1968’in 50. Yılında, Ergun Aydınoğlu, Ersen Olgaç, Gün Zileli

1968’in 50. Yılında, Ergun Aydınoğlu, Ersen Olgaç, Gün Zileli
1968’in 50. Yılında

1968’in 50 yılında, 30. Ve 40. Yılında yayınlanan üç yazıyı yayınlıyoruz.

***

On yıl önce, 1968’in 40. yılı vesilesiyle kaleme alınan Ergun Aydınoğlu’nun aşağıdaki yazısı, daha önce Devrimci Marksizm dergisinin Mart 2009 tarihli 9. sayısında yayınlanmıştır. Burada yayınlanan, söz konusu yazının gözden geçirilmiş versiyonudur.

Türkiye’de ‘‘1968’’ : Kurgu ve Gerçek

Ergun Aydınoğlu

Hafıza yaşamdır; her zaman canlı topluluklar tarafından aktarılır ve o nedenle de sürekli evrim içindedir; hatırlama ve unutmanın diyalektiğine açıktır; yaşadığı deformasyonların bilincinde değildir; her türlü kullanım ve kötü kullanım karşısında daima yenik düşer; bazen uzun süreler unutulur, sonra aniden canlanıverir. Tarih ise, artık var olmayanın yeniden inşasıdır; ne var ki her zaman problemli ve hiçbir zaman tamamlanamayacak bir yeniden inşadır bu. Hafıza, daima güncel bir olgu ve ebedi şimdiye bağlanan bir yaşanmışlık iken, tarih geçmişin temsilidir. Hafıza, duygusal ve sihirli olması nedeniyle sadece kendisini rahatlatacak detaylarla yetinir; o yüzden her türlü aktarmadan, sansürden ya da yansıtmadan etkilenen puslu, uzaktan bakan, akışkan, özel ya da sembolik anılardan beslenir. Oysa entelektüel ve sekülarize edici bir eylem olarak tarih, analizi ve eleştirel söylemi göreve çağırır. Hafıza, anıyı kutsal olana yerleştirirken, tarih, onu adeta oradan kovar.

(Pierre Nora, Mémoire et histoire.)

Bir tarihçi (AntoineProst), tarihin en önemli işlevinin, ‘‘geçmişte yaşanmış olanların hafızadan kurtarılması’’ olduğunu söyler. Üzerlerine çok konuşulan pek çok tarihsel olayla ilgili olarak düşünülebilecek bu görev, ‘‘1968’’in değerlendirilmesine de uyarlanabilir. Çünkü yakın tarihin bu ilginç yılı, özellikle de Türkiye’de, ne yazık ki neredeyse sadece hafıza aracılığıyla algılanan ve değerlendirilen bir konu. Ama işte Pierre Nora’nın da hatırlattığı gibi, anılar ve hafızanın, 1968’i olduğundan farklı görmesi için pek çok neden var.

Aşağıdaki yazı, bir tarih çalışması değil. Ama ona özgü yaklaşımlardan esinlenen ve gerek hafızanın gerekse sadece hafızaya dayanarak yapılmış sözde tarih değerlendirmelerinin tuzaklarından sakınmaya çalışan bir yazı.

Başka ülkelerde biraz daha farklı olabilir; ama eğer Türkiye’de yaşıyorsanız, 1968’in 40. yılında ‘‘Türkiye 68’i’’nin ne olduğundan çok ne olmadığı üzerine konuşmak (ve yazmak) çok daha anlamlı. İşte 1968’in ne olmadığını anlatmanın birinci adımı, genellikle yapılanın tersine, Türkiye’de 1968 yılında gerçekten ne olup bittiğine dikkat çekmek ve bu yılın hangi açılardan öne çıktığını, hangi açılardan farklı ve özel olabileceğini vurgulamak olmalı. Ama ‘‘Türkiye 1968’i’’ni anlamak için, önce bu yılda dünyanın bazı ülkelerinde gerçekten neler yaşandığına bakmak gerek. Unutmamak gerekir ki ‘‘Türkiye 1968’i’’ üzerine yapılan tüm abartmalar, onu mutlaka ‘‘dünya 1968’i’’nin bir parçası olarak görmek istemekten kaynaklanmakta.

1968 yılında dünyada olup bitenler, nasıl oldu da bu yılı her on yılda bir gündeme gelen kutlamaların konusu yaptı? Bu olgunun açıklanmasında yine hafızanın önemli bir yeri olduğu söylenebilir. 1968 yılında dünya, özellikle de o yıllarda genç olanların önemli bir kısmının hafızasına kazınan büyük altüstlüklere sahne olmuştur. Takip eden yıllarda 1968, eski dünyayı sorgulama ve onu değiştirme özlemlerinin sembolü olan bir yıl olarak algılanmaya başladı. Bu durumda şu soru sorulabilir: 1968 gerçekten de dünyayı değiştirme çabaları açısından farklı bir yıl mıydı? Bir başka ifadeyle ‘‘1968’’ dünyayı ne kadar değiştirdi?

Eğer dünyayı değiştirme çabalarından söz ediyorsak, bu açıdan 1968’i özel kılan dev altüstlüklerin sadece Fransa ve Çekoslovakya’da yaşandığı söylenebilir. Bu iki ülkenin siyasal gündemlerinin, siyasal kültürlerinin, entelektüel/ideolojik iklimlerinin ve hatta kimi kültürel kodlarının 1968 yılında yaşadığı dev sarsıntılar dikkate alındığında, bu yılın Fransa için de Çekoslovakya için de son derece farklı ve özel bir yıl olduğu ortaya çıkar.

1968’in bölünmüş dünyasında kapitalizmin Fransa’da ve –o sıralarda algılandığı biçimiyle- sosyalizmin Çekoslovakya’da yaşadığı krizler, tüm dünyada gözlerin bu iki ülke üzerinde odaklanmasına neden olmuştur. Eğer Fransa ve Çekoslovakya’nın bu yılda yaşadıkları söz konusu olmasaydı, daha sonra özel olarak bir ‘‘1968’’den herhalde söz edilmeyecekti. İşçi, gençlik, sivil haklar ya da savaş karşıtı hareketlerin evrimi söz konusu olduğunda ise, bu hareketlerin 1960’ların ikinci yarısındaki yükselişinden söz edilecek, ama herhangi bir yıla (ve tabii ki 1968’e) bir ayrıcalık tanınmayacaktı.

1968 yılında Fransa ve Çekoslovakya’da olup bitenler, bugün kendi 68’lerinden söz eden ülkelerde yaşananlardan çok daha önemli ya da kelimenin gerçek anlamında ‘‘tarihsel’’ idi. Oysa sadece 1968 yılı söz konusu olduğunda, ABD’deki Vietnam Savaşı karşıtı hareketlerde, Amerikalı siyahların ya da Kuzey İrlandalıların sivil haklar mücadelesinde, Almanya, İtalya, Türkiye, Meksika, Yugoslavya gibi ülkelerdeki gençlik ve işçi hareketlerinde, bu anlamda bir tarihsellik bulmak mümkün değildir.

1968’i ‘‘Tarihsel’’ Yapan İki Ülke: Fransa ve Çekoslovakya

Fransa’da 1968’in Mayıs ayında, Çekoslovakya’da ise 1968’in başlarından aynı yılın sonbaharına kadar yaşananlar, bu iki ülkenin siyasal gündemlerini alt üst etmiş, siyasal kültürlerinde ve ideolojik iklimlerinde önemli değişikliklere yol açmış ve –özellikle Fransa söz konusu olduğunda- kimi kültürel kodlarda değişimler yaratmıştır. Daha da ötede 1968 yılında Fransa ve Çekoslovakya’da yaşananların, bu iki ülkede de siyasal-toplumsal düzenin değişimi potansiyelini ortaya çıkardığı söylenebilir. 1968 yılında Fransa ve Çekoslovakya’da olup bitenler, tüm dünyada politika ile ilgilenen kuşakların hafızasında bu nedenle yer etmiştir.

Fransa’da sosyal hareket, Mayıs başlarında üniversite işgalleri ile başlar. Bu olay, adeta ‘‘masmavi gökyüzünde çakan bir şimşek’’ gibidir. Çünkü Mayıs 1968 öncesindeki Fransa, geçmişin siyasal, sosyal, ideolojik kavgalarından yorulmuş adeta uzun bir dinlenmeye hazırlanıyor gibidir. 5. Cumhuriyet’i kuran siyasal kavgalar ya da sadece Fransız emperyalizmini değil Fransız toplumunu da şiddetle sarsan Cezayir savaşı artık geride kalmıştır. Gaullisme’in on yıllık iktidarı ise Fransız toplumunun çelişkilerini yumuşatmış gibidir. 15 Mart 1968 tarihli Le Monde’da yayınlanan bir yazı, ‘‘Fransa sıkılıyor’’ başlığını taşır. Le Monde yazarı Viansson-Ponté’ye göre, 1968 yılında Fransa’nın kamusal hayatını karakterize eden şey, sıkıntıdan başka bir şey değildir; ve Fransızlar dünyayı sarsan büyük altüstlüklere katılmaya pek niyetli gözükmemektedir. Viansson-Ponté“Fransa sıkılıyor” derken, ünlü Fransız şair ve politikacısı Lamartine’in 1839 yılında, ‘‘Temmuz Monarşisi’’ Fransa’sı için kullandığı sözleri aktarmaktadır. Dolayısıyla bu sözlerin, büyük altüstlüklerin öngörüsü anlamında söylendiğini düşünmek mümkün değildir. Hatırlatmak gerekir ki Lamartine’in Fransası, 1848 devrimini onun bu sözlerinden yaklaşık on yıl sonra yaşayacaktır.

Le Monde’un bu ilginç makalesinin yayınlanmasının üzerinden iki ay geçmeden, devrimler ülkesi Fransa, 20. yüzyılda yaşadığı en büyük toplumsal sarsıntılarından birisi içine girer. İlk patlama, üniversitelerde gerçekleşir. Mayıs 1968’i başlatan ve sembolize eden üniversite işgalleri, her şeyden önce öznesi ve tarzı itibariyle muazzam bir yeniliği ifade eder. İleri derecede endüstrileşmiş ülkelerde üniversite gençliğinin bir sosyal hareket öznesi olarak ortaya çıkışı beklenmedik bir olaydır. Bunu hazırlayan, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik büyüme ve eğitim olanaklarının gelişmesi ve yaygınlaşmasıdır. Hareketin, üniversite gençliğinin en geniş kesimlerini kapsamış olması ise bir diğer yeniliktir. Pek çok yerde üniversitelilere liselilerin de katılması, adeta bütün bir genç kuşağın ayaklanmakta olduğunu düşündürür. Öte yanda öğrenci gençlerin üniversitelerini işgal ederek bu kurumların kendilerine ait olduğunu dile getirmeleri ise, onları siyasetin öznesi yapan bir nitelik taşır.

Ne var ki üniversite işgallerinin siyasal ve sosyolojik anlamı bunlarla sınırlı değildir. Fransız gençleri sadece antidemokratik eğitim-öğrenim kültürünü değil, tüm kurumları ve temel ilişkileriyle mevcut düzeni sorgulayan bir tutum içine girmektedirler. Bu yanıyla öğrenci hareketi, Fransa için adeta bir kültür devriminin habercisi gibidir.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, ‘‘Fransa 1968 Mayıs’ı’’ ile akıllara ilk gelen şey, doğal olarak bu dev öğrenci ayaklanmasıdır. Ne var ki eğer Mayıs ayaklanmaları üniversite ve lise öğrencilerinin eylemi ile sınırlı kalsa idi, muhtemeldir ki bugün ‘‘1968 Fransa’sı’’ndan de söz edilmeyecekti. Buna olanak verecek olan, öğrenci hareketinin yarattığı sarsıntının toplumun diğer kesimlerine de sıçramasıdır. Üniversite işgallerinden kısa bir süre sonra Fransa, tarihinin en büyük genel grevini yaşar. Savaş sonrası Avrupası’nın en büyük genel grevidir bu. Mayıs 1968’de Fransa’ya birkaç hafta egemen olan siyasal-ideolojik atmosfer dikkate alındığında söz konusu olan, kapitalist düzen açısından yıkıcılık potansiyeli taşıyan bir genel grevdir. Kuşkusuz 1968 Fransa’sı bir devrimin eşiğinde değildir. Ama en azından o günlerde görüldüğü kadarıyla ‘‘her şey mümkün’’dür. 20. yüzyılın ikinci yarısında ilk defa olarak ileri derecede endüstrileşmiş bir toplumda (bir ‘‘bolluk toplumu’’nda) büyük bir isyan yaşanmaktadır. Üstelik, söz konusu olan herhangi bir endüstrileşmiş ülke değil, devrimler ülkesi Fransa’dır.

1968 dünyasının ikinci büyük altüstlüğü ise Çekoslovakya’da yaşanır. ‘‘Prag Baharı’’ olarak da bilinen bu gelişme, Çekoslovak Komünist Partisi içindeki reformcu kanadın yönetime gelişi ile başlar. Alexander Dubçek, Ocak 1968’de parti genel sekreteri seçilir ve reformcu programını uygulamaya girişir. Bu program, demokratik özgürlükler ve kısmi ekonomik serbestleştirmeler yoluyla bürokratik diktatörlüğü çözmeyi amaçlamaktadır. Doğal olarak Sovyetler Birliği’ndeki egemen bürokrasi, bu gelişmeyi, Çekoslovakya’nın Sovyet Blok’undan bağımsızlaşması olarak görür. Bu açıdan Sovyet yönetici bürokratlarının gözünde Prag Baharı, egemenlikleri altındaki Doğu ve Orta Avrupa’da daha önce yaşanmış olan iki büyük sarsıntının tekrarından başka birşey değildir. Bunlardan birincisi, Tito Yugoslavyası’nın bağımsızlaşması (1948), ikincisi ise Macar ihtilalidir (1956). Sovyetler Birliği, Yugoslavya’nın bağımsızlaşmasına fazla ses çıkaramamıştır. Çünkü pek çok Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin tersine Yugoslavya, Nazi işgalinden sadece Sovyet Kızılordusu sayesinde değil, esas olarak Yugoslav komünistlerinin öncülük ettiği Milli Kurtuluş Ordusu’nun mücadelesiyle kurtulmuştur. Oysa Sovyet yöneticilerinin, Macaristan’ın Sovyet nüfuzundan çıkma yönelişine tepkileri çok farklı olur.

1968 yılında Çekoslovakya’da yaşananlar, bu anlamda akla Yugoslavya’yı değil Macaristan’ı getirir. Söz konusu olan Sovyetler Birliği nüfuz bölgesi içinde bir ülkedir. O nedenle Sovyetler, ‘‘Yalta-Potsdam Avrupası”nda stratejik bir değişim anlamına gelebilecek olan bu gelişmeleri her ne pahasına olursa olsun durdurma kararlılığını gösterir. 21 Ağustos 1968 günü Çekoslovakya, başta Sovyetler Birliği olmak üzere bir dizi Varşova Paktı üyesi ülkenin askeri birlikleri tarafından işgal edilir. Dubçek ve diğer Çekoslovak Komünist Partisi yöneticileri tutuklanarak Sovyetler Birliği’ne götürülür ve orada kendilerine, reformcu programlarını reddettiklerini belirten belgeler imzalatılır. Bunun ardından Çekoslovakya’da yaşanan süreç, Ocak 1968’de büyük bir sıçrama yapan ve o ivme ile 20 Ağustos’taki işgale kadar büyük mesafe kaydeden reformcu hareketin ortadan kaldırılması olacaktır.

‘‘Prag Baharı’’, Fransa Mayıs ayaklanmaları ile birlikte, ‘‘1968’’e tüm mitik karakterini veren ikinci büyük olaydır. Burada bir ‘‘yakıştırma’’ söz konusu değildir. Yaşananların, her iki blok açısından da tarihselliği vardır. Çekoslovakya’daki gelişmeleri, Sovyet sisteminde bir çatlak olarak gören Kapitalist dünyanın egemen çevreleri, bu konuda dev bir propaganda savaşı başlatır. Bu çevreler, her ne kadar sonunda bir çöküş ya da tam bir çözülme öngörmeseler de, bu olayın Sovyet sistemine karşı ideolojik kavgalarında kendilerine önemli bir silah verdiğinin farkındadırlar. Bu koşullarda ‘‘Çekoslovakya olayları’’, tüm 1968 yılı boyunca dünya gündeminin en başlarındaki yerini korur. O anlamda 1968, aynı zamanda ‘‘Prag Baharı”nın yılıdır.

Kuşkusuz ‘‘Prag Baharı’’nın dünya kamoyu üzerindeki etkisi, sadece Soğuk Savaş propagandistlerinin çabalarıyla açıklanamaz. 1968 yılında Çekoslovakya’da yaşanan, aynı zamanda bürokratik diktatörlüğe karşı gerçek bir özgürlük ve demokratikleşme hareketidir de. O nedenle bu ülkedeki reform hareketi, sadece ‘‘yeni sol’’ ve Sosyal Demokrasi tarafından değil, bir süredir ‘‘Marksist-Leninist’’ (Stalinist) dogmaları artık savunamaz hale gelmiş bulunan ve SBKP’den bağımsızlaşma sancılarını yaşayan komünist partiler tarafından da desteklenmiştir.

Son olarak 1968’in, gerek Fransa gerekse Çekoslovakya için ‘‘özel’’ ve ‘‘tarihsel’’ bir yıl olduğu, o tarihten bugünlere kadar geçen süreçte bu yılın nasıl algılandığına bakılarak da anlaşılabilir. Bunun en iyi gözlenebileceği yer, dönemin önde gelen şahsiyetlerinin biyografileridir. Şöyle ki, sadece Fransa ve Çekoslovakya’nın önde gelen şahsiyetlerinin biyografilerinde 1968’in özel bir yeri vardır. İster siyasetçi, ister entelektüel, ister sosyal hareket önderi olsunlar, tarihsel aktörlerin 1968 yılındaki konumları, rolleri, müdahaleleri, sadece bu iki ülkenin tarihinde özel bir anlam taşır ve dolayısıyla biyografilerde ayrıntılı bir yer tutar. Bu kişi ister Alexander Dubçek ya da De Gaulle gibi bir devlet adamı, ister Daniel Cohn Bendit gibi bir öğrenci lideri, ister Jean Paul Sartre veya Vaclav Havel gibi bir entelektüel veya Georges Seguy gibi bir sendika lideri olsun, hepsinin biyografisinde 1968’in özel bir yeri olmak zorundadır. Oysa aynı şeyi, örneğin ABD’den, İtalya’dan, Kuzey İrlanda’dan, Meksika ya da Türkiye’den siyaset adamları, entelektüeller veya sosyal hareket önderleri için düşünmek olanaksızdır.

Bu noktada, ‘‘1968 ve Vietnam savaşı’’ ilişkisi üzerine birkaç şey söylemekte yarar var. Şu nedenle ki, 1968 denilince dünya ölçüsünde hafızalarda iz bırakan bir diğer olay da, Vietnam’daki Tet Saldırısı’dır. Kuzey Vietnam’ın 1968’in Ocak-Şubat aylarında gerçekleştirdiği bu harekat, askeri yönden ifade ettiği başarısızlığa rağmen, ABD ve Güney Vietnam kuvvetlerinde büyük moral bozukluğu yaratmış ve dünya kamuoyunda ABD’nin yenilebileceği düşüncesinin güç kazanmasına yol açmıştır. Ancak Vietnam savaşı da, onun Tet Saldırısı safhası da, kurgusal 1968 dünyasının adeta bir aksesuarı gibidir. Vietnam’ın 1968 olgusundaki bu aksesuar işlevini görmenin bir yolu da, bilinen ya da akla gelen ‘‘1968’liler’’ arasında bir Vietnamlı aramak olabilir.

Başka Ülkelerin ‘‘1968’’i

1968 üzerine koparılan bunca gürültüye bakıldığında şu soru son derece haklı ve mantıklı bir soru olmalı: Fransa ve Çekoslovakya dışındaki ülkelerin 1968’i yok mudur?

Bu soruya hem ‘‘evet’’ hem de ‘‘hayır’’ cevabı verilebilir. ‘‘Evet’’ denilebilir, çünkü bu yılda pek çok ülkede toplumun hafızasında iz bırakan olaylar yaşanmıştır. ABD, Türkiye, İtalya, Meksika, Almanya bu konuda hemen akla gelebilecek ülkeler. Ama öte yanda aynı soruya ‘‘hayır’’ cevabı da verilebilir; çünkü bu yaşananlar, söz konusu ülkelerin siyasal gündemlerini alt üst edecek ya da siyasal-ideolojik atmosferlerini dönüştürecek boyutta değildir. Bir anlamda 1968 yılında bu ülkelerde yaşananlar, 1960’lı yıllarda yaşanan sürecin bir devamı, bir parçasıdır.

Gerçekten de 1945 sonrasının dünyası bir bütün olarak düşünüldüğünde 1960’lı yıllar, sosyal hareket, sosyal muhalefet, entelektüel tartışma ve açılım yıllardır. Pek çok ülkenin 1968 yılında yaşadıkları, bu on yılda yaşananların bir parçası gibidir. Bu durumun, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, İtalya ve Türkiye gibi ülkeler için geçerli olduğu söylenebilir. Diğer yanda az sayıda birkaç ülke içinse 1968, kısa bir süre sonra sönecek ani sosyal patlamaların yaşandığı bir yıl olarak ortaya çıkar. Örneğin Meksika ve Yugoslavya’da yaşanan gençlik hareketleri bu kategoride değerlendirilebilir.

Sonuç olarak bütün bu ülkelerde 1968 yılında yaşanan politik-sosyal altüstlüklerin, zamana yayılan etkileri oldukça sınırlıdır. O nedenle bu ülkeler için özel olarak bir ‘‘1968’’den söz etmek abartma olarak görülmeli. Bu yargıyı belki de en iyi bir şekilde, bu yılda Türkiye’de yaşananlar konusuna eğilerek açıklamak mümkün.

1968 Yılında Türkiye’de Ne Oldu?

Türkiye siyasetinin 1960’lardaki evrimi açısından bakıldığında, siyasetin temel aktörlerinin 1968 yılında çok farklı ve özgün deneyler yaşadıklarını söylemek mümkün değildir. 1965 Ekim’inde tek başına iktidara gelen Adalet Partisi, 1968 yılında henüz iktidar yıpranmasının uzağındadır ve bir yıl sonra yeni bir seçim zaferi elde edecektir. AP iktidarının ilk sarsıntıları için 1968 yılını değil, 1970 krizini ve AP’den yeni bir partinin (Demokratik Parti) doğuşunu beklemek gerekir. Ordu-siyaset ilişkileri açısından bakıldığında da 1968 yılı hayli ‘‘sıradan’’ bir yıldır. 27 Mayıs’tan gelen hiyerarşi-dışı ordu müdahaleciliği geleneği, 1965 seçimleri ve Sunay’ın cumhurbaşkanlığı ile birkaç yıl önce geri plana itilmiştir. Bu geleneğin yeniden canlanması için 1969 yılını beklemek gerekir. Diğer yanda 1968’in, solun Türkiye siyasetindeki yeri açısından özel (ya da ‘‘hayırlı’’) bir yıl olduğu da söylenemez. 1965 yılında parlamentoya girmiş bulunan TİP, 1966 sonlarından itibaren örgütsel ve ideolojik bir krize sürüklenmiştir. Bu olumsuz süreç 1968 yılında da devam eder, hatta daha da şiddetlenir. Solun evrimi açısından bakıldığında, bu yılda olumsuzlukların ağır bastığı rahatlıkla görülebilir.

Peki bir ‘‘Türkiye 68’’i üzerine konuşmak tamamen hayal görmek midir? Bu soruya cevap anlamında şunlar söylenebilir: Kuşkusuz ‘‘Türkiye 68’’i üzerine söylenenlerde bir hayal unsuru vardır. Bir başka ifadeyle ‘‘Türkiye tarihindeki özel yeri ile 1968’’ bir kurgudan ibarettir. Ama öte yanda şunu da kabul etmek gerekir ki 1968 yılı, Türkiye’de özel olarak bir konuda –sosyal hareketlerin gelişmesinde- önemli bir aşamaya tekabül eder. Her şeyden önce bu yılda, dev üniversite işgal ve boykotları yaşanmıştır. Yine 1968, işçi hareketinin önemli bir canlanma yaşadığı bir yıl olarak da görülmelidir. Ne var ki buradan kalkarak 1968’i bir ‘‘sosyal hareketler yılı’’ olarak ilan etmek ya da sosyal hareketlerin bu yılda zirveye çıktığını söylemek abartı olur. Çünkü her ne kadar 1968 yılındaki öğrenci hareketleri muazzam bir yeniliği ifade etse de, bu yılın öncesinde ve özellikle de sonrasında işçi, öğrenci ve daha sınırlı boyutlarda da olsa köylü hareketlerinin yaşadığı evrim son derece önemlidir. 1968 sonrasında çok daha yoğun işçi hareketleri yaşanır. Aynı şey, kırsal alanlardaki sosyal hareketler için de geçerlidir.

Bir diğer ifadeyle 1968 yılında Türkiye’de sosyal hareket anlamında pek çok şey yaşanmıştır. Ama bunlardan sadece üniversite işgal ve boykotları yeganedir. Bu anlamda 1968’in, olsa olsa kitlesel bir demokratik üniversite hareketinin ortaya çıkışı açısından özel bir yıl olarak öne çıktığı söylenebilir.

1968 yılında Türkiye’de yaklaşık 130-140 bin dolaylarında üniversite öğrencisi vardır. Bu kitlenin çok geniş bir kesimi söz konusu hareketlere katılmıştır. Bu katılım, bugünün Türkiyesi’nde milyonu aşkın üniversite öğrencisinin işgal ve boykot hareketlerine katılması ile eşdeğerdir. Tek başına bu sayısal veri bile, Türkiye’de 1968 olgusunun niye hafızalarda güçlü bir yer tuttuğunu gösterebilir.

1968 Haziran-Temmuz’unda üniversiteleri işgal eden, boykot yapan öğrenciler ne istemekteydiler? Bu öğrencilerin, birbirinden bağımsız bir dizi işgal ve boykot komitesi tarafından formüle edilmiş taleplerini şöyle özetlemek mümkün: Köhnemiş üniversite eğitim sisteminin demokratikleşmesi, öğrencilerin üniversite eğitiminin nesnesi değil öznesi olarak tanınması, eğitimde fırsat eşitliği ve eğitim sonrası çalışma olanaklarının sağlanması.

Daha somut olarak ifade edilecek olursa öğrenciler, üniversite yönetimine katılma, yönetmelik ve sınav sistemlerinin yeniden düzenlenmesi, üniversiteler yasasının değiştirilmesi, üniversitelerdeki eğitim-öğretim koşullarının iyileştirilmesi, öğretim üyesi-öğrenci ilişkilerinde demokratikleşme, öğrenci yurtlarının iyileştirilmesi, yüksek öğrenim burslarının artırılması ve yaygınlaştırılması, özel üniversitelerin kapatılması, öğretim üyelerinin tam gün çalışmasının sağlanması gibi talepler yükseltmişlerdir.

Kitleselliği ve demokratik üniversite talepleri ile birlikte dikkate alındığında, 1968 üniversite işgal ve boykotlarının Türkiye tarihinde yegane olduğunu vurgulamak gerekir. Türkiye’de ‘‘demokratik üniversite’’yi hedefleyen bu çapta geniş bir sosyal hareket 1968 öncesinde yaşanmamıştır; 1968 sonrasında da yaşanmayacaktır. Kuşkusuz 1968 sonrasında üniversite öğrencileri arasında siyasallaşma daha da yoğunlaşacak ve üniversite gençliği 1980’e kadar önemli bir sosyal hareket öznesi olacaktır. Ama bu dönemde üniversite öğrencileri esas olarak politik hedefler doğrultusunda seferber edilmektedirler.

Sonuç olarak ‘‘Türkiye 1968’i’’ni uğratıldığı mistifikasyondan kurtarmak için iki temel şey gerekmekte: Birincisi, o yıla özgü siyasal gelişmelerin, sosyal hareketlerin ve ideolojik iklimin gerçek niteliğinden hareketle, 1968 üzerine yapılan değerlendirmelerin ne ölçüde gerçekçi olduğunu ortaya koymak; ikincisi ise, üniversite işgal ve boykotlarının, hafızalarda iz bırakacak bir sosyal hareket olarak öne çıktığını vurgulamak. Ne yazık ki bu iki görev de günümüzde layıkıyla yerine getirilmemekte. ‘‘1968’’ üzerine bu kadar gürültü kopartılan bu 40. yılda, o yılın üniversite işgal ve boykotları üzerine tek bir kitabın bile yayınlanmaması, bu konuda çok şey söylemekte.

‘‘1968’li’’ Ne Demek ?

‘‘1968’li’’, siyaset literatürünün –deyim yerindeyse- ‘‘soft’’ kavramlarından birisi. Aslında bu bir Kıta Avrupası terimi ve muhtemelen ilk kez Fransa’da kullanıldı. Terimin İngilizce’de karşılığı yok ve dolayısıyla İngiltere ve ABD’de kullanılmadığı söylenebilir. Ama öte yanda Almanca ve İtalyanca karşılıkları var.

Buradan, Türkiye’ye gelinebilir. Yaklaşık son yirmi yıldır Türkiye’de de bolca kullanılan bu terimin –en azından Türkiye için- bir anlamı olabilir mi? Ya da Türkiye’de ‘‘1968’li’’ var mı?

Eğer bu terimle bir ‘‘politik kuşak’’tan söz ediliyorsa, o durumda 1968’in bu kuşakla ilgili olarak bir şeylerin başlangıcı ya da zirvesi olduğu söyleniyor demektir. Oysa Türkiye’de yaşandığı haliyle 1968’in böyle bir anlamı olduğunu söylemek, gerçeği zorlamak anlamına gelir. Her şeyden önce şu nedenle ki, işgal ve boykotlar, onlara öncülük eden solcu öğrencilerin siyasal militan olarak yaşadıkları deneyler arasında özel olarak öne çıkan bir deney değildir. 1968 sonrasının Türkiyesi, gerek sol içi tartışmalar gerekse sosyal hareketler (özellikle işçi-köylü hareketleri) açısından, 1968’den çok daha zengin bir içerik taşıyacaktır. Bir başka ifadeyle solcu gençler, 1968 sonrasında çok daha önemli ve yoğun siyasal deneyler yaşayacaklardır. Bu olgular dikkate alındığında, 1968 işgal ve boykot hareketlerindeki öncü rollerinin onlara özel bir deney imtiyazı kazandırdığını söylemek mümkün değildir.

Bu noktada hatırlatmak gerekir ki, 1968 yılındaki öğrenci hareketi, ilk kez Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi gibi solcu öğrencilerin o kadar da yoğun olmadığı bir yerde başlamış ve hızla Ankara ve İstanbul’daki diğer fakültelere yayılmıştır. Ne var ki öğrenci hareketinin zirveye çıktığı bu haftalarda, solcu öğrencilerin çok etkin olduğu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde herhangi bir hareketlilik yaşanmamıştır. Çünkü SBF de, ODTÜ de, o dönemin Türkiyesi’nde, öğrenim koşullarının görece iyi olduğu birer fakülte ve üniversitedir, dolayısıyla buralarda “demokratik üniversite” sloganının yükseltilmesi pek anlamlı değildir!

Sonuç olarak 1968 öğrenci hareketleri, ne özgün bir politik aktör ne de özgün bir solcu tipi ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla, dünyanın kimi ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de ‘‘1968’li’’ terimi, ‘‘Türkiye 1968’i”üzerine yaratılan mistifikasyonun bir sonucudur. Söz konusu olan yakıştırma bir terimdir. Sosyal hareketin mevcut olmadığı, sol açısından olumsuz bir ideolojik iklimin varlığı koşullarında bu terim, geçmişe yönelik bir özlemden başka bir şeyi ifade etmez.

Türkiye Solu ve 1968

Bundan birkaç ay önce 1968 anmaları kapsamında yapılan bir toplantının (‘‘Marksizm 2008’’) çağrısında şu başlık yer almaktaydı: ‘‘1968: Türkiye’de Solun Atılım Yılları’’. Bu başlıktan şunu anlamak herhalde yanlış olmaz: 1968, Türkiye solunun evriminde bir atılım yılıdır ya da solun entelektüel, siyasal, örgütsel gelişmesi itibariyle bu yıl, sol hareketin gelişme sürecinde bir zirveyi temsil eder.

Ne var ki konuya solun ideolojik, entelektüel evrimi ve Türkiye siyaseti içindeki rolü açısından bakıldığında, 1968 yılında “atılım”dan çok bir tıkanma görmek çok daha anlamlı. 1965 yılında parlamentoya giren ve ülke siyasal gündemini güçlü bir şekilde etkilemeye başlayan TİP, birkaç yıl sonra ideolojik ve örgütsel bir kriz yaşamaya başlamış ve büyük bir hızla Türkiye siyasetinin marjinal bir unsuru haline gelmiştir. 1968 yılında yaşananlar bu süreci tersine çevirmemiş, daha da şiddetlendirmiştir. Bu tarihten sonra TİP ve genel olarak sol hızlı bir parçalanma dönemine girer. 1968’in sonlarına varıldığında, Türkiye solu üç büyük parçaya bölünmüştür. Bu çözülme 1970-71 yıllarında daha da şiddetlenecek ve 1974 sonrasında yaşanan yeni bölünmelerle Türkiye solu, 12 Eylül 1980’in arifesinde 40-50 parçalı dev bir nebülöz haline gelecektir. Bu gerçeklik dikkate alındığında, bu olumsuz sürecin miladı değilse bile, önemli bir aşaması olarak görülebilecek olan 1968’i sol için bir ‘‘atılım yılı’’ olarak görmek olanaksızdır.

Aslında 1968 yılı, Türkiye solu için değilse de, eski TKP’lilerin önderliğindeki Milli Demokratik Devrim (MDD) hareketi için ‘‘önemli bir yıl’’ olarak görülebilir. Çünkü bu yılda MDD hareketi, gerek TİP gerekse onun gençlik örgütü olan FKF içinde çok sayıda militan kazanmış ve kısa bir süre sonra solun bütününe egemen olabilecek yeni bir akım olarak görülmeye başlanmıştır. Ne var ki MDD demek Türkiye solu demek değildir. Ayrıca MDD’nin gelişmesi, Türkiye’de Stalinci Marksizmin güç kazanması ve solun potansiyel parçalanmasının hazırlanma süreci olarak da görülebilir. Çok değil bir yıl sonra MDD de kendi içinde ilk bölünmesini yaşayacak ve bunu başka bölünmeler izleyecektir. O yüzden MDD’nin 1968 yılında öne çıkışını, Türkiye solunun bir atılımı olarak görmenin ciddiye alınacak bir tarafı olmamalı.

Diğer yanda hiç kuşku yok ki 1960’lı yıllarda sosyal hareket, soldan ayrı düşünülemeyecek bir olgudur. Bu açıdan bakıldığında, sosyal hareketin 1968 yılında hız kazandığı görmezden gelinemez. Her şeyden önce öğrenci hareketi, tarihindeki en büyük kitleselliğe bu yılda ulaşmıştır. Yine 1968 sonbaharından itibaren, özellikle İstanbul ve çevresinde, yasa dışı grev ve fabrika işgalleri yaşanır. Ama bunlara bakıp, 1968’i sosyal hareketin ‘‘zirve yılı’’ ilan etmek aceleci bir yargı olur. Çünkü işçi hareketi daha sonraki yıllarda daha büyük bir dinamizm kazanacak ve bu on yıldaki zirvesine 15-16 Haziran 1970 gösterileriyle ulaşacaktır.

Diğer yanda 1968’de yaşanan türden kitlesel bir ‘‘demokratik üniversite’’ hareketinin Türkiye’de bir daha yaşanamadığını da kabul etmek gerek. Ne var ki, yüksek öğrenim gençliği içindeki siyasallaşma, dinamik bir öğrenci hareketi ve bu süreçte solun etkisi 1971 yılına kadar sürmüştür. Kırsal alanlardaki sosyal hareketliliklere gelince, onlar da esas olarak 1969 ve 1970 yıllarında yaşanmıştır. Bütün bunlar dikkate alındığında, 1968’i sol ve sosyal hareket için bir zirve yılı olarak görmek olanaksızlaşır.

Sonuç

Sözün kısası, sol ve sosyal hareketler açısından bakıldığında, Türkiye’nin ‘‘1968’’i yoktur. Bu açıdan olsa olsa ‘‘1960’lar’’ı vardır. Bu on yılda Türkiye solu ve sosyal hareketi pek çok açıdan tarihindeki en olumlu dönemini yaşamıştır. Solun üniter karakteri ve bir siyasal sınıf hareketi oluşturma sürecine girişi, ülke siyasal gündemini etkilemesi, solun entelektüel hegemonyasının oluşumu, işçi-sendikal hareketin ulaştığı düzey, öğrenci hareketinin boyutları, kırsal alandaki toplumsal hareketlilikler, bütün bunlar 1960’lara damgasını vuran gelişmelerdir. Elbette söz konusu olan, karmaşık ve eşitsiz bir gelişmedir. O nedenle de bu on yıllık süreçte bir zirve saptamak olanaksızdır.

Ancak Türkiye’de 1968 yılında, “demokratik üniversite” sloganı etrafında dev bir kitle hareketinin yükseldiği de unutulmamalı. 2008 Türkiyesi’nde gençliğin –toplumun tüm diğer kesimleri gibi- on yıllardır siyasetten uzaklığı ve Türkiye üniversitelerinin gerek entelektüel birikim gerekse demokrasi açısından içinde bulunduğu içler acısı durum göz önüne alındığında, kırk yıl öncesinin işgal ve boykotları, günümüz genç kuşaklarına aktarılması gereken bir deney olarak ortada durmakta. Bu demektir ki ‘‘1968’in Mirası’’nın konuşulması ve tartışılması için hâlâ pek çok nedenimiz var. Ama bu Miras’ın konusunu, çapını, boyutlarını tahrif etmemek koşulu ile.

***

Bir Fırtınadan Kalan Miras:1968

Ersen Olgaç

Eğlenceler, toplantılar, tartışmalar, gösteriler sona ermiş gibi görünüyor. 68’in 40. yıldönümü adına Mayıs ayından beri yoğun bir medyatik taarruza paralel olarak sol içinde de bir 68 rönesansına tanık olduk. Kimileri bu durumun 1968’e uyarlanarak, 68 hafta süren Hatırla Sevgili adlı televizyon dizisinden, kimileri de gençlik kesimindeki yeni bir radikalleşmeden kaynaklandığı görüşünde. Her ne olursa olsun 68’in 40. Yılı, gündeme damgasını vuran AKP davasına, Ergenekon iddianamesine ve Kürt direnişine karşı neredeyse topyekün seferberliğe rağmen, yoğun yaşandı.

1968’de Türkiye’de ve dünyada neler olduğu yeterince yazıldı, söylendi. O dönemin hikayesini öğrenmek ya da hatırlamak isteyenler en başta İşçi Mücadelesi’ nin Mayıs-Haziran 2008 tarihli sayılarından ve diğer sol, sosyalist yayınlardan yeterince bilgi toplayabilirler. Ama 68’in arka planını görmeden 68 direnişini tek başına Avrupa’daki rüzgarın Türkiye’ye yansıması olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Ersen Olgaç
68 direnişi, Türkiye’nin iç dinamiklerinden ayrı düşünülemez. 1961 Anayasasının getirdiği nispi özgürlük ortamı, TİP’in, DİSK’in ve 68’in gündeme gelmesinde önemli bir kilometre taşıdır . Nasıl ki, 1919-22 ihtilali Anadolu’da devlet kapitalizmiyle atbaşı giden finans kapital egemenliğini ürettiyse, 1950 seçimleri, ekonomik olarak iyice palazlanan burjuva sınıfının, politika sahnesinde çok partililik adına egemenliğini ve nihayet 27 Mayıs da finans kapitalin ekonomide değil, siyaset alanındaki egemenliğine set çekme çabasını üretti.

27 Mayıs’ın ürünü olan 1961 Anayasa’sı, 27 Mayıs’ı gerçekleştirenlerin iradelerinden bağımsız olan nispi bir aydınlanma belgesi olarak Türkiye toplumunun gidişatına damgasını vurdu. 27 Mayısçıların iradelerinden bağımsızdır, ama yapılarından bağımsız değildir. Çünkü o yapı, sadece finans kapitalin siyasi iktidarını değil, Türk ordusunun da geleneksel hiyerarşik yapısını paramparça etmiştir. Yüzbaşı ile albay rütbesi arasında kalan kesim, bir bakıma orgenerallerin bile üzerine geçen bir yapılanmayı, bir başarılı ve iki başarısız darbe girişimiyle (22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963), 1963’ün ortasına kadar sürdürebildiler. 1965’de Adalet Partisi’nin seçim zaferi sonucunda başbakan olan Süleyman Demirel’in, daha iktidarlarının ilk aylarında, “bu Anayasa ile devlet yönetilemez” biçimindeki tepkisi, bir yandan 61 Anayasasına, diğer yandan da onu Türkiye’yenin başına ‘bela’ edenlere yönelikti. Bu tepki 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ertesinde Nihat Erim-Sadi Koçaş ikilisinin paşaların direktifleri doğrultusunda, 61 Anayasasını bir yığın maddesini budamasıyla sürdü. Nihayet 12 Eylül paşaları, 61 Anayasası’nın cenaze namazını kılarak, o anayasanın gelmesine neden olanlardan ve bizzat 61 Anayasası’ndan intikamlarını almış oldular. Çünkü o Anayasa’nın gelmesine neden olan yüzbaşı-albay kadrolaşmasının daha önceleri ordu içinde yaratmış olduğu hiyerarşik parçalanma geleneğiyle de hesaplaşılmış oldu. Devrimler tarihinin de doğruladığı gibi, ezilenler kadar ezenler de mevcut ordunun hiyerarşisi parçalanmadan, bir proleter devriminin zaferinin olanaksız olduğunun bilincindedirler. İşçi sınıfının tarih sahnesinde olmaması bile, bu hiyerarşik parçalanmayı affettirmeye yetmedi.

Kısacası 1961 Anayasası’nı gündemden ve tarihten silebilmek için iki askeri müdahale gerekti.

İşte Türkiye 1968’e geldiğinde, bir yandan 61 Anayasası ve arkasındaki serüven, bu anayasanın ürünü olan nispi özgürlük ortamında legal bir sosyalist parti ve sola açık bir entelejansiyanın varlığına tanıklık ediyordu. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, bu denli bir toplumsal bereketlilik ortamı yaşanıyordu ve bu yüzden de dünyada esen devrimci rüzgarlara eşlik etme yolu açılmıştı. O yoldan dünyanın 68’iyle buluşmak, artık kaçınılmaz olmuştu.

Peki ama bu 68’liler denen insanlar kimlerdi? Demir Küçükaydın bunu çok yalın ve veciz olarak ifade ediyor: ”68’li prototip olarak şöyledir. Sosyalisttir. Sosyalizme genellikle lise çağlarında veya üniversiteye gelir gelmez TİP (Türkiye İşçi Partisi) saflarında katılmıştır. Öğrenci hareketi içinde radikalleşmiş ve TİP kabuğunu parçalayarak Dev-Genç’li olmuştur. Sonra da ya dağa çıkmış ya işçiler arasına gitmiş, 12 Mart donemi sonrasında da, eğer ölmemiş ise, genellikle kendini radikal sol gruplardan birinin yöneticisi olarak bulmuştur. Ne var ki, basın bunları 68’li olarak tanıtmamaktadır. Bunların arasında fire sanıldığından çok daha azdır. Kelimenin gerçek anlamında 68’liler 150 kişiyi bulmaz. O dönemin Dev-Genç ve FKF kulüp yönetim kurulları ve organlarının listeleri bu sayı hakkında iyi kötü bir fikir verir.Bunların aşağı yukarı üçte biri ölmüştür. Üçte biri sisteme entegre olmuştur, üçte biri de hala bir solcu veya sosyalist olarak yoluna devam etmektedir. Aşağı yukarı budur durum. O geri kalan ve ortalıkta dolaşan binlerce kişi, 68 yükselişinin dalgasına kapılmış geniş kitleyi oluştururlar. Kelimenin bu geniş anlamında 68’li sayılabilirler ancak.” (1)

68’e Milliyetçi İpotek Çıkartması

Demir’in sözünü ettiği geriye kalan elli civarındaki kişinin konumları da 68’in 40. yıl faaliyetlerinde açık seçik su yüzüne çıkmıştır. Bugünkü 68 değerlendirmesi üç temel yaklaşımda ifadesini bulmaktadır. Bunlardan birincisi, 68 döneminden geriye kalanların bir bölümünü oluşturan Yurtsever Cephe, TKP, 68’liler Vakfı vs. gibi ulusalcı ”sol” kimliğiyle ortada olan kesimdir. Bu kesim dönem ve koşul farkı gözetmeksizin 68 direnişini, tüm içeriği ve sloganlarıyla kendilerinin günümüzdeki konumlarına uygun biçimde taşıyarak, milliyetçi bir söylemin merkezini oluşturmak için kullanıyorlar. Bunlar 68 başkaldırısını salt bir anti-emperyalizm direnişi olarak algılıyorlar. (2)

68’liler Vakfı adı altındaki milliyetçi kuruluşun beyan, bildiri ve söylemlerinin medyada yıllardır milliyetçi cepheyi güçlendirmek amacıyla malzeme olarak kullanıldığı biliniyor. 68 döneminin radikalizmini 2000’li yılların milliyetçiğine ipotek etme çabaları, medya tarafından gereğince ödüllendiriliyor. Örneğin 68’e ilişkin olarak medyanın ünlü TV kanallarının düzenlediği açık oturumlarda en başta bu kesimin temsilcileri boy gösterdiler. Ali Kırca ve Ahmet Hakan 68’i anma adı altında bir avuç dönek ve sol liberali televizyon ekranlarına getirerek özellikle Deniz Gezmiş’in vatanseverliğini kanıtlama telaşı içinde inanılmaz mizansenler düzenleyerek temsil ettikleri medya tekellerine hizmette kusur etmediler. (3)

Anti- emperyalizm retoriğini 68’in koşullarından kopararak günümüzde sürdürmek, yabancı kapitalizm düşmanlığı yapmak sadece milliyetçiliği derinleştirmektir. Çünkü eski antiemperyalizm uluslararası baskıya karşı bir direnişi ifade ediyordu. Bugünkü milliyetçi vurgulu içe kapanmacı milliyetçilik ise, tutucu muhafazakâr bir ideolojiyi içinde barındırıyor. O yüzden bugün mesela ulusalcılıkla milliyetçilik, Batı düşmanlığı, yabancı düşmanlığında birleşiyorlar.

Burada bir ittifak oluştu. Bu da eski anti-emperyalizm ile bugünkü anti-emperyalizmin aynı olmadığını gösteriyor. Oysa ki, gerçek devrimcilik kapitalizmle hesaplaşmak, onun devleti ve ordusuyla barışık olmamaktan geçer.

Anti-emperyalizmde merkezileşen bir siyasi söylem, yabancı kapitalizme karşı olmaktır, kapitalizme değil. Yerli kapitalizmin ordusuna, polisine, kurumlarına karşı bir mücadeleyi merkez almadan, ‘bağımsız Türkiye’ demek ‘yerli ve bağımsız’ olan ne varsa ondan yana olmak demektir. Anti-emperyalizm hiçbir zaman tek bir ülkenin bağımsızlığı anlamına da gelemez, çünkü emperyalizm bir dünya sistemidir ve dünya ölçeğinde yenilgiye uğratılabilir. Küresel bir olgu olan emperyalizmin tek bir ülkenin sınırları içinde yenilebileceğini düşünmek sadece miliyetçi bir hayaldir. Günümüzün milliyetçi sosyalistlerinin ağzından enternasyonalist bir slogan duyabiliyor musunuz? Bunlardan Kürt kurtuluş hareketine karşı şoven bir milliyetçilik dışında en ufak bir dayanışma belirtisi görebiliyor musunuz? Bunlar sadece kendi milletleri için anti-emperyalisttirler ve bunu da milliyetçiliklerini maskelemek için kullanıyorlar. Cenova, Sevilla, Selanik ve Rostok’da dünya kapitalizminin patronlarına karşı anti-globalizm direnişlerine katılan günümüzün devrimci gençleri arasında ‘anti-emperyalist’lerimizi hiç gördünüz mü? Onlar ‘Bağımsız Türkiye’ sloganı ile yabancılardan bağımsız bir yerli kapitalizmin hayalini yaşıyorlar. Sermayenin bizzat kendisine değil bayrağının rengine karşılar. O yüzden de bugün ‘Bağımsız Türkiye’ sloganından daha gerici ve milliyetçi bir slogan olamaz. 68’de anti-Amerikan sloganlar atıldığında, eylemler yapıldığında ve ‘Bağımsız Türkiye’ diye bağırıldığında MHP’li faşistlerin yanıtı çok yalındı: “Komünistler Moskova’ya!”. Çok da haklıydılar. Çünkü Amerika’ya karşı tavır, dünyanın üçte birinde kollektivist bir toplumsal yapının egemen olduğu diğer bloktan yana olmak anlamına geliyordu. Bu yüzden de devlet ve onun Nato’ya indekslenmiş ordusu ve polisi gerçek kimliğini gösteriyordu. 68-71 arasında Ülkü Ocakları’yla polisin akrabalığı ve 12 Mart 1971 müdahalesinin arkasından zamanın Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın “müdahale zorunluydu, çünkü toplumsal uyanış ekonomik gelişmenin çok önüne geçti” mealindeki sözleri hatırlardadır. Bu tür sloganlar ve eylemler egemenlerin devletine derinden dokunuyordu. Bugün meydanları gelincikler gibi dolduran Türk bayraklarının gölgesindeki anti-amerikancılığa karşı herhangi bir polis müdahalesi ya da faşist saldırı gördünüz mü, duydunuz mu? En ufak bir işçi mitingine ya da gösterisine devletin nasıl acımasızca saldırdığını bilmeyen var mı? İki yıl üst üste 1 Mayıs’larda polisin işçilere karşı canavarlığı hafızalardan silindi mi? 68’li milliyetçilerimizden, ulusalcı sola, oradan da MHP’ye ve CHP’ye kadar uzanan anti-amerikancı bir popüler kültürün, ülkenin açları, yoksulları, ezilenleri için hiçbir umut taşımadığını marksistlikten vazgeçtik, biraz olsun dürüstçe düşünen herkes kabul eder. Yapılan tüm anketlere göre, Türk halkının yüzde doksan beşi Amerika’ya karşıymış! Demek ki, Türk halkının ezici bir çoğunluğu anti-emperyalist olmuş da haberimiz yokmuş! Milliyetçi dalganın ürünü olan bir yabancı düşmanlığını 68’in kapitalizmi yıkmaya niyetlenen anti-emperyalizmine bulaştırmayın, gurur duyduğunuz milliyetçiliğinizi adı 68’li de olsa, ‘Vakıf’ların içinde tutunuz. (4)

Marx, “bütün ölmüş kuşakların geleneği…yaşayanların beyinleri üzerine kabus gibi çöker. (Ve yaşayanlar) tam da böyle devrimci bunalım çağlarında geçmişin ruhlarını kaygıyla yardıma çağırılar, onların adlarını, sloganlarını ve kılıklarını ödünç alır, yeni tarih sahnesine zamanında saygın olan bu kılıkla ve ödünç alınmış dille çıkmaya çalışırlar” der.

Bugünün dünyasına ilişkin olarak marksist çözüm ve seçenekler sunamayanların, Marks’ın dediği gibi geçmişle ve hem de o geçmişi kendi tarihinde dondurarak bugüne taşıyarak, varlıklarını sadece geçmişte yaşayanlara borçlu olduklarını hiç düşündüler mi acaba?

68’in Alt Yapısı: Kemalizm-Stalinizm ve Liberal Saldırı

1968 bir başka cephede de ‘baharını yaşadı’. ‘Sol’ liberaller denen kesim fırsatı iyi ve zamanında yakaladığını düşünerek, milliyetçi soldan eksik kalan alana yerleşmekte gecikmediler. (5)

24 Mayıs 2008 tarihli Taraf gazetesinde şimdiye kadar adını duymadığımız bir kişinin, provakasyon kokan yazı başlığıyla karşılaşıverdik: ”Deniz’lerin Yolu Bizi Nereye Götürür?” Yazıyı bir solukta okuyunca kuşkumuzun yerinde olduğu kanıtlanmış oldu. Bu küstaha haddini bildirme konusundaki öfkeyi, önce kimi yoldaşlarla paylaştıktan sonra, bu kişinin kimin nesi olduğunu merak ettik. Yazının sonunda kendini Toplum ve Politika Enstitüsü Genel Koordinatörü olarak takdim eden imza sahibinin, Taraf gazetesinde arzı endam etmesi elbette bir rastlantı değildi. Bir web sitesinde bu kişiyle yapılan kısa röportajda kendisini ‘liberal demokrat’ olarak takdim ettiğini gördük. ‘Liberal demokrat’ ne anlama geliyor? Eskiden beri kapitalist sözcüğü pek muteber değildir. İnsanlara sık sık ‘pis kapitalist’ dendiğini herkes bilir.Bunun yerine daha sosyetik bir terim olarak algılanan ‘liberal’ sözcüğünü kullanmak moda olmuştur. Bunun yanına bir de ‘demokrat’ eklersen, al sana elma şekerine bulanmış ‘tertemiz’ bir Batıcı ‘aydın’ tipi. Toplumsal ilişkilerde liberalizmin yani kapitalizmin, siyasi ilişkilerde de kapitalist toplumun üst yapı biçimlerinden birisi olan burjuva demokrasisinin sözde entellektüel bekçisisin artık. Emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların dünyasıyla en ufak bir ilişkisi olmayan böyle bir ideolojinin temsilcisinin 68 ve Deniz Gezmiş üzerine yapacağı yorum peşinen bellidir. (6)

İşte ustası Murat Belge’nin peşine takılan bu liberal projenin çömezi de hayalinde burjuva demokrasisine giden yolda engel olarak gördüğü yeni bir kitlesel radikalleşme ve devrim dalgası tehditine karşı genç kuşakları geleneksiz ve köksüz bırakabilmek için, devrimcilik adına, sosyalizm adına geçmişten kalan tüm olumlu mirası tahrip etme yolunda kolları sıvamış.

Bakın çömez ne diyor : ”Türk 68’lilerinin, Deniz’lerin yolu evrensel vizyonu olan bir yol asla değildi. Enternasyonalist değil sapına kadar ulusalcı bir yoldu yürüdükleri. O 68’lerin yolda yürürken attığı tohumlar bugünün Ulusalcılık denilen fecaatinin teorik zeminini oluşturdu.”

Toplumsal konularda cehalet, tarih bilincinden yoksunluk içinde olursan ve en önemlisi saldırdığın ideolijinin yani ezilenlerin ideolojisine karşı, egemenlerin ideolojisinin şakşakçılığını yaparsan, bu sonuca varmakta zorluk çekmezsin. Üstüne üstlük bir de içinde kıvrandığın aşağılık kompleksi bunlara eklenirse, Deniz Gezmiş’e ve 68’e karşı duyduğun kin daha iyi anlaşılır. (7)

‘Ulusalcılık denen fecaatin’ gerçek kaynaklarının genel olarak 68 ve özel olarak da Deniz Gezmişlerden kaynaklanmadığını, kısa bir tarihsel gezinti ile kanıtlamak zorundayız ki, tahrifat ve iftiralar boşa çıkabilsin.

Daha önce de söylediğimiz gibi 68’in, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ların direnişinde ulusal bir kabuk vardı ama özü itibarıyla devrimci ve enternasyonalist bir içeriğe sahipti. Hele bugünkü ulusalcılığın günah keçisi olmaya hiç layık değillerdir.

1967 yılında Deniz Gezmiş Istanbul Üsküdar ve Mahir Çayan da Ankara Çankaya ilçesinde zamanın Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) üye olarak sosyalist mücadeleye başladılar. Onların daha TİP’te başlayan, 68’le devam eden ve 12 Mart 1971 ertesinde noktalanan sosyalizm yolculuklarını iyi anlayabilmek için, yaşadıkları dönemin siyasi yapılanmasını bilmek gerek. TİP’le başlayan, MDD (Milli Demokratik Devrim) ile gelişen ve nihayet bağımsız kendi örgütlenmeleriyle sona eren o dönemin politik anatomisi çizilmeden Deniz ve Mahir anlaşılamaz. (8)

Onların üye oldukları bu partinin önemli yöneticileri , ellili yıllarda bir biçimde TKP’ye bulaşmış ya da yakın durmuş akademisyenlerle, kısmen de sendikacı ve aydınlardan oluşuyordu. Sadece Deniz ve Mahir için değil, dar anlamda yani FKF ve Dev-Genç yönetimlerini oluşturan 68 kuşağı için ilk siyasal örgüt deneyimi de TİP’de yaşanmıştır.

Peki TİP denen ve 1965 seçimlerinde 300.000’e yakın oy alarak milli bakiye sistemi sayesinde parlamentoya 15 milletvekili sokan bu parti ideolojik gıdasını nereden alıyordu? En başta Sovyetler Birliği ve onun Türkiye şubesi diyebileceğimiz TKP’den. Yurt dışında bir avuç mülteci olarak yaşayan 1951 davası sanıklarından Zeki Baştımar’ın etrafındaki grupla, Türkiye’deki TKP yöneticileri arasında, 1965 seçimlerinde TİP’in desteklenmesi konusunda herhangi bir çelişki yoktu. (9)

Ancak TİP’in 65 seçimlerindeki yöneticilerinin bile pek beklemediği göreceli zaferi, seçim ertesinde bir sarhoşluk yarattı. Bu sarhoşluğun ürünü, henüz seçimlerden bir yıl sonra TİP lideri Aybar’ın ağzından ” 1969 seçimlerinde başa güreşeceğiz ” haykırışıyla yeni bir dönemin habercisi oldu. Aybar’ın hayallerine bir süre sonra Yön dergisinin baş yazısında, Doğan Avcıoğlu tarafından ”TİP Nereye Gidiyor” başlığıyla gelen yanıt, bir bakıma TİP’in kaderinin belirleyicisi oldu. Doğan Avcıoğlu TİP’in parlementarizm batağına saplanmak tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısını yaparak, TİP’in toplumdaki dinamik güçlerden yani asker-sivil aydın zümre diyebileciğimiz kesimden tecrit olmasının, kurulu düzene teslim olmak anlamına geleceğini vurguluyordu. Doğan Avcıoğlu’nun bu türden bir uyarıda bulunması kendi projesi için anlaşılabilir birşeydi. (10)

Yön dergisi genel planda marksistlere, ‘sol’ kemalistlere, aydınlara sayfaları açık olan radikal bir yayındı. (11)

Özellikle Cezayir Kurtuluş Savaşı’nın zaferini, Mısır’da Nasır’ın iktidarını, Irak ve Suriye’de Baascı milliyetçiliği ön plana çıkaran ve Sovyetler Birliği ile dostluğu vurgulayan anti-emperyalist ve kendini toplumcu olarak tanımlayan bir yayın organıydı. Yön sadece haftalık bir dergi değil, arkasındaki Sosyalist Kültür Derneği ile birlikte o dönemin aydınlarını da etkinliği altına alan bir hareketti. Uzun yıllar sonra 1965’de Nazım Hikmet’in şiirlerini ilk kez legal olarak Yön’ün sayfalarında yayınlanmaya başlaması, bu dergiye karşı özel bir ilgi de uyandırdı.

Bu arada Sovyetler Birliği’nin, kendine dost ve Amerika’ya düşmanca yaklaşan Asya ve Afrika’daki bir dizi burjuva egemenliğindeki ülkeye ilişkin olarak geliştirdiği ‘kapitalist olmayan yol’ adı altındaki teorik yaklaşım, Yön tarafından da benimseniyordu. İşte bu koşullar altında Yön yazarlarından birisi olan Mihri Belli, E.Tüfekçi müstear adıyla, aynı derginin sayfalarında, Doğan Avcıoğlu’nun TİP’e karşı başlattığı eleştiriyi, kendi marksizm anlayışı, yani Üçüncü Enternasyonal geleneği temelinde geliştirerek, ”Demokratik Devrim Kimle Beraber Kime Karşı” başlığı (12) ile 1966 yılında doğrudan TİP önderliğini oportünizm ve sekterizmle suçlayan ilk muhalif çıkışı yaptı. TİP’e karşı ileri sürülen oportünizm suçlaması, en başta TİP’in parlementarizme angaje olması, sekterizm ise Türkiye’nin önünde duran Demokratik Devrim sürecininin atlanarak, olası bir seçim zaferinin sosyalist devrim olarak algılanmasıydı. E.Tüfekçi Demokratik Devrimin atlanamayacağını ve bu aşama için asker-sivil aydın zümrenin devrimin en önemli müttefikleri arasında olduğunu vurguluyordu.

Bu strateji Yön’ün hedefleri ile gayet uyum içindeydi. Yön benzer bir eleştiriyi daha önce yaparak, ‘ TİP Nereye Gidiyor? ‘ tartışmalarını başlatmıştı bile. Aslında bu yazı yeni bir dönemin ilk habercisi olması bakımından özel bir önem taşır. TİP’in başta Aybar-Aren-Boran olmak üzere, seçim zaferinden sonra, 141. maddeden mahkum olan ve MİT tarafından da geleneksel olarak hep izlenmekte olan ‘Eskiler’den uzak durmaya çalışması, parlementer düzene uyarlanmanın bir gereği olarak, sırtlarından ‘eski Tüfekler’ denen yükü atma ihtiyacı olarak değerlendirilebilir. Aybar’ın 1966’dan itibaren, TİP’in geçmişteki sosyalist ve komünist örgütlenmelerle herhangi bir bağının olmadığını, Türkiye’nin yepyeni koşullarının ürünü olduğunu vurgu yaparak defalarca ilan etmesi, ‘Eski Tüfekler’in içinde hem merkez komitesi üyesi ve hem de polis ve hapisteki tavırlarıyla lider olarak kabullenilen Mihri Belli için bardağı taşıran son damla olmuştur. (13)

Mihri Belli’nin, Doğan Avcıoğlu’nun Yön’ünde TİP’e karşı bu ilk muhalefet bayrağını açması, ilk ürününü TİP’in 1966’da Malatya’da yaptığı genel kongrede verdi. (14)

İşte bu ortamda TİP’e yeni üye olmuş devrimci gençler bir yıl sonra kendilerini bekleyen tarihsel direnişten habersiz olarak, önce bu ikilem ve ayrışmayla buluştular . İşte bu ayrışma bir bakıma Türkiye sosyalist hareketinin bugünlere uzanan çıkmazında önemli bir yer tutar.

Bugün ister milliyetçi ‘sosyalistlik’ olsun, ister ulusalcı ‘sol’culuk olsun, neyi tartışıyorsak, neyin polemiğini yapıyorsak 1965-71 döneminin ideolojik otopsisine başlamadan sağlıklı bir sonuca varılamaz. Başlamadan diyoruz, çünkü böyle bir otopsi bize ancak vücudun yan organlarındaki hastalık ve bozukluklar konusunda veriler sağlayabilir. Vücudun kalp, beyin gibi temel organlarındaki otopsi ise, çok daha gerilere giderek yapılabilir. Bugün yaşayan insanların bile vücutlarını saran kimi hastalıkların kaynağı, Stalinizmin Üçüncü Enternasyonal denen organla dünyaya yaydığı ideolojik virüstür. Bu yüzden eksiksiz bir otopsi yapacaksak, vücudu saran sadece tüm virüsleri açığa çıkarmak gerek. 1960’ların ortalarından itibaren legal planda yayılan MDD teorisinin arka planına doğru ilerlemek için bu tarihsel yolculuğa devam etmek zorundayız. Bunu hakkıyla yapamazsak, ulusalcı ‘solcu’ların , ‘sol’ liberallerin tahrifat ve ideolojik saldırılarına karşı genç kuşakları silahsız bırakmış oluruz.

1965 seçim kampanyalarında genellikle işsizlik, yoksulluk, topraksızlık temalarını popülist bir söylemle propagandasının merkezine alan TİP, parlementoya girdikten sonra anti- amerikan bir söyleme ağırlık vermeye başladı. Johnson’un İnönü’ye yazdığı ünlü mektubun görüşüldüğü meclis oturumlarında Aybar’ın “memleketin otuzbeş milyon metre kare toprağı Amerikan işgali altındadır” yollu beyanları, özellikle küçük burjuva kesimlerde milli duyguları gıdıklayan bir ajitasyon görevi yerine getirdi. TİP sınıfsal çelişkiler üzerine kurulu parlemento öncesi propagandasının yerine, İkinci Kuvvayi Milliye, yeni bir Kurtuluş Savaşı gibi sloganlarla kitlelerin milliyetçi duygularını okşamada CHP’ye karşı bir rekabet başladı.

Taraf yazarı liberalimiz, ”Denizler, ‘ulusal çıkar’ merkezli hareket eden bir gençlik hareketiydi. Anti-emperyalist oluşlarını tetikleyen, evrensel sebepler değil, 1964 Johnson mektubudur. Yani ulusal çıkarlar merkezli bir neden” (15) diyerek alçakça bir tarihsel tahrifata imza atıyor.

Bunun iddia ettiği gibi, 68 direnişinin Johnson’ın mektubuyla hiçbir ilişkisi yoktu. O mektup 65’lerde TİP’e CHP’yi köşeye sıkıştırmak amacıyla milliyetçi propaganda malzemesi olarak hizmet etti.

Bir yandan, TİP’in İkinci Kurtuluş Savaşına bulanmış ‘sosyalist devrim’ teorisi, diğer yandan da Mihri Belli’nin TİP’e karşı muhalefeti açık bir siyasi platforma taşımak için Ekim 1967’de yayına başlattığı Türk Solu dergisi arasındaki ayrışmanın iyice olgunlaştığı bir ortamda, Fransa’da 68 Mayıs direnişi patlak verdi. Önce üniversite gençliğinin demokratik talepleri etrafında yükselen direniş kısa sürede siyasi bir içeriğe dönüşerek, on milyonu aşkın Fransız işçisinin genel greve gitmesiyle doruğuna ulaştı. Bu grev o denli güçlü ve etkiliydi ki, grev komitesi neredeyse bir ikili iktidar organı olmaya aday konumuna yükseliverdi. (16)

İşte böyle bir devrimci dalga ortamında, Türkiye 68’i de önce demokratik üniversite taleplerini öne çıkararak, üniversitelerde boykot ve işgallere başladı. 68 direnişi en mülayim kapitalist ülkelerde dahil olmak üzere tüm Avrupa’yı sarmıştı. 1968 Türkiye’ye sıçradığında, Türkiye’deki devrimci gençlik kesimi TİP’ten MDD’ye geçiş sürecini de tamamlıyordu. Bir yanda parlementarizm bataklığına saplanmış, seçim zaferi hülyaları kısıtlanmış TİP, diğer yanda da devrimci ve radikal bir söylemle TİP’den daha milliyetçi sloganlarla yükselen MDD hareketi, gerek TİP içinde muhalefet olarak, gerekse de öncelikle 68 direnişinin önder unsurları arasında etkinliğini arttırmıştı.

Devrimci gençliğin,TİP’in panik içinde, ”sokağa çıkmayın faşizm gelir!” türünden pasifizmine karşı, Milli Demokratik Devrim çizgisiyle buluşması ve teorik gıdasını orada bulması zor olmadı. MDD’nin yayın organı Türk Solu’nda çıkan bir yazının, ”Nerede Hareket Orada Bereket” başlığı çok şeyi anlatır.

TİP’le amansız bir teorik kapışma içinde olan ve TİP içinde önemli mevziler de elde eden MDD muhalefeti, TİP’in programına ilişkin tek bir eleştiri yöneltmedi, çünkü TİP programı MDD stratejisiyle örtüşüyordu. TİP programı ‘işsize iş, köylüye toprak’ şiarından yola çıkarak, iç politikada dış ticaretin, bankacılığın, sigortacılığın millileştirilmesini, dış politikada ise, Nato’dan çıkılmasını, ikili anlaşmaların iptalini ve Amerikan üslerinin kapatılmasını italep ediyordu. İşte bu yüzden Mihri Belli TİP programının şöyle değerlendiriyordu: “TİP programının genel çizgileriyle doğru bir program olduğunu söyledim….TİP programı genel niteliği bakımından bir Milli Demokratik Devrim programıdır. Bu program en sonuncu noktasına kadar gerçekleştirilirse Türkiye sosyalist bir Türkiye olmaz, bağımsız ve demokratik bir Türkiye olur.” (17)

Programatik açıdan bakıldığında Yön, TİP ve MDD arasında pek bir fark yoktu. Ama çok önemli bir ortak özellik vardı, o da hepsinin milliyetçi olmasıydı. Milliyetçiliğe en büyük vurguyu da MDD yapıyordu. Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisini bile gölgede bırakabilecek milliyetçi bir söylem egemendi MDD’nin diline. Bir kaç alıntıyla, yargımızı belgelemenin gerekli olduğunu düşünüyorum:

“Kemalizmle sosyalizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Atatürk’ün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi şeydir. Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme. Bir adamda gerçek milli gurur varsa korkma! Ergeç temel ilkelerde birleşirsin onunla…Bizim delikanlılığımızda, biz, “Bir Türk dünyaya bedel”, “Ne mutlu Türküm diyene” sloganlarını ciddiye alan bir kuşaktık.” (18)

”Asker-sivil bürokrat zümre bir geçmişin bir geleneğin temsilcisidir. Bu geçmişte, örneğin bir Çanakkale var, dünya tarihinin ilk başarılı Milli kurtuluş Savaşı var (19)

“Türk kamuoyunca asıl yadırganan şey, yabancı telkinleriyl e , yoksulluk denizi içinde refah adacıkları yaratma ve bu yoldan ordu ile Türk halkı arasında uçurum açma yolunda çabalardır. (20)

Devam edelim:
”Milliyetçiliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, milliyetçiliğin derini seni enternasyonalizme götürür. Enternasyonalizmin azı, seni milliyetçilikten uzaklaştırır, enternasyonalizmin derini seni milliyetçiliğe götürür” (21)

Yine Yön’de yayınlanan bir yazının ara başlıklarından : ”Milli gurur Olmadan Sosyalistlik olmaz. (22)

”Milli savunmamızı milli kılmak görevi, hala önümüzde duran bir görevdir.” (23)

”Benim asker arkadaşlarım vardır. Adam albay oluyor, emekli oluyor. Çoluk çocuğunu barındırmak için bir ev alacak hali yok. Üsteğmenliğinde, yüzbaşılığında çakı gibi halini hatırladığın adamı, birgün, üç günlük sakalla muhallebicilik yaparken görüyorsun . Bu biçimsiz bir durum. Bunu biçimsiz bulmak, bazı meşgaleleri hor görmek gibi derebeyce bir zihniyete kapılmak değildir. Mehmetçiğe ”hücum” emrini verdiği zaman onu ölüme doğru yürütecek vasıfta olan adama sen bezirganlık, tezgahtarlık falan yaptıramazsın….Bu işbirlikçilerin asker aydından öç almasından başka birşey değildir. Gayri millinin milliye gadridir bu. Ve biz bu durum karşısında kayıtsız kalamayız.” (24)

Bu örnekler sayfalar boyu çoğaltılabilir. (25)

Önemli olan örnekleri çoğaltmaktan çok, bu ideolojik mengene içine kıstırılan bir kuşağın, aynı zamanda kurtuluşudur da 68 ve sonrası. Günümüzün ulusalcı ‘sol’cuları arasında olan 68’liler Birliği Vakfı çevresi, Yurtsever Cephe ve TKP’nin konumları yukarıda örnekleri sunulan teorik çizgiden daha vahimdir, çünkü bugünkü dünyada o çizginin kaçınılmaz sonuçları, Ergenekon’la yakınlaşmak, sosyal-faşist demekte bir kusur görmediğimiz İşçi Partisi, MHP, Büyük Birlik Partisi ve CHP ile ortaklığa varır. Daha önce de söylediğimiz gibi, 68’de yukarıdaki milliyetçi söylemlere o zamanın Komünizmle Mücadele Dernekleri ve Ülkü Ocakları ”milliyetçi Türkiye” ve ”Komünistler Moskova’ya” haykırışları ile saldırıyorlardı, çünkü 68 direnişinin anti-emperyalizmi gerçeğin sadece bir yüzüydü; özünde mevcut düzeni, yani kapitalizmi yıkma azmi vardı. 68’i anti-emperyalizmle sınırlı görmek ve algılamak, o direnişin kapitalizme değil, sadece yabancı kapitalizme karşı olduğunu söylemekle aynı şeydir. 68’in anti-emperyalizmi uluslararası baskıya karşı bir direnişi temsil ediyordu. Bugünkü milliyetçi vurgulu içe kapanmacı anti-emperyalizm ise, tutucu muhafazakâr bir ideolojiyi içinde barındırıyor. O yüzden, bugün örneğin ulusalcılıkla milliyetçilik, Batı düşmanlığında, yabancı düşmanlığında birleşiyorlar. Burada en sağdan en ‘sol’a kadar, sınırları yabancı düşmanlığı ve yabancı komploculuğu ile çizilmiş bir ittifak oluştu. Eski sağ ve sol ayrışması, bugün ideolojik farklılıkların üstünü örten ulusalcılık paydasında buluşmak oldu. Bu da eski anti-emperyalizm ile bugünkü anti emperyalizmin aynı olmadığını gösteriyor. Sadece Devrimci Marksistler, günümüzde anti-emperyalizmin tek bir ülkenin sınırları içinde milliyetçilikten ileriye gidemeyeceğini, bir dünya sistemi olan emperyalizmin tüm dünyayı kucaklayan bir mücadele ile yenilebileceğini ve bunun da ancak sosyalist bir devrimle taçlanabileceğini savunuyorlar.

68’liler bu devrimci teoriyi, en azından sezgi ile içgüdüsel olarak yakaladıklarından, o yılların en önemli marşı olan Avustura işçi marşını dillerinden düşürmezlerdi: “Anamız Amele Sınıfıdır, Yurdumuz Bütün Cihandır bizim.”

Bu yüzden de 68 direnişi bunu böyle bildiği için, Che’nin ”bir, iki, üç daha fazla Vietnam” sloganı hep yükseklerdeydi. Daha 1967’lerde, başta Deniz olmak üzere onlarca devrimci Filistin’e taşınmaya başlamıştı . (26)

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan da, diğer yoldaşlarıyla birlikte Filistin’e koşarak, Siyonizme ve emperyalizme karşı mücadeleye katkıda bulunmuşlardır.

Bu insanlar özde milliyetçi olsalardı, Orta Doğu çöllerinde ne arıyorlardı?
Ankara’daki Güney Vietnam Büyükelçiliği, 68’liler milliyetçi oldukları için mi bombalandı?
Ürdün’de Filistinli gerillalara yapılan katliama karşı, Ürdün elçiliği milliyetçi duygularla mı bombalandı?
Nihayet Orta Doğu Teknik Üniversite’sindeki Türk Bayrağı indirilerek, Kızıl Bayrağın sancağa çekilmesi milliyetçi bir ruh halinden mi kaynaklandı ?

68’in dinamiklerini arka planıyla birlikte sorgulamaktan kaçan ‘sol’ liberaller ya da liberal demokratlar, bugünkü ulusalcı ‘sol’a karşı teorik malzeme toplamak için, devrimci bir geleneğe çamur atma küstahlığındalar. O devrimci geleneği gözden düşürerek, bugünkü gençliğe burjuva demokrasisi sınırları içinde uysal davranarak, Avrupa Birliği projesinden başka bir çözümün peşine takılmanın hüsran olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Bunu çok ince yapanlar olduğu gibi, Kütahyalı gibi aşağılık kompleksine kapılıp kendini kaybederek yapanlar da eksik değil. (27)

Bu gerçeğe rağmen, 68’in Kemalist ideolojiden ve milliyetçilikten tamamen arındığı ve bağımsız olduğu elbette ki söylenemez. Yukarıda arka planını kısa da olsa açmaya çalıştığımız TİP MDD ayrışması, 68 Türkiyesine elbette damgasını vurmuştur. MDD’nin 68′ direnişine paralel olarak yükselişinin etkileri, bugünkü Türkiye sosyalistlerinde hala görülmektedir. Peki nasıl oldu da, milliyetçilik ve onun yerli egemen ideolojisi Kemalizm, önce TKP’yi ve sonra da sosyalist hareketi dalga dalga etkisi altına aldı? MDD’nin en önde gelen siyasi önderi Mihri Belli ve arkasındaki ‘eski tüfekçiler’ lakabıyla anılan ve 1951 tevkifatında mahkum olan TKP’liler, daha önceki tevkifatlarda olduğu gibi, polis işkencelerine maruz kalmış, hapislerde yatmış ‘resmi komünizm’e bağlı kadrolardı. (28)

Çoğunun işkence odalarındaki devrimci tavırları TİP içinde konuşulurdu. Elbette onların başına gelenler 1971 ve 1980 ertesindeki işkence, hapis ve cinayetlerle kıyaslanamaz. Ancak her tarihsel dönemi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir. 1965-1980 arası dönem, sosyalizmin kitlelerle buluştuğu, kimi örgütlerin onbinlerce taraftarının olduğu bir ortamdı. Sosyalizmin bu boyutlarda yaygınlaşması egemen sınıflar açısından bir korku ve panik kaynağı oluşturduğundan, baskının düzeyi de bununla orantılıydı. İşkence gören ya da hapise düşen devrimci bir militanın dışarıda kendi örgütünün ve taraftarlarının varlığından güç alıp, bunları bir devrim aşısı olarak algılaması son derece doğaldı. Ama Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren 1960 yılların başlarına kadar sistemli olarak yapılan komünist tevkifatlarıyla hapise düşenlerin sayısı son derece sınırlıydı. Siyasi polisin komünist masası, rahatlıkla ülkedeki komünistlerin tümünün özel hayatlarına kadat ayrıntılı bilgilere sahipti. 1951 tevkifatında tutuklanan 151 kişinin yargılanmaları bittikten sonra, Hikmet Kıvılcımlı’nın 1954 Vatan Partisi davasını saymazsak, dokuz yıl bu ülkede yaprak kımıldamadı. Tüm bu davalarda mahkum olanlar, Üçüncü Enternasyonal’in resmi çizgisinden ideolojik gıdalarını alan ve doğrudan Sovyetler Birliği’ne bağlı TKP’nin üyesiydiler. Tarihsel arka planı 1922-23’e uzanan ve Şefik Hüsnü ile başlayan TKP örgütlenmesi, ideolojik izlerini günümüze kadar taşımıştır. Şefik Hüsnü’nün daha 1922 yılında yazdığı yazılar, Sovyetler Birliği’nin Kemalist Anadolu ihtilaline yaptığı ilk yardımlara indeksli olarak Mustafa Kemal rejimiyle barış içinde yaşamayı öngörüyordu. Kemalizmin Türkiye soluna musallat olmasının kökenleri, TKP’nin baştan beri bu mahalli ideolojiyle kopuşamamış olmasından kaynaklanır. TKP’nin ilk önderlerinden sayılan Şefik Hüsnü’nün, o yıllardaki yazıları incelendiğinde, bu gerçek açık olarak görülür. Okuyucunun bu konuda fikir sahibi olabilmesi için, o yıllardan bir iki alıntı yapmakta yarar vardır: “Son yıllarda Türk Milleti’nin devrimci amaçlara doğru başdöndürücü bir hızla ve eşsiz bir azimle, arkaya baş çevirmeksizin yol almasını görmek herkeste derin şaşkınlık uyandırmıştı…Kesinlikle iddia edilebilir ki, dış ve iç düşmanlarına karşı Türk halkının açtığı amansız mücadele, onun ruhundan fışkırmış ve tarihi etkenlerin baskısı altında bütün bir milleti şahlandırdığı için doğal olarak başarılı olmuştur.” (29)

“Geçmişin tutsağı olmaktan bizi kurtarmak ve çağdaş ihtiyaçlarla uyuşmayan yönetim kurumlarını silip süpürme işini Cumhuriyet Partisi yerine getirmiş bulunuyor…Bugün Cumhuriyet Partisi’ne muhalefet edenler, yabancı sermaye ile olan ilgi ve ilişkileri (yani sınıf çıkarlarının yöneltmesiyle), devrimin yıktığı bütün kuruluşlara: hilafete ve saltanata ve karşı devrim programının bütün isteklerine taraftar olmak zorunda kalmışlardır. Bu yüzden geçmişin zulüm ve facialarına yeniden dönmeye karşı olan işçi sınıfı (yarın iki partinin birleşeceğini bilmekle birlikte) tutucuların her türlü saldırısına karşı Cumhuriyet’i savunduğunu ilan etmelidir. (30)

Biz öteden beri Türk devletinin bir emek devleti olması gerektiğinde direnmekteyiz. (31)

“Türkiye’yi hanedansız birer hükümdarlıktan başka birşey olmayan Avrupa ve Amerika’daki cumhuriyetlere benzetmek söz konusu ediliyor. Bu cumhuriyetler bilindiği gibi burjuva hükümetine en elverişli sınıf hükümetinden başka birşey değildir. Bizde ise, devlet adamlarımızı, devrimin başından beri, sınıf farklarının derin olmadığını ve bu farkların sınıf mücadelelerine yer verecek dereceleri bulmasına engel olacaklarını bildirirler.” (32)

Şefik Hüsnü aynı yazıda, meclisin sınıf ayrılıklarının derinleşmesini engeleme görevini yerine getirememesi durumuna ilişkin olarak da şu güvenceyi veriyor: “Ve biz inanıyoruz ki, devletin en yüksek yerinde bulunan ve devrimimizin kahramanı olan kişi, böyle bir sapmaya bizzat engel olacak ve sahip olduğu büyük nüfuz ve yetkileri, devrimi almış olduğu yönde derinliştirmek ve pekiştirmek uğrunda kullanacaktır.” (33)

Bu yazıların yayınlandığı yıllarda, Sovyetler Birliği’nde sol muhalafete karşı amansız bir savaş açılmış ve milliyetçi Tek Ülkede Sosyalizm teorisi resmi ideoloji olarak kabul edilmişti. Tek Ülkede Sosyalizm teorisi, Üçüncü Enternasyonal aracılığıyla bir yandan dünya komünist partilerini sosyalizmin ‘ana vatan’ı söylemiyle Sovyet bürokrasisinin savunma organlarına dönüştürme girişimine doğru ilerlerken, diğer yandan da Bolşevizmin dünya devrimi projesinin yerine burjuva demokratik devrimi aşamasını dayatmaya hazırlanıyordu. Bu dönemde yani 1923-1927 arasında Sovyetler Birliği’nde Stalinizmle devrimci muhalefet arasındaki amansız mücadele, TKP’ye hiç bir şekilde yansımadı. (34)

TKP tüm yaşamı boyunca resmi Sovyet çizgisinin dışına adım atmadı; orada sosyalizm adına geliştirilen milliyetçiliğin gereklerini Türkiye’de uyguladı.

Stalinizmin 1923’den Tek Ülkede Sosyalizm teorisiyle başlayarak, 1925-27 Çin Devrimi’ndeki Kuomingtang politikası, Almanya’da faşizme yolu açan ‘Üçüncü Dönem’ çizgisi, İspanya İç Savaş’ındaki karşı devrimci politikası , Halk Cepheleri adlı burjuvaziyle işbirliği politikaları, faşizm teorisi gibi marksizmi tahrip eden konular, Sovyet bürokrasisinin elinde rehin durumda olan TKP tarafından hep onaylanmıştır.

“Sosyalizmin Ana Vatanı”nındaki şu milliyetçi gelişmeler, TKP’nin savaş sırası ve sonrasındaki politikalarına ışık tutmuştur: Alman faşizmine karşı yirmi beş milyon Sovyet insanının yaşamına mal olan savaş Sovyetler Birliği’nde ‘anti-faşist direniş’ olarak değil, ‘Büyük Anayurt Savaşı’ olarak adlandırıldı. 1943’e kadar Sovyetler Birliği’nin milli marşı, “Uyan dünyanın lanetle damgalanmış açları, köleleri” diye başlayan Enternasyonal’di. Bu tarihten sonra Sovyetler Birliği’nin milli marşı “Büyük rus ulusunun perçinlediği, özgür cumhuriyetlerin parçalanmaz birliği, yaşasın halkların iradesiyle kurulmuş olan yüce ve güçlü Sovyetler Birliği” olarak değiştirildi. Bu milliyetçi söylemi izleyen Bulgaristan da 1945’den sonra kral Ferdinand zamanında kabul edilen milli marşı ve üç renkli milli bayrağını korudu. (35)

1943’de 3. Enternasyonal tasfiye edilerek, yerine Kominform adıyla, komünist partilerini ulusal insiyatifte sözde özgür bırakan yeni bir yapılanma oluşturuldu. Savaş sonrasında bu yeni yapılanmanın teorik gerekçesi, Stalin’in şu milliyetçi açıklamasında izahını bulur: ” Ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik bayrağı geminin bordasından denize atılmıştır.Eğer siz, komünist ve demokratik partiler temsilcileri, yurtsever olmak istiyorsanız, ulusun yönetici gücü olmak istiyorsanız, bu bayrağı başınızın üstünde yükseltmek ve onu ilerilere taşımak hiç kuşku yok ki size düşer. O bayrağı sizden başkası yükseltemez. (36)

İşte bu bayrağı, Cumhuriyet tarihinden beri iki akım başarıyla taşıdı: Kemalizm ve TKP. Birincisi İttihat ve Terakki, ikincisi de Sovyetler Birliği kaynaklıydı. Bunlar arasındaki etkileşim ve akrabalığın günümüze yansıyan versiyonlarına hala tanığız.

Bu kısa tarih gezintisini neden yaptık?

Kütahyalı’nın hiçbir ciddi araştırmaya tenezzül etmeden, “68’lerin o yolda yürürken attığı tohumlar bugünün Ulusalcılık denilen fecaatinin teorik zeminini oluşturdu ” şeklinde iftirasının ipliğini pazara çıkarmak için, biraz eskilere uzandık.

Üçüncü Enternasyonal’in Stalinist geleneğiyle yetişen eski TKP’li ve yeni MDD önderlerinin taşıdıkları Marksizmin, Kemalizm şekerine bulanmış Stalinist versiyonundan, 68 direnişi sorumlu tutulamaz. 68’liler, teorik gıdalarını MDD’den almalarına rağmen, mücadele biçimleri ve yeni bir dünyaya koşma azimleriyle, MDD’nin teorik çerçevesini aşma potansiyeline de sahip olduklarını göstermişlerdir .

‘Liberal demokrat’ “Ayrıca Türkiye 68’i Batı 68’inin olumlu yanlarından zerre nasiplenmemiş bir hareketti..” diyerek çamur atmayı sürdürüyor. Batı 68’inin Türkiye’ye göre olumlu yanlarını söylesin bakalım? Bu olumluluktan Fransız işçi sınıfının on milyonu aşkın kitlesiyle genel greve giderek, Fransa’nın bir sosyalist devrimin eşiğine geldiğini
kastetmediğini çok iyi biliyoruz. Kendine ‘liberal demokrat’ diyen birinin kapitalist sistemin ve kutsadığı burjuva demokrasisinin 68’de kimler tarafından himaye edildiğini biliyor mu acaba? Fransız 68’inin akabinde, harabeye dönmüş Paris sokaklarının duvarlarında, Fransız bayrağını fon yapan afişlerin üzerinde “Fransa’yı İç Savaştan Biz Kurtardık” sloganın altında hangi örgütün adı yazılıydı dersiniz: Fransız Komünist Partisi. Kütahlı’ya göre bu muydu Batı’daki 68’in evrensel değerleri? Bu milliyetçi söylem miydi Batı 68’ini Türkiye’den ayıran üstün ayrıcalık? 68 Fransa gerçeği, Stalinizmin komünist partilerine aşıladığı milliyetçiliğin, sadece Türkiye’ye ilişkin değil, tüm dünya komünist partilerine yarım yüzyıl saçtığı milliyetçi veba mikrobundan kaynaklandığını açıkça göstermiştir. İtalya’da 70’li yılların başında yükselmeye başlayan işçi hareketini saymazsak, Batıdaki 68’in, yenilgiyi kabullenerek, geri çekilmesidir belki de kastedilen ‘olumlu yan’.

Evet 68’in inişe girdiğini bilmez değiliz, ama bu inişe geçiş, bir başka direnişin yükselmesine de gebeydi.

68’in düşüşe geçmeye başlamasından sonra, Türkiye Solu yeni bir ayrışma sürecinin eşiğine geldi. (37)

TİP’in bir kitle işçi partisine dönüşme olasılığının tarihe gömüldüğü, MDD’in, gerek ideolojik ve gerekse örgütsel olarak önderlik kapasitesinin tükenmeye doğru gittiği bu dönemde, 68’in önder kadroları bağımsız siyasi örgütlenmelere yönelmeye başladılar. Bu yeni süreçte, 1968’in en azından dış görünüşteki milliyetçi söylemlerinin de sönmeye yüz tuttuğunu görüyoruz. 68’le, 70’lerin başından itibaren oluşan yeni örgütsel yapıları birbirine kariştırmamak gerek. 68 geniş anlamda bir kitle hareketiydi. 70’lerin başında devrimci ortama damgasını vurmaya başlayan yeni yapılar belirli kitle destekleri olmasına rağmen, kadro örgütlenmeleriydi.

Mahir Çayan’ın THKP(C)’si ve Deniz Gezmiş’in ve Hüseyin İnan’ın THKO’su, İbrahim Kaypakkaya’nın TİKKO’su, kadro ve dinamiklerini 68 direnişinden alan, ama Türkiye’nin o tarihe kadar alışılagelmiş komünist örgütlenme ve mücadele tarzından bir kopuşu temsil eden, yepyeni siyasal oluşumlardı. Her üç örgüt de, silahlı mücadele yoluyla burjuva devletini yıkacak olan bir devrimi hedefliyordu. Bu önderlere ve bu örgütlere önlerine koydukları bu hedeflerden cuntacılık gibi daha fazlasını yakıştırmalara varan, şerefsizce bir kampanyaya da tanık olmaktayız.

Hasan Cemal adlı eski bir darbeci memuru, 68’i anma programı adı altında CNN adlı televizyon kanalında milyonlarca insanın yüzüne baka baka, Deniz Gezmiş’i askeri darbe planının oyuncağı olarak sunabilme cüretini göstererek, şöyle diyor: “Deniz Gezmiş’in arkadaşları Ankara Emek’teki İş Bankası’nı soymuşlardı. Deniz Gezmiş de eylemde değilse bile bu konunun içindeydi. Nurhak Dağları’ndaki silahlı mücadeleye parasal destek sağlamaktı amaçları. Biz o zaman ‘Devrim’ gazetesini çıkarıyorduk. Ben Deniz Gezmiş’in ağzından, soygunla ilgisinin bulunmadığını anlatan bir bildiri yayımladım.”

Programın ertesi günü köşesinde, bugünkü Ergenekoncularla Deniz’in eylemleri arasında paralellik kurarak, eski bir deniz subayının anlattığı ve hiçbir şekilde kanıtlanamayacak kimi provakasyon suçlamalarını da Deniz Gezmiş’in üzerine yıkarak, 68’e karşı kinini kusma fırsatı yakaladığını sanıyor. “Deniz Gezmiş’e ‘mısır patlattırır gibi bomba patlattırıyorum” dediği iddia edilen, eski Milli Birlik Komitesi üyesi ve 14’lerden İrfan Solmazer bugün hayatta değil. Bu sözlere tanık olarak gösterilen Talat Turhan, CIA ve MİT’e ilşkin bir dizi kitapları, yazıları ve konferansları ile devrimci çevrelerin tanıdığı, bildiği bir isimdir. Bugüne kadar bir kez bile olsun açık ya da imalı olarak, bu türden bir ifadede bulunmadığı gibi, böyle alçakça iftiraları da doğrulamamış ve onaylamamıştır. En doğrusu, Hasan Cemal’in, televizyon kanallarının yıllardır müdavimi olan ve 12 Mart’ta ajanlık görevini hakkıyla yerine getiren MİT’çi provakatör Mahir Kaynak’a başvurarak onay istemesidir. (38)

Yukarıda vurguladık: Gerek Deniz Gezmiş, gerek Mahir Çayan, gerekse İbrahim Kaypakkaya olsun, kendi inandıkları ve doğru bildikleri yolda bağımsız örgütlenmeleriyle silahlı mücadeleye girişerek, tüm umutlarını bu yolda bir devrime bağlamışlardı. Ordudan askeri bir darbe beklentisi içinde olan bir örgütün, bizzat kendisinin yeni bir ordu kurması, zaten iftiranın mantıksızlığının da en büyük göstergesidir. Şimdi dar kafalı birinin çıkıp, o tarihlerde atılan kimi bombalama eylemlerinden yola çıkarak, bunu bir genelleme yapmak için kullanmak istemesi sadece acizliktir. Bizim burada sözünü ettiğimiz, temel olarak ezici çoğunluğu temsil eden örgütlenmelerin, böyle projeler içinde olmadıklarıdır. Kenarda köşedeki kimi küçük yuvarların bu yöndeki olası çabalarını, ya da girişimlerini belirleyicilikleri olmadığından söz konusu etmiyoruz. (39)

12 Mart sonrasındaki askeri mahkemelerde yargılanan bu örgütün önderlerine karşı her türlü suçlamayı yapan askeri savcılar, en ufak bir biçimde bile olsa, herhangi bir cuntacılık suçlamasında bulunamadılar. En fazla ordu kökenli sanığı olan THKP(C) davasında bile, asker sanıklar sadece silahlı komünist örgüte üye olmaktan yargılandılar. Hal böyleyken, kimilerinin bugün ‘liberal demokrat’ lakaplarıyla, rüyalarındaki burjuva demokrasisine hayat ağacı olmak için, geçmişe kan kusmasını anlamıyor değiliz.

”Liberal cephede 68’i aşağılayanlar, sadece Kütahyalı ve Hasan Cemal’le sınırlı değildir. Bu ikisi sadece birer protitiptir. Onların kişiliğinde somutlaşan kapitalizmin siyasi idelojisine karşı, devrimci marksizmi ve bu ülkenin geçmişinden arta kalan devrimci mirası savunma kavgası veriyoruz. Elbette 68’in sınırlarını, imkansızlıklarını, eksiklerini, yanlışlarını bilmez değiliz. O dönemi idealleştirmenin, anlamsız boyutlarda yüceltmenin yarardan çok zarar getireceğinin bilincindeyiz. Bugün yapılması gereken 68’in devrimci bir eleştiriyle aşılarak, milliyetçi kabuğunun atılması ve devrimci özünün öne çıkarılmasıdır. Ama bizim sözüm ona sosyalist geçinen bugünkü ulusalcı solcularımızın, 68’den kalan kimi milliyetçilere de sığınarak, 68’in özünü de milliyetçilikle örtmeye çabalamalarından, ‘sol’ liberallerimiz pek memnun.

68’den Kalan Miras

Kütahyalı, “Türkiye 1968’inin bugünün gençlerine mirası nedir? Bu miras çok yararlı, ufkumuzu açan, bize güç ve direnç veren, özgürlükler ve demokrasi için mücadele etmemizi teşvik eden bir miras mıdır? Deniz’lerin yolu, 68’lerde mücadele vermiş abilerimizin, babalarımızın yolu evrensel vizyonu olan, enternasyonalist, humaniter ve demokrat bir yol mudur?”

Bu sorulara bugünün ve bu ülkenin bir genci olarak, Deniz’in idam edildiği yaşlarda olan bir genç olarak, Deniz ile aynı yıllarda doğmuş, o dönem üniversitede okuyan, 68’li olmakla övünen bir anne ve babanın oğlu olarak tüm kalbimle ve beynimle yüksek sesle HAYIR diyorum, HAYIR, HAYIR, HAYIR…”

Sen, binlerce kez ‘Hayır’ını haykır, nefretini kus, ama günümüzün gençliği o mirası sahiplenme yolunda olduğunun mesajlarını Ankara, Istanbul, Mersin ve diğer kentlerde yapılan 68’i anma toplantılarına kitlesel katılımlarıyla ve sloganlarıyla koca bir Evet diyerek veriyorlar. Alaycı bir
dille soruyor liberalimiz: “Türkiye 1968’inin bugünün gençlerine mirası nedir? Bu miras çok yararlı, ufkumuzu açan, bize güç ve direnç veren, özgürlükler ve demokrasi için mücadele etmemizi teşvik eden bir miras mıdır?” ‘ Tüm kalbimle ve beynimle yüksek sesle EVET diyorum! EVET, EVET, EVET…’

“Çünkü 68 bir semboldür. Hayatı başka bir şekilde yaşamanın mümkün olduğunu düşünenlerin verdiği mücadelenin sembolü. Bunu mümkün kılmak için hayal kurabilen, imkânsız gibi görünen arzuları dile getiren insanların yaşadıklarının sembolü. 1968 Mayıs’ında Paris’te sokağa inen gençler, etraflarını saran kalıpların, her şey yolundaymış gibi gösteren kurumların, ders veren hocaların ötesine geçtiler. Bütün öğrendiklerinin yeniden sorgulanabileceğini dile getirdiler. Onlar bambaşka bir dünya kurmadılar; ama modernliğin içine girdiği krizde, başka dünyalar kurulabileceğini hayal edenlerin önlerini açtılar. Herkesi aynılaştıracak uzun vadeli ütopik bir toplum projesi kurmak yerine, içinde bulundukları günü değiştirmeyi düşündüler. Yaşadıkları bir tecrübeydi; tecrübeyi zenginlik olarak gördüler ve geriye olağanüstü bir dil bıraktılar. Bu dil ‘şiir’di; hayatın kendisiydi. Asık suratlı bir dünyaya karşı güleryüzü, mizahı öne çıkarmıştı. Kan ve barut kokan ideolojilere ve sistemlere karşı yaşama sevincini anlatmıştı.” (40)

68 ve onun ürünü Deniz Gezmişlerden, Mahir Çayanlardan, İbrahim Kaypakkaya’lardan bugüne kalan en önemli miras, devrimci isyan geleneğidir. Tüm Cumhuriyet tarihinde siyasi polis ve MİT’in birkaç saat içinde tamamladığı tutuklamalarla gerçekleştirilen, komünist avı senaryosunu bozmuştur 68. 1 Mayıs’ları devlet baskısı nedeniyle bahar piknikleri biçiminde kutlama zorunda bırakılan bir geleneği tarihe gömmüştür 68. Kısacası devrimciyim, sosyalistim, komünistim diyen insanların Cumhuriyet tarihinde ilk kez devlete karşı direnme ateşini yakmasıdır 68. “Dünyayı değiştirmek mümkündür”, “Başka bir dünya mümkündür” diye, dalga dalga yayılan 68’in özlemi “Cinnet Vatan değil, cennet dünya”ydı. Ama çok önemli birşey daha var: 68 ve onu izleyen silahlı isyan, ezilenlere, yoksullara devrimin nasıl yapılamayacağını da öğreten zengin bir hazinedir.

68’den bugüne kalan miras bir dönem sesini Cenova, Sevilla, Rostok, Selanik, Tokyo ve Seattle’daki eylemlerle “Global Kapitalizme Karşı Global Devrim” sloganında duyurdu. Yaşadığımız dönemde Latin Amerika’dan Fransa ve Yunanistan’a kadar tüm devrimci isyanlara yansıdı. 2008’de başlayan Yunan direnişi devrimci şahlanışın kapitalizmi boğmaya cüret etmesidir.

Yeni kuşakların hafıza ve vicdanlarında yepyeni ufuklarla ve yepyeni mücadelelerle sürecektir 68.

68’in kırkıncı yılında gerek ulusalcı ‘sol’dan ve gerekse liberal cenahtan yapılan yorumları tahrifatları, iftiraları göğüsleyecek değişik alanlarda mevzilenmiş bir devrimci marksist cephe de vardır. Bu cephenin, şimdi finans kapital medyası kadar yüksek çıkamayan sesinin grevlerden, sokaklardan, fabrikalardan, üniversitelerden dalga dalga yükseleceği günlerin pek uzak olmadığını dost ta düşman da elbet biliyor.

Umarız ki, 68’in 50. Yılı bu sesin egemenliği altında anılır.

Ve belki de bu ses, 68’li ağabeylerini şu dizelerle anacaktır:

“Yolun düşerse kıyıya bir gün
Ve maviliklerini enginin seyre dalarsan
Dalgalara göğüs germiş olanları hatırla.
Hatırla yüreğin sevgi dolu, selamla!
Çünkü onlar fırtınayla çarpıştılar
Eşit olmayan savaşta
Ve dipsizliğinde enginin yitip gitmeden
Sana liman gösterdiler uzakta.” (41)

Ersen Olgaç Ağustos 2008

(1) Demir Küçükaydın , Otobiyografik Yazılar (Bir Sosyalistin Teorik ve Politik Evrimi), Köxüz Web Sitesi.

(2) Bu kesimin 68’lilier Birliği Vakfı adıyla bir kuruluşları ile Mustafa Kemal portresi altında Bursa nutkuyla okuyucuyu karşılayan 68’liler Dayanışma adlı bir internet sitesi de var. Kemalist ve milliyetçi 68’lilerin Vakfı ve sözünü ettiğimiz milliyetçi siteyi, 68’liler Dayanışma Derneği ve Derneğin sitesiyle karıştırmamak gerekir. 68’liler Dayanışma Derneği milliyetçi söylemlerden uzak, Ankara’da konumlanmış 68’lilere aittir. Ankara’daki 68’liler Derneği’nden Halil Çelimli, derneğin kapısının milliyetçilere kapalı olduğunu söylemiştir .

(3) Ali Kırca’nın itinayla seçtiği 68’li ulusalcılarla müzik eşliğinde yaptığı eğlenceli oturuma oturttulan, çete reisi Aladdin Çakıcı’nın avukatı ve lokantalar patronu Bozkurt Nuhoğlu’yu Deniz’in arkadaşı diye sunduğu orta oyunu ibret vericiydi. Hiçbir zaman marksizme bulaşmamış olan ve üniversite işgali döneminde tesadüfen Deniz’le tanışan, CHP’ye indeksli öğrenci teşkilatının başındaki bu kişinin baş aktör olarak sahneye taşınması görülmeye değerdi. Her türlü milliyetçi söylemin egemen olduğu oturumda Deniz’in avukatı Halit Çelenk’in onun idam sehpasındaki son sözlerini dile getirmesinin engellenişi gözden kaçabilir miydi? Orada bulunan Deniz’in kardeşinin Ali Kırca’nın bu saygısızlığına müdahale etmesi bir yana, boynunu bükerek onay vermesi ibret vericiydi. Bir Ertuğrul Kürkçü’nün, Ergun Aydınoğlu’nun, Demir Küçükaydın’ın, Oktay Etiman’ın, Gün Zileli’nin, Nail Satlıgan’ın varlığına nedense tanık olunamadı.

Bir diğer medyada da Ahmet Hakan’ın laubali bir havayla “Deniz Gezmiş milliyetçi mi yoksa Marksist-Leninist miydi?” yollu sorusuna muhatap olan sözümona Deniz’in arkadaşları olarak sunulan Celal Doğan gibi kaşarlanmış burjuva politikacısıyla, Hasan Cemal adlı burjuva liboşuna telefonla Cihan Alptekin’in kardeşine suç ortaklığı yaptırabilmek için bu sanatta uzmanlaşmış olmak gerek. Daha 1967 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin Üsküdar ilçesine üye olan ve beş yıl sonra da idam sehpasında “Yaşasın Marksizm-Leninizm” diye haykıran bir devrimcinin sosyalizme olan inancını sorgulama küstahlığını giren bu gazeteci soytarısının bir tek amacı olabilir: genç kuşakların kafasını karıştırmak ve devrime olan olası inançları sarsmak. . Deniz’in ve Cihan’ın kardeşleriyle birlikte kanaldan kanala taşınan milliyetçi söylem, günümüzün gençliğini milliyetçi prangalara mahkum etmek amacına hizmet etmekten başka bir işe yaramadı .

Bu arada 68’in medya devlerinin reklamları kadar gösterişli olmasa da devrimci bir biçimde anıldığı ve tartışıldığı alternatifler de yok değil. Örneğin Hayat TV’de Ertuğrul Kürkçü, Hacı Tonak ve Aydın Çubukçu’nun da aralarında bulunduğu açık oturum, 14 Mayıs’da Yıldız Teknik’de Ergun Aydınoğlu, Ragıp Zarakolu, Gün Zileli ve Veysi Sarısözen’in konuşmacı olarak katıldığı toplantı bunlar arasında zikredilebilir.

Aynı günlerde Mersin’de 68’le birlikte Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının 6 Mayıs’daki idam yıldönümlerinde yapılan anma toplantısına katılan üç binden fazla genç, Ertuğrul Kürkçü’nün 68’e ve bugüne devrimci yaklaşımını sloganlar ve coşkuyla kucaklarken, Celal Doğan gibi ısmarlama getirilen şark poltikacısını yuhalarla kürsüden uzaklaştırmayı başarabiliyordu.

(4) 17 şubar 2005 tarihli Birgün gazetesinde Dev-Genç’in genel sekreterlerinden ve 68’liler Derneği başkanı Ruhi Koç, 68’liler vakfından ayrılışlarını ve yeni 68’liler Dayanışma Derneği’ni kurumalarının nedenini şöyle anlatıyor:” Vakıf yönetimi, Rauf Denktaş’ın mitinglerini düzenlemeye başladılar. MHP, BBP gibi partilerle birlikte. Vakfın Kıbrıs konusunda Rauf Denktaş’ın arkasında saf tutmasına tepki gösterdik. Bunu 68 ruhuyla bağdaştıramadık. 68’liler kamuoyunda “kızıl elmacı” olarak tanınmaya başlayınca biz de derneğimizi kurduk. Birçok 68’li vakıftan ayrıldı.”

Bu arada Yener Orkunoğlu online-Gündem adlı internet sitesinde 68’in 40. Yıldönümüne ilişkin olarak Istanbul’da dinleyici olarak katıldığı iki panele ait izlenimlerini şöyle aktarıyor:” Mustafa Zülkadiroğlu, Deniz’in arkadaşı olduğunu belirterek yaptığı konuşmada, Deniz Gezmiş’in Kemalist, hatta ‘Türkçü’ olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti.

Zülkadiroğlu,’Türkiye’deki 68 Hareketi, Batı’daki 68 Hareketi’nden daha ileri bir hareketti’ şeklinde gerçekçi olmayan ve çok abartılı bir söylem tutturdu. Batı’daki 68 Hareketi’ni küçümsemek, Türkiye’deki 68 Hareketi’ni yükseltmek doğru bir tutum değil. Bu tutum, Türkiye’deki birçok entelektüelin yakalandığı hastalığı gözler önüne sergiliyor. Türkiye’deki entelektüeller, Türkiye merkezli düşünüyorlar; Türkiye’yi dünyanın merkezine koyuyorlar. Başka ülkelerde olup bitenler, onları ilgilendirmiyor.

Zülkadiroğlu’nu iki defa dinleme olanağım oldu. Onun konuşmalarından çıkardığım sonuç şu: O, milliyetçiliği kızıl renge boyamak isteyen, teoride sosyalist, pratikte milliyetçi olan biri.

68’liler Birliği Vakfı hakkında şu izlenimi edindim: 68’liler Birliği Vakfı’nın içindekilerin çoğunluğu ulusalcı, çok küçük bir kısmı sosyalisttir. Bir başka deyişle, 68’liler Birliği Vakfı, ulusalcıların egemen olduğu bir vakıf konumundadır.” Emekli subaylar derneğinden farkı olmayan 68’liler Dayanışma Vakfı ilişkin olarak bu değerlendirmeler yeterli fikri vermiyor mu?

(5) Ulusalcı solu ve ‘sol’ liberalizmi ideolojik olarak iyi tanımak için okuyucuya Sungur Savran’ın Devrimci Marksizm ‘in 2. Sayısındaki Burjuva sosyalizmi ve 5. Sayısındaki ‘Sol’ liberalizm başlıklı yazılarını öneririz.

(6) Radikal ‘den Taraf ‘a transfer olan Murat Belge’nin çömezlerinden biri olduğuna da kuşku olmayan burjuvanin bu yeni evlatlığına yazdıklarını yedirtmek her devrimci marksistin görevidir. Gençliğinde sosyalizme bulaşan, orta yaşlılığında sosyalist ansiklopedicilikle iştigal eden ve yaşlılığına yaklaşırken de, bizzat kendisi değil ‘liberal demokrat’ çömezlerini Türkiyeli marksistlerin mirasına saldırtan ‘sol’ liberalizmin siyasi pasaportu Murat Belge, burjuvazinin mühürüyle AB vizesini almıştır. ‘Sol’ liberalimiz, Ertuğrul Kürkçü ile Milliyet gazetesinin 18 Ağustos’da yaptığı röportaja 19 Ağustos’da Taraf’da sözümona cevap yetiştirmeye kalkarken, ”Birikim’i yayımladığım dönemlerde öncelikle Marksist sola hitap ettiğimi hissederdim. Şimdi (Yeni Gündem’den beri) böyle değil, bütün topluma bir şey söylemek üzere açıyorum ağzımı.” diyor. Aslında gevelediği ama açık olarak dile getiremediği şu: ”Ben bir zamanlar marksisttim ve marksist sola hitabederdim ama köprülerin altından çok sular aktı ve şimdi toplumla AKP arasında katalizör rolü oynayarak, Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne doğru ilerletmek çabası içindeyim.”

Çömez Kütahyalı’nın, ustası için şu yazdıkları gerekçemizin ne denli haklı olduğunun bir göstergesidir:”Türkiye’nin bas baya açık hava hapishanesi olduğu günlerde dahi daha dünyalı, evrensel daha birey ve vicdan merkezli bir sol anlayışı savunmaya çalışan ve bulunduğu mevziiyi terk etmemek için özel gayret göstermiş Murat Belge gibi isimleri de Türk solu zaten fakir olan entelektüel skalasından çıkarırsa, geriye zaten Türk solu adına hiçbir “umut ışığı” kalmaz, kalamaz…” ( Taraf , 21.06.3008)

(7) Kütahyalı’nın saldırılarına “ Deniz’in idam edildiği yaşlarda olan bir genç olarak, Deniz ile aynı yıllarda doğmuş, o dönem üniversitede okuyan, 68’li olmakla övünen bir anne ve babanın oğlu” diye başlaması, kendinde fazla yetenekler gören bu hasta ruhta bir kıskançlık ve hasisliğin de barındığını eleveriyor.

(8) Bu anlamda en önemli kaynak Ergun Aydınoğlu’nun Türkiye Solu 1960-80 adlı çalışmasıdır.

(9) Başta Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli, Şevki Akşit gibi TKP’nin Türkiye’deki önder kadrosu ve onların arkasında duran Sevim Tarı(Belli) Erdoğan Berktay, Sevinç Özgüner, Vecdi Özgüner, Nuran Bozer(Akşit), Halim Spatar, Ahmet Özdemir gibi 1951 TKP davasından mahkum olan ‘Eski Tüfekçiler’ 65 seçimlerinde TİP’i koşulsuz desteklemişlerdi.

(10) Ancak bu uyarı yazısından daha bir yıl önce, Yön Yayınları arasında ‘İslamiyet ve Sosyalizm’ adlı bir çeviri kitabı yayınlanmıştı. Kitabın yazarı daha sonra marksizmi terkederek müslüman olan, Fransız Komünist Partisinin önemli isimlerinden Roger Garaudy ve Türkçe’ye çevirenler ise, Doğan Avcıoğlu ile E.Tüfekçi idi. Bu çevirinin Yön’ün Orta-Doğu ve Afrika ülkelerindeki darbe ve kurtuluş hareketlerini ön plana çıkardığı Arap sosyalizmi kavramı ile, Sovyetlerin ‘kapitalist olmayan yol’ olarak teorikleştirdiği terminolojinin örtüştüğü ve akabinde Avcıoğlu ile Mihri Belli’nin TİP’e taarruzlarının başladığı bir zaman dilimine denk düşmesi ilginçtir. Bilindiği gibi E.Tüfekçi o yıllarda Mihri Belli’nin müstear adıydı ve Yön dergisindeki ünlü yazıda ve Niyazi Berkes’le yaptığı tartışmalarda bu adı kullanmıştı.

(11) Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın Doğan Avcıoğlu’nu hedef alan sert eleştirileri bile Yön sayfalarında yayınlanıyordu. Örneğin bunlardan birinin başlığı “Atma Avcıoğlu Din Kardeşiyiz” adını taşıyordu.

(12) E.Tüfekçi, “Demokratik Devrim Kime Karşı, Kimle Birlikte?”, Yön , sayı 175, 5 Ağustos 1966.

(13) Arkadan 1967 yılında TİP iderlerinden Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’a noter kanalıyla ”Uyarıyorum” adlı ihtarnameyi yolladığı aylarda, yirmi yaşlarındaki Deniz Gezmiş Istanbul Üsküdar’da ve Mahir Çayan da Ankara Çankaya’da üyelik için TİP’in kapısını çalıyorlardı. Mihri Belli’nin bu noter iddianamesini TİP Merkez Yönetim Kurulu yerine, sadece Aybar ve Boran’a göndermesi anlamlıdır. Mihri Belli’nin TİP parlementoya girmeden önce, TKP ile bağlantılı Behice Boran ve Reşat Fuat Baraner’e yakınlığı olan Mehmet Ali Aybar’ı muhatap alması eski bir hukukun gereği olarak görülebilir.

(14)Malatya’daki kongrede delege olan Vahap Erdoğdu kürsüde, Mihri Belli’nin Yön’deki yazısına paralel bir metni okumaya çalıştı, ama başta o zamanlar TİP üyesi olan Yaşar Kemal olmak üzere, diğer yönetici ve delegelerin protestoları nedeniyle konuşmasını tamamlayamadı. Malatya kongresi ile TİP’deki ilk muhalefet tasfiyesi, onuç üyenin ihracıyla başlamış oldu.

(15) 68’liler Dayanışma adlı 68’liler Vakfı’ nın web sayfalarında yayınlanan röportajdan alınan bu iftiraların sahibinin cüretine de şaşmamak elden gelmiyor.

(16)Fransız Merkez Bankası çalışanları grevde olduğundan, grev komitesinin teksirle basarak mühürlediği ve üzerinde on Frank yazan pusulalar, Fransız parası olarak piyasaya sürüldü.

(17)Mihri Belli, Türk Solu , sayı 64, 4 Şubat 1969.

(18) Mihri Belli, Türkiye’de Karşı Devrim, 5 Aralık 1968’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde verilen konferans, Mihri Belli, Yazılar, s.96, Sol Yayınları

(19) E.Tüfekçi, Yön, Sayı175, 5 Ağustos 1966.

(20) E.Tüfekçi, Yön , Sayı 175, 5 Ağustos 1966.

(21) Mihri Belli , Millet Gerçeği, Aydınlık , sayı 7 Mayıs 1969.

(22) E. Tüfekçi, Yön , sayı 126, 27 Ağustos 1965.

(23) Mihri Belli, Türk Solu , Sayı 53, 19 Kasım 1968.

(24) Mihri Belli, Türk Solu , sayı 64, 4 Şubat 1969.

(25) Bu düşünceler gerek Sınıf Bilinci ve gerekse Devrimci Marksizmin sayfalarında yıllardır eleştiriliyor. Bu yüzden ayrıca bu alıntıların eleştirisine girilmemiş, sadece okuyucuya Stalinizmle Kemalizmin bağlamlarına örnek olarak verilmiştir.

(26) 1971 askeri müdahalesi ve onu izleyen Sıkı Yönetim döneminde, yolumuz zorunlu olarak Filistin’e düştüğünde, Filistin örgütlerinin yüzlerce Türkiyeli devrimcinin İsrail siyonizmine karşı mücadelede gösterdikleri fedakarlıkların ve hatta siyonizme karşı askeri operasyonlarda ölenlerin anıldığına bizzat tanık olmuşumdur.

(27) Bu arada Rasim Ozan Kütahyalı adlı bu densize karşı, burjuva basınında çıkan tek dürüst sesi burada zikretmemek olmaz: “68 hareketinin vizyonu evrensel değil milliyetçi bir vizyonmuş…”Bir insan cahil olabilir…Bir insan geri zekâlı olabilir…Bir insan ahlaksız da olabilir…Ama bir insan, hem cahil, hem geri zekâlı hem de ahlaksız olamaz, olmamalı…Deniz Gezmiş ve arkadaşları Marksist’tiler…Her Marksist gibi antiemperyalisttiler…Çünkü sömürü düzenine karşıydılar, onun en üst biçimi olan emperyalizme de doğal olarak karşı olacaklardı…68’ler Amerikan emperyalizminin çok güçlü olduğu yıllardı ve Deniz Gezmiş ile arkadaşları Amerikan emperyalizminin Türkiye ve dünyadaki etkinliğine karşıydılar…O dönemin anti Amerikan’cı, antiemperyalist mücadelesini “yabancı düşmanı” çizgi olarak nitelemek için, insanın CIA’den para alması ya da silme geri zekâlı olup milleti de kendi gibi aptal zannetmesi gerekir…” Reha Muhtar, Vatan Gazetesi , 28.5.2008

(28) MDD önderi Mihri Belli, Sovyetler Birliği’nin yurt dışındaki TKP mülteci grubunu beslemesine ve desteklemesine rağmen, antisovyetik denilen bir konum yerine, bir kırgınlığın da ifadesi sayılabilecek olan, Ho Şi Minh çizgisi adıyla Çin’e ve Sovyetlere eşit konum alan bir dengeyi savundu. Eğer Sovyetler, Zeki Baştımar yerine Mihri Belli’ye yatırım yapmış olsalardı, TİP’e karşı MDD muhalefeti ortaya çıkar mıydı ?

(29) Şefik Hüsnü, Aydınlık, sayı 27, Kasım 1924. Kaynak Türkiye’de Sınıflar , Ülke Yayınları, s.297

(30) A.g.e., Aydınlık , sayı 21, Mayıs 1924.

(31) A.g.e., Aydınlık , sayı 13, 10 Şubat 1923

(32) A.g.e., Aydınlık , sayı 18, Ekim 1923

(33) A.g.e., Aydınlık , sayı 18, Ekim 1923

(34) Sadece Nazım Hikmet’e karşı bir dönem ‘Troçkizm’ suçlamasıyla kampanya açıldı.

(35) Mihri Belli Millet Gerçeği başlıklı yazısında bu gelişmeleri sadece onaylamak ve gururla aktarmakla kalmaz, buna uygun bir stratejinin de mimarı olur.

(36) J.Stalin, Son Yazılar , Sol Yayınları s.190.

(37) Türkiye Solu’nun 1960-80 dönemine ilşkin ayrıntılı tahlil için Ergun Aydınoğlu’nun Türk Solu 1960-80 adlı önemli araştırmasına yönelmeyi öneririz.

(38)Hasan Cemal adlı kişi, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu’nun Devrim dergisi aracılığıyla ‘sol-kemalist’ askerlerle radikal bir cunta projesine bulaşmış ve arkadan da bu projenin başarısızlığı üzerine, Cumhuriyet gazetesine kapağı atarak, koşullara uygun kadarıyla geçmişiyle hesaplaşmaya girişmiştir. Ancak Doğan Avcıoğlu’nun ölümünden sonra, tercihini tam anlamıyla finans kapital köleliğinden yana yaptığını itiraf edebilmiştir. İtirafları “Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım” adlı günah çıkarma günlüğünden izlenebilir. Kendi darbeci geçmişine suç ortakları arama yarışında, bir yandan kendini daha temize çıkaracağını sanarken, diğer yandan da geçmişten kalan devrimci ne varsa, olumlu ne varsa, aşağılayarak günümüzün gençliğini radikalizmden uzak tutabilme hizmetine adamış kendini. 68 döneminden gelen ve finans kapital köleliğine soyunan Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Nuri Çolakoğlu gibileri geçmişe çamur atmada daha dikkatliler, çünkü onların hikayesi kapitalizme hizmetle noktalanıyor; fazladan günah çıkarılmasını gerektiren bir cunta maceraları yok.

(39) Gün geçmiyor ki, kimileri çıkıp ‘Türk solu’nun cuntacı geçmişinden söz etmiyor. Son olarak da 68 kalıntısı Oral Çalışlar bir röportaj bahanesiyle Sabah gazetesinde bunu dile getirdi :” Sol, darbelerle ilişkisini tam olarak kesmiş değil. 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de zaman zaman solcu bir askeri darbe beklentisi solda hep olmuştur…Askeri darbelerle sol arasında hep bir akrabalık var eskiden beri. ” (Sabah, 25 Ağustos,2008) Burada ‘sol’ denen kavramın ne kadar demagojik ve muğlak olduğuna dikkat çekmek isteriz. ‘Sol’la kastedilen kimlerdir, ya da hangi örgütlerdir. Buna açıklık getirmeden ‘sol’ diye ne idüğü belli olmayan bir kavramın arkasına saklanarak, bu suçlamalara kalkışmak, liberallere malzeme taşımaktan başka bir anlama gelmez. Eğer bir zamanlar kendisinin yöneticileri arasında olduğu bugünkü İşçi Partisi denen hareketi, ya da ufak bir gruplaşmayı kastediyorsa, belki de haklıdır. Ama silahlı bir devrimi önüne hedef koymuş kişi ve örgütlere imada bulunuyorsa, bunu kanıtlaması gerekir, yoksa yeri Kütahyalı’ların yanıdır

(40) Ferhat Kentel, Radikal , 26.04.2008

(41) Pierre-Jean de Béranger, 1780-1857

***

Birikim Dergisinin Mayıs 1998 tarihli, 109. sayısında yayınlanmıştır

68’in İdeolojik Kaynakları
Dünyada

Gün Zileli

1. Çin kaynaklı Kültür Devrimi: Genel olarak bütün dünya solu, Çin Kültür Devrimi’ni, solda önemli bir yenilenme atılımı olarak algılamıştır. Çünkü, 1960’lara SSCB’ye ilişkin umut kırıklıklarıyla giren sol hareketin böyle bir yenilenmeye ve atılıma ihtiyacı vardı. Kültür Devrimi, bu yenilenme gereksinmesine yanıt verdiği için, gerçeklikteki var oluşundan tamamen farklı bir şekilde, anti-bürokratik bir atılım olarak -en azından bir dönem için- algılanabilmiştir.

Aslında, soldaki umut kırılması, 1960’ların başlarında ortaya çıkmış yeni bir olay değildi. Bu umut kırılması, daha 1917 zirvesinin hemen akabinde ortaya çıkmıştı. Ama büyük tarihsel olaylar, yarattıkları sarsıntı ve gümbürtünün büyüklüğü oranında yanıltıcı oluyorlar. Depremin merkezinde, olayın tam içinde bulunanlar ilk umut kırılmalarını daha 1918’de yaşamaya başlamışken, Ekim devriminin gürültüsü çevreye daha yeni yeni yayılıyor ve ezilen insanları ayağa kaldırıyordu. 1921 Mart’ında, “Devrimin onuru ve şerefi” Kronstadt bahriyelileri, Bolşevik Çeka birliklerinin makineli tüfekleriyle taranır ve aynı günlerde devrimin geri çekilişi (NEP) bizzat Bolşevik Parti tarafından ilan edilirken, Rusya dışındaki halklar, bu devasa ülkeden gelen, emekçilere yönelik mesajları büyük bir açlıkla soluyor, kulaktan kulağa aktarıyorlardı. 1930’larda bile, Rusya’da artık devrimin esamesinin kalmadığı, doğrudan doğruya Bolşevik Partisinin önderliğinin biçildiği ve o korkunç polis rejiminin kayıtsız şartsız oturtulduğu koşullarda, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, Avrupa’da da aydınlar umutla gözlerini Sovyetler Birliği’ne dikmiş bulunuyorlardı. Çok sayıda Avrupalı aydın, illüzyondan henüz uyanmadıkları için, geride “sosyalist anavatanı” bırakmanın gönül huzuruyla İspanya’da ölüme koşabiliyordu.

İllüzyon, dalga dalga, ama esas olarak 1956 Macar ihtilaliyle sona erdi. Çok sayıda Avrupalı kalburüstü aydının Komünist Partilerinden istifa etmeleri bu tarihe rastlar. Bu tarih, aynı zamanda disillüzyonun motive ettiği yeni sol arayışların da iyice yoğunlaştığı tarihtir. İşte böyle bir atmosferde 1960’lı yıllara girilmiştir. Bürokratik, zorba, devletçi, reel-politik ve öz-insiyatifi bastıran karakteriyle solcu aydınlara ve emekçilere umut vermekten artık uzak olan Sovyetler Birliği’nin karşısında, “kitle insiyatifini” vurgulayan Çin’in Kültür Devrimi, anti-bürokratik bir yeni atılım arayışı içinde olan yeni sola umut vermiştir. “Davulun sesi uzaktan hoş” gelmiş ve solcu aydınlar, aynı 1917’den sonra olduğu gibi yeni bir illüzyona kapılmışlardır. “Bürokrasiye karşı kitle insiyatifi” denen şeyin, aslında Maoist bürokrasinin gerçek insiyatifi bastıran geniş çaplı bir devlet operasyonu olduğunun görülebilmesi için, en az bir on yıl daha geçmesi gerekmiştir. Ancak, Çin’de yaşanan gerçeklik ne olursa olsun, aynı, 1789 Fransız devriminden sonra, gerçekte özgürlük ve eşitlik olmamasına rağmen özgürlük ve eşitlik ideallerinin yayılması gibi, aynı, 1917 devriminden sonra gerçekte bir işçi sınıfı iktidarı kurulmamış olmasına rağmen emekçilerin bu devrimden, burjuvaziyi devirme bilincini geliştirme yönünde yararlandıkları gibi, 68 hareketinin de, Çin kültür Devriminden, kitlesel öz-insiyatif ve bürokratik hantal yapılara karşı başkaldırma türü fikirlerin geliştirilmesi açısından yararlandığı (sonrasındaki hayal kırıklığının yarattığı yıkım ne kadar büyük olursa olsun) açıktır.

2. Latin Amerika kaynaklı kır ve şehir gerillası:1950’lerin sonlarında gerçekleşen Küba Devrimiyle, yaşayan bir örneğe dönüşen ve özellikle Latin Amerika’nın çeşitli ülkelerinde yaygınlık kazanan “parti dışı” gerilla hareketleri bürokratik geleneği kıran bir etki yapmıştır. Bu hareketlerin en tipik yanı, geleneksel komünist partilerinin önceden belirlenmiş programlarını, burjuvazinin “ilerici” ya da “anti-faşist” kesimleriyle legal platformlarda ittifaklar arayan çizgilerini ve esas olarak parlamenter alanda yavaş yavaş güçlenmeyi amaçlayan düzen içi politikalarını reddederek silaha sarılmaları ve anarşizmin “doğrudan eylem” anlayışını hatırlatacak bir şekilde eylemle propagandayı temel almalarıydı. Elbette bulundukları ülkelerin yapısına göre birçok farklılıklar göstermekle birlikte bu gerilla hareketlerinin ortak paydası, koşullar ne olursa olsun, oligarşilerin zoruna karşı devrimci zorla cevap vermekti. Che Guevara’nın Bolivya dağlarında başlattığı gerilla savaşıyla efsanevi bir kahramanlık destanı halini alarak o zamanki genç aydınların yüreğini tutuşturan bu çizgi, 1970’lerde kırılmaya uğrayıp, 1980’lerde bozgunla sonuçlansa ve örneğin o ünlü Tupamarolar 1980’lerin parlamentarist politikacıları olarak yeniden yapılansalar da, Latin Amerika gerilla hareketi,1960’larda, geleneksel çizgiyi eleştiren yeni ve dinamik bir çıkış olarak, 68’in oluşumlarını önemli ölçüde etkileyen bir ideolojik kaynak görevi yapmıştır.

3. Uzak Asya Kaynaklı Halk Savaşları: Türkiye’de, 1970’lerin başlarında “Ho Şi Minh çizgisi” diye adlandırılan ve esas temasını, 1940’lardan beri süren, ama 1960’larda zirvesine ulaşan Vietnam savaşından alan halk savaşı ideolojisi, aslında öz olarak, bürokratizmi ya da geleneksel partileri sorgulamadığı halde -çünkü Vietnam’daki savaş da geleneksel bir sol ideolojiye ve yapıya sahip olan Vietnam Komünist Partisinin önderliğinde sürdürülüyordu- kitleleri anti-emperyalist bir savaşta seferber ettiği için, 68 hareketini etkileyen, hatta 68 hareketinin anti-bürokratik yönelimlerine cesaret veren bir rol oynamıştır. 68 hareketinin en önemli özelliklerinden biri, var olan dünya düzenlerine başkaldırıdır. Halk savaşı da bu başkaldırının bir örneği olarak algılanmıştır. Özellikle bizim gibi, mücadelenin Amerikan emperyalizmine karşı yöneldiği ülkelerde Vietnam halk savaşı, yürütülecek savaşımın örneği olarak görülmüştür. Bu yüzden uzak doğu örneği, bizim gibi ülkelerin 68’lerine daha büyük bir etki yapmıştır.

4. Afrika Kaynaklı Bağımsızlıkçılık: 1950’lerdeki Cezayir Bağımsızlık savaşı, 1960’ların başında başarıya ulaştı. Ardından bir çok eski Afrika sömürgesi, 1960’lı yıllarda, birbiri ardından, ya doğrudan bağımsızlık savaşlarının başarıya ulaşmasıyla ya da geleneksel sömürgeci yönetimlerin artık yürümediğini gören batılı sömürgecilerin bu ülkelerin bağımsızlığını tanımalarıyla, bağımsız ulus-devletler olarak örgütlendiler. Kurulan yeni devletlerin egemenleri, bir yandan batılı sömürgecilerle iktisadi ilişkilerini kesmez ve kapitalist dünya sisteminin dışına çıkmak gibi bir niyet göstermezken, bir yandan da, kendi zayıf devlet yapılarını ayakta tutabilmek için büyük devletler arasında denge oyunu oynamaya giriştiler ve bu amaçla başta SSCB ile, ikincil olarak da ÇHC ile yakın ilişkiler kurdular. Bu ülkelerin iktisadi yöntemlerinden de etkilenen Afrika devletleri, burjuvazilerinin zayıf olduğu koşullarda devletçi ekonomiler örgütlediler. Bu yöneliş, Çin ve SSCB gibi sosyalist adlı devletler tarafından “anti-emperyalizm” olarak taktim edildi. SSCB’nin teorisyenleri daha da ileri giderek bu ülkelerin “kapitalist olmayan kalkınma yolu” izlediğini iddia ettiler. Afrika’daki bağımsızlık hareketi, dünya 68’i için hiçbir zaman cazip bir ideolojik örnek olarak görülmese de, “anti-emperyalist” ve “sosyalizme müttefik” olarak algılandığı için, en azından 68’in, büyük güçlere baş kaldırma bilincine bu yönüyle katkıda bulunmuştur. Esasen, Afrika’yı, dünyayı sömürgeciler ve sömürgeler diye adeta iki ulusa bölerek idealize eden Frantz Fanon’un teorilerinden öğrenen dünya 68’inin, bu ülkelerin gerçek iç koşullarını tahlil etmeye, muhaliflerin uğradığı baskıyı, bu “mazlum” devletlerin içerde birer güçlü ve zorba diktatörlük olduğunu görmeye ne zamanı, ne de niyeti vardı.

5. Amerika kaynaklı ırkçılık karşıtı hareket: Amerika’da büyük bir kitle hareketi olarak çıkıp, sonrasında dinsel ya da militan (Malcolm X, Kara Panterler hareketi) renkler kazanan ırkçılık karşıtı hareket, niteliği gereği Amerika’nın özgül koşullarına (siyahlara karşı beyaz ırkçılığı) dayansa da, dünya 68’inin ırk, renk, cins ayrımına karşı çıkan anti-otoriter yönelimine katkıda bulunmuştur.

6. Doğu Avrupa Kaynaklı, “otoriter olmayan sosyalizm” arayışları: Prag 68 baharının önceli 56 Macar Devrimi olmakla birlikte, aralarında önemli bazı farklar vardır. Macar Devrimi, Komünist Partisi başta olmak üzere sistemi toptan hedef alan bir kitlesel şiddet hareketiyken, 68 Prag baharıyla zirvesine çıkan, 1960’ların “otoriter olmayan sosyalizm” arayışları, komünist partilerinin içindeki belli kesimlerin daha sistem içi ve daha barışçı arayışları olarak gelişmiştir. Hareketin bu nispeten sistem içi ve şiddetsiz yöneliminde elbette, Komünist partilerinin içinde önemli yandaşlar bulmasının, hatta Çekoslovakya’da olduğu gibi, kısa bir süre için de olsa, parti içinde iktidarı ele geçirme şansı elde etmiş olmasının payı vardır. Daha az bürokratik, öz-insiyatife daha çok yer veren ve daha ademi-merkeziyetçi yönelimleriyle bu hareket, özellikle Avrupa yeni solunda yankı yapmış ve Avrupa 68’ine belli bir etkide bulunmuştur. Ancak bizim gibi, o sırada Amerikan emperyalizmiyle adeta bir “ölüm-kalım” savaşına girilmiş olan ülkelerde Doğu Avrupa’nın anti-otoriter sosyalizm arayışları, emperyalizme karşı mücadeleyi “bölen” hareketler olarak algılanmıştır.

7. Avrupa ve Amerika Kaynaklı Anti-otoriter ideolojiler (Anarşizm, Feminizm, Existansiyalizm, Yeni Dalga, Markusecilik, Hippylik): Kapitalizmi olduğu kadar, geleneksel Komünist Partileri’nin hantal ve otoriter yapılarını da hedef alan Amerika ve Avrupa kaynaklı anti-otoriteryanizm, batıda 68’in özünü oluşturur. Bizim gibi ülkelerde de batı kaynaklı bu anti-otoriteryanizm önemli bir etki yapmıştır. Ancak, Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin kendine özgü kültürel ve ideolojik yapısı, bu anti-otoriteryanizmle bazan bağdaşarak, bazan içiçe geçerek, bazan da onu reddederek ve dışlayarak, batının 68’inden görece farklı bir oluşumun ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Anti-otoriter ideolojilerin başında, tutarlı devlet karşıtlığıyla, her türlü otoriteye düşmanlığıyla, mutlak özgürlük arayışıyla elbette anarşizm gelir. Ancak, 1960’ların batısında, örgütlü ve somut anarşist hareketin, kendisinden çok, hayaleti dolaşmıştır. Yani, anarşizmin yüz yıldır savunduğu bütün görüşler, anti-otoriter ve anti-bürokratik bir arayış içinde olan gençlerin, aydınların, dinamik kitlelerin içinde hayat bulurken, İspanya Devriminin bastırılmasından beri dünya siyaset sahnesinden pratikte silinmiş olan anarşist hareketin küçük yuvarcıkları, kar altında donmuş tohumlar gibi, toprağın üzerine çıkamamışlar, büyük ölçüde kendi sekt yaşamlarının içinde hapsolmanın acısını duya duya, fikirlerinin sokaklarda, okullarda, fabrikalarda canlanışını biraz da şaşkınlıkla izlemişlerdir.

Anarşizmden farklı olarak, kitlesiyle özdeşleşmiş olan feminizm için ise aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Yani bir yerde işçi hareketinin canlanışı mutlaka anarşizmin ya da komünizmin de canlanışına tekabül etmeyebilir, ama kadın kurtuluş hareketinin canlanışıyla feminizmin canlanışı arasında nerdeyse birebir tekabüliyet vardır. Bu yüzden, 68’de önce kadın hareketi dalgasının mı, yoksa feminizm dalgasının mı ortaya çıktığını tahlil etmek bile zordur, belki de böyle bir tahlile kalkışmak saçmadır. Kadın kurtuluş hareketinin, batı kapitalizminin, özellikle 1950’lerde dayattığı demode olmuş Amerikan tarzı yaşama ya da Batı Avrupa’daki refah devletinin uyuşturucu etkilerine, muhafazakâr cinsel rollere ve cinsellik anlayışlarına karşı anti-otoriter başkaldırısı, bir yandan 68 hareketini etkileyip, bir cinsel devrimin (kadın taleplerinin çarpıtılıp erkek egemenliğinin yeni biçimlerini üreten sonuçlar vermiştir bu) yolunu açarken, diğer yandan Stalinist-bürokratik geleneksel yapılarla şiddetle karşı-karşıya geldi. Avrupa’nın bazı yerlerinde kadınlar, bu kesimlerin şiddet içeren fiili saldırılarına bile uğradılar. Ancak ilginçtir ki, batının anti-otoriter 68’inde başat bir rol oynayan kadın hareketi ve feminizm, Türkiye ve Türkiye benzeri ülkelerde ya hiç etkili olamamıştır ya da çok az etkili olmuştur.

Marksizm ve anarşizmin etkilerini üzerinde taşımakla birlikte kendine özgü yaşam felsefesiyle anti-otoriter, bireyci bir felsefe olan existansiyalizmin, edebiyat ve sinema gibi sanat alanlarında ortaya çıkan avant-garde yeni dalga akımlarıyla birleşerek, özellikle kültürel alanda büyük bir etki yaptığı gözlenmelidir. Örneğin Türkiye’de, 1960’ların başlarında, Marksist klasiklerden önce Albert Camus’un, J.P. Sartre’ın eserleri basılmış ve öncü gençler tarafından öncelikle bunlar okunmuştur.

Frankfurt okulunun son temsilcilerinden Herbert Marcuse, felsefe ve psikolojiden de güç alıp, klasik sınıfsal tanımları sorgulayan anarşizan ve anti-otoriter teorilerini ortaya atarak, 68’in fikirsel gelişmesi ve şekillenmesinde büyük bir etki yapmıştır.

Hippylik akımı da, kapitalist yaşam tarzına karşı batı gençliğinin kendiliğinden isyanı olarak ele alınabilir. Hippylik bir ideoloji midir? Belki bu daha uzun bir tartışmanın konusudur. Ancak şu kadarı bir gerçektir ki, bu hareket, kendi spontaneliği oranında ne kadar düşünsel dizgelere sokulamasa da, bizde pek o kadar değil ama, batıdaki 68 gençliğinin yönelimlerinde önemli etkiler yapmıştır.

Türkiye’de

1. Jakoben-milliyetçi-kalkınmacı-darbeci Kemalizm: Türkiye 68’i, yukarda sıraladığımız dünya çapındaki ideolojik kaynaklardan önemli ölçüde beslenmiştir elbette. Bunlardan bir kısmını, kendi ideolojik ve kültürel atmosferine uydurarak ve hatta çarpıtarak benimserken, bazılarını ise ya görmezlikten gelmiş ya da açıkça dışlamıştır. Öte yandan, Türkiyle 68’inin, büyük ölçüde Türkiye’ye özgü ideolojik kaynakları da söz konusudur. Bunların başında Kemalizmin geldiğini söyleyerek başlayalım.

Nasıl olmuştur da, bürokratik, otoriter bir devlet ideolojisi olan Kemalizm, bir başkaldırı hareketi olan Türkiye 68’ini etkileyen, hem de kuvvetle etkileyen bir ideolojik kaynak olabilmiştir? Bunun, üzerinde durulması gereken birçok sınıfsal, tarihsel ve toplumsal nedeni vardır. Türkiye gençlik hareketi, 68’lere doğru ve 68 sonrasında hızlı bir değişim geçirmesine rağmen, esas olarak bir kentli orta sınıf çocukları hareketiydi. Tek parti dönemindeki “aydınlanmacı” eğitim seferberlikleri, en içten karşılığı Kemalizmin sınıfsal dayanağı olan kentli orta sınıflardan (özellikle bürokrat, memur ve subaylardan) almıştı. Bu kentli orta sınıflar, 1950’deki iktidar değişikliğinden sonra, yeni yeni güçlenen taşra kökenli burjuvazinin baskısı altında kalmışlar ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez muhalif bir konumu benimsemişlerdi. İşte, 68 gençliğinin esasını oluşturan kentli orta sınıf çocukları böyle bir dönemde hayata gözlerini açtılar. Bu gençler, hem Kemalist eğitim seferberliğinin sonucu olarak orta kalitede bir eğitim almışlar, hem de DP döneminin muhalif atmosferinde yetişmişlerdi. Bu kentli orta sınıf gençliğe, bir adım sonra, kırsal nüfustaki patlama ve şehirlere akınla birlikte, taşra kökenli gençler de katılmışlardı ama, bu gençler de, gerek Kemalizmin Köy Enstitüleri politikası nedeniyle, gerekse çoğunlukla alevi ailelerin çocukları oldukları için kentli orta sınıf çocuklarının soluduğu ideolojik atmosferden pek de farklı bir atmosferden gelmiyorlardı.

Öte yandan 27 Mayıs hareketi, bir Kemalist canlanma hareketinin de başlangıcı olmuştur. DP’nin ve onun devamı olan AP’nin, taşralı muhafazakâr kesimlere dayanıyor olması, aşırı sağ unsurlara kadar bütün sağı kendi şemsiyesi altında toplama girişimleri, AP ile mücadele içinde olan 27 Mayıs hareketinin, 1920’lerin, 30’ların ve 40’ların bürokratik ve baskıcı Kemalizminin kötü anılarını bir yana atarak, Kemalizme “sol” bir muhteva kazandırma girişimlerine olanak sağlamıştır. Cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde olduğu gibi, Marksist aydınların, bu “sol” Kemalizme onay vermeleri, bu otoriter devlet ideolojisinin sol bir kisveyle piyasaya sürülmesini kolaylaştırmıştır.

Doğan Avcıoğlu gibi, 27 Mayıs’dan cesaret alarak, yeni 27 Mayıs darbeleri yapıp iktidara bu sefer kesin olarak el koymak isteyen unsurlar, son derece soğukkanlılıkla yaptıkları değerlendirmeler sonucunda böyle bir askeri darbenin dayanacağı reel güçlerin hesabını yapmışlar ve yanıbaşımızdaki SSCB’nin varlığını ve desteğini artı hanesinin en başına yazmışlardır. Çünkü o dönem SSCB, “kapitalist olmayan yol” teorileriyle, bu tür askeri darbeleri ve ardından kurulan tek parti rejimlerini, dünya hegemonya mücadelesinde dayanılacak güçler arasında sayıyor ve destekliyordu. SSCB’nin bu tür rejimlerle ilgili yaptığı hesap şuydu: Afrika vb. yerlerde olduğu gibi, bu tür rejimler kuruldukları andan itibaren, ayakta kalabilmek için bir hızlı iktisadi kalkınma siyaseti yürütmek zorundadırlar. Bu da kaçınılmaz olarak geniş çaplı devletleştirmeleri getirecektir. Devletleştirmeler, Amerika’nın müttefikleri olan yerli burjuvazileri ve dolayısıyla Amerika’yı tedirgin edecek ve bu rejimleri ister istemez batı ile çatışmaya sokacaktır. Bu durumda SSCB, bu tür askeri rejimlere doğal müttefik gözüyle bakacak ve SSCB’den iktisadi ve askeri yardım aldığı oranda da bu rejimler SSCB’ye yaklaşacaktı. Bu hesabın pek o kadar da yanlış olmadığı, Ortadoğu’da ve Afrika’da kurulan bu tür rejimlerin yönelimlerinden anlaşılabilirdi. İşte Doğan Avcıoğlu, bunları çok iyi hesap etmiş ve geçmişte SSCB tarafından “anti-emperyalist” olduğu gerekçesiyle desteklenen Kemalist rejimin bir benzerini kurmak üzere “sol Kemalist” yönelimini ortaya atmıştır. Bu yönelim, 1960’ların başında, 27 Mayıs’la iktidar hevesleri tahrik olmuş olan aydınlar arasında oldukça taraftar bulmuştur.

Doğrudan doğruya darbeci olmamakla birlikte, Türkiye İşçi Partisi (TİP) yönetimi de, hem genel atmosferden etkilendiği, hem de kolayca meşruluk kazanmanın en iyi yolu olarak gördüğü için, en azından, MDD ideolojisine dönüşüp başına bela olana kadar, Kemalist argümanlara sarılmıştır. Mustafa Kemal’in yalnızca “anti-emperyalist” değil, aynı zamanda “anti-kapitalist” de olduğu yolundaki alıntılara sığınmalar, Mustafa Kemal’in kalpaklı fotoğraflarını baş tacı edip, “Kurtuluş Savaşındaki farklı Atatürk” imajına cevaz vermeler vb. hep bu kolaycılığın ürünleridir. Türkiye 68’inde doğrudan doğruya yer almasa, hatta yer yer onunla çatışan bürokratik bir parti profili verse de, TİP’in, erken aşamalardaki ideolojik şekillenmelerde pay sahibi olduğunu saptamak gerekir.

Aşağıda, geleneksel sola (TKP’den kalanlar), 68’in ideolojik kaynaklarından biri olarak ayrı bir maddede değineceğiz ama, Kemalizm bahsi açılmışken, ona burada da değinmemezlik edemeyiz. Geleneksel Türkiye solunu temsil eden TKP geleneğinin (somut olarak Mihri Belli ve Hikmet Kıvılcımlı gibi şahsiyetler), Kemalizmin, Türkiye 68’ine ideolojik etkide bulunmasında önemli bir payı olduğu kaydedilmelidir. Batının ambargosu karşısında yalnızlık duygusuna kapılan Bolşevik devlet yöneticilerinin, kendisi de yeni kurulmuş henüz zayıf bir devlet olduğu için SSCB’den çekinen ve bu yüzden ona dostluk mesajları yollayan Kemalistleri desteklemelerinde pek anlaşılmayacak bir şey yoktur. Devletler, düşmansız kalmaktan ne kadar korkarlarsa, müttefiksiz kalmaktan da o kadar korkarlar. Anlaşılamayacak ve kabul edilemeyecek olan, SSCB’nin çıkarlarıyla dünya devriminin çıkarlarını özdeşleştiren ve büyük Rus şovenizmini “enternasyonalizm” diye piyasaya süren Komintern’in, TKP’yi, Kemalistlerin Kürt düşmanı şovenizmlerini kayıtsız şartsız desteklemeye zorlamasıdır. Aslında “zorlama” sözcüğünü kullanmak da pek doğru değil. Kendileri de genellikle Kemalist ailelerden gelen (Reşat Fuat, Atatürk’ün, ana tarafından kardeş çocuğuydu) TKP yöneticileri, sınıfsal güdüleriyle böyle bir desteklemeye zaten teşneydiler. Giderek bu hal TKP’de öylesine içselleşti ki, TKP yöneticileri, İkinci Dünya Savaşında, Kominternin “anti-faşist cephe” politikalarından ilham alarak, sırtlarına Türk ordusunun üniformalarını geçirip, muhtemel bir Alman saldırısına karşı cepheye koşmakta dahi bir sakınca görmediler.

Bu maddeyle ilgili olmak üzere milliyetçilik ve jakoben-darbecilik gelenekleri üzerinde de durmamız gerekmektedir. Milliyetçilik, JönTürk/İttihat Terakki iktidarının ilk ulus-devlet pratiğini Ermeni soykırımıyla başlattığı, sonrasında, Kürtlerin, diğer milliyetlerin ve Müslümanların, egemen Türk ulus-devletinin baskısı altına alındığı dönemlerden beri devletin güdümündeki resmi ideoloji olageldi. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, devletin “gayri-resmi” desteğinde iyiden iyiye anti-komünist bir reaksiyona yataklık etmiş olan milliyetçiliğin 1960’larda kılık değiştirip bu kez, “kalkınmacı-ilericilik” biçiminde ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. “Geri kalmış” ülkenin aydınları ve gençleri, bu “geri kalmışlığın” doğurduğu milliyetçi kompleksin sonucu, otoriter, “halka rağmen halk için”ci ve hızlı kalkınmacı bir milliyetçi atılımın heveslisiydiler ve 1960’larda bu yüzden bu tema solcu gençleri de kuvvetle etkiledi. Hele, mücadelenin Amerikan emperyalizmini hedef aldığı koşullarda solculukla, “anti-emperyalist” milliyetçiliğin bağdaştırılması için oldukça uygun bir ortam vardı.

Jakoben-darbecilik ise, nerdeyse, Türkiye’li aydınların genlerine işlemiş bir alışkanlıktı. Türkiye’nin sosyal ve politik geleneği, seçkin aydınların yukardan ve “halka rağmen” atılımlarıyla biçimlenmişti. Jakoben atılımcılık, zincirlerini kırmak için sabırsızlanan genç insanlara hitap eden bir tarzdı. Bu bakımdan, gençlerin, nerdeyse anarşizan doğrudan eylemci çıkışlarında bile jakoben radikalizmin otoriter ve zorba atılımcılığının izlerini bulmak o kadar zor değildir. Yine, “Resneli Niyazi” efsaneleri beyinlerine yerleştirilmiş gençlerin, dağa çıktıklarının ertesi günü, bir “devrimci askeri cuntanın” işe el koyacağı umut ve hayallerine kapılmış olmalarında ve cuntanın iktidara gelişinden sonra kimin ne bakanı olacağının hesaplarını yapacak kadar naif olmalarında, fazla şaşılacak bir şey yoktur.

2. Geleneksel sol (Marksizm-Leninizm-Stalinizm ve MDD çizgisi): Türkiye solu, başından itibaren Bolşevik-Leninist-Stalinist bir ideolojik şekillenme içinde olmuştu. Bunun nedeni, elbette, bütün dünyada olduğu gibi, Komünist Parti’nin Komintern’in sıkı ideolojik denetimi altında olmasıdır. 1950’lerin başında TKP’nin likide olmasından ve Doğu Berlin’deki bir mühacir bürosuna dönüşmesinden sonra, Türkiye’de kalan kadrolar, örgütsüz de olsalar, aynı Bolşevik-Stalinist geleneği, tecrit edilmiş çevreler halinde sürdürdüler ve 1960’lara taşıdılar. 1960’larda solun, dar ve tecrit edilmiş bir kadro hareketi olmaktan çıkıp toplumsal bir akıma dönüşmesiyle birlikte, bu Stalinci gelenek kendini, gelişen sol harekette ifade etmek ve etkili olmak için olumlu bir ortam buldu. Stalinizmin, SSCB’nin devlet çıkarları doğrultusunda oluşturduğu ve kendine bağlı komünist partilerine dayattığı “halk cephesi” ya da “ulusal cephe” politikaları, Türkiye’deki bu Stalinist geleneğin amentüsüydü. Nitekim, bu geleneğin en etkili unsurları tarafından ortaya atılan darbeci Milli Demokratik Devrim (MDD) çizgisi de, bu politikaların teorize edilmiş biçiminden başka bir şey değildi. Hele, geçmişinde, ne pahasına olursa olsun Kemalizmi desteklemeye şartlandırılmış bir geleneğin geliştirdiği bu teorinin, 27 Mayıs’la bir “ilerici” ve Kemalist askeri darbeler dönemine girmiş gibi görünen Türkiye’de hayat bulmaması mümkün değildi. Bu teori, gençliğin içinde bulunduğu Jakoben-Kemalist ideolojik atmosferle de uyum içindeydi.

Ancak, bu geleneğin, diğer ülkelerdeki Stalinist gelenekten önemli bir farklılığına değinmek gerekir. Leninist-Stalinist ideolojik yönelim, diğer ülkelerde, geleneksel komünist partilerinin yapısıyla özdeşleşirken, TKP’nin 1950’den sonra Türkiye’de namevcut hale gelmesi ve SSCB’nin uydusu bir mülteci partisi olarak Türkiye’deki Stalinist kadroları da karşısına alması, öte yandan TİP’in, siyasi yasaklar nedeniyle aynı kadroları dışında tutması, Türkiye Stalinist geleneğine, parti ve örgüt dışı bir özellik kazandırdı. Bu yüzden, Türkiye 68’inin örgüt fetişizmini reddeden anti-otoriter yönelimi, en azından bir dönem için, Türk Stalinist geleneğinin örgütlere karşı çıkma eğilimiyle birleşti.

3. Popülizm (kitlecilik, işçicilik, köylücülük, Kürt popülist milliyetçiliği): Çelişkili gibi görünse de, Türkiye 68’inde darbeci-Jakoben etkilerin yanında, oldukça güçlü sayılabilecek aşağıdancı, kitleci bir popülizm damarı da vardı. Bu damar elbette, işçi ve köylü kitlelerinin toplumsal mücadele sahnesine girmeleriyle bağlantılıydı. Bu kitleci popülizmi en başta TİP destekledi. TİP, Doğan Avcıoğlu’nun seçkin darbeciliğine karşı, parlamenter yolu seçtiği için, oy almayı planladığı yoksul kitlelerin önemini vurgulamaya ve onlara seslenmeye önem verdi. Ve diyebiliriz ki, oldukça popülist renkler taşısa da, bu vurgu 1960’ların ilk yarısında, seçkinci darbeciliğe karşı bir kitle alternatifini öne çıkarttığı için olumluydu da. 1963 yerel seçimlerinde, Orhan Arsal’ın ve Yaşar Kemal’in kitlelere yönelik popülist seslenişleri, Türkiye’de o zamana kadar hiç duyulmamış yeni bir ses olarak sarsıcı bir etki yapmış ve Türkiye toplumsal yaşamında hiç kaale alınmayan kitle devine dikkatleri çekmiştir. Ne var ki, bu kitleci-popülist söylem, bir süre sonra, gençlik hareketlerini, “kravatlı aydın hareketleri” diye damgalamaya varıp TİP’in radikal hareketlere karşı parlamentarist savunma çizgisine dönüşünce yozlaşmıştır. Ancak popülist-kitleci eğilim burada durmamış ve kendiliğinden güçlü bir akım olarak solun bütününü etkilemeye devam etmiştir. Bir kanaldan bu popülist eğilim, bir Doğu ve Kürt popülizmine açılır ve gelecekteki Kürt milliyetçiliğinin öncüsü olurken, bir başka kanaldan, “Amerikan gavuru”na karşı mücadele ya da “Amerikan bahriyelileri kızlarımıza sarkıntılık ediyor” türü, dinciliğe ve gelenekçiliğe bile çağrı niteliği taşıyan enikonu sağ ve milliyetçi bir popülizme de kaynaklık etmiştir. Ancak, Türkiye 68’inin üzerindeki bu tür olumsuz etkileri bir yana, gençlik kitlelerinin büyük bir şevkle işçi ve köylü kitlelerine koşmasında oynadığı rolle ve zaten toplumsal mücadele sahnesine çıkmış ezilen kitlelerin önemini vurgulamasıyla, popülist ideolojik etkilerin olumlu yönü belirtilmelidir.

68’in ürünleri

Bütün toplumsal mücadeleler ve ideolojiler, sonuç olarak, özgürlük/diktatörlük ya da otoriterlik/anti-otoriterlik kavramları çevresinde kutuplaşırlar. Türkiye’nin modern tarihine baktığımızda da aynı kutuplaşmayı görebiliriz. Ancak bu elbette bir soyutlamadır. Yani somut toplumsal güçler ya da bireyler, belli bir anda, her iki eğilimi de içlerinde barındırabilirler. Örnek verecek olursak, diktatörlüğe karşı mücadele eden ve siyasi alanda anti-otoriter bir yönelim içinde olan bir siyasal gücün, aynı zamanda kendi içinde son derece otoriter olabildiği her zaman görülen olaylardandır.

Türkiye 68’ini bu kavramlar açısından ele alacak olursak, aynı karmaşıklığı burada da saptamamız mümkündür. Türkiye 68’i, esas niteliğiyle, anti-otoriter bir başkaldırı hareketi olmakla birlikte, daha ilk andan itibaren otoriter öğeleri de içinde barındırmıştır. Başlangıçta, yani daha hareketin oluşum devrelerinde anti-otoriter ve bireyselci eğilimler esas belirleyici rolü oynarken, mücadelenin zirve noktasına gelindiğinde ve daha sonrasında, giderek otoriter-kolektivist ideolojik öğeler ve eğilimler hakim olmaya başlamıştır. Başlangıçta, gelenekleri yaran ve yıkan bir hareket olmasına rağmen, Türkiye 68’i, daha sonraları, toplumun egemen kültürel ve geleneksel öğeleri ve güçleri tarafından sarılmış ve yönlendirilmiştir. Bu yüzdendir ki, başlangıçta, daha çok batı kaynaklı olan anti-otoriter eğilimler, yerini sonraki aşamada, daha çok doğu ya da Türkiye kaynaklı otoriter etkilere terk etmeye başlamıştır. Yukarda da belirttiğimiz gibi, oldukça anarşizan ve otorite yıkıcı doğrudan eylemlerde bile, anarşizan bir bireyselcilik mi, yoksa Jakoben ve kollektivist bir radikalizm mi yönlendirici olmuştur ya da ikisinden hangisi belirleyicidir, pek belli değildir.

Türkiye 68’inin sonucunda, anti-otoriteryanizm yenik, otoriteryanizm ise galip çıkmıştır. Geleneklerin yıkımı için yola çıkan hareket, geleneksel kültürel ve ideolojik öğelere teslim olmuş ve içinden otoriter-kollektivist hareketler ve sektler üretmiştir. 68’in sonunda yenilgiye uğrayan anti-otoriter eğilimin soy zincirine bağlı hareketler olan feminizmin, sivil toplum akımının ve anarşizmin, küçük Asya coğrafyasında doğup boy verebilmesi için, bu otoriter örgüt ve sektlerin, fiziksel ve ideolojik bir yıkıma uğradığı yirmi yıllık bir sürecin geçmesi gerekmiştir.

Birikim, sayı: 109, Mayıs 1998

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI