Doğan Özgüden / Mustafa Suphi cinayetinden Afrin’e Moskova muamması…

Bizim kuşak Ankara’ya yönelik “realpolitik” manevralarına 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonraki yıllarda da tanık olmuştu

Artıgerçek, 25 Ocak 2018

28-29 Ocak Türk Devleti’nin hesaba sığmaz siyasal cinayetlerinden ilkinin 97. yıldönümü… 1921’in o günlerinde Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve yoldaşları Karadeniz kıyılarında alçakça katledilmişlerdi.

Bu cinayetin hangi bağlam içinde kimlerin tertibiyle nasıl işlendiği ülkemiz tarihinin hâlâ tartışılan en önemli konularından biridir. Bu konuda en ciddi araştırmalardan birini değerli yazar arkadaşımız Kemal Yalçın gerçekleştirmiş ve ilk kez iki yıl önce Gelsenkirschen’de düzenlenen “Onbeşleri Anma Toplantısı”na sunmuştu.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Ankara’ya girmelerini engellemek üzere Karadeniz’e yönlendirenin Kazım Karabekir Paşa olduğu, ancak onun da bu yönlendirmeyi Mustafa Kemal’in bilgisi dahilinde yaptığı biliniyor.

Trabzon sahillerinde katliamı gerçekleştiren ise Enver Paşa’nın yakını olarak bilinen Kayıkçılar Kahyası Yahya ve adamları. Yahya Ankara yönetimi tarafından kirli işlerde uzun süre kullanıldıktan sonra Mustafa Kemal’in Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey tarafından katledildi.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi tıpkı Ermeni Soykırımı, Kürt kırımları gibi Kemalist iktidar ve onun takipçilerinin baskısıyla onyıllarca tarihin karanlığına gömülmüş, onların kurmuş olduğu Türkiye Komünist Partisi dahi bu konuda hiçbir ciddi çalışma yapmamış, konuyu Türkiye’nin siyasal gündemine getirmemişti.

Mustafa Suphi adını 1948 yılında, daha 12 yaşındayken, Ankara’nın İsmet Paşa Mahallesi’nde, daha sonra bir komünist tevkifatında içeri alınacak terzi komşumuzdan duymuştum. Mustafa Suphi’nin yoldaşlarıyla birlikte Karadeniz’de nasıl vahşice katlediklerinin kısa öyküsünü…

Gazeteciliğe başladıktan bir süre sonra 1951 komünist tevkifatından yatanlar birbiri ardına hapisten çıkıp dönmeye başladı. Yaşları benden hayli ileri komünist dostlarımla, gece gazeteyi bağladıktan sonra, sabahlara dek süren sohbetler, tartışmalar… Ve Ruhi Su… Bir gün Izmir’e geliyor. O dar dost çevresinde gür sesiyle Mustafa Suphi’yi söylüyor.

Yaralarım tuz içinde kanıyor

Uyku gelmiş ela gözler sönüyor

Bir yanımda Suphi Nejat ölüyor

Bir yanım deryada çalkanır şimdi

Artık Mustafa Suphi’yi daha iyi tanıyorum. Düşün ve eylem adamı Mustafa Suphi… Devrimci Mustafa Suphi… Ve 1912’de İfham‘ı, Ekim Devrimi’nden sonra Moskova’da Tatar ve Başkırt devrimcileriyle birlikte ilk Türk komünist gazetesi Yeni Dünya‘yı yayınlayan gazeteci Mustafa Suphi…

Sol hareketin kök ve dal salmaya başladığı 60’lı yıllar… SBF öğretim üyesi Mete Tuncay Türkiye komünist hareketinin geçmişine ilişkin bilimsel araştırmalara girişmiş. Gazeteci arkadaşım Teoman Okaygün’ün esas olarak bu araştırmalara dayanarak hazırladığı “Yakın tarihin en korkunç siyasi cinayeti: Mustafa Suphi nasıl öldürüldü?” yazısını Ant Dergisi‘nin 12 Aralık 1967 tarihli sayısında yayınlıyorum.

Atatürkçü şartlandırmalar içinde yetiştirilmiş gençler giderek Mustafa Kemal’in bu faciadaki konumunu, genel olarak da komünist harekete karşı tutumunu sorgulamaya başlıyorlar. Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan‘ı bu tartışmalara daha da ışık tutuyor.

Aylık Ant‘ın Ocak 1971 sayısında Mustafa Suphi üzerine iki yazı daha yayınlıyorum:

– Tatar Bolşevik lideri Sultan Galiyev’in 16 Temmuz 1921 tarihli “Mustafa Suphi ve Yapıtı” başlıklı yazısı.

– B. Ömerov ve R. Sakirbekov’un 1963’te Semerkant’ta yayınlanmış olan “Ateşli devrimci” yazısı.

Ant Yayınları arasında Mustafa Suphi üzerine daha kapsamlı bir kitap yayınlayabilmenin araştırmalarını yaparken, 12 Mart Darbesi, tüm çalışmalarımız gibi bu araştırmayı da engelliyor.

Sürgün yıllarında büyük bir açlıkla araştırdığım konulardan biriydi Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi… Avrupa’da elime ulaşan TKP yayınlarında Mustafa Suphi konusunda TKP Merkez Komitesi’nin Yeni Çağ‘da (Ocak 1971) çıkan kısa bir duyurusundan başka bir şey yoktu.

1972’de Paris’te sürgün arkadaşım şair Ataol Behramoğlu da Mustafa Suphi konusunu sürekli araştırıyor, Mustafa Suphi Destanı’nın ilk bölümlerini kağıda döküyor. Yazdığı bölümleri büyük bir heyecanla İnci’yle bana okuyor.

Ataol 1973’te Moskova’ya gitmeye karar verdiğinde oralarda Mustafa Suphi üzerine ne bulursa getirmesini rica ediyorum.

Ataol Moskova’dan tam da Brüksel’de Info-Türk yayınlarını hazırlamaya başladığımız günlerde dönüyor. Lenin Kütüphanesi’nde 3v 15-11-134 dizi numarasıyla kayıtlı “28 Kanunusani 1921”‘in fotokopilerini getirmiş. Hemen iki bölüm halinde arka arkaya yayınlamaya karar veriyoruz.

Ancak kitap Arap harfleriyle dizilip basılmış. Aramızda eski yazı bilen de yok. Neyse ki, o sırada Türkiye’den bizi ziyarete gelmiş olan İnci’nin babası Burhan Tuğsavul hızır gibi imdadımıza yetişiyor. Hemen çalışmaya koyuluyoruz.

Burhan Bey kitabı ağır ağır okuyor, ben de bir yandan stenografiyle not tutuyor, bir yandan da notlarımı daha sonra irdeleyebilmek için okuduklarını banda alıyorum.  Kitabın latin harflerine geçirilmesini, birinci bölümünün küreli IBM’de dizilerek baskıya hazır hale getirilmesini sanıyorum bir hafta on gün kadar kısa bir sürede tamamlıyoruz.

Osmanlıca ağırlıklı metnin yeni kuşaklar tarafından anlaşılabilmesi için sonuna bir de Osmanlıca-Türkçe sözlük ekliyoruz.

Kitabın ilk bölümünü 1974 yazında “Mustafa Suphi, kavgası ve düşünceleri”, ikinci bölümünü de 1975 başında “Mustafa Suphi ve yoldaşları” adı altında yayınlıyoruz.

Daha sonra iki bölüm birlikte “Mustafa Suphi ve yoldaşları” adıyla tek kitap olarak Türkiye’de ilk kez 1977 yılında Güncel Yayınlar tarafından basılıyor.

,,,,,,,,,,,,

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katli onyıllarca neden tabu olarak kalmış, kendi kurduğu partisi dahi üzerine gitmemişti.

Daha da düşündürücü olan Moskova’nın bu konudaki suskunluğu idi. Sovyet iktidarı bu cinayet karşısında hiçbir tepki göstermediği gibi, Rusya Şûraları Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Hükümeti 16 Mart 1921’de TBMM Hükümeti’yle bir dostluk anlaşması imzalayacaktı.

Mete Tuncay’ın dediği gibi “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli karşısında Sovyetlerin ve Komintern’in takındığı tavır dünya solculuğunun gelişme süreci bakımından bir dönüm noktasıydı.”

Türkiye’deki rejim ne olursa olsun Sovyet iktidarı o rejimle ilişkilerini tehlikeye sokacağından endişe ettiği konuları asla ön plana çıkartmayacaktı.

Katledilmelerinden iki yıl sonra bazı yoldaşlarının yazdığı ve Kızıl Şark Matbaası’nda basılan Mustafa Suphi ve yoldaşları” onyıllarca Lenin Kütüphanesi’nin raflarında gün yüzüne çıkartılmayı bekleyecekti.

Kemal Yalçın Gelsenkirschen konuşmasında bu konuda bir anımsatma daha yapıyor: “Kızıl Ordu 4 Aralık 1920 tarihinde Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin başkenti Yerevan’ı işgal etti ve hükümeti yıktı. Yerine Sovyetler Birliği’ne bağlı Ermenistan Cumhuriyeti kuruldu. 1920 yılından 1965 yılına kadar Ermenistan’da 1915 Ermeni soykırımından, Enver Paşa’nın yaptıklarında söz etmek, 24 Nisan 1915’ten konuşmak kesinlikle yasaktı. Okullarda kesinlikle 1915’ten, katliamdan konuşulamazdı. Sovyetler Birliği yönetimi, Tam 50 yıl, Ermenistan’da bir soykırım anıtı yapılmasını kabul etmedi. Yereven’daki soykırım anıtı halk ayaklanması üzerine 1965 yılında inşa edilmeye başlandı.”

Bu yazıyı hazırlarken belleğim birden 46 yıl öncesine gitti.

Sürgünümüzün ikinci yılı, Paris’teyiz… Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarının 24 Mart 1972’de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından onaylanması üzerine protestolar düzenliyoruz.

O sırada Yunan Cuntası’na karşı Fransa Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan uluslararası bir toplantıya katılan delegasyonları da bu konuda bilgilendirmeye, idamlara karşı tepki göstermelerini sağlamaya çalışıyoruz.

Sovyetler Birliği’nin ünlü besteci Haçaturyan ve ünlü balerin Ulanova’nın da dahil olduğu delegasyonundan da tavır koymalarını istiyoruz. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbüro üyesi olan heyet başkanı, tepkimizi ve üzüntümüzü gayet iyi anladıklarını, ancak Türkiye yönetimiyle ilişkileri bozabilecek tavır koymalarının mümkün olmadığını söylüyor.

Aradan birkaç hafta geçiyor, Deniz’ler idam hücresinde gün sayarken Sovyet Yüksek Şurası Başkanı Podgorni 12 Nisan 1972 günü Türkiye’yi ziyaret ediyor, sadece politikacılarla değil, darbeci generallerle de canciğer dostluk görüşmeleri yapıyor.

O tarihten dokuz yıl sonrasına, 12 Eylül faşizminin kara günlerine gidiyorum.Demokrasi İçin Birlik örgütü olarak cuntaya karşı toplantılar organize ediyor, gazeteler, bildiriler, kitaplar yayınlıyoruz. 

Tüm sol örgütler generallerin kurduğu rejimi “faşist” olarak nitelerken Türkiye Komünist Partisi ve yan örgütleri SSCB’nin Türkiye ile ilişkilerini tehlikeye düşüreceği ve barış davasına zarar vereceği gerekçesiyle bu kelimenin kullanılmasına tüm platformlarda karşı çıkıyor.

Ve de partililerin çıkarttığı Kurtuluş Gazetesi 15 Nisan 1981 tarihli sayısının birinci sayfasında Evren ile Brejnev’in yanyana fotoğraflarını “Türk-Sovyet Dostluğu 60 yaşında” başlığı altında yayınlıyor.

O da yetmiyor, cunta şefi Evren 25-28 Şubat 1982’de Bulgaristan’a yaptığı ziyarette“Büyük Balkan Yıldızı” nişanıyla taltif ediliyor.

Ve tüm bunları içim burkularak anımsarken islamcı-faşist Erdoğan’ın Afrin’e yaptığı saldırıya Rusya’nın göz yumduğu haberleri düşüyor ekranlara…

Mustafa Suphi cinayetinden Afrin’e Moskova muammasının son perdesi…

Putin’le Erdoğan arasındaki menfaat pazarlıklarını, her ikisinin de önümüzdeki seçimlerde Suriye krizini koz olarak kullanma niyetlerini bildiğim için, ama daha da önemlisi Moskova’nın yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım “realpolitik” tutumlarının canlı tanığı olduğum için pek de şaşırmıyorum.  

Ama yüreğim acıyor…

Yüzyıl var ki ihanetin, satışa getirilmenin, arkadan vurulmanın türlüsüne muhatap olmuş Kürt halkının, kadınıyla erkeğiyle, islamcı Daeş katillerine karşı efsanevi mücadelesini düşünüyorum…

Yüreğim yanıyor.

Yine de biliyorum ki Rusya’da yüreği benim gibi yananlar da var.

Rusya Avukatlar Birliği ve insan hakları örgütleri isyan ediyor: “Rusya’nın Rojava demokrasisine saldırısında takındığı tutum Türkiye’nin yaptığı suça ortaklıktır. Bu şartlarda Rusya, Türkiye’nin Rojava’da yaptıklarının ve insanlığa karşı işlediği suçların ortağı olmaktadır.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI