O.Gürsel / Suçsuz Suçlular; Masum Suçortakları!  

 

 

“Şeytanın başarılı olması için gerekli olan tek şey, iyi insanların        hiçbir şey yapmamasıdır.” (EDMUND BURKE)

 

Biz “kötü” değiliz; kötü olan “Şeytan”. “Kötülükleri” O yaptırır.  Dışımızda yaşar; taşlama uzaklığında. Şöyle bir şey; “Hakim bey; Miki’ye uydum!” Ya da “üç harfli” biri geldi… O kadar inandırıcı! Bilinen egemen politik kadroların kendi çok “iyi” ama… “mefisto” Danışman olarak görev yapıyor.

*

Bebek-çocuklar, tüm duygu, davranış kalıplarını, ebeveynlerinden-yakınlarından, birlikte yaşadığı “kabilesinden” kopyalıyor. Davranışlarının  onaylanması ya da reddedilmesine göre “kabilesine” uyum sağlamaya çalışıyor. Örneğin, bir erkek çocuğu kadınların dövülmesine karşı tepkisiz bir ebeveyn-toplumda yaşıyorsa, kadına şiddet kavramı ona yabancı kalıyor. Çocukluğunda şiddeti kanıksayan, şiddetten, tahakkümden yana oluyor. Nice canavarlığı olağan görüyor.

İnsan, ihtiyacı karşılanmadığında ya da engellendiğinde vereceği tepkiyi; korkuya, şiddete, sevgiye, kadına, erkeğe;  yağmura, şimşeğe karşı nasıl yanıt vereceğini; ne zaman direneceğini, ne zaman kaçacağını “büyüklerinden” kopyalıyor.

“Kötülük” ve “iyilik” kavramlarını da yol açtığı sonuçları sorgulamadan, olduğu gibi kabulleniyor. Örneğin kız çocuğunu örtmek iyidir! Atatürk’ü eleştirmek kötüdür. Ramazanda yiyeni dövmek iyi; kendi gibi inanmayanları öldürmek de “kabilesi” için “caiz’dir!”

Kabilesinden kopyalayarak öğrenme koşullanmışlığı her durumda insanı bir “kurban” yapıyor. Sevgiyi mülkiyetçi bir ilişki, sevileni nesne sanan “ikinci kurban”, “neden öldürdün” sorusunu “çok seviyordum Hakim bey” olarak yanıtlayabiliyor. Sevgiyi de böyle öğrenmiş.

Birey-insan olmanın sorumluluğundan habersiz “kabilelerde”, “sağcı-solcu” da birbirine benzeyebiliyor! Allah için, devrim için, Millet için, halk için cinayet işleme; doğrudan sorumlu olmayan insanların da ölümüne yol açma, benzer derecelerde hoş görülüyor!

Belli ki, insanı-tabiatı merkeze alan bir Hümanizma, tek, tek “kötü” insanlarla değil, “kötülüğü” üreten ilişkiler, vahşeti olağan kılan “masum” geleneklerle hesaplaşarak gerçekleşebilecek.

                ZAMANIN RUHU “KÖTÜ” OLURSA…

Herkes, her zaman “Diktatör’ü” suçlar! Aslında “kötü” olan “Diktatörler” değil, Diktatörlüğü üreten o toplumsal “ruh’tur”! “Önderler” toplumda bulunmayan bir şeyi harekete geçirmez!  Modern Zamanlar için iddia edebiliriz; onlarca milyondan meydana gelmiş bir topluluğun Diktatörü, herkesin içinde az ya da çok yaşayan bir ortak “kötülüğü” hayata geçirir. Bu “kötülük”  onun kişisel “eseri” değil; birbirini besleyen bir “ortak hayatın” tezahürüdür!

Önder, Zamanın Ruhu tarafından seçilir. Ve zaman gelir… Toplum, binlerce yıllık evrensel ahlâkı aşağılamaya başlar. O güne dek, en azından sözel olarak reddettiği nice alçakça kötülüğü artık gururla gerçekleştireceği,  övünülecek değerler sınıfına koyar.  Ve Zamanın Ruhu da, kendine yakışır karakterde bir “Önderi” görevlendirir!

Örneğin halka yalan söylemek, toplumu aldatmak; orta yerde söylediğini inkâr etmek, kamu malını “iç etmek”… Halktan alınan yetki ile haksız mal edinmek, nüfuz ticaretinde bulunmak… Vicdana, inançlara müdahale etmek…. Eski yoldaşlarını acımasızca ezmek… Adaleti çiğnemek; oyuncak etmek…. Zamanın Ruhu sanki “Şeytanlaşmıştır!” “Kötülüklere” utanmadan sahip çıkar;  hatta bu suçlara ortak olmak istemeyenleri “hain”, ahlaksız ilan eder.

Zamanın Ruhu’nu yaşatan toplum ve Diktatör arasında karşılıklı beslenme süreci vardır;  yığınlar, şahsen yüzleşmek istemediği ahlâksızlıklara ve gündelik hayatta sinsice  gerçekleştirdiği “kötülüklere” meşruiyet kazandıran Önder’ine daha çok bağlanır. İstisnalar olabilir; çoğu diktatör, alçaklığın peygamberidir; günahları, sevaptan saydırır ve bu olgu, asalak yığınlara, “kötülüğün” meyvelerini suçluluk duymadan yeme imkânı sağlar.  Diktatör, rezilleşmiş “Zamanın Ruhunu” kendinin sanır; şımarır! Pervasızlığı artar. Bu, onun felaketi olacaktır!

***

1930’ların Alman Faşizmi de ideolojik olarak, bir milliyetçi azgınlık ruhunun toplumu-Kabile’yi sürüklediği hikâyedir. 1932’de Hitler’in partisi 11.7, Sosyal Demokrat ve Komünist partiler toplam 13 milyon oy almış olmasına karşın ülke, Faşizme neden teslim olmuştur; yanıt bellidir; toplum Hitler’e değil, kendi içindeki Alman Milliyetçiliğine yenilmiştir! Bizde de 3 parti, milliyetçilikte kolayca bir araya gelmiyor mu?

“Nürmberg Mahkemesi” filmi, Hitler döneminin hakimlerinin  yargılanması üzerinedir. Yargılanan Nazi Hakimleri, ülke sevgisi ile “devlet görevi” mi yapmışlar, yoksa katliamların, insanlık dışı vahşetin taşeronu, suç ortakları mıdır?

Bir sahnede sanıklardan biri, Hitler’in bakanı olarak da görev yapmış, zamanında çok saygın hâkim haykırarak itiraf etmektedir.

 

               “Neredeydik? Hitler Reichstag’ta öfkesini kusmaya başladığında neredeydik? Ya, gecenin bir yarısında, komşularımız Dachau’ya (yüzbinlerce insanın tutsak edilip öldürüldüğü toplama kampı) sürüklenirken neredeydik? Almanya’nın her yerindeki istasyonlarda, çocuklar vagonlara bindirilip yok edilmeye götürülürken neredeydik? Geceleri çocuklar bize bağırırken neredeydik? Sağır mıydık? Dilsiz miydik? Kör müydük? … biz sadece yüzlerce kişinin katledildiğini biliyorduk. Bu suçumuzu azaltır mı? Belki detayları bilmiyorduk. Ama eğer bilmiyorsak, bu bilmeyi istemediğimiz içindi.”

 

Bugün de, bu ülkede kimler, neden tutuklanıyor; bilmek isteniliyor mu? Kimler kurban, kimler kasap, kimler kasap yamağı?

Bir insanın haksız tutuklanması; orantısız cezalandırılması, işsizliğe, yoksulluğa mahkûm edilmesi sadece ona değil; evlatlarına da yapılan bir kötülük değil mi? “Ama ‘onlar’… O ‘Öz robot’ savcının kumpaslarıyla mahvedilmiş hayatları umursamamış; hatta alkışlamamışlar mıydı!” Evet; hem de vicdansızca alkışlamışlardı! Olsun! Bu, ‘onların’ utancıdır! Adalet intikam almaz!

Anlaşılan toplumumuz, bebeklik, çocukluk, gençlik yıllarında, “Vicdan” denilen şeyden bu kadarını nasiplenebilmiş… Kindar’lığı, intikamcılığı adalet duygusuna bir kez daha baskın geliyor…

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI