Tuğrul Eryılmaz: Türkiye ‘68’inin Kendisinden Kesip Attığı Kültürel Yanı

 

 

Tuğrul Eryılmaz, 68’li ve Gazeteci, Söyleşi: Asu Maro, İletişim, 2018

 

Bireyler kendi hikâyelerini anlatırken aslında toplumun hikâyesini anlatmış olurlar.

Tuğrul Eryılmaz’ın bir söyleşisinde kitabıyla ilgili olarak geçen ve kendisinin de her zamanki alaycılığı ile “katıldığı” “hafif kitap” nitelemesine katılmam mümkün değil. Bence bu kitap, ilk bakışta verdiği izlenimin tersine, anlattığı toplumsal dönemlere ilişkin sonuçları açısından, tek tek bizlerin de, dahil olduğumuz toplumsal hareketlerin de taşıyamayacağı kadar ağır bir kitap. Bunun neden böyle olduğunu anlayabilmek için başlangıç noktası olan 1968’e gitmek, dahası 1968’in de tarihi köklerinin uzandığı toplumsal devrim örneklerine bakmak gerekiyor.

Bir insanın herhangi bir organını reddetmesi, hatta onu kesip atması ancak bir ruhsal bozuklukla izah edilebilir ve pek de sık rastlanan bir şey değildir. Ne var ki, toplumsal hareketler tek tek bireylerden farklıdır ve onların yönelimleri, insan davranışlarına o kadar da benzemez. Toplumsal hareketleri yönlendiren güdüler dönemin toplumsal çelişkileri, bu çelişkilerin su yüzüne çıkarttığı eğilimler, gelenekler ve en önemlisi de toplumsal hareketlere çoğunlukla yön veren iktidar mücadeleleridir. Dolayısıyla, bir de bakmışsınız, bütün bu eğilim ve güdülerin bir sonucu olarak bir toplumsal hareket ya da devrim, bir insandan farklı olarak, son derece fonksiyonel olan, kendine katkısı olacak bir kesimini dışlamış, hatta bir organını kesip atmış, hatta ve hatta bazı durumlarda toptan intihar etmiş.

En keskin birkaç örnek verecek olursam, Jakobenlerin, Fransız Devrimi’nin sankülotları olan Enragé (Öfkeliler) ve Hebertistleri  giyotine göndermesi, bir parçası oldukları Fransız Devrimi’nin ayaklarını kesip atmaktan farksız bir eylemdi. Marx ve Engels’in, bizzat kurdukları I. Enternasyonal’i, Bakuninist Anarşistler tarafından ele geçirilmesini önlemek için Birleşik Devletler’e kaçırmaları, aslında “çocuğu” koruyacağım derken havasızlıktan öldürmekten farksız bir girişimdi ve nitekim I. Enternasyonal Birleşik Devletler’de öldü. Daha vahim bir örnek ise, Lenin’in ve Bolşevikler’in “Ekim Devrimi”ni koruma adına, basın özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmalarıydı. Şahsileştirerek bir metafor yapacak olursak bu, devrimin kafasına ağır bir darbe indirip onu akli melekelerinden yoksun bırakmaktan farksızdı. Kalbi atıp hâlâ yaşıyor olsa da, artık duygusuz ve düşünemeyen bir yaratıktı o, bundan sonra köşesinde 70 yıl boyunca acılı bir hayat sürüp sonra da ölecekti.

Tuğrul Eryılmaz’ın kitabına dönecek olursak, bence anlatılan onca şey içinde en ağırı, Tuğrul’un Siyasal Bilgiler Fikir Kulübü’ne alınmamasıdır. Hayır, başvurmuş da alınmamış değildir. Sadece yakın arkadaşı Hüseyin Cevahir, başvurursa reddedileceğini bildiğinden, arkadaşı kırılmasın, üzülmesin diye onu başvurmaması yönünde uyarmıştır. Bu acı ve bir o kadar ağır satırları burada aktarmak zorundayım:

“Toplantılar oluyordu okulda sürekli. O toplantılara gidiyorum ama ben Fikir Kulübü’ne giremedim, girmedim. İstemedim, sonra da onlar beni almadılar zaten… Hüseyin Cevahir tabii Fikir Kulübü’nün ve devrimci öğrencilerin önemli insanlarından bir tanesiydi. Herkes giriyor Fikir kulübü’ne, ben de girmek için ayaklandım. Hüseyin bana ‘Sen başvurma,’ dedi, ‘Seni almayacaklar ve sen üzüleceksin. Yani ‘Yaşam biçimin uygun değil senin’ dedi efendice.” (s. 48-49)

Bu nasıl bir taassuptur, bugünden baktığımızda gerçekten akıl sır eder gibi değil. Dünyayı değiştireceğiz diye yola çıkanlar kendi içlerindeki bir arkadaşlarını, bir devrimci genci sırf eşcinsel diye Fikir Kulübü’ne almıyorlar. Evet, tamamen dışlamıyorlar ama bu dışlamama tutumu da aslında kendilerinden değil, Tuğrul’un cesaretinden kaynaklanıyor. Çünkü Tuğrul, o mutaassıp heteroseksüel ortamında eşcinselliğini cesaretle ortaya koyan tek kişiydi. Buna cesaret etmese ve dürüst davranmasa gizleyebilir ve Fikir Kulübü’ne de rahatça üye olabilirdi. Yani aslında, biz o zamanki “devrimci” gençler, bir eşcinsel arkadaşımızın cesareti karşısında sadece sesimizi çıkartmamakla yetiniyor, onu bütünüyle dışlamıyor ama pek değerli “Fikir Kulübümüze” de almıyorduk. Eh ne de olsa geride Komintern geleneği var: Parti veya örgüt, ne halt ise, “temiz” kalmalı! Şimdi ben bunları hoyratça ifade ediyorum ama bakmayın siz, o zamanlar ben de o dar kafalı, mütaassıp “devrimci” gençlerden farklı değildim!

Tuğrul Eryılmaz, o yenilmez neşesiyle (ki bu neşede alttan alta dışlanmışlığın hüznünü sezmemek mümkün değildir) her ne kadar bu dışlamayı çok da ciddiye almadığını ifade etse de aslında durum çok ağırdır. Bir bireye karşı işlenmiş toplumsal bir tecrit suçunun ağırlığının ötesinde, aslında toplumsal sonuçlarıyla bu ağırlık iyice dayanılmaz bir hal almaktadır. Nedir bu?

Türkiye ‘68’i Tuğrul’u Fikir Kulübü’ne almayarak esasında kendi kültürel yanını dışlamış, adeta bir kolunu kesip atmış ya da kendini kültürel beslenme damarlarından yoksun bırakmış, sonuç olarak sakat kalmıştır. Bugün belki üst üste geçirmek zorunda kaldığı ameliyatlarla bu eksikliğini gidermeye, eksik olan organını organ nakli aracılığıyla tamamlamaya çalışıyor ama bu oldukça zor görünüyor artık.

Nasıl yani diyeceksiniz? Bir insanın dışlanması, nasıl böyle büyük bir toplumsal sonuca yol açabilir? Bunu anlamak için, hem Tuğrul Eryılmaz’ın bundan sonraki gazetecilik hayatında izlediği çizgiyi iyi anlamak, hem de solun daha sonraki süreçte iyice çoraklaşan kültürel yapısını iyi tahlil etmek gerekir. Tuğrul, kişisel varlığıyla ve gazeteciliğiyle bundan sonraki yıllarda ne kadar zengin bir kültürel renklilik ve zenginlik ortaya koymuşsa, sol da o ölçüde bir kültürsüzlük ya da geri kültür bataklığına saplanmıştır. 1970 ve 1980’lerde, artık 1960’ların sonlarını bile aratacak bir kültürel çoraklaşma ve taassup söz konusuydu.

Gerçi Tuğrul’un anlattığı gibi, 1980 sonlarından itibaren sol, bu kültürel çoraklığın bir ölçüde farkına varıp feminist hareketten, ekolojist hareketten, lgbti hareketinden ve anarşist hareketten bir şeyler almaya çalışmıştır ama bunlar da yarım yamalak ve başarısız organ nakli ameliyatlarından pek farklı olmamıştır. Nitekim Tuğrul, Sokak dergisinin çıkışının da solun katılığına tosladığını anlatıyor kitabında.

Kitabın ağırlığı konusunda yazılacak daha epeyce şey var ama ben burada bu kadarıyla, çok önemli gördüğüm bu noktaya temas etmekle yetineyim, bu ağır kitabın bu yanını ele almış olayım. Nasıl olsa kitap daha birçok yönüyle irdelenecektir.

 

 

Gün Zileli

22 Kasım 2018

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmil.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI