Otuz Bir Yıl Önce, Otuz Bir yaşında Kaybettiğimiz Bir Devrimci: Aydın Erol

 

 

Cemalettin Canlı, Aydın Erol Kitabı-Merhaba Yavuz, Notabene, 2018

 

Sol içi bir çatışmada kaza kurşunuyla hayatını kaybetmiş devrimci balet Aydın Erol’un biyografisi. Cemalettin Canlı, çok sayıda arkadaş ve akraba tanıklıklarına başvurarak Aydın Erol’un canlı bir portresini çizmiş bu kitapta. Kitap küçük ama emek büyük. Aydın Erol’u, teknik becerilerini devrimci hareketin hizmetine koşan cevval ve pratik yanıyla Ulaş Bardakçı’ya, fiziğiyle ve sanatçı duyarlılığıyla da Erkan Yücel’e benzettim. Onları da genç yaşlarında kaybetmiştik.

Çok çocuklu bir öğretmen ailesinde büyümüş Aydın Erol. Aile, ana babayla ve ağabeyler ve bir ablayla topluca solda yer alıyor 1960’larda, hepsi de TİP sempatizanı. Kardeşlerin her biri okuyup bir mesleğe intisap ediyor. Aydın’ın tercihi ise sanat oluyor. Bir akrobat çevikliğine sahip. Konservatuvar’a gidiyor ve balet oluyor. Aynı zamanda bir Dev-Yol militanı.

Kitapta başarıyla resmedilen kısa ömrünün aşamalarını burada özetleyecek değilim elbette. Bu kısa tanıtma yazısında üzerinde durmak istediğim nokta, Aydın Erol’un trajik ölümü. Kitabın son bölümünde, tam anlamıyla “pisi pisine” denecek bu ölüm olayının ayrıntıları anlatılmış. Bu ayrıntılardan, üzerinden bu kadar uzun bir zaman geçtikten sonra bazı sonuçlar çıkartmamız mümkün olabilir mi? Bence olabilir.

Kitaptan, Aydın Erol’un ölümüyle sonuçlanan çatışma akşamıyla (23 Ekim 1987) ilgili olarak şunları öğreniyoruz:

“O gün Taner Akçam’ın doğum günüdür… Akşam saatlerinde, Hamburg’un yabancıların yoğun olarak yaşadığı Sternchanze semtindeki Emek Restoran’da bir grup arkadaşıyla doğum günü kutlamasına başlamışlardı.” (s. 136)

Akşam saatlerinde, Türkiye’deki grevci işçilerle dayanışma bildirisi dağıtan ve bu arada işçilere yardım toplayan üç kişilik bir grup gelir restorana. Gelenler, o sırada Dev-Yol’la aralarında bir hayli çekişme ve gerginlik olan “Dev-Sol” grubuna dahil gençlerdir. Dağıttıkları bildiri ise, PKK’ye bağlı bir kitle örgütü olan “Feyka”nın da imzası bulunan ortak imzalı bir bildiridir. “Bildirinin altındaki imzaya itiraz kısa süreli bir gerilime yol açsa da (abç, G.Z.) mekân sahibinin müdahalesi gerilimin tırmanmasını önlemiş ve bu aşama gelenlerin restorandan ayrılmasıyla sonuçlanmıştır.” (s. 136)

Burada biraz duralım. Yazar, ilk olayı biraz hafif geçmiş gibi geldi bana. Yukarıda altını çizdim bu hafif geçmenin. Ama ne kadar hafif geçilirse geçilsin, ortada tuhaf bir durum vardır. İmzaya neden itiraz edilir ki (bu ilerde biraz daha açılacaktır)? Bildiriyi yayınlayan siz değilsiniz, başkaları. O halde sorumlusu olmadığınız bir bildirideki herhangi bir örgütün imzasına itiraz etme hakkınız da yok ve üstelik yeri de burası değil. O platforma dahil olsaydınız, daha bildiri yayınlanmadan, “bu örgütün imzası olmasın” diye itiraz edebilirdiniz. Bildiri yayınlandığına, imzayı atan örgütler imza atanlar konusunda mutabık kaldığına göre size söz hakkı düşmez artık.

Yoksa bu imzanın bulunduğu bildirinin o restoranda dağıtılmasına mı itiraz edilmiştir? Evet, restoran sahibinin böyle bir hakkı vardır. “Bu bildirinin restoranımın içinde dağıtılmasını istemiyorum” diyebilir. Fakat anlaşılan, eğer bildirinin dağıtılmasına itiraz edilmişse, bunu yapan restoran sahibi değil, masada bulunan birileridir. Oysa onların böyle bir hakkı yoktur. Yapabilecekleri tek şey, “hoşlanmadıkları” bildiriyi almamak olabilirdi. Elbette bildiri almamak diye bir hak vardır ama anlaşıldığı kadarıyla olay bu kadarla kalmamış, yazar açıkça söylemese de masadakiler, söz konusu imza dolayısıyla bildirinin dağıtılmasına itiraz etmişlerdir. Bu, açıkçası örgütler arasındaki düşmanlığı körükleyen, ayrıca sansürcü bir tutumdur. Böyle hareket ettikten ve vazo kırıldıktan sonra “sol içi şiddet”ten şikâyet eden bildiriler yayınlamak (kitabın sonunda bu bildirilerden birkaçı ek olarak verilmiştir) beyhudedir.

Adım adım devam edelim.

Taner Akçam’ın anlatımı olayı biraz daha açıklığa kavuşturmaktadır. “Taner Akçam şunları ifade etmektedir: ‘Bildiri dağıtmak için bir grup geldi. Bildiriye altındaki imzadan dolayı itiraz ettik. “Siz bizim kim olduğumuzu bile bile böyle bir bildiri dağıtamazsınız” (abç, G.Z.) dedik. Gerilim tırmanmadan mekân sahibi devreye girdi ve onları mekândan gönderdi.” (s. 136)

Taner’in bu sözleri durumu biraz daha açıklıyor. Demek masadakiler, bildirinin “kim olduklarını bile bile” dağıtılmasına itiraz etmişlerdir. Ne var ki, bildiri dağıtma hukukunda böyle bir şey yoktur. Yani, “altında imzası bulunan bir örgütle hasmane ilişkiler içinde bulunanların olduğu yerde bildiri dağıtılamaz” diye bir kural yoktur. Tersine, bildiri veya bir başka yolla görüş yaymanın hiçbir gerekçeyle engellenemeyeceğidir kural olan. Taner Akçam ve arkadaşlarının böyle bir durumda yapacağı tek şey, daha önce de belirttiğim gibi, bildiriyi almamak olabilirdi. Bunun yerine bildirinin dağıtılmasına “itiraz” etmeleri, yani açıkçası engel olmaya çalışmaları bir özgürlük ihlalidir.

Öte yandan, karşı tarafın anlatımı, olayın basit bir “itiraz” olmayıp, açıkça engelleme olduğunu göstermektedir. Cemalettin Canlı, iyi ki onların açıklamalarına da yer vermiş:

“Ortak imzalı bildirinin altında Kürt yurtseverlerinin imzalarını gören eskinin DY’lisi, şimdilerin ‘Sivil Toplumcuları’ bildirileri dağıttırmayacaklarını belirtiyorlar. Ortamın gerginleşmesi üzerine, Dev-Gençliler [yani Dev-Sol’cular, G.Z.] herhangi bir olaya sebebiyet vermemek için (abç, G.Z.) bildirilerini dağıtmadan, grev bağışı toplamadan lokali terk ediyorlar.” (s. 136)

Birinci nokta, demek “itiraz” denerek hafifletilmeye çalışılan şey, açıkça bildirinin dağıtılmasının fiilen önlenmesiymiş.

İkinci nokta, yukarıda altına çizdim, madem herhangi bir olaya sebebiyet vermemek için lokali terk ettiniz, neden gece yarısı lokale yeniden döndünüz? Bunun bence tek cevabı var: herhangi bir olaya sebebiyet vermek için! Oraya geleceğiz.

Üçüncü bir nokta, belki doğrudan olayla ilgili değil ama karşı tarafın olayı anlatırken “eskinin DY’lisi, şimdilerin sivil toplumcuları” gibi ideolojik dokundurmalarda bulunması, tipik solcu bel altı vuruşlar gibi geldi bana.

Aydın Erol o gece yarısına doğru Göçmen dergisinin mizanpaj çalışmalarını bitirdikten sonra doğum gününü kutlayan topluluğa katılmıştır. Aydın Erol’un topluluğa katılmasından kısa süre sonra, bildiri meselesinden dolayı daha önce restorandan ayrılmış olan grup, belli ki “herhangi bir olaya sebebiyet vermek için” yeniden restorana gelir. Kitapta aktarılan, Yeni Çözüm dergisinin bu konudaki açıklaması hiç ikna edici değil: “Sivil Toplumcuların içkilerini bitirip lokalden ayrılmış olduğu düşünülerek bağış toplamak amacı ile bu kez lokale beş kişiyle giriyorlar. Ancak Sivil Toplumcu grubun lokalden ayrılmadıkları, içmeye devam ettikleri görülüyor.”

Yeni Çözüm dergisinin “içme”  konusuna bu kadar vurgu yapması da bana kalırsa bir başka bel altı vuruş ama bunun üzerinde durmayalım. “Sivil  Toplumcu” grup artık “içkisini” bitirmiştir de çıkıp gitmiştir diye düşündükleri için yeniden gelmişler. Hadi, eskisine göre biraz daha kalabalıkça gelmiş olmalarının üzerinde fazla durmayalım da, madem bu “sivil toplumcu” “ayyaşların” içkilerini bitirerek çekip gitmediklerini gördünüz, o zaman neden içeri girip “herhangi bir olay çıkmasına” bile bile sebebiyet verdiniz be kardeşim!

Kitap, İbrahim Çınar’ın anlatımıyla devam ediyor: “Dev-Solcular gelince yeniden harala gürele oluyor tabii. Dağıtırdın dağıtamazdın vesaire. Aydın hemen Dev-Solcularla bir ilişki kurmaya girişiyor. Bu defa Dev-Solcular da hazırlıklı gelmişler. İtişme kakışma, vuruşma derken silah patlıyor. Geç bir vakit Aydın’ın vurulduğunu ve hastaneye kaldırıldığını öğrendim… Taner ‘Aydın’ı kaybettik’ dedi.” (s. 137)

Bu anlatımda da bir tuhaflık var: “Silah patlıyor.” Nasıl yani? Orada bir silah varmış da kendiliğinden mi patlamış? Anlatımda herhangi bir süjenin belirtilmesinden kaçınıldığı kesin. Peki neden? Çünkü ilk elde silahı kimin patlattığına karar verilmemiş. Ardından Dev-Solcuların patlattığına karar veriliyor ve bu yönde açıklamalar yapılıyor. Fakat kısa sürede gerçek ortaya çıkıyor. Patlayan silah, Dev-Yolculardan Yılmaz Ulusal’a aittir ve o kargaşalıkta mermi kaza sonucu gelip Aydın Erol’un kafasına saplanmıştır. Elbette ortada kesinlikle bir kasıt yoktur ve belki de bu talihsiz olaydan en büyük acıyı Yılmaz Ulusal çekmiş olmalıdır ama hepimizin sorması gereken bir soru hâlâ ortada durmaktadır: Solcular arasındaki bir tartışmada ya da çatışmada silahın ne işi vardır, neden çekilir, neden ateşlenir?

Bir devrimcinin kaza sonucu değil, sol budalalık sonucu ölümü!

 

Gün Zileli

7 Ağustos 2018

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI