Garbis Altınoğlu / Yangını Söndürmek İçin

21 Ağustos 2015

Demir Küçükaydın, 12 Ağustos 2015 tarih ve “PKK’ya Açık Mektup: PKK Derhal Tek Taraflı Ateşkes İlan Etmelidir” başlıklı yazısında şöyle demişti:

“Her ne olursa olsun. PKK bugünkü yanlış çizgisine derhal bir son vermelidir. Eğer PKK’nın eski ve denenmiş kadroları. Cemil Bayıklar, Murat Karayılanlar, Duran Kalkanlar, Karasular, Altunlar vs. bir arada pek ve yekvücut olarak ortak bir iradeyle davranırlarsa, bu gibi dayatma ve emrivakilere son verip, hatta mümkünse bir özeleştiriyle tekrar kendi koşullarını dikte ettirebilir hale gelebilirler…

“Bunun ilk adımı PKK’nın tek taraflı ateşkesi olmalıdır. PKK kendisine saldırılmadıkça saldırmamalıdır ve tıpkı seçimler öncesinde olduğu gibi, Türk devlet güçleriyle karşılaşmaktan ve çatışmaya girmekten kaçınmalıdır. Bunu da açıkça ilan etmelidir.

“Bu yöndeki bir hamle, PKK’nın da elini güçlendireceği gibi; Türkiye’deki demokrasi güçlerinin konumunu güçlendirebilecek çok daha geniş müttefikler edinebilmelerini sağlayabilecek ve kısa zamanda Erdoğan Ergenekon ittifakının tecrit olmasının yolunu açabilecektir.” Tabii ben Öcalan’ın siyasal “dehası”na hayran olan Demir’in, PKK liderinin bulunduğu yerden manevi lideri olduğu örgütü yönettiği ve hatta Türk burjuva devletini manipüle ettiği yolundaki fantastik saptamalarına olduğu gibi şu söylediklerine de katılmıyorum:

“Hükümet Öcalan’ın çizgisinden rahatsızdır ve Kürt hareketi içindeki gerici milliyetçilerin etkinlik kazanmasından çıkarlıdır. Çünkü onların çizgisi kendisine gerekli hareket alanını sağlamaktadır.

“PKK’nın şu anki çizgisi Öcalan’ın çizgisine karşıdır. Türkiye Partisi olmayı, bir Kürt hareketi olmaktan çıkıp Ortadoğu çapında bir Demokrasi hareketi olmayı reddeden ‘ilkel milliyetçi’ denilen; bir Kürt devletinden başka bir hayali olmayan Kürtler’in çizgisine denk düşmektedir. Kürt hareketi içindeki politik olarak en geri ve ham kesimlerin eğilimlerini yansıtmaktadır.”

Acaba öyle mi? Türkiye’deki gelişmeleri biraz yakından izleyen her gözlemci, Erdoğan kliğinin esas olarak HDP’ni ve daha sınırlı ölçüde de Kandil’deki PKK/ KCK liderlerini hedef alırken ellerinde tutsak konumda bulunan Öcalan’ı kollar gibi konuştuklarını yeterince gösteriyor. Örneğin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Kasım 2014 sonunda şöyle demişti:

“İkincisi Öcalan’ın bile talep etmediği, Öcalan’la hükümet olarak görüşmediğimiz, MİT’in bu görüşmeleri yaptığı bilindiği halde onun taleplerinin dışında bir takım şeyler ileri sürmek suretiyle Öcalan’ı da zor duruma düşürdüğünüzü bilmiyorsunuz. Siz kimin sözcülüğünü yapıyorsunuz da Öcalan’ı itibarsız hale getirmek istiyorsunuz?” (“Bülent Arınç: Öcalan’ın bile talep etmediği…”, HABERTÜRK, 24 Kasım 2014)

Gene Arınç Şubat 2015 sonunda şöyle diyordu:

“Şunun cevabını versinler, niçin HDP heyetlerinden bazen iki ya da üç kişi Kandil’e gidip geliyor? Buna neden ihtiyaç duyuyor? ’Ey Demirtaş ne yapmak istiyorsunuz, Öcalan’ı itibarsız hale getirmekle?’ dedim. ’Vay Arınç Öcalan’ın itibarını kurtarmaya mı çalışıyor?’ dendi. Hayır ben çok da meraklısı değilim. Bir kavga yaşanıyor. Öcalan’ın taleplerine karşı Kandil sürekli veto hakkını kullanıyor.” (“Arınç’tan Abdullah Öcalan’a Olay Çağrı”, DuruHaber, 26 Şubat 2015)

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Mart başında şöyle diyordu:

“Şu anda Kandil ile İmralı’nın farklı olduğu çok açık, net ortada. Açıklamaları onları bağlar. Kandil’i de, HDP’yi de bağlıyor. İmralı kendi üstüne düşen görevi yapmış oluyor. Açıklanan 10 madde var, Demirtaş’ın açıklamaları var. İkisi de birbirini tutmuyor.” (“Erdoğan’dan Öcalan’a Övgü”, İNSANHABER, 2 Mart 2015, italikler benim)

Bu koroya Temmuz sonunda Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan da katılacaktı. Çözüm sürecinin başarısız olmasından ötürü HDP’ni suçlayan Akdoğan şöyle diyecekti:

“Sürekli Öcalan adına yalan söylüyorlar; Öcalan başkanlık sistemine karşı, Öcalan AK Parti’yle koalisyona karşı… Külliyen bunlar yalan. Öcalan’ın adını kullanarak sürekli toplumu kandırıyorlar. Öcalan ile görüştükleri dönemde koalisyon diye bir konu var mıydı ki Türkiye’de, Öcalan ‘onunla yapın şununla yapın’ desin. Bu yüzden büyük bir sorumsuzluk var. Öcalan bunları muhtemelen yakalasa sopayla kovalar diye düşünüyorum, ‘her şeyi mahvettiniz’ diye… ” (“Akdoğan: Öcalan, HDP’lileri yakalasa sopa ile kovalar”, ntv.com.tr, 29 Temmuz 2015)

Demir’le aramızdaki bu ciddi gözlem ve görüş ayrılığını, -unutmamak kaydıyla- bir yana bırakacak olursak, Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarının önündeki ivedi görevin Erdoğan kliğini yıkmak olduğu konusunda benzer bir yaklaşıma sahip olduğumuzu söyleyebilirim. Zaten 28 Temmuz tarih ve “Topyekun Savaşa mı?” başlıklı yazımda ben de Demir’nkine benzer bir saptama yapmış ve şöyle demiştim:

“Başka yazılarımda da belirtmiş olduğum gibi bugün Türkiye’de ana görev, başında Erdoğan kliğinin bulunduğu AKP diktatörlüğünün yıkılmasıdır. Bu taktiksel evrede, faşist bir diktatörlük kurmaya çalışan ve iç ve dış çatışma ve savaş senaryolarıyla terörize ettiği halkı susturmaya ve teslim almaya çalışan bu kliğe karşı savaşım, sadece Türk işçi sınıfı ve emekçilerinin ana görevi olmakla kalmamakta, Kürt halkı ve ulusal hareketinin de ana görevlerinden biri olmaktadır…

“Bu saptamadan çıkan bir sonuç ta PKK gerillalarının şantiyelere, taşıma araçlarına, okullara vb. ve özellikle de Türk askerleri ve polislerine vb. karşı giriştiği silahlı eylemlerin YANLIŞ olduğudur. (Bu evrede bunun biricik istisnası, zorunlu savunma amaçlı silahlı direnişler olabilir.) Böylesi eylemler, esas saldırgan iken kendilerini kurban olarak sunmaya çalışan Erdoğan kliğinin ve Türk gericiliğinin ekmeğine yağ sürmekte, onların ‘teröre ve terörizme’ ilişkin demagojik kampanyasına malzeme taşımakta, halkın siyasal bakımdan daha geri katmanlarının aydınlatılmasını ve Erdoğan kliğine karşı en geniş barış ve demokrasi cephesinin kurulmasını güçleştirmektedir. Öte yandan böylesi eylemler, Batı’da, yani Türk emekçileri ve aydınları arasında da önemli taban yaratmış olan HDP’ni de zor durumda bırakmakta, zayıflatmakta, saldırılara açık hale getirmekte ve AKP iktidarının HDP’ni kapatma yolundaki planlarını gerçekleştirmesine hizmet etmektedir. Bu taktiksel evrede doğru tutum; Türk ve Kürt emekçilerinin ve ilerici ve barışsever güçlerinin kitlesel protesto eylemleri yoluyla Erdoğan kliğini izole eden ve Türk egemen sınıfları içindeki çelişmelerin keskinleşmesine hizmet eden bir kampanya izlemeyi gerektirmektedir.”

Son haftalarda, yani bu yazımı kaleme almamı izleyen dönemde devletin “güvenlik” kuvvetlerinin Kürt halkına ve ulusal hareketine yaptığı saldırılar ve PKK’nın karşı-saldırıları tırmanma eğilimine girdi. Bu çatışmalarda ölen ve yaralanan gerilla, sivil, asker ve polis sayısı giderek artıyor. Devletin çok sayıda Kuzey Kürdistan ili ve ilçesinde “güvenlikli bölge” adı altında bir çeşit sıkıyönetim uygulamasına başlaması, çatışmaların yoğunlaştığı yerleşim birimlerinde sokağa çıkma yasaklarına başvurması, çatışmalarda her iki tarafın da daha ağır ve etkili silahlar kullanmaya girişmesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “teröristlere” karşı daha sert ve uzlaşmaz bir dil kullanmaya başlaması vb. durumun daha vahim hale gelmekte olduğunu gösteriyor.

“Topyekun Savaşa mı?” başlıklı yazımda, Kürt halkı ve ulusal hareketinin 1990’lı yıllara göre daha ya da çok daha avantajlı bir konumda olduğunu ve bugünkü iç ve uluslararası konjonktürde, başını Erdoğan kliğinin çektiği Türk burjuva devletinin pek te parlak olmadığını ve dolayısıyla Kürt ulusal hareketine karşı açtıkları savaşta neden başarısız kalmaya mahkum olduklarını belirtmiştim. Burada bir kez daha şunun altını kalın bir çizgiyle çizmek isterim: Tüm ezilen sınıf ve ulusların olduğu gibi, Kürt halkı ve ulusal hareketinin de ayaklanma, silah taşıma ve silahlı direnişte bulunma hakkı vardır. Bunu yadsımak, silah taşıma hakkının elikanlı Türk devletinin -ve diğer burjuva devletlerinin- tekelinde olduğunu savunmak ve barış ya ateşkes görüşmeleri için PKK’nın öncelikle silahsızlanması gereğini dayatmak, demokratizmle bağdaşmaz. Sadece faşist ve azılı gerici burjuva politikacılarının değil, burjuva liberallerinin, burjuva demokratlarının, pasifistlerin de vb. öncelikle PKK’nın silahlarını teslim etmesi/ silahsızlanması gerektiği yolundaki yavan argümanlarının beş paralık bir değeri yoktur.

Ancak bunun böyle olması, tutarlı demokratizmin ve enternasyonalizmin silahı ve silahlı direnişi yücelttiği, savaş yanlısı olduğu ve barışçı savaşım yöntemlerini reddettiği ya da reddetmesi gerektiği anlamına mı gelir? Asla. Tarihsel deneyim; ezilen sınıfların ve halkların devrimci zor yolunu en son kertede, ancak katlanılamaz koşulların basıncı altında ve haklarını barışçı yollarla elde etmelerinin olanaksız olduğu koşullarda tercih ettiklerini açık bir biçimde ortaya koymuştur. Amaçları insanı baskı ve sömürünün her türünden kurtarmak olan ve silahlı çatışmalarda en büyük kayıpları verenlerin ve en dayanılmaz acıları çekenlerin en yoksullar olduğunu bilen tutarlı demokratlar nasıl olur da silahı ve silahlı direnişi yüceltebilir ve savaş yanlısı olabilirler?

Peki, bu İKİ ilkesel tutum ya da argüman -yani silah taşıma hakkı ile barışçı savaşım yöntemlerini tercih etme- arasında bir çelişme, bir karşıtlık var mıdır? Hayır, yoktur: Sömürücü sınıfların devlet aygıtının kural olarak, barışçı yolla yıkılamayacağını ve ezilen/ sömürülen sınıf ve katmanların kurtuluşunun bu aygıt yıkılmaksızın olamayacağını bilen tutarlı demokrat ve enternasyonalistler bu sınıf ve katmanları devrimci politikanın rehberlik ettiği devrimci zorun haklı ve meşru olduğu anlayışıyla eğitirler. Ama onlar aynı zamanda bu yığınların; gösteri, miting, basın açıklaması, yürüyüş, boykot, grev, hatta genel grev vb. gibi -esas itibariyle- barışçı savaşım yöntemleriyle siyasal bilinç düzeyini yükseltmeye de özen gösterirler. Zaten emekçi yığınlar da, burjuva devletinin baskı ve terörü olağanüstü boyutlara varmamış, barışçı savaşım ve hak arama yol ve yöntemlerinin kullanımını olanaksız hale getirmemiş ve onlara başka çıkış yolu bırakmamışsa silaha sarılmaktan yana olmaz ve bu yolu önerenlerin peşinden gitmezler. Kürt halkının demokratik taleplerini dile getirmesine izin verilmediği ve yaşam hakkının bile elinden alındığı 1980’lerin ve 1990’ların, Türkiyesi ve Kuzey Kürdistanı’nda PKK’nın yürüttüğü silahlı savaşımın başarılı olmasının en önemli nedenlerinden birisi buydu.

Burada bir parantez açarak, 1990’lı yıllarda Türkiye’de, PKK’nın Kuzey Kürdistan’da tuttuğu yola benzer bir yol tutmaya, hatta bu yolu kopyalamaya ve Batı’nın metropollerinde silahlı savaşım yoluyla kitleselleşmeye çalışan devrimci örgütlerin, özellikle Devrimci Sol’un neden başarısız kaldığını belirteyim. Evet, yığınların silahlı savaşımı desteklemelerinin ve ondan yana olmalarının en önemli önkoşullarından BİRİ, sömürücü sınıfların ve onların devletlerinin baskı ve terörü olağanüstü boyutlara vardırması ve özellikle de barışçı savaşım yöntemlerinin kullanımını olanaksız hale getirmesidir. Ama bu önkoşulun o dönemin Türkiye metropollerinde de üç aşağı beş yukarı geçerli oluşu, böyle bir yoldan ilerlemek için asla yeterli değildi. Onyıllardır, hatta daha uzun süredir Osmanlı ve Türk gericiliğinin boyunduruğu altında yaşayan Türk-olmayan bir halkın, yani Kürt halkının konumu ile kendisi de ezilmekte olmasına rağmen egemen ulustan olmasından ötürü kendisini genel olarak Türk devletine -iyimser bir anlatımla- yabancı hissetmeyen Türk halkının konumu farklıydı. Dahası Türk halkından farklı olarak Kürt halkı, daha geç kentlileşmiş, yani göçebe geleneklerinden daha geç kopmuş bir halk olmasına da bağlı olarak bir silahlı savaşım ve eşkiya geleneğine sahipti. Devrimci Sol, -1994’ten itibaren ve şimdiki adıyla DHKP-C- bu gerçekliği kavrayamamasının bedelini ağır ödedi ve bu nedenle hiçbir ciddi ve kalıcı ilerleme sağlayamaksızın pek çok yöneticisini ve kadrosunu yitirdi.

Günümüze dönecek olursak kendimize şu soruyu sormalıyız: Acaba koşullar PKK/ KCK’nın yeniden 1980’li ve 1990’lı yıllarda tuttuğu yola, yani silahlı savaşım yoluna dönmesini gerektiriyor ya da dayatıyor mu? İç ve uluslararası koşulların Kürt halkı ve ulusal hareketi açısından daha elverişli olduğu günümüzde bu sorunun yanıtı net bir hayır’dır. Neden? Çünkü, “Topyekun Savaşa mı?” başlıklı yazımda ele aldığım bu daha elverişli konjonktürün yanısıra bugün gerek Türkiye’de ve gerekse Kuzey Kürdistan’da yasal, barışçı savaşım olanakları, son haftalarda bir ölçüde daralmış olsa da ortadan kalkmaktan uzaktır. Hatta burada Kürt ulusal hareketinin -ne yazık ki Gezi direnişi sırasında olduğu gibi- bu olanakları yeterince kullanmakta çok yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. Bu yetersiz kalışın nedenleri de bellidir:

a) Tüm Türkiyelileşme söylemlerine, silahlı savaşım içinde serpilmesine ve bu geleneğine rağmen, Kürt ulusal hareketinin son çözümlemede Kürt ulusal burjuvazisinin çıkarlarını temsil eden reformist bir ulusal hareket olması, sadece Türk işçi sınıfının ve halkının çıkarlarına değil, Kürt işçileri ve yoksullarının sınıf çıkarlarına da yabancı kalması,

b) Bu hareketin, düşmanın elinde tutsak olan lideri Öcalan’ın da etkisiyle uzun süredir, önce askeri klikle ve iktidarın iplerinin Erdoğan kliğinin eline geçmesinden sonra da onunla olmak kaydıyla Türk gericiliği ile STRATEJİK birlik ve bağlaşma çizgisini izliyor olması. (2013 başından 2015 Temmuzuna kadar süren sözümona barış ya da çözüm süreci, kökeni yıllar öncesine giden bu gerici stratejiye dayanmaktadır.) Devam edelim.

Dahası Kürt ulusal hareketi Batı’da, gerek 80 milletvekiliyle temsil edildiği TBMM’nde ve HDK ve HDP’nin kişiliğinde ve gerekse sendikalarda, odalarda, sivil toplum örgütlerinde ve ilerici aydınlar arasında küçümsenmeyecek mevzilere ve yedek güçlere sahiptir. (PKK/ KCK ile Türk “güvenlik” kuvvetleri arasındaki çatışmaların sürmesi, HDK ve HDP’nin bu mevzi ve olanaklarını da daraltacak ve bir süredir yapmakta olduğu gibi kapatılma tehdidini HDP’nin başının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallamayı sürdürecektir.) Buna; yaşamını yitiren asker ve polislerin cenaze törenlerine katılanların son günlerde AKP diktatörlüğüne karşı gösterdiği savaş-karşıtı tepkilerinin içerdiği potansiyeli eklemeliyiz. Ve buna; şoven, militarist, yağmacı ve İslami gerici politikaları nedeniyle Erdoğan kliğinin genel olarak Türkiye işçi ve emekçileri arasındaki desteğinin hızla azalmakta ve burjuvazinin ve devletin saflarındaki çelişmelere bağlı olarak izole edilmesinin koşullarının olgunlaşmakta olduğunu eklemeliyiz. Bu taktiksel evrede Kürt ulusal hareketinin, silahlı güçlerini muhafaza etmek ve silahlı direniş hakkını hiçbir biçimde bir yana atmamak ve yadsımamak kaydıyla, sözünü ettiğim yasal olanakları sonuna kadar kullanma yolunu tutması ve zorunlu özsavunma eylemleri dışında silaha başvurmayacağını açıklaması, en doğrusu olacaktır.

Bu hatalı çizgide diretmenin olumsuz sonuçlar doğuracağı açıktır. Böyle bir yolun izlenmesi HDK ile HDP’nin, Türk ve Kürt halkları arasında inşa etmeye çalıştığı ve bir ölçüde de inşa etmeyi başardığı köprüleri yıkacak, Batı’da yaşayan milyonlarca Kürt işçi ve emekçisi ile Türk işçi ve emekçileri arasında devletin ve onun çeşitli aygıtlarının da körükleyebilecekleri geniş-kapsamlı bir Kürt-Türk çatışmasının fitilini tutuşturmaya yardımcı olabilecektir. Böyle bir çatışma ortamının bulanık suda balık avlamada usta Türk Kontrgerillası’nın ve derin devletinin provokatif eylemleri için ideal bir nitelik taşıdığı açıktır. Meydana gelebilecek ve binlerce, onbinlerce insanın ölümüne ve Batı’da yerleşmiş yüzbinlerce Kürt ailesinin etnik “arındırma”ya/ zorunlu göçe tabi tutulmasına yol açabilecek böylesi çatışmaların olumsuz bedelini ise öncelikle Türk burjuva devleti değil, Kürt ve Türk işçi ve emekçileri ödeyecektir. Milliyetçiliğin ve şovenizmin güç kazanmasının önüne geçmek, değişik ulus, milliyet, dinsel inanç ve mezheplerden Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarının birliğini ve ortak kavgasını yükseltmek, Türk gericiliğinin Suriye, Irak ve diğer Ortadoğu ülkeleri halklarına karşı yürütmekte olduğu kirli savaşı durdurmak ve Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da gerçekten demokratik bir rejim, bir işçi-emekçi Sovyet cumhuriyeti kurmak her zamankinden daha da gerekli ve yakıcı bir ödev. Bu gerekli ve yakıcı ödevin yerine getirilmesinde tutulacak halka ise, iktidarı yitirmektense, gücü yeterze eğer Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ı bir yangın yerine çevirebilecek olan Erdoğan kliğinin devrilmesinden geçiyor.

Sözlerimi, 12-13 Kasım 2014 tarih ve “Burjuvazinin iç kavgaları ve devrimci duruş” başlıklı yazımda yer alan şu pasajla noktayacağım:

“Son yılların pratiği; başında R. Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu İslami-faşist rejimin öndegelen isimlerinin, işledikleri suçların hesabını vermemek, hukuksal niteliği tartışmalı yollardan elde ettikleri maddi zenginlikleri yitirmemek ve iktidarlarını muhafaza edebilmek için Türkiye’yi bir kan gölüne çevirmekte ve bu amaçla çeşitli provokasyonlara başvurmakta zerrece duraksamayacaklarını göstermektedir. Bu olası provokasyonlar arasında devrimci ve demokratik güçlere karşı daha yaygın ve sistemli bir teröre başvurmak, ülkeyi bir dış askeri maceraya ya da savaşa sokmak, bir mezhep çatışmasını kışkırtmak ve/ ya da gerici bir iç savaşın alevlerini tutuşturmak da vardır. Zaten yazılı ve görsel basının ana gövdesinin Erdoğan kliğinin borazanı haline getirilmiş, TBMM’nin çoktandır işlevsizleşmiş ve adeta AKP diktatörlüğünün basit bir aleti durumuna düşürülmüş, yargı mekanizmasının büyük ölçüde bu diktatörlüğün denetimi altına sokulmuş, MİT’na yurtiçinde ve yurtdışında operasyon yapma yetkisi verilmiş olduğu günümüzde Türkiye’nin daha şimdiden faşist bir rejimle yönetilmekte olduğunu söyleyebiliriz. Bunlara, yasalaşmasına kesin gözüyle bakılan yeni iç güvenlik yasa taslağıyla polisin yetkilerinin daha da arttırılmakta olmasını ekleyebiliriz.”

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI