Halil İbrahim Özkurt / KUANTUM, TOPLUM-TOPLUMSALLIK, İŞBİRLİĞİ ve GELECEĞİMİZ

Yalansız sitesinden alınmıştır.

 

Günümüzde birçok alanda olduğu gibi, politik alanda da sağlıklı bir çözüm ve inşa için, maddenin atomaltı parçacıklarının davranışları ( kuantum fiziği ) dikkate alınmalı diye düşünüyorum. Atom altı parçacıklar ki, renkleri, frekansları, davranışları, ömürleri, özellikleri, yetenekleri ve işlevsellikleri tamamen birbirlerinden farklı. Yani, her parçacık özgür davranmakta. Ki, parçacıkların davranışlarını değiştirmeye kalkınca, daha doğru ifadeyle atomun çekirdeğine müdahale edince de atom patlıyor.

Benzer dünyalarda ne tür canlıların olduğunu bilmiyoruz. Oralarda neler olup bittiği hakkında bilgiye de sahip değiliz. Ama dünyamızın doğal halini-işleyişini bozan tek canlı olduğumuzu biliyoruz. Neandertal gibi insan türleri dahil bir çok canlıyı da ortadan kaldırdık. Sıra, dünyamızın mevcut canlı yaşamına mı geldi? Sanırım, atomun patlaması misali gezegenimizi ‘patlatmak’ üzereyiz.

“Atomaltı parçacıkların yukarıya sıralamaya çalıştığım davranışları atomu oluşturuyor ve söz konusu davranışa müdahale edilince atom patlıyor” demiştik. Türümüz bireyleri, ilkel komün yaşamında, toplulukların atomaltı parçacıklar misali özgür davranışa sahipken ve birbirlerini yönetmeksizin, sosyal ve toplumsal varlık halleriyle, doğa ile organik bir yaşam sürdürürken, yaklaşık 12 bin yıl önce yerleşik yaşama geçti. Doğa, önceleri türümüzün ortak eviyken, kendisine ait özel ev yaptı, hayvanları köleleştirdi, toprağı çitlerle bölerek yerleşik yaşama geçmeyen insan topluluklarına karşı kendi toplulukları adına da olsa özel tarlalar edindi. Derken 5 bin yıl önce de, kadını ve zayıf erkeği köleleştirdi, çıkarı adına kendi cinsi dahil her yeri her şeyi yönetmeye başladı, bunun için devletler, imparatorluklar kurdu. Hayal gücü ve aklı ile bilimsel ve teknik gelişmelere imza attı. Atmaya da devam ediyoruz.

 

Türümüzün yerleşik yaşama ( Neolitik çağ ) geçişinin devrim olarak değerlendirildiği herkesin malumu. Ben, yerleşik yaşama geçişle birlikte, toplumsallığın bozulma sürecinin başladığını düşünüyorum. Çünkü insan, neolitik yaşama geçişle sadece kendi toplumsallığını da değil, dünyamızın doğal dengesini de adım adım aşındırıp bozmaya başladı. 5 bin yıl önce kurulmaya başlayan devletli uygarlıkla ise ipin ucu koptu. Süreç hızlanarak devam ediyor. Şayet önlem alamazsak dünyamızın doğal dengesi atomun patlaması gibi, bir dizi reaksiyoner patlamalarla, ( Küresel ısınma ve buna bağlı kasırgalar, yangınlar, salgın hastalıklar, okyanusların su seviyelerinin yükselmesi ve kanserleşme gibi. Belki de buzullaşma…) zincirleme yok oluşuna doğru altüst olabilir. Zira, gezegenimiz de bir atom ve biz insanlar da, diğer maddelerle birlikte gezegenimizin atomaltı parçacıklarıyız ve biz onu patlatmak üzereyiz.

 

Türümüzün diğer parçalardan-canlılardan farklı bir özelliği de, sanki gezegenimizi bozan kanser hücreleri olmamız. Ki, kanser hücreleri dengesiz çoğalıp büyüyerek, hücreleri kanserleştiği gibi, metastaz yaparak diğer organlara sıçrayıp zamanla tüm organizmayı da kanserleştirmekte. Kısacası, Neolitik süreçle başlattığımız bozulma, devletli uygarlıkla kanserleşmeye başladı ve günümüze gelindiğinde ise tüm gezegenimizi sardı. Bu nedenle, bilim insanları “gidişatın iç açıcı olmadığını, gezegenimizin insan kaynaklı kanserleşme ve küresel ısınmaya dayalı büyük felaketlere gebe olduğu” uyarısını yapıyorlar.

 

Yukarıda da değindiğim üzere, toplumbilimciler insanlığın yerleşik yaşama geçerek toprağı işlemeye başlamasını, insanlığın ilk büyük devrimi olarak görmekte. Devrimlerin devam ettiğini, içinde yaşadığımız sanayi devriminin de yerini yapay zekâ devrimine bırakacağını da.. Ne var ki, “uygar” Avrupa’nın egemenleri, Amerika’nın organik toplumlarını ve Avusturalya’nın Aborjinlerini soy kırımla yok etmeseydi, hatta tüm dünyada benzer uygarlıklar gelişseydi günümüz dünyası nasıl bir dünya olabilirdi diye tartışmıyoruz. Barbarca gelişen serüveni devrim olarak okuyor ve yanılıyor muyuz, diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. ( Kastettiğim bilimsel-teknik devrim değil. )

 

Şayet bilim insanları haklı çıkar, gezegenimizi küresel ısınmaya ve kanserleşmeye bağlı mevcut canlı yaşamını altüst edersek, kıyıda köşede yaşamını sürdürebilen insanlar, acaba, insanlığın neolitik yaşamla başlayan ve yapay zekâya değin süren serüvenini devrim olarak mı, yoksa insanlığın doğal yaşamdan uzaklaşarak, neolitik süreçle başlayan ilk sapması, devletli uygarlıkla da, doğanın kanserleştirilme sürecinin başlangıcıydı mı diyecek bilemiyoruz. Üstelik yapay zekâ sürecinin nerelere evrileceğini de bilemiyoruz. Ama gidişatın parlak olmadığı, küresel ısınma ve kanserleşmeyle birlikte yapay zekânın mevcut canlı yaşamın tarumarını hızlandırma ihtimalinin de kuvvetle muhtemel olduğunu hesaba katmalıyız, diye düşünüyorum. Çünkü her şey egemenlerin kontrolünde, çıkar ve kâr adına işliyor.

 

Yanlış anlam çıkarılmasın. Bilimsel ve teknolojik devrimlere karşı olduğumdan değil, aksine, seçkin bir zümrenin elinde ve onların çıkarına işletilmesi nedeniyle yok oluşa doğru gidilmekte olduğunu ifade etmekteyim. Üstelik türümüz, bilim ve tekniği toplumsal yarar adına geliştirip kullanmayı başarabilseydi dünya asla böyle olmazdı. Ki, bundan sonra ortak yarar adına işletilebilir ve gidişat durdurulabilir diye düşünüyorum.

 

EVET, GİDİŞAT DURDURULABİLİR.

 

“Durdurulabilir “derken, bozan türümüz düzeltme gücüne ve yeteneğine de sahip. Çünkü dünyamızda türümüz kadar akıllı ve hayal gücünü işletebilen canlı mevcut değil. Doğaüstü bir kurtarıcı da olmadığına göre, bozulma neden-nasıl başladıysa çözümü de orada aramalıyız.

 

Elbette, yeniden ilkel komün yaşamına geçelim demiyorum. Bu mümkün de değil. Kendimize ait özel evlerimiz olmasın da demiyorum. Aksine, ortak dünyamızda her birimizin açıkta kalmaksızın yaşayacak bir evinin olması gerekiyor. Bütün mesele kaybedilen SOSYALLİĞİN- TOPLUMSALLIĞIN ve aşağıda değineceğim İŞBİRLİĞİNİN yeniden tesisi. Çitlerle çevrilen toprağın etrafındaki çitlerin sökülüp atılması, sınırların kaldırılması. Kısacası, her tür kölelik ilişkilerinin ve egemenlik mekanizmalarının yegâne aygıtı olan devletlerin parçalanıp sonlandırılması. Üretilen bilim ve tekniklerin ise, ortak evimize zarar vermeyecek şekilde kullanılması. Hatta bilim ve tekniğin, bozduğumuz ve kanserleştirdiğimiz dünyamızın tedavi edilerek, doğal haline kavuşturmak için kullanılması. Bunu başarabiliriz ve mecburuz. Ne var ki, bilimi ve tekniği de egemenlerin kontrolünden ve hizmetinden almak gerekiyor.

 

Demek istediğim şu ki; her birimiz içinde bulunduğumuz toplumun-topluluğun atomaltı özgür parçacıklarıyız. O halde, her birimiz atomaltı parçacıklar gibi, renklerimiz, frekanslarımız, davranışlarımız, ömürlerimiz, özelliklerimiz, yeteneklerimiz ve işlevselliklerimizle tamamen birbirimizden farklıyız. Dünyamızda 7,5 milyar insan var ki, birbirinin aynısı iki insan mevcut değil. Bu nedenle, kurumsallaşmalarımızı-örgütlenmelerimizi atomaltı parçacıklar misali, toplumsallığımızın yapısını bozmadan gerçekleştirmeliyiz. Yaşadığımız ve çalıştığımız alanda oluşturacağımız örgütselliğin özgür ve özgün bireyleri olduğumuzun bilinciyle hareket etmeliyiz. Topluluğun-toplumsallığın yapısını bozacak her tür davranıştan da uzaklaşmalıyız. Yani hiçbir birey, bir diğerine müdahale etmeksizin sadece eleştiri-özeleştiri mekanizmasını işleterek özgürce davranmalı, kendisini ifade edebilmeli. En önemlisi de, kimse kimseyi yönetmeye kalkışmamalı.

 

Dikkat çekmek istediğim önemli bir husus ise; özgürlüğümüzü, toplumun-topluluğun özgürlüğünün önüne koymadan kurumsallaşmalıyız. Kimi Anarşist grupların oluşturduğu özgür topluluklar yeterli değil diye düşünürken, Marksistlerin kurguladıkları yöneten-yönetilen mekanizmasının da maddenin yapısıyla, yani kuantum fiziği ile çeliştiğini düşünüyorum. Reel durum ise, her grubun ve çizginin, kendilerini en doğru varsayarak diğerlerini ötelemesi, ötekileştirmesi. Kendimize sormalıyız; ortak mücadele hattı yerine, ideolojiler üreterek, parçacık teorisine aykırı tarzda işlettiğimiz ve işletmeye devam ettiğimiz Marksist-Leninist partiler ve kendilerini en doğru sayan Anarşist gruplar, insanlığa ve doğaya ne kazandırabildi? Bozulan ve hastalanan dünyamıza ara sıra merhem olabildik hepsi o kadar.

 

Diyeceğim şu ki, ortak mücadele hattı oluşturmak istiyorsak, ( ki, başka seçeneğimiz yok) ilk ayrılığın sebeplerini yeniden masaya yatırmalı ve türümüzün tüm özelliklerini ve bilimin geldiği aşamayı, özellikle de kuantum fiziğinin işleyişini de dikkate almalıyız diye, yeniden vurgulamak istiyorum. Zira, günümüzde çözüm bekleyen o kadar çok sorun var ki, bu sorunları bir ideolojinin ve ona bağlı grup ve örgütlerin, hatta bir sınıfın çözmesi mümkün değil. Hele iktidarcı paradigmayla hiç değil.

 

Başarmamız gereken şey, atomaltı parçacıkların atomu oluşturması gibi toplumsallık. Yani, herkesin kendi sözünü özgürce söyleyebileceği, önerisini sunup savunabileceği, herkesin diğerlerini dikkatle dinleyip anlamaya çalışacağı, kimsenin kimseyi ötekileştirmeyeceği, kimsenin kimseyi yönetmeye kalkmayacağı özgün ve özgürlükçü örgütlülükler. Böylelikle, herkesin içinde tuzunun bulunduğu, kimsenin dışlanmadığı ve ötekileştirilmediği kurumsallaşmalar üreterek, ortaklaşa çözüm yolları bulunabilsin. Aksi halde, bölünmek kaçınılmaz olur ve bu da egemenlerin ve egemenliğin devam ederek felaketin kaçınılmazlığı demektir. İddiam şu ki, türümüz kaybettiği toplumsallığını yeniden elde ederek başarılı olabilir. Ne var ki, egemenlik aracı olan ve adına devlet denen yok edici güç aygıtı ile toplumsallığımızı tümden yitirip, yedi küsur milyar yalnız insanlara dönüştürüldük ve türümüz dahil, canlı yaşamın yok edicisi noktasına dayandık.

 

Günümüzün muktedirlerinin başka gezegen ve dünyalara yöneldiğini, oralarda kendilerine başka yaşam alanı olabileceği hayalini kurduklarını biliyoruz. Aslında, uzayın ve maddenin derinliklerini her birimiz merak ediyoruz. Ama gezegenimizdeki canlı yaşamı yok etmeye doğru hızla yol kat eden muktedirlerin aksine, önce kendi gezegenimizi yaşanır kılmanın yolunu bulmak zorundayız. Yani, günümüzün %90’nı oluşturan EMEKÇİ KESİMLERİ, hayal gücümüzü öncelikle kendi evimiz olan dünyamızın mevcut canlı yaşamının yok olmamasına yönelik işletmeliyiz diye düşünüyorum. Çünkü muktedirler kendilerine belki başka bir gezegende yaşam alanı bulabilir ya da oluşturabilir ama orada bize yer yok.

 

Türümüz kendisinden çok güçlü olan Neandertalleri ve diğer insan türlerini yenmeyi hayal güçleri, işbirlikleri ve kurnazlıkları sayesinde “başarmışlardı”. Biz emekçi insanlar ise, hayal gücümüzü muktedirlerden daha hızlı çalıştırmak, birbirimizi ötekileştirmeden, ötekileştirmenin ideolojik ve örgütselliğinden arınarak başarabiliriz. Zira günümüzün iktidar aracı olan klasik siyasi partileri ve diğer gruplar ötekileştirmenin en temel araçlarıdır. Bu nedenle kurumsallaşmalarımızı asla iktidar odaklı kurgulamamalıyız. Toplumun, toplum altı özgür parçacıkları olduğumuzu ve her tür iktidarcılığın, yöneten-yönetilen mekanizmasının, birbirimizi ötekileştirerek toplumsallığımızı zaten bozduğunu, daha da bozacağını bilmeliyiz. Ayrıca, ister işçi ister emekçi, ne olursak olalım, iktidarı ele geçirdiğimiz zaman, diğerlerine ( ötekilerine) karşı asla eşit davranamayacağımızı da öğrenmiş bulunuyoruz. Ama türümüz tehlikelere karşı kuantum fiziğini, yani maddenin işleyişini dikkate alarak, ortak aklıyla, ortak davranış mekanizmaları yaratarak ve birbirlerini denetleyerek, bozduğu, kanserleştirdiği toplumsallığını, işbirliğini ve bozduğu gezegenimizi onarıp, her tür egemenlik ve sömürü mekanizmasını bertaraf edebilir. Ki, bu özelliğe ve kapasiteye de sahibiz. Yani başarabiliriz. Aksi halde muktedirler, dünyamızı seçkinler imparatorluğuna mı dönüştürecek, yoksa başka gezegenlere mi kaçacak bilemiyoruz.

 

Bana göre başarmamız gereken, ötekileştirmenin araçları olan grupçuluktan ve iktidarcı partilerden arınarak, maddenin özgür işleyen parçacık (kuantum) yapısıyla uyumlu örgütlenmeler yaratarak, özyönetimlere dayalı idari yapılar amaçlayıp, komünal ekonomilere dayalı konfederasyonlar inşa etmek ve gezegen çapında AĞLAR kurarak da, mevcut kapitalist-emperyalist imparatorluğu çökertip-parçalayıp, özgür bir dünya kurmak ve bozulmasına izin vermemek adına başta özyönetim ve özsavunma olmak üzere her tür önlemi de almak olmalı.

 

Birleşebilir, kimseyi ötekileştirmeden ortak davranabilirsek, başarmamak için hiçbir nedenimiz yok diye düşünüyorum. Ayrıca, emek sömürüsü, doğanın katliamı ve sömürüsü, kadın sömürüsü, çocuk sömürüsü vb. sömürüleri tek bir sınıf devlet aracılığı ile gerçekleştirmekte. Bu sınıf ki, doğası gereği birbirleri arasında kıyasıya bir rekabet sürdürürken, sömürü söz konusu olunca ortak davranabilmekte. Sömürülen emekçi kesimler ise bölük pörçük. Zira özgürlük ve sosyalizm adına yola çıkan örgütler ve gruplar, enerjilerinin çoğunu birbirlerine karşı ideolojik ve buna bağlı örgütsel hegemonya yarışlarında harcamaktalar. Buna son verip, toplumun özgür parçacıkları olduğumuzu asla unutmaksızın, kuantum fiziğine de en uygun yöntem olan, doğrudan demokrasi ile işleyen kurumsallaşmalar yaratamazsak asla kazanamayız diye düşünüyorum.

 

BİTMEDİ! BİR ŞEY DAHA VAR! İŞBİRLİĞİ…

 

Büyük kalabalıkların kolayca yönetilebileceği halde işbirliği içindeki kendi kendilerini yöneten küçük grupların kolay yönetilemeyeceği bir gerçek. Üstelik işbirliği içindeki küçük gruplar daha başarılı olur. Bütün mesele söz konusu grupları alabildiğine çoğaltmak. Gelelim işbirliğimizi ne zaman, nasıl oldu da bozarak yalnızlaştık, sorusuna yanıt aramaya…

Yerleşik yaşama geçen türümüz daha verimli hasat adına, doğal afetlere karşı ne yapacağı hakkında pek bilgisi olmayınca, Şaman’ın da yetersiz kalması üzerine, daha büyük “Tanrıların” varlığı hikâyelerine inanarak, “Tanrılarla” iletişim kurduğuna inandıkları kurnaz kişileri de kral Tanrı olarak kabullendiler. Kral Tanrılarına tapınaklar yapıp yiyecekler, kurbanlar, araziler sunarak egemenliğini Kral Tanrılara teslim ettiler. Türümüz, yerleşik düzene geçmeden önce, 50-100 kişilik gruplar halinde ve aralarında kuvvetli işbirlikleri kurarak ayakta kalmayı, türlerinin kalıcılığını sağlamayı başarmışlardı. Kral tanrıların yönetiminde ise, aralarında işbirliği yapamaz sayılara ulaşarak, krala tabi olmaya başladılar. Kral Tanrı ise, arazilerin işletilmesi, ürünün saklanması, korunması, yerleşik yaşama geçmeyenlerce arazilere yapılan baskınları önlemek gibi işler adına yardımcılar ve ürün karşılığı adamlar istihdam etmeye başladı. Tüm bunlar, devlet denen aygıtın ilk adımlarının atılmasıydı. Atıldı da. Doğayla uyumlu, İŞBİRLİKLERİ sayesinde ayakta durmayı başararak özgür yaşayan, 50-100 kişilik topluluklar yerleşik yaşamla birlikte sayıları çoğalmasına karşın, adım adım köleleştiler-köleleştirildiler. İsyanları ise, kral Tanrının devlet denen aygıtı ile sürekli bastırıldı.

 

İnsanlık günümüze değin sürekli isyanlarla egemenlik ilişkilerini sonlandırmak istese de yerine ne koyacağı hakkında bilgiye sahip olamadığı için başarılı isyan ve devrimler de zaman içinde, yeni egemenliklerin kurulması ile sonuçlandı.

 

O HALDE BU KONUDA DA BİR ŞEY YAPMALI! AMA NE?

 

Türümüzü GÜÇLÜ kılan nedenin birisi de küçük gruplar halinde ve birbirlerini yönetmeksizin işbirliği kurabilmeleriydi. Günümüzde ise, sosyalizm-komünizm adına tek merkezden yönetilen büyük partiler kurulmakta. Diyeceğim şu ki, türümüz, temsili demokrasi ile yönetilen büyük organizasyonlarla ortak hareket etme yetisine sahip değil. Hele de partilerin üyesi olmayan kitleleri hareket ettirmesi olağanüstü koşullar haricinde hemen hemen imkânsız. Devrimleri de partiler değil kitleler yapacağına göre, mevcut örgütlenmelerle kitleleri sosyalizm-komünizm adına harekete geçirmek olağanüstü durumlar haricinde mümkün görünmüyor. Görünmediği gibi, zaman da daralıyor. O zaman, kitleleri işbirliği yapabilecekleri, kararları ortaklaşa alarak birlikte hareket edebilecekleri gruplar halinde örgütlemek ve gruplar arası AĞLAR kurarak, gruplar içi işbirliğini, gruplar arası işbirlikleri ile büyütmek, detaylandırmak.

 

Unutmayalaım ki, genler 3-5 bin yılda değil, yaklaşık YÜZ BİN yılda değişime uğruyor. Hal böyle olunca, türümüzün büyük gruplar halinde işbirliği yapmasını beklemek doğru değil. Bunun için 90 yıl daha beklememiz gerekecek. Üstelik daha da köleleşmemiz kuvvetle muhtemel görünüyor. Zira işbirliğini tümden unutmuş olacağız. Henüz geç kalmış sayılmayız. Yaşam ve çalışma alanlarında 50-100, hatta 200 kişilik gruplar halinde örgütlenip, her tür işbirliğini yapmamız mümkün. Bütün mesele gruplar arası işbirliğinin organizasyonu. Bunu da başarabiliriz. Bunu başarırsak, belediye yönetimlerini özyönetimimize alarak, federasyon ve konfederasyonlar şeklinde yine, özyönetime dayalı idari birimler ve birimler arası AĞLAR kurarak, içinde yaşadığımız kapitalist devletlerden ve her tür egemenlik ilişkilerinden kurtulup, komünal yaşamı inşa edebiliriz diye bir kez daha vurgulayarak, “şansımızın” devam ettiğini düşünüyorum.

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI