<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gün Zileli &#187; Kitap Tanıtım</title>
	<atom:link href="http://www.gunzileli.com/category/kitap-tanitim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.gunzileli.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Sep 2010 11:52:20 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Aşağıdan Çalışan Giyotin</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/07/21/asagidan-calisan-giyotin/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/07/21/asagidan-calisan-giyotin/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Jul 2010 07:29:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[İthaki]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Genel)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2556</guid>
		<description><![CDATA[Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Philip Short, <em>Mao Zedong-Bir Yaşam</em>, çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2007, 719 sayfa (orijinal baskı: 1999)</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. Aramızdaki ideolojik tartışmalarda Mao hepimizin ortak ve vazgeçilmez referans noktasıydı. Bu referans noktası, özetle “devrimci şiddet” sözcüklerinde özünü bulurdu. O zaman neredeyse herkesin ağzında bir “devrimci şiddet” lafı dolaşır durur ve bu laf en çok Mao’ya dayandırılırdı. “İktidar namlunun ucundadır” diyerek devrimci şiddeti veciz bir şekilde ifade eden oydu çünkü. Hepimiz bu sözü, üzerinde çok da düşünmeden, tekerleme gibi tekrar eder dururduk. O zamanki devrimci gençlerin silahlı serüvenlere girişmelerinde Che Guevara kadar Mao’nun da büyük payı vardır.</p>
<p>Bu kitap incelemesinde ben, Mao’nun gelişim çizgisini, elbette başka önemli noktaları ele almakla birlikte, esas olarak bu “devrimci şiddet” sarmalı açısından inceleyeceğim. Neydi “devrimci şiddet” ve nelere yol açtı?</p>
<p><strong>Mao ve Anarşizm</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao’nun devrimci yaşamı, o sırada, tüm dünya çapında ana devrimci-radikal akım konumundaki anarşizme eğilim duymasıyla başladı.</p>
<p>“O sırada Paris ve Tokyo’daki Çinli mülteci gruplarının kuvvetle savundukları anarşizme yaklaşıyordu. Anarşizmin cazibesi otoriteyi reddetmesinde ve yeni bir uyum ve barış çağını başlatacak toplumsal değişim vizyonunda yatıyordu. Bu yaklaşım genç Çin’in, Konfüsyüsçü aile sisteminin boğucu göreneklerinden kurtulma girişimleriyle uyum içindeydi. Mao’nun ve onun Yeni Halkın Araştırma Derneği’nin katıldığı, genç Çinlileri eğitim için Fransa’ya gönderme programı Çinli anarşistler tarafından hazırlanmıştı. Eğitimli Çinliler ‘toplumsal devrim’den söz ettiklerinde kastettikleri, genellikle Marksizm değil anarşizmdi. Li Daçao’nun Bolşevizm’i ‘özgürlüğün şafağını başlatan karşı konulmaz bir dalga’ olarak betimlemesi bile anarşist terimlerle ifade ediliyordu.” (s. 94)</p>
<p>“Mao için anarşizm gökten inmiş ilahi bir fikir gibiydi. Yıllar sonra, ‘onun pek çok önermesini bir zamanlar uygun bulduğu’nu ve anarşizmin Çin’e nasıl uygulanabileceğine ilişkin saatlerce tartıştığını kabul etti.” (s. 95)</p>
<p>“Anarşizm, eğitime, bireysel iradeye ve benliğin geliştirilmesine yaptığı vurguyla… tek dünya ütopyacılığına ve Çinli bilginlerin erdem ve örneğin gücüne olan geleneksel inançlarına Marksizmden daha uygundu. Mao, Pekin’den ayrıldığında tam bir anarşist haline gelmiş olmayabilir, ancak sonraki on iki ay boyunca, o sırada Çin’de geçerli olan geniş özgürlükçülük anlamında anarşizm bütün siyasal eyleminin referans çerçevesini oluşturdu.” (s.94-95)</p>
<p>“Fakat Mao’nun bir doktrin olarak Marksizm’i benimsemesi için hâlâ uzun bir yol kat etmesi gerekiyordu. Çen [Dusiu] bir Sosyalist Gençlik Birliği kolu oluşturma ve Şanghay’da bir ‘komünist grup’ kurma noktasındayken, Mao hâlâ sınıfsız, anarşist bir toplumun barışçı yöntemlerle kurulmasına yönelik bir ilk adım olarak, Kropotkin tarzında karşılıklı yardımlaşmayı, kaynakların ortaklaşa kullanımını, birlikte çalışma ve araştırmayı temel alan komünlerin kurulmasını tasarlayan Japon “Yeni Köy” hareketini coşkuyla savunuyordu.” (s. 109)</p>
<p>Ne var ki, Ekim devrimi dolayısıyla artık cereyan Marksizm-Leninizm’den yana esmekteydi. Artık ana radikal akım, dünya çapında, anarşizm değil, Marksizm-Leninizm olmuştu. Dolayısıyla, barış özlemlerinin yerini savaşçı bir ruhun alması kaçınılmazdı.</p>
<p><strong>Komintern – ÇKP İlişkileri</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1921 yılında Çin Komünist Partisi kuruldu. Bu andan itibaren, bütün diğer ülkelerde olduğu gibi ve hatta daha fazlasıyla Komintern’le ÇKP ilişkileri gerilimli bir seyir izledi. SBKP’nin aleti Komintern’in emir ve talimatları, Çinli komünistler için her zaman bir handikap oluşturmuştur.</p>
<p>1921 yılında yapılan, Mao’nun da katıldığı ÇKP kuruluş kongresinde, Komintern temsilcisi, Hollandalı Sneevliet ve yardımcısı Nikolski de hazır bulundular. Kuruluş kongresi, en temel Leninist ilkeleri program olarak kabul etti. Ne var ki, artık temel ilkelerdense çok ince günlük politika ve taktiklerle daha fazla ilgilenmeye başlamış bulunan Moskova bu kararları yetersiz buldu.</p>
<p>“Örnek vermek gerekirse, diğer siyasal partilere yönelik ‘bağımsız, saldırgan ve dışlayıcı bir tutum’ almaya, Komünist Partisi üyelerinin komünist olmayan siyasal örgütlerle her türlü bağı kesmeleri gerektiğine karar vermişlerdi. Bu sekter tutum sadece Sneevliet’in haklı olarak o sırada Çin’de en güçlü devrimci örgüt olarak gördüğü Sun Yat-sen’in Guomintang’ı ile taktik ittifak umutlarına ters düşmekle kalmıyor, Lenin’in bir yıl önce Moskova’da toplanan İkinci Komintern Kongresi’nde onaylanan, ‘geri ülkeler’deki komünist partilerin, kendi ülkelerindeki ulusal devrimci burjuva demokratik hareketlerle yakın işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair teziyle de çelişiyordu.” (s.126)</p>
<p>“Hollandalı’nın açısından daha da kötüsü, delegeler Moskova’nın üstünlüğünü tanımayı da reddetmişlerdi. Parti programında “Komintern ile birleşmek’ten söz edilmesine rağmen, bunun bir bağımlılık ilişkisi değil, eşit bir ilişki olduğu açıkça ifade ediliyordu.” (s.128)</p>
<p>Ne var ki, ÇKP artık reel bir dünyada, reel bir politik ortamda yol almaya başlamıştı. Bu reelliklerin en başında da para yardımı geliyordu.</p>
<p>“Eylül ayında Çen Dusiu geçici Merkez Yürütme Komitesi Sekreteri olarak sorumluluk üstlendiğinde, Sneevliet’in, yetkili Komintern temsilcisi olarak parti üyelerine emirler vermekle kalmadığını, kendisine haftalık faaliyet raporları verilmesini istediğini de gördü.</p>
<p>“Çen birkaç hafta boyunca Hollandalı’yla çalışmayı reddetti. Şanghay grubu üyelerine Çin Partisi’nin henüz bebeklik aşamasında olduğunu söylüyordu. Çin devriminin kendi özellikleri vardı ve Komintern’in yardımına ihtiyacı yoktu. Sonunda geçici bir anlaşmaya varıldı, zira, her ne kadar Çen yalanlasa da, <strong>Komintern yılda 5.000 ABD <em>dolar</em>ını bulan bir parasal yardım yapıyordu </strong>(abç. GZ). Partinin ayakta kalmak için bu paraya ihtiyacı vardı… Sneevliet… kültürel ve ırksal farklılığı yansıtarak Çinlilerin duyarlıklarını önemsemeyen pek çok Sovyet danışmanının ilkiydi.” (s.128)</p>
<p>Komintern, Çin burjuvazisinin ve toprak ağalarının partisi Guomintang’la ittifak yapılmasını, hatta ÇKP’nin bu partiye dahil olmasını dayatıyordu.</p>
<p>“Çinli yoldaşlar buna kesinlikle karşı çıktılar. Onlara göre, Guomintang, ataerkil, modernizm öncesi bir partiydi; gizli derneklerden, Mançulara karşı verilen hanedan mücadelelerinden, kültürlü seçkinlerin seferber ettiği dağınık ve karanlık edebi ve entelektüel klikler dünyasından kökleniyordu. Sadece ‘Lider’ olarak anılan Sun, hareketi kişisel derebeyliği gibi yönetiyor, taraftarlarına sadakat yemini ettiriyordu. Örgüt derin bir yozlaşma içindeydi. Esas desteği Guandong ve diğer güney eyaletleriyle sınırlıydı. Çin’in işçi ve köylülerini, tüccarlarını ve sanayicilerini, savaş ağalarına ve emperyalistlere karşı mücadele için seferber edebilecek bir kitle partisi değildi ve böyle bir özlemi de yoktu. Sun’un kafasındaki sıralamada savaş ağaları düşman olarak değil gelecekte işbirliği yapabileceği potansiyel ortaklar olarak yer alıyordu.” (s. 139)</p>
<p>Çin devrimini değil, Sovyetler Birliği’nin ulusal çıkarlarını esas alan Komintern, 1920’li yıllarda Guomintang’la ittifakı zorladı ve ÇKP üyelerini Guomintang’la ortak çalışmaya ve Guomindang’da fiilen görev almaya sevk etti. Bu sırada, ölen Sun Yat-sen’in yerine Guomintang’ın başına Çan Kay-şek geçmişti. Çan Kay-şek, Sovyet yardımı dolayısıyla komünistleri ezme hareketine hemen girişemiyordu ama onları adım adım geriletme siyaseti izliyordu. Komintern, Çinli komünistlerin sırtından Guomintang’la uzlaşma ve taviz siyasetlerini sürdürüyordu.</p>
<p>“Ruslardan tam bir kopuşma imkânını elinde tutan Çan ile onun ihtiyaç duyduğu Rus silahlarının  akışını denetleyen [o sıradaki Komintern temsilcisi] Borodin arasında şiddetli pazarlıklarla geçen bir ayın ardından uzlaşmaya varıldı. Uzlaşma kesinlikle Çan’ın lehineydi. Guomintang Merkez Yürütme Komitesi [nin aldığı kararlara göre] komünistler GMD bölümlerinin başından uzaklaştırılacak, yüksek düzeydeki GMD komitelerinde görev yapan komünistlerin oranı üçte birden fazla olmayacak, GMD üyelerinin gelecekte Komünist Parti’ye katılmaları yasaklanacak ve ÇKP’den çift partili GMD üyelerinin tam listesi istenecekti… Ruslar da [Çan Kay-şek’in Çin’de bütün iktidarı eline geçirmek üzere başlatacağı] Kuzey  Seferi’ne tam destek vermeyi üstlenmişlerdi.</p>
<p>ÇKP, Komintern’in kendi sırtından yaptığı ve Çan Kay-şek’in, 1927 yılında, Çinli komünistleri kanlı bir şekilde tasfiyesini ve darbesini kolaylaştıran bu uzlaşmaya karşı çıktı. Ancak;</p>
<p>“Stalin, Çan’la ilişkilerin sürdürülmesini istiyordu. O andan itibaren, Borodin’in alaycı sözleriyle, ÇKP ‘Çin devriminde kuli rolüne yazgılı’ hale geldi. O sırada pek görülmüyordu ama milliyetçi darbe Çinli komünistlerin Moskova’yla ilişkilerinde de bir dönüm noktasını belirlemişti… Darbeden sonra Moskova’nın Çin siyaseti Kremlin siyasetlerinin oyuncağı, Stalin’in, Troçki ve öteki rakibi, Sovyet Partisi’nin ılımlı kanadının temsilcisi Nikolay Buharin’le çatışmalarının bir uzantısı haline geldi.” (s.161-162)</p>
<p>Sonunda Şanghay’da darbe indi ve Çan Kay-şek komünistlere karşı büyük bir katliama girişti. Çan’ın darbesinin ineceği konusunda Çinli komünistler de büyük bir aymazlık göstermiş ve gafil avlanmışlardı. Öte yandan, Stalin’in politikası iflas etmişti ama zaten Stalin’in derdi Çin devrimi değil, Sovyet çıkarlarıydı.</p>
<p>“ÇKP ve Sol Guomintang’ın Çan’ın bir darbe yapacağını nasıl olup da tahmin edemediklerini anlamak neredeyse imkânsızdır. Bunun sebebi, kısmen Stalin’in ne pahasına olursa olsun birleşik cephenin muhafaza edilmesindeki ısrarı idi. Stalin, Guomintang’ın Çin’i birleştirme ve Moskova’nın düşmanları olan büyük güçleri zayıflatma konusunda komünistlerden daha şanslı olduğuna ve bu nedenle Sovyet-GMD ittifakının muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyordu. Çin için belirlediği strateji, devrimden çok <em>realpolitik</em> idi.” (s.176)</p>
<p>O kadar ki, Komintern temsilcisi Borodin (tabii ki aslında ona yön veren Stalin), “burjuvaziyle ittifak” adına, Guomindang’ın bile sağına geçerek, bu partiyi grevleri yasaklamaya zorluyordu.</p>
<p>“Borodin’in ısrarıyla GMD Siyasal Konseyi uyarısız ve kuralsız grevleri yasakladı ve işçi hareketine ‘devrimci disiplin’ getirmek, paraya istikrar kazandırmak, fiyatları düzenlemek ve işsizliği azaltmak için önlemler aldı.” (s. 180)</p>
<p>Borodin, Sovyetler Birliği’ndeki örneği Çin’e de taşımıştı anlaşılan. Orada da grevler yasak değil miydi?</p>
<p><strong>M. N. Roy</strong></p>
<p>Aslında bu konuda en doğru yaklaşımı, bir ara Çin’de Komintern temsilcisi olarak da bulunan, Lenin’le Komintern’de “ulusal burjuvazi”yle ittifak konusunda tartışan ve çatışan Hintli komünist Roy ortaya koymuştu. Roy, daha Çan Kay-Şek’in darbesi inmeden, onun Kuzey seferini desteklemeyi öneren Borodin’e karşı çıkmıştı.</p>
<p>“Moskova’dan henüz gelen yeni Komintern delegesi Mahendranat (M.N.) Roy tarım devrimine Borodin’den daha büyük sempatiyle yaklaşıyordu… Çin devrimi, diyordu, ‘ya bir tarım devrimi olarak kazanılacak ya da asla kazanılmayacak. Kuzeye gitmek ‘her adımda devrime ihanet etmekte olan en gerici güçlerle işbirliği yapmak’ anlamına gelecekti. Sonuç olarak Roy, Borodin’in tavsiyesinin ‘çok tehlikeli’ olduğunu ve partinin bunu reddetmesi gerektiğini söyledi.</p>
<p>“Bu anlaşmazlık Stalin’in Çin siyasetinin temel çelişkisini iyice açığa çıkardı. İşçiler ve köylüler mi öncelik taşımalıydı? Yoksa burjuvaziyle ittifak mı?” (s. 178-179)</p>
<p>Roy;</p>
<p>“Kesin bir tutumla liderlere, ‘Guomintang’la işbirliği fikri,’ dedi, ‘her şeyin uğruna feda edilmesini gerektiren gerçek bir fetişe dönüştürülmektedir.’ Uyarı göz ardı edildi. 30 Haziran günü, politbüro nihai bir çöküşü önlemek için son bir umutsuz çabayla, Guomintang’ın ‘ulusal devrimdeki öncü konumunu’ onaylayan işçi ve köylü örgütlerini, köylü özsavunma güçleri de dahil olmak üzere GMD gözetimine teslim eden, grev gözcüsü işçilerin rolünü kısıtlayan ve grev taleplerini sınırlayan korkakça bir karar tasarısını onayladı.” (s.186)</p>
<p><strong>Toprak Devrimi Başlıyor</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çan Kay-Şek’in darbesinin ardından kırsal alanlara çekilen, Mao’nun da içlerinde yer aldığı Çinli komünistler, Guomintang’a, savaş ağalarına ve toprak ağalarına karşı bir silahlı mücadele başlattılar. Merkezi bir iktidardan yoksun devasa bir ülke olan Çin’in olağanüstü koşullarında yaşaması mümkün olan Kızıl üs bölgeleri ve bir kızıl ordu kurdular. Toprak ağalarını tasfiye edip yoksul köylülerin desteğini alarak bir toprak devrimi yürüttüler. Mao bu süreç içinde, daha sonraları tekrar tekrar kanıtlanacağı üzere, deha düzeyinde bir askeri komutan olarak temayüz etti ve yaklaşık on yıllık bir süreç içinde adım adım ÇKP’nin lideri ve Çin Kızıl Ordusu’nun tartışılmaz başkomutanı ve stratejisti oldu.</p>
<p>Stalin, başta ÇKP’nin yürüttüğü toprak devrimini ve silahlı mücadeleyi onaylasa da, bu devrim, Çan Kay-şek’le uzun erimli ittifak politikasına zarar verdiği noktada devrimi önlemeye çalıştı ve 1930’lu ve 1940’lı yıllarda ÇKP’yi Çan Kay-şek’le ittifaka, hatta ona tabi olmaya zorladı.</p>
<p>ÇKP, toprak devrimi politikalarıyla köylülerin desteğini kazandı ama bu politikayı yürütürken, öyle sanıyorum ki, yine Sovyetler Birliği’nden devraldığı şiddet politikaları yüzünden, bir daha asla içinden çıkamayacağı bir şiddet sarmalının içine düştü. Toprak ağalarına ve zengin köylülere karşı başlatılan şiddet politikası kaçınılmaz olarak parti içi şiddeti de doğurdu bir süre sonra (aynı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi). Öte yandan, “geri dönen öğrenciler’in (Moskova’da eğitim görmüş dogmatik Sovyet yanlısı ÇKP yöneticileri) tutumlarında da görüleceği gibi<a href="file:///C:/Users/VAIO/Desktop/Mao%20zedong.doc#_ftn1">[1]</a>, 1930’lu yıllara uzanan bu şiddet politikasında, Sovyetler Birliği’nde 1930 yılında başlatılan zorla kolektifleştirme sırasında “kulak”ları sürme ve öldürme siyasetini taklit etme güdüsünün payı küçümsenemez. Şimdi bu gereksiz şiddet politikasının ne olduğunu ve nelere yol açtığını görelim.</p>
<p>Mao şöyle diyordu:</p>
<p>“[Köylülerin] bütün aşırı eylemleri kesinlikle zorunludur. Açıkça ifade etmek gerekirse, bütün kırsal bölgelerde bir süre kadar terör estirmek gerekir&#8230; Yöredeki önemli bir toprak sahibinin… ya da büyük bir yerel zorbanın idam edilmesi, bütün ilçede yankılar uyandırır ve feodalizmin geri kalan kötülüklerinin yok edilmesi bakımından gayet etkili olur… Gericileri ezmenin tek etkin yolu her ilçede en az birini ya da ikisini yok etmektir… [Onlar] güçlerinin zirvesinde oldukları zaman, köylüleri gözlerini kırpmadan öldürdüler… [Bu durumda] kim çıkıp da köylüler ayaklanmasın ve içlerinden birini ya da ikisini kurşuna dizmesin diyebilir?” (s.170)</p>
<p>Ancak, terörü başlatmak belki kolaydır ama durdurmak çok zordur.</p>
<p>“Öldürme olaylarının, Mao’nun iddia ettiği gibi, münferit ve örnek niteliğinde olmadığı da kısa süre içinde anlaşıldı. O sırada ÇKP MYK üyesi olan Li Lisan’ın yaşlı bir toprak ağası olan babası, yanında oğlunun yerel köylü birliğine hitaben yazdığı bir mektupla kendi köyüne döndüğünde, kimse mektubu umursamamış ve yaşlı adam derhal idam edilmişti.” (s.172)</p>
<p>Terör, köylü fırsatçılığını da kolayca harekete geçirebiliyordu.</p>
<p>“Bu koşullar altında ihtiyat, istisna oluşturuyordu. Yargıç yerinde oturan yoksul köylüler, ne kadar çok ‘toprak ağası’ ve ‘zengin köylü’ tasfiye edilirse ‘dağıtılacak’ toprağın o kadar çoğalacağını gayet iyi biliyorlardı. Pek çok bölgede orta köylüler, şiddet olayları karşısında dağlara kaçtılar. Zengin köylü olarak sınıflandırılmaktan ve bütün varlıklarını kaybetmekten korkuyorlardı.” (s.284)</p>
<p>Terör, halk içinde ihbarcılığı körüklemekle el ele gidiyordu. Bu da devrimci ruhu öldürüyor, halk içindeki en kötü unsurlara inisiyatif kazandırıyordu.</p>
<p>“’Toprak ağaları, yerel zorbalar ve zengin toprak sahiplerin’nden oluşan kuşkulu sınıfsal unsurlar listesi, yeni soruşturmalar için elden ele dolaşıyordu. Kasabalara ve köylere ‘ihbar kutuları’ yerleştirildi. Bu kutulara insanlar, kendi komşuları hakkında bilgi veren imzasız notlar atıyorlardı. Her türlü yasal güvence askıya alındı. Mao’nun sözleriyle, insanlar ‘açıkça suçlu’ olduklarında önce idam edilmeliydiler, rapor daha sonra yazılmalıydı.” (s.285)</p>
<p>Terör, Kızıl üs bölgelerinde yaşayan halkın devrimci bilincini bulandırıp insanları birbirine düşürdüğü ve moral bozduğu gibi, düşmanın güç kazanmasına da hizmet ediyordu.</p>
<p>“…binlerce toprak ağası ve zengin köylünün katledildiği bir kızıl pogrom başlatıldı. On binlerce kişi mülteci olarak Beyaz bölgelere kaçtı. Nisan 1934’te Kızıl Ordu, Ruykin’in 112 km. kuzeyindeki Guangçang’da bir başka feci yenilgiye uğradı.” (s.289)</p>
<p>“Bu şiddet, yedi yıl önce Marx ile Kropotkin arasında tercih yaparken, daha genç ve daha idealist olan Mao’nun reddetmiş olduğu şiddetin aynısıydı. Devrimci şiddet, savaşta kullanılan şiddetten niteliksel olarak farklıydı. İkincisinde şiddet, toprak ve iktidar için kullanılıyordu. Devrimci şiddet, <strong>yaptıklarından ötürü değil, kim olduklarına göre düşman sayılan insanları hedefliyordu </strong>(abç. GZ). Bu, Bolşeviklerin Rus burjuvazisini devirmek için harekete geçirdikleri ve benzer sonuçlar verecek olan aynı derin sınıf kininden kaynaklanıyordu.” (s.171)</p>
<p>Philip Short’un sözünü ettiği “sınıf kini”nin bilinci geliştiren değil körleştiren etkisi her ne kadar yabana atılamazsa da, bence burada esas olan, yine Sovyetler Birliği örneğini taklit etme güdüsüdür. Muhtemeldir ki, “ne yaptıklarına değil, ne olduklarına” göre muamele, Sovyetlerden kopya çekmenin sonucudur. Bu, sınıf kökenine göre davranma siyasetidir ki, baştan aşağı bir saçmalıktır. Şimdi, Philip Short’tan bu sınıf kökeni saçmalığına ilişkin birkaç alıntı yaptıktan sonra, bu sınıf kökeni mevzuu da dahil olmak üzere “kızıl terör” denen şeyin devrime nasıl zarar verdiğine ve neden yanlış olduğuna ilişkin argümanlarımı sıralamak istiyorum.</p>
<p>“Sınıfsal geçmişin ceza kararlarında belirleyici etken olması gerektiği açıkça kabul edildi. Bu yaklaşım Çin komünist hukuk sisteminde temel bir kusur olarak daha sonra da varlığını sürdürecekti. Toprak ağaları, zengin köylüler, ‘kapitalist köken’den gelenler ölüme mahkûm edileceklerdi.” (s. 259)</p>
<p>“Toprak ağası ya da zengin köylü kökeninden gelen yüzlerce kadro birkaç ay içinde Güneybatı Kiangsi partisinden ihraç edildi.” (249)</p>
<p>“1980’lere kadar pek çok bölgede bir toprak ağasının ya da zengin köylünün torunu, önünde açılacak ya da kesinlikle kapanacak fırsat kapılarının kendi yetenekleri, zekâları ya da çalışkanlıklarından çok ailenin statüsüne göre belirlendiğini gördü. Sınıfsal etkenler nihayet daha az önemli olduğunda bile eski kinlerin bıraktığı izler kolay kolay geçmedi.” (s.284)</p>
<p>Sovyet taklidi bu zırvalık oy verme hakkına da uygulandı.</p>
<p>“Oy verme hakkı ‘doğru’ sınıfsal kategorilerle –işçiler, yoksul ve orta köylüler ve askerler – sınırlı tutulurken; tüccarlar, toprak ağaları, zengin köylüler, rahipler, keşişler ve diğer <strong>hiçbir işe yaramayan kişiler </strong>(abç, yani “serseriler” denmek isteniyor. GZ) dışlanıyorlardı.” (s.285-286)</p>
<p>Mao’nun demokrasi anlayışı da “sınıf kökeni”yle malüldü.</p>
<p>“Sadece halkın kendi fikirlerini dile getirmesine izin verilir…Demokratik sistem halkın safları içinde gerçekleştirilecektir… Oy verme hakkı gericilere değil sadece halka tanınır.” (s.379)</p>
<p>Yani insan söylemeden duramıyor. Bu devletlerde oyun gerçek bir değeri olsa canım yanmayacak. Her şeyi Komünist partisi belirler, seçim, kapitalist ülkelerle bile kıyaslanmayacak ölçüde göstermeliktir; sanki böyle değilmiş gibi bir de “sınıf kökeni”ne göre ayrım yapıp onları oy hakkından yoksun bırakmak! Bana kalırsa bu da sadece göstermelik bir önlem. Bunun gerçek durumu değiştirmeyeceğini onlar da biliyorlar.</p>
<p>Öte yandan, hani sömürücüler bir avuç azınlıktı? Bu bir avuç azınlık oy verince mi sosyalist düzen tehlikeye girecek? Hani, denebilir ki, evet siz bilmezsiniz, onlar ne kurnazdır, işçileri ve köylüleri baştan çıkarabilirler. Evet ama bunu oy hakkı olmadan da yapamazlar mı? Bu sistemi kuranlar, bunu da düşünerek oyla hiçbir şeyin değişmeyeceği bir durum yaratmış olmalılar.</p>
<p>Peki burjuva diktatörlüğünde işçilerin, emekçilerin oy hakkı yasaklanıyor mu? Burjuvazi böyle bir saçmalığa neden başvurmuyor, üstelik emekçiler nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları halde. Demek onlar kendilerine güveniyor. Kendine güvenmeyen, sosyalist iktidar sahipleri.</p>
<p>Ya Mao Zedung bir “zengin köylü”nün çocuğu olsaydı? Onun da oy hakkı elinden alınacak ya da daha kötüsü sırf bu yüzden öldürülecek miydi? Gerçekten, bunu düşünelim. Ne olacaktı o zaman? “Mao toprak ağası çocuğu olsaydı Mao olmazdı” diyenlere gülerim sadece. Marx bir işçi miydi? Ya Engels, bir fabrikatörün oğlu değil miydi? Onlar nasıl Marx ve Engels olabildiler?</p>
<p>Sınıf kökeninin devrim için hiçbir şekilde garanti olmadığı, yaşanan çok sayıda deneyle kanıtlanmıştır. Devrimi satan ya da yozlaştıranların neredeyse hepsi işçi ya da emekçi kökenli insanlardı. Zaten karşıdevrimi, doğrudan doğruya tasfiye edilen burjuvazi yapmadı, Çin de dahil bizzat komünist partiler gerçekleştirdi bunu. Mao yaşasaydı, bu sözlerime katılırdı bence.</p>
<p>Gelelim, şu “devrimci şiddet” meselesine. Bunun, devrimci saflarda morali bozmaktan, koyu bir kuşku ortamı yaratmaktan, emekçi insanların ahlâkını bozmaktan, onların içinden yeni kıyıcılar ve cellatlar ortaya çıkmasına yol açmaktan, devrime yararlı olacak çok sayıda insanı korkutup dışlamaktan, devrimci atmosferi zehirleyip insanların içlerine kapanmasına yol açmaktan, çok sayıda insanı ürkütüp karşıdevrimin kucağına itmekten, hele aile ve aşiret ilişkileri güçlü daha az atomize toplumlarda kan bağı nedeniyle birçok olumlu unsuru düşman haline getirmekten başka ne sonucu olmuştur Allah aşkına? Ha, bir de şu sonuç var: Dışa yönelik terörün eninde sonunda içe yönelik terörü davet etmesi. Şimdi bunu görelim.</p>
<p><strong>İç Savaş ve İç Terör </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1930 yılında, çetin iç savaş koşullarında ve Kızıl üs bölgelerinin Çan kay-şek’in Guomintang güçlerince kuşatılıp sıkıştırıldığı atmosferde, Kızıl üs bölgelerinde, içe yönelik bir paranoya ve bununla bağlantılı olarak müthiş bir iç terör hareketi başladı. Bunun, geneldeki “devrimci şiddet” teorisiyle bağlantısı kuşkusuzdur ama Sovyetler Birliği’nin etkisini ve bu ülkenin Çin komünistlerince taklit edilme güdüsünü de yabana atmamak gerekir. Gerçi, Sovyetler Birliği’nde, SBKP’nin önemli şeflerinden Kirov’un 1 Aralık 1934’te büyük bir ihtimalle Stalin tarafından öldürtülmesiyle başlatılan büyük temizlik hareketine henüz dört yıl vardı ama 1930 yılının aynı zamanda Stalin’in Bolşevik Partisi içinde muhaliflere karşı kesin bir zafer kazanıp, bütün dünya komünist partilerinde bir “Bolşevikleştirme” ve aynı zamanda hızlı kolektifleştirme çerçevesinde köylülüğe karşı bir temizlik ve saldırı kampanyasını başlattığı yıl olduğu da unutulmamalıdır. Keza, ÇKP de bu “Bolşevikleştirme” kampanyasını taklit etmiş ve “geri dönen öğrenciler”in de etkisiyle kampanya hız kazanmıştır. Kampanyanın gerekçesi, Guomintang bölgelerinde örgütlenen “AB-<em>Tuan</em>” adlı bir örgüttür. A ve B harfleri “Anti-Bolşevik” anlamına gelmektedir. Bu örgütün, ÇKP’ye ve Kızıl bölgelere gizlice sızdığı paranoyası (ki her paranoya bazı gerçeklerden de hareket edebilir) Kızıl bölgelerde korkunç bir iç kıyıma yol açmış ve bu kıyımın sonucunda on binlerce komünist, gerek “sınıf kökenleri”, gerekse de işkenceyle verilen ifadeler sonucunda idam mangalarının önüne dizilerek katledilmiştir. Daha da ilginci, bu tür paranoyalar konusunda diğer yöneticilere göre biraz daha temkinli olan Mao’nun, parti liderliğine adım adım yükseldiği koşullarda bu iç teröre onay vermesidir.</p>
<p>“Mao terörün … komünist dava için vazgeçilmez olduğunu ve ‘toprak ağaları ile zalim toprak sahiplerini, bekçi köpekleriyle birlikte, en ufak bir vicdan azabı duymaksızın katletmek için’ Kızıl infaz müfrezelerinin kurulması gerektiğini savunuyordu. Fakat terör uygulaması sadece sınıf düşmanlarına yöneltilmeliydi.</p>
<p>“Bu türden uyarılara rağmen, dost-düşman ayrımı evreler halinde bulanıklaşmaya başladı. Er ya da geç, birine uygulanan yöntemler kaçınılmaz biçimde diğerine de uygulanacaktı.” (s.248)</p>
<p>“Önceki ÇKP önderlerine kıyasla Stalinist uygulamalardan çok daha fazla etkilenen Şanghay’daki Geri Dönen Öğrenciler, partinin Bolşevikleştirilmesi’ni öncelikli mesele olarak görüyorlardı. Bununla kastettikleri, her şeyden önce, Li Lisan taraftarlarının sökülüp atılması, yerelciliğin ve muhalefetin ezilmesi, kısaca belirtmek gerekirse, partinin sadık ve itaatkâr bir Leninist araca dönüştürülmesiydi. Akla gelebilecek bütün muhalefet biçimlerinin AB-<em>tuan </em>etiketi altında toplanması bu görevi daha da kolaylaştırdı.” (s. 257)</p>
<p>“Sonuç nisandan itibaren tasfiyelerin her zamankinden daha yırtıcı biçimde geri dönmesi oldu. Siyasi Güvenlik Şubeleri aracılığıyla soruşturmaları merkezileştirmek için gösterilen sürekli çabalara rağmen, köy ve kasabalardaki tasfiye komitelerinin eğitimsiz, çoğu kez okuma yazma bile bilmeyen görevlileri muazzam bir güç edindiler. Ölüm çok küçük bir bahaneyle ya da hiçbir neden olmaksızın tamamen insanların kaprislerine bağlı olarak gerçekleşiyordu.” (s.257)</p>
<p>Philip Short, bu tasfiye hareketinin Sovyetler Birliği’nin etkisinden azade olmadığını belirtmekle birlikte, daha çok iç savaş ortamının etkisine ağırlık vermektedir.</p>
<p>“ÇKP önderlerinin, yaklaşık üç yıl kadar önce Guomintang’dan sürülmeleriyle birlikte dağılan idealist, etkisiz, iyi niyetli bir entelektüeller topluluğundan, olağanüstü zamanlarda sadakatleri zamanla kanıtlanacak olan erkeklerin ve kadınların olağanüstü biçimde katledilmelerini emreden katılaşmış bir Bolşevik çekirdek gruba dönüşme tarzı, Çin’in iç durumuyla çok daha yakından ilişkiliydi.</p>
<p>“En önemli etken iç savaştı. Çoğu savaşta kaçaklar vurulur; bilgi almak için tutsaklara kötü davranılır; temel haklar askıya alınır. Komünistler ile milliyetçiler arasındaki savaşta hiçbir kural yoktu.” (s.260-261)</p>
<p>Nitekim Guomindang’ın, kelle ve kulak kesme, savaşçıların ailelerini öldürme, kızıllara destek veren köyleri yakarak halkı göçe zorlama gibi yöntemleri, bizim de hiç yabancısı olmadığımız, yaşadığımız örneklerdir.</p>
<p>Bunlar bildiğimiz şeylerdir de, Beyazlarınkine benzer yöntemlerin devrimciler tarafından da, hem de kendi yoldaşlarına uygulandığını okumak insanı irkiltmektedir.</p>
<p>“1930’da partinin belirlediği siyasetleri hangi gerekçeyle olursa olsun engelleyen komünistlerin ‘düşman’ın bir parçası olarak görülmesini ve buna göre davranılmasını haklı çıkaran bir anlayış oluştu. Bu kişilerin suçları siyasal olduğu için, yargılama süreci kitleleri eğitmek amacıyla genellikle sorunun kendisiyle pek ilgisi olmayan bir gösteri biçiminde düzenleniyordu. Böyle durumlarda, Mao dahil parti önderleri, sanığın ‘açıkça yargılanması ve ölüm cezasına çarptırılması’ gerektiğini ilan edeceklerdi (başka bir hüküm mümkün değildi, çünkü karar önceden verilmiş oluyordu).</p>
<p>“Yargı bağımsızlığı Çin’de asla güçlü bir tez olarak savunulmamış, ancak var olduğu kadarıyla da Bolşevizm tarafından geçersiz kılınmıştı.” (s.249)</p>
<p>Bir de bilançoyu görelim, bütünüyle olmasa da.</p>
<p>“Ekim ayında, Mao’ya bağlı güçler Kian’ı aldıkları sırada binden fazla Güneybatı Kiangsi partisi üyesi –toplamın otuzda biri – AB-<em>tuan</em> üyesi oldukları gerekçesiyle idam edilmişlerdi.” (s.250)</p>
<p>“Bu yeni önderliğin ilk eylemlerinden biri, AB-<em>tuan </em>üyelerini arayıp bulmak için ‘amansız biçimde işkence yapma’ emri vermek oldu. ‘Çok olumlu ve sadık, çok solcu ve açık sözlü görünen insanlar’dan bile kuşkulanmak ve onları sorgulamak gerektiği söyleniyordu. Öldürülenlerin sayısı hızla arttı; her itiraf yeni kurbanlara ve her kurban yeni itiraflara yol açıyordu.” (s.250)</p>
<p>“Güneybatı Kiangsi’de bütün partiyi kaplayan alevler ayırım yapmaksızın subayları ve askerleri, bir alaydan diğerine sıçrayıp tam bir özyıkıma dönüşerek tüketmeye başladı. Her birlikte, bölük düzeyinde bir ‘karşıdevrimcileri tasfiye komitesi’ kuruldu.” (s.251)</p>
<p>“Uykularında sayıklarken partiden şikayet edenler, yük taşımayı reddedenler, kitlesel yürüyüşlerden uzak duranlar, parti toplantılarına katılmayı reddedenler … AB-<em>tuan</em> üyeleri olarak tutuklandılar… Kiangsi Siyasal Güvenlik Şubesi, [üs bölgelerindeki] her zengin köylünün AB-<em>tuan</em> üyesi olabileceği gerekçesiyle tutuklanmasını önerdi. <strong>Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmenin daha iyi olduğunu açıkça söylüyorlardı </strong>(abç.GZ)… Hakim olan ruh hali, devrime sadakatinizi kanıtlamak için AB-<em>tuan</em> avlamaktı.” (s.257-258)</p>
<p>“Bir başka yerde, komutanı tasfiye gereğini sorguladığı için bütün bir bölük katledildi. Bir haftadan daha kısa bir süre içinde 4.400 subay ve Birinci Cephe Ordusu’nun adamları AB-<em>tuan</em>’la bağlantılı olduklarını itiraf ettiler. Sonunda 2.000’den fazla kişi kurşuna dizildi.” (s.252)</p>
<p>“Bütün diğerleri gibi Duan da sonunda itiraf etti, fakat sadece suç ortağı olarak kendisiyle birlikte tutuklanan yedi adamın ismini verdiği için vicdanı rahattı. Görsel belleği güçlü olan Li Bofang tam tersi bir yöntem izleyerek neredeyse bin kişinin ismini verdi ve böylece işkencecilerini şaşırttı.” (s.254)</p>
<p>“Kiangsi parti bölgesinde yirmiden fazla ilçenin sadece üçünde 3.400 insan öldürüldü. Eylül ayının başlarında bir ÇKP Merkez Müfettişi güneybatı Kiangsi partisi ve Gençlik Birliği’ndeki entelektüellerin %95’inin AB-<em>tuan</em> bağlantılarını itiraf ettiklerini bildirdi. Günümüzde en bilgili Çin tarihçileri sadece ‘on binlerce’ kişinin öldüğünü söylemektedirler.” (s.258-259)</p>
<p>“Batı Fukian’da 6.000’den fazla parti üyesi ve görevlisi gizli Sosyal Demokrat oldukları kuşkusuyla idam edildi. Peng Deuhay’ın Hunan Kiangsi sınırındaki eski üssünde 10.000 kişi öldürüldü. Vuhan’ın yaklaşık yirmi mil kuzey doğusundaki Dabie Dağları’nda bulunan E-Yu-Van’da, şimdi bir Politbüro Daimi Komite üyesi ve Mao gibi parti kurucularından biri olan, Pekin Üniversitesi mezunu Çang Guotao 2.000 kadar ‘hain, AB-<em>tuan </em>üyesi ve Üçüncü Parti unsuru’nun hayatlarını kaybettikleri bir temizlik hareketine nezaret etti.” (s.259-260)<em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>“Tasfiye mantığının zehri yavaş yavaş bütün komünist bölgelerine yayıldı. 1937’ye, siyasal durumun ulusal olarak değişmesine kadar, büyük zorluklarla çoğu kez hayal bile edilemeyecek yoksunluk ve sıkıntı koşulları altında savaşan kuşatılmış Kızıl Ordu grupları, bazı durumlarda kendi yoldaşlarını milliyetçi düşmandan daha fazla katlettikleri periyodik kan dökme nöbetleriyle karşılaşmak zorunda kaldılar.” (s.260)</p>
<p>Bütün bunlardan sonra (ki, fazla alıntı olmasın diye buraya sadece yarısını aldım elimdeki notların) çok fazla söylenecek söz kalmıyor, işkence edilen ve öldürülen devrimciler için üzüntülerimi bildirmekten başka. Bundan sonra gelin de böyle kanlı bir çarktan geleceğin eşitlikçi ve özgür toplumu için bir şeyler bekleyin.</p>
<p>Ha, unutmamam gereken bir şey daha var, bu bölümü noktalarken. Yukarıda siyaha boyadığım bir cümlesi var ölüm bekçilerinin: Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmek gerekir.</p>
<p>Tersi çok daha doğru değil mi, gerçek bir devrim ancak şu diyeceğimi gerçekleştirirse yaşamaz mı: <strong>Tek bir masum insanı öldürmektense, yüz “gerçek suçlu”nun yaşaması çok daha iyidir. </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Neden mi? Devrim, polisiye paranoyalarla değil, ruhları canlandıran bir yüce gönüllülükle yaşar da ondan. Biz 1960’ların gençleri, Mao’nun esir aldığı Guomintang askerlerini, yol paralarını da ceplerine koyarak köylerine yolladığına ilişkin anlatılarla (ki, gerçektir bu) Mao Zedung’u sevmiş, onu devrimci bir önder olarak bağrımıza basmıştık; yoksa yukardaki türden paranoyakça pisliklerle değil. Zaten o zaman bilmiyorduk bunları ve eğer duymuş ya da okumuş olsaydık, o zamanki cehaletimizle ya “burjuva propagandası” der geçerdik ya da eğer gerçek olduklarına inanırsak Mao’yu kesinlikle elimizin tersiyle bir kenara iterdik. Ne var ki, o zamanlar, bütün dindarlar gibi, sadece hoş masallara inanma eğiliminde olduğumuz da kesindir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Stalin ile Çan Kay-şek İttifakı</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Akışın burasında, Çin devriminin seyrini daha iyi anlayabilmek için, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, Stalin’in, Sovyet çıkarları için Çin devrimini feda ederek Çan-Kay-Şek ile sürdürdüğü ittifaka ve bunun Çinli komünistlerde nasıl bir travmaya yol açtığına ilişkin anlatımlara yer vermem gerekmektedir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Stalin, Kızıl Orduyla Guomindang arasındaki çetin iç savaş koşullarında bile Çan Kay-şek ile irtibatını kesmemiş, hatta ittifakını sürdürmüştü. Bu ittifak, 1930’lu yıllarda ve Japonya’nın Çin’i işgale giriştiği koşullarda, devletler arası diplomatik ilişkiyle daha da pekişmişti.</p>
<p>“Rusya 1933’te Milliyetçi Çin ile yeniden diplomatik ilişki kurmuştu. Komintern karşıtı Mihver güçlendikçe, Rusların çıkarları müttefik ÇKP’nin çıkarlarından ayrıldıkça, Rus ulusal çıkarları Çan’ı potansiyel bir ortak haline getirdi. Çan’ın orduları, gelecekteki bir savaşta göz ardı edilemezdi.” (s.315)</p>
<p>Bu teslimiyetçi politikanın ÇKP içindeki sözcüsü, Sovyetler Birliği’ne sıkı sıkıya bağlı “Geri Dönen Öğrenciler”in temsilcisi Vang Ming’di.</p>
<p>“Moskova’dan ayağının tozuyla gelen Vang Ming çok farklı bir çizgiyi savunuyordu. Stalin GMD’yi Japonları meşgul edecek (ve onların dikkatlerini Sibirya’ya yöneltmelerini önleyecek) vazgeçilmez bir ortak olarak görüyordu. Çin Partisi, Komintern’in sadık bir üyesi olarak Sovyet-GMD ittifakını güçlendirmek için elinden geleni yapmalıydı. Vang’a göre en önemli sorun ‘karşılıklı rekabet’ değil, ‘karşılıklı saygı, güven, yardımlaşma ve gözetim’ temelinde ‘GMD ile ÇKP arasındaki birliği güçlendirmek ve geliştirmek’ti. ‘İnisiyatifi elde tutmak’ ve partinin öncü rol oynaması gibi meseleler, ikincildi. Yol gösterici ilke şu olmalıydı: ‘Japonya’ya karşı direniş her şeyden önce gelir ve her şey Japonlara karşı direnişe tâbi kılınmalıdır. Her şey birleşik cepheye tâbi kılınmalıdır ve her şey birleşik cephe aracılığıyla yönlendirilmelidir.’”</p>
<p>Askeri başarılarından sonra artık ÇKP’nin ve Kızıl Ordu’nun tartışılmaz liderliğine yükselmiş bulunan Mao da Japon işgaline karşı milliyetçilerle bir ortak cephe siyaseti yürütmekten yanaydı. Ne var ki, Mao’nun ittifak siyasetiyle, Stalin’in kayıtsız şartsız milliyetçilerin denetimi altına girmeyi vazeden teslimiyetçi siyaseti arasında çok büyük fark vardı. Mao, cephe kurulsa da Kızıl üs bölgelerinin bağımsızlığını korumaktan yanaydı. Onun Çan kay-şek’e yaptığı yurtsever direnme çağrıları, aslında böyle bir direniş göstermeyeceğinden ve komünistlere karşı düşmanlığını bir kenara bırakmayacağından emin olduğu Çan Kay-şek’i köşeye sıkıştırmayı ve Guomintang içindeki gerçekten direnişçi unsurların Çan Kay-şek’le çatışmasını sağlamayı amaçlıyordu.</p>
<p>Mao bu siyasetinde de başarılı oldu. Sonunda, Japonlara karşı direnmekten ve ÇKP ile samimi bir ittifaktan yana olan GMD subayları bir darbe yaparak Çan Kay-şek’i tutukladılar. Bu, ÇKP ve Mao için büyük bir başarıydı. Ne var ki, bu nokta devreye yine Stalin girdi.</p>
<p>“Kasım ayında Mao’nun bilmediği bir gelişme olmuş ve Stalin milliyetçi hükümetle ittifak kurmak için yeni bir girişimde bulunmaya karar vermişti. Amacı Japonya ve Almanya tarafından kurulmuş bulunan Komintern karşıtı pakta karşı bir hamle yapmaktı. Moskova’da bir Çin-Sovyet güvenlik antlaşması için gizli görüşmeler yapılıyordu. Çan’ın tutuklanması bu gelişmeleri zora sokmuştu. ÇKP’nin kaygıları Stalin için önem taşımıyordu: Dünyanın öncü sosyalist gücünün ulusal çıkarlarına ters düşecek hiçbir gelişmeye izin verilemezdi.” (s.320)</p>
<p>ÇKP ve Mao bu siyasete mecburen boyun eğmek zorunda kaldı ve Çan Kay-şek’in serbest bırakılmasına razı oldu. Çan Kay-şek yeniden GMD’ın başına geçti ve bu arada birbirlerine hiçbir şekilde güvenmeyen ÇKP ile GMD arasında Japonlara karşı görünürde bir cephe kuruldu. Bu cephe görünürdeydi, çünkü Kızıl Ordu bir yandan Japonlara karşı savaşırken, bir yandan da anti-komünist saldırılarını sürdüren milliyetçilerle savaşmak zorundaydı. Çan Kay-şek ise, lafta Japonlara karşı savaşır gibi yaparken, esas olarak Kızıl üs bölgelerini yok etme seferlerini sürdürüyordu.</p>
<p>1940’lı yıllarda müttefiki Almanların yenilmesiyle birlikte Japonya’nın Çin’deki işgali de zayıfladı ve ülke içindeki direnişin de etkisiyle Japonlar teslim oldu. Şimdi ezeli rakipler ÇKP ve GMD yine karşı karşıya kalmışlardı. Bu iki büyük güç arasında bir iç savaşın başlaması kaçınılmazdı ve Mao güçlerini buna göre mevzilendiriyordu. Ne var ki, Stalin ve Sovyetler Birliği etkeni ortadan kalkmış değildi, tam tersine, Naziler karşısındaki galibiyetinin kendisine kazandırdığı zafer havası içinde Stalin siyasetlerini dayatmakta daha da fütursuz bir tutuma girmişti. Stalin, ÇKP’yi, GMD’la teslimiyetçi bir anlaşmaya sevk etmek üzere baskılarını arttırdı.</p>
<p>“Çin’de bir Amerikan himayesinin oluşmasından endişelenen Stalin gelecekte çıkabilecek bir Büyük Güçler mücadelesinde Çin’in tarafsızlığını güvence altına alacak şekilde milliyetçi hükümetle anlaşmaya varılmasını ve Rusya’nın Mançurya’daki ‘özel çıkarları’nın, özellikle de demiryolu ve liman imtiyazlarının kabul edilmesini istiyordu. GMD ile komünistler arasında da bir antlaşmadan yanaydı.” (s.361)</p>
<p>“Japonların teslim olmasından sadece birkaç saat önce, Çan Kay-şek’in Dışişleri Bakanı Vang Şikie ve Vyaceslav Molotov bir ittifak anlaşması imzaladılar.</p>
<p>“Mao için bu, Stalin’in 1936’da, Sian olayı sırasında Çan’ın serbest bırakılmasını talep ederek yaptığı vefasızlığın bir tekrarıydı. Sovyet lideri gene ÇKP’yi Rusya’nın ulusal çıkarlarına feda etmişti. Mao, Ruslar ile GMD arasında görüşmeler yapıldığını biliyordu. Ancak Yalta’da varılan anlaşma konusunda karanlıkta bırakılmıştı. Şimdi her şey ortaya çıkmıştı: İç savaşın başlaması halinde ÇKP tek başına kalacaktı.</p>
<p>“Komünist siyaset bir gece içinde değişti. Guomintang’a ve ABD’ye yönelik bütün eleştiriler kesildi. Kent ayaklanmaları için yapılan planlar durduruldu. Kızıl Ordu birliklerine Japon grupların silahsızlandırılmasında ABD birlikleriyle işbirliği yapmaları söylendi. 28 Ağustos günü Mao bir ABD uçağında General Hurley’le birlikte milliyetçilerle barış görüşmeleri yapmak için Çongçing’e gidiyordu.” (s.364)</p>
<p>“Roosevelt ve Stalin, Çan Kay-şek rejiminin, ABD’nin hakim olduğu Pasifik bölgesini Sovyetler’in hakim olduğu Kuzey Doğu Asya’dan ayıran bir tampon olarak görülmesi konusunda anlaştılar. Mao’yu hiç tanımayan Stalin, anlaşmanın bir parçası olarak, milliyetçi hükümete karşı ÇKP’yi desteklememe vaadinde bulundu. Dolayısıyla, hem ABD hem de Rusya kendilerine yakın olan güçlere bir koalisyon hükümeti kurmaları için baskı yapmaya başladılar.” (s. 363)</p>
<p>Bir kere daha Çan Kay-şek’le görünürde bir anlaşma yapmış ve Stalin’e boyun eğmiş gibi yapsa da Mao, GMD’ı yenerek iktidarı bütünüyle ele geçirme siyasetini sürdürdü. Sovyetler Birliği’nin GMD ile koalisyon hükümeti kurma önerisini doğrudan reddetmedi ama fiiliyatta bunun tersi bir yol izledi. Elbette Çan Kay-şek’in anti-komünist saldırı siyaseti de buna yardımcı oldu. Stalin, komünistlerin iktidarı ele geçirmelerinin önündeki başlıca engel olmaya devam ediyordu.</p>
<p>“Stalin bir kez daha komünistlerin ayaklarının altındaki zemini ansızın çekiverdi.</p>
<p>“Bu seferki kaygısı Sovyetler Birliği ile ABD arasında son iki aydır küresel olarak gelişmekte olan gerilimleri azaltmaktı. ÇKP pahasına Washington’a bir iyi niyet gösterisi yapma zamanının geldiğine karar vermişti. Sovyet komutanlarına, Çinli yoldaşlarına bir hafta içinde bütün kentlerden ve ulaşım hatlarından çekilmeleri gerektiğini bildirme talimatı verildi. Bir Sovyet generali, kuzey Çin önderi Peng Çen’e, ‘Çekilmezseniz sizi tanklarla çıkarırız’ uyarısında bulundu. Milliyetçilerin ilerleyişini yavaşlatmak için demiryolu hatlarına sabotaj düzenleyen komünist birliklere görevi bırakmaları, aksi halde zorla silahsızlandırılacakları söylendi.</p>
<p>“Çinli parti önderleri Sovyet ihanetine artık alışmışlardı. Gene de bu ağır bir darbe oldu. Her zaman duygularına hakim olabilen Peng bile sonunda patladı: ‘Bir Komünist Partisi ordusunu sürüp çıkarmak için tank kullanan bir başka Komünist Partisi ordusu! Böyle bir şey görülmemiştir!’” (s.366)</p>
<p>Bütün engellemelere rağmen Kızıl Ordu, GMD birliklerini yenerek 1949 yılı Ekim’inde iktidarı ele geçirdi ve Çin Halk Cumhuriyeti bizzat Mao Zedung tarafından ilan edildi. Daha sonradan, Stalin, kendi reel güç anlayışını ifade eden şu sözleri söylemiştir Çinli komünistlere:</p>
<p>“Şu anda kazanan sizsiniz ve kazananlar daima haklıdırlar. Kural budur.” (s.384)</p>
<p>Yani güçlü olan haklıdır! Öyle midir acaba? Sakın tam tersi doğru olmasın…</p>
<p><strong>Mao’nun Kampanyaları</strong></p>
<p><strong>ve Aydınlara Yönelik Şiddet</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>ÇKP tarihi boyunca bir başka güçlülük ve haklılık ilişkisi de ÇKP ile Çin aydınları arasında yaşanmıştır. Özellikle Mao’nun ortaya attığı ve başını çektiği çeşitli “düzeltme” kampanyaları Çin aydınlarının başını yiyen bir şiddet sarmalına dönüşmüştür sonunda.</p>
<p>Bu kampanyalardan en belirgin ilki Yenan Kızıl üs bölgesinde yürütülen “düzeltme” kampanyası olmuştur. Mao’nun yöntemi, önce özgürlük verip aydınları teşvik etmek ve sonradan da “aşırıya” giden eleştirilerin sahibi aydınları yeniden “biçimlendirmek” üzere baskı altına almak, hatta boyun eğmeyenleri temizlemekti. 1942 yılında Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyası da büyük bir özgürce konuşma ve serbest eleştiri vaadiyle başlatıldı. Her tarafı duvar gazeteleri kapladı. Aydınlar en sert eleştirilerini serbestçe yapmaya başladılar.</p>
<p>“Ancak o zamana kadar yazılan en ağır yazı, Vang Şivey’in “Yabani Zambak” başlıklı hiziv denemesiydi. Yazı, mart ayında parti gazetesi <em>Kiefang ribao</em>’da (Kurtuluş Günlüğü) yayımlandı. ‘Yenan’ın karanlık yanı’nı kınıyordu. Kıdemli görevlilere ‘üç takım elbise ve beş çeşit yemek’ tahsis edilirken, ‘hasta, bir kâse erişte bile alamıyor ve genç bir insana günde sadece iki kâse pirinç lapası’ veriliyordu. Siyasal iktidar sahiplerinin genç kadınlara ulaşma ayrıcalığı vardı ve kadrolar hareketin saflarında yer alan insanlara karşı seçkin ve soğuk bir tavır takınıyorlardı.” (s.351)</p>
<p>Mao, bir süre sonra karşı saldırısını başlattı.</p>
<p>“Mao hiciv ve eleştirinin zorunlu olduğunu, fakat yazarların ve sanatçıların devrimci bölünmenin hangi safına mensup olduklarını bilmeleri gerektiğini söyledi. Enerjilerini ‘proletaryanın sözde ‘karanlığı’nı açığa çıkarmak için kullananlar’ (Vang Şivey gibi) ‘küçük burjuva bireycileri’ydi. Ve ‘devrimci saflardaki ‘zararlılar’ı oluşturuyorlardı.” (s.351-352)</p>
<p>Dört yıl sonra Vang mahkemeye çıkarıldı. Yazarlar Birliği’nden de atılan Vang mahkeme sırasında Troçkist” olmakla ve karşıdevrimcilikle suçlandı. Sonunda siyasal bakımdan güvenilmez olduğu düşünülen iki yüz kişiyle birlikte Partinin Güvenlik Polisi Sosyal Şube’nin görevlileri tarafından tutuklandı ve Zaoyuan’daki gizli ÇKP cezaevine kondu. Mao;</p>
<p>“En genelde partiye önderliğin hoşgörü sınırlarının fazla geniş olmadığını gösteriyor, sınırı geçenlerin Konfüçyüsçü kadife eldivenin bir yargıç baltasıyla yer değiştireceğini görmelerini sağlıyordu. Sınırı geçenlerin durumu, Mao’nun daha sonra belirttiği gibi, ‘halk arasındaki çelişkiler’ olmaktan çıkarak ‘düşman ile bizim aramızdaki çelişkiler’e dönüşüyordu.” (s.353)</p>
<p>“Bu nedenle aralık ayı içinde Mao’nun onayıyla ‘gözetim hareketi’, zanlıların ‘kurtulabilmek’ için işkenceyle itirafa zorlandıkları bir ‘kurtarma hareketi’ haline geldi.</p>
<p>“Temmuz 1943’te binden fazla ‘düşman ajanı’ gözetim altına alınmış, yaklaşık yarısı suçunu itiraf etmişti. Kang [Şeng], hazırladığı raporda, yeni üye olan parti kadrolarının %70’inin siyasal bakımdan güvenilmez olduğunu bildirdi. Bir ordu muhabere okulundaki 200 öğrencinin 170’i ‘özel ajan’ olmakla suçlandı. Mao’nun iktidar aygıtının merkezi olan Parti Sekreterliği’nde bile 60 görevliden 10’unun ‘siyasal sorunları’ olduğu saptandı. Onlarca kişi intihar etti ve yaklaşık 40.000 kişi (toplam üye sayısının %5’i) parti üyeliğinden ihraç edildi.” (s.353)</p>
<p>Yazar Vang Vişey ise, başı baltayla kesilerek idam edildi.</p>
<p>“Mao bunu işittiğinde dudaklarını ısırdı ama bir şey söylemedi.” (s.354)</p>
<p><strong>1950’lerdeki </strong></p>
<p><strong>Yüz Çiçek Açsın Kampanyası</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao, 1956 yılında Sovyetler Birliği’nde başlatılan Stalin aleyhtarı kampanyayı aslında başlangıçta olumlu karşılamıştı. Ne var ki, 1956 Ekim’indeki Macar Devrimi’nin “Varşova Paktı’ından çıkma” talebi Mao’yu korkuttu ve Macaristan’ın işgalini teşvik edip destekledi. Mao’nun korkusunu anlamak zor değildi, böyle aşağıdan bir gerçek ayaklanmanın kendi başına da gelebileceğini düşünmüş olmalı.</p>
<p>“Polonya’da yaz aylarında yaşanan isyanların ardından Varşova’daki, Kruşçev’in daha altı ay önce bizzat yerleştirdiği Sovyet destekli liderlik, Rusların güçlü itirazlarına rağmen, Stalin’in kurbanlarından biri olan Vladislav Gomulka başkanlığında yine bir ‘liberal’ grupla yer değiştirdi. Kısa süre sonra Moskova’nın hakimiyetine bu kez Macaristan’dan gelen daha vahim bir meydan okuma üzerine, Stalinist Birinci Sekreter Matyas Rakosi, imre Nagy’nin önderliğindeki reformistler tarafından görevden alındı.</p>
<p>“Polonya olayında Mao, sorunun kökünde, Çin’in çok uzun süre katlanmak zorunda kaldığı ‘Rus büyük şovenizmi’nin yer aldığı gerekçesiyle Gomulka’yı destekledi. Liu Şaoçi, ekim ayı içinde Moskova’ya gönderilerek silahlı müdahalede bulunmaması için Kruşçev’i ikna etti. Ancak Macaristan Sovyet bloğunun askeri ittifak örgütü olan Varşova Paktı’ndan ayrılacağını ilan ettiği zaman, Mao tamamen farklı bir görüşü benimsedi. Kardeş bir partinin sosyalizme giden yolu seçmesini desteklemek bir şeydi; karşıdevrim karşısında kollarını kavuşturup oturmak ise başka bir şeydi: Liu bir kez daha Kruşçev’e baskı yaptı; bu kez, isyanı güç kullanarak bastırmak için askeri birlik gönderilmesini istiyordu.” (s.409)</p>
<p>Mao, Macar Devrimi’nin nedenleri üzerinde derin derin düşündü ve bir sonuca vardı. Neden, halka yeterli özgürlük sağlanmamış, insanların kendilerini ifade etmelerine ve partiyi eleştirmelerine yeterince izin verilmemiş ve dolayısıyla partinin halktan kopup bürokratikleşmiş olmasıydı. O halde, Çin’de de aynı rejim aleyhtarı olaylara sebebiyet vermemek için bir miktar özgürlük verilmeliydi halka ve partinin bürokratlaşmaması için aşağıdan eleştiri teşvik edilmeliydi.</p>
<p>“Doğu Avrupa’daki fırtınalara neyin sebep olduğunu sorarak devam etti. Merkez komitesi’ne verdiği kısmî yanıta göre, Polonya ve Macaristan’daki Komünist Partiler karşıdevrimcileri tasfiye etme görevini tam olarak başaramamışlardı. Çin bu hatayı yapmamıştı. Ancak bir diğer etken de bürokratikleşmeydi. Bürokratikleşme her iki ülkedeki kadroların kitlelerden kopmalarına yol açmıştı. Bu sorun Çin’de henüz çözülmemişti.” (s.414)</p>
<p>Mao, Macar Devrimi’nden çıkarttığı dersler sonucunda, Çin’de özgürlüğün kapılarını açmayı, grev yasağını iptal etmeyi öneriyordu.</p>
<p>“Çan Kay-şek’in eserleri gibi Marksizme düşman yazılar Çin’de alenen yayımlanmalıydı, çünkü ‘[onun] yazdığı hiçbir şeyi okumamışsanız, ona karşı çıkma görevini gereğince yerine getiremezsiniz.’ Sadece üst düzey görevlilere sınırlı sayıda dağıtılan <em>Cankao siosi</em>’nin baskı sayısı ‘emperyalist ve burjuva [düşüncesini] halka tanıtmak’ için yüz kat artırılmalıydı. Liang Şuming gibi adamlar bile kendi fikirlerini yaymakta serbest olmalıydılar.” (s.415)</p>
<p>“Mao, Macaristan’daki sorunun, buradaki partinin yönetenler ile yönetilenler arasındaki çelişkileri zamanında ele almamalarından kaynaklandığını, sonuç olarak bu çelişkilerin iyice azdığını ve uzlaşmaz hale geldiğini söylüyordu… Ardından Çin’de işçilerin grev yapmalarına izin verilmesi gerektiğini söyledi. ‘Bu, devlet, fabrika yönetimleri ve kitleler arasındaki çelişkilerin çözülmesine yardımcı olacaktır’ diyordu Mao.” (s.414)</p>
<p>“İnsanların sahte, çirkin ve uzlaşmaz şeylerle karşılaşmalarını yasaklamak tehlikeli bir siyasettir… Böyle bir siyaset… insanların dış dünya ile yüz yüze gelmelerine ve bir rakibin meydan okumasına karşı duramamalarına yol açacaktır.” (s.416)</p>
<p>“Komünist Parti bir süre için azarlanmasına izin vermelidir.” (s.419)</p>
<p>Elbette bu “bir süre” kaydı önemliydi. Bu, hemen akla, 1940’larda, Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyasını akla getiriyordu.</p>
<p>“Bu koşullarda, nisan 1956’da Mao’nun ‘Yüz çiçek açsın yüz fikir yarışsın’ sloganıyla yaptığı yeni bir entelektüel tartışma çağrısının tam bir sessizlikle karşılanmasında şaşılacak bir şey olmasa gerek. Geçen altı yıl boyunca yedikleri dayaklar karşısında, Çinli entelektüellerin istedikleri en son şey, ortaya çıkıp akıllarından geçenleri söylemekti.” (s.412)</p>
<p>“Tarihçi Kian sözünü sakınmadı. Entelektüeller Mao’ya güvenip güvenemeyeceklerini bilemiyorlar, dedi. ‘Çağrı [sının] samimi mi yoksa sadece bir jest mi olduğunu tahmin etmek durumundalar. Çağrı samimiyse, çiçeklerin açmasına ne ölçüde izin verileceğini ve çiçekler bir kez açtığında [siyasetin tersine dönüp dönmeyeceğini] tahmin etmek zorundalar. Bunun bir amaç mı, yoksa sadece [gizli] düşünceleri açığa çıkarmak ve kişileri tasfiye etmek için bir araç mı olduğunu tahmin etmek zorundalar. Hangi sorunların tartışılabileceğini ve hangilerinin tartışılamayacağını tahmin etmek zorundalar.’ Sonuçta, pek çok kişinin sessiz kalmaya karar verdiğini ekledi.” (s.418)</p>
<p>Buna rağmen eleştiri başladı ve insanlar yavaş yavaş konuşmaya, yazmaya giriştiler.</p>
<p>“Bir gazeteci, eğer partinin size ihtiyacı varsa, katil bile olsanız fark etmez, diye yazıyordu. Ama eğer size ihtiyacı yoksa, yaptığınız işe sadakatle bağlı olsanız bile sizi bir kenara atacaktır. Bir mühendis, entelektüellerin Japon işgali altında bile bu kadar baskı görmediklerinden şikayet ediyordu. Parti üyeleri casus gibi davranıyorlar, komünist olmayan meslektaşlarının davranışlarını personel şubelerine ihbar ediyorlardı. Bu nedenle, ‘hiç kimse yakın arkadaşlarıyla birlikteyken bile içini dökmeye cesaret’ edemiyordu… ‘Herkes ikili konuşma tekniğini öğrenmiştir; bir şey söylerken başka bir şey düşünür’” (s.422)</p>
<p>“Bir profesör, parti üyelerinin ‘ayrı bir ırk’ gibi davrandığını yazdı. Ayrıcalıklı davranış görüyorlar ve halkın geri kalan kısmını ‘itaatkâr bir tebaa, daha sert bir sözcük kullanmak gerekirse, köle’ olarak görüyorlardı. Bir iktisat okutmanı şöyle şikayet ediyordu: ‘Eskiden yırtık ayakkabıyla dolaşan parti üyeleri ve kadroları şimdi üstü kapalı arabalarla geziyor ve yün üniformalar giyiyorlar… Günümüzde sıradan insanlar partiden veba gibi sakınıyorlar… Komünist Parti’nin düşüşü Çin’in düşüşü anlamına gelmeyecektir.” (s.421-422)</p>
<p>“Başlıca eleştiri konusu, entelijensiyanın Guomindang’ın kötü yönetiminden ülkeyi kurtardıkları için 1949’da gelişlerini sevinçle karşıladığı komünistlerin, sekiz yıldan az bir süre görevde kaldıktan sonra, iktidar ve ayrıcalıkları tekelleştiren ve kitlelere yabancılaşan yeni bir bürokratik sınıfa dönüşmüş olmalarıydı. Mao ise Macaristan ayaklanmasından çıkardığı derslerde yanılmamıştı: Komünist olmayanların gözünde parti görevlileri, aslında ‘halktan kopmuşlar ve aristokratlaşmışlar’dı.” (s.414)</p>
<p>Bundan sonra doğrudan rejimi hedef alanları da dahil sahici eleştirileri ifade eden kitlesel dışavurumlar başladı.</p>
<p>“Hareket daha sonra Pekin Üniversitesi yerleşkesine yayıldı ve kantinin dışına kat kat afişlerle kaplı bir ‘Demokrasi Duvarı’ kuruldu. Öğrenci konuşmacılar binlerce kişiden oluşan kalabalıklara çok partili seçimlerden sosyalizmin ve kapitalizmin erdemlerine kadar değişen çeşitli konularda tumturaklı söylevler vermeye başladılar… ‘Acı İlaç’, ‘En Alttakilerin Sesi’, ‘Yabani Ot’ ve ‘Bahar Fırtınası’ gibi isimler taşıyan öğrenci dernekleri kuruldu. Öğrenciler teksir makinesiyle çoğaltılmış gazeteler çıkarmaya ve öteki okullara ‘deneyim alışverişi’ için eylemci göndermeye başladılar.” (s. 423)</p>
<p>“Öğrenci önderleri Komünist Parti’nin yönetimine son verilmesi için açık bir çağrı yaptılar. Öğrencilerden etkilenen öğretmenler alevleri biraz daha körüklediler. Bir Şanyang profesörü, Mao’nun yönetiminin ‘keyfi ve pervasız’ olduğunu söyledi. Çin’de demokrasinin olmaması Parti Merkezi’nin hatasıydı. Bazıları ‘faşist Aushwitz yöntemleri’ni kullanan ‘kötü niyetli bir zulüm yönetimi’nden söz ettiler. Vuhan’da lise öğrencileri sokaklara döküldülaer ve hükümet binalarına saldırdılar.” (s.423)</p>
<p>Mao, bu noktadan sonra frene bastı ve özgürlük hareketini durdurmak üzere ilk işareti verdi.</p>
<p>“15 Mayıs günü Merkez Komitesi üyelerine ve görevlilerine ulaştırılacak şekilde sınırlı sayıda çıkarılan ‘Şeyler kendi zıtlarına dönüşüyorlar’ başlıklı bir genelgede, tutumunun değişmekte olduğunu gösteren işaretler verdi. Mao, bu genelgede ilk kez, ülke içindeki olaylardan söz ederken ‘revizyonizm’ terimini kullandı. Revizyonistlerin basının sınıfsal niteliğini inkâr ettiklerini söylüyordu. Onlar, burjuva liberalizmine ve burjuva demokrasisine hayranlık duyuyorlar ve parti önderliğini reddediyorlardı. Bu türden insanlar, Parti içindeki esas tehlikeyi oluşturuyorlardı ve artık sağcı entelektüeller ile el ele çalışıyorlardı.” (s.422)</p>
<p>“Süreç az sayıda değil çok sayıda kişi için, partinin sözüne inanan yüz binlerce sadık yurttaş için bir tuzak haline geldi.” (s.425)</p>
<p>Bundan sonra fiili bastırma hareketi geldi. Hakem düdüğü öttürmüş ve geçici olarak tanınan, herhangi bir güvenceden yoksun özgürlükler rafa kaldırılmıştı.</p>
<p>“İngilizce profesörü Vu Ningkun (Batı’da eğitim görmüştü) tutuklandı ve önce Mançurya’da, daha sonra Tiankin’de olmak üzere üç yıl esir kamplarında tutuldu. Çangşa’daki kadın polis kadrosu (şube şefini eleştirmişti) emek reformu kapsamında varoşlara gönderildi; kocası kendisinin ve çocuklarının ‘sağcı’ olarak damgalanmasını önlemek için ondan boşandıysa da damgayı yemekten kurtulamadı. Vangfuking’deki tüccarların önderi (bir kapitalist) hayatının yirmi yılını ceza kurumlarının içinde ve dışında geçirdi. Onlar ve aynı durumda olan yarım milyon kişi aileleriyle birlikte hayatlarının acımasızca mahvedildiğini gördüler. Toprak ağalarının ve karşıdevrimcilerin aksine onlar, geçmişteki ya da o sıradaki gerçek ya da hayali eylemlerinden ötürü değil, sadece fikirlerinden ötürü cezalandırıldılar.</p>
<p>“Mao bu konudaki suçlamalara çok duyarlıydı. ‘Bu insanlar sadece konuşmadılar, eylem de yaptılar,’ diyordu. ‘Onlar suç işlediler. Konuşanlar suçlanmayacak sözü onlar için geçerli değildir.’ Zayıf bir savunmaydı bu.” (s.426)</p>
<p>“Sağcılığa karşı kampanya entelektüelleri öylesine incitmişti ki, Mao’ya bir daha asla inanmayacaklardı.” (s.426)</p>
<p>Doğrusu ben de olsam inanmazdım! (Gerçi bütün bunlardan haberimiz olmadığı için biz 1960 gençliği ona inanmak gafletinde bulunmuştuk!)</p>
<p><strong>İngiltere’yi yakalayarak ve</strong></p>
<p><strong>Maymun Beyni Yiyerek İlerleme…</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao, her türlü dogmatizmden uzak, gerçekten deha düzeyinde bir askeri komutan ve askeri taktisyendi. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, onun büyük savaş öngörüleri olmasaydı Kızıl Ordu’nun uzun süreli savaşın bir aşamasında imha edilmesi kaçınılmaz olurdu. Bu böyle olmakla birlikte, Mao’nun, “sosyalizmin inşası” konusunda Sovyetler Birliği’nin o yenip yutulması epey zor örneklerini taklitten öte çok fazla yaratıcı bir şeyler ortaya koyabildiğini söylemek oldukça zordur. Bir kere, özellikle iktidara geldiği 1950’li yıllarda, o da Stalin ve diğer Sovyet önderleri gibi, üstelik ilerlemeyi çelik üretim rakamlarıyla ölçen, aptal denecek ölçüde bir ilerleme hayranıydı. Diğer Sovyet liderleri gibi onun da gözü ABD ya da İngiltere gibi sanayileşmiş ülkelerdeydi. Çin’in ilerlemesini onlara yetişmekle ölçüyordu.</p>
<p>“Gelecek birkaç on yıl içinde Çin’in, kültürel, bilimsel, teknolojik ve endüstriyel gelişmede Birleşik Devletler’i geçerek, ‘dünyanın bir numaralı ülkesi’ haline gelmesi gerektiğini söyledi. ‘[Amerikan kazanımlarının] o kadar müthiş olduğunu düşünmüyorum’ diye devam etti umursamaz bir tavırla. Amerika yılda 100 milyon ton çelik üretiyorsa, ‘Çin birkaç yüz milyon üretmeli’ydi.” (s.431)</p>
<p>“Mao’nun… Moskova seyahati sırasında, Sovyet lideri [Kruşçev], demir, çelik, kömür, elektrik, petrol ve pek çok tüketim malında, on beş yıllık süre içinde ABD’yi geçmeyi planladıklarını ilan etti. Kimse bu iddiaya meydan okumaya kalkışmadı. Sadece Mao, dünya komünizminin liderlerine, Çin’in on beş yıl içinde İngiltere’yi geçeceğini bildirdi.” (s.432)</p>
<p>“İngiltere’yi geçmeyi vaat eden Mao, Çin’i 1970’lerin başında 40 milyon ton çelik üretme, yanı sıra çimento, kömür, kimyasal gübre ve makine aksamında İngiliz üretimini geçme hedefine bağladı. Hedef olarak belirlediği çelik üretim miktarı MK plenumunun iki aydan kısa bir süre önce rakamın iki katıydı. Tek soru şuydu: Nasıl?” (s.433)</p>
<p>Tabii, Philip Short’un “nasıl?” sorusu önemli de, ben daha önemli bir sorunun da sorulması gerektiğini düşünüyorum: Niçin? Belki de aşağıdaki alıntıda görüleceği gibi “ulusal onur”un tatmin olması içindir. Evet ama bunun sosyalizmle ya da toplumsal devrimle ilgisi ne?</p>
<p>“’İngiltere ve Amerika’yı yakaladığımız zaman Dulles bile [Amerikan Dışişleri Bakanı] bize saygı gösterecek ve bir ulus olarak varlığımızı kabul edecek.’” (s.435)</p>
<p>Mao’nun yardımcıları, Mao’yu da geride bırakıp ulusal ve yerel zevklerle bezenmiş, daha “iştah açıcı” (daha doğrusu iştah kapayıcı) ilerleme manzaraları tasvir ediyorlardı.</p>
<p>“Tarım alanında sınırsız yetkilerle donatılmış olan Ten Çenlin, Kruşçev’in ‘gulaş komünizmi’ni gölgede bırakacak bir bolluk manzarası yaratıyordu:</p>
<p>‘En önemlisi, komünizm ne anlama gelmektedir? Önce, kişinin karnını doyurması değil, iyi yemekler yemesidir. Etin tadını çıkarması, her yemekte, tavuk, domuz, balık ve yumurta yemesidir. Maymun beyni, kırlangıç yuvası ve beyaz mantarın ‘istediği her zaman’ servis edilmesidir… İkincisi giyinmektir. Her insan elde edebileceği şeyi istemelidir. Sadece bir mavi giysiler yığını değil, çeşitli tasarım ve üslûplarda giyinmek… Saatlerce çalıştıktan sonra insanlar, ipekli saten… ve tilki kürkünden paltolar giyeceklerdir… Üçüncüsü, konuttur. Merkezi ısıtma kuzeyde, klima güneyde sağlanacaktır. Herkes yüksek binalarda yaşayacaktır… Dördüncüsü ulaşımdır… Hava yoluyla her yöne gidilebilecek ve her ilçede havaalanı olacaktır. Beşincisi herkese yüksek öğrenimdir… Bütün bunların toplamı komünizm anlamına gelir.” (s.435)</p>
<p>Bu durumda, maymun beyni yerine ciğer soteyi, tilki kürkü yerine tavşan kürkünü koyarsak Türkiye’nin bile komünizmi bir hayli yaklaşmış olduğunu söyleyebiliriz!</p>
<p><strong>Büyük İleri Atılım</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çin’de bütün bu ilerleme hayallerinin sonu, kaçınılmaz olarak kitlesel bir iradi seferberlikti. Çin’in böylesi bir kalkınma ve ilerleme hamlesi için dayanacağı tek güç, kalabalık nüfusuydu. Bu nüfus Mao’nun iradesiyle ileri doğru bir hamle yaparsa, Çin de devasa bir ilerlemeyi gerçekleştirebilirdi. Bu amaçla kolektif çiftlikler yoğunlaştırıldı; özel topraklar ve çiftlik hayvanları tazminat ödenmeksizin kamulaştırıldı; şehir ve tarım çalışan nüfusunun tek tek aile mutfaklarında “gereksiz” zaman harcamaması için devasa komünal mutfaklar kuruldu; islah için kırlara gönderilmiş mahkûm nüfusu, Stalin’den miras bir uygulamayla en ağır koşullarda üretime sürüldü; yine Stalin’den tevarüs edilen bir uygulama olarak Stakhanovist şok çalışma birimleri kuruldu; analar ve babalar, kolektifleştirilmiş, askerileştirilmiş bir hayat tarzı lehine “burjuva duygusal bağlılıklar”dan vazgeçmeye zorlandı. (s.438)</p>
<p>“Köylüler uyurken tarlalardaki fenerleri yakıyorlar, bir kadronun gelmekte olduğunu bildiren alarmla hemen kalkıp işe koyuluyorlardı. Maddi özendiriciler sistem parasız işlediği için gereksiz görülüyor ve kınanıyordu.” (s.439)</p>
<p>“’Herkes askerdir’ sloganı altında bir milis faaliyeti başlatıldı. Köylüler tarlalarda yanlarında antika tüfekler olduğu halde çalışıyorlardı.” (s.439)</p>
<p>“Kadrolar rakip komünleri geçme konusunda sürekli bir baskı altındaydılar. Bu durum ürün miktarını sürekli olarak, 10 ya da 20 kat fazla göstermelerine yol açıyordu.” (s.445)</p>
<p>Büyük ileri Atılım, birkaç yıl içinde, doğanın azizliğinin de yardımıyla (kuraklık) büyük bir başarısızlıkla sona erdi.</p>
<p>“Büyük Atılım kıyamet benzeri bir başarısızlıkla sona ermişti. Mao’nun genel bolluğa ilişkin muhteşem düşleri destansı bir dehşete dönüşmüştü. Çin’i büyük bir iktisadi güç haline getirme fikrini, 1960 yılının sonunda ebediyen terk etti ve bu konuyu bir daha asla ağzına almadı.” (s.446)</p>
<p>“Ciddi bir yiyecek maddesi sıkıntısı başlamıştı. Önceleri kıtlık sadece kentlerle sınırlı kaldı. Pirinç tayınları azaltıldı… Daha sonra hükümet Atılım sırasında iyice çoğalan sanayi işgücünü beslemek için harekete geçince kırsal kesimde de kıtlık başladı.” (s.446)</p>
<p>“Solcu eyalet sekreterlerinin Atılım’ı en güçlü biçimde gerçekleştirdikleri Henan ve Siçuan kesimlerinde nüfusun dörtte biri açlıktan öldü. Erkekler, alıcı çıktığında karılarını satıyorlardı. Kadınlar satılmaktan memnundular, çünkü satılmak hayatta kalmak anlamına geliyordu. Eşkiyalık yeniden başladı. Mao’nun gençlik yıllarında yaşanan kıtlıklarda olduğu gibi yamyamlık yaygındı. Köylüler kendi çocuklarını yememek için birbirlerinin çocuklarını yiyorlardı.” (s.455)</p>
<p>“1959’da ve 1960’da yaklaşık 20 milyon köylü açlıktan öldü ve 15 milyondan az çocuk doğdu, çünkü kadınlar gebe kalamayacak kadar zayıflamışlardı. 1961’de beş milyondan fazla insan açlık yüzünden yok olup gitti.” (s.455)</p>
<p>Bu durumun doğal sonucu baskının yoğunlaştırılması oldu.</p>
<p>“Atılım’ı eleştirenlere karşı bir hareket olarak bilinen ‘Sağ oportünizm’e karşı kampanya, on kat daha fazla siyasal kan kaybını tetikledi: Çoğu parti üyesi ya da alt düzey görevli olan altı milyon insan eleştirildi ve bu insanlarla sözde Mao’nun siyasetlerine karşı çıktıkları için mücadele edildi. Siçuan’da tabanda yer alan kadroların %80’i azledildi. 1957’de olduğu gibi, yerel parti sekreterleri, astları için tasfiye kotaları oluşturdu. Bazı bölgelerde sadece bireyler değil gruplar da suçlandı. Gene pek çok kişi intihar etti. Bir eyaletin Birinci Sekreteri, ‘Herkes tehlikedeydi,’ diyordu o günleri hatırlarken. ‘Anneler, babalar, kocalar ve eşleri birbiriyle konuşmaya cesaret edemiyorlardı.’” (s.453)</p>
<p>“HKO’ya, Siçuan’da ve diğer üç batı eyaletinde, yanı sıra Tibet’te açlık çeken köylülerin başlattıkları silahlı isyanları bastırma görevi verildi. Henan’da komünlerin özsavunması için kurulan milis ortalığı yakıp yıkmaya, silahlı soygun yapmaya, kadınlara tecavüz edip adam öldürmeye devam ediyordu. Köylüler milise ‘eşkıya krallar’ ‘kaplan sürüleri’ ve ‘adam döven çeteler’ diyordu… Liu Şaoçi uyarıda bulunarak, Çin’in, 1920’lerin başındaki Sovyetler Birliği’nin yaşadığı iç savaşı andıran bir anarşiyle yüz yüze gelmekte olduğunu söyledi.” (s.457)</p>
<p>Bunun sonucu, Sovyetler Birliği’ndeki iç savaş ve savaş komünizminden sonra gelen NEP politikasına benzer bir Çin NEP’i oldu. Zorlama komünler kısmen dağıtılarak köylülüğe taviz veren daha esnek politikalar benimsendi ve aşırı komünal uygulamalardan vazgeçildi. Halkın taleplerini dikkate almayan zorlamacı politikalar bir kez daha geri tepmişti.</p>
<p>Ve Mao, ne kadar iyi bir komutansa, o kadar kötü bir “inşa”cı olduğunu kanıtlamıştı. Ama bunu söyleyecek cesaret kimde vardı?</p>
<p><strong>Kültür Devrimi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Mao’nun putlaştırılması ta Yenan günlerine kadar uzanır. Bundan sonra süreç hep bu yönde olmuş, gittikçe güç kazanan komünist bürokrasi kendi varlığının ve iktidarının garantisini Mao’nun fetişleştirilmesinde görmüştür.</p>
<p>“Temmuzda kuşkularından vazgeçmiş Liu Şaoçi dizginsiz bir övgü sürecini ateşledi. Mao’yu göklere çıkaran bir makalede, partinin gelecekte hata yapmamasının yegâne güvencesinin ‘Mao Zedung’un önderliğinin her yere nüfuz etmesi’ni sağlamak olduğunu iddia ediyordu. Makale, politbüro üyeleri Çu Enlay ve Çu De’nin diğerleri kadar çılgın bir onaylama korosuna katılmaları için işaret oldu. Birkaç ay sonra Yenan’ı ziyaret eden iki Amerikalı gazeteci… Mao’nun ‘hayranlığın zirvesinde’, ‘mide bulandırıcı, neredeyse kölece bir belâgatla düzülen muazzam övgüler’in nesnesi olduğunu bildirdiler.” (s.357)</p>
<p>“On yıldan daha kısa bir süre önce Kinggangşan’da, hatta Ruykin’de, Mao’nun ve diğer önderlerin, köylülerin arasında yaşadıkları günler artık gerilerde kalmıştı.” (s.356)</p>
<p>Putlaştırma, aynı zamanda putlaştırılan liderin mekanizma tarafından esir alınmasıyla el ele gidiyordu.</p>
<p>“İlk yıllarda Mao zaman zaman çevresindeki koruyucu kuşatmadan kurtulmayı denedi. Ancak bu denemeler doğal olarak başarısızlığa uğradı.” (s.427)</p>
<p>“1958’de, Halk Cumhuriyeti’nde ise her hareketi günler ve haftalar öncesinde belirleniyordu. ‘Tabana gitmek’ artık eyalet birinci sekreterleriyle toplantı yapmak, dikkatle seçilmiş model çiftlikleri ziyaret etmek ve buralarda eyalet yetkililerinin ona sadece işitmek isteyeceği şeyleri anlattıkları kısa açıklamaları dinlemek anlamına geliyordu. Birinci elden doğru bilgilere ulaşamadı. Yeterince bilgilendirildiği izlenimine kapıldı. Bunun hiçbir şey bilmemekten çok daha tehlikeli olduğu anlaşılacaktı.” (s.433)</p>
<p>“Gerekçe, Tang’ın 1961’de Mao’nun trenini gizlice dinletmesiydi. Ancak Mao, Tang’ın bu işi dört yıldır yaptığını biliyordu.” (s.476)</p>
<p>Putlaştırma ile  susuş kumkuması da el eleydi.</p>
<p>“’Yüz Çiçek’ sırasında Sağcılığa Karşı Kampanya aracılığıyla Çinli entelektüellerin susturulması gibi, Luşan konferansında da Peng Dehuay’ın tasfiye edilmesiyle Mao’nun Parti içindeki yakın çalışma arkadaşları susturuldu. Çu De, Daimi Komite’ye şunu sormuştu: ‘Bizi seven insanlar konuşmazlarsa, kim konuşmaya cesaret edecek?’ Başkan’ın bu soruya cevabı artık biliniyordu. Mao hayatta olduğu sürece bir politbüro üyesi bir daha asla onun siyasetlerine açıktan meydan okumadı.” (s.453)</p>
<p>İşte böylesine putlaştırılan Mao Zedung, putlaştırmanın gücüne dayanarak 1966 yılında Kültür Devrimini başlatma işaretini verdi. Neydi amacı? Kanımca amacı, Büyük İleri Atılım’la iktisadi alanda uğranılan başarısızlığı, bu sefer üstyapıda bir yeni kitlesel atılımla başarıya dönüştürmekti. Mao korkuyordu. Aynı 1956 yılında Macar Devrimi’nden korktuğu gibi, rejimden hoşnutsuz kitlelerin, insanlara soluk alma fırsatı vermeyen bir tek parti diktatörlüğüne karşı ayaklanacaklarından korkuyordu. Mao’nun ikinci korkusu, sosyalizmin inşası için tek araç olarak gördüğü Parti’nin Sovyetler Birliği’nde ve diğer sosyalist ülkelerde olduğu gibi yozlaşmasıydı. O halde kitleler sosyalist rejime karşı henüz ayaklanmadan, onları kendi temsil ettiği “sosyalizmin doğru çizgi” için, yozlaşması çok muhtemel olan partiye karşı ayaklandırmaya cesaret etmekten başka çare kalmıyordu. Böylece ayaklanma potansiyeli taşıyan kitleleri önceden ayaklandırarak onların buhar basıncını rejimin selameti için kullanacak, yozlaşma ihtimali olan partiyi, yine kendi iradesini izleyen kitleler aracılığıyla temizleyip yeniden sosyalizmin kurucu aygıtı haline getirecekti. Hem kitleler sosyalizm yolunda seferber edilecek, hem de kendi “doğru çizgi”sinde yenilenmiş ve yozlaşmaktan kurtulmuş parti bu “doğru çizgi”yi izleyecekti.</p>
<p>Bir anlamda, Stalin’in izlediği yukardancı çizginin tam tersi gibi görünen aşağıdancı bir çizgiydi bu. Stalin’in giyotini tek yönlü işliyordu. Sadece yukardan aşağıya. Yukardan aşağıya inerken, Stalin’in hemen altındaki yöneticileri de biçiyor, partiyi de biçiyor ve kitlelerin biçilmesine kadar aşağıya inmeye devam ediyordu. Ama bu giyotin hiçbir zaman aşağıdan yukarıya doğru işlemiyordu. Yani Stalin, bıçağı hiçbir zaman aşağıdaki kitlelerin eline vermiyordu. Bıçak, GPU ve NKVD’ydi ve sadece Stalin’in şahsi emirleriyle yukardan aşağıya doğru inerdi. Mao’nun giyotini ise iki bıçaklıydı. Yukardaki bıçak, parti, polis ve orduydu. Aşağıdaki bıçak ise, Mao tapıncıyla gözü dönmüş kitleler. Yukardaki bıçak kitleleri kesip biçerken (ve fazla kestiği için körelirken), aşağıdaki bıçak da Kültür devriminde, HKO’nu değil ama partiyi ve devlet görevlilerini kesip biçti. En sonunda Mao, aşağıdaki bıçağı durdurmak için, yukardaki bıçağın geriye kalmış tek sağlam mekanizması olan HKO’sunu harekete geçirdi. Kültür Devrimi, aşağıdan başladı ve yine bizzat Mao’nun emriyle, yukarıdan HKO tarafından bastırıldı. Burada, Philip Short’un kitabından, aşağıdaki bıçağın, bir yandan sıradan halkı, bir yandan da partiyi ve yöneticileri nasıl biçtiğine ilişkin birkaç örnek vereceğim sadece.</p>
<p>“Pekin üniversitesi’ndeki radikaller, bir mücadele toplantısı düzenleyerek Lu Ping ve altmış ‘kara çete unsuru’na mankafa külahı giydirdiler ve diz çökmeye zorladılar, yüzlerine kara leke sürdüler, elbiselerini yırttılar, duvar afişlerini vücutlarına yapıştırdılar, ardından onları tekmeleyip yumruklayarak, saçlarını çekerek ve halatlarla döverek sokaklarda dolaştırdılar.” (s.484)</p>
<p>“Pekin’de Kızıl Muhafızlar’ın en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev vardı. Ağustos ayının sonunda, dört gün içinde sadece küçük bir semtte, aralarında altı haftalık bir bebekten (‘gerici bir aile’nin çocuğuydu) seksenlerinde yaşlı bir adama kadar çeşiti yaşlardan insanların yer aldığı 325 kişi öldürüldü.</p>
<p>“Barışçı, idealist genç öğrenciler kendilerinden daha yaşlı kişilere intikam duygularıyla saldıran çılgınlara dönüşmüşlerdi.” (s.489)</p>
<p>“Kızıl muhafızlar kurbanlarına, bağışlanmak için Mao’ya dua etmelerini söylüyorlardı. Kent tren istasyonlarında yolcular trene binmeden önce ‘sadakat dansı’ yapmak zorundaydılar” (s.494)</p>
<p>“Öldürme olayları kısa süre içinde, polisin ve askeriye içindeki sempatizanların desteği sayesinde sistematik bir hal aldı.” (s.490)</p>
<p>“Doğu Hebey’de 84.000 kişi tutuklandı; bunların 2.955’i idam edildi, işkencede öldü ya da intihar etti. Guangdong’da 7.200 kişi sorguya çekildi ve aralarında eyalet vali yardımcısının da bulunduğu 85 kişi öldüresiye dövüldü. Şanghay’da 6.000 kişi gözetim altına alındı. Çoğu milliyetçiler hesabına çalışmakla (ÇKP ile Guomindang’ın birleşik cephe kurdukları bir dönem için kolay bir suçlama) ve yaklaşık yarısı ihanetle suçlandı.” (s.512)</p>
<p>“Birkaç günde bir bazı öğretmenler herkesin gözü önünde spor sahasına götürülüp kurşuna diziliyorlardı… Bazı öğretmenler henüz ölmeden gömüldüler. Dört öğretmene oradaki binanın damına çıkarak bir patlayıcı paketinin üzerine oturmaları ve paketi ateşlemeleri emredildi. Müthiş bir ses duyuldu. Göz gözü görmüyordu. Neden sonra ağaçların dallarına takılmış ve dama saçılmış kollar ve bacaklar fark edildi. [Toplam] yüz kadar [okul görevlisi] öldürüldü.” (s.491)</p>
<p>“Liu [Şaoçi] ve karısı iki saat boyunca öne eğilmiş vaziyette sessizce ayakta durarak, kendilerini suçlayanların uzun ve tumturaklı konuşmalarını dinlemek zorunda kaldılar. Mao’nun doktoru onların dövüldüklerini, tekmelendiklerini, Merkez Muhafiz Birliği askerlerinin öylece durup seyrettiklerini gördü. Liu’nun gömleği yırtılarak açılmıştı, insanlar onu saçlarından tutup savuruyorlardı. Bu işlem iki buçuk hafta sonra tekrarlandı. Bu kez çift, Kızıl Muhafızlar’ın arasında ‘jet uçağı’ biçiminde durmak zorunda bırakıldılar… Liu, bu vaziyette, sözde ‘ulusal ihanetler’i hakkında sorguya çekildi… Liu o sırada yetmiş yaşındaydı… daha sonra kurbağa yürüyüşüyle konutuna dönerken, yüzünün şiştiği, mavimsi, soluk bir renk aldığı görüldü.” (s.511)</p>
<p>Sonunda Mao, hareketin partiyi toptan yıkmaya yöneldiğini görünce, rotayı değiştirdi ve Kültür Devrimi’nin belki de tek sahici ayaklanmacı unsurlarının HKO tarafından bastırılmasını emretti. Parti kurtulmuş, Kültür Devrimi bitmişti.</p>
<p>Sonraki yıllarda Mao’nun Macar Devrimi korkusu gerçek olmadı. Kitleler, rejimin ve Parti’nin bürokratik baskılarına karşı herhangi bir şiddetli ayaklanmaya girişmediler. 1989 yılında demokrasi isteyen öğrencilerin kitlesel hareketi, Kültür Devrimi sırasında Liu Şaoçi gibi suçlanmış, “kapitalist yolcu” Deng Siao-ping’in emriyle bastırıldı. Bundan sonra da bir daha kitlesel bir direniş görülmedi. Bunda, rejimin, Mao’nun ölümünden sonra görece daha az baskıcı bir hale gelmesinin de rolü olmuş olabilir.</p>
<p>Mao’nun, Partinin yozlaşacağı ve kapitalizme yöneleceği korkusu ise gerçek oldu. Çin bugün ÇKP’nin tek parti diktatörlüğü altında kapitalist bir ülkedir.</p>
<p>Tarih bin kere yazılır ama sadece bir kere yaşanır.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>19 Temmuz 2010</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<hr size="1" /><a href="file:///C:/Users/VAIO/Desktop/Mao%20zedong.doc#_ftnref1">[1]</a> “O sıralarda Stalin, kulaklara karşı kampanya başlattı. Bu hareket 12 milyon Rus ‘zengin köylü’sünün fiziksel olarak yok edilmesine yol açacaktı. Dolayısıyla Geri Dönen Öğrenciler, zengin köylülere ait toprakların ve mülklerin (sadece fazlaların değil) müsadere edilmesine karar verdiler. Toprak dağıtımı gerçekleştiğinde toprak ağası ailelere hiçbir şey verilmeyecekti. Bunun anlamı, bu ailelerin açlığa mahkûm edilmesiydi” (s.287)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/07/21/asagidan-calisan-giyotin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>140</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kim demişti, roman çağının  bittiğini, kim?..</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2010/05/10/kim-demisti-roman-caginin-bittigini-kim/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2010/05/10/kim-demisti-roman-caginin-bittigini-kim/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 May 2010 12:04:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Radikal Gazetesi Kitap Eki]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=2406</guid>
		<description><![CDATA[Haydar Karataş, Gece Kelebeği-Perperık-a Söe, İletişim, 2010

Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği-Perperık-a Söe romanının içinde geçen ve son paragrafında Gülüzar’ın ağzından bir kez daha tekrarlanan “kim demişti… taşların konuşmadığını, kırlangıç kuşlarının yol gözetmediğini, kim demişti” cümlesini yine bu romanla ilgili olarak bir başka bağlamda yankılayıp girmek istedim bu tanıtma yazısına. Evet, kim demişti roman çağının bittiğini, artık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Haydar Karataş</strong>, <em><strong>Gece</strong></em><strong> </strong><em><strong>Kelebeği-Perperık-a Söe</strong></em>, İletişim, 2010</p>
<p><a href="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/gece-kelebegi.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-2407" style="margin-left: 0px; margin-right: 15px; margin-bottom: 15px;" title="Gece Kelebeği  Perperık-a Söe" src="http://www.gunzileli.com/wp-content/uploads/2010/06/gece-kelebegi.jpg" alt="" width="180" height="271" /></a></p>
<p>Haydar Karataş’ın <em>Gece Kelebeği-Perperık-a Söe</em> romanının içinde geçen ve son paragrafında Gülüzar’ın ağzından bir kez daha tekrarlanan “kim demişti… taşların konuşmadığını, kırlangıç kuşlarının yol gözetmediğini, kim demişti” cümlesini yine bu romanla ilgili olarak bir başka bağlamda yankılayıp girmek istedim bu tanıtma yazısına. Evet, kim demişti roman çağının bittiğini, artık romanın öldüğünü, artık yüreğe dokunan o güzel romanları sadece özlemle anıp okuyacağımızı? Haydar Karataş’ın gelip elimize alçakgönüllükle bıraktığı, her satırıyla acı ve ironiyi birleştiren 255 sayfa neyse ki bu öngörüyü ya da saptamayı yalanlıyor. İnsan varlığının özsel karmaşıklığını tüm görkemiyle önümüze süren büyük bir romanla karşı karşıyayız. Yaşar Kemal ve Cengiz Aytmatov ayarında evrensel bir romanla karşı karşıyayız hem de. Bu iki büyük yazarda da gördüğümüz gibi, bir eserin yerelliği ne kadar canlıysa evrensel değeri de o kadar büyük oluyor, son dönemlerde yaygınlaşan ve yaygınlaştığı ölçüde benimsenen bir önyargının tersine. Bugüne kadar adı sadece hapishane arkadaşlarından, Dersimli hemşeri ve dostlarından, Zürih’teki, kendisi gibi siyasi mültecilerden oluşan dar bir çevrede bilinen bir yazarın romanını yayımlayan İletişim yayınlarının, son yılların piyasacı yayıncılık anlayışını yararak büyük bir iş yaptığını da belirteyim bu arada.</p>
<p>Kitabın arka kapak tanıtmasında Sina Akyol, “şaşırarak okudum” diyor. Aynı “şaşırarak okuma” halini ise, yine arka kapak yazısında Murat Uyurkulak, “adeta Dersim’de değil de, nükleer savaşın vurduğu bir dünyada… geziniyoruz” diye ifade etmiş. Ben de romanı ilk okuduğum zaman aynı sarsıcı şaşkınlığı yaşamıştım. Dersim’de 1939 ve daha sonrasında olup bitenler, uzaktan da olsa, az çok duyduğumuz, bildiğimizi sandığımız şeylerdi. Ama birincisi, bu kadarını bilmiyordum, en azından kendi adıma söyleyecek olursam. Yiyecek olmadığı için glüng otu denen ot kaynatılarak yedirilen küçücük çocukların burunlarından yeşile çalan sarı bir sıvının geldiğini, bunun o çocuğun ölüme doğru gittiğinin belirtisi olduğunu, buna rağmen, açlığı kısa süreliğine de olsa bastırmak için bu otun yenilmeye devam edildiğini nereden bilebilirdik ki. İşte Haydar Karataş romanında, olabildiğince çığlıksız (elbette Sina Akyol’un deyişiyle “edebi anlatımıyla baştan başa bir çığlık”), olabildiğince nitelemesiz, neredeyse soğukkanlı diyebileceğimiz edebi bir anlatımla bunları aktarıyor. Oralardan yetişip de, ateşin düştüğü yerde yanıp da bunu böylesine “isyan”sız (ama içten yanan bir isyanla) anlatmak kolay iş değildir, büyük bir yazar metaneti ister. İşte Haydar Karataş bunun üstesinden gelmiş. İkincisi, bir de bu acıyı, yine Sina Akyol’un deyimiyle, edebiyatla ballandırmaktır romanın ve yazarın büyük başarısı. Gerçekten de “acıyı bal eylemek” böyle olurmuş meğer!</p>
<p><em>Perperık</em>’la ilgili (bu romanla haşır neşir olduğumdan beri dilime hep öyle geldiği ve romanı bilen başkalarıyla hep bu adla paylaştığım için izninizle bunu kullanacağım) çok çeşitli tanıtma yazıları yazılabilir, roman birçok farklı açıdan ele alınabilir. Öte yandan, romanla ilgili oldukça kapsamlı bir edebiyat incelemesi de yazılıp birçok yönüyle irdelenebilir. Ben görece kısa sayılabilecek bu yazıda sadece edebi ve toplumsal açıdan birkaç noktaya değinmekle yetineceğim.</p>
<p><em>Perperık</em>’ın beni en çok şaşırtan ve etkileyen yönlerinden biri, roman kahramanlarının olağanüstü diyebileceğim şekilde, okuyucunun yanı başında ete kemiğe bürünmesidir. Burada daha önceki başarılı örneklere girmek istemiyorum ama bunu bu ölçüde başaran, sizi adeta roman kahramanıyla böylesine içli dışlı hale getiren, adeta ruhunuza katan roman sayısı çok fazla değildir. Şu kadarını söyleyeyim ki, <em>Perperık</em>’ın ilk el yazmalarını okuduktan sonra iki ay boyunca Kolsuz Musa’yla (ya da Kolo Musa’yla) kol kola dolaştım. Elbette sadece var olan koluna girmem mümkündü, öbür tarafında, kolunun olması gereken yerde, üst üste giydiği kazaklarının kolları ölü kuş kanatları gibi sallanıp duruyordu. Musa’yla konuştum, daha doğrusu Musa benimle konuştu. O kendine özgü üslubuyla anlatıp durdu, “yani yani” diye diye. Sadece her “yani”den sonra, “Fecire Hatun” ya da “Perhan” demiyordu da, benim adımı söylüyordu. Şaka yaptığımı ya da abarttığımı sanmayın, gerçekten böyle oldu. Hatta zaman zaman kendimi Kolsuz Musa sanıp, bir kolumun yerinde kazak kollarının sallandığını sandığım bile oldu. Bir insan olarak, tüm kaypaklıkları, devlete tapınan yanları, korkaklıklarıyla, küçük çıkarcılıklarıyla birlikte Musa benim büyük kahramanımdı artık. Ya Fecire Hatun. Tüm iyi ve kötü yönleriyle, işine geldiği şeyi maksimize ya da minimize etme kurnazlıklarıyla, empati kurma yetenekleriyle, o hercümerç içinde hayata öylesine sağlam tutunmasıyla, o koşullarda küçük kızıyla birlikte yaşama savaşı veren bir köylü kadını bu kadar mı güzel anlatılırdı, bu kadar mı güzel canlandırılır, gözünüzde bir film seyrediyormuşsunuz gibi mimiklerine kadar ete kemiğe büründürülürdü. Üstelik bunu, esas olarak tasvirlerle değil, roman kahramanlarının o kendine özgü konuşma tarzlarıyla yapıvermek. Bunu ancak çok az sayıda usta yazar becerebilmiştir.</p>
<p>Artık geri kalanları saymayayım. Hece, Perhan, kızları, Çavdar Hüseyin vb. vb. nasıl kendine özgülükleriyle, kendi kişilikleriyle, kendi dünyaya bakışlarıyla, yörenin kültürüyle ve anlayışlarıyla halihamur olmuş bireysel özellikleriyle gelip karşımıza dikilmektedirler. Kim demişti, köylülerin patates çuvalındaki birbirinden ayırt edilemeyecek patateslerden farksız olduklarını, onların bireysellikleri gelişmemiş, birbirinin kopyası kara bir yığın olduğunu, kim?</p>
<p>Her cemaatin kendi ayrı dili vardır. Bu bakımdan bizim köylü edebiyatımız esas olarak başarısızdır. Çünkü genellikle her yöredeki köylüler yazarların onlara yakıştırdığı bir köylü lehçesiyle konuşurlar… Adeta ayrı bir ulus gibi görür onları yazarlar ve hangi yöre olursa olsun aynı lehçeyle konuştururlar. “K”lar “g” yapılınca mesele halloldu sanılır. Bu basitliği aşan, Yaşar Kemal’in dışında sadece birkaç yazardır. Şimdi buna Haydar Karataş’ı da katmak gerekir. Gerçeklikte Zazaca konuşan bu yöre insanlarının konuşmalarını Türkçeye aktarmakta büyük bir başarı göstermiştir. Hiçbir yabancılık duymuyorsunuz okurken. Araya giren yerel deyişler, Zazaca ifadeler öyle güzel oturuyor ki yerli yerine. Karataş, kahramanlarını bir yandan neredeyse İstanbul lehçesiyle konuşturmuş, bu yüzden bir de köylü lehçesini anlamak gibi bir zahmete girmiyorsunuz ama öte yandan öyle güzel bir yerellik tılsımı katmış ki bu dile, hiç de bir köylünün İstanbullu gibi konuştuğu zehabına kapılmıyorsunuz. İşte bu büyük başarıdır. Olağanüstü bir dil çıkıyor böylece ortaya. Bunu vurguyla belirtiyorum, çünkü romanın özellikle ikinci yarısı neredeyse yüzde doksan, kişilerin karşılıklı konuşmalarından oluşuyor.</p>
<p>Bu tanıtmada özellikle belirtmek istediğim önemli bir nokta da şu: Kimse bu romandan sakın ola ki, bir yerel milliyetçilik tadı almaya kalkmasın. Ağzı acıyacaktır. Haydar Karataş’ın romanı, ulus-devlet milliyetçiliğine olduğu kadar yerel milliyetçiliğe de bir darbedir. Elbette Karataş’ın romanında çok keskin ideolojik çizgiler bulunamayacaktır, olgun bir yazar becerisi göstererek bundan zaten kaçındığı baştan anlaşılmaktadır ama romanın o hırçın olmayan, yer yer ironik, rahat ve yumuşak anlatımı içinde şunu görüyorsunuz: Demek bir takım şeyler hiç de bağırmadan, hatta sesini yükseltmeden, adeta bir melodi tadında da anlatılabiliyormuş. Evet, yineliyorum, ulus-devlet milliyetçiliğine büyük bir darbedir bu roman ama aynı zamanda yerel milliyetçiliğin önünde de büyük bir bent oluşturmaktadır. Neden? Çünkü yazar, halka güzelleme yapmak yerine onun iç çelişkilerini, tutarlılık ve tutarsızlıklarını bir arada ele almayı yeğlemiştir. Aynen halkın kendisi gibi. Herhangi bir halkın içine girin, orada kendi kendine övgüden, kendini yüceltmekten çok, kendini eleştirmeyi, hedef tahtasına kendini koymayı, kendi iç çelişkilerini irdelemeyi, hatta kendiyle alay etmeyi görürsünüz. Halk kendini yüceltmez, kendi iç zaaflarını olduğu gibi ortaya koyar. Çünkü kendini destanlaştırıp bir iktidar gücü olma sevdasında değildir; bunu onun adına yapanlar, yine o halkın içinden çıkan ulus-yapıcı aydınlardır. Halkın zaman zaman kendini yücelttiği olsa bile bir adım sonra bununla da dalga geçmesini bilir. <em>Perperık</em>’ta da bunu görüyoruz işte. Cemaat, o kötü koşullarda bile kendini eleştirmesini bilir, aşiretlerin birbirini yemesini irdelemekten geri kalmaz, kahramanı Seyit Rıza’yı bile Sin köyünü basıp yaktığı için eleştirmekten geri kalmaz. Tüm roman boyunca bunu görürüz. Romanın en güçlü yanlarından biridir bu. İşte tipik bir örneği: “Bu kela kargaları aynı Dersim aşiretleri gibi gücü gücüne gideneymiş. Sabahın köründe kavgayla güne başlarlarmış. Karga soyu hırsız da olurmuş. Aynı bu Dersimliler gibi, biri ötekinin yuvasını bozarmış, bir karga fırsat buldu mu öteki karganın yavrusunu kaçırıp yermiş. Turna öyle miymiş…” (s. 220) Devletler, örgütler hiçbir zaman gerçek anlamda kendilerini eleştirmezler. Her zaman bir dış düşman yaratıp o dış düşmana karşı iç tesanüt talep ederler. Oysa halklar, cemaatler, en zor koşullar altında bile iğneyi de, cuvaldızı da önce kendilerine batırırlar. Doğru olan da budur zaten.</p>
<p>Komünal yaşamın karşılığı olan doğa dininin tüm öğeleri anlatılır <em>Perperık</em>’da. Hele bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı Bent köyünde ölüleriyle yaşayan hayaletimsi bir varlıkla karşılaştıktan sonra dön geri ettiklerinde, Sıncık Dağı’nda Fecire Hatun’un taşlardan oluşan Kertlere yüz sürerek yalvarmalarını anlatan dağ sahnesi eşsizdir. Doğayla iç içe yaşayan bu insanlar, feodal ya da kapitalist uygarlıkların hiyerarşi anlayışından son derece uzaktırlar. Örneğin kadının yeri bambaşkadır bu yöre insanlarının yaşamında. Bir yandan öküz ya da at gibi bir “üretim aracı” olarak görülür ama bir yandan da kadına bir kutsiyet atfedilmiştir. Kadına el kalkmaz, kadın bir kavgada araya girmişse o kavga durur, kadının topluluk içindeki hakaretine bile karşılık verilmez. Elbette Çavdar Hüseyin’le Fecire Hatun arasındaki çatışmada Fecire Hatun’un o toplumun kendine özgü hiyerarşisinde üst kesimden geliyor olmasının da rolü unutulmamalıdır ama yine de bu cemaatin hiyerarşisi ile bildiğimiz toplumların hiyerarşisinin çok farklı olduğu anlaşılmaktadır. Gülüzar’ın, Bent köyüne doğru giderlerken topluluklarını şu şekilde sayması tipiktir: “Altı çocuk, iki kadın, bir de kolu olmayan Kolsuz Musa. İnek, üç keçi ve boynunda ipi koyunumuzla on dört kişiydik.” (s. 106) Bizim yaşadığımız uygar toplumda hayvanların “kişi” yerine konduğu nerede görülmüş. Anlatımlarda da görürüz bunu. Keçiler “kibar”dır, Kangal “insan donu”na girmiştir, at “nazik”tir.</p>
<p>Tipik vatan edebiyatında, örneğin Ömer Seyfettin’in öykülerinde ya da Nihal Atsız’ın romanlarında, kendi tarafı en olumlu özellikleriyle anlatılırken “düşman” alabildiğince kötü gösterilir, şeytanlaştırılır, en olmadık zulümleri yapar. Bu milliyetçi edebiyatın amacı ulusal düşmanlıkları körükleyerek kendi ulus sınırlarını pekiştirmektir. Gerçekten de insanı ağlatacak ölçüde büyük bir zulüm gören Dersim halkı da, Haydar Karataş da, düşmanlığın böylesine körüklenmesinden o kadar uzaktırlar ki. Tersine, Haydar Karataş, bir Fevzi Müdür’ü de olumlu ve olumsuz tüm insani özellikleriyle aktarmaktan geri kalmamış, ölüm korkusuyla titreyen jandarma askerini de merhametle anlatabilmiş, gerçek bir kahraman olan Çavdar Hüseyin’i tüm çelişkileriyle ve zalim yönleriyle birlikte objektif bir şekilde anlatmanın üstesinden gelebilmiştir. Romanı okurken insan acaba bu anlatımlarda Aleviliğin ya da doğa dinlerinin barışçı özelliklerinin, romanın sonlarına doğru anlatılan bir cem sahnesindeki felsefenin rolü var mı diye düşünmekten alamıyor kendini: “Kolsuz Musa söyledi, halla halla erenler, halla halla, dertler yok ola, düşmanlar dost ola…” (s. 219) Hepimize bir insanlık dersi bu…</p>
<p>Ve bir de siyaset dersi hepimize. Bu dersi de, o açlıkta çocuklarını ve her şeyini kaybeden, Gülüzar&#8217;ın halası Wae&#8217;den, anası Fecire Hatun&#8217;dan alıyoruz:</p>
<p>“Öyle, analık, dünya şimdi Hitler’i konuşuyor. Şu dersim ne ki, bir görseniz, adam dünyanın bir ucundan girip öte ucundan çıkmış.”</p>
<p>Annem:</p>
<p>“Kardeşim, o da mı tarlaları yakıyor?”</p>
<p>Ali Hüseyin, anneme dönerek cevap verdi:</p>
<p>“Analık, yakmaz mı, hem de nasıl, şu Dersim ne ki?”</p>
<p>Halam, “Yaksın,” dedi, “o da yaksın, yaksın ki bu ateş onları da yaksın.”</p>
<p>Ali Hüseyin, halamın ne demek istediğini anlamadı.</p>
<p>“Onlar niye yanacakmış analık, o sarayında durup emirler veriyor.”</p>
<p>Halam:</p>
<p>“Paşa da veriyordu.”</p>
<p>Ali Hüseyin etrafına bakındı:</p>
<p>“Öyle deme analık, her şey de ama ne hükümete, ne de Paşa’ya bir şey deme.”</p>
<p>“O nedenmiş?” dedi halam. “Benim babam da şu Bahtaryan’ı yönetti, bir tek insanın burnu kanamadı, öyle sarayda oturmak olur mu, oradan emir vermek bir paşaya yakışır mı? Ver kardeşim, benim eşyalarımı ver, ben gideyim.” (s.179)</p>
<p>Anlayana.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>10 Mayıs 2010</p>
<blockquote><p>Radikal Kitap eki, 21 Mayıs 2010, sayı: 479</p></blockquote>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2010/05/10/kim-demisti-roman-caginin-bittigini-kim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sokak Salondan Nasıl Görünüyor?</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2009/07/14/sokak-salondan-nasil-gorunuyor/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2009/07/14/sokak-salondan-nasil-gorunuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Jul 2009 11:11:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[68 Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-emperyalizm ve Ulusalcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/?p=1921</guid>
		<description><![CDATA[
 
 

Nadire Mater, Sokak Güzeldir-68′de Ne Oldu?, Metis, 2009
 
 
Nadire Mater’in kitabında 1968 atmosferini hatırlatan tek şey, kitabın o yılların kargaşalığını anımsatan bir kargaşa içinde olması.
Ve ne yazık ki, bu kitaptan 68′de ne olduğunu öğrenmek mümkün değil. Olayların içinde yaşamış olanlar açısından söylemiyorum bunu, onlar olayları zaten bildikleri için kitapta dağınık ve bölük pörçük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a name="_ftnref1"></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><img src="./%C2%BB%20Sokak%20Salondan%20Nas%C4%B1l%20G%C3%B6r%C3%BCn%C3%BCyor%20%20G%C3%BCn%20Zileli_files/68.jpg" alt="" width="146" height="191" /></strong></p>
<p><strong>Nadire Mater, <em>Sokak Güzeldir-68′de Ne Oldu?</em>, Metis, 2009</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Nadire Mater’in kitabında 1968 atmosferini hatırlatan tek şey, kitabın o yılların kargaşalığını anımsatan bir kargaşa içinde olması.</p>
<p>Ve ne yazık ki, bu kitaptan 68′de ne olduğunu öğrenmek mümkün değil. Olayların içinde yaşamış olanlar açısından söylemiyorum bunu, onlar olayları zaten bildikleri için kitapta dağınık ve bölük pörçük anlatılanları yerli yerine oturtabilirler, olayları yaşamamış yeni kuşaklar için öyle mi ya?</p>
<p>Bence kitabın sistematiğinde iki önemli bozukluk var. Birincisi, kitabın ekler bölümü arkada değil, önde olmalıydı. Çünkü ekler bölümünde, 68′de neler olduğunu daha derli toplu bulmak mümkün (gerçi, bu bölümler de oldukça yetersiz). Okuyucunun önce bunları okuyup bilgi sahibi olması gerekiyordu. Ondan sonra anlatımlar kafada daha bir anlam kazanırdı. İkincisi, anlatımlarda bir acelecilik ve sistemsizlik var. Sanırım Nadire Mater, konuştuğu kişilere bazı sorular sormuş ama bu soruları kitaba koymamış. Sorular bir hayli kapsamlı olmalı ki, konuşmacılar, birkaç sayfada birçok şeyi anlatma telaşına düşmüşler, aceleyle olaylara dalmışlar, bazı önü sonu belli olmayan, arkaplanı tam anlaşılmayan olayları savruk bir şekilde ve kısaca anlatmaya çalışmışlar. Çoğundan doğru dürüst ne olup bittiği anlaşılmıyor, ortaya bir koşturmaca, bir olaylar yığını çıkıyor. Konuşmalara bir savrukluk ve bölük pörçüklük hakim. Oysa kitabı düzenleyen Nadire Mater bu malzemeyi çok yararlı hale getirebilirdi. Her konuşmacının anlattığından o anki konuyla ilgili seçmeler yapıp, malzemeyi okuyucuya topluca sunabilirdi. Örneğin, diyelim ki, ilk öğrenci işgallerinin başlayışına ilişkin anlatıları bir araya getirirdi, bu kişi şu konuyu böyle ele alıyor, diğeri aynı olayı şu şekilde yaşamış, bir başkası şöyle yorumluyor, işgallerin hemen ertesinde Trabzon’da şunlar olmuştu gibi. Bence Nadire Mater işin kolayına kaçmış ve söyleşileri okuyucunun önüne yığıvermiş: Un var, tuz var, yağ var, eh artık yemeği de sen yapıver demek bu okuyucuya, bir anlamda. Oysa yemeğin ahçısı okuyucu değil, bizzat kitabı düzenleyendir.</p>
<p>Bu temel zaafın yanında başka önemli zaafları da <strong>var</strong> kitabın. Örneğin kenar notları. Bunların bir kısmı önemli ve bilgi verici olmakla birlikte, bir kısmı da okuyucunun konuya yoğunlaşmasını önlüyor. 68′le ilgili bir kitap okuyan okuyucu, o anda Molla Mustafa Barzani’nin kısa biyografisini öğrenmek istiyor mu bakalım ya da İsmail Dümbüllü’yle haşır neşir olmak gibi bir derdi <strong>var</strong> mı? Bu tür gereksiz biyografik notlar, zaten anlatım kargaşalığı ile başa çıkmaya çalışan okuyucunun dikkatini daha da dağıtmaya, kitabın akıcı bir şekilde okunmasını önlemeye hizmet ediyor.</p>
<p>Aşağıda vereceğim rakamlar kenar notlarının zaafını net bir şekilde gösteriyor. Ad dizininde yaklaşık 1200 isim geçiyor. Bu 1200 ismin yalnızca 250 kadarı, yani yaklaşık 5′te biri doğrudan 68 olayıyla ilgili. Özel olarak kenar notu düşülmüş isimlere gelince, bu isimlerin sayısı, arada atladıklarım olmuşsa bile 185 civarında. Bu 185 ismin 82’si doğrudan 68 olayıyla ilgili değil. Örneğin Mustafa Suphi, 68′den neredeyse elli yıl önce ölmüş. Liu Şao şi, o yıl Çin’de hapisteydi ve olaya doğrudan bir dahli yok. Turgut Özel o yıllarda basit bir mali müsteşardı vb. 68 olayı ile doğrudan ilgili geri kalan 103 isim içinde de doğrudan o zamanki öğrenci olaylarında yer alanların sayısı, bu 103 ismin ancak yarısı kadar: 60 isim. Bu 60 ismin 38′i o günkü öğrenci olaylaıında öldürüldükleri ya da asıldıkları için kenar notuyla kısa biyografilerinin verilmesi son derece doğal. Halen yaşamakta ya da epey sonraları ölmüş geriye kalan 22 ismin ise, ağırlıklı olarak bugünkü mesleki kariyerlerine göre seçildiklerdi izlenimi uyanıyor. 22 isimden 11′ini, ağırlıklı olarak bugünün ünlü gazetecileri, yayıncıları ve belediye başkanları oluşturuyor. Örneğin Tuğrul Eryılmaz’ın 68 olaylarında çok önemli bir rolü olmamasına rağmen salt gazeteci olması, hakkında özel kenar notu düşülmesine yol açmış gibi görünüyor. Diğer yandan, Nuri Çolakoğlu, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Halil Berktay, 68′de de dikkat çeken isimler olmasına rağmen, en az onlar kadar, hatta onlardan da önemli roller oynamış çok sayıda isme sadece dizinde yer verilip (dizine bile girmeyen çok sayıda önemli 68′li var) kenar notu düşülmemiş olması bu isimlerin özel olarak salt bugünkü mesleklerinden dolayı seçildikleri izlenimi uyandırıyor. Geriye kalan 11 isim (örneğin Nasuh Mitap, Atilla Sarp vb.) özel bir titre sahip değiller ama görüldüğü gibi öğrenci hareketinin içinden gelmiş ve bugün mesleki bir üne sahip olmayan iki yüz küsur isimden sadece 11 isme yer verilmesi, sokak güzeldir diyen bir çalışma açısından bir hayli düşündürücü.</p>
<p>Sokaklardan çok salonlara yakışan bu bakış açısı Nadire Mater’in kaynakçasında da gözlemlenebiliyor. 68′in sokağını anlatan anıları önemli ölçüde kaynakçasına koymamış Nadire Mater. Burada bunları sıralamak isterim:</p>
<p>Gün Zileli, <em>Yarılma</em>, İletişim, 2002; Ergun Aydınoğlu, <em>Sol Hakkında Her Şey mi?, </em>Versus, 2008; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt:8, Sol, İletişim, 2007; Muzaffer Oruçoğlu, <em>Tohum</em>, Babek, 2005; Aydın Çubukçu, <em>Bizim </em>68, Evrensel, 2008; Atilla Keskin, <em>Acılara Yenilmeyen Gülümseyişler</em>, Gendaş; Hüseyin Yavuz,<em>İsyan Günleri</em>, Biz anadolu Kültür, 2005; Selçuk Polat, <em>Mahşerin Beyaz Atlısı</em>, Kibele, 2007; Zeki Kırdemir, <em>Devrim Bize Yakışırdı</em>; Ozan 2004; Ali Taşyapan, <em>Kaypakkaya ile Birlikte</em>, Belge, 1997; Ömer Faruk Ciravoğlu, <em>Titrek Hamsi Örgütü</em>, Pencere; Zihni Çetiner, <em>Ölümü Paylaştılar Ama</em>, Büke Yayıncılık; Erdal Öz, <em>Gülünün Solduğu Akşam</em>, Can, 1999; Artun Ünsal, <em>Umuttan Yalnızlığa TİP</em>, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2002; Haşmet Atahan, <em>68 Başkaldırısı</em>, Sosyal İnsan; Fikret Babuş, <em>Aşkla Çıkmıştık Yola</em>, Ozan; <em>68 Hareketinin Köy Eylemleri/ Devrim Havarileri</em>, Ozan; Esat Korkmaz, <em>Kafa Tutan Günler</em>, Alev, 2004: Turhan Feyizoğlu, <em>Mahir</em>, Ozan, 2007; <em>Deniz</em>, Ozan, 2002<em>;</em> <em>Sinan</em>, Ozan, 2004; <em>İbo-İbrahim Kaypakkaya</em>, 2000; <em>Türkiye’de Devrimci Gençlik Hareketleri Tarihi</em>, Belge, 1993; <em>Fırtınalı Yılların Gençlik Liderleri Konuşuyor</em>, Ozan, 2004; Alpay Kabaçalı, <em>Türkiye’de Gençlik Hareketleri</em>, Altın, 1992.</p>
<p>Bu kadar geniş bir literatürün ihmal edildiğini görünce, Nadire Mater’in özellikle anıları dışta bıraktığı zehabına kapıldım ama bu doğru değildi, çünkü Oral Çalışlar’ın anı-anekdotlar içeren kitabına yer vermişti. Öte yandan, Ergun Aydınoğlu’nun, 1960 sonrası hareketi ciddi bir şekilde tahlil eden kitabını dışta bırakması iyice vahimdir.</p>
<p>Kitabın içeriğine ilişkin çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Yazının başında aceleci ve karışık anlatımlara değinmiştim. Burada değinmek istediğim son bir nokta şu: 1968′e giden olayların önemli kilometre taşları anlatımlar içinde kaynayıp gitmiş ve ekler bölümündeki 68 anlatımlarında da gereğince vurgulanmamış. Bunda, anlatımların ve yazımların İstanbul merkezli olmasının büyük rolü var gibi geliyor bana. Örneğin, Ankara’da, 1964 yılındaki ilk anti-emperyalist gösterinin anlatımlarda ve metinlerde hiç yer almaması; Ankara’da, 1966 yılı 12 Kasım’ındaki, ilk toplu öğrenci tevkifatıyla sonuçlanan, NATO’nun işyerlerindeki grevleri destekleme mitinginden söz edilmemesi; ilk işgalin 10 Haziran 1969 günü Ankara DTCF’de başladığının adeta geçiştirilmesi vb. belki de bu İstanbul-merkezci bakışın ürünüdür, bilemiyorum.</p>
<p>Anlatımların içeriğine de girmek istemiyorum aslında. Elbette kitabı hazırlayanın kendi bileceği iştir kimlerle röportaj yapacağına karar vermek ama örneğin bir Yusuf Küpeli’yle, bir Atilla Sarp’la, bir Doğu Perinçek’le, bir Veysi Sarısözen’le, hiç tevazu gösterecek değilim, bir Gün Zileli’yle röportaj yapmamak kitabın eksikliği olarak görülebilir. Onların yerine, bugün <em>Zaman </em>gazetesinin yazarı ya da Sosyal Demokrat Partilerin yöneticisi olanlar tercih edilmiş. Elbette isabetli seçimler de var, Oral Çalışlar ve Ertuğrul Kürkçü gibi. Ne var ki, kadın arkadaşlardan Elif Gönül Tolon ve Necla Ülkü ile röportaj yapılmaması da önemli bir eksiklik.</p>
<p>Şahin Alpay’ın röportajı, en ilgiyle okuduklarımdan biri oldu. Şahin Alpay, o günlerden bu günlere öyle uzun yollar kat etmiş ki, sosyal liberalizme vardığı bu noktadan 68, Nuh’un gemisi kadar uzak ve hayali gözüküyor ona. Böyle bir yolculuğu ve ruh halini anlamak açısından ilginç Şahin Alpay’ın söyleşisi. 68′i anlamak için değil, bu ruh halini anlamak için yani.</p>
<p>Ne var ki, Şahin Alpay’ın belleği yeterince güvenilir değil. Alpay, şöyle anlatıyor: “Ankara’ya döndüğümüzde<em>Proleter Devrimci Aydınlık </em>bürosunda duvarların ‘Yaşasın Hikmet Kıvılcımlı Düşüncesi’afişleriyle donatılmış olduğunu görünce, bu defa ben şok geçirdim.” (s.174)</p>
<p>Ben duvarlara böyle saçma bir şey yapıştırıldığını hatırlamıyorum ama doğam karşımdakine inanmaya daha yatkın olduğu için hadi diyelim ki, Şahin benim hatırlamadığımı hatırlıyor. Evet ama benim de çok iyi hatırladığım şeyler var. Örneğin Şahin’in aşağıdaki anlatımı yanlış:</p>
<p>“Yazı kurulundaki herkes sırayla söz alıp Kıvılcımlı’nın ne muazzam bir düşünür olduğunu, Türkiye’de devrimin yolunu gösterdiğini söylüyor.” (s.174)</p>
<p>Sözü geçen <em>Aydınlık Sosyalist Dergi </em>yazı kurulunda naçizane ben de vardım ve böyle bir fikir beyan etmediğimden kesin olarak eminim. Zaten etmem de mümkün değildi, çünkü o sıra henüz Kıvılcımlı’dan tek bir satır okumamıştım.</p>
<p>Bitirirken, Metis redaksiyonuna da küçük bir eleştiri yapayım. Şahin Alpay’ın ve Oral Çalışlar’ın anlatımlarında adım defalarca geçtiği halde, isim dizininde bunların sayfa numaraları belirtilmemiş: 171, 260, 261 ve 268. sayfaların da ad dizininde, ismimin karşısına yazılması gerekirdi. Bu hata, bana aynı türde hataların isim dizininin çeşitli yerlerinde ve çeşitli isimlerle ilgili tekrarlanmış olabileceğini düşündürdü. Metis yayınlarının bana özel bir kastı olmadığına göre…</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>14 Temmuz 2009</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2009/07/14/sokak-salondan-nasil-gorunuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Behice Boran</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2008/06/29/behice-boran/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2008/06/29/behice-boran/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jun 2008 06:26:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Birikim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=224</guid>
		<description><![CDATA[Behice Boran Üzerine Bir Çalışma
 
Gökhan Atılgan, Behice Boran, Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı,
Yordam Kitap, Ekim 2007, 559 sayfa.
Gökhan Atılgan, daha önce Yön[1] araştırmasıyla tanıdığımız verimli bir yazar. Bu sefer de Behice Boran üzerine yaptığı kapsamlı, kılı kırk yaran çalışmasıyla karşımızda.
Gökhan Atılgan&#8217;ın kitabının, Boran&#8217;ın 1940&#8242;lardaki öğretim üyeliği dönemini ele alan ikinci bölümüyle (45-151. sayfalar arası) ilgili [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h3>Behice Boran Üzerine Bir Çalışma</h3>
<p><strong> </strong></p>
<p style="padding-left: 60px;">Gökhan Atılgan, <em>Behice Boran, Öğretim Üyesi, Siyasetçi, Kuramcı</em>,<br />
Yordam Kitap, Ekim 2007, 559 sayfa.</p>
<p>Gökhan Atılgan, daha önce <em>Yön</em><a name="_ftnref1" href="#_ftn1">[1]</a><em> </em>araştırmasıyla tanıdığımız verimli bir yazar. Bu sefer de Behice Boran üzerine yaptığı kapsamlı, kılı kırk yaran çalışmasıyla karşımızda.</p>
<p>Gökhan Atılgan&#8217;ın kitabının, Boran&#8217;ın 1940&#8242;lardaki öğretim üyeliği dönemini ele alan ikinci bölümüyle (45-151. sayfalar arası) ilgili noktalara bir başka makalede değinmiştim.<a name="_ftnref2" href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Bu kısa tanıtma yazısında, Gökhan Atılgan&#8217;ın Behice Boran&#8217;la ilgili yaptığı bazı teorik saptamalara değinmek ve tartışmak istiyorum.</p>
<h3>Yine Üretici Güçler</h3>
<p><strong>Yine &#8220;Aşamalı Devrim&#8221;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bilindiği gibi, &#8220;aşamalı devrim&#8221; teorisinin temelinde Marksist &#8220;üretici güçler&#8221; teorisi vardır. &#8220;Üretici güçler&#8221; teorisine göre, basitçe ifade edecek olursak, toplumların üretici güçleri bir üst aşamaya gelişirler ve bu durum, üretim ilişkilerinin de değiştirilmesini, yani devrimi gerektirir. Böylece toplum, bir üst aşamaya sıçrar. Yani üretici güçler, toplumun bir üst aşamaya geçmesinin esas motorunu oluşturur. Aşamalı devrim teorisi de, biraz vulgarize ederek de olsa, bu mantıktan hareket eder. Aşamalı devrim teorisine göre, toplumlar, üretici güçlerin gelişme seviyesine uygun olarak belli aşamalar yaşarlar: ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum&#8230; gibi. Aşamalı devrimcilerin, Marksizmi biraz da şematize ederek vurguladıkları, bu aşamaların sırayla ve düzenli olarak birbirini izlemeleri gerektiğidir. Dolayısıyla, kapitalist toplumu gerçekleştirecek milli demokratik devrim ya da burjuva demokratik devrim aşaması gerçekleşmeden sosyalist devrime geçilemez.</p>
<p>Geçmişte, bazı istisnalar dışında, tüm fraksiyonlarıyla birlikte Marksist hareket bu aşamalı devrimi savunmuştur. Yalnızca Lenin ve Troçki, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirme ihtiyaçlarına uygun olarak, teoride bazı önemli revizyonlar yapmışlardır 1917 yılında (gerçi Troçki, bunu, Parvus&#8217;un etkisiyle daha önceden teorize etmiştir). Bu revizyona göre, toplum henüz burjuva demokratik devrim aşamasını tamamlamadan, Bolşevikler, siyasi iktidarı tek başlarına ele geçirmek anlamında bir &#8220;sosyalist devrim&#8221; yapacaklar, burjuva demokratik devrimin görevlerini, bu sosyalist devrim iktidarının gücüyle tamamlayacaklardı. Tabii ki bu, iktidarın ele geçirilmesinden sonra, &#8220;geçiş programı&#8221; adı altında yeniden burjuva demokratik devrim görevlerine geri dönmek anlamına geliyordu ve nitekim de öyle oldu. Olağanüstü iç savaş koşullarının uygulaması olan savaş komünizmini dışta tutarsak, 1920&#8242;lerdeki NEP programı, işte böyle tipik bir burjuva demokratik geçiş programıydı. Hatta Stalin&#8217;in hızlı sanayileşme ve zorla kolektifleşme programı da öyleydi özünde. Bu programların hepsi, &#8220;sosyalizmin temelini oluşturma&#8221; mantığının ya da daha doğrusu gerekçesinin ürünüydü.</p>
<p>Buradan, Behice Boran&#8217;ın MDD&#8217;cilerle yaptığı tartışmaya gelecek olursak, Boran, bu tartışmada, sosyal yapıyı tahlil etmekte, yani Türkiye&#8217;nin orta gelişmişlikte kapitalist bir ülke olduğunu saptamakta haklı olmakla birlikte, temeldeki teorik mantıkta MDD&#8217;cilerden çok farklı değildir. Yani Behice Boran, aşamalı devrim teorisini temelden bir teori olarak reddetmemekte, hatta kabul etmekte, ancak bu teorinin MDD&#8217;ciler tarafından Türkiye&#8217;ye dayatılan biçimine karşı çıkmaktadır. Bunu Gökhan Atılgan&#8217;ın satırlarında da görüyoruz: &#8220;Behice Boran ise, Türkiye&#8217;de demokratik devrim sürecinin tamamlanıp tamamlanmadığını Batı&#8217;ya bakarak ölçmenin yöntembilimsel bir yanlış olduğunu savundu. Boran&#8217;a göre demokratik devrim bir ideal tip&#8217;e göre değil, her ülkenin kendi tarihsel özelliklerine göre biçimlendirilebilirdi ve Türkiye de kendi çapında bir demokratik devrim süreci yaşamıştı.&#8221; (s. 370) &#8220;Behice Boran ise, MDD kuramcılarının aksine, Türkiye&#8217;nin &#8216;burjuva demokratik&#8217;, &#8216;demokratik&#8217; ya da &#8216;milli demokratik&#8217; devrim sürecini geride bıraktığını düşünüyordu. Bu düşüncenin temelleri iki noktadan kurulmuştu. Bu noktalardan birincisi, Kurtuluş Savaşı&#8217;nın temel nitelikleriyle, ikincisi ise Cumhuriyet iktidarının sınıfsal nitelikleriyle ilgiliydi.&#8221; (s.397) &#8220;Kurtuluş Savaşı&#8217;nın içerideki niteliği ise; Behice Boran&#8217;a göre, bir &#8216;ihtilal hareketi&#8217; olmasıydı. Bu, &#8216;azgelişmiş ülkelere özgü bir burjuva ihtilali&#8217; idi. Bu tanımlama, Behice Boran&#8217;ın  Kurtuluş Savaşı çözümlemesinde ulaştığı sonuçların bir ifadesi olarak belirmişti.&#8221; (s. 398)</p>
<p>Gökhan Atılgan&#8217;dan nakledilen şu satırlar da doğrudan Behice Boran&#8217;a ait:</p>
<p>&#8220;Burjuvazinin öncülüğünde demokratik devrim, Milli Kurtuluş Savaşından sonra otokrasinin &#8211; sultanlığın ve halifeliğin &#8211; ortadan kaldırılması, Cumhuriyetin kurulması, Atatürk Devrimleri ile yapılmış, tek parti sisteminden çok partili sisteme geçişle sürdürülmüş ve geliştirilmiş, gizli oyla genel seçim, sekiz saatlik çalışma günü, sendika kurma, grev ve toplu sözleşme hakları tanınmış, hatta bir ölçüde bir toprak reformuna, yani devlet topraklarının dağıtılmasına girişilmiş, tarımda derebeyliği artığı düzen ülkenin batısında tasfiye olunarak kapitalist işletmeye geçilmiş, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde bu tasfiye ve geçişin belirtileri başlamıştır.&#8221; (s.406)</p>
<p>O zaman, böyle bir süreç yaşamayan, örneğin, Afganistan&#8217;da MDD ya da burjuva demokratik devrim aşaması geçerli olabilecekti, Boran&#8217;a göre. Yani, diyelim ki, Behice Boran, Türkiye&#8217;de değil de, Afganistan&#8217;da yaşasaydı, bir MDD&#8217;ci olacaktı. Yani, Behice Boran, üretici güçler teorisinden kaynaklanan MDD teorisini kökten ve bütünüyle reddetmemiş, sadece bu teorinin Türkiye&#8217;nin sosyo-ekonomik yapısına uygun olmadığını (haklı olarak) savunmuş oluyordu. Zaten, genel Marksist bakış açısı içinde kalarak, bu teoriyi, sosyal yapı tartışmalarının ötesinde, tamamen ve kökten reddetmesi mümkün olamazdı.</p>
<p>Gün Zileli<br />
29 Haziran 2008</p>
<hr size="1" /><a name="_ftn1" href="#_ftnref1">[1]</a> Gökhan Atýlgan, <em>Yön-Devrim Hareketi, </em>Tütsav, Aralýk 2002.</p>
<p><a name="_ftn2" href="#_ftnref2">[2]</a> Okuyucuyu zahmete sokmamak için, <em>Koxuz </em>sitesinde ve başka sitelerde yayımlanan bu makaleyi buraya olduğu gibi alıyorum:</p>
<h3>Solun Alışkanlıkları-II</h3>
<h3>İktidarlar ve İttifaklar</h3>
<p>Sol açısından siyasal iktidar çok önemlidir. Marx ve Engels, toplumun dönüştürülmesi için öncelikle siyasi iktidarın ele geçirilmesinin gerektiğini belirtmişler, hatta bu yüzden, I. Enternasyonal&#8217;de, iktidarı toptan ve baştan reddeden Bakuninist muhalefetle esaslı bir şekilde kapışmışlardır. Lenin, bu „siyasi iktidar&#8221; teorisine yeni katkılarda bulunmuş, siyasi iktidarın ele geçirilmesinde ve elde tutulmasında „Öncü Parti&#8221;nin rolünü özellikle vurgulamıştır. Daha ileriki yıllarda, Mao zedung, „iktidar namlunun ucundadır&#8221; diyerek, iktidar için silahlı mücadelenin önemini vurgulayan katkılar yapmıştır.</p>
<p>Ne var ki, her teori, iki yanı kesen bıçak gibidir. „Siyasi iktidarın ele geçirilmesi&#8221; teorisi de, bir yandan siyasi iktidarın önemini vurgular, mevcut siyasi iktidarı ve devlet mekanizmasını yıkıp siyasi iktidarı ele geçirmek için hummalı bir faaliyeti körüklerken, bir yandan da halihazır<em> </em>siyasi iktidarlardan yararlanma, hatta zaman zaman onların karşısında eğilme veya halihazır iktidara alternatif bir diğer düzen içi muhalefeti destekleme eğilimini de doğurabilmiştir. Bu eğilim, solda, zaman zaman sınıfsal ittifaklardansa, siyasi ittifaklara daha çok önem verme tutumunu geliştirdiği gibi, „ittifak&#8221; adı altında halihazır iktidarlara yanaşma, hatta iktidardaki ya da muhalefetteki düzen içi güçlerden himaye arama türü politikalara da yol açabilmiştir.</p>
<p>Bu son belirttiğimiz himaye arama tutumunu Türkiye solunun tarihinde belirgin olarak görmek mümkündür. Örneğin sol, kendini güçsüz ve iktidardan uzak gördüğü ölçüde Kemalist diktatörlüğün himayesini aramayı alışkanlık haline getirmiştir. Tabii bunda, Komintern&#8217;in sağ-teslimiyetçi ittifak politikalarını teşvik etmesinin rolü de küçümsenemez. Sol, Kemalist diktatörlüğü desteklerken elbette genel progressif bakış açısından kaynaklanan gerekçelere de sarılmıştır. Kemalist diktatörlüğü Kürtleri ezerken destekleyen sol, Kemalistlerin „anti-feodal&#8221;, „burjuva demokratik&#8221;, „anti-emperyalist&#8221;, Kürtlerin ise „feodal&#8221;, „dinci&#8221; ve „emperyalizmle işbirliği eğiliminde&#8221; oldukları türü gerekçelere tutunmaya çalışmıştır.</p>
<p>Milli Şefin tek parti diktatörlüğü döneminde de solun iktidardan himaye arayışı devam etmiştir. O zamanki TKP önderlerinin, Nazi Almanya&#8217;sına direneceğini farzettikleri Türk ordusuna subay olarak katılmak için sıraya girdikleri hatırlardadır. TKP&#8217;nin legal olarak bastırdığı „En Büyük Tehlike&#8221; broşürü, Nazi&#8217;lere oldukça yakın politikalar izleyen İsmet Paşa diktatörlüğünü „anti-faşist&#8221; saflara davet ederken de aynı iktidara yamanma mantığının bir başka örneğini vermiş oluyordu. Dahası, o zamanın solcu akademisyenleri olan Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Milli Şefin Maarif Vekili Hasan Ali Yücel&#8217;den himaye aramışlardır. Bu himaye arayışının sonuçları hazin olmuştur. Örneğin, bu öğretim üyelerinin çıkardıkları <em>Yurt ve Dünya</em> ve <em>Adımlar</em> dergileri, ırkçı ve anti-komünist sağcı akımın şiddetli baskısı altında olan Hasan Ali Yücel&#8217;in, bu dergilerin kapatılmasını, bu akademisyenlerden „rica etmesiyle&#8221; yayınına devam edemez olmuştur. Hani „sakalı kaptırmak&#8221; diye bir halk deyişi vardır ya, tam da öyle: „Bu dergilerin kapanması, resmi bir karardan önce, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel&#8217;in sözlü ihtarı ile oldu. Anlaşılan oydu ki, Yücel, bu dönemde devlet katında bir denge yaratmaya çalışıyor, <em>Yurt ve Dünya</em> ve <em>Adımlar</em>&#8216;ın kurucularının geri çekilmelerini istiyordu&#8230; Hasan Ali Yücel 24 Şubat 1944&#8242;te&#8230; yayını bir süre kesmelerini ‚rica&#8217; etmişti&#8230;&#8221; (Gökhan atılgan, <em>Behice Boran</em>, Yordam Kitap, 2007, s.73). Yine Gökhan Atılgan&#8217;dan aktaracak olursak, Behice Boran, bu „rica&#8221; üzerine dergileri nasıl kapattıklarını şöyle açıklıyor: „<em>Adımlar</em>&#8216;ın 127 nci sayısı o gün öğleden sonra piyasaya çıkmak için hazırdı. Birkaç yüz lira zararı göze alarak bu nüshaları dağıtmadım ve derginin Mayıs sayısını da çıkarmadım.&#8221; (Age, s.74) Hasan Ali Yücel, solcu akademisyenlerin bu „özverisini&#8221; yeterli bulmayıp dergilerin kapatılması için başvuruda bulunur ve dergiler Bakanlar Kurulu kararıyla 16 Mayıs 1944&#8242;de resmen de kapatılır.</p>
<p>Hasan Ali Yücel, „devlet katında&#8221; denge sağlamak için bununla da yetinmemiş ve adı geçen DTCF öğretim üyelerine bir „ahitname&#8221; (bağlayıcı belge) imzalamalarını dayatmıştır: „Altında Behice Boran&#8217;ın da imzası olan bildiride, ‚Kemalizmin milliyetçi, halkçı, laik ve Cumhuriyetçi umdelerinin kayıtsız şartsız hizmetkârı olduğumuzu, bize tevdi edilmiş olan gençliği bu umdeler içinde yetiştirdiğimizi ve yetiştirmeye devam edeceğimizi, bu umdelerin mana ve değerine aykırı herhangi bir fikir ve kanaate şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da yer vermeyeceğimizi; Partimizin Değişmez Genel Başkanı İnönü&#8217;ye bağlılığımızı derin saygılarımızla bildiririz&#8221; (Age, s.74-75) yazılı ahitname Behice Boran ve arkadaşları tarafından, müttefikleri Hasan Ali Yücel&#8217;in zoru ve dayatmasıyla imzalanmıştır. Bu teslimiyete ve geri adımlara rağmen, Behice Boran ve arkadaşları, yine Hasan Ali Yücel ve Milli Şef iktidarı tarafından Bakanlık emrine alınıp öğretim üyeliğinden bilfiil el çektirilmekten kurtulamamışlardır.</p>
<p>Bu hikâyenin sonrası da var. Sabiha Sertel başta olmak üzere, Milli Şef diktatörlüğünün baskısından yılan solcu aydınlar bu sefer, Demokrat Parti&#8217;lilerle ittifaka girerler ve hatta ortak bir dergi (<em>Görüşler</em>) çıkartmaya bile girişirler. Öte yandan, „liberal&#8221; DP ile bu „demokratik&#8221; ittifak, sadece solcu aydınlarla da kısıtlı değildir. Başta Şefik Hüsnü Değmer olmak üzere TKP&#8217;liler savaş sonrası ortamda Türkiye&#8217;nin demokratik bir yönelişe girdiğine ve DP&#8217;nin ittifak yapılacak ya da himayesi aranacak bir güç olduğuna enikonu inanmış görünmektedirler (Şefik Hüsnü&#8217;nün bu konudaki tavrıyla ilgili olarak bkz. Age, s.95). Tabii, DP&#8217;nin ittifak ve himayesini arayan sol, on yıllık DP iktidarı döneminde, Atatürk ve Milli Şef dönemlerini bile aratacak bir baskıya maruz kalmış, zaten güçsüz olan TKP, bu dönemde devlet baskısıyla tamamen likide edilmiştir.</p>
<p>Bundan sonra sol, her zamanki alışkanlığıyla, hakim güçler içindeki DP karşıtı muhaliflerden ve ordudan medet umar hale gelmiştir. Hikmet Kıvılcımlı&#8217;nın, daha 27 Mayıs 1960 sabahı, yemeyip içmeyip, darbenin lideri görünümündeki Cemal Gürsel&#8217;e, darbeyi  destekleyen ve ona „tavsiyelerde&#8221; bulunan bir mektup yazması, bugünden bakılınca iyice ironik görünmektedir.</p>
<p>Solun ittifakçılık ve himayecilik alışkanlığı, 27 Mayıs sonrası dönemde daha da koyulaşmıştır. Bu seferki ittifakçılık ve himayecilik, iyice zayıf olmaktan doğan bir savunmacılıktan değil, 27 Mayıs sonrası ortamda solun yeni bir cesaret ve atılım kazanıp „iktidarın fethi&#8221; ruh haline girmesinden kaynaklanmaktadır. Ne var ki, bu cesur ruh haline rağmen, iktidarı fethedecek olan bizatihi solun kendisi değildir. Ordu ve „ilerici&#8221; subaylar iktidara iteklenecek, sol da böyle bir iktidardan kısmen yararlanacaktır. Bu, „madem iktidarı bütünüyle ele geçiremiyoruz, hiç değilse çeyreğine biraz el atalım&#8221; mantığıdır. Herhalde geçmişten önemli dersler çıkartmış Behice Boran&#8217;ın başkanlığındaki TİP hariç, solun bütünü bu oyuna kenarından köşesinden bulaşmıştır. Dev-Genç&#8217;lilerin 9 Mart gecesi uyumayıp, başlayacak askeri „sol&#8221; cunta hareketinin ardından Emniyet Sarayı&#8217;nı ele geçirerek, yeni iktidarın komiser ve polisleri olmaya adaylıklarını koymuş olduklarını düşünmek insanın elinde olmadan gülümsemesine yol açmaktadır.</p>
<p>Bu hikâye bitmez. Dönemler devam ettikçe, solun iktidara yürümek değil, iktidarlarla ya da iktidarcı muhalefet güçleriyle ittifak ve himaye arama politikaları da devam eder. 1970&#8242;li yıllarda da, sol, en keskin fraksiyonları da dahil olmak üzere, onca eleştirdiği ve beğenmez göründüğü CHP ve Ecevit&#8217;in himaye şemsiyesi altından çıkmamakta ısrar etmiştir. 12 Eylül darbesi karşısındaki boyun eğişin bir nedeninin de bu olduğunu düşünmek hiç de yanlış olmaz. 1980&#8242;lerde yenilmiş ve darbe yemiş solun en azından belli kesimleri, biraz da „acaba&#8221; diyerek, oldukça temkinli de olsa, içten içe Özal&#8217;ın ANAP&#8217;ından bile medet ummuştur.</p>
<p>Hele son dönemler. Bir kısım sol elde bayrak, Genel Kurmay&#8217;ın emir ve talimatları çerçevesinde yürüyüşlere katılırken, diğer bir kısım sol, AKP&#8217;nin „demokratlığı&#8221;na inanma eğiliminde olabilmiştir.</p>
<p>Şu ittifakçılık denen şey gerçekten solun köklü bir alışkanlığı haline gelmiş, açıkça görülüyor bu. Lenin&#8217;in, Bolşeviklerin iktidara gelmesinden sonraki işçi karşıtı, devlet kapitalizmi yanlısı ve baskıcı politikaları ne olursa olsun, özellikle devrime ilerleyen Rusya&#8217;da, 1917 yılı Lenin&#8217;inin çok değerli yanları da vardır: Menşeviği ile, Bolşeviği ile o zamanki solda var olan, burjuvaziyi destekleme, burjuva politik güçleriyle ittifak yapma politikalarını elinin tersiyle bir kenara itmesi, anarşistlerin sloganlarını, Sosyalist Devrimcilerin programlarını benimseme esnekliğini (ve belki de kurnazlığını) göstererek devrime doğru büyük bir dalga halinde ilerleyen ezilen işçi ve köylü kitlelerinin devrimci özlemlerini en azından iktidara gelinceye kadar ifade etmesi; politik güçler ittifakı yerine gerçek işçi ve köylü yığınlarının ittifakını koyması.</p>
<p>Sol, çok Lenin lafı eder de, 1917 yılının Lenin&#8217;ini gerçekten anlamaya hiç yanaşmaz. Belki de edinilmiş alışkanlıklar, tarihin derslerinden daha baskın çıkmaktadır.</p>
<p>24 Haziran 2008</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2008/06/29/behice-boran/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çifte Sürgün ve &#8220;İnkarın İnkarı&#8221;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2007/10/16/esir-emegi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2007/10/16/esir-emegi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Oct 2007 09:12:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Açık Gazete)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=166</guid>
		<description><![CDATA[12 Eylül darbesinden yaklaşık iki ay sonra aranmaya başladım. Bu aranmanın aynı zamanda düşünsel arayışımın başlangıcı olacağını o zaman tahmin etmem olanaksızdı elbette.
Yoğun bir koşuşturmacanın ardından, kendi isteğimin dışında bol zamana kavuşmuştum. Bu, okumak için iyi bir fırsattı. Bütün gün, saklandığı evde vakit geçirmek zorunda kalan bir insanın yapacağı en verimli iş bol bol okumaktı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>12 Eylül darbesinden yaklaşık iki ay sonra aranmaya başladım. Bu aranmanın aynı zamanda düşünsel arayışımın başlangıcı olacağını o zaman tahmin etmem olanaksızdı elbette.</p>
<p>Yoğun bir koşuşturmacanın ardından, kendi isteğimin dışında bol zamana kavuşmuştum. Bu, okumak için iyi bir fırsattı. Bütün gün, saklandığı evde vakit geçirmek zorunda kalan bir insanın yapacağı en verimli iş bol bol okumaktı. Elime ne geçirirsem okuyordum, ama daha çok, merak ettiğim konularda okumak istiyordum. Sosyalizmin pratikteki uygulamaları üzerine soru işaretleri (batıdan yirmi otuz yıl gecikmeyle) daha 12 Eylül öncesinde başlamış, <em>SBKP (Bolşevik) Tarihi </em>ezberimiz önemli ölçüde bozulmuştu. Resmi parti tarihlerinden ve partinin kapalı devre okuma tarzından kopma ihtiyacını duyuyorduk içten içe. İsaac Deutscher&#8217;in <em>Stalin </em>biyografisini, daha 1969 yılında, öğrenci olaylarından arandığım dönemde, içeriğinden neredeyse hiçbir şey anlamadan okumuştum. Ama şimdi&#8230; Demek, insanın okuduğu kitapları gerçekten sindirmesi bile, kafasında belli soruların oluşmasına bağlıydı.</p>
<p>İsaac Deutscher&#8217;in, Rasih Güran tarafından çevrilen ve Ağaoğlu Yayınları tarafından basılan, ünlü üç ciltlik <em>Troçki </em>ciltlerini okumaya başladığımda karmaşık duygular içindeydim. Bir yanda merak ve gerçekleri öğrenme isteği vardı. Diğer yanda ise „imanımı&#8221; kaybetme korkusu. <em>Troçki </em>ciltlerinin 1930&#8242;ları ve muhalefetin fiziki tasfiyesini anlatan satırlarını okuduğumda, öfke ve utancı bir arada yaşadım. Demek bizim „devrimci tanrı&#8221;mız, gerçek bir devrimci ve komünist katiliydi. Demek işçi ve köylülerin babası diye bildiğimiz kişi, gerçek bir „evlat&#8221; katiliydi. 1930&#8242;lu yıllarda yaşananları okurken, katledilen milyonlarca masum insanın acısını içimde duydum ve kararımı verdim. Eğer o yıllarda yaşamış olsaydım, tüm yaşamsal tehlikelere rağmen ben de bir muhalif olur ve onların yanında yer alırdım.</p>
<p>1981 yılından itibaren, o sırada kapatılmış olan Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP) taraftarlarının içinde, merkezini Stalin sorununun oluşturduğu çetin bir ideolojik mücadele başladı. Partinin, benim başında bulunduğum, dışarda kalmış (hapse girmemiş, aranan) önderliği, Stalin&#8217;in eleştirilmesinden, hatta reddedilmesinden yana tavır alınmasını savunmaktaydı. Parti başkanı Doğu Perinçek&#8217;in başını çektiği, hapishanedeki önderliğin çoğunluğu ise eski Stalinist çizginin devamından yanaydı. İçerdeki önderlik tüm ağırlığını koyarak, dışardakilerin „sosyalizmin sorunlarının araştırılması&#8221; kampanyasını resmen durdurdu. Resmen diyorum, çünkü bu eğilim, öyle resmi kararlarla durdurulacak gibi değildi. Pandoranın kutusu bir kere açılmış ve içindekiler etrafa saçılmıştı.</p>
<p>İçerdekiler 1983 yılında, bir yıla yakın süre sonra yeniden içeri alınmak üzere (tabii o sırada bunun böyle olacağı bilinmiyordu) tahliye edildiler. Doğu Perinçek&#8217;le benim aramda, yukarda sözünü ettiğim konuda, yüz yüze çetin tartışmalar yaşandı. Bir toplantıda Doğu Perinçek, benim Stalin ve „profesyonel devrimciler örgütü&#8221; konusunda getirdiğim eleştirilere son derece sinirlenip, parmağını bana doğru sallayarak, „sana bu arabanın şanzımanını dağıttırmam&#8221; diye bağırdı.</p>
<p>1984 yılı sonunda, dışardakiler yeniden tutuklandılar (Oral Çalışlar duruşmaya gitmediği için tutuklanmaktan kurtuldu ve o da benim gibi aranır duruma düştü). 1983 sonbaharında arkadaşların yeniden tutuklanmasından sonra, biz dışardakiler yeni bir legal yayın arayışına girdik. Önce, o zamanlar parti taraftarı olan Aydın Doğan&#8217;ın (medya patronu Aydın Doğan&#8217;la karıştırılmamalıdır) <em>Yaba Edebiyat</em> dergisinde yayımlandı yazılarımız. Daha sonra atıl durumdaki <em>Saçak </em>adlı bir edebiyat dergisini düşük bir bedel karşılığı satın aldık (çünkü yeni bir dergi çıkartmak ağır koşullara bağlanmıştı cunta yönetimi tarafından) ve Şubat 1984&#8242;de <em>Saçak</em>&#8216;ı yayımlamaya başladık. Biz dışardakilerin dergi üzerindeki ağırlığı ve yönlendiriciliği 15. Sayıya kadar sürdü. Doğu Perinçek içerden ikinci kez çıktıktan sonra derginin yönetimini eline aldı ve bundan sonra <em>Saçak</em>, Kemalizm, ordu tahlilleri ve övgüleriyle dolup taşan bir dergi haline getirildi, başlangıçtaki görece irdeleyici yöneliminden uzaklaştırıldı.</p>
<p>1988 yılının sonunda, bir kısım arkadaşla birlikte, Doğu Perinçek&#8217;in temsil ettiği muhafazakâr-Stalinist-milliyetçi çizgiden koptuk. Gerçi bu muhalefet başlı başına bir akım oluşturamadı, kopuşun ardından, herkes kendi özel eğilimine göre bir yöneliş içine girdi. Bu, Aydınlık hareketinden son düşünsel toplu kopuştu.</p>
<p>1980-1990 yılları arasında, büyük çoğunluğu Sovyetler Birliği, Ekim Devrimi ve sonrasına ilişkin olmak üzere binden çok kitap ve makale okudum. Okuduklarım beni Stalinizmden daha da uzaklaştırdı. 1992 yılına kadar „devrimci Leninizm&#8221; ya da Troçkizme benzer bir çizgide direnilebileceği türünden bir yanılgıyı sürdürdüm. 1992 yılının sonunda, benden daha önce Marksizm-Leninizmi ve &#8220;öncü parti&#8221; teorisini reddetmiş ve feminizme yönelmiş olan arkadaşım Emine Özkaya ile birlikte, Stalinizmin başlı başına bir yönelim olmadığı, temelinde Leninizmin başlıca önermelerinin bulunduğu ve Marx&#8217;la yaptığı devlet tartışmasında Bakunin&#8217;in haklı çıktığı, yani anarşizmin Marksizm karşısında tarihi bir haklılığa sahip olduğu sonucuna vardık (Buraya kadar anlattıklarımın ayrıntıları için bkz: <em>Havariler (1972-1983)</em>; <em>Sapak (1983-1992)</em>, İletişim Yayınları)</p>
<p><strong>Anafora Doğru&#8230;</strong></p>
<p>1990&#8242;lı yıllarda çevirdiğim, Eugenia Ginzburg&#8217;un <em>Anafora Doğru </em>ve <em>Anaforun İçinde </em>(Pencere Yayınları, 1996, 2000) kitaplarının bütün bu düşünsel serüven içinde özel bir yeri vardır benim için. Eugenia Ginzburg, ideolojik ya da teorik bir tahlil yapmıyordu, sadece yaşadıklarını anlatıyordu. İşte bu yüzden binlerce teorik kitaptan daha inandırıcı, daha ikna ediciydi. Önde gelen bir Parti Merkez Komitesi üyesinin (Aksyonov) karısı ve kendisi de partili bir akademisyen ve yazar olan E. Ginzburg, kitabında, muhaliflerin de değil, hiçbir muhalefet eyleminde bulunmayan sıradan partililerin (kendisi de bu kategoriye dahildi), Stalinizme gönülden, hatta fanatikçe bağlı insanların bile başına gelen korkunç olayları, akıl almaz kıyımları, Sibirya&#8217;nın bile çok çok uzağında olan Magadan&#8217;daki esir kamplarını müthiş bir çarpıcılıkla anlatıyor, tasvir ediyordu. Toplamı sekiz yüz sayfayı geçen bu iki cildi, İngilizceden Türkçeye çevirmek benim için hem zevk, hem de acı verici bir uğraştı. Zevk vericiydi, çünkü bu gerçeklerin Türkiyeli okuyucu tarafından okunmasını, bilinmesini çok istiyordum. Acı vericiydi, çünkü gerçekten korkunç olaylar yaşanmıştı, bunları Türkçede ifade etmek bile insanı üzüyor, sarsıyordu.</p>
<p><strong>Bir de Asuriler Vardı</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1980&#8242;li yıllardaki okumalarım sırasında, Stalin&#8217;in Kırım Tatarlarını, NAZİ&#8217;lerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle, neredeyse son ferdine varıncaya kadar Sibirya&#8217;ya sürgüne yolladığını okumuş, öğrenmiştim. Kendi iktidar partisinin üyelerine bunca zulmü yapan bir rejimin, sınırları içinde yaşayan halkları da süreceğinden, sanayileşmenin ilkel sermaye birikimini sağlamak için köle gibi çalıştıracağından hiçbir kuşkum yoktu gerçi, ama insan bunun somut kanıtlarıyla karşılaşınca yine de irkilmekten kendini alamıyor.</p>
<p>Hayır, bu seferki, Kırım Tatarlarının sürgününe ilişkin bir kanıt değildi. Çok kısa süre önce, İstanbul&#8217;da dolaşırken, tesadüfen bizim eski Yaba yayınlarına rastladım. Yaba Yayınlarını sürdüren Aydın Doğan&#8217;la tesadüfen karşılaşmamız başlı başına ilginç bir öyküdür ya, ona burada girmeyeyim. Aydın Doğan beni ve yanımdaki arkadaşımı içeriye davet etti. Bildiğimiz Yayınevlerinin havasından uzak bir yerdi. Her taraf eski ve yeni kitaplarla doluydu. Karşımdaki, medya patronu Aydın Doğan değil, Yaba Yayınlarını her türlü zorluğa rağmen otuz yıldır inatla sürdüren gerçek bir yayın ve edebiyat emekçisiydi: sermayedar Aydın Doğan&#8217;ın tersine, yayın emekçisi Aydın Doğan. Hoş beşten sonra Aydın Doğan, daha çok Anadolu halklarına ilişkin yaptığı bir diziden kitaplar verdi bana. Hepsi ilginçti, ama özellikle Asuriler üzerine olanı ilgimi çekti (Dr. Eliya Vartanov, <em>Sibirya Sürgünü Asurilerin Anıları (1949-1956)</em>, Çev: H. Topuzoğlu, Yaba, 2005). Kitap, Asurilerin, 1915 yılında Osmanlı topraklarından, 1949&#8242;da da Sovyetler Birliği&#8217;nin Azerbeycan bölgesinden Sibirya&#8217;ya çifte sürgününü anlatmaktaydı. Bu kitabı, kitapçıların „çok satanlar&#8221; bölümünde bulamazsınız; hatta kitapçılarda bulabilmek için epey dolaşmanız gerekebilir; gazetelerin kitap eklerinde de fazla sözünün edildiğini sanmıyorum. Yani sürgün Asurilerin benzeri kayıp bir kitaptır bu.</p>
<p>İsterseniz şimdi, kendisi de bir Asuri sürgün ailesinin üyesi olan ve 1949 sürgününü beş yaşında bir çocuk olarak yaşayan Dr. Eliya Vartanov&#8217;un yazdıklarına kulak verelim ve şu anlı şanlı devletlerin bu mazlum halka (şu işe bakın ki, „mazlum uluslar&#8221; edebiyatını da en çok bu devletler yapmışlardır) neler yaptıklarını öğrenelim.</p>
<p><strong>Cizre-Botan&#8217;da Bir Halk Yaşarmış&#8230;</strong></p>
<p>Vartanov, kitabında, Asurilerin, 1915&#8242;ten önce, yüzyıllardır Cizre-Botan yöresinde kendi halinde yaşayan bir halk olduğunu anlatmaktadır. „Onlar anayurtlarında çok mutluydular. Osmanlı topraklarındaki dağlarda yaşıyorlardı ve buraların esas yerlisi onlardı bir zamanlar. Yüzlerce yıldır koca dünyadan soyutlanmış bir şekilde yaşıyorlardı oralarda ve uygarlık onlara hiç ulaşmamıştı&#8230; Biz hâlâ hem Süryani, hem de Asuri olarak adlandırılırız. Hem eski Asur ülkesi, hem de eski Babil ülkesi uygarlıkları bizim geçmiş tarihimizi oluşturuyor.&#8221; (s.29) „Yüksek dağlarda yaşadıklarından Botanlılara ulaşmak çok güç olmalıydı ki, Türk devletinin vergi memurları onları aramaya bile uğraşmazlardı&#8230; Botanlılar&#8230; zamanı güneşe ve yıldızlara bakarak anlıyorlardı&#8230; Çoğu Asuri, ev eşyası nedir bilmezdi. Yerlerde oturur ve yine yerlerde uyurlardı. Kulübenin ortasında açtıkları derin bir çukurda sürekli ateş yanardı ve buraya tanura (tandır) derlerdi.&#8221; (s.29)</p>
<p><strong>Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlıdan Kaçış</strong></p>
<p>„Birinci Dünya Savaşı başladıktan birkaç ay sonra, Rusya ve İngiltere&#8217;nin resmi yetkililerinin etkisinde kalan Patrik Mar Binyamin Samcun, danışmanlarıyla görüştükten sonra Asurilere Türkiye&#8217;ye karşı ayaklanmaları emrini verdi&#8230; Türk hükümetinin bu ayaklanmaya karşı tepkisi korkunç oldu&#8230; Türk otoriteleri kendi birliklerine ve Kürt eşkiyalarına, Asurilerin yaşadıkları yerlerde katledilmeleri emrini verdi&#8230; tüm genç kadın ve küçük kızlara tecavüz edip, Asurilerin birçoğunu türlü işkencelerle öldürdüler.&#8221; (s.48)</p>
<p>„Böylece Asurilerin göçü başlamıştı. Kapkaranlık bir geceydi. Korku ve gerilim insanları olabildiğince hızlı ve çabuk bir şekilde oralardan uzaklaşmaya yöneltti. Borb, Sawata, Ruma köylüleri, 1200-1400 kadar insan, bu eşi görülmemiş gece yürüyüşüne katılmıştı. Bu büyük yürüyüşümüzü yapan insanlar, yaşlılar, hamile kadınlar, annelerinin eteklerine tutunarak koşuşturan minicik çocuklardan oluşuyordu.&#8221; (s.51) „Asuriler kuzeye, Rus sınırına doğru yol almaya başladılar, ama daha Türk topraklarından çıkmamışlardı. Durmak ölüm, yürümek, yola devam etmek yaşamak, hayatta kalmaktı onlar için&#8230; Yollarına devam ederken Türklerin yaşadığı büyük kasabalardan uzakta olmaya çalışıyorlardı ve Bitlis&#8217;i geçtikten sonra Van&#8217;ı ve Van Gölünü arkalarında bırakmaya başladılar. Başlangıçtaki gruba durmadan yeni göçebeler katılıyor ve bu kilometrelerce uzayan görülmemiş insan seli Rusya&#8217;ya doğru yol alıyordu.&#8221; (s.52)</p>
<p>„Kasım (1915) ayı ile birlikte yirmi bin kadar adam, kadın ve çocuk Salamaz ve Urmiye&#8230; topraklarına vardılar. Bunu izleyen üç yıl boyunca Asuriler büyük sıkıntılar yaşadılar.&#8221; (s.53) „Birinci Dünya Savaşının sonuçları Asuriler için korkunçtur: Bir buçuk milyondan fazla insan öldü. Asuri halkının büyük bölümü yok edildi; geride kalanlar dünyanın çeşitli ülkelerine dağıldılar. Eskiden Asurilerin bir Hakkari dağı ve dağ köyleri vardı, şimdi o da yok.&#8221; (s.74)</p>
<p><strong>Rusya ve Sovyetler Birliği&#8217;nde Yaşam</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Rusya&#8217;ya kaçan Asurilerin çoğu, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbeycan&#8217;a yerleşirler, bunun sebebi, buraların ikliminin, terk ettikleri ülkenin iklimine benzemesidir (s.78). Botan&#8217;dan gelen Asuriler, Bakû&#8217;nun üç yüz mil kuzeyinde bulunan Akstafa kasabasına bağlı bazı Azeri köylerine yerleşirler. Vartanov&#8217;un ailesi Grinfeld köyüne yerleşir. Bu köyün sakinleri, Alman ve Azerilerden oluşmaktadır. Toprak sahibi Almanlar, Asurilere topraklarında iş verirler (s.78)</p>
<p>Derken 1917 Devrimi olur ve iç savaş başlar. Vartanov&#8217;un ailesinin de içinde bulunduğu Asuriler, Batum&#8217;dan Azerbeycan&#8217;ın içlerine ilerleyen Türk birliklerinin ve hareketlenen Müslüman Azerilerin karşısında kendilerini güvenlikte hissetmezler ve Gürcistan&#8217;ın Tiflis kentine kaçarlar (s.83-84). Asuri göçmenler üç yıldan fazla bir süre (1918-1921) Vladikafkaslar&#8217;da yaşarlar, bu sürenin sonunda yeniden Azerbeycan&#8217;daki köylerine dönerler (s.85).</p>
<p>1920&#8242;lerin sonlarına doğru kollektifleştirme hareketi başlar. Toprak sahibi Almanların toprakları kamulaştırılır ve köylüler kolhoz işçisi haline getirilir: „Geceleri NKVD&#8217;ye ait siyah arabalar sessizce gelir, şu ya da bu evin önünde durur, sonra da eski toprak sahibi Almanlar tutuklanırmış; bir daha da onları gören olmazmış.&#8221; (s.87) „Grinfeld&#8217;da yaşayan Almanlara son ve en sert darbe 1940 yılında indirilmiş. O zamana kadar büyük toprak sahibi Alman kalmamış tabii; bereket versin ki, çoğu tutuklanmaktan ya da sürgüne gönderilmekten kurtulmuş; kolhoza ait tarlalarda çeşitli işler yaparak yaşamlarını sürdürür ve mutlak Sovyet yasalarına uyarlarmış. Ne de olsa onlar da artık sıradan köylülermiş. Yine de köyümüze askerlerle dolu kamyonlar gelmiş ve istisnasız bütün Almanları alıp bilinmeyen bir yere götürmüşler.&#8221; (s.88)</p>
<p>Eugenia Ginzburg da, <em>Anaforun İçinde</em>&#8216;de, aynı dönemde, siyasi mahkûmların arasından soyadı Alman vurgusu verenlerin nasıl ayıklanıp, ölümün kaçınılmaz olduğu Altın madenlerine sürüldüklerini ve diğer mahkûmlardan bile daha kötü bir muameleye tabi tutulduklarını anlatır.</p>
<p>1937 yılındaki genel temizlik hareketinden Asuri entellektüelleri de kendilerine düşen payı alırlar. Asuri dernekleri kapatılır. Asuri yazar Dr. Faridun Aturaya tutuklanıp NKVD tarafından kurşuna dizilir. Asuri dergilerinin yaşamına son verilir. Asuri entellektüelleri, Türk casusu olmakla suçlanır. Bu dönemde yalnızca Leningrad&#8217;da iki yüzün üstünde eğitimli Asuri, toplama kamplarına gönderilir. (s.94)</p>
<p><strong>Ve 1949- &#8220;Bizi Bir Gece Götürmeye Geldiler&#8221;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>„Gecenin bir yarısı, penceremize aniden sert bir şekilde&#8230; vurulduğunu duyduk. Ablam Marta perdeyi araladı ve ardından irkilerek, ‚anne anne&#8217; diye bağırdı, ‚sokakta askerler var&#8230;&#8217; „ (s.17)</p>
<p>Vartanov&#8217;un, 13 Haziran 1949&#8242;da başlayan Süryani sürgününe ilişkin anlatımı böyle başlıyor. İçeri silahlı askerler ve bir subay girer. Vartanov ailesine derhal hazırlanmalarını bildirir. „Çocuklar çığlık atıyor, sürekli ağlıyorlardı. Subay bir taraftan bağırırken, kadınlar feryat ediyorlardı&#8230;&#8221; (s.18)</p>
<p>Bir süre sonra bütün köyün uyandırılıp meydanda toplandığını görürler. Bindirildikleri kamyonlar bilinmeyen bir yöne doğru hareket eder. „70-75 kamyondan oluşan bir kervan yolda uzun bir zincir oluşturmuştu. Nereye gidiliyordu? Kimse yanıtı bilmiyordu ve bu talihsiz insanlar bunu öğrenmek için çok şeylerini vermeye hazırdılar.&#8221; (s.21)</p>
<p>Kamyonlar Ahıskafa istasyonuna gelir ve sürgünler orada bekleyen yük vagonlarına doldurulur. „Kentte aynı gece içinde, Rum ve Yezidi halkının birçoğunun da aynı sonu bilinmeyen yolculuğa çıkarıldığı söylentisi yayılmıştı.&#8221; (s.27) „Vagonlarımız tüm vagonlarda olduğu gibi tıklım tıklımdı. Yüzden fazla insanın bir vagona tıkılıp böyle birbirlerinin üzerine yığılarak yolculuk edebileceğini kimse hayal edemez.&#8221; (s.35-36) (Karşılaştırmak için bkz: Jorge Semprun&#8217;un, Fransa&#8217;daki tutukluların NAZİ&#8217;ler tarafından yük vagonlarıyla Almanya&#8217;daki toplama kamplarına sevk edilişini anlatan <em>Büyük Yolculuk </em>(çev: Nedim Gürsel, Can Yayınları) romanı.</p>
<p>Sürgünler Sibirya&#8217;ya götürülmektedirler. Burada Asurilerin yüzlerine karşı nihayet „suç&#8221;larının ne olduğu söylenir: Bu, Asurilerin, Türkiye, İran ve İngiltere&#8217;nin istihbarat servisleri hesabına casusluk yaptıkları suçlamasıdır. Bu „suç&#8221;un karşılığı, Sibirya&#8217;da „özel yerleşim&#8221;e tabi tutulmaktır. „Özel yerleşim&#8221;in anlamı, bir esir olarak çalışma kampı düzeni içinde ölesiye çalıştırılmaktır. Cezanın süresi: Ömür boyu. (s.31)</p>
<p><strong>Asuri ya da Sibirya Türkü!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Artık Asurilerin birbirlerinden ayrılması zamanı gelmiştir. Her biri bir başka yere gönderilmektedir. Bir daha birbirlerini belki hiç görmeyeceklerdir.</p>
<p>„Ailem ve iki yüz kadar Asuri kırk mil uzaklıktaki Porotaykovo denen bölgeye gitmek için ayrıldı. Atlar çok yavaş gidiyordu ve patika oldukça kötüydü. Aslında ormana giden dar bir koridordan geçiyor gibiydik&#8230; Sürücümüz aniden bize dönüp, ‚sakın karamsarlığa kapılmayın. Olacakların önüne geçemezsiniz, anladınız mı beni?&#8217; dedi. ‚Duyduğum kadarıyla buralara daha birçok Türk getirilecekmiş. Siz gelen ilk grupsunuz.&#8217; Bu bakışa göre biz Asuriler Sibirya&#8217;da Türk olarak tanınıyorduk.&#8221; (s.44)</p>
<p>Şu kadere bakın!</p>
<p><strong>Esir Emeği</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Çalışacakları kolhoza vardıklarında, sürgünlerin Krasnoşapka (Kırmızı Şapka) adını verdikleri, bölgeden sorumlu yüzbaşı onlara şunları söyler: &#8220;Özel bölgenin sakinleri, biliyorsunuz ki, şu an sizler burada birer sürgün olarak bulunmaktasınız. Çünkü sizler Sovyet halkının düşmanları ve Türkler adına çalışan casuslarsınız&#8230; On beş yaşının üstündeki her sürgün her gün 19.00 ile 20.00 arasında komutanlık bürosuna gelip çalışanlar listesindeki adının karşısına imza atmak zorundadır; ikincisi, izin almaksızın Porotaykovo&#8217;nun dışına dokuz milden daha fazla çıkmak yasaktır; üçüncü ve son olarak, tüm kolhoz işlerini, her türlü koşulda, tam olarak ve tartışmaksızın yapmak zorundasınız.&#8221; (s.55)</p>
<p>&#8220;Kolhoz işleri şafakla başlayıp akşam geç vakit sona eriyordu. Bir çeşit kölelikti bu&#8230; Kumandan ve sözcülerden başka dört tane de kâhya vardı başımızda&#8230; Sabahın erken saatlerinde kâhyalar atlarıyla dolaşır ve günlük işleri dağıtırlardı. Bizim kâhya Varakin, barınak olarak kullandığımız kolhoz ambarının önüne gelir, atından inmeden pencereye kamçısıyla vurarak, „Hey Vartanov (babam), otları ve kurumuş ağaç köklerini sökeceksin&#8230; Hey Vartanova (annem), sen de tarlaya&#8221; diye bağırırdı.&#8221; (s.56) „Disiplinsizlik yapan sürgünlere verilen çeşitli cezalar vardı. Bu cezaların en basitlerinden biri, suçlanan aileyi bir lokma undan mahrum bırakarak bir ay boyunca ekmeksizliğe mahkûm etmekti. Sibirya&#8217;da her aile kendi ekmeğini kendi pişirirdi.&#8221; (s.56) „İlk beş ay, farelerin işgal ettiği ahırlarda barınmıştık&#8230; İlk zamanlar yiyeceklerimizi kolhozların mutfağından sağlıyorduk; yani iğrenç mercimek çorbaları içiyor, iğrenç patatesler yiyiyorduk; ne et ne de sebze vardı, ekmeğimiz sınırlıydı. Bezelye unundan yapılan ekmekler özellikle çocuklarda mide ağrılarına neden oluyordu.&#8221; (s.57)</p>
<p>Vartanov&#8217;un iki ablası Eliza ve Marta, soğuğa ve çetin koşullara dayanamazlar ve birer ay arayla zatürreeden ölürler (s.61-62). &#8220;İnsanlar ölüyordu&#8230; İnsanlar savaş yüzünden, düşman saldırısından değil, sistematik olarak, kendi otoritelerimizin politikalarının çirkinliği yüzünden ölüyorlardı.&#8221; (s.64)</p>
<p><strong>Ve Dönüş&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kruşçev&#8217;in 20. Parti kongresinde gizli raporunu okumasından ve de-Stalinizasyon politikasının başlatılmasından sonra, Asurilere de geri dönüş yolu açılır. Tarih, 12 Kasım 1956&#8242;dır.</p>
<p>&#8220;Nihayet köyümüze geldik. Orada bizi bekleyen ya da karşılayan yoktu. Asuriler yedi yıl önce terk ettikleri evlerini buldular. İçlerini giremedikleri bu evlere yaşlı gözlerle bakıyorlardı, çünkü evleri başkaları, çoğunlukla da Azeri milliyetçiler tarafından işgal edilmişti&#8230; Evsiz kalmıştık. Yerli halktan bazı insanlar acıdıkları için Asuri ailelerden bir bölümünün geçici olarak ambarlarda yaşamasına izin verdiler.&#8221; (s.144)</p>
<p>Asuriler, kendilerine yapılan haksızlığın teslim edilmesi ve evlerinin geri verilmesi için, aralarında para toplayarak bir heyeti Moskova&#8217;ya gönderirler. Bir ay Moskova&#8217;da kalan heyet hiçbir sonuç alamadan geri döner. Bunun üzerine Asuriler, Gürcistan&#8217;ın Tiflis kentinden 20 mil uzaklıktaki bir köye göç etmeye karar verirler.</p>
<p>&#8220;Artık öykümün sonuna geldim&#8230; Şimdi yaşadığımız evin oturma odasının duvarında asılı, çerçevelenmiş iki fotoğraf var; on sekiz ve on altı yaşlarında Sibirya&#8217;da sürgündeyken yitirdiğimiz kız kardeşlerim Marta ve Eliza&#8217;nın fotoğrafları. Çocuk gözleriyle bana bakıyorlar, bakışları içime işliyor ve sanki bir şey söylemek istiyorlar: ‚bizi unutma&#8230;&#8217; „ (s.146)</p>
<p>***</p>
<p>Benim yazım da burada sona eriyor. Bitirirken, tek bir noktaya vurgu yapmak istiyorum: Yarım yüzyıl içinde Türk ve Rus devletlerinin çifte sürgününe uğrayan Asurilerin bu hüzünlü öyküsünü okuduktan sonra, çeyrek yüzyıl önce Stalinizmi eleştirenlere, &#8220;size şanzımanı dağıttırmam&#8221; diye bağıranların, bugün &#8220;Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır&#8221; diye ortalıkta dolaşıp Talat Paşa komiteleri kurmalarında ve diyalektiğin garip bir cilvesiyle &#8220;inkarin inkarina&#8221; başvurmalarında, yani Stalinizmle milliyetçiliğin, milliyetçilikle Stalinizmin aralıksız dağ silsileleri gibi birbirlerini izlemelerinde şaşılacak bir şey olmadığını daha iyi anlamıyor muyuz?</p>
<p>Gün Zileli<br />
16 Ekim 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2007/10/16/esir-emegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Diğer Sol Okuma</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2007/08/25/bir-diger-sol-okuma/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2007/08/25/bir-diger-sol-okuma/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Aug 2007 06:31:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Birikim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=226</guid>
		<description><![CDATA[ 
 
Ergun Aydınoğlu, Türkiye Solu (1960-1980),
Versus Kitap, Mayıs 2007
Ergun Aydınoğlu&#8217;nun Türkiye solunun kritik yirmi yılını inceleyen kitabını esas olarak iki bölümde ele alacağım: birincisi, 1971 gerilla hareketinin ve onun devamı sayılabilecek 1974 sol hareketinin incelenmesi ve eleştirisi; ikincisi, 1960&#8242;lar solu, Yön, TİP, MDD hareketlerinin incelenmesi.
Tarihsel sıranın bu tersine çevrilmesinin başlıca nedeni, birinci bölümde Aydınoğlu&#8217;nun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">Ergun Aydınoğlu, <em>Türkiye Solu (1960-1980)</em>,<br />
Versus Kitap, Mayıs 2007</p>
<p>Ergun Aydınoğlu&#8217;nun Türkiye solunun kritik yirmi yılını inceleyen kitabını esas olarak iki bölümde ele alacağım: birincisi, 1971 gerilla hareketinin ve onun devamı sayılabilecek 1974 sol hareketinin incelenmesi ve eleştirisi; ikincisi, 1960&#8242;lar solu, Yön, TİP, MDD hareketlerinin incelenmesi.</p>
<p>Tarihsel sıranın bu tersine çevrilmesinin başlıca nedeni, birinci bölümde Aydınoğlu&#8217;nun katıldığım tahlillerinin daha ağırlıkta olmasıdır. İkinci bölümde de Aydınoğlu&#8217;na esasta katıldığım bölümler epeyce ağırlıktadır, ancak Stalinizm, Stalin sonrası Sovyetler Birliği, MDD ve kapitalist olmayan kalkınma yolu tahlillerinde, ayrıntılara dikkat eden Aydınoğlu gibi bir yazarda ummadığım ölçüde düzleyici bir mantık gözlediğim için, bu konuları biraz tartışma ihtiyacı duyuyorum.</p>
<p><strong> &#8211; I -</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> &#8216;71 Gerilla Hareketi </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Aydınoğlu&#8217;nun tahlillerinde işçi sınıfı hareketinin siyasallaşması ve siyasal bir hareket olarak örgütlenmesi doğru ve haklı olarak önemli bir yer tutuyor. Bu yüzdendir ki, yine haklı olarak 1961-67 TİP dönemini hareketin zirvesi olarak görüyor:</p>
<p>&#8220;Türkiye solunun örgütsel alanda altın çağını 1961-67 arasında yaşadığı söylenebilir. Bu dönemde Türkiye&#8217;de, sendikacılar tarafından kurulmuş, sol aydınların önemli bir kesimini kucaklamış, ulusal ölçekte siyaset yapan, ülkenin siyasi gündemini etkileyen bir örgütlenme olarak TİP, bir daha asla ulaşılamayacak bir zirveyi temsil eder.&#8221; (s.269)</p>
<p>Solun bugünkü toplumsal yok oluşunun nedenlerini, askeri darbenin yıkımında, sosyalizmin dünya çapındaki itibar kaybında ya da neo-liberal ekonomi politikalarından çok, solun kendi iç krizinde ve tıkanmalarında aramak gerektiği (s.26) doğru tespitinden yola çıkan Aydınoğlu, günümüzde de destanlaştırılmaya devam edilen 1971 hareketinin, bugüne kadar rastlamadığım ölçüde cesur ve radikal bir eleştirisine girişmektedir. Aydınoğlu, 1971 gerilla mücadelesinin başlatılma gerekçelerini teker teker ele alıp incelemekte ve bunların geçersizliklerini göstermektedir:</p>
<p>&#8220;&#8230; solun silahlı mücadelesi, baskılara karşı bir tepki olarak ya da başka bir ifadeyle ülke siyasal koşullarının dayatmasıyla değil, kriz içindeki solun kendi çözümsüzlük ve açmazlarından kaynaklanmıştır.&#8221; (s.257)</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;nin 1970-1971 yıllarında yaşadığı siyasal kriz ve sosyal hareketlilik düşünüldüğünde gerilla mücadelesi, siyasal açıdan sadece bir şaşkınlık olarak tanımlanabilir. Bu silahlı kalkışmayı, Türkiye&#8217;nin o günkü siyasal-sosyal koşulları ile açıklamak ve haklı göstermek olanaksızdır.&#8221; (s.259)</p>
<p>&#8220;Sol kadroların son derece küçük bir azınlığını peşinden sürüklemiş olması ve süreksizliği bir yana, soğukkanlı bir şekilde yaklaşıldığında, 1971-1972 silahlı mücadele deneyinin ciddiye alınabilecek bir siyasal gerekçesi olmadığı da rahatlıkla görülebilir&#8230; o dönemin Türkiye&#8217;si, sol açısından diğer mücadele araç ve yöntemlerinin bir kenara bırakılmasını gerektiren koşulları yaşamamaktadır.&#8221; (s.260)</p>
<p>&#8220;Oysa bu dönemin silahlı eylemcileri, hasımlarını kaçındıkları bir mücadele alanına değil, tersine tercih edecekleri bir mücadele alanına çekmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında 1971-1972 gerilla hareketinin, siyasal naifliği bir yana, askeri açıdan da ciddiye alınabilecek bir yanının olmadığı söylenebilir.&#8221; (s.261)</p>
<p>&#8220;Bu koşullarda radikal bir askeri darbeyi önleyen ordunun, sola ve sosyal harekete saldırısının boyutlarını ve başarısını belirleyecek olan sadece generallerin kararlılığı değildir. Bunda solun siyasete müdahale tarzının da büyük etkisi olacaktır. İşte bu anlamda 1971&#8242;in gerilla eylemleri, 12 Martçı generallere, sola yönelik şiddetli bir saldırıya geçmenin olanaklarını sağlayacaktır. Diğer bir ifadeyle solun silahlı mücadele girişimi, 1971-1972 yıllarında sadece egemen kesimler içinde yaşanan hegemonya mücadelesinde değil, bizzat sola karşı bir sindirme kampanyasının uygulamaya konulmasında da ustalıklı bir tarzda kullanılmıştır.&#8221; (s.262)</p>
<p>&#8220;Tüm cumhuriyet tarihi boyunca olduğu gibi o dönemin Türkiye&#8217;sinde de, kırda mülkiyet ilişkilerini kökünden değiştirecek bir sosyal çatışma potansiyeli mevcut değildir. Çünkü ortada toprak uğruna radikal bir mücadele potansiyeli taşıyan ve bunun göstergelerini ortaya koyan bir köylülük yoktur. Oysa kır gerillası gibi keskin bir mücadele yöntemi, ancak böylesi bir sosyal sınıf çatışması temelinde anlamlı olabilir. Türkiye&#8217;nin 1960&#8242;ların ikinci yarısında şahit olduğu köylü hareketlilikleri, toprak mülkiyetinde temelli bir dönüşümü hedefleyen topraksız köylülerin değil, ürünlerine devletten daha uygun fiyat isteyen küçük üreticilerin eseridir.&#8221; (s.263)</p>
<p>&#8220;En nihayet, 1971-1972 silahlı mücadelesini &#8211; sık sık iddia edildiği gibi &#8211; solun o dönemde yaşadığı silahlı saldırılara karşı bir savunma refleksi olarak görmek de olanaksızdır&#8230; Dev-Genç&#8217;liler, silahlı öz-savunmaya <em>zorunlu </em>bir şekilde girdikleri halde, daha sonra silahlı mücadeleyi tamamen <em>iradi </em>bir şekilde seçmişlerdir&#8230; 1960 sonlarında silahlı saldırılarda yaşamını yitiren sol militan sayısı onlarla ifade edilirken, 1974 sonrasında bu sayı binleri bulur. Buna rağmen sol örgütler tercihlerini, silah dışı siyasal mücadele araçlarını kullanmak doğrultusunda yapmışlardır.&#8221; (s.263-264)</p>
<p>&#8220;Görüldüğü üzere Türkiye&#8217;nin 1971-1972 yıllarında yaşanan gerilla mücadelesinde neredeyse anlamlı hiçbir şey yok gibidir. Bu anlamsızlık ancak, solun içinde bulunduğu kriz ve çıkmazlar dikkate alındığında anlaşılır hale gelebilir. Gerçekte silahlı mücadele, Dev-Genç kadrolarının varlığını şiddetle hissettikleri siyasal görevler karşısında çaresizce gerileyişidir.&#8221; (s.264)</p>
<p>&#8220;Dev-Genç kadrolarının mevcut nesnel siyasal görevler karşısında gerileyişleri&#8230; bir <em>ileri kaçış</em> tarzında gerçekleşecektir. Genç devrimciler, solun içine girdiği kriz nedeniyle, hem içinde bulundukları mevzilerde (öğrenci derneği, gençlik örgütlenmesi, TİP) dövüşemiyorlar, hem de geri çekilmek istemiyorlardı. Bu koşullarda ileri doğru bir kaçışı deneyeceklerdi. Bu açıdan silahlı mücadele, üstlenilemeyen siyasal görevlerden kurtulma çabasıdır.&#8221; (s.265)</p>
<p>&#8220;1971-1972&#8242;in silahlı mücadele eylemleri, sadece uğruna mücadele verildiği söylenen halk kesimlerinde değil, solun bütününde de büyük bir şaşkınlığa yol açar&#8230; bir grup genç devrimcinin ilan ettiği silahlı mücadelenin ciddiye alınması, solun aktif siyaset yapan kadrolarında muazzam bir daralma anlamına gelecektir; ve sol açısından bunun tercih edilecek bir yanının olmaması gerekir&#8230; O dönemde silahlı eylemlere girişen dar bir kadro dışında, solun geniş kesimleri, sol siyasal mücadeleyi birkaç yüz militanın tekeline bırakacak bir kalkışmayı ciddiye almamıştır&#8230; Sola sempati duyan geniş halk kesimleri, muhtemelen bu gençlerin niye silaha sarıldığını anlamamıştır.&#8221; (s.265-266)</p>
<p>&#8220;1971&#8242;in son derece dar bir kesimi kapsayan silahlı örgütlenmeleri&#8230; ülke siyasi gündemini etkileyemeyen ve dahası, asgari bir demokrasi kültüründen bile yoksun siyasi sektlerden ibarettir. Kısacası Dev-Genç kuşağının &#8216;örgüt yaratıcılığı&#8217;nın, solun olumlu örgütsel geleneklerini neredeyse tamamen ortadan kaldırdığı söylenebilir.&#8221; (s.270)</p>
<p>Bu bahsi bitirirken, Ergun Aydınoğlu&#8217;nun, &#8216;71 gerilla mücadelesini körükleyen en önemli kaynaklardan birine yeterince ağırlık vermediğini düşündüğümü belirtmeliyim. Bu kaynak, toplumsal bellekte henüz tazeliğini koruyan 1959 Küba Devriminin, Che Guevara&#8217;nın 1967 yılında öldürülmesinin ve Latin Amerika gerilla mücadelelerinin devrimci gençlerde yarattığı romantik ve coşkulu ruh halidir. Öyle sanıyorum ki, bu ruh hali, aynı zamanda 1968 sonrasının ruhudur ve gençlerin aceleci ve kolaycı bir silahlı mücadele deneyimine girmelerinde neredeyse belirleyici olmuştur. Aydınoğlu&#8217;nun saydığı diğer nedenlerin hepsi, &#8220;ileri kaçış&#8221; vb. hep bu dönem ruhuyla ortam ve can bulabilmiş, böylesi bir toplumsal çılgınlık bu sayede soldaki binlerce insana mantıki görünebilmiştir.</p>
<p><strong>&#8216;74 Solu Üzerine Bazı Saptamalar</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1971 solunu böylesine radikal biçimde eleştiren Ergun Aydınoğlu, aynı bakış açısıyla 1974 solunun özellikleri hakkında da dikkati çekecek saptamalarda bulunmaktadır. Bu saptamaların başında, &#8216;74 solunun tüm fraksiyonlarıyla birlikte neredeyse tamamının milli demokratik devrimci (MDD&#8217;ci) olduğu gelmektedir:</p>
<p>&#8220;&#8230;MDD&#8217;nin sol kadrolarca bu reddi ile, gerçekte Stalinci demokratik devrim programının versiyonlarından sadece birisi reddedilmektedir. Eskiyen, reddedilen, radikal subayların önderliğini öngören versiyondur. Oysa 1974 sonrasının sol hareketlerinin programlarına bakıldığında hemen hepsinin, Stalinci demokratik devrim programının temel özelliklerini koruduğu görülür.&#8221; (s.303)</p>
<p>Aydınoğlu, solun strateji ve programına ilişkin bu temel saptamadan sonra, 1960&#8242;larla kıyaslandığında muazzam bir kitleselleşme yaşayan ama bu kitleselleşme ölçüsünde de parçalanmış solun, 1960&#8242;lara göre olumsuzluklarına ve eksikliklerine şöyle değinmektedir:</p>
<p>&#8220;1974-1980 solunun 1960&#8242;lar solundan bir diğer önemli farklılığı da aydın kıtlığıdır. Bir önceki on yılın solunu, aydınları saran güçlü siyasallaşma ve radikalleşme dalgasından bağımsız düşünmek mümkün değildir. <em>Yön </em>dergisi ve Türkiye İşçi Partisi, radikal düşüncelere yönelen aydınlar için büyük bir çekim kaynağıdır&#8230; 1974 sonrasında ise, aydınların aktif sol siyasetten çekildikleri gözlenir&#8230; Solcu aydınların ezici bir çoğunluğu, artık sol örgütlerde yer almamaktadır.&#8221; (s.338-339)</p>
<p>&#8220;1960&#8242;lı yıllarda ve 1974 sonrasında gerçekleştirilen teorik çalışmaların pedagojik ve siyasal işlevi neredeyse taban tabana zıttır. 1960&#8242;lı yıllarda teorik ürünler, solun bütününün siyasal eğitimine ve ideolojik evrimine katkıda bulunacak bir içerik taşırken, 1974 sonrasında söz konusu olan, sol gruplara bir tür kimlik sağlama aracı olmak ve sol akımlara yeni yönelmiş kadroların ilk eğitimine katkıda bulunmaktır. Bu olgu, 1970&#8242;li yıllarda solun bütününü kapsayan  teorik tartışmaların yokluğunun bir sonucu olduğu gibi, diğer yanda bu yokluğun bir nedeni olarak da görülmelidir. Özetle 1974 sonrasının solu, kelimenin gerçek anlamında teorik üretimi olmayan bir soldur.&#8221; (s.342)</p>
<p>Saptamalarında 1974 sonrası sol içi şiddete de yer veren Aydınoğlu, sol örgütlerin birbirlerine tahammülsüzlüklerini şu satırlarla özetlemektedir:</p>
<p>&#8221; &#8216;Kurtarılmış&#8217; sıfatı, bu mahallelere ülkücü militanların ve güvenlik güçlerinin giremeyişi nedeniyle verilmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki aynı mahalleler, aynı zamanda diğer sol örgütlerden de &#8216;kurtarılmış&#8217;tır. Buralara sadece Ülkücülerin ya da güvenlik kuvvetlerinin girişi değil, diğer sol grupların siyasal faaliyette bulunması da fiilen yasaklanmıştır.&#8221; (s.349-350)</p>
<p>Aydınoğlu &#8216;74 solunda gözlemlediği, benim adlandırmamla, &#8220;liderlik despotizmi&#8221; ile &#8220;örgütlenmesiz örgütlenmenin&#8221; karışımını şöyle belirlemektedir:</p>
<p>&#8220;Sonunda ortaya, tartışmasız önderlik otoritesi ile kendiliğindenciliğin ilginç bir bileşiminin belirlediği bir örgütsel kültür çıkar. Bu özellikler dikkate alındığında 1974 sonrası solun, örgütlenme konusunda 1960&#8242;lara göre çok daha geri bir düzeye düşmüş olduğu söylenebilir.&#8221; (s.351)</p>
<p>&#8220;Bir &#8216;örgütlenme&#8217;yi oluşturan kişiler arasındaki birlik, ortak bir örgütsel hukukla biçimlendirilmemiş bir &#8216;amaç (ve irade) birliği&#8217; olarak kalırsa, o kişilerin siyasal pratiğin eşit özneleri olmaları mümkün değildir. Bu durumda &#8216;taban&#8217;, herhangi bir biçimde yönetimi ele geçirmiş olan bir &#8216;otorite&#8217; tarafından hiçbir sorumluluk ve hesap verme kuralı olmadan yönetilir. Oysa bir örgütlenmenin üyelerinin, parçası olduklarını düşündükleri bu amaç ve irade birliğinin eşit unsurları olabilmesi, ancak ortak bir örgütlenme hukukunun (en somut ve genel biçimi ile bir <em>tüzüksel</em> <em>yapı</em>nın) varlığı ile mümkündür.&#8221; (s.354)</p>
<p>(Her ne kadar &#8220;tüzüksel yapılar&#8221;ın da geçmişte bürokratik örgütlenmelere kapı araladığı bir gerçekse de, Aydınoğlu&#8217;nun bu saptamalarına anarşistlerin de kulak kabartmalarının ve kendilerinin fazlasıyla &#8220;örgütlenmesiz örgütlenme&#8221; biçimlerine bir göz atmalarının yararlı olacağını düşünüyorum.)</p>
<p>Ergun Aydınoğlu, geniş yer verdiği bu örgütsel yönelişin nedenleri üzerinde dururken, birkaç yerde MDD&#8217;cilerin &#8220;öncü örgüt&#8221; fetişizmine de değinmiş. Ne var ki, bu fetişizmin, &#8216;74 sonrasındaki örgütsüz örgütlenmenin ana kaynağı olduğunu net bir şekilde saptamamış. Oysa kanımca, esas ve belirleyici neden budur. 1960&#8242;ların başlarında ve ortalarında, hatta sonlarında bile yoktur böyle bir fetişizm ya da sonlarına doğru başlatılmıştır. Bu fetişizmin pratikte belirleyici olması esasen &#8216;74 sonrasındadır. Aydınoğlu&#8217;nun da yer yer değindiği gibi, &#8220;öncü örgüt&#8221; Kafka&#8217;nın <em>Şato</em>&#8217;su gibi asla ulaşılamayacak bir hedeftir. &#8220;İnşa örgütleri&#8221; vardır, ama bu inşa örgütleri hiçbir zaman &#8220;öncü örgütü&#8221; inşa hedefine ulaşamazlar.</p>
<p>Aydınoğlu fazla değinmemiş ama ben kendi deneyimimden de biliyorum. Aydınlık hareketi de diğer sol hareketler gibi, &#8220;proletarya partisi&#8221;ni fetişleştirmişti. Bu yüzden, örgütün mücadele eden binlerce taraftarı varken, &#8220;proletarya partisi&#8221;nin elemanlarının sayısı iki elin parmağını geçmiyordu. Üstelik de bu &#8220;elemanlar&#8221;, nadide bir mücevhermişler gibi mücadelenin tamamen dışında tutuluyorlardı. Böylece, aslında hareket içinde iki örgüt oluşmuştu: bir tarafta gerçekten mücadele eden, hareketin taraftarları; öte tarafta ise mücadelenin tamamen dışında tutulan &#8220;öncü&#8221;ler. Bu öncülerin kerameti elbette kendinden menkuldü. Hiçbir mücadele içinde denenmeyen öncü olur mu? Öyle sanıyorum ki, daha sonra 1976 yılındaki &#8220;dar kapıcılıkla mücadele&#8221; kampanyasıyla yıkılan bu saçma sapan &#8220;öncü örgüt&#8221; anlayışında, önderliğin, kendini tamamen sempatizan yığınlarının denetiminin dışında tutma çabasının da rolü vardı. Yönetenler, taraftarlarını yönetmek istiyorlar, ama onların denetiminden olabildiğince azade olmak istiyorlardı. Sanıyorum ki, &#8220;öncü örgüt&#8221; fetişizmi, Aydınlık hareketinde olduğu gibi, dönemin diğer sol hareketlerinde de böyle bir yönetici hilesinin aracı işlevini yerine getirmişti.</p>
<p><strong> &#8211; II -</strong></p>
<p><strong>MDD, Stalin sonrası SSCB ve </strong></p>
<p><strong>Kapitalist olmayan Yol</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Ergun Aydınoğlu&#8217;nun Yön, TİP ve MDD hareketleri hakkındaki yorumlarına genel olarak katılmakla birlikte, yazının başında da belirttiğim gibi, Stalin&#8217;le Stalin sonrası SSCB&#8217;yi aynı Stalinizm ideolojisi içinde değerlendirmesinde, dolayısıyla MDD ve geç dönem TİP&#8217;ini, MDD ile kapitalist olmayan kalkınma yolunu bir ve aynı şeylermiş, aynı Stalinist akımın içindeymiş gibi ele almasında bazı sorunlar olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Oysa, Stalinizmin köklerini incelerken titiz ve dikkatlidir Aydınoğlu. Örneğin şu saptaması:</p>
<p>&#8220;&#8230; &#8216;tek ülkede sosyalizm&#8217;in savunucuları olan Stalin ve Buharin, Lenin&#8217;in 1905 tarihli tezlerine doğru bir dönüş yaparlar.&#8221; (s.65)</p>
<p>Aydınoğlu net bir şekilde belirtmemiş ya da belirtmek istememiş ama aslında bu, yarı yarıya Menşevizme dönüştür. Çünkü Lenin&#8217;in 1905 devrim tezi, yarı-Menşevik aşamalı devrim tezidir. Menşeviklerden tek farkı, bu burjuva devriminin öncülüğünü burjuvaziye değil, işçi-köylü ittifakına vermiş olmasıdır.</p>
<p>Aydınoğlu&#8217;nun geçmiş devrimlere ilişkin doğru ve önemli bir saptaması da Çin, Vietnam, Kore devrimlerinin Stalinist „aşamalı devrim&#8221; perspektifini bir kenara atmaları sayesinde gerçekleşmiş olmalarıdır:</p>
<p>„Çin, Vietnam, Kore gibi, köylü hareketinin muazzam bir potansiyel taşıdığı, ama öte yanda burjuvazinin son derece cılız olduğu ülkelerde komünist partiler, lafızda sahip çıksalar da, pratikte ‚aşamalı devrim&#8217; perspektifini bir kenara atar ve köylü devriminin öncülüğünü üstlenen bir iktidar stratejisini uygulamaya koyulurlar.&#8221; (s.66)</p>
<p>Aydınoğlu, Yön hareketi ile Kadro hareketi arasındaki farkı da doğru bir şekilde saptamaktadır:</p>
<p>„Bu koşullarda <em>Kadro</em>&#8216;nun tersine bir muhalefet hareketi olarak doğan ve gelişen <em>Yön</em>&#8216;ün, Kadroculuğun yeni versiyonu ya da ‚yukarıdan devrim&#8217; özlemlerinin savunucusu olarak değerlendirilmesi önemli bir eksikliktir.&#8221; (s.75)</p>
<p>Aydınoğlu, MDD&#8217;nin Stalinciliğini de şu sözlerle saptamaktadır:</p>
<p>„MDD&#8217;ciler, dönemin uluslararası komünist hareketiyle <em>ideolojik </em>bağlantıları olan komünistlerdir; o nedenle de müdahaleleri, 1960 sonrasında Marksizmin (daha doğrusu onun Stalinci versiyonunun), Türkiye soluna girişi olarak nitelendirilmelidir.&#8221; (s.142)</p>
<p>Buraya kadar tamam. Ama bundan sonraki aşağıya alacağım tahlillerde Aydınoğlu, kendisinden ummadığım ölçüde düzleyici bir yönelim içine girmektedir:</p>
<p>„&#8230;Bir MDD eleştirisinin, onu&#8230; Stalinciliğin yükselişinden, sembolik anlamda Stalin, Mao, Kruşçev ya da Brejnev gibi resmi komünist (daha doğrusu Stalinci) hareketin önderlerinden ayrı düşünmemesi gerekirdi.&#8221; (s.146)</p>
<p>Aydınoğlu, birkaç satır ötede bu „Stalinci&#8221; isimlere Kastro&#8217;yu da katmaktadır (s.147).</p>
<p>Aydınoğlu, Behice Boran ve Sadun Aren gibi TİP önderlerinin de 1960&#8242;ların sonlarından itibaren Stalinizme yöneldiklerini iddia etmektedir (s.221).</p>
<p>Aydınoğlu&#8217;nun bir diğer iddiası, MDD hareketinin önderlerinin 1960&#8242;lı yıllarda da SBKP&#8217;ni uluslararası devrimin öncüsü kabul ettikleridir (s.221-222)</p>
<p>Aydınoğlu, tüm kitabı boyunca, özellikle de kapitalist olmayan kalkınma yolu tezini daha ayrıntılı incelediği 160-165. Sayfalarda MDD ile kapitalist olmayan yol arasında hiçbir ayrım yapmamakta ısrar etmektedir.</p>
<p>Sanırım yanılgı, Stalinizmle, Stalin sonrası Sovyetler Birliği arasında önemli bir ayrım görmeyen ve Stalin sonrası SBKP önderlerini de esasen Stalinizmin devamı olarak gören Troçkist 4. Enternasyonal&#8217;in bakış açısından kaynaklanıyor.</p>
<p>Oysa, Stalin sonrası SBKP önderliği, Stalinizmle, köklü olmasa da önemli bir kopuş yaşamıştır. Stalin&#8217;in tasfiyelerini onaylamamak ve belli bir rehabilitasyon uygulamasına gitmek bu kopuşun önemli göstergelerinden biridir. Evet, rehabilitasyon, hiçbir zaman Stalin&#8217;in tüm kurbanlarını, örneğin Troçki ve benzerlerini ya da anarşistleri, Sosyalist Devrimcileri vb. kapsamamıştır. Bu anlamda bu, yarı yola kadar ilerleyen (Kruşçev) ya da yarı yolda duran (Brejnev) bir destalinizasyon politikasıdır, ama yine de bir yarı yolun gidildiğini ve Stalinizmde önemli bir gedik açıldığını inkâr edemeyiz.</p>
<p>İkincisi, iç ekonomik uygulamada da (yine yarı yolda dursa da) Stalinizmin temel uygulamalarından bir uzaklaşma yaşanmıştır. Katı devletçi uygulamaların kısmen gevşetilmesi, katı polis devleti uygulamalarının kısmen gevşetilmesiyle el ele gitmiştir.</p>
<p>Üçüncüsü, devrim stratejindeki değişiklik de, yani „aşamalı devrim&#8221; ya da MDD stratejisinin yerine kapitalist olmayan kalkınma tezinin konması da Stalinizmden bir farklılaşmayı ifade eder. Her ne kadar bu stratejide de, cuntacı güçlere cevaz veriliyor olsa da, başlı başına, „milli kapitalizm&#8221; yerine „kapitalist olmayan yol&#8221;un konması önemlidir. Stalin, MDD ya da halk cephesi politikalarıyla ülkenin komünist güçlerini zorla hakim güçleri desteklemeye sevk ediyor, komünistlerin iktidarı almak üzere atak yapmalarını önlemek için elinden geleni yapıyordu. Oysa kapitalist olmayan yol stratejisi, bir „milli kapitalizm&#8221; aşaması öngörmemek gibi bir olumluluğun yanı sıra, MDD&#8217;den farklı olarak, „anti-emperyalist&#8221; ya da cuntacı güçleri ülkenin komünistlerinin dümen suyuna, en azından Sovyetler Birliği&#8217;nin yörüngesine sokmaya çalışıyordu.</p>
<p>Kaldı ki, bu akımların hepsini Stalinist olarak görmek, gerçekten Stalinizme bağlı kalmaya devam eden Maocularla SBKP&#8217;nin arasındaki çatışmayı salt bir milliyetçi çatışma olarak görmeyi getirir ki, bu da konunun tüm kapsamıyla kavranmasını engeller.</p>
<p>Nitekim, MDD stratejisini Türkiye&#8217;de 1960&#8242;lı yıllarda ortaya atan MDD önderlerinin Stalinist oldukları ne kadar gerçekse, Stalin sonrası SBKP&#8217;yi uluslararası devrimin önderi olarak kabul ettikleri o kadar gerçek dışıdır. Mihri Belli ve diğerleri, SBKP önderleri Stalin&#8217;i reddettikleri oranda SSCB&#8217;den uzaklaşmış, hatta ÇHC&#8217;ne yaklaşmışlardı. Bu gerçeği, Aydınoğlu da, kitabının 239. sayfasında Mihri Belli&#8217;nin ağzından ifade etmektedir. Öte yandan, bu bakış açısıyla, o dönemde SBKP&#8217;ye kayıtsız şartsız bağlı olan TKP Dış Bürosu&#8217;nun neden o yıllarda „MDD&#8217;nin İçyüzü&#8221; adlı broşürler yayımladıklarını açıklamak da epey zorlaşacaktır.</p>
<p>Son olarak, Behice Boran ve Sadun Aren&#8217;in, 1960&#8242;ların sonlarından itibaren Stalinizme yaklaştıkları da doğru değildir. Onların SBKP&#8217;ye gün geçtikçe daha fazla yaklaştıkları bir gerçek olmakla birlikte, bu, doğrudan doğruya Stalinizme yaklaşmak anlamına gelmez. Kaldı ki, Behice Boran ve Sadun Aren, bir ölçüde de Troçkizan bir tez olarak görülebilecek „sosyalist devrim&#8221; tezinde ısrar ederek SBKP ile bile tam anlamıyla kaynaşmadıklarını göstermişlerdir.</p>
<p>Gün Zileli<br />
25 Ağustos 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2007/08/25/bir-diger-sol-okuma/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sol ve Milliyetçilik</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2007/08/13/sol-ve-milliyetcilik/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2007/08/13/sol-ve-milliyetcilik/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Aug 2007 03:18:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=495</guid>
		<description><![CDATA[ 
İletişim Yayınları, Modern Türkiye&#8217;de Siyasi Düşünce dizisinin sondan bir önceki cildi olan ve Sol düşünceye ayrılan 8. Cildini yayımladı (1. Cilt: Tanzimat ve Meşrutiyet&#8217;in Birikimi; 2. Cilt: Kemalizm; 3. Cilt: Modernleşme ve Batıcılık; 4. Cilt: Milliyetçilik; 5. Cilt: Muhafazakârlık; 6. Cilt: İslâmcılık; 7. Cilt: Liberalizm).
1328 sayfalık bu dev ciltte, ortanın solu da dahil olmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p>İletişim Yayınları, <em>Modern Türkiye&#8217;de Siyasi Düşünce </em>dizisinin sondan bir önceki cildi olan ve Sol düşünceye ayrılan 8. Cildini yayımladı (1. Cilt: <em>Tanzimat ve Meşrutiyet&#8217;in Birikimi</em>; 2. Cilt: <em>Kemalizm</em>; 3. Cilt: <em>Modernleşme ve Batıcılık</em>; 4. Cilt: <em>Milliyetçilik</em>; 5. Cilt: <em>Muhafazakârlık</em>; 6. Cilt: <em>İslâmcılık</em>; 7. Cilt: <em>Liberalizm</em>).</p>
<p>1328 sayfalık bu dev ciltte, ortanın solu da dahil olmak üzere Türkiye solu, çeşitli makalelerde, Rus Devrimiyle ilişkilerinden başlanarak, TKP tarihi ve 1960&#8242;lar da dahil günümüze kadar inceleniyor; Solun, popülizmle, Kemalizmle, modernizmle, milliyetçilikle, demokrasiyle, feminizmle, anarşizmle ilişkileri ele alınıyor; Türkiye solunda, Stalinizmin, Troçkizmin, Maoizmin, Enver Hocacılığın, Che Guevara ve Castro&#8217;nun Latin Amerika solunun, Dünya 68 hareketinin, Komintern&#8217;in, Galiyev ulusal devrimciliğinin, Sovyetler Birliği&#8217;nin, Çin&#8217;in, kapitalist olmayan kalkınma yolu teorisinin, Milli Demokratik devrim teorisinin, sosyalist devrimciliğin, üç dünyacılığın, öncü savaşçılığın, sosyalist gerçekçiliğin, ATÜT teorilerinin izleri sürülüyor, Marksist ana akımın dışındaki anarşizm ayrı bir makaleyle inceleniyor; Türkiye solunda önemli roller oynamış Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi, İştirakçi Hilmi, Cami Baykurt, Bülent Ecevit, İsmail Bilen, Nazım Hikmet, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hüseyin İnan, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Doğu Perinçek, Sabiha Sertel, Esat Adil Müstecaplıoğlu, Kemal Tahir, İdris Küçükömer, Kemal Burkay gibi şahsiyetlerin portreleri çiziliyor ve ideolojik yönelimleri inceleniyor; TİÇF, HİF, TSEKP, TKP, TİP, TSİP, THKP-C, THKO, TKP-ML, TDKP, TİİKP, ÖDP gibi partiler, Kadro, Yön, MDD, Dev-Yol, Kurtuluş vb gibi hareketler ele alınıyor; Türkiye solunun, Kürtlere, Alevilere, azınlıklara bakışı gözden geçiriliyor; Türkiye solu edebiyat ve sanat açısından da irdeleniyor vb.</p>
<p>Elbette bu devasa cilt çeşitli açılardan okunacak ve sola ilgi duyan, merak eden yeni yeni kuşakların başta gelen başvuru kitabı olarak gelecekte de önemli bir işlev yerine getirecektir. Çeşitli açılardan okumak derken, <strong>farklı okumaları</strong> kastediyorum. Ben bu yazıda, <strong>Sol </strong>cildinin<strong> </strong>kendi açımdan bir okumasını sunacağım.</p>
<p><strong> </strong></p>
<h2>Solun Stalinizmi, Kemalizmi</h2>
<p><strong>ve Kalkınmacılığı</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sol </strong>cildinde yer alan yazarların konuya genelde eleştirel yaklaşmaları ve hamaset yerine irdelemeyi ilke edinmeleri, solun tarihinin ve ideolojik yönelimlerinin hakkıyla kavranmasında son derece yararlı olmuştur kanısındayım. Bu cilt, adeta, bugüne kadar sol örgütler tarafından yazılan hamasi ve monolitik resmi sol tarihine topluca verilmiş bir yanıt niteliğindedir.</p>
<p><strong>Sol</strong> cildinde birçok yazar tarafından saptanan ortak noktaların en önde geleni, Türkiye solunun neredeyse başından bugüne kadar Stalinist, Kemalist ve kalkınmacı olduğudur:</p>
<p>&#8220;Marksizm Türk <em>intelligentsia&#8217;</em>sının arasına (başka birçok toplumda olduğu gibi) bir &#8216;ulusal kurtuluş&#8217; ve &#8216;ulusal kalkınma&#8217; reçetesi olarak girdi.&#8221; (Murat Belge, &#8220;Türkiye&#8217;de Sosyalizm Tarihinin Ana Çizgileri&#8221; s.30)</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;de başkaldıranlar onun en &#8216;ortodoks&#8217; kaynaklarına yöneldiler; Stalin&#8217;i keşfettiler. Dolayısıyla 1968 Türkiye&#8217;de Batıdaki gibi bir &#8216;özgürleştirme&#8217; hareketi olmadı. Batı&#8217;da edindiği bu gibi özellikleri Türkiye&#8217;de sol tarafından küçümsendi ve reddedildi.&#8221; (Murat Belge, agm, s.36)</p>
<p>Fikret Başkaya, aynı konuda çizgileri daha da kalınlaştırıyor:</p>
<p>&#8220;TKP&#8230; Mustafa Kemal&#8217;in şahsi diktatörlüğünün ideolojik plandaki meşrulaştırıcısıydı.&#8221; (Fikret Başkaya, &#8220;Türkiye&#8217;de Sol Hareketin İdeolojik Geri Planı Üzerine Bazı Gözlemler&#8221;, s.73)</p>
<p>&#8220;Özellikle de Şefik Hüsnü &#8230; dönem[i] TKP&#8217;si Stalinist ve Kemalist bürokrasilerin ideolojik planda yedeği olmaktan öteye geçememişti.&#8221; (Fikret Başkaya, agm, s.73)</p>
<p>&#8220;Solun ideolojik-teorik dağarcığı Stalinizmle Kemalizmin melezlenmiş bir versiyonuna dayanıyordu. Sosyalist bir toplum projesinin taşıyıcısı olmaktan çok, <em>kalkınmacıydı</em>. Oysa, kalkınma mümkün değildir. Kalkınma denilen, son tahlilde ekonomik büyümeye verilen addır. Söz konusu ekonomik büyüme de sermayenin büyümesinden&#8230; başka bir şey değildir.&#8221; (Fikret Başkaya, agm, s.73-74)</p>
<p>Benzeri saptamaları, Ali Rıza Tura, aşamalı devrim ve tek ülkede sosyalizm anlayışlarından ve Kemalizmle Stalinizmin iç bağlantılarından hareketle yapmaktadır:</p>
<p>&#8220;Stalin&#8217;in Lenin&#8217;e atfettiği aşamalı devrim anlayışı, yani kapitalizmin geç geliştiği ülkelerde önce burjuva devriminin tamamlanması gerektiği, sosyalist devrim mücadelesine ancak bu sürecin tamamlanmasından sonra geçilmesi gerektiğini savunan anlayış, bir yandan Sovyetler Birliği&#8217;nin savunusunu dünya çapındaki devrimci mücadelelerin tartışılmaz bir görevi olarak formüle eden tek ülkede sosyalizm yaklaşımı, diğer yandan, gerek Üçüncü Enternasyonal&#8217;in gerekse buna bağlı olan TKP&#8217;nin Kemalist rejim karşısındaki politik ve ideolojik konumunu son derece özgül bir hale getirmiştir.&#8221; (Ali Rıza Tura, &#8220;Türkiye&#8217;de Troçkizm&#8221;, s. 80)</p>
<p>&#8220;TKP tarih sahnesinde kendi rolünü beklerken sahne arkasından Kemalist rejime aşamalı devrim senaryosuna uygun olarak oynaması gereken rolü sufle eden bir parti olma göreviyle yetinmiştir.&#8221; (Ali Rıza Tura, agm, s.80)</p>
<p>&#8220;Türkiye solunun bu yıllarda önemli bir bölümünün stratejik önemi haiz beklentilerinden biri olan, ilerici asker-sivil bürokrasinin 27 Mayıs darbesinin yarım bıraktığı işi sonuna dek sürdürecek bir askeri darbe hülyasının 12 Mart 1971 darbesiyle bir hüsrana dönüşmesi, bu hareketin tüm kanatlarında  önemli bir sarsıntı yaratmıştır, ama bu sarsıntı Kemalizm konusunda bir ideolojik hesaplaşmaya dönüşmediği ölçüde Stalinist ideolojiyle olan süreklilikte de bir değişikliğe yol açmamıştır.&#8221; (Ali Rıza Tura, agm, s.82)</p>
<p>Kemalizm-Stalinizm iç bağlantısını, daha da genişletip Bolşevizm-Kemalizm bağlantısı biçiminde ele alan Bülent Somay ise, Bolşeviklerle Kemalistlerin devletçilik anlayışının temelde farklı olmadığını saptadıktan sonra (Bülent Somay, &#8220;Türkiye Solunun Kemalizmle imtahanı&#8221;, s.652) bu ikisi arasındaki benzerliği ve iç bağlantıyı, baskıcılıklarının niteliğinde de bulmaktadır:</p>
<p>&#8220;Bolşevikler de Kemalistler de, politik muarızlarını ortadan kaldırırken öne sürdükleri gerekçe &#8216;devrim(ler)i&#8217; korumaktı.&#8221; (Bülent Somay, agm, s.654)</p>
<p>Somay, bu benzerliklere vurgu yaptıktan sonra Türkiye solunun Kemalist yönelimini şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>&#8220;Bu yaklaşım&#8230; Bolşevizmin başta yalnızca stratejik bir yaklaşım olarak benimsediği ulusal kurtuluşçuluğu ve zorunlu olarak üstlendiği modernizasyon işlevini öne çıkarıyordu&#8230; Bu unsurlar bir araya geldiğinde Bolşevizm ve Kemalizmin yukarıda ayrıntılı olarak tartışmış olduğumuz yapısal benzerlikleri belirleyici bir önem kazandı. Özellikle Milli Demokratik Devrim yaklaşımına sahip olan yeni sol, kendi &#8217;sol&#8217; anlayışını Kemalizmden farklı temellendirmek yerine, artık &#8216;ortanın solu&#8217; olarak anılacak CHP&#8217;nin &#8216;daha soluna&#8217; yerleşmekle yetindi. Mücadele esas olarak &#8216;emperyalizm&#8217; diye tanımlanan düşmana karşı yürütülecekti, ki bu da, 1919-23 arasında Mustafa Kemal&#8217;in önderlik ettiği kurtuluş savaşının bir analogu olarak görülüyordu.&#8221; (Bülent Somay, agm, s.657-658)</p>
<p>Mete Tunçay da TKP&#8217;nin modernleşmeciliğini şu sözlerle eleştirmektedir:</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;de komünistler 19. Yüzyıl başlarından beri yürütülen Batıcı çağdaşlaşma projesinin hedeflerinin çoğunu paylaşıyor, siyaset bilimi yazınına &#8217;savunmacı modernleşme&#8217; diye geçmiş olan, özünde tutucu anlayışın niteliklerini taşıyorlardı.&#8221; (Mete Tunçay, &#8220;Türkiye&#8217;de Komünist Akımın Geçmişi Üstüne&#8221;, s. 355)</p>
<p>Yalçın Yusufoğlu ile Çağatay Anadol da sosyalizmi bir kalkınma yöntemi olarak görmenin yanlışlığına değinmektedirler:</p>
<p>&#8220;Ülkemizde sosyalizm konusundaki temel yanılgılardan biri 1960&#8242;lardaki yasallaşma evresinde onun bir kalkınma yöntemi gibi anlaşılması olmuştur. Oysa sosyalizm bir fakirlik ideolojisi, gerilikten kurtulmanın ve zengin bir ülke haline gelmenin yöntemi değildir.&#8221; (Yalçın Yusufoğlu-Çağatay Anadol, &#8220;TSİP: Doktriner Bir Parti Üzerine Doktriner Bir Değerlendirme&#8221;, s. 483)</p>
<p>Ömer Laçiner, geçmişin olumsuz mirasından kopuş iddiasında olan 1960&#8242;lar Türkiye solunun da tüm kanatlarıyla birlikte Kemalist bir askeri darbe beklentisi içinde olduğunu şöyle açılmaktadır:</p>
<p>&#8220;İlginç olan nokta, bu eğilimlerin hemen tümünün de, başlatacakları silahlı mücadele biçimini bir halk ayaklanmasının, halk savaşının tetikleyicisi ve örgütleyici dinamiği olacağını varsayması ve &#8216;devrim&#8217;i böylece teşekkül edecek bir emekçi-halk gücünün gerçekleşeceğini savunuyor olmasıdır. Ama tümü de aynı zamanda 1960&#8242;lı yıllarda hemen hiç gündemden düşmeyen &#8217;sol Kemalist&#8217; bir askeri darbenin olumlu bekleyişi içindedir.&#8221; (Ömer Laçiner, &#8220;Kopuş Düşüncesi: 1960&#8242;lı Dönem Bir Kop(ama)ma mıdır?&#8221;, s.531)</p>
<p>Gün Zileli ve Emine Özkaya da, anarşizmin geçmişte Türkiye toprağında neden boy vermediğini inceledikleri makalelerinde aynı noktalara vurgu yapmaktadırlar:</p>
<p>&#8220;1960&#8242;daki sol dalga da, Türk ve Kürt entelijensiyasının, ulusal-devleti kurma ya da kurtarma ve kalkındırma geleneksel özlemlerinden bağımsız değildi&#8230; resmi Marksizm, gerek &#8216;üretici güçleri ilerletme&#8217; teorisiyle, gerekse ulusal kurtuluşa, &#8216;ulusların kaderlerini tayin hakkı&#8217;na, anti-emperyalizme, ulusal devlete cevaz veren haliyle, bu özlemlere yanıt verdiği ölçüde, 1960&#8242;lı yıllarda sola açılan orta sınıf aydınların benimsediği ideolojik bir silah görevi gördü.&#8221; (Gün Zileli-Emine Özkaya, &#8220;Türkiye&#8217;de Anarşizm&#8221;, s.1158)</p>
<p><strong>Sol </strong>cildinde, solda, Stalinizme karşı değil ama Kemalizme karşı eleştirel yaklaşan iki olumlu örnekten söz edildiğini belirtmeden bu konuyu kapamayalım: 1930&#8242;lu yılların Doktor Hikmet Kıvılcımlı&#8217;sı ve İbrahim Kaypakkaya.</p>
<p>Arif Ulaş Bilgiç, erken dönem Kıvılcımlı&#8217;nın Kemalizme karşı tavrını ve Kürt sorununda TKP&#8217;nin klasik tutumundan farklı yaklaşımını, onun Elazığ Cezaevi&#8217;ndeyken yazdığı ve 1933 yılında basılan <em>İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark) </em>adlı kitabından alıntı vererek şöyle netleştirmektedir:</p>
<p>&#8220;Denilebilir ki Kürt sorunu ile ilgili yazılmış en erken kitaplardan biridir&#8230; Kemalist hareketi &#8217;saf Bonapartizm&#8217; olarak niteleyen Kıvılcımlı&#8217;nın şu Kemalizm tanımı kendisinin o dönemde Kemalize yaklaşımı hakkında bir fikir verecektir:</p>
<p>&#8216;<em>Kemalizm (deyince), derebeyi artıkları+ tefeci sermaye+finans kapital+finans kapital devleti bloku akla gelir. Bu dört öğe birbirini tamamlayarak birbirinden ayırt edilmez bir bütün halinde kaynaşarak biricik Kemalizm sistemini yaratır. Türkiye&#8217;de Kemalizm yaşadıkça, bu dört başlı biricik soygun ve çapul canavarı köylülüğün canını ve kanını emecektir.&#8217;</em></p>
<p>Kıvılcımlı&#8217;nın bu tutumunu bir daha görmek mümkün olmayacaktır. 1951 yılında hapisten çıktığında başka saiklerle davranan, strateji çizen, hatta Kemalizmle barışık bir Kıvılcımlı karşımıza çıkacaktır.&#8221; (Ali Ulaş Bilgiç, &#8220;Doktor Hikmet Kıvılcımlı&#8221;, s.587-588)</p>
<p>Hamit Bozarslan ise, İbrahim Kaypakkaya ile ilgili incelemesinde, Kemalizm konusunda yakın dönem solda tek aykırı örnek olan İbrahim Kaypakkaya hakkında şöyle yazmaktadır:</p>
<p>&#8220;Özellikle TİİKP&#8217;den koptuktan sonra, &#8216;fanatik bir anti-komünizm&#8217; olarak tanımladığı Kemalizme karşı cepheden bir saldırıya geçti ve Mustafa Kemal&#8217;in en azından bir safhasını ya da bazı yönlerini olumlu bulan geleneksel solun aksine, Kemalizmi bütünüyle karşı-devrim olarak değerlendirdi. &#8216;İttihat ve Terakki&#8217;deki komprador burjuvazi ve toprak ağaları&#8217;nın iktidarını devam ettiren &#8216;Kemalist diktatörlüğü&#8217; &#8217;sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlük&#8217; olarak tanımlayarak, &#8216;devrim&#8217;in hedefinin Kemalizmin ihyası değil yıkılması olduğunu dile getirdi.&#8221; (Hamit Bozarslan, &#8220;İbrahim Kaypakkaya&#8221;, s.520)</p>
<h2>Solun Milliyetçiliği</h2>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sol </strong>cildi yazarlarının Türkiye solunun milliyetçiliği konusundaki ortak tespitini Fikret Başkaya&#8217;nın şu sözleri özetlemektedir:</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;deki solun başlıca zaaflarından biri de enternasyonalizmi özümleyememesi, milliyetçilik virüsünden bir türlü yakayı kurtaramamasıdır.&#8221; (Fikret Başkaya, agm, s.74)</p>
<p>Murat Belge&#8217;nin<strong>, </strong>Şubat 1980 tarihli <em>Birikim </em>dergisinde yayımlanmış ve <strong>Sol </strong>cildinde bir kere daha iktibas edilen makalesinde, bu milliyetçiliğin uluslararası kaynakları şöyle ortaya konmaktadır:</p>
<p>&#8220;Bugünün dünyasında iki büyük &#8217;sosyalist&#8217; devlet, Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti, Marksizmi tamamen millileştirmiş durumdadırlar. İki ülkenin sosyalizmlerinin bir türlü uzlaşmaması, aslında, iki ülkenin ulusal çıkarlarının uzlaşmamasından kaynaklanan bir durum. Bu iki devletin aldıkları tavırlarda, Çin&#8217;in daha açıktan milliyetçi olduğunu görüyoruz. Kendisi öyle olduktan başka, &#8216;üç dünya&#8217; filan gibi temeli ulusal olan teorilerle, dünyada devrimci olmaya kalkışan herkese de milliyetçi olmayı salık vermektedir. Onun için de, çeşitli ülkelerin Çinci politik grupları, ancak kendi ülkelerinin faşistleriyle kıyaslanabilecek bir milliyetçilik tırmanmasına giriyorlar.&#8221; (Murat Belge, &#8220;Marksizmin &#8216;Millileşmesi&#8217; mi, &#8216;Yerlileşmesi&#8217; mi?&#8221;, s.113)</p>
<p>Suavi Aydın, &#8220;anti-emperyalist savaş&#8221; mantığının, solun milliyetçiliğinin içteki esas nedeni olduğuna dikkat çekmektedir:</p>
<p>&#8220;En ifradi örneğini <em>Aydınlık </em>çizgisinde görmekle birlikte, 1980 darbesinin arefesinde sol yelpaze içindeki çoğunluğun söylemindeki ağırlığın &#8216;anti-emperyalizm&#8217; olduğu görülür. Bütün sol tavır, sınıf savaşından önce neredeyse topyekûn bir anti-emperyalist savaşı esas almış ve Türkiye devletiyle mücadelesini izah ederken de onun &#8216;kötücüllüğünü&#8217; emperyalizmin bir uzantısı olmasından hareketle kurgulamıştır. Bunun arkasında, esasen bu devletin bir &#8216;anti-emperyalist&#8217; savaş sonucunda kurulan &#8216;ilerici&#8217; bir devlet olmaklığı kabulü yatmaktadır.&#8221; (Suavi Aydın, &#8220;Türkiye Solunda Özgücülük ve Milliyetçilik&#8221;, s.576)</p>
<p>Gökhan Atılgan, aynı noktayı, solun &#8220;yerlileşmek&#8221; kaygısıyla egemen ideolojileri &#8220;mülk&#8221; edinme güdüsüne bağlayarak şöyle ele almaktadır:</p>
<p>&#8220;Anlaşılan oydu ki, sol, kendisini yerlileştirmek ve kitleselleşmek kaygısıyla rakip siyasal söylemlerin merkezi kavramları konumundaki milliyetçilik ve Kemalizmi yeniden içeriklendirip kendisine mülk edinmeye yeltenmiş, böylece anti-emperyalizm ve bağımsızlıkçılığı, söyleminin merkezi kavramları olarak inşa etmeye yönelmişti.&#8221; (Gökhan Atılgan, &#8220;Anti-Emperyalizm ve Bağımsızlıkçılık (1920-1971)&#8221;, s.685)</p>
<p>Suavi Aydın ve Gökhan Atılgan&#8217;ın, Türkiye solunun genelde sınıf mücadelesini bir kenara koyup anti-emperyalizmi benimsemesi tespitlerini Bülent Somay da özelde 1960&#8242;lar soluna ilişkin yapmaktadır:</p>
<p>&#8220;1960&#8242;lar solu, mücadele çerçevesini &#8216;emperyalizme karşı vatanseverler&#8217; şeklinde çizerek, her şeyden önce sınıfsal yaklaşımı bir yana bırakmıştır.&#8221; (Bülent Somay, agm, s.658)</p>
<h2>Anti-Kapitalizmi Anti-Emperyalizme</h2>
<p><strong>Feda Eden Sol</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Bu bölüme, Gökhan Atılgan&#8217;ın şu dikkatli gözlemiyle başlayalım:</p>
<p>&#8220;Emperyalizme karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadeleyi farklı tarihsel dönemlerin işleri olarak ele almanın eninde sonunda kapitalizmin kendisiyle, milliyetçilikle ve Kemalizmle pozitif bir ilişki kuracağına ilişkin tarihsel dersin&#8230; tekerrür ettiğini görebilmek.&#8221; (Gökhan Atılgan, agm, s.703)</p>
<p>Gerçekten de, yazının başından beri alıntılarla ortaya koymaya çalıştığım, Solun, Kemalizminin, kalkınmacılığının ve milliyetçiliğinin temelinde yatan en önemli içsel faktörlerin başında gelmektedir emperyalizmi dışsal bir olgu olarak görmek ve kapitalizme karşı mücadele ile emperyalizme karşı mücadeleyi birbirinden kopartmak (ki bu teorinin babası da Stalin&#8217;dir). Bu yöneliş, solu, &#8220;milli&#8221; kapitalizmin ve dolayısıyla Kemalizm ve milliyetçiliğin yedek gücü haline getirmiştir. Şimdi, yine alıntılarla, 1960 sonrası sol akımları inceleyelim ve bu eğilimin solun hangi kesimlerinde, hangi teorik sapaklardan geçerek geliştiğini saptamaya çalışalım.</p>
<p>1960&#8242;ların solu, Sovyetler Birliği esinli, Yön ve erken dönem TİP&#8217;inin kapitalist olmayan kalkınma yolu tezi; Stalin ve Çin esinli Milli Demokratik Devrim (MDD) tezi; ve geç 1960&#8242;lar TİP&#8217;inin, kısmen Lenin ve Troçki esinli Sosyalist Devrim (SD) tezi etrafında şekillenmiştir.</p>
<p>1960&#8242;ların başlarında oluşan ve aralarında &#8220;tepeden inmecilik&#8221; ve &#8220;aşağıdan yukarıcılık&#8221; ya da &#8220;darbecilik&#8221; ve &#8220;parlamentoculuk&#8221; gibi bir farklılık olduğu kabul edilen Yön ve TİP, aslında &#8220;anti-emperyalist&#8221; ve &#8220;ulusalcı&#8221; söylemde çok büyük farklılıklar sergilemezler.</p>
<p>&#8220;Türkiye İşçi Partisi&#8217;nin temel siyasal tezlerini ve ideolojisini, özellikle 1965-66 yıllarına kadar, dönemin diğer sol hareketlerinden &#8211; örneğin Yöncülerden &#8211; ayırmak kolay değildi. 27 Mayıs 1961 Anayasası, Kemalizm, kalkınmacılık, devletçilik, sosyal adalet, kapitalist olmayan kalkınma yolu, milliyetçilik gibi başlıklarda Yön hareketi ile TİP arasında büyük bir paralellik vardı.&#8221; (Mustafa Şener, &#8220;Türkiye İşçi Partisi&#8221;, s.365)</p>
<p>&#8220;Yöncülerin yaptığı gibi, TİP&#8217;liler de 1960&#8242;larda verilen siyasal mücadeleyi İkinci Kurtuluş Savaşı olarak adlandırıyor, bazen &#8216;milli cephe&#8217; çağrısı bile yapıyorlardı.&#8221; (Mustafa Şener, agm, s.370)</p>
<p>&#8220;TİP programı, Türkiye toplumunu analiz etmede kullandığı yöntemiyle, sınıf mücadelesini esas almasıyla ve sorunların çözümünün emekçi sınıfların iktidarından geçtiğini öne sürmesiyle Marksist bir çerçeveye sahipti. Ancak program çözüm yolu olarak sosyalizmi değil, kapitalist olmayan kalkınma yolunu gösteriyordu&#8230; herhalde o yıllarda uluslararası sosyalist harekette azgelişmiş ülkelerin sosyalizmden önce kapitalist olmayan yoldan geçmesi gerektiği yönündeki hâkim anlayış da sosyalizmin yakın hedef olarak gösterilmesinde çekinceler yaratıyordu.&#8221; (Mustafa Şener, agm, s.359)</p>
<p>&#8220;1960&#8242;lı yılların ilk yarısında Yön hareketi de Mihri Belli de TİP de benzer bir söylemsel konfigürasyona sahipti. Üçü de emperyalizme karşı mücadele yoluyla, iktisadi ve siyasal bağımsızlığın yeniden kazanılmasını temel hareket noktası olarak almıştı.. Üçü de emperyalizme karşı iktisadi ve siyasi bağımsızlığı savunmanın sahici milliyetçilik olduğunu savunuyordu.&#8221; (Gökhan Atılgan, agm, s.684-685)</p>
<p>Bu konuyu irdelerken, kısaca dünya sosyalist hareketindeki değişim aşamalarına değinmekte fayda var.</p>
<p>Marx ve Engels, sosyalist devrimlerin ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini öngörmüşlerdi. Onların döneminde sosyalist mücadele aşağı yukarı Avrupa ülkeleriyle kısıtlı olduğundan, sanayisi az gelişmiş ve işçi sınıfı gereğince oluşmamış ülkelere ilişkin devrim sorunu çok az tartışma konusu olmuştu. Ne var ki, 20. Yüzyılın başından itibaren dünya devrim mücadelesi farklı bir seyir izledi, Marx ve Engels&#8217;in öngörmedikleri biçimde, kapitalizmin yayılma sürecini sürdürdüğü sanayisi az gelişmiş ülkelerde yayılmaya başladı. Bu ülkelerin başında Rusya geliyordu. Bu yüzden, Rus Marksistleri, sanayisi gelişmemiş bir ülkedeki devrim sorununu tartışmak ve bu konuda bir strateji geliştirmek zorunda kaldılar.</p>
<p>Başlangıçta Menşevikler ve Bolşevikler, Rusya&#8217;da devrimin bulunduğu aşama konusunda ortak bir noktada birleşiyorlardı. Sosyalizm madem ileri üretici güçler temelini gerektiriyordu, o halde Rusya&#8217;daki devrimin karakteri, bu ileri üretici güçler temelini gerçekleştirecek olan burjuva demokratik devrimiydi. Ne var ki, Bolşeviklerle Menşevikler arasındaki ayrılık tam da bu noktadan sonra başlıyordu. Lenin, Menşeviklerden farklı olarak burjuvazinin burjuva demokratik devrime önderlik edecek kapasitede olmadığını ileri sürüyor ve dolayısıyla burjuva demokratik devrimin görevlerinin bir işçi-köylü iktidarı aracılığıyla gerçekleştirileceğini öngörüyordu. Buna rağmen, Bolşevikler ve Menşevikler arasında, devrimin ilk aşamasının burjuva demokratik devrim olacağı konusunda bir anlaşmazlık yoktu.</p>
<p>Bu tartışmada sadece Troçki farklı bir tez ileri sürüyordu. Troçki&#8217;nin tezi, Lenin&#8217;den de farklı olarak, burjuva demokratik devrimin görevlerinin, doğrudan bir sosyalist devrim ve işçi iktidarı aracılığıyla gerçekleştirilebileceği yönündeydi.</p>
<p>1917 Şubat devriminden sonra, Bolşevik Partisi&#8217;nin içinde, devrim stratejisi konusunda büyük bir tartışma yaşandı. Lenin hariç, Bolşevik Parti Merkez Komitesi&#8217;nin Stalin de içlerinde olmak üzere neredeyse tamamı, eski Bolşevik teze bağlı kaldı. Lenin ise, <em>Nisan Tezleri</em>&#8216;nde eski teoriyi reddetti ve Troçki&#8217;nin tezine yaklaştı. Lenin&#8217;e göre, Şubat devrimi bir burjuva demokratik devrimdi ve bu devrimin daha ileri bir boyuta ulaşması mümkün değildi. Şimdi sıra, köylülükle ittifak yapan proletaryanın (proletarya partisinin de denebilir) iktidarı ele geçirip sosyalist devrimi gerçekleştirmesindeydi. Böylece Lenin, Troçki&#8217;yle el ele vererek, klasik Marksist devrim tanımında büyük bir devrim yapıyor ve &#8220;devrim&#8221;in tanımını, toplumsal yapıdan siyasal yapıya taşıyordu. Lenin ve Troçki&#8217;ye göre, devrim, her şeyden önce siyasal iktidarın ele geçirildiği ana göre tanımlanmalıydı. Siyasal iktidarı bir sosyalist devrimle ele geçiren proletarya uzun vadede burjuva demokratik devrimin toplumsal görevlerini tamamlayacaktı.</p>
<p>Stalin, Lenin&#8217;in ve olayların zoruyla bu tezi kabul etmiş gibi görünmesine rağmen, aslında klasik Marksist ve Menşevik aşamalı devrim tezine çok daha yakındı. Nitekim, Lenin&#8217;in ölümünden sonra iktidarı ele geçirince ilk yaptığı iş, eski klasik aşamalı devrim tezini Komintern&#8217;e dayatmak oldu (bunu söylerken, elbette, Lenin&#8217;in de uluslararası planda, burjuva önderliklere ağırlık veren ve aşamalar içeren ulusal kurtuluş tezleri ileri sürdüğünü ve bu yüzden örneğin Hintli Roy&#8217;la çatıştığını unutuyor değilim). Bu aşamalı devrim tezinin ilk uygulaması Çin&#8217;de ortaya kondu. Çinli komünistler, Komintern&#8217;in önerisine (ya da dayatmasına) uygun olarak, ulusal burjuva devrim aşamasının temsilcisi olarak görülen Çan Kay-Şek&#8217;in Guomintang partisine katıldılar ve bizzat Çan Kay Şek&#8217;in ağır saldırılarıyla yenilgiye uğrayarak kırsal alanlara sığınmak zorunda kaldılar.</p>
<p>Stalin, 1930&#8242;lu ve 1940&#8242;lı yıllarda, &#8220;ulusal cephe&#8221; ve &#8220;halk cephesi&#8221; politikalarıyla aşamalı devrim teorisini İspanya iç savaşına ve Avrupa&#8217;ya da uyguladı. İspanya başta olmak üzere bu uygulamaların büyük çoğunluğu yenilgiyle sonuçlandı. Böylece Avrupa&#8217;daki Komünist Partiler, bu politikaların sonucu olarak, Sovyet dış politikasının aletlerine ve kendi ülke burjuvazilerinin yedek gücüne dönüştüler.</p>
<p>Mao zedung, aslında kendi iktidarı ele alma pratiği, Stalin&#8217;in aşamalı devrim stratejisine aykırı olmasına, hatta kendisi bu stratejiyle savaşarak devrimi başarıya ulaştırmasına rağmen, ortodoks-Stalinist çizgiye bağlı kaldı ve bu stratejiyi milli demokratik devrim adıyla daha da allayıp pullayarak dünya devriminin stratejisi olarak ileri sürdü. Bunda, Çin Halk Cumhuriyeti&#8217;nin Sovyetler Birliği ile sürdürdüğü milliyetçi rekabetin rolü de inkâr edilemez. Milli demokratik devrim vurgusu, biraz da Sovyetler Birliği&#8217;nin kapitalist olmayan kalkınma yolu tezine karşı geliştirilmişti.</p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;nin kapitalist olmayan kalkınma yolu tezi, Stalin sonrası Sovyet teorisyenleri tarafından ortaya atılmış ve Sovyetler&#8217;in, sanayisi az gelişmiş ülkeler için ileri sürdüğü resmi tez haline gelmişti.<a name="_ftnref1" href="#_ftn1">[1]</a> Bu tezin ileri sürülmesinin başlıca nedeni, &#8220;üçüncü dünya&#8221; ülkelerinde gelişen anti-emperyalist ve ulusalcı hareketler ve iktidarlardı. Sovyetler Birliği bu hareket ve iktidarların &#8220;ilerici&#8221; potansiyelini değerlendirmiş ve kendisine müttefik olabilecek bu güçlere kapitalist olmayan kalkınma yolu tezini önermişti. İşin aslı ise şuydu: Soğuk savaş döneminde bu ülkelerin ve güçlerin önünde iki kalkınma modeli durmaktaydı. Biri batının ve ABD&#8217;nin temsil ettiği kapitalist, özel mülkiyetçi kalkınma yolu, diğeri ise, Sovyetler Birliği&#8217;nin temsil ettiği kapitalist olmayan, devletçi kalkınma yolu. Bu yollardan birincisini seçenler ABD ve batının, ikincisini seçenler ise Sovyetler Birliği&#8217;nin müttefiki olacaklar, kalkınma için birincinin ya da ikincinin yardımına bel bağlayacaklardı. Bu tezde, Sovyet dış politikasının yeni müttefikler kazanma yararcılığının payını görmemek mümkün değildir.</p>
<p>Bununla birlikte, kapitalist olmayan kalkınma yolu tezi, Stalin&#8217;in aşamacı devrim tezi ya da milli demokratik devrim tezi gibi bir &#8220;milli kapitalizm&#8221; aşaması öngörmediği için, bence Lenin ve Troçki&#8217;nin sosyalist devrim tezine nispeten daha yakın düşmektedir. Bu iki tez arasında Stalinist MDD tezi, Menşevizme, sosyal demokrasiye, sağcı reformist ve teslimiyetçi çizgiye çok daha fazla cevaz verenidir.<a name="_ftnref2" href="#_ftn2">[2]</a></p>
<p>Yeniden Türkiye&#8217;ye dönecek olursak, 1960&#8242;ların ilk yarısında, Yön ve TİP, yukarda işaret edilen tüm milliyetçi söylemlerine rağmen, kapitalist olmayan kalkınma yolu tezine yakınlıkları<a name="_ftnref3" href="#_ftn3">[3]</a> dolayısıyla, 1960&#8242;ların ikinci yarısında hakim olan MDD çizgisine göre daha solda yer alıyorlardı.</p>
<p>Nitekim, Doğan Avcıoğlu&#8217;nun şu Kemalizm eleştirisine, ne MDD&#8217;cilerde, ne de bugünkü ulusalcılarda rastlamak mümkün:</p>
<p>&#8220;<em>Atatürk&#8217;ün etrafındaki kadro, onun ısrarla üzerinde durduğu ekonomik bağımsızlığın milli bir kapitalizm yaratmak suretiyle gerçekleştirilebileceği düşüncesine kapılmıştır. Devletçilik&#8230; halkçı bir zihniyetle yürütülmediği için bürokratik bir nitelikte kalmıştır&#8230; kısa ve sistemsiz devletçilik uygulaması, genellikle kapitalizmi geliştirme aracı olmuştur. Devlet eliyle geliştirilen kapitalist sınıf ise, toprak ağalarıyla ittifak halinde, kendini ilk fırsatta milletlerarası kapitalizmin kucağına atmıştır.</em>&#8221; (Doğan Avcıoğlu, &#8220;Azgelişmiş Ülkelerde antiemperyalist Mücadele&#8230; Halkçı, Devletçi, Devrimci ve Milliyetçi Kalkınma Yolu&#8221;, <em>Yön</em>, sayı: 111, 1965. Gökhan atılgan&#8217;dan naklen, &#8220;Yön-Devrim Hareketi&#8221;, s.625-626)</p>
<p>Yine Avcıoğlu, MDD&#8217;cilerden farklı olarak emperyalizmi dışsal bir olgu değil, içsel bir olgu olarak görüyordu:</p>
<p>&#8220;Doğan Avcıoğlu&#8217;nun, Türkiye&#8217;nin emperyalizme bağımlılığını &#8216;dışsal&#8217; bir durum olarak değil, ülkenin hakim sınıflarıyla emperyalizm arasındaki içsel ilişkilerin bir neticesi olarak tanımlaması da onun sınıf çözümlemesi bakımından Marksizme hayli yakın bir mevkide olduğunu göstermekteydi. Doğan Avcıoğlu, bağımlılığı bir dış dayatma olarak değil, içerideki hakim sınıflar ile emperyalistler arasındaki içsel sınıf çıkarı bağının sonucu olarak görüyor [du]&#8230; Buradan çıkarılacak sonuç: Yöncülerin aralarında bir ayrıma gitmeksizin ve öncelik sonralık ilişkisi kurmaksızın iç ve dış kapitalizme karşı çıkıyor olmalarıydı.&#8221; (Gökhan Atılgan, agm, s.641-642)</p>
<p>Öte yandan, erken dönem TİP de, Yön gibi, kapitalist olmayan kalkınma yolunun taraftarıydı:</p>
<p>&#8220;TİP&#8217;liler &#8217;sosyalist devrim&#8217; tezinin henüz ortaya çıkmadığı ilk yıllarda kapitalist olmayan kalkınma yolunu ülkeyi zamanla sosyalizme götürecek bir geçiş dönemi olarak kurgulamışlardı. Bu dönemde açık hedef olarak sosyalizmi gösteremeyen TİP&#8217;liler, kapitalist olmayan kalkınma yolunu daha &#8216;meşru&#8217; bir alternatif olarak öne sürmüş[lerdi]&#8221; (Mustafa Şener, agm, s.389)</p>
<p>TİP&#8217;in &#8220;kapitalist olmayan kalkınma yolu&#8221; teorisini izlemesi, MDD hareketine göre daha olumlu bir çizgide bulunmasını sağlayan faktörlerden biri olarak görülebilir. Çünkü bu teori, en azından bir &#8220;milli kapitalizm&#8221; aşaması öngörmüyor, dahası kapitalizmle emperyalizmin birbirinden kopartılmasına cevaz vermiyordu:</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;de yerli ve yabancı sermaye arasında bir ayrım yapmamak, emperyalizmle hakim sınıflar arasındaki ilişkiyi sınıf çıkarlarına dayalı &#8216;içsel&#8217; bir ilişki olarak kavramak, sermaye iktidarına karşı verilen mücadele ile emperyalizme karşı verilen mücadeleyi birlikte düşünmek anlamına geliyordu. TİP açısından, emperyalizme karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadele, aynı tarihsel süreçte verilmesi gereken mücadelelerdi.&#8221; (Gökhan Atılgan, &#8220;Türkiye Sosyalist Hareketinde Anti-Emperyalizm ve Bağımsızlıkçılık (1920-1971), s.693-694)</p>
<p>MDD hareketinin önderi Mihri Belli&#8217;nin de aynı nedenle &#8220;kapitalist olmayan yol&#8221;a karşı çıkması gayet doğaldı:</p>
<p>&#8220;Bu adım, sosyalist bir kuruluş için zorunlu olan kapitalistleşmenin, sanayileşmenin gerçekleşmesini sağlayacaktı. Zira, &#8216;ülkeyi sanayileştirmeden&#8230; sosyalizm olmaz&#8217;dı (Belli, 1966). Bu nedenledir ki; Mihri Belli, kapitalizmi atlayarak sosyalizme ulaşmayı hedefleyen ve Stalin sonrası SBKP kuramcıları tarafından azgelişmiş ülkeler için geliştirilen &#8216;kapitalist olmayan yol&#8217; tezine karşı çıkmıştı. (Belli, 1970)&#8221; (Gökhan Atılgan, &#8220;Mihri Belli&#8221;, s.561)</p>
<p>Mihri Belli, MDD teziyle, solun kapitalizme karşı mücadelesini iptal eden ve dahası solun kapitalizmin yedek gücü haline gelmesine yol açan bir lider olarak tarihe geçmiştir:</p>
<p>&#8220;Anlaşılacağı gibi, onun [Mihri Belli'nin] tahayyülündeki MDD&#8217;nin içerideki kapitalizmle bir sorunu yoktu. İçerideki kapitalizmi vakti geldiğinde yıkmak için önce emperyalizmi ve işbirlikçilerini yenmek gerekiyordu. &#8216; &#8216;İç sömürüyü kaldıracağım&#8217; diyebilmek için,&#8217; diyordu Mihri Belli, &#8216;mutlaka bağımsız bir ülke gerekir.&#8217; (Belli, 1970)&#8221; (Gökhan Atılgan, agm, s.560)</p>
<p>&#8220;&#8230; milli demokratik devrim kuramcıları açısından, emperyalizme karşı mücadele, farklı tarihsel dönemlerin görevleri olarak beliriyordu. MDD&#8217;nin genç kuramcılarından Şahin Alpay, bu konuda şunları yazıyordu:</p>
<p>&#8216;<em>Anti-kapitalist mücadele, anti-emperyalist mücadeleden ayrıdır ve hiçbir zaman bir arada yürütülmez.</em>&#8216; &#8221; (Gökhan Atılgan, &#8220;Türkiye Sosyalist Hareketinde Anti-Emperyalizm ve Bağımsızlıkçılık (1920-1971), s.691)</p>
<p>MDD teorisi, Türkiye solunda bu kadar olumsuz izler bırakmış olmasına rağmen, içinden kendisinin &#8220;inkâr&#8221;ını da çıkartmıştır: Mahir Çayan.</p>
<p>Mahir Çayan, diğer teorilerinin tartışılırlığı bir yana, emperyalizmin dışsal-işgalci bir olgu olduğunu reddeden teorisiyle, bugün de Türkiye sol hareketi içinde nadide bir inci gibi parıldamaktadır:</p>
<p>&#8220;Mahir Çayan için aslında 3. Bunalım döneminde emperyalizm ve kapitalizm bir ve aynı şeylerdir ve anti-emperyalizm basitçe bir işgalcinin (çünkü yeni-sömürgecilik analizi çerçevesinde işgal değil, gizli işgal söz konusudur) tasfiyesi sorunu olarak görülemez.&#8221; (Süreyya T. Kozaklı, &#8220;Mahir Çayan&#8217;ın Siyasi Düşüncesi&#8221;, s.502)</p>
<p>&#8220;Çayan&#8217;ın devrim tasarımında, emperyalizme karşı mücadele ile kapitalizme karşı mücadele arasında bir ayrım yapılmamış, bu ikisi ayrı tarihsel dönemlerin görevleri olarak saptanmamıştı. &#8216;Anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim&#8217; &#8216;kesintisiz ve sürekli&#8217; olacaktı (Çayan, <em>Bütün Yazıları</em>, Atılım Yayınları, 1992).&#8221; (Gökhan Atılgan, agm, s.693-694)</p>
<h2>Sonuç Yerine</h2>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sonuç yerine, yine <strong>Sol </strong>cildinden şu üç alıntıyı vermek istiyorum:</p>
<p>&#8220;Önümüzdeki dönemde sosyalist hareketin yeniden bir umut olabilmesi, inandırıcı bir alternatif toplum projesi ortaya koyabilmesinin koşulu, kendi geçmişiyle radikal bir hesaplaşma yapabilme yeteneğine bağlıdır.&#8221; (Fikret Başkaya, agm, s.76)</p>
<p>&#8220;Türkiye sosyalist hareketinin bütün ayrışma ve bölünmelerine rağmen ortak ideolojik paydasını oluşturan Stalinizmle yüzleşmesi ancak kendi Kemalist geçmişiyle yüzleşme sürecinden sonra gündeme gelebilecektir.&#8221; (Ali Rıza Tura, agm, s.83)</p>
<p>&#8220;Türkiye solunun&#8230; bir yeniden oluşum sürecinin etkin bir bileşeni olabilmesi, öncelikle Kemalizm ve Stalinizmle tam bir hesaplaşmayı başarmasıyla mümkündür. Resmi ideolojiden tam bağımsızlaşmadan, Stalinist pratikle hesaplaşmadan, enternasyonalizmi içselleştirmeden, demokrasinin değerini anlamadan ve onu bir yaşam biçimine dönüştürmeden, milliyetçilik virüsünden yakayı kurtarmadan bir arpa boyu yol alması mümkün değildir.&#8221; (Fikret Başkaya, agm, s.76)</p>
<p>Önümüzde muazzam bir düşünsel ve kültürel  devrim görevi bizleri bekliyor.</p>
<p>Gün Zileli<br />
13 Ağustos 2007</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<hr size="1" /><a name="_ftn1" href="#_ftnref1">[1]</a> „Örneğin 1960 yılında Moskova&#8217;da yapılan ‚Komünist ve İşçi Partileri Temsilcileri Toplantısı&#8217;nın sonunda yayımlanan bildiride, siyasi bağımsızlığını kazanan azgelişmiş ülkelerin sömürülmekten ve yoksulluktan kurtuluşlarının tek yolunun ‚kapitalist olmayan gelişme yolu&#8217; olduğu vurgulanmıştı.&#8221; (Mustafa Şener, „Türkiye İşçi Partisi&#8221;, s.414)</p>
<p><a name="_ftn2" href="#_ftnref2">[2]</a> [Doğan Avcıoğlu'nun]&#8230; „Azgelişmiş ülkeler için milli burjuvaziyle ittifak halinde kapitalist evrim yolundan sosyalizme ulaşmayı ‚milli demokratik devrim&#8217; adı altında kuramlaştıran Josef Stalin&#8217;e fikri bir yakınlık duyduğu da söylenemezdi. Doğan Avcıoğlu, azgelişmiş ülkelerin ve tabii Türkiye&#8217;nin, sosyalizme gidiş yolu konusunda Lenin&#8217;in anafikrini paylaşıyordu. Nitekim kendisi, azgelişmiş ülkelerin, sosyalist ülkelerin yardımıyla ‚kapitalist gelişme safhasını atlayarak sosyalizme ulaşılabileceği&#8217; konusunda Lenin&#8217;e duyduğu fikri yakınlığını belirtmiştir (Avcıoğlu, 1965b) Yöncülerin Türkiye&#8217;de sosyalizmin kuruluşu için önerdikleri ‚kapitalist olmayan yol&#8217; tezi, Stalin sonrası Sovyet kuramcılar tarafından Üçüncü Dünya ülkelerine önerilen yol ile uygunluk içindeydi. Sovyet kuramcılar, sömürge ve yarı-sömürgelerde emperyalizm ve kapitalizme karşı verilen mücadeleler ve bu ülkelerde iktidara talip radikal elitlerin ortaya çıkışının da teşvikiyle geliştirdikleri ‚kapitalist olmayan yol&#8217; teziyle, azgelişmiş ülkelerin kapitalizmi atlayarak devletçi bir yolla sosyalizme ulaşabileceklerini öngörüyorlardı.&#8221; (Gökhan Atılgan, „Yön-Devrim Hareketi&#8221;, s.635)</p>
<p><a name="_ftn3" href="#_ftnref3">[3]</a> „Amerikan emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi veren pek çok Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkesi nezdinde büyük bir prestije kavuşan SSCB, bu ülkeler için ‚kapitalist olmayan kalkınma yolu&#8217;nu öneriyordu. Bu öneriyi takip eden azgelişmiş ülkeler, bir ulusal amaç haline getirdikleri kalkınma yarışında küçümsenemeyecek mesafeler kaydediyorlardı. <em>Yön</em>, mevcut rejimin ve ‚hür teşebbüs&#8217;ü esas alan ülkelerin çoğunluğunun açmaza sürüklendiği bir dönemde Türkiye&#8217;ye bu modeli önermiş ve bunu somut bir program halinde neredeyse her gün işlemişti.&#8221; (Gökhan Atılgan, agm, s.599)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2007/08/13/sol-ve-milliyetcilik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşamlar ve Dönemler</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2007/04/15/yasamlar-ve-donemler/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2007/04/15/yasamlar-ve-donemler/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Apr 2007 09:09:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Açık Gazete)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=164</guid>
		<description><![CDATA[Mary Davis, Sylvia Pankhurst, Radikal Politik Mücadelede Geçmiş Bir Hayat,
çev: Emine Özkaya, Versus, Mayıs 2006
Biyografi ve otobiyografi okumayı severim. Biyografiler, ilginç bireysel yaşam öykülerinin yanı sıra, dönemleri anlamak açısından hitap ederler bana. Hele öyle kritik dönemler ve bu dönemlerle kaynaşmış, bütünleşmiş öyle yaşamlar vardır ki, bir yaşamı izlerken, aynı zamanda bir dönemi ya da dönemleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;">Mary Davis, <em>Sylvia Pankhurst, Radikal Politik Mücadelede Geçmiş Bir Hayat</em>,<br />
çev: Emine Özkaya, Versus, Mayıs 2006</p>
<p>Biyografi ve otobiyografi okumayı severim. Biyografiler, ilginç bireysel yaşam öykülerinin yanı sıra, dönemleri anlamak açısından hitap ederler bana. Hele öyle kritik dönemler ve bu dönemlerle kaynaşmış, bütünleşmiş öyle yaşamlar vardır ki, bir yaşamı izlerken, aynı zamanda bir dönemi ya da dönemleri de izlemiş, öğrenmiş olursunuz. Tarihçiler, bireysel yaşamları dönemlerle fazlasıyla özdeşleşmiş liderlerin ya da politikacıların bireysel yaşamlarından pek bir şey çıkartamazlar da, bireysel yaşamlarını, içinde yaşadıkları dönemde anlamlandırmış ve izledikleri yollarla o dönemlere katkıda bulunmuş bireylerin biyografi ya da otobiyografilerinden çok daha fazla yararlanırlar. Hatta tarih kitapları, o insana, yaptıklarına, yaşadıklarına gereken önemi vermemiş bile olsa. İşte Sylvia Pankurst böyle bir kişiliktir. Üstelik bu kişilik, kitabın çevirmeni Emine Özkaya&#8217;nın <em>Önsöz</em>&#8216;de, &#8220;Bazıları tarihi yazar, ama bazıları geleceği&#8221; sözleriyle belirttiği gibi, yaşadığı dönemden geleceğe, yani günümüze ışık tutmuşsa.</p>
<p>Sylvia Pankurst&#8217;un, eşitlikçi feministlerin kısıtlı oy hakkı talebiyle yetinmeyip, genel oy hakkı talebini savunduğunu; döneminin orta sınıf feministlerinden farklı bir yol izleyerek Doğu Londra&#8217;da, işçi kadınların arasında onlardan biri olarak yaşadığını; politik eşitlik taleplerini aşarak toplumsal değerleri de sorgulayan 1960&#8242;lı yılların ikinci dalga feminizminin öncüsü olduğunu; I. Dünya savaşına karşı çıktığını; Sovyet devrimini savunduğunu; ırkçılıkla ve faşizmle amansızca mücadele ettiğini, Mary Davis&#8217;in kitabından ayrıntılarıyla izleyebiliyoruz. Ayrıca bu okuma bize, İngiltere&#8217;de, o dönemde sol ve feminist kesimde ortaya çıkan örgütler ve liderlikleri hakkında çok değerli bilgiler de sunuyor.</p>
<p>Ne var ki, Mary Davis&#8217;in yeterince değerlendiremediğini düşündüğüm öyle bir yanı var ki, Sylvia Pankurst&#8217;un, işte onu günümüzde paha biçilmez ölçüde değerli kılan bu: Sylvia Pankhust&#8217;un III. Enternasyonal&#8217;deki ve İngiltere solu içindeki sol muhalefeti; işte Lenin&#8217;e şu meşum, <em>Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı </em>kitabını yazdıran (bu kitapta Sylvia Pankurst&#8217;un adı, Bordiga ve Pannekoek gibi diğer sol komünist liderlerin arasında geçmekte ve Lenin tarafından eleştirilmektedir) da bu sol muhalefettir.</p>
<p>Bu sol muhalefet başlıca üç noktada toplanır: 1. Labour Partiye bakış; 2. Sendikalara bakış; 3. Parlamentoya bakış.</p>
<p>Sylvia Pankurst, Britanya komünistlerinin çoğunun tersine, Labour Parti&#8217;yi işçi sınıfının kitlesel partisi olarak görmeyi reddeder. Ona göre, bu parti, burjuvazinin öz partisidir ve işçi sınıfı içindeki örgütlülüğü sadece işçi sınıfını sınıf işbirliğine ikna etmeye hizmet etmektedir. Labour parti&#8217;yi desteklemek ve ona katılmak, sınıf ihanetiyle özdeştir. Lenin, Pankurst&#8217;la diğer komünistlerin Labour Parti üzerine tartışmalarını bir süre tarafsız görünerek izlemiş, sonunda, Pankurst&#8217;a karşı diğerlerinden yana ağırlık koymuş ve Labour Parti&#8217;nin, &#8220;ipin asılan adama destek olması&#8221; gibi desteklenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu tartışmanın üzerinden seksen yıl geçtikten sonra, &#8220;ipin ucunda&#8221; asılı olanın işçi sınıfından başkası olmadığını ve Pankurst&#8217;un haklı çıktığını görüyoruz.</p>
<p>Pankurst, ikinci tartışma noktası olan sendikalar konusunda da haklı çıkmıştır. Ona göre, sendikalar, işçi sınıfının kurtulmasına değil, köleleştirilmesine hizmet eden aygıtlardı. Başlıca işlevleri, sınıf uzlaşması ortamı yaratmak ve işçilerin emeğinin kapitalist emek piyasasına sorunsuzca pazarlanmasını sağlamaktı. Lenin, malum broşüründe bu görüşleri sekterlikle ve çocuklukla suçlamıştı. Bugün, örneğin Britanya&#8217;da, sendikaların nasıl devasa sınıf işbirliği kurumları olduklarını gördükçe insan Sylvia Pankurst&#8217;ün yerden göğe kadar haklı olduğunu ve daha o zamandan müthiş bir öngörüde bulunduğunu saptamaktan geri kalamıyor.</p>
<p>Son olarak, parlamento konusu da çok açık. Pankurst, diğer sol komünist önderler gibi, parlamentoya katılımın, devrimi geciktirmekten ve ertelemekten başka bir işe yaramayacağını ileri sürmüştü. Elbette bu aciliyet tezlerinde, 1917 devriminin yarattığı heyecanın ve dünya devriminin kapının eşiğine dayanmış olduğu ilüzyonlarının payı küçümsenemez. Bunu saptamakla birlikte, Pankurst&#8217;ün bu noktada da genel planda haklı çıktığını belirtmek zorundayız. Bırakın parlamentolardan &#8220;devrim için&#8221; yararlanmayı, parlamentolar, bugün, sosyal devletin budanmasının önünde bir direnç noktası rolünü bile oynayamamaktadırlar. Bugün artık net bir şekilde görülmesi gerektiği gibi, parlamentolar ve seçimler, kapitalist ekonomilerin ve sömürünün azamileştirmesinin onay ve onanma merkezleridir.</p>
<p>Bir yaşam bitiyor, ama o yaşamla yoğrulmuş gerçekler günümüzde de varlığını sürdürüyor, zihinlerimizi açıyor.</p>
<p>Gün Zileli<br />
15 Nisan 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2007/04/15/yasamlar-ve-donemler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gerçeklikle Aramızdaki Mesafeyi Azaltmak</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2007/03/02/gerceklikle-aramizdaki-mesafeyi-azaltmak/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2007/03/02/gerceklikle-aramizdaki-mesafeyi-azaltmak/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Mar 2007 08:50:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anti-emperyalizm ve Ulusalcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[| İnternet Siteleri (Açık Gazete)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Anti-emperyalizm&#8221;, Ulusalcılık, Demokrasi ve Rejimin niteliği
 
Fikret Başkaya&#8217;nın Reel Atatürkçülük kitabı (Özgür Üniversite, Şubat 2007), günümüzün iki başta gelen tartışma konusunu kapsamlı bir şekilde bir kez daha ele alıyor: &#8220;ulusal kurtuluş&#8221;, anti-emperyalizm ve ulusalcılık; demokrasi ve Türkiye&#8217;deki rejimin niteliği. 
Kitaptaki makaleleri, bu sistematiğe göre bir kere daha harmanlayarak bir özetleme yapmaya çalışacağım.
 
I. &#8220;Ulusal Kurtuluş&#8221;, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Anti-emperyalizm&#8221;, Ulusalcılık, Demokrasi ve Rejimin niteliği</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Fikret Başkaya&#8217;nın <em>Reel Atatürkçülük </em>kitabı (Özgür Üniversite, Şubat 2007), günümüzün iki başta gelen tartışma konusunu kapsamlı bir şekilde bir kez daha ele alıyor<strong>: &#8220;ulusal kurtuluş&#8221;, anti-emperyalizm ve ulusalcılık;</strong> <strong>demokrasi ve Türkiye&#8217;deki rejimin niteliği. </strong></p>
<p>Kitaptaki makaleleri, bu sistematiğe göre bir kere daha harmanlayarak bir özetleme yapmaya çalışacağım.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>I. </strong><strong>&#8220;Ulusal Kurtuluş&#8221;, Anti-emperyalizm ve Ulusalcılık</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Fikret Başkaya, tek başına „anti-emperyalizm&#8221; söyleminin olumlu bir içeriğe sahip olmasının, kapitalizmi hedef almayan bir hareketin anti-emperyalist sayılmasının mümkün olmadığı temel fikrinden hareket etmektedir. <strong>„Zira kapitalizm emperyalizmdir.&#8221;</strong> (s.90) Yabancı düşmanlığı anti-emperyalizm değildir. Emperyalizm içerdedir. (s.100). „Güney&#8221; denen, dünya sisteminin çevresinde yer alan bağımlı ülkeleri kapitalizmin dışındaymış gibi algılamak büyük bir hatadır. „Merkez&#8221; kadar „gelişmiş&#8221; olmamaları, onları kapitalist olmaktan çıkartmamaktadır. (s.97) Dolayısıyla „gelişmemişlik&#8221; kapitalist-emperyalist sistemin dışında olmayı, hele otomatikman anti-emperyalist olmayı gerektirmez. Kendi ülkelerindeki anti-kapitalist muhalefeti hunharca ezen bir Üçüncü Dünya diktatörünün „anti-emperyalist&#8221; bir dil kullanması sadece onun emperyalist-kapitalist sistemin komprador bir ortağı olduğunu gizlemeye hizmet eder. Örneğin günümüzde Amerikan saldırısına ve işgaline karşı mücadele eden „politik İslam&#8221;ın farklı versiyonları, kapitalist sömürüyü, emperyalizmi gerçekten sorun etmekte midirler? „Bizzat bu hareketlerin kendileri de kapitalizmin, emperyalizmin ürünü değil midir?&#8221; (s.98) Toprakları sömürgeciden temizlemek, sömürgeleşmişlik durumunun ötesine geçildiği anlamına gelmemektedir. (s.148) „Milli kurtuluş Hareketleri sonucu kurulan ulus-devletlerin içi boş kabuk olmanın ötesine geçememesi&#8230; <em>sömürgecilik durumunun, sömürgeciliğin içselleşmesinin </em>sonucudur. Nitekim XIX. yüzyılın başında Latin Amerika, 2. Dünya Savaşı sonrasında da Asya ve Afrika&#8217;nın sömürge halkları ‚bağımsızlıklarını kazanmalarına&#8217; rağmen sorunun özüne dair kayda değer bir değişiklik söz konusu&#8221; (s.148-149) olmamıştır. Sömürgeciliğin tasfiye edildiği söylemi, XX. yüzyılın ikinci yarısına ait bir efsane olarak kalmıştır. ‚Ulusal bağımsızlık&#8217; bir safsataydı ve ulus-devletler emperyalizmin egemenlik aracına dönüşmüştü. Biçimsel bağımsızlığa sahip uydu devletlerin ekonomik ve sosyal politikaları bütünüyle emperyalist merkezlerin kurumları (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret örgütü vb.) tarafından dikte edilmekteydi. Ulusal aygıtlar emperyalizmin ayak işlerine koşulmuşlardı. (s.171)</p>
<p>Anti-emperyalizm ve ulusal bağımsızlık konusundaki bu genel saptamalardan sonra, Türkiye&#8217;nin „ulusal Kurtuluş&#8221;una geçebiliriz. Türkiye&#8217;nin „ulusal kurtuluş&#8221;u ve „anti-emperyalist&#8221; savaşı da diğerleri gibi bir efsaneydi. „Savaşın bitiminden 1923&#8242;deki Lozan antlaşmasına kadarki dönem, esas itibariyle diplomatik bir süreç ve İngilizlerin teşvikiyle Batı Anadolu&#8217;ya çıkan Yunan ordusuna karşı sınırlı bir savaştı. Bu zaman zarfında hiçbir zaman ne anti-emperyalist bir ideolojik karşı duruş, ne de tutarlı bir anti-emperyalist mücadele söz konusuydu&#8230; Asıl amaçları imparatorluğu büyütmek, bu mümkün değilse&#8230; bir kısmını kurtarmak olanlar için anti-emperyalizm diye bir şey söz konusu olamazdı. Çünkü anti-kapitalist içeriği olmayan hiçbir hareketin gerçekten anti-emperyalist olması mümkün&#8221; (s.25-26) değildi. Osmanlı İmparatorluğu emperyalist savaşın taraflarından birine dahildi ve bu savaş sonucu koskoca bir imparatorluk kaybedilmişti. Bu kayıp söz konusu edilmezken, Yunanlılara karşı kazanılmış önemsiz bir savaş „kurtuluş savaşı&#8221; olarak sunulmaktaydı. (s.39) Üstelik, Osmanlı İmparatorluğunu emperyalist savaşa sokan odakla, sonradan „anti-emperyalist&#8221; savaş verdiği iddia edilen odak aynıydı. (s.85) Kemalistler İttihatçıların içinden çıkmışlardı ve onların devamıydılar. Yedi düvelin yenildiği, sonradan uydurulmuş bir öyküydü, gerçekte Lozan&#8217;da yedi düvelin her isteği kabul edilmişti. Mütarekeden sonra itilaf devletlerine tek kurşun atılmamıştı. Emperyalist güçler, Ankara ile uzlaşma olanağını gördükleri andan itibaren Yunanlılara desteklerini kesmişler ve bu da Yunan ordusunun yenilmesini kolaylaştıran önemli bir etken olmuştu. (s.76) İngiltere ve Fransa, İmparatorluğu doğrudan sömürge statüsüne indirgemek yerine, diğer emperyalist güçlerle uzlaşma içinde onu yarı-sömürge statüsünde muhafaza etmeyi yeğlemişlerdi. (s.75) Türkiye&#8217;nin siyasi bağımsızlığını elde etmesi, emperyalistlerin bu yöneliminin ürünüydü. „Türkiye, Lozan&#8217;da fiilen olmasa da hukuken hâlâ Osmanlı İmparatorluğuna ait olan Suriye, Irak, Lübnan, Filistin&#8217;in manda yönetimlerine bırakılmasını kabul etti. Aynı şekilde Mısır, Sudan ve Libya üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Limni, Semandirek, Midilli, Sakız, Sisam adaları dahil 12 ada Yunanistan ve İtalya&#8217;nın hükümranlığına bırakıldı&#8230; Batı Trakya Yunanistan&#8217;a, Musul İngilizlere bırakıldı.&#8221; (s.76) „İtilaf devletleri Milli Mücadele hareketiyle uzlaşmak için başlıca üç koşul ileri sürüyorlardı: 1. Anadolu&#8217;da Bolşevikliğe izin vermemek, sol muhalefeti, reel ve potansiyel anti-kapitalist, anti-emperyalist odakları tasfiye etmek; 2. İslamcılık yapmamak, zira İstanbul&#8217;daki Halife Sultan tüm İslam aleminin halifesiydi ve İngiliz ve Fransız sömürgelerinde geniş bir Müslüman halk yaşıyordu; 3. Emperyalist güçlerin ekonomik çıkarlarına zarar vermemek. Milli hareketi yönetenler bu üç konuda hiçbir sorun çıkarmamaktan yanaydılar ve çıkarmadılar. İşte Lozan Antlaşması böyle bir mutabakatın sonucunda imzalandı.&#8221; (s.95) „Kurtuluş savaşı&#8221; dönemi aslında bir iç savaş dönemi, Yunanlılarla savaş dönemi, Osmanlı egemen-bürokratik sınıfının iktidar için iç çatışma dönemiydi (s.88) Kuvayı milliyecilerin en büyük amacı kutsal devleti, yani kendi iktidar ayrıcalıklarını korumaktı. Milli çıkar denen şey, onların iktidar ayrıcalıklarının ve katledilen Rum ve Ermenilerin mallarına el koymuş Müslüman-Türk tüccar sınıfının çıkarlarının korunmasıydı. (s.75) Cumhuriyete varan „milli mücadele&#8221; süreci, emperyalist savaş sonrasında tehlikeye giren egemen ittifakın iktidarını yeniden tesis etmekten ibaretti. (s.39) „Yabancı sermayeyle ortaklık arayışları daha Mütareke (30 Kasım 1918) günlerinde başlamıştı&#8230; Malları ve servetleri yağmalanan Rum ve Ermeni komprador unsurların emperyalizmle kurdukları aracılık işlevi, bundan sonra Müslüman-Türk unsurlarca üstlenilecek, devlet bu amaçla harekete geçirilecekti.&#8221; (s.104)</p>
<p>Bu saptamaların ışığında, kendini „ulusal kurtuluş savaşı&#8221; ve „anti-emperyalizm&#8221; söylemlerinden üreten ulusalcılığın nasıl bir şey olduğunu anlamak da kolaylaşmaktadır. Ulusalcılar, emperyalizme karşı „milli kapitalizmi&#8221; savunarak aslında emperyalizmle işbirliğini „milli&#8221; temelde yeniden kurmanın ajanlarıdırlar. „ ‚Milli kapitalizm&#8217; diye bir şeyin mümkün olduğunu sanıp, kendi kapitalizmini ve kapitalistlerini dışarıya karşı savunmanın anti-emperyalistlikle bir ilişkisi olabilir mi? Kapitalistlerin yerlisiyle yabancısı, ‚millisiyle gayri-millisi&#8217; arasında Çin seddi mi var, yoksa içeriyle dışarısı tek ve aynı şey midir?&#8221; (s. 99-100) „Devlet kapitalist bir devlet olarak kaldıkça, devletleştirmeler de özelleştirmeler de sadece kapitalist sınıfın çıkarlarına hizmet edebilir&#8230; Türkiye&#8217;deki ‚ulusalcıların&#8217; asla anti-emperyalist olmaları mümkün değildir ama komprador kapitalist sistemi meşrulaştırmak ve mevcut durumu sürdürmek üzere ideolojik bir işlev gördükleri kesindir.&#8221; (s.100) ulusalcılar, NATO ordusunun en ateşli savunucuları olduklarına göre „bunlar ‚NATO&#8217;cu anti-emperyalist&#8217;lerdir.&#8221; (s.99)</p>
<p style="padding-left: 30px;">
<p style="padding-left: 30px;"><strong>II. Demokrasi ve Türkiye&#8217;deki Rejimin Niteliği</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>1923 yılında kurulan Cumhuriyet rejimi, aslında eski Osmanlı Monarşisinin yeni koşullarda bir devamıydı. „İnkılâplar&#8221; aslında yeni ve orijinal şeyler değildi. Sultan 3. Selim tarafından yapılanların yeni koşullarda tekrarı niteliğindeydi (s.11) „Yaklaşık yüz yılı aşkın bir dönemde devleti güçlendirmek ve yaşatmak için yapılanlar, 1930&#8242;lu yıllarda en yüksek aşamasına ulaşmıştı ama <em>işlevde süreklilik</em> vardı.&#8221; (s.11) „Tanzimat döneminden Cumhuriyete varan süreçte yapılan ‚yeniliklerin&#8217;, ‚reformların&#8217;, ‚inkilâpların&#8217; amacı, ‚Eski Rejimi&#8217; tasfiye etmek değil, onu yaşatmak, ihya etmekti.&#8221; (s.28) Yönetim anlayışında kayda değer bir değişiklik söz konusu değildi. Anayasal bir monarşi olan rejim Cumhuriyet adını almıştı. Emekçi toplum sınıfları sadece bulundukları yerde kalmamışlar, mülk sahibi sınıflar lehine durumlarının daha da kötülediğini görmüşlerdi. (s.9) 1923, 1908 İttihatçı darbesinin bir devamıydı. Her ikisi de toplumdan çok devleti angaje etmekteydi. (s.9) „İttihatçıların yegâne amacı olan, devleti yaşatıp güçlendirme perspektifi, kendilerine 1923 sonrasında Kemalist diyenlerin de&#8230; yegâne perspektifiydi.&#8221; (s.10) Bu yüzden, 1923 sonrasındaki rejime ikinci İttihatçı rejimi denebilirdi. (s.11) „Osmanlı egemenlik sisteminde geçerli devlet/halk yabancılaşması Cumhuriyetle değişmiş değildi.&#8221; (s.11-12) Yönetenler Cumhuriyet sonrasında da aynıydı. Toprak sahiplerinin konumu Cumhuriyetle birlikte daha da pekişmişti. (s.28) &#8220;İnkılâptan çok söz ediliyordu ama toprak ağalarının toprağı temellük etme durumunu inkılâba uğratmak asla akla gelmiyordu.&#8221; (s.30) &#8220;Eğer bir modernleşmeden söz edilecekse, bu, toplumun değil otokrasinin&#8230; modernleşmesiydi.&#8221; (s.29) &#8220;Bir insanı hem modernitenin, aydınlanmanın timsali sayıp, hem de onu putlaştırmak, tabulaştırmak, ilahlaştırmak, kahin saymak büyük bir çelişki&#8221; (s.15) değil miydi? Eski rejimle cepheden bir hesaplaşma hiçbir zaman gerçekleşmemişti. Bunun için eski rejimin ve onun geleneksel ideolojik mirasının reddedilmesi gerekirdi. Eğer böyle radikal bir kopuş söz konusu olsaydı, &#8220;bugün hâlâ Ermeni Faciasıyla ilgili inkârda ısrar edilmezdi. Böyle bir &#8216;talihsiz olayın&#8217; Eski Rejim (Saltanat) döneminde gerçekleştiği, oysa Cumhuriyet rejiminin onu tasfiye ettiği, onun mirasını reddettiği, dolayısıyla &#8216;yeni rejimin&#8217; söz konusu olayda bir dahli olmadığı söylenebilirdi&#8230; Bunu yapmak mümkün olmuyor&#8230; zira, talihsiz Ermeni faciasında rol alan zevat, 1923 sonrasında da en yüksek sorumluluk mevkilerini işgal etmişti.&#8221; (s.11) &#8220;Ermeni sorununa dair bağnaz &#8216;resmi refleks&#8217; İttihatçıların işlediği insanlık suçunun hatırlanmasını engellemek içindir. Eğer bu vesileyle yalanlardan biri deşifre edilir, açığa çıkarılırsa, başka yalanların da çorap söküğü gibi ortalığa dökülme riski vardır ki, böyle bir şey büyük gaspçıların ve ideolojik uşaklarının korkulu rüyasıdır.&#8221; (s.118)</p>
<p>Başkaya, Cumhuriyet rejiminin başlangıcına ilişkin bu temel saptamalarla bağlantılı olarak rejimin izini bugüne kadar sürmekte, son yüzyıldaki çeşitli darbeleri ve parlamenter girişimleri tahlil etmekte ve sonuç olarak rejimin niteliğini belirlemektedir. Başkaya, Cumhuriyet rejiminin başlangıcını 1923&#8242;ten değil, 1908&#8242;den almaktan yanadır. 1908&#8242;den başlayarak ikili yönetim geleneği oluşmuş ve bu, günümüze kadar devam etmişti. Bu, gerçek iktidar-görünen iktidar ikiliğine dayanan bir yönetim biçimiydi. İktidar kulisten yönetiliyordu ama kitlelerin gözüne görünen sahnedeki aktörlerdi. (s.43) Başkaya, kulisten yöneten görünmeyen iktidar kastına &#8220;asıl Devlet Partisi&#8221; adını vermektedir. Asıl devlet partisi ile onun taşeronluğunu üstlenen seçimle gelmiş hükümet arasında bir işbölümü söz konusudur. (s.59) &#8220;1923-1950 dönemi tam bir dikta rejimi&#8230; olduğu için, asıl devlet partisi bakımından herhangi bir sorun ortaya çıkmadı. Zira, totaliter rejim olmanın bir gereği olarak, orada devlet-hükümet-parti iç içe geçmiş, birbirine karışmış durumdaydı.&#8221; (s.44) 1950 Mayıs&#8217;ından itibaren muvazaa partileriyle yönetme dönemi başlamıştı. &#8220;O tarihten sonra, ülkeyi, 1910&#8242;lu yıllardan beri hep iktidar olan&#8230; asıl devlet partisi dediğim ekip kulise çekilerek yönetecekti. Buna taşerona verme yöntemi de diyebilirsiniz&#8230;&#8221; (s.56) Çok partili sistem aslında tam bir danışıklı dövüş durumuydu, kurulan siyasi partiler de asıl devlet partisinin izin verdiği devlet partileriydi (s.56) Parlamento da asıl devlet partisinin ideolojik-bürokratik bir manüplasyon aracı işlevini yerine getirmekteydi. (s.42) &#8220;Bir muvazaa partisi olarak kurulan DP, güdümlü olmaktan çıkma, Asıl Devlet Partisinden (merkezden) bağımsızlaşma istidadı gösterince, 27 Mayıs 1960&#8242;da bir darbeyle devrildi&#8230; Kuliste kalarak yönetmenin araçları ve mekanizmaları 1960 darbesiyle oluşturulmaya başlandı. Böylece Asıl Devlet Partisi&#8217;nin konumunu güvence altına alan kurumsal yapı ve işleyiş oluşturuldu. 1960 darbesiyle MGK etkin bir müdahale aracına dönüştürüldü. Ordunun gerektiğinde darbe yapmasına imkan veren yasal düzenleme &#8216;iç hizmet kanununda&#8217; yapılan bir değişiklikle gerçekleştirildi.&#8221; (s.44-45) &#8220;Darbenin gerçek nedeni memleketin sahiplerinin halkın (ayak takımının) işe fazlasıyla karıştığından, çizmeyi aştığından rahatsızlık duymasıydı.&#8221; (s.61) 12 Mart 1971&#8242;le 27 Mayıs&#8217;la oluşturulan yapı pekiştirildi. (s.61) 12 Eylül 1980 darbesiyle seçimle gelen hükümetlerin manevra alanı iyice daraltıldı. Partiler, Asıl Devlet Partisi&#8217;nin belirleyici olduğu komprador ittifakın sekreteryası rolüne indirgendiler. Esas rolleri kitleleri aldatmak ve rejimi meşrulaştırmaktı. (s.45) 12 Eylül, aynı zamanda, devlet aygıtının ve egemen ideoloji olan &#8220;reel Atatürkçülük&#8221;ün kapsamlı bir restorasyonuydu. (s.62) 12 Eylül sonrasında, Atatürkçülük, Türk-İslam sentezi ideolojisiyle aşılanarak yeni ideolojik icaplara uyumlu hale getirildi. &#8221; &#8216;Reel Atatürkçülük&#8217;ten habersiz &#8216;aydın&#8217; denilen taifenin bir bölüğü, Türk-İslam sentezinin &#8220;gerçek Atatürkçülük&#8221;ten bir sapma olduğunu&#8221; (s.62) sanmakla büyük bir yanılgı içindeydi.</p>
<p>&#8220;Asıl devlet partisi, 27 Mayıs 1960&#8242;da, 12 Mart 1971&#8242;de, 12 Eylül 1980&#8242;de, 28 Şubat 1997&#8242;de duruma müdahale edip, taşeronla yaptığı sözleşmeyi bozdu. Yeniden taşerona verme koşullarını oluşturduğunda &#8230; yeniden muvazaa partilerine bıraktı. Her darbede asıl devlet partisinin bir daha kuliste sahneye çıkmadan yönetmesini sağlayacak bir işleyiş oluşturmaya özen gösterildi.&#8221; (s.57) Yüz yıldır ister bireysel suikastler olsun, isterse kitlesel katliamlar olsun, hepsinin arkasında devletin ve asıl devlet partisinin kışkırtması, manüplasyonu, tahriki, yönlendirmesi bulunmaktaydı. (s.141) &#8220;İttihatçı-Teşkilat-ı mahsusacı geleneğin mirasçısı olan &#8216;Asıl Devlet Partisi&#8217; dediğimiz odağın müthiş bir komplo, provakasyon, toplumu terörize etme, şiddeti tırmandırma ve linç ortamı yaratma geleneği&#8221; (s.47) vardı. Bütün bu saptamaların özeti ve sonucu olarak Türkiye&#8217;deki rejimin yarı otokratik yarı militer bir rejim olduğunu, bir vesayet rejimi olduğunu söylemek mümkündü. (s.125)</p>
<p>Gerçeklik (realite) tektir, ama gerçeklik üzerine söylenenler ve yorumlamalar sınıfsal bakış açılarına göre çok çeşitli, hatta birbirinin taban tabana zıddı olabilir. Önemli olan, söylenenin, bakış açısından da görece bağımsız olarak gerçekliğe ne kadar uygun olduğu, en azından gerçeklikle arasındaki mesafeyi ne ölçüde asgariye indirebildiğidir. Öyle sanıyorum ki, Fikret Başkaya&#8217;nın kitabında ileri sürdüğü görüşler, bu mesafeyi azaltmaya hizmet edecek niteliktedir.</p>
<p>Gün Zileli<br />
2 Mart 2007</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2007/03/02/gerceklikle-aramizdaki-mesafeyi-azaltmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Kapakarkasından Hareketle Mihail Bakunin</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2006/04/08/bir-kapakarkasindan-hareketle-mihail-bakunin/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2006/04/08/bir-kapakarkasindan-hareketle-mihail-bakunin/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 Apr 2006 03:20:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=497</guid>
		<description><![CDATA[Edward H. Carr, Mihail Bakunin, 
çeviren: Gün Zileli, Nisan 2006, Versus Yayınları.
Versus Yayınları, E.H.Carr’ın, ilk kez 1937 yılında, bildiğim kadarıyla son kez de 1961 yılında basılan, çok önemli Mihail Bakunin biyografisini bu ay yayımladı.
Biyografi yazımlarında beni en çok rahatsız eden şey övgüdür. Bu, elbette biyografisi yazılan kişinin olumlu yanlarının ortaya konmayacağı anlamına gelmez ama, övgüde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 90px;"><strong>Edward H. Carr, Mihail Bakunin, </strong><br />
çeviren: Gün Zileli, Nisan 2006, Versus Yayınları.</p>
<p>Versus Yayınları, E.H.Carr’ın, ilk kez 1937 yılında, bildiğim kadarıyla son kez de 1961 yılında basılan, çok önemli Mihail Bakunin biyografisini bu ay yayımladı.</p>
<p>Biyografi yazımlarında beni en çok rahatsız eden şey övgüdür. Bu, elbette biyografisi yazılan kişinin olumlu yanlarının ortaya konmayacağı anlamına gelmez ama, övgüde (elbette yergide de) bir doz tutturmak, o kişinin gerçekçi bir şekilde, tarihteki yeriyle tahlil edilebilmesi açısından çok önemlidir diye düşünürüm. Ne yazık ki, Türkiye’de, biyografi yazımlarında, özellikle devlet kurucularının biyografilerinde bu objektiflik tutturulamamıştır.</p>
<p>E.H. Carr, bence bu resmi tarih yazıcılığının tam zıt ucunu oluşturan bir tarihçi. O, biyografisini yazdığı insanın ruhuna nüfuz etmek ister, biraz da İngiliz kuşkuculuğu ve alaycılığı ile onu didik didik eder, hatta „öküz altında buzağı“ arayarak, ele aldığı tarihi kişiyi yerden yere vurmaktan bir an bile çekinmez. Sanki E.H. Carr, o pek iyi bildiğimiz „sıfırcı“ tarih „hoca“larındandır, ele aldığı tarihi kişiler ise, sözlü sınav kapısında tir tir titreyerek sıralarının gelmesini bekleyen öğrencilerdir.</p>
<p>E.H.Carr’ın „sigaya çektiği“ „öğrenci“lerden biri de Mihail Bakunin’nindir. Kitap okunduğu zaman görülecektir ki, E.H. Carr, can alıcı sorularıyla „öğrencisini“ bir hayli terletmiştir. Ne var ki o, Bakunin’in büyük ve değerli yanlarını görmeyecek ve ona „geçer“ not vermeyecek bir „hoca“ da değildir. Bunun da çok sayıda örneği var kitapta. Versus Yayınlarının arka kapağa çıkarttığı, kitaptaki bazı alıntılar bile, bunu görmemiz için yeterli:</p>
<p>„Ama dostlarım, biliyorsunuz ki, denizlerin ötesinde asla kopamayacağınız, sizin için aşkla dolu dostunuz var, sizden ayrılmış ve bu dünyada evsiz.“</p>
<p>Mihail Bakunin’in, 4 Kasım 1842’de, Premukhino’daki kardeşlerine yazdığı mektup’tan</p>
<p>„Haydi, yıkıcı ve imha edici sonsuz ruha güvenelim, çünkü bu bilinmez ve sonsuz ruh, tüm hayatın kaynağıdır. Yıkma güdüsü, aynı zamanda yaratıcı bir güdüdür!“</p>
<p>Mihail Bakunin’in, Deutsche Jahrbücher’de 1842 yılında yayımlanan Almanya’da Reaksiyon adlı makalesinin sonundaki ünlü cümleleri.</p>
<p>“Eskisi gibi, aslan başlı ve yelesi karmakarışık koca bir devdi. Ellisinde, hâlâ, gezgin bir öğrenci gibiydi, Rue de Bourgogne&#8217;deki evsiz Bohemlerden farksızdı, yarını dert etmeyen, paraya boşveren, parası olduğunda har vurup harman savuran, olmadığında sağdan soldan, hiç ayrım yapmadan borç alan&#8230; son kuruşunu bile herhangi birisine vermeye hazır, kendine yalnızca en gerekli şeyleri, sigara ve çay için birazını ayıran bir insan. Bu tür bir hayat tarzından hiçbir sıkıntısı yoktur; büyük bir gezgin, büyük bir serseri olarak doğmuştur. Herhangi birisi ona mülkiyet hakkı konusunda ne düşündüğünü sorsa, vereceği yanıt, Lalande&#8217;nin Napolyon&#8217;a Tanrı konusunda verdiği yanıtın aynısı olacaktır: ‘hayatımın hiçbir aşamasında ona inanmanın gereğini hissetmedim.’ “<br />
Herzen’in Anıları’ndan</p>
<p>Gün Zileli<br />
8 Nisan 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2006/04/08/bir-kapakarkasindan-hareketle-mihail-bakunin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bayan !!!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2006/03/22/bayan/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2006/03/22/bayan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Mar 2006 06:24:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Denemeler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Oteki İsviçre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=222</guid>
		<description><![CDATA[ 
 
Gılgamış Destanı&#8216;nda (Jean Bottéro, Gılgamış Destanı-Ölmek İstemeyen Büyük İnsan, çev:Orhan Suda, 2. Baskı Ocak 2006, YKY) Gılgamış, aziz dostu Enkidu&#8217;nun ölümünden sonra şöyle över onu:
&#8220;Dostum, gezgin Katır, çölün Yabaneşeği
 Bozkırın Panteri
Enkidu, dostum, gezgin Katır, çölün Yabaneşeği
 Bozkırın Panteri (s.177)
 
Ölen bir arkadaşımızın cenaze töreninde yaptığımız bir konuşmada, sevgili dostumuz için &#8220;gezgin katır&#8221; ya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Gılgamış Destanı</em>&#8216;nda (Jean Bottéro, <em>Gılgamış Destanı-Ölmek İstemeyen Büyük İnsan</em>, çev:Orhan Suda, 2. Baskı Ocak 2006, YKY) Gılgamış, aziz dostu Enkidu&#8217;nun ölümünden sonra şöyle över onu:</p>
<p style="padding-left: 90px;">&#8220;<em>Dostum, gezgin Katır, çölün Yabaneşeği</em></p>
<p style="padding-left: 90px;"><em> Bozkırın Panteri</em></p>
<p style="padding-left: 90px;"><em>Enkidu, dostum, gezgin Katır, çölün Yabaneşeği</em></p>
<p style="padding-left: 90px;"><em> Bozkırın Panteri </em>(s.177)</p>
<p><em> </em></p>
<p>Ölen bir arkadaşımızın cenaze töreninde yaptığımız bir konuşmada, sevgili dostumuz için &#8220;gezgin katır&#8221; ya da &#8220;yabaneşeği&#8221; deseydik, merhumun yakınları bizi en azından mahkemeye verir, hakaretten yüklüce bir tazminat alırlardı.</p>
<p>Dört bin yıl öncesinin insanları, doğadan ve hayvanlardan bizim gibi kopmadıkları için, bizim kulağımıza hakaret gelen bu tür &#8220;hayvani&#8221; deyimler, onlar için en değerli övgü anlamı taşıyordu. Demek dört bin yılda insanlık, &#8220;ileri&#8221;ye doğru yol aldığını sanırken, o güzelim hayvan kardeşlerinden bir hayli kopmuş, &#8220;ileri&#8221; kültüründe onları sadece birilerini aşağılamak için hatırlar olmuş.</p>
<p>Buradan, benzeri bir başka konuya geçmek istiyorum. Her egemen kesim, yukardaki hayvan örneğinde olduğu gibi, ezdiklerinden kopmakla kalmaz, onları aşağılar da. İnsanlık yalnızca hayvanlar aleminden kopmakla kalmamış, kendi içinde de cinsel ve sınıfsal bir hiyerarşi ve bu hiyerarşiye uygun bir dil yaratmıştır.</p>
<p>Bugün, bol bol kullanılan ve kadınlara ilişkin bir kibarlık göstergesi olarak olur olmaz söylenen &#8220;bayan&#8221; sözcüğü de bu hiyerarşik dilin ürünüdür. Bazen sohbetlerde, karşımızdaki bize saygısından, örneğin &#8220;eşek&#8221;ten söz edeceği zaman şöyle der: &#8220;o sırada oradan afedersiniz bir eşek geçiyordu.&#8221; Yani &#8220;eşek&#8221; denen hayvanın adı bile anılmamalıdır, ama mecburen anılıyorsa, muhatabımızdan özür dilemeliyiz bu &#8220;kabalık&#8221; nedeniyle. İşte şu malum &#8220;bayan&#8221; sözcüğü de, bir anlamda &#8220;afedersiniz kadın&#8221; yerine ikame edilmiştir. Yani muhatabımız, &#8220;kadın&#8221; gibi &#8220;kaba&#8221; bir sözcüğü kullanmamak için, kadının kibarlaştırılmışı olarak bayan demektedir.</p>
<p>Bir gün, yurtdışından Türkçe ve Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalını izliyordum. Spiker, haberleri verirken şöyle dedi: &#8220;&#8230; çatışmada üçü bayan sekiz gerilla şehit oldu.&#8221; Böylece, ölenlerden beşinin de &#8220;bay gerillalar&#8221; olduğunu dolaylı olarak öğrenmiş oldum. Bu tür haberlere gazetelerde de sık sık rastlanıyor. Örneğin: &#8220;Kazada ölen onsekiz kişiden altısının bayan olduğu&#8230;&#8221; Neden tersi değil. Yani şöyle: &#8220;Kazada ölen onsekiz kişiden onikisinin bay olduğu açıklandı.&#8221; Çünkü &#8220;bay&#8221;, ayırt edici bir sıfat değil. Onlar zaten normal insan. Normal olmayan, &#8220;bayan&#8221;lar.</p>
<p>Galiba bu tür dil garabetlerinin son bulması, gerçeklikte yaşanan hiyerarşik garabetlerin gerçekten ortadan kalkmasına bağlı.</p>
<p>Gün Zileli<br />
22 Mart 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2006/03/22/bayan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>85. Yılında Kronstadt Ayaklanması</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2006/03/10/85-yilinda-kronstadt-ayaklanmasi/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2006/03/10/85-yilinda-kronstadt-ayaklanmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2006 06:05:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=206</guid>
		<description><![CDATA[85 yıl önce, 2 Mart 1921 günü, 1917 devriminin „şerefi ve onuru“ Kronstadt bahriyelileri, Bolşeviklerin başında bulunduğu baskı rejimine karşı ayaklandılar. 17 gün süren ayaklanma, Bolşeviklerin yönetimindeki Çeka ve Harp okulu öğrencilerinin başı çektiği Kızıl Ordu birlikleri tarafından kanla bastırıldı. Kronstadt’ın mezar taşında, 1917 Şubat-1921 Mart tarihleri yazılıdır. Kronstadt, o günden beri, devrim umuduyla ayağa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>85 yıl önce, 2 Mart 1921 günü, 1917 devriminin „şerefi ve onuru“ Kronstadt bahriyelileri, Bolşeviklerin başında bulunduğu baskı rejimine karşı ayaklandılar. 17 gün süren ayaklanma, Bolşeviklerin yönetimindeki Çeka ve Harp okulu öğrencilerinin başı çektiği Kızıl Ordu birlikleri tarafından kanla bastırıldı. Kronstadt’ın mezar taşında, 1917 Şubat-1921 Mart tarihleri yazılıdır. Kronstadt, o günden beri, devrim umuduyla ayağa kalkan emekçilerin sembolü olmuştur.</p>
<p>1980‘li yıllarda Sokak Yayınları, İda Mett’in Kronstadt Ayaklanması (çev:R.Macit, 1987) adlı kitabını yayımladı. Aynı kitap, 1998 yılında Kaos Yayınları tarafından Kronstadt 1921 (R.Macit, Ümit Altuğ) adıyla bir kere daha yayımlandı. Geçtiğimiz Şubat ayında, Versus yayınlarının ilk kitabı, Paul Avrich’in, aynı adı taşıyan Kronstadt 1921 (çev:Gün Zileli, 2006) adlı kitabı oldu. Kanımca bu kitap, Kronstad ayaklanmasını tüm ayrıntılarıyla inceleyen çok önemli bir tarih araştırmasıdır. Şu rastlantıya bakın ki, kitabın yayımlandığı gün, tarihçi Paul Avrich, 74 yaşında, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşama gözlerini yumdu.</p>
<p>Paul Avrich’in kitabıyla da önemli paralellikler taşıyan, aşağıda Türkçe çevirisini okuyacağınız yazı, 1920‘li ve 1930‘lu yıllarda devrimci bir militan olan Anton Ciliga tarafından yazılmış olup, 1942 yılında Londra’da basılmıştır. Yazının, tarafımdan yapılan çevirisi, ilk kez, Apolitika dergisinin Mayıs 1996 tarihli 4. Sayısında yayımlanmıştır.<br />
Gerçek işçi-köylü devrimini savunmak için ayağa kalkan Kronstadt bahriyelilerini 85 yıl sonra anarken, Anton Ciliga’nın yazısının, Köxüz aracılığıyla bir kez daha yayınlanmasının yerinde olacağını düşündüm.</p>
<p>Gün Zileli<br />
10 Mart 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2006/03/10/85-yilinda-kronstadt-ayaklanmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bugünden Bakınca Ernesto Che Guevara</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2006/02/26/bugunden-bakinca-ernesto-che-guevara/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2006/02/26/bugunden-bakinca-ernesto-che-guevara/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2006 05:00:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Birikim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=248</guid>
		<description><![CDATA[Jon Lee Anderson, Che Guevara Devrimci Bir Hayat,
Çeviren: Yavuz Alogan, Ekim 2005, İthaki, 781 sayfa

Nihayet, Ernesto Che Guevara hakkında, kahramanlık edebiyatından arınmış bir kitap okumak nasip oldu. Bu bakımdan, başta, bu kapsamlı çalışmayı büyük bir objektiflikle yazıp ortaya çıkarabilen yazar Jon Lee Anderson olmak üzere, böylesine çaplı bir kitabı çevirmeyi göze alan Yavuz Alogan&#8217;a ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 90px;">Jon Lee Anderson, <em>Che Guevara Devrimci Bir Hayat</em>,<br />
Çeviren: Yavuz Alogan, Ekim 2005, İthaki, 781 sayfa</p>
<p style="padding-left: 60px;">
<p>Nihayet, Ernesto Che Guevara hakkında, kahramanlık edebiyatından arınmış bir kitap okumak nasip oldu. Bu bakımdan, başta, bu kapsamlı çalışmayı büyük bir objektiflikle yazıp ortaya çıkarabilen yazar Jon Lee Anderson olmak üzere, böylesine çaplı bir kitabı çevirmeyi göze alan Yavuz Alogan&#8217;a ve böylesine masraflı bir kitabı basma cesareti gösteren İthaki&#8217;ye teşekkür borçluyuz.</p>
<h3>I. 1960&#8242;lar 1950&#8242;lerde Başlamıştı</h3>
<p>Aslında, Latin Amerika&#8217;da 1960&#8242;ların 1950&#8242;li yıllarda başladığı anlaşılıyor. Özellikle Bolivya ve Guatemala&#8217;da, işçi ve köylülerin ayağa kalkmasıyla devrimci bir durum doğmuş, bu kitle desteğine dayanan anti-emperyalist ve reformcu hükümetler işbaşına geçmiştir. Genç gezgin Guevara bu her iki ülkedeki devrimci havayla astımlı ciğerlerini bol bol doldurmuştur. Bir de Meksika vardır. Meksika, bilindiği gibi, benzeri ve belki daha güçlü bir devrimci durumu 20. Yüzyılın başlarında yaşamıştır. Devrimci durum yaklaşık kırk yıl önce sona ermesine rağmen, devrimin kazanımları varlığını sürdürmekte, Meksika, 1950&#8242;lerin başlarında kültürel rönesansını yaşamaya devam etmekte, Bolivya ve Guatemala gibi o da, kıtanın devrimci göçmenlerine ev sahipliği yapmaktadır (s.111, 127, 162)</p>
<h3>İdeolojik Şekillenme</h3>
<p><strong> </strong></p>
<p>1953 yılında yirmi beş yaşında olan ve Guatemala&#8217;daki reformcu Arbenz hükümetinin Amerikan müdahalesiyle yıkıldığı günlerde bile Guatemala&#8217;dan ayrılmamakta ısrar eden Arjantinli Ernesto Guevara, bu 1950&#8242;li yıllarda ne gibi ideolojik etkiler altındaydı ve nasıl bir oluşum geçirmekteydi? Hemen belirtmeliyim ki, bu etkiler, aşağı yukarı bizim kuşağın 1960&#8242;lı yıllarda yaşadığı etkilerden çok farklı değildir. Ernesto Guevara, örneğin benden on sekiz yaş büyük olduğu halde (Guevara 1928, ben 1946 doğumluyum), nasıl oluyor da, benzeri ideolojik etkiler altında kalmış oluyoruz. Bence bunun iki nedeni var: Birincisi, Guevara, siyasetle esas olarak 1950&#8242;lerin başlarında, yani yirmili yaşlarında ilgilenmeye başlamıştır. Çünkü Latin Amerika&#8217;da devrimci dalga bu yıllarda yükselişe geçmiştir. Bizim kuşak ise, 1960&#8242;ların başlarından itibaren, yani henüz on beş, on altı yaşındayken devrimci etkinin altına girmiştir. İkincisi, 1960&#8242;ların siyasi ve ideolojik atmosferi esas olarak 1950&#8242;lerdeki değişimlerle belirlenmiştir. İkinci dünya savaşı sonrasında soğuk savaş döneminin başlaması; Faşizmi yenen baş komutan ve Ekim Devrimiyle kurulan Sovyetler Birliği&#8217;nin değişmez başı olarak Stalin&#8217;in sosyalist blok dışındaki prestijinin büyümeye devam etmesi; Sovyetler Birliği&#8217;nde Stalin&#8217;in ölümü ve iktidara gelen Kruşçev&#8217;in destalinizasyon hareketini başlatması; alttan gelen bir dalganın sosyalist bloktaki rejimleri tehdit etmeye başlaması, 1950&#8242;li yılların başındaki Poznan ve Berlin ayaklanmaları, 1956 Macaristan devriminin Sovyet tanklarıyla ezilmesi; Çin devriminin zafere ulaşması (1949), Mao zedung&#8217;un ideolojik ve siyasi sahneye çıkışı; sosyalist blok içinde Yugoslavya, Çin ve Arnavutluk&#8217;un ayrı baş çekmeye girişmeleri; Vietnam savaşının dünya çapında ün kazanması; sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları; anti-sömürgeci kurtuluş hareketlerinin yaygınlaşması; Cezayir bağımsızlık savaşı; Nasır&#8217;ın Mısır&#8217;da anti-emperyalist bir lider olarak parlaması; bloksuzluk hareketinin gelişmesi, savaş sonrası yeni kültürel ve felsefî gelişmeler, örneğin varoluşçu felsefenin yaygınlık kazanması hep 1950&#8242;li yıllara rastlar ve 1960&#8242;ları tetikleyen de bu gelişmelerdir.</p>
<p>Böylesi bir ortamda Ernesto Guevara gibi sürekli arayış içinde olan radikal bir gencin, „yaşlı ve kederli yoldaş Stalin&#8217;in&#8230; resminin önünde&#8230; kapitalist ahtapotların yok edildiğini görene kadar huzur bulmayacağı&#8221;na yemin etmesinde (s.130) ya da Beatriz halasına yazdığı mektuba „Stalin II&#8221; (s.169) diye imza atmasında şaşılacak bir şey yoktur. O dönemde de, 1960&#8242;lı yıllarda radikalleşen gençler, Stalin hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor, onun katliamları hakkındaki yaygın kanı ve anlatımları „burjuva propagandası&#8221; diye reddediyor, hatta bu söylenenler yüzünden ona daha çok sahip çıkmanın, gururla taşıdıkları bir çeşit radikalizm ve devrimcilik belirtisi olduğunu düşünüyorlardı.</p>
<p>Sovyetler Birliği konusunda da aynı durum söz konusudur. Sovyetler Birliği, hakkında çeşitli söylentiler dolaşan, ama içyüzü hiçbir zaman bilinemeyen bir kapalı kutuydu. Bu durum, bir yanıyla Sovyetler Birliği karşıtlarının propagandaları için elverişli bir ortam yaratırken, bir yanıyla da bu ülkeye olan merak ve ilginin artmasına yol açıyordu. Özellikle radikalleşen gençler için Sovyetler Birliği&#8217;nde ne olup bittiği, oradaki insanların nasıl bir yaşam sürdükleri büyük merak konusuydu. Elbette bu merak, sır olan her şeyde olduğu gibi, büyük bir idealleştirmeyi de getiriyordu. Bu yüzden, genç Guevara&#8217;nın, karşılaştığı ilk Sovyet görevlisini, „Sovyet insanının&#8221; „nasıl düşündüğüne&#8221; ve „nasıl yaşadığına&#8221; (s.175) ilişkin soru yağmuruna tutması da gayet doğaldır. Aynı naifliği hepimiz yaşamış, „Sovyet insanının&#8221; biz fanilerden bambaşka özellikler kazanmış insanüstü varlıklar oldukları gibi çocukça idolleştirmelere sapmışızdır. Elbette bu tür çocukça idolleştirmeler, gerçeklerle karşılaştığında, yıllarca yer altında kalıp havayla temas edince patlayan cisimler gibi tuzla buz olmuştur.</p>
<p>Benzeri bir şekilde, Guevara, henüz gençlik ve dinçlik çağını yaşayan Çin devrimine (s.182) ve onun lideri Mao&#8217;ya da büyük bir sempati ve ilgi duymuştur. Elbette köylülüğün yoğun olduğu Çin benzeri ülkelerde yaşayan devrimci gençlerin Çin&#8217;e ve Mao&#8217;ya gösterdikleri bu ilgide, derinden derine işleyen bir kader ortaklığının da rolü inkâr edilemez.</p>
<p>Guevara ile bizim kuşağın etkisinde kaldığı bir diğer düşünce akımı varoluşçuluktur. Daha sonra Guevara&#8217;nın ilk eşi olacak Hilda&#8217;nın anlatımına göre, Guevara, o sıralarda Marksizmle daha fazla haşır neşir olan Hilda&#8217;dan farklı olarak Sartre&#8217;ın varoluşçu felsefesini ve Freud, Adler ve Jung&#8217;un teorilerini merak etmekteydi.  Türkiye&#8217;deki biz sol düşüncedeki gençlerin, 1960&#8242;ların ilk yıllarında Marx&#8217;tan çok Sartre, Camus ve varoluşçuluk üzerine kitaplar okuduğumuzu çok iyi anımsıyorum. Bu ilgi, Hilda&#8217;nın da Guevara&#8217;ya ilişkin anlattığı gibi, Marksizmin yayılması oranında giderek zayıflamıştır.</p>
<p>Bizim kuşak nasıl ilk öğretimini ulusal kurucu lider Mustafa Kemal&#8217;le yapmışsa, Guevara da bir başka bağlamda Arjantin&#8217;in „Kemal&#8221;i sayılabilecek Perón&#8217;un yoğun etkisi altındadır 1950&#8242;li yıllarda. Peron&#8217;u ABD&#8217;ye karşı ulusal birliğin simgesi olarak görür ve destekler. Babasına yazdığı mektupta şöyle der: „Arjantin Amerika&#8217;nın vahasıdır ve dehşet verici bir savaşa girmekten kaçınması için [dünya savaşını kastediyor, G.Z.] Perón&#8217;a mümkün olan her türlü desteği vermek zorundayız. Hoşuna gitse de gitmese de tek yol budur.&#8221; (s.165)</p>
<p>Böylesine ulusalcı bir bakışla Perón&#8217;u olumlu gören Guevara (daha sonraki silahlı mücadele yıllarında bile bu bakışını değiştirmemiş ve Arjantin&#8217;de başlatılacak bir gerilla savaşı için sol Peróncuların desteğini aramıştır, bkz. s.537, 548), Ulusal Bayrak Gününde Popocatepetl yanardağının zirvesine tırmanıp Arjantin ulusal bayrağını dikmiştir. Bizim kuşağın, en sıcak mücadele günlerinde, anti-emperyalizm adına Türk ulusal bayrağını taşımasıyla bu tutum arasında da bir paralellik bulmamak mümkün değil.</p>
<p><strong>Blanquist Devrimci Diktatörlük</strong></p>
<p>Ernesto Guevara, sadece felsefî ve düşünsel planda Marksizme ve sola kaymakla kalmadı. Özellikle Guatemala&#8217;ya yapılan Amerikan müdahalesi sırasında ve sonrasında, devrimci bir iktidarın emperyalist müdahaleye karşı direnebilmesi için alması gereken önlemler konusunda siyasi sonuçlar da çıkardı. Çıkardığı sonuçlar, bir çeşit Blanquist devrimci diktatörlüğün (kendisi böyle bir deyim kullanmamaktadır) zorunlu olduğu noktasında toplanıyordu. Latin Amerika&#8217;nın verili koşullarında seçimlere katılan hiçbir partinin devrimci kalamayacağını, zorunlu olarak sağa kayacağını ve ABD ile anlaşmak zorunda kalacağını düşünüyordu. „Bir devrimin başarılı olabilmesi için‚Yankee emperyalizmi&#8217;yle kafa kafaya gelmesi kaçınılmazdı&#8230; Komünist partileri de eleştiriyor, bu partilerin bir iktidar kotası elde etmek için sağcı taktik ittifaklar kurarak &#8216;emekçi kitleler&#8217;den uzaklaştıklarını hissediyordu.&#8221; (s.135) Guevara, o sıcak Guatemala günlerinde, basın özgürlüğünün de devrimci bir iktidar için tehlikeli olacağı sonucuna varmıştı (s.137). Guevara&#8217;nın, ABD&#8217;nin müdahalesinden ve ordunun müdahalecilerle işbirliği yapmasından sonra vardığı önemli sonuçlardan biri de ordunun feshedilmesi zorunluğuydu (s.153). Ordunun feshedilmesi, halkın silahlandırılması ile el ele gitmeliydi (s.153-154). Ve devrimci diktatörlüğün en önemli ilkesi olarak şu noktanın üstüne basıyordu: „Daha erken bir tarihte birkaç infaz mangası kurulmalıydı. Bu durumda her şey farklı olacaktı.&#8221; (s.165) „İnfaz mangası&#8221; fikri, Ernesto Gueavara&#8217;nın daha sonraki „devrimci şiddet&#8221; anlayışının ve uygulamalarının temellerinden biri olacaktı.</p>
<p><strong>II. </strong><strong>Küba Devrimi</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Küba devrimi, sanıldığının tersine, Çin&#8217;de olduğu gibi, kentlerden tecrit edilmiş bir kırsal gerilla hareketinin zaferi değildir kanımca. Hatta, iddia edeceğim ki, Küba devrimi, esasen bir kent ayaklanma hareketinin ürünüdür. Kırsal gerilla hareketi, kesinlikle bu kent ayaklanmasının sayesinde zafere ulaşabilmiştir. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, eğer kırsal gerilla hareketi olmasaydı, Batista diktatörlüğü ya kent ayaklanmaları ya da ordu darbesi yoluyla yine yıkılacaktı. Ama iktidara gelen, Fidel değil, başka muhalif gruplar olacaktı.</p>
<p>Buradan hareketle belirtmem gereken bir diğer önemli nokta, Küba devriminin, daha sonra Ernesto Che Guevara ve Regis Debray tarafından teorize edilen „öncü savaş&#8221;la çok fazla benzerliği olmadığıdır. Guevara ve Debray&#8217;nin „öncü savaş&#8221; teorilerine göre, bir öncü foko gerilla grubu, öncü savaşı başlatır, halkla oligarşi ya da emperyalizm arasındaki „suni denge&#8221;yi bu öncü savaş yoluyla bozar, yine savaş yoluyla adım adım devrimin koşullarını, hatta devrimin öncü gücünü oluşturur. Her ne kadar bu teorinin Küba devrimi pratiğinden çıkartıldığı düşünülürse de, Küba devriminin gerçekliği ile „öncü savaş&#8221; teorisinin çok az ilgisi vardır. Diyebilirim ki, Küba&#8217;da başlatılan gerilla savaşı, bir <strong>öncü savaşı</strong> değil, tersine, soluk soluğa kentlerde başlayan ayaklanmaya yetişmeye çalışan bir <strong>artçı savaşı</strong>dır. Bu artçı savaşının böylesine alelâcele sahneye konmasında ise, Fidel ve onun 26 Temmuz hareketinin, ayaklanma halindeki diğer kentli gruplarla ve askerî cuntalarla iktidarı alma yarışında olması belirleyici olmuştur (hatta, gerilla hareketinin, 26 Temmuz hareketinin kent kesimi üzerinde egemenlik kurmayı da amaçladığı söylenebilir.) Fidel&#8217;in Sierra Maestra çıkartması, yönelimi bakımından, zaten yenilmekte olan Nazileri yenilgiye uğratmaktan çok, Avrupa içlerine ilerlemekte olan Sovyet Kızıl Ordusunu durdurmak için harekete geçen Amerikalıların Normandiya çıkartmasına bir hayli benzemektedir. Fidel, Sierra Maestra&#8217;ya çıkarken, Batista diktatörlüğünün zaten yıkılacağından, yıkılmakta olduğundan son derece emindi. Emin olmadığı nokta, Batista&#8217;nın yıkılışının ardından kendisinin mi, yoksa başka muhalif grupların, hatta kendi 26 Temmuz hareketinin kent kesiminin mi iktidara geleceğiydi. Silahlı kır gerilla hareketinin başlatılması, esas olarak, işte bu belirsizliğe son vermeyi amaçlıyordu. Bu söylediklerimizin öyle fazla iddialı tezler olmadığını gösterebilmek için, Küba devriminin nasıl muazzam bir şehir ayaklanmasının üzerinde yükseldiğini, nasıl yüksek düzeyde bir savaşçı ruha ve morale dayandığını, nasıl daha önceden inceden inceye örülmüş bir köylü destek şebekesine sahip olduğunu, Batista diktatörlüğünün nasıl tecrit olduğunu, kırda ve şehirde hareketin nasıl büyük bir kitle desteğine sahip olduğunu, hatta alttan alta ABD tarafından da desteklendiğini anlatan bazı alıntılara yer vermem gerekiyor:</p>
<p>„Nisanda polis, subayların Batista&#8217;yı devirmek için hazırladıkları bir komployu açığa çıkardı. Bir Directorio ekibi Havana radyo istasyonunu ele geçirmek için başarısız bir girişimde bulundu ve bu sırada harekete katılanlardan biri vuruldu. Birkaç gün sonra Castro&#8217;nun Moncada saldırısının bir benzerini tezgahlayan Prio&#8217;nun <em>auténtico</em>suna bağlı bir militan grubu bir taşra ordu kışlasına saldırdı.&#8221; (s.192)</p>
<p>„José Antonio Echeverria önderliğindeki Directorio Revolucionario&#8217;ya mensup silahlı gruplar, Carlos Prio&#8217;nun <em>auténtico</em>larından bir grupla birlikte gündüz gözüyle Başkanlık Sarayı&#8217;na cüretli bir saldırıda bulunmuşlar ve Havana&#8217;daki Radio Reloj istasyonunu yirmi dört saat kadar elde tutmuşlardı. Ancak saldırı başarısızlığa uğramış, karşılıklı açılan ateş sırasında kırktan fazla kişi ölmüştü. Ölüler arasında, Echeverria ve otuzdan fazla taraftarının, beş saray muhafızının&#8230; kimliği saptanmıştı.&#8221; (s.240)</p>
<p>„Fidel&#8217;in isyancıları için otuz bin dolar toplayan Havana&#8217;daki adamı Faustino Pérez&#8217;in bildirdiğine göre 26 Temmuz hücreleri kentlerde sabotaj yapıyor ve isyancıların saldırıları karşısında utanç duymaya başlayan orduda rahatsızlık olduğu görülüyordu.&#8221; (s.227)</p>
<p>„Bereket çabucak yardım geldi. Onların bölgede hareket halinde olduklarını öğrenen, <strong>26 Temmuz köylü şebekesinin</strong> [abç] önemli üyelerinden Guillermo Garcia onları bularak rehberlik etmeye başladı.&#8221; (s.213)</p>
<p>„Che&#8217;nin dikkatli olma uyarılarına rağmen kapıyı çaldılar ve gayet sıcak bir biçimde karşılandılar. Ev sahibi İsa&#8217;nın dirileceğine inanan dini bir grubun papazı ve bölgede henüz oluşum halindeki 26 Temmuz köylü şebekesinin bir üyesi çıktı&#8230; Ertesi günü oburluktan kurtulmaya çalışmakla ve dini cemaatin çevrede oturan meraklı üyelerinin sürekli ziyaretleriyle geçirdiler.&#8221; (s.212)</p>
<p>„Eski devlet başkanı&#8230; Prio&#8217;nun niyeti ne idiyse, toplantıyı düzenleyen kişilere göre Fidel bu buluşmadan en az elli bin dolarla döndü. Ondan daha sonra da parasal destek görecekti&#8230; KGB görevlisi Yuri Paporov&#8217;a göre Fidel&#8217;in aldığı para Prio&#8217;nun değil CIA&#8217;nın parasıydı&#8230; bu durum Amerikan istihbaratının giderek çıkmaza giren Batista&#8217;ya karşı verdiği savaşı kazandığı sırada Castro&#8217;yu elde etmek için gösterdiği çabaya ilişkin haberlere ağırlık kazandıracaktır. Castro&#8217;nun biyografi yazarı Tad Szulc&#8217;a göre CIA 26 Temmuz Hareketi&#8217;ne para yardımı yapmıştı; ama bu, daha sonra, 1957 ile 1958 arasında Küba&#8217;daki Santiago Amerikan konsolosluğunda görevli bir ajan aracılığıyla olmuştu.&#8221; (s.202)</p>
<p>„Armanda Hart&#8217;tan da bir mektup vardı. Che onun yazdıklarından pek hoşlanmadı ve biraz kuşkulandı. Günlüğüne şunları yazdı: &#8216;Mektupta kendisini olumlu biçimde anti-komünist olarak sergiliyor ve Yankee elçiliğiyle bir tür ilişki içinde olduğunu ima ediyor.&#8217; (Bu özel mektup, gerilla seferi sırasında 26 Temmuz hareketi ile ABD hükümeti arasında kurulan gizli ilişkileri açığa vuran her türlü kayıt gibi, Küba&#8217;nın devrimci tarihinin resmî kayıtlarından çıkarılmıştır; ancak bu tür ilişkilerin kurulduğu açıktır. Daha önce yapılan değerlendirmeler bu temasların 1957 yazında başladığına dair iddialara yer vermiştir. Che&#8217;nin sözleri ABD hükümet görevlilerinin mart ayı gibi erken bir tarihte Fidel&#8217;in yeraltındaki yoldaş[larıyla] bu türden ilişkiler kurduklarını gösterir.)&#8221; (s.246)</p>
<p>„CIA&#8217;nın Ulusal Yönetim Kurulu&#8217;nun Llano&#8217;daki görevlileriyle teması bir süre daha devam etti. Bu harekete para sağlandığı ve başka biçimlerde yardım edildiği açıktır. CIA&#8217;nın önerilerinin Küba&#8217;nın Cienfuegos deniz üssündeki reformist subaylardan oluşan bir grubun temsilcileriyle Pais arasında gerçekleşen bir toplantıyla aynı zamana rastladığını da kaydetmek gerekir. Bu subaylar Batista&#8217;ya karşı bir ayaklanma girişimi içindeydiler. Subayların planı ABD tarafından da gizlice destekleniyordu.&#8221; (s.265)</p>
<p><strong>Gerilla Savaşı Dedikleri&#8230;</strong></p>
<p>Davulun sesi uzaktan hoş gelir. Gerilla savaşının sesi de bizlere uzaktan hoş gelmişti. Ne var ki, yaklaştıkça hiç de hoş olmayan sesler geliyor kulağımıza. Örneğin, infaz edilenlerin sesleri. Her ordu, zalim bir savaş makinesidir. Gerilla da küçük çaplı bir askerî güç olduğuna göre, bu kuralın dışına çıkamıyor. Savaş halindeki her orduda firarın cezası ölümdür. Gerillada da bu kesin olarak böyledir. Sierra Maestra&#8217;ya çıkartma yapmak üzere Meksika&#8217;da talim yapmakta olan gerilla birimlerinde bile disiplinsizlik ve itaatsizlik karşısında ölüm cezası verilebilmektedir (s.194).</p>
<p>Kitapta, disiplin ihlali yapanların ve firar edenlerin infazına ilişkin çok sayıda hikâye var. Bunların bir kısmına, Che&#8217;nin karakteri konusuna girdiğimde değineceğim. Burada, sadece ikisini alıntılayayım:</p>
<p>„Ertesi gün Che, &#8216;gece vakti üç kişi firar etti&#8217; diye yazdı. &#8216;içlerinden biri çift taraflıydı; <em>chivato </em>[hain, ikili oynayan ajan, G.Z] olduğu için ölüme mahkûm edilen Rosabal; Sori&#8217;nin birliğinden Pedro Guerra ve iki askerî tutsak. Pedro Guerra yakalandı; kaçarken bir de tabanca çalmıştı. Hemen infaz edildi.&#8217; „ (s.329)</p>
<p>„Che, İbrahim&#8217;in kaderini, özellikle gelişleri bu olayla çakışan yenilere bir ders olacak şekilde kullanmaya karar verdi. Durumu daha sonra şöyle değerlendirdi: &#8216;Adamları tepenin bu korkunç olayın yaşandığı noktayı gören tarafında topladım. Gerillalarımıza ne göreceklerini ve bunun ne anlama geldiğini açıkladım. Firarın neden ölümle cezalandırıldığını ve devrime ihanet eden kişinin neden mahkûm edilmesi gerektiğini bir kez daha anlattım. Görevini terk etmeye çalışan adamın cesedinin önünden tek sıra halinde ve ağır adımlarla geçtik. Adamların çoğu daha önce ölü görmemişti ve belki de devrime sadakatsizlikten çok, ölü adama yönelik kişisel duygular ve o aşamada doğal olan bir siyasal zayıflık nedeniyle duygulandılar. Bunlar zor zamanlardı ve bu adamı örnek olarak kullandık.&#8217; „ (s.261)</p>
<p>İnfazlar konusuna daha sonra yeniden döneceğim.</p>
<p>Gerillanın yöntemleri, aşağı yukarı her konuda düzenli ordunun yöntemleriyle aynıdır. Hatta yer yer düzenli ordununkinden bile katıdır. Gerillanın „konuşturma yöntemleri&#8221;ne başvurmadığını düşünenler yanılırlar. Savaş sırasında teslim alınan karşı ordunun tutsaklarından edinilecek istihbarat hayatî önemdedir. Tutsaktan, hem de çok kısa sürede karşı ordunun harekâtı ile ilgili bilgi almanın tek yolu vardır: tehdit, korkutma ve gerekirse işkence. İşte:</p>
<p>„Birkaç dakika sonra yolda iki adam ve iki erkek çocuk belirdi. İsyancılar onları yakaladılar. Adamlardan biri <em>chivato</em> olduğundan kuşkulanılan biriydi. Che&#8217;nin günlüğünde üstü kapalı biçimde dediği gibi, adamlar bilgi vermesi için &#8216;biraz sıkıştırıldı.&#8217; „ (s.221) Bu „biraz sıkıştırma&#8221;nın ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz.</p>
<p>Gerillayla silahsız sivil halk arasında bir <strong>sevgi-korku</strong> <strong>diyalektiği</strong> olduğunu düşünmemiz için çok neden vardır. Sivil halk, ordunun vahşetinden korktuğu oranda, bu orduya karşı direnen gerillayı sever. Ayrıca gerillayı, kendisine iyi bir yaşam ve toprak vadettiği için de sever. Ama, halk, bir başka silahlı ordu olan gerilladan korkar da. O silahların, yalnız yasal orduyu değil, gereğinde kendini de tehdit ettiğini bilir. Öte yandan, yasal ordunun baskısıyla, gerillaya her an ihanet de edebilir halk, onları ihbar edebilir. Bu yüzden gerilla, halka sınırsız bir güven duymaz. Ona sevgisini gösterdiği yerde bile, elinde silah olduğunu hatırlatmadan edemez. Böylece hem halk, hem de gerilla birbirlerini hem severler, hem de birbirlerinden korkarlar.</p>
<p>Bu diyalektiğin örnekleri Küba savaşı boyunca da görülür. Halk, gerillayı güçlendikçe daha çok sever, ona daha çok güvenip yardım eder, ama bu büyüyen güçten de gittikçe daha fazla korkmaya başlar. Bir aşamadan sonra, halkın gerillaya olan sevgisiyle korkusu doğru orantılı olarak ve birbirini destekleyerek büyür. Bu sevgi-korku diyalektiğini çok iyi kavrayan Fidel, gerilla savaşının özellikle başlarında, halka karşı, gereğinde şantaja, tehdide, korkutmaya, hileye baş vurmaktan kaçınmamıştır. Baş vurduğu hilelerden biri de, halkı korkutmak için kendisini düzenli ordunun subayı olarak tanıtmaktır:</p>
<p>„Bazı dikkate değer istisnalar olsa da, güvendikleri köylülerin çoğu onlara kendi çıkarlarıyla bağlıydılar. Para karşılığında adam kaçırıyor ya da yiyecek ve malzeme sağlıyorlardı. Fidel&#8217;in tanımadığı köylülere kendisini sürekli olarak <em>guardia</em> olarak tanıtma alışkanlığı köylülerin sadakatine bel bağlamanın ne kadar hassas bir mesele olduğunu gayet iyi bildiğini gösteriyordu.&#8221; (s.235)</p>
<p>„Siviller ordunun vahşeti ile gerillaların muhbirlere karşı uyguladıkları misillemeler arasında sıkışıp kalmışlardı&#8230;&#8221; (s.235-236)</p>
<p><strong>Az Bulunur Bir Lider: Fidel Castro</strong></p>
<p>Aynı Mustafa Kemal gibi, askerî liderlik özellikleriyle politik liderlik özelliklerini şahsında kaynaştıran Fidel Castro&#8217;nun tarihte nadiren ortaya çıkan olağanüstü liderlerden biri olduğunu kabul etmek gerekir. Gözünü iktidar hedefinden bir an ayırmayan, en ufak bir olayda bile nihaî hedefine göre hesap yapan, reelpolitiği hayatının her anında uygulayan, gereğinde acımasız, gereğinde affedici, gereğinde astlarını takdir eden ve yükselten, gereğinde gözünü kırpmadan rütbe tenziline giden, en küçük ayrıntıları bile hesap eden, iktidar tekelini daima elinde tutan ve iktidarı daima tek adam olarak kullanmaktan bir an bile vazgeçmeyen, her türlü taktik ittifaka açık, tek ilkesi ve hedefi iktidar olan ve bu uğurda her türlü aracı eli titremeden kullanan, gereğinde hayret edilecek kadar ılımlı, gereğinde son derece acımasız liderler soyundan gelir o. 781 sayfalık tüm kitap, sırf bu açıdan bile okunabilir ve Fidel&#8217;in tek adam iktidarını daha başından itibaren ilmik ilmik nasıl ördüğü, ABD ve SSCB gibi büyük güçlerle neredeyse bir ölüm dansı yaparak altmış yıla yaklaşan iktidar tekelini nasıl oluşturduğu görülebilir. Daha Sierra Maestra dağlarındayken bellidir onun nasıl dikkatli bir iktidar kurucusu olduğu, burada sadece bir alıntı vermekle yetineceğim:</p>
<p>„Fidel&#8217;in yaptığı silah dağıtımı simgesel anlamlar taşıyordu. Che&#8217;nin statü sembolü olan tabancasını alarak, kendisine bağlı köylü şebekesinin lideri olan Crescencio Pérez adında güçlü kuvvetli ve uyanık bir <em>guajiro</em>ya verdi. Che&#8217;nin yüzünü ekşiterek ‚kötü bir tüfek&#8217; dediği şeyi de ona verdi. Bu olay Fidel&#8217;in çevresindeki insanların duygularını yönlendirmedeki ustalığını ortaya koyan ilk önemli dersti. Gerektiğinde insanları bir anda yüceltmeyi ya da tek başına bırakmayı gayet iyi biliyordu.&#8221; (s.214)</p>
<p><strong>Ve Çeliğe Su Verildi&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Esas konumuz Che Guevara olduğu için hemen ona dönelim. Che, Fidel Castro&#8217;dan oldukça farklı karakterde bir insandı. Onun, Fidel&#8217;den tamamen farklı olarak kişisel bir iktidar hedefi yoktu ve böyle bir şeye aldırış bile etmezdi. Başarılı bir gerilla komutanıydı ve bu başarısını gerilla savaşının acımasız kurallarını tam bir disiplinle ve gönüllü olarak yerine getirmesine borçluydu. Fidel ne kadar iktidar tutkunuysa, o da o kadar disiplin ve kural tutkunuydu. Annesinin belirttiği gibi (s.599), yakasını bırakmayan astım hastalığı ile giriştiği ölümüne mücadelede geliştirdiği özdisiplini ve iradeciliği, savaş döneminde, gençliğinde sahip olduğu <em>humoru </em>da bir yana bırakarak katılaşmasına (s. 497) neden olmuştu. Bu dönemde, eski alaycılığı iğneleyiciliğe (s.499), eski özgüveni kibirliliğe ve kendini her durumda haklı görmeye (s.185, 500, 553) eski kararlılığı acımasızlığa (s.270, 274, 275, 276, 277, 278, 499, 561), eski açık sözlülüğü kabalığa (s.351, 562, 690) dönüşmüştü. Anne ve babasına yazdığı bir mektupta, „yaptığı eylemler&#8221;in onu „olağanüstü katılaştırdı&#8221;ğını kendisi de kabul etmektedir (s.621) Oğlunu o kadar seven babası bile devrim sonrasında tanık olduğu olaylar sonucunda oğlunun sertliğinden şikayetçi olmuş (s.386), Ernesto&#8217;nun eski arkadaşları, onun devrim sonrası infazlarda oynadığı belirleyici rol karşısında dehşete kapılmış (s. 387), Che&#8217;nin, korumalarından birini cezalandırmak için soyup dolaba kapatmasına annesi bile tepki göstermişti (s.561).</p>
<p>Che&#8217;nin gerilla savaşı döneminde infazlarda oynadığı rolle, devrim sonrasında, doğrudan devlet eliyle uygulanan infazlarda baş savcı olarak ortaya çıkışı arasında neredeyse hiç kesinti yoktur. Söylemesi acıdır ki, Che&#8217;nin infazlara düşkünlüğü, Eutimio adlı, ihanet ettiğinden kuşkulanılan bir gerillayı bizzat infaz etmesiyle başlamış („32 kalibrelik bir tabancayla beynin sağ tarafına, sağ temporal lobda çıkış deliği açacak şekilde tek atışla soruna son verdim. Biraz soludu ve öldü.&#8221; s.232) ve devrimden sonra da baş savcı olarak rol aldığı 550 infazla devam etmiştir. Devrim sonrası infazlar, uluslararası planda çok tepki çektiği için, Che Guevara karşı olmasına rağmen, Fidel Castro tarafından durdurulmuştur (s.410).</p>
<p>İnfazcılıkla, aşırı kuşkuculuğun el ele gittiğini ve bunun gerillalar içinde acı olaylara yol açtığını söylemeye bile gerek yok. Kitapta bu konuda da bol örnek var. Uzatmamak için buraya bir kaç örnek alıp, diğerlerinin sayfa numaralarını (s.270-278, 383-387) vermekle yetineceğim.</p>
<p>„Ancak Che&#8217;nin kolunda işler iyi gitmiyordu. Firarlar artmıştı. Teğmenine itaatsizlik ettiği için silahı alınan genç bir isyancı eline bir revolver geçirerek dehşete kapılmış yoldaşlarının gözü önünde kendini başından vurarak intihar etmişti.&#8221; S.270)</p>
<p>„Adamlar arasındaki huzursuzluk Che&#8217;yi sıkı önlemler almaya yöneltti ve genç bir çocuğu yeni disiplin komisyonunun başkanı yaptı&#8230; Enrique Acevedo bu önlemin savaşçıların ruh halini olumsuz yönde etkilediğini hatırlıyordu. &#8216;Küçük bir askerî polis teşkilatını andırıyordu&#8217; dedi.&#8221; (s.270)</p>
<p>&#8220;Aristido&#8230; Che&#8217;nin yokluğunda revolverini satmış ve tedbirsiz davranarak orduyu beklemeden gidip onlarla ilişki kurmayı düşündüğünü anlatmıştı. Bütün bunları öğrenen Che hemen harekete geçti. &#8216;Devrimin zor anları vardı,&#8217; diyecekti daha sonra. &#8216;Grubun şefi olarak yetkilerimi kullandım. Çok hızlı bir soruşturma yaptık ve Aristido idam edildi.&#8217; &#8221; (s.275)</p>
<p>&#8220;Çinli Chang ile bir kıza tecavüz eden bir köylü ölüm cezasına çarptırıldı. Che, her zamanki gibi, onların son anlarını dikkatle gözlemlemişti. Ölümü cesaretle mi yoksa korkuyla mı karşılayacaklarını merak ediyordu&#8230; Ormanda bir ağaca bağlandılar. İkisi de sakindi. Köylü gözleri bağlanmaksızın, bakışlarını silahlara dikerek ve &#8216;Yaşasın Devrim&#8217; diye bağırarak öldü.&#8221; (s.275)</p>
<p>&#8220;Echeverria&#8230; isyancılara katılacak yerde başıboş silahlı çetelerden birine katılmıştı&#8230; savaşta ölmesine izin verilmesi için yalvardı. Bir devrimci infaz mangasının önünde ölerek ailesine leke sürmek istemiyordu. Ancak mahkemenin kararı kesindi&#8230; kurşuna dizilmeden önce&#8230; annesine bir mektup yazdı. &#8216;Cezanın adil olduğunu açıklıyor ve ondan devrime sadık kalmasını istiyor&#8217;du.&#8221; (s.276)</p>
<p>&#8220;Bir ara maskotları olan bir köpek yavrusunun inatla peşlerine düştüğünü fark ettiler&#8230; Bir çayın kıyısında mola verdiler. Köpek yavrusu hiç beklenmedik bir anda havlamaya başladı&#8230; Che köpeğin öldürülmesini emretti.&#8221; (s.278) (Köpeğe bakmakla yükümlü Felix adlı gerilla, köpek yavrusunu iple boğarak bu emri yerine getirmiştir.)</p>
<p><strong>Çürüten Adaletsizlik</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Kitapta, devrim sonrası infazlara ilişkin olarak, gerek Che Guevara, gerekse de Fidel Castro tarafından yapılmış bazı savunular yer almaktadır. Hemen belirteyim ki, bu savunular, pek de öyle dişe dokunur şeyler değildir. Fidel Castro&#8217;nun (s.410) ve Che Guevara&#8217;nın (s.373) savunularından biri, infazları halkın istediği ya da dayattığıdır. Bu oldukça çürük bir gerekçedir. Fidel de, Guevara da, gerektiği zaman halkın istek ya da dayatmalarına yüz vermemesini bilen liderlerdir. Herhalde kendileri de, halkın her istediğini yerine getirdiklerini iddia edecek değillerdir. Kaldı ki, kalabalıkların isterik çığlıklarıyla herhangi bir adil karar verilemeyeceği tarih boyunca defalarca kanıtlanmıştır. Hitler bile, Yahudileri &#8220;Alman halkının isteğiyle&#8221; katlettiğini söyleyecek olsa, pek o kadar da yalancı çıkmazdı. Zorba iktidarların kışkırttığı kalabalıklar, özellikle böylesi kritik anlarda son derece acımasız ve yalaka olabilirler. Kitapta felsefe notlarına İbsen&#8217;den bir alıntı düştüğü kaydedilen (s.77) Guevara&#8217;nın bu gerçeği anlaması için, İbsen&#8217;in &#8220;Bir Halk Düşmanı&#8221; adlı oyununu okuması ya da seyretmesi belki de yeterli olabilecekti.</p>
<p>Che Guevara&#8217;nın infaz gerekçelerinden biri de, &#8220;onlar öldürmeden sen öldüreceksin&#8221;dir (s.387, 464). Eğer bu mantık hakim olacak olsa, dünya bugünkünden de beter bir kan gölüne dönerdi. Bu, cinayet işleyen bir kişinin, yargıcın karşısına çıkıp, &#8220;efendim, beni öldürmeyi düşünüyordu, onun için öldürdüm&#8221; demesine benzemektedir. Kaldı ki, yukardaki örneklerde de gördüğümüz gibi, infaz edilenlerin önemli bir kısmı doğrudan karşı-devrimci bile değildir, bazıları infaz mangalarının kurşunlarına karşı &#8220;yaşasın devrim&#8221; diyerek ölüme gitmişlerdir.</p>
<p>Bir diğer savunu da, Che Guevara&#8217;nın &#8220;sağlıklı adaletsizlik&#8221; görüşüdür. Nikolás Quintana&#8217;nın anlatımına yer verelim:</p>
<p>&#8220;Che bana şöyle dedi. &#8216;Bak, devrimler çirkin ama gereklidir ve devrimci sürecin bir parçası da adalettir ve bu adalet gelecekteki adaletin kurulmasına hizmet eder.&#8217;&#8230; Ona adaletsizliği temel alan hiçbir şeye inanmadığımı söyledim. Che daha sonra şunu sordu. &#8216;Adaletsizlik sağlıklı olsa da mı?&#8217; &#8221; (s.448)</p>
<p>Fransız devriminin Jakoben önderlerinden Saint Just&#8217;un &#8220;hürriyetin istibdadı&#8221; sözlerini bir hayli anıştıran bu sözler karşısında, en azından Che Guevara ve Küba halkının kaderi adına üzüntü duyuyor insan. Adaletsizliğin &#8220;sağlıklı&#8221; olduğu nerede görülmüştür ki? Adaletsizlik, sağlıklı bir yapıyı bile kısa sürede çürütür.</p>
<p>İşte örneği&#8230; CIA&#8217;nin örgütlediği paralı askerlerle yapılan ünlü Domuzlar Körfezi çıkartması, Küba tarafından bozguna uğratılır ve 1200 karşı-devrimci paralı asker Küba silahlı kuvvetleri tarafından esir alınır (s.494). Beş yüz sayfa boyunca çoğunu hiç de içime sindiremediğim öyle çok infaz olayı okumuştum ki, hiçbiri zorunlu askerlik sonucu askere alınmış sıradan asker olmayan, hepsi de bilinçli olarak CIA&#8217;nin paralı askerliğine yazılan bu esirlerin infaz edileceğine kesin gözüyle bakıyordum. Hatta, itiraf edeyim ki, böyle bir şey olmuş olsa, en azından karşı-devrimci elebaşılar infaz edilse fazla da üzülmeyecektim. Ama ne görüyoruz! Küba, elebaşılar dahil olmak üzere 1200 karşı-devrimciyi, altmış iki milyon dolarlık tıbbî malzeme karşılığında, burunları bile kanamadan ABD&#8217;ye iade ediyor. İşte, buyrun! Her şeyi içten içe çürüten &#8220;sağlıklı adaletsizliğin&#8221; güzel bir örneği. İnfaz mangalarının tüfekleri önünde &#8220;yaşasın devrim&#8221; diye bağıran, devrim için ölmelerine bir şans tanınması için yalvaran gençlere şimdi daha çok yandı içim. Bu garibanların arkalarında, birkaç bin dolarla can bedellerini ödeyecek ABD gibi bir ağababaları yoktu elbette.</p>
<p><strong>Öyle Bir Maçoluk ki&#8230;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Türkiye sol hareketinin erkek egemenliğinden, erkek militanlar arasında maço tavırların yaygın olduğundan şikayet eder dururuz. Doğrusunu söyleyeyim, kitapta Che Guevara&#8217;nın erkek egemen ve maço tavırlarına ilişkin sayısız örneği okuduktan sonra, Türkiye sol hareketinin bu konuda yunmuş yıkanmış olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. 1960&#8242;lı yıllarda dahi, tam olarak içselleştirilmese bile, Türkiye sol hareketinde bu konuda bir dikkat, belki biraz da köylü ahlâkından gelen bir mahçubiyet ve çekingenlik olduğunu düşündüm.</p>
<p>Che Guevara ise, kitaptaki örneklerden anlaşılıyor ki, kadınlara karşı gemlenmez, dizginsiz bir erkek egemen ve maço tutum içindedir. Ona göre, erkeklerin kadınlarla cinsel ilişki kurmasının adı &#8220;düzmek&#8221; ya da &#8220;düzüşmek&#8221;tir, bir kadın erkeklere ilgi gösteriyorsa, &#8220;düzüşmek&#8221; ya da &#8220;düzülmek&#8221; istemektedir. Merak edenler için, doğrudan Che&#8217;nin kaleminden çıkmış bu tür satırların sayfa numaralarını vermekle yetiniyorum (s.143, 155, 161, 234). Bir erkeğin &#8220;kadınsı davranışlar&#8221; gösteriyor olması, onun küçümsenmesi için yeterlidir (s.156). Birisi cesursa o, &#8220;taşaklı adam&#8221;dır (159). Gerilla, erkektir, erkekçe davranmalıdır. Dolayısıyla gerillada kadına yer yoktur: &#8220;onlara birer <em>señorita </em>(bayan) olmadıklarını, savaşmak istiyorlarsa sert olmaları gerektiğini anlattım.&#8221; (s.188) &#8220;Kadınların gerilla kamplarında kalmalarına bir kural olarak izin verilmiyordu.&#8221; (358-359) &#8220;&#8230; onlara etek giydireceğimi, ellerine sepet verip <em>yucca </em>taşıtacağımı (kadınların yaptığı bir iş), çünkü beş para etmediklerini, kadınlardan bile kötü olduklarını söyledim.&#8221; (s.646) &#8220;&#8230; çünkü bu tip bir mücadele bize devrimci olma fırsatı verir. İnsanlık merdiveninin en yüksek basamağıdır bu ve erkekliğimizi sınamamızı sağlar.&#8221; (s.702)</p>
<p>Görüldüğü gibi, gerilla savaşı yoluyla &#8220;insanlık merdiveninin en yüksek basamağı&#8221;na tırmanmak, yani ilerde ele alacağım &#8220;yeni insan&#8221; mertebesine yükselmek yalnızca erkeklere özgü bir durumdur. Hatta kadınların insanlığın içinde görüldüğü bile kuşkuludur. Bu satırları okuyunca, Fatmagül Berktay&#8217;ın &#8220;kadın insan mıdır?&#8221; sorusunu daha da anlamlı buldum.</p>
<p>Che&#8217;nin erkek egemen mantığı, kendini tek eşliliğe bağlılık ve tek eşliliğe &#8220;ihanet&#8221; konusunda da ortaya koymaktadır. Haydi, devrimden sonra, sevgililileri olan gerillaların alelâcele ve topluca resmî nikâh <em>kıyımına </em>uğratılmalarının (s.375) üzerinde durmamaya çalışalım. Peki, kendisiyle flört etmek isteyen genç ve güzel bir kadını, herkesin önünde, alenen &#8220;terbiyesini takınmaya&#8221; davet etmesine (s.566) ya da &#8220;yoldaşının karısıyla ilişki&#8221; kuran görevlileri, kendi kurduğu, minyatür bir Gulag olarak görülebilecek Guanacahabibes&#8217;e göndererek cezalandırmasına (s.561) ne demeli?</p>
<p><strong>Fidel Castro&#8217;nun iktidar Tekeli Ve Che Guevara</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Küba devrimi gerçekleştirildikten sonra en gizemli ve en fazla meraka yol açan noktalardan birisi, Fidel ile Che arasındaki ilişkilerdir. Bu iki lider arasında hiçbir zaman açık bir çatışma meydana gelmemiştir, öte yandan ikisinin arasında açığa vurulmayan bir farklılığı ve gerilimi gözlemlemek mümkündür. İki lider arasındaki karakter ve yönelim farklılıklarına yukarda değindiğimden burada tekrarlamak istemiyorum. Bu karakter ve yönelim farklılıklarının da beslediği farzedilebilecek bu gerilim, kritik anlarda gözle görülebilir bir hal almaktadır. Anderson&#8217;un anlatımlarından hareketle bu kritik anlardan en önemli birkaçını gözden geçirmeye çalışalım.</p>
<p>&#8220;Fidel Havana&#8217;ya bir zafer alayıyla, büyük bir şovmen gibi girdi. Zaptedilmiş bir tankın tepesinde ve tezahürat yapan bir kitlenin ortasındaydı. Sarayda Urrutia&#8217;ya [yeni rejimin, Castro tarafından atanmış ilk Cumhurbaşkanı, G.Z.] saygılarını sunduktan sonra, Havana&#8217;ya getirilip limana çekilen <em>Granma</em>&#8216;ya [Castro'nun Sierra Maestra'ya çıkartma yaptığı gemi, G.Z.] geçti. Daha sonra, Camilo ve Raul&#8217;un eşliğinde coşkuyla bayrak sallayan binlerce <em>kabaneros</em>un (Kübalı) arasından geçerek Camp Columbia&#8217;ya yöneldi. O sırada Che, La Cabaña&#8217;da, gözlerden uzaktaydı.&#8221; (s.379)</p>
<p>&#8220;Fidel&#8217;in onu La Cabaña&#8217;ya, ikincil bir konuma göndermesinin sebebi neydi? Fidel hiç kuşkusuz Che için fazla göze batmayan bir konum seçmişti, çünkü onun ilgi odağı olmasını istemiyordu. Yenilgiye uğrayan rejim, o rejimin taraftarları ve Washington Che&#8217;yi &#8216;uluslararası komünist&#8217; olarak görüyorlardı ve daha işin başındayken ona önemli bir rol vermek ancak sorunlara yol açabilirdi.&#8221; (s.374)</p>
<p>Anderson, kitabında yer yer bu yargıyı ya da gerekçeyi tekrarlamaktadır. Bu bana hiç de inandırıcı gelmiyor. Eğer öyle olsaydı, Fidel Castro&#8217;nun, Che&#8217;den daha fazla &#8220;Sovyetçi&#8221; diye bilinen kardeşi Raul Castro&#8217;yu da geçit resmine katmaması, onu da Che gibi uzak bir bölgeye göndermesi gerekirdi. Oysa, Raul, yukarda da okuduğumuz gibi, gösteriye Castro&#8217;nun yanıbaşında katılmıştır. Bana kalırsa, Fidel Castro&#8217;nun Che&#8217;yi tam da böyle bir zafer anında gözlerden uzak tutmasının tek sebebi, onu potansiyel iktidar rakibi olarak görmesidir. Castro&#8217;nun bu taktiği, bana Sovyetler Birliği&#8217;ndeki bir olayla oldukça örtüşüyor gibi geldi. Lenin öldüğünde, Troçki, rahatsızlığı nedeniyle Moskova&#8217;nın dışında, uzak bir yerde tedavi görmektedir. Stalin, Lenin&#8217;in cenaze törenini kasıtlı olarak Troçki&#8217;ye geç haber verir ve tören sırasında tek lider olarak ortaya çıkıp, Lenin&#8217;in naaşı önünde Parti adına sadece kendisi konuşma yapar. Bu, parti üye ve yöneticilerinin, Lenin&#8217;den sonraki liderin Stalin olduğunu, hatta Troçki&#8217;nin şimdiden tasfiye edildiğini düşünmelerini kolaylaştıran son derece tayin edici bir olaydır.</p>
<p>İyi bir komutan olan Che&#8217;nin bundan sonraki süreçte de Küba silahlı kuvvetlerinden sürekli uzak tutulduğunu görüyoruz. Sovyet yanlısı olarak bilinen kardeşi Raul Castro&#8217;yu ordudaki en sorumlu görevlere atamakta tereddüt etmeyen Fidel, Che&#8217;yi iktidarın en kritik noktalarına yaklaştırmamakta büyük bir dikkat göstermiştir (s.431). Che, esas yeteneğiyle hiç de bağdaşmayan bir biçimde, önce Sanayi Bakanlığına (gerçi, ilerde değineceğimiz üzere, Troçki gibi o da sosyalist hızlı kalkınmaya meraklıydı), sonra Şeker Bakanlığına, bir ara da Küba&#8217;nın özellikle 3. Dünya ülkeleriyle bağlantı kurabilmesi için gayriresmî olarak &#8220;Dışişleri Bakanlığı&#8221;na atanmıştır. Fidel akıllı bir liderdir. Silahlı birimlere yaklaşmasını tehlikeli gördüğü, ama şahsî iktidar hırsı olmadığını bildiği Che&#8217;yi tamamen devre dışı bırakmak yerine, onun yeteneklerinden ve prestijinden uygun bir şekilde yararlanmasını bilmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak, pragmatik, iktidar tekelcisi lider tipiyle, ideallerine (bu idealin niteliği bu bahiste önemli değildir) ve kişisel iktidardan çok &#8220;ideallerin iktidarına&#8221; bağlı lider tipi arasındaki çatışmadır bu. Bunun, bizim tarihimizde ve Sovyetler Birliği tarihinde iki parlak örneği vardır. Bizim tarihimizde Mustafa Kemal birinci tip lideri, Enver Paşa ise ikinci tip lideri temsil eder. Sovyetler Birliği&#8217;nde ise, birinci tip lideri temsil eden Stalin&#8217;ken, ikinci tip lider Troçki&#8217;nin şahsında somutlaşır. Ve ne ilginçtir ki, birinci tip üç lider de ölene kadar iktidarda kalırken (Fidel Castro&#8217;nun da ölene kadar iktidarda kalacağına kuşku yoktur), ikinci tip üç lider, kovuldukları ya da dışlandıkları iktidarın çok uzaklarında (Enver Paşa Türkistan&#8217;da, Troçki Meksika&#8217;da, Che Guevara Bolivya&#8217;da) katledilmişlerdir.</p>
<p><strong>III. </strong><strong>Che Guevara ve Sosyalizm</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Che Guevara&#8217;nın sosyalizme ilişkin görüşlerinde hiçbir özgünlük yoktur. Sovyetler Birliği&#8217;ne ilişkin eleştirel notlarında ve yazılarında bile özgünlükten çok, kendisinden önceki ya da çağdaşı Marksist-Leninist &#8220;usta&#8221;ların bazı görüşlerinin tekrarı söz konusudur.</p>
<p>Che Guevara&#8217;nın, sosyalizmi ilerleme, doğanın denetim altına alınması, hızlı sanayileşme olarak algılayan görüşleri, Lenin&#8217;in, Stalin&#8217;in, Troçki&#8217;nin, Kruşçev ve Mao&#8217;nun görüşlerinin aynen ve biraz da eklektik tarzda benimsenmesinden ibarettir. Kruşçev&#8217;in, Sovyetler Birliği&#8217;nin &#8220;Batı&#8217;yı yakaladığı&#8221; (s.493) iddiasına benzer bir şekilde, Che Guevara da &#8220;Küba&#8217;daki hayat standartlarının ABD&#8217;ninkini geçeceğini ileri sürecek kadar ileri gitmişti.&#8221; (s.403) Aslına bakılırsa, Anderson&#8217;un &#8220;ileri gitme&#8221; noktasına vurgu yapması bana hatalı geliyor. İleri gitmese de, Küba gerçekten ABD hayat standartlarını geçseydi ne olacaktı ki? Sosyalizmi, gittikçe daha fazla sanayileşmeyle, gittikçe daha fazla zenginleşmeyle özdeşleştiren bu ilerlemeci mantık değil miydi sosyalizmin mezarını kazan?</p>
<p>&#8220;Küba&#8217;nın güçlü bir ekonomi yaratması, hızlı bir sanayileşme sürecinden geçerek şeker ihracatına dayalı bir ekonomi olmaktan kendini kurtarması da gerekiyordu. Ülke ancak o zaman kendisini Amerikan kapitalist hakimiyetinden kurtarabilirdi.&#8221; (s.388) diyor Che Guevara. Ülkesini emperyalizmin boyunduruğundan kurtarmak için çareler arayan bir liderin görüşleri olarak saygıyla karşılanabilir bu görüş (gerçi anti-emperyalizm açısından bile doğruluğu tartışmalıdır), ama sosyalizmi ekonomik kalkınmayla eşitlemesi anlamında, temelleri Lenin ve Stalin tarafından atılan ve diğerleri tarafından da benimsenen bu görüş gerçek sosyalizmle bağdaşmaz. Özellikle Sovyetler Birliği&#8217;nin hızlı sanayileşme deneyiminde görüldüğü gibi, bu uygulama, işçi ve köylülerin inisyatifini bastırmak ve onları eski rejimdekinden de daha beter köleler haline getirmek için bire birdir. Çünkü hızlı sanayileşme ilkel birikime (Preobrejinski&#8217;nin koyduğu adla &#8220;ilkel sosyalist birikime&#8221;) dayanır. İlkel birikim, diğer kapitalist ülkelerin uzun bir zaman dilimi içinde, köle emeğinden ve sömürgelerin soyulmasından da yararlanarak yaptıkları birikimin (yani sömürünün) benzerinin, koca ülkenin bir iç sömürgeye dönüştürülerek, işçi ve köylülerin ve diğer ülke içi halkların çok kısa süre içinde amansızca sömürülerek yapılmasıdır ki, ezilen kitlelerin egemenliği ve sömürüden kurtulması anlamına gelen sosyalizme bundan daha uzak ve yabancı bir şey olamaz.</p>
<p>Üstüne üstlük Che Guevara, bu hızlı sanayileşmenin Sovyetler Birliği&#8217;nin desteğiyle yapılmasını istemektedir: &#8220;Leonov, Che&#8217;nin Kruşçev&#8217;le yaptığı görüşmede hazır bulunmuştu. Che, başka şeylerin yanı sıra, sanayileşmenin kaçınılmaz gereği olarak Küba&#8217;nın bir milyon ton kapasiteli kendi çelik fabrikasına sahip olmasını, Sovyetlerin bu amaçla yatırım yapmasını ve fabrikayı kurmasını istemişti.&#8221; (s.475) Kruşçev&#8217;in Che&#8217;ye cevabı son derece mantıklıdır: &#8220;Bak Che, eğer istiyorsan bir fabrika kurabiliriz, fakat Küba&#8217;da kömür yok, demir yok, kalifiye işçi yok ve Küba&#8217;nın henüz gelişim halindeki sanayisi dikkate alındığında bir milyon tonluk bir tüketici piyasası yok.&#8221; (s.475) Kruşçev&#8217;in halihazır ekonomiler açısından söylediklerinin mantıklı olması bir yana, Sovyetler Birliği&#8217;nin iyi tarafına gelseydi de Küba&#8217;nın her tarafını çelik fabrikalarıyla doldursaydı ya da Küba&#8217;yı kendisi gibi sanayileşmiş küçük bir Sovyetler Birliği haline getirseydi ne olacaktı? Ne olacağını anlamak için Sovyetler Birliği&#8217;nin haline bakmak yeterliydi.</p>
<p>Che Guevara&#8217;nın o günkü Sovyetler Birliği&#8217;ne bakmadığını, gözlemlemediğini iddia edemeyiz. Şair ve yazar Heberto Padilla&#8217;nın anlattığına göre, Che, Padilla&#8217;nın SSCB&#8217;ye ilişkin eleştirisini yarıda keserek şöyle demişti: &#8220;Bütün bunları dinlemek istemiyorum. O domuz ağılı hakkında her şeyi biliyorum zaten. Bizzat gördüm.&#8221; (s.598) Keza, &#8220;Alberto Granado&#8217;ya göre Che&#8217;nin keyifsizliği tam bir saflıkla benimsediği kusurlu Sovyet modeline inancını kaybetmesinden kaynaklanıyordu. Bu modeli Küba&#8217;ya yarım yamalak aşılamaya çalıştığı için öfkeliydi. Sonuç verimsizlik, bürokrasi ve içi boş bir zafer söyleminden ibaretti.&#8221; (s.559) Nitekim Che Guevara, &#8220;Stalin döneminden beri standart bir Sosyalist kutsal kitap olan Sovyet <em>Ekonomi Politiğinin El Kitabı</em>&#8216;na ilişkin eleştirel görüşlerini temel alan&#8221; (s.659) bir kitap yazma çalışması içindeydi. Ne var ki, Che Guevara&#8217;nın Sovyet iktisadına eleştirisinin, Stalin&#8217;in merkeziyetçi bürokratik uygulamalarından çok, Lenin&#8217;in NEP dönemi uygulamalarını hedef aldığı anlaşılmaktadır (s.589, 466-467, 743). Savaş Komünizmi döneminin hemen ardından yürürlüğe konan NEP dönemi uygulamalarının küçük ticarete ve girişimci köylülüğe taviz verme anlamında, sınırlı ölçüde kapitalizme açılımı temsil ettiği doğrudur. Ne var ki, bu dönemin, Lenin&#8217;in iradesiyle değil, savaş komünizminden acı çeken işçi ve köylü kitlelerinin iradesiyle (ki 1921 yılındaki Kronstadt ayaklanması bu iradenin ürünüdür)<a name="_ftnref1" href="#_ftn1">[1]</a> başlatıldığını, Lenin&#8217;in olsa olsa NEP&#8217;i devreye sokarak, bu iradeye boyun eğdiğini ya da ödün verdiğini; daha önemlisi, NEP&#8217;in, Kruşçev dönemine kadar emekçi kitlelerin bir nebze olsun rahat nefes alabildikleri birkaç yıllık kısa bir aralık olduğunu anlamak gerekirdi.</p>
<p>Ne var ki, Che Guevara&#8217;nın, onulmaz merkeziyetçiliği ve iradeciliğiyle; Stalin&#8217;i örnek alan Fidel Castro&#8217;nun küçük köylülüğü zor yoluyla devlet komünlerinde toplama uygulamasını desteklemesiyle (s.438-439); yine Stalin tarzında, işçileri &#8220;daha çok üretmek için daha çok çalışmaya ve fedakarlık yapmaya&#8221; (s.487) teşvik etmesiyle; keza Stalin&#8217;i hatırlatan bir tarzda, üniversite alanında, ekonomik yarar getirmediği düşünülen beşerî bilimlerin asgarî düzeye indirgenmesini savunmasıyla (s.458); Troçki&#8217;nin ekonominin askerileştirilmesi tezini hatırlatan bir uygulama olarak, ordunun fabrikaları yönetmeye sevkedilmesini savunmasıyla (s.442); doğrudan Mao&#8217;dan aldığı bir fikirle, &#8220;Küba iş gücünün Komünist bilincini geliştirmek için &#8216;maddî özendiriciler&#8217;in yerine &#8216;manevî özendiriciler&#8217; &#8221; (s.589) üzerinde ısrar etmesiyle (maddî özendiricileri yaygın bir şekilde yürürlüğe koyanın Stalin olduğunun ne kadar farkındaydı acaba); Stalin&#8217;le Troçki&#8217;yi anımsatan bir biçimde, emekçilerin eksikliğini mülk sahipliği duygusunda değil, sorumluluk duygusunda görmesiyle (s.467); yine Stalin&#8217;i izleyerek, devlet işletmelerinin kendi aralarında rekabet etmeleri yerine &#8220;bütçe finans sistemi&#8221; adı altında merkeziyetçi kumanda ekonomisini savunmasıyla (s.589); Mao&#8217;nun, 1956 yılında, &#8220;Batı&#8217;yı yakalama&#8221; hülyasıyla başlattığı, daha sonra büyük yıkımlara ve kitlesel ölümlere yol açtığı anlaşılan &#8220;Büyük İleri Atılım&#8221; kampanyasını örnek almasıyla (s.467) biraz Preobrejski&#8217;ye ve Troçki&#8217;ye, biraz Stalin ve Mao&#8217;ya benzer bir şekilde, eli kamçılı bir sosyalizmi savunmakta ısrarlı olduğunu saptamak zorundayız. Günümüzde küçük birkaç Stalinist ve Troçkist sektin dışında bu tür, emekçileri ücretli de değil neredeyse ücretsiz köleler haline getiren bir merkeziyetçi kumanda ekonomisini savunan kimse kalmamıştır. Açıkça anlaşılması gereken nokta, Che Guevara&#8217;nın sosyalizme ilişkin görüşlerinin kendisi gibi ölümsüz olamadığıdır.</p>
<p><strong>IV: &#8220;Öncü Savaş&#8221; ve &#8220;Yeni İnsan&#8221;</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Ernesto Che Guevara&#8217;nın devrimin gerçekleştirilmesine ilişkin görüşleri, ana çizgiden hiçbir şekilde sapmamakla birlikte, belli bir evrim geçirmiştir. Önceleri, Fidel&#8217;in ve genel olarak Latin Amerika devrimcilerinin de (kısmen Sovyet yanlısı komünistlerin bile) katıldıkları ve Küba devrimiyle doğruluğu kanıtlandığı düşünülen bir &#8220;silahlı mücadele yoluyla devrim&#8221; anlayışını paylaşmaktan öteye gitmez Che&#8217;nin bu konudaki fikirleri. Ancak, Sovyet-Çin ayrılığının belirginleşmesi; Sovyetlerin ortaya attığı &#8220;barış içinde bir arada yaşama&#8221; tezinin (s.595), somut pratikte emperyalist sistemle uzlaşma ve silahlı mücadele çizgisinin terki anlamına gelmesi (s.605); Çin&#8217;in bu görüşe şiddetle karşı çıkması; Fidel Castro&#8217;nun, belli zigzaklar çizse de adım adım Sovyetlerin tezine kayması (s.614-615) Che Gueavara&#8217;nın, silahlı mücadeleye ilişkin görüşlerini daha netleştirmesini ve köşeli hale getirmesini gerektirmiştir. 1960&#8242;lı yıllarda, Latin Amerika&#8217;da, Küba devrimi gibi belirgin bir devrimci durumun yaşanmadığı koşullarda Che Guevara, Sovyet tezleriyle mücadele içinde, silahlı mücadele çizgisine, &#8220;şiddet unsuru&#8221;na ve &#8220;yeni insan&#8221;a ilişkin bazı ekler yapma gerekliliğini duymuştur. Yeni geliştirilen bu tezlere göre, silahlı mücadele, bir kitlesel ayaklanmanın ürünü olmayacak, tersine şiddet yoluyla kitlesel ayaklanmanın koşulları yaratılacaktı. Yani, silahlı mücadele, o zamana kadarki yaygın kavrayışın tersine, nihaî ve öldürücü darbeyi indiren bir mücadele yöntemi olmayacak, tersine bu öldürücü darbenin koşullarını şiddet yoluyla yaratacaktı. Şiddet yoluyla, daha başından, emperyalizm ya da oligarşiyle halk arasında var olan sunî denge bozulup devrim ilerletilecek (s.575), hatta emperyalizm işgale kışkırtılarak, Vietnam&#8217;da olduğu gibi bir ulusal savaşın avantajlarından da yararlanılacaktı (s.685). İşte Che Guevara tarafından teorize edilen &#8220;öncü savaş&#8221; teorisi kısaca buydu. Che Guevara, bu teoriye bir de &#8220;yeni insan&#8221;ın yaratılmasını eklemiştir (s.466). &#8220;Yeni insan&#8221; ancak çetin silahlı mücadeleler içinde yaratılabilirdi (s.595) ve &#8220;öncü savaş&#8221; bu &#8220;yeni insan&#8221;ı yaratmanın en önemli aracıydı (s.624). Savaş kitleselleştikçe, militarize olan kitleler de &#8220;yeni insan&#8221; mertebesine yükselecek ve böylece o zamana kadar sosyalist ülkelerde başarılamayan bir şey başarılmış, kitleler savaş yoluyla devrimcileşmiş olacaklardı.</p>
<p>Ne var ki, teoriyle hayat, her zamanki gibi çelişmekteydi. Che Guevara&#8217;nın, &#8220;öncü savaş&#8221; teorisinin ilk başarısız uygulaması, kendisinin bizzat katılamadığı, ancak onun yakın adamı Masetti tarafından yürütülen Arjantin foko hareketiydi. Foko grubu daha Cezayir&#8217;de ilk hazırlıklarını yaparken meydana gelen bazı olaylar, fokonun &#8220;öncü insan&#8221;ı yaratmak yerine esaslı bir polis teşkilatı yarattığını göstermekteydi:</p>
<p>&#8220;Masetti&#8230; Miguel&#8217;in gruptan ayrılma arzusunun firar sayılması gerektiğini öne sürdü. Bu ölüm cezasını gerektiren bir suçtu. Dolayısıyla Miguel&#8217;in bir infaz müfrezesinin önüne çıkarılması gerekiyordu. Dahası infazın Cezayirli dostlar tarafından gerçekleştirilmesini sağlayabileceğini söyledi. Masetti&#8217;nin görüşü kazandı ve grup oybirliği ile Miguel&#8217;in ölümüne karar verdi. Masetti, Papito Serguera ve Furry Cezayirlilerle konuyu görüştüler ve askerî bir birim gelerek mahkûmu alıp götürdü&#8230; Bustos &#8216;bizi en çok etkileyen şeylerden biri,&#8217;dedi, &#8216;onu vurmaya götürürlerken adamın gayet sakin davranmasıydı. Kimseye saldırmadı, hiçbir şey yapmadı. Hazırlığını yaptı ve&#8230; matem tutmayan, merhamet dilemeyen, doğru dürüst bir adam gibi gitti.&#8217; &#8221; (s.550)</p>
<p>Foko grubu, Arjantin dağlarında dolaşmaya başladıktan sonra daha da büyük felaketler meydana geldi, lider Masetti, her türlü fedakârlığı göze alarak böylesi tecrit edilmiş bir mücadeleye katılmaya gelen &#8220;yeni insan&#8221;ları yok yere infaz etmeyi sürdürdü:</p>
<p>&#8220;Adolfo Rotblat, Buenos Airesli yirmi yaşında bir Yahudi gençti&#8230; Astım olduğu için yürüyüşler sırasında geride kalıyor, gerilla hayatının zorluklarından şikayet ediyordu. Masetti onu serbest bırakacak yerde peşi sıra sürükledi&#8230;&#8221; (s.571) Masetti, yardımcısı durumundaki Bustos&#8217;a, takma adı &#8220;Pupi&#8221; olan Adolfo&#8217;yu vurmaya karar verdiğini açıklar. Bu görevi, kampa yeni gelen üç gönüllüden birine verir. Böyle bir görev verilerek, yeni gelenler &#8220;çelikleştirilecek&#8221;tir. &#8220;Pupi kendisine sezdirilmeden infaz için &#8216;hazırlandı&#8217;. Sakinleştirici verildi ve kamptan uzak bir yerde hamağına bağlandı. Diğerleri toplandılar. Masetti&#8230; Pirincho&#8217;ya görevini yapmasını emretti. Pirincho&#8217;nun yüzü her şeyi anlatıyordu. Dehşete kapılmıştı, fakat emre itaat etti.&#8221; (s.571)</p>
<p>Bu da üçüncü bir infaz:</p>
<p>&#8220;Nardo&#8230; düztabandı, yamaçlardan inerken korkuyordu&#8230; ellerini de ayak gibi kullanarak yürüyordu&#8230; Temizlik yapmıyordu&#8230; Bir tür delilik ortamı oluşmuştu, Masetti çevresinde hep düşmanlar görüyordu&#8230; Masetti, Nardo&#8217;nun yargılanmasını emretti&#8230; Yargılama on ya da on beş dakika sürmüş olmalıydı&#8230; Masetti onun ertesi gün, 19 Şubat günü şafak vakti kurşuna dizilmesine karar vermişti&#8230; Şafak vakti mezar kazıldı ve Nardo mezarın başında kurşuna dizildi.&#8221; (s.581-582-583)</p>
<p>&#8220;Lerner kendisinin de az kalsın Masetti&#8217;nin kurbanlarından biri olacağını ancak yıllar sonra anladı. Kendisinin, Miguel&#8217;in , Pupi&#8217;nin ve Nardo&#8217;nun Yahudi olması gerçeği üzerinde düşündü ve Masetti&#8217;nin siyasal köklerinin aşırı ulusalcı ve Yahudi karşıtı Alianza Libertadora Nacionalista&#8217;ya (Ulusalcı Kurtuluş İttifakı) dayandığını öğrenince çok şaşırdı.&#8221; (s.583)</p>
<p>&#8220;Öncü savaş&#8221;ın daha geniş çaplı bir uygulama içindeki başarısızlığı, Che Guevara&#8217;nın bizzat katıldığı Kongo ulusal gerilla hareketiyle yaşandı. Che Guevara&#8217;nın Kongo&#8217;da uğradığı ilk hayal kırıklığı, &#8220;Kongolu isyancıların disiplinsizliği&#8221;ydi. Bununla kalsa yine iyi. Gerillalar, ikide bir kaçıp fahişelere gidiyor, zührevi hastalıklyara yakalanıyorlardı. Gerilla şefleri başta olmak üzere, gerillaların içki içip kafayı bulmaları olağan hadiselerdendi. Gerillalar, sindirilmiş köylüleri kendilerine yiyecek vermeye zorluyor, özellikle sarhoş oldukları zaman halka eziyet ediyor, hatta bazen halktan insanları öldürüyorlardı(s.627, 629, 634, 640, 641) &#8220;Che&#8217;nin karşılaştığı hoş olmayan sürprizlerden biri de isyancıların büyüye inanmalarıydı&#8230; <em>dawa </em>[büyü, G.Z.] Afrika&#8217;da bir Yeni İnsan yaratma görevinin önündeki en üzücü engellerden biri haline gelmekteydi.&#8221; (s.628)</p>
<p>&#8220;Öncü savaş&#8221; teorisinin üçüncü ve yıkımla sonuçlanan son pratiğinin, Che Guevara&#8217;nın yakalanıp öldürülmesiyle sona eren Bolivya foko deneyi olduğu biliniyor. Bu deneyin izlediği seyri merak edenler, kitabın 683-718. sayfalarını okuyabilirler.</p>
<p><strong>Bitirirken</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Che Gueavara, Bolivya dağlarında esir alındığında, Bolivya ordusunun albaylarından Selich, öldürülmeden önce onu sorguya çekmeye kalkışır.</p>
<p>&#8221; &#8216;Kübalı mısınız, yoksa Arjantinli mi?&#8217; diye sordu Selich.</p>
<p>&#8220;Ben Kübalı, Arjantinli, Bolivyalı, Perulu ve&#8230; Ekvatorluyum. Anladınız mı?&#8217; &#8221; (s.714)</p>
<p>Sanırım, ikonlaştırılmış &#8220;eski insan&#8221;dan bugüne kalan tek olumlu miras, böylesi enternasyonalist bir tavrı katillerin yüzüne karşı tereddütsüz bir şekilde, cesaretle haykırmış olmasıdır.</p>
<p>Gün Zileli<br />
26 Şubat 2006</p>
<hr size="1" /><a name="_ftn1" href="#_ftnref1">[1]</a> Bkz. Paul Avrich, <em>Kronstadt 1921</em> (çev: Gün Zileli, Versüs Yayınları, Şubat 2006)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2006/02/26/bugunden-bakinca-ernesto-che-guevara/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Bougras Daima Cümle Kapısından Çıkar&#8221;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2006/02/09/bougras/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2006/02/09/bougras/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2006 06:40:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-lık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=231</guid>
		<description><![CDATA[ 
Robert Sabatier, İsveç Kibritleri (Roman),
Çeviren: Orhan Suda, Sel Yayıncılık, Ocak 2006


Bazı kitapları tanıtmak, belki yazmasından bile zordur. Beethoven&#8217;in 9. Senfonisini tanıtın deselerdi size, ne yapardınız? Sadece &#8220;dinleyin&#8221; derdiniz değil mi, çünkü onu, dinlemekten öte hiçbir şey tanımlayamaz. İşte Sabatier&#8217;in romanı da böyle bir roman. Onu tanıtmak istediğinizde, neredeyse tüm kitabı tekrarlamak zorunda hissediyorsunuz kendinizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: right;">Robert Sabatier, <em>İsveç Kibritleri</em> (Roman),<br />
Çeviren: Orhan Suda, Sel Yayıncılık, Ocak 2006</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: right;">
<p style="padding-left: 30px;">
<p>Bazı kitapları tanıtmak, belki yazmasından bile zordur. Beethoven&#8217;in 9. Senfonisini tanıtın deselerdi size, ne yapardınız? Sadece &#8220;dinleyin&#8221; derdiniz değil mi, çünkü onu, dinlemekten öte hiçbir şey tanımlayamaz. İşte Sabatier&#8217;in romanı da böyle bir roman. Onu tanıtmak istediğinizde, neredeyse tüm kitabı tekrarlamak zorunda hissediyorsunuz kendinizi ya da sadece &#8220;okuyun&#8221; demekle yetiniyorsunuz. Bütün bunlara rağmen, ben yine de birkaç şey söylemeye cesaret edeceğim.</p>
<p>Bir çocuğun (kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi, bu çocuk, bizzat Robert Sabatier&#8217;dir) gözünden koca bir şehri (Paris) ve onun mahallelerini (özellikle Labat sokağı), o mahallelerin, kendi halinde yaşayan, yoksul, ama sevinçlerini kaybetmemiş çeşit çeşit insanlarını, bayramlarını, eğlencelerini, göz yaşlarını, oyunlarını, 1930&#8242;ların savaş öncesi Fransa&#8217;sının endişelerini, hayatın kargaşası karşısındaki boş vermişliğini, cesaretini vb. vb. tüm canlılığıyla anlatabilmek&#8230; Ve &#8220;içindeki o hüzünlü konseri neşeli ezgilerle&#8221; (s. 238) bezeyen sokağı, okutmak yerine yaşatmak. Yerelliği, müthiş bir evrensellikle sunabilmek, onu okurken, Labat Sokağı, İstanbul&#8217;un Hacı Hüsrev mahallesindeki bir sokak da olabilirdi diye düşünebilmek&#8230; İşte Sabatier&#8217;in hayret veren övülesi becerisi burada. Tüm dünyada, çeşitli dillerde 20 milyona varan satışı onu bir &#8220;bestseller&#8221; yapmamış, sadece milyonlarca insanın kalbine gömmüş.</p>
<p>&#8220;İnsana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değildir&#8221; dediği rivayet olunur Marx&#8217;ın. Gerçekten Marx mı söylemiştir bunu, o kadar da önemli değil. Kim söylemişse ağzına sağlık. Bunu, pek de bilincine varmadan, derinliğine anlamadan söyler dururuz. İşte <em>İsveç Kibritleri</em>, insana özgü hiçbir şeye yabancı olmamanın romanı. Tüm çelişkili insan davranışlarını hiç yabancılamadan önümüze seriyor, Olivier&#8217;in, Virginie&#8217;nin, Mac&#8217;ın, Mado&#8217;nun, Albertine&#8217;nin, &#8220;Örümcek&#8221;in, Jean&#8217;ın, Èlodie&#8217;nin, Gastonuet&#8217;nin, Lucien&#8217;in, Bougras babanın vb. kişiliklerinde.</p>
<p>Sevinçle, oyunla, şakayla, alayla, hüzün bu kadar iç içe olabilir mi? Olabiliyormuş. Sabatier&#8217;i okuyunca bunu daha iyi anlıyor insan. İkinci kez okurken, &#8220;romanın sonunda bir kez daha hüzünlensem de, ilk okuduğumda olduğu gibi gözümden yaş gelmez&#8221; diyordum. Yanılmışım. Kitabın son iki sayfasını okurken, sonucu bildiğim halde, bir kez daha ağladım. Hayır, mümkün değil, kendini tutamıyor insan.</p>
<p>Ya Bougras baba? Bir takım romanların kahramanları gibi önemli toplumsal mevkilere, konumlara sahip değil Bougras. O, Labat sokağında yaşayan, ancak aç kaldığı zaman tesadüfî işlerde birkaç günlüğüne çalışan bir &#8220;serseri&#8221;. Adı sanı bilinmeyen, neredeyse toplum dışı yaşayan bir insan. Ama öylesine büyük ki, Sabatier bile onu romanına sığdırmakta zorlanmış diyesim geliyor. Nereden geliyor Bougras&#8217;nın büyüklüğü? Küçük insanların büyük yanlarını görme yeteneğinden. Çocuklardan &#8220;nefret ettiği&#8221; (s. 204) halde, bir çocukla (Olivier) eşit bir dostluk kurabilen derin bir ruha sahip olmasından. &#8220;Büyük&#8221; ya da &#8220;önemli&#8221; denenleri küçümsemesinden ya da önemli görmemesinden. Kendine özgü bir ahlâkı tüm tevazuu ile taşımasını bilmesinden, evine parkeleri cilalamaya gittiği hanımefendi kendisine servis kapısını gösterdiğinde, büyük bir gururla, &#8220;Bougras daima cümle kapısından çıkar&#8221; diyebilmesinden, romanda anlatılan daha birçok şeyden. Bougras, bence bugüne kadar romanlarda çizilmiş anarşist karakterlerin en esaslısıdır. Binlerce eğitim kitabı okunsa, bu romandaki Bougras karakterinin özellikleri sindirilemez kanımca. Ve anarşizmin özünü öğrenmek için Woodcock&#8217;un <em>Anarşizm</em>&#8216;inden önce, Bougras karakterinin hazmedilmesi gerekir.</p>
<p>Daha ne diyeyim. Romanın konusuna girmeyi istemiyorum. Bir filmden söz ederken filmi anlatıp sinemaya gitmeyi kısa yoldan gereksiz hale getirenlerden birisi olmak istemem. Sadece alın ve okuyun derim. Ve derim ki, eline sağlık Orhan Suda, otuz beş yıl önce dilimize kazandırdığın bu kitabı bir kez daha gözden geçirip, asla çeviri hissi vermeyen o güzel Türkçenle yayımlattığın için. Otuz beş yıl önce, Milliyet yayınlarından, her biri beşer binden üç baskı ve Suda Yayınlarından yine beş binden 4. baskıyı yapıp (Oda Yayınları da 1982 yılında, çevirmeninden habersiz 5. baskısını yapmış ve TRT&#8217;de yine çevirmeninden izin alınmadan Arkası Yarın Dizisi olarak oynanmıştı), büyük ilgi gördüğü halde, Türkiye&#8217;nin o hercümerci içinde ne yazık ki, biz solcular tarafından gereğince değerlendirilmemişti <em>İsveç Kibritleri</em>. Belki bu kez, belki bu kez, romanın sonlarına doğru, kuzeni Jean ve onun karısı Èlodie&#8217;ye, &#8220;ne zaman&#8221; diye sorarak kaderini öğrenmeye çalışan Olivier&#8217;in (benim kafamdaki, annesi gibi sarışın, yeşil gözleri zekâ ve hüzünle bakan Olivier ile kitabın kapağındaki kırmızı yanaklı çocuk arasında bağlantı kurmakta güçlük çektiğimi belirtmeliyim bu arada) acısını, yersiz yurtsuzluğun burukluğunu, bilinmeyen geleceklere yelken açmak zorunda kalmanın korkusunu hissederiz.  Bougras babanın, Olivier&#8217;in eline sıkıştırdığı yirmi metelikten yapılmış yüzüğün bir çocuğun dostluk özleminde ne büyük anlam ifade ettiğini, özgürce ve serserice hora teptiği sevgili mahallesinden ayrılıp giderken, Olivier&#8217;in tek mülkü olan (içinde &#8220;Örümcek&#8221;ten kalan, çok önem verdiği kitaplar vardır) çantasının ipinin neden koptuğunu&#8230;</p>
<p>Gün Zileli<br />
9 Şubat 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2006/02/09/bougras/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Kitap, Üç Dönem</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/10/01/uc-kitap-uc-donem/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/10/01/uc-kitap-uc-donem/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Oct 2005 03:37:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Virgül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=517</guid>
		<description><![CDATA[I.     Hüseyin Yavuz, İsyan Günleri-I, 
Anı-roman, Biz Anadolu Kültür Yayınları, Haziran 2005
II.   Hilmi Köksal Alişanoğlu, Netekim 12 Eylül&#8217;de Geldiler,
Anı, Aykırı Yayıncılık, Mart 2005

III.  Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, 
Roman, Ocak 2004, Metis Yayınları

- I -
Son zamanlarda yaygınlaşan anı türü, hemen yanıbaşındaki anı-romanlarla da destekleniyor. Bu anı-romanları, romanın değil de, anının (otobiyografi) bir alt türü olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 90px;"><strong>I.     Hüseyin Yavuz, İsyan Günleri-I, </strong><br />
Anı-roman, Biz Anadolu Kültür Yayınları, Haziran 2005</p>
<p style="padding-left: 90px;"><strong>II.   Hilmi Köksal Alişanoğlu, Netekim 12 Eylül&#8217;de Geldiler,</strong><br />
Anı, Aykırı Yayıncılık, Mart 2005<br />
<strong><br />
III.  Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen, </strong><br />
Roman, Ocak 2004, Metis Yayınları</p>
<p style="text-align: center;">
<p><strong>- I -</strong></p>
<p>Son zamanlarda yaygınlaşan anı türü, hemen yanıbaşındaki anı-romanlarla da destekleniyor. Bu anı-romanları, romanın değil de, anının (otobiyografi) bir alt türü olarak görmek daha doğru olur sanırım. Bana öyle geliyor ki, bazı yazarlar, kendi kişiliklerini fazlasıyla projektör altına alacak otobiyografi yazımına girişmek yerine, kişiliklerini biraz olsun gölgede bırakacak anı-roman türünü tercih ediyorlar.</p>
<p>Hüseyin Yavuz&#8217;un anı-romanı da, romanın baş ve neredeyse biricik kahramanı Selim Yavuz&#8217;un eylem, mücadele ve düşüncelerini aktarırken, Selim Yavuz&#8217;un &#8220;mükemmel&#8221; kişiliğini biraz olsun yazarın kişiliği ile özdeşleştirmekten uzak kalma çabasının ürünü müdür acaba? Eğer amaç buysa, yazarın başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. DTCF Fikir Kulübü Başkanı Selim Yavuz ile, aynı dönemde, aynı görevde bulunmuş Hüseyin Yavuz, bir tek önisim dışında birbirlerine fazlasıyla benziyorlar. O zaman, en akla yatkın olasılık, Hüseyin Yavuz&#8217;un, otobiyografisini yazarken, kendini daha rahat ifade edebileceği üçüncü tekil şahıs anlatımını seçip, buna &#8220;anı-roman&#8221; adını vermiş olmasıdır.<br />
Hüseyin Yavuz&#8217;un kitabı, roman olarak tam anlamıyla başarısız. Kitabın sanatsal değeri neredeyse sıfır noktasında. Anı olarak ise kitap, özellikle Karadeniz bölgesindeki köy çalışmalarını anlattığı bölümleriyle değer taşıyor. İlerde, 1968&#8242;lilerin köy çalışmalarını değerlendirecek birisi için önemli bir başvuru kaynağı.</p>
<p>Romanın kahramanı Selim Yavuz&#8217;a gelecek olursak. O yıllarda henüz yirmili yaşlarının başlarında olan Selim Yavuz, bir allâme-i cihan, bir derya. Bilmediği şey yok. Her soruya bir cevabı var. Üstelik herkesin &#8220;düzeyi&#8221;ne göre konuşmasını biliyor. Köylüleri rahatça ikna edebildiği gibi, profesörlerle laf yarıştırmasını, gereğinde onları yönlendirmesini becerebiliyor. Nerede, nasıl hareket edeceğini biliyor. Son derece akıllı, son derece becerikli, bütün &#8220;önder&#8221; niteliklerine sahip. Bir tek aşkta başarısız.</p>
<p>Hüseyin Yavuz&#8217;u tanırım. Benimle aşağı yukarı aynı zamanlarda Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Fikir kulübüne katılmıştı. Kırmızı Aydınlık-Beyaz Aydınlık yarılmasının ardından benim Fikir Kulübü Başkanlığım sona erdikten sonra Fikir Kulübü Başkanı olmuştu. Benim tanıdığım kadarıyla, kitapta portresi çizilen Selim Yavuz gibi çok bilmiş birisi değildi. Sonradan o hale gelmiş olabilir. Kitap sayesinde yeniden düşündüm. Özellikle 1970&#8242;lerin başlarından itibaren biz devrimci gençler arasında, bir teorisyenlik hastalığı, bir &#8220;ben bilirimcilik&#8221; ukâlalığı, kendi dar çevresinden başka kimseyi beğenmeme kibri, &#8220;biz istersek her şeye devrim adına el koyarız&#8221; yağmacılığı, devrimci harekete yeni gelen sempatizanlara yukardan bakma ve küçümseme hafifliği, kamu adına namus bekçiliği gibi sendromlar gelişmeye başlamıştı. Hüseyin Yavuz da tam bu dönemi anlatmaktadır. Kitaptan, bu sendromların iyice klinik bir vakaya doğru evrildiğini öğreniyoruz.</p>
<p>Ne var ki, yazar, aradan bunca zaman geçtiği halde, bana böyle düşündürten bir takım olayları, bir ikisi dışında, eleştirel bir gözle değil de, adeta olması gereken doğru davranışlarmış gibi aktarmaktadır. Birkaç örnek vermek istiyorum.</p>
<h3>&#8220;Ben Bilirimci Öğretmen&#8221; Tavrı</h3>
<p>Fikir Kulübüne yeni yaklaşan sempatizanlara karşı gösterilen &#8220;öğretmen&#8221; tavrına ilişkin öylesine bol anlatım var ki. Ben sadece en sivrisini örnek vereceğim. Fikir Kulübü&#8217;ne yeni üye olmuş Aysel adlı bir kız öğrenci, Selim Yavuz&#8217;dan devrimci düşünceye ilişkin bir şeyler öğrenmek istemektedir:</p>
<p>&#8220;- Sınıfta bir arkadaş materyalist felsefe, maddeci yani paraya önem veren felsefe dedi&#8230; biraz açıklar mısın?<br />
&#8220;- Senin arkadaşın demek ki, dedi Selim, çok ot birisiymiş, aslında bunu söylerken ottan özür dilemek gerekir&#8230;<br />
&#8220;- Dünyada iki bakış açısı vardır, diye sürdürdü Selim, buna bağlı olarak da olayları iki yorumlayış biçimi vardır.<br />
&#8220;- İdealist ve materyalist, diye araya girdi Aysel, kitabın başında okudum.</p>
<p>&#8220;- Evet doğru, bravo sana, dedi Selim&#8230;&#8221; (s.95)<br />
Ve bundan sonra Selim, materyalizm üzerine bir buçuk sayfalık bir diskura girişir. Arada Aysel&#8217;in mütevazı katkılarını hep &#8220;bravo sana&#8221; diye takdir eder. &#8220;Ders&#8221; devam etmektedir.</p>
<p>&#8220;- Bir şey sorabilir miyim, dedi Aysel, bu üretim araçları mülkiyeti nedir daha doğrusu üretim araçları&#8230;<br />
&#8220;- Bir üretim yapılmasına aracılık eden hemen her şey üretim aracıdır. Nedir bunlar? Toprak, atölye, fabrika, saban, traktör vb.<br />
&#8220;- Anladım, dedi Aysel, teşekkür ederim.<br />
&#8220;- Sen şimdi, dedi Nazmi Selim&#8217;e, işçinin konumunu da anlatman gerekir hem sadece ona değil masadakilere de bilenler bilgisini pekiştirir bilmeyenler öğrenir.&#8221; (s.97)<br />
Ve Selim &#8220;derse&#8221; devam eder. Sonunda:<br />
&#8220;- Şimdilik bu kadar yeter sanırım, dedi Selim, belki daha başından biraz fazla yüklendik.<br />
&#8220;- Yooo! Hayır, diye itiraz etti Aysel, çok şey öğrendim, ayrıca çok güzel anlatıyorsun.<br />
&#8220;- Buna sevindim, dedi Selim, her zaman bir sorun olduğunda çekinmeden sorabilirsin bana ya da arkadaşlarıma.&#8221; (s.98)<br />
Selim her konuda bilgi sahibi, dolayısıyla her konuda ders vermeye muktedir. Bu dersler, okuyucunun sabrını taşıracak ölçüde tüm kitap boyunca sürüyor. Ne var ki, okuyucunun aksine, kitaptaki figüranlar, Selim&#8217;i derin bilgisinden dolayı, &#8220;müthişti&#8221;, &#8220;şahane&#8221;, &#8220;ne çok şey öğrendim&#8221;, &#8220;sağ ol, çok güzeldi&#8221; sözleriyle taltif ediyorlar.</p>
<h3>Kuşkuculuk ve Tepeden Bakma</h3>
<p>Harekete yeni katılan sempatizanlara karşı kuşkucu, tepeden bakan ve hor gören tavrını kitap boyunca sürdürüyor Selim Yavuz. Hüseyin Yavuz da bu tavrı eleştirisiz aktararak onaylamış oluyor. Küçük bir örnek. Avni adlı Fikir Kulübü üyesi, Selim&#8217;in sonradan aşık olacağı Hülya adlı kız öğrenciyi ve arkadaşı Nazan&#8217;ı Selim&#8217;e tanıştırmak istemektedir. Selim&#8217;in tepkisine bakalım:</p>
<p>&#8220;- Neci bu kızlar, dedi merakla Selim, Bizim üyemiz mi?<br />
&#8220;- Hayır değil.<br />
&#8220;- Bir sempatisi var mı bize? Yoksa serüven ya da aşk peşindeler mi? Tabii daha da kötüsü polis filan mı?<br />
&#8220;- Polis olacağını sanmıyorum, ama öbürleri olabilir. Bize de sempati duyuyorlar.<br />
&#8220;- İyi o zaman, dedi Selim, tanışmakla kaybedecek bir şeyimiz yok. Bakarsın iki militan kazanırız.<br />
&#8220;- Getiriyorum.&#8221; (s. 228)<br />
Fazla söze gerek var mı? Hareketle bağ kurmak ya da Fikir Kulübüyle tanışmak isteyen kız öğrenciler hakkında ilk düşünülen şeyler, &#8220;aşk arayıcısı&#8221;, &#8220;serüvenci&#8221; ya da &#8220;polis&#8221; olabilecekleri kötümserliğidir. Eğer bunlar söz konusu değilse, bu sefer tam ters yönde, hemen &#8220;militan&#8221; olabilecekleri iyimserliğine düşülür.</p>
<h3>Ahlâk Anlayışı</h3>
<p>Daha sonraki 1970 kuşağında iyice ayyuka çıkan &#8220;halkımızın namusu&#8221; anlayışının &#8216;68 kuşağında filiz verdiğini Hüseyin Yavuz&#8217;un aşağıda aktaracağım satırları çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Fikir Kulübü üyelerinden Necla, Selim&#8217;i yanına çağırır, yukarı katta olay çıktığını söyler:</p>
<p>&#8220;- Ne, faşistler mi? (diye soruyor Selim)<br />
&#8220;- Hayır, diyor kendisine çok yakışan bir tebessümle (Necla), olay çıkartan hiçbir ideolojiyle alakasız bir kız tanırsın hep mini etekli, her hafta bir erkek değiştiren meşhur esmer güzeli.<br />
&#8220;- Tamam, tanıyorum ne olmuş ona?<br />
&#8220;- Bizim arkadaşlar uyarmışlar, davranışlarında biraz daha dikkatli olmalısın diye diyor Necla. O da ortalığı birbirine kattı, biz ne biçim devrimciymişiz, ne biçim sosyalistmişiz, insanların bireysel yaşamına ne karışıyormuşuz, falan işte&#8230;<br />
&#8220;Bu adı geçen filoloji öğrencisi bir general vali kızıydı. Kadına bakış açılarında devrimcilerin daha önce de belirtildiği gibi sınıfsal kökenlerinden gelen tutucu bir yan olduğu bir gerçekti. Ve bu yan, zaman zaman namus bekçiliğine kayabiliyordu, ama bu kızın davranışları o dönem üniversite değer yargılarını aşıyordu.&#8221; (s.377)<br />
Burada çok önemli bir nokta var. Olaydan yıllar sonra yazar, yukarıdaki davranışı eleştirir gibi yaparken, kızın davranışlarının &#8220;üniversite değer yargılarını aştığını&#8221; ekleyerek tutumu yine de haklı çıkartma çabası içindedir. Unuttuğu nokta ise, birincisi, bu değer yargılarının, üniversite öğrencilerinin genel kitlesinden çok, özellikle 1965 yılından itibaren &#8220;halkımıza ters düşmeyelim&#8221; gibi tuhaf bir akıl tutulmasına kapılmış sola ve o yıllarda devrimci saflara akmaya başlamış olan taşra kökenli gençlere ait; ikincisi, devrimciliğin baş koşulunun egemen değer yargılarıyla mücadele olduğudur.</p>
<h3>&#8220;Lumpen&#8221;lik</h3>
<p style="text-align: left;">O zamanki devrimci öğrencilerin ağızlarına en fazla pelesenk ettikleri sözcüklerden biri de, Marksist terminolojinin gözde sözcüklerinden olan &#8220;lumpen&#8221; sözcüğüydü. Bir genci hizaya getirmenin en iyi yolu, onun &#8220;lumpen&#8221; (benimsemediğim için tırnak içinde yazıyorum bu terimi) davranışlara sahip olduğunu ihtar etmekti. Ne var ki, bu sözcüğün bu derece bol kullanılmasıyla doğru orantılı bir şekilde gerçekten &#8220;lumpen&#8221; denebilecek davranışlar da devrimci gençler arasında yaygınlaşmaktaydı. Bu, devrimci gençler üniversitenin tek hakim gücü haline geldikleri oranda, küstahlaşmayla ve yağmacılıkla elele giden bir davranış biçimiydi. Hüseyin Yavuz&#8217;un yine eleştirisiz aktardığı bir takım olaylarda bu davranışın izlerini açıkça görebiliyoruz.</p>
<p>Selim Yavuz, küvetli banyolarında yıkanabilmek için devrimcilerin mutlak hakimiyeti altında olan ODTÜ yurtlarına gider. Ve orada, hiçbir vicdani yükümlülük duymadan başka öğrencilerin giysilerini gasp etmeye girişir:<br />
&#8220;Kahvaltının sonrasında yukarı yurt odalarına gidiyorlar. Yurt temsilcisi de yanlarında, ara sıra başvurdukları &#8216;devrim adına el koyma&#8217; -bazen bunu biraz yumuşatmak için &#8216;kamulaştırma&#8217; da diyorlar- yöntemiyle dolaplardan işlerine yarayan bazı giysilerden alacaklar. Bu el koymanın hedefi de Pakistanlılar genellikle onları pek sevmiyorlar, yurtlardaki çatışmalarda dirençleri çok zayıf polisle işbirliğine çok yatkınlar&#8230;</p>
<p>&#8220;Ustalıkla anahtar uydurdukları dolaplardan birinde başka zaman hiç dikkatini çekmeyecek olan çok şık ve pahalı bir süet deri koyu taba bir mont ve yine ona yakın renklerde bir kalite pantalon seçiyor Selim.&#8221; (s. 247)</p>
<p>Aynı gaspçı mantıkla Selim ve arkadaşları, Cemal Gürsel Parkı&#8217;ndaki kazları da avlayıp kendilerine içki ziyafeti çekebiliyorlar. (s. 257-262-264)</p>
<p>Hüseyin Yavuz&#8217;dan yine tek eleştiri yok bunları aktarırken. Neyse ki, içki ziyafetinin sonunda gittikleri Büyük Ankara Otelinin önünde &#8220;burjuvaziyle mücadele&#8221; adına kavga çıkartmalarını ve bir başka zamanda TİP binasını basmalarını biraz olsun eleştirebilmiş. Buna da şükür diyelim!</p>
<p style="text-align: center;">
<p>- II -</p>
<p>II. ve III. Bölümlerde ele alacağım iki kitabın yazarı da &#8216;70 kuşağından. Alişanoğlu 1958, Devecioğlu ise 1956 doğumlu. Her iki yazar da, içtenlik, tevazu ve eleştirellik bakımından, &#8216;68 kuşağından Hüseyin Yavuz&#8217;un oldukça ilerisindeler. Bu karşılaştırma, sanki yaşlandığı oranda parlaklığını da kaybetmeye başlayan &#8216;68 kuşağı ile, orta yaşlara doğru &#8216;68 kuşağının etkisinden kurtuldukça parlayan &#8216;70 kuşağı arasındaki ilişkinin bugünkü tonunu da verir gibidir.</p>
<h3>Eleştirel Olabilmek</h3>
<p>Hilmi Köksal Alişanoğlu, baştan sona ironik bir anlatımı yeğlemiş. Bu ironi, ileride örneklerine değineceğim gibi, zaman zaman kabak tadı verse de, Alişanoğlu&#8217;nun içten anlatımına uygun düşmüş. Öte yandan Alişanoğlu, 1970&#8242;li yılları ve 12 Eylül sonrasını anlatırken, sorunları Devecioğlu kadar teorik bir derinlikte kavramasa ve hataların köklerine gereğince inemese de, görebildiği ölçüde eleştirel olabilmiş ve saptayabildiği hataları açık, net bir şekilde, lafı dolandırmadan ortaya koyabilmiş. Keza, Hüseyin Yavuz&#8217;dan farklı olarak, dört başı mamur, ideal kahramanlar yaratmak yerine, başta kendisi olmak üzere insanları zaaflarıyla birlikte, yani oldukları gibi ele almayı yeğlemiş. İşkenceye dayanmasına rağmen, korktuğu yerde korktuğunu, yıldığı yerde yıldığını açıkça ortaya koyma yürekliliğini göstermiş. Açlık grevlerinin &#8220;cılkını çıkardıklarını&#8221; söylemesi (s.18); hapishanede polis diye kuşkulandıkları arkadaşlarına elektrik işkencesi yapanlar için, &#8220;bunu yapanlar gerçekten devrimci olabilir miydi&#8221; (s.135) diye sorması; hapishanedeki gruplar arasında cereyan eden eylemcilik yarışına (s.140) değinmesi; hapishanede tutukluların kendi yaşamlarında kurdukları kollektif askeri disipline Hakan adlı arkadaşlarının &#8220;yeter, burası hapishane mi&#8221; diye isyan edişini (s.158) ironik bir dille anlatması, Alişanoğlu&#8217;nun eleştirelliğinin örneklerini oluşturmaktadır.</p>
<p>Ne var ki, Alişanoğlu&#8217;nun eleştirel olamadığı yerler de var. Bunlar, özellikle ataerkil değer yargıları söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor. Örneğin bu kuşakta var olan homofobi, Alişanoğlu&#8217;nun eleştirisiz aktardığı bir anekdotta net bir şekilde görülmektedir. Tutuklular açlık grevinin ardından kabız olunca birisi, pamuğa zeytinyağı dökülerek hazırlanan bir fitil kullanmalarını önerir:</p>
<p>&#8220;Mükremin, &#8216;Ben kabızlığa razıyım&#8217; dedi. &#8216;Bu yaştan sonra o biçimlerden olamam.&#8217;<br />
&#8220;Çoğunluğun görüşü bu doğrultudaydı. Bir hafta kadar ıstırap çektik ama &#8216;o biçimlerden&#8217; olmadık.&#8221; (s.145)<br />
Alişanoğlu tarafından ikircimsiz benimsenen bir diğer ataerkil değer yargısı &#8220;delikanlılık&#8221;tır. Devrimcilikle &#8220;delikanlı&#8221;lığı özdeşleştiren şu cümle bunu açıkça ortaya koymaktadır:<br />
&#8220;Vedalaştık. Birbirimize, koşullar ne olursa olsun, devrimci ve delikanlılık onurumuzu ayaklar altına aldırmama sözü vererek ayrıldık.&#8221; (s.218)<br />
Diğer yandan, tahliye olduğunda ailesinin onun için bir koç kesmesini ve alnına koçun kanının sürülmesini sessizce kabul etmesini, üstelik bunları yıllar sonra da eleştirisiz aktarmasını, Alişanoğlu&#8217;nun gelenekler karşısında pek sağlam bir duruşu olmadığı şeklinde yorumlamak mümkün.</p>
<h3>12 Eylül Gelince&#8230;</h3>
<p>Alişanoğlu&#8217;nun kitabındaki en değerli nokta, hapishanelere ilişkin anlattıklarının 12 Eylül öncesi ile 12 Eylül sonrasının kesiştiği noktada yaşanmış olmasıdır. Daha önceden de bildiğimiz gibi, 12 Eylül öncesinde devrimci tutuklular, tüm zulme rağmen yüksek bir morale sahiptirler. Hatta bu yüksek moral, zaman zaman aşırı, örneğin, Alişanoğlu&#8217;nun anlattığı gibi, cezaevi görevlilerine &#8220;yüzbaşı, gel bakim buraya&#8221; diye seslenmek türünden (s.149) gereksiz davranışlara da yol açmıştır. Kanımca bu yüksek morale neden olan, devrimin gelip kapıya dayandığını düşünmek gibi etkenlerin yanısıra, açıkça dillendirilmese de içten içe &#8220;parlamenter bir demokrasi&#8221; ve &#8220;hukuk devleti&#8221; düzeninde yaşandığına olan inançtır. Genelde sol düşünce, parlamenter düzenle faşizm ya da askeri yönetim arasında son derece keskin bir ayrım görmektedir. Öyle olduğu içindir ki, 12 Eylül darbesi gerçekleşince, Davutpaşa Cezaevindeki tutuklular yoklama sırasında kurşuna dizileceklerini ciddi ciddi düşünmüşlerdir (s.192). Tabii ki, bunun ardından yelkenleri suya indirme de gelmiştir. O güne kadar sayımda ayağa kalkmaya karşı direnilmişken, 12 Eylül sabahı, kimse yeni bir uyarı yapmadan ayağa kalkmaya karar verilir. &#8220;Gel bakim buraya&#8221; diye çağrılan görevlilere &#8220;komutanım&#8221; diye hitap edilmeye başlanır. Gerçi bir süre sonra, 12 Eylül öncesiyle 12 Eylül sonrası ya da &#8220;parlamenter demokrasi&#8221; ile &#8220;askeri yönetim&#8221; arasında sanıldığı kadar kesin bir zıtlık olmadığını tutuklular da fark ederler, ama bunu sol hiçbir zaman teorik düzeyde gözden geçirmeyecektir. Alişanoğlu da, anlatımlarıyla bu gerçeği ortaya koymakla birlikte, böyle bir teorik analize teşebbüs etmemiş.</p>
<h3>Gülünemiyesi Espriler</h3>
<p>Başta da belirttiğim gibi, Alişanoğlu&#8217;nun ironik anlatımı hoş, ama her adım başı espri yapma hevesine kapılarak ister istemez espri düzeyini düşürmüş yer yer. Kötü ve iyi esprilerine birkaç örnek vermek istiyorum. Kötü esprilere iki örnek:</p>
<p>&#8220;Grev süresince yara daha da büyüdü. Uzun süre bir bebek gibi süt ve bisküviyle beslenmek zorunda kaldı. Neyse ki sorun sadece gastritten ibaretti. Ya bebek gibi beslerken bir de bezlemek zorunda kalsaydık!&#8221; (s.147)<br />
&#8220;O gece filozofluğum üzerimdeydi. Mehmet&#8217;in her sorusuna Sokrates ve Konfüçyüsvari yanıtlar verdim. Her iki filozof da Davutpaşa temsilciliklerini bana vermişti sanki.&#8221; (s.160)<br />
Gerçi Alişanoğlu&#8217;nun kitap boyunca okuyucuyu güldüren aşağıdaki gibi iyi esprileri de az değil:<br />
&#8220;Her talebi reddetmeye o kadar alışmışlardı ki, birileri çıkıp, &#8216;tutukluluk halimin devamını istiyorum&#8217; dese, ona da &#8216;Hayır&#8217; diyeceklerdi.&#8221; (s.286)</p>
<h3>Son Birkaç Nokta</h3>
<p>Alişanoğlu&#8217;nun, &#8220;bir ulusun nasıl yoktan var edildiği&#8221;ni (s.307) anlatan Ş.S. Aydemir&#8217;in Tek Adam&#8217;ını, hapishanede okuduğu kitaplara birkaç yerde örnek vermesi, o dönem hapishanedeki gençlerin teorik kaynaklarının pek zengin olmadığını düşündürüyor. Öte yandan, kitabının sonunda arkadaşlık ve kardeşlikten söz ederken, &#8220;Başka hangi ülkede yaşanabilir bunun benzeri?&#8221; diye sormasına yol açan, kitapta yer yer rastladığımız &#8220;vatanseverlik&#8221; referansları, aslında başka ülkeleri ve insanlarını bilmemekten, tanımamaktan kaynaklanıyormuş gibi geldi bana.</p>
<p style="text-align: center;">- III -</p>
<p>Ayşegül Devecioğlu&#8217;nun romanı, Alişanoğlu&#8217;nun kitabının bittiği yerden başlıyor denebilir: 12 Eylül sonrasının, devrimci arayışların neredeyse dibe vurduğu kasvetli ortamı. Rejimde, Alişanoğlu&#8217;nun beklediği gibi, tutukluları topluca kurşuna dizecek ölçüde büyük bir zıtlık yok, ama esas zıtlık insan ruhlarını etkileyen, biçimlendiren ideolojik atmosferde. Ayşegül Devecioğlu&#8217;nun romanının büyük başarısı da, bu büyük atmosfer değişikliğini, sanatsal bir yaratıcılıklı, başarıyla verebilmesinde zaten.</p>
<h3>Zaman&#8230; Zaman&#8230;</h3>
<p>Devecioğlu&#8217;nun romanında başarıyla işlediği şey, zamanın o muazzam değişimidir. Ne olmuştu, nasıl böylesine büyük bir değişim geçirmişti zaman:</p>
<p>&#8220;En yiğit, en korkusuz insanlardı hepsinin gözünde silah taşıyanlar. Çorum, Maraş, Elazığ, Balgat&#8230; Sivas&#8230; Hatay&#8230; Faşistler ülkeyi kana boğmuştu. Alevi köylerinde, işçi mahallelerinde halk kendini korumak için silahlanmıştı. Faşistler okullara, grevdeki işyerlerine, mahallelere saldırdıklarında, kahveleri taradıklarında, Alevileri, devrimci, demokrat insanları öldürdüklerinde, herkes devrimcilerin buna karşılık vermesini beklemez miydi?</p>
<p>&#8220;Ne var ki Yavuz şimdi suçluymuş gibi konuşuyordu. Zihni, bitkinlik içinde bu küçücük ipucunun peşinden sürüklendi; kafasının içinde uğuldayıp duran düşüncelerin, zihninde oradan oraya akan imgelerin çok soluk izlerini sürerek&#8230;<br />
&#8220;Zaman&#8230; Bu amansız sözcüğe ulaştığında belki saniyeler geçmişti, belki de dakikalar&#8230;<br />
&#8220;Yavuz, yaşadığı zamandan bir aksilik, bir facia, bir tesadüf, hiç beklenmedik bir şey yüzünden kopmuştu&#8230;<br />
&#8220;Uyandığında, sadece tuhaf, acıklı ve gülünçtü Yavuz. Onun zamanında haklı, doğru ve güzel olan şeyler, anlaşılmaz, yanlış ve çirkindi. Kahraman devrimciler, eli silahlı yiğitler sıradan katillere dönüşmüştü&#8230; Ne olmuştu zamana&#8230; Nereye gitmişti? Niye böyle düşmanca davranmıştı?<br />
&#8220;Artık hiçbir mahkemede aklanamazdı Yavuz.&#8221; (s.65-67)</p>
<h3>Kumsaldaki Şeytan Minaresi</h3>
<p>Zaman içinde değişen aslında halkın ruh halinden başka bir şey değildi. Bunu güçlü metaforlarla çok güzel anlatıyor Devecioğlu:</p>
<p>&#8220;Sonra her şeyi var eden, besleyen, canlandıran şey, dev bir med-cezir dalgası gibi çekilmişti. Kumsalda yalnızca onlar kalmıştı. Güneşin altında kavrulan, çaresizce birilerinin toplayıp götürmesini bekleyen kabuklu deniz hayvanları gibiydiler şimdi; deniz ulaşamayacakları kadar uzaktaydı&#8230;</p>
<p>&#8220;Belirtiler görülmüştü halbuki. Vaktiyle kocaman memeleriyle onları emzirip, kollarıyla sarıp sarmalayan o devasa, akıl sır ermez yaratık, yaratılan ve yaratılacak her şeyin o yüzlerce, binlerce, milyonlarca kişilik kaynağı, etten ve kemikten ama dokunulmayan, ele avuca sığmayan o gizemli varlık, ani bir tehlike hisseden geyik sürüleri gibi, sadece içgüdüsel bir sezgiyle ortadan kayboluvermişti.</p>
<p>&#8220;Sanki birdenbire o tarihsel anda, tarihi yaratmak için ayağa kalkanlar, sokağa çıkanlar, esrarlı bir kaynaktan aldıkları mesajla, ortak bir duyumla bekledikleri şeyin gerçekleşmeyeceğini anlamışlardı.</p>
<p>&#8220;Kendileri güç hesaplarına, iktidar kavgalarına, fraksiyon çatışmalarına gömülmüşken o sıcak, sevecen soluğun kayboluverdiğini, bir zamanlar gürül gürül akan özsuyun çekildiğini, toprağın büzülüp, kuruduğunu hissetmişlerdi. Üşüyorlardı. Sonra birden sessizliğin farkına vardılar. Çocuksu, çiğ bir öfkeyle ihanete uğradıklarını, yalnız bırakıldıklarını haykırdıklarında, seslerini duyan kimse kalmamıştı&#8230; ibrahim&#8230; &#8216;Bizim kendileri için bir umut olmadığımızı hissettiler ve daha savaşamadan bozulmuş bir ordunun askerleri gibi, bayraklarını dürüp evlerine döndüler.&#8217; (demişti)&#8221; (s.105-106)</p>
<p>Anlatımdan açıkça farkedileceği gibi, halk bozgunu daha 12 Eylül öncesinde farketmiş ve geri çekilmeye başlamıştı. Devrimcilerin bunu algılaması ise ancak 12 Eylül sonrasında mümkün olabilmişti.</p>
<h3>Teorik Bir Saptamayı Roman Dilinde Anlatabilmek</h3>
<p>Ayşegül Devecioğlu, devrimci hareketin, kitlelerin geri çekilmesine ve içine kapanmasına, dolayısıyla yenilgiye yol açan temel hatasını teorik bir açık görüşlülükle kavrıyor ve roman dilinde, ibrahim&#8217;in ağzından ortaya koyuyor:</p>
<p>&#8220;Güncel sorunları ve devrimci mücadelenin aldığı yeni biçimleri tartışmak üzere bir eve gittik. Sofra hazırlanmıştı, buyur ettiler. Gördüm ki bu sofraya konulanları, onlar hiçbir zaman yiyemez. &#8216;Bunları niye hazırladınız? Siz her zaman ne yiyorsanız ben de ondan yiyeceğim. Biz her zaman sofranızda ne varsa onu paylaşmadık mı?&#8217; diye sordum. Ama iş, güce tapmaya dönmüş. Şimdi biz güçlüyüz ya. Başka politikacılara olduğu gibi, izzeti ikram bu kez bize.</p>
<p>&#8220;Arkadaşlar da bu durumu körüklüyor. Keleşlerle tamburalılarla yapılan korsanların anlamı ne olabilir; güç gösterisinden başka! O akşam arkadaşlara dedim ki, &#8216;Biz yıkmaya çalıştığımız şeyi kendi ellerimizle yeniden kuruyoruz. Bizim geleneksel soldan farkımız, halkın kendi kendini yönetmesi ve yığınların konumlarında köklü bir değişim öngörmek değil midir? Daha bir sene önce, 79 seçimlerinde boykot önerdiğimizde, bütün gruplar topluma kendilerini alternatif olarak sunarken, biz kitlelere, mücadele içinde oluşturdukları kendi örgütlenmelerini alternatif göstermedik mi?&#8221; (s.52)<br />
&#8220;Biliyor musun neyin peşindeyim, demişti İbrahim, bir momentin&#8230; siyasi güç olma uğruna ilkelerden, ideallerden fedakârlık ettiğimizi hissettiğimiz o ânın.&#8221; (s.151)</p>
<p>Bana da, 12 Eylül öncesi solun, bugün de yenilememiş temel hatası bu gibi geliyor. Böyle bir saptamanın, bir romanda, roman diliyle bu kadar güzel, böylesine sarih ifade edilebileceğini hayal bile edemezdim.</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>Virgül, sayı:88, Ekim 2005</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/10/01/uc-kitap-uc-donem/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hoş geldin Demokrat Zihniyet! Merhaba, Ben Anarşi!</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/05/30/etyen/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/05/30/etyen/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 May 2005 05:09:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[bireylikler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=252</guid>
		<description><![CDATA[(Etyen Mahçupyan&#8217;ın İdeolojiler ve Modernite Kitabı Üzerine)

Etyen Mahçupyan&#8217;ın, tezler içeren kitabı (Yol Yayınları, Temmuz 1996) dikkatle okunmayı ve değerlendirilmeyi hakediyor. Kitapta ortaya konan tezlerin asgari düzlemde de olsa kavranabilmesi için genişçe bir özetleme ve alıntılama yapmak zorundayım.
&#8220;Dünyanın demokrat bir projenin eşiğinde,&#8221; olduğunu ileri süren Mahçupyan, yüksek düzeyde bir teorik soyutlamayla, dört &#8220;zihniyet&#8221;li bir epistomolojik dizge [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px; text-align: right;">(Etyen Mahçupyan&#8217;ın İdeolojiler ve Modernite Kitabı Üzerine)</p>
<p style="padding-left: 30px;">
<p>Etyen Mahçupyan&#8217;ın, tezler içeren kitabı (Yol Yayınları, Temmuz 1996) dikkatle okunmayı ve değerlendirilmeyi hakediyor. Kitapta ortaya konan tezlerin asgari düzlemde de olsa kavranabilmesi için genişçe bir özetleme ve alıntılama yapmak zorundayım.</p>
<p>&#8220;Dünyanın demokrat bir projenin eşiğinde,&#8221; olduğunu ileri süren Mahçupyan, yüksek düzeyde bir teorik soyutlamayla, dört &#8220;zihniyet&#8221;li bir epistomolojik dizge ve her bir dizgenin uzantıları olan toplumsal yönelimleri ortaya koyuyor. Bunlardan birincisi, &#8220;madde/zihin&#8221; karşıtlığında &#8220;zihni ön plana alarak madde üzerinde belirleyici kılan<strong> idealist yansıma</strong>&#8221; (silahlar bana aittir) (s.20) ve onun doğal uzantısı olan <strong>Ataerkil zihniyettir</strong>. İdealizm, &#8220;insanların öznel ve eksik zihinlerinin dar çerçevesinden sıyrılmakta; bilgiyi bizim dışımızda yani bize göre &#8216;nesnel&#8217; bir zihnin kapsayıcılığı sayesinde temellendirmektedir. Bu akıl yürütmenin sonucu olarak, Tanrı olmadan dış dünyanın var olabilmesi mümkün değildir ve dış dünyayla ilgili bilgi edinebilmemiz Tanrının varlığının açık bir kanıtıdır.&#8221; (s.21) &#8220;Gerçekliğin ilahi bir zihinden kaynaklandığı&#8221; varsayımı, evrensel bir hiyerarşik algılama ve bilgi edinme dizgesi yaratır. &#8220;Alemdeki tüm alanların ve varlıkların ortak özelliği olarak sunulan bu &#8216;doğal hiyerarşi&#8217; anlayışı ataerkil zihniyetin de temel yapı taşıdır. Daha &#8216;doğru&#8217; bilenin veya &#8216;doğal olarak&#8217; daha yetkili olanın rehberliğine dayanan ataerkil zihniyet&#8230; az bilgilinin çok bilgiliye muhtaç olduğu bir bilgi edinme düzeni öngörür.&#8221; (s.24)</p>
<p>Bu dizgelerden ikincisi, &#8220;madde&#8221;nin insanı alet ederek kendi sarsılmaz hükmünü uyguladığı ve insanı, değiştiremeyeceği ancak anlamaya çalışabileceği yasalara mahkum eden &#8220;<strong>materyalist-otoriter</strong>&#8221; zihniyettir. &#8220;Bu yaklaşım insanın bilincini dışsal bir otoritenin anlaşılmasına, özgürlüğü ise o dışsal otoriteye uyuma indirgemektedir. Bunun doğal sonucu ise, kendini dışsal otoriteyle özdeşleştirme arayışı içine sokacak sosyopsikolojik bir tutumdur. Kendi kişiliğini kapsayıcı ve sarsılmaz bir bütünün veya gerçekliğin içinde eritme arzusu tek yönlü bir tahakküm ilişkisinin de esasıdır.&#8221; (s.30-31) &#8220;Bu süreç insanların robotlaştığı ve üstelik insanların isteyerek robotlaştığı bir süreçtir.&#8221; (s.33)</p>
<p>Dizgelerin üçüncüsü, &#8220;<strong>mutlak tekabüliyet ve relativist zihniyet</strong>&#8220;tir. Yukarda özetlenen maddeci ya da idealist yansımacı anlayışın dışında tekabüliyetçi bir anlayış da gelişmiştir. &#8220;Buna göre, madde/zihin veya dış gerçeklik/insan ilişkilerinde herhangi bir tarafın mutlak bir belirleyiciliğinden ziyade iki öğe arasında bir tekabüliyet ilişkisi vardır.&#8221;(s.34) Bu tekabüliyetçi yaklaşımlardan mutlakçı olanı, &#8220;dış gerçekliğe ilişkin algılamalarımızın hakikaten o gerçekliğe tekabül ettiğinden emin olmamız gerektiğini öne sürmektedir.&#8221; (s.34-35) Ancak bu mutlak tekabüliyet, dışımızdaki nesnenin doğrudan kendisine değil, o nesneye ilişkin duyumsal algılamamıza ilişkin bir tekabüliyettir. Yani, duyumlarımızla algıladığımız niteliklerin &#8220;sahibi olan esas nesne bizim için bilinemez kalmaya devam eder. Bu nedenle mutlak tekabüliyetçilik, dış gerçekliği değil onunla ilgili duyumlarımızı bilginin nesnesi&#8230; ile özdeşleştirmiştir.&#8221; (s.38) &#8220;Mutlak tekabüliyetçilik herkesin kendi bilgisini güvenilir kıldığı için, bu bilgilerden bazılarının &#8216;gerçek&#8217; bilgi olduğunu öne sürmenin imkanı yoktur. Öte yandan yansımacı yaklaşımların sahip olduğu bilgi hiyerarşisinin dışlanması, bu konuda herhangi bir otoritenin olmadığını da söylemektedir. Dolayısıyla herkesin bilgisinin eşdeğer addedildiği ve bilgiler arasında bir mukayeseye olanak tanımayan relativist bir pozisyon yaratılmış olmaktadır.&#8221; (s.38-39) &#8220;Relativist bir toplumsal yapının gereksindiği tek şey, farklı algılamalara ve ölçütlere  dayansa da, tüm insanların isteklerinin bir arada harmanlanmasını sağlayacak düzenleyici nötr mekanizmaların varlığıdır.&#8221; (s.40) ki bu da <strong>liberal bir toplumsal düzenin</strong> temelidir.</p>
<p>Dördüncü zihniyet ise, Mahçupyan tarafından, &#8220;<strong>göreli tekabüliyet ve demokrat zihniyet</strong>&#8221; olarak tanımlanmaktadır. Bu zihniyet, zihnimizle dış gerçeklik arasında göreli bir tekabüliyet olduğu varsayımına dayanmaktadır. &#8220;Zihnin rasyonalitesi, algılanan dünya hakkında bilgi üretse de bu bilginin gerçekliğe tam olanrak tekabül ettiğini ileri süremeyiz. Dolayısıyla zihin bir filtre görevi görürken, gerçekliği anlamlı kılma çabası içinde ister istemez o gerçekliği çarpıtır. Bilgiyi mümkün kılar ama bunu, bilginin gerçeklikten uzaklaşması pahasına yapar. Diğer bir deyişle bilgi, gerçekliğin bir özelliği ve parçası değil, bizim bir kurgumuz, tarafımızdan meydana getirilmiş bir inşadır.&#8221;(s.45) &#8220;Göreli tekabüliyetçilik böylece hem dışsal gerçeklik hem de ahlaki tercihlerimiz karşısında kuşkucu bir bakış geliştirir.&#8221; (s.46) Bilginin göreceli olması, kaçınılmaz olarak çoğulculuğu gündeme getirir. &#8220;Kimsenin bilgisinin insanları aşan bir meşruiyete sahip olmaması  nedeniyle, mümkün olduğunca çeşitli bilgi üretimini desteklemek ve korumak gerekmektedir&#8230; Dolayısıyla demokrat zihniyet mutlak bir özgürlük ortamı hedefler ve ancak bir özgürlük ortamında toplumsal anlamda mümkün hale gelir.&#8221;(s.47) &#8220;&#8230; Demokrat toplumsal yapı, olabildiğince ve toplum tarafından doğru olarak algılandığı ölçüde ademi-merkeziyetçidir.&#8221;(s.49)</p>
<p>&#8220;&#8230; kaynağını devletde bulan hiçbir yaklaşım çoğulcu olamaz,&#8221;(s.114) diyen Mahçupyan&#8217;ın, güçlü bir otoriteryanizm ve aynı zamanda liberalizm eleştirisi içeren kitabının bundan sonraki tüm varsayımları, bu özetlenen temele dayanmaktadır. Ben, kitabın çok ayrıntılı bir değerlendirmesine ya da eleştirisine girmemekle birlikte, takıldığım birkaç noktayı belirteceğim.</p>
<p>Gerçi Mahçupyan, taraftarı olduğu demokratik zihniyetin öngördüğü demokrat toplumun ayrıntılarına girmemektedir ama, yer yer buna ilişkin saptamalarda da bulunmaktadır. Örneğin, Mahçupyan&#8217;a göre, &#8220;demokrat bir toplum her görüşe kendini geliştirme ve ötekileri etkileme alanı sağlayan; ancak hiçbir görüşe &#8216;devlet görüşü&#8217; olmayı garanti etmeyen bir,&#8221; (s.115) düzendir. Buradan, Mahçupyan&#8217;ın, demokrat bir toplumda da devleti öngördüğünü öğrenmiş oluyoruz. &#8220;Her zaman taraf&#8221; olan, &#8220;kendi arzusuyla kendini sınırlaması gerçekdışı bir beklenti,&#8221;(s.105) olan ve &#8220;daima otoriter dünya görüşüne uygun bir nüve teşkil eden,&#8221;(s.120) devlet mekanizmasının varlığı koşullarında, Mahçupyan&#8217;ın öngördüğü, kimsenin kimseye baskı yapmadığı demokrat toplumda, özgürlüğün nasıl garanti altına alınacağı sorusu boşlukta kalmaktadır.</p>
<p>Öte yandan, dünyada ve ülkemizde, umutları çökerten otoriteryanizmle birlikte insanlığa yeni umutlar vermekten uzak olan liberalizmin de başaşağı gittiğini ve kolektivist ve ulusçu devletin karşısında özgürlükçü alternatifin yükseldiğini gören Mahçupyan, bu özgürlükçü alternatifi çabucak &#8220;demokrat zihniyet&#8221; olarak tanımlayıp tekelci bir tutum sergilerken, bu tekelci tutumunu, taraftarı olduğu özgürlükçülüğü 150 yıldır ödünsüz savunan anarşizmi görmezden gelmesiyle ve &#8220;anarşi&#8221; sözcüğünü yer yer popüler anlamıyla, kargaşalık karşılığı olarak kullanmasıyla da (örneğin s.87&#8242;de) sürdürmektedir. Mahçupyan, elbette kendisi bu kavramı benimseyebilir, hatta özgürlükçü alanın bu kavramla ifade edilmesini de bir öneri olarak getirebilir. Ama, bu alanın en kadim ve en kararlı savunucusu olan bir düşünceye hiç yokmuş gibi muamele etmek, bir de üstelik o kavramı, popüler dilde kazandığı olumsuz anlamıyla kullanma kolaycılığına kaçmak, her şeyden önce, demokrat zihniyetle bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Anarşizm tekelci değildir. Otoriteryanizme ve liberalizme karşı özgürlük alanında mücadele etmek isteyen her<strong> liberter düşünceyi</strong> sevinçle karşılar ve ona herkesten önce kendisi yer açar. Ama birisinin de gelip teklifsizce yerine oturmasına ve kendisine namevcut muamelesi yapmasına sessiz kalamaz. O zaman insana, &#8220;dağdan gelmiş, bağdakini kovuyor&#8221; derler.</p>
<p>Özgürlükçü alana hoşgeldin demokrat zihniyet ! Merhaba ! Benim adım Anarşi !</p>
<p>Bireylikler,</p>
<p>sayı:2, Mayıs-Haziran 2005</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/05/30/etyen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Metal Kafalar, Çinko Yürekler</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/05/24/metal-kafalar-cinko-yurekler/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/05/24/metal-kafalar-cinko-yurekler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 May 2005 13:12:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=439</guid>
		<description><![CDATA[İnsanın hayatta karşılaşabileceği en kötü hayal kırıklıklarından biri de, gittiği bir komedi filminde gülememektir. O kadar para vermişsinizdir, gülemeden kös kös eve dönmek parayı sokağa atmaktır. Bu yüzden, en kötü esprilere bile gülmek için zorlarsınız kendinizi. Çevrenizdekilerin sesli gülmelerine ayak uydurmaya çalışırsınız. Ama beyhude!
Arkadaşlardan, Türkiye&#8217;yi, daha doğrusu Türkiye&#8217;nin televizyon kanallarını &#8220;sallayan&#8221; Metal Fırtına adlı kitabı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın hayatta karşılaşabileceği en kötü hayal kırıklıklarından biri de, gittiği bir komedi filminde gülememektir. O kadar para vermişsinizdir, gülemeden kös kös eve dönmek parayı sokağa atmaktır. Bu yüzden, en kötü esprilere bile gülmek için zorlarsınız kendinizi. Çevrenizdekilerin sesli gülmelerine ayak uydurmaya çalışırsınız. Ama beyhude!</p>
<p>Arkadaşlardan, Türkiye&#8217;yi, daha doğrusu Türkiye&#8217;nin televizyon kanallarını &#8220;sallayan&#8221; Metal Fırtına adlı kitabı istediğimde, itiraf edeyim ki, esaslı bir komedi filmi seyretmeye hazırlanan sinema seyircisinin ruh hali içindeydim. Emekli generallerimiz, Amerika&#8217;nın  Türkiye&#8217;yi 2007 yılındaki muhayyel işgalini konu alan bu kitabı TV kanallarında savaş stratejisi açısından yorumladıklarına (Genel Kurmay&#8217;dan da bir açıklama bekledim, ama olmadı); harp tarihi hakkındaki bilgileri generallerimizden geri kalmayan, üstüne üstlük siyasi stratejilerden de anlayan köşe yazarlarımız bu programlara renk kattıklarına; ve tam da o günlerde uzun yıllar sonra rastladığım eski Aydınlıkçı bir arkadaşım, kitabı, yüreğinde ulusal çarpıntılarla bir günde okuyup bitirdiğini söylediğine göre, bu kitapta hayli eğlendirici şeyler olmalıydı. Hem kitabı okurken hoşça vakit geçirecek, hem de hakkında ironik bir yazı yazıp eğlenecektim. Heyhat! Bunların hiçbiri olmadı. Kendimi o kadar zorladığım halde gülemedim bile. Dolayısıyla kitap hakkında ironik bir yazı yazmaktan da vazgeçtim. Çünkü kitap, ironi fırsatı bile vermeyecek kadar kötü, hakkında ciddi bir yazı yazılamayacak kadar saçma sapandı.</p>
<p>Böylece, son sayfalarını &#8220;ya sabır&#8221; çekerek bitirmeye çalışırken, kitap hakkında herhangi bir yazı yazmaktan, en önemli kahramanının, &#8220;kemik kıran&#8221; bir Türk istihbarat ajanı olmasını eleştirmekten, bu ajanın bir sırt çantasında taşıdığı hidrojen bombasıyla Washington adlı &#8220;kasabayı&#8221; haritadan silmesinin, bilgisayar oyunlarını yapan programcıların bile hayal gücünü zorlayacağını belirtip hafifçe dalga geçmekten tamamen vazgeçmiştim ki, bu kitap ve medyadaki yankıları beni 1950&#8242;li yıllara götürüverdi. Evet evet, anti-Amerikancılık (ve tabii ki refakatinde Rum, Ermeni, Kürt ve Yahudi düşmanlığı) temelinde yükseltilmeye çalışılan bu milliyetçi paranoya, 1950&#8242;li yıllardaki ABD güdümlü anti-komünist (ve refakatinde Rum, Rus, Kürt, Ermeni ve Yahudi düşmanı) paranoyaya ne kadar da benziyordu. Gerçekten de genlerin gücüne inanmak gerekiyor. Elli yıl sonraki torun, şıp demiş dedesinin burnundan düşmüştü.</p>
<p>Milliyetçi paranoyaların tamamen asılsız uydurmalara, tamamen kurguya dayandığını düşünmek hata olur. 1950&#8242;li yılların anti-komünist milliyetçi paranoyası da bir takım olgulardan hareket ediyordu. Stalin rejiminin korkunç bir diktatörlük olduğu doğruydu. Rus ordularının &#8220;komünizm&#8221;i, çevresindeki ülkelere zorla, gerekirse işgal yoluyla dayattığı da doğruydu. Rus işgaliyle &#8220;komünist&#8221; olan Bulgaristan, Türkiye&#8217;nin sınır komşusuydu. Sovyet rejiminin, Kafkasya&#8217;daki müslüman ve türki halklara baskı yaptığı da doğruydu (Çarlık Rusya&#8217;sından kalan zulüm mirasını sürdürüyordu rejim). Stalin&#8217;in, Türkiye&#8217;den, boğazlardan serbest geçiş hakkı ile Kars ve Ardahan&#8217;ı talep ettiği de doğruydu. İşte o zamanın milliyetçi paranoyası, bu gerçekleri kendisine temel yaparak işi abarttıkça abartmıştı. Stalin rejiminin korkunç bir diktatörlük olduğu gerçeği, maçta yenilen Rus futbolcularının fırınlarda yakıldığı palavralarına; Rus ordularının &#8220;komünizm&#8221;i işgal yoluyla yaydığı gerçeği, Rusya&#8217;nın her an Türkiye&#8217;yi işgal edebileceği paranoyasına; Sovyet rejiminin müslüman ve türki halklara zulüm yaptığı gerçeği, ırkçı ve dinci safsatalara dönüştürülmüştü.</p>
<p>Bugün de anti-komünizmin yerini anti-Amerikanizm almış bulunuyor. Kanımca artık anti-Amerikanizm, elli yıldır sürdürülen anti-emperyalizm ya da anti-kapitalizmle aynı şey değil. O, artık ırkçı-milliyetçi paranoyanın temel malzemesi. Ve, üstelik o da bir takım gerçeklerden yola çıkıyor. Amerikan devletinin, &#8220;demokrasi&#8221;yi başka ülkelere silah zoruyla dayattığı doğrudur. Kendisine kafa tutan devletleri, gerektiğinde işgal ettiği doğrudur. Üstelik bu işgal, Türkiye&#8217;nin komşusu Irak&#8217;ta daha yeni vuku bulmuştur. Amerika&#8217;nın müslüman halklara zulüm uyguladığı da doğrudur. Amerika&#8217;nın, Türkiye&#8217;deki incirlik gibi askeri üslerinin serbest kullanımını talep ettiği de doğrudur. İşte milliyetçi paranoya bu gerçeklerden yola çıkarak inşa edilmektedir. Ne var ki, bu yeni milliyetçi paranoyanın eski anti-komünist paranoyadan da büyük açıkları vardır. Örneğin bu milliyetçi paranoya, Türkiye&#8217;nin, ABD&#8217;nin Ortadoğu&#8217;daki en önemli müttefiklerinden, İsrail&#8217;in en önemli yardımcılarından ve Türk ordusunun ABD&#8217;nin komutası altındaki NATO&#8217;nun mensuplarından olduğu gerçeğini nereye saklayacağını bilemez bir haldedir.</p>
<p>Bazen düşünürüm, insanın, kendi dilinde yazılmış milliyetçi-paranoyak edebiyatta bile bir kalite araması başka tür bir milliyetçiliğin ürünü müdür diye?</p>
<p>Gün Zileli<br />
24 Mayıs 2005</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/05/24/metal-kafalar-cinko-yurekler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Unutma Bahçesi&#8217;ni Unutmak</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/05/17/unutma-bahcesini-unutmak/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/05/17/unutma-bahcesini-unutmak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 May 2005 02:32:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anarşizm üzerine Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=455</guid>
		<description><![CDATA[Latife Tekin&#8217;in Unutma Bahçesi (Everest, 2004) romanından, Halim Şafak&#8217;ın yazısıyla (&#8220;Bahçe&#8217;nin de, Ahalisinin de Ömrü Uzun Olsun&#8221;, Bireylikler, Sayı: 1, Mart-Nisan 2005) haberdar oldum. Merak edip, Halim&#8217;den istedim kitabı. Sağ olsun, hemen yollamış.
Halim, yazısının sonunda, &#8220;Bu yazının bildik bir roman değerlendirmesi olmadığının farkındayım. Kaldı ki ben de bir roman değerlendirmesi için masanın başına geçmedim,&#8221; (H.Ş. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Latife Tekin&#8217;in Unutma Bahçesi (Everest, 2004) romanından, Halim Şafak&#8217;ın yazısıyla (&#8220;Bahçe&#8217;nin de, Ahalisinin de Ömrü Uzun Olsun&#8221;, Bireylikler, Sayı: 1, Mart-Nisan 2005) haberdar oldum. Merak edip, Halim&#8217;den istedim kitabı. Sağ olsun, hemen yollamış.</p>
<p>Halim, yazısının sonunda, &#8220;Bu yazının bildik bir roman değerlendirmesi olmadığının farkındayım. Kaldı ki ben de bir roman değerlendirmesi için masanın başına geçmedim,&#8221; (H.Ş. s. 5) diyor. Aynı şeyi ben de, hemen yazının başında söyleyeyim. Edebiyat eleştirmeni değilim, kendilerini, yayımlanan her roman hakkında bir fikir serdetmek zorunda hisseden uzman kişilerden de değilim. Burada, sadece, Halim&#8217;in de yazdıklarından hareketle, &#8220;Ahmet Filmer ve bir avuç insanın çaba ve dirençleriyle oluşturulan Gümüşlük Akademisi&#8221; (H.Ş. s. 3) ile özdeşleştirilen &#8220;Unutma Bahçesi&#8221; deneyiminin nasıl bir deneyim olduğu üzerinde duracağım.<br />
Halim Şafak, &#8220;Unutma Bahçesi&#8221;nin, &#8220;uygarlığa rağmen onun içinde ya da olabildiğince uzağında&#8221; (H.Ş. s. 3) oluşturulmuş bir ada olduğunu söylüyor. Ona göre, bu bahçede oluşturulan &#8220;bireylik&#8221; &#8220;insanın kurtuluşu olarak&#8221; da (H.Ş. s. 3) algılanabilir. Halim&#8217;e göre, bahçe, &#8220;ilkelliği, organikliği, hatta barbarlığı temsil&#8221; (H.Ş. s. 3) ediyor. Bahçeyi oluşturan &#8220;Şeref özelinde bu üç olgunun oluşturduğu insanın da tanığıyızdır.&#8221; (H.Ş. s. 3) &#8220;Şeref&#8217;in bahçeye gelenlerle çatışmasını belirleyen de büyük ölçüde uygar insanın yalnızlığa izin vermemesi ve bunun da yalnız kalmak isteyen insanda &#8216;huzursuzluğa&#8217; yol açmasıdır.&#8221; (H.Ş. s. 4) &#8220;Bir biçimde Şeref doğayı dönüştürmeden, ona zarar vermeden hayatın yaşanabileceğini göstermektedir.&#8221; (H.Ş. s. 5) &#8220;Şeref&#8217;in ilkelliği geleceğe dönük olarak bahçenin imkanıdır. Neden olmasın bir gün Şeref ve birkaç kişi daha bahçeyi bahçeliğinden kurtarıp orda koca bir ormanın içinde daha organik bir hayatı yaşamayı deneyebilir.&#8221; (H.Ş. s. 5) &#8220;Şeref&#8217;in doğayı savunma isteği onda doğal bir şiddete de yol açar. İddialı kaçmazsa kim ne derse desin bu doğanın kendindeki doğal şiddetidir.&#8221; (H.Ş. s. 5)</p>
<p>Gerçekten de Halim&#8217;in ileri sürdüğü gibi, bir uygarlığı yıkma deneyi midir &#8220;Unutma Bahçesi&#8221; ve bahçenin yaratıcısı Şeref, Halim&#8217;in söylediği gibi biri midir? Şimdi romana dönelim.</p>
<p>Romanda anlatıldığına göre, eskiden bir nükleer santralde mühendis olarak çalışan Şeref mesleğini bırakarak doğaya çekilmiş ve bu adayı, oğullarına küsüp buralara sığınmış bir adamın ölümünden sonra oğullarından satın almış (L.T. s.253). Demek, daha başlangıçtan, mülkiyetle, parayla, mirasla ilgili bir durum var. Bunu geçelim. Buraya &#8220;ilk gelenler evlerinin yapımı için gerekli parayı ödemişler, ama burada mülkiyet hakkı tanınmıyor kimseye, ölünceye kadar yaşama hakkı&#8230; Şeref için de geçerli bu&#8230;&#8221; (s. 254) Evet ama, evleri yapanlar sonradan çekip gitmişler anlaşılan, evler ise orada kalmış. Mülkiyet hakkı yok, ama sonuçta toprağın ve üzerindeki evlerin kullanım hakkı var. Bu hak da, ilerde göreceğimiz gibi, tek karar verici Şeref&#8217;e ait. Üstelik, &#8220;mülkiyet yok&#8221;, ama toprak rantı var. Çünkü buraya gelen sanatçılardan ya da diğer insanlardan kira bedeli alınıyor (L.T. s. 186) Buraya kadar gördüğümüz gibi, bırakın uygarlığı falan yıkmayı, &#8220;Bahçe&#8221;de kapitalizmin en temel kuralları işlemekte. Dahası, kalanlardan kira alan Şeref, onları, &#8220;ortak yaşam&#8221; adına angaryaya (karşılıksız emek) da sevkedebiliyor: &#8220;Şeref, burada yaşayan insanlara, yapılması gereken işleri iletme görevini bana verdi&#8230; &#8216;Ot yolunacakmış&#8230;&#8217; demek zorunda kalıyorum. &#8216;Arıtma tarlasında kanal açılacakmış, lokantanın camları silinecekmiş&#8230;&#8217; Bugün çimlerin gübrelenmesi gerekiyor, örneğin&#8230; Neyse ki, duyduğum sıkıntıyı sonunda Şeref&#8217;e anlatabildim, haftadan haftaya yapılacak işlerin listesini çıkarıp lokantanın camına asmaya başladı.&#8221; (L.T. s. 149) Eğer, kalanlardan kira alınmasaydı, bu işlerin katılımcılarca paylaşılarak yapılması (tabii ki, Şeref beyin de iş dağıtmanın ötesinde bu işlere fiilen katılması koşuluyla) karşılıklı yardımlaşma olarak görülebilirdi. Ne var ki, gelenlerden hem kira almak, hem de onlara bu işleri karşılıksız yaptırmak, angarya kategorisine girmektedir.</p>
<p>Üstelik, &#8220;uygarlığa karşı&#8221; savaştığı iddia edilen bu bahçede ücretli emek sömürüsü de söz konusu. Kısaca ifade edecek olursak, Şeref bey, ücretli işçi çalıştırıyor. Latife Tekin&#8217;in, Tebessüm&#8217;ün ağzından anlattığına göre, o aslında buna taraftar değil, ama çevresindekiler böyle istediği için bu duruma &#8220;katlanıyor&#8221;. Üstelik, Şeref bey, işçilerin hangi yöntemlerle işe sevkedileceğini de biliyor, ama bunu uygulamadığı için çalışanlar durumu &#8220;istismar ediyor&#8221;: &#8220;Burada onları kırbaçlayacak biri olsa kalıp çalışırlardı&#8230;&#8221; (L.T. s. 100) Gerçi, ilk inşa döneminde, &#8220;kırbaçlamaya&#8221; benzer şeyler de olmuş. Şeref&#8217;in o zamanki ortağı, evleri yapan Sadık bey &#8220;işçilerden birini tokatlamış.&#8221; (L.T. s. 178) Bunun üzerine, işçiler, &#8220;yürümüşler üstüne, yakacağız evini, demeğe başladılar, kavuracağız tenekede. Durum o hale geldi, odaların duvarlarına tabanca resimleri çiziyorlar. Kırk kişiydiler, tüfekleri çekip öyle durdurduk adamları.&#8221; (L.T. s.178-179) Anlaşılacağı üzere, uygarlığın harcını oluşturan, işçinin kanı ve gözyaşı, bu &#8220;uygarlık karşıtı tesis&#8221;in temellerinde de mevcutmuş.</p>
<p>Şeref&#8217;in, Halim&#8217;in kendisine atfettiği özelliklerin tam tersi özelliklere sahip birisi olduğunu düşünüyorum. Bence Şeref, despot ve züppe bir yuppiden başka birisi değil. Latife Tekin&#8217;den okuyalım. &#8220;Şeref&#8217;in televizyonundan ara bahçeye yayılan sesleri duymuştum, otomobil yarışı izliyordu.&#8221; (L.T. s. 143) Uygarlığa karşı savaşan birisinin televizyonun karşısına geçip, üstelik otomobil yarışı izlemesi oldukça tuhaf. Daha da tuhafı, aynı kişinin, araba kullanırken otomobil yarışçılarından geri kalmayan bir sürat yapması. İnsanlar, Şeref&#8217;in arabasına binmekten korkuyorlar. Üstelik, öyle sinirli birisi ki (bence küstah demek daha doğru), örneğin, yoluna çıkan ineklerin üzerine sürüyor arabasını (L.T. s. 33) ve &#8220;arkasından bir araba hızlanıp yetişse çılgına dönüyor&#8221; (L.T. s. 152) Rekabetçi bir eğitimle yetişmiş tipik yuppi sendromları bunlar. Çevre halkıyla ilişkileri de öyle. &#8220;Öyle bir yürüyüşü var ki, herkes dönüp bakıyor, birlikte olduğumuzu anlamasınlar diye çaktırmadan arkasında kalıyorum&#8230; Sanayide dükkanların önünde iki genç şakalaşıyordu. Biri geri geri gelip Şeref&#8217;e çarptı, boynundan kavrayıp yumruğunu pat diye göğsüne oturttu çocuğun.&#8221; (L.T. s. 235) &#8220;&#8230; avladığı çullukları bel kemerine asıp bahçemizden içeri atlayan bir köylüye, &#8216;Tanrı beni bu tepeye kuş avlayan soysuzların elinden tüfeklerini alıp kıçlarına sokmam için gönderdi&#8217; diye bağırdığını duydum birinde.&#8221; (L.T. s. 34) Tuhaftır ki, avcılık yapan bir köylüye böylesine tepki gösteren Şeref beyin romanda yer alan çok sayıda talimatı arasında vejeteryan beslenmeye ilişkin hiçbir kayda rastlanmıyor. Böyle bir şey olsaydı, Latife Tekin bir cümleyle de olsa değinirdi buna.</p>
<p>Gelelim Şeref beyin despotizmine. Roman, baştan aşağı Şeref&#8217;in despotizmi ve çevresinde ondan korkan insanların öyküsü olarak okunabilir. Başta anlatıcı Tebessüm olmak üzere herkesin ödü kopuyor Şeref&#8217;ten. Yanına bile yaklaşamıyorlar. Acaba şunu şöyle yaparsak Şeref kızar mı, öfkelenir mi, diye kaygı içinde yaşıyorlar. Öyle ki, Şeref&#8217;in kızıp, ağaçları iyi sulamadıkları için gölgelerinde oturmayı yasaklayabileceğini bile düşünüyorlar (L.T. s. 32). &#8220;Sulamadığımız çiçekleri koklamamız yasak şimdi&#8221; (L.T. s. 31) Şeref emir verir, işçiler kovulur, Şeref birisinden hoşlanmaz, ona gitmesi söylenir: &#8220;Şeref beni yanına çağırıp, &#8216;konuş onunla gitsin buradan&#8217; dedi&#8221; (L.T. s. 239) &#8220;Rahatsız etti beni, konuş onunla toparlanıp gitsin bu çocuk.&#8221; (L.T. s. 240) Bir fikri Şeref onaylarsa olur, o kabul etmezse, fikir de yürürlüğe girmez. Tebessüm, tam bir Şeref uzmanı kesilmiş, onun öfkelerini anlamak birinci görevi: &#8220;Neye neden öfkelendiğini anlayarak ulaşmak mümkün ona.&#8221; (L.T. s. 39) &#8220;Şeref&#8217;i çalışırken rahatsız ederseniz, cezasız bırakmaz sizi.&#8221; (L.T. s. 233) Şeref, tırtıllların bitkilere zarar vereceğini söyler, çevresindeki işgüzarlar, bunu tırtılların öldürülmesi emri olarak algılarlar. Yani Şeref&#8217;in sözleri de emir gibi yorumlanıp uygulamaya konabilmektedir (L.T. s.227). Despotça yönetimin sendromları bununla da kalmaz elbet. Çevrede hemen bir takım dalkavuklar da peydah olur: &#8220;&#8230; yeni gelen kişiler arasında Şeref&#8217;in çiçeklere olan sevgisini yanlış değerlendirip ona çiçek toplayıp götürenler bile oluyor. Hemen herkes gizli açık onun ilgisini üstüne çekmeye uğraşıp durur burada.&#8221; (L.T. s. 44)<br />
Despotizm salt tavırlarla ve otoritenin görünmez (ya da görünür) eliyle uygulanmaz, &#8220;bahçemiz&#8221;de sansür de yürürlüktedir: &#8220;Şeref&#8217;le Ferah&#8217;tan önce hiçbirimiz açıp okuyamayız mektupları. Onların okumamızda sakınca görmedikleri mektupları okuyabiliyoruz ancak.&#8221; (L.T. s. 207)</p>
<p>&#8220;Unutma Bahçesi&#8221;nde belli bir süre kalanlar, yaşadıkları bu kâbusu unutmak için epeyce çaba göstermiş olmalıdırlar.</p>
<p>Gün Zileli<br />
17 Mayıs 2005</p>
<p style="text-align: left; padding-left: 300px;"><span style="color: #333333;">not:  <em>Bu yazı, İmlasız&#8217;da yayımlanmak üzere hazırlandı.<br />
Ancak, yayımlanması reddedilince farklı siteler&#8217;de yayımlandı.</em></span></p>
<p style="text-align: left; padding-left: 300px;"><span style="color: #333333;"><br />
</span></p>
<p style="padding-left: 30px;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/05/17/unutma-bahcesini-unutmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Althusser Üzerine</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/04/01/althusser-uzerine/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/04/01/althusser-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Apr 2005 06:07:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Birikim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=209</guid>
		<description><![CDATA[Louis Althusser, Gelecek Uzun Sürer, çev: İsmet Birkan,
Can Yayınları, 2. baskı, 1998
Louis Althusser ismini daha 1960&#8242;lı yıllardan hatırlıyorum. 1968 yılının Kasım ayında çıkartmaya başladığımız Aydınlık Sosyalist Dergi&#8217;nin ilk sayılarından birinde, şimdi kimin çevirdiğini hatırlayamadığım bir makalesi yer almıştı. Sanırım, türkçede yayımlanan ilk Althusser çevirisi budur.
1960&#8242;lı ve 1970&#8242;li yılların ünlü Marksist filozofu L. Althusser, Sovyetler Birliği&#8217;nin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Louis Althusser, Gelecek Uzun Sürer, çev: İsmet Birkan,<br />
Can Yayınları, 2. baskı, 1998</p>
<p>Louis Althusser ismini daha 1960&#8242;lı yıllardan hatırlıyorum. 1968 yılının Kasım ayında çıkartmaya başladığımız Aydınlık Sosyalist Dergi&#8217;nin ilk sayılarından birinde, şimdi kimin çevirdiğini hatırlayamadığım bir makalesi yer almıştı. Sanırım, türkçede yayımlanan ilk Althusser çevirisi budur.</p>
<p>1960&#8242;lı ve 1970&#8242;li yılların ünlü Marksist filozofu L. Althusser, Sovyetler Birliği&#8217;nin dogmalaştırılmış sosyalizm anlayışının ve bu tür anlayışları el kitapları haline getiren Kuusinen gibi parti bürokratlarının reçetelerinin dışında yeni yollar arayan bizim kuşak için büyük önem taşıyan bir isimdi. Althusser&#8217;in kendisi de, dogmatik, hatta yer yer Sovyet ideologlarından da dogmatik öğeler taşısa da, bizlere, resmi ideolojinin dışında bir şeyler söyleyen ve Marx&#8217;ı yeni baştan ve devrimci bir şekilde yorumlayan yönüyle hitap ediyordu. Yıllar sonra geriye baktığımızda, bunun da bir yanılsama olduğunu düşünebiliriz belki, ama o yıllarda penceremizden içeri giren bir ışık huzmesini unutmamız ya da inkâr etmemiz daha büyük bir yanılsama olmaz mı?</p>
<p>12 Eylül darbesinin o karabasan günlerinde, 1980 Kasım&#8217;ında, Louis Althusser&#8217;in, karısını boğarak öldürdüğünü ve bir akıl hastanesine kapatıldığını öğrenmek, neredeyse içine girdiğimiz karanlık dünyayı sembolize eden bir haber etkisi yapmıştı üzerimizde. Yıllarca onun hakkında bir şey duymadık. Ta ki, gazeteler, 1990 yılı Ekim&#8217;inde, 72 yaşındayken bir kalp krizi sonucu öldüğünü yazıncaya kadar.</p>
<p>Gelecek Uzun Sürer, Althusser&#8217;in, yaklaşık üç yıl (kendi deyişiyle) &#8220;tımarhanede&#8221; kaldıktan sonra, 1985 yılında kaleme aldığı anılarının adı. Büyük, dayanılması güç bir acıyla yazıldığı her satırından hissedilen bu kitap, Althusser&#8217;in, &#8220;ah Hélène, Hélène&#8217;im benim!&#8221; (s.174) diye derinden gelen bir sevgiyle seslendiği artık ulaşılmaz olmuş karısına yaktığı bir ağıt olduğu gibi, felsefi çalışmaya kurgulanmış bir beynin, karısını öldürme eyleminin derindeki psikolojik kaynaklarını, bir bilmeceyi çözmeye çalışır gibi, vicdan azabıyla karışık bir telaşla bulmaya kalkışmasıdır da bir anlamda. Daha da önemlisi, kitap, &#8220;cezai müeyyidesi olmadığı&#8221; gerekçesiyle mahkemeye çıkarılmayan Althusser&#8217;in, okuyucusuna, bir şekilde ondan haberdar olan insanlara karşı duyduğu büyük sorumlulukla, adeta kendi kendine kurduğu bir mahkemedir: bu mahkemede yargılanan, Althusser’in kendisinden başkası değildir. Öte yandan, kitap bunlarla kısıtlı değil. Kitapta, Althusser&#8217;in, kendi psikolojik durumuyla bağlantılı olarak değindiği, doğrudan felsefi olmayan, daha güncel ya da siyasi nitelikli düşüncelerini, Fransız Komünist Partisi&#8217;yle ilişkilerini, felsefesine, düşüncesine ve tavır alışlarına temel olan karakterinin belirleyici öğelerini de bulabiliyoruz.</p>
<p>Ana temalara girmeden önce, ben de kısa bir özgeçmiş özetlemesi yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. 16 Ekim 1918&#8242;de, Cezayir&#8217;de doğan L. Althusser&#8217;in çocukluğu ve ilk gençliği, orman bekçisi olan büyükbabasının yanında olduğu zamanlar doğayla ve özgürlükle kucak kucağa, savaşta ölen nişanlısının yerine onun kardeşiyle evlenmiş nevrotik bir kadın olan annesiyle, çalıştığı bankada yükselmekten başka gözü pek bir şey görmeyen kaba saba bir adam olan babasının yanındayken de özgürlüğü kısıtlanmış, arkadaşsız bırakılmış bir şekilde geçmiş; ondan sonraki hayatı da, özgürlük ve tutsaklık, cesaret ve korku, sevmek ve nefret etmek arasında salınıp durmuştur.</p>
<p>Koyu Katolik bir eğitimle ve aile ideolojisiyle büyüyen ve şekillenen Althusser, 2. Dünya savaşında, Fransız ordusunda yedek subay olarak görevliyken Almanlara esir düştü (yazıda bu esaret öyküsüne uzunca yer vereceğim). 1948 yılında, 30 yaşındayken, daha sonra karısı olacak, kendisinden sekiz yaş büyük Hélène Rytmann&#8217;la tanıştı ve bu ilişki, Althusser&#8217;in başka kadınlarla gelgeç ilişkileri de olmasına rağmen, 1980 yılındaki trajik olaya kadar devam etti. Yirmi yaşından itibaren psikolojik nedenlerle defalarca kliniğe yattı. 1950&#8242;li yıllarda komünizmi benimsedi ve Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. Aynı yıllarda, Paris&#8217;teki Ecole Normale&#8217;de felsefe doçenti oldu ve lojmanında yaşadığı bu okulda otuz iki yıl görev yaptı. En önemli felsefi yapıtlarını 1960&#8242;lı ve 1970&#8242;li yıllarda verdi. Marx İçin ve Kapital&#8217;i Okumak adlı yapıtlarıyla dünya çapında tanındı. Ortodoks, klasik Marksistler onu hiçbir zaman benimsemediler ve görmezlikten gelmeyi tercih ettiler. O, en büyük teveccühü, ortodoksiye karşı çıkan çevrelerde, 68 hareketinin açtığı yeni çığırda buldu. Ne var ki, kendi felsefesi ve düşünceleri de ortodoksinin önemli izlerini taşıyordu ve FKP&#8217;den açıkça kopmaya hiçbir zaman cesaret edemedi. Bu tavrının temelinde yatan psikolojik temellere ve karakter özelliklerine de bu yazıda değinmeye çalışacağım.</p>
<p>Anne Figürü</p>
<p>Althusser&#8217;in kendi ruhsal derinliklerine inerken yazdıkları, adeta bir psikanalizcinin koltuğunda uyuklayan bir hastanın yarı bilinçli yarı bilinçsiz sayıklamalarından farksızdır. Üstüne üstlük, bu &#8220;sayıklamalarda&#8221;, ömründe en çok sevdiği insanı öldürmüş olmanın ağır vicdan azabının yol açtığı, &#8220;suçu&#8221;nun ruhsal nedenlerini açıklamaya yönelik bir telaşın rolü de enikonu sezilmektedir. Belki de bu telaştır, Althusser&#8217;in tatmin edici bir açıklamaya, bir sonuca varmasını engelleyen.</p>
<p>Althusser, bu konuya ilişkin akıl yürütmelerinde, oldukça dağınık bir şekilde, hatta felsefi titizliğinden beklenmeyecek bir savruklukla, anne figürüne ağırlık veren saptamalarda bulunmaktadır. Burada özetleyecek olursak: annesi, onun bilincinin derinliklerinde, kurban edilen ve yara gibi kanayan anne imgesi olarak var olmuştu (s.46); annesinin babası tarafından tecavüze uğradığını düşünmektedir, dolayısıyla annesi de, delikanlılığa adımını atan genç Althusser&#8217;i, cinsel dürtülerini açığa vurarak &#8220;kirletmiş&#8221;, hadım etmişti (s.60); oysa Althusser, annesini &#8220;hadım edilmekten&#8221;, tecavüzden, eşya ya da parasının çalınmasından korumaya çalışmıştı, ne var ki, annesinin bu korkularını denetleme çabası içinde kendisi onlarca defa hadım edilmişti (s.151); annesinin, cinsel organına el koyduğunu, onu kendisinden çaldığını düşünüyordu, bu yüzden sevmeye yeteneksiz hissediyordu kendini (s.151); 29 yaşına dek hiçbir kadınla ilişkisi olmayan Althusser, bunu da annesinin saflık isteğine bağlamaktadır (s.66).</p>
<p>Althusser&#8217;in şu satırları, onun aileden ve aile ideolojisinden gerçekten nefret ettiğini, tutsaklığı aileye tercih ettiğini göstermesi bakımından ilginçtir:<br />
&#8220;Tutsaklık deneyimimin bana öğrettiği başka bir şey de, artık ana babayla birlikte ve aile yuvasının, sınıfın ve derslerin (hiç dışı olmayan) evreninde yaşamıyor olmaktan duyduğum haz ve rahatlıktı&#8230; evet, devletin en korkunç, en dehşetli ve en ezici ideolojik aygıtı olan ailenin boyunduruğu altında değildim.&#8221; (s.115)<br />
Althusser&#8217;in aile konusundaki saptaması doğrudur, ama hayatımızın en yıkıcı, en dramatik olaylarının temelinde illâ aile ideolojisi ya da &#8220;hadım eden ana&#8221; figürü aramak doğru mudur? Kaldı ki, böyle bir cinsel organ &#8220;boşluğu&#8221; hissetmiş, kafaca belli ölçüde &#8220;hadım&#8221; edilmiş olduğunu kabul etsek bile, Althusser fizik olarak hadım değildir.  Hélène ile otuz yıllık beraberliği sırasında başka pek çok kadın arkadaşı olması da bunu göstermektedir. Bu noktada, her şeyi cinselliğe ve ana-baba figürlerine bağlayan psikanaliz modalarına fazlaca ödün veren bir entellektüel abartmacılığı var gibi geldi bana.</p>
<p>Öte yandan, Althusser&#8217;in, &#8220;el koyan&#8221; bir kadın gibi gösterme yönündeki bütün çabalarına rağmen, anlattığı başka şeylerden çıkarttığımıza göre (örneğin oğlunun başına gelen trajediye en ufak bir ilgi bile göstermemesi), aslında annesi, tam tersine, kendisiyle fazla meşgul, fazla ben-merkezci ve dolayısıyla çocuklarının geleceği ya da kaderiyle fazla ilgili olmayan bir kadındır. Hele hele &#8220;el koyan&#8221; bir anneye hiç benzememektedir, çocuklarına aşırı düşkün bir annenin özelliklerine pek rastlanmamaktadır onda. Bu kadıncağızın korku ve endişeleri bile, çocuklarına &#8220;el koyma&#8221;ya değil, kendi bütünlüğüne yönelik şeylerdir. Çocuklarına ilişkin tutumlarında ise, sadece dönemin Victoryan ahlâkının bilinen özelliklerini buluyoruz, ne daha azını, ne de daha fazlasını.</p>
<p>Ben, Althusser&#8217;in anlattıklarının bütününden yola çıkarak, &#8220;el koyma&#8221; yerine, &#8220;anne boşluğu&#8221; denen bir kompleksten söz edeceğim. Althusser&#8217;de yansıyan, özlenen ve istenen annenin olmayışı, böylesi bir sevginin yerinde kocaman bir boşluk bulmasıdır. Bütün bireysel hayatı, bir anlamda, bu anne boşluğunu doldurma çabasıdır. Birlikte olduğu ilk kadın bu anne boşluğunu dolduracak ve bir daha da orayı hiç terk etmeyecektir, ta ki, bizzat Althusser tarafından öldürülene kadar: Hélène Rytmann.</p>
<p>Anne Boşluğu ve<br />
Hélène Rytmann</p>
<p>L. Althusser&#8217;in, belki kendisi de tam bilincinde olmadan yazdığı şu satırlar, Hélène Rytmann&#8217;la &#8220;anne boşluğu&#8221;nu doldurduğunun itirafı gibidir:</p>
<p>&#8220;&#8230; burada somutlaşan da sevilen varlığın, Hélène&#8217;in yitirilişiydi ve bu yitiriş de iyice başlangıçta yer alan bir başkasına, annenin yitirilişine yeniden etkinlik kazandırıyordu.&#8221; (s.297)</p>
<p>Hélène&#8217;le ilk seviştiğinde, otuz yaşındadır, o ana kadar hiçbir kadını öpmemiştir. İlk sevişmelerinin ardından, &#8220;Hélène gittikten sonra içimde bir daha kapanmayacak derin bir korku uçurumu açıldı.&#8221; (s.136) Bu &#8220;korku uçurumu&#8221;, bence, birbirine bağlı iki nedenden meydana gelmiştir: birincisi, &#8220;anne&#8221; ile ensestin yol açtığı suçluluk duygusu; ikincisi ise, annenin yerine konan kadını kaybetme korkusu. Yukardaki can alıcı satırların dışında, Althusser, kitabının genelinde, bilinçli ya da bilinçsiz, annesinin üzerindeki etkisini abartarak, Hélène&#8217;in üzerindeki etki ve rolünü küçültmeye çalışmaktadır. Oysa, annesinin üzerindeki etkisi ya da hakimiyeti güçlü olmadığı içindir ki, Hélène&#8217;in etkisi güçlü olmuştur ["Dostlarımın kimilerine şaşırtıcı gelecek ama, hiçbir zaman Hélène'in beni 'ele geçirmeye' ya da bana 'el koymaya' ya da bana hadım edici bir anne gibi davranmaya kalkıştığı duygusuna kapılmadım." (s.159)]</p>
<p>Bundan sonra, annesinin yerine koyduğu, kendisinden sekiz yaş büyük Hélène Rytmann&#8217;ı çevresine kabul ettirmek için çabalar: &#8220;&#8230;&#8217;kutsal görev&#8217;&#8230;Hélène&#8217;i, büyük çoğunluğu eski &#8216;öğrencilerim&#8217; olan dostlarımın arasına kabul ettirmekti. Bu hiç de kolay olmadı; yaş farkı, üniversite dünyasına duyduğu tiksinti, çabucak ortaya çıkan mizaç ve karakter sorunları bu konuda bana hiç yardımcı olmadı.&#8221; (s.180)</p>
<p>Althusser, Hélène&#8217;in yanı sıra başka kadınlar da &#8220;yedekler&#8221;. Bunu şöyle açıklıyor: &#8220;Hélène&#8217;in yanısıra elimin altında hep birkaç yedek kadın bulundurduysam, Hélène beni bıraktığı ya da öldüğü takdirde hayatta bir an bile yalnız kalmayacağımdan emin olmak içindi.&#8221; (s. 117) Bence bu açıklama gerçeği ifade etmiyor. Althusser&#8217;in kadın &#8220;yedeklemesi&#8221;nin nedeni, Hélène&#8217;i kaybetme korkusu değil, zina yaptığı &#8220;anne&#8221;nin karşılayamadığı cinsel tatmini, onun yerini hiçbir zaman almayacaklarından emin olduğu kadınlarda arama isteğidir. Nitekim, bu tür ilişkiler, &#8220;anne&#8221;nin açık onayını gerektirmektedir: &#8220;Hélène&#8217;in yanı sıra kendime bir &#8216;yedek kadın parkı&#8217; oluşturma ve bu işe girişmek için de onun açık onayını isteme ihtiyacını hep duydum.&#8221; (s.154); &#8220;Yeni hanım arkadaşlarımı olabildiğince çabuk tanımasını istiyordum; hiçbir zaman tanımadığım iyi bir anneden beklenebilecek onayı ondan koparmak için yapıyordum bunu.&#8221; (s.169)</p>
<p>Mesele sadece onay da değildir. &#8220;Oğlan çocuk&#8221;, &#8220;başarılarıyla&#8221; &#8220;anne&#8221;nin takdirini kazanmayı da amaçlamaktadır: &#8220;Plajlarda kız peşinde koşuyor, çabucak tavladıklarımı Hélène&#8217;e getirip onun da başarıma hayran olmasını ve onaylamasını istiyordum.&#8221; (s.170); yalnız &#8220;kız tavlayarak&#8221; değil, fantastik eylemlerle de &#8220;anne&#8221;nin övgüsünü hak etmek istiyordu: &#8220;Brötanya&#8217;da tam bir ay boyunca özel bir spora kendimi vermiştim: dükkânlardan öteberi çalmak! Bunu, doğal olarak, büyük bir kolaylıkla yapıyor, her defasında da hırsızlığımın gittikçe çoğalan ve zenginleşen ürünlerini gururla Hélène&#8217;e gösteriyor ve şaşmaz yöntemlerimi ayrıntılarıyla ona açıklıyordum.&#8221; (s.170)</p>
<p>&#8220;Anne boşluğu&#8221;nu Hélène&#8217;le dolduran Althusser, başka kadınlarla ilişkiye girdiğinde, doğal olarak, onların kendisine &#8220;el koyması&#8221;ndan korkuyor. Çünkü bu &#8220;el koyma&#8221;, Hélène&#8217;in yerinden edilmesiyle sonuçlanabilecek bir tehlikeyi içermektedir. Althusser, bunu, kitabının kimi yerlerinde, yanlış bir biçimde, &#8220;el koymayla&#8221; &#8220;annenin iğdiş ediciliği&#8221;ni bir araya getirerek açıklamaktadır: &#8221; &#8216;Ele geçirilmek&#8217; istendiğim fikri&#8230; bende bunaltıya varan aşırı bir tiksinme ve korku uyandırıyordu. Özellikle kadınların bu gibi girişimlerinden korkuyordum. Belli ki, bana bu tür iğdiş edici saldırılarda bulunmaktan hiç kaçınmamış annemin&#8230; ruhumda açtığı yaralarla bağlantılı bir tutumdu bu.&#8221; (s.159)</p>
<p>Oysa &#8220;el konma&#8221; korkusunun öbür yüzü, Hélène&#8217;i kaybetme, dolayısıyla &#8220;anne boşluğu&#8221; duygusuna yeniden düşmekti. Althusser, yukardaki satırlarla çelişir biçimde, bunu doğru olarak şöyle açıklıyor: &#8220;&#8230; hanım dostlar&#8230; kendilerine çizdiğim sınırları aştıkları ve böylelikle &#8230; Hélène&#8217;in ayrılmasını sağlayarak beni Hélène&#8217;siz bırakma tehlikesini yarattıklarında, bu izlenim hemen içime yerleşiyordu&#8230; Doğal olarak, &#8216;dayanılmaz bir el koyma&#8217; olarak algıladığım önerileri şiddetle reddediyor, hemen hasta düşerek duygularımı da açıkça gösteriyordum. (s.159)</p>
<p>Hélène&#8217;i (&#8220;anne&#8221;yi) kaybetme korkusu sadece &#8220;el konma&#8221;yla kısıtlı değildir. Bir de, doğrudan onun tarafından terkedilme korkusu vardır: &#8220;&#8230;Hélène&#8230; suratı mermere ya da kâğıda kesmiş, kapıyı çarparak çekip gidiyor; ben ise, çoğu kez hiç suçum olmadığı halde onun tarafından terkedilmenin, bazen günlerce sürebilecek bir ayrılığın dayanılmaz kaygı ve korkusu içinde peşinden koşuyordum.&#8221; (s.153-154); &#8220;Zaten hayatım hep terkedilmek, özellikle Hélène tarafından terkedilmek korkusu içinde geçmişti. Ama böyle evin içinde ve yanımdayken beni &#8216;bırakması&#8217; hepsinden dayanılmaz geliyordu bana.&#8221; (s.273)<br />
Bu terketme, doğrudan ölümle de olabilirdi. Anlaşıldığı kadarıyla, ölüm ya da intihar, Hélène&#8217;in Althusser&#8217;e karşı kullandığı önemli bir silahtı: &#8220;Kendini öldürmekten başka çıkış yolu görmediğini açıkça bildirdi. Hiç gizlemeden intiharı için gerekli ilaçları topluyor, görebileceğim yerlere koyuyordu.&#8221; (s.273); İntihar saplantısı, ölüm için yardım istemeye kadar varabiliyor: &#8220;Derken bir gün, benim kendisini öldürüvermemi isteyerek, hepsinin üstüne tüy dikti.&#8221; (273); Ve Althusser, biraz da ağır vicdan azabının sonucunda, &#8220;anne&#8221;nin öldürülmesi eylemini, onun &#8220;isteği&#8221;ni yerine getirme fantazisine kadar vardırıyor: &#8220;Hélène&#8217;in öldürülmesi olayı &#8216;araya adam koyarak intihar&#8217; olamaz mıydı?&#8221; (s.289)<br />
Gelinen bu son noktada, cinayet üzerine çeşitli varsayımlar ileri sürülebilir ya da varsayımlardan birkaçının bir arada geçerli olabileceği de iddia edilebilir. Benim varsayımım şudur: birincisi, Hélène, annesi gibi nevrotik, yaşlı ve artık kendisine karşı ilgisiz bir kadın haline geldiği, anne boşluğu yeniden ortaya çıktığı için öldürdü onu; ikincisi, Hélène&#8217;in onu terketme tehditlerinin gerçeğe dönüştüğü ya da dönüşeceği sanrısına kapıldı, onu öldürerek kendisini terketmesini önlemeye çalıştı; üçüncüsü, Hélène&#8217;in intihar kurmacasını, hatta talebini gerçeğe dönüştürerek bir kere daha onun takdirini kazanmaya çalıştı. Belki de bunların hepsi birden söz konusudur.</p>
<p>Sanırım, psikanalizcilerin, sınırları ruhbiliminin silahlarıyla tahkim edilmiş topraklarında fazlasıyla ilerledim ve önemli bir sınır ihlalinde bulundum. Geri dönsem iyi olacak!</p>
<p>Esaret Yaşamı</p>
<p>Artık genç Althusser&#8217;le birlikte, II. Dünya Savaşı ortamına girebiliriz. Öyle korkunç savaş manzaralarıyla karşılaşacağınızı sanmayın. Özellikle Nazilerle diğer burjuva devletleri arasındaki savaş, neredeyse bir danışıklı dövüş izlenimi vermektedir. Althusser&#8217;in lisedeki öğretmenlerinden biri olan Hours Baba&#8217;nın söylediği gibi: &#8220;Fransız burjuvazisi&#8230; Fransa&#8217;ya ihanet edecek; göstermelik bir savaştan sonra Nazilere teslim olacak&#8221;tı (s.323); &#8220;General Lebleu&#8217;nün emri böyleydi. Bizi Almanlara teslim etmeyi öngören iyi düşünülmüş bir plan gereğiydi bu; temel ilkesi de şuydu: askerlerin güney Fransa&#8217;ya gitmelerindense tutsak olarak Almanya&#8217;ya gitmeleri daha iyi, siyasal bakımdan daha güvenlikliydi&#8230;&#8221; (s.335)</p>
<p>Bana çok yakınlarda gerçekleşen bir olayı, Irak&#8217;ın işgalini hatırlattı Althusser&#8217;in bu anlatımları. Kanımca, aynı Fransız ordusu gibi, Irak ordusu da göstermelik bir &#8220;direniş&#8221; gösterdi Amerikan işgalcilerine karşı. Saddam&#8217;ın o anlı şanlı &#8220;muhafız birlikleri&#8221;, neredeyse doğru dürüst hiçbir direniş göstermeden dağılıverdiler. Ve Amerika&#8217;ya karşı gerçek direniş, Irak ordusunun dağılmasından sonra, hatta belki de bu ordunun dağılması sayesinde başladı. Zaten, aslına bakılacak olursa, burjuvazinin, ulus devletlerin orduları, dışardan gelecek saldırıya karşı &#8220;yurdu&#8221; savunmaktan çok, halktan gelecek saldırıya karşı iktidarı savunmaya göre eğitilmiş, konuşlandırılmış değil midir?</p>
<p>&#8220;Almanlar sepetli motosikletleriyle geldiler, bize yenilgimizi bildirdiler, nazikçe iki güne kalmaz serbest bırakılacağımızı söylediler ve kaçacak olursak yakınlarımız üzerinde misilleme yapılacağı, çünkü kollarının uzun olduğu konusunda bizi -sırf iyilik olsun diye- uyardılar. Kimilerimiz uyarıya kulak asmayıp hiç utanmadan kirişi kırdılar. Zaten bunun için bir sivil giysiyle birkaç frank paradan başka bir şey gerekmiyordu.&#8221; (s.335); &#8220;Kimi arkadaşlar vagonun döşeme tahtalarını kırarak açtıkları delikten dingillerin üzerine süzülüp kaçtılar; ama bazıları da &#8216;bizi kurşuna dizdireceksiniz&#8217; diye buna karşı çıkıyor, bir süre yola devam ettikten sonra gece karanlığında çalıların arasına atlıyorlardı.&#8221; (s.336); &#8220;Bir başkasında ise özgürlüğe kavuşmak için vagondan atlayıp istasyonun arkasındaki küçük köyün içinde kaybolmak yeterliydi. Ama işin içinde kaçak sayılmak korkusu ve her şeyi kurallara göre yapmak için verilmiş söz vardı.&#8221; (s.335)</p>
<p>Çoğumuz, şu ya da bu şekilde hapse girmiş ya da gözaltına alınmışızdır. İçinizde böylesi bir laçkalıkla, insanın elini kolunu sallayarak kaçabileceği koşullarla karşılaşanınız oldu mu allahaşkına? Ben, mücadelenin ilk aşamalarında, henüz ortalık fazla sertleşmediği zamanlarda bile güvenlik tertibatlarının bu denli laçka olduğu bir durum görmedim. Bence bundan çıkarılacak en önemli sonuç, sınıf savaşıyla (iç savaşla), ulusal savaşlar arasında, acımasızlık açısından önemli bir fark olduğudur. Ulusal ordular arasındaki savaşlar, eninde sonunda eşit sayılabilecek güçler arasında cereyan ettiğinden, her ordu, kendisinin yapacağı zulmün aynısını kısa zamanda karşı taraftan göreceğini bildiğinden, ordular birbirlerine görece &#8220;centilmence&#8221; davranmak gereğini hissetmektedirler. Ama aynı ordular, ülkelerinin içinde bastırdıkları isyan güçlerine asla aynı hoşgörüyü göstermezler. Çünkü bastırdıkları bu güçlerin misilleme yapma şans ve olanakları son derece kısıtlıdır, onların hukukunu araştıracak ve hesap soracak bir devletleri yoktur, uluslararası hukuk bile, siyasi iltica hakkının ötesinde, onları koruyan hükümlere sahip değildir.</p>
<p>Öte yandan, Almanların laçkalığının başta gelen sebebi, o savaş koşullarında, istihdam edebileceklerinden fazla esiri boşu boşuna beslemenin zorluklarından kaçınmak olabilir. Her ne hal ise, ortada, artık danışıklı dövüşü bile aşan komik bir manzara vardır: Fransız Genel Kurmayı, askerlerini Almanlara teslim etmek, daha doğrusu onların başına yıkmak, Almanlar da, başlarını öte tarafa çevirip Fransız askerlerinin kaçması için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar.</p>
<p>Althusser gibi, bütün olanaklara rağmen kaçmayı göze alamayan esir askerlerin kampı da, bir tatil kampından farksızdır: Kampta, &#8220;Kadın kılığında erkek aktörlerle oynanan bulvar komedilerini seyredebilmek için Almanlar da herkes gibi kuyruğa girmek zorunda kaldılar&#8230; Ama kampa bir kez bir kadın da geldi. Çok güzel bir Fransız şarkıcıydı bu ve herkesin aklını başından aldı.&#8221; (s.344). Sürgünlerin tıkıldığı kamplar ise tersine korkunç işkence merkezleridir: &#8220;Madam Lesèvre bizi çok sıcak karşıladı. Uzun boylu, çektikleri yüzünden bir deri bir kemik kalmış, hayalete dönmüş, bitkin bir kadındı; gülümseyemiyordu bile. Yavaş yavaş, Direniş&#8217;in coşturucu anılarını ve sürgünlüğün &#8216;ürkünç&#8217; karabasanlarını dile getirmek için uygun sözcükler arayarak konuşuyordu. Sürgünleri tıktıkları toplama kampları gerçekten de benim tanıdığım tutsak kamplarına, hatta Hélène&#8217;le Georges&#8217;un yaşadıkları Direniş koşullarına hiç mi hiç benzemiyordu.&#8221; (s.127-128)</p>
<p>Evet, Althusser&#8217;in tutsak kaldığı asker tutsaklar kampıyla, Almanların Yahudiler ve siyasiler için kurdukları toplama kampları arasında en ufak bir benzerlik yoktur. Yukarda gördüğümüz gibi, aynı NAZİ&#8217;lerin kurduğu kamplardan birinde baskı, işkence ve ölüm, diğerinde ise müzik, eğlence ve Almanları bile kuyruğa girmek zorunda bırakacak bir &#8220;eşitlik&#8221; vardır. Bu kamplardan birincisi, ancak Stalin&#8217;in çalışma kampları ile kıyaslanabilir. İkincisinin yanına ise, bugünün en &#8220;insani&#8221; cezaevleri bile yaklaşamaz. NAZİ&#8217;lerin bu şizofrenik bölünmeleri nereden kaynaklanmaktadır? Yukarda da değindiğim gibi, bir yanda, ne de olsa kendileri gibi bir devletin, kendi askerlerine tıpatıp benzeyen askerleri vardır. Diğer yanda ise, ırksal ve sınıfsal düşmanları. NAZİ&#8217;ler, &#8220;kendilerinden&#8221; olanlara &#8220;insanca&#8221;, düşman bellediklerine ise, akla sığmayacak ölçüde zalimce davranmaktadırlar, hepsi bu: &#8220;İşkenceciler de çocuklarını sever.&#8221;<br />
Bu tutsaklık bahsinde, Althusser&#8217;in temel karakter özelliklerini ortaya koyan öğeler de vardır. Örneğin Althusser: &#8220;&#8230; ilk ve son yıllar çok da aç kaldık, ama, nasıl diyeyim, gene de kendimi orada güvenlikte ve tutsaklık sayesinde her türlü tehlikeden korunmuş hissediyordum.&#8221; (s.119) derken, riskten kaçınan ve ömrü boyunca sıcak, güvenlikli (ana rahmi, esir kampı, Hélène, Üniversite ve lojmanı, Fransız Komünist Partisi vb.) yerler arayan karakterini ortaya koymuş olmaktadır.</p>
<p>Keza, esir kampından kaçma konusundaki projesini ve bu projeyi yürürlüğe koymamasının gerekçelerini ortaya koyarken de, kendi karakterine ilişkin çok önemli ipuçları vermektedir: &#8220;Şöyle bir çözüm tasarladık: enselenmemek için üç haftalık sürenin geçmesini beklemek, kontrol önlemlerinin yürürlüğe girmesine neden olmamak için o üç hafta içinde kaçmaya kalkmamak yetecekti. Bu, bir koşulla mümkündü: söz konusu üç hafta boyunca, resmen kaçak sayılmakla birlikte, kampın içinde beklemek. Bunun için, kampta bir delik bulup saklanmak ve beklemek yeterliydi, tabii güvenli bir delik.&#8221; (s.345)</p>
<p>En güvenli &#8220;delik&#8221; ana rahmidir. Althusser&#8217;de, ana boşluğu duygusu kadar güçlü bir duygu da ana rahmi duygusudur. Bütün ömrü boyunca, böyle bir sıcaklığı, güvenliği aramıştır. Asla yürürlüğe konmayacak kaçış projesi de böylesi bir &#8220;güvenli delik&#8221; arayışına dayanmaktadır ki, bu güvenli delik, Althusser&#8217;in belirttiği gibi, o koşullarda esir kampından başkası olamazdı. &#8220;Felsefi deyişle&#8221;, &#8220;çemberden onun içinde kalarak&#8221; (346) çıkma projesi, aslına bakılırsa, çemberden hiç çıkmama projesidir ki, zaten Althusser de, hayatının bundan sonraki safhalarında çemberlerden (özellikle de Fransız Komünist Partisi çemberinden, buna ilerde değineceğim) çıkmaya hiç teşebbüs etmemiştir.</p>
<p>Tutsak kampından kampın içinde kalarak çıkma tuhaf ve &#8220;dahiyane&#8221; projesini icad eden Althusser, bunu uygulamaya koymamasını, karakterinin bir başka özelliğini açığa vuran şu satırlarla açıklamaktadır: &#8220;Tasarımı iyice olgunlaştırdım, ama hiç uygulamaya koymaya kalkmadım; çözümü bulmuş olmaktan duyduğum gurur yetiyordu; kendimi kanıtladığıma göre eyleme geçmeye gerek yoktu.&#8221; (s.120)</p>
<p>Bu satırları okuyunca insanın, &#8220;işte Althusser!&#8221; diye haykırası geliyor. Burada söyledikleri, onun hayatına, filozofluğuna, hatta felsefesine damgasını vuran mantığın ta kendisidir. Her şey onun kafasının içinde olup bitmektedir. Önemli olan, kafanın içinde çözümü bulmaktır, çözüm pratiğe geçmese de olur. Belki bütün filozoflarda küçük ya da silik izlerine rastlanabilecek, düşünceye aşırı önem verme, pratiği ise hepten küçümseme sendromu, sanırım Althusser&#8217;de, onun &#8220;sıcak ana rahmi&#8221; ve güvenlik duygusuyla da birleşerek iyice aşırı bir noktaya varmıştır. Bu satırları yazarken, teoriyi dondurup pratiğe aşırı ağırlık veren dar-pratikçi geleneksel çizgiyi onaylamış duruma düşmek istemediğimi belirtmeye bilmem gerek var mı?</p>
<p>Hitler-Stalin Paktı</p>
<p>&#8220;Güvenli delik&#8221; kompleksi, düşünsel planda Althusser&#8217;in, var olan, bilinen &#8220;güvenli delik&#8221;lerden çıkmasını önlemekte, dolayısıyla eski, bilinen, &#8220;güvenlikli&#8221; yargıları tekrarlamasına yol açmaktadır. Böylece, 1939 yılındaki, savaşın başlamasını hızlandıran ve birçok komünist militanın intihar etmesine yol açan Hitler-Stalin paktını da, bilinen Stalinist gerekçelerle savunmaya girişmektedir:<br />
&#8220;İşte bu koşullarda, Hitler&#8217;in Polonya&#8217;ya saldırması artık gün meselesiyken ve Pilsudski&#8217;nin faşist Polonya&#8217;sı Kızılordu&#8217;nun Wehrmacht&#8217;la karşılaşmak üzere topraklarından geçmesine izin vermezken, SSCB bu apaçık durum ve batılı &#8216;müttefiklerin&#8217; ödlekliği karşısında ister istemez Hitler&#8217;in Reich&#8217;ıyla uzlaşma aramak zorunda kaldı.&#8221; (s.211); &#8220;SSCB, Polonya&#8217;nın bütününü Hitler&#8217;in işgaline bırakamazdı. Alman saldırısı durumunda kendini savunabilecek bir konumda bulunmak için, sınırlarını olabildiğince ileri taşımak durumundaydı.&#8221; (s.211); &#8220;Birçok militan gibi Hélène de, Hitler&#8217;in tehditleri ve batı demokrasilerinin açık siyasal &#8216;ödlekliği&#8217; karşısında, SSCB&#8217;nin başka türlü davranamayacağını anlamıştı. Başka ne yapabilirdi ki? Yapabilirdi demek cüretini gösterenler lütfen bunun ne olduğunu söylemek cesaretini de göstersinler.&#8221; (s.212)</p>
<p>Hitler-Stalin paktının yanlışlığını anlamak için, Sovyetler Birliği&#8217;nin ve Komintern&#8217;in 1930&#8242;lu yıllar boyunca faşizm konusunda izlediği yanlış ve yalpalayan siyasetlerinin her aşamasını gözden geçirmek gerekir.</p>
<p>Birinci aşama, 1930-34 dönemidir. Bu dönemde, Sovyetler Birliği ve Komintern, sosyal demokrasiye karşı sekter bir siyaset izleyerek Hitler&#8217;in iktidara gelmesine ve iyice yerleşmesine hizmet etmiştir. Bununla, sosyal-demokratlarla ittifak siyaseti izlenmeliydi demek istemiyorum. Demek istediğim, faşizm yükselir ve iktidara gelirken, eski, &#8220;sınıfa karşı sınıf&#8221; siyasetini, sosyal demokrasiye karşı sekter bir şekilde uygulamanın yanlışlığıdır. Kanımca, burjuvazinin şu ya da bu kesimine karşı şu ya da bu kesimiyle ittifak yapmak, toptan ve her dönemde yanlıştır. Ama bu, belli dönemlerde, burjuvazinin farklı kesimlerine karşı farklı siyaset izlenmesini önleyen bir toptancılığa yol açmamalıdır. Nitekim o somut durumda yapılması gereken, faşizmi tecrit etmeye yönelik bir siyaset izlemek ve sosyal demokrasiyi hedef tahtasına koymaktan geçici olarak vazgeçmekti. Dahası, Komintern&#8217;in &#8220;sokağa çıkmama&#8221; siyasetinin tersine, her yerde işçilerin kendiliğinden kurduğu &#8220;faşizme karşı aktif savunma&#8221; sokak gruplarının desteklenmesi gerekirdi.</p>
<p>İkinci aşama, 1934-39 dönemidir. Bu dönemde SSCB ve Komintern, siyasetini yüz seksen derece değiştirmiş ve faşizme karşı &#8220;en geniş birleşik cephe&#8221; taktiğine geçmiş, Avrupa ülkelerindeki bütün komünistlere &#8220;halk cephesi&#8221; kurmaları talimatını vermiştir. Stalin, sosyal demokrasiyi hedef almaktan vazgeçmekle, hatta ittifak yapabilmek için onun ayağının altına kırmızı halı döşemekle kalmamış, bu &#8220;halk cephesi&#8221;nde, &#8220;faşist olmayan&#8221; en reaksiyoner burjuva kesimleriyle birleşmeyi hedeflemiştir. Bu strateji, ilk ürününü İspanya İç Savaşında vermiş ve &#8220;halk cephesi&#8221;, devrime girişen işçi ve köylüleri, reaksiyoner burjuvazinin ve toprak ağalarının istekleri doğrultusunda bastırarak devrimle birlikte faşizme karşı mücadelenin de yenilgiye uğramasına yol açmıştır. &#8220;Batı demokrasileri&#8221; adı verilen Avrupa&#8217;nın diğer kapitalist ülkelerinde de reaksiyoner burjuva kesimlerinin faşizme karşı &#8220;halk cephesi&#8221; adı altında desteklenmesi, burjuvazilerin Hitler ve Mussolini ile uzlaşmalarından ve Hitler&#8217;i SSCB&#8217;nin üzerine saldırtma siyasetlerini fütursuzca uygulamalarından başka bir sonuç vermemiştir.</p>
<p>Üçüncü aşama, 1939-40 dönemidir. Bu aşamada Stalin, desteklediği burjuva devletlerinin NAZİ Almanya&#8217;sını SSCB&#8217;nin üzerine saldırtma politikasını görerek siyasetini bir kere daha yüz seksen derece değiştirmiştir. Bu kez, &#8220;batı demokrasileri&#8221; bırakılmış, faşizmle ittifaka gidilmiştir. Hitler-Stalin paktı bu ittifakın sonucunda  imzalanmıştır. Bunun sonucu, Hitler&#8217;in, paktın imzalanmasından bir gün sonra Çekoslovakya ve Polonya&#8217;ya saldırarak savaşı başlatmasıdır. Paktın gizli bir maddesine göre, Polonya, Almanya ve SSCB arasında paylaşılarak ortadan kaldırılmıştır. Polonya&#8217;yı bombalayan Alman uçaklarına yol gösterici sinyaller SSCB tarafından verilmiş, işgal, iki ordunun tam bir işbirliği ile gerçekleşmiştir. Bu ittifakın sonucunda Sovyet gazeteleri Hitler faşizmine övgüler düzmeye başlamış, Hitler&#8217;in işgali altına giren ülkelerdeki komünist partilerine işgalci Nazi ve faşist güçleriyle ittifak yapmaları, onların tanıyacağı &#8220;legal haklardan&#8221; yararlanmaları talimatı verilmiştir. Hitler-Stalin paktı, Stalinistlerin savunmaya çalıştığı gibi, Hitler&#8217;in SSCB&#8217;ye saldırısını geciktirip, Kızılorduya zaman kazandırmamış, tersine Hitler&#8217;in doğuya yönelik saldırısını son derece kolaylaştırmış, hatta zaman olarak da yakınlaştırmıştır.</p>
<p>Dördüncü aşama, 1940-45 dönemidir. Bu dönemde, Hitler&#8217;in, batılı ülkeleri hakladıktan sonra SSCB&#8217;ne saldırması üzerine, Althusser&#8217;in de Kruşçev&#8217;i yankılayarak belirttiği gibi, bu saldırıya bir süre inanmayan Stalin, yeniden yüz seksen derecelik bir dönüşle faşizmi baş düşman ve &#8220;batı demokrasilerini&#8221; de müttefik ilân etmiştir. Böylece, I. Dünya Savaşı gibi bir emperyalist paylaşım savaşı olan II. Dünya Savaşı, bir demokrasi ve yurt savunması savaşı olarak kutsanmış, galip emperyalist ülkeler konusunda büyük illüzyonlar yaratılmış, böylece sosyal-yurtseverliğin yolu tutulmuştur.</p>
<p>Görüldüğü gibi, Stalin&#8217;in on beş yıl boyunca izlediği bütün strateji ve taktikler yanlıştır ve büyük felaketlere yol açmıştır. Özetlersek, sosyal- demokrasiye karşı sekter siyaset ve işçileri faşistlere karşı sokak savaşlarından çekmek faşizmin zaferini kolaylaştırmış; &#8220;faşizme karşı birleşik cephe&#8221; ya da &#8220;halk cephesi&#8221; taktiği, İspanya&#8217;da faşizmin zaferine yol açtığı gibi, reaksiyoner burjuva devletlerinin faşizmle uzlaşmasını kolaylaştırmış; faşizmle ittifak siyaseti, Mihver güçlerinin önünü açarak, savaşı çıkartmalarını kolaylaştırmış, hatta daha sonra SSCB&#8217;ne saldırıyı da teşvik etmiş; II. dünya emperyalist paylaşım savaşının demokrasi ve yurt savunması olarak ele alınması, bilinçleri bulandırmış, emperyalist ve reaksiyoner burjuvazilerin dünya hakimiyeti planlarına hizmet etmiştir.</p>
<p>Bunları söylemek o kadar mı büyük cesaret gerektiriyor acaba? Bize bugün kolay geliyor ama, galiba Fransız Komünist Partisi gibi hegemonik bir gücün içindeyseniz, onun &#8220;sıcaklığını&#8221; (ya da soğukluğunu) terk etmek niyetinde değilseniz, bu hiç de kolay bir iş olmasa gerek.</p>
<p>Fransız Komünist Partisi&#8217;nde<br />
Bir Yalnız Adam</p>
<p>Okul ve Parti, daha önce de belirttiğim gibi, onun için &#8220;sıcak ana rahmi&#8221;ydi: &#8220;Okul ne mi oldu? Çabucak, hatta daha başlangıçta, gerçek bir ana kucağı, bir &#8216;koza&#8217; oldu benim için; orada, sıcacık yuvamda, dışarıya karşı korunmuş ve rahattım&#8230; Okul da analık ortamının, rahim sıvısının yerini tutan bir şey olmuştu benim için.&#8221; (s.179); &#8220;Ve bu böyle tam otuz iki yıl sürdü! Dünyadan el etek çekip manastıra kapanmış (eskiden kurduğum düş) gibi, koruma altında geçen otuz iki uzun yıl! Hélène de &#8230; sonunda &#8230; burada, benimle birlikteydi işte.&#8221; (179-180)</p>
<p>Parti de bir korunaktı Althusser için, ona karşı mücadele ederken bile bir korunak: &#8220;&#8230; ama parti üyesi kaldığımdan, kavgam, dediğim gibi, partinin koruması altında cereyan ediyordu.&#8221; (s.223); &#8220;&#8230; ancak mutlak korunmuşluk ortamı içinde savaşım verebilme özelliğim&#8230;&#8221; (s.182); bazen de partiye karşı Marx&#8217;ın korumasına ihtiyaç duyuyordu: &#8220;Komünist partisinin resmen esin aldığı kurucu ata Marx&#8217;ın yetkesine dayanıyor olmak, partinin kararlarını &#8216;temellendirmeye&#8217; yarayan resmi Marx yorumuna, dolayısıyla Partinin etkin politikasına karşı bana parti içinde az bulunur bir güç sağlıyor, orada saldırıya uğramamı son derece güçleştiriyordu.&#8221; (s.243); &#8220;Marx&#8217;a da uyguladığım, babanın kendi kendisi olmak için nasıl düşünmesi gerektiğini onun yerine düşünüvermek girişimi doğrusu benim için biçilmiş kaftandı.&#8221; (s.243)</p>
<p>Ne var ki, partinin korunması altında bulunmakla, &#8220;1968&#8242;den sonra önüne gelene &#8216;partinin işçi sınıfına ihanet ettiğini&#8217;&#8221; söyleyen ve Althusser&#8217;e &#8220;neden hâlâ partide kaldığı&#8221;nı soran (s.132) Hélène&#8217;in koruyuculuğu arasında önemli bir çelişme vardı. Üstüne üstlük, Parti,  direniş sırasında Gestapo&#8217;ya hizmet ettiği suçlamasıyla Hélène&#8217;le ilişkisini çoktan kesmişti ve onu mahalle komitelerinde bile barındırmamak için her yola başvurmaktaydı: &#8220;Hélène&#8217;e çok ağır suçlamalar yöneltildi. Komite, duruma uygun tüm gerekçeleri sıralayarak, Hélène&#8217;in mahalle örgütünden çıkarılmasını öngören bir karar kaleme aldı&#8230; Sıra oylamaya gelince&#8230; bütün eller havaya kalktı; kendi elimin de kalktığını şaşkınlık ve utançla gördüm. Zaten çoktandır biliyordum, ödleğin biriydim.&#8221; (s.220-221); &#8220;Paris&#8217;in göbeğinde bir &#8216;Moskova duruşması&#8217; yaşamıştık. Sonraları sık sık düşündüm ki, o zaman Paris&#8217;te değil de Moskova&#8217;da olsaydık, sonuç mutlaka ensemize sıkılan birer kurşun olurdu.&#8221; (s.222)</p>
<p>Hélène&#8217;in komiteden atılması için, partinin isteği doğrultusunda ödlekçe oy kullanan Althusser, sıra, yine partinin isteğiyle, &#8220;bir ajandan&#8221; ayrılması gerektiği talimatına gelince, ona uymama yolunu seçmiş ve her şeyi göze alarak Hélène&#8217;i tercih etmiştir. Çünkü, ne de olsa, &#8220;ana&#8221;-okul-parti çemberlerinin en iç halkasını oluşturmaktaydı Hélène. Eğer bu noktada da ödleklik gösterseydi, yaşamı zindan olur ve partide kalmasının da anlamı kalmazdı. Althusser, sonuna kadar, Hélène ile birlikte olmak ve partide kalmak arasındaki dengeyi koruyabilmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte, dünyanın en bürokratik komünist partilerinden biri olan FKP&#8217;de kalmak, bir başka tür dengesizliğe yol açmış, Althusser, FKP ile devrimci fikirleri savunma dengesini koruyamayıp, aşağıda da göreceğimiz gibi, zaman zaman FKP&#8217;den de tutucu fikirler ileri sürebilmiş, ama çoğunlukla FKP&#8217;nin dümen suyunda gitmenin getirdiği yönelimleri benimsemiş ve savunmuştur.</p>
<p>Proletarya Diktatörlüğü mü?!</p>
<p>Örneğin, yüz elli yıldır üzerine onca şey söylenen, &#8220;sosyalizmin kurulduğu&#8221; ilân edilen kimi ülkelerde uygulandığı var sayılan proletarya diktatörlüğü üzerine, onca olumsuz deneyden ve çözümsüz tartışmadan sonra, sanki meseleyi temelden halletmişçesine öyle taze suya tirit, kerameti kendinden menkul şeyler söylemektedir ki, insan hayretler içinde kalmaktadır: &#8220;İnsanlığın bir gün komünizmi, Marx&#8217;ın bu ereksel düşünü yaşayıp yaşayamayacağını bilmiyorum. Bildiğim, sosyalizmin, Marx&#8217;ın söz ettiği bu zorlamalı geçiş aşamasının &#8230; &#8220;bok&#8221; olduğudur! &#8230; Sosyalizm, geçilmesi çok tehlikeli olan pek geniş bir nehir. Az sonra kıyıda bütün halkın binebileceği kocaman bir kayığımız olacak: siyasal ve sendikal örgütler. Ancak, burgaçları geçmek için iyi bir &#8216;dümenci&#8217; gerek: devrimcilerin elindeki devlet gücü. Koca teknenin içinde, bütün ücretli kürekçilerin (ücret ve özel kâr henüz kalkmamış) üzerinde proletaryanın sınıfsal egemenliği hüküm sürmeli, yoksa gemi alabora olur: proletarya diktatörlüğü! Koca tekne suya indirilir; bütün yolculuk boyunca kürekçiler göz altında tutulacak, kendilerinden koşulsuz bir baş-eğme istenecek, kusuru görülen anında görevden alınıp yerine başkası getirilecek, hatta cezalandırılacaktır. Ama bu geniş bok nehri bir kez geçildi mi, karşı kıyıda sonsuza dek kumsal, güneş ve taze bahar rüzgârı!&#8221; (s.245)</p>
<p>Güzel bir masal, ama inanması güç! Althusser&#8217;in ileri sürdüğü &#8220;çözüm&#8221;lerin hepsi, zaten çözümsüzlüğün ana kaynaklarını oluşturuyor. &#8220;İyi bir dümenci&#8221; gerekiyormuş, o da &#8220;devrimcilerin elindeki devlet gücü&#8221;ymüş. Evet ama, onca deney, devrimcilerle devlet gücünün bir doku uyuşmazlığı içinde olduğunu, devlet gücünün her seferinde devrimcileri dışlayıp -hatta ezip- yerlerine eyyamcıları ve bürokratları getirdiğini göstermedi mi? &#8220;Ücretli kürekçilerin&#8221; üzerinde &#8220;proletaryanın sınıfsal egemenliği hüküm&#8221; sürmeliymiş. Evet ama, zaten bugüne kadar yapılamayan şey de bu değil midir? Tam tersine, her seferinde &#8220;ücretli kürekçiler&#8221;, proletaryayı hükümleri altına aldıkları için &#8220;proletarya diktatörlüğü&#8221; denen şey de fos çıkmamış mıdır? Hem de hakimiyetin bu el değiştirmesi, &#8220;devrimcilerin elinde&#8221; olduğu farz edilen &#8220;devlet gücü&#8221;nün zoruyla olmamış mıdır? Doğrusu Althusser&#8217;in bu söyledikleri, doktorun, muayeneden sonra hastasına, &#8220;sağlıklı olursanız hiçbir şeyiniz kalmaz&#8221; demesine benzemektedir.</p>
<p>Keza Althusser, Sovyetler Birliği konusundaki tevatürleri de, kendinden beklenmeyecek bir hafiflikle ileri sürebiliyor: &#8220;Ve burada işçi sınıfı o kadar güçlü ki kendini saydırmasını biliyor; örneğin polis asla fabrikalara giremiyor.&#8221; (s.208-209)</p>
<p>Normal durumlarda dışardan bir polis gücünün fabrikaya girmesine gerek yoktu, çünkü polis, fabrika yönetimi, sendika temsilcisi vb. kılığında zaten fabrikanın içindeydi, kaldı ki, doğrudan NKVD veya KGB üyelerinin de fabrikada gerekli raporları tuttuğundan hiç şüphemiz olmasın. Öte yandan, Sovyetler Birliği&#8217;nin başlangıç dönemlerinde, işçiler kanunsuz da olsa henüz greve gidebiliyorken, polis ve kızılordu fabrikalara defalarca girmiş, işçileri tutuklamış ya da öldürmüş, savaş komünizmi döneminde işçiler, fabrikalara konuşlanmış askeri birliklerin zoru altında çalıştırılmıştı.<br />
Althusser&#8217;in beni şaşırtan, biraz da üzen bir tutumu da, FKP&#8217;nin solcu öğrenciler için kullandığı &#8220;goşist&#8221; terimini, hiç sorgulamadan benimsemesi ve sakınımsızca kullanmasıdır. Hele hele &#8220;goşist&#8221; diye aşağılamaya çalıştığı öğrencileri  suçladığı şu satırlar: &#8220;Goşist öğrenciler&#8230; akla gelebilecek her türlü taşkınlığı yaptılar (gitar eşliğinde ortalık yerde sevişiyorlardı).&#8221; (s.367)</p>
<p>Althusser&#8217;in, bu satırları yazarken bir Vatikan görevlisinden farkı yoktur. Üstelik, yukardaki satırları yazarken, kitabının 170-171. sayfalarında anlattığı gibi, plajda arkadaşının karısıyla, Hélène&#8217;in gözü önünde çırılçıplak kovalamaca oynadığını unutan bir &#8220;Vatikan görevlisi&#8221;.</p>
<p>Her şeye rağmen Althusser&#8217;in kitabını yazarkenki samimiyeti ve dürüstlüğü, önünde saygıyla eğilmemizi gerektirecek ölçüde olağanüstüdür. Onun bu yönünden de çok şey öğrenmemiz gerekiyor.</p>
<p>Birikim, sayı: 192, Nisan 2005</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/04/01/althusser-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Peter Marshall&#8217;dan Hareketle Söylenebilecekler&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/03/01/marshall/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/03/01/marshall/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2005 13:11:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[İmlasız]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=437</guid>
		<description><![CDATA[SSCB KOMÜNİST PARTİSİ&#8217;NE,
TİTREYİN BÜROKRATLAR STOP ULUSLARARASI İŞÇİ KONSEYLERİNİN GÜCÜ SİZİ KISA SÜRE İÇİNDE YOK EDECEK STOP SON BÜROKRAT SON KAPİTALİSTİN BAĞIRSAKLARIYLA ASILMADIKÇA İNSANLIK MUTLU OLMAYACAK STOP YAŞASIN KRONŞTAD DENİZCİLERİNİN VE MAKNOVŞÇİNA&#8217;NIN TROÇKİ VE LENİN&#8217;E KARŞI MÜCADELESİ STOP YAŞASIN 1956 BUDAPEŞTE KONSEYCİ AYAKLANMASI STOP KAHROLSUN DEVLET
17 Mayıs 1968
Sorbonne ve Nanterre
Üniversiteleri
İşgal Komitesi
P. Marshall, Anarşizmin Tarihi, s. 754
Peter [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>SSCB KOMÜNİST PARTİSİ&#8217;NE,</p>
<p>TİTREYİN BÜROKRATLAR STOP ULUSLARARASI İŞÇİ KONSEYLERİNİN GÜCÜ SİZİ KISA SÜRE İÇİNDE YOK EDECEK STOP SON BÜROKRAT SON KAPİTALİSTİN BAĞIRSAKLARIYLA ASILMADIKÇA İNSANLIK MUTLU OLMAYACAK STOP YAŞASIN KRONŞTAD DENİZCİLERİNİN VE MAKNOVŞÇİNA&#8217;NIN TROÇKİ VE LENİN&#8217;E KARŞI MÜCADELESİ STOP YAŞASIN 1956 BUDAPEŞTE KONSEYCİ AYAKLANMASI STOP KAHROLSUN DEVLET</p>
<p>17 Mayıs 1968</p>
<p>Sorbonne ve Nanterre<br />
Üniversiteleri<br />
İşgal Komitesi</p>
<p>P. Marshall, Anarşizmin Tarihi, s. 754<br />
Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, Çev: Yavuz Alogan,<br />
İmge Yayınevi, Şubat 2003, 976 sayfa.<br />
Peter Marshall&#8217;ın, Batıdaki bilinen adıyla Demanding the Impossible adlı geniş kapsamlı anarşizm tarihi çalışmasının türkçede yayımlanması, hem genelde Türk kültürüne, hem de özel olarak anarşizme önemli bir katkıdır. Daha öncekilerle birlikte bu kitap, anarşizmi merak eden ve öğrenmek isteyen nice kuşağın başucu kitabı hizmetini görecektir. Bu yüzden, böylesi kapsamlı çalışmaları türkçeye kazandıran Alev Türker, Işık Ergüden, Beril Eyüboğlu, Emine Özkaya, Yavuz Alogan ve diğer çevirmenlere teşekkür borçluyuz.<br />
Peter Marshall, sanırım dar bir anarşizm patikasına kapanıp kalmamak kaygısıyla, çalışmasına, anarşizmin kökenlerini oluşturan ilk düşünürlerin ve hareketlerin yanısıra, liberter düşünürleri ve liberter sosyalistleri de katmış, hatta liberterizmle komşu olan özgürlükçü patikalara bile uzanmış. Konunun tüm kapsamıyla anlaşılması açısından, anarşizme komşu akım ve düşüncelere de yer vermek yararlı olmakla birlikte, bu kapsam genişliği, zaman zaman, anarşizmle bir araya getirilmesi pek mümkün olmayan &#8220;anarko-kapitalizm&#8221; türü, bizzat Marshall&#8217;ın da teslim ettiği üzre, &#8220;anarşist değil sağcı liberter&#8221; (s. 773) akımları anarşizmin içinde göstermek gibi sakıncalı bir noktaya kadar gidebilmiş.<br />
Ne var ki, ben bu yazıda, bu kapsamlı çalışmanın zaafları üzerinde durmak niyetinde değilim. Niyetim, yüzlerce yıldır akıp duran koca bir nehrin öyküsünü son derece canlı ve titiz bir biçimde aktaran Marshall&#8217;dan okuduklarımdan hareketle, anarşizmin zaafları ve handikapları üzerine birkaç laf etmektir.<br />
Şu noktayı tespit etmek gerekir: anarşizm, toplumsal devrimi hedefleyen akımlar içinde, doğruya en yakın noktayı temsil etmektedir. Yüz elli yıllık toplumsal mücadeleler içinde, Marksizmin politik devrim ve proletarya diktatörlüğü temel önermelerinin yanlış olduğu ortaya çıkmış, anarşizmin, proletarya diktatörlüğü denen şeyin bir bürokratlar diktatörlüğüne dönüşeceği öngörüsü ise doğrulanmıştır.<br />
Bununla birlikte, anarşizmin üstesinden gelemediği ve kendini kanıtlayamadığı çok önemli temel noktalar da söz konusudur. Nedir bunlar? Bunlar, birbiriyle bağlantılı olarak, güç ve örgütlenme sorunlarıdır.<br />
Anarşizmin, iktidarı, baştan, net bir şekilde reddetmesi, onun reel dünyada, iktidar ile yakından bağlantılı olan güç ilişkilerinden dışlanmasına yol açmıştır. Keza, anarşizmin, örgütsel hiyerarşiyi kararlılıkla reddetmesi, her an hiyerarşiyi doğurma tehlikesini barındıran örgütlenme ile anarşizm arasında bir türlü kapatılamayan bir uzaklığa neden olmuştur. Üstelik, iktidar ile örgütlenme arasında da çok sıkı bağlantılar olduğu açıktır.<br />
Biraz açalım. 1917, 1936, 1956, 1968 gibi, görece kısa süren devrimci ayağa kalkışlar hariç, anarşizm, somut dünyada önemli bir güç odağı olamamıştır. Burada özel olarak anarşistlerin güç odağı olmasından söz etmiyorum. Zaten, düşünce ve yapısı gereği, anarşistlerin böyle bir güç odağı olma istekleri de yok doğal olarak. Güç odağı olmak derken, örneğin, 1917&#8242;deki kısa ömürlü işçi-köylü-asker Sovyetlerini, 1936&#8242;daki İspanyol köy komünlerini ve fabrikalardaki işçi yönetimini, 1956 Macar ayaklanması sırasındaki işçi konseylerini, 1968&#8242;deki, aşağıdan oluşturulan öğrenci ve işçi konseylerini kastediyorum. Bu öz-örgütlenmeler ve bu kitle gücü, ya iktidara devrim adına hakim olan yeni bürokratlarca, ya falanjistlerle Stalinistlerin ortak çabasıyla, ya Sovyet tanklarınca ya da devrimin tehdit ettiği burjuva güçlerince ezilmiş ve yok edilmişlerdir. Bundan sonraki süreçlerde de, ayakta kalanlar, sadece reel dünyanın iktidar yasalarına şu da bu ölçüde uyum sağlayan güçler olmuştur.<br />
Daha da kötüsü, devrimin kısa süreli canlanışı sırasında ayağa kalkan, öz-örgütlenmelere girişen ve yeni bir toplumsal düzen umuduyla canını dişine takan kitlelerin, bu dönem geçtikten sonra, reel dünyanın iktidarlarına tabi hale gelmeleri, hatta onları tercih etmeleridir. Bir örnek vermek gerekirse, 1917 devriminin kitleleri ayağa kaldıran heyecanlı günleri geçtikten sonra, kitleler kendi içlerine kapanırken, aynı zamanda pasif bir şekilde de olsa Bolşevikleri desteklemeyi tercih etmişler, ayaklanan Kronstadt bahriyelilerini yalnız bırakmışlardır. Dahası, anarşistlerin bir kısmı bile, somut güç ve iktidar ilişkilerinden etkilenerek Bolşeviklerin safına geçmiş, &#8220;Bolşevik-anarşist&#8221; olarak anılmışlardır. Çin&#8217;de, 1921 yılına kadar devrimci ana akım anarşizmdi. Mao zedung bile önceleri genç bir anarşistti (s. 718). Ne var ki, Bolşeviklerin reel dünyada kapitalizme meydan okuyan bir devlet gücü olarak ortaya çıkıp her türlü baskıya göğüs gerebilmeleri, birçok anarşistin komünist saflara geçmesine yol açmıştır. Bu olay, neredeyse dünyanın her tarafında tekrarlanmıştır. Marshall&#8217;ın kitabının gözümüze soktuğu noktalardan biri de budur.<br />
Bolşeviklerin direnci, güç ilişkileri bağlamında öylesi büyük bir etki yapmıştır ki, örneğin 1968 devriminde, ortalıkta anarşizmin kendisinden çok hayaleti dolaşmıştır. Yani anarşist fikirler devrimle birlikte yeniden canlanmış, ama &#8220;devrim&#8221;in somut ve resmi temsilcisi olarak ortalıkta sadece Marksist formlu devletler bulunduğundan, o zamanın anarşist eğilimli devrimcilerinin çoğu kendini bir tür Marksist olarak tanımlama zorunluğunu duymuştur. Bunun illâ bilinçli bir taktik olarak yapıldığını söylemek istemiyorum. Ama, güç ilişkilerinde bir tarihi dönem boyunca hakim olan form (örneğin Marksizm ya da Marksizm-Leninizm) o dönemin devrimcilerine damgasını vurmaktadır. Örneğin şahsen de yakından tanıdığım Deniz Gezmiş, davranış ve düşünce tarzıyla, doğrudan eylemciliğiyle vb. tipik bir anarşistti. 1936 İspanya&#8217;sında yaşasaydı, Durruti ve Ascaso&#8217;yla birlikte anılırdı adı, eminim. Ama idam sehpasını, &#8220;yaşasın Marksizm-Leninizm&#8221; diyerek tekmeledi.</p>
<p>Dilemma şuradadır: Güç olmak için yola çıkmak, büyük bir ihtimalle iktidar olmakla noktalanır. İktidar olmak, anarşist olmaktan vazgeçmekle aynı şeydir. Öte yandan, güç olmadığınız takdirde sizi kimse kaale almaz, ciddiye almaz, adam yerine koymaz. Dahası, güç ve güçlü olmadığınız takdirde, evrim dönemlerinde geniş kitleleri etkilemeniz ve onların kendi özçıkarları çerçevesinde bir araya gelmelerini teşvik etmeniz büyük zorluklarla karşılaşır. Onlar da, sizin güzel fikirlerinize hak vere vere gider oylarını kullanırlar ve burjuva partilerine güç vermeye devam ederler. Şu uyduruk dediğimiz Irak seçimleri bile bunu göstermedi mi? Geniş kitleler, işgal var falan demeyip, her türlü &#8220;yurtseverce&#8221; ve &#8220;ahlaki&#8221; kaygıyı bir yana bırakıp, sırf güç odaklarından birinde yer almak için, ölümü göze alarak seçim sandıklarına koşmadılar mı?<br />
Buna bağlı olarak ikinci dilemma da şudur: Güç olmak örgütlenmeden geçer. Hem de öyle ufak tefek, yerel örgütlenmelerden değil. Ülke çapında, hatta artık dünya çapında örgütlenmelerden. Örgütlenmenin çapı büyüdükçe, bu çapa uygun bir yönetim sorunu çıkar ortaya. Yönetim demek hiyararşi demektir (anarşistlerde bu gizli bir hiyerarşi şeklinde tecelli eder ki, daha da tehlikelidir). Öte yandan, kitlelerin özörgütlenmesini savunan anarşistlerin, bu örgütlenmenin hiyerarşi doğurmayacağını kanıtlamak gibi bir görevleri de vardır. Kısa devrim dönemleri hariç, ne böyle örgütlenmeler gerçekleştirilebilmiş, ne de olabildiği kadarında hiyerarşinin gizli ya da açık bir şekilde ortaya çıkması önlenebilmiştir.<br />
O halde?<br />
Böyle kısa bir yazıda, böylesine devasa sorunlara çözüm bulacağım gibi bir iddiam olamaz elbette. Öyle bir iddiam olsa da bu, iddiadan öte fazla bir anlam taşımaz. Yine de aşağıdaki şu noktaların tartışılmasında fayda olduğunu düşünüyorum:</p>
<p>1. Evrim dönemlerinde, sadece anarşistleri değil, hangi ideolojide olursa olsun bütün devrimci güçleri, bütün devrimci kitleleri bir araya getiren, büyük çeşitliliğe, hatta karmaşıklığa sahip (kesinlikle Marksist-Leninist örgütlerin monolitikliğinden uzak, hatta onların tam tersi) federatif tipte bir öz-örgütlenme olabilir mi ve bu örgütlenme ülke ve dünya siyasetinde kendi çapı oranında bir rol oynayabilir mi?</p>
<p>2. Böyle bir örgütlenmenin olabilmesi, bu yazıda giremeyeceğimiz ölçüde sayısız unsuru bir araya getirmenin yanısıra, ister istemez bir federatif yapının, emredici değil, ama koordinasyonu sağlayan bir merkezini de gerektirecektir. Böyle bir merkez olacaksa, bunun rotasyona dayanması ve azami altı aylık dönemlerde görev yaptıktan sonra bütünüyle değişmesi zorunludur. Böyle bir örgütlenmeye gitmek gerekir mi? Yoksa bugüne kadar olduğu gibi, gizli hiyerarşilere sırt dayayanların statükosunu sürdürmek ve kendimizden memnun olmak daha mı iyidir?<br />
Yani?</p>
<p>Bireylikler, sayı:1, Mart-Nisan 2005</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/03/01/marshall/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Analar&#8230; ve Oğullar&#8230;</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/03/01/analar-ve-ogullar/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/03/01/analar-ve-ogullar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Mar 2005 03:27:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-lık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=507</guid>
		<description><![CDATA[Muazzez Aktolga, Bir Annenin &#8216;68 Anıları, 
Sistem Yayıncılık,Ekim 2000
Yakın zamanlarda aramızdan ayrıldığını sandığım &#8216;68&#8242;in çilekeş annelerinden Muazzez Aktolga&#8217;nın anılarını iki türlü okumak mümkündür. Gerçekten de çok çile çekmiş, İstanbul&#8217;da yargılanmakta olan oğlu Münir Aktolga&#8217;yı ziyaret etmek için belki yüz kere Ankara-İstanbul yolunu arşınlamış, kar kış, sıcak soğuk demeden Mamak cezaevini belki otuz, Niğde Cezaevi&#8217;ni bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 90px;"><strong>Muazzez Aktolga, Bir Annenin &#8216;68 Anıları, </strong><br />
Sistem Yayıncılık,Ekim 2000</p>
<p>Yakın zamanlarda aramızdan ayrıldığını sandığım &#8216;68&#8242;in çilekeş annelerinden Muazzez Aktolga&#8217;nın anılarını iki türlü okumak mümkündür. Gerçekten de çok çile çekmiş, İstanbul&#8217;da yargılanmakta olan oğlu Münir Aktolga&#8217;yı ziyaret etmek için belki yüz kere Ankara-İstanbul yolunu arşınlamış, kar kış, sıcak soğuk demeden Mamak cezaevini belki otuz, Niğde Cezaevi&#8217;ni bir o kadar ziyaret etmiş, oralarda da çeşitli yokluklara, hakaretlere tahammül etmiş, üstelik, görüşlerinden dolayı sol kesimde itibarını kaybetmiş oğlunu her şeye rağmen savunmak zorunda kalmış, ne olursa olsun yüreğini ondan hiç ayırmamış, oğlunun yoğun okumaları için Türkiye&#8217;den ve dünyanın çeşitli yerlerinden, dar maddi olanaklarıyla getirttiği kitapları yedi buçuk yıl boyunca cezaevlerine taşımış bir annenin, bütün bu gidiş gelişlere ilişkin tuttuğu notlardan oluşturduğu bir kitap Muazzez hanımın anıları. Onu okurken, anne sevgisinin, anne yüreğinin ne demek olduğunu bir kez daha anlıyor, kendi analarımızı hatırlıyoruz. Sevginin, yüreğin, hiçbir baskı, hakaret, ayrılık, bilinmezlik, hüsran karşısında yenilmediğini bir kez daha görüyoruz. Oğlunun görüşlerini doğrulamak için gösterdiği umutsuz çabalar, bu uğurda içine düştüğü çelişkiler ne olursa olsun, dünyada değeri hiçbir şeyle tartılamayacak bu koskoca ana yüreğinin önünde saygıyla eğiliyoruz.</p>
<p>Kitabı, bir de, Münir Aktolga&#8217;nın ve Muazzez hanımın daha sonra damadı olacak İrfan Uçar&#8217;ın (ilginçtir ki, Muazzez Aktolga, damadı İrfan Uçar&#8217;ın soyadını, bütün kitap boyunca bir kere dahi anmamıştır. Acaba bu, 12 mart döneminde, solcular nezdinde kötü bir üne sahip olan İrfan Uçar&#8217;ı, bilinçsiz de olsa, gözlerden gizleme çabası mıdır?) 12 Mart döneminde geliştirdikleri ve daha sonra da savunmaya devam ettikleri görüşleri açısından okumak mümkündür. Muazzez Aktolga&#8217;nın, oğlu Münir Aktolga&#8217;nın kitaplarından yaptığı alıntılar, İrfan Uçar&#8217;ın ağzından naklettiği kimi anılar, Münir Aktolga&#8217;nın 1977 yılında Askeri Yargıtay&#8217;da yaptığı savunma ve yine Münir&#8217;in, annesinin kitabının sonuna yazdığı &#8220;Bu Son Söz Olmayacak&#8221; başlıklı bölüm, böyle bir okumayı mümkün kılmaktadır.</p>
<p>Münir Aktolga&#8217;yı ve İrfan Uçar&#8217;ı, daha 12 Mart öncesi dönemden, 1968&#8242;lerden tanırım [onlarla ilgili anılarım, Yarılma ve Havariler (İletişim, 2002) adlı kitaplarımda ayrıntılı olarak yer almaktadır]. Münir Aktolga ile, 1968 yılının Kasım ayında çıkmaya başlayan Aydınlık Sosyalist Dergi&#8217;nin Yazı Kurulu&#8217;nda birlikte çalıştık. Ciddi, okuyan, düşünen, lider vasıfları olan bir gençti. İrfan Uçar&#8217;la da, 1969 yılının sonunda seçilen, Atilla Sarp başkanlığındaki Dev-Genç Merkez Yönetim Kurulu&#8217;nda bir süre birlikte çalıştık. İrfan, o sıra, Dev-Genç Genel Sekreteriydi. Yoksul bir aileden gelen, ağırbaşlı, sorumlu bir insandı. 12 Mart döneminde, Elrom olayıyla ilgili olarak ele geçtikten sonra, ayakları patlayıncaya kadar korkunç bir işkence görmesine rağmen, ağzını açıp tek kelime söylememişti. Mamak cezaevine geldiğinde topallayarak yürüyordu. Ona, cezaevinde hepimiz sonsuz saygı gösteriyorduk.</p>
<p>Ne var ki, Dev-Genç duruşmalarından birinde söz alıp, bundan böyle devrimcilikle herhangi bir ilişkisi kalmadığını açıkladı ve mahkemeden, devrimcilerin muhtemel saldırılarına karşı korunması talebinde bulunarak hepimizi şok etti. Aynı dönemde, İstanbul&#8217;daki THKP-C duruşmalarında, Münir Aktolga da, &#8220;gençliğin aldatıldığını&#8221; ve demokrasinin gerçek temsilcisinin Süleyman Demirel olduğunu ileri süren açıklamalarda bulundu. Neydi meselenin esası? Bu çok değerli arkadaşlara ne olmuştu? Doğrusunu söylemem gerekirse, o günün hengâmesi içinde, bu iki gençlik önderinin enikonu teslimiyet ifade eden görüşlerini ayrıntıları ile inceleme fırsatı bulamamıştım. Muazzez Aktolga&#8217;nın aktardığı belgeler, anılar ve Münir Aktolga&#8217;nın, kitabın sonundaki yazısı yıllar sonra bu eksikliği gidermemi sağladı.</p>
<p>Belgelerdeki ve Münir&#8217;in yazısındaki görüşleri, genelden özele sıralayacak olursak, tablo açık seçik ortaya çıkmaktadır. Önce, herhangi bir yorum yapmadan, alıntıları, belli bir sistematik içinde verecek, sonunda da kendi yorumumu ekleyeceğim (altları tarafımdan çizilmiştir).</p>
<p>&#8220;Biz proletarya diktatörlüğünü kurarak kapitalizmi yıkmaya, sınıfsız topluma giden yolda sosyalizmi kurmaya çalışırken, o, yani sınıfsız toplum, usul usul tıpkı ana karnındaki bir çocuğun gelişmesi gibi, kapitalizmin bağrında gelişiyordu. Kapitalizm, kendi diyalektik inkârına doğru evriliyor, burjuvazinin ve işçi sınıfının birlikte ortadan kalktığı yeni bir dünya düzenine, sınıfsız bir topluma doğru gidiyordu dünya.&#8221; (Münir Aktolga&#8217;nın kitabın Son Sözü yerine yazdığı yazı, s.256) [Başka yerlerde belki yapmıştır ama, kitapta yer alan yazı ve belgelerde, Münir Aktolga, kapitalizmin nasıl olup da usul usul sınıfsız topluma doğru evrildiğine ilişkin bir açıklamada bulunmamaktadır.]<br />
&#8220;Kapitalizmin, modern toplumun güçlerinin (burjuvazinin ve işçi sınıfının) artık tarihsel fonksiyonunu yitirmiş ve toplumsal ilerlemenin önünde bir ayak bağı haline gelmiş küçük burjuva ilericiliğine-gericiliğine indirdiği darbeyi ve gerçekleştirdiği atılımı bizzat kendi nefsimizde yaşayarak, tıkanan yolun açılmasına katkıda bulunduk.&#8221; (Münir Aktolga&#8217;nın, 1977 yılında, Askeri Yargıtay&#8217;da yaptığı Savunma&#8217;dan, s.260)</p>
<p>&#8220;Mart 1973, faşizmin en karanlık günleri yaşanırken Selimiye ve Mamak Askeri Cezaevleri&#8217;nin kalın duvarları arasından bir ses yükseliyordu. Türkiye sol hareketinin hiç alışık olmadığı bir ses&#8230; 1950&#8242;ler Burjuva Devrimi diyalektiğini, 23 yıl sonra 1973&#8242;ler Türkiye&#8217;sinde, kendi bünyesinde yaşayan solun sesi. Bir yeniden doğuş da diyebiliriz.&#8221; (Münir Aktolga&#8217;nın, 1986 yılında, Almanya&#8217;da basılan, Türk Toplumunun Tarihsel Gelişimi ve Sınıf Mücadelesi adlı kitabından alınan bölümden, s.137)</p>
<p>&#8220;1920&#8242;lerde doğan ve 1950&#8242;lerde Menderes&#8217;le birlikte demokratik bir nitelik kazanan Cumhuriyet&#8217;imiz, bugün bir yeniden doğuşun arifesindedir.&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.261)</p>
<p>&#8220;Dengeyi bozup kapitalizmin esas iktidarını devirebilmek, Menderes&#8217;i asıp Demirel&#8217;i düşürebilmek için ABD emperyalizmiyle iyice komplolar hazırlıyorsunuz. Kendi elinizle anarşiyi besliyorsunuz (&#8216;anarşist&#8217; sizsiniz zaten!).&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262)</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;nin sanayileşmesini engellemek, Türkiye&#8217;de kapitalizmin gelişmesini engellemek, tek kelimeyle, Türkiye&#8217;nin toplumsal ilerlemesini engellemek için çevrilen dolapların&#8230;&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262)</p>
<p>&#8220;Toplumsal gelişmeyi durdurmak, üretici güçlerin gelişmesini frenlemek, kontrol edebilmek için&#8230; ihtiyacınız var faşizme (Solculuğa).&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262)</p>
<p>&#8220;Gelişen kapitalizmin karşısında mülksüzleşen, elindekini avucundakini kaybeden ve bu yüzden de ona karşı durmaya çalışan küçük burjuvalarla, her türlü rekabeti engellemek, kendi tekel kârlarını muhafaza etmek, emperyalist işbirliği mekanizmalarını korumak için, gelişen kapitalizme karşı ittifak kuran tekelci burjuvaların oluşturduğu bir cephe&#8230;&#8221; (1977 Savunma&#8217;sından, s.262-263)</p>
<p>&#8220;I. Ordu Komutanı Faik Türün&#8217;ün, &#8216;eğer Parlamentoyu kapatırsanız, İstanbul&#8217;da açar, milletvekillerini burada toplarım&#8217; dediği, ordu içindeki karşıt güçlerin silahlarını çekip tetikte beklediği&#8230; günler&#8230; Bir yanda Gürler etrafındaki en soldan en sağa 12 Mart cephesi, öte yanda koruma polisleri bile askerler tarafından dağıtılmış olan ve Demirel&#8217;de odaklaşan, çıkarları burjuva parlamenter sistemin devamından yana olan güçler.&#8221; (Türk Toplumunun Tarihsel Gelişimi ve Sınıf Mücadelesi adlı kitaptan alınan bölümden, s.138)</p>
<p>&#8220;İşte bu şartlarda, böyle bir ortamda, 12 Mart darbecilerine; &#8216;Amerikan emperyalizmine ve Gürler&#8217;in cumhurbaşkanlığına karşı, Demirel&#8217;lerin verdiği demokrasi mücadelesini destekliyoruz&#8217; dedik.&#8221; (Aynı belgeden, s.138)<br />
&#8220;Orgeneral Faruk Gürler&#8217;in Cumhurbaşkanı olmaya çalıştığı günlerdi&#8230; İrfan ayağa kalktı&#8230; &#8216;Demirel vatanseverdir, millet onu korumalıdır&#8217; der demez, mahkemede bir panik yaşandı&#8230; Sonradan İrfan, &#8216;Biz, Münir&#8217;le Mamak&#8217;ta hücrede birlikte kaldığımız gece görüştük. Askeri Cunta&#8217;ya karşı Demokrasi Cephesi&#8217;nde yer almayı tartıştık. Demokrasi Cephesi&#8217;ni de o sıralar ABD&#8217;nin desteklediği 12 Mart&#8217;çı generallere karşı Meclis&#8217;te temsil eden Demirel ve Ecevit&#8217;ti. Bir de o aralar cezaevine, Güniz Sokak&#8217;taki koruma tedbirlerinin sıkıyönetim tarafından kaldırılmasını fırsat bilip Demirel&#8217;i kaçırma planları yapıldığına dair haberler geliyordu. Ona da mani olmak düşüncesiyle bir mesaj vermek istedim&#8217; şeklinde özetledi bana.&#8221; (Muazzez Aktolga&#8217;nın anılarından, s.135-136)</p>
<p>[Münir Aktolga ve İrfan Uçar'ın bu denli Demirel ve Meclis yanlısı olmaları, her şeye rağmen Muazzez Aktolga'nın içine sinmemiş olacak ki, kitabının sonlarına doğru şöyle bir ihtiraz kaydı koymayı gerekli görmüş: "Hiçbir şey, o zamanın TBMM'sini, Demirel'i, 'baskı ile oldu, cunta astırdı' lafları kurtaramaz. Kanımca o devrin Meclis'i, zamanın cuntası, çocuklarımızın başını hunharca yemişlerdir." (s.239)]</p>
<p>Yukardaki alıntılardan çıkan sonuç şudur: Kapitalist üretici güçler geliştikçe, burjuvazi ve işçi sınıfı kendiliğinden yok oluşa gitmekte, dolayısı ile kapitalizm kendiliğinden sınıfsız topluma doğru evrilmektedir. O halde, sınıfsız topluma ulaşmak için görev, kapitalist üretici güçlerin gelişmesini desteklemek, onu engelleyen her türlü gericiliğe karşı mücadele etmektir. Türkiye&#8217;de, burjuva cumhuriyeti 1920&#8242;lerde, burjuva demokratik cumhuriyeti ise, Menderes&#8217;in iktidara geldiği 1950&#8242;lerde kurulmuştur. Demirel, kapitalist üretici güçlerin gelişmesini, dolayısıyla demokrasi cephesini temsil etmektedir. ABD emperyalizmi, küçük burjuva radikalizmi ve tekelci burjuvazi, kapitalizmin serbestçe gelişmesine karşı 12 Mart darbesini tezgâhlamışlardır. 12 Mart cuntasını, sadece Gürler ve Batur temsil etmektedir. Faik Türün, Memduh Tağmaç gibi diğer paşalar, parlamenter sistemden yana tavır aldıkları için 12 Mart cuntasının karşısındadırlar. Gürler&#8217;e karşı Faik Türün&#8217;ü ve Demirel&#8217;i desteklemek, demokrasi cephesinin görevidir vb.</p>
<p>12 Mart döneminde, teorisyenliğini Ali Gevgilili&#8217;nin yaptığı, Yirminci Yüzyılın başlarında, Lenin&#8217;in Struve&#8217;in şahsında &#8220;legal Marksizm&#8221; diye adlandırdığı, daha sonraki yıllarda &#8220;sivil toplum&#8221;culuk gibi daha ılımlı versiyonları ileri sürülecek bu görüşler, o zamanki Dev-Genç önderleri içinde en keskin taraftarlarını, Münir Aktolga&#8217;nın ve İrfan Uçar&#8217;ın şahsında bulmuş ve ne yazık ki, onların &#8220;demokrasi cephesi&#8221; diye adlandırdıkları Faik Türün&#8217;ler ve Demirel&#8217;ler de 12 Mart oyununun içinde egemen ve belirleyici bir rol oynadıklarından, bu tür teoriler (bütün teoriler, yeni doğan bebekler gibi masum görünürler başlangıçta), Deniz Gezmiş&#8217;leri idama gönderen Faik Türün türü cuntacılarla ve onların ardındaki parlamentarist Adalet Partisi güçleriyle dayanışmayı, dolayısıyla karşı safa geçmeyi getirmiştir.<br />
Devletçi radikalizme karşı çıkmak iyiydi de, bunun için kapitalizmden ya da neo-liberalizmden yana saf tutmak mı gerekiyordu? Gürler-Batur cuntasına karşı çıkmak gerekliydi de (ayrıca, o sırada bütün solun bu kesimi desteklediği doğru değildir, solun içinde bir kesim böyle bir tutum içindeydi), bunu yapmak için Faik Türün&#8217;lere mi yaslanmak gerekiyordu? Özel kapitalizme karşı çıkarken, devlet kapitalizminden yana tutum almak, Faik Türün&#8217;lere ya da Demirel&#8217;lere karşı çıkarken, Gürler&#8217;lere yaslanmak kadar büyük bir yanlışlık değil miydi bu?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>Kitaplık, sayı: 81, Mart 2005</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/03/01/analar-ve-ogullar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fransız Devrimi, Kıyaslama ve Benzetmeler</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2005/01/01/fransiz-devrimi-kiyaslama-ve-benzetmeler/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2005/01/01/fransiz-devrimi-kiyaslama-ve-benzetmeler/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Jan 2005 03:22:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Virgül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=499</guid>
		<description><![CDATA[Alexis de Tocqueville, Eski Rejim ve Devrim, 
çev: Turhan Ilgaz, İmge kitabevi, 2. baskı, Ağustos 2004
Fransız Devrimi, bugüne kadar, çok sayıda yazar, düşünür ve tarihçi tarafından, çeşitli yönleriyle incelenmiş, irdelenmiş, hatta didik didik edilmiştir. Ne var ki, bütün bu inceleme ve araştırmaların, zamanımızdan yaklaşık yüz elli yıl önce yayımlanmış, tarihçi ve siyaset bilimcisi Tocqueville&#8217;nin kitabının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 90px;"><strong>Alexis de Tocqueville, Eski Rejim ve Devrim, </strong><br />
çev: Turhan Ilgaz, İmge kitabevi, 2. baskı, Ağustos 2004</p>
<p>Fransız Devrimi, bugüne kadar, çok sayıda yazar, düşünür ve tarihçi tarafından, çeşitli yönleriyle incelenmiş, irdelenmiş, hatta didik didik edilmiştir. Ne var ki, bütün bu inceleme ve araştırmaların, zamanımızdan yaklaşık yüz elli yıl önce yayımlanmış, tarihçi ve siyaset bilimcisi Tocqueville&#8217;nin kitabının geniş bakışlılığına ve derinliğine ulaşabildiklerini sanmıyorum. Öyle ki, bu büyük eseri kapsamlı ve eksiksiz bir şekilde tanıtmak bile, bana, neredeyse bir kitabın boyutlarını bulurmuş gibi geliyor. Bu yüzden ben bu yazıda, böylesi kapsamlı bir tanıtma ve incelemeye girişmeyeceğim. Kitaba önsöz yazan tarihçi Mehmet Ali Kılıçbay, konunun üzerinde durduğundan, kitabın içeriğinden hareketle, Fransız Devrimi&#8217;nin bir &#8220;burjuva devrimi&#8221; olup olmadığı tartışmasına da girmeyeceğim. Burada, sadece, Kılıçbay&#8217;ın, Fransız Devrimi&#8217;nin &#8220;burjuva devrimi&#8221; olmadığı yargısına katıldığımı belirtmekle yetineyim. Ben bu yazıda, sadece, kitapta eski rejime ve Devrime ilişkin belirtilen çeşitli noktaların, daha sonraki devrimlerde ve günümüz toplumlarında gözlediğimiz kimi benzerliklerine dikkat çekmekle yetineceğim. Ama önce, kitabın bir başka özelliğine daha değinmeyi gerekli görüyorum.</p>
<h3>Toplumsal bir İnceleme<br />
Aynı zamanda edebi bir eser olabilir mi?</h3>
<p>Evet olabilir. En azından Tocqueville&#8217;nin bunu başardığını söyleyebiliriz. Anlatımı bir edebiyat yapıtı tadındadır. Yazar, eski ve yeni toplumu, bu toplumlarda yer alan sınıfları, sınıfların kendilerini ifade ettikleri belgelere dayanarak ve müthiş bir gözlem gücüyle, sanki birer bireyi anlatırmış gibi karşımıza getirmektedir. Soyluluğu, bütün üstün yanları, zaafları ve çöküşüyle, öylesine güzel tasvir etmektedir ki, soylular sınıfı, gözünüzün önünde, soylu bir aile babası olarak, bütün duyguları, tereddütleri ve kişiliğiyle tecessüm etmektedir. Aynı şekilde, krallık çevresi, kraliyet memurları kesimi, aydınlar, çoğunlukla kodamanlar diye adlandırdığı burjuvazi de öyle. Bulunduğu sınıfsal konum nedeniyle, köylüler ve &#8220;avam&#8221; diye adlandırdığı yoksul halk kesimi için aynı başarıyı gösterebildiğini söyleyemeyeceğim ne yazık ki.</p>
<p>Tocqueville&#8217;nin başarısının, bence, yığınla belgeyi taramış olmasının ötesinde, iki sırrı vardır. Bunlardan biri, Devrim öncesindeki ve Devrim sırasındaki sınıfların her birine, diğer sınıfların gözünden bakabilme becerisini gösterebilmiş olmasıdır. Bir bakıyorsunuz, yazar, kral ve çevresinin yanına geçmiş, topluma ve sınıflara oradan bakıyor; biraz sonra bir de bakıyorsunuz, soyluların yanına geçmiş, diğerlerini oradan temaşa ediyor; sonra aynı şeyi halkın safına geçerek, aydınların safına geçerek, kilisenin safına geçerek, burjuvazinin safına geçerek yapıyor. Bu, muazzam bir empatiyi ve içgörüyü gerektiren, çok zor bir iştir. Bununla bağlantılı olarak, başarının ikinci önemli nedeni ise, yazarın, adeta kendi ruhuyla, yaşadığı dönemden altmış yıl önce gerçekleşmiş bir olayın ruhunu birleştirmeyi becerebilmesidir. Kral gibi, aristokrasi gibi, burjuvazi gibi, aydınlar gibi, daha az başarılı olmak üzere köylüler ve sıradan şehir halkı gibi düşünebilip, hissedebilmek, sanki o anı ve olayları bizzat yaşıyormuş gibi, etinde kemiğinde hissederek yazabilmek ve bizlere de aynen böyle duyurabilmek. Yaşamadığı bir dönemin sınıflarının ruhuna ve toplumsal atmosferine böylesine girebilmek, böylesine nüfuz edebilmek, aynı acıları onlarla birlikte duyabilmek, her acıyı ve mutluluğu kendi ruhuna soğurabilecek çok güçlü bir ruhsal yapıyı gerektirir gibi geliyor bana.</p>
<p>Tocqueville&#8217;yi okurken, sanki heyecanlı bir filme kendinizi kaptırmışçasına, yaptığı edebi, çoğu zaman ürkütücü, gizemli, heyecan verici betimlemelere kapılıp, onunla birlikte yürüyor, onunla birlikte gülüyor, onunla birlikte hayret ediyor, onunla birlikte acı çekiyor, şimdi vereceğimiz örnekte olduğu gibi, tarihsel karanlıkların ya da sislerin içinde yol alıyorsunuz (burada, elbette Turhan Ilgaz&#8217;ın başarılı çevirisinin hakkı da verilmelidir): &#8220;&#8230; hükümet (in)&#8230; eylem alanı devasa boyutlardaydı ama henüz burada çekingen adımlarla, karanlık ve bilinmez bir yerdeymişçesine yürüyordu. O zamanlar, bütün erklerin sınırlarını gizleyip bütün hakların çevresinde hüküm sürerek kulların girişimlerine yardım eden bu korkutucu karanlıklar, çoğu zaman da özgürlüğün savunulmasına yardımcı oluyorlardı.&#8221; (s.185) Toplumsal sınıfların konum ve tutumlarını, bir tiyatro sahnesindeymişçesine size seyrettirmesindeki şu beceriye ne demeli: &#8220;Halk yüz kırk yıldan beri toplumsal sorunların tartışıldığı sahneye çıkmamış olduğu için, onun artık bir daha orada boy gösterebileceğine de tümden inanılmaz olmuştu; onu onca duyarsız görmekten, sağırlığına hükmediliyordu; öyle ki, yazgısıyla ilgilenmeye başlanıldığında, onun karşısında, sanki orada değilmiş gibi onun hakkında konuşulmaya koyulundu. Sanki, söylenenler yalnızca onun üstünde konumlanmış kişiler tarafından işitilmek zorundaydı ve çekinilmesi gereken yegâne tehlike de söylenilenlerin o kişilerce iyi anlaşılmamasıydı.&#8221; (s.275)<br />
Tocqueville&#8217;nin en büyük başarılarından biri, bugünkü akademisyenlerin çoğunun tersine, anlaşılmama değil, anlaşılma kaygı ve çabasıdır. Onu, benim gibi orta düzeyde eğitimi ve zekâsı olan herkesin rahatlıkla anlayabileceğini sanıyorum. Bugünkü, kendi aralarında özel ve soyut bir dil yaratıp, bu dil üzerinden kendi anlaşılmazlıklarını kendi kendilerine tartışan akademisyenlerin tam zıddıdır o. En karmaşık toplumsal durumları bile, mümkün olduğu kadar hayattan örneklerle ve anlaşılır kılmak için bütün yeteneğini kullandığı izlenimine kapılıyorsunuz onu okurken. Anlatımının sadeliğiyle, en karmaşık durumları bile anlaşılır hale getirmenin üstesinden gelmiş. Bugünkü akademisyenlerle onu karşılaştırdığımda, geçtiğimiz yüz elli yıl içinde,  diğer şeyler gibi, toplumsal bilimlerin de ilerleme değil, gerileme kaydettiği düşüncesine kapılmaktan kendimi alıkoyamadım.<br />
Şimdi, doğrudan içeriğe girelim.</p>
<h3>Merkeziyetçiliğin sürekliliği</h3>
<p>Başta da belirttiğim gibi, bu yazıda, kitabın çeşitli konulardaki saptamalarını, daha sonraki devrimler ve bugünkü durumlarla kıyaslamayı amaçlıyorum. Başta, yazarın da üzerinde önemle durduğu merkeziyetçilik konusu geliyor.<br />
&#8220;Merkezileştirmenin&#8230; hiçbir şekilde devrim kazanımı olmadığını savunuyorum. Bu, tam tersine, eski rejimin bir ürünüdür ve şunu da ekleyeceğim ki, eski rejimin siyasal yapılanışının Devrim&#8217;den sonra da yaşayabilmiş olan yegâne kısmıdır, çünkü bu Devrim&#8217;in yarattığı yeni toplumsal düzenle bağdaşabilen yegâne kısmıdır.&#8221; (s.91)<br />
&#8220;Hemen hepsi de burjuva olan devlet memurları, kendilerine özgü zihniyetleriyle&#8230; daha o zamandan bir sınıf oluşturmaktadırlar. Bu, yeni toplumun, çoktan oluşmuş ve yaşamakta olan aristokrasisidir. Yalnızca, devrim alacağı yeri boşaltsın diye beklemektedir.&#8221; (s.128)</p>
<p>&#8220;Aldığı biçimlerden bir çoğunu Devrim&#8217;e eski rejim sağladı; Devrim bunlara yalnızca dehasının vahşetini ekledi.&#8221; (s.290)</p>
<p>&#8220;Merkeziyetçiliği yıkıntıların içinden çıkartıp restore ettiler; ve merkeziyetçilik bir yandan ayaklanırken, geçmişte onu sınırlayabilmiş olan her şey yıkılmış kaldığından, krallığı devirebilmiş bir ulusun bizatihi bağrından, birdenbire, krallarımızdan hiçbirinin kullanmamış olduğu ölçüde daha geniş, daha ayrıntılı, daha mutlak bir iktidarın çıktığı görüldü.&#8221; (s.309)</p>
<p>&#8220;Egemen düştü, ama eserinin içindeki en temel şey ayakta kaldı; hükümeti öldü, idare sistemi yaşamaya devam etti.&#8221; (s.309)</p>
<p>&#8220;Daha önce bir dolu ikinci erklere, düzenlemelere, sınıflara, mesleklere, aile ve bireylere dağıtılmış ve sanki bütün toplumsal bünyeye yayılmış olan bütün yetke ve etkime parsellerini kendi tekliği içine çekip yutan devasa bir merkezi iktidar görürsünüz. Roma imparatorluğunun yıkılışından beri yeryüzünde böylesi bir iktidar görülmemiştir. Bu yeni gücü devrim yarattı ya da daha doğrusu bu güç sanki kendiliğindenmişçesine devrimin yaptığı yıkımdan çıktı.&#8221; (s.57)<br />
Söylenenler yeterince açık. Merkeziyetçiliğin devrimden mi, yoksa devrimin yenilgisinden mi çıktığı, ayrı ve uzun bir tartışmanın konusudur. Ben elbette ikinci teze yatkınım. Gerçi, Tocqueville de, son alıntının son cümlesinde, bu konuda tereddüte düşmüş olacak ki, &#8220;daha doğrusu bu güç&#8230; devrimin yaptığı yıkımdan çıktı&#8221; demektedir. Buna katılmak mümkündür.</p>
<p>Söylenenlerin ışığında, Sovyet devrimine ve Türk modernleşmesinin bir adımı sayılabilecek olan cumhuriyetin kuruluşuna bakalım. Aynı şekilde, Rus devriminin hemen ardından korkunç bir merkezi iktidar doğmamış mıdır? Ve bu merkezi iktidarın temelleri, daha çarlık Rusyası zamanında, çarlık bürokrasisi tarafından atılmamış mıdır? Bolşevikler, devraldıkları bu merkeziyetçi yapıyı, en son sınırına kadar geliştirmemişler midir? Keza, Türk modernleşme hareketi ve buna bağlı olarak merkeziyetçi devlet, bizzat Osmanlı sultanlarının katkılarıyla, daha 19. yüzyılda kazırlanmamış mıdır? Önce İttihatçılar, sonra Kemalist cumhuriyetçiler, bu merkeziyetçi yapıyı devralıp, modern bir ulus devletin merkeziyetçi siyasi yapısı olarak geliştirmemişler midir?</p>
<h3>İdarenin Kesintisizliği</h3>
<p>&#8220;Bunun nedeni, 89&#8242;dan beri, siyasal yapılanmaların yıkıntıları arasında idari yapılanmanın her zaman ayakta kalmış olmasıdır. Kişi olarak hükümdar ya da merkezi iktidarın aldığı biçimler değiştiriliyordu, ama işlerin günlük akışı ne sekteye uğruyor ne de etkileniyordu; herkes, özel olarak kendisini ilgilendiren küçük sorunlarda, aşinası olduğu kural ve usullere uymaya devam ediyordu.&#8221; (s.301)</p>
<p>&#8220;Her ihtilalde idarenin kafası koparılmış bile olsa, bedeni dokunulmamış ve canlı kalıyordu; aynı memuriyetler aynı memurlar tarafından ifa ediliyorlardı; bunlar kendi anlayış ve pratiklerini siyasal yasaların çeşitliliği boyunca taşımaktaydılar. Kral adına, ardından cumhuriyet adına, nihayet imparator adına yargılıyor ve idare ediyorlardı. Sonra, felek çemberine aynı deviri bir daha yaptırınca, aynı memurlar aynı şekilde, kral için, cumhuriyet için ve imparator için idare etmeye ve yargılamaya yeniden başlıyorlardı; çünkü efendinin adının onlar için ne önemi vardı ki? Onların görevi yurttaş olmaktan çok, iyi idareciler ve iyi yargıçlar olmaktı. Dolayısıyla ilk sarsıntı geçer geçmez, ülkede hiçbir şey yerinden oynamamış gibi görünüyordu.&#8221; (s.301-302)</p>
<p>Bu satırlar ışığında, Rus Devriminin ilk günlerinde, dış işleri memurlarının Troçki&#8217;ye anahtarları vermeyi reddeden kısa süren direnişlerinin ardından, bütün bakanlık kapılarının Bolşevik görevlilerine açılıp, eski idari yapının, bu sefer Bolşevikler için nasıl tıkır tıkır işlediğini hatırlayalım; Troçki&#8217;nin, ünlü kızıl ordusunu &#8220;kurarken&#8221;, başta Tukaçevski olmak üzere, eski çarlık ordusunun subaylarını nasıl istihdam ettiğini, daha doğrusu, aslında kızıl ordunun çarlık ordusunun biricik devamı olduğunu saptayalım (bugünkü Rus ordusunun kızıl ordunun biricik devamı olduğunu saptadığımız gibi); Lenin&#8217;in ilk işlerinden birinin, fabrikaların üretimlerini sürdürebilmelerini sağlamak için, bütün görevlilerin yerli yerinde kalmaları gerektiğini, sadece &#8220;işçi denetimi&#8221;ne (daha sonra o da kaldırıldı) tabi olmalarını istediğini hatırlayalım; Mao Zedung&#8217;un, Pekin&#8217;e girmeden önce yayımladığı tamimi hatırlayalım, o da, bütün devlet görevlilerinin işlerine devam etmelerini istiyordu, ettiler de. Keza, Türkiye cumhuriyeti ordusunun, Osmanlı ordusunun devamı, devlet mekanizmasının da, Anadoluda kalan kısmıyla ve istanbul&#8217;un alınışından sonra da bütünüyle, Osmanlı devlet çarkının devamı olduğunu, Kemalist siyasi kadroların İttihatçılardan, İttihatçı kadroların Osmanlı devlet çarkından devşirildiğini bir kere daha anımsayalım.</p>
<h3>Özgürlük ve eski rejimler</h3>
<p>&#8220;Eski rejimin bir kölelik ve bağımlılık dönemi olduğunu sanmak büyük bir hatadır. O dönemde günümüzden çok daha fazla özgürlük hüküm sürüyordu.&#8221; (s.196)</p>
<p>&#8220;Yukarda işaret ettiğim savunma imkânlarından çoğu, gerçekten de onun [avamın, G.Z.] erimi dışındaydı; bu imkanlardan yararlanabilmek için, insanın toplum içinde görünebilecek bir konuma ve kendisini duyurabilecek bir sese sahip olması gerekiyordu. Ama avamın dışında, Fransa&#8217;da, eğer yüreği elveriyorsa itaat etmemek için maraza çıkaramayacak ve daha da eğilerek direnemeyecek hiç kimse yoktu.&#8221; (s.194)</p>
<p>&#8220;Fransa bugün yaşadığımız sağır mekân haline henüz gelmemişti; tersine, siyasal özgürlük ortamı görünmemekle birlikte, fazlasıyla ses getiriyordu ve sesini yükseltmek, uzaktan işitilmiş olmak için yetiyordu.&#8221; (s.191)</p>
<p>&#8220;Böylece kısıtlanmış ve çarpıtılmışken bile, özgürlük yine de verimliydi. Merkezileşmenin, bütün kişilikleri gitgide daha çok eşitlemek, yumuşatmak ve renksizleştirmek üzere çalıştığı bir zamanda bile, çok sayıdaki tekil kişilerin doğuştan gelen orijinalliklerini, renklerini ve farklılıklarını özgürlük korudu, yüreklerindeki özsaygısını özgürlük besledi ve utkunun verdiği tadın, çoğu zaman her türlü tada üstün gelmesini yine özgürlük sağladı.&#8221; (s.196)</p>
<p>Bu satırları okuyan herkes, eminim ki, açıktan ya da gizlice, başka toplumların eski rejimlerine doğru zihni bir yolculuk yapacaktır. Çarlık Rusya&#8217;sında devrimciler, bazen idam edilip, öldürülmelerine rağmen, esasen Sibirya&#8217;ya sürgün ediliyorlardı. Bolşevik Rusya&#8217;da, özellikle Stalin döneminde ise topluca katledildiler. Basın özgürlüğü üzerindeki çarlık sansürüne rağmen bir çok yayın çıkıyor ve birçok şey yazılabiliyordu. Sovyet Rusya&#8217;da düşünce ve yazma özgürlüğü tamamen ortadan kaldırıldı. Çarlık Rusya&#8217;sında, birçok siyasi parti, türlü kısıtlamalara rağmen faaliyet gösterebiliyor, Bolşevik partisi Duma&#8217;da bir grup bile bulunduruyordu. Sovyetler Birliği&#8217;nde bu özgürlük de toptan ilga edildi. Osmanlılar döneminde, sansüre rağmen, çok sayıda yayın çıkabiliyor, birçok şey yazılıp çizilebiliyordu. Öyle ki, Abdülhamit bunlarla başa çıkabilmek için, baskıdan çok, satın alma yoluna gidiyordu. Cumhuriyet döneminde, cumhuriyetçi basının dışında basın ve yazma özgürlüğü büyük bir baskı altına alındı. Abdülhamit döneminde muhalifler, türlü baskılara ve sürgün cezalarına rağmen, devlet kademelerinde ve orduda barınabiliyor, faaliyetlerini istedikleri gibi sürdürüyorlardı. Cumhuriyet döneminde her türlü muhalefet büyük baskı altına alındı, şiddetle cezalandırıldı. Daha kapsamlı bir yazıda, başlı başına bir konu olarak ele almak doğru olacaktır ama, burada, Tocqueville&#8217;den farklı olarak, yeni rejimlerdeki bu durumun, devrimin değil, devrimin yenilgisinin ürünü olduğunu kısaca belirtmekten kendimi alamayacağım.</p>
<h3>Devrimin yüce kalkışı ve  zelilce oturuşu</h3>
<p>Bence bir edebiyat şaheseri olan ve sınıfsal konumu nedeniyle Devrime karşı olduğu halde Devrimi onun taraftarlarından çok daha güzel ve parlak tanımlayan yazarın şu satırlarını bir kere daha okuyalım:</p>
<p>&#8220;Eski rejimin sonlarına doğru bu iki tutku da [eşitlik ve özgürlük, G.Z.] aynı şekilde içtendir ve aynı şekilde canlı görünmektedir. Bunlar devrimin girişinde karşılaşırlar; o zaman birbirlerine karışıp bir an için ayrılmaz olurlar, bu temasla birbirlerini ısıtırlar ve nihayet bir kalemde Fransa&#8217;nın yüreğini tutuştururlar. Bu, 89&#8242;dur, hiç şüphesiz deneyimsizlik, ama aynı zamanda cömertlik, coşku, yiğitlik ve yücelik zamanıdır, onu yaşamış olanların ve bizim yitip gitmemizden çok daha sonra da insanların bakışlarını hayranlık ve saygıyla kendisine doğru çevireceği o ölümsüz andır. Böylece Fransızlar, özgürlük içinde eşit olabileceklerine inanacak kadar davalarından ve kendilerinden memnundular. Dolayısıyla her yerde demokratik kurumların ortasına özgür kurumlar yerleştirdiler. İnsanları kastlar, loncalar, sınıflar halinde bölen ve haklarını yaşam koşullarından da daha eşitsiz kılan o yıllanmış yasa düzenini yerle bir etmekle kalmadılar, ama, kendi kendisinin efendisi olma hakkını ulusun elinden almış ve her Fransızın yanıbaşına eğitmeni ve vasisi olsun diye ve gerektiğinde onu ezsin diye hükümeti yerleştirmiş olan öteki yasaları da, krallık erkinin daha yeni eserlerini de bir kalemde parçaladılar. Mutlak hükümetle birlikte merkeziyetçilik de düştü.</p>
<p>&#8220;Ama devrim&#8217;i başlatmış olan bu gözüpek kuşak, böyle girişimlere kalkışan her kuşağın başına geldiği gibi, dağıtıldığı ve bıktırıldığı zaman; bu türden olayların doğal akışı uyarınca anarşi ve halk diktatörlüğünün göbeğinde özgürlük aşkı yıldırılıp zayıflatıldığında ve de mahvolan ulus sanki elleriyle yoklarcasına efendisini aramaya başladığında, mutlak yönetimde yeniden doğmak ve temellenmek üzere, devrim&#8217;in hem sürdürücüsü hem de yıkıcısı olacak kişinin [Napolyon Bonaparte, G.Z.] dehasının güçlük çekmeden keşfettiği akıl almaz kolaylıklar buldu.&#8221; (s.308-309)</p>
<p>Bütün bu harika betimleme ve saptamalara rağmen, Tocqueville&#8217;nin çok temel bir noktada yanıldığını söyleyeceğim. O, devrime biraz uzaktan ve toptancı bakmakta ve dolayısıyla onun içinde, birbiriyle kıyasıya mücadele halinde olan iki unsuru ayırt edememektedir. Bu, ihtilalci halk ve Jakoben bürokrasi unsurlarıdır. Dolayısıyla, özgürlük aşığı Fransızları dağıtan ve bıktıran ve ardından da efendisini aramaya yönelten, 1789 ile 1794 arasındaki &#8220;anarşi ve halk diktatörlüğü&#8221; dönemi değil (bu dönemde halk iktidarı ile Jakoben iktidarı henüz içiçedir), &#8220;anarşi ve halk diktatörlüğü&#8221;nü ezip kendi diktatörlüğünü ilân eden Jakobenlerdir ve zaten terör dönemi, bu diktatörlüğün eseridir.<br />
Bu önemli nokta bir yana, yazarın yukardaki satırlarını ve Napolyon Bonaparte saptamasını okuyunca, kimin aklına, kurucu bürokrasilerin eserini sürdüren Stalin, İsmet İnönü ya da Deng Siao Ping gelmez.</p>
<p>Peki, şu satırları okuduktan sonra, aklınıza kim gelecek bakalım:</p>
<p>&#8220;İhtilallerin içine her zaman ille de kötüden betere doğru giderken düşülmez. Çoğu zaman karşılaşılan şey, hiç yakınmadan ve sanki onları hissetmiyormuşçasına en bezdirici yasalara tahammül etmiş bir halkın, ağırlıkları biraz hafiflediği anda bunları şiddetle kaldırıp atmasıdır. Bir ihtilalin alaşağı ettiği rejim, hemen hemen her zaman o rejimi önceleyen rejimden daha iyidir ve deney, kötü bir yönetim için en tehlikeli anın, genellikle kendini yenilemeye başladığı an olduğunu öğretmektedir. Uzun süren bir baskı döneminden sonra tebaasını rahatlatmaya girişen bir hükümdarı ancak büyük bir dahi kurtarabilir. Kaçınılmazmış gibi sabırla katlanılan kötülük, ondan kurtulma fikri tasarlandığı anda tahammül edilmez görünür.&#8221; (s.269-270)</p>
<p>Benim aklıma Gorbaçov geldi!</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>Virgül, sayı:80, Ocak 2005</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2005/01/01/fransiz-devrimi-kiyaslama-ve-benzetmeler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeşil Elmalar</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2004/12/01/yesil-elmalar/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2004/12/01/yesil-elmalar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2004 07:08:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap-lık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=245</guid>
		<description><![CDATA[Nazım&#8217;dan Kötü Bir Roman
Nazım Hikmet, Yeşil Elmalar, Yol Yayınları, Mayıs 1976
Nazım Hikmet&#8217;in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını neredeyse kırk yıl önce okumuştum. Aklımda kaldığı kadarıyla, belli teknik zayıflıklarına rağmen, güzel, sürükleyici bir romandı.
Yeşil Elmalar&#8217;ı, yaklaşık otuz yıl önce basan yayınevi, ne kitabın arka kapağına, ne içine, kitabı tanıtıcı bir yazı koymuş. Kapakta, romana ilişkin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nazım&#8217;dan Kötü Bir Roman</p>
<p style="padding-left: 30px;">Nazım Hikmet, Yeşil Elmalar, Yol Yayınları, Mayıs 1976</p>
<p>Nazım Hikmet&#8217;in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını neredeyse kırk yıl önce okumuştum. Aklımda kaldığı kadarıyla, belli teknik zayıflıklarına rağmen, güzel, sürükleyici bir romandı.</p>
<p>Yeşil Elmalar&#8217;ı, yaklaşık otuz yıl önce basan yayınevi, ne kitabın arka kapağına, ne içine, kitabı tanıtıcı bir yazı koymuş. Kapakta, romana ilişkin herhangi bir tasvir yerine, sadece, Nazım&#8217;ın hapishane parmaklıkları önünde çekilmiş meşhur fotoğrafı var. Yayıncılar bu kadarını yeterli görmüş olmalılar.</p>
<p>Edebiyat tarihçisi olmadığımdan ve elimin altında gerekli kaynaklar bulunmadığından, romanın Nazım Hikmet&#8217;in hangi döneminde yazıldığını saptamam mümkün olmadı. Ama dilin ve kullanılan ifadelerin eskiliğine, romanın genel havasına bakarak, 1920&#8242;lerde yazıldığını tahmin edebiliyorum.</p>
<p>Aslında roman ilginç bir şekilde başlıyor. Özellikle ilk yirmi sayfasını ilgiyle okuyorsunuz. Anlatımda, romanın kahramanlarının davranışlarında, 1920&#8242;lerin filmlerini anımsatan, egzantrik, esrarlı bir hava var. Ne var ki, roman aşama aşama, kelimenin gerçek anlamıyla, şirazesinden çıkıyor, sapıtıyor. Sonlara doğru, kendinizi, eski Tarzan filmlerini izliyor ya da Afrikalı &#8220;yamyam&#8221;ların arasında dolaşan batılı sömürgecileri anlatan kötü Amerikan filmlerinden birinin karşısında esniyor hissetmeniz için, Nazım neredeyse elinden gelen her şeyi yapmış. Romanın konusuna hiç girmeyeyim, daha iyi.</p>
<p>İtiraf etmeliyim ki, 293 sayfalık romanın son altmış sayfasını atlayarak okudum. Nazım&#8217;dan böylesi kötü bir roman okumak gerçekten daha da tahammül edilmezdi. Romanın adı neden mi &#8220;Yeşil Elmalar&#8221;? Bunun nedenini, &#8220;happy end&#8221;le biten romanın sonundaki şu satırlardan anlıyoruz:<br />
&#8220;Halit Cemil yeşil bir elma kopardı. Ayşe&#8217;ye uzattı:<br />
&#8220;- Bak, sevgilim, dedi. Bu yeşil elmaya bak. Seni ilk gördüğüm gece işte böyle yeşil bir elmaydın. Fakat, inanılmaz bir macera cehennemi ve büyüğün büyüğü bir sevginin ateşi seni olgunlaştırdı.<br />
&#8220;Ayşe yeşil elmayı kıpkırmızı dudakları arasında ayışığı gibi pırıldayan dişleriyle ikiye böldü. Yarısını Halit Cemile uzattı:<br />
&#8220;- Kocam, dedi, Eğer eski masallardaki gibi, bir de kısrağımız olsaydı, bu elmanın kabuklarını da ona yedirir ve yakında dünyaya gelecek olan küçük Nuriyeye bir de tay hazırlardık&#8230;&#8221; (s.293)</p>
<p>Kötü bir romana uygun, kötü bir son.</p>
<p>İyi şair mutlaka iyi roman yazar diye bir kural yok. İyi romancının, mutlaka iyi anı yazacağı diye bir kural olmadığı gibi.</p>
<p>Kitaplık, Aralık 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2004/12/01/yesil-elmalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mağlupların Tarihinden: Şeyh Sait *</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2004/11/30/seyh-sait/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2004/11/30/seyh-sait/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Nov 2004 03:07:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[İmlasız]]></category>
		<category><![CDATA[Postimlasız]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=489</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyet tarihine &#8220;Şeyh Sait ayaklanması&#8221; diye geçen olay, 13 Şubat 1925 günü, Ergani&#8217;nin Piran köyünde başladı. Şeyh Sait ve adamları köye konuk gelmişlerdi. Jandarma, Şeyh Sait&#8217;in bazı adamlarının cinayetten aranmakta olduğunu iddia ederek tutuklamaya kalkıştı. Bunun üzerine silahlı çatışma patlak verdi. Bu olaydan sonra Şeyh Sait ve ona katılan aşiretler, bölgedeki birçok kasabayı ele geçirdiler.
Bundan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet tarihine &#8220;Şeyh Sait ayaklanması&#8221; diye geçen olay, 13 Şubat 1925 günü, Ergani&#8217;nin Piran köyünde başladı. Şeyh Sait ve adamları köye konuk gelmişlerdi. Jandarma, Şeyh Sait&#8217;in bazı adamlarının cinayetten aranmakta olduğunu iddia ederek tutuklamaya kalkıştı. Bunun üzerine silahlı çatışma patlak verdi. Bu olaydan sonra Şeyh Sait ve ona katılan aşiretler, bölgedeki birçok kasabayı ele geçirdiler.</p>
<p>Bundan sonra, isyan karşısında başarısız olduğu ileri sürülen Fethi Okyar hükümeti düşürüldü ve Atatürk&#8217;ün de desteğiyle, sertlik yanlısı İsmet İnönü hükümeti kuruldu. Yeni hükümetin ilk işi, bütün özgürlükleri ortadan kaldıran ve basını baskı altına alan Takriri Sükun Kanununu çıkartmak oldu. Seferberlik ilân edildi ve terhis olmuş erat yeniden askere alındı. İsyanda &#8220;İngiliz parmağı&#8221; olduğu kuşkusunu el altından yayan hükümet, yine el altından Fransız Hükümetiyle anlaşarak, Fransa&#8217;nın denetimindeki Hatay&#8217;dan asker sevkiyatı sağladı. Bu tarihten on üç yıl sonra, isyan ettikleri gerekçesiyle büyük bir katliama uğrayacak olan Dersim&#8217;li Zazalardan oluşturulan milis güçleri de, isyana karşı bölgeye sevkedildi. Mezhep farklılıklarına karşı olduğunu ifade eden Cumhuriyet Hükümeti mezhep farklılıklarını yeri geldiğinde ustaca kullanmasını biliyordu.</p>
<p>İsyan, Nisan ayının başlarında bastırıldı. Şeyh Sait ve yanındakiler Varto&#8217;nun kuzeyindeki Çarburuh köprüsü cıvarında esir alındılar. Metin Toker&#8217;in anlattığına göre (Şeyh Sait ve İsyanı, Bilgi Yayınevi, 2. Basım, Temmuz 1994), Şeyh Sait&#8217;e kötü muamele yapılmadı. Şeyh Sait&#8217;in yakalandıktan sonra Diyarbakır&#8217;a getirilişini şöyle anlatıyor Toker:</p>
<p>&#8220;Şeyhler ve arkadaşları İçkale kapısına götürülmüşlerdi. Orada atlarından indirildiler. Yaya olarak, kendilerini bekleyen erkânın huzuruna iletildiler. Bir heyecan dalgası etrafı kaplamıştı. Şeyhlere iyi muamele edildi.<br />
&#8220;Mürsel Paşa, Şeyh sait&#8217;e sordu:<br />
&#8221; &#8211; Hoş geldiniz. Yolculuğunuz nasıl geçti? Yorulmadınız ya?<br />
&#8221; Şeyh Sait şu cevabı verdi:<br />
&#8221; &#8211; Sefer zahmettir.<br />
&#8220;&#8230;<br />
&#8221; &#8211; Hastalandığınızı duydum. Şimdi nasılsınız?<br />
&#8221; &#8211; Hamdolsun, iyiceyim.<br />
&#8221; &#8211; Yemek yemeğe başladınız mı?<br />
&#8221; &#8211; Hayır. Henüz ürküyorum.<br />
&#8221; &#8211; O halde tedavinize devam etsinler. Doktorlar bakıyorlar, değil mi?<br />
&#8221; &#8211; Evet. Allah hepsinden razı olsun.&#8221; (Age, s.135-136)</p>
<p>Yeniden kurulan İstiklal Mahkemeleri tam yetkiyle donatılmıştı. Verilecek idam hükümleri, temyizsiz olarak ve Meclis&#8217;te onaylanmaksızı5n, anında yerine getirilecekti. İlk mahkemede, isyanı bir Kürt devleti kurmak amacıyla kışkırttıkları iddia edilen Seyit Abdülkadir ve diğer beş kişi idama mahkum edildiler ve dört gün sonra asıldılar. Asılanlardan Avukat Hacı Ahta, sehpada, &#8220;yaşasın Kürt mefkuresi! Yaşasın Kürdistan!&#8221; diye bağırdı (Age, s.149).<br />
Şeyh Sait ve diğerlerinden oluşan çok daha kalabalık grubun yargılanmasına bu idamlardan sonra başlandı. Şeyh Sait, ısrarla, bir Kürt devleti kurma amacında olduklarını reddetti ve şeriatı geri getirmeyi hedeflediğinde diretti. Metin Toker, onun bu yolla idamdan kurtulmaya çalıştığını ileri sürmektedir.</p>
<p>Şeyh Sait, yargılama boyunca vakur bir tutum takındı. Sorgusu sırasında, &#8220;şeriatımız yolunda ölürsek dinsiz gitmeyiz&#8221; (s.151) dedi. Mahkeme başkanının, &#8220;Müslümanı Müslümana kırdırmak caiz midir&#8221; sorusuna, &#8220;Hazreti Ali itbaı, Hazreti Muaviye&#8217;nin itbaı kardeş değil miydi&#8221; karşılığını verdi (s.152).</p>
<p>28 Haziran&#8217;daki son celsede İstiklâl Mahkemesi, Şeyh Sait ve birçok şeyh de dahil olmak üzere 47 kişinin idamına karar verdi. İdamlar, 28 Haziran&#8217;ı 29 Haziran&#8217;a bağlayan gece, Diyarbakır&#8217;ın Siverek Kapısında gerçekleştirildi.<br />
Şeyh Sait, hücresinde gazetecilerle görüştürüldü. Gazetecilerin soruları üzerine, iki karısı ve beşi kız olmak üzere on çocuğu olduğunu söyledi. Gazetecilerin isteği üzerine defterlerine Arapça harflerle, &#8220;Asıldığına hiç acıma. Zira, Allah ve din uğrunadır&#8221; diye yazdı (s.167).</p>
<p>İdama götürülürken, Mahkeme üyesi Ali Saip Bey ile Şeyh Sait arasında şu konuşmalar geçti:</p>
<p>&#8221; &#8211; Saip Bey, hani doğruyu söylersem beni kurtaracaktın?<br />
&#8221; Gece yapılan konuşmalarda Şeyh Sait&#8217;in Ali Saip Beyi, kurtulduktan sonra, Hınıs&#8217;a kuzu yemeğe davet ettiği anlaşılıyordu. Saip Bey:<br />
&#8221; &#8211; Ne yapalım Sait Efendi, seninle Hınıs&#8217;ta kuzu yiyemeyeceğiz, dedi.&#8221; (s.168)<br />
Hınıs&#8217;ta kuzu yeneceğinin anlaşılmasından daha önemli nokta, İstiklâl Mahkemesi üyelerinin, aynı zamanda, duruşma aralarında bir polis sorgucusu gibi çalışıp, sanıkları, hayatlarının kurtarılması karşılığında itirafa teşvik etme türü görevleri de yerine getirdikleridir. Bu, bana, 1952 yılında Stalinist polis tarafından sürdürülen Çekoslovakya tasfiyelerinin sonucunda yapılan yargılamalarda, hükümetçe belirlenmiş sahte avukatların, sanıklara, eğer itirafta bulunurlarsa hayatlarının kurtulacağını telkin etmelerini hatırlattı. Galiplerin yöntemlerinin her yerde aynı olduğu anlaşılıyor. Devam edelim:</p>
<p>&#8220;Sait, mahzun, serzenişe devam etti:<br />
&#8221; &#8211; Ben doğruyu söyledim. Cezamı hafifletmeliydin.<br />
&#8221; Ali Saip Bey takıldı:<br />
&#8221; &#8211; Şeyh Efendi, bundan daha hafif ceza olur mu?<br />
&#8221; İdam yolunda bu, katı bir alay idi. Sait, acı bir gülüşle karşıladı bunu:<br />
&#8221; &#8211; Bundan daha ağırını söyle bakalım, Saip Bey.<br />
&#8221; Başını salladı:<br />
&#8221; &#8211; Artık kuzu filan kalmadı. Ne olurdu, Edirne&#8217;de 101 sene verseydin.<br />
&#8221; Pazarlığın bir şartının bu olduğu belliydi.&#8221; (s.168)</p>
<p>Ne olabilirdi bu pazarlık? Şeyh Sait, Ali Saip Bey&#8217;in, kendisini &#8220;isyana sevk eden amillerin ne olabileceği&#8221; sorusu üzerine, Sebilürreşat ve Tevhidiefkâr gazetelerinin adını vermiş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası&#8217;nın programını beğendiğini söylemiş ve aynı celsenin sonunda Savcı, Şeyh Sait&#8217;in ifadesinde geçen gazete ve yazarların yargılanmasını talep etmişti (s.160-161).</p>
<p>Metin Toker&#8217;in anlattığına göre, idamları görmek için toplanan kalabalığın arasında subaylar, eşleri ve kızları, önemli bir yekun tutuyordu ve özellikle bunlar, her idamda alkışlarla ortalığı velveleye veriyorlardı (s.169-170). O sırada, mahkeme üyesi Müfit Bey, idamı yaklaşan Şeyh Sait&#8217;e, &#8220;Sait Efendi, beni mi daha çok seversin, Saip&#8217;i mi&#8221; diye sordu. Şeyh Sait şöyle cevap verdi:</p>
<p>&#8221; &#8211; Saip Beyi, sonra seni. Seninle çok sevişmiştik. Reisten de Allah hoşnut olsun. Süreyya Beyi de severdim.&#8221; (s.169)</p>
<p>Verilen sözlere kanması ve ve cellatlarını bile sevebilmesi, Şeyh Sait&#8217;in, kendilerini asanlardan çok daha temiz ve büyük bir yüreğe sahip olduğunun kanıtı değil midir?</p>
<p>Gün Zileli</p>
<p>Postimlasız, sayı:1, Kasım-Aralık 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2004/11/30/seyh-sait/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yön, Leninizm, Kemalizm, MDD&#8217;cilik ve Ulusalcılar</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2004/11/23/yon-leninizm-kemalizm-mddcilik-ve-ulusalcilar/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2004/11/23/yon-leninizm-kemalizm-mddcilik-ve-ulusalcilar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Nov 2004 01:31:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Anti-emperyalizm ve Ulusalcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Birikim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.gunzileli.com/2004/11/23/780/</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı, Gökhan Atılgan&#8217;ın Yön-Devrim Hareketi (Tütsav, Aralık 2002) adlı kitabından yola çıkılarak yazıldı. Üzerinde durmak istediğim, üç ana nokta var. Birincisi, Yön hareketinin erken dönemindeki (1961-1965) temel tezlerinin Leninist tezlerle benzerlikleri ya da benzemezlikleri; ikincisi, Yön hareketiyle Kemalizmin ilişkileri; üçüncüsü ise, Yön ile MDD&#8217;cilik ve bugünkü ulusalcılar arasındaki ilişkiler ve Gökhan Atılgan&#8217;ın deyişiyle, &#8220;bugün, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazı, Gökhan Atılgan&#8217;ın Yön-Devrim Hareketi (Tütsav, Aralık 2002) adlı kitabından yola çıkılarak yazıldı. Üzerinde durmak istediğim, üç ana nokta var. Birincisi, Yön hareketinin erken dönemindeki (1961-1965) temel tezlerinin Leninist tezlerle benzerlikleri ya da benzemezlikleri; ikincisi, Yön hareketiyle Kemalizmin ilişkileri; üçüncüsü ise, Yön ile MDD&#8217;cilik ve bugünkü ulusalcılar arasındaki ilişkiler ve Gökhan Atılgan&#8217;ın deyişiyle, &#8220;bugün, küreselleşmeye karşı &#8216;ulusal solcu&#8217; bir model öneren siyasal akımların tezlerinde ve benimsedikleri stratejide Yön-Devrim hareketinin izleri&#8221;nin gerçekten &#8220;kolayca sezilebilmekte&#8221; (s.9) olup olmadığıdır.</p>
<h3>Yön ve Leninizm</h3>
<p>Lenin, iktidara, işçi devrimi ve sosyalizm söylemiyle gelmişti. Ne var ki, reelde oluşan rejim ve Sovyet sistemi, üretim araçlarını devletleştirerek hızlı bir kalkınma stratejini hedefleyen devletçi bir sistem olmaktan öteye gidemedi. Lenin, Rusya&#8217;nın geriliği koşullarını ileri sürerek, Alman devlet kapitalizmini örnek aldıklarını açıkladı. Ona göre, böylesi bir devletçilik ve sanayileşme, aynı zamanda işçi sınıfının gelişmesini de sağlayacaktı. Bence bu sonuncusu, artık iyice geri plana düşmüş işçi sınıfı söyleminin anılarına saygıdan öteye fazla bir anlam ifade etmiyordu. Olan, objektif olarak, Rusya&#8217;nın ilerlemeci aydınlarının iktidara gelerek, geri Rusya&#8217;yı, devasa bir hamleyle ileri bir sanayi ülkesi haline getirme girişimiydi. Bundan sonra da zaten sosyalizm, somut pratikte, hızlı kalkınmayı sağlayan devletçi sistemlerin adı oldu.<br />
Bolşevikler başından beri bunu mu öngörmüşlerdi, yoksa olayların gelişmesi içinde mi böyle bir noktaya savrulmuşlardı, bugün hâlâ tartışma konusudur. Ancak bilinen gerçek, Lenin ve Troçki&#8217;nin, kapitalizmi geliştirmeye hizmet eden aşamacı evrim teorisine karşı çıkıp, doğrudan iktidarı alarak, kapitalizm aşamasını atlayan bir sosyalist devrim yoluyla ülkeyi devletçi gelişme yoluna soktuklarıdır. Lenin ve Troçki&#8217;nin sosyalist devrim teorisi, kısaca böyle bir şeydi ya da pratikte böyle bir şey oldu. Bundan sonra da, dünyanın çeşitli ülkelerinde, ya komünist elitler ya da küçük burjuva elitler eliyle, sosyalist devrimler yürürlüğe kondu.<br />
Ne var ki, Lenin&#8217;in halefi Stalin, anlayış olarak, Lenin ve Troçki&#8217;dense Menşeviklere daha yakındı. O da Menşevikler gibi, &#8220;aşamaların&#8221; atlanamayacağını düşünüyordu. Bu yüzden, 1930&#8242;lardan itibaren, Lenin ve Troçki&#8217;nin sosyalist devrim tezinin yerine, Bolşeviklerin Ekim darbesi öncesindeki resmi tezlerini, burjuva demokratik devrim (emperyalizmin baskısı altındaki ülkelerde milli demokratik devrim) tezini koydu. Komünist partiler, Avrupa ülkelerinde, &#8220;Halk Cepheleri&#8221; adı altında, burjuvaziyle ittifaka sevk edilirken, üçüncü dünya ülkelerindeki komünist partiler ya da küçük burjuva radikal hareketler, &#8220;milli&#8221; burjuvaziyi izlemeye zorlandı. Lenin&#8217;in ve Troçki&#8217;nin sosyalist devrim ya da sürekli devrim tezleri rafa kaldırıldı. Hatta neredeyse sosyalizm sözcüğü bile. 1930 ve 1940&#8242;ların egemen söylemi demokrasi, 1950&#8242;lerin egemen söylemi barış oldu.<br />
Stalinizm, Bolşevik gelenek içindeki en sağ eğilimi temsil eder. Nitekim, Stalin&#8217;den sonra iktidara gelen Kruşçev ve onu izleyen Sovyetler Birliği yöneticileri, rotayı yeniden bir miktar sola kırarak, en azından üçüncü dünya ülkelerinde kapitalist olmayan kalkınma yolu tezini geliştirdiler. Stalincilerin ya da o zamanki Maocuların &#8220;revizyonist&#8221; bir tez olduğu iddialarına rağmen, aslında bu tez, yeniden Leninizme dönme çabalarının bir ürünüdür. Çünkü bu tez, Stalinist aşamalar teorisinin tersine, Lenin ve Troçki&#8217;ye benzer bir şekilde, üçüncü dünya ülkelerine, kapitalist evrim yolunu değil, (Sovyetler Birliği&#8217;nin desteğiyle) kapitalizm aşamasını atlayarak bir süreç içinde devletçi sosyalizmi kurma yolunu gösteriyordu. Bu dönemde, sömürge ve yarı-sömürgelerdeki emperyalizm ve kapitalizm karşıtı kalkışmalar ve bu ülkelerde iktidara talip radikal elitlerin ortaya çıkışı da bunu teşvik ediyordu.</p>
<p>Doğan Avcıoğlu&#8217;nun fikri önderliğini yaptığı Yön hareketi, dünya çapında bir anti-emperyalist ve anti-kapitalist dalganın yükseldiği ve üçüncü dünya ülkeleri için temel paradigmanın kalkınma olduğu (Sovyet sanayileşmesi, kalkınmacı aydınların gözünü kamaştıran bir örnekti o sıralar), aynı zamanda 27 Mayıs darbesinin yarattığı elverişli koşullarda doğdu ve gelişti. Avcıoğlu&#8217;nun ve Yön hareketinin savunduğu tez, Sovyetler Birliği yönetici ve ideologlarının üçüncü dünya ülkeleri için ortaya attıkları kapitalist olmayan kalkınma yolu teziyle neredeyse tamamen örtüşüyordu. Yön bunu, kalkınma için yeni devletçilik yolu olarak adlandırmıştı. Yön, bu teze bağlı olarak, doğaldır ki, Sovyetler Birliği&#8217;ni en yakın müttefiki ve desteği olarak görüyordu.<br />
Yön hareketinin erken döneminin temel söylemi, sanıldığının tersine, milli demokratik devrim ya da daha sonraki dönemlerde kendisinin de yöneldiği bir anti-emperyalizm değil, sosyalizmdi.  Gökhan Atılgan, bunun özgün nedenleri üzerinde uzun uzun durduğu için ben burada uzatmayacağım. Ancak burada üzerinde durmak istediğim nokta, Avcıoğlu&#8217;nun, dış ve iç kapitalizmi toptan hedef alan, kapitalist olmayan yoldan kalkınma ve sosyalizm tezinin, Menşeviklerin, Stalincilerin ve MDD&#8217;cilerin tezlerinden çok, Lenin ve Troçki&#8217;nin sürekli devrim tezine daha yakın düştüğüdür.  Sanırım, Gökhan Atılgan&#8217;ın şu satırları da benim bu görüşümü destekleyici niteliktedir:<br />
&#8220;Bu ek, devletçiliğin &#8216;kapitalizmin alternatifi olan sosyal ve iktisadi sistem&#8217; olduğu yönündeydi. Yön hareketinin söyleminde devletçilik, ülkedeki kapitalizmi ve onun sermaye lehine kurulu sınıf ilişkilerini tasfiye edecek bir sistem olarak anlamlandırılmıştı.&#8221; (s.91)<br />
Nitekim, Gökhan Atılgan&#8217;ın da sık sık belirttiği gibi, erken dönem Yön, dış kapitalizmle iç kapitalizm arasında bir ayrım yapmayıp, toptan bir anti-kapitalist devletçi devrimi savunmasıyla  Leninist ve Troçkist sosyalist sürekli devrim tezlerine yakın düşmektedir (bu noktada, Mahir Çayan&#8217;ın, emperyalizm ile içteki kapitalizmin kaynaştığı tezi de hatırlanmalıdır). Keza, erken dönem Avcıoğlu, sınıf tahlillerinde de, Leninist bir radikalizme yakın düşmektedir: &#8220;Avcıoğlu&#8217;na göre, Türkiye&#8217;deki hakim sınıflar, milletlerarası kapitalizme yaslanan sanayi ve ticaret burjuvazisi ile onlarla ittifak halindeki kasaba eşrafı ve toprak ağalarıydı.&#8221; (Atılgan, s.131). Görüldüğü gibi, Avcıoğlu, sanayi ve ticaret burjuvazisini &#8220;milli&#8221; ya da &#8220;milli olmayan&#8221; diye ayırmamış , toptan hedef tahtasına koymuştur. Avcıoğlu&#8217;nun, emperyalizme bağımlılığı dışsal bir olay olarak değil de, içte derin kökleri olan bir sistem sorunu olarak ele alan şu satırları da, onun sosyalizme giden kapitalist olmayan yol tezinin kaynaklarını açıklamaktadır: &#8220;Dolar ve lira kesesini elinde tutan Sam amcanın suni yollardan da olsa kendine bağımlı kapitalizm yaratma çabası, iş adamı, yöneticisi, avukatı, profesörü ve yazarıyla ona bağlı geniş bir şebekenin doğmasına yol açmıştır. (Doğan Avcıoğlu, &#8216;Milliyetçilere Sesleniş&#8217;, Yön, sayı: 78, 1964)&#8221; (aktaran: Atılgan, s.192)<br />
Avcıoğlu, bu kalkınma modeliyle işçi sınıfının gelişeceğini ileri sürerken de, Leninist tezlere bir hayli yakın düşmektedir: &#8220;Yeni devletçiliğin en önemli hedeflerinden biri olan sanayileşme, &#8217;sanayi medeniyetinin mahsulü olan&#8217; işçi sınıfını geliştirecek, bu sınıfın teşkilatlanması ve şuurlanmasını mümkün kılacaktı Avcıoğlu&#8217;na göre, &#8216;böylece sosyalizmin inşasına geçiş için gerekli şartlar hazırlanmış olacaktı&#8217; (Avcıoğlu, &#8216;Azgelişmiş ülkelerde Antiemperyalist Mücadele&#8230; Halkçı, Devletçi, Devrimci ve Milliyetçi kalkınma Yolu&#8217;, Yön, sayı: 111, 1965)&#8221; (Atılgan, s.93)<br />
Avcıoğlu&#8217;nun, &#8220;Sosyalizm, tek kelimeyle, sosyal adalet içinde hızlı kalkınma metodudur&#8230; Bunun içindir ki, sosyalizm en büyük milliyetçiliktir.&#8221; (Avcıoğlu, &#8216;Yapıcı Milliyetçilik&#8217;, Yön, sayı: 4, 1962) (Aktaran: Atılgan, s.101) ya da &#8220;Üretim araçlarının topluma mal edilmesi ise milli birliği sağlamlaştırır ve eşit milletler arasında kardeşçe işbirliği şartlarını hazırlar (Avcıoğlu, &#8216;Millet Gerçeği ve Milliyetçilik&#8217;, Yön, sayı: 216, 1967)&#8221; (aktaran: Atılgan, s.110) milliyetçi söylemleri de, kanımca Bolşevizmden çok uzaklara düşmemektedir. Lenin de, &#8220;millet gerçeği&#8221;ne dikkat çekmiş ve sosyalizmle milletin çelişmediği yollu tezler ileri sürmüştür. Daha önemlisi, somut pratikte, iktidarı ele geçiren komünist elitler, ülkelerinde sıkı bir milliyetçiliğin, hatta Bulgaristan örneğinde görüldüğü gibi, ırkçılığın takipçileri olmuşlardır.<br />
Avcıoğlu, örgütlenme tezleriyle de Leninizme bir hayli yakındır. Aşağıdaki şu satırlar, onun katıksız bir üçüncü dünya Leninisti olduğunu ortaya koymaktadır: &#8220;&#8230;halk güçlerinin asıl örgütü devrimci parti olacaktır&#8230; Devrimci parti, sömürücülerin değil, halk güçlerinin partisidir. Partinin kapıları sömürücülere kapalıdır. Devrimci parti, sağındaki partilere izin vermez. (Avcıoğlu, &#8216;Devrimi Bekleyen sorunlar&#8217;, Devrim, sayı: 2, 1970)&#8221; (aktaran: Atılgan, s.134)<br />
Sonuç olarak, şu yargıya varabiliriz: Leninistler, nasıl Rusya&#8217;nın devletçi-ilerlemecileriyse, Yöncüler de Türkiye&#8217;nin devletçi-ilerlemecileriydiler.</p>
<h3>Yön ve Kemalizm</h3>
<p>Yön hareketi, Kemalist soy zincirinin devamı olmakla birlikte, klasik Kemalizmle önemli farklılıklar taşımakta ve esasen Kemalist üstyapı reformculuğunun eleştirisi temelinde bir iktisadi radikalizmi temsil etmektedir. Yöncülerin, Avcıoğlu&#8217;ndan sonra gelen en önemli adlarından olan Niyazi Berkes&#8217;in formüle ettiği fikirlere göre, Kemalistler, iktisadi yapıya dokunmayarak ve iktisadi alanda kapitalizm yolunu tutarak ülkenin geri kalmışlığına katkıda bulunmuşlardı: &#8220;&#8230;Kemalizmin eğitim alanındaki reformları köylünün içinde yaşadığı ekonomik koşullar değiştirilmediği için köylüyü aydınlanmaya düşman etmekten başka bir işe yaramamıştı. (Berkes, &#8216;Toprak Reformu&#8217;, Yön, sayı: 66, 1963)&#8221; (Atılgan, s.81); &#8220;Yön&#8217;e göre, Mustafa Kemal hareketinin en büyük eksiği &#8216;ekonomi politikasının yanlış seçilmesi&#8217; idi. Kemalist kadrolar, kapitalist gelişme yolunu seçerek yanlış yola sapmışlardı&#8217; (Avcıoğlu, Roger Garaudy&#8217;nin Sosyalizm ve İslamiyet kitabına Önsöz, Yön yayınları, 1965)&#8221; (Atılgan, s. 48)<br />
Yön hareketi yeni bir iddiayla ortaya çıktığı için, mirasçısı olduğu Kemalizmi eleştirmek ve onun eksik bıraktıklarını gerçekleştireceği vaadini ileri sürmek zorundaydı. Dinamik ve iddialı bir hareketin olmazsa olmaz özelliğiydi bu. Aynı zamanda, Kemalizmle yetinmeyip, anti-kapitalist bir yola, sosyalizme yönelen bir hareket için de bir kaçınılmazlıktı: &#8220;Kurtuluş savaşından sonra girilen kapitalist yol, milleti kalkındırmak yerine yeniden sömürge haline getirmiş, zenginleştirmek yerine daha da fakirleştirmişti. Sosyalizm ise, ülkeyi kalkındıracak, milleti sosyal adalet içinde zenginleştirecek bir yoldu. (Avcıoğlu, &#8216;Yapıcı Milliyetçilik&#8217;, Yön, sayı: 4, 1962)&#8221; (Atılgan, s. 106)<br />
Dikkat edilirse, Avcıoğlu ve Berkes, MDD&#8217;cilerin ve bugünkü ulusalcıların tersine, emperyalizmle bütünleşen gelişmeyi, 1950&#8242;den değil, Kurtuluş savaşının hemen sonrasından başlatmaktadırlar. Bu, onların, orijinal Kemalizmle önemli bir ihtilaf içinde olduklarının ve Kemalizmi aşmakta kararlı olduklarının açık göstergesidir. Ayrıca, Kemalizme, &#8220;emekçi sınıflarla bütünleşmeme&#8221; eleştirisini yöneltmeleri de, bugün Kemalist atmosferi soluyanlara oldukça sert ve ters gelecek bir eleştiridir: &#8220;Birinci kurtuluş savaşı, &#8217;sezgiye dayalı&#8217; doğru ilkelere sahip olduğu halde emekçi sınıflarla bütünleşmeyip kuvvet dengesini giderek burjuvazi lehine çevirdiği için yolundan sapmıştı. (Avcıoğlu, &#8216;Kaynağa Dönüş&#8217;, Yön, sayı: 47, 1962; &#8216;Devletçilik Nasıl Dejenere Oldu?&#8217;, Yön, sayı: 47, 1962)&#8221; (Atılgan, s.117)<br />
Yöncülerin, Kemalizme yönelttikleri eleştirilerden biri de, Kemalistlerin halkçılık ilkesini gereğince uygulamayıp, halkla birleşmek yerine, burjuvaziye teslim olmalarıdır. Bu, Yön&#8217;ün önceli olduğu belirtilen Kadrocuların yanından bile geçmeyi düşünmeyecekleri sertlikte bir sınıfsal eleştiridir: &#8220;Avcıoğlu açısından, Kemalist halkçılığın yolundan sapmasının iki nedeni vardı. Bunlardan birincisi, çalışanların iktidarını hedefleyen Kemalist kadroların, bu yolda ilerlerken Babıâli kadrosu ve Şişli burjuvazisi tarafından kuşatılmasıydı. Kendi sözleriyle: &#8216;Ankara Palas ve Karpiç, 1924 yılından itibaren Şişli burjuvazisiyle ve Babıâli kadrosuyla dolmuştur. Şişli, ihtilalci kadroya salonlarını açarak ve kızlarını vererek yakınlaşma ve durumunu sağlamlaştırma fırsatını kaçırmamıştır. Bu izdivaçlar, İş Bankası etrafından kümelenen bazı ihtilalcilerin iş hayatına atılmalarıyla pekleşmiştir. (Avcıoğlu, &#8216;Medrese Atatürkçülüğünden Gerçek Atatürkçülüğe&#8217; Yön, sayı: 85, 1964)&#8221; (Atılgan, s. 139); &#8220;Kemalist kadrolar da olumlu ve önemli adımlar atmakla beraber, İzmir İktisat Kongresinden başlayarak izledikleri yanlış politikalar nedeniyle halkın çoğunluğunu karşılarına almışlar, halk tarafından &#8216;jandarma ve tahsildar baskısı&#8217;yla anılır olmuşlardı. (Avcıoğlu, &#8216;1965 Yılında Atatürkçülük&#8217;, Yön, sayı: 137, 1965)&#8221; (aktaran: Atılgan, s.212).<br />
Yöncüler, İslamiyete karşı tutum ve Batıcılık noktalarında da klasik Kemalizmden ayrı bir yol izlemiş ve özellikle batıcılığa karşı, Niyazi Berkes&#8217;in kaleminden, oldukça sert eleştiriler yöneltmişlerdir. İslam ülkelerinde yeni tip bir üçüncü dünya devrimciliğinin yükseldiği koşullarda, Yöncülerin, Kemalizmin klasik dincilik karşıtlığından ayrılmaları ve Batıcılığı eleştirmeleri son derece anlaşılır bir şeydir. Yön&#8217;ün bu yönü, MDD&#8217;cilerin Kemalistten daha Kemalist ağız kalabalığı ile neredeyse kırk yıldır gölgede bırakılmıştır. Bu bakımdan, konuyu yeniden gün ışığına çıkartan ve belleklerimizi tazeleyen Gökhan Atılgan&#8217;a teşekkür borçluyuz: &#8220;Batılı Marksistler ve Arap sosyalistlerin emperyalizm ve kapitalizme karşı İslamla bağdaşabilir bir sosyalist kimlik oluşturma çabaları, Yöncüler tarafından da takip edildi.&#8221; (Atılgan, s.153); &#8220;Bazı Yön yazarları (Cahit Tanyol), tıpkı Arap sosyalistlerinin yaptığı gibi, İslamiyet ve sosyalizm arasında bir tezatlık olmadığını ayetlerle, hadislerle kanıtlamaya çalıştılar.&#8221; (Atılgan, s.154)</p>
<p>Hele hele, Niyazi Berkes&#8217;in Kemalist batıcılığa karşı zehir zemberek eleştirileri, en keskin Kemalist karşıtlarınca bugün bile aşılabilmiş değildir kanısındayım: &#8220;Niyazi Berkes, Batıcılığı &#8216;gericilik&#8217; olarak tanımlarken, Batılılaşmanın geri kalmış toplumlardaki anlamı üzerinde yoğunlaşıyordu. Berkes&#8217;e göre (&#8216;Batıcılık Gericiliktir&#8217;, Yön, s.108, 1965), yabancı ekonomiler, geri kalmış toplumlarda kendilerine araç olarak özel teşebbüsçü bir sınıf yaratıyor; bu sınıf aracılığıyla milli ekonominin değerlerini kendine çekmenin mekanizmasını oluşturuyordu. Yabancı ekonomi tarafından yaratılan bu çekirdek sınıf etrafında batılılaşmış bir &#8216;kast&#8217; meydana geliyor; bu kast, Batının en gelişmiş toplumlarındaki kişiler gibi yaşıyordu. Toplumun geri kalan çoğunluğu ise bir çeşit &#8216;modern reâyâ&#8217; olarak varlığını sürdürüyordu. Batılılaşmış kastın varlığını sürdürebilmesi &#8216;modern reâyâ&#8217;nın geri kalmışlığının devamına bağlıydı. Batılılaşmışlar, bu nedenle, toplumun geri kalmış yapısını milliyetçilik ya da muhafazakârlık sloganlarıyla kutsallaştırmaya yöneliyordu&#8230; Batılılaşmanın devamı toplumun &#8216;değişmemesine&#8217; bağlıydı&#8230; Batıcılık ve Batılılaşma, Türkiye&#8217;yi kalkınma değişmesine değil yıkıma götürmüştü.&#8221; (özetleyen Atılgan, s.143); &#8220;Yöncüler batı karşısındaki bu pozisyonlarıyla &#8216;bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir&#8217; diyen Jön Türklerden ve medeniyete girmek isteyen her millet gibi Türk milletinin medenileşmesinin de ancak &#8216;garb&#8217;a girilmesine bağlı olduğunu söyleyen Mustafa Kemal&#8217;den ayrılıyorlardı.&#8221; (Atılgan, s.145)<br />
Görüldüğü gibi, Kemalist kökenli Yöncüler, sosyalizme yönelen yeni devletçi bir atılıma girerken, Kemalizmin temel tezleriyle aralarına önemli bir mesafe koyuyor, klasik Kemalizmden bir hayli farklılaşıyorlardı. Sosyalizme giden yolda, araya bir &#8220;milli kapitalizm&#8221; aşaması koyarken, Kemalistlerin temel tezleriyle enikonu yakınlaşan Marksist kökenli MDD&#8217;cilerin tam tersine.</p>
<h3>Yön, MDD&#8217;ciler ve Ulusalcılar</h3>
<p>Türkiye solunun geçmişi üzerinde fikir yürütenler arasında -ben de dahil- genel kabul gören görüş şuydu: 1960 yılından sonraki solun yükselişinin ilk temsilcisi olarak görülen Yön hareketi, Kemalistti, daha sonra yükselen Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve onun içinden çıkan MDD hareketi, sol harekete daha Marksist ve sol bir içerik kazandırdılar. Yani, klasik ilerlemeci-Marksist tarih anlayışına uygun olarak, sol hareket, gittikçe daha sol ve devrimci bir gelişme gösterdi.<br />
Şimdi bu görüşün değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tam tersine, Yön, 1960&#8242;lı yılların görece en devrimci çıkışını temsil ediyordu. Bu yazıda TİP tartışmasına girmemekle birlikte, TİP&#8217;in, Yön&#8217;ün radikal çıkışının ardından, evrimci-Menşevik bir gerilemeyi temsil ettiğini belirteceğim. MDD ise, TİP&#8217;in sınıf çizgisini de reddeden, sağcı-Stalinist bir gerilemeydi. Evet, Yön&#8217;ün Kemalist kökenli, TİP&#8217;in genel anlamda Marksist kökenli, MDD&#8217;nin ise Marksist-Leninist kökenli olduğu doğrudur, ama eğer her şey kökenlerine göre değerlendirilecek olsaydı, Süleyman Demirel&#8217;in köylülüğün temsilcisi, Mehmet Ali Aybar&#8217;ın elitlerin temsilcisi olduğu sonucuna varmak kaçınılmaz olurdu. Esas önemli olan, dış kabuk değil, içeriktir.<br />
İçeriğe baktığımız zaman gördüğümüz şudur: Yöncüler, iç ve dış kapitalizme karşı devlet sosyalizmini savunuyorlardı. Bu, Leninizme yakın bir tezdi. Stalin&#8217;in formüle ettiği MDD&#8217;cilik, iç kapitalizme karşı mücadeleyi iptal etti ve mücadeleyi, &#8220;dışardaki&#8221; emperyaliste karşı mücadele ile sınırladı. Buna rağmen, MDD&#8217;ciler, içerde de bir &#8220;işbirlikçi&#8221; kesimin varlığına işaret ediyor ve &#8220;emperyalizm ve işbirlikçileri&#8221;ne karşı mücadele ettiklerini söylüyorlardı. İçerdeki devlet, bu işbirlikçilerin kontrolünde olduğu ölçüde MDD&#8217;cilerin de hedefiydi. Bugünkü ulusalcılar ise, &#8220;işbirlikçilere&#8221; karşı mücadeleyi de ortadan kaldırıp, devleti bütünüyle müttefik ilan ettiler ve onu, &#8220;emperyalizmin yıkma çabalarına&#8221; karşı savunmaya giriştiler. Emperyalizmin dayanağı sınıfların ve onların devletinin &#8220;anti-emperyalizm&#8221; adına savunulması, fiiliyatta anti-emperyalist mücadelenin bile iptal edilmesiydi. Yani, kısacası, MDD&#8217;nin, Yön&#8217;ün tereddi etmiş biçimi (1970&#8242;lerdeki, yine Avcıoğlu&#8217;nun yönetimindeki Devrim hareketinin, aynı MDD&#8217;ciler gibi mücadeleyi salt anti-emperyalizmle sınırlayarak bu tereddi haline dahil olduğunu belirtelim ), bugünkü ulusalcılığın ise, MDD&#8217;nin tereddi etmiş şekli olduğunu söyleyebiliriz.<br />
Yöncüler, Kemalizmin öz evladıydılar. Bu yüzden, babalarını ya da ailelerini eleştirmekte son derece cesurdular. MDD&#8217;ciler ve bugünkü ulusalcılar ise, Kemalist aileye sonradan dahil olmuş evlatlıklardır. Bu yüzden, velinimetlerine karşı son derece saygılı ve itaatkâr bir tutum içindedirler. Bir bakıma, evlatlıkların özelliği ya da kaderi gibi bir şeydir bu.</p>
<p>Birikim, sayı:187,<br />
Kasım 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.gunzileli.com/2004/11/23/yon-leninizm-kemalizm-mddcilik-ve-ulusalcilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Romansı Anılar, Anımsı Romanlar, Has Anılar</title>
		<link>http://www.gunzileli.com/2004/11/01/romansi-anilar-animsi-romanlar-has-anilar/</link>
		<comments>http://www.gunzileli.com/2004/11/01/romansi-anilar-animsi-romanlar-has-anilar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Nov 2004 03:01:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gün Zileli</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtım]]></category>
		<category><![CDATA[Virgül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fotek77.com/?p=482</guid>
		<description><![CDATA[Nihat Behram, Miras, Everest Yayınları, Haziran 2004

Hıfzı topuz, Devrim Yılları, Remzi Kitabevi, Temmuz 2004

Bülent Habora, Başmusahip Sokağı Anıları, Yar Yayınları, Ağustos 2004
Orhan Suda, Bir Ömrün Kıyılarında, Alkım, Eylül 2004
Bazı kitaplar romansı anı, bazıları anımsı roman, bazıları da has anıdır. Ben burada, son aylarda yayımlanan, Nihat Behram&#8217;ın anımsı romanı, Hıfzı Topuz&#8217;un anımsı romanı (gerçi kendi anıları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 60px;"><strong>Nihat Behram, Miras</strong>, Everest Yayınları, Haziran 2004<br />
<strong><br />
Hıfzı topuz, </strong><strong>Devrim Yılları</strong>, Remzi Kitabevi, Temmuz 2004
</p>
<p style="padding-left: 60px;"><strong>Bülent Habora, Başmusahip Sokağı Anıları</strong>, Yar Yayınları, Ağustos 2004</p>
<p style="padding-left: 60px;"><strong>Orhan Suda, Bir Ömrün Kıyılarında</strong>, Alkım, Eylül 2004</p>
<p>Bazı kitaplar romansı anı, bazıları anımsı roman, bazıları da has anıdır. Ben burada, son aylarda yayımlanan, Nihat Behram&#8217;ın anımsı romanı, Hıfzı Topuz&#8217;un anımsı romanı (gerçi kendi anıları değildir bunlar, &#8220;genç&#8221; cumhuriyetin anılarıdır daha çok ya da Atatürk hakkındaki, söylenceye dayanan anılardır) ve Bülent Habora ile Orhan Suda&#8217;nın anı kitapları üzerinde duracağım,</p>
<p>Nihat Behram&#8217;ın kitabı önce bir roman havasında başlıyor. İlerleyen sayfalarda, okuduklarımızın, yazarın aile tarihi olduğunu anlıyoruz. Ne var ki, Nihat Behram, aile tarihine paralel olarak, bence metne yediremediği siyah dizilmiş bölümlerle bir yakın tarih anlatımına da girişmiş. Ben burada, bu yakın tarih anlatımındaki kimi satırlarla ilgileneceğim daha çok.</p>
<p>Yakın tarihe ilişkin anlatımlarda, yazar Kars kökenli olduğundan, 20. Yüzyılın başlarındaki Ermeni-Türk çatışmaları önemli bir yer tutmuş. Bence oldukça yanlı bir tarih anlatımı söz konusu. Türklerden yana bir anlatım demek istiyorum. Gerçi yazar, 1915 Ermeni tehcirini de kınayan satırlara yer vermiş ama, Ermenilerin Türk köylerine yaptıkları baskınlar ve katliamlar sayfaları kapladığından, sonuçta, Ermeni aleyhtarı ve Türk yanlısı bir tarih anlatımı çıkmış ortaya. Siyah dizilen yakın tarih anlatımlarında, Nihat Behram, Kemalist tarih yazımının fazlasıyla etkisinde kaldığını gösteren satırlara yer vermiş:</p>
<p>&#8220;1950&#8242;de DP&#8217;yle yönetimi ele geçiren emperyalizmin işbirlikçileri, despotizm, yalan ve talanla genç cumhuriyetin bütün kazanımlarını 