Boykotçulara ve Oy Vermiyorumcu Bir Kısım Anarşiste Son Sesleniş!

Kitaplarımın başlıkları genellikle tek kelimeliktir. Makalelerime de mümkün olduğunca kısa başlıklar koymaya çalışırım. Yukarıdaki uzun başlık bir istisnadır ve belki de uzunluğuyla rekor kırmıştır!

Neden böyle uzun bir başlık attım? İlgili arkadaşların dikkatini çekmek, onlara sesimi duyurabilmek, oy kullanmaya ve #HAYIR’a omuz vermeye ikna edebilmek için elbette.

Hatasız “kul” olmadığı gibi hatasız “düşünce akımı” veya siyasi ideoloji de olmaz. İdeoloji çok geniş bir tartışma konusudur, ideoloji kelimesinin kendisi zaten hatayı ve yanılsamayı yansıtır. Marx’ın değindiği gibi, her ideoloji gerçekliğin bir ölçüde çarpıtılmasıdır. Ama şimdi konumuz bu değil, burada düşünce akımlarının istem dışı veya istem içi yanılgı ve hatalarından söz ediyoruz. Anarşizme yeni gelenlerde de vardır böyle bir “Nirvana”ya ulaşmışlık ruh hali. Bunların bir kısmı diğer sol örgütlerden dilleri yandığı için yoğurt yemekten bile vazgeçmiş eski Marksistlerdir, bir kısmı ise Marksizm durağına hiç uğramadan “pür” anarşizme varmışlardır. Ne mutludur ki onlara, hiç “kirlenmeden” en hakiki “mürşit”e erişmişlerdir!

Nitekim 1990’ların ortalarında hızla yükselip, keskinliği “kendi küpüne” zarar verdiği için aynı hızla sönüşe geçen Anarşist Gençlik Federasyonu (AGF) adlı örgüt, “biz bu topraklarda hiç yenilmedik” diye bir slogan icat ederek o zamanın 17-18 yaşındaki gençlerine “anarşizm adına” caka satardı. 1970’lerde bu yaşlardaki gençlerin gözünü boyamak isteyen sol örgütler, onları, bu iş için düzenlenmiş “illegal mahzenlere” indirip bozuk çakaralmazlarla ve mürekkebi bittiği veya bozuk olduğu için işlemeyen “teksir makineleriyle” gözlerini boyamaya çalışırlardı. Bu “ciddi” devrimci faaliyeti gören toy gençler kendilerini Gorki’nin Ana ya da Ostrovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi veya Dmitir Dimov’un Tütün romanlarının içindeymiş gibi hissederlerdi. Elbette AGF’nin “hiç yenilmedik” sloganı da bu tür, 1990 marka bir gözbağcılığıydı. Ne var ki, hele o yıllarda ancak 10 yıllık bir geçmişi olan Türkiye’deki anarşizmin “bu topraklarda” yenilme şansı bile olmamıştı!

İdeoloji ya da siyasi akımların pürizm iddialarından söze girmiştik. Örneğin bizim genç anarşistlerimiz, yalnızca Türkiye’deki değil, dünyadaki anarşizmin de “hatasız” olduğunu sanıp gururlanırlar. Oysa bu çok yanlıştır. Anarşistlerin tarihteki hataları çok sayıdadır hem de. Birkaçına burada değineyim.

Örneğin Bakunin, henüz anarşist olmadan, Slav milliyetçisiyken, Çarlık hapishanelerinde yazdığı “itiraf”ta, Çarı Slav milliyetçiliğinin önderliğini yapmaya ikna etmeye çalışıyordu. Gerçi bu doğrudan doğruya anarşizmin hatası sayılamaz ama böylesi bir safdillik anarşist olduğu sonraki dönemde, Avrupa’da Bakunin’in çok başını ağrıtacak, Marksistlerin, onun “ajan” olduğu iddialarına dayanak teşkil edecekti. Bunu geçelim.

Bundan yüz yıl kadar önce, 1910’lu yıllarda, Meksika’da anarko-sendikalistler, sırf işçiler için birtakım sendikal haklar vaadine kanarak diktatör Carranza’yı desteklemiş, diktatörlükle savaşan Zapatist köylülere karşı Carranza’nın desteğinde milis birlikleri kurup savaşmışlardır.

Dünyadaki tüm anarşistlerin sevip saydığı manevi liderleri Peter Kropotkin, o ileri yaşında, 1914 emperyalist paylaşım savaşında, sözde demokrasi ve özgürlük adına Rus Çarlığı’nı Almanlara karşı desteklemek gibi korkunç bir hata yapmıştır.

1917 Devrimi sırasında anarşist Mahno gerillaları, Bolşevik yönetimin sözlerine kanarak Beyazlara karşı defalarca Kızıl Ordu ile işbirliği yapmış ve her seferinde Kızıl ordu tarafından arkadan vurulmuştur. O dönemde Rusya’daki anarşistlerden bir kısmı, “devrim” adına Bolşeviklerin özgürlükleri katletmesine göz yummuş, hatta bazıları birer anarko-Bolşevik haline gelip rejimin polis örgütü Çeka’da bile görev almıştır.

İspanya Devrimi sırasında da anarşistlerin hataları az değildir. Örneğin, “seçimlere katılmama” ilkesi nedeniyle 1920 ve 30’lu yıllardaki kritik seçimlerde sağ cephenin seçimleri kazanmasına ya da parlamentoda ağırlık kurmasına neden olan anarko-sendikalist CNT, nihayet Franko darbesinden önceki son 1936 seçiminde doğru bir tutum alıp 1 milyon üyesini oy kullanmakta “serbest bırakarak” halk cephesine dolaylı destek vermiş ve sağcı cephenin yenilgisini sağlamıştır. Bundan sonraki Franko darbesi sırasında Barcelona’daki darbeyi işçilerin ayaklanmasını örgütleyerek yenilgiye uğratan CNT-FAI’nın önde gelen temsilcileri, Generalitat Companys, “kazandınız, istediğinizi yapabilirsiniz” dediği halde, bağımsız işçi, köylü inisiyatifine ağırlık vereceklerine, ismi “Milis Merkez Komitesi” olmasına rağmen klasik bir hükümet konseyinden farklı olmayan bir koalisyon hükümeti kurulması yoluna gitmişlerdir vb vb.

Bunların dışında anarşistlerin, biraz da dönemin ruhuna ayak uydurarak çok sayıda Blanquist türde ayaklanma ve hükümet darbesine önayak olduklarını ve neredeyse hepsinde bozguna uğradıklarını da burada belirtelim. Bütün bu hatalar bir gerçektir ama anarşizmi bugüne kadar ayakta tutan şey, bütün hatalarına rağmen, hükümet ve yönetimlerden orta ve uzun vadede uzak durması ve iktidar-sever olmak yerine iktidar-savarlığı tercih etmesidir. Anarşizmi yozlaşmaktan kurtaran temel özelliği budur.

Bu kısa özetlemeden sonra gelelim bugünkü referanduma. Bugüne kadar anarşist olduğunu söyleyen üç sitede boykot ya da sandığa gitmeme çağrısına rastladım. Bana kalırsa ilk ikisi tezini, haklı olanlara özgü bir tok seslilikle değil de, biraz sıra savan bir havada ileri sürüyordu. Yani biraz “dostlar alışverişte görsün” üslubuyla. Bunlardan biri Devrimci Anarşist Faaliyet’in etkinliklerini yayınlayan Meydan sitesiydi. Burada yer alan, “Referanduma Dair” başlığı altındaki yazı veya bildiride anarşizmin seçimlere ilişkin çok genel tavırları tekrarlanmakta, fakat özele ilişkin pek bir şey söylenmemektedir. Keza Sosyal Savaş adlı sitede de, üç aşağı beş yukarı buna benzer şeyler, her zamankinin tersine, biraz da mahcubiyetten kaynaklanan düşük bir ses tonuyla tekrarlanmaktadır. Keza, “İslamcı-anarşist” olduğunu söyleyen İtaatsiz adlı bir diğer site de, diğer ikisinden biraz daha yüksek sesle, hatta biraz da “eli maşalı” bir görüntü vererek ve şahsen beni de hedef alarak bu konuda yazılar yayınlamaktadır. Ne var ki, bu sonuncusunun, ilk ikisinden farklı olarak, AKP Aktrolleriyle yakın bağlar içinde oldukları herkesçe bilindiğinden anarşizm kategorisinde değil de anarşist kılıklı Aktroller kategorisinde ele alınmaları daha doğru olur kanısındayım. 2010 referandumunun “yetmez ama evet”cilerinin sol kesimlerdeki işlevini bugün “sandığa gitme”ciler üstlenmiş bulunuyor. Neyse ki Kara-Kızıl istanbul veya Karakök gibi anarşist örgüt ve gruplar da var. Muhtemelen ulaşamadıklarım da vardır.

Bunların dışında, bir de sosyal medyada kendilerini bireysel olarak deklare eden tek tek anarşistler var. Bunlar da, “anarşist seçime katılmaz” nottosunu ya da “ayet”ini ön plana çıkarıp iyice romantik bir havada, “kimse benim varlığımı satın alamaz” türküleri söyleyerek kendi kendilerini yüceltme yolunu seçmektedir.

Topluca hepsinin üzerinde duralım.

Önce şu “anarşist seçime katılmaz” ya da “anarşist oy kullanmaz” “ayeti”nin üzerinde duralım.

Evet, anarşizm, temsili demokrasiyi, dolayısıyla tek tek bireylerin “eşit oy”lara indirgenmesini eleştirir. Aslında oy sistemi, aynı sermaye birikiminde olduğu gibi, tek tek bireylerin bireysel iradelerinin bir potada toplanıp bir iktidar birikimi yaratılmasına hizmet eder. Kısacası iktidar denen şey, bireysel iktidarların gasp edilmesinin ürünüdür. Aynı, sermayenin, tek tek emekçilerin artı-emeğinin gasp edilmesinin ürünü olması gibi. Bu yüzden anarşizm, insanların bireysel iradelerine, bireysel iktidarlarına sahip çıkmalarını önerir ve hem bireylere hem topluluklara doğrudan demokrasi alternatifini gösterir.

Evet ama, anarşizm sadece iktidar birikimi anlamına gelen temsili demokrasiye değil, aynı zamanda sermaye birikimi anlamına gelen, emeğin sömürüsünün baş koşulu olan çalışmaya da karşı çıkar. Kısacası, çalışan, bireysel emeğini satan her emekçi aslında sermaye birikimine, yani kapitalizme güç vermektedir. Fakat bu böyledir diye, hiçbir anarşistin aklına genel olarak “çalışmayın” sloganı atmak gelmez. Gerçi yer yer bu sloganı da atar bazı anarşistler. Örneğin anarşizme komşu bir akım olan Punkçular, “Never work” (asla çalışma) sloganını atmışlardır ama onlar bile bunu bir “ayet” emri gibi ileri sürmemişlerdir. Çünkü emekçi, bu sistemde, hele halihazırda bir devrim falan da söz konusu olmadığına göre, yaşayabilmek için çalışmak zorundadır. Sadece emekçi de değil, anarşistler de, biraz düzensiz bir biçimde de olsa emeklerini satarlar. Ve hiç kimsenin aklına, “siz ne biçim anarşistsiniz, hem çalışmak kapitalizmi kan vermektir diyor, hem de çalışıyorsunuz” demez onlara.

Seçimler meselesi genelde dünya anarşistleri, özelde de Türkiye anarşistleri tarafından yanlış anlaşılmıştır. Temsili demokrasinin seçim sistemi evet, yukarda dediğim gibi bireysel iradelerin çalınması anlamına gelmekle birlikte, hayatın getirip dayattığı bazı durumlarda, varlık nedenleri özgürlüğü savunmak olan anarşistler, sırf bu özgürlükleri savunabilmek için bu ilkelerini somut durumda özgürlük için oy kullanmak suretiyle geri planda tutarlar. Bu, aynı, çalışmanın sömürüye katkıda bulunmak olduğunu bildiği halde, bilinçli bir işçinin çalışmasına benzetilebilir. Evet, anarşistler parti kurmazlar, parlamento oyununa bilfiil dahil olmazlar ama, çok özel durumlarda, eğer halihazır özgürlüklerin korunması ya da kaybedilmesi söz konusuysa, özgürlüğü destekleyen tarafa oy verirler.

Gelelim somut duruma. Bu bir seçim bile değil, sadece referandum. AKP gemi azıya almış bir şekilde tek adam diktatörlüğüne, faşizme gidiyor. Bunu da referandum yoluyla sağlama almaya, yasal planda bir meşruiyet sağlamaya çalışıyor. Olay bu kadar açıktır. Efendim, AKP seçimlere katılma oranının yüksek olmasını istermiş, bu yüzden seçimlere katılıp HAYIR’a oy vermek AKP’ye yararmış. Bana kalırsa titrek ellerle yazdıklarına kendileri de inanmıyor, titreklikleri buradan geliyor!

Söylenen şöyle bir durumda doğru olabilirdi ancak: Gerçekten de sisteme muhalefet o kadar büyüktür ki, referandumda oy kullanmaya çağrılan kitlenin yarıya yakını sisteme muhalefetini ifade etmekte ve sandığa gidip gitmemekte tereddüt etmektedir. O zaman sadece faşizme değil, bütün bir sisteme HAYIR demek anlamında sandık başına gitmeme çağrısı yapılabilir. Aynı, bir işyerinde tezgâhın başına gitmek yerine, diğer işçilerin çoğunluğuyla birlikte greve gitmek gibi. Ama bugün böyle bir durum var mıdır, yoktur. Toplum EVET ve HAYIR olarak bölünmüştür ve apolitik ve ürkek %15’lik bir kesimin dışında (komiktir ki, keskin boykotçularımız veya oy vermiyorumcularımız, toplumun bu en ürkek ve tarafsız kesimiyle yan yana düşmüşlerdir) her iki kesim de sandığa gitmekte kararlıdır. Nasıl tek başınıza greve gitmek gibi bir ahmaklık yapmazsanız, tek başınıza ya da kimsenin kulak bile asmadığı küçük bir azınlık olarak sandığı reddetmeye de çağrı yapmazsınız, yapamazsınız. Yapsanız da zaten kimse kulak asmaz, bugün olduğu gibi.

Ama şunu da bilmek gerekiyor. Bu bir referandumdur. Milletvekili seçimi olsa, sandığa gitmeyecek şu ya da bu orandaki insanın oyunun, eğer gitmeyenlerin oranı çok yüksek değilse sonuçlara hiç ya da çok az tesiri olacaktır. Fakat biliyorsunuz, referandumda, iki taraftan biri tek bir oyla bile kazanabilir. CHP milletvekili Muharrem İnce’nin dikkat çektiği, 2014 Yalova belediye seçimlerinde olduğu gibi. O seçimde AKP bir oy farkla kazanmıştı Yalova belediyesini. Kısacası EVET, 1 ya da 10 veya 100 oy gibi küçük bir farkla bile kazanabilir. Peki o zaman sandığa gitmeyen ya da gitmemeyi savunan veya “hür iradelerini kimseye teslim etmeyen” arkadaşlar, tek parti ve tek kişi diktatörlüğünün anahtarını kendi elleriyle bugünün somut özgürlük düşmanlarının ellerine teslim etmenin sorumluluğunu üstlenebilecekler midir?

Efendim, AKP’liler oyunun rengi ne olursa olsun herkesin referanduma katılıp oy oranının yükselmesini isterlermiş. Gerçekten merak ediyorum bu uydurma teoriyi nasıl icat ettiklerini. Bir AKP’liyle konuşmuş olsalardı bu saçmalığı ileri sürmeyeceklerdi. Adamların bu kritik durumda masa başında nasıl anketler yapıp durduklarını, %0,1 oyu bile kendi taraflarına çekmek için ne hinoğlu hince hesaplar yaptıklarını görmüyorlar mı? 2010 seçimlerinde “sayın” Fetullah Gülen’in dediği gibi, ölüleri bile mezarlarından kaldırıp EVET için sandık başına götürmeyi düşünecek kadar müptezelleşmiş bu adamların sandık başına gitmeyecek her potansiyel HAYIR’cıyı nasıl elleri patlayasıya alkışladıklarını, alkışlayacaklarını görmüyorlar mı? Bunu nereden mi biliyorum? Ben sandık başına gitmeyecek her potansiyel EVET’çiyi alkışlıyorum da oradan biliyorum!
Bir de şu gülünesi sandık değil, sokak edebiyatına değineyim. Sanki büyük bir sokak hareketi var da şu anda, bu sokak hareketini bastırmak için kitlelerin önüne sandık yemi atılıyormuş gibi konuşuyor bu arkadaşlar. Rüya görmüyorlarsa eğer bugün böyle bir hareket olmadığını, ayrıca sandık söz konusu olmasa da sokak hareketinin kısa vadede yükselmesi koşullarının olmadığını, böyle bir yükselişin ancak AKP diktatörlüğünün şu ya da bu şekilde geriletilmesiyle mümkün olabileceğini bilmeleri gerekirdi. Ayrıca bu sokak fetişizmini anlamak da mümkün değil. Toplumsal hareket bazen kendini sokakla ifade eder, Gezi’de olduğu gibi. Bugün olduğu gibi de pekâla bir #HAYIR kampanyasıyla da ifade edebilir. Mücadelenin çok çeşitli biçimleri vardır. Sokağın dağıtıldığı koşullarda bir “duran adam” günün direnişinin temsilcisi olmuştur mesela. Bazen en “pasif” gibi görünen direnişler toplumun bütün ruhunu ayağa kaldırabilir. Örneğin, Naziler Norveç’i işgal ettiğinde, kral başta olmak üzere bütün Norveçliler kollarına sarı üçgen takıp yolda yürüyerek Yahudi katliamına dur demesini bilmişlerdir. Bugün gördüğüm şeyi açıkça söyleyeyim: Sosyalist arkadaşlar dogmatizmi aşmada bizim anarşistlerden fersah fersah ileri bir noktada. Anarşizm Türkiye’de Kara dergisiyle Marksist dogmatizme karşı mücadele içinde yükselmişti. Bugün geldiğimiz noktaya bakın! Bugün anarşist örgütler ve genç anarşist arkadaşlar, gerçekten hüzün vericidir ki, devrimci hareket içindeki en dogmatik ve sekter kesimi, aynı zamanda en mücadele dışı kesimi de oluşturur hale gelmişlerdir. Galiba yine aynı şey oldu. Ülkenin genel yapısı ve adolescent kültürü (çok deneyimsiz delikanlı ve genç kızların fazlasıyla atılganlığı, sekterliği teşvik eden ve bir iki yıl içinde de teslimiyetçiliğe ve kaderciliğe dönüşmeyi kaçınılmaz kılan kültürleri) 1990’larda AGF’yi yarattığı gibi bugün de benzeri bir sorumsuz, konformist sekratizmi körüklemiş bulunmaktadır. Bu gençlerin bir kısmı bir iki yıl sonra kravatlarını bağlayarak ya da tayyörlerini giyerek düzenin çarkları içinde kaybolup gideceklerdir ne yazık ki ve anarşizm, onlar için çocuklarına anlatacakları tatlı bir anı olacak. Öte yandan gelip geçen bu gençlik kitlesinin sırtından “kâr” eden, tezgâhlarını o gençlerin heyecanları üzerine kuran kaşarlanmış örgüt tüccarlarını da çok iyi tanıyorum! Onların umurunda değil ülkedeki özgürlükler için mücadele etmek. Yeter ki, deneyimsiz gençlerin heyecanlarının simsarlığını yapıp çarklarını döndürsünler!

Son bir nokta: Hayır kampanyası içinde yer alan kimi ulusalcı ya da Türk milliyetçisi kesimlerin yer yer ırkçılığa varan söylemleri örnek gösterilip, “alın size, işte Hayırcılar” diyor bazı arkadaşlar. Kavrayamadıkları şu: Herkesin HAYIR’ı kendine. Büyük toplumsal kampanyalarda pürizm sökmez. Toplumun bütün kiri, tortusu, mikrobu bu toplumsal kampanyaya karışır. Gezi farklı mıydı sanki? Orada da her tür insan, her tür ideoloji yok muydu? Türk bayraklı kızla, BDP’li delikanlı el ele koşarken, biri de kenardan bozkurt işareti yapmıyor muydu? Ben de bizzat görmüşümdür, 1 Haziran 2013’te, Harbiye’de, MHP’li gençlerin “kahrolsun Tayyip” sloganı atarak polisle çatıştığını. Ve ellerinde MHP bayrakları var ya da bozkurt işaretleri yapıyorlar diye kimse onlara yan gözle bakmamıştı. Çünkü o sırada aynı saftaydık. Gezi Parkı’nın bir köşesinde Apo bayrağı taşıyan Kürt gençleriyle, iki adım ötedeki bir başka köşesinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye bağıran ulusalcı gençler de öyle. Bu da toplumsal mücadelenin, bir püristin hiçbir zaman kavrayamayacağı, cilvesi, şakasıdır. Ayrıca bu güzel bir şeydir de. Tekke kurmuyorsak toplumsal mücadelenin çoğulluğuna alışmak ne kelime, bunu sevinçle karşılamamız gerekmektedir.

Şunun şurasında 10 gün kaldı. Bir daha düşünün. Yoksa tarih karşısında sorumlu olacak, genç Türkiye anarşizmine gölge düşürmüş olacaksınız.

Gün Zileli
5 Nisan 2017
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com


Email this post Email this post

  • Ask Question

  • YAZI DETAYLARI