Hikâye Şöyle Bir Seyir İzledi…

Kısa süre önce HDP’ye, “Öcalan olsaydı sizi sopayla kovalardı” diyen, “süreç”in memur ve “mağdur”larından Yalçın Akdoğan’ın aynı konudaki son demeci şöyle:

“Türkiye reformlarına devam eder. Ama çözüm sürecine terörün son bulması ile ilgili çalışmalar diye bakarsak, hangi aktörlerle nasıl olacak? Bir güven sarsılması var ve bunu da yeniden değerlendirmek gerekiyor. İmralı ile ilgili birimlerimiz görüşürler o ayrı bir şey. HDP heyeti görüşemez. HDP heyeti bu sürece ihanet etti ve Öcalan adına sürekli yalan söylediler. Öcalan’ı da istismar ettiler. (Başka bir formülle görüşme) Kiminle nasıl olur, o ayrı bir konu, değerlendirmemiz lazım.”

Kısacası, AKP iktidarı şu mesajı vermiş oluyor: Öcalan bizim istediğimiz yönde hareket ediyor ama “sürece ihanet eden” HDP onu çarpıtıyor ve istismar ediyor. Bu yüzden onu HDP ile görüştürmeyiz. Evet ama madem öyle, bu durumda Öcalan’ın tecrite alınmak yerine mesajlarının doğrudan kamuya yansıtılmasını sağlamak gerekmez miydi? Bir şeyler dönüyor ama ne? Neyin döndüğünü anlamak için süreci başından alıp tahlil etmemiz gerekiyor.

Kürt ulusal hareketi, AKP iktidara geldikten bir süre sonra paradigmasını, iktidarın iplerini eline aldığına inandığı AKP ile görüşme ve anlaşma üzerine kurmuştu. Aslında PKK, halihazır iktidarlarla görüşerek Kürtler için belirli haklar elde etme ve nihai olarak silahlı mücadeleyi bitirme sürecine 1990’ların sonuna doğru, daha Öcalan yakalanmadan girmişti. O zamanlar iktidara hâkim gibi görünen TSK ile görüşmeler yapma çizgisinin benimsendiğini ya da Öcalan tarafından bunun tasarlandığını söyleyebiliriz. O zamanlar İngiltere’deydim. Akşamları Medtv’de, Yalçın Küçük’ün de yer aldığı, “Başkan”ın sazı alıp (telefonla katılıp) çok uzun konuşmalar yaptığı, katılımcıların da bu uzun konuşmaları dinleyen figüranlar rolüne indirgendiği programlar olurdu. Bu programlardan birinde, Öcalan’ın, TSK komutanlarının “daha ciddi muhataplar olduğunu” söylediğini hatırlıyorum. Artık PKK, silahlı mücadeleyi legal alanda haklar elde etmek için kullanma çizgisine o zamandan girmişti ve o sırada devletin esas sahibinin TSK komuta kademesi olduğu düşünülüyordu.

Ne var ki, bundan sonra önemli değişiklik meydana geldi. Her şeyden önce Öcalan ABD tarafından Türkiye’ye teslim edildi. Bundan bir süre sonra da AKP tek başına iktidar oldu. PKK durumu bir süre gözledi. Acaba AKP iktidara gerçekten hâkim olacak mıydı? Eğer hâkim olacaksa, o zaman “devletin temsilcisi” olarak onunla masaya oturma politikası benimsenmeliydi.

Nitekim öyle oldu. AKP, TSK komuta kademesini kendisine tabi kılmanın üstesinden geldi ve devlet adına görüşme yapılacak güç olduğu 2000’lerin ortalarına doğru netleşti. Bu tarihten itibaren de Öcalan ve PKK, AKP iktidarıyla masaya oturma siyasetini izlemeye başladı. 2010’a doğru bu masaya oturma siyaseti somut bir “barış süreci”ne dönüştü. Bu süreçte, şimdiki adıyla söyleyecek olursak HDP, İmralı-Kandil-AKP iktidarı üçgeninde arabulucu rolü üstlendi. Bu böyle olunca, Kürt ulusal hareketi, AKP’nin iktidardan uzaklaştırılması ya da iktidarı kaybetmesi türünden muhalif eğilimlerle arasına net bir uzaklık koydu. Bu, uzaklık, 2010 Anayasa oylamasında, Kürt siyasal hareketinin “boykot” oyu vermesine yol açtı. “Evet” ya da “yetmez ama evet” diyemezdi, bu AKP’yle pazarlık şansını azaltırdı. Öte yandan “Hayır” da diyemezdi, bu da Kürtlerin daha geniş haklar elde edeceği yeni bir anayasanın ilerde pazarlıklarla oluşturulmasının yolunu kapatır, dahası, önerisi reddedilen AKP iktidarını sağlam bir iktidar alternatifi olmaktan çıkarıp muhalefete kapıları açardı. Oysa Kürt siyasal hareketi, uzunca bir süreçte esas pazarlık unsuru olarak AKP iktidarını belirlemişti. Bu politikanın bir numaralı mimarı, İmralı’da hapis hayatı yaşayan Abdullah Öcalan’dı.

Anayasa oylamasından sonra “barış süreci” yönünde adımlar atıldı. Nevrozlarda Öcalan’ın barış mesajları okundu vb. Ne var ki, bu süreçte, kimsenin hesap etmediği, Kürt siyasal hareketinin hiç hesap etmediği bir olay oldu: Gezi.

Bayraklı ulusalcı muhalif gösterilerden tamamen farklı nitelikteki bir halk ayaklanması ortaya çıkmış ve AKP iktidarının “demokrasi” “vesayet rejimiyle mücadele” palavralarını yerle bir, Türkiye’deki bütün paradigmaları alt üst etmişti. Kürt siyasal hareketi bütün sektörleriyle birlikte bu hareket karşısında bocaladı. Bugünkü HDP’nin yöneticilerinden bir kısmı hareketin başlarında (Gezi’de) önder bir rol oynarken bir kısmı hareketi karalayan “darbe” açıklamalarında bulundu. Öcalan, bu kadar büyük bir ayaklanmayı doğrudan karşısına almayacak kadar zeki biriydi. Günler sonra “Gezi’yi selamladı” ama bu hareketin kimi hedef aldığı konusunda tek laf etmedi. Kürt ulusal hareketi ana gövdesiyle Gezi’ye omuz vermedi, ancak Kürt hareketinin içindeki genç radikaller, entelektüeller ve Kürt hareketinin bileşenleri harekete omuz verdi. Dahası, o zamana kadar “barış süreci”ne destek veren sol-liberal entelejensiya Gezi’nin muazzam etkisiyle paramparça oldu, az bir kısmı doğrudan AKP saflarına yapışırken, büyük kısmı AKP diktatörlüğüne karşı bir konuma doğru hareketlendi. Kürt hareketi üzerinde çok önemli bir ideolojik etkisi olan sol-liberallerin AKP ile işbirliği paradigmasından kopmasına tamamen kayıtsız kalamazdı Kürt hareketi.

Bundan sonra olaylar hep AKP ile iş kotarma paradigmasının aleyhinde gelişti. Gezi, AKP’nin diktatör yüzünü net bir şekilde açığa çıkarmıştı. Ülkenin, durgun orta Anadolu bölgeleri dışındaki, kültürel hayatı belirleyen kesimlerinde büyük bir AKP aleyhtarı dalga yükselmekteydi. Özellikle legal alanda başarılı olmak isteyen bir siyasal partinin, yani HDP’nin bu dalgayı dikkate almaması onu güney doğu bölgesine hapseder ve ülkenin genel siyasal ve kültürel atmosferinden koparırdı. Bu yüzden HDP de AKP aleyhtarlığına doğru hareketlenmeye başlamıştı, henüz eski paradigmadan bir kopuştan söz edemesek de.

Büyük kopuşa Kobani olaylarıyla yaklaşıldı. Kobani’nin savunulması neredeyse bir turnusol kâğıdı etkisi yaptı. Ve görüldü ki, aslında içerde Kürtlerle iyi geçinmeye çalışıyormuş gibi görünen AKP iktidarı, Kobane’de alttan alta IŞID’ı desteklemektedir. Elbette burada AKP’nin artık geleneksel devlet reflekslerinin temsilcisi haline gelmesinin etkisi de büyüktür. TC devleti güney sınırında bir Kürt oluşumu yerine en tehlikeli İslamcı oluşumları tercih etmekteydi ve zaten İslamcı olan ve Esat’ı devirmek için IŞID’a gizlice silah yardımında bulunan AKP’nin Kobane’nin bir an önce düşmesini istemesinden daha doğal bir şey olamazdı. İşte bu olay Kürt duyarlılığı ile AKP Arasında belirleyici bir kopuş yaşanmasına yol açtı ve 6-7 Ekim olayları patlak verdi. Zor duruma düşen AKP hükümeti, olayların durdurulması için Öcalan’ın beyanlarının yayınlanmasına ihtiyaç duydu. Olaylar ancak bundan sonra yatıştı.

Bütün bunlara rağmen “süreç” ağır aksak da olsa yürüdü. İlişkiler son derece zedelenmiş, fakat henüz kopuş gerçekleşmemişti. Kopuş, “Dolmabahçe mutabakatının” açıklanmasından hemen sonra yaşandı. Bu mutabakatın açıklanması Öcalan’ın ve Kandil’in istediği bir şeydi, çünkü böylece AKP iktidarıyla somut görüşmelerin yolu açılacaktı. AKP iktidarının da işine geliyordu. Böylece AKP, Kürtlerle barışın şampiyonu olarak ortaya çıkacak, hem Kürt oylarını toplayacak, hem de ülke çapında “barışı gerçekleştiren” parti olarak prestij toplayacaktı. Zaten seçimlere parti olarak girmesi sağlanmış HDP’nin barajın altında kalmasına, böylece bölgedeki neredeyse bütün milletvekillerinin AKP’ye akmasına kesin gözüyle bakılıyordu.

Ne var ki, bu noktada devreye hesapta olmayan bir faktör girdi: HDP ve HDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş.

Yelkenlerini, Gezi ile esmeye başlayan ve Kobane ile hem Türkiye çapında hem de artık Kürdistan’da da güçlenen özgürlükçü rüzgârlarla dolduran HDP şunu gördü: Eğer kendimizi AKP ile anlaşma ya da barış görüşmeleri ile kısıtlar ve AKP diktatörlüğüne karşı mücadele bayrağını elimizden bırakırsak kesinlikle bir figüran rolüne düşeriz ve bırakın barajın altında kalmayı, küçük bir “alet” parti derekesine düşeriz. HDP tam tersi yönde ilerledi ve kazandı. Hesap edilenin tersine barajı büyük farkla aştı ve AKP’nin tek başına iktidar olmasını önledi.

Aslında HDP’nin yaptığı, ister istemez bir paradigma değişimiydi. Elbette HDP barış sürecini bir yana bırakmış değildi ama barış sürecinin sağlıklı ilerlemesinin yolunun da AKP diktatörlüğüne karşı özgürlük mücadelesi vermekten geçtiğini kavramıştı, buna göre hareket etti.

Kanımca bu, HDP ile, eski paradigmaya bağlı olan Öcalan ve Kandil arasında kaçınılmaz bir kopuşu demesek de uzaklaşmayı getirdi.

AKP ise bu uzaklaşmayı teşvik etti. Madem HDP ona karşı düşmanca davranıyor ve onun iktidarına çomak sokuyordu, HDP’yle Kürt hareketinin duayen temsilcileri arasına bir baraj koyarak HDP’yi cezalandırırdı. Öcalan’ı “tecrite” alır, onunla HDP arasındaki bütün kanalları kapatır ama Kandil’le Öcalan arasındaki üstü kapalı kanalları çalıştırmaya devam ederdi. Kısacası, Öcalan’ın tecriti ile cezalandırılan Öcalan değil, HDP’ydi. Aslında tecrit edilmeye çalışılan Öcalan değil, HDP’ydi. Yalçın Akdoğan’ın bütün sözleri buna işaret ediyor.

Savaşın esas yürütücüsü ve taraftarı konumunda görünen Kandil’le Öcalan arasındaki üstü örtülü haberleşme kanalları halen devlet organları aracılığıyla açık tutulurken, Kürt hareketi içinde silahlı eylemleri en açık bir şekilde kınayan HDP’nin hem Öcalan’la hem de Kandil’le bağlarının kesilmesine çalışmak, silahlı çatışmaların bitmesini isteyen bir hükümet açısından mantıksız değil mi? Evet ama, AKP iktidarının silahlı eylemlerin bitmesini istediğini kim söyledi ki? Tam tersine.

Bunu bir yana bırakalım. Madem Yalçın Akdoğan’ın söylediği gibi, Öcalan eski paradigmaya, yani işlerin AKP ile yürütülmesine taraftardır, o zaman HDP’lileri izledikleri AKP karşıtı pozisyondan vazgeçirmek için Öcalan’la temaslarını eskisinden bile daha fazla sağlamaları gerekmez miydi?

Bu noktada iki ihtimal akla geliyor. Ya ellerinde mahkûm olarak tuttukları Öcalan onların göstermeye çalıştığı gibi bir tutum içinde değil, onu HDP heyeti ile görüştürürlerse bunun ortaya çıkacağından korkuyorlar; ya da HDP’lilerin Öcalan’ı da etkileyip AKP’ye karşı tutum almasını sağlamasından korkuyorlar.

Acaba hangisi?

Bence ikisi de değil.

Geriye kalan tek ihtimal, HDP’yi harcayabilmek için HDP’nin Öcalan’la temasını tamamen kesmek (Kandil’le Öcalan arasındaki temas devletin aracılığıyla sağlanmaktadır) ve “tecrit edilmiş” Öcalan faktörünü kendi tasarıları için kullanmaya çalışmak.

Görüleceği gibi, hiç de gerçekten silahların susmasını isteyen bir tutum değil.

Gün Zileli
8 Ağustos 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI