ogürsel / YAŞAYAN TARİH (Ulus Devlet 3)

TARİH NASIL YAZILIR?
Her toplumsal-siyasal olguya ait yazılmış üç ayrı tarih yazımı var. Yine de “hakikat” (bence) bu “üç” yazımın da dışında kalıyor. Çünkü ilk iki yazım “taraflı-faydacı” bir zihinle kotarılmış ve 3.’sü doğa-toplumsal tarihin ürünü “insanın” tinsel bütünlüğü gözardı edilerek yazılmıştır.
İlk iki “yazılama” tarzı kendini kayırma, haklılığına iman etmiş, özeleştiri içermeyen taraflı anlatılardır. Bu haliyle geçmişin “karikatürü”, öncelikle “iman” aklının sevdiği masallar gibidir.
Egemen Tarih bilimi, halihazırdaki pozisyonuna haklılık kazandırma, “mevzilerini” koruma gibi “hayati” ihtiyaçlar nedeniyle geçmişi her biçimde sahte, parçaları birbirine uyumsuz bir yap-boza döndürür. Ulusçu egemen ya da Dinci veya dinsiz Sultan’lar için tarih, günün ihtiyaçlarına göre her gün yeniden, yeniden yazılır. Alçaklıklarına meşruiyet sağlamak için, geçmişi yeniden, yeniden yazar-yazdırmayı denerler. (Bakınız “analar ağlamasından, “ne mutlu şehit annelerine.”)
Ulusal, Dinsel ya da “mazlum-İşçi sınıfı” vb. “moral verecek” tarih yazımları da kendini kayırmaktan vazgeçmez. İstenilen sonucu gerçekleştirmek üzere geçmiş, gelecek arzularına tabi kılınmıştır. “Köle”, mazlumiyete isyanını yüceltirken,” yeni kölelik biçimleri icat ettiğini” görmezden gelir.
Üçüncü Tarih yazımı, en az yüz bin yıllık insanlık halinden “can almış” Tinselliği (*) atlar. Mekanik, salt “sınıf bakış açısı” ile kurgulanmıştır. Görece “nesnel”, “gerçeğe” en yakın sayılabilirse de “insanlık hakikatini” kucaklayamadığı görülmüştür. Bu tarih kurgusunda “insan” yoktur; sınıf mücadelelerinin mekanik et-kemik yığınları anlatılır. 2. ve 3. yazım arasında sıkı akrabalık ilişkisi vardır.

Bu üç yazım da (bence) geçmişi yakınlaştırmıyor; “anılarımızı” uzaklaştırıyor. Bu haliyle bir tarihsel bilinç oldurmakta doğrudan katkı vermiyor. O zaman yaşadığımız hayatı belirleyen geçmişi/ortak insanlık “anılarımızı” işlevsel hale getirebilir miyiz? Örneğin 2. ve 3. bakış açısını kullanarak, tarihin yaşanılan gündelik hayatı nasıl yaptığını gösterebilir miyiz? Kimi filmlerde olduğu gibi, önce “son trajik olayı” göstererek, ardından “buraya nasıl gelindiğini” anlatan bir tarihsel anlatı, bir YAŞAYAN TARİH (**) kurgusu, bizi içinde yaşadığımız “hakikati” anlamaya daha çok yaklaştırır mı? Böylece yaşayan insan-insanlık da olması gerektiği gibi Tarihin içinde yerini alabilir mi? Bir tarihi yaşadığı bilincini edinebilir mi?
“ANILARA” BAKIŞ AÇILARI
1.
Çağımızda egemen tarih yazımcılığı, kurulu sistemin “çerezlerine” tav olmuş “papağan” prof. memurlarca yazılıyor. Zorbalık, katliam, entrika ve komplolarla zafer kazanmışların övüldüğü, “böyle yazıla, böyle biline” buyruğuna uygun hikâye kitapları düzenliyorlar. Bu okullarda öğretilen, bilinen, biat edilmiş tarih kurgusu.
2.
İkincisi, ezilenlerin, sömürülenlerin, haksızlığa uğrayanların dökümünün yapıldığı, yeryüzünde “cennetini” yitirmişleri kayıran, binlerce yıldır süregelen korkunç adaletsizliklerin kurbanlarını öne çıkaran tarihsel anlatılardır. Mazlumların, kendine cehennem edilmiş gezegenin “ötesinde” cennet arayan kurbanların tarihi; Din’lerin, “bilimsel sosyalizm” vb. ideolojilerin yazdırdığı tarih.
3.

Üçüncüsü duygusuz, ölü insan gövdesi üzerinde otopsi yapan bir anatomist gibi, yaşayan insanı değil cesedi “çok iyi” betimleyen, “objektif”, kanıtlara dayalı “Gerçek” Tarih. Nesnelerin, nesne insanların, sınıfsal çatışma ve iktidar savaşlarının, arada ezilen ve sanki acı çekmeyen insanın-toplumların anlatıldığı, “kuş bakışı” seyredilerek aktarılan olaylar zinciri.
4.
YAŞAYAN TARİH
Bu yöntem, “geçmiş” zamanın ve içinde bulunduğu coğrafyanın oldurduğu insanı başlangıç noktası yapabilir. Yaşanılan zaman ve insanlardan geriye giderek onu yapan “anıları” çözümleyebilir. Yüzlerce yıl önceye ait ve ölü sanılan geçmişin nice canlı dokusunun o halkın içinde yaşamayı sürdürdüğünü gösterebilir. (***) Ölçüye gelmeyen, tartışmaya açık “sosyoloji” ve “psikoloji” bu yöntemde kendine özel bir yer bulacaktır.
Örneğin Suriye, Afganistan, Pakistan vd İslam ülkelerinden milyonlarca insanın “ölüm kaçışı”, hem de “bu tarafın” aşağıladığı Hıristiyan Emperyalist Avrupa’ya akan göç olgusu üzerinden “tarihe” dönerek, Orta-Yakın Doğu’nun tarihi “yeniden” nasıl yazılabilir?
Bu yaşanılan acımasız kaskatı gerçeklik suratımız bir tokat gibi inmez mi? O “büyük” İslam Uygarlığının artık “yaşayan” bir değeri kaldı mı? Dünya ile yüzleşmemekte ısrar eden, gerçek dünyadan sürekli kaçarak “Allah’a” sığınan milyonların, şimdi Hıristiyan Avrupa’ya sığınma macerasındaki trajedi son 200 yıllık İslam Toplumları tarihini yeniden yazdırmaz mı?
Bakabileceğin kadar çocuk doğurmak, evlatlarına insan olma eğitimi yerine, “Allah Rızkını verir” ümidi ile, üç beş sure, dua öğreterek hayat karşısında gereken donanım sağlanmış olabilir mi? Kadını erkeğin eşiti, bir insan olarak görmeyen toplumun çocukları insanî, bilişsel yetenekler kazanabilir mi?
Kadere boyun eğme geleneği, yerel zorbalara da boyun eğme alışkanlığı yapar mı?
*
Bilgi çoğaldıkça Hakikat kolay gizleniyor. Bu nedenle bir yöntem olarak yaşanılandan geçmişe yönelmek egemen zihniyetin “bilgi yozlaştırma” çabasına karşı yararlı olabilir. Yaşayan Tarihi, anladığımız-sezdiğimiz kadar önümüz aydınlanabilir.
İkinci ve Üçüncü bakış açısının “sentezi” ile yaşanılanlardan geçmişe dönerek anlatılacak bir tarih yazımından söz ediyorum. Tarih bilimi, insanın-toplumun kendini yapan geçmişi, örneğin komşu kabileleri yok etmekte kendine hak vermesini; egemen zulme, sömürüye boyun eğen ama kadınları aşağılayan, öldürme ayrıcalığını kendinde görebilen erkekleri üretmiş, bu tür suçları kolayca bağışlayan bir toplumu meydana getiren tarihin, “anıların” ısrarla yazılması ile görevini yerine getirebilir.
Bu tarih bize işkenceci, katil olmaya yatkın insanları üreten toplumsal geçmişi; kabilesine “iyilik” iddiası ile iktidarı eline geçirmiş sonra zalim, yağmacı zorba bir Sultana dönüşmüş karakteri alkışlayabilen koşullanmışlıkları anlatmayı denemelidir. Bu koşullanmışlıklar var oldukça “sosyalist” tabela taşıyan “Dinsiz Sultanların” avucuna kolayca düşüldüğünü de bize SSCB örneği göstermedi mi?
“Zaman, zaman”, onlarca milyon insan birbirini boğazlamak, bombalarla katletmek üzere vahşice birbirine saldırabiliyor. Bu yalnızca o dönemin politikası, uydurulmuş yalanlar, bilinen sınıfsal açıklamalara sığmaz; yüzlerce milyon insanın bu “vahşet çağrısına” kulak vermesi, hangi acımasızlıklar tarihinin yaptığı “ruhların” eylemidir? Örneğin, tarihte en güçlü olduğu 1. Dünya Savaşı öncesi dönemde Sosyalist Devrimci hareketlerin de neredeyse tümü Milliyetçi-militarist politikalara sürüklendi. Bu sapma o dönemde tek, tek siyasal önder aşağılamaları ile açıklandı.

ULUS DEVLETİN YAŞAYAN TARİHİ
“Yaşayan Tarih” yöntemi ile ele aldığımızda ülkemizin 35 yılının özeti şudur; en azından “yöntemde-uygulamada” Ulus Devlet ve Laiklik modeli iflas etmiştir. Nasıl bir Ulus Devlet; nasıl bir Laiklik bağlamında geçmişe yolculuk yapılması gerekir? “Ben nerde hata yaptım?”
Hiç bir şey olmamış gibi, yeniden 1920’lere dönerek oradan yeniden başlamak imkânsızlığı bir yana, “akıllıca” olmayacaktır! Müslüman toplumların her bunalım döneminde “Asr-ı saadet” söylemine sarılarak, 1400 yıldır, yeniden, yeniden MS 620’ye dönmeye çalıştığı gibi!
*
Hayatta bir “şey” olur, adı sonra konulur. Nitekim Ulus Devlet de böyle oldu. 1789 Devrimi, Fransa’da çok kalabalıklaşan Paris Kenti’nin, kendiliğinden “ulus” olmuş halkının devrimi ile Ulus Devleti yaptı. Ve bu devrim ülkeye yayıldı. Sonra da bu “olgu”, tüm Avrupa ve dünyada “bana uyar mı” sorusunu umursamadan bir Merkezî İktidarı gasp eden bir Ulus Devlet “modasına” yol açtı!
Aristokrasiyi ekonomik olarak zayıflatmış ticaret ve sanayi burjuvazisi, tam da ihtiyacı olan yaşanılan coğrafyaya hakim, genişlemeye yatkın, egemenlik sağlayıcı ve emperyalizm potansiyeli taşıyan mükemmel bir ideoloji bulmuştu. Merkezî İktidarı eline geçiren her ulus Devlet, neredeyse her zaman, egemenlik sınırları içinde bulunan azınlıkları sindirerek, dilini-kültürünü dayatarak, kendi ülkesinde “Ulus, halk” adına bir “minik emperyalist” tahakküm sistemi kurdu. “Kral adına” değil de “halk” adına çok daha büyük ve derin bir baskıcı devlet sistemi kuruldu. Modern Devletler!
İlk ulus-devlet Fransa’da da, “Devrimci Fransız Ulusu kendini “une et undivisible” (tek ve bölünmez.og) ilan etmişti” … ama… Güneybatı Fransa’daki köylüler 1790 yılında ayaklanıyordu. “Çünkü Ulusal Meclisin kararını yanlış anlamışlardı. “Paris’te kullanılan bu dilin Fransızların çoğu için yabancı olduğu… Fransızca, 83 department’in en fazla 15’inde konuşuluyordu. .. otuzdan fazla lehçe tespit edilmişti.. Fransızca neredeyse sadece kentli sınıfların bildiği bir yabancı dile dönüşmüştü.” (1)
“Ulus Devlet” neredeyse her zaman bir projeydi; kendini Mutlak Monarşilerin yerine aynen oturttu; Merkezî İktidar modeli değişmedi. Bu olgunun kanıtı İngiltere’dir; Kral, kraliçe değişmeden de Modern bir burjuva devlet olunuyordu; Fransız Devriminin parlak görüntüleri, Ulus Devlet konusunda büyük yanılsamalar yarattı. “Batı Avrupa’da ulusu yaratan devlet olmuşken, Orta Avrupa’da devleti doğuran ulus olmuştu.” (2)
Örneğin Türkiye’de “Ulusu yaratan” devletti. Rum ve Kürt halkının inkârı, Ermeni tehciri politikasının devamıydı; bu bir ‘suçlama’ değil; hatta o günlerin dünyasında “bağışlanabilir” bir olgu olarak da görülebilir ama sonuçta bu “günah’ın” bedeli, hala “affedersiniz Ermeni” diyebilen ortak zihniyetin günahı, bugün her gün üzerine eklenen 50 bin “küsur (!)” delikanlının cesedi ile ödenmektedir.
Yaşanılmamış yılları ile bir genç ölü, arkasında bıraktığı çocukların darmadağın dünyası, ana-babanın kahırla yaşayacakları hayatlar sayılabilir olmadığı için devlet kayıtlarında görünmüyor. Bu derin, kıyıcı acıların diyalektiği, yol açabileceği toplumsal sonuçlar; birey üzerindeki etkiler bilinen tarih yazım yöntemlerinde pek umursanmıyor. “Siz geçmişi unutabilirsiniz ama, geçmiş sizi unutmaz!”
YÖNTEM OLARAK YAŞAYAN TARİH
Bir yöntem olarak içimizde yaşayan Tarihi keşfetmek üzere, “bugünden” kalkarak geçmişe yönelebiliriz.
2015 Türkiye’sinde yaşanılan siyasal süreçler, insanlığın birikmiş ortak aklı ile uyumsuz, yanlış/”saçma” ise “hakikatte”, “saçma” olan yaşanılanlar değil, geçmişe ait bilgilerdir. Son 35 yılda “başımıza gelenler”, 1920’lerin “kurucu ideoloji” hayalleri, hedeflerinin çok gerisinde kalındığının kanıtıdır. Ve bugün yaşanılanlar ancak ve öncelikle bu ideoloji tümü ile sorgulanarak kavranabilir. Çözüm de, bu sorgulama sürecinden doğacaktır. “Kurucu ideolojinin” iddiaları ile 80-90 yıl sonra yaşanılan siyasal derin bunalım arasındaki uçurum, egemen TC’nin anlattığı tarihi yalanlar.
“Dokusunun reddettikleri” tarafından tüm kurumları “kolayca” teslim alınmış; kuruluşundan 90 yıl sonra elli bini aşkın cinayete karşın çözülememiş olan “Ulusal Sorunuyla” bilinen, Laik, Ulus Devleti ile ilgili tarihin sahte olduğu kolayca kanıtlanır.
YAŞAYAN TARİH’İN ÇELİŞKİLERİ GÖSTERMESİ
Örneğin 1917-1953 SSCB tarihi. Şimdi her şey önümüze serili olduğu halde; Stalinistler’in ya da Troçkistler’in yazdığı; ABD veya Batı tarihçilerinin öne sürdüğü, Marksist-sınıfsal analizler… Bu konuda Gün Zileli sitesinin ilgili konuları altındaki tartışmalara bakın; dehşet içinde kalırsınız. Video kayıtlarının bile bulunduğu bir tarih nasıl bu denli faklı bilinmektedir?
Aynı şekilde 1920’li yıllar Türkiye’sini anlatan ve tümüne de “iman edilmiş” kaç farklı tarih yazımı var? Atatürkçülerin ya da Kemalistlerin yazdığı iki “aynı” tarih; mazlum, Kürt İsyancılarının yazdığı Tarih ve üçüncü “sınıf bakış açısı” ile aktarılan tarih. Her taraf kendine inanacak masallar yazıyor!
Stalin 1953’de ölür. Bir kaç yıl sonra yerine Kruşçev geçer. Hruşçov 1938-39’dan beri politbüro üyesidir. Stalin Kruşçev’le 15 yıl birlikte çok yakın çalışmıştır. Ne hoş değil mi? Stalin “şanlı, yüce”, Kruşçev revizyonist, hain! Masallara inanan çocuk aklı kanar bu tür iddialara; tarihsel süreçler konusunda ne büyük bir “diyalektik cehalet” örneğidir bu. Kruşçev hain ise, Stalin de “makbul” değildir! Stalin “şanlı-yüce” ise Kruşçev o kadar kolay aşağılanamaz! Bu “kavrayışsızlık” üzerinde parçalanmış sol siyaset kapışmaları, yalnızca bu ülkede ne çok delikanlının hayatına mal oldu.
TARİH BİLGİSİ, İŞLEVSEL OLMALIDIR.
Tarihten daha doğrusu “ortak anılarımız, birikmiş aklımızdan”, insanın-canlıların-tabiatın lehine, yaşanılacak acıları azaltma, daha mutlu birey ve toplumlar oldurma yolunda yararlanmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Tuğla gibi kitaplar okumadan da “bir bakış açısı” bulacak işlevsel bir bilinç edinmek mümkün mü?
“Normal” bir insan içinde yaşadığı toplumsal gerçekliği, geçmişe-tarihe dair anlatılan “hikayelerden” daha fazla bilir, tanır. Sezgi ile de soruna ait bilgi edinir. Çözüme ait yanıtları “budalaca” olsa da, sorunun arkasında yatan tarihsel süreçleri göremese de yaşadığı hayata ait çelişkileri anlar.
Genelde insanlar siyasal, ekonomik veya kurumlara ait tıkanma, büyük toplumsal çalkantı, cinayetlere varan kargaşanın arkasında çok uzun bir geçmişin, davranış ve düşünce alışkanlıklarının yattığını bilmez; olguyu kolayca “yöneticilerin” sorumsuzluğuna, bencilliğine, hırsızlığına yorar. Bu koşullarda bile halâ “şanlı”, “büyük”, hayranlık verici bir tarihinin varlığına inandırılabilir. Oysa haklı olarak örneğin ondan-bundan geçinen, huysuz, geçimsiz, kavgacı, bencil, acımasız, üstü başı kirli bir “ihtiyarın” (Devletin), gençlik dönemlerinin övülmesine inanmak istemez. Birisi şöyle fısıldasa, ikirciksiz kabul eder. “Çok dedik, böyle olacağı belliydi!”
Ermeni halkının etnik temizliği ile yüzleşemeyenin, bu topraklarda en az beş bin yıllık geçmişi bulunan Kürt Halkının gerçeklerini kabullenmeyenin “huzur” arayışının budalaca olduğunu öğretecek bir tarih bakış açısı bulmamız gerekiyor!
*
Tüm İslam toplumları olduğu gibi, yoksulluk, sefalet, iç savaş koşullarında yaşıyorsa, yaşanılan geçmişe, İslamcı geleneklere, toplumsal örgütlenme, yönetim biçimlere dair bir güzelleme yapan bir tarih belli ki, yalan, sahtedir. Halâ o tarihe sığınmak, yaşanılan sorunları yalnızca ağırlaştırabilir. Artık başka bir “tarihi” yaşama iradesinin gösterilmesi gerekmektedir.

Almanya’da 1933’de yerleşen Irkçı Faşizm bir rastlantı değil, zorunluluktu! 19. yy. sonu ve 20. yy.’ın ilk yılları Almanya’yı adım, adım bu “kaçınılmaz” sona sürükledi. Ulusçu bir hırsla atılan her adımı, daha coşkulu-milliyetçi, militarist bir adım izledi. Alman sömürgecilerin 1900’lü yılların başında Afrika Güneybatısında yerli halka yaptığı korkunç zulüm ve katliamı umursamamış Alman Halkı bunun bedelini 40 yıl sonra ödedi. “Ne var ki, Afrikalılara çektirilen mezalimin öcü feci bir şekilde çıkacaktı. Zira ırk teorisi sömürge periferisiyle sınırlı kalamayacak kadar zehirli bir fikirdi.”(3)
*
Sahte tarih, sahte başkan üretir!
Sahte başkanların “tebaası”, geçmişi bilmez, geleceği görmez. 100 yıl önce insanlar daha dürüsttü; “Şunu mutlak bir kesinlikle biliyoruz. Daha az değerli ırklardan…ki siyahların… başka bir çok halkın daha az değerli olduğunu ancak bağnaz biri inkâr edebilir…” (4) Şu “sırat köprüsünden” geçerken, Hitler’i yapan Alman tarihinden zerre ders almamış ulus devletçiler artık açıklasın; onlar kadar dürüst olsunlar. Açıkça söylesinler. “‘Bağnazlık’ yapmayın! Kürt halkı kölemizdir, köle kalacaktır!” Herkes kendini buna göre ayarlasın; bu iyiliği olsun yapsınlar…
======================================================
(*) Toplumsal Tinsellik.. Bu sitede yazılı “ogürsel’in” ilgili makalelerine bakılabilir.
(**) YAŞAYAN TARİH Bu bakış açısı ile her olgunun tarihi yeniden, yeniden yazılabilir. Yaşanılan zamanla uyumsuz her Tarih yazımı “sahte” olarak çöpe atılmalıdır. Bu “Yaşayan Tarih’ten” yola çıkarak bir tarih bilinci oldurulması sık, sık gündeme gelecektir. daha işlevsel olabilir mi? Tarih bilinci olmayan bir insan, yönünü yitirmiş, kaybolmuştur. Sahte önderlerin, cehennem refakatçisi, yalancı “cennet” vaatçilerinin, kerameti kendinden menkul faşist ya da “sosyalist” tahakkümcülerin kolayca peşine takılacaktır.
(***) Ve bu bağlamda düşünelim; Ulus Devlet bu ülkede, bu haliyle, bir Merkezî İktidar tahakkümü dayatarak hala yaşayabilir mi?
(****) IŞİD, Taleban ve yerel zorbalardan Batıya, Avrupa’ya kaçan Müslüman göçmenlerin trajedisi önümüzde; insanlık adına utanç verici. Diğer yanda Suudi A.’nın yeni Kralı tahta geçiş kutlaması adına 35 milyar dolar dağıtmış. Bu “gerçekliklerden” yola çıkarak Müslüman dünyanın tarihi yeniden yazılmalı; bu yaşanılanlar ile uyumlu; birbirini doğrulamak zorunda olan.
_______________________________________________________

1. Avrupa’da Ulus Devlet H. Schulze. Literatür Y. 2005 sf 157
2. Avrupa’da Ulus Devlet H. Schulze. Literatür Y. 2005 sf 224
3. Uygarlık N.Ferguson YKY sf. 201
4. Uygarlık N. Ferguson YKY sf 200

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI