O. Gürsel / Proje Okulları

ogürsel/”Proje okullar” ve 1975, Milliyetçi Cephe İktidarı..

“İlk saldırıyı kimin başlattığını gördüm, Hakim bey.”

 

                “1974 Sonbaharı. 14 yaşındayım. Nazilli Öğretmen Lisesi 1. sınıfına başladım. Yatılıyım. Memleketim çok uzak. İçime sık, sık bir gariplik çöker. Öğretmenlerimi sevdim. Çoğu Abla, abi gibi. Güleryüzlü, anlayışlı. Okul, ayrı, ayrı dershaneleri, laboratuarlı derslikleri, yatakhane binaları ve kapalı spor salonu bulunan çok geniş bir araziye kurulmuş. Çiçekli, ağaçlı sevimli bir parkı bile var. Okul hoparlöründen zamanın ünlü Fransız şarkıları duyuluyor. “Si Tu Savais Combien Je T’aime”,” Coupable..”; sık, sık sevilen halk türküleri; “Yüksek, yüksek tepelere ev kurmasınlar, vb.” Severek dinlerdim.

                Yaz tatili sonrası, Lise 2’ye başlamak üzere döndüğüm ilk günü hiç unutmam; o “liberal” türküleri, Fransızca aşk şarkılarını duyuran hoparlörler, sürekli, sürekli “Ceddin deden, Ceddin baban” diye başlayan benzeri marşları ve “Yine de şahlanıyordu” biçiminde savaşı öven türküleri bağırıyordu. Bir kaç gün içinde öğrendim; öğretmenlerimizin yarısı ve idarecileri değişmişti; altı ay önce “Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti” kurulmuş…

                Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sanırım bu yeni öğretmenlerimiz kent kültürü ile yoğrulmuş çocuklara soğuk, uzak bakan adamlardı. Yıllar sonra öğrendim; daha iyi öğretmen oldukları için değil; bir “projenin” militanları olarak oradaydılar. “Milliyetçi Cephe!”

                Okul müdür muavini bana Said-i Nursi’nin bir kitabını verdi. Okudum; sarmadı. Sonra, dört-beş arkadaşımla yakın bir ilçenin camisine götürdü.  Cami imamı bir şeyler anlattı. Onlardan değildim! Bir daha da yanlarına uğramadım; idare beni “düşmandan” saydı ve bunun hesabını ileride soracaktı.

                Resim öğretmeniymiş. Fevzi bey! Genç bir adam. Daracık pantolonu,sıkı bir ceket. Yakışıklı. Bakışlarında çiğlik; edasında kibir. Ülkü ocaklarına öğrenci taşırmış. Merak ettim; “ben yanlış koşullanmış olabilir miydim?” Arkadaşıma söyledim; “beni de götür.” Gittim. Toplantı başlamıştı. Ömer;  -çok sonra anladım-, Van’dan, hem de Nazilli’ye, okulumuza “proje” öğrenci olarak ithal edilmiş; kara, kuru, esmer, 19-20 yaşlarında. Anlatıyordu; “ya solcular bizim potamızda, ya da biz onların potasında eriyeceğiz!” Seminer sonunda kararlı, hırslı, kalın erkek sesleri, gözlerinde hınçlı duygular, yumruk yaptıkları elleriyle tempo tutarak bir marş söylediler. Söyleyemedim. Benim kimseye karşı böyle düşmanca hislerim yoktu.  

                Belleğimde kısa bir “video kaydı”.  Yatma saati. Havluyu omzuma atmış, lavaboya gidiyorum. Abdurrahman merdiven korkuluklarına sırtını vermiş. Dövüşüyor. Bire beş-altı. “Solcu” Abdurrahman, yiğit, yapılı çocuk. Tek başına; bir boksör gibi gardını alıyor, kapanıyor. Sonra açılıyor; yumruklarını savuruyor.

                Bir sabah kantindeyim. Yanımdalar; seyrediyorum. Cumhuriyet gazetesi okuyan arkadaşlara “proje” Ömer ve yandaşları müdahale ediyor. “Bu gazeteyi okuyamazsınız!” İtiraz ediyorlar. “Sana ne!” Ömer yanındaki küçük tabureyi ayağından tutuyor; “haayyt!” diyerek en yakındakine savuruyor. Dövüşüyorlar.  “Cumhuriyetçilerden” yana kavgaya girmek istiyorum. İçim, içimi yiyor. “Muhallebi çocuğuyum!” Kararsız kalıyorum. Karar veremeden kavga bitiyor. Polis geliyor; kimse tanık yazılmak istemiyor; pısırıklığıma ceza, kendimi tanık yazdırıyorum. Mahkemede de Ülkücülerin aleyhine tek tanık ben kalıveriyorum. Bir kaç hafta sonra Silifkeli hemşerim, okulun önde gelen “ülkücüsü” Musa beni bir kenara çekiyor; “medeni cesaretin, dürüstlüğünden dolayı sana bir şey yapmadık” diyor.  Ve o Musa’yla üç yıl sonra Mersin’de, üniversite sınavı öncesi Tevfik S.G. lisesi koridorunda karşılaşıyoruz; sevgiyle sarılıp, öpüşüyoruz.”

                Canavarlar!

                Yıllar geçti; yaşadıklarımı sorguladım. Sordum. 14-16 yaşındaki çocukların siyaseti olur mu? Olsa bile bu ciddiye alınabilir mi? Yanlış ya da doğruluğunu bilemeyecekleri “teoriler” sebebiyle bu çocuklar birbirlerine düşman edilir mi? Birbirlerini dövmek, sindirmek hatta öldürmek için kışkırtılır mı? Ailelerinden uzak, bu garip, kimsesiz çocuklarla böyle oynanır mı? Bu tam da “kirli emellere alet etmek”; bir canavarlık değil mi?

Herşey, çocuk gözlerimin önünde; gövdemin ve ruhumun içinde olduğu bir mekânda yaşandı; adına “öğretmen” denilen bu adamlar, vahşi, çılgın terörist örgütlerin yaptığının aynını yapıyorlardı; çocuk savaşçılar üretmek; onları çıkarcı, tahakkümcü, sömürücü siyasetlerinin kurbanı-katili olarak kullanmak istiyordu.

*

“Milli Eğitim Bakanlığı, 2014’ün mart ayında çıkarılan bir yasayla, aralarında İstanbul Erkek, Vefa, Kabataş Erkek, Kadıköy Anadolu, Cağaloğlu Anadolu, Hüseyin Avni Sözen, Ankara Atatürk, Bornova Anadolu Lisesi’nin de olduğu Türkiye’nin en gözde 170 lisesini ‘proje okul’ ilan etmişti…Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz … “Bu okullar gözbebeğimiz. 15 Temmuz olduğunda, ‘Vatan senden hizmet bekliyor’ dendiğinde sağına soluna bakmadan sokağa bayrakla çıkabilecek, yeni bir nesli yetiştirmek istiyoruz” demişti. (Gazeteler)

*

1970’li yıllar; iç savaş koşulları böyle yaratıldı; “sağ” ya da “sol” fark etmez; çocuklar da siyasetin nesneleri, kurbanları yapıldı… ve 1980 darbesi… “15 yaşındaydı; Filistin Askısı işkencesinde, iki kolu da felç olmuştu. Yemeği arkadaşları yediriyordu…” Karanlık yıllar.

Benzer süreçler, benzer ilişkiler, benzer sonuçları yaratır; “Tarih  Baba”, mutlu, neşeli, “adil” bir refah toplumu çabalarına aykırı “projeleri”  dayatan siyasî canavarları “bile” dehşete düşürecek bir acımasız canavar olabilir; dersini almayanlara, o dersi tekrar, tekrar verir. Ve “aynı gemide yaşayanların” hiç biri, bu “dersten” geçmiş sayılmaz; ortak kaderden kaçamaz; acılar birlikte çekilir; bedeller birlikte ödenir.  Az ya da çok.

 

kızılay escortankara escort bayanlarkonyaaltı eskort

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI