Derin Tarih Dergisinde “Kemalizm” ve “Sol” İlişkisi Üzerine Bazı Sığ Tespitler

Derin Tarih dergisinin Eylül 2019 tarihli, 90. Sayısı “Solun Kemalizmle İmtihanı” dosyasına ayrılmış. Sağın ideolojik hegemonyası için kolları sıvadığı anlaşılan muhafazakâr ve daha da kötüsü iktidar yanlısı ve yandaş dergi editoryalı, bu dosyayı hazırlarken, öyle anlaşılıyor ki, editörün kendi ifadesiyle “anlaşması mümkün olmayan” sol ve Kemalizm gibi “iki ideolojinin” nasıl olup da bir araya getirildiği noktasına yoğunlaşmış:

“Peki bu anlaşması mümkün olmayan ideolojilerin (abç, G.Z.) yapışık ikizlere dönüştürülmesi ameliyatını hangi ‘doktor’ yapmıştı?” (Mustafa Armağan’ın “Solun Kemalizme Teslim Oluşu” başlıklı editoryal yazısı, s. 1)

Yazar, Olcay Can Kaplan, aynı tespitten hareketle şöyle demektedir:

Bu iki benzemez ideolojinin (abç, G.Z.) nikâhlanması ise 27 Mayıs darbesinden sonra gerçekleşti.” (“Türk Solu hareketi Nasıl Kemalize edildi?”, (s. 49)

Öncelikle derginin hazırladığı dosyanın temel dayanaklarından olan şu “iki ideolojinin” benzemezliği iddiası üzerinde durmak istiyorum.

Oysa tersine, bu iki ideoloji, daha doğuşlarında, hiç de bir ameliyatı gerektirmeyecek ölçüde birbirine benzemekteydi. Temel ortak noktaları ikisinin de ilerlemeci olmasıydı. Aradaki fark sadece, Mustafa Kemal bu ilerlemeciliği daha ortalama bir Fransız İhtilali ve genel ilerlemecilik diliyle ifade ederken, Lenin’in, “üretici güçler” vb. gibi daha Marksist bir dille ifade etmesidir. Her ikisinin de hedefi devlet eliyle hızlı bir kalkınma gerçekleştirip ülkeyi Batı ülkelerinin düzeyine getirmekti. Sadece Lenin, bu amacını anti-kapitalist sınıf mücadelesi deyimleriyle kamufle ederken, Mustafa Kemal daha modernist, yer yer de anti-emperyalist deyimlerle ifade etmiştir.

Rejimlerden biri kendine “sosyalist” demiş ama bu sosyalizm “üretici güçleri geliştirmek” uğruna işçileri ve köylüleri sömürmekten ve baskı altına almaktan hiç geri kalmamıştır. Keza Kemalist rejim de, başından itibaren halk üzerinde baskıcı bir diktatörlük olmuştur. Dolayısıyla, Komintern aracılığıyla yönetilen o zamanki sol partinin, ilerleme adına Kemalizmi desteklemesinden daha doğal bir şey yoktur ve zaten Moskova da TKP’yi bu yönde şekillendirmiştir.

Kısacası ortada iki benzemez değil, iki benzer vardır. Ve bir ameliyata da hiçbir zaman ihtiyaç olmamıştır.

Oysa Mustafa Armağan, “Solun Kemalizasyonu büyük ölçüde Yön hareketinin eseriydi.” (s. 1) diyerek, Yön’den kırk yıl önce gerçekleşmiş bir olguyu 1960’lara taşımaktadır.

Aynı şekilde, Olcay Can Kaplan, “Türk solu”nun “1960’lara dek Kemalist rejime mesafeli olmayı tercih” ettiğini (s. 49) söyleyerek Türkiye soluna hiç hak etmediği bir paye verdikten sonra, “27 Mayıs’ın anti-demokratik subayları”nın, “Mustafa Kemal’in anti-emperyalist yönünü ön plana çıkararak Türk solu hareketini ‘ehlileştirme’ siyasetine” başladıklarını belirtip, Basın yayın yoluyla gerçekleştirilen bu hamlenin başat gücünün “Yön dergisi ve imtiyaz sahibi-yazı işleri müdürü Doğan Avcıoğlu” olduğunu ileri sürmektedir. (s. 49) Kaplan’a göre, “Kemalizmi eleştiren ve bunun bedelini ödeyen Ethem Nejat, Mustafa Suphi gibi isimlerin fikirleri, Avcıoğlu tarafından Kemalizm potasında eritilerek Türkiye’yi baskı rejimiyle yönetmek isteyen askerlere sunulmuştur.” (s. 51)

Yani öyle anlaşılıyor ki, Kaplan’a göre Türkiye solu önceleri Kemalizme karşı doğru ve eleştirel bir tutum içindeydi. Hatta önderleri bunun bedelini hayatlarıyla ödemişlerdi. Ama 27 Mayıs’tan sonra “anti-demokratik subaylar” Kemalizmin anti-emperyalist yönünü ön plana çıkarıp solu ehlileştirmeye çalışmışlar, bu çabanın en büyük uygulayıcısı da Doğan Avcıoğlu ve Yön dergisi olmuş.

Baştan aşağı yanlış görüşler. Yukarıda da belirttiğim gibi iki akım arasındaki işbirliği 1960’tan sonra değil, 1920’lerde Lenin-Mustafa Kemal işbirliği şeklinde başlamıştı. İkisi de ilerlemeci liderlerdi. Öte yandan Ethem Nejat ve Mustafa Suphi, Mustafa Kemal rejimini hiçbir zaman eleştirmemişlerdir. Tam tersine, bu rejimi desteklemek üzere Türkiye’ye gelmişlerdir ve hayatlarına mal olan şey eleştirellikleri değil, tersine Moskova’nın teşvikiyle içine girdikleri uzlaşmacılıkları ve Kemalist rejime güvenmeleri olmuştur.

Daha önemli nokta ise şudur: Doğan Avcıoğlu, solu Kemalizme eklemleme teşebbüsü değil, Kemalizmi sola eklemleme teşebbüsüdür. Bu bakımdan sanıldığının tersine, Kadro hareketi ile benzerliği sadece yüzeydedir. Kadro hareketi gerçekten de solu Kemalizme iyice eklemleme girişimiydi. O sırada Türkiye’de Mustafa Kemal’in başında bulunduğu bir rejim mutlak iktidardı ve Kadro hareketi de bu iktidarın yardımcısı olarak soldan güç devşirmenin aracılığını yapıyordu.

Oysa 1960’ların başında durum tamamen değişmiştir. Evet, 27 Mayıs’la Kemalistler iktidara yeniden bir atak yapmışlardı ve keza devletin resmî ideolojisi Kemalizmdi ama aslında Kemalizm, somut bir varlık olarak 1940’ların başından itibaren muhalif bir güç konumuna düşmüştü. Zaten iktidardaki reaksiyoner Kemalizmin 1940’tan itibaren görece muhalif ve dolayısıyla görece özgürlüklerden yana bir tutuma gelmesinin nedeni de budur. Aynı somut Leninizmin, Stalin’in reaksiyoner rejimi karşısında (örneğin Troçki’nin şahsında) görece özgürlükçü ve muhalif bir konuma gelmesi gibi.

1960’ların başına gelecek olursak, Kemalizmin atağa geçmiş olmasına rağmen, Türkiye’nin muhafazakâr-sağcı güçleri karşısında görece muhalif ve özgürlükçü bir konumda olduğunu saptamalıyız. Bu koşullarda Doğan Avcıoğlu’nun çıkışı da esasen özgürlükçü ve muhalif bir çıkıştı ve aslında Kemalizmi biraz daha sola çekme girişimiydi.

Bu tür meseleleri iktidar-muhalefet ya da diktatörlük-özgürlük çekişmesinden ve paradigmasından bağımsız olarak çözmeye kalkışırsak yukarıdaki örneklerde gördüğümüz gibi yanılmamız kaçınılmaz olur.

Bunları belirttikten sonra, artık bugüne kadar solcu bir yazar olarak hatırladığım ve “Yön dergisinin arkasında İngiltere’nin , o dönemde kurulan Türkiye işçi Partisi’nin arkasında Rusya’nın, ortanın solu hareketinin gelişmesinde ise İsrail’in Türkiye’deki lobilerinin etkin olduğu görülmektedir” (s. 53) diyerek iyiden iyiye anti-semitist bir yönelime girdiğinden haberim olmayan Anıl Çeçen’in, “Amerikancı güçler dünyayı karıştırmak için Karl Marks’a karşı Herbert Marcus’ü çıkararak kışkırtılan sokak olayları üzerinden gençlik kitlelerini işçi sınıfının yerine geçirmeye çalışmışlardır” (s. 54); bugüne kadar bir devrimci olarak hatırladığım, MHP taraftarı bir milliyetçi-muhafazakâra dönüştüğünden haberdar olmadığım Fethi Murat’ın, “…sol.. ırkçı şoven Taşnakların ve ABD piyonu etnik-ırkçı PKK’nın kuyruğuna takılmış… 15 Temmuz’da, ABD’nin dinci-faşist askerî darbesine karşı” çıkmamıştır. (s. 57); “Al bayrağıyla emperyalizme karşı yürüyen…” (s. 57); “…gayri milli masonlara karşı…” (s. 58); “Kıvılcımlı, dinimize ve değerlerimize saygılıydı.” (s. 60); “Türk entelijensiyası kadar kendi halkına düşman başka bir entelijensiya yoktur.” (s. 60); “Devlet Bahçeli de ABD’ye karşı ‘Bağımsız Türkiye’ diyenleri partisine davet etti.” (s. 60); “Sol bunları bilsin; ezanın, maneviyatın ne demek olduğunu bilsin.” (s. 61) “MHP, şu anda merkez ‘sol’ parti durumundadır.” (s. 60) türü saçmalamalarının üzerinde hiç durmayayım isterseniz.

Gün Zileli

5 Eylül 2019

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI