıda bulunan biri olarak böyle bir toplantıda bulunmam yararlı olurdu. Hele, konuşmacıların “dün”e ilişkin değerlendirmelerini dinledikten sonra (dinleyiciler Türkiye solunun dününe şöyle bir değinseler de, esas belirleyici olan dünya solunun değerlendirilmesine derinlemesine girmemeyi tercih etmişlerdi dinleyebildiğim ve algılayabildiğim kadarıyla) bu kanaatim daha güçlendi. Öte yandan, 1993 başından beri, 16 yıldır Marksist soldan anarşizme sapan biri olduğuma göre böyle bir Marksist sol tartışmasında belki de yerim yoktu. Bu konu kafam hâlâ berrak değil.</p>
<p>“Sol” tartışmasına ilişkin söyleyeceğim şudur: Sol Marksistlerin ya da Marksist solcuların, 20. yüzyılda Marksizmin dünya çapındaki deneyleri üzerine irdeleyecekleri onca şey varken bunların üzerinden bir yüksek atlama ya da uzun atlama şampiyonu gibi ustalıkla atlayıp bugüne ya da yarına ilişkin değerlendirmeler yapmaya kalkışmaları ve konuyu Türkiye ile sınırlı tutmaları insanı hayretlere düşürmektedir.</p>
<p>Ortada büyük Sovyet deneyi vardır ve Türkiye de dahil tüm dünya solu bütün besinini, bütün gıdasını doğal olarak bu deneyimden almıştır, hatta bu deneyim sayesinde var olmuştur (ya da yok olmuştur). Sovyet deneyinin üstünden atlayarak hiçbir şey yapamazsınız. Çeka ve GPU deneylerinin üzerinden atlayarak hiçbir şeyi değerlendiremezsiniz. Şunu demek istiyorum: Karaburun 2009’u bir an için Moskova 1937’ye taşıyın. Bu kongrenin o tarihte orada yapıldığını farz edin.</p>
<p>Bırakın anarşistleri, Troçkistleri, Liberalleri, şunları bunları, çeşitli fraksiyonları, acaba sorunun kenarından dolaşmaya çalışan Stalinistlerin hiçbirini yaşatır mıydı GPU. Hepimiz topluca tutuklanırdık ve toplama kamplarını, GPU bodrumlarını ve duvarın önünü boylardık. Hem de bu, Marksizm adına, devrim adına, Sovyetler Birliği’nin esenliği adına yapılırdı. Peki, dünya yüzünde Marksizm adına böylesi bir cehennemi düzenin kurulmasının dünya devrimini, dünya devrimci hareketini, tek tek ülkelerde devrim mücadelesini nasıl etkilediğini görmemek mümkün mü? Böylesi uygulamaların, 20. yüzyılın başında devrim için ayağa kalkan insanlığın umutlarında nasıl travmatik bir kırılma yarattığı gerçeğinin üzerinden atlamak mümkün mü? Sen sosyalizm diyerek büyük Rus şovenizmi adına ortalığı kırıp geçirenleri hoş gör, komünistleri Hitler’e teslim edenleri görmezden gel ya da buna “mantıki” izahlar bul, sonra da kalk bugün taraftarlarına gaz vermek, kitlelerde sahte umutlar yaratmak için 21.Yüzyıl sosyalizminden söz et. Ne cüret! Üstelik 21. yüzyıl sosyalizmi dedikleri de, kendini ömür boyu başkan ilan eden Chavez adlı petrol zengininin hokkabazlıkları. Bu duruma baktıkça Marksist önderlerimize acımaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Hadi Castro neyse&#8230; Diktatördür falan ama yine de koca bir Küba devriminin önderidir. Ya Chavez! Pöf!</p>
<p>Gerçi, toplantıdaki bazı genç Stalinistlerin sorular kısmındaki sert çıkışları, bende “dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olma” endişesini de yarattı. Sorunun esasına girmediler falan ama “sol” oturumundaki konuşmacı arkadaşlar, Stalinistiyle, Troçkistiyle, bağımsız Marksistiyle, yine de belli bir deneyimi temsil eden, meseleleri belli bir olgunlukla değerlendirme yeteneğine sahip arkadaşlardı. “Dağlar, şehitler, direniş, devrim, açlık grevi, döneklik, kapitalist yolculuk vb”den ibaret retorikleriyle toplantıda bir gerilim ve sözlü şiddet unsuru rolü oynayan genç arkadaşlar, onları dinleyen diğer katılımcıları bilmem ama benim konuşmacılara olumlu bakmama ve onlar için, “bu arkadaşlar iyi ki var, ya meydan tamamen bu GPU infazcılarına kalsaydı” diye düşünmeme yol açtı. (Bu arada, bu sert gençlerden biri “Castro devrim için savaşmayana komünist denmez demiştir” postülasını büyük bir güvenle ortaya attığında bir deja-vu yaşayıp Ertuğrul’a bakarak, içimden, “ah be Ertuğrul, bu canavarı siz yarattınız” demekten kendimi alamadığımı da belirteyim.)</p>
<p>Fikret Başkaya’nın da yer aldığı, Türkiye’deki rejimin niteliğinin tartışıldığı bir başka oturumda, “sol” toplantısındaki kadar sert olmamakla birlikte dogmatik ve ezberci düşünme tarzında yukarda sözünü ettiklerimden geri kalmayan “genç Marksist”lerimizin ileri sürdüğü kimi görüşler bende düşünsel bir devrim ihtiyacının aciliyeti fikrini daha da güçlendirdi. Genel olarak sol ve özel olarak rejime ilişkin çözümlemelerine büyük güven duyduğum Fikret Başkaya her zamanki soğukkanlı üslubuyla konuyu zamanın elverdiği sınırlar içinde ortaya koydu. Daha çok Başkaya’nın, bilinen “üretici güçler” paradigmasını sorgulayan görüşlerine itiraz eden “genç Marksist” arkadaşlarımız, sorularını ileri sürerken aslında “üretici güçler”e ilişkin ezberlerinin bozulmasına itiraz etmiş olmuyorlar mıydı? Örneğin şu “yukardan devrim” paradigması ya da ezberi. 1908 ya da cumhuriyetin kurulması kapitalizmin önündeki engelleri kaldırdığı için “yukardan devrim” sayılabilirmiş. Peki ya Hitler ya Kenan Evren ya da Turgut Özal&#8230; Onlar da kapitalizmin gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmamış, kapitalizmi geliştirmemişler miydi? Onları da neden, Bismark gibi “yukardan devrimin” önderleri arasına katmayalımdı?</p>
<p>Elbette spesifik çok sayıda konuda yapılan diğer oturumları izleme olanağına sahip olamadım. Kurulacak kitap standlarında satılmak üzere kitap da getirmiştim yanımda. Özellikle, Eşber Yağmurdereli’nin Kibele Yayınlarından çıkan Jan Valtin’in <em>Karanlığın Ötesinde</em>kitabının, üstelik yüzde kırk indirimli sattığım için kapışılacağı gibi çocukça bir hayale kapıldığımı standlar kurulduktan kısa süre sonra fark ettim. Yanımdaki stand Otonom Yayınlarına aitti (bu arada, standta bulunduğum zamanlar bana desteğini esirgemeyen, Otonom Yayınlarından Barış’a teşekkürlerimi iletmek isterim). Gördüğüm kadarıyla, insanlar, tarihi tersinden anlatan kitaplar yerine felsefi kitaplara daha çok eğilimliler. Otonom’un, örneğin Deleuze imzalı kitapları, bizim, geçmişin acı deneylerini anlatan Valtin’imize fark attı. Valtin’den 20 adet getirmiştim. 10 adetini, o da arkadaşım Ahmet Erkan’ın eşe dosta tavsiyesiyle ancak 10 adet satabildim. Bu arada ilginç olduğunu düşündüğüm bir anekdotu da anlatayım.</p>
<p>Yakın bir zamana kadar <em>Aydınlık </em>dergisinin yazarları arasında bildiğim (artık değilmiş) ekonomist İzzettin Önder, sunuşunun ardından, önemli ve önemli olduğunun çevredeki insanlar tarafından da bilindiğinden emin olan insanların kendine güveniyle gelip, biz zavallı tezgahtarların yüzüne bile bakmadan, yandaki otonom yayınlarının kitaplarına parmaklarını basarak, “bu var” “bu var” “bu var” dedikten sonra, bizim tezgahın önünden geçerken, tenezzül buyurup Valtin’e de şöyle bir yalandan dokunduktan sonra ve arka kapağa göz atma zahmetine bile katlanmadan çekip giderken yine muzipliğim tutup, tezgahlara bakan insanlara kitapların propagandasını yapıp onları kitap satın almaları için psikolojik baskı altına almama ilkemi ihlal ederek laf attım. “Bizim kitaplara da bir baksaydınız” dedim. Büyük adam İzzettin Önder, başını kaldırıp kendine laf atan bu yüzsüz tezgahtarın yüzüne bile bakmadan, “vaktim yok” yanıtını verdi. Sonra diğer tezgahlara geçti. Geri dönüşte bir kez daha bizim tezgahın önünden geçerken, yüzsüzlüğü iyice ele alıp, “şu bizim kitaplara bir bakmadınız yani” diye ikinci kez laf attım. Vakti sınırlı büyük insan, yine başını kaldırıp bakmadı kendisine laf atan arsıza. “Vakit, vakit” diye söylenerek, bizlere vakitin nakit olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu. Bu arada, bu önemli ekonomistin Otonom Yayınlarının kendine hediye ettiği iki kitabı torbaya indirmesi ise, nakitin vakitten önemli olduğu konusunda hepimize verdiği pratik bir dersti.</p>
<p>Benim oturuma derinlemesine girmek için burada fazla vaktim yok (İzzettin Önder’den vakit-nakit dersi aldım ya). Orada ortaya attığım tezleri bir başka yazıda (başlığı, “Ekmeğin Fethi mi, Kitabın Fethi mi” olabilir belki) işlemeyi düşünüyorum. Ne var ki, burada, bir fikir vermesi açısından, konuşmamın sonundaki fikre ve vurguya kısaca değinmek istiyorum: Bugün işçi sınıfının, bir zamanlar Kropotkin’in ileri sürdüğü “ekmeğin fethi” diye bir sorunu yoktur (işçiler ekmeği fethettiler ve obezlik illetine tutuldular). İşçi sınıfı, en başta kendini değiştirmeye girişerek bugünden tüm toplumu dönüştürmeye girişmelidir. Gerçek devrim, ancak işçi sınıfının ideolojik alanı fethetmesiyle mümkündür. Bu da işçilerin üretimi terk edip bir kültür devrimi yoluyla düşünsel alanı ele geçirmesiyle hayata geçebilir. Lağım temizleyen işçi devrim falan yapamaz. Sovyet devrimindeki gibi, işçilerin üretime sürülmesiyle değil; Çin kültür devrimindeki gibi, entelektüellerin işçi haline getirilmesiyle de değil; bunların tersine işçi sınıfının entelektüel bir sınıf haline gelmesiyle gerçekleşebilir toplumsal devrim.</p>
<p>Toplantının bana kazandırdığı en güzel şey, kırk yıl önceki eski arkadaşlarıma kavuşmak (mesela ta 1965 yılı Dönüşüm olaylarından arkadaşım Ersen Olgaç) ve yirmi yaşında gençlerle tanışmaktı. Ege Üniversitesinden gençler, özinisiyatifleriyle çıkardıkları dergileri için benimle popüler kültür ve “en çok satanlar” konusunda bir röportaj yaptılar. Çok güzel sorular sordular. Gözleri pırıl pırıldı. Umutlandım. Bir yanımda 45 yıllık arkadaşım, yoldaşım, umutlarını kaybetmemiş Ersen Olgaç, diğer yanımda, 20 yaşına gelmiş ama bu yirmi yıldan hiçbir şey anlamadığını söyleyen Hakan (ona yaşadığı yirmi yılı, gelecek yirmi yılda anlayacağını söyledim).</p>
<p>Eh işte&#8230; Dün, bugün, yarın.</p>
<p>Yarın, gerçeği ararken parçalanmayı göze alanlarındır.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>6 Eylül 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2009/09/06/karaburun-gercegi-ararken-parcalanmayi-goze-almak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vahşet ve Devlet!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/07/12/vahset-ve-devlet/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/07/12/vahset-ve-devlet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Jul 2009 11:03:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1915</guid>
		<description><![CDATA[Devlet adı verilen kurum, insanlığın vahşet çağından çıkış döneminin ürünüdür. Bu bakımdan, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Çin devletinin Sincan kentinte, müslüman-Uygur halkına karşı giriştiği katliamı kınarken kullandığı “vahşet” sözcüğü, haklı bir tepkiyi dile getirse de, gerçekliğe tekabül etmiyor. Çünkü, son uygar katliamı da dahil, çağımızdaki katliamların hiçbiri, devlet aşamasına geçmemiş, hâlâ vahşet çağında yaşayan halklar tarafından [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Devlet adı verilen kurum, insanlığın vahşet çağından çıkış döneminin ürünüdür. Bu bakımdan, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Çin devletinin Sincan kentinte, müslüman-Uygur halkına karşı giriştiği katliamı kınarken kullandığı “vahşet” sözcüğü, haklı bir tepkiyi dile getirse de, gerçekliğe tekabül etmiyor. Çünkü, son uygar katliamı da dahil, çağımızdaki katliamların hiçbiri, devlet aşamasına geçmemiş, hâlâ vahşet çağında yaşayan halklar tarafından işlenmediği gibi, vahşet çağında böylesi organize katliamlara tanık olunmamıştır. O çağda da yağmacı topluluklar elbette birbirlerini öldürmüşlerdir ama uygarlık dönemindeki devlet katliamlarıyla karşılaştırıldığı zaman bunlar devede kulak kalır.</p>
<p>20. yüzyıldan öncekileri bir yana bırakalım. Sadece 20. yüzyılda ve devamındaki dokuz yılda yapılan devlet katliamlarına şöyle kısaca göz atmak bunu açıkça gösterir: 1915 Ermeni-Süryani katliamı, 1930’lardan sonra Sovyetler Birliği’ndeki büyük temizlik, yine 1933 yılında Hitler’in iktidara gelişiyle birlikte Almanya’da ve giderek tüm Avrupa’da sürdürülmüş Yahudi katliamı, 1990’larda Ruanda’daki büyük etnik temizlik bunların en büyükleridir. Elbette, 1938 Dersim katliamı ve Irak-Halepçe’de Kürtlere karşı girişilen katliam da unutulamaz. Keza Stalin’in, II. Dünya savaşından sonra Kırım Türklerini topluca sürgüne göndermesi, doğrudan katliam denemese de, Ermeni tehciri gibi, tarihin en büyük ulusal tehcirlerinden biridir.</p>
<p>Uygurlara karşı Çin devletinin giriştiği katliamda iki yüze yakın insanın öldürülmesi, devletlerin yazdığı kanlı katliam tarihinin belleklerimizde bir kere daha canlanmasına neden oldu ve tarihe bir kanlı sayfa daha ekledi.</p>
<p>Çin devleti, 1949 yılında, Mao zedung’un önderlik ettiği Çin Komünist Partisi’nin ve Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun, milliyetçi Çan kayşek’i yenilgiye uğratmasıyla kurulmuştu. Ne var ki, bir devlet, isterse adı sosyalist olsun, kurulduğu andan itibaren, doğası gereği milliyetçidir. Ülke sınırlarıyla belirlenmiş bir alanı yöneten devlet, ister istemez milliyetçi olmak zorundadır. İsterse doğrudan milliyetçi söylemler yerine, “sosyalist anavatan” gibi söylemler kullansın (ki, aslında ve özünde bu da “sosyalistlik”le süslenmiş milliyetçi bir söylemdir), bu devlet ve onun bürokrasisi bal gibi milliyetçidir. 1970’li yılların sonunda, Amerikan emperyalizmine karşı savaşarak bağımsız devletler haline gelmiş Vietnam ve Kamboçya’nın milliyetçi bürokrasilerinin birbiriyle nasıl bölgesel hegemonya savaşlarına giriştiği hatırlardadır.</p>
<p>Devletlerin ve orduların en büyük görevi, içerdeki etnik azınlıkları ve altta kalmış sınıfların mücadelesini bastırmaktır. Ordular, esasen “iç düşman”a karşı silahlanmış ve konuşlanmıştır. Birinci görevleri, devlete karşı tehdit oluşturan ya da tehdit oluşturduğu iddia edilen güçleri bastırmaktır. “Vatan savunması” falan palavradır. Gerçek olan, devlet ve hakim sınıf savunmasıdır. Hitler, Avrupa’yı hiçbir ulusal ordunun direnciyle karşılaşmadan işgal etmiştir. Hitler’in ordularını yıpratan ve sonunda yenilmesine yol açan, ordular dağıldıktan sonra kurulan (ulusal polis kuvvetleri doğrudan Nazi’lerin hizmetine girmişlerdir) partizan birlikleridir. Sovyetler Birliği’nde de Nazi’lere en büyük kaybı verdiren, Sovyet Kızıl Ordusu değil, halk direnişin unsurları olarak görülebilecek partizan birlikleridir. Saddam’ın anlı şanlı ordusu da Amerikan-İngiliz işgaline karşı hiçbir direniş göstermemiştir. İçerde halka karşı o kadar zalim olan Irak ordusu, bir haftada dağılmış, eriyip gitmiştir. Direniş, ordu dağıldıktan sonra başlamıştır.</p>
<p>Şimdi Çin devletinin polisi ve ordusu Uygurlara kurşun yağdırıyor, kan döküyor. Türk Dışişleri Bakanlığı, “Çin’in içişlerine karışmayacağını” ilan ediyor. Buna rağmen Başbakan Tayyip Erdoğan, hangi nedenlerle olursa olsun, dışişlerinden farklı bir tutum takınıp katliamı açıkça protesto ediyor. Tayyip Erdoğan’a ne kadar karşı olursam olayım helal olsun diyorum!</p>
<p>Halkların mücadelesi, devletlerin vandalizmine son verip, devletsiz, sınırsız bir uygarlık, kültür ve barış çağını başlatabilecek mi?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>12 Temmuz 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2009/07/12/vahset-ve-devlet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uluslar ve Sınırları!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/07/10/uluslar-ve-sinirlari/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/07/10/uluslar-ve-sinirlari/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Jul 2009 11:06:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1918</guid>
		<description><![CDATA[ 
İlk kez karayolundan Türkiye’ye gidiyorum. Küçük ama dengeli bir arabada dört kişiyiz. Dört ayrı kuşaktan. En yaşlıları benim. Arabaya kullanan arkadaşlardan biri 50’li kuşaktan, diğeri de 60’lı. Dördüncü arkadaşımız çok genç, 1992 doğumlu. Ben İngiliz pasaportu taşıyorum. Diğer iki arkadaş İsviçre, genç arkadaşımız Türk pasaportuna sahip.
İsviçre sınırından çıkıyoruz. Pasaport kontrolü yok. Sınır görevlileri biz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>İlk kez karayolundan Türkiye’ye gidiyorum. Küçük ama dengeli bir arabada dört kişiyiz. Dört ayrı kuşaktan. En yaşlıları benim. Arabaya kullanan arkadaşlardan biri 50’li kuşaktan, diğeri de 60’lı. Dördüncü arkadaşımız çok genç, 1992 doğumlu. Ben İngiliz pasaportu taşıyorum. Diğer iki arkadaş İsviçre, genç arkadaşımız Türk pasaportuna sahip.</p>
<p>İsviçre sınırından çıkıyoruz. Pasaport kontrolü yok. Sınır görevlileri biz geçerken aralarında sohbet ediyorlar, dönüp bakmıyorlar bile. Biraz ilerde Avusturya’ya giriyoruz. Aynı şekilde, hiçbir kontrol yok. Sonra Almanya, yeniden Avusturya. Bu giriş çıkışlarda hiçbir şey sorulmuyor bize. Slovenya’ya giriyoruz. Yine kontrol yok. Slovenya, bitki örtüsüyle ve yapılarıyla, ayırt edilemeyecek kadar benziyor diğerlerine, küçük bir Avrupa ülkesi. Akşama doğru Sırbistan sınırına geliyoruz. Sınır görevlileri kulübelerinde. Pasaportlarımızı istiyorlar. Veriyoruz, şöyle bir bakıp geri veriyorlar. Geçiyoruz. Bitki örtüsü aynı. Yapılar biraz eskice olmakla birlikte geçtiğimiz ülkelerin yapılarına oldukça benziyor. Hırvatistan sınırına gece varıyoruz. Sınır muhafızları daha sıkı bir düzende görünüyor. Pasaportlarımızı kontrol ediyorlar ama damga vurmuyorlar. Geçtiğimiz yerlere göre biraz çatık kaşlı gibiler. Artık sınırlarda bir gerilim havası var.</p>
<p>Bulgaristan sınırına geliyoruz, artık hava aydınlanmış. Sınır görevlisi pasaportlarımıza bakıyor. Türkçe “kaç kişi”  diye soruyor. Bununla da yetinmeyip bilgisayara veriyor. Sonra damga vuruyor. İlk kez damga yiyiyor pasaportlarımız. Sınır muhafızlarının dışında, arabaların içindekileri gözden geçiren siviller dikkatimi çekiyor.</p>
<p>Sofya’ya varıyoruz. Bende küçük bir İstanbul izlenimi yaratıyor uzaktan gördüğüm bu kent. Yollar bozuk, tabelalar eksik, arabalar birbirinin üstüne üstüne sürüyor. Trafik kuralları yok ya da işlemiyor. Bu arada, Türkiye’deki gibi seçim afişleri görüyoruz duvarlarda, direklerde. Bildik politikacı yüzleri. Seçimi sağcı parti kazanmış. Bu partinin adı Avrupa ile Birleşme Partisi’ymiş. Başkanı ise, eski rejimin Parti sekreteri Todor Jivkov’un baş korumasıymış. Hiç şaşırtıcı değil. Putin de, KGB’den yetişme değil miydi?</p>
<p>İstanbul’un kargaşalığına benzer bir sabah kargaşalığı içinde olan bu kentin insanlarını gözlemliyorum. Range Rover jiplerini süren gençten erkekler çarpıyor gözüme. Jiplerinde Bulgar plakası var. Hiç kuşkum yok. Bunlar yeni seçkinlerin mahdumları. Kibirle ve acımasızca çevrelerini süzen. Şu ilerde görünen yeni tip villalarda oturduklarına da hiç kuşkum yok. Sofya’da, İstanbul’daki gibi minibüs yok. Halk duraklarda birikmiş, sabah olmasına rağmen hava sıcak. Umutla gözlerini yollara dikmiş otobüs bekleyen çilekeş kalabalıklar. Aynı İstanbul’daki gibi. Tıklım tıklım otobüslere doluşuyorlar.</p>
<p>Tabela sistemi çok kötü olduğu için yolumuzu şaşırıyoruz. Yolun Belgrad’a doğru gittiğini anlayınca yol inşaatında çalışan işçilere soruyoruz İstanbul’a nereden gidileceğini. Tam ters istikameti gösteriyorlar. İstanbul usulü bir U dönüşü yapıyoruz. Sofya’dan bir türlü kurtulamıyoruz. “O şehir arkandan gelir.”</p>
<p>Sonunda yolumuzu buluyor ve kırsal alandan ilerliyoruz. Yol boyunca köyler çıkıyor önümüze. Bulgarca yazılar olmasa rahatlıkla, örneğin Ege bölgesinde yolculuk yaptığınızı sanabilirsiniz. Elle yazılmış şu eğri büğrü yazılara bakın: “Kaşar peynir&#8230; Fatma ablanın dükkânında”. Bunun gibi birçok Türkçe çağrı ve duyuru. Oralarda yaşayan Türk ve müslüman nüfusa ek olarak, bir de Türkiye’den gelmiş yatırımcıların çağrı ve reklâmları, buraları neredeyse bir Türk bölgesi haline getirmiş. Yapı, dükkân ve kahve ve insanların görüntüleri de öyle. Bulgaristan, herhalde biraz torpilli olduğu için Avrupa Birliği’ne alınmış ama artık Avrupa’da olmadığımızı biliyoruz. Çıplak gözle bakıldığı zaman bile burası da Türkiye gibi artık Avrupa’nın o soğuk ve sağlam yapısından ayrı bir görünüme ve kültüre sahip başka bir yeri dünyanın. Ortadoğu’yla Avrupa arasında bir ara bölge.</p>
<p>Birden bir şey dikkatimi çekiyor. Her şey Türkiye’ye çok benziyor ama tek bir cami minaresi yok. Arabanın içindeki arkadaşlara şöyle bir yorum yapıyorum: “Sanırım bu, eski rejimin bir hediyesi, şimdikiler de aynı geleneği sürdürüyor. Eski rejim Türk-Müslüman halka baskı yapıyordu. Bulgarlaştırma politikası uyguluyordu. Camilerine bile izin vermiyordu.” Belki Bulgaristan’da bazı camiler vardır ama geçtiğimiz yerlerdeki kaşar peynir çağrılarından vb. Türk ve müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı anlaşılan bu bölgede tek bir cami minaresinin görülememesi tuhaftı.</p>
<p>Sonunda Bulgaristan sınırına geldik. İleride Türkiye’nin sınırı da görülüyor. Asık suratlı görevli, “kaç kişi” diye sorduktan sonra bir kez daha damgaladı pasaportlarımızı. Türk sınırına yaklaştık. İlk kontrol noktasında pasaportlarımıza bakıldı şöyle bir ve başlarımızı sağa döndürmemiz istendi. Bir kadın polis hiçbir açıklamada bulunmadan fotoğraflarımızı çekti. Arabadaki arkadaşlardan biri bunun sağlık kontrolü için olduğunu ileri sürdü. Benim geri zekâlılığıma verin, bu fotoğraf makinesiyle sağlık kontrolünün bağlantısını kuramadım. Sonra ağır ağır ikinci kontrol noktasına ilerledik. Ağır ağır diyorum, çünkü kontroller uzun sürdüğü için her kulübenin önünde en az on-on beş araba birikmişti. Sonunda sıra bize geldi. İki görevli pasaportlarımızı aldı. Çok çatık kaşlıydılar. Pasaportları uzun uzun incelediler, teker teker bilgisayara verdiler. Sonra tekrar evirip çevirdiler. Küt küt damga vurduktan sonra üçünü geri verdiler. Benimkinin vize alması gerekiyormuş. 77 nolu kulübeye koşturdum. Pasaportla birlikte 10 poundu da uzattım. Görevli, 15 ödeyeceksiniz dedi. Nasıl olur, her zaman 10 pound ödüyorum dedim. “Ha, söylesene İngiliz olduğunu yahu” dedi, “ben seni Belçika’dan geliyorsun sandım.” 10 poundu alıp vizeyi yapıştırdı. Gerisin geri koşturdum. Pasaportum bir kere daha kontrolden geçti. Bilgisayarda incelendi. Sonunda damgayı vurdular. Koşa koşa arkadaşların yanına gittim. “Neyse, sen yokken gümrük konrolünden de geçtik” dediler. Üçüncü noktayı da atlatmışlardı yani. “E&#8230; Tamam mı, bitti mi” diye sordum. Arabayı kullanan arkadaş, “ilerde bir dördüncü nokta daha var, Onu da geçtik mi tamamdır” dedi. Gösterdiği dördüncü noktaya bakmak üzere başımı çevirdim. Orada bir kulübe daha vardı gerçi ama benim dikkatimi başka bir şey çekti. Devasa bir cami. Camiyi öyle bir kondurmuşlardı ki, birinci kontrol noktasından bile baksanız görülüyordu, biz pasaport telaşı içinde gözümüzü kaldırıp bakmamıştık, ancak şimdi görüyordum. Cami orada öylece bütün haşmetiyle duruyordu. Dördüncü kontrol noktasında neyse ki bir kez daha bakmadılar pasaportlara, geç dediler. Araba devasa camiye doğru ilerlerken, “Türk-İslam Cumhuriyetine hoş geldiniz” dedim şakayla.</p>
<p>Sanırım arabayı o anda kullanmakta olan 60’lı kuşaktan arkadaş, Bulgaristan’da cami minaresi görmememizin Bulgar rejiminin baskısı sonucu olduğunu ileri sürmemle, Türk-İslam camisiyle dalga geçmem arasında bir “tenakuz” sezmiş olmalı ki, bana şöyle yan yan baktı.</p>
<p>Oysa hiçbir tenakuz yoktu. Bir yerde cami minaresinin görülmemesi belli bir kimliği yok etmeye yönelikti, diğer yerdeki o anormal cami ise kimliği tekdüzeleştirmenin anıtı gibiydi.</p>
<p>Sınırlar, sınır görevlileri, sınırlarda yolculara karşı muamele ulus-devletlerin rahatlıklarının ya da tedirginliklerinin aynasıydı bir bakıma, aynı zamanda da ulusların ufukları ya da sınırlılıkları konusunda ufak da olsa bir ipucu.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>10 Temmuz 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2009/07/10/uluslar-ve-sinirlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anarşist Kitaplık</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/05/27/anarsist-kitaplik/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/05/27/anarsist-kitaplik/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 May 2005 10:02:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2179</guid>
		<description><![CDATA[P. Kropotkin, Anarşizm, Habora, 1966
M. Bakunin, Seçme Düşünceler, çev: Mehmet Tuncay, Habora, 1967
G. Woodcock, Anarşizm, çev: Ergün Tuncalı, Kitahçıalık Ticaret, 1967
Daniel John-Bendit, Anarşizm- Komünist Büıokrasiye Karşı, çev: Sermet Çağan, Ant, 1969
Jacques Duclos, Anarşizm &#8211; Sol Adına Sola İhanet, çev: Babür Kuzucu, Ant, 1969
Howard Fast, Sacco ile Vanzetti&#8217;nin Çilesi, çev: Şerif Hulusi, Payel, 1969
Proudhon, Mülkiyet Nedir?, çev: Vedat Gülşen Üretürk, Ararat, 1969
Arthur Koestler, İspanya&#8217;da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>P. Kropotkin, Anarşizm, Habora, 1966</p>
<p>M. Bakunin, Seçme Düşünceler, çev: Mehmet Tuncay, Habora, 1967</p>
<p>G. Woodcock, Anarşizm, çev: Ergün Tuncalı, Kitahçıalık Ticaret, 1967</p>
<p>Daniel John-Bendit, Anarşizm- Komünist Büıokrasiye Karşı, çev: Sermet Çağan, Ant, 1969</p>
<p>Jacques Duclos, Anarşizm &#8211; Sol Adına Sola İhanet, çev: Babür Kuzucu, Ant, 1969</p>
<p>Howard Fast, Sacco ile Vanzetti&#8217;nin Çilesi, çev: Şerif Hulusi, Payel, 1969</p>
<p>Proudhon, Mülkiyet Nedir?, çev: Vedat Gülşen Üretürk, Ararat, 1969</p>
<p>Arthur Koestler, İspanya&#8217;da Ölüm Güncesi, çev: Çetin altan, Bilgi, 1970</p>
<p>Ziya Somar, Anarşi ve Anarşizm, Erdini, 1970</p>
<p>Pierre Brune, Emile Temime,  İspanya İç Savaşı, çev: Aydın Emeç, Hürriyet, 1976</p>
<p>Roderick Kedward, Anarşistler-Bir Dönemi Sarsanlar, çev: Ayşe Kemahlı, Milliyet, 1976</p>
<p>Refik Evren, Sacco ile Vanzetti, Haziran, 1977</p>
<p>Henri Avron, Anarşizm, çev: Samih Tiryakioğlu, Varlık, 1979</p>
<p>Marx, Engels, Lenin, Anarşizm ve Anarko-Sendikalizm, çev: Sevim Belli, Sol, 1979</p>
<p>Ida Mett, Kronstadt 1921, çev: Ümit altuğ, Sokak, 1985</p>
<p>George Orwell, Katalonya&#8217;ya Selam, çev: Jülide Ergüder, Alan, 1985</p>
<p>Maourice Brinton, Bolşevikler ve işçi Denetimi, çev: Necmi Erdoğan, Ayrıntı, 1990</p>
<p>P.Kropotkin, Etika, çev: Ahmet Ağaoğlu, Sadeleştiren: Tektaş Ağaoğlu, Kavram, 1991</p>
<p>Catherine Baker, Zorunlu Eğitime Hayır, çev: Ayşegül Sönmezay Erol, Ayrıntı 1991</p>
<p>Ursula K. Leguin, Mülksüzler, çev: Levent Mollamustafaoğlu, Metis, 1991</p>
<p>Henri Arvon, Özyönetim, çev: Fikret Başkaya, İletişim, 1991</p>
<p>Paul Avrich, Anarşist Portreler I, çev: O. Akınhay, Sarmal, 1991</p>
<p>Paul Avrich, z, çev: Osman Akınhay, Sarmal, 1992</p>
<p>Lenin, Troçki, Kronstadt, çev: E. Oğuz, O. Akınhay, M. Güneşdoğdu, Ataol, 1992</p>
<p>Bakunin, Devlet ve Anarşi, çev: Alev Türker, Kavram, 1992</p>
<p>Alexander Berkman, Anarşizmin abc&#8217;si, çev: Elif Daldeniz; Kavram, 1992</p>
<p>Bakunin, Marx&#8217;a Karşı El yazmaları, çev: Işın Gürbüz,  Birey, 1992</p>
<p>Tarihte Anarşist, Nihilist, Feminist Kadınlar, çev: Işık Ergüden, Birey, 1992</p>
<p>Proudhon, Makaleler,: çev: Mustafa Tüzel, Birey, 1992</p>
<p>Karin Kramer Verlag Yazarlar Grubu, Anarşist Kuram ve Kökeni, çev: H. İbrahim Türkdoğan, Birey, 1992</p>
<p>Baha Tevfik, Felsefe-i Ferd, Günümüz Türkçesi: Burhan Şaylı, Altıkırkbeş, 1992</p>
<p>Hans Magnus Enzensberger, Anarşinin Kısa Yazı- Buenaventura Durruti&#8217;nin Yaşamı ve Ölümü, çev: Mehmet Aşçı, Ayrıntı, 1993</p>
<p>Hans Richter, Dada 1916-1966, çev: Mustafa Tüzel, Birey, 1993</p>
<p>Paul Avrich, Rus Devriminde Anarşistler, çev: Celal A. Kanat, Metis, 1993</p>
<p>Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, çev: Alev Türker, Ayrıntı, 1994</p>
<p>Henri Arvon, Anarşizm Nedir?, çev: Ahmet Kotil, İletişim, 1994</p>
<p>R. Cantzen, Daha Az Devlet Daha Çok Toplum, çev: Veysel Atayman, Ayrıntı, 1994;</p>
<p>Tayfun Gönül, Anarşizm Nedir?, Kaos, 1994</p>
<p>Paul Feyerabend, Akla Veda, çev: Ertuğrul Başer, Ayrıntı, 1995</p>
<p>Paul Feyerabend, Bilgi Üzerine Üç Söyleşi, çev: Cemal Güzel, Levent Kavas, Alrıntı, 1995</p>
<p>Ronald Fraser, İspanya&#8217;nın Kanı &#8211; İç Savaş Deneyimi: 1936-1939, çev: Yavuz Alogan, Belge, 1995</p>
<p>Gün Zileli, Hasan Bakü, Mine Ege, Anarşizm Bir Devrim Çağrısıdır, Kaos, 1995</p>
<p>Gün Zileli, İlhan Tekin, Türkiye&#8230;. Sosyal Patlamaya Doğru, Kaos, 1995</p>
<p>Abel Paz, Halk Silahlanınca, çev: Gün Zileli, Kaos, 1996</p>
<p>Unabomber, Sanayi Toplumu ve Geleceği, çev: Kaos, Kaos, 1996</p>
<p>George Woodcock, Anarşizm, çev: Alev Türker, Kaos, 1996</p>
<p>Murray Bookchin, Toplumsal Ekolojinin Felsefesi, çev: Rahmi G. Öğdül, Kabalcı, 1996</p>
<p>Murray Bookchin, Ekolojik Bir Topluma Doğru, çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, 1996</p>
<p>Alexander Berkman, Anarşistin Yaşamı, çev: Elif Daldeniz, Kavram, 1996.</p>
<p>Gene Fellner, Anarşistin Yaşamı- Alexander Berkman&#8217;ın Yazıları, çev: Elif Daldeniz, Kavram, 1996</p>
<p>Maurice Cranston, Marks-Bakunin Karşılaşması, çev: Bora A. Okran, Anares Medien, 1996</p>
<p>Paul Feyerabend, Bir Bilgi Anarşisti- Feyebend, çev: Cemal Güzel, Bilim ve Sanat, 1996</p>
<p>Emma Goldman, Hayatımı Yaşarken-I, çev: Beril Eyüboğlu, Metis-Kaos ortak yayını, 1996</p>
<p>Emma Goldman, Hayatımı Yaşarken-II, çev: Emine Özkaya, Kaos-Metis ortak yayını,  1997</p>
<p>Sergey Neçayev, Devrimcinin Anahtar Kitabı, çev: Süreyyya Evren, Karaşın,1997</p>
<p>P. Kropotkin, Anarşist Etik, çev: Işık Ergüden, Doruk, 1997</p>
<p>P. Kropotkin, Anarşizm, çev: Rahmi G. Öğdül, Karaşın, 1997</p>
<p>P. Kropotkin, Toplumcu Evrimde Anarşizmin Yeri, çev: Rahmi G. Öğdül, Karaşın 1997</p>
<p>Anarşistlerin Zapatistalarla Görüşmesi, çev: Bülent Usta, Süreyyya Evren, Karaşın 1997</p>
<p>Peter Marshall, Bir Anarşiust Olarak William Blake, çev: Rahmi G. Öğdül, Altıkırkbeş, 1997</p>
<p>Joel Spring, Özgür Eğitim, çev. Aysen Ekmekçi, Ayrıntı, 1997</p>
<p>Ömer Naci Soykan, Bir Anarşistin Seyir Defteri, Kaos, 1998</p>
<p>Murray Bookchin, Toplumsal Anarşizm mi Yaşamtarzı Anarşizm mi, çev: Deniz Aytaş, Kaos, 1998</p>
<p>İda Mett, Kronştad 1921, çev: Ümit Altuğ, R. Macit, Kaos, 1998</p>
<p>Peter Arşinov, Mahnovşçina, çev: Yeşim T. Başaran, Cemal Atila, Kaos, 1998</p>
<p>Sam Dalgoff, Bakunin, çev: Cemal Atila, Kaos, 1998</p>
<p>21. Yüzyıl Anarşizmi, çev: Şen Süer Kaya, Ayrıntı, 1998</p>
<p>Emma Goldman, Siyasi Şiddetin Psikolojisi, çev: Süreyyya Evren, Karaşın, 1998</p>
<p>Bergama Köylü Direnişi ve Anarşizm, Karaşın, 1998;</p>
<p>M. Bakunin, Devrimci El Kitabı, çev: Süreyyya Evren, Karaşın 1998</p>
<p>M. Bakunin, Tanrı ve Devlet, çev: Remzi Çaybaşı, Belge, 1998</p>
<p>1992 Los Angeles Ayaklanması, çev: Erden Kosova, Karaşın, 1998</p>
<p>Proudhon, Mülkiyet Nedir?, çev: Vedat Gülşen Üretürk, Toplumsal Dönüşüm, 1998</p>
<p>Vernon Richards, Malatesta, çev: Zühal Kiraz, Kaos, 1999;</p>
<p>Murray Bookchin, Kentsiz Kentleşme, çev: Burak Özyalçın, Ayrıntı, 1999.</p>
<p>Murray Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, çev: Kaya Şahin, Metis, 1999</p>
<p>George Crowder, Klasik Anarşizm, çev: Sinan Altıparmak, Öteki, 1999</p>
<p>Paul Feyerabend, Yönteme Karşı, çev: Ertuğrul Başer, Ayrıntı, 1999</p>
<p>Paul Feyerabend, Özgür Bir Toplumda Bilim, çev: Ahmet Kardam, Metis, 1999</p>
<p>Peter Kropotkin, Çağdaş Bilim ve Anarşi, çev: Mazlum Beyhan, Öteki, 1999</p>
<p>Peter Kropotkin, Ekmeğin Fethi, çev: Mazlum Beyhan, Öteki, 1999</p>
<p>Ursula K. Le Guin, Mülksüzler, çev: Levent Karamollamustafaoğlu, Metis, 1999</p>
<p>Marks, Engels, Anarşizm Üzerine, çev: Sevim Belli, Sol, 1999</p>
<p>Paul Avrich, Amerikalı Anarşist Voltairine de Cleyre&#8217;in Yaşamı, çev: Emine Özkaya, Sel, 1999.</p>
<p>Anarşizmin Bugünü, çev: Neşe Ozan, Ayrıntı, 1999</p>
<p>Tolstoy, &#8230; ve Işık Karanlıkta Parlıyor, çev: Dominik Pamir; Kaos, 1999</p>
<p>Gilles Dauvé, François Martin, Komünizmin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı, çev: Bora Sarayova, Sel, 1999</p>
<p>Mihail Bakunin, Devlet Ve Anarşi, çev: Murat Uyurkulak, Öteki, 2000</p>
<p>Paul Feyerabend, Anarşizm Üzerine Tezler, çev: Ekrem Altınsöz, Öteki, 2000</p>
<p>Peter Kropotkin, Bir Devrimcinin Anıları &#8211; I, çev: Mazlum Beyhan, Öteki, 2000</p>
<p>Peter Kropotkin, Bir Devrimcinin Anıları &#8211; II, çev: Mazlum Beyhan, Öteki, 2000</p>
<p>Todd May, Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, çev: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı, 2000</p>
<p>Anne-Debray Loic Steiner, Kızıl Ordu Fraksiyonu- Avrupa&#8217;da Gerilla Mücadelesi, çev: Ruşen Çakır, Metis, 2000     Volin, Rus Devrimleri, çev: Ramazan Macit, Babil, 2000</p>
<p>Rudolf Rocker, Anarko Sendikalizm, çev: H. Deniz Güneri, Kaos, 2000</p>
<p>Colin Ward, Eylemde Anarşi, çev: H. Deniz Güneri; Kaos, 2000</p>
<p>John Zerzan, Gelecekteki İlkel, çev: Cemal Atila, Kaos, 2000.</p>
<p>Tolstoy, Vahşi Zevkler, çev: Dominik Pamir, Kaos, 2000</p>
<p>Işık Ergüden, Sessizliğin Anarşisi, Kaos, 2001</p>
<p>Pyotr Kropotkin, Anarşi, Felsefesi-İdeali, çev: Işık Ergüden, Kaos, 2001</p>
<p>P. Kropotkin, Karşılıklı Yardımlaşma, çev: Işık Ergüden, Deniz Güneri, Kaos, 2001</p>
<p>Halil Turhanlı, Ütopyanın Sesleri, Çivi Yazıları, 2001</p>
<p>Herman Gorter, Yoldaş Lenin&#8217;e Açık Mektup, çev: Gün Zileli, Kemal Orcan, Günizi Kitaplığı, 2001</p>
<p>Kamu Vicdanına Çağrı, Sivil İtaatsizlik, çev: Yakup Coşar, Ayrıntı, 2001</p>
<p>Düşünen Siyaset., sayı: 11, Anarşizm Sayısı, Lotus, 2002</p>
<p>Hakim Bey, T.A.Z. Geçici Otonom Belgeler, Stüdyo İmge, 2002</p>
<p>P.M, bolo&#8217; bolo, Kaos, 2002</p>
<p>William Morris, Hiçbiryer&#8217;den Haberler, çev: Bahadır Sina Şener, Kerem Karaerkek, Kaos, 2002</p>
<p>Halil Turhanlı, Şenlik, Sanat ve Sabotaj, Çivi Yazıları, 2002</p>
<p>Paul Avrich, Anarşist Portreler (Tek Ciltlik Basım), Çev: Osman Akınhay, Sarmal, 2003</p>
<p>Yaşar Çabuklu, Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde, Metis, 2003</p>
<p>İnan Keser, Liberter Teori,  Ütopya, 2003</p>
<p>Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi-İmkânsızı İstemek! , çev: Yavuz Alogan İmge, 2003</p>
<p>Halil Turhanlı, Anarşist Armoni, neKitaplar, 2003</p>
<p>Halil Turhanlı, Kahinler ve Müjdeciler, neKitaplar, 2004</p>
<p>Paul Avrich, Kronstadt 1921, Çev: Gün Zileli, Versus, 2006</p>
<p>E.H.Carr, Mihail Bakunin, çev: Gün Zileli, Versus, 2006</p>
<p>Mary Davis, Sylvia Pankhurst, çev: Emine Özkaya, Versus, 2006</p>
<p>Tarık Aygün, Efendiliğin Reddi, Sivil İtaatsizlik ve Doğrudan Eylem, Versus, 2006</p>
<p>Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, çev: Necmi Bayram, Agora Kitaplığı, 2006</p>
<p>Fredy Perlman, Er-Tarihe Karşı, Leviathan&#8217;a Karşı, çev: İnan Mayıs Aru, Kaos, 2006</p>
<p>Gün Zileli, Komün, Yaba, 2007</p>
<p>M. Bakunin, Tanrı ve Devlet, çev: Sina Ergun, Öteki, 2007</p>
<p>Paul Feyeraband, Anarşizm Üzerine Tezler, çev: Ekrem Altınsöz, Öteki, 2007</p>
<p>P.A. Kropotkin, Çağdaş Bilim ve Anarşi, çev: Mazlum Beyhan, Öteki, 2007</p>
<p>George Crowder, Klasik Anarşizm, çev: Sinan Altınparmak, Öteki, 2007</p>
<p>Emma Goldman, Rus Devriminin Çöküş Nedenleri, çev: Yakup Coşar, Dipnot, 2008</p>
<p>Masanobu Fukuoka, Ekin Sapı Devrimi, çev: Aykut İstanbullu, Kaos, 2008</p>
<p>Tayfun Gönül, Düzenden Kaosa Zuhur, Kaos, 2008</p>
<p>Edward Hallett Carr, Michael Bakunin, çev: Pelin Siral, İletişim, 2009</p>
<p>Gün Zileli, Stalinizm: Bir İdeolojinin İflası, Özgür Üniversite, 2010</p>
<p>Can Başkent, Vicdani Ret Yazıları, Federe, 2010</p>
<ul></ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/05/27/anarsist-kitaplik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYYUK – No.5, 1 Eylül 2000</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2000/09/01/ayyuk-no5-1-eylul-2000/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2000/09/01/ayyuk-no5-1-eylul-2000/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Sep 2000 18:47:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<category><![CDATA[Ayyuk]]></category>
		<category><![CDATA[Kolektif Yazilar - AYYUK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1955</guid>
		<description><![CDATA[AYYUK
——————————————————
Anarşizm Adına Yapılan
Yanlışlara Dikkat Çekme Enstitüsü
——————————————————
No.5, 1 Eylül 2000
Yanlışların Ayyuka Çıktığını Hissettikçe Çıkar
——————————————————
Uyuşturucu Sorununa Bakış – I
Efendisizler dergisi, 8. sayısının (1 Haziran 1999) kapağına,  “Uyuşturucuya Hayır, İsyana Evet” sloganını atmış. Bu sloganı “beylik”  bulduğunu, Efendisiz, kendisi de kabul ettiğinden biz üzerinde  durmuyoruz. Bizim üzerinde duracağımız, öncelikle, “Madde Bağımlılığına  Karşı İnisiyatif” başlıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AYYUK</p>
<p>——————————————————</p>
<p>Anarşizm Adına Yapılan</p>
<p>Yanlışlara Dikkat Çekme Enstitüsü</p>
<p>——————————————————</p>
<p><strong>No.5, 1 Eylül 2000</strong></p>
<p>Yanlışların Ayyuka Çıktığını Hissettikçe Çıkar</p>
<p>——————————————————</p>
<p>Uyuşturucu Sorununa Bakış – I</p>
<p>Efendisizler dergisi, 8. sayısının (1 Haziran 1999) kapağına,  “Uyuşturucuya Hayır, İsyana Evet” sloganını atmış. Bu sloganı “beylik”  bulduğunu, Efendisiz, kendisi de kabul ettiğinden biz üzerinde  durmuyoruz. Bizim üzerinde duracağımız, öncelikle, “Madde Bağımlılığına  Karşı İnisiyatif” başlıklı makaledir. Bu makale, “uyuşturucuya karşı  mücadele” amacıyla oluşturulması önerilen bir “insiyatif”in hedef, ilke  ve perspektiflerini ortaya koymaktadır. Şimdi 23 maddelik bu  “bildirge”den bazı cümlelerin üzerinde duralım:</p>
<p>“Bütün sigara ve sigara kağıdı fabrikaları kapatılmalıdır.” (“Madde  Bağımlılığına</p>
<p>Karşı İnisiyatif “, Efendisizler, sayı:8, 1 Haziran 1999, s.2)</p>
<p>“Tekelinkiler dahil alkollü içeceklerin kitlesel üretimini yapan  bütün fabrikalar kapatılmalıdır. Alkollü içecekler evlerde ve küçük  atolyelerde yapılmalı, metil alkol denetiminden geçtikten sonra  tüketilmelidir.” (Agy., s.2)</p>
<p>“Bayer, Roche vb. ilaç tekellerine başta barbitüratlar ve diazepamlar  olmak üzere gerçek ihtiyaçlarla üretim arasındasındaki farkın hesabı…  sorulmalı ve İhtiyaç fazlası üretim kesinlikle engellenmelidir”  (Agy.,  s.2)</p>
<p>“Tedavi istemeyen alkoliklere ücretsiz alkol..”  (Agy., s.2)</p>
<p>Konuya girmeden önce bazı mantık hataları üzerinde duralım.  Birincisi, bütün sigara ve içki fabrikalarının, herhangi bir hükümet  emriyle “kapatılması” değil, ama meta ilişkilerinin ilga edildiği bir  toplumda, kâr güdüsü ortadan kalkacağı için kapanması doğaldır. Evet  ama, bu durumda “tedavi istemeyen alkoliklere ücretsiz alkol” demek  mantıksızlık olmuyor mu? Meta ilişkileri ve para olmayacağına ve  dolayısıyla “ücretli alkol” diye bir şey de ortadan kalkacağına göre  “ücretsiz alkol” diye bir “talep” ileri sürmek saçma olmaktadır. Öte  yandan, bazı alkol müptelâlarına “ücretsiz alkol” verileceğine göre,  içki üretimi yapan fabrikaların kapandığı (Efendisizler’in vurguladığı  gibi “kapatıldığı” değil) koşullarda bu “alkol” nereden bulunacaktır?  Efendisizler, göreve yeni başlamış Tekel Bakanı edasıyla, alkollü içki  üretiminin “evlerde ve küçük atölyelerde yapılması” gibi bir  “düzenlemeye” gitmek istediğini belirtiyor. Evet ama, kâr güdüsünün  kalktığı koşullarda bu tür bir küçük üretimi, insanlar, sadece kendi  ihtiyaçları için yapacaklardır? Yani ortaya, piyasaya sürülecek bir  üretim fazlası çıkmayacaktır ister istemez. O zaman, “ücretsiz alkol”  nasıl bulunacaktır? Alkol müptelâlarının kendi aralarında örgütlenip bir  küçük atölye de kendileri için açabilecekleri düşünülebilir. Ama o  zaman da, bu “küçük” atölye, onların istekleri doğrultusunda esaslı bir  üretime geçecek ve alkol müptelâları, bugünkünden de daha fazla alkol  içinde yüzme olanağı bulacaklardır.</p>
<p>Neyse, aslında biz burada boşuna tartışıyoruz. Çünkü, Efendisizler’in  getirdiği öneriler (yoksa talimatlar mı demek daha doğru!), o çok  keskin görünümüne rağmen, aslında gelecekteki özgürlükçü bir toplumun  önlemleri değil, bugünkü düzene göre yapılmış önerilerdir. Bunu, ilerde  bol bol göreceğiz, ama, şu yukardaki, büyük kapitalist tekellere ait  ilaç fabrikalarının “ihtiyaç fazlası” üretimlerinin “kesinlikle  engellenmesi” önerisi bile, bu derginin, çareyi bu düzen içinde  düşündüğünün kanıtıdır.</p>
<p>Şimdi bu önerilerin yanlışlığına geçelim. “Kapatılmalıdır” talebi,  her bakımdan saçmadır. Eğer bu, devlete yönelik bir “acil talepse”,  bunun anarşistlerin işi olmadığını belirtmek zorundayız. Yok eğer,  devrim sonrası bir durumdan söz ediliyorsa (ki, hiç de öyle görünmüyor),  devrim meta ilişkilerini ve parayı ortadan kaldıracağına göre,  insanlara zararlı bir üretimin durması zaten doğaldır, bunun için  kapatmaya ya da yasaklamaya gerek yoktur. Para ortadan kalktığında,  üretim kâra değil, insanların gerçek ihtiyaçlarına göre olacağından, her  türlü zararlı üretim zaten duracak ve kimse, böyle bir üretimi yapma  güdüsüne sahip olmayacaktır. Öte yandan, alkollü üretimin evlerde ve  küçük atölyelerde yapılması, bir alternatif öneri olamaz. Geleceğin  toplumunda, isteyenler bunu zaten kendi ihtiyaçları için yapacaklardır.  Öte yandan, geleceğin toplumunda alkol üretiminin yalnızca ilkel ev  üretimiyle kısıtla kalacağını düşünmek, ancak püriten bir kafanın ürünü  olabilir. Çünkü içki ve diğer teskin ediciler, keyif vericiler,  insanların doğal ihtiyaçlarıdır. Bu bakımdan, bugünkü üretim  tekniklerinden yararlanmayı reddetmek gibi bir akılsızlık yapmayacak  olan geleceğin komünleri, neden içki üretimini, ev üretiminin ilkel  koşullarıyla kısıtlasınlar? Daha gelişmiş üretim yöntemleriyle,  insanların ihtiyaç duydukları kadar bir içki üretiminin gelecekte de  yapılması doğaldır. Önemli olan nokta, geleceğin toplumunda, içkinin,  kâr güdüsüyle, insanların ihtiyaçlarının ötesinde körüklenmemesidir.  Kaldı ki, kapitalizmin insanlar üzerinde yarattığı yıkıcı ruhsal etkinin  ortadan kalktığını farzedersek, hiç kimse içkiye, kendini yıkacak  ölçüde bir düşkünlük göstermeyecektir.</p>
<p>Ne var ki, Efendisizler’in bütün bakış açısı, soruna bugünün  kapitalist toplumu içinde bir çözüm bulma telaşıyla kararmıştır. Bu  yüzden de, pek kabadayıca görünen diline ve atıp tutmalarına rağmen  Efendisizler bu konuda getirdiği önerilerle felaket reformcu bir hatta  kaymıştır:</p>
<p>“Bu insiyatif, eski veya süregiden madde bağımlıları, onların  aileleri ve yakınları, konuyla ilgili hekimler, psikiyatrlar ve  psikologlar ve diğer duyarlı kişiler tarafından yürütüldüğünde kanımızca  önemli bir toplumsal dinamiği devrim için harekete geçirmiş oluruz.”  (Agy., s.2) (Bir başka makalede de “çocukları için samimi olarak kaygı  duyan sıradan insanlarla birlikte” (“Uyuşturucuya Hayır! İsyana Evet”,  Efendisizler, sayı:8, s.3) deniyor)</p>
<p>“Tütün bağımlılarının… kâr esasına dayanmayan özel sigarayı bırakma  merkezleri açmaları teşvik edilmelidir.” (Agy., s.2)</p>
<p>“Bu klinikler, özgürlükçü profesyoneller tarafından yürütülmeli.”  (Agy., s.2)</p>
<p>“Eroin vb. hard uyuşturucuları ilk kez denemek isteyenler… bir  düşünme süresinin sonunda (örneğin bir hafta) hekim gözetiminde  denemeliler.” (Agy., s.2)</p>
<p>Görüldüğü gibi bu önerilerin hepsi düzen içi, reformist önerilerdir.  İlk alıntıya bakınız. “Gerontokrasi”ye (yaşlılar egemenliği) karşı onca  gürültü koparan Efendisizler’in birdenbire uyuşturucu müptelâsı  gençlerin ana babalarından medet ummasındaki, hatta esas insiyatifi  onlara tanımasındaki tuhaflığı bir yana bıraksak bile, “hekimler,  psikiyatrlar ve psikologlar” kalabalığından oluşan uzmanlara bu kadar  büyük insiyatif tanıması, bu derginin keskinliğinin, toplumun “saygın”  kurumları ve uzmanları karşısında bir anda eriyip gittiğini  göstermektedir. Bu uzmanlar kalabalığının bugünkü kapitalist düzenin  insanlarda yarattığı büyük bunalımın sonucunda ortaya çıktığını  bilmemesi imkansızdır Efendisizler’in. Ama mantık bir kere düzenin  sınırları içinde çözüm aramaya hapsoldu mu, bu tür şeylere sarılmak da  kaçınılmaz olmaktadır. Hele şu “özgürlükçü profesyonaller” deyişi  karşısında, insan gülmekten kendini alamıyor.</p>
<p>“Tütün bağımlıları” nasıl olup da bu düzende “kâr esasına dayanmayan”  “özel sigarayı bırakma merkezleri” açacaklar? Bu, kapitalist piyasa  ilişkilerinin egemenliği koşullarında mümkün müdür? “Hiçbir şey  satılmayacak ve satın alınmayacaktır” diyen Efendisiz’in bunu söylediği  nüshalarının en tepesine “300.000 TL (KDV dahil)” diye yazmak zorunda  kaldığı şu kapitalist düzende, üstelik Efendisizler’den de ciddi  örgütlenmeleri, “özgürlükçü profesyonelleri” vb. gerektiren bu kurum  nasıl olacak da kâr esasına dayanmayacak, anlaşılır gibi değildir.</p>
<p>Efendisizler’in, hekim nezaretinde eroini deneme önerisi ise,  reformizm sınırlarını da aşıp komedi sınırlarını zorlamaktadır. Bu işi  pek bilir havalarda bir sürü ahkâm kesen Efendisizler yazarlarının da  bilmesi gerekir ki, eroin gibi tehlikeli bir uyuşturucuyu denemek  tamamen sosyal bir olay, arkadaş çevresinde birey olarak kendini  kanıtlama olayıdır. Hiç kimse, “ben şu eroini bir deneyeyim” diye hekime  başvurmaz. Eroin, arkadaş çevrelerinde hoşça vakit geçirilirken,  diğerlerinden geri kalmama güdüsüyle kullanılan bir maddedir, tamamen  ortam meselesidir. Yoksa, Efendisizler, her arkadaş topluluğuna bir  “özgürlükçü profesyonel” ya da “özgürlükçü hekim” tayin etmeyi mi  düşünüyor?</p>
<p>Efendisizler’in uyuşturucu konusundaki reformizmi, kaçınılmaz olarak  yasakçılıkla elele gidiyor. İşte örnekleri:</p>
<p>“Ortak mekânlarda sigara içilmemesi makuldür.” (Agy., s.2)</p>
<p>“Sigara reklamlarının yasaklanma gerekçesi haklıdır…” (Agy., s.2)</p>
<p>Ve, Efendisizler’i doğrudan bağlamamakla birlikte, “ses duvarını”  aşan bir başka öneri:</p>
<p>“Uyuşturucu konusunda alınabilecek tek sağlıklı devrimci tavır,  uyuşturucu</p>
<p>sattığı belirlenen kişilerin cezalandırılmasıdır.” (“Uyuşturucu ve  Anarşizm”, Bir</p>
<p>Grup AGF’li, Efendisizler, sayı: 9, s.2)</p>
<p>“Yasak olan tek şey yasaktır” ilkesini benimseyen anarşistlerin adına  konuşma iddiasıyla ortaya çıkanların, düzenin getirdiği yasakları bu  kadar iştiyakla savunmaları gerçekten şaşırtıcıdır. Bundan sonra  söyleyeceklerimiz, artık doğrudan Efendisizler yazarlarını değil,  yasakçı düzen taraftarlarını hedef almaktadır.</p>
<p>Bir yandan sigara üretimini ve tüketimini kâr uğruna bu ölçüde  körükleyip, bir yandan da bu kitlesel alışkanlığı baskı altına almanız  ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Üstelik, motorlu araçlar,  fabrikalar, yakıt vb. dolayısıyla insanların toplu bir zehirlenmeye  uğradığı koşullarda ortak mekânlarda sigara yasağı koymak ya da bunu  onaylamak, insanlarda sağlıklarının korunduğu ilüzyonunu yarattığı için  daha da berbattır. Ortak mekânlara ilişkin alınacak önlem, sigara  içmenin yasaklanması ya da sigara içenlere özel yerler ayırmak değil,  tersine sigaradan rahatsız olanlar için özel yerler ayırmaktır. Bir  toplulukta, herhangi bir bireysel etkinlikten kim rahatsız oluyorsa, o  değiştirmelidir yerini, etkinlikte bulunan değil.</p>
<p>AGF’li gençlere gelince. Onlara söyleyeceğimiz sadece bir çift söz  var: Siz bu kafayla giderseniz, anarşist değil, 1. şubede esaslı birer  falakacı polis görevlisi olursunuz.</p>
<p>Devam ediyoruz:</p>
<p>“Tütünün etkilerine ilişkin abartısız ve sağlıklı bilgi tüm 7-12 yaş  gurubu</p>
<p>çocuklara didaktik olmayan metotlarla aktarılmalıdır.”  (Agy., s.2)</p>
<p>“Gençler alkolizm konusunda sağlıklı bir şekilde bilgilendirilmeli”   (Agy., s.2)</p>
<p>Hani “ister okullu, ister okulsuz olsun” her türlü eğitime karşıydık.  Efendisiz, bırakın eğitime karşı olmayı, eğitimin metodunu bile  belirlemiş: didaktik olmayan bir metod. Herhalde bunu yapacak olanlar  da, yine şu “özgürlükçü profesyoneller”.</p>
<p>Efendisizler, adı geçen yazının sonlarında şöyle diyor:</p>
<p>“Biz erdemle sarhoş olma yolunu seçenlerdeniz. Bu yol anarşizmdir.”  (Agy, s.2)</p>
<p>Sanırız, yüksek dozda alındığı için ters tepki yapmış. Ayılmaları  için biraz beklememiz gerekecek.</p>
<p>Gelecek sayı: Uyuşturucu sorununa bakış-II</p>
<p>———————————–</p>
<p>AYYUK</p>
<p>——————————————————</p>
<p>PO Box 2474</p>
<p>London N8</p>
<p>——————————————————</p>
<p>1. Sayı: Üniversiteler ve burjuvalar üzerine…<br />
2. Sayı: Demokrasi ve Başka Bazı Şeyler Üzerine…<br />
3. Sayı: “Özgürlük Alanları” Yaratmak!<br />
4. Sayı: “Efendisiz Öncü Partisi” Üzerine…</p>
<p>——————————————————</p>
<p>AYYUK’un sayfaları, kendini ifade etmek , başta AYYUK’a yönelik  olmak  üzere her türlü eleştiriyi dile getirmek isteyen herkese açıktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2000/09/01/ayyuk-no5-1-eylul-2000/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
