O.Gürsel / Eski dost’tan mektup ve kaderine gülümsemek…

 

“Sevgili…

                Kaldığım yerden devam ediyorum. Ülkemizi kurtarmaya çalıştığımız 70’li yılları anımsa. Nice emekle kazandığımız fakültelerden atılmayı, işkence, hapishaneleri göze aldığımız ve yaşadığımız zamanları gözünün önüne getir. Ne istemiştik ki; mazlumlardan, ezilen-sömürülenlerden yana çıkarak özsaygı içinde bir hayat. Geldiğimiz yere bak. Bugün sıkılmadan yazıyorum. “Ülkemizi kurtaramadık; bari evladımı kurtarsam!” Çünkü artık kurtarılacak bir ülke, bir halk olduğuna dair derin kuşkular içindeyim. Çok geç kalındı!

                Biz de, Stalinist, ezberci, hümanizması yozlaşmış bir sosyalizmle kandırılmıştık! Yetmezmiş gibi egemen ulusçuluğu abartarak, bu suça da çok kez ortak olduk. Büyük siyasal hatalar yapmış kuşağın son temsilcileriyiz. Yakınmaya, “halkı” suçlamaya bence hakkımız yok. Halka sahici, güvenilir bir dünya sunulamadı; onlar da en iyi tanıdıkları dünyaya kaçtı.

                Gözlemiş olmalısın. Artık hiç bir şeye saygı kalmadı? 90’ların başında; ‘bilim ve sanat emeğine saygı göstermeyen bir toplum mahvolur’ diyordum. Sezmiştim. Ama bu mahvoluşa tanık olacağım aklıma gelmemişti.  

                Artık sevgili halkım, belki üçte ikisi… bir toplum değil; bir insan kalabalığı. Yığın, yığın insan gövdesi. Kimi zaman ülkemde kendimi bir yabancı gibi hissediyorum. Nasıl olur da, bu ülkede yaşayan stad dolusu ve milyonlarca insan,  başkentinde bir bombalı katliamda öldürülmüş yurttaşlarını ve kamyonla ezilmiş, öldürülmüş hiç tanımadığı Fransız çocuklarının cesetlerini aşağılayabilir? Bu hâl, 1914’ün “talihsiz” Ermeni ölülerinin mezarları üzerinde de  her daim tepinildiği için mi? Hitler faşizmini destekleyen yığınlar nasıl iktidarın organik parçası olmuştu? Bir  “deja vu”  mu bu?

                İnsanlık tarihinin en yüksek maddî ve manevî birikimi ve bunu yaratan akıl aşağılanıyor; en çok aşağılayan, en çok yükseliyor. En değerli insanî değerleri birer safra gibi atarak yükselenlerin sonu ne olabilir ki; korkunç bir düşüşten başka!

                İnsanlarımız yalnızca bilim ve sanat emeğini değil, geleneğinde yaşadığını sandığımız  toplum olmanın nice ortak duygu-sevgi taşıyan erdemlerini de umursamıyor. Milyonlarca  insan sanki büyük savaşların öncesinde olduğu gibi, yine birbirini boğazlayabilecek yağmacı hırsların askeri  olmaya hazır hale geldi.  

                *

                Kürt yalnızca Kürtçü mü; Fetö’cü, yalnızca biat eden köle mi; Türkçü yalnızca Türkçü, Alevi yalnızca alevi; AKP’li yalnızca AKP’li mi? Kimse boyunlara asılmış bu tabelaların arkasında benzer sevinç ve acılarla yaşayan aynı insanların bulunduğunu görmek istemiyor. Müslüman kim; Laiklik diye bağıranın derdi ne? Hiç bir şeye saygının kalmadığı mekânda, her insanın, her şeyden önce bir insan olduğunun unutulduğu bir toplumda, işler ters gittiğinde yaşanılacak hesaplaşma acımasız olacaktır. Bu acımasızlık şimdiden özenle, ısrarla besleniyor! Herkes  kendi ölüsüne şehit; “ötekinin” ölüsüne “leş” sıfatı takıyor.

                Bir insan önce bir insan, sonra bir anne ya da baba; sonra bir kadın ya da erkek; sonra eğitimi, bilgi, becerisiyle topluma kattıklarıyla saygıya değer; sonra Türk ya da “yabancı”; sonra müslim, ya da “gayrı müslim”… Bu sıralamada yapılan hata mı tüm toplumları mahvediyor? Kendini tanımlamaya sondan başlayan, o ilk aşamaya hiç gelemiyor çünkü…

                *

                Aslı Erdoğan neden tutuklandı? PKK’nın acımasız, vahşi bir örgütlülük olduğu ne kadar gerçekse, Kürt halkının da bir egemen ulusçu dayatma ile ezilmişliği o kadar somut değil mi? Oysa toplumlar ancak iki vicdansızlık arasında yeşerecek “taze” vicdan sayesinde geleceğini yeniden kurma ümidi taşıyabilir. İnsan merak ediyor; PKK’nın Mart ayındaki Ankara katliamı sonrası, “Katliamı meşru kılacak hiçbir siyasi görüşe ya da kavrama inanmıyor, kıyımdan medet uman her anlayışın, devletinki dahil, kendi meşruluk zeminini yitirmenin de ötesinde, insanlık suçu işlediğini düşünüyorum. İntikam arayışıyla herhangi bir eşitlik ya da özgürlük mücadelesi verilebileceğine inanmadığım gibi…” yazan Aslı Erdoğan neden tutuklandı?

                Hümanizma, Aydınlanma yüzyıllarının değerlerini benimsemiş olanlara uygulanan şiddet ile ele ne geçer? İnsanlık tarihinde defalarca doğrulanmış bir toplumsal “hakikat” inkâr edilmek isteniyorsa, bu her zaman çok yoğun bir tahakküm; çok sayıda cinayet ile gerçekleşebildi. Bu  koşutluğun  burada bir kez daha doğrulanmasını bekler oldum!  

                Çılgınca merak ediyorum; eşiği geçtik mi yoksa? Bu soruyu da yanıtla lütfen; bana çok önemli görünüyor. Sanıyorum, totaliter faşizmler muhalif güçler tarafından yıkılmıyor; bu azgın, akıl ve insanlık dışı iktidar çeteleri, doğaları gereği, ancak çılgınca sürüklendikleri maceraların sonunda kendini ve ülkesini mahvediyor. Onları hayat yeniyor; muhalefet değil! L. Bonaparte, Mussolini, Hitler… Stalin’in Rusya’sı da kendiliğinden yıkılıvermedi mi?

                Gorki anlatır. Bir haydut çetesi öldürdükleri arkadaşı için ağlamaktadır. “En vicdanlımızdı; ne iyi insandı o” diye.

                Sanırım “iyilik”, “kötülüğü” cephede hiç bir zaman yenemiyor!

                Çünkü “iyi”, “iyi” olduğu için, “kötü” gibi riyakâr, yalancı, alçak olamıyor; rakibine acımasızca davranamıyor ve kaybediyor. “Kötü, “iyilik” maskesi bile takıp geziyor; “zavallı iyi” gidip onu kucaklıyor ve sırtından bıçaklanıyor!

                “Kötülük”, “iyilikten” o kadar çok korkuyor ki, merhamet, sevgi uyandıran bir kedi yavrusunu bile “muhalif” diyerek tutukluyor, hatta katlediyor ve “iyi” kimsesiz kalıyor!

                Ve “kötülük”…  “kötü” olduğu için doğası gereği kendini de mahvediyor!

                Geride yaralı, incinmiş, kanlı gözyaşları akıtan “iyilik” yine de hep “sağ” kalıyor! “İyilik” cephedeki savaşları kaybetse de, cephe gerisindeki gerçek hayatı her zaman kazanıyor! Kindar değil! Çok geçmeden, “kötülüğün” tüm kurbanları  arkasından kederleniyor…

                Bu savın aleyhinde örnekler biliyor musun? Sahi, Aslı Erdoğan, o naif, o kırılgan gövdeli, o büyük vicdanlı, büyük akıllı, o ufak-tefek kadın,  neden tutuklandı? Boğaz keserek cinayet işleyen azılı katiller salınırken, bu canavarlardan boşalan  o hapishaneye,  ölmüş kedisini özleyen, hümanistik ruhu ile mazlumlar için acı çeken bu insan neden konuldu? Tutuksuz da yargılanabilirdi. Bu sorunun yanıtı, içine konulduğumuz zindanın duvarlarını tanıtacak önemde görünüyor…

                *

                Yağmacı, fetihçi, işgalci bir  savaşı isteyenler her zaman amacına ulaştı ve halkını savaşa soktu! Aksi bir örneği ben bilmiyorum; biliyorsan yaz. Ama sakın bana “iktidar” deme! İktidar da bir sonuç! 2000’lere dek son 40; hâtta son 100 yılı düşün; “Yanlış hayat doğru yaşanmazdı!” Son 40-50 yıl çok yanlış yaşandı ve olan oldu! Hayatın diyalektiğine saygısızlık göstermek sana yakışmaz! Bu iktidar elbette halkın iktidarı ve o hayatının son 200 yılında kendine ancak 15-20 yıl emek vermiş bir halkın kaderini yazmaya yetkili! Kötümserlik değil yazdıklarım; yanılmayı çok istediğim bir “tarihsel-sosyolojik” çözümleme!  

                Evet… Hayat her zaman böyleydi! Öncelikle  savaşların, kıyımların, zorbalığın kayda geçirildiği bu hoyrat tarih, şimdi de bizim kapımızı çalıyor. O kapıyı açmak için birbirini ezerek koşanlara gülümsüyorum. Çünkü insan kaderine gülümsemeyi bilmeli…

                Hoşçakal…”

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI