Savaş ve rejim (yahut tarihte “değnekçiliğin” rolü üzerine) – Foti Benlisoy

 Başlangıç sitesinden alınmıştır.

İçeride doğrudan, dışarıda (yani Suriye’de) ise şimdilik vekiller aracılığıyla sürdürülen savaş, Erdoğan-AKP’nin karşı karşıya kaldığı en ciddi krizi aşmasında belirleyici oldu. AKP savaş aracılığıyla “devlet” katında yeni tutamaklar buldu; toplumsal düzeydeyse “millilik” ve “yerlilik” gibi temalar etrafında örülen yeni bir “bütünleştirici” ve seferber edici üst anlatıyı gündeme getirdi. Anayasa değişikliği, “Türk tipi” başkanlık ve “mutlakiyetçi/şefçi hâkim parti rejimi”, savaş içerisinde ve savaş aracılığıyla, onun “dost ve düşman” mantığını en aşırı biçim ve sonuçlarına vardırarak gündeme geldi.

Savaşın devlet-rejim kurucu işlevi bize özgü, “milli” bir haslet değil elbette. İnsanın aklına hemen ve kolayca Cezayir savaşı ve Fransa’da yarı başkanlık eksenli 5. Cumhuriyetin inşası geliyor. Ancak gelin üşenmeyip (esas meselemize biraz sonra geri dönmek üzere) biraz daha “derinlere” inelim: Harp etmekle devlet kurmak arasındaki karşılıklı ilişki meselesi, hele hele bugün “ulus devlet” dediğimiz devlet formunun Avrupa’da oluşma sürecinin belli savaş yapma biçimleriyle bağı meselesi, üzerinde çokça kalem oynatılmış bir husus. Bu konuda hızını alamayıp (bir teknolojik indirgemecilik örneği olarak) soyluların kalelerini, dolayısıyla da feodal parçalanmışlığı alteden topçuluktaki gelişmelerin modern devletin ebesi olduğunu iddia edenler dahi var.

Belli devlet formlarının ya da siyasal rejimlerin ve bunlarla bağlantılı sınıf konfigürasyonlarının savaşla ilgisi de çokça tartışılmış bir konu. Mesela “sosyal devletin” oluşumunun (dolayısıyla işçi sınıflarının devlete içerilmesinin) Birinci Dünya Savaşı gibi “topyekûn savaş” deneyimleriyle ilişkisi ya da Fransız, Rus veya Çin devrimlerinde olduğu gibi “devrimci-kurucu iktidarların” tesisinin savaşla bağı, üzerinde çokça kafa patlatılmış meseleler. Savaşın “içe” ya da “dışa” karşı olması da önemli değil. Yunanistan, İspanya ya da Kolombiya’daki iç savaşlar hep belirli bir rejimin teşekkülünün zeminini oluşturan çatışmalar. Örnekler daha da çoğaltılabilir: Thatcherizmi kalıcılaştıran Falkland savaşı, “Meksika tipi başkanlık sistemini” mümkün kılan “uyuşturucuya karşı savaş” vs. vs.

Charles Tilly, bu konuda bir adım öteye de gider ve devlet kurma sürecini organize suçla (korsanlıkla, haydutlukla, modern mafyayla) analoji içerisinde düşünür. Savaşla yağma ve talana dayanan eşkıyalık ve korsanlık arasında yüzyıllar boyunca çok ince bir sınır olduğu zaten malum. Bu analojide devleti, mevcut veya muhayyel bir tehdit karşısında belli bir insan topluluğuna “koruma ve güvenlik hizmeti” sağlayan ve bunun için de belli bir maddi (haraç) ve sembolik (rıza) karşılık alan bir gangstere benzetmek mümkündür.

Devletin şiddet imal ve kontrolü, şiddeti tekelleştirme çabası hep bu “hizmet sunumunun” gereğidir. Söz konusu “hizmet”, sınıflı bir toplumda elbette esas itibariyle asimetrik karakterlidir, yani eşit olarak dağılmaz. “Korumanın” gerçek hedefi, belirli toplumsal aktörleri ve onların öznesi olduğu tahakküm ve sömürü ilişkilerini iç ve dış tehditlere karşı kollamaktır. Karl Liebknecht’in militarizmin bu “içsel” boyutunu, “halkın ve özellikle de işçi sınıfının bağımlılık altında tutulması amacıyla ordunun iktisadî ve siyasal mücadelede zor aracı olarak kullanılması” olarak tanımladığını geçerken hatırlatıp devam edelim.

Söz konusu tehlikelerin gerçek ya da gerçek dışı olması, hatta bu tehditlerin bizzat bunlara karşı koruma “hizmeti” sunan güç tarafından üretilmiş olması çok önemli değildir. Bir hükümetin dış, hatta iç tehditler kurgusu ve imaline başvurarak yaşamlarını bizzat tehlikeye attığı yurttaşlara dönüp onları güya korumak-kollamak üzere devreye girmesi, az rastlanan bir durum değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında sistematik olarak imal edilen “kızıllar” paranoyasının, ABD’ye içeride muhalefeti bastırmak, uluslararası ölçekteyse vassalları üzerinde “jandarma” pozisyonu elde etmek için sağladığı avantajları düşünmek yeter.

1 Kasım seçimlerinde AKP’nin gösterdiği “başarı”da bu durumun bir başka örneği olarak pekâlâ ele alınabilir: Müzakere sürecini “buzdolabına koyup” hızlıca savaşa girişen “saray”, adeta bir şok doktrinine başvurarak,“teröre karşı savaş” söylemini ve Türk milliyetçiliğinin tüm kadim korku ve seferberlik temalarını kullanarak oluşan güvenlik kaygılarını süratle kendi lehine çevirebildi. “İstikrar” söylemi, “tehlikelerle” karakterize olan, kırılganlaşmış iç ve dış siyasal konjonktür gereği paralize olmuş, gerçek ya da muhayyel tehditler karşısında afallamış toplumda çokça “alıcı” bulabildi.

Önce arabanızın lastiğini patlatıp ya da kaportasını bizzat çizip sonra bunların bir daha yaşanmaması için size belli bir bedel karşılığında “koruma” vaadeden değnekçininkine benzetilebilecek bu siyasal strateji oldukça başarılı oldu. Bizzat yukarıdan aşağıya kışkırtılan emniyetsizlik ve şiddet ortamında güvenlik ve istikrar temaları etrafında saldırgan bir siyasal-sosyal blok oluşturulabildi. Bu stratejinin karşısında durabilecek, onu etkisizleştirebilecek olan savaş karşıtı bir toplumsal hareketin mevcut olmadığı koşullarda başka bir sonuç da muhtemelen beklenemezdi.

Ancak söz konusu stratejinin de sınırları var elbette. Mesela diğer güç odakları (örneğimizde devletler), savaşa ve dolayısıyla bu stratejiye rıza göstermeyebilir, onu uluslararası sistemin istikrarı açısından “tehlikeli” sayabilirler. Bu bizde daha çok “dışarıda” yürütülen savaş için, yani Suriye söz konusu olduğunda dikkate alınması gereken bir faktör. ABD (dolaylı olarak) ve Rusya (doğrudan doğruya), Türkiye’nin vekâleten yürüttüğü savaşa, uluslararası sistemin gerekleriyle alakalı ciddi sınırlar dayatıyor mesela. Ancak aynı şeyi “içeride”yürütülen savaş için söylemek pek mümkün değil. AB’nin mültecilerin Türkiye’ye tıkılması karşılığında öyle pek bir şeye itiraz edeceği yok zaten. ABD de (Biden ziyaretini düşünün) iktidarın kimi uygulamalarına eleştiriler yöneltse de (oldukça kırılganlaşmış bir bölgede ihtiyaç duyduğu bir müttefiği uzaklaştırmamak adına) Türkiye’nin “terörle mücadele hakkını” tanıyor, yani içerideki savaşa yol veriyor.

Savaş yoluyla rejim inşası stratejisinin ikinci sınırı, bu rejimin müstakbel tebaasıyla, yani bizlerle alakalı. Tebaanın rejimin sunduğu “koruma” hizmeti karşılığında ödediği bedeli yüksek bulmaya, kazanıldığı iddia edilen “güvenlik” karşısında insani, sosyal, ekonomik açıdan kaybettiklerini ağır bulmaya başlaması pekâlâ mümkündür. Öyle bir an gelir ki yitirilenler, “koruma-güvenlik karşılığı haraç ve rıza” ilişkisi için ödenenler terazide ağır basmaya başlar. Böylesi bir durum oluştuğunda savaşın meşruiyeti, o savaşın mümkün kıldığı rejimle birlikte ciddi bir inanırlık krizi yaşayacaktır. Oluruna bırakılacak iş değil elbet. Bize düşen, savaş karşıtı toplumsal basınç vasıtasıyla böyle bir krizin temellerini atmaya çalışmak. Savaş aracılığıyla bütün bir ülkeye biçilmek istenen o “deli gömleğini” herkesin, hepimizin istisnasız giymek zorunda kalacağını ısrarla anımsatmak. Yoksa kaybettiklerimiz gerçekten çok olacak. İşimizin kolay olduğunu söyleyecek değilim ama başka çare de yok gibi…

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI