Zihni Çetiner

İki gün önce kaybettiğimiz 68 hareketinden Zihni Çetiner ile ilgili 2004 yılında Birikim‘de yazdığım bir kitap tanıtma yazısını yeniden yayınlıyorum. Başımız sağolsun. G.Z.

Zihni Çetiner’in, 1960-1972 yıllarını kapsayan 316 sayfalık anılarında, Talat Aydemir’in 21 Mayıs 1963 darbe girişiminin, içerden ve yakından bir anlatımını; özellikle İstanbul’daki DÖB’lü (Devrimci Öğrenciler Birliği) gençlerin mücadelelerini ve iç ilişkilerini; Filistin’e giden devrimci gençlerin hayal kırıklıklarını; 12 Mart’a giden heyecanlı günleri ve 12 Mart sonrasını okuyoruz. Zihni Çetiner, 21 Mayıs 1963 darbe girişimine ön planda katılmış, bu yüzden harbiyeden atılmış ve iki yıl hapis yatmış, askeri eğitim almış bir gençtir. Bu yüzden, 1968 gençlik hareketlerine katkısı da daha çok “askeri” planda olmuş ve bu yüzden, kendisinin de belirttiği gibi, o günlerde, gençler arasında “Bombacı Zihni” diye isim yapmıştır.

Kitapta da göreceğimiz gibi, Zihni’nin bu askeri kökeni ve eğitimi, hayatının geri kalan kısmında önemli bir ağırlık oluşturmanın yanı sıra, ideolojisine de yansımıştır. Zihni, hiçbir şekilde örtbas etmeye teşebbüs etmeden, Kemalist olduğunu belirtmektedir. Gerçi bu, Marksizm-Leninizmden etkilenen bir Kemalizmdir, ama yine de Kemalizmdir. Zaten bu ideoloji, ne eksik ne fazla, 1968 gençliğinin genel ideolojik yönelimine de uygundur, bu yüzden Zihni, bu ideolojik konumuyla, 1968 hareketi içinde hiçbir şekilde yadırganmamış, tersine benimsenmiştir. Öte yandan, bir hayli ilginç olan, o dönem Zihni’yle aynı ideolojik yönelimleri paylaşan gençler, yıllar içinde şu ya da bu yönde bazı düşünsel gelişmeler içine girmiş olmalarına rağmen, Zihni Çetiner’in zihniyetinde, kitabında göreceğimiz gibi, o günden bugüne hiçbir değişiklik olmamasıdır. 35 yıl önce neyse odur, o zaman nasıl düşünüyorsa, bugün de öyle düşünmektedir. Yani diyeceğim şu ki, 1968 gençliğinin nasıl bir düşünsel şekilleniş içinde olduğunu öğrenmek isteyenler, Zihni Çetiner’in kitap boyunca sıraladığı yorumlarını okumalıdırlar. O ideoloji için böylesine yaşayan, canlı bir tanık bulmak hayli zordur.

Çetiner, Benderli’nin hatasını tekrarlıyor ve bireysellikle toplumsallık arasına kesin bir sınır çizerek şöyle diyor:
“Toplumsal yönü olmayan ilişkilerin geleceğe bir katkısının olmadığını düşündüğümden, ben bu kitapta onların özel yaşamlarını yansıtmaktan kaçındım.” (s.10)
Bence büyük yanılgı. Toplumsalla bireysel olanı bu kadar kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün mü? “Toplumsal olan”, bireysel olandan bu kadar bağımsız mı? Bireysel güdü ve itkilerin toplumsal gelişmelerdeki rolünü inkâr etmek mümkün mü? Neyse, bu konuyu uzatmayayım.
Zihni’nin Kemalist bakış açısıyla da tartışılacak çok şey olmasına rağmen, bu görüşler kitapta o kadar büyük bir ağırlık oluşturmaktadır ki, insan, “hangi biriyle tartışacaksın” gibi bir bıkkınlığa kapılmaktan kendini alamamaktadır. Bu yüzden, hiç tartışmadan, sadece belirtip geçeceğim:
Zihni’ye göre, 1940’lardan, yani Atatürk’ün ölümünden bu yana ülkede işler iyi gitmemektedir (s.12); o zamanki gençler zaten Kemalizm ilkelerini benimsemiştir. Bunların başında da M.Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki bağımsızlık şiarı gelmektedir. Toplumdaki adaletsizliği giderici, çalışan insanların ezilmeden, sömürülmeden yaşamaları, yani halkçılık, bizlere yol göstermektedir (s.67); 12 Eylül, Kemalist hareketi yozlaştırmış, restorasyona uğratmıştır (s.70); ihtilal, sınırları yasalarla belirlenmiş bir toplum düzenini baştan aşağı değiştirmek amacına yöneliktir, darbe ise, mevcut düzen içerisinde yönetim erkinin bir kısım insanlardan alınarak, başka bir kısmına verilmesidir, bu bağlamda, 27 Mayıs 1960, hem hazırlanış şekli, hem de sonuçları bakımından ihtilal olarak nitelenebilir, emir ve Komuta zinciri içerisinde gerçekleşmediği gibi, topluma kazandırdığı bir anayasa ile de devrimci karakter taşımaktaydı, çift meclis, ispat hakkı, anayasa mahkemesi, kuvvetler ayrılığı, örgütlenme hakkı, sendika ve grev hakkı ile toplantı ve gösteri hakları bunun örnekleriydi (s.71); 21 Mayıs hareketi de gerçek bir ihtilaldi (s.72); ülkenin tüm zenginliklerine sahip çıkmak gerçek milliciliktir (s.73); ikinci “milli kurtuluş savaşı” başlatılmış olup durdurulamazdı (s.107); bütün bunlara rağmen onlar milliyetçi, bizler komünist, anarşist oluyorduk (s.140); Küba’da Fidel Kastro ile Che Guevara, Vietnam’da Ho Şi Minh, Afrika’da Nukumah, Çin’de Mao, dünya devrim hareketlerini aydınlatıyorlardı (s.142); Suriye’deki Baas iktidarının dokularında devrimcilik vardı, çünkü bütün fabrikaların kapısında vahdet, hürrüye ve iştirakiye yazılıydı (s.235); eğer Şili’de Allende, Suriye’nin bütün halkı silahlı milis haline getirmesini kendisine örnek almış olsaydı darbecileri yenilgiye uğratırdı (s.249); köylüler muhbirdi, Nurhak’ta da onlar muhbirlik yapmıştı (s.282); emperyalizmin işbirlikçileri, gençleri çeşitli yöntemlerle demokrasi dışı davranışlara itiyorlardı (s.314).
Zihni’yi, o günlerden bireysel olarak da tanırım. Kendi kitabında da yer yer değindiği gibi, en hoşuma giden yanı, hiç umulmadık anlarda -askeri kökenine uygun olarak biraz kabadayıca tavırlarla da olsa- ters yönde bireysel çıkışlar yapabilmiş olmasıdır. Asker kökenli olduğundan ve öğrenci hareketinden gelmediğinden, Zihni’nin hareket içinde görece bağımsız bir konumu vardı. Bu yüzdendir ki, kitabında anlattığı gibi, benim de bulunduğum bir ortamda, o sırada biz gençler tarafından tecrit edilen ve söz hakkı gaspedilen TİP yanlısı Savaş Al’dan yana tavır alabilmiş, yine, MDD’ci gençlerin TİP’i basıp, Sadun Aren ve Savaş Al’ı hırpalamalarına bireysel bir tutumla karşı çıkabilmiştir. Şimdi söylenirken kolay geliyor da, herkesin gözünün karardığı o ortamda böyle tutumlar alabilmek öyle kolay iş değildi, en az saldırganlar kadar gözü kara bir Zihni Çetiner olmak gerekirdi.

Zihni’nin bugün de aynı cesarete sahip olduğu anlaşılıyor. Zira artık iyiden iyiye ikonlaştırılmış olan Deniz Gezmiş’in o zamanki zaaflarına ilişkin eleştirilerine, biraz kişisel kırgınlık ve sürtüşme havası taşısa da, kitapta açık açık yer vermesi bunun göstergesidir. Bununla beraber, Zihni, kitabını yazarken herhalde aynı o günlerin heyecanını yaşadığından, özeleştirillikte bazen aksaklık gösteriyor, bazen de “dilin kemiği yoktur” sözüne uygun aşırı nitelemelerde bulunuyor. Örneğin, bir toplantı esnasında İbrahim Kaypakkaya’nın kafasına tabure vurup, onu yere yıkması olayını anlatmasının ardından insan esaslı bir özeleştiri beklerken, Zihni, “bu olay zaman içerisinde hep abartılarak aktarılmıştır” demekte ve “Oysa istemeden yaptığım bu hareket…” diye devam etmektedir (s.272). Eğer sonradan “abartanlar”, Kaypakkaya’nın bu tabure darbesiyle öldüğünü söylememişlerse, olayı ancak Zihni’nin anlattığı ölçüde “abartmış” olabilirler, çünkü bundan daha ötesi ölümdür. Öte yandan, bir insan bir başkasının kafasına nasıl “istemeden” tabure indirebilir, bu pek anlaşılabilir bir nokta değildir. Zihni’nin o günün heyecanına kapılarak dilini sakınmamasının örneği ise şudur: Zihni ve arkadaşları silahlarıyla dağa çıkmak üzere, Yılmaz Güney’in arabasıyla İstanbul’dan yola çıkarlar. Ankara’dan, gruba katılacak olan Hüseyin Onur’u alacaklardır yanlarına. Ama onu SBF yurdunda bulamazlar (demek pek sabit bir randevu söz konusu değilmiş), bunun üzerine bulunabileceği yerlere bakarlar, oralarda da bulamazlar. Bundan sonra Zihni’nin, Hüseyin Onur ile ilgili yargısı şöyledir (bu, o güne ilişkin değil, aynı zamanda kitabın yazıldığı zamana ilişkin bir yargıdır): “Yaptığı ayıp değil, hainlikti.” (s.280) Buyrun bakalım! Kırk yıllık Hüseyin Onur, dağa çıkılacağı sıra bulunamadı diye bir anda “hain” damgasını yiyivermiş. Hem de aradan otuz yıl geçtikten sonra bile.

Kitapta her şeye rağmen, bugün için ders çıkarılacak epeyce nokta var. Zihni bu derslerin hepsini sistemleştirmese de dikkatli bir okuyucu bunları saptayabilir. Örneğin, Zihni’nin kitabındaki en canlı anlatımları içeren Filistin bölümü derslerle doludur. Gençlerin, bütün idealistliklerine ve körlüklerine rağmen, Filistin gerilla yöneticilerinin ayrıcalıklı bir konumda olduklarını saptayabilmeleri az buz şey değildir. İşte bu nokta, ’68 gençliğinin üstünlüklerinden biridir. Kemalizmin kafaları donduran etkisine rağmen, o zamanın gençleri, örneğin bir Gün Benderli’nin ancak otuz yıl içinde, çok ağır bir şekilde farkedebildiği, daha önemlisi, dile getirebildiği ayrıcalıkları, o delifişeklikleriyle anında farkedip, ortaya koyabilmişlerdir. Zihni’nin kitabından çıkarılacak bir diğer önemli sonuç, 1968 gençliğinin, Gün Benderli’nin kitabında anlatılan, bir önceki kuşağın aşırı merkeziyetçiliğe tabi kılınmışlığının tersine, oldukça başına buyruk ve insiyatifli olduğudur. Gerçi bu başına buyrukluk bir süre sonra başıbozukluğa ve bu kez küçük arkadaş gruplarından oluşan dar örgütlerin iç disiplinine dönüşmüştür, ama başlangıçta böylesi bir insiyatif çok önemliydi ve 1968 gençliğinin en başta gelen olumlu özelliğini oluşturur.

Kitaba ilişkin söyleyeceklerimin bu son bölümünde yayıncıya da bir eleştirim var. Kitapta birçok bilgi ve tarih hatası göze çarpıyor. Haydi diyelim ki, bu hatalar görülmemiştir ve yazara aittir. Ne var ki, yazarın imla hatalarının yayıncı tarafından düzeltilmesi gerekirdi. Zihni Çetiner de zor yazdığını, bir yazar olmadığını açıkça belirtiyor zaten. Bu konuda baştan savma bir tutum takınılması ve metnin imlası üzerinde hiçbir titizlik gösterilmemesi, yer yer anlamı da etkilediğinden, her şeyden önce yazara kötülük olmaktadır. Şimdi gelelim Zihni’nin tarih ve bilgi hatalarına… Saptayabildiklerimden önemli olan bazıları şunlar: Cihan Alptekin’in yakalanması sırasında Tayfun Cinemre ölmemiştir, eğer daha sonra ölmediyse, halen hayatta olması gerekir (s.105); Demirel, “bana sağcılar cinayet işliyor, dedirtemezsiniz” sözünü, 1960’lı yıllarda değil, 1970’li yılların sonlarında söylemiştir (s.124); Akhisar tütün mitinginden dönüşte gözaltına alınan genç, Yusuf Küpeli değil, Burhan Atalay’dır (s.131-132) (doğrusu için bkz. Gün Zileli, Yarılma (1954-1972), İletişim Yayınları, 2002, s.346); Doğu Perinçek yönetiminin düşmesinden altı ay sonra, 1969 yılı Ocak ayında yapılan kongrenin ardından seçilen Dev-Genç Başkanı, Atilla Sarp değil, Yusuf Küpeli’dir (s.143) (doğrusu için bkz. Yarılma, s.331-338). Atilla Sarp yönetimi, Yusuf küpeli yönetiminin ardından, Ekim 1969’da yapılan ve FKF’nin Dev-Genç adını aldığı kongrede seçilmiştir (bkz. Yarılma, s.389-394).

Birikim, sayı: 177. Ocak 2004

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI