Bingöl Erdumlu / ERDOĞAN “TAKRİR-İ SÜKUN” PEŞİNDE, DEMİRTAŞ’ DAN BEKLENEN

Murat Yetkin’in yazısı dikkat ile okunması gereken bir yazı. 12 Eylül Anayasası Erdoğan’a Bakanlar Kurulunu toplayıp yurdun tamamında veya bir bölümünde Olağanüstü Hal ilan etme ve Olağanüstü Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi veriyor.Meclis onayı arkadan geliyor . Olağanüstü KHK’lar yargı denetimi dışında, Meclis onayına ise, bu MHP ile. Erdoğan herhalde güvenebilir.

Eğer koşullar değişmeden seçimlere gidilir ise AKP 7 Haziran’dakinden de daha kötü bir sonuç alacak. Anket sonuçlarını Erdoğan herkezden daha iyi biliyor. Ancak verili koşulları değiştirdikten sonra gidilecek bir seçimde ‘fiili’ durumunu ‘hukukileştirebileceğini çok iyi biliyor. “Cumhurbaşkanı olarak yetki alanlarımı biliyorum ve bu alanlarımı sonona kadar kullanmak durumundayım…” diyor.

Doksan yıl önce 13 Şubat 1925′ te Şeyh Sait İsyanı başlamış, daha önce sıkıyönetim önerisi mecliste reddedildiği için istifa eden İsmet Paşa yeniden başvekil olmuş, 4 Mart’ da ‘Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmış, biri isyan bölgesi diğeri ise ülkenin geri kalan bölümü için iki İstiklal Mahkemesi kurulmuş, isyan 15 Nisan’ da bastırılmış ancak bu bahane edilerek getirilen ve dort sene süren olağanüstü rejim sırasında meclis içindeki ve dışıncaki her türlü muhalefet ezilmiş ve ‘Tek Parti Diktatörlüğü’ kurulmuştu.

Tabii ki şartlar 1925′ tekinden farklı, iki tarafında kesin bir zafer kazanması söz konusu değil. Ancak seçim öncesi ilan edilecek bir olağanüstü hal ile, en başta HDP, diğer muhalefet unsurlarının, partilerin, sivil kuruluşların ve kişilerin hakkından gelinebilir. Erdoğan’ın konuşmaları böyle bir ‘gizli ajendası’ olduğu sinyallerini veriyor.

Erdoğan’ın 7 Haziran öncesinde de benzer planları vardı; Ağrı Diyadin’de gerillaların ortasına bırakılan askerler ölse ertesi gün Kandil bombalanacak ve savaş başlatılacakdı. Aynı şekilde Mersin Adana ve Diyarbakır prvokasyonları da yaratılacak kaos belki de savaş ortamında seçime gitmek ya da hiç gitmemek için yapıldı.
Bu provokasyonlar başarılı olmadı, çünkü hem KCK hem de HDP her türlü kışkırtmaya karşı kırmızı çizgilerini çekerek bu oyunlara gelmedi. HDP barajı yıkarak Türkiye demokrasi tarihinin en büyük başarısına damgasını vurdu.
Şimdi ne oluyor? KCK yangına körük ile gidiyor, HDP’nin kazandığı mevzilerin sağlamlaştırılıp geliştirilmesi gerekirken “devrimci halk savaşı” ilan ediyor. Demokratik bir ortamda pekala savunulabilecek özerklik savaş koşullarında ilan ediliyor, sonuç ortada…

Bu savaşa kısa zamanda son verilmez ise onlarca yıl içinde büyük bedeller ödeyerek elde edilen demokratik kazanımlar yok olup gideceği gibi daha da kötüsü iki halk arasında, Kissinger’in bir zamanlar İran – Irak savaşı için kullandığı deyim ile söylersek, yıllarca süregidecek “pat durumu” sonucu telafi edilemez şövenist, kin, nefret ve intikam duyguları ekilecek.

Erdoğan ve çevresinin savaştan vazgeçmeleri mümkün değil, kaderlerini savaşa bağlamışlar.Ama savaş savaşan ve buna istekli iki taraf olmadan yapılamaz. Burada yapılması gereken ‘her iki tarafa’ birden adet yerini bulsun diye ‘barış’ çağrısında bulunmak değil, tek tarafa KCK’ ye ama’sız , ‘fakat’sız, koşulsuz derhal ‘ATEŞKES’ çağrısında bulunmak !

Abdullah Öcalan’ ın uzun süredir ne düşündüğünü, ne söylediğini bilemiyoruz. Ancak sayın Selahattin Demirtaş başkanlığında bir barış heyeti Barış Bloku temsilcileri ile Kandil’e böyle bir öneri götürürler ise herhalde bunu destekleyecektir. Bu öneriyi Kandil’in de ciddiye alıp düşüneceğini sanıyorum.

Zaman giderek azalıyor. Sayın Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarına büyük bir tarihi sorumluluk düşüyor. En azından ‘denemedik dememek için…

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI