İbrahim Özkurt / HER ŞEYİ HIZLICA YENİDEN DÜŞÜNMELİ VE HAREKETE GEÇMELİYİZ

ibrahim

İbrahim Özkurt
Geçmişe dair her zamankinden çok kuşkulanmak, düşünmek, araştırmak, sormak, sorgulamak gereken bir zaman da yaşıyoruz. Marksistler ve Anarşistler yaklaşık iki yüz yıldır komünizm hedefinde başarılı olamadık. Ekim devriminden bu yana çekim merkezi haline gelen Marksistler beklenmedik bir çöküş yaşamalarına karşın hâlâ bölünerek (iktidarcı olmaları nedeniyle ) enerjilerinin çoğunu ideolojik-stratejik farklılıklar üreterek birbirlerine karşı kendi haklılıklarını kanıtlamaya harcıyorlar. Anarşistler de geçmişlerini yeterince masaya yatırmış değiller. İşçi ve emekçi kitleler ise, çaresizce güçlünün peşine takılarak günlük yaşamını idame ettirme peşinde. Küresel iklim felaketi ise dolu dizgin ilerliyor. Bu gidişle yaşanacak bir dünyamız olmayabilir. Gidişat gerçekten çok kötü. Üstelik ülke faşist bir rejime doğru sürükleniyor. Dünya kapitalizmi ise, büyüme ve kâr adına her yeri, her şeyi talan ediyor.
Yazımın başlığında “düşünmeliyiz” dedim ya; 1789 devriminin de tıpkı Sovyet devrimi gibi o dönemin daha gelişmiş ülkesi olan İngiltere’de değil de Fransa’da olmasının sebebini düşündüm. Tabii ki, Çin ve diğerlerinin de. Hatta Tunus’un, Mısır’ın, Yunanistan’ın, Venezüella’nın ve dahi Gezi isyanının da… Hatta Doğu halkları kurultayının neden devamının gelmediğini de.. Bütün bunların sosyolojik, sınıfsal, ekonomik vb. sebepleri olmalı diye düşünürken devrimlerin yaşandığı ülkelerin geniş halk yığınları ile DEVLET ilişkisinin devrime neden olup olmadığını düşündüm. Tıpkı deprem gibi. Deprem, enerji birikiminin bir seviyeden sonra sıkışıp patlaması ile oluşuyor. Devrimlerin de, devletin kitlelerle ilişkisinin (bunu devletin baskısı olarak okuyun) kitlelerce çekilmez, tahammül edilmez bir noktaya gelmesi ile patlamış olacağını düşündüm. Devrimlerin patlamasına, savaş ya da ekonomik kriz de sebep olabilir, hatta Erdoğan gibi topluma ayar vermeye kalkışmak da, ama hiç fark etmez, hep devletlere karşı olmuş devrimler. Yani mülk sahibi sınıfların devletine. Gezi isyanı kime-neye karşı başlamıştı düşünelim? Ekim devrimi ile başlayıp devam eden, günümüzde de Tunus, Mısır, hatta Yunanistan’daki patlamalar vb., hatta tarihteki tüm köle, köylü isyan ve devrimlerinin de kitlelerle devlet arasındaki enerji birikiminin isyana ve devrime yol açması değil miydi? Sahi, devlet zaten tüm sermaye ve bürokrasinin güç birikimi olan baskı aracı değil mi? Kısacası, devlete karşı yaşatılan her devrim, aynı zamanda mülk sahibi egemen sınıflara ve bürokrasiye karşı yapılmış olmaz mı?
Düşündüm de, tarihteki işçi sınıfının özgün mücadelesi, çoğunlukla işverenlere karşı devrim amaçlı olmayan, ama ekonomik-demokratik amaçlı grevler şeklinde sürdü. Köleleşmesinin başlangıçtan bu yana devlet kanalı ile olduğu bilincine varamadı işçi sınıfı. Çünkü ona, sömürünün devlet kanalı ile değil de patronları kanalı ile gerçekleştirildiği bilgisi verildi aydınlarca. Bu ara, işçi sınıfı tarih boyunca ne sendikasını ne de partileri neden bizzat kendisi yönetemedi? diye düşündüm. Parti ve sendikasını yönetemeyen bir sınıfın sosyalizmi kuramayacağını bilen aydın taifesinin acaba hep ikiyüzlü mü davrandığını, davranmakta olduğunu da. Zira kurulan sosyalist devletlerin tamamı “aydınlar sosyalizmi” oldu. Sınıfa ise devletin işçisi olmak düştü.
Ayrıca, toplumun ezici çoğunluğunca, devletlerle mülk sahibi sınıflar çok ayrı ve farklı algılanıyor. Hatta sosyalistlerin bile algısı kitlelere benziyor. Tabii ki, özellikle yurtsever sosyalistlerden söz ediyorum. Bu nedenle olacak, devlete kimsenin dokunduğu yok. Sosyal demokratlar dahil toplumun ezici çoğunluğu için devlet kutsal ve korunması, “Allah’ın zeval vermemesi” gereken bir aygıt. Marksistler için ise, ele geçirilerek sosyalizme dönüştürülmesi, sonradan ise ortadan kaldırılması gereken aygıt. Öncesinde dokunmak düşünülmüyor bile. Hatta Marksistler, proletaryanın devrim yapacak nicel ve nitel güce erişmesi için kendisini yaratan kapitalizmin daha da gelişmesi gerektiğini düşündüler. Katkı bile sundukları oldu gelişmesi için. İnsanlığın sosyalizmden önceki zorunlu aşaması olarak görüldü çünkü.
Bunları düşünüp sorgulamaya çalışırken, Marks’ın 1789 dönemini çok iyi bilmesine karşın, işçi sınıfı öncülüğündeki öngördüğü devrimi, devletle halk kitleleri arasındaki enerji birikiminin az gelişmiş ülkelerde de patlama olasılığını gözardı ederek, neden illa gelişmiş kapitalist ülkelerde beklediğini ve bunun bir dünya devrimine yol açacağını düşündüğünü ve yanıldığını anlamaya çalıştım. Çünkü o günlerin kapitalizminin en az geliştiği Rusya’da devrim gerçekleşti. Ve hep az gelişmiş ülkelerde yaşandı devrimler. Derken, Marks’ın dediği gibi, burjuvazinin ilerici-devrimci bir sınıf değil, ileri teknoloji geliştirme kapasitesini kaybeden feodal devlete karşı, ekonomik gücü sayesinde yeni teknolojiyi de sahiplenip, temsili demokrasiyi de keşfederek, imparatorlukların, baldırıçıplaklarca parçalanmasına katkı sunarak, ulus devlet şeklinde oluşan yeni devleti ele geçirerek, yeni devlete sahiplik yapan endüstriyel mülklerin sahibi yeni bir sınıf olduğunu düşündüm. Yani, yeni devletin sahibi. Tabii ki önceki devletin bürokrasisi ile birlikte. Hatta kapitalist devleti, işçi ve emekçi sınıfların etkinliğini ve direnme gücünü kırmak adına önceki mülk sahibi feodal sınıfla birlikte kurduğunu da…İlerici değil gerici, yok edici bir sınıf olduğunu da…
Das Kapital bir yana, Marks’ın devlet ile toplum ilişkisini yeterince çözümleyemediğini düşündüm. İnsanlık tarihinin “sınıf mücadeleleri tarihidir” diyerek, insanlık tarihin %2’sine tekabül eden kısmını analiz edip devletleşme öncesi yüz binlerce yıl süren tarihin neden gözardı edildiğini de.. Günümüzde hâlâ Marksist arkadaşların, tıpkı Marks gibi, kapitalist merkezlerde bir dünya devrimi beklediklerini ve kendi kendime istemeyerek, devrim bile yaşansa, bu kez devrim sonrası tekrar sosyalist devlet mi kuracaklarını, yoksa kapitalizmi parçalayarak özyönetimlerini mi inşa edeceklerini düşündüm. Klasik örgütlenme sistematiği ile özyönetim kuramayacaklarını ve farklı sonuca ulaşamayacaklarını düşünerek içim yandı.
Neden hep kapitalist ekonomiyi analiz ederek, sınıfa karşı devrim stratejileri ürettik te, devlet denen aygıtı doğrudan karşımıza alıp zayıflatmayı, altını oyarak parçalamayı, yerellerden başlayarak ademimerkeziyetçi yerinden yönetimi ile yöneterek, burjuvaların imparatorlukları parçalayarak ulus devlet şeklinde yeni yapılar inşa etmesi gibi, devleti konfederasyonlara bölmeyi değil de ele geçirmeyi amaçladık? Neden devleti kutsarcasına yurtseverliği, vatanseverliği en iyi solculukmuş gibi kitlelere anlatmaya çalıştık, çalışıyoruz? Oysa ki her tür sömürü, baskı, şiddet, savaş gibi kötülükler devlet kanalı ile başlayıp devam ettirilmiyor mu? Öküzün önünden saman teknesini alırsan aç kalır. Burjuvazi için devlet, öküzün saman teknesi gibidir, elinden aldığın zaman kaçacak delik arar. Günümüze kadar devlete egemen mülk sahibi sınıfların devlet olmadan bir hiç olduklarını gözardı edip, “ yaşasın sosyalist devlet” diyerek, devleti kitlelerin gözünde adeta meşrulaştırdık ve ele geçirilince her şeyin değişeceğini sandık. Bedelini de çok ağır ödedik. Ödemeye de devam ediyoruz. Günümüzde de hâlâ “kurtuluş işçi devletiyle gelecek” diye propaganda yapıldığını görünce yine içim acıyor. Söz konusu çarpık zihniyetten eski solcuların nasıl kurtulabileceğini bilemediğimden yine içim yanıyor.
Bu ara, işçi sınıfının Tunus, Mısır gibi devrimlerde çok düşük profil sergilediğini düşündüm. Gezide de öyle. Günümüz işçi sınıfının her şeyin özelleştirilerek sermayeye devrinden sonra devletle ilişkisinin zayıfladığını, artık “zincirlerinden başka yitireceği” çok şeyi de olduğu için devrimci niteliğini oldukça yitirmiş olabileceğini, ekonomik, demokratik hakların ötesinde devrim mevrim umurunda olmadığını düşündüm.
Üstelik, sermayenin ucuz işgücü ve teşviklerin bol olduğu yerlere kaçıp, tüm devletlere taşeronlaşma ve geçici istihdam bürolarını yasallaştırarak, sorumluluklarından kaçan saldırgan işverenlerin sayısının gün geçtikçe arttığını, devlet yöneticileri sayesinde sendikaların zayıflatıldığını, işçilerin sürekli gözetim ve denetim altında tutulması nedeniyle iş yoğunluğunun gittikçe arttığını, sosyal hakların budanmakta olduğunu ve bu nedenlerle bile işçi sınıfının mücadeleci enerjisinin günlük yaşamda tükenmekte olduğunu düşündüm. Prekarya denen güvencesiz bir sınıfın neden analiz edilmediğini de. Yoksa lumpen proleterler olarak mı görülüyor prekarya?
Önümüzdeki süreçte tüm dünyada orta sınıfların eriyerek işsizleşeceğini ve prekaryaya dahil olarak depremlerdeki enerji birikimi benzeri toplumun tüm emekçileri ile devletlere karşı biriken enerjinin patlama olasılığının daha kuvvetle muhtemel olacağını düşündüm. Ama bu patlamanın ne zaman, nerede olacağını kestirmenin mümkün olamayacağını düşündüm. Patlamaların kapitalizmin merkez ülkelerinden ziyade çevre ülkelerde yaşanmasının daha olası olduğunu düşündüm. Olası patlamalardan sonra, kitlelerin geleceği nasıl inşa edecekleri konusunda hiç bir fikirlerinin ve örgütlenmelerinin olmadığını düşünerek bu kez içim acıyla yandı.
Bunun için, sürekli tekrar ettiğim gibi; başta kadınlar olmak üzere, ( Zira komünal-doğal yaşamın bağışıklık sisteminin ilk bozulması kadının köleleştirilmesi ile başladı) yaşam ve çalışma alanlarında ve dahi yaşamın diğer alanlarında, doğrudan demokrasi ile işletilecek MECLİSLER şeklinde örgütlenerek, devlete ve dolayısıyla sermayeye karşı mücadeleyi AĞ’lar da kurarak ‘sekiz’ koldan yürütmenin daha gerçekçi ve olası devrimlerin, ulus devletleri konfederasyonlar şeklinde parçalayarak özyönetim şeklinde yönetmeyi ve doğrudan, devletsiz bir gelecek inşasının daha gerçekçi olabileceğini düşündüm. Üstelik kitleler meclislerde özyönetim deneyi kazanarak, geçmişte olduğu gibi devrimlerini çaldırmadan kendileri doğrudan yönetmeyi de öğrenir diye iddia ediyorum.
Marksist arkadaşların bir gün beni düşünce suçu ile yargılamalarının mümkün olup olmayacağını bile düşündüm. (Gerçi şimdiden yargılamalar başladı ya her neyse, hiç önemli değil) Şaka bir yana, ben düşünmeye devam edeceğim de dostlar, siz de klasik düşünce kalıbınızı kırıp, yeni şeyleri ne zaman düşüneceksiniz? Yanlış şeyler de olsa düşüncelerinizi ulu orta paylaşmaktan neden kaçındığınızı da hep merak ediyorum. Hâlâ “solun birliği” gibi absürt düşünceleri olanlara da bir çift sözüm var. İktidarı amaçlayan örgütler asla birleşemezler. Çünkü bir örgütte iktidar olanlar iktidarını bırakmak bir yana, iktidarlarını paylaşmak istemezler ve sadece bu nedenle bile birleşemezler.
Bu ara, iki yüz yıl önce komünizm hedefinde anlaşıp da yöntem konusunda ayrışan marksist ve Anarşistlerin DOĞRUDAN DEMOKRASİ ortak hedefinde neden buluşamadıklarını düşündüm. Üstelik doğrudan demokraside herkese her zaman yer vardı. Yine de var. (Devlet ve devtin sahipleri hariç tabii.) Ne var ki, zaman daraldı ve erken davranmak zorundayız.
Hele bir düşünelim; Marksistler, Anarşistler, komünalistler ve diğerlerimiz, yaşam ve çalışma alanlarımızda birlikte tartışarak çözemeyeceğimiz bir sorun olabilir mi? Teoriyi mutlaklaştırmadan, üreteceğimiz teorilerin güncel mücadele ile uyumunu gözeterek tartışmaya başlasak üretemeyeceğimiz teori, çözülmeyecek bir pratik kalır mı? Ne var ki, üreteceğimiz teorileri bilimsel yeni buluşlara dayandırmalıyız. Örneğin Kuantum Fiziği ya da mekaniği hakkında yeterince bilgi sahibi miyiz? Kuantum fiziğindeki gibi, yani atom altı parçacıkların özgürce hareket ve davranışları gibi, biz insanların da toplumun parçacıkları olarak özgür davranmamız gerektiğini neden gözardı ediyoruz? Neden doğanın en zeki canlıları olarak yönetilmeyi kabulleniyoruz da kendi kendimizi yönetmek için çabalamıyoruz? Bir komünistin diğer bir komünisti yönetmesinin akla yatkın bir yanının olmadığını neden düşünmüyoruz? Her birimiz farklı yetenek ve özelliklerimizle neden dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma ilişkisini, küçümsediğimiz ilkel komünal toplum insanları benzeri işletemiyoruz? Klasik halimizle ileri bir komünal toplum değil, ilkelin de ilkeli, toplum olmayan bir toplum kurabiliriz ancak diyor, herkesin kendisine, benzer sorular sorarak cevap aramasını diliyorum.
  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI