Komplolar ve Hizipler

10 Şubat günü, Beyoğlu Ses Tiyatrosu’nda, Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP) düzenlediği, Türkiye dışındaki bazı Troçkist hiziplerin de davetli olduğu bir “Enternasyonal” toplantı düzenlendi. Bu toplantıda bir “panel” yapılacağı da ilan edilmişti. Panel’in konuşmacıları arasında Fikret Başkaya’nın da olduğunu duyunca gittim.

Bu yazıda toplantının kusurları üzerinde pek durmayı düşünmüyorum. Fakat bir nokta var. 1964 yılından beri sayısız panel izlemişimdir. Böylesine tartışma düzeninden uzak bir panel izlemedim ömrümde. Benim bildiğim, panelin konuşmacıları bir masada yan yana oturur ve gerektiğinde birbirlerine de hitap ederek tartışırlar. Bu seferki, “sözünü söyle ve sonra da otur yerine” diyen bir düzenlemeydi. Panelin katılımcıları, yerlerinden kalkıyor, gidip panel masasının yanındaki bir kürsüden konuşma yapıyorlardı. Bu, tartışmayı son derece kısıtlayıcı bir etki yapıyordu. Zaten herkes ancak bir kere konuştuğundan, en son konuşmacının (ki bu konuşmacının DİP başkanı Sungur Savran olması önceden ayarlanmıştı) dışındaki diğer konuşmacıların cevap verme hakkı otomatikman ellerinden alınmış oluyordu. Son konuşmacı ise büyük bir avantaja sahipti. Kürsüye giderek bile olsa yaptığı konuşmasında kendisinden önceki konuşmacılara (daha doğrusu Fikret Başkaya’ya) istediği gibi yanıt verebiliyordu. Nitekim öyle oldu. Fikret Başkaya’nın, Enternasyonal örgütlenmeler içinde, çoğulcu yönelimiyle en olumlusunun I. Enternasyonal olduğu fikrine karşı argümanlarını söyleme şansına sahip oldu Sungur Savran. Fikret Başkaya, cevap hakkından daha baştan yoksun bırakılmıştı. Ancak toplantıyı yöneten kadın arkadaştan izin isteyerek, kısaca Marx’tan I. Enternasyonal’le ilgili bir alıntı okuyabildi.

Sungur Savran, büyük ölçüde Fikret Başkaya’ya cevap niteliğindeki konuşmasında, hiziplerin bu tür örgütlerde ne kadar kötü sonuçları olduğunu anlatabilmek için Bakunin’in “komploculuğu”na vurgu yaptı. Oturduğum yerden, “neymiş bu komploculuk, örnek ver” diye seslendim. Sungur Savran, sesleneni ayırt etmekte güçlük çekmedi. Çünkü beni yıllar öncesinden tanırdı, partisinin isim babasıydım ve orada bir konuk olarak bulunmama rağmen beni görmezlikten geldiğini çok iyi biliyordum. Bana şöyle yandan bir bakış atarak, “örnek vermeye zamanı olmadığını” söyledi ve hemen ardından sanırım bir ironi yaparak, “bak şimdi seni sevindirecek bir şey söyleyeceğim” dedi ve Marx’ın, Bakunin’in I. Enternasyonal’den tasfiye edilmesinden sonra nasıl “Leninist” bir “tek çizgi” politikası izleyip hiziplere izin vermediğini anlatan birkaç cümle sarf etti. O andan itibaren tarihi ilerletecek olursak, sanırım 1920’li yıllarda da Stalin’in izlediği monolitik çizgiyle kendisini “sevindireceğini” unutmuş olmalıydı.

Bu yazıyı esasen bu “komplo” ve “hizip” meselesini biraz açıklığa kavuşturmak için kaleme aldım.

İktidardaki her hizip muhalif hizbi komploculukla suçlar. Kendisi muhalefete düştüğünde ise (pek sık olan bir olay değildir bu) iktidardaki hizbi baskıcı olmakla eleştirir ama çok geçtir artık. Şimdi kendi silahı kendisine karşı dönmüştür.

Aslında bütün örgütler farklı hiziplerden oluşan daha büyük bir hiziptir. O an örgütün iktidarında olan hizip, iktidarını koruyabilmek için muhalif hizipleri “hizipçilikle” ve “komploculukla” suçlar. En önemlisi, bizatihi örgütün bir hizip olduğunu ve kendisinin de bu hizbin o andaki hâkim hizbi olduğunu unutturmaya çalışır.

Bolşevikler, RSDİP içinde uzun yıllar bir hizip olarak var oldu. Troçkistler de daha küçük bir hizipti; Menşevikler de öyle. Doğal olarak Bolşevik hizbin içinde de dönem dönem daha küçük hizipler var oldu. 1917’nin büyük hercümerci içinde, Bolşevikler içinde günlük gelişmelere göre oluşan hizipleşmeler, son derece değişken mücadele ortamında Bolşeviklerin dengeli ve uygun politikalar üretmesine büyük bir katkıda bulundu. 1917 Devrimi’nden sonra, 1921 yılına kadar kalıcı hizipleşmeler, artık kendini bir parti olarak ilan eden Bolşevikler içinde meşru bir zemin bulabildiler. Ancak NEP politikalarına yönelen Lenin, kapitalizme açılan bir partinin içinde kayışları sıkıca bağlamanın gerekli olduğunu düşünerek, 10. Kongre’de “hizip yasağı” getirdi. Zaten ondan sonra Bolşevik Partisi belini doğrultamadı. Merkeze hâkim olan Stalinist hizip, “hizip yasağı”na dayanarak Troçkist hizip başta olmak üzere bütün hizipleri zorbalıkla ezdi ve 1930’dan itibaren hizip üyelerini (kendi taraftarlarını bile “hizipçi” diye suçlayarak) doğrudan ölüme gönderdi. Aslında, Bolşevik Partisi’nin “hizip yasağı” bu partinin ölümüyle eşdeğerdi ve nitekim de öyle oldu.

Gelelim Bakunin’in I. Enternasyonal’deki “komploculuğu”na. Baştan belirteyim ki, her hizip faaliyeti iktidardaki hizbe ister istemez “komplo” olarak gözükür. Neden? Çünkü muhalif hizip güçlenmek için gerçekten de çeşitli manevralar yapmak zorundadır. Bu manevralara pekâlâ “komplo” ya da “entrika” adını verebiliriz. Kısaca söyleyecek olursak, içinde hiziplerin özgürce faaliyet göstermesine izin veren ya da daha doğrusu izin vermek zorunda kalan bir parti (sanıldığının tersine burjuva partileri de buna pek izin vermezler ya da vermek istemezler) kaçınılmaz olarak “komplo” ve “entrikalara” da izin vermek ya da en azından bu tür suçlamalara girişmemek zorundadır. Çünkü her siyasi faaliyet bir anlamda bir komplodur. Sonuç olarak söyleyecek olursak, komplonun yasaklandığı yerde aslında hizip faaliyeti yasaklanıyor demektir; hizip faaliyetinin yasaklandığı yerde ise gerçek örgüt içi özgürlükten söz edilemez. Bir yerde birileri örgüt içi “komplodan” söz ediyorsa anlayın ki, orada birilerinin kendilerini ifade etme özgürlüğü katledilmektedir.

Öte yandan şunu da belirteceğim ki, “komploculuğundan” söz edilen Bakunin, tarihte, hizip mücadelesi verdiği hizbin liderine karşı bugüne kadar örneği pek görülmemiş bir açık yüreklilik ve alicenaplık göstermiş, Marx’ın hakkını Marx’a vermiştir. İki mektubundan örnek vermeme izin verin.

Bakunin, henüz I. Enternasyonal’e dahil olmayı düşündüğü bir aşamada bizzat Marx’a şöyle yazıyordu:

“Eski arkadaşım, Serno bana, mektubunun benimle ilgili kısmını gösterdi. Ona, benim hâlâ arkadaşın olup olmadığını soruyorsun. Evet, her zamankinden fazla sevgili Marx, çünkü her zamankinden daha fazla anladım ki, izlediğin yolda haklıydın, bizleri ekonomik devrimin o büyük, yüksek yolunu izlemeye davet etmekte haklıydın, ulusallık yollarında ve salt politik maceralarla kendini kaybeden bizleri uyarmakta haklıydın. Ben şimdi senin yirmi yıl önce başladığını yapmaktayım. Bern kongresinde burjuvaziye samimi olarak ve kamuoyu önünde elveda dediğimden beri işçilerden başka bir arkadaş, başka bir dünya bilmiyorum. Artık benim ülkem, senin başta gelen kurucularından biri olduğun Enternasyonal’dir. Şunu gör sevgili arkadaşım, ben senin takipçilerinden biriyim ve bununla gurur duyuyorum.”[1]

Belki birileri, bu mektubu da Bakunin’in “komploculuğu”nun kanıtı olarak göstermek isteyeceklerdir: “Bakın, tam uluslararası İşçi Birliği’ne girmenin arifesinde Marx’ı nasıl da yağlamış!”

Evet ama aynı nitelikte bir mektubu, Marx’ın görmesi imkânsız birine, Herzen’e de yazmasına de demeli?:

“Burada Marx konusunu da yanıtlayayım… herkes kabul edecektir ki – ben de öyle – onun sosyalizm davasına hizmetleri devasadır, onu tanıdığım yirmi beş yıldan bu yana hünerle, büyük bir enerjiyle yapılmış bir hizmettir bu ve kuşkusuz ki, hepimizi bu bakımdan geride bırakır. Enternasyonal’in ilk kurucusu, hemen hemen başta gelen kurucusudur. Bana karşı yaptıkları ne olursa olsun, benim gözümde bu yoğun hizmetlerin her zaman yeri olacaktır.”[2]

Keşke hepimiz, ideolojik muarızlarımızı böylesine değerlendirecek kadar büyük bir yüreğe sahip olabilseydik.

Zamanım vardı. Cevapladım.

Gün Zileli

13 Şubat 2019

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com


[1] E. H. Carr, Mihail Bakunin, çev: Gün Zileli, Versus, 2007, s. 359.

Aynı kitabın bir başka çevirisi daha vardır: Edward Hallett Carr, Michael Bakunin, çev: Pelin Siral, İletişim, 2009.

[2] Agy, s. 378.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI