Toplumsal Türbülans ve Yarılmalar…

Toplumsal büyük dalgalar aynı şiddette devam etmez ama o dalgaların yarattığı türbülans sürer ve toplumsal sarsıntılara yol açar.

Gezi, muazzam bir toplumsal dalgaydı ve iki yıldır bu dalganın yol açtığı toplumsal türbülans içinde bulunuyoruz. Bu türbülans, toplumun aşağı yukarı bütün katman ve kesimlerini, bütün örgüt ve oluşumlarını böldü, yeniden bloklaştırdı; bu süreç bugün de bütün canlılığıyla devam ediyor.

Nedir Gezi’nin yol açtığı yarılmalar ve yeniden bloklaşmalar? Bunları sırasıyla görelim.

Birinci olarak, AKP iktidarına on yıl boyunca ideolojik meşruluk ve hegemonya sağlayan liberal aydınlar Gezi’yle birlikte bölündü. Yani artık AKP’ye zımni destek veren bir liberal aydınlar blokunun Gezi’ye kadar olduğu gibi hem bağımsızmış gibi görünüp hem de AKP’nin yanında durması mümkün değildi. Bu blok hızla bölündü ve dağıldı. Liberal aydınlardan önemli bir bölümü AKP’ye karşı eleştirel destekten açık mücadeleye geçti. Daha önce AKP’ye epeyce açık çek vermiş Mehmet Altan, Cengiz Çandar gibi liberal aydınlardan bir kısmı, biraz da bu açık destekten duydukları pişmanlıkla etkili bir mücadeleye girişti. Melih Altınok, Kurtuluş Tayiz, Markar Esayan, Yıldıray Oğur gibi İkinci sınıf liberal aydınlardan bir bölümü “tarafsızlık” numarasını bırakarak doğrudan doğruya yandaş medyaya angaje oldu. Ali Bayramoğlu gibi, “Hrant Dink’in arkadaşı” rantını yiyerek yakın zamana kadar IMC Tv’ye bile çıkma avantajını kullanan bazıları, “iki tarafa da eleştirel aydın” görüntüsünü sürdürmeye çalıştıysa da bunda başarılı olamadılar. Dengeci Oral Çalışlar bile son zamanlarda böyle bir rolü sürdürmekte oldukça zorlanmaktadır.

İkinci olarak, 17 Aralık’la birlikte bizzat AKP iktidarı yarıldı. Bu da Gezi dalgasının yarattığı güçlü türbülansın doğrudan etkisiydi. İşler iyi giderken şirketin ortakları iyi geçinir ama iflas belirtileri baş gösterdiği an birbirlerinin gözünü oyarlar. Dolayısıyla AKP iktidarı ile Cemaat, neredeyse daha önceki muhalefet-iktidar çatışmasından daha şiddetli bir şekilde birbirine girdi. Cemaat ister istemez muhalefet blokuna eklemlendi. İktidarın ulusalcı muhalefete saldırıda kullandığı Taraf mızrağı, ucunu bu sefer iktidara batırmaya başladı. AKP ile Cemaat arasında kıyasıya bir “kadro” kapışması ve çekişmesi yaşandı. AKP, cemaate pek bir “kadro” kaptırmadı ama cemaat Hüseyin Gülerce adlı bir ağır topunu AKP’ye kaptırdı. Öte yandan, AKP iktidar blokuna Cemaat kanalından angaje olmuş Şahin Alpay gibi liberal aydınlar da, 17 Aralık bölünmesiyle birlikte muhalefet saflarına geçti.

Üçüncü olarak, 17 Aralık’ın ardından AKP iktidarına karşı tutum ulusalcı safları böldü. AKP, Cemaatin 17 Aralık saldırısına karşı mücadele ederken, denize düşen yılana sarılır hesabı, can havliyle ulusalcılara tutunmaya çalıştı. Ulusalcılara karşı açtığı Ergenekon vb. davalarının sorumluluğunu tamamen Cemaate yükleyerek kendini sıyırmaya çalıştı. Fakat esas yapmak istediği, Cemaate karşı ulusalcıların ve bir ölçüde de ordu çevrelerinin desteğini almaktı. Bunda önemli ölçüde de başarılı oldu. Ordu çevreleriyle barıştı. Ordu çevreleri buruk bir şekilde de olsa AKP’nin uzattığı eli sıktı. Gerçi ordu çevreleri artık AKP’ye, kendisinden beklenecek bir performansla yardımcı olamazdı. Bir kere buruktu, ikincisi de bir kanadı kırılmıştı, artık eskisi gibi uçamazdı. Bizim buralarda bazen tek kanadı kırılmış martılara rastlıyorum. Artık uçmaları imkânsız. Sahilde midye yiyerek yaşamaya çalışıyorlar.

Ulusalcıların sivil kanadında ise 17 Aralık’ın ardından büyük değişimler yaşandı. Cumhuriyet’in temsil ettiği kanat, AKP iktidarına muhalefet edebilmek için diğer muhalif unsurlarla aynı safta yer almaya özen gösterdi ve bunun doğal sonucu olarak Cemaate karşı ateşkes ilan etti, hatta ortak muhalefet blokunda yer almayı kabul etti. Cumhuriyet, yine bu tutumunun doğal sonucu olarak, eskiden AKP’ye destek vermiş ama bugün muhalefet saflarına geçmiş aydınlara da kucak açtı ve eski, ulusalcılara yakın yazarlarıyla yeni yazarları arasında bir denge kurdu. Cumhuriyet bununla da kalmadı; Dolmabahçe mutabakatının hemen ardından “seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla AKP’ye karşı mücadele blokunda yerini alan HDP’yi de desteklemeye başladı.

Ulusalcı cephenin tam zıt uca doğru gelişme gösteren kanadı ise Aydınlık ve bugünkü adıyla VP oldu. Silivri, AKP iktidarının onayıyla boşalırken Doğu Perinçek daha kapıda, “Fetullah örgütüne karşı” AKP’yle ittifak yapacaklarını açıkladı ve öyle de yaptı. Temmuz ayında başlayan savaşı ise AKP adına “vatan savunması savaşı” ilan eden Doğu Perinçek açıkça AKP saflarındaki yerini aldı. Aslında, son “sanatçı bildirileri” üzerinden kamuoyuna açıkça duyurulan ulusalcıların bu büyük yarılması, yirmi yıldır Türkiye siyasi hayatında önemli (ve bence esas olarak olumsuz) bir rol oynamış olan ulusalcılığın önümüzdeki süreçte belki de yok olup tarih sahnesinden silinmesinin de başlangıcıdır. Çünkü artık Cumhuriyet bugünkü yönelimiyle ulusalcı bile sayılamaz; Aydınlık ise eğer bu denli iktidar yanlılığında ısrar ederse ulusalcı orijinal temellerini bile yitirecektir; geriye kalıyor, tek kanadı kırılmış eski ordu çevreleri. Ulusalcılıkta ısrar etmek yerine, kırık kanatlarıyla evlerinde oturup gagalarıyla eski anılarını eşelemeleri onlara daha uygun düşecek gibi görünüyor.

Dördüncü olarak, günümüzde yaşanan en büyük yarılmaya gelmiş bulunuyoruz. PKK-HDP yarılmasına. İki taraf da bunu açıkça dile getirmiyor ama ortada büyük bir yarılma olduğu kesin. Nitekim PKK, AKP diktatörlüğünün ilan ettiği son savaşa HDP’ye rağmen ve HDP’ye zarar vereceğini bile bile katılmıştır ve 1 Kasım seçimlerine kadar da bu çizgiden vazgeçmeyeceği anlaşılmaktadır.

Nedir PKK-HDP yarılmasının ardındaki?

Bu, yine Gezi büyük dalgasının yol açtığı büyük türbülansın Kürt hareketinin siyasi önderliğinde yol açtığı bir yarılmadır. Gezi dalgası Kürt kitlelerinde ve siyasi önderliğinde de büyük bir dalgalanmayı getirdi ve daha önce Kürt hareketinin Öcalan önderliğinde kurduğu paradigmayı sarstı. Bu paradigma, Kürt hareketinin, Kürtlerin haklarını AKP iktidarıyla pazarlık masasına oturarak kazanma stratejisiydi. AKP iktidarı, Ergenekon davası vb. aracılığıyla ulusalcılarla uğraşırken bu strateji o kadar mantıksız görünmüyordu. Ne var ki, Gezi ve ardından 17 Aralık, saflaşmaları değiştirdi ve AKP’nin diktatör yüzü daha açık bir şekilde görünmeye başladı. AKP ulusalcılarla ateşkese gitti ve baskısını daha da arttırdı. Kürt hareketinin önüne bir yol ayrımı çıktı. Ya AKP ile uzlaşan çizgi sürdürülecek ve özgürlükçü muhalefetten gittikçe uzaklaşılacaktı ya da özgürlükçü muhalefetle birleşilip AKP’yle çetin bir mücadeleye girişilecekti. Halktan oy almak zorunda olan HDP ikinci yolu seçerek AKP’yle bağları kopartan ve özgürlükçü muhalefetle birleşen bir çizgi izlemeye karar verdi. PKK ve Öcalan, AKP ile görüşmelere dayanan eski çizgisinde ısrar etti. Erdoğan’ın masayı devirmesi bile bu çizginin değişmesine yol açmadı. Öte yandan, HDP’nin legal alanda mücadele etmesi, onun legalizme teslim olmasını getirmedi. Bunun en iyi örneğini Kobane mücadelesine destek için kendini ortaya atmasıyla verdi.

7 Haziran seçimlerinde HDP’nin başarı kazanması PKK açısından kesin bir uyarı oldu. Kürt ulusal hareketinin önderliği PKK’nin ellerinden kaçıyor ve HDP’nin ellerine geçiyordu. Otuz yıldır savaş yürüten PKK buna asla izin veremezdi. Bu yüzden, önderliği yeniden ele almak üzere, HDP’yi köşeye sıkıştırma pahasına sarayın ilan ettiği savaşa danışıklı bir şekilde katıldı. HDP ise PKK’nin hamlesi karşısında, zaman zaman yutkunsa da esas olarak geri çekilmedi, AKP diktatörlüğüne karşı mücadele ve barışı savunma çizgisini sürdürdü.

Bu yarılmanın sonuçlarını esas 1 Kasım’dan sonra göreceğiz. Eğer HDP 1 Kasım sınavından başarıyla çıkar ve barajı geçerse, bu, bugüne kadar sürdürdüğü özgürlükçü stratejisinin başarısının kanıtı olacaktır. Fakat, PKK’nin Kürt bölgelerinde gizli bir boykot uygulaması ihtimali de yabana atılamaz.

Göreceğiz. 1 Kasım’a fazla zaman kalmadı.

Gün Zileli
4 Ekim 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI