ogürsel / MARKS’IN PATATESLERİ (2)

KABİLE’NİN REİSİ; BAŞKAN OLUR MU?

Ülkede yaşanılan çatışma, yokolmakta olan kültürün son direnişi; o yüzden bu denli acımasız; her ahlaksızlığı, kalleşliği yapmakta kendinde hak bulabiliyor.
1850’lerin Fransa’sı! “Küçük toprak sahibi” zihniyetin, iki yüzlü kasaba esnafı kültürünün çırpınışı; hayatını uzatma gayreti içinde “reis’e” sığınıyor.

” Seçilmiş Ulusal Meclis, ulusa metafizik bir bağ ile bağlıdır, ama seçilmiş cumhurbaşkanı, ulusa kişisel bir bağ ile bağlıdır. Ulusal Meclis, elbette ki çeşitli üyelerinde ulusal ruhun başka, başka yönlerini temsil eder, ama bu ulusal ruh, asıl cumhurbaşkanında cisimleşir. Başkan, meclis karşısında bir çeşit tanrısal hakka sahiptir. O, halkın sayesinde başkandır.”

Bu aslında bir “Başkanlık” değil, bir “Reisliktir.” Kabile Reisi, üyeleriyle “kişisel” ilişki kurar. Temsil etmez; onların “kendisi” olarak oradadır! Kabile üyelerinin iradesini de devralmıştır. Kural koyar, savaşçılara emreder, hata yapanı cezalandırır. Yasama, yürütme ve yargılama görevlerini denetimsiz gerçekleştirir.
Yaşadığımız trajik “saçmalıklar”, modern veya yarı-modern, çok dilli, çok inançlı, iş bölümünün geliştiği, farklı ekonomik çıkar gruplarını içeren heterojen bir toplumda, “Başkanlık” adı altında bir Totaliter Diktatörlük modelini dayatmanın sonuçlarıdır.
“Reis” çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı, işbölümünün ileri derecede geliştiği karmaşık bir toplumu yönetemez; çoğunluk tahakkümü uygular. Etnik, inançsal farklılıkları kullanarak, sürekli değişen ittifaklarla toplumu birbirine düşman eder; iktidar süresini uzatır. Reis olma, kalma adına kendine biat etmemiş her ittifakını “sırtından bıçaklarken”, bu arada polis ve askerî terör araçlarını ele geçirmek için ihtiyaç duyduğu zamanı ve pozisyonu da kazanmıştır. İttifaklar bunun içindir; küçük hesapçı müttefikler, sanki sonsuz bir kaynaktır; iktidarın ihtiyaç duyduğu her an koşarak gelir; hem de sırtına bir çelik plaka koymadan! Hep unuturlar; iktidar bu ruhu çözmüştür. (Bakınız D. Baykal çağrısı!)
BONAPARTİZM DEVLETİ NASIL ELE GEÇİRİYOR?
Bilinir, iktidar her zaman bir “yemleme” sanatı olmuştur; yiyecek ve yedireceksin.

“Cumhurbaşkanı “krallık erkinin bütün hassaları ile, bakanlarını Ulusal Meclisten bağımsız olarak atamak ve görevden almak hakkı ile, yürütme gücünün bütün eylem olanaklarına sahip, tüm devlet görevlerini elinde bulunduran ve böylece de Fransa’da her rütbe ve kıdemden 50.000 memur ve subaya bağlı bir-buçuk milyonun kaderini elinde tutan cumhurbaşkanı. O, ülkenin bütün silahlı kuvvetlerinin komutanıdır.”

Evrensel insan ahlâkını hiçe sayan bir mafya çetesi için geleneksel devlet gücü de yeterli “iktidar rızası” sağlayamayabilir! “Hukuk Devleti” olarak anılan “saçmalığı” aşmak için, kafalara sıkan adamlar, intihar bombacıları gerekir. 1850’lerde bu ihtiyaç yoktu. Halktan oy; orduyu da satın al.

“Bonaparte’ın bakanlar kurulu… çocukça bir budalalık örneği olan önerilerle, halkın sevgisini kazanmaya.. astsubaylara günde dört “kuruş” tutarında bir ücret artırımını ve işçiler için karşılıksız bir kredi bankası kurmayı öneriyordu. Armağan ya da ödünç olarak para; .. bu yolla kitlelerin gönlünü kazanmayı umuyordu. Bağışlar ve borçlar, -ister yüksek derecede, ister düşük olsun- lümpen-proletaryanın bütün maliye bilimi bundan ibarettir.. Bir hükümdarlık talibi, hiç bir zaman yığınların bayağılığı üzerinde bundan daha bayağıca spekülasyon yapmamıştır.”

Marks; 165 yıl önceden, 20 yy’ın bilinen Faşist İktidarları veya günümüz faşist ya da pre-faşist siyasî örgütlenmelerine ilham vermiş L. Bonaparte’in faaliyetlerini ayrıntıyla anlatıyor. Orduyu doğrudan kendine bağlaması; kurduğu çete ile sokak muhalefetine saldırarak, terörle sindirmesi; muhalif basını ezerek, kendinden başka kimsenin konuşmadığı seçimlerle iktidarı tümüyle ele geçirilmesi… L. Bonapart’a toplantılarda tezahürat eden, muhalefeti sopalayan para-militer faşist “10 Aralık Derneği” adlı kurduğu faşist çeteyi de ancak “orduyu satın alarak, özel ordusu yaptıktan” sonra dağıttığını yazar.

“10 Aralık Derneği ” 1849’da kurulmuştu. Bir yardımsever dernek kurmak bahanesi ile Paris lümpen-proletaryası … Bonapartçı bir general tarafından yönetilmek üzere, herbir kolun başına Bonapartçı ajanlar konulmuştu. Geçimlerinin ve hatta kökenlerinin nereden geldiği şüpheli… ‘kibar düşkünler’ yanında, burjuvazinin kokuşmuş serüvencileri ve döküntüleri… başıboş serseriler, yol verilmiş askerler, zindandan çıkmış forsalar, sürgün kaçkını kürek mahkumları, hırsızlar, şarlatanlar, dilenciler, yankesiciler, gözden sürmeyi çeken hokkabazlar, kumarbazlar, pezevenkler, genelev işletenler, hamallar, işsiz yazarlar, org çalıcıları, paçavracılar, bileyciler, kalaycılar… bu ne olduğu belirsiz, çürümüş, kararsız tüm yığın vardı…”

Marks gelecekte totaliter faşist diktatörlüğü kuracak kadroların olduğu gibi faşist önderin karakterini de analiz eder.

“İşte, Bonaparte.. toplumun bütün sınıflarının bu tortusunu, bu döküntüsünü, bu firesini kayıtsız şartsız yaslanabileceği tek sınıf olarak gören bu Bonaparte, gerçek Bonaparte’tır… Bu düzenbaz sefih, halkların yaşamına, onların eylemine ve devletin eylemlerine, sözün en kaba anlamıyla, bir komedi olarak bakar, büyük kostümlerin, büyük sözlerin ve büyük tavırların ancak en bayağı rezillikleri gözlerden gizlemeye yaradığı bir maskeliler alayı olarak bakar… Bonaparte’ın gezilerinde… bu dernek… gittiği yerde, kendisine hemen bir karşılayıcı ve dinleyici kalabalığı sağlamak; yalancıktan halk kendisine sevgi gösteriyormuş gibi yapmak, “Yaşasın İmparator” diye bağırmak ve elbette ki polisin himayesinde cumhuriyetçilere sövmek ve onları dövmek gibi özel bir görevleri vardı. Paris’e dönüşlerinde ise, bir öncü birliği oluşturmak, karşı-gösterileri önlemek ya da dağıtmakla görevliydiler. 10 Aralık derneği, Bonaparte’ın derneği idi, ona aitti, onun eseri, onun en öz düşüncesi idi… fakat yurttaşlar önünde, resmi bir dille açıktan açığa düzenden, dinden, aileden, mülkiyetten söz ederken arkasında alçak ve ne mal olduğu bilinen cemiyetiyle, düzensizlik, hırsız ve fuhuş cemiyetiyle Bonaparte özgün bir yazardır ve 10 Aralık derneğinin öyküsü, onun kendi öyküsüdür.”

Geç modernite çağında diktatör olmak daha da zordur. Bir yaşam tarzı olarak riya ve takiye, bitmek bilmez ardışık entrikalar, rakiplerin yatak odalarına sızma, ihanet garantili ittifaklar, dava arkadaşlarını safralar gibi atma, yurtdışı gizli-sözlü anlaşmalar, şaibeli para kaynakları bile yeterli gelmez. Saf, çıplak, açık bir şiddet; fiziksel ve psişik terörden kaçınılmamalıdır. Makyavel de kim oluyor; teori ve pratiği ile Hitler ve Stalin arkalarında dağ gibi dururken!
Ordu ve Polisi tümüyle ele geçirinceye dek “intihar bombacılarına”, palalılara, çivili sopalılara ihtiyaç olur. “Başıboş serseriler, yol verilmiş askerler, zindandan çıkmış forsalar, sürgün kaçkını kürek mahkumları, hırsızlar, şarlatanlar, dilenciler, yankesiciler, kumarbazlar, pezevenkler, genelev işletenler, hamallar, işsiz yazarlara…”,ek olarak “Oluk, oluk kan akıtacak adamlar da” bu paramiliter çetelerin kadrosundadır. Diktatör olunduğunda, bu faşizm “emekçilerine”, beklentilerine göre sayısı değişen “pırpırlı” üniforma vermek, hem bir formalite hem de “borçtur”.

“HUZUR İÇİNDE” OLACAK İŞLER…
İktidar oyunları 5000 yıldır sürer; İnsan denilen yaratığın repertuarı sınırlı; yarı modern toplumun, çeyrek demokratik siyasal hayatında mutlak iktidarı ele geçirmenin yöntemleri de elbette birbirine benzeyecek.

“Bu arada, Bonaparte, Savaş Bakanı d’Hautpoul’un görevlerini kaldır-dı… yerine de savaş bakanı olarak Schramm’ı atamak için zaman yitirmedi…” “Ulusal Meclise” mesaj verdi. .. “Fransa her şeyden önce huzur istiyor. … Halkın seçtiği ve gücünü sadece halka borçlu olan ben, her zaman onun yasal olarak ifadesini bulan iradesine boyun eğeceğim. Eğer siz, bu çalışma dönemi içinde, anayasanın yeniden gözden geçirilmesine karar verirseniz, bir Kurucu Meclis, yasama gücünün durumunu düzenleyecektir. Yok böyle bir karar vermezseniz, halk, 1852’de kendi kararını görkemle ilan edecektir. ..”

“Fransa her şeyden önce huzur istiyor.”

“Bonaparte gasp peşinde pazarlıklara oturuyordu, ama düzen partisi Bonaparte’ın işlerine karşı gürültülü protestolarda bulunduğu, ve onları vesvese ile yorumladığı zaman “düzensizliğin, kargaşanın” suçlusu haline getiriyordu kendini. .. “Fransa her şeyden önce huzur istiyor.” Dolayısıyla, Bonaparte, dilediğini huzur içinde yapsın istiyordu ve düzen partisi çifte bir korku ile eli-kolu bağlanmış durumdaydı: gene devrimci karışıklıklara yol açmak korkusu ve kendi sınıfının, yani burjuvazinin gözüne kargaşalığın kışkırtıcısı gibi görünmek korkusu. Fransa her şeyden önce huzur istediği için, Bonaparte, mesajında “barış” sözcüğünü kullandıktan sonra, ona “savaş” sözcüğü ile karşılık vermeyi göze alamadı. Ulusal Meclisin açılışında büyük skandal sahneleri bekleyen halk, hayal kırıklığına uğradı. Çoğunluk, ekim olayları üzerine Daimi Komisyonun tutanaklarının teslimini isteyen muhalefet vekillerini yenilgiye uğrattı…”

Hırsız Bonaparte çok güçlüydü! “Huzuru”, hırsızlıklara göz yummayanlar tarafından bozuluyordu.

“Bonaparte ve hempaları, yedi milyon ile altın külçelerin değeri arasındaki farkın bir bölümünü cebe indirmekle yetinmediler, sahte biletler yaptılar, aynı numarayla on, on beş, yirmi bilet sürdüler piyasaya — tam da 10 Aralık derneğinin anlayışına uygun bir mali işlem! Bu işte, Ulusal Meclisin karşısında artık itibari bir cumhurbaşkanı yoktu, etten ve kemikten gerçek Bonaparte vardı.”

“Halk” huzur istiyordu. ”
Halk, sınıfın zorbasını” başkan yapınca “huzur” geleceğine inanıyor muydu? Korkarım inanıyordu; koyun, bıçağı görmüyorsa eğer, son ana dek sahibine güvenebilir. İki yüz elli milyonluk Hindistan nasıl 70.000 askerle yüz elli yıl yönetildi; sömürge ahalisi nasıl da emperyalistlerin askeri olarak Gelibolu’da ölmeye geldiler? Kendi özgürlükleri için değil, bir başka halkı köleleştirmek için ölmeyi seçtiler. “Tıpkı bugün gibi!”

Aman tatsızlık çıkmasın!
“Bir bohem, bir lümpen proleter prensi olarak kavgada aşağılık burjuvaziden daha fazla adileşebilecek olan Bonaparte… artık görünüşteki savunmadan saldırıya geçme zamanının geldiğini gördü. .. askeri iktidarı parlamentonun elinden çekip alabilirdi..”

İlk bölümde anımsatılmıştı; Bir başkanlık borazancısı, hem de sabah, sabah duyuruyordu; “ahmaklar, duyduk duymadık demeyin; bu yıl, parlamenter sistem çöplüğe atılacak!” Adam haklı; muhalefet ne yapacaktı ki? Her zmanki yaptığından başka?
“Parlamentodaki güçsüzlükleri artık kuşku götürmez olduğundan, artık, eylemlerini manevi hoşnutsuzluk, öfkelenme nöbetleri ve gürültülü beyanlarla sınırlandırmaya hak kazanmışlardı.” … “Proudhon, bu baylara Vous n’êtes que des blagueurs, diye bağırdığı zaman, tamamen haksız mıydı?” (Palavracıdan başka bir şey değilsiniz!)
———————————————————————-
(*) Tüm alıntılar Marks’ın “L. Bonaparte’in 18. Brumaire’isinden

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI