ogürsel / Hayatı Düşünceler-Yazılar değil, örgütlenmiş düşünceler-insanlar yönetir. (1)

 

 

Uzun zamandır her bir kaç saatte internet gazetelerine, tweetlere bakıyorum. “Her an, her şeyin olabileceği” ülkede, yeni bir korkunç hadise, “alışılmış” dışı büyüklükte cinayet ve katliam haberi arıyorum. Yüz yılı doldurmamış bir devletin ve toplumun “darmadağın” halini artık kimse görmezden gelemiyor. Herkes biliyor!

1. Kürt sorunu çözülemedi; Doğu’da iç savaş koşulları hakim.

2. Basın, örgütlenme, toplanma özgürlüğüne askerî yönetimler kadar “izin” veriliyor. Demokrasi Endeksi listesinde Tayland 98., Türkiye 97. sırada.

3. Ekonomi bataklığa sürükleniyor. Dış borç 2005 yılında 170, 2015 yılında 402 milyar dolar. Dış borcun Gayrı Safi Miili hasılaya oranı 2005 yılında yüzde 35 iken, 2015 de yüzde 50’yi geçmiş. Dış borcun çoğu “özel sektöre” ait-miş! Türk bankaları son yıllarda Türkiye’nin dış borçlanmasının büyük kısmını gerçekleştirirken sektörün toplam dış borcu 170 milyar dolar düzeyinde bulunuyor.” Aslında bu “özel sektör” dış borcu, devletin yani bizim borcumuz! İktidar, propaganda ve finans sermaye desteği amacıyla aracı bankalara komisyon veriyor. Osmanlı’nın ilk borçlanması 1854 yılında. Sonrası Duyun-u Umumiye. TC Osmanlı borçlarını üstleniyor; son taksit 1956‘da ödeniyor. Yani bu borç, torunlarımıza da ödetilecek.

4. Ortadoğu’da Emperyaller arası doğal gaz-petrol hakimiyet savaşlarında, ezilen “çimen” olabiliriz; olasılık yüksek. Aslında ülkeyi barış içinde yönetme becerisi bulunmayanlar için bu, zorunlu bir seçim! Biliyorlar; ölecek olanların ülkeye ciddi bir maliyeti yok; işsizlik istatistiklerini de kabartıyorlar zaten!

5. Basın, yayın, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü yoksa, seçim sonuçları  demokratik meşruiyet taşır mı? Demokratik bir iktidar değişiminin  gerçekleşemeyeceğine dair kuşkular yersiz mi? (2)

 

“Gözüm yaşarıyor,
Göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor.
Olmasaydı, olmasaydı sonumuz böyle.”

 

Yukarıda anılan ve anılmayan birikmiş büyük toplumsal meselelere ait sorumlulukları yalnızca bu iktidara yüklemek kanımca, hem insafsızlık, hem de bilinçsizlik olur. İktidar, toplumun ortak aklı, ortak koşullanmışlığı, ortak “gönlü” ile hükümet etmekte. Örneğin yıllar önce siyasi partiler yasasında, milletvekili sıralamasında önseçimler zorunlu olsaydı ne bir siyasî parti şefi ne bu denli güçlü olur ne de  “tek adamlık” sistemi gündeme gelirdi.

Olmadı!

Yüzyıl önce Ermeni “tehciri” gerçekleşmeseydi, daha demokratik, gelişmiş bir ülke kurulabilirdi. Hiç olmazsa, bu “tehcirin” trajedisi, insanî yıkımıyla yüzleşip, “olmasaydı” diyebilseydik, barışçı değerlere inanan bir toplumsal hayatımız olabilirdi. Azınlıklar, Kürt meselesinde de empatisi yüksek; anlamaya, uzlaşmaya çalışan bir kültürel, siyasal  gelenek edinebilirdik.

Olmadı!

Azınlık halklara, farklı dil ve geleneklere saygı ile davranmayı öğrenseydik; ne geçmişte dinsel kültüre, ne de bugün Laik, “modern” kültüre karşı aynı nobranlık uygulanırdı. Temel insanlık, azınlık sorunlarını nefret, düşmanlık ve silahla çözme arzumuz bu denli şiddetli olmazdı.

Olmadı… Kim bilir; belki de bedel ödemenin zamanı geldi!

1915 zorunlu “Göç’ü”, Ermeni’lerin bugün IŞİD başkenti Rakka’nın 150 km. güneyindeki Der Zor’a intikalini amaçlamıştı. Tarihin cilvesi! Şimdi de Türkiye’li delikanlılar aynı bölgeye sürükleniyor.

 

“…iktidarın kazanımlarını kaybetmek istemeyen parti örgütleri, vs, sorumluluk bilinciyle, görev icabı sokağa çıktı.” (*)

Entelektüel disiplin, bilimsel birikim, insanî donanım, gerçekliği kavrayış ve üretime katkısıyla orantısız (orantılı olsaydı, kavga da olmazdı)  bir maddî-manevî “kazancı” iktidar aracılığıyla ele geçiren kitleler, bunları yitirme korkusuyla, artık hiç bir ahlâki, insanî, siyasî erdemliliği umursamıyor. Bu sebeple iktidarın o çelişkili söylemlerine de takmıyor; oportünist, pragmatist “takılıyor”. Ülkenin temel hiç bir sorununu çözememiş; aksine ağırlaştırmış; savaşçı-yağmacı politikaların sonucu giderek artacak gencecik çocukların ölülerini överek kendi hayatını da değersizleştiren bu çılgın süreci alkışlıyor. Ülkesinin geleceğini; en akıllı, en disiplinli liseli çocuklarının emeklerini, hayallerini ne de kolay çöpe atıyor; kadınları aşağılıyor; kısacık ömründe biraz daha mal mülk sahibi olmak isteyen; kırıntısını olsun umut eden bencil, açgözlü büyük kalabalık ülkeyi ateşe veriyor.

Bu sırada ana muhalefetin çıkarcı siyasetle örülmüş kadim örgütsel yapısı silkinemiyor; “ne yapıyorsunuz siz kardeşlerim” diyemiyor; parti önderliği ne entelektüel kavrayış, ne de çevresinde örgütlenebilecek bir siyasal cesaret taşıyan fikir üretemiyor (**); ülke yanıyor; yangını üfleyerek söndürmeye çalışıyor; üflediği soluk yangına körük oluyor. Acz içinde kıvranıyor; acz sebebini kendi tahakküm tarihinde arayamıyor; özeleştiri ile arınamıyor; çelişkili söylem ve eylem arasında boğuluyor; “kimsesizleri” o iyi bilinen, köhnemiş, delik deşik saçağı altına sığınmaya davet ediyor. Tarihin kayıtlarında gurur duyabileceği bir “not” bırakamayacak  görünüyor.

——————————————————————————

(*)http://www.diken.com.tr/sosyolog-sevinc-dogan-akp-iktidardan-duserse-kaybedecegi-sey-cok/

(**) Tüm milliyetçi önyargıları dışlayan Büyük Demokratik Cephe kurulamadı; kurulmadıkça, “rüzgârların önünde savrulmak” kaçınılmaz görünüyor.

1) “Doğası gereği korkak olan despotizm kendi kalıcılığının en güvenilir teminatını insanların birbirlerinden tecrit edilmelerinde görür… Demokratik ülkelerde örgütlenme bilimi temel bilimdir; diğer her şeyin ilerlemesi bunun ilerlemesine bağlıdır.” (Alexis de Tocqueville 1840 Amerika’da Demokrasi)

2) “Basın özgürlüğü kuvvetini sadece siyasal düşünceler üzerinde hissettirmez, aynı zamanda herkesin düşünceleri üzerinde de hissettirir… Halk egemenliği ve basın özgürlüğü… tamamen bağlantılı iki şeydir.” A. Tocqueville

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI