Üç Devrimci Anı Kitabı Daha…

Mesele Dergisinin Haziran 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Barış Mutluay, Ziya Yılmaz-TİP’ten THKP-C’ye Fatsa’dan Türkiye’ye, Notabene Yayınları, 2014

Aysel Sağır, Bizi Güneşe Çıkardılar, Ayrıntı, 2015-04-29

Tarık Uygun, Ersin Ergün Keleş, Osman Zeybek, Harun Korkmaz, Direniş, Sürgün ve Ölüm Günleri, Ayrıntı, 2015

Bir Devrimci, Üç Evre

Aynı zamanda Ziya Yılmaz’ın akrabası olan Barış Mutluay, Ziya Yılmaz’ın çeşitli zamanlarda arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerdeki kayda alınmış anlatımlarını ve yine kendi yaptığı sohbetlerin kayıtlarını bir araya toplayarak, ayrıca kayda almadığı kendi görüşmelerinden hatırladığı bazı can alıcı noktaları da ekleyerek ortaya güzel bir Ziya Yılmaz kitabı çıkarmış. Bu kitabın önemi, Ziya Yılmaz’ın devrimci yaşamının en kritik devrelerini ayrıntıları ile vermesinin ötesinde, devrimci mücadelenin birbirini takip eden üç devresine ışık tutmasıdır.

Dalga Yükseliyor

1938 doğumlu Ziya Yılmaz, 1968 kuşağının en yaşlılarından biridir. Arada neredeyse on yıllık bir fark vardır. “Dalganın yükselişi” olarak adlandırdığımız 1968 dönemini otuz yaşlarında karşılamıştır. Daha da önemlisi, bu dönemin hikâyesini Karadeniz’den, yani Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin ve merkezlerin dışından taşıyarak önümüze getirmiştir. Onun anlatımlarından, bu dönemdeki yükselişin taşrada, Karadeniz’de, Fatsa’da nasıl yaşandığını öğreniyoruz. Bu aynı zamanda, 1968 dalgasının köylü mücadelesinde nasıl yankı bulduğunun hikâyesidir. Bu yönüyle de 1968 anlatımları içinde son derece özgün bir yere sahiptir.
Bu dönemde Fatsalı devrimciler TİP bünyesinde örgütlenirler ve köylülerle son derece sıkı ve olumlu bağlar geliştirirler. Fındık mitinglerini köylülerle birlikte, onların talepleri doğrultusunda örgütlerler. İzledikleri yol son derece akıllıca bir kitle çizgisidir. Köylülerin taleplerini köylülere dağıttıkları anketlerle saptarlar. Onların “öncülüğü” kesinlikle klasik bir “bilinçlendirme” çalışması olarak şekillenmez. Köylülerin ve kasabalıların taleplerini formüle etmekten ve onların mücadelesine yardımcı olmaktan ibaret, örnek alınacak bir çalışmadır bu. Ziya Yılmaz’ın bu döneme ilişkin kitle çalışmalarıyla ilgili anlattıklarından bugün de öğrenilecek çok şey var. Köylülerin kendi özörgütlenmelerine dayanan ve adım adım kitleselleşen bir çalışmadır bu. Ziya Yılmaz’dan dinleyelim:
“Fatsa’da resmî olarak 250 civarı üyemiz olmuştu. Parti adına doğrudan çalışanların sayısı ise 1000’in üzerindeydi… Masraflarımızı da köylülerin gönüllülükleri üzerinden kurulan bağışlarla hallediyorduk. Köylüler muhtarlara ulaştırıyordu, muhtarlar da bize.” (s. 102)
“Biz fındık mitingleri için köylülere doğrudan bir öneri götürmemiştik. Yani aydınlanma, aydınlatma mitingleri yapardık, konuşurduk, kendimize göre doğruları söylerdik, bırakırdık. İlerisine zorlamak diye bir niyetimiz yoktu. 1970 yılı geldiği zaman, tabii 15-16 Haziran olayları da olmuştu. Yani Türkiye siyasi potansiyel olarak çok yükselmişti. Bu sefer köylülerden teklif geldi bize. İlk defa, ‘Fındık konusunda bir programınız var mı?’ dediler. Biz de ‘Programımız yok’ dedik… Köylülerden böyle bir soru gelince onlardan zaman istedik. ‘Bu olabilir ama düşünmemiz, çalışmamız lazım’ dedik… İlk görüşmeden tam bir hafta sonrasına bir randevu verdik. Fakat kendilerinden de en azından üçer kişi daha getirmelerini istedik… İkinci toplantıda herkes üçer kişi getirmişti, yani 13-15 kişi olmuştuk. O toplantıda faaliyeti yürütecek bir komite kurduk. Bu komite(ye) muhtarlar ve iki tane de köylü seçilmişti… Üçüncü toplantımızı… TÖS lokalinde yapmaya karar vermiştik. TÖS lokaline geldiğimizde 50-60 kişiyle karşılaştık… (Orada ) yeni bir komite… (seçtik)… Verimlilik düşmesin (diye) komitelerimizin her hafta değişmesine de karar (verdik)… Her toplantıda, yeniden katılım meselesini fiili duruma dönüştürmek için tekrar seçim yapıyoruz. O 50-60 kişilik genel kurul niteliğindeki toplantılardan bir komisyon daha seçtik… Komitede ve komisyonlarda partililer olarak biz görev almadık. Biz daha çok Danışma Kurulu gibi hareket ediyoruz, toplantıların koordinasyonunu sağlıyoruz, düzenini oturtuyoruz ama komitelere katılmıyoruz… Dördüncü toplantıda 200-250 kişilik bir kalabalık oluştu… Dördüncü toplantıdan sonra 80 köyde komiteler kuruldu.” (s. 102-104)

Dalganın Zirvesi: THKP-C’nin Kurulması

Bu süreç, kaçınılmaz olarak yeni bir sürece geçişi getirir: Taşralı devrimciler merkezdeki (Ankara) kentli devrimcilerle bağlantıya geçerler. Bu, somut olarak, devrimci mücadelenin ideolojik merkezi görevi rolünü yerine getiren Aydınlık Sosyalist Dergi’dir. Fakat o sırada bu dergi ideolojik ayrılıklar nedeniyle bölünmek üzeredir. Somut bağ, Mahir Çayan’ın temsil ettiği, daha sonra “Kırmızı Aydınlık” diye anılacak kesimle kurulmuştur. Bu, aynı zamanda, bir yıl kadar sonra kurulacak THKP-C adlı örgütün de rüşeymidir.
Sanıldığının tersine, THKP-C (ya da bu örgütü doğuran oluşum-hareket) hiç de dar bir “öncü” örgüt değildir. THKP-C, o sıradaki devrimci hareketin en cevval ve militan kesimlerini kucaklayan bir hareketin ürünüdür. Bu hareket, Türkiye devrimci hareketinin çok farklı kesimlerini bağrında toplamakta, örgüt bu farklı kesimlerin temsilcilerinden oluşmaktadır. Bunu Ziya Yılmaz son derece canlı bir anlatımla, isimler üzerinden şöyle anlatmaktadır:
“Evvela biz kimiz? Biz dediğimiz zaman bizim etimiz, budumuz nedir? Temel anlamda baktığımızda, biz Zonguldak’ta Sina Çıladır’ız. Karadeniz’de Ertan Saruhan’ız. Ziya Yılmaz’ız vb… [ben bu noktada İsmet Öztürk’ü ve Fikri Sönmez’i de katayım, G. Z.] Ege’de Hayri’yiz (Özmen), Söke’de Halil Özmen’iz. Biz, Güney Anadolu’da ve Malatya çevresinde Mustafa Ulusoy’uz. Biz asker örgütlenmesinde… Orhan Savaşçı’yız… İşçi ve sendika çalışmalarında Bingöl Erdumlu ve Necmettin Giritlioğlu’yuz. Öğrenci hareketinde neredeyse tümüyle Dev-Genç’iz, öne çıkanlar olarak Mahir, Yusuf ve Münir’iz. Yine öğrenci kesiminde, bir kademe arka çeper olarak Sinan Kazım’ız, Hüseyin Cevahir ve Ulaş Bardakçı’yız, Ertuğrul Kürkçü’yüz. Şimdi bunları ortaya koyduğumuz zaman yedi tane ana unsur ortaya çıkıyor. Demek biz yedi ana unsurda varız. O halde ilk toplantı niteliğinde olabilecek bu yedi ana unsur ilk komitedir, reel-genel komite budur.” (s. 133-134)
Sonuçta, görüleceği gibi, THKP-C o zamanki devrimci işçi-köylü-gençlik-asker-taşra hareketinin önemli bir kısmını kapsayan bir harekettir, örgüt bu kesimlerin öne çıkmış, sivrilmiş temsilcilerinden oluşmuştur.

Dalganın Duvara Çarpıp Parçalanışı

THKP-C’nin volontarist (iradeci) bir hareket olduğu ve hatalarının buradan kaynaklandığı ileri sürülür genellikle. Ben, Ziya Yılmaz’ın anlatımlarından da yola çıkarak tersini iddia edeceğim. THKP-C iradeci değil, kendiliğindenci bir hareketti. İradesiyle olayların seyrini değiştirmeye çalışmak yerine, olayların kendini sürüklediği yere gitmiştir.
O gün yükselen dalga, kendiliğinden duvara, yani egemen sistemin burçlarına çarpmaya doğru gidiyordu. Bu çarpmayı (dolayısıyla çarpıp parçalanmayı) ancak güçlü bir irade önleyebilirdi. Ne yazık ki, bu iradeyi hiçbir hareket ve hiçbir örgüt gösteremedi ve bütün devrimci örgüt ve hareketler yükselen dalganın seyrine uyarak gidip sistemin duvarlarına şiddetle çarptılar ve dağıldılar. O gün bu dalganın gittiği yönün tersine bir irade göstermek yürek isterdi. Neden? Çünkü dalganın içinde bulunan bütün unsurlar, bütün devrimciler, bütün taraftar ve sempatizanlar “ileri, durmak yok, daha ileri daha ileri” ruh halindeydi. Örgütler de bu iradeye boyun eğdiler ve hiç de hazır olmadıkları halde sistemin kayalıklarına doğru sürdüler gemilerini. Bu yüzden çarpma, parçalanma, dağılma, bölünme ve sonuçta yenilgi kaçınılmaz oldu. Ziya Yılmaz’ın anlattığı kahramanca silahlı eylemlerin özeti bundan ibarettir.

Ve Durgun Sularda

Hikâyenin bundan sonraki kısmında Ziya Yılmaz’ın anlatımları pek yoktur. Ziya Yılmaz, bu dönemle ilgili olarak fazla konuşmamıştır. Neden? Çünkü bir bakıma hikâye burada bitmektedir. Bundan sonra her devrimci tek başına ya da farklı gruplar içinde bir yol izlemiştir. Artık sular durulmuş, 1968 yükselişi sona ermiştir. Bu yükselişten arta kalanlardan oluşan farklı farklı örgütler görece daha sakin akan sularda (en azından sistemin duvarlarına çarpmaya yol açacak kadar şiddetli bir yükseliş ve sürükleniş söz konusu değildir) kendi yollarını izlemiştir. Ziya Yılmaz’ın bu aşamada izlediği yol daha da ilginçtir. O dönemden kalma örgütlerin çoğunun izlediği yolun aksine Sovyetçi bir çizgiye sürüklenir. Bunun gerekçesini ise kitabın bir yerinde çok özlü bir şekilde şöyle ifade eder:
“Lakin doğrudan sınıfsal ve uluslararası desteği olmaksızın iktidarı almanın mümkün olmadığını da deneyim göstermişti.” (s. 261)
Bütün bu mücadelelerden, bütün deneyimlerden ve teorik tartışmalardan sonra Ziya Yılmaz’ın elinde tek bir şey kaldığı anlaşılıyor: iktidarın alınması. İktidarı alabilmek ise ancak güçlü bir “uluslararası destekle” mümkün olabilir. Bu desteği kim verebilir? Elbette Sovyetler Birliği. Ziya Yılmaz’ın sular durulduğunda rotayı Sovyetler Birliği’ne doğru kırmasının en önemli sebebi bu gibi gözüküyor.

İlyas Aydın Meselesi

Ziya Yılmaz’ın anlatımları, sıkı örgütsel ilişkilerin dışında olduğu için özellikle güvenilirdir. Yani Ziya Yılmaz’ın anlatımlarını denetleyip kesip biçecek, kendi vicdanı dışında hesap vereceği herhangi bir örgütsel makam yoktur.
İlyas Aydın’ın ajanlıkla suçlanıp, uyduruk itiraflarla Filistin’de infaz edilmesinin çok büyük bir haksızlık olduğunu “İlyas Aydın’ın Devrimci Onuru İade Edilmelidir” (http://www.gunzileli.com/2010/03/03/ilyas-aydina-devrimci-onuru-iade-edilmelidir/) başlıklı yazımda ele almıştım. Ziya Yılmaz’ın bu konuda söyledikleri beni doğrulamaktadır:
“Bu noktada İlyas ikili mi oynuyordu. Bunu sanırım hiç bilemeyeceğiz, fakat benim kanaatim bu yönde olmadığıdır.” (s. 187)
Bir insanın hakkında ajan olduğuna dair net kanıtlar yoksa ve Ziya gibi olayları en yakından bilen insanlar dahi kanaatlerinin bu yönde olmadığını belirttikten sonra hatada ısrar etmenin ne anlamı vardır, gerçekten anlamıyorum. Devrimci bir insanın onuru söz konusudur. Sovyetler Birliği’nde bile Stalin dönemi kurbanlarının çoğu rehabilite edilmiştir. THKP-C geleneğinden gelen insanlar, bugün halen yaşayanları bir araya gelip İlyas Aydın’ın itibarını iade etmek için hâlâ neyi beklemektedirler?

Bitirirken kitaptaki iki hatayı düzelteyim.
Birincisi, Ziya Yılmaz 1964 Kıbrıs krizinden ve Johnson’un ünlü mektubundan söz ettikten sonra, bu olayların, “1967’lerden itibaren de Türkiye’de anti-emperyalist bir siyasetin yolunu aç”tığını belirtmektedir (s. 78). Oysa anti-emperyalist mücadele 1964 yılında Ankara’da dört gün süren ilk anti-Amerikan gösterilerle başlamıştır. (bkz: G.Zileli, Yarılma, İletişim, 2002, s. 159-168)
İkincisi, Ziya Yılmaz zaman zaman anlatımlarında olayların sırasını karıştırmaktadır. Aybar’ın “güler yüzlü sosyalizm” tanımını ortaya attığını, bundan sonra Çekoslovakya olaylarının başladığını söylüyor (s. 81). Oysa Aybar “güler yüzlü sosyalizm”i, Çekoslovakya’nın işgalinden hemen sonra atmıştır.

***

Bir Fotoğraf, Onlarca ’68 Öyküsü

Aysel Sağır, 1972 yılında Sağmalcılar Cezaevi’nde çekilmiş, yirmi sekiz kadının yer aldığı bir fotoğraftan yola çıkmış, fotoğrafta yer alan kadınların izini sürmüş ve onların anlatımlarına dayanarak birbiriyle bağlantılı onlarca ’68 öyküsü ortaya çıkarmış. Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabındaki anlatıların da katkısıyla.
Bu kısa tanıtma yazısında tek tek öykülerin üzerinde durmayalım da, genelde öykü ve anlatımlardan çıkan bazı ortak noktaları ele alalım.
Bir iki küçük istisna dışında, kitapta yer alan kadınların genelde orta sınıflardan geldiği görülüyor. Çünkü 1970’lere uzanan 1960’ların Türkiye’sinde toplumsal mücadeleye ve sol harekete katılacak ölçüde önemli bir inisiyatif gösteren kadınların, nispeten eğitimli, kentli orta sınıf ailelerden gelmeleri gayet doğal. Özellikle toplumsal mücadelenin başlangıç aşamalarında hem eğitim olanaklarından hem de ekonomik olanaklardan görece daha fazla yararlanan kesimlerin çocukları ön plana geçer. Türkiye’de de böyle olmuştur.
Bu genç kadınlar okudukları okullarda sol hareketten etkilenmiş ve harekete katılmışlar. Ama bu katılımda genellikle göz ardı edilen ya da gösterilmek istenmeyen bir başka faktör daha söz konusudur: Aşk. Anlatımlarda aşkın gücünü açıkça görüyoruz. Bu genç kadınlar, genellikle sol hareket içinden gençlere âşık oluyor, çevrelerinde pek fazla açığa vurmasalar da onlarla sevgili oluyor ve yine o dönemin kadın-erkek ilişkilerini acilen “meşru”laştırmaya zorlamasının ürünü olarak (sol da bu zorlamanın dışında değildir, hatta bu konuda toplumun genelinden bile daha “meşruiyetçi”dir) alelacele evleniyorlar. Kendi yönelimleri de zor mücadelelere omuz vermeyi teşvik etmektedir ama daha da ağır sorumlulukları gönüllü bir şekilde omuzlamalarında sevdikleri erkeklere destek olma, onları bu uzun hayat yolunda yalnız bırakmama güdüleri de küçümsenemez.
Dikkat çeken ortak noktalardan bir diğeri, bu kadınların büyük çoğunluğunun “yardım ve yataklıktan” tutuklanmış olmalarıdır. Örneğin Filiz Yılmaz (Eren)’in anlatımındaki şu satırlar dikkat çekici: “İki yüz elli altı kişilik davada, iki yüz kişi yataklık suçundan tutuklanmıştı.” (s. 121) Herhalde fotoğraftaki yirmi sekiz kadının yirmi kadarı da öyle. Yukarıda verilen rakam, sadece kadınların değil, erkekler de dâhil, tutukluların çoğunluğunun yataklıktan yargılandığını ortaya koyuyor. Üzerinde düşünülmesi gerekin bir nokta. Eğer “öncü savaş”a girişirseniz, örgütün ve taraftarların çoğunu lojistik destek konumuna getirirsiniz. Oysa bu insanların o zor koşullarda yataklığın çok ötesinde aktif görevler yapmaya hazır oldukları görülüyor. Ağır işkencelere direnmeleri de bunun göstergesi. Bugüne kadar bunun etraflı bir eleştirisi yapıldı mı bilmiyorum.
İşkence konusu da anlatımlarda ortak bir tema. Devlet, yirmi yıllık bir aradan sonra (yani 1951 TKP tevkifatından sonra) biraz paslanmış olan işkence çarklarını yeniden çevirmeye başlamış ve gencecik kadınların üzerine son derece vahşice bir şekilde saldırmıştır. Tabii ki bu saldırı, o güne kadar bu derece büyük bir polis şiddetiyle karşılaşmamış insanlar üzerinde büyük bir şok etkisi yapmıştır. Ne var ki bu şok, bu insanların büyük çoğunluğunda hiç de teslimiyete yol açmamış, özellikle kadın devrimciler ağır işkencelere göğüs germişlerdir. Bu süreç, aynı zamanda devletin ne olduğu, neler yapabileceği konusunda büyük bir bilinç sıçramasına yol açmıştır.
Anlatımların çoğunda, bütün bu işkencelerden, iki-üç yıla varan hapisliklerden sonra, dışarı çıkan kadınların, inanç ve yönelimlerini kaybetmemekle birlikte bir dağılma sürecine girdiklerini görüyoruz. Yani tek tek kadınlar örgütlü bir mücadelede yer almak yerine kendi küçük hayatlarına dönme ve hayatlarını idame etme yoluna gitmişlerdir. Bu, genellikle “çıktıktan sonra herkes kendi yoluna gitti” (Ülker Akgöl, s. 55) türü bir cümleyle ifade edilmektedir. Aslında böyle bir süreç normaldir de. Olağanüstü dönem bitmiş, dolayısıyla olağanüstü mücadele yönelimi de sona ermiştir. Hapisten çıkan insanların, kendi bireysel hayatlarını toparlamaya girişmeleri doğaldır. Hele ev hayatında ağır sorumluluklar alan kadınların bir yandan evin geçimi, bir yandan çocukların bakımı gibi işlere ağırlık vermeleri kaçınılmazdır. Evet ama insanların bir daha birbirlerini aramayacakları ya da iyice kenara çekilecekleri bir ölçüye varmalı mıydı bu durum? Elbette herkes için söz konusu değil bu ama çoğunluğun kendiliğinden böyle bir yönelime girdiği anlaşılıyor. Acaba bunda bireylerin olduğu kadar, onca mücadele vermiş bu insanları yeniden mücadeleye sevk edemeyen ya da onlara somut durumlarına uygun görevler vermesini bilemeyen örgütlerin de sorumluluğu yok mudur? Örgütler genelde “ya hep ya hiç”çidir. Bütünüyle içine katamadıklarına dönüp bir daha bakmazlar bile.

Bitirirken, anlatımlara ilişkin iki küçük düzeltme:
“Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren, Mihri Belli gibi… isimler gelirdi FKF’ye.” (Füsun Özbilgen, s. 25)
Mihri Belli FKF’ye hiç gelmemiştir.
“İstanbul’da Mahir’ler başlayınca da SBF yurduna yerleşen Deniz Gezmiş de eylemlere başladı.” (Füsun Özbilgen, s. 28)
Mahir’ler ilk eylemlerini İstanbul’da değil, Ankara’da yaptılar. İlk eylemleri başlatan Mahir’ler değil, Deniz’lerdi. Deniz Gezmiş, SBF değil, ODTÜ yurduna yerleşmişti.

***

Bir Kuşağın Unutulmaz Tarihi

Ayrıntı Yayınları’nın “Yakın Tarih” dizisi art arda anılarla, otobiyografilerle devam ediyor. Bu aynı zamanda Türkiye sol tarihine önemli bir katkı. 1970-1980’ler Türkiye solunun en destansı ve aynı zamanda en acılı tarihi. 10-15 yıl öncesine kadar bu tarihin üstü örtülüydü. Sol örgütlerin salt kendilerini patlatmak için yazdıkları ise son derece kuru, sıkıcı ve kısıtlıydı. Bireysel anlatımlardaki patlama tam ters yönde bir etki yapmakta.
Elimizdeki 185 sayfalık kitap, aynı zamanda 12 Eylül’le kurulan rejimin cezaevlerindeki zulmüne ilişkin ayrıntılı ve kapsamlı bir anlatı.
Kitap, Eskişehir Cezaevi’nde tünel kazmayla başlıyor; bu cezaevinde başlatılan açlık greviyle devam ediyor; aynı cezaevinde başlayan açlık greviyle ve açlık grevi süresi bir ayı bulmuş üç yüze yakın siyasi mahkûmun yaz sıcağında, mezardan farksız ringlerle ve su verilmeksizin Aydın Cezaevi’ne nakledilmeleriyle devam ediyor; iki devrimci mahkûmun susuzluk ve işkence nedeniyle öldüğü Aydın Cezaevi’nde sona eriyor. İki aya yaklaşan açlık grevinin sonunda devrimci tutukluların talepleri büyük ölçüde kabul ediliyor ve işkenceyle öldürülen Mehmet Yalçınkaya ile Hüseyin Hüsnü Eroğlu’nun isimleri devrim martirleri panteonuna yazılıyor. Kitap onlara adanmış.
Tünelin kazılması öyküsü kitabın en heyecanlı bölümü. Adnan Keskin’in İlle de Mavi (Ayrıntı, 2014) kitabındaki iki tünel kazma olayına son derece benziyor. Aynı dikkat ve uyanıklık, aynı dayanışma ve fedakârlık, aynı teknik titizlik. Ve ayrı ayrı cezaevlerinde kazılmalarına rağmen neredeyse aynı yöntemler: Toprakların taşınıp cezaevinin kamufle edilmiş bir bölümünde biriktirilmesine varıncaya kadar. Fakat ne yazık ki, Eskişehir Cezaevi’ndeki devrimcilerin talihi bu sefer yaver gitmez. Önlerine kocaman bir kaya kütlesi çıkar. Kaya kütlesinin altından ve çevresinden dolanma girişimleri de başarısız olur, çünkü bir süre sonra aynı kayanın daha büyük bir kütlesiyle karşılaşırlar. Tek çareleri kalmıştır, kayayı delmeye girişirler. Büyük bir ihtimalle tünelin ortaya çıkmasına yol açan budur. Yazarların tahminine göre, yeraltındaki kaya delme çalışmasının vuruşları gecenin sessizliği içinde bir nöbetçi asker tarafından tespit edilip komutanlığa bildirilmiştir. İçerideki olağanüstü aramadan (her şey o kadar iyi kamufle edilmiştir ki) bir sonuç alamayan idare, dev bir buldozer getirip yeri kazar ve sonunda tüneli çökertir.
Ardından, mahkûmların kazanılmış haklarının geri alınması yoluyla cezalandırma gelir. Bunun üzerine siyasi mahkûmlar açlık grevine gitme kararı alırlar. O koşullarda (yıl 1989) seslerini duyurabilmek ve idarenin baskılarına direnebilmek için ellerindeki en etkili direnme aracının bu olduğunu düşünmektedirler.
Açlık grevinin birinci ayı dolduğunda mahkûmlar neredeyse ölüm sınırına yaklaşmışlardır. Bunun üzerine idare, sevke karar verir. Aslında sevkin kendisi başlı başına bir baskı ve işkence aracıdır. Büyük ihtimalle yaz sıcağında Eskişehir’den Aydın’a yapılacak böyle bir sevk sırasında tutsakların direnişini kırmayı planlamışlardır. Açlıktan dolayı zaten bitkin halde bulunan mahkûmlar, fırın gibi sıcak ve havasız ring arabalarında su verilmeden sevk edilirler. Yolda havasızlıktan, açlıktan, susuzluktan, sıcaktan dolayı çok sayıda mahkûm bayılır. Ama bütün bunlar umulan sonucu vermez ve direnişte herhangi bir çözülme olmaz.
Aydın Cezaevi’nde direnen devrimcileri daha da kötüsü beklemektedir. Oradaki Cezaevi idaresi, gardiyanları bir dayak “şöleni”ne önceden hazırlamıştır. Bitkin ve yarı baygın şekilde Aydın’a ulaşan tutsak devrimciler tek tek arabalardan indirilip içeri sürüklenerek korkunç bir şekilde dövülürler. İşte Mehmet ve Hüseyin hayatlarını burada kaybeder. Açık bir cinayettir bu. Taammüden insan öldürmedir. İdare, devrimci tutsakların tepkisinden korkarak uzunca bir süre bu ölümleri onlardan gizler. Ancak aileleri aracılığıyla öğrenirler yoldaşlarının öldüğünü.
Evet aileler. Onlar da dışarıda bir başka destan yazmaktadır. Yaşlı analar her türlü baskıyı, gözaltını, dayağı göze alarak sonuna kadar direnir ve evlatlarına moral verirler. Ailelerin direnişi, rejimin satraplarının baş belasıdır.
Kitabın yazarları sadece direnişe ve yoldaşça dayanışmaya değinmişler. Fraksiyonlara hiç girmemişler, girmemeyi doğru bulmuşlar sanırım. Sadece bir yerde mahkûmların bir kısmının Dev-Yol’cu olduğunu, ölen iki arkadaşın ise PKK’lı olduğunu öğreniyoruz. Öyle sanıyorum ki, fraksiyon ve örgüt adı anmamaları bilinçli bir tutum. Ve belki de bu, o gün hiçbir fraksiyon veya örgüt ayrımı yapmadan dayanışma içinde olan devrimci mahkûmların tutumuna daha uygun.
Zaten aslında cezaevlerinde 1990’a kadar olan dönemle 1990 sonrası arasında bir ayrım yapmak gerekiyor sanırım. Cezaevlerinde sol içi infazların 1990 sonrasında ortaya çıkan bir olgu olması son derece ilginçtir. 1990’a kadar devrimci mahkûmlar, bütün fraksiyon ayrımlarına rağmen tam bir yoldaşça dayanışma içinde olmuş ve ayrıca bildiğimiz kadarıyla örgüt içi infazlar bu tarihe kadar pek görülmemiştir. 1990 sonrasında ne olmuştur da bu tür kötücül gelişmeler ortaya çıkmıştır, bunun cezaevleri tarihi açısından araştırılmasında yarar var. Bunu yapacak olanlar elbette o dönemleri cezaevlerinde geçirmiş arkadaşlardır.
Devrimciler sloganlarla ve şiirle direniyorlar. Şiir onların direniş silahı âdeta. Ah bir de devrimci romantizmin hem sanatı düzleyen, hem de duyguları fazlasıyla sulandıran etkileri olmasaydı. Ve bir de, Türkiye solunun bilinç düzeyinin artık anarşizmin ne olup ne olmadığını genel anlamıyla kavradığı, 1989 gibi geç bir tarihte bile, cezaevi idaresine verilen bir dilekçede, “… bizler ‘anarşist-terörist’ değiliz. Bizler, düşünen, üreten, yaratan insanlarız” gibi son derece hatalı cümleler kullanılmasaydı.

Gün Zileli
Mayıs 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI