Şu Sartre Meselesi!

 

 

 

İrfan Aktan, yeni yayınlanmaya başlayan GazeteDuvar’da, “Şu Nuray Mert Meselesi” başlıklı bir yazı yazmış.

 

Pek fazla beğeni alan bu yazının ana fikri şu: Siz “Türk” aydınları iktidarın baskılarından korkup Kürt hareketini savunmaya devam etmekten yan çiziyorsunuz demek ha! Kürt hareketine eleştirileriniz, tamamen üstünüzdeki baskıyı azaltmaya yönelik. Sartre’ın Fransız sömürgeciliğini karşı aldığı tavrı almaktan acizsiniz.

 

Bu elbette benim özetlememdir, bu yüzden tırnak içinde yazmadım. Eğer yanlış bir özetleme yapmışsam İrfan Aktan düzeltir diye umuyorum.

 

Önce şu Sartre meselesine kısaca gireyim. Express dergisinin son sayılarında da bol bol Sartre örneği veriliyordu. Sartre’la ilgili bir yanlış anlama söz konusu değil. Gerçekten de Sartre’ın bakış açısı budur. Evet ama Sartre’ın sözlerinin Fransız sömürgeciliği karşısında Fransız aydınının vicdan azabı olmaktan başka bir anlamı yok ki. Ve bu vicdan azabı, ne yazık ki Sartre’ı, Cezayirli anti-sömürge savaşçısının karşısında ezik bir duruma sokmuş ve bunun da bu anti-sömürgeci savaşçıya bir yararı olmamış, tam tersine zararı olmuştur. Karşısında Sartre gibi nitelikli Fransız aydınlarının ezilip büzüldüğünü gören Cezayirli, bu ezilip büzülmeden bir özgüven kazanmamış, tersine dönüp kendine bakmama, kendini eleştirmeme noktasına gitmiş, ben ezilenim, mağdurum, dolayısıyla her zaman ve her durumda haklıyım saçmalığına varmıştır. Eleştiriden azade Cezayirlinin sonraki yanlış yönelimlerinde bu tutumun da bir katkısı olduğu inkâr edilemez. Kimi eleştiriden azade tutuyorsanız ona en büyük kötülüğü yapıyorsunuz demektir.

 

Yeri gelmişken, benzeri bir tutumun Sartre’ın Sovyetler Birliği’ne karşı hatalı bir yönelim içine girmesine yol açtığını da belirteyim. Bu konuda Camus ile Sartre tartışmıştır. Sartre, şiddetli anti-kapitalistliği yüzünden, Batı’da yeni yeni öğrenilmeye başlayan Sovyetler Birliği’ndeki Gulak çalışma kamplarını teşhir etmekten imtina etmiş, tersi  bir tutumu savunan Camus’ye karşı çıkmış ve Stalin’i eleştirmemeye özen göstermiştir. Aslında mantık Cezayir meselesindeki mantığın aynıdır: Eleştirirsen düşmana açık verirsin. Madem kapitalistler Sovyetler Birliği’nin açıklarını arıyorlar, o zaman biz bu açıkların üstüne giderek onlara yardımcı olmamalıyız. Ne büyük bir yanılgı! Dil çürük dişe gider. Sen eleştirmezsen, düşman o yarıktan girer ve senin tarafını olduğu gibi çökertir. Nitekim 1990’larda yaşananlar bunun kanıtıdır. (Sartre’ın bu tutumuna Sartre Çıkmazı adını veriyorum. Bu konuyu daha felsefi temelleriyle inceleyip bir kitap yazmayı düşünüyorum.)

 

İrfan Aktan’ın, Nuray Mert’e yönelik eleştirisine dönecek olursak… bu eleştiriyi tamamen yanlış buluyorum. Fazlasıyla Kürt ulusal hareketi taraftarı görünen bu tutum aslında ona en büyük kötülüğü yapıyor: Birincisi, bu harekete en yakın ve dostça tutumu almış aydınları hedef tahtasına koyduğu için; ikincisi, Kürt ulusal hareketine, daha da özelde PKK’ye yönelik bundan sonra dostça yapılacak eleştirilerin  önünü kestiği için; bunun birine su veren insanların önünü kesmekten farkı yoktur; üçüncüsü, bir yılı aşkın süredir tamamen hatalı politikalar yürütmekte ve eylemler yapmakta olan (hendekler siyaseti ve zaman zaman canlı bomba eylemleri) PKK’yi tuttuğu yanlış yolda teşvik ettiği için.

 

Bence İrfan Aktan gibi değerli aydınlar, dostça eleştiri görevini bugüne kadar tutarlı bir şekilde yapan Nuray Mert’i vb. hedef tahtasına koymadan önce, bugüne kadar eleştiri görevlerini yerine getirmeyen Kürt politikacılarını, aydınlarını, Türkiye kesiminden, kendilerini salt destekle sınırlayanları eleştirseydi ve parlamentodaki koltuklar ya da şu veya bu menfaat beklentisi veya Kürt çevrelerindeki itibar, taraftarlardan alkış alma ya da yuhalanmama güdüleri yüzünden PKK’nın özellikle son bir yılki yönelimleri karşısında sessiz kalanları karşısına alsaydı, kısa vadede üzerine yıldırımları çekse de uzun vadede Kürt ulusal hareketine çok daha yararlı olurdu.

 

Toprak devrimi diye yola çıktığımız 1960’lı yılların sonlarında, köylülere propaganda yaparken “tüm tapular yakılacak” derdik. Keşke bunun yerine “tüm tabular yakılacak” deseymişiz.

 

 

Gün Zileli

12 Eylül 2016

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

İrfan Aktan’ın yazıya ilişkin açıklaması: 

 

 

Zorunlu bir açıklama

 

Tartışma adabının büyük ölçüde ortadan kalktığı bir dönemde bir yazıya yazıyla eleştiri getirdiği için Gün Zileli’ye teşekkür ederek başlayayım. Maalesef özellikle sosyal medya tartışma adabını büyük ölçüde tahriş ettiği için eleştirebileceğimiz pek çok kişiyi, uğradığı haşin saldırı ve hakaretlerden dolayı eleştiremez oluyoruz. Herkes karşılıklı olarak neredeyse birbirine hakaret ve küfür yetiştirme telaşında olduğu için nitelikli eleştirinin ne muhatabı olabiliyoruz ne de sahibi. Bu açıdan, ’daki yazımın hiç tahmin etmediğim kadar gördüğü ilgiyle farkettiğim şu oldu: Başlık içeriğin önüne geçti. Bunun özeleştirisini vermeliyim. O yazının başlığında “Nuray Mert” ismi geçmemeliydi. Çünkü bilen bilir, kişilere ilişkin yazdığım yazı istisnadır ve söz konusu yazı da esasen Nuray Mert’i değil, bir tutumu eleştiriyor.

 

Bundan 11 yıl önce Nuray Mert’le Türk aydınının Kürt meselesi üzerine tutumuna dair “nitelikli” bir tartışma yaptığımızı hatırlıyorum. O uzun tartışma yazılarına şuradan erişilebilir: ()

 

Gelelim Gün Zileli’nin eleştirisine. Önce şu PKK şiddetiyle ilgili kısım: “Bence İrfan Aktan gibi değerli aydınlar, dostça eleştiri görevini bugüne kadar tutarlı bir şekilde yapan Nuray Mert’i vb. hedef tahtasına koymadan önce, bugüne kadar eleştiri görevlerini yerine getirmeyen Kürt politikacılarını, aydınlarını, Türkiye kesiminden, kendilerini salt destekle sınırlayanları eleştirseydi ve parlamentodaki koltuklar ya da şu veya bu menfaat beklentisi veya Kürt çevrelerindeki itibar, taraftarlardan alkış alma ya da yuhalanmama güdüleri yüzünden PKK’nın özellikle son bir yılki yönelimleri karşısında sessiz kalanları karşısına alsaydı, kısa vadede üzerine yıldırımları çekse de uzun vadede Kürt ulusal hareketine çok daha yararlı olurdu.”

 

Zileli’nin “Mert’i vb. hedef tahtasına koymadan önce” ifadesi de Mert’i hedef tahtasına koyduğum kanısı da hakkaniyetli değil. Fakat galiba yazının başlığı kendisine bunu düşündürmüş olmalı. Oysa yazının içeriği bu değil.

 

Diğer yandan yazıda “Mert vb.” gibi isimlere açık bir öneride bulunuyorum: Eğer HDP’yle yola devam edemiyorsanız, o zaman demokrasi mücadelesi yürüten başka alanlara destek verebilirsiniz. Demokrat olmak için HDP’yi desteklemenizi veya HDP’li olmanızı şart koşan kimse yok. Varsa da şahsen ben onlardan değilim.

 

Bu arada hadise kişiselleştiği için, kişisel bir beyanda daha bulunayım: 24 Temmuz’da savaş ilk başladığında, şahsen, Kürt hareketinin operasyonlara silahla yanıt vermemesi gerektiğini aynı günkü yazımda ifade etmiştim ve şiddet eylemlerinin Kürt sorununu daha da derinleştirmek dışında hiçbir işlevi olmadığını defaatle yazdım, yazıyorum. )

 

Zileli yazımı şöyle özetliyor: “Pek fazla beğeni alan bu yazının ana fikri şu: Siz ‘Türk’ aydınları iktidarın baskılarından korkup Kürt hareketini savunmaya devam etmekten yan çiziyorsunuz demek ha! Kürt hareketine eleştirileriniz, tamamen üstünüzdeki baskıyı azaltmaya yönelik. Sartre’ın Fransız sömürgeciliğine karşı aldığı tavrı almaktan acizsiniz.”

 

Ne var ki, bu özet maalesef indirgemeci ve yazının tamamını okumayanı yanıltıcı olmuş. Dolayısıyla hem Gün Zileli’den hem de yazıyı değil de bu özeti okuyanlardan ricam, vakit ayırıp yazıyı dikkatle baştan sona okumaları.

 

Gün Zileli’nin sözünü ettiği Sartre ve Camus meselesi ise bence şöyle: Söz konusu önsözde (Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabının önsözü) Sartre’ın muhatabı Cezayirler değil. Onlara hitaben konuşmuyor. Aksine, “bir nevroz adı” olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Fransa’ya ve Fransa toplumuna hitap ediyor. Bense Sartre’ın bu sözlerini naklederken, Kürtleri eleştiremezsiniz filan gibi bir pozisyondan konuşmuyorum. Savaş varsa, her iki taraf da eleştiriden azade olamaz. Ama kimi hangi koşulda ve nasıl eleştirdiğimizi tartmazsak, benimki gibi dostane eleştirilere aynı şekilde karşılık vermek yerine “hedef tahtasına oturtuyorsunuz” dersek, diyalog kapası kapatılmış olur. Maksadımız bağcı dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Eğer bu maksat etrafında birbirimizle tartışabilirsek, belki de tartışma adabını yerle yeksan eden bu iklimin dağılmasına bir nebze de olsa katkıda bulunmuş oluruz.

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI