“Tanıtma” ve Gözbağcılık!

 

1917-1918- Devrimden Tek Parti Diktatörlüğüne… adını verdiğim kitabımın birinci yazımını iki gün önce bitirdim. Bu kitabın yazılış sürecinde, konuyla ilgili epeyce kitap alıp okudum, halen de almaya devam ediyorum. 1917 Devrimi’nin 100. Yıldönümü dolayısıyla o kadar çok kitap ve dergi yayınlanmış ve halen de yayınlanmaya devam ediyor ki, hepsine yetişmekte, dahası para yetiştirmekte oldukça zorlanıyorum.

 

Neyse, lafı şuraya getireceğim. Dün, Yevgeni Zamyatin’in Biz (çev: Fatma Arıkan-Serdar Arıkan, İthaki, 9. Baskı, 2018) adlı romanını ve Aleksandr Şleyapnikov’un 1917’ye Giderken (çev: Eren Karaca-Ekin Görkem, Yazılama, 2018) anılarını aldım Kadıköy’deki Mephisto’dan. Beni şaşırtan, TKP’ye yakınlığıyla bilinen ve Grover Furr gibi plastik Stalinistlerin düzeysiz kitaplarının mümessiliğini yapan Yazılama Yayınevi’nin, Şliyapkinov gibi ünlü bir muhalifin kitabını basması oldu. Gerçi anılar 1916 yılına kadar uzanıyordu, dolayısıyla “1917’ye Girerken” başlığı okuyucuyu yanıltıyordu. Üstelik kitabın sağ alt köşesinde “Ekim 1917-2017” damgası vardı. Konunun meraklıları açısından o kadar önemli değil, biz meraklılar artık konuya ilişkin ne bulsak okuyoruz da, sadece 1917 yılını merak edenleri şimdiden uyarayım.

 

Zaten esas mevzu bu da değil. Esas mesele, Yazılama Yayınevi’nin, daha Lenin zamanında, Bolşevik Partisi içinde “İşçi Muhalefeti” adıyla ortaya çıkan muhalefet hareketinin, Aleksandra Kollontay’la birlikte en önde gelen iki liderinden biri olan Aleksandr Şliyapnikov’u okuyucuya nasıl tanıttığıdır? Bu noktada yayınevinin, okuyucuyu yanıltmanın da ötesine gidip, gözbağcılığı yaptığını görmek beni biraz üzdü ama doğrusu hayal kırıklığına uğrattığını söyleyemem. Yani Yazılama Yayınevi’nin meşrebi de şeceresi de böyle bir gözbağcılığa oldukça uygun. Yayınevi, kapaktan ve künyeden hemen sonra gelen 3. Sayfanın üst tarafında yazarı şöyle tanıtmış:

 

Aleksandr Şliyapnikov: 30 Ağustos 1885’te Rusya’nın Murom kentinde doğdu. 13 yaşında fabrika işçisi olarak çalışmaya başladı, 16 yaşında devrimci düşünceleri benimsedi. 1903’te Bolşeviklere katıldı. 1905 devriminde yer aldı. Çeşitli kereler cezaevine girdi. 1908’de Rusya dışına çıktı. Çeşitli Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalıştı, sendikacılık yaptı. 1916’da Rusya’ya döndü. 1917 Şubat Devrimi’nde Petrograd’daki birkaç önde gelen Bolşevik’ten biri idi. Ekim Devrimi’nin ardından Çalışma Komiseri olarak atandı. Aralık 1918’den itibaren iç savaşın Hazar-Kafkas cephesinin Devrimci Askeri Konseyi başkanlığını yürüttü. Daha sonra Rus Komünist Partisi içindeki İşçi Muhalefeti’nin önderi oldu. 1933’te partiden uzaklaştırıldı. 1935’te cezaevine girdi. Üzerindeki suçlamaları kabul etmedi. 2 Eylül 1937’de idam edildi. 1988’de parti üyeliği geri verildi.

 

Öyle anlaşılıyor ki, 1917 Devrimi’nin yıldönümü dolayısıyla bir hayli satan 1917 kitaplarından kendi meşrebine uygun olanları bulup basmakta epeyce zorlanmış Yazılama Yayınevi ve “gözünü karartıp”, hem de daha Lenin döneminden muhalif olan bir Bolşevik’in anılarını basmaya karar vermiş. Bu kadarı bile onlar açısından bir başarı, Stalinist ideolojik bağlılıkları içinde, Stalin’i bir hayli kızdıracak bir açılım sayılabilir. Ne var ki bunu yaparken gözbağcılığa başvurmasalar daha iyi olurdu. Ne demek istiyorum gözbağcılık derken? Örnekleriyle anlatmaya çalışayım.

 

“1933’te partiden uzaklaştırıldı.” !!!

 

FIFA’nın “Üç ay maça çıkmama” yasağı vermesine benzer bir “Parti’den uzaklaştırma” cezası yoktur Komünist Partiler’de. “Uyarı” cezası vardır da, “uzaklaştırma” cezası yoktur. Sadece uyarı cezası alan Parti üyesi, uyarının gösterdiği yönde hareket ederse Parti içinde kalabilir (gerçi Stalin devrinde bunun da örnekleri pek azdır. Uyarı alan bir üye pılı pırtısını bir bavula toplayıp NKVD’yi beklemeye başlasa iyi ederdi). Peki, Yazılama Yayınevi Editörleri Çağdaş Sümer ve Merve Üzel, neden “Parti’den atıldı” demek yerine “partiden uzaklaştırıldı” demeyi tercih etmişlerdir. Çünkü o zaman Parti’den atılan önemli bir Bolşevik’in “suçlarını” sıralamak  zorunda kalacaklardı. Oysa bu “suçların” neler olduğunu, birazdan göreceğimiz gibi onlar da bilmiyorlardı ya da bilseler bile bu “suçlamaların” pek de önemli olmayan, uyduruk şeyler olduğunun onlar da alttan alta farkındaydılar. Hem sonra Stalinist olduğu ya da Stalinizme yakın olduğu farz edilen Yazılama okurları, “kardeşim, karşıdevrimci suçlar işleyenlerin kitaplarını bize neden ‘önde gelen Bolşeviklerden biri’ (arka kapak yazısında böyle yazılıyor) diye takdim ediyorsunuz” diye sormayacaklar mıydı?

 

“1935’te cezaevine girdi.”!!!

 

Biraz dalga geçmeme izin verin lütfen. Bolşevik parti yönetici ve üyelerinin ara sıra “cezaevine girmek” gibi bir alışkanlıkları vardı o zamanlar. Diyeceğim, “üniversite’ye girmek”, “işe girmek” gibi bir şeydi bu! Onları kimse hapse atmazdı da, “kendi canları istediği için” ya da “canları sıkıldığından” bazen “hapse girecekleri” tutardı. Yani burada gördüğümüz gibi özne bizatihi “hapse girenin” kendisiydi.

 

“Üzerindeki suçlamaları kabul etmedi.”!!!

 

Ya, demek üzerinde bazı suçlamalar varmış ve üstelik de bunları kabul etmemek gibi yeni bir “suç” işlemiş. Oysa “suçu kabul etseydi” belki kurtulma şansı olurdu!!! Üstelik bu suç neymiş, o belli değil. Trafik suçu olabilir mi? Yok canım, bunun sözünü etmeye bile değmez. Gerçi akla her şey gelebiliyor. Bir kadına “sarkıntılık suçu” olmasın sakın! Olabilir ama tam belli değil. Çünkü editörlerimiz de belki bilmiyorlar ne suçu olduğunu. Bu o kadar önemli mi ayrıca? Suç suçtur. Bir suç işlemiş mi işlememiş mi? Üstelik “küstahlık edip” suçu kabul etmemiş, ne ayıp! Oysa “sosyalist düzenimizde” esas olan suçu kabul etmektir. Koca sosyalist devletin polisi ve savcısı yalan söyleyecek değil ya! Suçsuzluğunu ispat edebilmiş mi? Hayır. Sadece reddetmiş. İşte ikinci bir suç daha size!

 

“2 Eylül 1937’de idam edildi.”!!!

 

Neden peki? Hiç belli değil. Parti’ye 1903 gibi erken bir aşamada girmiş bir işçi ve işçi önderi, 1933’de Parti’den “uzaklaştırılıyor”, iki yıl sonra, 1935’te “üstündeki suçlamaları kabul etmiyor” ve yine iki yıl sonra, 1937’de idam ediliveriyor. Bu ne sürat! Üstelik kimin, neden idam ettiği de belli değil. Akla her şey gelebilir. Örneğin biri, durumu daha da somutlaştırmak isteyip, “1937’de bir ara ülke dışına çıkmıştı, orada kapitalist polis onu yakaladı ve Bolşevik olduğu için idam etti” diye bir iddiada bulunsa ne diyeceksiniz? Stalin devrini falan bilmeyen masum ve saf bir okuyucu böyle düşünebilir, en azından aklından böyle bir ihtimal geçebilir. Neden insanların kafalarından bin bir ihtimalin ve spekülasyonun geçmesine izin veriyorsunuz ki? Değer mi yani bir kitabı insanlara hap gibi yutturabilmek için bu kadar gözbağcılık yapmaya?

 

“1988’de parti üyeliği geri verildi.”!!!

 

Suçlanıp idam edilmesi için 3-4 yıl gibi kısa bir süre geçmesi gerekirken, aklanabilmesi için  aradan 50 yıl gibi uzun bir zaman geçmesinin gerekmiş olması da “Bolşevik Partisi”nin, üyelerine gösterdiği “ihtimam” açısından gerçekten üzücü! Neyse, artık her şey olmuş bitmiş. Artık Şlyapkinov’un mezarının üstünden kuşlar bile uçmuyor. Ama aklanmış ve şerefi kurtulmuş hiç değilse. Eh, o zaman “biz” de bu kitabı bir güzel basabilir ve Şlyapnikov’un kitabından yararlanarak, onu öldüren rejimin hatırasına ve ideolojisine su taşıyabiliriz!

 

Tarih her şeyi yazmıştır da, bu kadar yüzsüzlüğü yazmış mıdır, emin değilim!

 

 

Gün Zileli

23 Ağustos 2018

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI