Tanıdığım ve Tanımadığım Yavuz Alogan!

 

 

Örtün, evet, ey facia… Örtün, evet ey şehir;

Tevfik Fikret, Sis, 1902

 

1974 Temmuz’unda Anayasa Mahkemesi’nin TBMM’nin çıkardığı kadük edilmiş af yasasını iptal etmesiyle dışarı çıkmıştık. Buna “1974 Affı” denir ama işin esası, “Karaoğlan” CHP’sinin koalisyon ortağı Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nin yan çizmesi üzerine “affın” Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla de facto ilan edilmesidir. Çünkü halktan gelen özgürlükçü basınç çok büyüktü. Bir anlamda halk ve özgürlükçü güçler devlete zorla boyun eğdirmişti. O dönemin devleti bugünküne göre daha esnekti. Halktan gelen basıncı görünce devlet, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlarını devreye sokardı.

Dışarı çıktığımızda gerçekten de büyük bir özgürlük rüzgârı esiyordu. Bütün gençler, 12 Mart rejimine inat saç uzatmıştı ve toplumda müthiş bir sola kayış vardı. Tabii ki, solun bütün fraksiyonları bu sola kayıştan nasibini bol bol almaktaydı. O zamanki Aydınlık hareketinin gençlik örgütü olan Devrimci Gençlik Birliği’nde (DGB) neredeyse her akşam seminerler ve konferanslar yapılıyordu. Uzun saçlı gençler DGB’nin salonunu hınca hınç dolduruyordu.

Bu seminerleri bir köşede sessiz sedasız izleyen gençler arasında, o sıralar yirmi dört yaşında olması gereken, gözlüklü bir genç de vardı. Bu genç, Troçkistti ve daha o yaşında hayatını çevirmenlik yaparak kazanıyordu. Adının Yavuz Alogan olduğunu öğreneceğim bu genç, 1980’li yıllarda tanışıp arkadaş olduğumuzda, o günlerdeki “bizi” şu sözlerle anlatmıştı bana: “Senin üstünde uzun kollu, beyaz bir gömlek vardı. Sen ve Aydınlık’ın Hasan Yalçın gibi diğer önderleri  azametli halinizle ve tavrınızla bana, Sovyet devriminin ilk günü  Petrograt’daki Smolni Enstitüsüne gelen Bolşevik Devrimi’nin önderleri gibi gözükmüştünüz.” İyi ki bu sadece bir görüntüden ibaret kalmış ve tarih o noktada tekerrür etmemiş. Yoksa, Bolşevik liderlerin çoğu gibi kırklarımızda toprağın altını boylamış olurduk! Tabii ki, bir kişi hariç!

Yavuz Alogan’la 1970’li yıllarda doğrudan tanışmamız mümkün olmamıştı ama onu isim olarak tanıyordum. Sol kitapları İngilizceden Türkçeye kazandıran iyi bir çevirmendi. Gerçi, 1970’li yıllarda okuma listemizin çok kabarık olduğunu söyleyemem. O zamanki partililerin kapalı devre bir okuma tarzı vardı. Daha doğrusu, bizim parti de, diğer sol parti ve örgütler de militanları için böyle bir okumaya yararlı görürlerdi örgütsel açıdan. Kısacası, sol partiler, bütün ebeveynler gibi, “kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya” mantığına sahiptiler. Kapalı devre okuma tarzı militanlar için gözbağcılık görevini yerine getiriyordu.

Bu yüzden, Yavuz Alogan’ın çevirdiği kitaplarla esas tanışmam 1980’li yılların başlarına rastlar. Artık partinin kapalı devre okuma tarzı yıkılmıştı ve yeni bir ideolojik uyanma ortamı içinde deliler gibi okuyorduk. Örneğin, Buharin ve Preobrejinski’nin Bolşevik devriminin ilk yıllarında birlikte yazdıkları Komünizmin Abc’si kitabını; o dönemki uyanışımızda çok önemli rolü olan, iki ciltlik Komintern’den Kominform’a kitabını Yavuz Alogan’ın çevirisiyle 1980’li ve 1990’lı yıllarda okumuştum. Böyle bir hummalı okumanın, partinin entelektüel kesimlerinde yerleşik ve genel geçer ideolojiyi sorgulamasına, sorgulamanın ilk durağı olarak da partinin temel taşlarından olan Stalinizmle kafa kafaya gelmeye yol açması kaçınılmazdı. Nitekim öyle oldu ve parti içinde, benim başını çektiğim anti-Stalinist bir muhalefet gelişti. Bu muhalefet 1980’lerin ortalarında kendini “Beş Perspektif” metniyle açıkça ifade etti.

Partideki tartışmalar canlı bir şekilde sürerken, parti dışından sol entelektüeller de bu tartışmaları ilgiyle izlemeye başlamışlardı. Örneğin, 68 döneminden arkadaşlarım olan ve Kıvılcımlıcı olduktan sonra o rotadan ilerleyip Troçkizme varan Ersen Olgaç, Ergun Aydınoğlu ve Demir Küçükaydın’ın, Aydınlık içindeki tartışma ve gelişmeleri dikkatle izlediklerini, hatta ülke dışında çıkardıkları Devrimci Marksist-Tartışma Defterleri adlı dergide Mehmet Salâh (Ergun Aydınoğlu’nun o dönem kullandığı ad) imzalı, “Çin Komünizmi ve 1980’ler Türkiye’sinde Aydınlık’çılığın Evrimi” başlıklı bir yazı (sayı. 3, Haziran 1986) yayınladıklarını, bu yazıda Mehmet Gündüz’ün yazılarını Aydınlık hareketinin klasik çizgisinden olumlu bir sapma olarak değerlendirdiklerini biliyorum. Partideki gelişmeleri dikkatle izleyen entelektüellerden biri de, o sıralar otuzlu yaşlarının ortalarında olan Yavuz Alogan’dı. Yavuz Alogan, kendisine büyük entellektüel tatmin sağlayan çevirmenliği sayesinde hayatını da kazanan bir insandı. Emeğine yabancılaşmayan bir yaşam tarzıydı bu ve bunu gerçekleştirebilen nadir insanlardandı.

Partinin çevresinde dolanmaya başlayan insanların kokusunu almak konusunda özel bir hassaya sahip olan Doğu Perinçek, kısa sürede Yavuz Alogan’ın da kokusunu almış ve onu partiye katılmaya davet etmişti. Bunu yaparken politikacıların dikkat çeken özelliklerinden biri olan reelpolitik yöntemlere başvurmuş ve Yavuz Alogan’ı ikna edebilmek için ona şöyle demişti (Yavuz Alogan’dan naklen): “Bizim içimizde muhalefet ve farklı kanatlar vardır. Örneğin Mehmet Gündüz (benim o sıralar kullandığım ad oluyor) senin fikirlerine yakın, anti-Stalinist bir muhaliftir. Partiye katılırsan birlikte bir muhalefet bile örgütleyebilirsiniz.” Bu “geniş görüşlülükten” ve “özgürlükçü” yönelimden fazlasıyla etkilenen Yavuz Alogan kısa süre sonra partiye katılmaya karar vermişti. Kısacası, Doğu Perinçek, parti içindeki muhalefetten bile iktidarı için yararlanmasını bilmişti. “Majestelerinin muhalefeti” değildik belki ama “majestelerinin vitrini”ydik bir bakıma!

Doğu Perinçek, beni ve muhalefeti olta olarak kullanmıştı ama dışarıdaki birinin bu olta sayesinde içeriye çekildikten sonra muhalefete katılması hiç de arzu edilir bir şey değildi parti yönetimi açısından. Nitekim, Doğu Perinçek’in davetiyle Aydınlık hareketine icabet eden Yavuz Alogan da muhalefetle birlikte hareket etmeye başladığı an merkezin salvolarından kurtulamadı. Bununla birlikte, Yavuz’a, dışarıdan “konuk” gelmiş biri olarak biraz ayrıcalıklı davranılıyor, biz “öz evlatlara” gösterilen haşin muamele Yavuz ve onun gibi sonradan “evlat edinilmiş”lerden az da olsa esirgeniyordu. Bu tür partilerin içiyle dışı veya içinden olanlarla dışından olanlar her zaman farklı muamele görür. Böyle partiler soba gibidir. Yakınındaysan ısınırsın, çok yaklaşırsan yakar!

Gerçi Yavuz çok yaklaşmış ve bu yüzden ne kadar “dışarıdan” muamelesi görüp “hoşgörüden” bizden daha fazla yararlansa da sonuç olarak bir muhalif olarak payına düşeni almış ve 1989 yılı başında, muhalefete katıldığı gerekçesiyle, 1980’lerin ikinci yarısındaki “sosyalistlerin birliği” “dağı”nın Doğu Perinçek sayesinde doğurduğu küçücük bir “fare” olan Sosyalist Parti’den (SP) (daha sonraki yıllarda İP adını alacaktır) bir yıl uzaklaştırma almış, fakat diğerlerinden farklı olarak partiden ihraç edilmemişti.

Yavuz henüz uzaklaştırma almadan söyleyeceğini de söylemişti doğrusu. Örneğin o yıllarda partinin entelektüel kesimlerinde Stalin iyice gözden düştüğünden Doğu da Stalin-Troçki mevzularında daha ihtiyatlı ve kendini daha geniş görüşlü göstermeye dikkat eden yazılar yazıyordu. Örneğin, Saçak dergisinde yayınlanan, Troçki’yi “değerli muhalif” olarak ele alan bir yazısında Stalin’in adını bir kere olsun zikretmeme becerisini gösterebilmişti. Yazısı, Saçak dergisinde, iki Troçkist, Ergun Aydınoğlu ve Yavuz Alogan tarafından çok temel noktalarda eleştirilmiştir.

1989 yılında parti dışına atılan veya kendini parti dışına atan muhalefetin kurduğu Sosyalist Birlik dergisinde Yavuz’la benim aramda daha yakın bir ilişki doğdu, çünkü bu dergi daha kurulduğu an içinde iki kesim olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştı. Halil Berktay ve Oral Çalışlar Sosyalist Birlik’in görece sağ kesimini oluşturuyordu ve Sovyetler Birliği yanlısı TKP ile birleşme çabası içindeydiler. Ben, Yavuz Alogan ve diğer bazı arkadaşlar ise Sosyalist Birlik’in görece daha sol kesimini oluşturuyorduk. Yavuz Alogan başından itibaren açıkça Troçkistti, ben ise Troçkist olmamakla birlikte Troçkizan anti-Stalinist fikirlere sahiptim ve bu sol kesim TKP ile birleşmeye karşı çıkıyordu.

Bu çatışma 1990 yılı başında yeni bir bölünmeyle sonuçlandı ve ben, İngiltere’ye iltica etmeden hemen önce bazı arkadaşlarla birlikte “muhalefetin muhalefeti” denebilecek kısa bir bildiri yayınlayarak Sosyalist Birlik’ten ayrıldım. Bu bildiriyi duyan Yavuz Alogan Ankara’dan beni arayarak, “benim de imzamı koyun bildiriye” dedi. Bunun üzerine onun da imzasını koyduk. Bu bildiri, Sosyalist Birlik’in Ocak 1990 sayısında, arkalarda, mümkün olduğu kadar görünmeyecek bir yerde yayınlanmıştır.

Londra’da bulunduğum yıllarda Yavuz’la temasımız hiç kopmadı diyebilirim. İkimiz de birbirimizi izliyorduk. İlk romanım olan Deniz Orada’yı (Sel 1995), fikrini almak için ilk gönderdiğim arkadaşlardan biridir. Türkiye’de olup bitenler hakkında ara sıra ondan bilgi alırdım, bu konularda önceleri doğrudan el yazısı veya daktiloyla yazılmış mektupla, daha sonradan da internet aracılığıyla epeyce yazışmışlığımız olmuştur.

1990’lı yıllarda Yavuz Alogan, artık İP adını almış olan SP’den istifa ederek Sadun Aren’in başkanlığındaki Sosyalist Birlik Partisi’nin (SBP) Parti Meclisi’nde yer aldı; daha sonra da SBP’nin dönüşmesiyle kurulan ve başlangıçta Türkiye solunun önemli bir kesimini kucaklayan Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) kurucu üyesi oldu ve Ankara İl Yönetim Kurulu’nda görev aldı. Ben İngiltere’de olduğumdan o yılları epeyce uzaktan izledim doğal olarak. Yavuz, 2003 yılında ÖDP’den istifa etmiş. Sanırım bunda ÖDP’nin başlangıçtaki kapsayıcılığını yitirmesinin rolü olmuştur.

Yaklaşık olarak 2006 yılında Aydınlık hareketinin hem paranoyaklığını, hem iftiracılığını, hem de ilkesizliğini ortaya koyan oldukça ilginç bir olay yaşadım. O sıralar kızım Irmak Zileli Ulusal Kanal’da redaktör olarak çalışıyordu. Bir gün, o sırada yaşamakta olduğum İsviçre’nin Zürih kentindeyken, Irmak’tan bir mail aldım. Şöyle diyordu: “Baba, önüme senin İngiliz ajanı olduğuna dair bir yazı geldi. Bunun üzerine ben de Ulusal Kanal’dan istifa ettim. Haberin olsun.” Güler misin, ağlar mısın! Tam Irmak’a cevap yazmaya hazırlanıyordum ki, ondan yeni bir mesaj geldi: “Baba, istifam üzerine yazıyı geri çektiler; bunun üzerine ben de istifamı geri çektim.” Irmak’a şöyle yazdım: “Irmak, sen onlara şunu söyle: Bir İngiliz ajanını tespit ettikleri halde bunu teşhir etmekten vazgeçmeleri, doğrudan doğruya MI5 ile işbirliği anlamına gelir!” Irmak bunu onlara söyledi mi bilmiyorum.

Bütün bu olayı anında Yavuz Alogan’a da yazmıştım. Ondan gelen cevap şu olmuştu: “Çok geride kalmışlar. Artık İsviçre ajanı da olduğunu yazmayı unutmuşlar!” Yavuz’un kendine özgü bir sense of humouru vardı. Gerektiği yerde ince bir şekilde taşı gediğine koyardı.

Bundan birkaç yıl sonra Yavuz’la Datça-Palamutbükü’nde karşılaştım. Her zamanki gibi, yüzündeki filozofça gülümsemesiyle piposunu tüttürüyordu. Hem denize giriyor hem de çeviri çalışmalarına tatilde bile aksatmadan devam ediyordu. O dönem Ergenekon davası bütün hızıyla sürmekteydi. Ergenekon’un düzmece bir dava olduğunda ikimiz de hemfikirdik. Yavuz AKP iktidarına ateş püskürüyordu haklı olarak. Bazı yorumlarında sanki biraz Kemalist tınılar hissettim ama o an ben de esas mesele olarak AKP’yi gördüğümden işin bu yönünü çok fazla kurcalamadım. Yavuz bir ara, “Doğu belki de bütün ömrü boyunca dışarı çıkamayacak” dedi. Bunu biraz aşırı bir yorum olarak gördüm. Zayıf bir şekilde de olsa buna pek katılmadığımı belli ettim diye hatırlıyorum ama çok da tartışmadım doğrusu. İçten içe, haklı olabileceğini düşünmüş olabilirim. Aslında Yavuz’un, her zaman dikkatimi çeken bazı egzantrik veya fazlasıyla sivri yorumları olurdu yer yer. Bu yorumlarında hep bir felaket beklentisi dikkatimi çekerdi. Sol aydınlarda zaman zaman ortaya çıkan biraz paranoyakça bir eğilimdi bu: “Büyük bir felaket geliyor.” Bu öngörülerin bazen doğru çıktığı olur ama onda dokuzu yanlış çıkar. Büyük iniş çıkışlara ve bazen felaketlere gebe olsa da hayatın kendi iç dengeleri vardır ve çoğunlukla o kadar da büyük felaketlere izin vermez. Neyse, Yavuz’un bu yönü, ihtiyatla karşılanmak koşuluyla, yine de olayların yorumuna hoş bir çeşni katardı…

 

Keşke bu yazı böyle hoşça anılarla sürüp gitseydi. Ne var ki, hayat denen şey, nasıl iç dengelere sahipse, aynı zamanda korkunç ve akıl sır ermeyen savrulmalara yol açan bir acımasızlığa da sahiptir.

Yavuz’da, 2010’lu yıllarda, eski Troçkist yönelimleriyle oldukça ters düşen bazı belirtiler ortaya çıkmaya başladığını fark ettim. Öncelikle, Stalin’e bakış açısında büyük bir değişiklik oldu. Artık Stalin’i eskisi gibi Sovyet devrimini yozlaştıran zorba bir figür olarak görmüyor, hatta onu birçok bakımdan takdir ediyordu. Bu yolda ilerleyerek Stalin’i Rus halkını birleştiren bir figür, kapitalist dünyaya kafa tutan önemli bir lider olarak görmeye, hatta “bugün Stalin’le Troçki yaşıyor olsalardı eski kavgalarını bir yana bırakır, el ele verip partiyi yeniden inşa etmeye başlarlardı” mealinde fikirler ileri sürmeye başlamıştı. Tam bir iflas noktasıydı bu! Her şey bir yana, elli yıldır izlediği Stalin eleştirisi çizginin iflasının ilanı!

Belki bununla eş zamanlı ve bağlantılı olarak Kemalizme eleştirel bakışı da bir yana attı ve laiklikten hareketle, “Cumhuriyeti kuran büyük lideri” o yaşında yeniden keşfetti. Ben bu ikisi arasında, yani Stalin’i benimsemekle, Mustafa Kemal’i yeniden keşfetmek arasında bir bağ olduğunu düşünmekle birlikte bugünkü durumuna baktığımda Mustafa Kemal’e ilişkin değişimin daha konjönktürel ve taktiksel olduğu sonucuna varıyorum. Eğer konjönktürel ve reelpolitik bir değişim olmasaydı bu, o zaman Yavuz Alogan’ın bugün AKP diktatörlüğüne karşı, aynı bizler gibi, Kemalist ana akımın mensuplarıyla ve sol-ulusalcılarla omuz omuza olması gerekirdi. Oysa tam tersini görüyoruz. Yavuz Alogan artık sağ-ulusalcılarla birlikte, Kemalist ana akıma karşı, Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’ye daha dört yıl önce (Gezi’den hemen önce) “iki sarhoş” diye açıkça hakaret eden AKP Genel Başkanının, dinci-faşist AKP’nin, sarıklı ve cübbelilerin, “şeyhlerin, dervişlerin ve mensupların” yanında saf tutmuş bulunmaktadır. Demek ki, Yavuz Alogan’da meydana gelen değişimin esas muharriki Kemalizm değil, Stalinizme yönelmesiyle kesin bir iç bağlantıya sahip olan kör devletçiliğidir.

Bir kere bu yola girdiğiniz zaman her şeyin arkası çorap söküğü gibi gelir ve sonunda ortada çorap yerine sadece yün yığını kalır. Nitekim, kör devletçiliğe yönelen Yavuz Alogan’ın, hızını kesemeyip adeta Kürtleri ve tüm ezilen halkları kışkırtacak şekilde, ırkçı kitle katliamcısı Topal Osman Ağa’nın “manevi torunluğu”na soyunan bir noktaya kadar gitmesi (Sol dergisi, “Andımız”, 5. 11. 2013) (ki, Kemalistlerin çoğu asla böyle bir laf etmez) ortada bir yün yığını bile bırakmamıştır. Çoraklık, tam bir fikri çoraklık! Böylesi bir yönelişi görünce, 5 Mayıs 2009’da kurulan kişisel sitemde kendisine “Yavuz Alogan yazıları” diye yer verdiğim ve yazılarını düzenli yayınladığım Yavuz Alogan’ı, tüm yazılarıyla birlikte siteden çıkarmak zorunda kaldım. Onun Stalinizmine bile tahammül edebilirdim ama katliamcı Topal Osman’ın “manevi torunu”na tahammül edemezdim doğrusu!

Böyle bir yönelim kaçınılmaz olarak Yavuz Alogan’ın Stalinist ve milliyetçilerle tamamen ve ikircimsiz bir şekilde barışmasını, devrimci Marksizmi ve toplumsal devrimi bordodan aşağı yuvarlamasını, 2006 yılından 2010 yılına kadar çoğunlukla Troçkistlerin yazdığı Red dergisinden ayrılmasını getirdi. Artık Stalinist ve ulusalcı dergilerde bir köşe yazarı olabilirdi, buna hazırdı. Ancak bir sorun vardı. Stalinizmi ulusalcılığına göre daha ön planda olan TKP’nin yayın organı Sol’da mı bir köşe kapacaktı, yoksa Kürt düşmanlığı Stalinizmine göre daha ön planda olan İşçi Partisi (İP)’in yayın organı Aydınlık’ta mı? Önce ikisinde de değil, Aydınlıkçı TGB’den ayrılan ama eski yönelimlerini esasen devam ettiren bir grup gencin çıkardığı Yarınlar dergisinde, 2011 sonundan 2012 sonuna kadar yazdı bir yıl boyunca. Bunun ardından, tercihini TKP’nin  Sol’undan yana yaptı. Sanırım bu tercihte, Yavuz Alogan’ın 1980’lerdeki Aydınlık hareketi deneyiminin olumsuz anılarının da payı vardı. Veya Doğu Perinçek, Yavuz Alogan’ı henüz ikinci kez keşfedip Aydınlık’a davet etmeyi akıl edememişti.

Yavuz, 2013 yılının başından 2014 yılının ortasına kadar, 1,5 yıl bu dergide yazdıktan sonra, üç aylık bir aranın ardından, 2014 yılının Eylül’ünde Aydınlık’ta yazmaya başladı, üç yıldır bu gazetede yazmaktadır. Herhalde bu arada geçmişteki olumsuz anılarını unutmayı ya da bastırmayı becerebilmişti. Veya “Topal Osman’ın manevi torunu” olmaya en uygun yerin, artık Sabahattin Önkibar gibilerinin yazmakta olduğu Aydınlık gazetesi olduğunu keşfetmiş olabilir.

Şu andaki düşüncem şöyle: Yavuz Alogan’ın yazdığı gazetenin Sol veya Aydınlık olmasının o kadar da önemi yok. Çünkü en korkunç, sağcı ve ırkçı görüşlerini, yukarıdaki Topal Osman örneğinde görüldüğü gibi, Sol’da da ifade edebilmekteydi. Yavuz Alogan için önemli olan, şu veya bu Stalinist-ulusalcı gazetede yazması değil, pek değer verdiği ve beğendiği fikirlerini ifade edeceği bir mecra bulmuş olmasıdır. Bir genç kız düşünün. Yüzünün ve fizik güzelliğinin eşsiz olduğu kanısında, fakat bu güzelliğini sergileyeceği bir mecra bulamıyor. Bu, o genç kızı çıldırtır. Aydınlar da çoğunlukla böyledir. Hemen olmasa bile bir süre sonra fikirleriyle orgazm olmaya başlarlar ve bu orgazmlarını akıtacak bir mecra bulmak için çırpınırlar. Yavuz Alogan’dan hiç ummazdım ama demek onda da böyle gizli bir potansiyel varmış. Son zamanlarda, beni hayli şaşırtacak bir şekilde, beyinden orgazmın baş temsilcisi olarak gördüğüm Halil Berktay’ı bile geride bıraktı. Halil Berktay, yandaş mandaş ama hiç değilse kendini bir yandaş gazeteye atıp orada yancılık yapacak kadar onurunu satmadı. Şimdi yiğidi öldür, hakkını yeme!

Tamam, Yavuz Stalinist oldu, devrimci Marksizmi bıraktı, bunların hepsini anlıyor ve hazmediyorum da, artık tamamen AKP yancısı olan bir hareketin peşinden sürüklenmesine, hatta bu hareketin ismi olan VP ve Doğu Perinçek’le birlikte böyle bir yanlamanın teorisini yapıyor konuma gelmesine hâlâ akıl erdirebilmiş değilim. Belki biraz daha zaman geçtikten sonra buna da alışacağım ama son yazımda yazdığım gibi buna gerçekten aklım basmıyor. “Faşizme Karşı Omuz Omuza Adalet Yürüyüşü” yazısındaki şu satırları gerçekten samimiyetle yazmıştım: “Hadi, diyelim ki, Doğu Perinçek iktidar hırsı nedeniyle aklını kaçırdı ve böyle saçma sapan şeyler söylemeye başladı, peki aklı başında birisi olarak tanıdığım, bu tür zırvalıklara yüz vereceğine rüyamda görsem inanmayacağım, Aydınlık yazarı,  eski Troçkist Yavuz Alogan’a ne demeli?… Sen elli yıl boyunca en güzel sol teorik kitapları Türkçeye çevir, sonra da kalk, AKP’ye yanlamış ve artık en yakınındakilerin bile köşe bucak kaçıp kendilerini kurtarmaya çalıştığı birini rüzgâr göğüsleyen lider olarak öv! (abç)”

Yavuz Alogan, bu satırları ya yanlış anlamış ya da bilerek çarpıtmış ve şöyle yazmış “Vızıltılar” yazısında: “Fakaaat, ‘Herkes Aydınlık’a saldırıyor, şuna da bir tane çakalım’ diyerek  HOPkültür (aynen böyle!) sayfalarında  beni ‘AKP’ye yanlamış’ olarak gösterince, başka bir şey olur. O kadar kolay olmaz…  İnsan kuru sıkı sallamadan önce okuduğunu anlayacak sabır ve inceliğe sahip olacak. Anlamak ve anladığını çarpıtmadan aktarmak dürüstlük ve namus gerektirir.  Stalin’le kafayı bozmuş olabilirsiniz, ama dersinize iyi çalışacaksınız.”

Yukarıdaki, bold yaptığım satırlarım ortada. Ben orada Yavuz’u “AKP’ye yanlamış” olarak göstermiyorum, AKP’ye yanlamış Doğu Perinçek’i övdüğü için eleştiriyorum. Okuduğunu doğru anlamak bence bu durumda öyle anlaşılıyor ki, Yavuz Alogan için çok daha gerekli.

Öte yandan, AKP’ye yanlamış olanları övmek de bugün az buz bir suç değildir. AKP’ye yanlayanlardan da, yanlayanları övenlerden de, çok uzak olmayan bir gelecekte hesap sorulacaktır. Ve bilmiyorum, Yavuz Alogan bunun hesabını nasıl verecektir? Oral Çalışlar’ı haydi haydi ve Halil Berktay’ı oldukça geride bırakmış bir AKP muhipliğine soyunan Doğu Perinçek’in artık, eski Aydınlıkçı olmalarından yararlanarak AKP medyasının finansörü Ethem Sancak’la ve AKP medyasının silahşörlerinden  Kayahan Uygur’la (Ta 20 Ocak 2016 tarihinde Yavuz’a, “Kayahan Uygur’larla aynı saflarda gözükmek nasıl mideni kaldırmıyor, hayret ediyorum” diye yazmışım özel haberleşmemizde) somut bağlar geliştirdiğini, onlarla haberleştiğini Yavuz Alogan nasıl bilmez? Hadi anladık, Stalinist olmuş olabilir, devletçi olmuş olabilir ama bugün çok sayıda Stalinistin ve Kemalistin de çatışma içinde olduğu AKP iktidarıyla rezonansa girenlerin peşinden gitmenin doğrudan doğruya AKP cephesine katılmak anlamına geldiğini ve zaten bunun sonucu olarak “Adalet Yürüyüşü”ne saldırırken bunun artık tamamen Cem Küçük’lerle, Kurtuluş Tayiz’lerle saf tutmak anlamına geldiğini nasıl bilmez?

Laf buraya gelmişken şu “kimlerle omuz omuza olunduğu” meselesine de değineyim. Ben omzumun hizasında kimlerin olduğunu ve olabileceğini çok net bir şekilde görüyorum ve zaten bunu da “Toplumsal Bloklaşmalar” yazımda yazdım. Bugün AKP diktatörlüğüne karşı özgürlük mücadelesinde kimi yanımda görürsem onunla omuz omuza olurum. Yeter ki özgürlük düşmanı faşistlerle yan yana düşmeyeyim. Anlaşılan Yavuz Alogan, benim omuz omuza olduğumu iddia ettiği Michael Rubin’i, Graham Fuller’ı benden iyi tanıyor. Bu şahısların kim olduklarını pek bilmediğim gibi adları ve soyadlarıyla hatırlamam da imkânsızdır. Ne taraftan olurlarsa olsunlar, neyin nesi kimin fesi olurlarsa olsunlar, Aydınlıkçılardan farklı olarak üst düzeylerdeki şahsiyetlerle pek teşriki mesaim olmaz. Örneğin kendimi AKP Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu temsilcisi falan sanarak Rusya’daki ya da İran’daki “devlet büyükleri”yle görüşüp onlardan politik destek sağlamaya kalkmam, Doğu Perinçek’in yaptığı gibi. İnsan birilerine bir laf ediyorken önce kendi yanladığı hareketin liderinin ne yaptığına bakmalı, öyle değil mi? Hayatım boyunca bu “yüksek çevreler”le temasım olmadı ve böyle şeylerden hiç haz etmedim. Bu nedenle ben sadece özgürlük için yürüyenlerle omuz omuza olurum. Bu arada, sözünü ettiği kişi ya da kurumlar bu özgürlük mücadelesine şu ya da bu nedenle destek veriyorlarsa eğer, ona da eyvallah. İçinde bulunduğumuz konjönktürde kim saray diktatörlüğünün düşmanıysa benim dostumdur.

Fakat acaba Yavuz Alogan, bana omuz hizama bakmamı tavsiye ederken kendi oturduğu yere dikkat ediyor mu? Mesela hemen arkasında bizzat AKP Genel Başkanı’nın, Devlet Bahçeli’nin, Ülkü Ocakları, Alperen Ocakları, Osmanlı Ocakları’nın, Süleyman Soylu ve Burhan Kuzu’nun, Ethem Sancak ve Kayahan Uygur’un, Cem Küçük ve Kurtuluş Tayiz’in ve bunlar gibi yandaşların, özgürlüğün yeminli düşmanlarının olduğunu görebiliyor mu? Hem dikkat etsin, omuz omuza olmakla kucak kucağa olmak arasında önemli bir fark vardır. Omuz omuza olduğunuzla yarın yollarınız ayrılıp başka yönlere gidebilirsiniz ama diğerinde durum oldukça farklıdır.

Hemen yeri gelmişken “vatan savaşı” verdiğini iddia eden çakma anti-emperyalizm tacirliğine de kısaca değineyim. Anti-emperyalizm, anti-kapitalizmdir. Anti-kapitalist olmadan, hatta bir kısım kapitalistin yandaşı olunarak anti-emperyalist olunamaz. Katar gibi emperyalizm işbirlikçisi reaksiyoner Arap emirliklerini anti-emperyalist ilan ederek anti-emperyalist olunamaz. Buna bağlı olarak, anti-emperyalizm, büyük ve küçük veya orta büyüklükteki devletler arasında bir atari oyunu değildir. Büyük emperyalist devlete karşı daha küçük veya orta boy kapitalist devleti desteklediğinizde belki milliyetçi olabilirsiniz ama gerçek anlamda anti-emperyalist olmazsınız. Hele hele bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin yanında yer alır, o devletlere diplomatik temsilciler gönderirseniz “zoraki diplomat” olursunuz ama bunun adı anti-emperyalizm değildir. Hele bir de muhayyel bir “Amerika’ya karşı vatan savaşı” uğruna her türlü özgürlük katlini, her türlü Kürt düşmanlığını, her türlü ezilen halk bombalamasını, her türlü hak ihlalini, her türlü ceberut devlet eylemini onaylar, destek verirseniz, iktidar güdümlü yargıyı “altın çağı”nda ilan eder, bu güdümlü yargının tutukladığı insan hakları savunucularına yandaş medyayla birlikte “casus” muamelesi yaparsanız, bunun adı anti-emperyalizm değil, Hitlerizm olur. Neden mi? Çünkü inanın ki, Hitler de birtakım emperyalist devletlere karşı “vatan savaşı” vermekteydi. Bütün ırkçı katliamlarını, hukuksuz tutuklamalarını, katliamlarını ve özgürlük düşmanı eylemlerini buna dayandırmıştı.

Yavuz Alogan şu satırları yazarken kendi gizli korkusunu dile getiriyor olmasın: “Stalin’e benzettiği Başkan’ın (nereden nereye gelinmiş. Bizim zamanımızda Doğu Perinçek’e bizler asla “başkan” diye hitap etmez, ondan bu şekilde söz etmezdik. Şimdi Yavuz Alogan bile böyle adlandırıyor. G.Z.), Buharin’e benzettiği beni, eninde sonunda kasap Vasiliy Blohin’e  teslim ederek Liyubliyanka’nın bodrumunda kulak arkasına üç kurşunla infaz ettireceğini bile iddia edebilir (ciddi söylüyorum!). Ne dese yeridir. Bir şey demedik.”

Yavuz, “iddia edebilir” diyerek orayı muğlak geçmiş. Acaba ben böyle bir benzetmede bulundum mu diye onunla yazışmalarımızı tekrar gözden geçirdim ve bir tek şu ifadeye rastladım: “İki ipte birden oynanmaz. İplerden birini seçmek zorundasın. Hele iki ip arasındaki gerilimin zirvesine vardığı bugün. Bunu Buharin denemişti ve kellesine mal oldu. Hem Stalin’in yanında durup hem de muhalefete göz kırpma oyunuydu bu. Olmayacak şey.” (2.11.2016)

Evet, o zaman böyle bir benzerlik kurmuşum ama benim Yavuz Alogan’ı Buharin’e benzettiğim aşama bundan 9 ay öncesine ait. Yavuz, Buharin’in 1920’lerdeki rolünden çok çok ilerilere gitti son bir yılda ve artık Buharin’in yaptığı gibi yeniden muhalefe geçme şansı yok. Bu yüzden de ileride kellesinden korkmasına gerek yok diyeceğim ama bunu da söyleyemiyorum. Biliyorsunuz, Stalin en sadık takipçilerini bile ölüme göndermekte bir an bile tereddüt etmemişti.

Tanıdığım genç ve orta yaşlı Yavuz Alogan’la başlayıp tanımadığım yaşlı Yavuz Alogan’a geldim. Onu artık gerçekten tanıyamıyorum. İnsanlar da kentler gibidir. Kentleri de tam iyice tanıdığınızı sandığınız bir noktada öyle bir çehreyle çıkarlar ki karşınıza o kenti aslında hiç tanımadığınızı fark eder ve sisler içindeki kente hüzünle bakarsınız. Aynı benim, 50 yıldır tanıdığımı sandığım Yavuz Alogan’ın, Adalet Yürüyüşüne katılan solcuları, “debelenen soytarılar” diye nitelendiren, Peter Marshall’ın Anarşizmin Tarihi- İmkansızı İste adlı dev kitabını çevirmiş bir çevirmen olarak “anarko-liberter” diye bir anarşist kategori olmadığını unutan, “entel-dantel” veya “‘cinsel tercihi farklı’ olanlarla birlikte münasip yerlerinize kınalar yakıp…” türü homofobik cümlelerini okuduğum zaman duyduğum hüzün gibi.

 

 

Gün Zileli

24 Temmuz 2017

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

Yavuz Alogan’ın ilgili yazısı için:

Yavuz Alogan /    VIZILTILAR

 

Yavuz Alogan’ın cevabi yazısı için:

Yavuz Alogan’ın Gün Zileli’ye Cevabı

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI