Düşme Biçimleri!

İki tür anarşist vardır: politik mücadeleye katılmaya karşı olan ve politik mücadeleyi kabul eden. Ben ikinci tür anarşistlerdenim, yani politik mücadeleye katılmanın devrim ve özgürlükçü, eşitlikçi bir toplum yönünde ilerlemek için, özellikle Türkiye gibi diktatörlükle boğuşan bir ülkede kaçınılmaz olduğunu düşünürüm.

Bu yüzden de, anarşist olmama rağmen, o zamanki Rusyalı anarşistlerin geneldeki tavrını elbette beğenmekle ve Temmuz günlerindeki ayaklanmacılıklarını bütün yüreğimle desteklemekle birlikte, politik mücadele arenasında, kendimi anarşistlerden çok, 1917’nin ilk yarısında uzlaşmacı çoğunluğun burjuvazinin peşine takılmasının önüne dikilen Bolşeviklere ve Lenin’e, ikinci yarısında da Bolşeviklerin iktidarı tek başlarına kapma oyununa karşı çıkıp gerçek ve çoğulcu Sovyet iktidarını savunan Menşevik Enternasyonalistlere ve Martov’a daha yakın bulurum. Çünkü anarşistler, 1917’nin ve sonrasının genelinde politik mücadele arenasında oldukça başarısız olmuş, tüm temsili kurumları anında ortadan kaldırma hevesleri yüzünden, örneğin Kurucu Meclis’in Bolşevikler tarafından kapatılmasında onların “hazır kuvveti” rolünü oynamış ve Marksist bir arkadaşımın dediği gibi, böyle yaparak kendi mezarlarını kazmışlardır.

Anarşist olsun olmasın, her türlü politik mücadeleyi reddeden arkadaşlarla aslında uzun boylu tartışılacak bir şey yok. Onlar, belki de haklı bir tutumla politikayı bir düşüş olarak görmekte ve ilkeli bir tutum alarak bu düşüşü kabul etmemektedirler. Tabii bunun, bütün toplumun reaksiyonun ya da sahtekâr politikacıların veya diktatörlerin eline düşüp inim inim inlemesine seyirci kalmak anlamına geldiğinin farkında mıdırlar, o ayrı bir sorundur.

Esas tartışmak istediğim, politikayı kabul eden anarşistlerin büyük kısmı da dahil, solcularımızın büyük kısmını oluşturan arkadaşların, bir düşüş olarak politikaya yaklaşımlarıdır. Bu arkadaşlarımız, politika yapmayı kabul ettikleri halde, özünde bir düşüş olan politikanın gereklerini yerine getirmeye karşıdırlar. O zaman da politikayı kabul etmeyen anarşistlerle daha baştan aynı yerde buluşmaktadırlar. Örneğin, bu arkadaşların bir çoğuna göre ÖDP Başkanı Alper Taş’ın CHP’den Beyoğlu Belediye Başkanı adayı olmayı kabul etmesi ilkesizliktir. Arkadaşların bir kısmı bunu “sineye çekse” de, bir adım ötede Alper Taş’ın CHP’nin müttefiki  İyi Parti’yi ziyaret etmesini ve Meral Akşener’in portresi önünde konuşma yapmasını “ilkeli olmak” adını şiddetle eleştirmektedir.

İlkeli olmak! Kesinlikle katılıyorum, bir düşüş olan politikaya bulaşan biri, bu düşüşün sonunda yere çakılmamak için ilkeli olmaya bir kat daha özen göstermek zorundadır. Örnek verecek olursak, Alper Taş, sırf CHP’nin müttefikidir diye İyi Parti’ye olmayacak övgüler düzseydi ya da hatta sırf CHP’den aday gösterildi diye “Kemalist” olduğunu söyleseydi bence de ilkesizlik ederdi ve bu ilkesizlikle öyle bir düşerdi ki, bir daha yerinden kalkamazdı. Ne var ki Alper Taş, bildiğim kadarıyla böyle bir şey yapmamış, sadece tek kişi diktasına karşı objektif olarak ittifak konumunda bulunduğu sağ eğilimli bir partiye iyi niyet ziyaretinde bulunmuştur.  Ben burada politikanın gereği olarak kaçınılmaz bir düşme ya da aşağıya doğru bir pike yapıldığını kabul etmekle birlikte yere çakılmaya yol açacak ilkesiz bir düşme görmüyorum.   

Madem konu açıldı, burada benzeri birkaç noktayı daha tartışalım. Bundan 5 yıl önceki yerel seçimlerde, AKP iktidarını geriletmek için “Tatava yapma bas geç” tavrını önermiştik. Aradan beş yıl geçtikten sonra görüyoruz ki, HDP ve CHP bu tavra oldukça yaklaşmıştır. Doğrusu şahsen ben,  HDP’nin ummadığım bir esneklik tavrı gösterdiğini düşünüyorum. HDP, CHP’nin AKP veya MHP karşısında kazanması ihtimali olan yerlerde aday göstermeyerek “bas geç” tavrını pratiğe koymuştur. Bu, politik bir parti olan HDP açısından bir düşüş değil, kendini tehlikeli bir uçuruma bıraktığı halde bir yükseliş anlamına gelmektedir.

Ne var ki, belki de, Selahattin Demirtaş tarafından çok yerinde bir şekilde “stratejik oy kullanma” olarak ifade edilen bu yeni politikayı daha tam olarak içine sindirememekten dolayı HDP’nin bazı politikaları geneldeki yüksek politikadan sapmalar göstermektedir. Örneğin, Ankara’nın Çankaya ilçesinde hiç gereği yokken aday göstermesi böyle bir sapmadır. Öte yandan,  Dersim’deki durumda da HDP yüksek siyasetin gerektirdiği olgunlukla davranmamıştır bugüne kadar (belki önümüzdeki bir aya yakın zamanda düzeltir diye “bugüne kadar” diyorum). Orada popüler bir aday olarak Mehmet Maçoğlu ortaya çıkmıştır. Diyelim ki, Maçoğlu, önceden HDP ile görüşme yapmadan bir emrivaki yapmış olsun. Böyle olduğunu kabul etsek bile HDP gibi, milyonlarca oy alan bir partiden beklenen, olgunluk gösterip adayını geri çekmesi ve Maçoğlu gibi solcu bir adayı desteklemesiydi. Urfa’da SP adayı karşısında çekilme taktik inceliğini gösteren HDP’nin Dersim’de solcu bir aday karşısında böyle bir tutum takınması hayret vericidir.

Buraya kadar ağırlıklı olarak partilerin ya da adayların tutumları üzerinde durdum. Bir de bizim gibi sadece oy kullanma durumunda olanların takınacağı tutumlar var.

Görünen şu:  Aynı 2014 yerel seçimlerinde ve diğer genel seçimlerde ya da C. Başkanı seçimlerinde olduğu gibi, bence diktatörlük karşıtı seçmenlere düşen, AKP’nin karşısındaki (bu seçimde AKP ve MHP’nin oluşturduğu “Cumhur ittifakı’nın karşısındaki) adaylara oy vermektir. Fazlasıyla “ilkeli” gibi gözüken bazı sol ve Troçkist (DİP gibi) partiler, “boykot” tutumu alarak, çok küçük bir yekûn da tutsa, üye ve taraftarlarını oy vermemeye teşvik ederek, istemeden de olsa, teknik olarak “Cumhur İttifakı”na hizmet ediyorlar. Hesap ortada. AKP karşıtlarına verilmeyen her iki oy, “Cumhur ittifakı”na verilmiş bir oy anlamına geliyor. Karşı taraftan bir örnek verecek olursak, bir AKPli gelip size, “ben bu sefer oy vermeyeceğim” dese ne dersiniz? Elbette çok iyi yapıyorsun, dersiniz. Onun aslında karşı tarafa oy verme ihtimali çok zayıftır ama kendi partisine oy vermemesi AKP’nin zararına, dolayısıyla karşısında yer alan cephenin yararına bir durumdur. Kısacası bu, politikanın bir hesap meselesi olduğunu ortaya koyuyor.

Bir de, aynı VP ya da bir kurbağa gibi, cüssesinin ufaklığıyla ters orantılı olarak ortalığı yaygaraya veren TKP vardır. Bu partinin derdi diktatörlüğü falan geriletmek değil, kendi ufak cüssesini şişirmek ya da büyükmüş gibi göstermekten ibarettir. Devrimci sorumluluktan aşağı bu düşüş biçimi bence düşüşle alçalmanın aynı anlama geldiği bir örnek oluşturmaktadır.  

Bu tür küçük partilerden olmayıp haklı olarak bugünkü durgunluk ortamında içine kapanan ve umutsuzluğa kapılan çok sayıda devrimci arkadaş da, “boykot” demese de, “ben oy kullanmayacağım” demektedir. Neden? Çünkü, örneğin CHP adaylarının diğer tarafın adaylarından pek de bir farkı yoktur. Evet ama, dedik ya, politika bir duygu meselesi değil, hesap meselesidir. Evet, adayların çoğunu beğenmemekle haklıdırlar, biz de beğenmiyoruz. AKP-MHP’nin karşısındaki partilerin söylemlerini beğenmemekle de haklıdırlar, biz de beğenmiyoruz. Ama mesele zaten buna rağmen, yer yer âdeta tiksinerek de olsa oy verebilme dirayetini gösterebilmektir. Çünkü duygularımıza, beğenilerimize yenilmek düşüşün en büyüğüdür. Doğrudan düşmanın avcuna düşmek anlamına gelir! Denemesi bedava. Oy vermeme tutumunuzu gidip tutarlı bir AKPliye anlatın, bakalım size ne diyecek! Sevinçten size sarılacağından hiç kuşkunuz olmasın. Kısacası, özellikle bu seçimde oy verilen partinin görüşlerinin ya da adaylarının hiçbir önemi yoktur. Bir partiye ya da adayına değil, neredeyse bir plebisit anlamına gelen bir oylamada diktatörlük karşıtlığına oy veriyoruz.

Oy kullanmamayı savunan bazı arkadaşlar, peki o zaman C. Başkanlığı seçimlerinde neden M. İnce’yi değil de S. Demirtaş’ı destekledik diye sormaktadır. Şundan dolayı ki, 1. Turda önemli olan, Tayyip Erdoğan’ın %50 oyu bulamamasıydı. Bu bakımdan 1. Turda oyların T. Erdoğan dışında kime verileceği önemli değildi. Ama seçim 2. Tura kalsaydı o zaman mecburen M. İnce’ye oy verilecekti. 1. Turda olsun, eğer yapılsaydı 2. Turda olsun oy vermemek ise o seçimde de yanlıştı.

Bir de, siyasi arenada hiç yapılmayacak bir hata yapıp, “ben CHP gibi bir partiye asla oy vermem” diye fazlasıyla ilkeli mi desem, yoksa inatçı mı desem, dediğim dedik tutum alan arkadaşlar vardır. Bu arkadaşların CHP hakkındaki kanaatlerine büyük ölçüde katılmakla birlikte inatçılıklarını onaylamak mümkün değil. Politikada inatçılık sökmez. Politikanın gerçekleri döner dolaşır yeniden ve yeniden karşınıza çıkar ve tutumunuzu size eninde sonunda yutturur. Ha, bir kısım anarşist gibi, “ben politik alanın tamamen karşısındayım” diyorsanız ona bir şey diyemem. Bu tür dini sektler vardır. Mesela kellelerini kesseniz domuz eti yemezler ya da kadınlarla el sıkışmazlar vb., bu tür örnekler listeler boyu uzayabilir. Böyle tutumlarda sebat etmek sektleri ayakta tutabilir ama politik mücadelede hiçbir fayda sağlamaz.

Tekrar edelim. Politika, duygu veya inanç meselesi değil, hesap ve taktik meselesidir. Hesap yapmak ve taktikler izlemek için illa ilkesiz olmak gerekmez. Tam tersine, belki de en ilkeli tutum, fikirlerinden taviz vermeden düşmanını yere serecek ya da uçurumdan düşmesini sağlayacak dolambaçlı yollardan yürüme cesaretini gösterebilmektir.

Gün Zileli

4 Mart 2019

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI