Okuyan’ı Anlamak! (I)


Tarihi birbirine zıt iki irdeleme anlayışı vardır. Biri, derindeki hakikat cevherine biraz daha yaklaşmak üzere “kazma” ve “küreğe”; diğeri ise, tarihteki çarpıtmaları pekiştirmek üzere “gözbağlarına” sarılır.

Kemal Okuyan, yeni yayınladığı Devrimin Gölgesinde: Berlin, Varşova, Ankara 1920 (Yazılama, 2019) kitabının bir yerinde, Komintern’de Lenin’le tartışan M. N. Roy’un Reason Romanticism and Revolution (Renainsance Publisher, 1952) kitabını “bölümler arasında zıpla”yarak okuduğunu “ve sonunda pes etti”ğini yazıyor (s. 244)[1]. Ben de, ele aldığı konular çok ilgimi çektiği halde Okuyan’ı bölümler arasında zıplayarak okuduğumu itiraf edeyim. Ancak ben, ondan farklı olarak pes etmedim ve kitabı son sayfasına kadar okumanın üstesinden gelebildim. Okunan kitap, Mülkiye’nin Hariciye bölümüne ait bir ders kitabı, yazarı Dışişleri’nde görevli bir diplomat kadar sıkıcı olsa da, insanın her zaman “ideolojik hasmını” ciddiye alması gerektiğini düşünmüşümdür.

Her daim partici

Kemal Okuyan, Almanya’daki 1918 Spartakist ayaklanmasının yenilgisinin nedenini şöyle izah ediyor: “Neydi temel sorun? Hiç tereddütsüz temel sorun, Almanya’da 1918 yılında feleğin çemberinden geçmiş bir devrimci işçi sınıfı partisinin yokluğuydu. Alman Sosyal Demokrasisi’nin içinde her daim devrimci bir kanat vardı belki ama bu kanat hiçbir zaman kendi göbeğini kesmemiş, bağımsız bir güç olmamıştı.” (s. 21)

Bu cümleler de dahil olmak üzere Roza Luxemburg ve arkadaşlarının alttan alta, bazen de açıkça küçümsenmesine, hatta kuyularının kazılmasına hazırlayalım kendimizi. Mesela şu “belki” ifadesi çok tipik. Böyle bir devrimci kanat vardı “belki”. Var mıydı, yok muydu? Belki vardı! Varsa bile bu kanat, “feleğin çemberinden geçmiş” ve “kendi göbeğini kesmiş” bir “devrimci işçi sınıfı partisi” olamamıştı. İşte bu yüzden de yenilmişti!

Önce şu “feleğin çemberinden geçmiş” oldukça banal ifadenin üzerinde duralım. Bunu elbette “feleğin çemberinden geçtiği” farz edilen Bolşevik Parti’yi ele alarak yapacağız. Bolşevik Parti ne zaman bağımsız bir parti varlığıyla ortaya çıkmıştı ki? Daha 1917 yılında bile bu parti “RSDİP (Bolşevik)” adını taşıyan, Rus Sosyal Demokrat partisinin içinde bir hizipti. Yani “kendi göbeğini kesmiş” bağımsız bir parti değildi. Ancak Ekim Devriminden sonra bağımsız bir parti haline gelmişti. Dolayısıyla, daha devrim sırasında bile “feleğin çemberinden geçmek” için gerekli zamana sahip olduğu söylenemez. Tabii sonradan yapılan fetişleştirmelere değil de gerçeğin kendisine bakacak olursak. Bunu geçelim.

Kemal Okuyan, bundan sonraki sayfalarda da (artık buraya almayayım) esas eksikliğin bir Komünist Parti olmaması olduğunu vurgulamaya devam ediyor. Evet ama, 1920-23 arasındaki süreçte, kendisinin de anlattığı gibi, Almanya’da hem de oldukça güçlü bir (hatta bazen iki) Komünist Parti kurulmuş bulunuyordu. Buna rağmen ve hatta diyebiliriz ki, belki de bu partinin genel kurmayı (ve tabii ki ona kumanda eden “dünya partisi” Komintern) yüzünden Alman Komünist Partisi defalarca başarısız ayaklanma girişimlerinde bulundu ve her seferinde, büyük kitle gücüne ve işçi desteğine rağmen başarısızlığa uğradı. Hatta Okuyan’ın deyişiyle yaşanan, başarısızlık ya da yenilgiden de öte, bir fiyaskoydu. Bu durumda Kemal Okuyan’ın en azından başta ortaya attığı ve her seferinde tekrarladığı “zafer için partinin zorunluluğu” hipotezini gözden geçirmesi gerekmez miydi?

Oysa, işin gerçeğine baktığımızda görüyoruz ki, ister Sosyal Demokrat Parti’nin, ister daha solda yer alan Bağımsız Sosyal Demokrat Parti’nin, isterse Komünist Parti’nin saflarında yer alan Alman işçileri o dönemde son derece devrimci bir tutum almış, hem destekledikleri partiler hem de kendi kitle örgütleri olan Konseyler yoluyla çok çetin mücadelelere girmişlerdir. Buna rağmen neden yenilmişlerdir acaba?

Elbette bunun burada derinlemesine giremeyeceğimiz objektif birçok nedeni vardır ama sübjektif faktöre bakacak olursak, bu yenilginin en büyük nedeni, Sosyal Demokrat Parti’yle Komünist Parti’nin işçi sınıfı üzerinde giriştikleri korkunç rekabettir. Bunun yanı sıra, Sovyetler Birliği’nin Komintern aracılığıyla Alman Komünist Partisi’ni kendi çıkarları yönünde yanlış yollara sevk etmesinin tayin edici olduğunu düşünme eğilimindeyim. Eğer bu partilerin işçi sınıfı üzerindeki iktidar mücadelesi olmasaydı, eğer Moskova, uzaktan kumandayla işçi hareketini defalarca kendi acil ihtiyaçları için yanlış yollara sevk etmeseydi, büyük ihtimalle işçi sınıfı kendi birliğini daha sağlam bir şekilde kuracak ve hatta kendini gereksiz maceralardan koruyarak konseyleri aracılığıyla daha tutarlı mücadelelere girebilecekti. Bununla Almanya’da işçi sınıfı kendi yolunu izleyerek devrim yapardı demek istemiyorum. Elbette bunun çok daha başka koşulları vardı. Ama en azından o kadar büyük kayıplara, o kadar büyük hayal kırıklıklarına uğramazdı.

Burada ileri süreceğim genel hipotez şudur ki, büyük bir devrim için en başta gerekli olan şey kerameti kendinden menkul komünist partiler değil, tersine, “kendi göbeğini kesen” kitlelerin özinisiyatifidir. Aynı Rusya’da 1917 Şubat-Ekim arasında olduğu gibi. Bolşevikleri bile iktidara getiren şey, “feleğin çemberinden geçmiş” parti değil, Sovyetlerde vücut bulmuş işçi, asker ve köylü kitlelerinin bu özinisiyatifidir. Bunu belirtmekle birlikte, Kemal Okuyan’ın her derde deva “öncü parti” teorisinden farklı olarak, kitle özinisiyatifi konusunda da çözülmemiş çok sayıda sorun olduğunu belirteyim. Örneğin, 1917’deki bu özinisiyatif, sonunda kendisini de ezecek bir “öncü” partiyi iktidara getirmiş, Kronstadt isyancılarının deyişiyle bir “komiserokrasi” rejiminin kurulmasına yol açmıştır. (Bkz: Gün Zileli, 1917-1918 Rusya’da Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne, Bilim ve Sanat, 2019). Kitle özinisiyatifi belirleyicidir ama bu inisiyatif, çeşitli diktatörlük heveslilerinin girişimlerine karşı nasıl bir alternatif yaratacaktır, yaratmalıdır? Fakat bu yazıda bunlara giremeyiz.

Okuyan, Roza’dan Neden Hoşlanmaz!

Kemal Okuyan, 1920’ler Almanya’sını ele alırken Roza Luxemburg’u gözden düşürmeye değilse de (çünkü buna gücü yetmeyeceğini o da bilir) itibarını biraz olsun sarsmaya karar vermiş. Hayır, tarihteki şahsiyetlerin dokunulmazlığını ya da eleştirilmezliğini savunuyor değilim. İsteyen istediği eleştiriyi, doğru da olsa yanlış da olsa yapmakta özgürdür elbette. Ama Okuyan, Roza’yı doğru dürüst eleştirmek yerine, aradan çaktırmadan çelme atma yolunu seçmiş. Örneklerini vereyim:

“Açıkçası Spartakistlerle Moskova arasında Kasım 1918’de sistematik bir ilişki olduğunu söyleyecek bir veri bulunmuyor. Bunun bir nedeni Luxemburg’un Rus Devrimi’ne koyduğu rezervse…” (s. 34)

“Almanya’da KDP’nin birçok zaafının kaynağında Rosa Luxemburg ve başka bazı isimlerin Bolşevizm alerjisi vardı.”

Roza Luxemburg’un Rus Devrimi’ne ne gibi bir rezerv koyduğunu bileniniz, hatırlayanınız var mı acaba? Ya da Roza’nın böyle bir cümlesi var mı? Hadi ondan da vazgeçtik, böyle bir tutumun en ufak bir belirtisi var mı ortada? Ya da Roza’nın Bolşevizm “alerjisi” neymiş? Karşısında bir Bolşevik görünce ya da Bolşevizm lafı geçince yüzü gözü mü şişiyordu!

Şaka bir yana da kimse Roza’nın Rus Devrimi’ne rezerv koyduğunu, hatta Bolşeviklere alerji duyduğunu ileri süremez. Bunu ileri sürmek düpedüz çarpıtmadır. Çünkü Roza Luxemburg Rus Devrimi’ni tüm yüreğiyle, coşkuyla selamlayan devrimcilerin en başında gelir. Hatta bırakın Rus Devrimi’ni, Bolşeviklerin devrim adına iktidarı almasını bile tüm gücüyle desteklemiş ve sonunda Rus devrimi ve Bolşevik iktidarın Batı’nın tecridinden kurtulması için canını vermiştir.

Peki bu “rezerv” sözcüğü nereden çıkıyor? Bütün mesele şu ki, Roza, Lenin ve Troçki’nin devrim adına ilk uygulamalarını, basın özgürlüğünü ortadan kaldırmalarını, tek parti iktidarı ilan etmelerini eleştirmiş, bunun korkunç bir diktatörlüğe yol açacağını söylemiştir. İşte Okuyan’ın okumasıyla böyle eleştiriler yapmak, “Rus Devrimi’ne rezerv koymak” ya da “Bolşevizm alerjisi” oluyor.

Kemal Okuyan neden böyle yapıyor? Çünkü onun niyeti tarihteki gerçekleri su yüzüne çıkartmak ya da eleştiri yapmak değil, tersine, “sosyalizm” adlı devlet diktatörlüğünün putlarını parlatmak, bu putlarla tarihin herhangi bir aşamasında çatışmış şahsiyetleri ise (bunlar, Troçki gibi, bir dönem bu diktatörlüğün kurulmasına en büyük hizmetleri yapmış şahıslar da olsa) ne yapıp ne edip yerin dibine geçirmektir. Kısacası, Okuyan’ın bize Berlin-Varşova-Ankara hattında uzun bir yolculuk yaptırmasının başkaca bir amacı yoktur.

Polonya Ölmedi Daha…

Milliyetçiliğin her türüne her koşulda karşıyız ama Polonya ulusal marşının yukarıdaki ilk cümlesini ne zaman duysam göğsüm Polonyalılar adına ulusal bir gururla dolar. Hatta zor durumlara düştüğümde bu cümleyi tekrarlarım: “Polonya ölmedi daha!”

Bu cümle neden önemlidir? Çünkü bu, asırlar boyunca büyük ulusların taarruzuna uğramış mazlum bir ulusun mağrur direnişinin sembolüdür. Bu ulus, II. Dünya Savaşı sırasında Hitler-Stalin paktının sonucu olarak Hitler Almanya’sı ile Stalin Sovyetler Birliği tarafından parçalandı ve iki yanlı olarak tahakküm altına alındı. Polonyalılar her iki ülke tarafından köle-işçi olarak kullanıldılar ve kamplara dolduruldular. Polonya Komünist Partisi, neredeyse bütün üyeleriyle ve yöneticileriyle birlikte NKVD tarafından ortadan kaldırıldığı gibi, Polonya’nın asker ve sivil entelijensiyası Katin ormanlarında Stalin’in emriyle NKVD kasapları tarafından katledilip toplu mezarlara gömüldü.

Bu girizgâhı neden yaptım? Çünkü Okuyan’ın kitabının bir bölümü, Sovyet Kızıl Ordusu’nun 1920 yılında Polonya’yı işgal ve Varşova önlerinde Polonyalı işçiler tarafından yenilgiye uğratılması girişimine ayrılmış. Önce Okuyan’ın bu konuda Lenin’i bile eleştirdiği zehabına kapıldım. Gerçekten de birkaç yerde eleştiriyor gibi yapıyor da. Çünkü Kızıl Ordu’nun “devrim adına” Polonya’yı işgal girişiminin gerçekten de savunulacak bir yanı yok. Fakat o sıralar, başta Lenin olmak üzere bütün Bolşevik Parti ve Komintern, işgal yoluyla “devrim” türü tuhaf bir tutuma girmişlerdi. Bolşevik Parti’de ya da Komintern’de bu cereyana kapılmayan yok gibidir. Varsa da tarih onları pek yazmamıştır.

Kemal Okuyan, Stalin lehine bir şeyler bulmaya çalışmış ama pek bulamamış. Çünkü Stalin’in de işgali destekleyen sözleri var. Fakat Stalin o dönem, Troçki ve Lenin’e göre biraz daha geri planda durmaktadır. Büyük ihtimalle de göze fazla çarpmadan Troçki’nin başarısızlıklarının pususuna yatmakta, parti mekanizmasını, yani iktidar aygıtını sessizce ele geçirmeye çalışmaktadır. Böyle olduğu içindir ki, o günün olaylarında çok ön planda değildir. İşte Okuyan bu durumdan yararlanarak Polonya yenilgisinin bütün suçunu, Lenin’e ufak birkaç eleştiriden sonra, o sırada Kızıl Ordu’yu yöneten Troçki’ye ve Polonya taarruzunu bilfiil yürüten Tukaçevski’ye yıkmaktadır. Neden? Çünkü her ikisi de Stalin tarafından hem siyasi bakımdan hem de öldürülerek tasfiye edilmiştir. Tasfiyelere haklılık kazandırmak!

Okuyan önce, Troçki’nin başkanlığındaki Kızıl Ordu’nun “devrimci özelliklerinden” arındırılması üzerinde duruyor. Çarlık generallerinin Kızıl Ordu’da istihdam edilmesinin sorumluları olarak Troçki ve Tukaçevski’yi gösteriyor.

“Troçkiy… Kızıl ordu’nun proleter devrimci karakterini tehdit eden bir sürü uygulamaya imza attı.” (s. 171)

“Tuhaçevskiy… birçok Çarlık subayının Kızıl ordu’ya katılmasını cesaretlendirdiği gibi, bu katılım birçok örnekte onun açtığı kanallardan gerçekleşiyordu. Bu anlamda Tuhaçevskiy askeri uzmanların hem rol modeli hem de hamisiydi.” (s. 189)

Bunlar doğru mu? Doğru. Ama dikkat edelim, bazen doğrular, bilinçli bir çarpıtmayla yanlışın hizmetine sokulabilir. Nasıl mı? Kızıl Ordu’nun bildiğimiz orduların nizamına sokulmasının sorumluluğunu, Stalin’in tasfiye ettiği bu iki kişinin omuzlarına yıkarak. Oysa eğer bir sorumlu aranacaksa bu, Troçki ve Tukaçevski’den önce Lenin’dir. Okuyan buna neden hiç değinmez? Eğer tarih başka bir yol izleyip, diyelim ki Lenin, aynı diğer Leninistler gibi Stalin tarafından tasfiye edilseydi, hiç kuşkumuz olmasın o zaman Lenin’den de söz edecekti.

Evet, Stalin’in Çarlık generallerinin istihdam edilmesi konusunda o dönem Troçki’ye muhalefet ettiği doğrudur. Evet ama bu o sırada sadece parti içinde bir tartışmaydı. Stalin tezini ileri sürmüş, sonra da alınan kararlara uymuştur. Dolayısıyla o gün sonuç olarak kararlara boyun eğip sonradan büyük bir suç gibi göstermek hiç de ahlaki bir tutum değildir.

Gelelim Polonya’nın işgali meselesine. Burada da Okuyan, işine öyle geldiği için bütün suçu, Stalin’in sonradan tasfiye ettiği Troçki ile Tukaçevski’nin sırtına yıkmaktadır.

“Süreci yöneten Kızıl Ordu’nun başındaki, Savaş Komiseri Trotskiy’di.” (s. 165)

“Polonya savaşında Kızıl Ordu’nun komutanı Mihayil Tuhaçevskiy’di.” (s. 190)

Yani onlar böyle yapıyorlardı da, “feleğin çemberinden geçmiş” Bolşevik Parti’nin, Lenin de dahil geri kalanı buna karşı mı çıkıyordu? Hayır, yok böyle bir şey. Lenin ve Stalin de dahil bütün Bolşevik Parti, Polonya’nın bağımsızlığı için yekvücut olmuş Polonya işçi sınıfına karşı, işgal yoluyla “işçi sınıfı iktidarı” kurma hayallerinin şakşakçılığını yapıyorlardı. Tabii iş Lenin’e gelince birileri Lenin’i “o kadar yanılt”mış oluyordu ki! (s. 202)

Ama okuyan dur durak bilmiyor çarpıtmalarında. Bir başka Savcı Vişinski havalarında, soğukkanlılığını korumaya çalışıyormuş gibi yaparak, aynı NKVD yöntemleriyle suçlamalarını birbiri ardına sıralıyor:

 “Bolşeviklerin arasına karışmadan kısa bir süre önce, 1917’de, Tuhaçevskiy’nin ilginç fikirleri olduğunu anlıyoruz… Fransız arkadaşı Remy Roure… onun 1917’de fanatik derecede Rus milliyetçisi olduğunu, Yahudilerden nefret ettiğini… ileri sürüyor.” (s. 186)

Ya, demek Tukaçevski eski bir Çarlık generali olmakla kalmıyormuş, aynı zamanda Yahudi aleytarıymış da. O zaman vurun boynunu! Ve şimdi sıkı durun. Aslında 1937’deki ordu subaylarının büyük tasfiyesinin sorumlusu da meğer Troçki’den başkası değilmiş:

 “Stalin, 1937 yılında, bu büyük tortuya olanca şiddetiyle darbe indirdiğinde ortaya çıkan kan gölünün ve hukuksuzluğun asıl sorumlusu, Kızıl Ordu’nun sonraki yıllarına ve komuta kademesine şekil vermede belirleyici kararlar alıp 1918-1925 arası dönemde sosyalist ülkenin güvenliğini hesaba katmayan uygulamaları partiye dayatan Trotskiy’di.” (s. 180)  

Bana soracak olursanız Okuyan tarih çarpıtıcılığında biraz fazla ileri gitmiş ve inandırıcılığını da bu noktada iyice yitirmiş. Üstelik Çarlık generallerinin övülmesi ya da Yahudi aleyhtarlığı gibi konulara girilirse kimin zararlı çıkacağı çok açıktır. Enternasyonal Marşı’nın yerine yazdırdığı yeni milli marşta ünlü Çarlık generali Kutuzov’un ismini baş köşeye koyduran (Düzeltme: Kutuzov’un adı SB’nin yeni ulusal marşında geçmemektedir. Bu marşta sadece Rusya’nın tarihindeki ulusal kahramanlara genel olarak övgüler yapılmaktadır. Kutuzov’a olumlu atıf, Stalin’in “vatan savunması” konuşmasında vardır) ya da II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yahudi anti-Faşist Komitesi’nin üyelerini öldürten Stalin’den başkası değildi.

(İkinci yazıda; Okuyan’ın, “milliyetçiliğe karşı mücadele” görüntüsü altında, 1917’den sonra Bolşeviklere katılan Galiyev vb. gibi Türk kökenli devrimcilerin tasfiyesine büyük Rus şovenizmi adına onay veren görüşlerinin; Komintern’in 21 koşulunu onaylarken Lenin ve Stalin’i bile geride bırakan kibrinin; Lenin’in 10. Parti kongresinde getirdiği “hizip yasağını” desteklerken ileri sürdüğü akıl dışı gerekçelerinin; Çeka’nın sol SR’lere yönelik terörüne ve Çar’ın 12 yaşındaki hasta oğlu da dahil bütün ailesiyle birlikte tasfiye edilmesine verdiği desteğin; T.C. kurucularının otoriterliğine gösterdiği hoşgörünün; araya sıkıştırıp 68 devrimine yaptığı saldırının üzerinde duracağım.)

Gün Zileli

27 Eylül 2019

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com


[1] Kemal Okuyan kasıtlı olarak küçümsemeye çalışsa da, M. N. Roy, daha sonraki yönelimi ne olursa olsun, 1920’li yıllarda Komintern’de cereyan eden tartışmalarda Lenin’in temsil ettiği devlet olmuş Bolşevizme karşı, 1917 Ekim öncesinin devrimci Bolşevizminin temsilcisidir.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI