Kültür Savaşları…  

130620130049182003077

 

 

indir (1)

 

 

Türkiye’nin başına bundan 14 yıl önce büyük bir felaket geldi. Sünni-İslamcı bir parti, ilk kez tek başına iktidar oldu. Bu felaket olduğu sırada, belki bir kısım ulusalcıyı hariç tutmak gerekebilir, liberaliyle, liberal olmayanıyla, anarşistiyle bütün sol, hepimiz uyuduk.

 

Türkiye’de Sünni-İslamcı büyük bir kalabalığın varlığı eskiden beri bilinirdi, hepimiz bilirdik. 1960’lı yıllarda sola karşı ilk cinayetleri işleyenler (örneğin Battal Mehetoğlu) bu kesimdendi. Daha öncesinde, TİP’e karşı sopalı taşlı saldırılar da bu tabana dayanılarak örgütlenirdi. Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin (bugün cadı kazanına atmakta herkesin birbiriyle yarıştığı Fetullah Gülen de bu dernekten yetişmiştir) düzenlediği TİP’i protesto yürüyüşünün SBF’nin önünden geçişini (bizler SBF’ye bir saldırı olmasın diye orada nöbet tutuyorduk) bugün gibi hatırlarım. Sakallı, yeşil sarıklı unsurlar, aynı bugünkü gibi, SBF’ye yumruklarını sallayarak yürüyor, tekbir getiriyor ve “TİP, TİP, tipsizler… bir avuç ipsizler” diye slogan atıyordu. O zaman 27 Mayıs geleneklerinin izleyicisi ordu bu “iplilerin” önünde bir barajdı.

 

1970’lı yıllarda bu kalabalık güruh, sağ-sol çatışmasının sağcı kitle tabanını oluşturuyordu. Ülkücü faşistler, büyük çoğunlukla bu sağ kitlenin Sünni-İslamcı kültürüyle beslenmiş gençlerinden çıkıyordu. Kaldı ki, bu güruh, yine MHP ve MİT tarafından, doğrudan alevi kitlelere karşı kitlesel kırımlara sevk edilmişti. Malatya, Çorum ve en nihayet Maraş’ta, Yahudi pogromlarını hatırlatan kitlesel kırımlara sevk edildi bu kitle. Soldan korkan egemen sınıflar, kendileri büyük ölçüde böyle bir İslamcı kültürün içinde olmadıkları halde, ona cevaz veriyorlardı. 12 Eylül’dan sonra, ABD’nin “yeşil kuşak” projesine entegre edilen ordu bile, eski seküler geleneklerini unutarak Sünni-İslami kültüre kapıları ardına kadar açtı. Bu kültürün “ilkokulları” olan kuran kursları büyük şehirlerin en modern semtlerinde bile bu dönemde yaygınlık kazanmıştır. Bugün cadı kazanına odun taşıyanlar bunları unutmuş görünüyor ya da hatırlamamayı tercih ediyor.

 

Egemen sınıflar, bu kalabalık Sünni-İslamcı kültürü, parlamenter oy mekanizmaları içinde bir kaldıraç olarak kullanmalarına rağmen, bunların doğrudan iktidar olmasına, laikliğin tamamen iptal edilmesine ve en önemlisi, İslamcı kültürün bizzat siyasi iktidara hâkim olmasına 2002 yılına kadar izin vermemişlerdi. Bu da toplumların İslamcı kültür dışında kalan kesimlerini toplumsal konsensüs içinde tutan bir harç görevi yerine getiriyordu. Merkez sağın temsilcileri Süleyman Demirel, daha sonra Turgut Özal, her ne kadar bu kitlenin oylarına dayanarak iktidarlarını sağlıyor olsalar da, Türkiye’nin seküler yapısını altüst edecek ve dolayısıyla kendi varlıklarını da tehlikeye atacak bir noktaya gitmemişlerdi.

 

Ne var ki, Milli Görüşçü Erbakan’ı laisizm kaygısıyla iktidar ortağı olmaktan çıkartan 28 Şubat müdahalesi, sonuçta tam tersi bir şeye hizmet etti ve o güne kadar Sünni-İslamcı kitleyi iktidar manivelası olarak kullanan Merkez-sağ çöktü; bu çöküşün yarattığı boşluğu doğrudan doğruya Sünni-İslamcı bir parti doldurdu: AKP. Böylece, 2002 yılında Sünni-İslamcı bir parti, “Merkez-sağ” kılığına bürünerek Türkiye’de ilk kez iktidar oluyordu. İşte felaket bu noktada başladı ve halen de sürüyor.

 

 

Her toplumda sosyal mücadeleler belli temel paradigmalar üzerinden şekillenir. Marksistlerin, “sınıf mücadelesinin” temeldeki belirleyici olduğu tezi, çok genel planda doğru olmakla birlikte, formülün genelliği ölçüsünde de yanıltıcı olabilir. Çünkü genele bu kadar güzel oturan bir şablon aynı zamanda toplumların içinde bulunduğu özel koşulların gözden kaçırılmasına hizmet edebilir.

 

Çünkü, (her ne kadar birazdan söyleyeceğim toplumsal mücadelelerin de temelde sınıf mücadelesine dayandığı ileri sürülebilirse de) bazen toplumların temel sosyal mücadeleleri farklı bir seyir izleyebilir. Kimi zaman ulusal çelişmeler ya da kültürel çelişmeler sınıf çelişmelerinden daha belirleyici bir hal alabilir, toplumsal bölünmeler sınıfsal çelişmelere göre değil, ulusal veya kültürel çelişmelere göre belirlenir ve şiddetlenir.

 

İşte Türkiye’de, özellikle 2002’den beri toplumsal bölünmeleri ve saflaşmaları belirleyen, sınıfsal çelişmelerden çok, kültürel ve ulusal çelişmelerdir. Toplum bir yandan ve esas olarak seküler kültür-dinsel kültür, diğer yandan da Kürt ulusal çıkarları-Türk ulusal çıkarları arasındaki çelişmelere göre şekillenmektedir. Bu sitede yer alan, 2010 referandumundan sonra yazılmış “Üç ulus!” (http://www.gunzileli.com/2010/09/15/uc-ulus/) yazısı bunu izah etmeye çalışmıştır. Artık, Sünni işçiyle Sünni patron bir safta; seküler-Alevi işçiyle seküler orta sınıflar diğer saftadır. Keza Kürt meselesinde de benzer bir saflaşmadan söz edilebilir. Kürt ulusalcılığı, milli ve kültürel çıkarlarına göre, bazen seküler kültür, bazen dinsel kültür safına kayarak bir sarkaç gibi gidip gelmektedir.

 

Önümüzdeki dönem, bu kültürel savaş daha da şiddetlenecek; ya İslamcı AKP iktidarı, seküler kültürü daha da fazla bastırarak faşizo-İslam bir diktatörlüğü pekiştirecek ya da seküler kültür, bir karşı atakla faşizo-islam diktatörlüğe son verecektir.

 

2013 Gezi isyanı, seküler kültürün İslamcı iktidara karşı büyük bir atağıydı. Sokakları tutan bu atak olmuştu.

 

Bugün sıra İslamcı kültürel atakta. İslamcı iktidardan güç alarak sokakları tutan, eli bayraklı İslamcı kesimdir.

 

Üç yıl önceki Gezi sırasında bir Avrupalı gelip Taksim Meydanı’nda John Lennon’ın Imagine’ni çalmıştı.

 

Bugün Ankara sokaklarında bir Fransız turist, eline tutuşturulmak istenen bayrağı reddetti diye ağır bir şekilde dövülmektedir.

 

Kültürel savaş böyle görüntüler eşliğinde devam ediyor.

 

 

Gün Zileli

1 Ağustos 2016

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI