Bir Şifre Çözücü: Fikret Başkaya

Fikret Başkaya’ya Saygı-I (Notabene, 2014)’te yayınlanmıştır.

 

 

Sözün kendisi bir şifredir aslında, sözün yazılı hali daha da fazla öyledir.

Günlük hayatta bile insanlar esas niyetlerini sözün arkasına gizlerler, dolayısıyla söylenen her sözün arkasındaki gerçek anlamı çözmek için bir hayli kafa yormak gerekir. Hele hele toplumsal konulara ilişkin yazılanlar, çözülmesi iyice zor bir şifreden farksızdır. Aslında bu şifreler, çözülmeleri iyice zor hale gelsin ve okuyanı iyice yanıltsın diye, iyice zorlaştırılmışlardır. Bu şifrelerin ardındaki gerçek anlamları çözüp çıkartmak iyice zordur ama size çarpan ilk anlamlarının peşine takılıp gitmek iyice kolaydır. Aynı bizleri farkında bile olmadan kolayca etkileyen reklam spotları gibi.

İşte Fikret Başkaya, neredeyse her yazısında, düşünme yeteneğini henüz kaybetmemiş insanları bu şifrelerin peşine takılmamaları konusunda uyarmakla yetinmeyip şifreleri çözen ve onların ardındaki gerçek anlamları açıklayan esaslı bir şifre çözücüsüdür. Zamanımızda çok az insanın üstesinden gelebildiği epeyce zor ama tahmin edebiliyorum ki, bir o kadar zevkli ve insanın yüreğini diri tutan bir iş.

 

***

 

Fikret Başkaya’nın ismini eskiden beri bilirdim. Ama onunla somut olarak, 1998 yılında hazırlamakta olduğum bir yazı münasebetiyle (“Sultan Galiyev Üzerinde El Sıkışmak”, Birikim, Yerlilik- Gerçek Ya da Maske Özel Sayısı, Sayı: 111-112, Temmuz-Ağustos 1998) tanışmış oldum. Ulusalcı akımın yükselişte olduğu günlerdeydik. Öyle ki, ulusalcılık, bir yandan ordu vesayetinden ve milliyetçilikten, bir yandan da Stalinizmden güç alıyordu. Şiirlerini ve özellikle ilk romanlarını hayranlıkla okuduğum, ışığı bol olsun Attila İlhan, sağcı Ortadoğu gazetesine verdiği mülakatta ulusalcı bir cephenin esaslarını ortaya atıyor ve bu cephenin birleştirici harcı olarak Sultan Galiyev’i öne sürüyordu. O sıralar İngiltere’de yaşıyordum, sahip olduğum kaynaklar oldukça sınırlıydı ve daha da kötüsü, ulusalcı ve Stalinist çarpıtmalara karşı cesur ve gür sesler duymak en azından benim için bir özlem haline gelmişti. İşte bu koşullarda bir kitap geçti elime. (A. Bennigsen-C.L. Quelquejay, Sultan Galiyev-Üçüncü Dünyacı Devrimin Babası, çev: Erden Akbulut-T. Ahmet Şensılay, Sosyalist Yayınlar, 1995, İstanbul, s.161) Bu kitapta yayıncı, gerek Sultan Galiyev’le, gerekse “üçüncü dünya” devrimleriyle ilgili olarak yerli ve yabancı yazarlardan alıntılar yapmıştı. İşte Fikret Başkaya’nın aşağıya alacağım ve bir çölde vahaya rastlamış biri gibi hararetle içtiğim satırlarına o kitapta rastlamıştım:

 

“… bu dönemden itibaren SSCB yöneticileri İran’da veya Afganistan’da olduğu gibi, Türkiye’de de, devrimci maceralara girişmektense tarafsız ‘burjuva’ rejimlerini yeğlediklerini açıkça hissettiriyorlardı. 1922’de Türkiye’de komünizm yasaklandı ve Komünist partisi Türk siyasal yaşamından silindi.” (Agy, Fikret Başkaya’nın, yayıncı tarafından özetlenmiş görüşleri s.121)

 

“Sadece emperyalist İngiltere ile değil, Türkiye ve İran gibi yarı-sömürge ülkelerle yapılan anlaşmalar da devrimin yayılması açısından talihsiz sonuçlar doğurmuştur. Gerçekten hem devletten devlete anlaşmalar yapmak, hem de o ülkelerdeki devrimci hareketleri desteklemek mümkün değildir.” (Agy, , s.384)

 

“Anlaşma yapılır yapılmaz, Sovyetler Birliği, Gilan’daki komünist ayaklanmaya yaptığı mali ve askeri yardımı kesti. Bu anlaşmadan sonra İran yönetiminin komünist ayaklanmayı ezmesi zor olmadı. Sovyet yardımının kesilmesinden sonra bastırılan ayaklanma İran yönetimine nefes aldırarak, Simko’nun yönettiği Kürt ayaklanmasının da ezilmesini kolaylaştırdı. Hem Rıza Han’la dost geçinmek, hem de İran emekçilerinin sosyalist mücadelelerinin ve Kürt halkının kendi kaderini tayin etme yolundaki savaşını desteklemek olanaklı değildir.” (Agy,s.384)

 

1980’li yıllarda, içinde bulunduğum harekette, özellikle Stalin konusunda muhalif bir konum almıştım. Yukarda Fikret Başkaya’dan alıntıladığım görüşleri ben de bir muhalif olarak elimden geldiğince ifade etmeye çalışmıştım ama muhalif olmak insanda direnç yaratsa da sesinin boğulması bir yalnızlık duygusuna yol açıyordu. Acaba bu dünya yüzünde benim gibi düşünenler var mıdır diye bir kuşkuculuğa bile düşebiliyordunuz. Hele bir başka ülkede sığınmacıysanız, bu duygu daha da katmerleniyordu. Bu yüzden Fikret Başkaya’nın açık, net, gür sesi bu koşullarda beni fazlasıyla etkilemişti.

 

Ve bu yıldan sonra kulağım hep o gür seste oldu.

 

 

***

 

O gür sesin sahibiyle, sanırım 2006 yılında Zürih’te tanışma olanağı buldum. Artık Londra’da değil, Zürih’te yaşıyordum. Zürih’teki sığınmacıların örgütlerinden biri olan Mozaik, Fikret Başkaya’yı bir konuşma yapması için davet etmişti. Başkaya’yı dinlemek için en önde yerimi almıştım.

 

“Gür ses” dediysem bunu yüksek ses olarak almayın lütfen. Muhtevada gür bir sesti bu. Aslında Fikret Başkaya,, sesini yükseltip alçaltarak ve belli yerlerde vurgular yaparak dinleyicilerini etkilemeye çalışan bir konuşmacı değildi; tersine, son derece sakin, usul usul konuşan biriydi. Yargıları son derece net ve köşeliydi; hiçbir zaman iki anlama da çekilecek şekilde yuvarlamıyordu sözlerini. Kendine güvenden gelen bir sükûneti vardı. Ve tabii, her zamanki gibi, önündeki şifreleri çözüp çözüp dinleyicilerinin önüne koyuşunda da belirgin bir tutku ve zerafet.

 

Konuşmanın sonunda ben de bir iki sorup yorumda bulunmuştum. Toplantı bitince de yanına gidip kendimi tanıttım. “Sen Londra’da değil miydin?” diye sordu. Ummuyordum ama beni tanıyor, hatta nerede yaşadığımı biliyor olmasına sevinmiştim.

 

O günden bugüne kadar da bağımız hiç kopmadı. Aslında 1965 yılındaki Dönüşüm olaylarında birlikte yer aldığımızı yıllar sonra öğrendiğim bu şifre çözücüyle ve bu gür sesli insanla günün birinde ortak bir kitap yayımlayacağımız (Devrimi Yeniden Düşünmek-I, Özgür Üniversite, 2010) o sırada aklımın ucundan bile geçmezdi.

 

Gün Zileli

20 Haziran 2012

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI