Kara Kızıl İstanbul / Tereddütsüz ve Yüksek Sesle #HAYIR

17499109_969160059887330_6567384177092043961_n Yazı ya da bildiriyi, güncel ve tarihi önemi nedeniyle ana sayfada paylaşıyorum. G.Z.

1013085_10151567654143451_425654699_n

20 Mart 2017

Adına ister istibdat, ister (islami) faşizm, ister diktatörlük deyin veya içinde bulunduğumuz durumu bunların bir kombinasyonu olarak görün, toplumca baskı ve kaosla belirlenmiş bir vadide, uçurumun kenarındayız. Önümüzdeki referandum, bu yazı boyunca kısaca “fiili durum” diyeceğimiz bu durumun evet oyları ile meşrulaştırılması hedefiyle yapılmaktadır. Bu girişim son derece açıktan, her türlü yasa, kural ve teamül çiğnenerek, ite kaka sürdürülmektedir. Fiili duruma meşruluk elbisesi giydirilmesi, bu durumun kalıcılaştırılması için hayati önemdedir ve dahası evet´in kazanması işlerin “ileri fiili durum”a (fiili durum ile “ileri demokrasi”nin çiftleşmesinden doğacak gayrimeşru bir çocuk gibi) taşınmasında çok önemli bir rol oynayacaktır. İktidar, her merkezileştirici atılımında, kitlelerin en azından önemli bir kısmının rızasını arar, çünkü salt baskı ile uzun süre yönetmek zordur. Böyle olmasaydı zaten bu referandum da yapılmazdı, fiili durum sürdürülmekle yetinilirdi. Dolayısıyla, üstyapıda yapılmak istenen bu değişikliğin altında, acı sonuçlara yol açabilecek son derece somut bir güç konsolidasyonu hesabı vardır. Sürekli uzatılan OHAL´in ve KHK´lar ile yönetilmenin sonuçları ne kadar somutsa, evet çıkarsa kurulacak “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nde (ismi bile zorlama) sonuçları da en az o kadar somut olacak, pratikte kalıcı bir tek adam, kalıcı bir OHAL ve kalıcı bir KHK ile yönetim düzenine dönüşecektir.

Kimileri bu analize itiraz ediyor, herşeyin bir ilüzyondan, tiyatrodan oluştuğunu öne sürüyor. Böyle bakanlar, iktidarın neden fiili durum ile yetinmeyip böyle bir hamle yaptığını düşünüyor acaba? Belki şöyle düşünüyorlardır bu bizler gibi Gezi ruhunu içinde taşıyan ideolojik akrabalarımız: Ortada fiili durumu somut ve ciddi şekilde tehdit eden bir kitlesel taban hareketi ve mobilizasyon var ve bu enerji sandığa çekilerek yok edilmek isteniyor! Bu yoldaşlara ne yazık ki böyle bir kalkışma momentinin yaklaşık 2013 sonlarından beri var olmadığını hatırlatmak zorundayız. Gezi hareketi sırasında, bir ara parkın geleceği için referandum yapılması gündeme gelmişti, buna tabii ki karşı çıktık çünkü somut olarak elimizde olan bir mevziyi oylama düzlemine çekerek riske etmek büyük bir aptallık olurdu. Bu örneği daha büyük çapta düşünürsek, elbette, toplumsal devrimin çok daha olgunlaşmış olduğu, çok daha avantajlı koşullarda, bir mobilizasyon anında, örneğin halkın çoğunun bu referandumu ve seçimleri boykot ederek fiili durumun meşruluğunu bu şekilde sarsabileceği koşullarda, tabii ki bu seçenek tercih edilebilirdi. Fakat durumun böyle olmadığı açık, ve biz olmasını istediğimiz dünyada değil, içinde olduğumuz dünyada hareket etmek zorundayız. Toplumun gidişatı, devrimci azınlıkların değil, ekseriyetle devrimci olmayan kitlelerin neyi meşru görüp görmediği, neye rıza gösterip göstermediği üzerine şekillenir. Dolayısıyla, fikir düzleminde en ileri ve tavizsiz görüşler propaganda edilmeliyse de, eylem düzeyinde (eğer eylem kitlelerin katılımını gerektiriyorsa) kitlelerin bilinç ve motivasyon düzeyi gözetilmelidir.

Tam tersi bir uçtan yine boykotun en anlamlı tavır olduğu bir durum da düşünebiliriz: bugün önümüzdeki referandum, “adil ve özgür” değilse de, hala gerçek bir oylamadır, gerçek farklı sonuçlara gebedir. Belki de evet çıkması durumunda, bundan sonra kurulan sandıklar, giderek diktatörlük rejimlerinde diktatöre %90 küsur oy çıkan tamamen sahte oylamalardaki gibi gerçekten “tiyatro” haline gelebilir. Elbette tamamen sahte seçimler söz konusu olduğunda tekrar doğru tavır boykot olacaktır, ki en azından dışarıdan bakıldığında bunun bir sahtekarlık olduğu gözüksün. Bu hususta bir ipucu şu denebilir; kendimizi böyle bir durumun içinde bulursak göreceğiz ki şimdi hayır´a yaptıkları gibi bu sefer de hayır´a ek olarak boykotu da kriminalize etmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Fakat gün o gün değildir, bugün, hayır verecek olanları sandıktan uzak tutmak için bin dereden su getirmektedirler.

Bir de durumun umutsuz olduğu, ne yaparsak yapalım bir şekilde katakulliler, provokasyonlar ve hilelerle “evet çıkartılacağı”na inanmış olanlar var. Burada politik bir tavırdan ziyade iradi bir zaaf, “öğrenilmiş çaresizlik” olarak adlandırabileceğimiz karamsar, yenilgiyi kanıksamış bir ruh halinin izleri görülüyor. Tamamen doğal ve anlaşılır, fakat zararlı. Elbette hile, bel altı vuruşlar ve usulsüzlük tehlikeleri vardır, fakat bunlara rağmen kazanma ihtimalimiz kayda değer gözüküyor, dolayısıyla bize bunlar var diye pes etmek değil bunlara karşı da elimizden geleni yapmak yakışır. Bunların yolları bellidir ve küçümsenmemelidir. Tabiri caizse, büyük takımlara karşı maç kazanan küçük takımlar gibi, “hakemi de yenmemiz” gerekiyor. Toplumsal mücadelelerimiz hiç bir zaman adil olmadı ve olmayacak, her zaman yokuş yukarı olacaktır, burada da durum böyle.

Peki anarşistlerin (ve bazı Marxist devrimcilerin) parlamenterizm karşıtlığı ilkesi? Öncelikle tekrar hatırlatalım, bu bir seçim değil, referandumdur. Meclis üyeleri veya devlet başkanı seçmiyoruz. Yine de fırsattan istifade tartışmayı ilerletelim: Anarşistlerin seçim karşıtlığının en önemli tarihsel sınavı 1936´daki, İspanya İç Savaşı öncesindeki son seçimde verilmiştir. Bu örnekte hem bir toplumsal devrim anı söz konusudur, hem de anarşistler anarkosendikalist kitle örgütü CNT içindeki milyonlarca üye üzerinde nüfuza sahiptir. Bu seçimde tıpkı her zaman olduğu gibi taktiksel oy verme savunucuları ile ilkesel boykotçular arasında büyük polemikler kopmuş (hatta tek tek bireyler iki seçenek arasında kendi kafalarında bölünmüştü), sonunda CNT, pratikte üyelerini oy verme konusunda serbest bırakmış ve öngörülebilir şekilde büyük çoğunluğu burjuva liberaller, sosyalistler ve Stalinistler´den oluşan solcu Halk Cephesi´ne oy vererek, Halk Cephesi´nin % 0.5 (yüzde yarım) oy farkı ile sağ cepheyi yenmesini sağlamıştır. Bu sol hükümete karşı General Franco karşı-devrimci askeri darbeyi başlatmış, ve buna karşı kısmen halkın doğrudan silahlanması ile, kısmen de solcu hükümet aracılığıyla yürüyen İspanya İç Savaşı ve eş zamanlı olarak İspanya Devrimi ateşlenmiştir. Eğer CNT, milyonlarca üyesiyle katı bir boykot kampanyası yapsaydı seçimi kesinlikle Sağ Cephe kazanacaktı. Bu alternatif senaryoda yine de devrim girişimi olur muydu, yoksa legal yoldan iktidara gelen faşistler yükselmekte olan devrimi derhal ezer miydi, sonunda kim kazanırdı bilinmez. Bu tarihi sadece boykot tartışmasının bağlamını tanıtmak, bizim güncel durumumuz ile ne kadar az ortak noktası olduğunu ortaya koymak için andık (üstelik, yine de pratikte boykot tavrı baskın gelmemişti!). Marxistler arasında 1917 Şubat ve Ekim ayları arasında Rusya üzerine cereyan eden Geçici Meclis ve Kerensky hükümetine destek veya köstek tartışması, yine tarihin en büyük devrim anlarından biri bağlamında yapılmıştı. Benzer şekilde, aynı yıllarda Almanya´daki komünistler ve sosyal demokratlar arasındaki karşıtlık, birkaç bölgede fiilen sosyalist cumhuriyetler ilan edilmiş fakat daha sonra bastırılan Alman Devrimi bağlamında yaşanmıştır. Bu tartışmalarda doğru olan (taktiksel veya stratejik ayrımlara girmiyoruz) parlamento karşıtı tavırların hepsi, devrimci kitlesel kabarışların üzerinde alınmış konumlardır, devrimin sandığa çekilmesi tehlikesi, burjuvazinin bir kanadı ile ittifak uğruna devrimin askıya alınması tehlikesi bağlamındadır. Sanıyoruz ki, bu konudaki çoğu keskin tavır, bu özel dönemlerden çıkan derslerin dogma statüsüne yükseltilip her duruma uygulanmaya çalışılmasından doğuyor. Oysa bu tarihsel örnekler bizim içimizde bulunduğumuz koşullarla hiç örtüşmediğinden, önümüzdeki referandumdaki tavrımızı belirlerken taklit edebileceğimiz örnekler değildir. Parlamentarizm karşıtlığı, özünde sınıfsız bir toplumun önce burjuva devlet üstyapısı ele geçirilip sonra topluma direktifler vermek yoluyla kurulamayacağı düşüncesidir. Burjuvazinin egemen olduğu tüm yönetim şekillerinin, tüm politikacıların aynı olduğu veya devlet kurumları ve kanunlar düzleminde ne olup bittiğinin bizler için hiç bir şey fark etmediği gibi absürt bir düşünce değildir.

Sandıktan hayır çıkması ile sınıfsız toplumun kurulması, devrim, ulusların yıkılması vb. arzular elbette gerçekleşmeyecektir. Bunları söylemeye bile gerek yok, malumun ilamından ibarettir. Hayır çıkmasının kadınları özgürleştirmeyeceğini, ücretli emek sömürüsünü bitirmeyeceğini, ekolojik yıkıma son vermeyeceğini ortaya koyarak vb. maksimalist programdan seçmeler sunarak hayır´ı önemsizleştirmeye çalışmak da yersizdir. Bu argümanlar üzerinden boykot etmek gerektiğine varmak ise gaflet olur. Bırakın total devrim veya büyük ilerici kazanımları, hayır çıkması baskı rejimini geriletmek konusunda bile ancak yeterli olmayan ama içinde bulunduğumuz somut koşullar içinde gerekli olan bir koşuldur. Evet çıkarsa herşeyin daha kötüye gideceği kesindir, hatta şu anda açık-meşru alanda zar zor yapılmaya çalışılan mücadelelerin büyük kısmı küçülerek yeraltına inmek zorunda kalabilir. Hayır çıkarsa ise, daha kötüye gitmemesi veya daha iyiye götürebilmemiz için daha elverişli moral ve konjonkturel koşullar sunabilecek değerli bir aralık açılması ihtimali vardır. Bunun nasıl olabileceği ve detaylarını şu an bütün ihtimaller ve hiç bir müneccimin öngöremeyeceği dallanmalar üzerinden haritalandırmaya çalışmayacağız, çünkü hayır çıkmadığı sürece hiçbirinin önemi olmayacak. Çaba, olumlu ihtimallerin önünü açmak içindir, hepsi bu. Hiçbir mücadelede zafer garantisi yoktur.

Yakın geçmişimizde Haziran 2015 seçim deneyimi var. Bu seçimde AKP´nin tek parti iktidarı kuramayacağı bir meclis aritmetiği ortaya çıkmış, RTE günlerce ortadan kaybolmuş kara kara düşünmeye itilmişti. Fakat arkasından burjuva partilerce uygulanan koalisyon dansı yine uzun süre samimiyetsizce yürütülen barış sürecinin yerine hayata geçirilen kaos planı ile üst üste gelmiş ve Haziran seçimlerinin parçalı bulutlu güneşini kasvete boğan Kasım 2015 sonuçları mümkün olmuştur. Bu süreçte devrimci azınlıklar için, aktivistler ve aydınlar için, yani hepimiz için en büyük hata, Haziran´daki görece olumlu tablonun ortaya çıkması için seferber olunması değil, Haziran-Kasım arasındaki dönemde pasif durularak (gerçi bunda ilericiler üzerindeki bombalama terörü ve kaos planının doğrudan hedefindeki yapıların bu saldırıya verdiği karşılığın niteliği de etkili olmuştur) ileri adım atma inisiyatifi kullanılmayarak, meydanın partiler arasındaki çapsız münasabete havale edilmesi ve kaos planına karşı koyacak bir çıkar yol ortaya konmamış olunmasıdır. Eğer ki bu hata tekrarlanmayacaksa, referandumdan çıkabilecek bir hayır´ın ardından mücadele yükseltilmelidir. Parlamento içi muhalefetin aksine, bizlerin hayır´ı kesinlikle 16 Nisan´da nihayete ermemelidir, ermeyecektir. Alttan gelen bir mücadelenin oluşması için, Haziran seçimi sonrasına kıyasla bir avantajımız, bunun bir hükümet seçimi değil, bir rejimin kabulu veya reddi olmasıdır, yani olası bir hayır sonrası hükümet kurma gündemi ortaya çıkmayacağı için bu sefer akıllı davranırsak inisiyatifi partilere kaptırmamak daha kolay olabilir.

Hayır´ın çıkacağının hiç bir garantisi yoktur. Süreç, yokuş yukarı, eşitsiz, sansür ve baskı koşullarında ilerliyor. Esas tuzağın referanduma katılmak olduğunu, iktidar odağının gerçek korkusunun sandıktan uzak durulması olduğunu öne sürenler, hayır kampanyası yapmaya çalışanlar üzerindeki muazzam baskılar, (afiş asarken kurşunlan, bildiri dağıt gözaltına alın, hayır de işinden ol) tehditler (eli silahlı lümpen ve mafyatik unsurların, bilimum paramiliter oluşumların açıklamaları) ve karaçalmaları (hayırcılar teröristtir, dikili ağacı yok vb.) görmüyorlar mı? Veya evet için bütün hukukun çiğnenerek devletin tüm imkanlarının, yandaş medyanın, troll ordusunun ve komple bir ideolojik biat ve linç aparatının aralıksız seferber edildiğini gördüklerinde “bizi sandıkta hayır demeye çağırıyorlar, yemeyiz” mi diyorlar gerçekten? Veya Avrupa´dan gelecek ve içeride milliyetçi galeyan ile mobilize olacak oylar sayesinde evet oranının arttırabileceği düşünülerek girişilen uluslararası ölçekteki emsalsiz pespayelik konusunda ne düşünüyorlar?

Gerçek apaçık, yalın bir şekilde ortadadır. Fiili durumun kalıcılaşmasını ve ileri fiili durumun hayata geçmesini engellemek için hayır´ı yükseltmek ilk ve en yakın görevdir, hayır oyunun kazanması için azami çabayı göstermek gerekir. Elbette ne hayır çıkması olumlu bir dönüşüm için yeterli olacaktır, ne de evet çıkması herşeyin sonu anlamına gelecektir. Mücadele sürecektir. Fakat ne gibi koşullarda? Soru budur. Yapmamız gereken, hatalı saiklerle, sekterlikten veya kimlik kaygısıyla kendi dar ihtiyaçlarımızı düşünmek veya düşünce tembelliği ile ezberlere sığınmak değil, toplumsal mücadelenin bu dönemecinde doğru olanı tereddütsüz ve takıntısız bir şekilde uygulayabilmektir. Son tahlilde belirleyici olan “anarşist olan nedir” bile değil “doğru olan nedir” sorgulamasıdır, “anarşist olan nedir” sorusu “doğru olan nedir”e ışık tuttuğu ölçüde anlamlıdır (biz yine de anarşizme aykırı bir şey savunmadığımızı düşünüyoruz).

Bazı anarşistlerin önümüzdekinin iktidar partisi seçeceğimiz bir parlamento seçimi değil, evet veya hayır diyeceğimiz bir referandum olduğu bile atlanarak yazılmış, önceden hazır yazıların sunulması gibi gözüken metinler ortaya koymuş olması hayret vericidir. Noam Chomsky, Murray Bookchin veya Gün Zileli gibi hatırı sayılır özgürlükçü düşünürlerin seçim ve referandumlar konusundaki pozisyonlarının hiç kale alınmaması, hatta kendilerinin bir çırpıda anarşizmin dışına postalanması, neden acaba bu sembol düşünürler, özgür vicdanları, birikimleri ve akıllarını kullanarak bu duruşlara varmıştır diye sorgulanmaması bir başka üzücü noktadır.

Bir seçeneğin diğerinden net şekilde daha kötü (yani diğerinin net şekilde daha iyi) olduğu referandumlarda anarşistler de katılım göstermiştir (böyle etkisi net olmayan referandumlarda, örneğin 2016 Brexit veya İtalyan referandumları gibi, doğal olarak net pozisyon alınmamış veya boykot ağır basmıştır). Örneğin İrlanda´daki anarşist Workers Solidarity Movement 2015´te eşcinsel evliliği yasallaştırma önerisinde evet oyu kampanyası yaptı (sonuç %62 ile evet çıktı). Yine İrlanda´da kürtaj yasağını genişletecek 2002 referandumunda aynı örgüt hayır oyu kampanyası yapmış, bu barbarca önerinin %50.4 oyla yani kıl payı reddedilmesinde belki de belirleyici bir katkıda bulunmuştu. Söylemeye gerek bile yok, bu anarşistler için iki örnekte de referandum mücadelenin ne başı ne sonu olarak görülmüş, öncesinde de sonrasında da devam etmişti. Bizim önümüzdeki referandum İrlanda´daki iki referandumdan da daha hayati bir meseledir ve belki de çıkan sayılar İrlanda´daki 2002 referandumu kadar bıçak sırtı olacak. Kararımızda bu sorumluluk hissi etkili olmalıdır.

Son dönemde yitirilenler çok, ödenen bedeller büyük ve kötü gidişatın sonu gözükmüyor. Daha fazla kayıp yaşamayacağımız bir dünya yolunda, bu gidişata bir dur demek için en küçük olanağı, en küçük hamleyi gözetmek zorundayız. Eğer bu referandum yapılırsa, sandıktan ne çıkarsa çıksın, size söz veriyoruz, üzerinden bir nesil veya bir ömür de geçse kendinize, yoldaşlarınıza ve çocuklarınıza ileride gururla “ben hayır dedim” diyebileceksiniz. Hayır dememeyi seçerseniz ise, solun artık klişeleşmiş bir pişmanlığına dönüşmüş olan 2010 referandumuna (o günlerden beri doğal olarak YAE´ciler çok eleştirildi, ama HDP öncülleri odaklı çok daha büyük bir grup boykotçu da vardı, bir kaç yıl sonra güçlü bir “seni başkan yaptırmayacağız” pozisyonuna geçecek olan) benzer bir pişmanlık hissetme ihtimaliniz yüksektir. Bizim kararımız kesin, tereddütsüz ve yüksek sesle söylenecek bir #hayır´dır. Bazen anarşistlerin (çoğunlukla bireysel olarak) içine düşebildiği bir durum olan anarşist görüntüyü kurtaracağı düşüncesiyle söylemde boykot diyerek insanları yanlış yönlendirip, eylemde gizli gizli hayır oyu vermek de çözüm değildir. Biz, anarşist tutum hayır demek ve hayır oyu vermektir diye düşünüyoruz. Varsın, bazı ezberci anarşistlerden büyük tepki alalım. Onlara cevap olarak diyoruz ki: “Biz konuştuk, ve ruhumuz kurtuldu”.

Kara Kızıl İstanbul


Email this post Email this post

  • Ask Question

  • YAZI DETAYLARI