Sığınamayanlar Bazen Bir Kitaba Sığınabilir…

Radikal kitap sitesinden

 

896145

 

 

Aytekin Yılmaz, Sığınamayanlar, Doğan Kitap, 2016

 

 

Bir bakıma yazar Aytekin Yılmaz’ın kendisiyle özdeşleştirilebilecek Cevher’in dışında kalan dört kırgın mahpus; Sadık, Sara, Besna ve Keya sığınacak bir yer bulamayıp bir kitaba sığınmışlar, kitap onlara kol kanat germiş, seslerini, acılarını, hayal kırıklıklarını, yıkımlarını, yaşama ilişkin umutlarını ve umutsuzluklarını duyurmuş, çok mu? Bu dünyada basacak yeri olmayanlara günün birinde birileri kapılarını açabilir, onlara ses verir, seslerini duyup satırlara geçirebilir. Sara’nın dediği gibi: “Bu yaşadığımız trajedilerin bir anlatıcısı olmalı.” (s. 181) İşte Cevher bu anlatıcıdır: “Ben devrimin iyi bir kahramanı olayım derken, acılı mağdurların hikâyelerine yazıcı oldum.” (s. 337)

 

Aytekin Yılmaz’ı ilk kez Labirentin Sonu’yla (İletişim, 2003) (http://www.gunzileli.com/2003/09/01/icimizdeki-hapishane/) tanıdım. Dağbozumu (Doğan Kitap, 2011) (http://www.gunzileli.com/2011/04/04/dag-bozumu-romani-orgutsel-bozulmanin-anatomisi/) romanı izledi bu anlatımı ve ardından daha öncekilerin doruk noktası olarak Yoldaşını Öldürmek  (İletişim, 2014) geldi. Sığınamayanlar’a ilk üç kitabın bir toparlaması, hepsinden derlenmiş bir kolaj gibi bakmak da mümkün ama bence onu, daha önce anlatılanların toplumsal ve ruhsal köklerine edebi bir anlatım ve kurguyla yapılmış analizci bir yolculuk olarak görmek sanırım daha doğru.

 

Bir yandan örgütlerinin infaz politikalarını reddeden, diğer yandan hapishane idaresinin pişmanlık dilekçesi imzalamaları yönündeki baskılarına uzun yıllar hapis yatmayı göze alarak direnen Sığınamayanlar’ın iki kahramanı Cevher ve Sadık, bağımsız mahpusların son derece zor ve irade isteyen tutumunu sebatla sürdürür ama çaresiz kalıp pişmanlık belgesini imzalayan Sara, Besna ve Keya’yı da yargılamak yerine onları anlamaktan yana bir anlayış ortaya koyarlar. Böyle bir tutumda sebat etmek, bol kayalıklı sığ bir denizde tekneyi kayalara çarpmadan yönlendirmek kadar zor bir iştir. Keza, özgürlük ve hapislik üzerine ayrıntılı, derinlikli düşünen bir yazar olarak Aytekin Yılmaz’ın Sığınamayanlar’ının,çalkantılı bir denizde, iktidar, baskı ve yalan kayalıkları arasından ilerlemek zorunda olan tekneler için kılavuz gemi görevini yerine getirecek bir eser olduğunu düşünüyorum.

 

 

Savaş, Devlet, Örgüt

 

Yukarıda alıntıladığım, Sara’nın sözünü ettiği trajedi özellikle savaş ortamında yoğunlaşmaktadır. Savaşın tarafı, bildiğimiz klasik savaşlarda olduğu gibi iki devlet değildir. Bu savaşın bir tarafında devlet varsa, karşı tarafında bu devletin baskısından kurtulma ve özgürlüğe kavuşma özlemi vardır. Genç insanlar, genç erkek ve kadınlar böyle bir özlemle katılmışlardır devletin karşısında özgürlüğü savunduğunu söyleyen örgüte. Ne var ki, örgüt de aslında minyatür bir devlettir ve belki biraz da minyatürlüğü nedeniyle, özellikle çetin savaş koşullarında, bilinen devletten bile daha baskıcı olduğu zamanlar olabilmektedir: “Devlet ile henüz iktidar olamamış örgüt arasındaki fark; ihtiyar kurtla genç kurt arasındaki farktır. Hangisinin daha zalim veya özgürlükçü olduğunu sıkılmış dişlerine bakarak anlayabiliriz ancak.” (s. 158)

 

Sığınamayanlar’da, bu iki kutuptan “henüz” iktidar olamamış olan örgütün kendi üyelerine karşı zalimce ve baskıcı bir yönelime girmesi, mağdurlartarafından karşıtına dönüşmek deyimiyle ifade edilmektedir: “Darbe döneminde devletin birçok işkencesine maruz kalmış olanların daha adaletli, daha vicdanlı olması gerektiğini düşünüyor, bekliyordum. Bula bula karşıtına benzemiş yoldaşlar bulmuştum.” (s. 94) “İnsan savaştığı, eleştirdiği bir güce benzememeliydi; karşıt olduğun bir gücün araçlarını kullanmaya başlayınca ona benzediğini o günlerde henüz anlamıyordum.” (s. 97) “Devlet köylülerden vergisini topluyor, vatan görevi diyerek gençlerini zorunlu olarak askere alıyordu. Biz de devlet gibi çalışıyorduk. Halktan para, gıda malzemeleri gibi lojistik ihtiyaçları karşılıyorduk.” (s. 130) “Gerçekten aşırı şiddete maruz kalmışlık, insanda benzerini yaratıyor.” (s. 161) “Özgürlük, sosyalizm savaşı verdiğini söyleyenlerin muhalif oldukları egemen devletle benzeştiğini görünce insan birçok şeyden soğuyor.” (s. 319)

 

Gelecekte tasarlanan toplumun aynasıydı bugünkü örgütün uygulamaları: “Bu örgütlerle diyelim ki devrim yaptık, ne değişirdi…? Çok şeyin değişmeyeceğini, belki de daha kötü olacağını henüz iktidar olmadan, kendi küçük iktidar adacıklarımızda yapmış olduğumuz pratik uygulamalardan anlayabiliriz.” (s. 156)

 

Dolayısıyla devletle örgüt ortak bir noktada buluşurlar: “…devletlerin ve örgütlerin vicdanı yoktur.” (s. 165) Sonuçta bu buluşma, hapishanelerde örgütten bağımsızlaşmış, ancak devlete de teslim olmamış, bağımsızlar denen kesimin hem devletin, somutta hapishane idaresinin, hem de örgütün ortak baskısına uğramasına yol açar. Devlet, “bana teslim olmazsan, seni örgüte teslim ederim” der bağımsız bireye; örgüt ise, “benden ayrılanlar mutlaka devlete teslim olur” diyerek devlete teslim olması için zorlar onu. Örgütten koptuktan sonra adı “Kılıç Kalesi” diye geçen hapishaneye sevk edilen Cevher’e, pişmanlık yasasını imzalamayacağını ifade ettiğinde söylenen ilk şey şudur: “Bu tür tutumlarını sürdürenleri, geldiği yere, yani hangi örgütten gelmişse onların içine geri gönderiyoruz.” (s. 28)

 

Aytekin Yılmaz, bağımsız mahpusun durumunu şu sözlerle anlatıyor: “…bir hapishanenin iç mekânında ‘bağımsız’ olmak ve orada yaşamak oldukça zordur. Her siyasi bağımsız mahpus, devlet ve örgüt arasında sıkışmış hisseder kendini. Devletlerarası hukukta ‘sığınmacılık’ diye bir kurum vardır. Bir ülkede bir devletin fazlasıyla baskısına uğrayan birey, başka bir ülkeye, başka bir devletin himayesine sığınabilir. Bu, 1951 Cenevre Antlaşması’yla dünya çapında yürürlüğe girmiş bir haktır. Peki kendi örgütünde baskıya uğrayan bireyin sığınacağı bir yer, buna ilişkin bir anlaşma var mıdır? Hayır, yoktur… Dışarıda sıkıştığınızda kaçıp kurtulabilirsiniz ama hapishanede öyle bir şansınız yoktur.” (s. 48-49) “Hapishane idaresi örgütün baskısından kaçacak olanların kendisine sığınacağı beklentisi içindeydi. Aynı beklenti örgütler için de söz konusuydu. Onların iddiası da, örgütü terk edenlerin önünde sonunda idareye sığınacağı yönündeydi… ‘ne kendilerine ne de idareye yâr olan’ ‘bağımsızlar’ın varlığından iki taraf da hiç mi hiç hoşlanmıyordu.” (s. 49)

 

Aytekin Yılmaz, anlatımlarında son derece objektiftir. Örgütleri, sözünü hiç sakınmadan sertçe eleştirirken, onların hapishanelerde verdikleri mücadeleyle elde ettikleri kazanımları inkâr etme ya da görmezden gelme tutumu içine girmez. Tam tersine. Sevk edildiği “Kılıç Kalesi” hapishanesine yeni gelenlere uygulanan aşağılayıcı, çırılçıplak soyma uygulamasından sonra defterine şunları yazar Cevher: “Soyunup giyinmek bana ağır gelmişti. Örgütlerin bulunduğu hapishanede bunu yapamıyorlardı.” (s. 27)

 

 

Hukuk Yoksa…

 

Devrimci kesimde hukuk eskiden beri küçümsenen bir şeydir. Burjuva hukukunun bir yönüyle sömürü ve eşitsizliği gizleyen bir örtü işlevi görmesi, sol kesimlerde hukuka karşı böyle bir kayıtsızlığı, hatta reddiyeyi doğurmuştur. Oysa her toplumun gerçek ve örtüsüz bir adalete ulaşabilmek için adalet yokluğunun boşluğunu bir ölçüde doldurmaya hizmet edecek bir hukuka, yani insanların adalet arayışını ve duygusunu az çok karşılayacak, halihazır devletin baskı organları karşısında bireysel haklarını biraz olsun kollayacak bir toplumsal sözleşmenin kurallarına ihtiyacı vardır. Bunun olmadığı yerde ya “orman kanunları”nın ya zorbaların ya da her düzeydeki iktidar sahiplerinin sahte hukukunun borusu öter.

 

Sığınamayanlar’da bu hukuksuzluğun ya da sahte hukukun örneklerine bol bol rastlıyoruz. Örneğin Sadık’ın, akıllara durgunluk verecek ölçüdeki acı öyküsünden, nasıl infaz edildiğini öğrendiğimiz Civan’ın sözde yargılaması sürerken arka tarafta mezarının kazılmaya başlanması, tipik bir gösteri mahkemesi örneğidir: “… meğer biz mahkeme yaparken az ötemizde üç yoldaşımız ellerinde kazma kürek mezar kazıyormuş.” (s. 138-139) Aslında örgüt, bir militanını fiziken öldürürken, eline silah tutuşturup infazı uygulamak zorunda bıraktığı bir başka militanını da manevi bakımdan öldürmektedir. Bu durum, Sadık’ın ağzından şu cümleyle özlü bir şekilde ifade edilmektedir: “Birini öldürdüm ama onunla birlikte yaşama sevincimi de öldürmüş oldum.” (s. 41)

 

Sığınamayanlar’da anlatılan Meryem’in öyküsü gerçek bir yürek sızısıdır. İnsan okurken, “artık bu kadarı da olmaz. İnşallah bu, Aytekin Yılmaz’ın kurgusudur.” diyor ama hiç sanmıyorum ki öyle olsun. Bir kamp komutanının tecavüzüne uğrayarak hamile kalan ve bunu altı ay boyunca gizleyen Meryem, olay ortaya çıkınca “yoz ilişkiden” yargılanır. Tecavüzüne uğradığı kamp komutanı, Meryem’in kaldığı kampın komutanıyla işbirliği yaparak, yargılamayı ve sonuçlarını “merkez”den de saklayıp uyduruk bir yargılama mizanseni düzenler ve Meryem’i, altı aylık bebeğiyle birlikte ölüme gönderir. Sahte yargılamaya tanık olanlar, özellikle kadınlar bu alçakça uygulamaya isyan ederlerse de çifte cinayeti engelleyemezler. (s. 229)

 

Hamile bir kadının, bırakın idam edilmeyi, hapse bile atılamayacağı, bütün ülkelerin yasalarında yazılıdır. Hatta Sophie Loren’in oynadığı “Adelina of Naples” filmi bunu konu alır. Bir kadın, hapse girmemek için durmadan hamile kalır. Hamile kadınların idam edildiği, faşist rejimlerde bile görülmüş bir uygulama değildir.

 

Sığınmacılar’da, iç işleyişine ilişkin birçok olgu aktarılan örgütün hukuksuz uygulamaları geride çok sayıda yeri belli olmayan mezar bırakmıştır. Daha sonra örgüt, infazların ne derece “hukuki” olduğunu araştırmak üzere bazı bölgelerde bir “Araştırma Komisyonu” kurar ama komisyon yine merkezin ve yerel komutanlıkların çabalarıyla bir sonuca varamaz hale getirilir. Fakat  “araştırma” döneminde aileler de harekete geçip kamp yerlerine gelmeye başlamışlardır. Aileler, çoğu, örnekleri bol bol anlatılan, örgütün “yoz ilişki” adını taktığı aşk ilişkileri nedeniyle mahkûm edilmiş oğullarının ya da kızlarının infaz edildiğini ya da intihar ederek öldüklerini bilmektedirler. Tek istedikleri, çocuklarının mezarları, kemikleridir. Otuz kadar gerillanın örgütün emriyle giriştiği kazı sonucu Asya’nın kemiklerine ulaşabilen babasının, “Artık bir mezarımız oldu ya buna da şükür!” sözleri yaşanan trajedinin boyutlarını ortaya koymaya yeter.

 

 

Acılardan Damıtılmış…

 

Aslında Sığınamayanlar üzerine sayfalarca yazılabilir. Örneğin elimde, örgütün “yoz ilişki” dediği aşk yasağı üzerine bir sürü acılı aşk ve ölüm öyküsü notu var, fakat bunlara girersem bu yazının boyutu çok büyüyecekmiş gibi görünüyor. Pişmanlık ve itirafçılıkla ilgili notlarım da bir hayli. Bu konuya kısaca değindim yukarıda, gerisini Sığınamayanlar’ı okuyacak olanlara bırakıyorum. “En kötü hapishane, içinde kalmakta olduğunuz hapishanedir” diye yazarak hapishanenin ne olduğu konusundaki görüşünü özlü bir şekilde ifade eden Aytekin Yılmaz’ın Sığınamayanlar’ı, hapishanede yatma kılavuzu olarak da okunabilir. On yılını hapishanede, kendisiyle birlikte tüm mahkûmların acılarını sırtında taşıyarak yaşamış ve acıları damıtmış bir insanın yazdığı bir mahpus kılavuzudur bu, kolay değil.

 

“Dışarıdan içeriye giriş yapılan kapılar içinde en geniş ve kapsayıcı kapı hapishane kapısıdır. Fakat içeriden dışarıya açılan kapı tersine dardır.” (s. 344-345)

 

 

 

Gün Zileli

13 Şubat 2016

 

 

 

 

 

 

 

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI