Okuyan’ı Anlamak (III)

Bu yazı dizimizin bir pehlivan tefrikasına dönüşmemesi için geriye kalan konuları toparlayıp yazıyı bitirmek niyetindeyim.

Şiddet

Bugün de bazı sevimsiz mevzuların üzerinde durmak zorundayım.

Bizim gençliğimizde, 1960’ların sonlarında Dev-Genç çevrelerinde bir “devrimci şiddet” lafı moda olmuştu. Bu laf herkesin ağzındaydı ama kimse bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyordu. Bu, bazen “silahlı mücadele”, bazen “küçük burjuvaziyi döverek adam etme”, bazen de aynı fikirde olmadığı arkadaşının kafasına sopayı indirip “aklını başına getirme” olarak anlaşılıyordu.

Görüyorum ki, aradan geçen uzun yıllar, dayakla değil ama toplumsal tecrübelerle bile bazılarının aklını başına getirmemiş. Kısaca söyleyecek olursam, Okuyan’ın kitabı tam bir şiddet savunuculuğudur. Hayır, yanlış anlamayın, iktidarın alınması için “silahlı mücadele” gibi sert solcu tavırlardan söz etmiyorum. Kemal Okuyan bunun kenarından bile geçmemektedir ama Stalin’in devletinin ayakta tutulması için uygulanan her türlü şiddete koşulsuz taraftardır. Hepsini, neredeyse o günkü Bolşeviklerden bile daha acımasız bir şekilde savunmaktadır.

“Aklını Başına Getirin!”

Geçerken söylüyormuş gibi yapıp aradan laf sokuşturmanın ustası olan Okuyan, Brest-Litovsk barışını devrime ihanet olarak görüp, kısa süre önce aynı hükümette görev aldıkları Lenin iktidarına karşı başkaldıran Sol SR’lerle ilgili olarak “geçerken” şöyle deyivermektedir:

“SR’ları, onların aklını başına getiren Çeka’yı bir kenara koyalım ve Sovyet diplomasisine dönelim.” (s. 113)

Eh ne de olsa diplomasi, Okuyan’ın alanıdır. Bu yüzden SR’lerin kanının akıtılması gibi kirli işleri erbabına bırakıp geçmekten yanadır. “Diplomatımız” böyle mide bulandırıcı şeylere bulaşmak istememektedir ama Çeka’nın, bazılarının “aklını başına” getirmek için ne gibi yöntemler kullandığını çok iyi bilmekte, bunları onaylamaktadır. Sofrasındaki leziz et yemeklerini mideye indirmekten haz alan beyefendiler asla mezbahanın uzağından bile geçmez!

Şu “aklını başına getirmek” bana o kadar çok şey anlattı ki. Bu, polis mahzenlerinde defalarca rastladığımız bir profesyonel polis deyişidir. Karşısına getirilen devrimci “konuşmamakta” direniyor mudur? Amir bey, işkencecilerine emreder: “Aklını başına getiriverin” ya da “hafızasını toparlamasına yardımcı oluverin.”

Çeka, Sol SR’lerin “aklını başına getir”miş! Bu işlemin yöntemleri konusunda Okuyan hepimizden daha fazla bilgi sahibi tabii ki: en ağırından başlayacak olursak, işkence, kurşuna dizme, bastırma, sindirme, korkutma, ağzını tıkama, tehdit etme, kovalama, şantaj yapma, yasaklama vb. vb.

Sayın “diplomatımız” iktidara gelirse bizlerin de nasıl “aklımızın başımıza getirileceği” belli değil mi!

Ama şiddet savunusunun sonu yok. İktidar için her şey mubah. Sırf Çar’ın oğlu olduğu için boğazlanan on iki yaşındaki hemofili hastası çocuklar da dahil buna.

“Adaletsizlik, zulüm ve zorbalığın simgesi Çar’ın hayatına 17 Temmuz 1918’de son verirken Bolşevikler intikam duygusuyla değil, bu simgenin emperyalistler tarafından devrime karşı kullanılmasını engellemek kaygısıyla hareket etmişlerdi. Haklılardı, ölüsü bile dert çıkarıyordu.” (s. 22-23)

Önce Okuyan’ın malum yazım hilelerine değineyim. Birincisi, “devrime karşı” kullanılması değil, kendi iktidarlarına karşı kullanılması. Kısacası, Bolşevik iktidar ile devrim ne özdeş, ne de aynı şey. Hatta bence bu ikisi birbirine karşı ama şimdi bu tartışmaya girmeyelim.

İkincisi, Bolşevikler yalnızca Çar II. Nikola’yı değil, Çariçe Alexandra’yı, kızları Olga, Tatyana, Marie, Anastasya ve on iki yaşındaki hasta oğlu Alexis’i de, mahpus tutuldukları evin bodrumuna indirerek topluca kurşuna dizmişlerdir. Okuyan’ın bu toplu cinayetleri sadece Çar’ın öldürülmesi olarak gösterme hilesi bir yana, bu canilik hiçbir gerekçeyle savunulamaz. Efendim, hayatta bırakılsaymışlar iktidara rakip olurlarmış. Doğru ya, Fatih Sultan Mehmet de daha beşikteki kardeşlerini aynı gerekçeyle boğdurmuş, hata bunu Osmanlı hanedanlığının geleneği haline getirmemiş miydi? Ne farkı var! Hatta daha bile korkunç. O beşikteki bebekler daha ne olup bittiğinin farkında bile olamadan boğdurulmuştu. Çar’ın çocukları ise her şeyi algılayabilecek yaştaydılar. Okuyan böylesi büyük bir caniliği bile savunacak ya da daha kötüsü kısmen gizlemeye çalışacak kadar iktidar hırsıyla gözü dönmüş biridir.

Ayrıca ben Çarlık diktatörlüğünün Bolşevik diktatörlüğünün yanında çok daha yumuşak kaldığı kanısındayım. Evet, Çarlık rejiminin zulüm ve zorbalığın simgesi olduğu doğrudur ama bu rejim, bırakın devrimcileri aileleriyle birlikte katletmeyi, genellikle onları sürgüne göndermekle yetinmiştir. Çok sayıda devrimci ve Bolşevik bu rejim altında sürgünlerden kaçarak yeniden mücadeleye katılma olanağı bulabilmiştir, Stalin de bunlardan biridir. Ayrıca Çarlık rejimi baskıcı falandı ama basını sadece sansürledi, yani Bolşeviklerinki de dahil olmak üzere basın organlarını sürekli kapatmadı; Duma’da Bolşeviklerin her zaman temsilcileri ve grupları var oldu.

“Haklılardı, ölüsü bile dert” çıkarıyordu demiş Okuyan. Bakın burada haklı. Ne Bolşevikler ne de başkaları aradan yüz yıl geçtikten sonra dahi Çar ve ailesinin hunharca katledilmesine ikna edici bir açıklama getirebilmişlerdir. Okuyan ise daha kurnazca davranıp ölü çocukların cesetleri üstünden atlamayı görmüştür tek çare olarak.

Hizip Yasağı ve 21 Koşul

Kraldan fazla kralcı Okuyan, mesele parti içi uygulamalara gelince Berlin-Varşova-Ankara hattında seyreden diplomat tavrını bir anda bırakıp yalın kılıç bir parti bürokratına dönüşmektedir. Bu bağlamda elbette Komintern’e üye olmak için Lenin’in koyduğu “21 Şartı” ve 1921 yılındaki 10. Parti Kongresi’nde konan hizip yasağını da kayıtsız şartsız savunmaktadır.

Komünist Enternasyonel’e Katılmanın 21 Koşulu çok özel ve köşeli bir metindir. Her şeyden önce devrime önderlik edecek bir partinin nasıl bir parti olması gerektiğini en anlaşılır şekilde ifade etmektedir: Reformizmden, parlamenter sapkınlıklardan mutlak kopuş. Ayrıca III. Enternasyonal’in ve Sovyet Rusya’nın kısa sürede sağladığı prestije doğru yönelenlere “hooop, komünistim demek komünist olmaya yetmez” diyen temel bir belge.” (s. 130)

“… 21 Koşulsiz nasıl bir örgüte üye olduğunuzun farkında mısınız’ uyarısıydı bir bakıma.” (s. 132)

Şu kibre bakın! İnsanın burnunun direği kırılıyor! Bana soracak olursanız, o gün 21 koşulu destekleyenler, Lenin, Troçki ve Stalin bile Okuyan’ın şu kibrinin boyutlarına yetişemezler.

“Devrime önderlik edecek bir parti” tariflerle, koşullarla mı yapar bu “önderliği”? Bolşevik partisi 1917 yılında bu tür yönergelere sahip miydi? Daha 1917 Nisan’ında bile, Lenin Petersburg’a gelinceye kadar bu parti Menşeviklerin ılımlı çizgisine benzer bir çizgi izlemiyor muydu? Eh o zaman nedir bu aciliyet ve bu ketumiyet.

Üstelik dünyanın devrimci olsun olmasın hiçbir örgütü kendisinin kapısını çalanlara karşı böyle bir tutum takınmaz. Onlara şartlar ileri sürmez. 1917 Ekim’i dünyada muazzam bir ilüzyona yol açmıştı. O kadar ki, ta Amerika’daki Emma Goldman ve Aleksander Berkman gibi deneyimli anarşistler bile Sovyetler Birliği hayranlığıyla kendilerini bu ülkeye atmışlardı. Bir iki yıl sonra kendilerini Sovyetler Birliği’nden zor attılar o başka.

Bütün dünya sosyal demokrat partilerinde büyük bir erozyon başlamıştı. Eğer Lenin 21 Şartla bu partilerde oluşan büyük akışın önünü kesmeseydi II. Enternasyonal’in işi bitmişti. Kısacası, II. Enternasyonal’in ayakta kalmasını sağlayan Lenin’in Komintern’in kapısını kalaslarla tahkim eden bu sekter tutumu olmuştur.

Peki Lenin neden yapmıştır bunu? Hiç de sanıldığı gibi “Bolşevik pürlüğü” savunmak için değil. Lenin, nasıl 1917 Ekim’i öncesinde bütün Sovyet partilerinin ittifakını sabote etmiş ve Bolşeviklerin tek başına iktidarını sağlamışsa, aynı şekilde, kapıdan kovulan sosyalist partilerin bacadan girmesini önlemek üzere sosyalist partiler arası birliği bir kere daha sabote etmek gereğini duymuştur. Çünkü böyle yapmasaydı, Bolşeviklerin Komintern üzerindeki tekelini muhafaza etmesi zor olacaktı. Aynı, 1917 Sovyet’inde bütün Sovyet partilerinin ortak iktidarı kurulduğunda Bolşevik tekelin kurulmasının zor olacağı gibi. Kısacası, Lenin’in 21 Şartı, “müthiş bir parti” çağrısı değil, hem Sovyetler Birliği içinde hem de dışında Bolşevik tekelini korumaktı.

Son olarak, Okuyan, hizip yasağını savunurken, “şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler” sözünde ifadesini bulan bir tutumla, parti içinde farklı görüşlerin kendini ifade etmesini “”her kafadan bir ses çıkması” (s. 108) olarak tanımlamaktadır.

Artık bu kadarına da bir şey demeyelim!

Son Birkaç Nokta

Yazıyı bitirebilmek için bundan sonrasını kısa kısa geçmek zorundayım. Kitabın Ankara bölümünde okurun karşısına yeniden diplomat kılığıyla çıkan Okuyan, Sovyet yöneticilerinin Mustafa Kemal’in otoriter tavrını hiç de “dert” etmediklerini söyleyerek bu tavrı onaylıyor (s. 267). Nasıl dert etsinler ki! Kendileri totaliter olanlar otoriter olanlara elbette tek laf edemezler. Zaten Okuyan da, hem totaliterleri hem de otoriterleri pek sevmektedir. Ankara yönetimine karşı hayırhah tutumunun ve Mustafa Suphi’yi kimlerin öldürdüğü baklasını bir türlü ağzından çıkaramamasının nedeni de sanırım bu.

Diplomatımız, mesleği icabı ülkelerin içlerindeki yerleştirme ve istihdam politikalarından pek iyi anlamaktadır.

“Sovyet iktidarının ülkenin doğusunda çareyi proletaryanın maddi varlığını güçlendirmekte gördüğünü biliyoruz… parti… Rus işçilerinin bu bölgeye (Kafkas bölgeleri kastediliyor, G.Z.) transferini özendirerek ‘milliyetçi’ direnci kırmaya çalışıyordu.” (s. 271)

Oysa Rus köylülerin ve işçilerini Kafkasya’daki Türki vb. bölgelere yerleştirmek, adaletsizlik, zulüm ve zorbalığın simgesi Çarlığın kadim kolonyalist geleneğinin uygulamalarıydı. Sovyetler Birliği işçileri o bölgelere yerleştirirken bu kolonyalist geleneği devralmıştır. Çar’ı ve ailesini öldürmek kolaydır da Çarlığın kolonyalist politikalarını öldürmek o kadar kolay değildir. Bırakın öldürmeyi aynen devralmışlardır.

Son bir nokta. Okuyan, kitabında hiç yeri yokken Wallerstein’e de bir çelme atmış. Wallerstein, yalnızca iki büyük devrim tanıyormuş; biri 1848, diğeri 1968 devrimiymiş. Okuyan bu sözlerden hareketle araya yine bir şey sokuşturmuş:

“1968 toplumsal hareketlerden komünizmi eksiltme girişimiydi.” (s. 56)

Dayanamamış, 1968’e düşmanlığını bir cümlede açığa vuruvermiş.

Wallersten’in 1917’yi atlayarak neden böyle bir değerlendirme yaptığını bilmiyorum. Bence 1917’yi atlaması büyük hata. Bence 1917 Devrimi (ama Ekim değil, Şubat-Ekim’i kapsayan dönem) dünya devrimlerinin en büyüğüdür.

1968’in “komünizmi eksiltme girişimi”ne gelince! Saçma! 1968, Lenin’e, Troçki’ye, Mao’ya ve komünizme hak etmedikleri bir yer vermesi açısından eleştirilebilir belki ama “komünizmi eksiltmekle” asla eleştirilemez. Ama 68 hareketinin Stalin’e hiç mi hiç itibar etmediği doğrudur. Anti-bürokratik karakteri dolayısıyla bundan daha doğal bir şey olamazdı. Ama Okuyan’ın alındığı da bu zaten. Onun kafasında komünizmle Stalinizm özdeştir.

Gün Zileli

29 Eylül 2019

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI