Nizam Karaağar’ın Cumhuriyet Kitap ekinde çıkan Çanlar’la ilgili yazısının tam metni

Bu yazı, 21 Temmuz 2016 tarihli Cumhuriyet kitap ekinde farklı bir başlıkla ve biraz kısaltılarak çıkmıştır. Tam metnini yayınlıyoruz.

 

Çanlar, Bizi Bir Şölene mi, Yoksa Cenaze Törenine mi Çağırıyor?

 

 

“Tarihte ilk roman yazarının yaratıcılığı”nın ne olduğu üzerine kafa patlatan Proust, Kayıp Zamanın İzinde’nin en belirgin ve sürekli karakteri François’in (François, 7 cilt boyunca her koşulda varlığını sürdüren, her konu ve olayla ilgili fikri, tavrı ve mimiği olan, anlatıcı Marcel’in evindeki hizmetçidir), roman karakterlerinin “gerçek” olmadığına dair görüşünü kabul eder ve bu gerçek olmamayı, gerçeği algılamanın neredeyse başat koşulu sayar. Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’ki anlatıcısı olarak Marcel ile François’in, roman karakterlerinin “gerçekçi”liği tartışmasından yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Roman karakterleri ve o karakterlerin içinde oluştukları, içine dağıldıkları, içinden geldikleri, içinde debelendikleri, öldükleri, yitip gittikleri olaylar gerçek değildir ve gerçek olmadıkları için de hakikidirler. O kadar hakikidirler ki, okuyucu, kurgusal olan romana kendini yerleştirir ve kendi yaşanmışlığıyla roman arasında ilişkiler kurar. Proust’a göre, tarihteki ilk roman yazarının bu yaratıcılığı, okuyucuyla gerçekten bağ kurabilmek için gerçek kişileri ortadan kaldırıvermekten ibaretti. Gerçek kişi, kendisiyle ne kadar yakın bir ilişki kursak da büyük ölçüde duygularımız tarafından algılanır, dolayısıyla saydam değildir. Başına büyük bir felaket geldiğinde, ona ilişkin olarak kafamızda taşıdığımız bütünsel kavramın izin verdiği ölçüde duygulanabiliriz. Romancının buluşu, ruhun nüfuz edemediği bölümlerin yerine ruhumuzun nüfuz edebileceği unsurları yerleştirmektir.

 

Dostoyevsky’nin Stavrogin’i, Flaubert’in Madam Bovary’si, Proust’un Swann’ı, Joyce’un Bloom’u, Woolf’un Mrs Dalloway’ı, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i gibi Gün Zileli’nin Yelena’sı da varlığı ve eylemleriyle gerçek değil, hakikidir.  Bu noktadan itibaren, bu tür varlıklar, eylemleriyle, duygularıyla bize mal olduklarına, artık içimizde oluştuklarına, kitabın sayfalarını çevirirken nefes alıp verişimizin, bakışlarımızın yoğunluğunu onlar belirlediğine göre, bize gerçek görünmelerinin ne önemi vardır? Romancı bizi bir kez bu duruma soktuktan, duygularımızı yoğunlaştırıp bizi bir rüya alemine  sürükledikten sonra, gerçek hayatta yaşanmaları yıllar alacak olayları, mutlulukları, talihsizlikleri peş peşe yaşatır bize. Bir nevi “büyücü” olan romancı, kurgusal adına gerçekle kavga eder, üstelik bunu bizler için yapar. Böylece Joyce’un bize bir günü 841 sayfada, Proust’un 70 yılı 7 ciltte, Woolf’un Orlando’nun 5 asrını 300 sayfada anlattığı gibi, Gün Zileli de gerçekleşmiş Ekim, yarım kalmış İspanya ve kurgusal olarak gerçekleşecek Türkiye devrimlerinin 100 yılını 252 sayfada anlatabilir. Hakiki olan, Sinbad’ın tüm şehirleri uçan halıyla dolaşması değil, bir kadının Şehrazat gibi ölümsüzlüğe ulaşmasıdır.

 

Çan ve Ezan

 

Çan sesi Ezan sesinden farklıdır. Ezanın çağrısı, ritmi ve amacı rutindir. Önceden ve bir daha değişmemek üzere vakitle sabitlenmiştir. Çan öyle değildir. Farklı zamanlarda çalındığında insana ürperti verir. Çan, sadece ibadete çağırmaz, aynı zamanda felaketin sesli imgesidir de. Ezan mümini ibadete çağırmakla sınırlıyken, çan ürpertiyi genel kılar. Çanın ezandan bir diğer farkı orantısızlıktır ve bu sadece zangoçtan kaynaklanan bir orantısızlık değildir. Çan tehlikenin yanı sıra matemi de çağrıştırır.

 

Gün Zileli, yüzyılın doruğundan çanların iplerine asılıyor ve romanın ilk sayfasından itibaren çanlar çalmaya başlıyor. Romanın son sayfasına gelindiğinde, yeryüzü, geçmişle birlikte okuyucunun beyninde yankılanıyor.

 

İlk çan: “Nasıl ki dünya kendi çevresinde bir günde, güneşin çevresinde bir yılda dönüyorsa, devrim de dünyanın çevresinde bir asırda döner.”

 

Kant, devrimi ilkin bir “mucize”, ardından da “coşku derecesinde özlem birliği” olarak tanımlamıştı. Kant’a göre Devrim, değil içinde yer alanların, karşısında yer alanların bile, bir tiyatro seyreder gibi zevkle seyrettikleri geçmiş, şimdi ve geleceğe ilişkin işaretlerle bezenmiş bir şölendir. Gel gör ki, tüm devrimler, bırakın kendi karşıtlarına bile zevkli bir sunum vermeyi, kendi çocuklarını bile canavarca bir iştahla yemekten geri durmadı. Bu, sadece Fransa, Ekim, Çin vb. devrimlerinde değil, belki de ilk büyük sosyo-politik devrim olan İslam Devrimi’nde de tezahür etmiş bir lanetti. Hendek’te başlayan Devrim’in iç kıyımı, Kerbelâ’da Peygamber Muhammed’in tüm zürriyetini kurutma caniliğine varmıştı.

 

Gün Zileli, bizim Kerbelâ’mızın üstündeki, demagojisiyle karşıtı suçlama politik-psikolojisiyle, dogmatizmle epeyce kalınlaşmış örtüyü aralayarak, sıradan insanların o devrim hercümerci içindeki kırılma ve dönüşmelerini anlatıyor. Nazi hapishanelerinin adını ezbere bilen, SS işkence yöntemlerini en ince ayrıntısına kadar analiz eden “bizim mahalle”ye, Lubyanka hapishanesini, Ekim Devrimi’nin Lenin ve sonra Stalin önderliğindeki Çeka, GPU ve NKVD’sini, bunların nasıl birer cinayet şebekesine dönüştüğünü duyuruyor.

 

Çan’ın ilk vuruşu dehşet verici bir ifşayı haber veriyor. Gün Zileli, “geçmişin geçmediğini”, böyle zannetmenin bir aldanış olduğunu, “geçmişte kaldı” demenin konformist bir yanılgı olduğunu vurguluyor. Evet, geçmiş geçmemiştir, çan sesleri bu uyarıyı yapıyor. Bizim Emevimiz, Kerbelâmız bizimle birliktedir.

 

İkinci Çan: Her şey değişirken bazı şeyler değişmez

 

Ekim devrimi gerçekleşmiştir. Soylu bir aile olan Obolensky ailesi bir başka ülkeye sığınmacı olabilmek için yollara düşer. Odesa yolculuğu esnasında Yelena’nın gördüğü manzara dehşet vericidir. Yelena aynı manzaralarla İspanya’dan Fransa’ya kaçan sığınmacı kalabalıkları için de karşılaşır. Bugün Ege kıyılarında gördüğümüz manzaralara o kadar benzer ki bu manzaralar. Çağlar ve zamanlar değişmiş, sığınmacının kaderi, ebeveynleriyle birlikte sürüklenen sabilerin kaderi değişmemiştir.

 

Üçüncü Çan: Gazeteciler

 

Biz bugün binlerce yılın en ayrıntılı olaylarını gazeteciler sayesinde öğreniyoruz ve yine bugünkü tek parti iktidarının hiçbir şeyini gazeteciler sayesinde bilemiyoruz. Birçok şeyi gazeteciler sayesinde biliriz ve birçok şeyi gazeteciler nedeniyle bilmeyiz.

 

Çanlar, bilmemizi imkânsız kılan ve her gün hakikat karşısında iktidarı haber yapan bir gazeteciliğin anatomisini hikâyeler eşliğinde anlatırken, bir tür gazeteciliğin omurgasızlık halini de ifşa ediyor. Bunu ifşa eden çan sesi, bugün fahişelik diye karalanan beden satmanın, aklın satılmasının yanında çok çok masum kaldığını da bize duyuruyor. Bu anlamda, çanlar romanının sonunda, bedenini satan iki kadın apartmandan çıkarken, aklını satan Serhat Ocaklı’nın onlarla apartmanın kapısında karşılaşması son derece anlamlıdır.

 

Çanlar her birimizin beyninde bir uyarı gibi çalıyor. Çan sesleriyle yeniden bir araya geldiğimizde, bunun bir şölen mi, yoksa bir cenaze töreni mi olduğu, toplandığımız yerde değil, toplanmadan önceki hallerimiz ve toplandıktan sonra neyi nasıl yapacağımızla ilgilidir.

 

 

Xezal Nizam Karaağar

30 Nisan 2016

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI