Ersen Olgaç / Hangi Marksizm?

 

 

Bize ne için sosyalist teori gerek? İçinde yaşadığımız dünyayı doğru yorumlamak için. Ama sosyalistler sadece dünyayı yorumlamakla yetinemezler, aynı zamanda onu değiştirmekle de yükümlüdürler. İçinde yaşadığımız dünya, sınıflı toplumun en gelişkin biçimi olan finans kapital diktatörlüğünün dünya egemenliği anlamına gelen global kapitalizmdir. Bu sistemin anlaşılması, yorumlanması ve yıkılması için elimizdeki en gelişkin teorik silah marksizmdir. Böylece marksizm, kapitalizmin doğuşundan günümüze kadar olan süreçte kapitalizmin en bilimsel eleştirel teorisidir. Marksizmin kapitalizmi en bilimsel biçimde eleştiren bir teori olması başka şey, marksizmin bizatihi bir bilim olarak kabullenilmesi ve sunulması başka şeydir.  Yirminci yüzyılın resmi reel sosyalizmi dediğimiz, başta Sovyetler Birliği olmak üzere diğer devletler, marksizmi bir bilim adı altında üniversite ve bürokratik kurumlar içine hapsederek, hayatın her alanına müdahale etme yetkisine sahip skolastik bir teoriye dönüştürdüler. Marksizm en yüce bilim ilan edilerek, diğer bilimler marksizme hizmet eder hale bile dönüştürüldü. Kvantum, rölativite ve kimyadaki resonans teorilerinin burjuva teoriler olarak eleştirildiği,  bilimin proleter ve burjuva diye ikiye ayrıldığı dönemler yaşanmıştır. Marks ve Engels’e ait olmayan ve  Plekhanov’un mucidi olduğu Diyalektik Materyalizm kavramı sayesinde hayatın bütün alanlarına müdahale meşrulaştırıldı. Marksizmi bir bilim olarak kabul etmek ve dayatmak, geçmişte yaşananlardan hiçbir ders almamak  ve marksizmi vulgerleştirmek demektir. Marksizmin bir bilim olduğu yolunda akademik bir tartışma ortamına girmek, ne marksizmi daha fazla devrimcileştirir ve ne de devrimcileri daha fazla marksistleştirir. Bunun yerine marksizmi, tüm ezilenlerin kurtuluşu için, içinde yaşanılan kapitalist sistemin en bilimsel eleştiri silahı, devrime cüret etmenin ideolojik kılavuzu olarak ele alıp, bu devrimci teoriyi skolastiklikten kurtarmak gerek.

 

Geçen yüzyılın başlarında marksizm iki ayrı ana bölünmeye uğramıştır. Bunlardan birincisi, Avrupa sosyal demokrasisinin başını çektiği ve daha sonra içi boşaltılmış olarak reel sosyalizmin kullandığı  geleneksel evrimci marksizm, diğeri ise başta Rosa Luxemburg, Troçki ve Lenin’in temsil ettiği devrimci marksizm. Bu yüzden de Marksizm kavramının başına devrimci sözcüğünün eklenerek günümüze kadar Devrimci Marksizm adıyla taşınması gerekli olmuştur. İkinci Enternasyonal’in evrimci marksizmi Rus devriminde ifadesini Menşeviklerde bulmuştur. Bu geleneksel evrimci marksizm anlayışının ürünü olarak, Ekim devriminin akabinde hasta yatağından Plekhanov, “biz Rusya’da sosyalist bilinçlendirme faaliyetine galiba erken başladık” derken,  evrimci marksizmin üretici güçler teorisini çok veciz bir şekilde dile getirmiş oluyordu. Ekim Devrimi’nin Kapital’e karşı bir devrim olduğunu söyleyen anlayış da, geleneksel marksizmin evrimci üretici güçler teorisinden gıdasını alan anlayıştı. Klasik Marksizm  de diyebileceğimiz evrimci marksizmin entellektüel yapısı, sosyalist devrimin olgunlaşmış kapitalist burjuva toplumunda gerçekleşeceği varsayımı üzerine temellenmiştir. Eşit olmayan ve birleşik gelişme yasasının gereği olarak cüretkar davranan devrimci marksizmin önü bu kez, reel sosyalizm adını alan evrimci  marksizmin vülger biçimiyle kesildi.

 

Marksizm kapitalizmin işleyişine, kapitalizmin çözülüp dağılma beklentisine ve daha da ötesi bu sistemde insanların diğer insanlarla, kendi sınıfıyla ve diğer sınıflarla ilşkisine ve tavrına yönelik derin bir tarihsel anlayış sunar. Ama vulger marksizm dediğimiz, evrimci ve bürokratik sosyalizm anlayışının bunlara gereksinmesi yoktu.

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının hemen akabinde gerek evrimci bürokratik diktatörlüklerin önderleri ve gerekse Üçüncü Enternasyonal geleneğinden mirası kalan dünya komünist partilerinin hızla sosyal demokrasiye dönüşmeleri, evrimci marksizmden beslenen karakterlerinin doğal sonucudur.  Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki milyonlarca işçi bu bürokratik devletlerin çöküşlerine en ufak bir direnme göstermek bir yana, sevinçle kucak açtı. Sosyalizm, komünizm, Marksizm, kollektivizm gibi iki yüz yıla yakın mücadelenin ürünleri olan kavramlar anlam ve içeriklerini kaybederek itibardan düştü ve yığınların gözünde lekelendi.

 

Bu durum aynı zamanda işçi hareketi için entellektüel çöküş devri anlamına da gelir. Bir zamanlar Rosa Luxemburg, Avrupa sosyal demokrat hareketin otuz kırk yıl propaganda ve ajitasyonunu Marx’ın Kapital’inin birinci cildine, yani Marx’ın ekonomi teorisinin bir parçasına dayanarak sürdürdüğünü söylemişti. Kapital’in sadece bir parçacığı olan entellektüel muhtevanın, yıllarca işçi hareketini entellektüel olarak beslediğini söyleyebiliriz. Daha sonra bu hareketin bütün entellektüel standartları feci bir biçimde hasara uğrarken,  geriye baktığımızda devrimci marksist birikimin cephaneliğinin zenginliği yine de güvence kaynağı oluyor. Yıkıntıdan kurtuluş Marks’a geri dönüş teorisiyle değil, Marx’dan geçerek içinde yaşadığımız dönemi algılayabilmek ve devrimci marksizmin cephaneliğine sığınmakla mümkündür. Varolmayan bir sosyalizm karikatürünün yıkılışından sonra, sermayenin diktatörlüğüne karşı sosyalizmi yeni bir çekim merkezi haline getirebilmek için, arkamızdaki yüzyılın trajedilerinin bir bilançosunu yapmak gerekiyor. Marx’a dönüşün devrimci çözümü de budur. Marksizmin entellektüel yapısı, sosyalist devrimin olgunlaşmış kapitalist toplumda gerçekleşeceği varsayımı üzerine temellenmiştir. Oysa ki, yirminci yüzyılın kapitalizm sonrası düzenleri, Marksizmi az gelişmiş toplumların kalkınma projeleri haline sokmuştur.

 

Reel sosyalizm denen vulger marksizmin, sosyalizm ve komünizm kavramlarını bu denli lekeleyip kirletmelerine rağmen, devrimci teoriyle pratiğin bütünleşeceği geleceğe güvenle bakmalıyız. Modern işçi hareketi devrimci marksizmden başka yaratıcı ve üretken bir doktrin bulamaz. Mülkiyetin anti-sosyal niteliğiyle üretimin sosyal niteliği arasındaki çelişki uzun süre anlaşma içinde devam edemez. Çatışmanın çıkması gerekir. Böyle bir çatışma çıkmaz ve toplumsal çözümler üretilemezse, insan soyunun kaderi sermayenin kaderinin önüne geçebilir. İnsanın sömürüsü ile doğanın sömürüsü artık bir bütün haline gelmiştir. Hava, su, toprak gıda, deniz, orman, metaya dönüşmüş bir pazarlanma içindedir. Bu durum bir ekolojik yıkımın tam eşiğine ulaştığımızı haber veriyor. Emeğin ve doğanın üzerindeki tahakkümün tasfiyesi için varoluş kavgası gerekiyor. Ücretli emekle sermaye arasındaki çelişki, yaşamla sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişkiye dönüşmüştür. Bu çelişkinin çözümü aynı zamanda bir özgürlük mücadelesini gerektiriyor. O yüzden günümüzde marksist felsefe olsun, ekonomi politik olsun, tüm teorik çabalar ve kazılar bu amaca yönelik militan bir karakter taşımak zorundadır.

 

Sosyalizmi bir kalkınma projesi olarak değil, sınıfsız topluma doğru ilerleyen emansipasyon hareketi olarak algılarsak, geçmişin karanlığına, geleceğe ilişkin hazır toplumsal şemalarıyla yanıt veremeyiz. Bugün sadece fabrikaları değil, toplumun geniş bir kesimini proleterleştiren ve işçi sınıfının bir parçası haline getiren geç kapitalizmin işleyiş mekanizmalarını akademik bir ezop diliyle değil, hızla maddi güç haline gelebilecek militanca ve devrimci teorik çözümlemelerle açıklamak ve sergilemek zorundayız. Komünizm anlayışı gelecekteki olası tarihsel gelişmeleri kâğıt üzerinde şemalara dökerek değil, yaşamı bununla örerek yığınlarda kan ve can bulabilir. Marx’ın Gotha Programı’nın Eleştiri’sindeki son derece sınırlı, kısa açıklama ve tanımlamaları ayet biçiminde algılamak ve mutlak çıkarsamalara varmak devrimci marksist bir yöntem olamaz. Marx’ın deyimiyle ‘Allah bizi böyle Marksistlerden korusun.’

 

 

Daniel Bensaid’in radikal bir komünizmin güncelliğini çağrıştıran şu sözlerine kulak vermek gerekiyor: “Komünizm bir saf düşünce ya da doktriner bir toplum modeli değildir. Bir devlet düzeninin ya da yeni bir üretim tarzının adı da değildir. Komünizm, daha çok, sürekli olarak kurulu düzenin ötesine geçen ve ondan kopan hareketin adıdır. Ama o, aynı zamanda bu hareketten doğan, ona kılavuzluk eden ve bizi neyin ona yaklaştırıp neyin ondan uzaklaştırdığını görmemizi sağlayan hedeftir. Komünizm ilkesiz siyasete, amaçsız eyleme ve günübirlik doğaçlamalara karşı bir kalkandır. Komünizm komünizm olarak kendi araç ve amaçları olan bir bilimsel bilgi biçimi değil, daha çok düzenleyici bir stratejik hipotezdir. Bununla eş zamanlı ve kopmazcasına bağlı olarak bir başka adalet, eşitlik ve dayanışma dünyası hayalini; kapitalizm çağında kurulu düzeni yıkma peşindeki sürekli hareketi ve bu hareketi mülkiyet ve iktidar ilişkilerinde –gerçi bütün dünyaların en kötüsüne giden en kestirme yol olan daha az kötüye razı olmaktan tamamen farklı- köklü bir değişikliğe yönelten hipotezi kurar.”

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI