Darbeler, İktidarlar, Anılar

27 Mayıs 1960’dan sonra

 

“O günlerde, DP yöneticilerinin yargılandığı Yassıada Duruşmaları başlamıştı. Duruşmalar radyodan naklen veriliyordu. Akşamları, acımasız yüz ifadeleriyle ve intikam duygularıyla radyonun başındaki yerimizi alıyorduk. Duruşma başkanı Salim Başol’un o kalın, iktidar kokan sesine hayrandık. Onun, ‘sanıklar getirildiler, bağlı olmayarak yerlerine alındılar…’ sözleriyle başlıyordu duruşma. Ardından sıra sanıkların sorgusuna geliyordu. Zavallı Adnan Menderes’in, Salim Başol’un sert sorularına, ‘hatırlamıyorum muhterem hakim bey hazretleri,’ diye yalvarır gibi cevaplar vermesi, yüreğimizi yumuşatıp, merhamet duygularımızı harekete geçireceğine basıyorduk kahkahayı. Şu koca Adnan Menderes’e bakınızdı! O koca adam meğer ne zavallı, ne korkak, ne aşağılık birisiymiş. Oh olsundu ona! Şimdi yerlerde sürünsün, böyle yalvarsındı işte! İçimden belli belirsiz acıma duyguları geçse de, bunları hemen bastırıyor, ben de Can gibi acımasız bir tavır takınarak, Adnan Menderes ve arkadaşlarının bir an önce asılmaları gerektiğini söyleyip duruyordum. Can, bu konuda benden de aşırı bir ruh hali içindeydi. Mümkün olsa, neredeyse kendisi çekecekti Adnan Menderes’in ipini. Teyzemizin kocası Pertev eniştenin, Yassıada sanıkları arasında olması dahi bu acımasız ruh halimizi biraz olsun yumuşatmıyordu. Ne yapalım efendim, DP’ye hizmet etmeseydi o da. En azından 1957 seçimlerinde milletvekilliğinden çekilebilirdi. Çekilmediğine göre cezasını da çekmeliydi.

 

“Sonunda arzularımız gerçekleşti. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, bir gün sonra da Başbakan Adnan Menderes, İmralı Adasında asılarak idam edildiler. O günkü gazeteler asla gözümün önünden gitmez. Arnavutköy’e gidip gazeteleri almıştım. Gazetelerin birinci sayfası, asılanların boy boy resimleriyle doluydu. Özellikle Adnan Menderes’in idamdan önceki fotoğrafları son derece etkileyiciydi. Bir fotoğraf, idama gitmeden önce son doktor muayenesini gösteriyordu. Üst tarafı çıplak Adnan Menderes ağzını açıp dilini çıkartmış, askeri doktor da bir kaşıkla onun dilini bastırmış, boğazına bakıyordu. Adnan Menderes, o fotoğrafta, çaresiz bir çocuktan farksızdı. Diğer bir fotoğrafta, üstüne beyaz idam önlüğü giydirilmiş, elleri arkadan kelepçeli Adnan Menderes, iki genç teğmenin arasında, bir iskelenin üzerinde ilerliyordu. Gözleri dalgınca bir noktaya dikilmişti. Artık dünyadaki son adımlarını attığını kendisi de biliyor olmalıydı. Gazetenin sol kısmını, uzunluğuna, boydan boya kaplayan fotoğrafta ise, Adnan Menderes ipin ucunda görüntüleniyordu. Beyaz idam önlüğüne, idam fermanı iğnelenmişti. Bu görüntüler karşısında alt üst olmuştum. Bir yandan fotoğrafları inceliyor, bir yandan da Akıntıburnu’ndan ağır ağır yürüyerek eve geliyordum. Birden, içimde, Adnan Menderes’e karşı büyük bir merhamet duygusunun yükseldiğini hissettim. İçim kan ağlıyordu. Ne oluyordu bana böyle? İşte istediğimiz olmuş, onları asmışlardı. Sevinmem gerekmez miydi? Hayır, hayır! Kim olursa olsun, hiçbir insana bu muamele reva görülmemeliydi. Bu, insanlık dışı bir şeydi. Bu asılan insan, artık o eski iktidar sahibi Adnan Menderes değildi. O, askeri doktorun, ‘ağzını aç’ talimatına itirazsız uyan, belki de o anda, hasta olduğu tespit edilip idamının ertelenmesi gibi umutsuz hayallere tutunmaya çalışan elli yaşlarında bir çocuktu. Ne aşağılanması, ne de ipe çekilmesi gerekiyordu. Olması gereken, askeri doktorun onun kulağına eğilip, gülerek, “hadi bakalım Sayın Adnan Menderes, bütün bunların hepsi bir şakaydı, seni asacağımıza gerçekten de inandın mı yoksa,” demesiydi. Ama, ne yazık ki, hayat şaka kaldırmıyordu. Ve on beş yaşında, yetişkinliğe yeni yeni adım atan bir çocuk, o yaşında bir takım insanların idamını istemiş olmanın verdiği ağır yükle omuzları çökmüş, büyük bir acıyla, ağır ağır evine doğru yol alıyordu.”  (Gün Zileli, Yarılma, İletişim, 2002-2015, s. 95-97)

 

 

21 Mayıs 1963’den Sonra

 

“21 Mayıs darbesinden sonra, İnönü hükümeti, 22 Şubat’taki gibi uzlaşmacı bir tutum göstermedi. Darbeciler tutuklandı. Tutuklananlar arasında, Talat Aydemir’in baş yardımcısı olarak adı geçen yarbay Fethi Gürcan da vardı. Süvari subayı Fethi Gürcan, babamın öğrencisiydi ve çok iyi bir biniciydi. Ayazağa kışlasında tertiplenen manialı at yarışlarından onu hatırlıyorduk. Fethi Gürcan’ı tanımamız, yenik Talat Aydemir ve arkadaşlarına sempatimizi daha da arttırıyordu.

 

“Talat Aydemir ve Fethi Gürcan, yargılanıp kısa sürede idam edildiler. Bu, 27 Mayıs’tan bu yana yaşadığımız ikinci politik idam olayıydı. Zaten hasta olan Can, bu idam olayıyla iyice yıkılmıştı. Onu teselli temeye çalışıyordum, ama boşuna.” (Age, s. 114)

 

12 Mart 1971’den Sonra

 

 “Deniz’lerin idamından bir gün sonra Dev-Genç duruşması vardı. Dev-Genç’lilerle konuşarak, idamları protesto etmek için, mahkeme heyeti salona girdiğinde, ayağa kalkmamayı kararlaştırdık. Bu seferki yarım bir direniş değildi. Esaslı bir protestoydu. Salona giren Ali Elverdi ve diğer heyet üyeleri ayağa kalkmadığımızı görünce durumu hemen anladılar tabii. Ama restimizi yutmak niyetinde olmadıkları da açıktı. Bunun üzerine, tek tek isim okuyarak, bizleri ayağa kalkmaya davet ettiler. Ne yazık ki, bu noktada direnişimiz bölündü. Atilla Sarp başta olmak üzere, Mihri Belli kesimine dahil olanlar, adları okununca ayağa kalktılar. Biz kalkmamakta direttik. Bunun üzerine, Ali Elverdi, bize, ‘duruşmadan atma’ cezası verdi. Canımıza minnetti.

 

“Artık Deniz, Hüseyin ve Yusuf aramızda değillerdi. Artık, ‘Arka-Hücreler’den, Selda’nın acılı ezgisi duyulmuyordu. 6 Mayıs 1972, yalnız, hiçbir sıfatın tanımlayamayacağı kadar büyük olduklarını idam sehpasındaki duruşlarıyla kanıtlayan bu üç devrimci gencin, cellat bir rejimin pençesinde boğazlanmasının değil, aynı zamanda, yaklaşık on iki yıl süren “devrimci kahramanlık” döneminin kapanışının da tarihiydi!” (Age, s. 582-583)

 

 

12 Eylül 1980’den Sonra

 

 “İdam sehpalarının gölgesinde yapılan bu ‘açılışın’ ardından, cunta başkanı Evren ve çevresindeki, verdikleri kurulu oyuncak izlenimi ile kendilerinde bireysel irade ve kuvvet namına hiçbir şey bulunmadığını açıkça gösteren diğer ‘kuvvet’ komutanları, 5. senfoninin eşliğinde,  ‘tahta’ çıktılar. Bu hazin olduğu kadar utanç verici töreni televizyondan izlemiştim. Tüm devlet erkânı, yerleri süpüren cübbeleriyle birlikte, yeni ‘padişahın’ ve maiyetinin önünden geçip temennada bulunuyorlardı. Bu manzarayı seyrederken, kişiliksiz, aşağılık bir yaratık olmanın, devlet erkânı içinde yer almanın başta gelen şartı olduğunu düşünmüştüm.” (Gün Zileli, Havariler, İletişim, 2002-2011, s. 458)

 

 

Gün Zileli

26 Temmuz 2016

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI