Otuz Yıllık Çeviri Serüvenim

Mesele dergisinin Mayıs 2015 tarihli 101. sayısında yayınlanmıştır.

Robert Conquest, Kirov Cinayeti ve Stalin, çev: Gün Zileli, h2o kitap, 2015

Otuz yıllık bir çeviri serüvenim var. Aslında çevirmen sayılmam, yani profesyonel bir çevirmen değilim. Dolayısıyla pek iyi bir çevirmen olduğumu da düşünmüyorum. Redaksiyon yaparken birçok çevirmen ya da İngilizcesi benden daha iyi olan arkadaştan yardım aldım bugüne kadar. Hepsine buradan toplu bir teşekkür yollayayım.

Beni çevirmenliğe sevk eden, özellikle 1980’li yıllarla birlikte yoğunlaşan ve genelde “sosyalizmin bunalımı” başlığı altında toplanabilecek, özelde de “Stalin Sorunu” olarak tanımlanabilecek ideolojik tartışmalar oldu. O zamanlar, bugün evrile değişe Vatan Partisi adını alan, emekli subaylar partisi olarak da tarif edilebilecek, o zamanki adı Türkiye İşçi Köylü Partisi olan partinin yöneticilerindendim. 1980’li yılların başlarında ideolojik sorunlarla ilişkim dolaylıydı. 1975-1980 yılları arasında bu partinin örgütlenme sorumlusuydum. Partinin legale çıktıktan sonraki (1978) ilk kongresinde (Ocak, 1980), bir görev değişikliğiyle Ajitasyon Propaganda bölümünün sorumlusu oldum.

“Sosyalizmin Sorunları” tartışması, daha 12 Eylül darbesinden önce başlamıştı. O zamanlar kendini Maocu olarak gören Parti’nin temel dayanağı olan Çin Halk Cumhuriyeti, 1970’lerin ortalarından itibaren büyük bir ideolojik değişim içine girmiş ve Batı’ya yaklaşmaya, kapılarını, o zamana kadar “kapitalizmle uzlaşmakla” eleştirdiği Sovyetler Birliği’nden bile çok daha hızlı bir şekilde kapitalizme açmaya başlamıştı. Kısacası, artık ÇHC’nin burçlarında kızıl bayrak değil, Coca Cola’nın bayrağı dalgalanıyordu.

Mao ve ÇHC paradigmasının çökmesi, ister istemez zihinlerde “bu yozlaşmanın daha eskilerde köklerinin olması gerektiği” düşüncesini doğurdu ve o zamana kadar dokunulmaz bir kült olan Stalin ve sosyalizmin diğer dokunulmaz kültleri tartışma gündemine geldi. Tartışmanın açılmasında ve yürütülmesinde en ateşli olanlardan biriydim. Hatta bu tartışmalarda başı çektiğim bile söylenebilir. Partinin, bugünkü Vatan Partisi’nin önde gelen yöneticilerini oluşturan kesimi ise tartışmada Stalinist kanadı oluşturdu. Bu açıdan, geleneği eskiden beri sürdüren, bugün Vatan Partisi adını almış parti yöneticilerinin artık tamamen milliyetçi oldukları için Stalin’i savunmadıklarını düşünmek hatadır. Onlar hâlâ Stalinisttirler. Stalinizm aşırı milliyetçilikle uyuşmayan bir şey değildir. Tam tersine.

1980 sonrası aranma koşullarında, kısıtlı olanaklar içinde okuyup yazmaya başlamıştık bu konularda. Bu okuma yazma faaliyetleri kaçınılmaz olarak Türkçede yayınlanmamış bazı kaynaklara yönelmeyi getirdi.

İlk çeviri deneyim Eugenia Ginzburg’un, 1960’lı yıllarda Batı’da yayınlanmış Journey into the Whirlwind adlı anılarıydı. 1980’li yıllarda kör topal İngilizcemle parça parça çevirip arkadaşlara okuduğum bu kitabı, 1990 yılında İngiltere’ye gittikten sonra yeniden çevirdim ve kitap, 1996 yılında Pencere Yayınları tarafından Anafora Doğru adıyla yayınlandı. Müthiş etkileyici bir kitaptı. Bu kitabı okuyan bir insanın hâlâ Stalin’i savunmaya devam etmesinin imkânsız olduğunu düşünüyordum. Ama bir hesap hatası yapmıştım. Yüreği olan bir insanın demeliydim.

Ginzburg’un anıları iki ciltti. Within the Whirlwind adını taşıyan 2. Cilt, Ginzburg’un tutuklanıp on yıl hüküm giydikten sonra gönderildiği Kolima’da yaşadıklarını ve buradaki çalışma kamplarında olup bitenleri anlatıyordu. Sağ çıkılması çok zor olan bu kamplardan tesadüfen sağ çıkan Ginzburg’un anıları, aslında Gulagları dünyaya ilk kez kapsamlı bir şekilde tanıtan kitaptı. Aleksander Soljenitsin, Gulag Takım Adaları (çev: Selim Taygan, Nebioğlu, 1974) kitabında sık sık Ginzburg’u referans veriyordu. Ginzburg’un çevirdiğim 2. Cildi, Anaforun İçinde adıyla, yine Pencere Yayınları tarafından 2000 yılında yayınlandı.

Bundan sonra, bir yandan anarşizm ve sol komünizm üzerine kitaplar çevirmeye devam ederken (Abel Paz, Halk Silahlanınca, Kaos, 1996; Gilles Dauvé-François Martin, Komünist Hareketin Güneş Tutulması ve Yeniden Ortaya Çıkışı, Sel, 1999; Herman Gorter, Yoldaş Lenin’e Açık Mektup, Günizi, 2001; E. H. Carr, Mihail Bakunin, Versus, 2006; Michael Seidman, İşçiler Çalışmaya Karşı) özel olarak Sovyetler Birliği ve Komintern tarihine ilişkin kitapları çevirmenin peşini de bırakmadım. Tarihçi Paul Avrich’in, Sovyetler Birliği’nin ilk kuruluş yıllarını ve Kronstadt ayaklanmasını inceleyen Kronstadt 1921 adlı tarih incelemesi (Versus, 2006) bir anı kitabı değil, tarihsel bir incelemeydi. Bu kitabın olağanüstü ayrıntılı ve objektif bir tarih incelemesi olarak müstesna bir yere sahip olduğunu düşünürüm.

Araya Avrich’in tarihsel bir dönemi ve çok önemli bir ayaklanmayı inceleyen kitabı girmişti ama aslında benim aklım fikrim anılardaydı. Anıların, tarihe birinci elden bir tanıklık olduğu kanısındayım. Ginzburg’un anılarını esas olarak Sovyetler Birliği’nin dışından tamamlayan Jan Valtin’in Out of the Night adlı, son derece ilginç Komintern anılarını Karanlığın Ötesinde adıyla çevirdim ve bu kitap da Kibele tarafından 2009 yılında basıldı. Alman Devrimi ve Komintern tarihi üzerine (kısmen Sovyetler Birliği de var) değerli bilgi ve aktarımlar içeren, tamamen içerden gözlemlere dayanan 840 sayfalık bu dev eser, yaptığım çeviriler içinde baskısı tükenen tek kitaptır. Eşber Yağmurdereli, maliyeti son derece yüksek bu kitabı yayınlayarak piyasa kurallarına adeta meydan okumuştur.

Kadınlar ve anılar… Kadınların anılarını yayınlamak özel seçimim değildi ama öyle oldu. Belki de toplama ve çalışma kamplarına düşen erkeklerin daha büyük çoğunluğu sağ çıkamadığı içindir. Ya da kadınların anı yazmaya daha yatkın olmaları da bu noktada önemli bir etken olabilir mi? Ginzburg’dan sonra çevirdiğim kadın anı kitabı Margarete Buber-Neumann’a ait. Orijinal adı, Under Two Dictators-Prisoner of Stalin and Hitler. Başlığa hiçbir yorum getirmeden olduğu gibi çevirdim: İki Diktatörlük Altında-Stalin ve Hitler’in Mahkûmu. 2012 yılında İmge tarafından basıldı. Aslında Margarete Buber-Neumann’ın izini Jan Valtin’in kitabından sürmüştüm. Valtin, Margarete’nin kocası, ünlü Alman komünisti Heinz Neumann’dan uzun uzun söz ediyordu. Çoğunlukla da olumsuz söz ediyordu ama 1930’lu yıllarda karısıyla birlikte Sovyetler Birliği’nde tutuklandıktan sonra yok edilen Heinz Neumann’ın ilginç bir karakter olduğu kesindi. Buber Neumann’ın anılarının en ilginç yanı ise, hem Sovyetler Birliği’nde hem de Nazi Almanya’sında, kamplarda kalmasıydı. İki yıl Sovyetler Birliği’nde, Kazakistan’daki Karaganda kamplarında kaldıktan sonra, Molotov-Ribbentrop Paktı’nın gizli bir maddesinin gereği olarak, diğer Alman komünistleriyle ve anti-faşistleriyle birlikte GPU tarafından Gestapo’ya teslim edilmişti Buber-Neumann. Beş yıl da Almanya’daki Ravensbruck toplama kampında kalmıştı.

Bunu bir başka Alman komünisti kadının anıları izledi. Erica Wallach’ın Light at Midnight’ı. Bu şiirsel başlık, kitap okunduğu zaman anlaşılmaktadır ki, Arthur Koestler’in Darkness at Noon’una (Gün Ortasında Karanlık) referanstır. Gece Yarısında Aydınlık adıyla, 2013’te, Ayrıntı Yayınları tarafından basıldı. Zaman olarak hepsinden geç bir zamanı anlatıyordu. Wallach, 1949 yılında, ortalıktan kaybolan manevi babası Noel Field’ı bulmak için gittiği Doğu Berlin’de tutuklanır. Uzun işkence ve sorgulamalardan sonra, götürüldüğü Sovyetler Birliği’nde idama mahkûm edilir. 1953 yılında Stalin’in ölümü üzerine değişen atmosferde öldürülmekten kurtulur. Beş yıl hapislikten ve ağır çalışma kampı deneyinden sonra, 1955 yılında serbest bırakılır.
Çevirdiğim son kitap olan ve yukarıda künyesini verdiğim Kirov Cinayeti ve Stalin (Stalin and Kirov Murder) ile birlikte yeniden başlara dönüyoruz. İlk çevirdiğim kitap olan Anafora Doğru, Ginzburg’un şu cümlesiyle başlıyordu:

“1937 yılı, aslında 1934’ün 1 Aralık’ında başlamıştı.”

Bu cümleye Robert Conquest de atıfta bulunuyor. Çünkü gerçekten de 1930’lu yılların Büyük Temizlik’i 1 Aralık 1934 günü, Leningrad Parti örgütünün karargâhı olan Smolni Enstitüsü’nde, Nikolayev adlı parti üyesinin, Leningrad Parti şefi Kirov’un başına arkadan tabancasını ateşlemesiyle başlamıştı. Kurşunu sıkanın Nikolayev olduğu açıktı. Zaten olay yerinde, vurduğu Kirov’un yanı başında, baygın yatarken yakalanmıştı. Ama Nikolayev’in ardında kimler vardı? Nikolayev’i ilk sorgulayan, Moskova’dan heyetiyle birlikte alelacele gelen Stalin olmuştu. Stalin’in, “Kirov’u neden öldürdün?” sorusu karşısında Nikolayev, çevresindeki NKVD görevlilerini göstermiş ve “onlara sorun” demişti. Bunun üzerine Nikolayev yaka paça oradan uzaklaştırılmıştı.

Robert Conquest, Kirov cinayetinden sonra açılan gösteri davalarını anlatıyor kitabın büyük bir bölümünde. Muhalifler, sadece kendi “itiraf”larına dayanılarak Kirov’un katili olmakla suçlanıyor ve idam ediliyor. Sonunda sıra, Kirov öldürüldüğünde NKVD şefi olan Yagoda’ya geliyor. Yagoda ve ona bağlı NKVD görevlilerinin cinayeti planladığı ortaya çıkıyor ve hepsi kurşuna diziliyor. Fakat ortaya çıkmayan bir tek şey vardır. Yagoda’ya bu cinayeti planlaması emrini veren kimdir? Bunun, “Buharinci Sağcılar” davasında yargılanan ve kurşuna dizilen Yenukidze olduğu ileri sürülür ama bu hiç inandırıcı değildir. O sırada çok daha büyük bir otoriteye sahip olan Yagoda’nın, partide daha alt sıralarda yer alan Yenukidze’den emir alması için hiçbir neden yoktur.

O sırada Yagoda’ya cinayeti örgütleme emrini verebilecek otoriteye sahip tek bir kişi vardır, o da Stalin’den başkası değildir. Stalin’in siyasi cinayetler örgütlemekte usta olduğu, sonraki yıllarda meydana gelen çok sayıda esrarengiz cinayetle ortaya çıkacaktır. Kirov cinayeti, belki de bunların ilkidir.

Gün Zileli
15 Nisan 2015
www.gunzileli.com
gunzileli@hotmail.com

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI