Kayahan Uygur’u Tanır mısınız?..

Nerden tanıyacaksınız? Tanımazsınız. Şu anda Ethem Sancak’ın nezareti altındaki havuz medyaya dâhil Akşam adlı gazetede yazıyor. Bu o kadar önemli değil. Ne yazdığını tahmin etmek de. Hakkında bir soruşturma olmadığı halde, 1981 yılında korku belası kaçtığı Belçika’dan sanırım 2014 yılının ortalarında bu gazeteye paraşütle iniş yapan Kayahan Uygur’un bugününü anlamak için biraz gerilere uzanmak gerekiyor.

Bugün çeşitli gazetelerde yer alan eski Aydınlıkçı yazar kadrosu kamuoyu tarafından isim isim bilindiği halde Kayahan Uygur neden bu kadar az tanınmıştır ya da hiç tanınmamıştır? Bunun birinci nedeni, Kayahan Uygur’un, 1975 yılında çıkan Halkın Sesi dergisinde ve 1978 yılında çıkmaya başlayan Aydınlık dergisinde ön planda yer aldığı halde, aslında pek dişe dokunur bir yazı yazmamış olması, yani aslında yazar olmamasıdır. İkinci nedeni ise, bu zatın, aşağıda da alıntılarla ortaya koymaya çalışacağım gibi, esaslı bir istihbaratçı ruhuna (ya da ruhsuzluğuna) sahip olmasıdır. İstihbaratçı ruhuna sahip kişiler, karakterleri icabı fazla ön plana çıkmazlar, dikkat çekmekten hoşlanmazlar ve bu sayede her türlü istihbarat faaliyetinde ve entrikada başarıyla yer alırlar.

Kayahan Uygur hakkındaki bu ilk yazı, daha çok, Havariler (1972-1983) adlı otobiyografimden bazı alıntılarla onun geçmişini ve karakterini aydınlatmaya yönelik olacak. Şu anda Akşam’da çıkan 149 makalesini üşenmeden okumaya çalışıyorum ama henüz başlardayım. En yeni makalesini ve en eski iki makalesini okudum şimdiye kadar. Üçü de korkunçtu, belki de korkunç demek pek doğru olmaz, iğrençti. Fakat dediğim gibi, makalelerinin eleştirisine, sabredip bütün yazılarını okuduktan sonra gireceğim. Bu yazı, sadece onun geçmişine küçük bir ışık tutmaktan ibaret olacak.

Kayahan Uygur’a Havariler’in 120. Sayfasında rastlıyoruz, ilk olarak. 1970’li yılların ortalarıdır. Metin Göktürk adlı bir arkadaş, Aydınlıkçı çevrede kendisine “polis” iftirası atılmasından son derece rahatsız olmuş ve günün birinde Hasan Yalçın’ı yolda yakalayıp kendisine yönelik suçlamanın delillerini istemiştir. Tabii ki, Hasan Yalçın’da delil falan yoktur. Telaşla gelip bana ve diğer birkaç arkadaşa durumu anlatır. Bunun üzerine Aydınlık hareketinin o zamanki önder kadrosu bu durumu görüşmek üzere toplanır. Bu önder kadroda, pek kimse bilmez ama, Kayahan Uygur da vardır. Gerisini okuyalım:

Merkez Komitesi’ne kooptasyon usulüyle alınmış en genç üye Kayahan Uygur, Hasan Yalçın’dan bile daha kuşkucu bir tipti. Koca gözlüklerinin ardındaki uzun, sivilceli suratını daha da uzatarak. ‘ateş olmayan yerden duman çıkmayacağı’ gibi bir tez ileri sürdüyse de bunu kimse kabul etmedi.” (Havariler, s. 120)

Tabii, Metin Göktürk aklandı. Kayahan Uygur ise, o kötü istihbaratçı ruhuyla bundan sonraki benzer olaylarda hep benzeri bir tutum takındı. Sadece bu tür olaylarda mı? Hayır, örgüt içindeki ihtilafları körükleyip fesat çıkarmakta da. Sırasıyla gittiğimize göre, şu olayı da okuyalım:

Bizim Doğan Yurdakul, çok uyumlu, çok yumuşak başlı bir insandı. Günün birinde Yazı Kurulu’nda büyük bir üzüntü içinde, Ankara’dan getirdiği Halkın Sesi’ne ait paraya, İstanbul’da ‘arkadaşlar’ tarafından el konduğunu açıklamak zorunda kaldı. Ben durumu hemen kavramıştım tabii ve legal kesimde yer alan arkadaşların önünde bu sorunu dallandırıp budaklandırmaktan yana değildim. Ne var ki Kayahan tam tersi bir tutum içindeydi. Kimdi derginin parasına el koyan bu ‘adamlar’? Doğan bunların kim olduğunu söylese ya da en azından ‘şekil ve şemaillerini’ bize tarif etse iyi ederdi. Bu ne rezaletti… Kayahan, gerilimi artırdıkça artırıyor, Doğan da onun karşısında ezildikçe eziliyordu. Sonunda müdahale etmek zorunda kaldım… Kayahan benim müdahalem üzerine homurdanarak sesini kesti.” (s. 160-161)

Aslında örgütlerde insanların karakterine pek dikkat edilmez, onların verimliliğine vb. bakılır. Oysa temel karakteristik özellikler o kadar önemlidir ki. İşte bir insanın bugünkü durumunu görebilmek için bile kırk yıl önceki bazı karakteristik tutumlar bizim için yol haritası görevi görmektedir. Kayahan Uygur, yukarıda da görüleceği gibi, bile bile, kasıtlı olarak karışıklık yaratan ama kendinden güçlü bir otoriteyle karşılaştığı zaman da kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp boyun eğen bir tipti.

İşte bir karakter özelliği daha. Kayahan Uygur, insan hayatının bile söz konusu olduğu kritik anlarda daima insanlara darbe indirmekten yana, acımasız ve vicdansız biriydi. Mustafa Kemal Çamkıran, hiç hak etmediği halde, benim ve Doğu’nun paranoyaları sonucu, “polis olma ihtimali” konusunda örgüt içinde soruşturmaya uğruyor. Yıl 1977. Bir evde, Merkez Komitesi üyelerinin önünde sorgulanıyor ve ardından Merkez Komitesi onun hakkında karar vermek üzere müzakereye çekiliyor.

Ben baştan tutumumu ortaya koydum. Çamkıran ‘polis’ falan değildi. Her şey açıklığa kavuşmuştu. Oral da beni destekledi. Hasan Yalçın ve Kayahan Uygur ise tersi kanıdaydılar. Daha doğrusu Hasan Yalçın durumun iyice berraklaşmamış olduğu kanısındaydı, Kayahan Uygur ise, neredeyse, Çamkıran’ın ‘polis’ olduğunu düşünüyordu. İkiye ikiydik… Doğu şöyle iyi bir düşündükten sonra, Kayahan ve Hasan’a katılmadığını belirtti, o da ben ve Oral gibi, Çamkıran’ın “polis” olmadığı kanısına varmıştı.” (s. 283)

Kayahan Uygur, 12 Mart dönemindeki TİİKP davasının en genç unsurlarından biriydi. Sanırım 1950’li yıllarda doğmuştu. Dolayısıyla, Aydınlık hareketinin önder kadrosu içinde de en genç elemandı ama vicdanı ve hayat sevinci yaşıyla ters orantılıydı. Daima kuşkucu, daima kötümser, daima komplocu, daima yıkıcı, daima fesatçı vb. Hayatımda böyle bir genç insan tanımadım bugüne kadar desem yeridir. Belki de dünyanın bütün istihbaratçıları benzeri bir ruha sahiptir. Bu cümleyi kurduğum için Kayahan Uygur’a “istihbaratçı” dediğim sanılmasın. Sadece Aydınlık gazetesinin istihbarat işlerini yürütüyordu ve Aydınlık gazetesinin o zamanki ihbar siyasetinde önemli payı olduğu kesindir. Aydınlık’a bilgi sızdıran MİT elemanlarıyla teması yürüten en baştaki kişi de oydu.

Başkanımız Doğu, ‘hakim sınıflar içinde’ ne olup bittiğine ilişkin ‘istihbarat’ faaliyetlerine çok önem verirdi. Ben ise, karakter olarak onun tam zıddıydım. Bu tür gizemli ve gizli kapaklı şeylere karşı doğaçtan gelen bir uzaklığım vardı. Oral da bana benzerdi. Öyle olduğu halde, büyük ölçüde istihbarata dayanan Aydınlık gazetesini yönetmekte nasıl öyle başarılı oldu, bilemiyorum. Bunun nedeni, gazetedeki bu tür işleri Kayahan Uygur’un yürütmesi olabilir. Kayahan Uygur, bu bakımdan Doğu’yu bile ikiye katlayacak kadar kuşkucu, istihbarata meraklı bir kişiydi. TİKP kazara iktidara gelecek olsa, kesinlikle ikinci bir Beria olurdu. Hasan Yalçın’ı ise nedense, Beria’dan çok, eski Menşevik sicili dolayısıyla Stalin’in gönüllü maşası rolünü oynayan, 1938 yargılamalarının başsavcısı Vişinsky’e benzetmişimdir her zaman.” (s. 334)

Kayahan Uygur’un istihbaratçı ruhunun zaman zaman 1. Şube polisi kılığında ortaya çıkması hiç de şaşırtıcı değildir. 1970’li yıllar karmaşasının zirvelerinde yaşıyorduk. Her gün onlarca insan öldürülüyordu siyasi çatışma ve suikastlarda. Aydınlık gazetesinin muhafızları bina çevresinde kuşkulu bir arabayı çevirip içindeki iki kişiyi gazeteye getirmişler. Arabada Hergün balyalarının çıkması, bu kişilerin MHP’nin tetikçileri olabileceği kuşkusunu yoğunlaştırmış. Gerisini okuyalım:

Gazetenin hemen girişinde, sağ tarafta bulunan Oral’ın odasının antreye bakan camlarının gazete ile kaplandığını görünce, ne olduğunu merak edip odadan içeri girdim. İçeride MHP’li oldukları söylenen iki ‘tutuklu’yla karşılaştım. Kayahan Uygur da içerideydi. Muhafızlara, içerisinin görünmemesi için camları gazetelerle kaplamaları talimatını veren de oydu. Anlayacağınız, Kayahan, Oral’ın odasını bir ‘sorgu odası’ haline getirmekle meşguldü.” (s. 425)

Uzatmamak için ben araya girip özetleyeyim. MHP’li oldukları sanılan gençler çok korkmuştu. Birinin, çalıştığını söylediği işyerinden, “burada böyle biri çalışmıyor” cevabı gelince kuşkular iyice yoğunlaştı. Gençlerin çok korktuğunu görünce onları yatıştırmaya çalıştım, “korkmayın, burası bir gazete, size kimse kötü muamele yapamaz’ dedim. İşte o sırada:

… içeri giren Kayahan Uygur, benim tam tersime bir tutum takınıp, genç irisine, ‘doğruyu söyle ulan eşşoğlueşek, senin kemiklerini kırarım’ diye bağırdı. Aman Allahım! Birdenbire, eski emniyet ve işkence günlerim canlanmıştı gözümde. Tüylerim diken diken oldu. Ayağa kalktım, Kayahan’a, ‘gelsene bir dakika dışarı’ dedim. Odadan çıktık. ‘Bana baksana sen,’ dedim, ele güne karşı ‘insan haklarını’ çiğneyen yardımcısını azarlayan bir komiser havasında, ‘bu kişiler ne olursa olsunlar, böyle bağırmaya hakkın yok onlara. Kendine gel.’ Bu uyarım üzerine Kayahan ‘kendine geldi’.” (s. 426)

Daha sonra gazete idaresi bu gençleri polise teslim etti.

Kayahan Uygur’un, 12 Eylül darbesi sonrasında arkasına bile bakmadan kaçışının öyküsüyle bitireyim.
12 Eylül darbesinden birkaç ay sonra, Aydınlık’tan kalan kadroların bir kısmının legal planda rol oynadığı, Ufuklar adlı, cuntaya karşı ezop dili kullanarak muhalefet etmeye çalışan bir legal dergi çıkarmaya girişmiştik. Dergiyi, Harbiye’deki mimarlık bürosu görüntüsü altında hazırlayan esas kadro, Hasan Yalçın ve benim gibi aranan kişilerden oluşuyordu. Kayahan Uygur aranmıyordu ve legal kesimle bizim aramızda bağlantı görevini yerine getiriyordu. Dergi dört beş sayı çıkmıştı ki, Nuri Çolakoğlu, “12 Mart dönemindeki gibi ikinci bir işkenceye dayanamayacağını” belirten bir mektup bırakarak İngiltere’ye kaçtı.

“Bu mektubu ‘mühendis bürosu’nda okuduğumuzda Kayahan’ın yüzündeki o her zamanki sinik ifadeyi çok iyi hatırlıyorum. ‘İşte bir kaçak daha’ diyordu, uzun, sivilceli yüzündeki alaycı gülümseyiş, ‘ben dememiş miydim bu adamlara güven olmaz diye.’

“Ancak, bundan hemen sonra, bizzat Kayahan’da tuhaf sendromlar göze çarpmaya başladı. İkide bir ortadan kayboluyor, yapması gereken görevlerini ihmal ediyordu. Bir gün, yüzünde, bu kez, sinizm yerine, enikonu bir panik ifadesiyle ‘büro’ya geldi… ‘Dergiyi çıkarmayı durduralım’ diye önerdi… MİT’in ‘sol kesiminden’, Doğan Yurdakul’la birlikte temasları yürüttükleri ve gazetede yayınlanmak için çeşitli bilgiler aldıkları ‘MİT’çi albay’la görüştüğünü söyledi… ‘MİT’çi Albay’, büyük bir panik içindeymiş, ‘sizi de, bizi de, hepimizi mahvedecekler’ deyip duruyormuş… cunta ve onun emrindeki MİT, bizim en ufak faaliyetlerimizi bile biliyormuş. Yakında, yeni bir saldırı dalgası geliyormuş. Dergiyi kapattıkları gibi, onu çıkaran tüm elemanları ‘derdest’ edecek ve ağır işkencelerden geçireceklermiş. Herkes bir an önce başının çaresine bakmalı, mümkünse kapağı yurtdışına atmalıymış.” (s. 463-464)

Bundan sonrasını yine özetleyeyim. Kayahan’ın karamsar görüşlerine, özgürlükçü umutları ifade eden bir karşı konuşmayla yanıt verdim. Kayahan ikna olmamış ama sesini de çıkarmamıştı. Nitekim bu görüşmeden sonra ortadan kayboldu.

Hasan Yalçın’la birlikte, onu bulabilmek için, birkaç kere, Aksaray’daki annesinin evine gittik… etek giymiş bir başka Kayahan görünümünde aniden kapıya dikilen annesi… ‘Kayahan yok, nerede olduğunu da bilmiyorum’ dedi, korkunç bir sesle. Mecburen geri döndük. Bundan birkaç gün sonra, Kayahan’ın, karısı Hülya Uygur ile birlikte Belçika’ya kaçtığını öğrendik.” (s. 464-465)

Oysa arandığı falan da yoktu. Kaçışı tamamen paniğin ürünüydü. Korkutmaya çalışan aslında korkağın tekidir.

Otuz beş yıl sonra Türkiye’ye dönüp (döndü mü, onu da bilmiyorum ya!), Aydınlık hareketinden tanıdığı Ethem Sancak’ın havuz medyasına iltihak etmiş. Başta dediğim gibi, iğrenç yazılar yazıyor. Bu 149 yazıyı (çok sıkılırsam bazılarını atlayarak elbette) okuyup yazıların ana dayanaklarına esaslı bir saldırı yapmayı düşünüyorum, haberi olsun.

Belki şu yargım, insanın değişeceği umutları taşıyan birçok arkadaş tarafından yadırganacaktır ama hayat tecrübem bana, “insan yedisindeyken neyse, yetmişinde de odur” sözünün doğru olduğunu söylüyor.

Gün Zileli
21 Eylül 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI