ogürsel / İdeoloji üretimi; Panislamizm, Galiyevizm.

ogürsel / İdeoloji üretimi; Panislamizm, Galiyevizm.
Ulus Devlete İdeoloji arayışı.
(Ulus Devlet Paradigması 2)

Ulusalcılığın ideoloji arayışıdır Galiyevcilik. Bolşevik Köle-İşçi Devletçiliğin yeni versiyonu; Milliyetçi Sosyalizm. Çin’de de olduğu gibi.

Düşünmemize gerek kalmadan “iman edeceğimiz”, boğazımıza takılmadan, “kabile büyücüsünün” okunmuş suyu ile yutulacak bir “hayat hapı”, bir ideoloji (*) arıyoruz. Nefes nefese, fısıldayarak soruyoruz.
“Abi, kitleler aç; acil bir ideoloji lazım! Sizde bulunur mu?”
Soruyu alan adam yüzüne bir N. Hatipoğlu ifadesi konduruyor; racon bu! Saçma soruların, saçma yanıtlarının “bilgece” sanılmasının artistik numaraları ihmal edilemez!
Galiyev mevzusu da böyle bir şey! Onca şey yaşandıktan Galiyev ve yoldaşlarının ve geçen yüz yılın o “3. Dünya” deneyimlerinden ders almadan, 100 yıl sonra Galiyev’i bir “çare” gibi zamanımıza taşımak, ancak kişisel iktidar hırsı ile kavrulanların ideoloji arayışı olabilir.
Attila İlhan da bir zamanlar TRT 2’de o büyük hakikatlerin sırrına ermiş, yalamış, yutmuş edası; sevimli, güven verici tatlı bakışlarıyla anlatırdı Galiyev’i. Aynı Galiyev kim bilir hangi hayalleri besliyor ki zaman, zaman öne sürülüyor.(**)
İdeoloji, konjonktürünü arıyor! Galiyevcilik, tam da “Panislamik” modelin çöktüğü bir zamanda, tazelenmiş bir ümitle “Ulusal Sol’a” bir sıçrama tahtası olabilir mi? İdeoloji kurbanları sever! Vahidov ve Galiyev, “Pantürkist” “yarı Panislamist” bir ideolojinin kahramanları olarak işe yarar görünüyor. Vahidov savaşta ölmüş, Galiyev de Stalin tarafından “milliyetçi sosyalizm” düşünceleri nice zulümden sonra öldürtülmüş idealist insanlar. Bu listeye ihtiyaç halinde Mustafa Suphi ve Enver Paşa da eklenebilir!
Doğrusu şu “yokluklar” dünyasında, umulmadık zamanda çok “milliyetçiye hoş gelebilir. Anımsarım, 70’li yıllarda Türkeş’in MHP’si duvarlara “Kahrolsun Kapitalizm” yazardı! Bu adamlar her şeyi yazarlar! Hitler de Nasyonal Sosyalist değil miydi? “Uzun bıçaklar gecesinde” de bu “sol’a inanmış” adamları “temizlemek zorunda kaldılar!” Bu tür lafları fazla ciddiye almışlardı çünkü!
Galiyevciliğin olur da gelişme imkânları olsa, “bu filmi gördük” sıkıcılığı içinde, gülünç bulunabilir; eğer ki bu ülkeden binlerce kilometre uzakta ve vicdansız olmak şartıyla!
Bu ideoloji de zamanı geldiğinde, “konjonktür” uygun olursa Rusya’yı, İran’ı, karıştırmak için işe yarayabilir. Bir kenarda durmalı; en azından ölmemeli! Tüm burjuva demokrasileri Faşistik örgütleri belirli bir potansiyeli koruyacak sınırlarda korur; gün gelir de işe yarar! Galiyevcilik bu potansiyeli taşır!
*
Yıllar, yıllar önce! Üstü başı dökülen, beyazı kirden kararmış torbası sırtında, ökçesine basılı ayakkabısını sürüyerek kapı, kapı dolaşan adamlar, tokmağını çaldığı kapının üst kat penceresinden sarkan ev sahibine seslenirdi, “abla ekmek var mı?” “Geliyorum.” Zavallıcık, verilen o küflü, bayat ekmeği torbasındaki diğer ekmeklerin arasına atar, yengeç yürüyüşüyle komşu evin kapısına yönelirdi.
Galiyevcilik de şimdi, o “kirli ekmek torbasından” çıkartılan “ekmek”. “Al bunu; 100 yıllık ve ‘biraz’ kurumuş. Gözyaşını dök, yumuşar. Sonra da kanınla ıslatacaksın; daha lezzetli olacak!”
*
Eski bir ideolojiyi yeniden kurgulayanların veya ısıtanların her koşulda görüntüdeki iddiası aynı; halkı, ülkeyi, dünyayı kurtarmak! Galiyevcilik de önce “Türk-Müslüman” bölgeyi, sonra da tüm insanlığı kurtarma iddiasında. Sömürgeler olmazsa, sömürenler de olmaz! Bu ve benzeri ideolojileri ciddiye almak için, geçen yüzyılda olan bitenler yaşanmamış sayılmalı! Tarihe sıkı bir sansür koymalı! (***) “Kullanılmış” ideolojilerin halkları sürüklediği felaketler umursanmamalı! “Burada ‘omlet’ yapılıyor kardeşim!” İnsanları, emekçileri, halkları değil de ideoloji ve iktidarı daha çok önemseyenlerin; geçen yüzyılda defalarca yaşanmış trajedileri umursamayanlar için ideolojiler değil, sanırım öncelikle “iktidar” algıları, tanımları ele alınmalı.
*
“Özgürlük-eşitlik-demokrasi” kaygısı gütmeyen “Sağ-Dinci-Faşistik” olarak tanımlanan, “muhafazakâr-gerici” grupların, ideolojileri ile örgütlenme yöntemi arasında bir “uyum” var; ama nasıl oluyor da “özgürlük-eşitlik-demokrasi” iddiası taşıyan “sol” örgütlerde “sağcı örgütlere” benzeyen bir hiyerarşi, parti-örgüt işleyişinde de benzer bir otoriter yapı aynen korunabiliyor? O meşhur “demokratik merkeziyetçi” yöntemi, “kaçınılmaz” olarak Stalinizmle taçlanıyorsa, “solcu’lar” arasında bu öncekini umursamayan iki sözcük neden halâ ciddiye alınır ve böylece anılır? Yalan ve samimiyetsizlik sol’u çürüttü! Egemen dünya’nın karakteri, egemenlerin iktidar hırsını paylaşan “solculuğa” benzer karakteri olduğu gibi taşıdı.
Acıklı değil mi? Son yüz yıldır salt merkezin dayattığı siyasete mahkûm bir örgütlenme tipi ve ast-üst tahakkümü içinde kurgulanmış siyasal yapıların nasıl olur da “özgür, eşit, adil” bir toplum kurabileceğine inanmıştık? Parti içinde özgürlük, eşitlik, adalet kurmayanların, kurmayı denemeyenlerin; önerenleri “temizleyenlerin”, nasıl olur da iktidarı ele geçirdiklerinde “özgür, demokratik” bir siyasal sistemi kuracağını kabullendik? Harnup ağacından, elma toplayabileceğimizi düşündük! Ve nice iyimser, idealist, özgeci insanlar için hayal kırıklığı büyüktü.
***
Bu satırların 1832’de yazılmış olmasına karşın, bugün halâ insanlığın tarihsel deneyimlerinden ne kadar az yararlandığımızın kanıtı değil mi?

“Avrupa’da çoğunluğu temsil ettiğini düşünen ya da etmediğine inanmayan çok az örgüt vardır. Bu inanç ya da gösteriş güçlerini artırır ve uygulamalarını yasallaştırır… Dava uğruna şiddete başvurabilirler… Avrupa’daki örgütler kendilerini söz hakkı olmayan toplumun yasama ve yürütme organı sayarlar. Bu inançtan yola çıkarak eyleme geçerler ve hükmederler… Avrupa’daki örgütlerin kullandığı yöntemler elde etmek istediği sonuçla uyumludur. Bunların başlıca amacı tartışmak değil, eylem; (amaçları) ikna etmek değil, mücadele olduğundan sivil ve barışçı bir örgütten çok askeri bir örgüte benzerler. Güçlerini mümkün olduğu kadar tek bir merkezde toplar ve yönetimi az sayıda bir lider grubuna verirler… Örgüt üyeleri… Özgür iradeleri yoktur ve pasif boyun eğme içerisindedirler. Çoğu kez karşı çıktıkları baskı rejiminden daha ağır ve yoğun bir baskı altındadırlar. Özgür irade ve düşünceleri başkalarının denetiminde olanlar, özgür olmak istediklerini nasıl savunabilirler?” (1)

Bu örgütsel “ahlâkın” ve yöntemin tüm sonuçları SSCB’de görüldü. Çin’de. Kamboçya’da. Bu tarz, halâ hem de “özgürlük” adına savunulur. Belki de özgürlük hakkında en ufak fikri olmayanların “özgürlük mücadelesi” de böyle bir şeydir! 180 yıl sonra daha iyi bir açıklama bulmak ne güç.
1789 ve 1917 iyi incelendiğinde görülecektir; gerçek devrimcilik, devrimi hazırlama mücadelesidir! Aslında devrim, ancak gayr-şahsi, “bilinçsizliği”, kendiliğindenliği ölçüsünde gerçek bir Devrim olabilir! Bu anlamda 1789 ve Gezi İsyanı devrimdi! Bir gün önce kimse bilmiyordu bunu! Orada en önde olanlar bile!
Devrim yapmaya kalkışılan “bilinçli devrimcilik” bir darbeciliktir. Bu “darbecilik” modeli devrim sanıldığı an, salt bu nedenle, kaçınılmaz olarak bir çok iradî devrim modeli de piyasaya kolayca sürülebilir. Ve “sağ-sol” da sonuçta aynı yerde buluşurlar. Darbe’ler devrim olarak sunulur; tahakkümcü, iktidarseverlerin kamuflaj giysisidir devrimcilik! Askercil devrimciliğin bu denli önemsenmesi de bu patolojik devrim modeline “içten” inanmışlıktan kaynaklanır. Oysa devrimi halklar yapmalıdır; önderler değil! Ve önderlik devrim içinde ortaya çıkar; memur sosyalistler içinden değil! (bakınız Gezi İsyanı!) Halkı gütmek isteyenlerin “devrimciliği” çocukça iyi niyet ile tahakkümcü, iktidarcı ruhların şaşkınlığı arasında salınır, durur.

Galiyev’e dönersek Vahidov ve Galiyev de, A. Tocqueville’nin anlattığı, bilinen Bolşevik örgütlenme tipini aynen savunur. Dolayısıyla anılan “Milliyetçi Sosyalizm” de yine küçük burjuva, kısmen burjuva önderlik altında benzer örgütlenme yapılarını kurgular. Ve her “kutsal” ideolojide olduğu gibi emekçiler, sıradan insanlar köleleştirilir. Köleleşmeye itiraz edenler, muhalifler öldürülür, şanslı olanlar hapse, kamplara atılır. Her “kutsala” karşı gelenin yeri cehennem değil mi; Cehennem o ülkede kurulacaktır. İnsan yaratıcı bir varlık; reddettiği öte dünya cehennemini hemen dünyada “Seküler” olarak kuruverir.
İdeolojik İktidar arayışının arkaik halidir Galiyevcilik. (****) Gün Zileli “Galiyev, Roy, Fanon” yazısında Milliyetçi Sol’un sürecini Fanon’dan aktarmaktadır. ““Burjuvazinin elinde gerçek bir iktidar aracı haline gelmiş olan parti, devlet aygıtını güçlendirir ve halkın elini kolunu bağlayarak hareketsiz hale gelmesine yol açar. Parti devletin halk üzerindeki denetimine yardımcı olur. Giderek bir zor aracı haline gelir ve açıkça anti-demokratiktir… kurumsal düzeyde de parlamenter aşamayı es geçer, Nasyonal-Sosyalist türde bir diktatörlüğü seçer.”

HER İDEOLOJİ VARSAYIMLARLA YAPILIR; GÜN GELİR; “VARSAYILANLARIN” YOKLUĞU İLE KARŞILAŞILIR;
O YOKLUK, ŞİDDET İLE DOLDURULUR.

Son iki yüz yılda, Doğu’nun geri kalmış, yoksul, “gelenekçi” yığınlarının yaşadığı, sömürgeleşmiş ülkelerde “kurtuluşun” yöntemlerine, Batı Kapitalist-Emperyalizminden “nasıl” bağımsızlaşılacağına dair “ideoloji” arayışları, dayatmaları nice kanlı kavgalara yol açtı. Halâ değişen pek bir şey yok; El kaide, IŞİD de bu bağlamda “çözüm” öneriyor! VP,AKP, CHP, MHP de! M-L ve sol, sosyalist partiler de.
Ne tuhaf ve ne akıl almaz ki, 1700’lü yıllara dek egemen olan Doğu, neden son iki yüz yılda sömürgeleşti sorusuna bu topraklarda bilimsel samimiyet içinde ve önyargısız akılla bir yanıt aranılmadı.(*****) “Suç” yalnızca ve hep “düşmana” aitti. İçine düşülmüş yoksulluğu, felaketi salt düşmanla tanımlamak, arkaik çağların “uğursuz ruh” açıklamasının aynısıdır; onbinlerce yıllık koşullanma! Ve “uğursuz ruh” o toplumlardan hiç eksik olmaz.
Bu ilksel “çözümleme” geleneği, G. Amerika, Afrika halkları, hatta Rus Çarlığı altındaki sömürge Türkî, Müslüman toplumlar için görece “haklılık” içerir. Onlar toplumsal-siyasal sürecin kurbanlarıdır; kişisel kusurları yoktur! Ama 1000 yıllık İslâm İmparatorluklarının devamı olan ülkeler, öncelikle Osmanlı İmparatorluğunun “çekirdeği” Anadolu-Türkiye için bu arkaik geleneksel yanıt tatmin edici olamaz. 17. yy sonunda Viyana kapısından dönen, onlardan daha güçlü olduğunu bilerek aşağıladığı Batı-Hıristiyan alemi karşısında 100 yıl sonra onlardan aldığı borçları ödeyemeyen, iflas eden bir İmparatorluktan söz ediyoruz. Kendi tarihsel sürecine ait gerçeklikleri inkâr ederek, olan-biten tarihsel olguları çarpıtarak kurgulanmaya çalışılan Galiyevcilik, A. İlhanın da alıntıladığı bu cümle ile kendini kolayca ele veriyor. İdeolojinin temeli, bir tarihsel tahrifat üzerinde kuruluyor.
“…sömürge koşulları altında yaşayan Türk/Doğu/Güney halklarının verili olmayan yani kimliğinden, doğuştan veya aşkın herhangi aşkın bir güçten kaynaklanmayıp (abç) uluslararası sömürü ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkmış olan ortak özellikleri ‘mazlum’luklarıdır.” (2)
Oysa Osmanlı İmparatorluğu tam da “verili koşullardan”, dinsel-tutucu “kimliğinden”, bilimsel yöntemlere duyduğu düşmanlıktan dolayı sömürge haline gelmiştir! 16.-18. yy’ın “zalimlerini” görmezden gelenlerin, günümüzde “mazlumdan” yana olmaları inandırıcı değildir! Ermeni Tehciri ile yüzleşmeyenlerin, “mazlumlar” söylemi de bir politik taktiktir; yararı tükendiğinde karşıtına dönmeye hazır bir retoriktir; nitekim “analar ağlamasın” diyen adamın Kürt meselesindeki günümüz politikası gibi. IŞİD’in ya da paramiliterlerin ağlattığı anaları yuhalatmak gibi. Örneğin seçimden bir gün önce Diyarbakır’da patlatılan o bomba ile kim bilir ne kadar çok ana’nın ağlaması planlanmıştı; çünkü amaç böylece hasıl olacaktı? Sonuçta bu toplumsal “mağduriyet” üzerinden uydurulmuş söylemler, aslında aynı kafadan çıkmış birer politik araçtır. Tahakkümcü, despot politik dünyasında “mutlu, mesut” şahısların ne vicdanı, ne de erdemli iyicil duyguları zaten yoktur. Yalnızca kendi din, kabilesine ait “ölülere” ağlayanların mazlumlar söylemi her zaman riyakârca olmuştur; kanlı gözyaşlarının, zalim kahkahalara dönüşmesi dönemsel ya da yalnızca bir konjonktür meselesidir. İlkesel değildir.
Osmanlının İmparatorluk hapishanesindeki halklar da yüzlerce yıl mazlumdu… ve Türkiyeli Halklar da sonunda mazlum oldu ama… Bu ifade “yalan” olmasa da “büyük hakikatin” tamamı değildir. Sığ aklın salt anı önemsemesi; sal görünür olanı betimlemesidir. Bu yöntem hiç bir zaman da “hakiki” sorunun çözümüne katkı vermemiştir; nitekim son 150 yıl böyle heba olmuştur.
17. yy sonuna dek Avrupa devletlerini küçümsemiş bir İmparatorluğun bir sömürge ülke haline gelmesinde sorumluluğu salt dışsallaştırmak, yalnızca “uluslararası sömürü ilişkilerinin sonucu olarak” görmek, gösterme çabası yine o sığ, “düz aklın” kurmayı denediği bir “ideolojiyi” parlatmanın girizgâhıdır. Mızrağın çuvalı; Minarenin kılıfı gibi.
Eğer ki, Osmanlı İmparatorluğunda dinsel gericilik bu denli güçlü olmasaydı, Japonya’nın 1828 devriminin benzerini yapabilirdi! Ama hayatın kendi içinde tuhaf bir adaleti var; Osmanlı İmparatorluğunun yüzlerce yıllık “başarılı” yayılması, “fütuhatçı” başarısının altında yatan İslam adına fetih geleneği değil miydi? Başarıya yol açan ideolojinin gün gelip ayaklara pranga olacağı akla gelir mi? Bu başarılar aynı zamanda o dinsel önyargıları güçlendirmedi mi? Hatta o önyargı halâ sürmüyor mu; günümüz budala Suriye politikalarını koşullamıyor mu? Başarıyı getiren sebeplerin, gün gelip de bir başarısızlığın asıl sebebi olacağını anlayamayan “düz akıl” için Osmanlı İmparatorluğunun Moderniteye sıçrayamamasında bir diyalektik ilişki, bir zorunluluk yok mu?
Fetihçi-yağmacı ekonominin kolaycılığı, rekabet yokluğu, sermaye birikimi ve mülkiyet hukuku vb. sebepler dışında sömürgeleşmede Dinsel bağnazlığın payı, 250 yıl matbaayı yasaklayan Dinsel tutuculukla hesaplaşmaya hâla hazır olamayanlar, bugün-burada sömürgeleşmekten kurtulmanın ideolojisini kurabilir mi? Galiyevcilik de aynı şekilde bu meselelere hiç kafa yormayan, ekonomik-sosyal diyalektiğin bağışlamadığı “ölümcül” hataların sonuçlarını defalarca yaşamışsa da ders almamış “düz akıllı kafaların” ideolojisidir. Neo-Osmanlıcılık ya da Türk-İslam ya da ortaya karışık benzeri arkaik “ideolojiler” gibi.
***
Sömürgeleşmeden kurtulma projesi olarak Laisisizm, sekülerlik, “ilim, fen” ve “Ulus Devlete” ait tespitler “aysbergin görünen” kadarı ile sınırlıydı. “Batılılaşma”, “Modernizasyonu”, Modernite öncesi süreçleri anlayamayan “Batıcıların” ezberci klişe yanıtlarıydı. Moderniteyi üreten süreci anlamayanlar, Batı’nın “ürettiği malı” almakla “sorun” çözülür sandı. (Haksızlık etmemeli, bu girişimler de bugün sonuçları yaşanılarak anlaşılan birer deneydi! )

Galiyevcilik de 1200-1600 yılları arasında yaşanılmış 400 yıla ait Modernizasyon sürecini görmezden gelerek ve salt düşmanıyla yaşayan; kendini böylece tanımlayan bildik o düz aklın ürünüydü.
Galiyevcilik, IŞİD gibi, Batı’yı tüm içeriği ile “saf, kötü” düşman ilan ediyor, işçi sınıfını da Emperyal Burjuvazinin suç ortağı görüyor. Bu saptamadaki “haklılık” yine sürece ait değil, “an’a” aittir. İnsanlığın sosyo-ekonomik gelişmesinde karşılıklı acımasızlıklardaki “tahterevalli” düzeneği; “altta kalanın” her zaman “üstte olanı” suçladığı binlerce yıldan sonra bu ideolojiler en azından işlevsizdir. Dünya düzenini bir “tahterevalli düzeneği” dışında kurulamadığı sürece “zalim-mazlum” retoriği ile bir 5000 yıl daha geçirilebilir.
“Zalim-Mazlum” diyalektiğindeki “evrensel ilişkiyi”, kaçınılmaz kısır döngüyü anlayamayanlar, kendi burjuvazisine ait sınıfsal-tarihsel karakterin doğasını da görmezden gelir. Ulusal ya da Sosyalist Milliyetçilik ya da Galiyevcilik de, kendi burjuvazisine ait taşıdığı iyimserlik, ideolojik karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ve o dönemin örgüt önderleri de küçük burjuva, burjuvadırlar.
***
Moderniteye ait sürecin “nedenlerini” düşünmeksizin, salt “sonuçları” ile gözleri kamaşanlar sonuçta hayatın sosyo-tarihsel diyalektik yasalarını ıskaladılar. Binlerce yılın biriktirdiği, kemikleştirdiği önyargılar, şabloncu, dayatmacı bir aşırı pozitivizm tahakkümü ile geriletilmiş olsa da çok geçmeden bu “seküler ideoloji”, yağmacı-sömürücü besleme ve işbirlikçileşen bir burjuvazinin ideolojisi haline geldi. (Bakınız GZ Fanon… yazısı) Yanlışların arasında “Laiklik, Sekülerlik, ilim, fen” gibi doğrular da yozlaştı; bu “doğrulara” dahil edilemeyen geleneksel yığınlar için bu “saf” gerçeklikler tiksinti yaratan “şeyler” haline geldiler. Bu ortak yanılgı belki en az elli yıla ve milyonlarca hayatın heder olmasına yol açacaktı; açmaya da devam ediyor.
(sürecek…)

————————————————————————————————————
(*)İdeoloji… fikirbilim…”İdeoloji, siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir siyasi partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, ahlâki, estetik düşünceler bütünü”.
İdeoloji; Bir bilinç biçimi, tüm bir hayatı açıklama kalıbı, birbiri ile zıt görünen fikirlerin bile gerçekliği açıklama adına “ortaklaştırılması”-dır.
İdeolojiye “pozitif” yaklaşanlar için “ideoloji toplumsal bir bilinç biçimi olarak zorunlu bir yapıdır ve doğruluk-yanlışlık meselesiyle ilgili değildir. …İkinci yaklaşım-a- göre, ideoloji bir yanlış biliş meselesidir, yani yanlış bilinçtir. Doğal olarak bu yanılsamalı bilincin karşısına, hakikatin temsilcisi olan başka bir düşünce yapısı çıkarılır.Bilim-ideoloji ayrımının temeli de bir anlamda budur.”

(**) 2010’da yayınlanmış…. Hakan Reyhan. Doğunun Büyük Devrimcileri Mollanur Vahidov ve Sultan Galiyev Alter Yayınları

*** İlginçtir! Bu kitap hazırlanırken Gün Zileli’nin “Galiyev Üzerinde El Sıkışmak” yazısı okunmuş ve dip not olarak verilmişse de o yazıdaki savlara hiç değinilmemiş. GZ’nin saptamaları, eleştirileri yok sayılmış. 340 sayfada aynı şeyler dönüp, dolaşıp, gereksizce defalarca, bıktırırcasına yazılmış ama GZ’nin tek bir tespiti çürütülmeye çalışılmamış! Yazıda da anıldığı gibi bu “ideolojiler” dogmatik-düz aklın uydurmalarıdır ve “gerçeklikle” yüzleşemez; yeterince güçlü ise ölümcül bir saldırıya geçer. Gücü yoksa kaçar! HR, kaçmış!
Kitapta GZ’nin aşağıdaki tespitleri tümüyle yok sayılmış; Yazarın kendi çalmış, kendi söylemiş ve de oynamış..
1. ” Bırakın “Türkçülüğün” bu kadar geniş bir yelpazeyi kucaklamasını ve ortak bir kimlik ve “dava ortaklığı” oluşturmasını, aynı zaman ve mekân içinde, aşağı yukarı benzer hedeflerle hareket eder gibi görünen ve genel olarak “milliyetçilik” kategorisinde toplayabileceğimiz siyasal hareketler bile, bir “ulusal cephe”de toplanıp, ortak hareket edememişlerdir.”
2. Pantürkistlerin “… ortak bir “milliyetçilik” ya da “Türkçülük” davasının söz konusu olmadığını, sadece, farklı amaçları olan politik grupların, iktidar için savaşırken, ortak bir tanımdan bile yoksun olan milliyetçilik ideolojisini kılıf olarak kullandıklarını göstermektedir.”
3. “Hele hele, gerçekten de ezilen “ulus” kategorisinde olan, çok milliyetli Rus imparatorluğunun yüzyıllar süren kolonyalizminin baskısı altındaki Türki halkların anti-kolonyalist özlemlerini dile getiren politik önderliklerin milliyetçiliği ile, kendisi de Rusya gibi çok uluslu kolonyalist bir imparatorluk olan Osmanlı imparatorluğunun devamı niteliğindeki Türkiye devletinin egemen ulus milliyetçiliği arasında bir “dava ortaklığı” bulmaya çalışmak, zorlamaların en büyüğüdür. Böyle bir “dava ortaklığı” olmadığının en iyi kanıtı, kendi egemen ulusal devletini kurmaktan başka bir derdi olmayan Kemalistlerle, artık o gün Rus kolonyalist geleneğinin temsilcisi rolünü oynamaya başlamış olan Bolşeviklerin, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması için işbirliği yapmış olmalarıdır.”
**** Gün Zileli’nin “Galiyev, Roy, Fanon” yazısı
***** “Düz akılcılar” için sorumlu, suçlu hep düşmandır. “Uygarlık” kitabı “Doğu neden sömürge oldu” sorusunu araştırıyor. 10 yıl önce yayınlanmış. Bir İngiliz Tarihçi.. Bizi bu denli ilgilendiren bir konuda yerli bir yazarı bilen varsa öğrenmek isterdim. Korkarım yoktur. Galiyevcilik uydurmak daha kolayımıza geliyor.
———————————————————————————————————
1. 87-88 (A. Tocqueville)
2. Hakan Reyhan. Doğunun Büyük Devrimcileri Mollanur Vahidov ve Sultan Galiyev Alter Yayınları sf 317

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI