Ahmet Şık… Ya Rejim?..

Üç gün önce, 2016’nın son yazısı niyetine, “İyimser Bir Yeni Yıl Yazısı…” yazarak 2016’yı her şeye rağmen güzel duygularla uğurlamak istemiştim. Ahmet Şık’ı tutuklayarak buna bile izin vermediler.

Gazeteci Ahmet Şık bundan 5 yıl önce de Fetullah Gülen hakkında bir kitap yazdığı gerekçesiyle tutuklanmış ve polis henüz yayınlanmamış kitabın kopyalarının peşine düşmüştü. O zaman, Yayın Kolektifi olarak, Facebook’ta “Ahmet Şık’ın kitabı bende de var” başlıklı bir kampanya açmış ve kısa sürede 100.000 imza toplamıştık.

Gazeteci Ahmet Şık bu sefer de “terör örgütü propagandası” yapmaktan tutuklanmış. Müthiş bir ironi. Geçmişte iktidarın bileşenlerinden Cemaati (bugün Fetö deniyor) teşhir eden bir kitap yazdığı için tutuklanan bir gazeteci, gerçekleri yazmaktan vazgeçmediği için bu sefer de iktidar tarafından “Fetöcü terör örgütünün propagandasını yapmaktan” tutuklanıyor! Değişen ne? Bana soracak olursanız, değişen bir şey yok. 5 yıl önce gerçeklerin yazılmasından rahatsız olup dürüst gazetecileri hapse atan bir iktidar ve rejim bugün de aynı şeyi yapmaktadır.

Dolayısıyla uyumamakta ısrar eden “çocukları” korkutmak için uydurulan “Fetö” adlı bir öcü de yok. Sadece ve sadece 14 yıldır iktidara çöreklenenler ve giderek onların şekillendirdiği bir rejim var. İyi baktığımız zaman görürüz ki, emrinde rejimin polisi olduğu zaman gerçekten korkunç olabilen bir iktidar bileşeni, bu olanağı yitirip iktidardan dışlandığı zaman sadece çocukları “öcü geliyor” diye korkutmaya yarayan bir çarşaftan başka bir şey değildir. Biz “öcü”den korkup iktidara sığınalım diye yapılmaktadır bütün mizansen. Ahmet Şık’ın ikinci kez tutuklanması olayı, bu gerçeği bir kere daha apaçık göstermiştir. Eğer Ahmet Şık da, onurlu bir duruşla gerçek suçluyu göstermekte ısrar etmeyip, 5 yıl önceki bazı kader ortaklarının yaptığı gibi “öcü var” diyerek iktidarın işaret ettiği çarşafı hedef gösterseydi bugün içerde olmayacaktı. Kısacası, 5 yıl önce de aynı rejim vardı, bugün de aynı rejim var. Beş yıl önce de gazeteciler gerçekleri yazmakta ısrar ettikleri için kovalanıyor, takibata uğruyor, sahte suçlamalarla içeri atılıyordu, bugün de aynı şey oluyor.

Bu aldatmaca sadece rejimin toplum karşısındaki tutumu konusunda yürümüyor. Aynı rejimin ayrılmaz bir parçası olan dış politika alanında da bu konuda büyük bir yanıltmaca sürmekte. Ve ne yazık ki, en “tarafsız” yorumcular, rejimin bu yanıltmaca oyununa katılıp Türkiye’nin dış politikasında esaslı bir değişim olduğunu söylüyorlar ekranlardan. Neymiş? Türkiye eskiden Suriye konusunda maceracı bir siyaset yürütüyormuş, şimdi bu maceracı siyasetten vazgeçmiş ve Rusya ile birlikte çok daha gerçekçi ve istikrarcı bir dış politika izlemeye başlamış!

İnsan bazen bu yorumcularla aynı olayları mı yorumluyoruz diye kuşkuya düşüyor. Türkiye’nin maceracı ve fetihçi dış politikasında değişen hiçbir şey yok. Hatta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkiye, daha önce izlediği maceracı ve yayılmacı Suriye veya Ortadoğu politikasını son bir yılda kuvveden fiile çıkarmış bulunmaktadır. Yani eskiden Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ağzından esip üfürürken, artık bununla yetinmeyip doğrudan silahlı güçle komşu topraklarda işgal eylemlerine girişmiştir. Bu sürecin içindeyiz.

Geçmiş dönemle tek fark şudur: Halihazır iktidar, Suriye rejiminin çökeceğinden o zaman çok emindi. Bu işin içinde ABD ve Batı da olduğuna göre rejim kesinlikle devrilecek diye düşünüyordu. O zamanki iktidarın tutumu, zengin komşusunda çıkan yangını fırsat bilip (ayrıca yangına su yerine benzin taşıyıp) o evi yağmalamaya hazırlananların tutumuna çok benzemektedir. İktidar, böyle bir yağmanın iştahıyla ellerini oğuşturuyor ve komşusunu kötüledikçe kötülüyordu. Üstelik komşusunun, karısını ve çocuklarını dövdüğü falan gibi gerçek suçlarını bahane etmekten de geri kalmıyordu.

Aradan 5 yıl geçti. Yangın, zengin komşunun aile dostu Rusya adlı patronun dışarıdan müdahale etmesiyle önemli ölçüde söndürüldü. Ne var ki bu arada diğer yağmacılar gibi iktidar da komşusunun evine girip talana başlamıştı bile. Metaforu sürdürelim. Rusya’nın yangını söndürmek üzere eve girmiş olduğunu gören iktidar, “aslında ben de yangını söndürmeye gelmiştim” dedi, Rusya’ya. Rusya ise, kumarı yöneten bütün büyük patronların çömezlerine “manoları topla bakalım” dediği gibi, iktidara, “o zaman ortalığın toplanmasına yardımcı ol bakalım” dedi. Ve halihazır iktidar, sanki kendisi yangın çıkaranların içinde yer almıyormuş, sanki yangından yararlanıp evi yağmalamaya girişmemiş gibi, tam bir yardakçı ve çömez ruh haliyle, Rus patronun emirleri çerçevesinde güya yangının söndürülmesine yardım ediyormuş gibi patronun peşinden koşuşturmaya başladı.

Metafor bir yana, durum gerçekten budur. Yani iktidarın ve rejimin dış yağmacılığında dünden bugüne değişen hiçbir şey yoktur. Galip gelen patron kimse ona yaranma ve onun yancılığını yapma güdüsü de dahil. Dün ABD’nin kuyruğunda Suriye’yi yağmalamaya kalkışmıştı, bugün de Rusya’nın kuyruğunda, kendi katkılarıyla oluşmuş Suriye harabesinden bana da bir şey düşer mi diye koşturuyor. Aklı sıra, böyle bir “mano toplayıcılığı” görevini yerine getirirken fırsat bu fırsat Rojava’yı da köşeye sıkıştıracak bu arada. Ne var ki, Moskova’yla yapılan son anlaşmada ateşkesin dışında tutulan örgütler arasında YPG yok (gerçi bu gerçek büyük bir medya karartmasına uğramış durumda bugün). Bu da Türkiye’nin son beş yıllık diplomatik başarısızlık enkazına eklenen yeni bir başarısızlık olarak kaydedilmelidir.

Ahmet Şık, içerdeki birçok gazeteci gibi 2017 yılına hapishanede girecek. 2017 yılı nasıl bitecek, bir de ona bakalım!

Çarşafa dolanacaklardır.

Gün Zileli
31 Aralık 2016
www.guinzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI