Jeremy Corbyn…

indir

images

poltax01_400

images (2)

1990 başında İngiltere’ye iltica ettim. Tam benim gittiğim günlerde poll tax (kelle vergisi) karşıtı hareket zirvesindeydi. Gider gitmez, 31 Mart 1990’da yapılan, tarihte “Trafalgar Battle” adını almış büyük Trafalgar yürüyüşüne katıldım. Trafalgar Meydanı’nda punkların (özellikle punk kadınların) polise sopalarla nasıl giriştikleri gerçekten görülmeye değerdi.

Poll Tax mücadelesi, 20. Yüzyıl İngiltere tarihinin üçüncü büyük devrimci dalgasıydı. Birincisi, 1926 işçi grevleriydi; ikincisi ise, 1984-1985 madenci grevleri. Madenci grevleri, iktidara yeni gelmiş Margaret Thatcher’e karşıydı. Trafalgar Battle ise Thatcher’i deviren üçüncü dalganın zirvesi oldu. Dördüncü dalganın gelmekte olduğunun ilk işaretinin, Jeremy Corbyn’in Labour Party’nin başına geçmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Jeremy Corbyn’i 1990’ların başlarında tanıdım. O zaman Labour’ın sol kanadında bir Tony Benn (1925-2014) vardı, bir de ondan bir sonraki kuşaktan olan, o yıllarda kırklı yaşlarını süren Jeremy Corbyn. Labour’un sol kanadı denilince hemen bu iki isim gelirdi akla. Bunu hak ediyorlardı da. Çünkü her ikisi de sol adına bütün mücadelelere destek olur, bütün savaş karşıtı gösterilerde mutlaka konuşmacı olarak yer alırlardı.

Tony Blair’i önce Labour Party’nin başına, sonra da 1990’lı yılların ortalarında iktidara taşıyan da aslında büyük poll tax mücadelesi dalgasıydı. Bu mücadele İngiltere’de büyük bir sola kayışa yol açmış, SWP başta olmak üzere, Troçkist ağırlıklı sola kan ve can vermiş, anarşist hareketin yeniden canlanmasına ve toplumun en görünmez hücrelerinde özörgütlenmelere girişmesine olanak sağlamıştı. Bu yükselişin parlamenter alana yansıması Labour’un güçlenmesi oldu ve Labour 18 yıldır ilk kez Tory’ler (muhafazakârlar) karşısında başarı kazanarak Tory iktidarına son verdi.

Ne var ki, iktidara gelen, aslında Tory’lerden de beter bir reaksiyonerdi. Tory’ler dişleri dökülmüş yaşlı bir kurt gibiydi. Tony Blair ise, üstelik sol kamuoyunun da desteğini almış, dişleri sapasağlam ve yeterince sivri bir genç kurt. Dolayısıyla, burjuvazi açısından, bu genç kurda oynamak daha elverişliydi. Sosyal hakları onun dişleri aracılığıyla daha kolay söküp geri alabilirler, dünya savaş makinesine onun eliyle daha rahat katkıda bulunabilirlerdi. Neredeyse bütün devrimci yükselişlerin sonunda yaşanan hüsran burada da bir kere daha yaşanmıştı. İngiltere, ikinci Körfez savaşına ve Irak’ın işgaline Labour Party’nin başındaki Tony Blair’in aracılığıyla bulaştı.

Tabii Tony Blair de bütün iktidarlar gibi yıprandı, Toryler (Conservative Party) giderek güçlendi ve iktidarı yeniden ele aldı. Bunun sebebi basitti. Toryler şöyle diyorlardı Tony Blair’e: Sen bizim politikalarımızı yürütüyorsun. Madem politikalar bunlardır, o zaman iktidarı bu politikaların gerçek sahiplerine bırak bakalım. Haklıydılar da. Madem ki içeride emek düşmanı, dışarıda saldırgan emperyalist politikalar uygulanacaktı, o zaman bu politikaların uygulanmasını gerçek sahiplerine bırakmakta fayda vardı. Böylece Cameron liderliğindeki Tory’ler iktidarı yeniden aldılar ve bir daha da bırakmadılar.

Bunun üzerine Labour Party, muhafazakârların karşısında tutunabilmek için bir miktar sola kayma gereğini duydu ve bir sol teorisyen olan Ralph Miliband’ın oğlu Ed Miliband Labour Party’nin başkanlığına geldi. Ne var ki, bu da Labour’ın Tory’ler karşısında başarısız olmasını engelleyemedi.

1990’lardan bakınca, günün birinde Jeremy Corbyn’nin Labour’ın başına geleceğini öngörmek bir hayli zordu. Çünkü Corbyn, Labour içinde bir hayli marjinal kalıyordu ve savunduklarıyla onu kimsenin Labour gibi iyice yapısallaşmış bir sistem partisinin başına getirmeyeceği düşünülebilirdi. Fakat hayat sürprizlerle doludur.

Biraz Jeremy Corbyn’den söz edeyim. Ben 1990’lardaki Jeremy Corbyn’i şöyle tanıyorum: O zaman kırklarında olan, bu sakallı, ince uzun, narin yapılı genç adam, büyük küçük hangi gösteri olsa orada biterdi. Bu yüzden Britanya radikal ve sol çevrelerinde o zaman da çok tanınmış bir isimdi. Labour milletvekiliydi ama Labour’un genel çizgisinin epeyce solunda yer alırdı daima. Sınırdışı edilen göçmenlerle ilgili küçük bir gösteri mi var, hem yaşlı Tony Benn hem de genç Jeremy Corbyn mutlaka orada olurdu. Gerektiğinde birer konuşma da yaparlardı. Göçmenler kamplara mı tıkılmış? Üstündeki epey yıpranmış trençkotuyla, uzamış sakalıyla onu orada görürdünüz. İrlandalıların mücadelelerine de omuz verir, her yıl yapılan, 1972 yılında İrlanda’da meydana gelen Bogside katliamını (Bloody Sunday) anma ve protesto yürüyüşünde mutlaka yer alırdı. İşçi yürüyüşlerinde de onu her zaman görmek mümkündü ve tabii bütün savaş karşıtı yürüyüşlerde. İstikrarlı bir insandı. İngilizler istikrarı severler. Geçenlerde bir arkadaş sitede bana, “milletlerin özellikleri var mıdır” diye sormuş, ben de “yoktur” diye yanıtlamıştım. Bu cevabım aslında milletlere atfedilen olumsuz özelliklere duyduğum tepkinin ürünüydü. Örneğin, “İngilizler soğuktur” gibi bir önyargının yanlışlığını her zaman düşünmüşümdür. Soğuk İngilizler yok mudur? Vardır elbette ama sıcak İngilizler de onlardan az değildir. Diğer yandan, bazı kültürel özelliklerin varlığını elbette saptamak gerekir. İngilizlerin istikrarı sevmesi, bence tutarlılık anlamında kötülenmesi değil, örnek alınması gereken bir şeydir. Cinsler arasındaki ilişkilerde bile bizimle karşılaştırıldığında çok tutarlı olduklarını saptamak gerekir. Örneğin bir ilişkiye girmekte (arkadaşlık ilişkisi olsun, sevgililik ilişkisi olsun) çok sakınımlıdırlar ama girdiklerinde de o ilişkiyi sonuna kadar tutarlı bir şekilde yaşamaya önem verirler.

İngilizler istikrarı severler ama sanıldığı gibi tutucu değildirler. Eğer özgürlükçü bir radikal çıkış yolu görürlerse, o çıkış yoluna topluca omuz vermekten geri kalmazlar. Bu davada istikrar gösteren insanlara uzun yıllar deneyerek güvenirler ama bir kez güvendikleri zaman bunu büyük bir bağlılıkla ortaya koyarlar. Jeremy Corbyn, sol tutumda gösterdiği istikrarın ödülünü yıllar sonra almıştır.

İngiliz toplumu “corruption” diye ifade edilen, uzun yıllardır sürmekte olan bir yozlaşma ve yolsuzluk düzeninin pençesindedir. Kraliyetin şatafatı başlı başına bir yozlaşma göstergesidir. İngiltere’de her şey “landlord”ların, yani aristokrat burjuvazinin elindedir ve korkunç bir rant düzeni işçilerin iliğini sömürmektedir. Her yozlaşma ve çöküş zıddını da getirir. Jeremy Corbyn’in Labour’un başına geçmesi bunun bir belirtisidir. Ve belki yaklaşmakta olan dördüncü dalganın da. Dediğim gibi, Jeremy Corbyn gibi solda ısrar eden birinin, İngiliz sisteminin en büyük partisinin başına geçmesi kolay bir şey değildi ve bu da oldu. Bu, insanların Tory hâkimiyetine karşı devrimci bir çıkış yolu özleminin ifadesidir.

Böylesine bir sistem partisi ve yozlaşmış, devasa lordlar sistemi Jeremy Corbyn’i yutmaz mı? Böyle bir tehlike var elbette, hem de çok var.

Ama şu da var. Yunanistan’da Syrza, İspanya’da Podemos ve İngiltere’de Jeremy Corbyn’li Labour, insanların var olan sistem içinde de olsa radikal bir çıkış yolu arayışında olduklarını ve böyle bir ışık gördüklerinde o yola topluca aktıklarını gösteriyor.

Umarım Jeremy Corbyn’ı o eski trençkotuyla eskisi gibi hep yanımızda görürüz.

Gün Zileli
15 Eylül 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI