Yavuz Alogan’ın Gün Zileli’ye Cevabı

Yavuz Alogan, bu sitede yayınladığım, “Tanıdığım ve Tanımadığım Yavuz Alogan” yazıma aşağıdaki cevabi yazıyı göndermiştir. Bu yazısına cevap vermeyi düşünmüyorum, çünkü Doğu Perinçek’e ve Şule Perinçek’e yaranma güdüsüyle yazılmış, dürüstlükten uzak, geçmişe ilişkin korkunç çarpıtmalarla ve bellek kayıplarıyla dolu bir yazı olarak görüyorum. Sadece, bu yazıdaki kimi iddiaları merak edip soran okuyucular olursa onlara açıklama babında cevap yazabilirim. 

 

G. Z.

 

*************

 

“Kendini kartal sanan horozlar, kanat çırptıklarında yerden ancak birkaç karış yükselebildiklerini görürler.”  Maksim Gorki

 

Gün Zileli’nin bu seviyeli ve  öfkesini bastırabilen eleştiri yazısının siyasi atışmalara örnek olmasını dileyerek, konuya ilişkin (başlığa rağmen yazının konusu ben değilim aslında) birkaç şey yazmak istiyorum (biraz öfkeli de olabilir!):

  • 1980’lerde Aydınlıkçıların bütün sosyalistleri birleştirecek bir sosyalist parti kurma  girişiminin başarısızlığa uğramasının nedenleri şunlardı: 12 Eylül’ün ve  ardından gelen Özal rejiminin yarattığı düşünsel yıkım;  girişim tam partileştiği sırada reel sosyalizmin çökmesi; daha sonra AKP’nin yörüngesine girecek olan liberal solcuların, özellikle Yeni Gündem çevresinin ve kuruluş evresindeki TBKP’nin, girişime katılan Aybar, U. Cankoçak, Cenan Bıçakçı gibi kişiler üzerinde kurduğu baskı; Aydınlık  hareketinin bazı yönetici kadroları arasındaki bıkkınlık ve yorgunluk: birinin özgür gazeteci olma arzusu, diğerinin önemsenme isteği, Halil Berktay’ın girişimi TBKP’yle birleştirme çabası, Gün Zileli’nin “beş perspektif”i vs. Diğer sosyalist gruplar kendi yollarına yönelince Aydınlık önderliğinin de kendi geleneklerine dönerek kendi partisini kurması ve saflarını temizlemesi gayet doğaldı. Burada “Stalinist tasfiye” aramak halüsinasyondur. Tarihi istismar edeceğimize, kendi yetersizliklerimize odaklanalım.

 

  • O sırada ben “partinin çevresinde dolanırken Doğu Perinçek’in kokusunu aldığı” bir sosyalist aydın değildim (şu “aydın” lafına özellikle alerjik olduğumu Gün Zileli’nin bilmesi gerekir). Bu çok saçma ve çirkin bir ifade. “İlk Adım” diye bir dergide yazıyordum, parti kurma tartışmalarına yazarak ve konuşarak katıldım, bizzat ilişki kurdum. 12 Eylül sonrası büyük bir işçi hareketinin yükseleceğine ve bu harekete de birleşik bir sosyalist partinin önderlik edeceğine gerçekten inanıyordum. Gün Zileli’nin tırnak içine aldığı, “sen de parti içinde M. Gündüz’le birlikte muhalefet yaparsın” sözleri tahminidir. Doğu Perinçek ve parti yönetimi Gün Zileli’yle görüştüğüm için beni eleştirmişti (o ev  gözetim altında vs diye; o sırada DGM’de yargılanıyorduk). Doğu Perinçek kimseyi aldatmadı. Tam tersine, kendisi aldanmıştır. Bir keresinde, bir tv. mülakatında en büyük zaafını “Ben kolay kanarım” sözüyle açıklamıştı. Benim gözlemlerimi doğrulayan bir açıklamadır. Kolay kanar!

 

  • “Beş perspektif” metni çevresinde Aydınlıkçılar arasında süren tartışmaları ilgiyle değil, hayretle izlediğimi hatırlıyorum. Çok basit, bakış açısı hatalı ve yüzeysel bir metindi. “Sorular hareketi” gibi baştan teslim bayrağı çekmiş bir başlık altında çalışıyordun Gün, unuttun mu? Sorular yetersizdi. Görüşler çok ürkek bir tutumla savunuluyordu; metnin yazarı her zamanki gibi, derinlemesine bilmediği bir konunun uzmanıymış gibi davrandığı ve ortaya bir şey atıp ne yapacağını bilemez halde geri çekildiği için tartışma gelişemiyordu. Cephane yetersiz, niyet belirsizdi.   Bu metne o dönemki yazılarımda tek bir gönderme bile yapmayışımın sebebi budur. Argümanlar o kadar zayıf, çekingen ve mesnetsizdi ki konuya nereden gireceğimi bilemiyordum. Biz bu Stalin/Troçki hikâyelerini çok küçük yaşta öğrendik; bunlar bizim için hamamda bunalınca hava gelsin diye duvarda açtığımız bir delik olmaktan çok uzaktı. Aydınlıkçılar arasında Stalin-Troçki ve Komintern tarihi konularında Doğu Perinçek’ten başka bilgili kimse yoktu. Halil Berktay belki bir istisnadır; fakat o da Troçkizm’den tiksindiği için konuşmazdı. Doğu Perinçek ise büyük bir keyifle tartışırdı. Ne de olsa Komintern belgelerini Almanca aslından okumuş, Stalinizm’i “partinin etrafında dolanan solcu aydınlar”ın yazılarından ve  Yavuz Alogan’ın “entelektüel tatmin sağlamak!!!” için yaptığı çevirilerden öğrenmemişti.

 

  • “Güzelliğini göstermek isteyen genç kız gibi entelektüelliğini teşhir arzusu” tanımı “evde kalmış” Gün Zileli’ye daha çok yakışıyor.  Buna örtük biçimde kendini acındırma, “Stalinist tasfiye” marifetiyle yuvadan atılmış ve anlaşılamamış olma sızlanmasını, sürgüne gönderilmiş örgüt prensi yakınmasını da eklemek gerekir. Çerkez tavuğunu kazık kadar heriflere değil de kendi çocuklarına yedirmeyi tercih eden kadını kitabında eleştirecek kadar “egzantirik/narsistik” haller,  “beş perspektif”i bir yana bırakarak yurt dışından telefon edip “en tehlikeli görevlere” talip olacak kadar şiddetli ve “egzantirik” savrulmalar da var. Bunlara ya da şu “İngiliz ajanı” öyküsüne benzer konulara girecek değilim elbette. Bunlar “özel hayat” alanına giriyor ve benim baş edemeyeceğim kadar “alengirli” konular. Fakat Gün Zileli kendisiyle dalga geçebilecek olgunluğa sahiptir, isterse bunları yazabilir.  “Mandıra filozofu”na değindiği yazısı çok güzeldi mesela.

 

  • Sosyalist Birlik dergisi, yayın kurulunda yer alanların farklı niyetleri, iradesizlikleri ve Berktay’ın dergiyi TBKP’ye yamayarak Sosyalist Parti’yi bölme arzusu, diğerlerinin bu arzuya direnmesi yüzünden dağıldı. Varabileceği hiçbir yer yoktu. Sosyalist Parti içindeki muhalefetin boş ve yersiz olduğu, “dönemsel” özellikler (daha sonra tam ifadesini ÖDP’de bulan sahte bir “demokrasi budalalığı” ve gevşekliği) taşıdığı; parti içi muhalefet denilen şeyin, önder kadronun bir kısmının farklı hayat arzusundan ve çapsızlığından kaynaklandığı, Sosyalist Birlik dergisiyle  kanıtlanmıştır.

 

  • Bu arada şunu da belirteyim, Sosyalist Parti içindeki bölünmenin yönetimi ve gidişatı siyaset tarihinde örnek alınacak kadar düzgün ve açık olmuştur. Muhalif grup (ben dahil) itirazlarını geniş katılımlı toplantılarda uzun uzun  anlatmış, partinin yayın organında yazmıştır. Aydınlık hareketinin tabanı fantezi ve art niyet ile gerçekliği üstün bir basiretle ayırabilmiştir. Muhalif olarak ayrılanlar (ben dahil), örgütlenmek şöyle dursun,  iki kibrit çöpünü bile çatamamış, muhalefetin en iddialı unsurları ÖDP içinde bir süre çalkalandıktan sonra HDP sempatizanı olarak ortaya çıkmışlardır.  Ben de Gün’ün deyimiyle “Stalinist” ve “Kemalist” oldum; bu yüzden çok mutlu ve neşeliyim.

 

 

  • Datça’da tesadüfen karşılaşma sırasında Gün’le ne konuştuğumu hatırlamıyorum, fakat o sıradaki genel hava, “Bak gördün mü, Doğu Perinçek Ergenekoncularla ne yapmış” şeklindeydi. “Doğu Perinçek’in İzmit’te Sami Hoştan ve bir takım subaylarla ihtilal manifestosu hazırlayacak biri olmadığı”nı söylediğimi hatırlıyorum. Başka konuşmaları da hatırlıyorum ama buraya yazmıyorum.

 

  • Marksizm’de, ayrıca anarşizmde de “apokaliptik” düşünce, “yaklaşan felaket (devrim, karşı-devrim, büyük altüst oluşlar) duygusu/sezgisi” vardır. Bunun çoğu kez yanlış çıktığı da doğrudur. Fakat doğru çıktığı da olmuştur; analiz ve öngörü meselesidir.

 

  • “Anarko-liberter” kavramında bir sorun yok. Anarko-kapitalizm liberteryendir mesela. Murray Rothbart, Robert Nozick, David Nolan, kısmen Bookchin, benim Gün Zileli’nin tabiriyle “entelektüel tatmin sağlamak” için çevirdiğim Peffer’in “Marksizm, Ahlak ve Toplumsal Adalet” kitabında eleştirdiği Rawls’ın liberteryenizmi vs. Bu adamları okudun mu, Gün? Türkiye’de anarşist filozof olmak ne kolay? Şu Stalinizm sakızını bırakıp oku biraz. Dünyada pek çok anarşist fikir var. En uygununu seçersin. CNT/FAI bayrağı fazla arkaik, romantik/gizemli ve özellikle “egzantirik” kaçıyor ve kimseye bir şey söylemiyor.

 

  • Ben hiçbir zaman organik (4. Enternasyonal’in falanca fraksiyonunun görüşlerini benimsemiş, örgütlü) bir Troçkist olmadım. Deutscher’in tarih yorumuna daha yakın oldum. Troçki büyük bir devrimcidir. 1905, 1917 devrimlerinin tarihini, o dönemde Avrupa’daki Marksist akımların niteliğini onun yazdıklarından öğrendik, “faşizm” çözümlemesi de güncel ve önemlidir. Fakat “Sürekli devrim” teorisi ve “yozlaşmış bürokrasi” tezi  Sovyetler Birliği’yle birlikte çökmüştür. 4. Enternasyonal ve ondan türeyen fraksiyonlar  dünyanın hiçbir yerinde Marksist entelektüel bir akım olmanın ötesine geçememiştir. Kuruluşundaki insan malzemesi yetersizdir. Tarih mahkeme kurmaz, bize de savcılık görevi vermez. Sovyet dramasının karakterlerini tanıdığımız insanlarda görme eğilimi eğlenceli olmakla birlikte çocuksu ve psikotiktir. Bizim eğitim sistemimiz çok zayıf. Okullarda bize mantıklı düşünmeyi öğretmediler ve yeterli felsefe eğitimi vermediler. Bu yüzden Troçkist olmayanın mutlaka Stalinist olması,  “Onur Yürüyüşü”ne karşı çıkanın mutlaka homofobik olması,  beyaz değilse mutlaka siyah olması gerekiyor. Boyacı küplerinin birinden çıkıyorsan mutlaka ötekine dalmak için çıkmışsındır. Bu konularda onca yazı yazdık. Okuduğunu anlayacak sabra, anladığını doğru yansıtacak dürüstlüğe sahip olmak gerekir.

 

  • “Yavuz’da, 2010’lu yıllarda, eski Troçkist yönelimleriyle oldukça ters düşen bazı belirtiler ortaya çıkmaya başladığını fark ettim. Öncelikle, Stalin’e bakış açısında büyük bir değişiklik oldu.” Evet, öyle. Hekim’in teşhisi doğru. O sıralarda kurdeşen olmuştum, sürekli belirtiler ortaya çıkarıyordum.  Çünkü ben okuyordum. Şimdi de okuyorum. Ayrıca Rusya’da arşivler açılmıştı, Stalin hakkında yazılan, özellikle II. Savaş dönemine ilişkin pek çok şeyin yanlış olduğu kanıtlanmıştı. Stalin’in özellikle gizli tutulan gençlik dönemi (doğumundan 1917’e kadar olan dönem) açığa çıkmıştı. Bunları biliyor musun, okudun mu, Gün! Bu konuda yüzlerce sayfa çeviri yaptım (“entelektüel tatmin” sağlamak için!!!). Öğrenmek istiyorsan anlatayım: Stalin konusunda bende ilk düşünce değişikliği, Troçki’nin “In Defence of  Marxism”ini çevirirken oldu. Troçki o kitapta Amerikan seksiyonuna Stalinizm’in çok basit bir şey olmadığını öğretir.

 

  • “Tam bir iflas noktasıydı bu! Her şey bir yana, elli yıldır izlediği Stalin eleştirisi çizginin iflasının ilanı!” Vah, vah! Çok dramatik! Gün Zileli’nin kullandığı bu dil, nasıl da 1970’lerin ilk yarısına ait yüzeysel ve şematik bir PDA’cı dili… İnsan hayret ediyor. Aydınlık geleneği, özellikle TGB’li gençler bu dili çoktan aştı, fakat eski “havariler” aynen sürdürüyor. Gün Zileli’nin bütün yazdıklarını biraz kazıyın, altından   PDA’cıların 1970’lerin başındaki şematik, her şeyi siyah beyaz gören  Çin’de Kültür Devrimi dili ve mantığı çıkar. Halil Berktay etkisi… Aslında bu Stalin’in yazdırdığı “SBKP(B)” Tarihi’nin de dilidir. İflasımız Stalin konusunda olsun! En azından, savaşta adam öldürdüğü için Che Guevara’ya katil diyecek kadar şuurumu kaybetmedim.

 

  • Gün Zileli, Topal Osman hikâyesini internetten, muhtemelen PKK sitelerinden almış. Hikâyenin aslı şudur: TKP’nin çıkardığı SoL gazetesinin 5 Kasım 2013 tarihli sayısında yer alan yazımda şöyle bir dipnot (dipnot!) vardı: “Beni sürekli ‘tivitleyen’ Cesim’e not: Şeyh Sait’ten demokrasi kahramanı çıkaracak kadar hödük olmaktansa, Topal Osman Ağa’nın manevi torunu olmayı tercih ederim.”  O sırada Cesim (her kimse) beni PKK’yi eleştirdiğim için faşist ve “beyaz Türk” olmakla  suçluyordu. Ben bu notu yazınca kıyamet koptu. Türkücüsünden TAK’çısına kadar küfürler, tehditler… Bazı solcular Topal Osman’ın Mustafa Suphi’leri bizzat öldürdüğünü iddia etti vs. Ne de olsa “çözüm süreci” zamanı. Bazı sosyalistler, “Seyyit Rıza Onurumuzdur” pankartıyla poz veriyorlar.   Topal Osman’ı savunan bir yazı daha yazmak zorunda kaldım. Bunun üzerine iyice coştular. Gün Zileli, bak buraya bir daha yazıyorum:  Riyaset-i Cumhur Muhafız Alayı Kumandanı Topal Osman Ağa Balkan Harbi Gazisi ve İstiklal Savaşı kahramanıdır; değerli anısı önünde saygıyla eğiliyorum (1970’li yıllarda Giresun’da dolaşırken rahmetlinin mezarına rastlamış ve çok duygulanmıştım).   Böylece Gün Zileli’nin deyimiyle “en sağcı ve ırkçı görüşler”imi  “Topal Osman’ın torunu” olarak bir kez daha  ifade etmiş oluyorum.

 

  • Gazetelerde “köşe kapma” sözü çok çirkin. Sen de köşe kapabilirdin, Gün. Halil Berktay gibi Taraf gazetesinde ya da Şahin Alpay gibi Zaman gazetesinde rahatlıkla yazabilirdin (başka yerde değil!). Bunu yapmadığın için seni hep takdir ettim. Fakat bekle, ileride yine yazabilirsin. Senin gibi demokrat çoğulcu liberterler mutlaka lazım olacak. İnternet siten yeterince “exhibitionist”, “otuz yıllık düşünsel serüven”inin zirvesindesin, niye hâlâ Doğu Perinçek’le uğraşıyorsun? Ben profesyonel yazar değilim. Yurt Gazetesi’nin Pazar Eki’ndeki yazılar karşılığında aldığım 300 TL’nin dışında hiçbir yerde parayla yazı yazmadım. Yurt dışında olduğum bir sırada Kemal Okuyan telefon edip “gazete çıkarıyoruz, yazar mısın?” diye sordu. Aydınlık’ta yazma teklifi de oradaki arkadaşlardan geldi. Her halde görüşlerimi kendilerine yakın buldular. Bir sakıncası mı vardı köşe yazmanın? “Köşe kapmışım” öyle mi? Kapmak için ne yapmışım acaba?

 

  • Bak ben Doğu Perinçek’e alenen övgüler yazdım (alenen eleştiriler de yazdığım gibi), hiç kimse bana saldırmadı. Fakat CHP’nin yürüyüşünden sonra bütün ulusalcılara ve Kemalistlere yönelik, özellikle Aydınlık gazetesi ve Vatan Partisi’ni hedef alan saldırılar başladı; Aydınlık’tan ayrılmamı isteyen, seninkiler de dahil onlarca mesaj gönderildi. ABD’nin, gidici olduğu anlaşılan AKP’yi  bütün ulusalcıları tasfiye etmeye zorladığını gösteren belirtiler var. Siz de bu koroya mı katıldınız? Farkında olmadan cereyanda kalıp üşütebilir insan. Dikkat etmek lazım.

 

  • Yavuz Alogan artık sağ-ulusalcılarla birlikte, Kemalist ana akıma karşı… dinci-faşist AKP’nin, sarıklı ve cübbelilerin, “şeyhlerin, dervişlerin ve mensupların” yanında saf tutmuş bulunmaktadır. Demek ki, Yavuz Alogan’da meydana gelen değişimin esas muharriki Kemalizm değil, Stalinizme yönelmesiyle kesin bir iç bağlantıya sahip olan kör devletçiliğidir.” Çok acıklı bir tahlil! Geçerken belirteyim, tanımı gereği ulusalcılığı “sağ” ve “sol” diye ayırmak anlam taşımaz. Ayranın içinde su ve yoğurt vardır ya da toplum sınıflardan müteşekkildir demek gibi bir şey olur. Bendeki değişimin esas muharrikini açıklıyorum şimdi: Bendeki değişimi tahrik eden, Türkiye’nin Irak ve Suriye gibi parçalanma, etnik ve dini hatlar boyunca bölünerek iç savaşa sürüklenme, ulus-devlet olmaktan çıkarak bir ümmet toplumuna dönüşme ihtimalidir. Bu ihtimal emperyalizmin ve kapitalizmin  reel sosyalizmlerin çöküşünden sonra geçirdiği evrimle ve sürmekte olan paylaşım savaşıyla ilgili analizlere dayanır. Böylece  Kemalizm, laiklik ve ulusal birlik mevzisine kadar gerilemiş bulunuyorum. Sosyalizme ancak bu geri mevziden gidilebileceğini düşünüyorum. Bazen mevzii geride kurmak gerekir. Savaş nerede veriliyorsa cephe orada açılır ve mevzi cephede kurulur. Cephenin olmadığı yerde mevzi kurarsanız ancak piknik yapabilirsiniz ya da FAI/CNT bayrağıyla narsistik pozlar verirsiniz.  Bir ulus devletimiz olsun da biz ona karşı sosyalistlik, anarşistlik edelim.  “Yavuz Alogan şeyhlerin, dervişlerin yanında saf tutmuştur” sözünü  göklerdeki babamıza havale ediyorum. İnsafınız kurusun! Stalin’i de şahsen beğeniyorum, devrimci adam. Rus İhtilali’nin Robespierre’idir. Oldu mu?  Her zaman beklerim.
  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI