O.Gürsel / ÇERÇEVE YAZILAR 1 (Kültürler savaşı ya da yarışı yazı dizisine ait.)

ÇERÇEVE YAZILAR 1 (Kültürler savaşı ya da yarışı yazı dizisine ait.)
1970’lerin başı. Tarsus.
Anlatırlar. Kanalizasyonun olmadığı dönemler… Evine fosseptik çukuru açmak üzere bir kazıya başlarsın. Kazarsın ya da kazdırırsın. Bir kaç metre derinde birden bir başka boşluğa açılan bir yarık bulursun. Kazmayı hemen bırakır, çukuru o boşluğa bağlayan bir boru koyarsın; koymasan da olur; evin tüm b.ku o aralıktan boşalacaktır. O çukur hiç bir zaman taşmayacaktır. O çukurun dibindeki yarık, 2 bin yıllık bir evin odasına, belki bir Roma sarayının koca salonuna açılan penceresi ya da kapısıdır.(*)
Çocuk bu sohbetleri dinler. Sıkılır. Sonra sokağa çıkar. Yolun karşısındaki tozlu arsada top oynayan çocukları seyreder; o üzerinde oynanılan toprağın bir kaç metre altında gri taşlar döşenmiş, yanlarında sütunları ile uzanan Romalılardan kalmış sonsuz uykusundaki yolu ve sütunları 40 yıl sonra görecektir.
Gece uyur, uyanır; sabah okula gider. Sınıfında, o toprağın altında yatan “yaşayan” tarih yerine, sultanların şahsi tapu kayıtlarının bir harita olarak yutturulduğu masalları dinler.
***
Çocuk, o zamanlar, 11 yaşında olmalı. İlkokul 5. sınıf.
Verniklenmiş, zamanla sarısı acımış ahşap doğramaların, siyah demir borucuklarla çatılarak imal edildiği küçücük masa ve sıralardan birine oturmuş. Dirseğini, haylaz öğrencilerin aptal çiziktirmelerinin anısını taşıyan sıralardan birinin üzerine yaslamış. Çenesini de avucuna bırakmış. Karşısında, sınıfının kara tahtası üzerine sarkıtılmış bir haritaya kederle bakıyor.
Öğretmeni anlatıyor… “Yükselme devrinin sonunda Akdeniz bir Türk Gölü haline gelmişti. Osmanlı İmparatorluğunun fethettiği topraklar Akdeniz’i kuşatacak denli genişlemişti. Evet çocuklar, bakın, Akdeniz bir ‘Türk gölü’ olmuştu.”
Akdeniz’e kıyısı bulunan kuzey Afrika kıyı ülkeleri, günümüz Lübnan, Suriye, Irak, Anadolu, Yunanistan, Balkanlar; çepeçevre Karadeniz kıyı ülkeleri… Oturduğu küçücük sandalyeyi dolduramayan poposuna karşın yaşadığı ülke gözünde daha küçülüyor; yüreği sıcak bir suya daldırılıyor; “ah, bu ülkelerin hepsi bir zamanlar bizimmiş!’ Yitirilmiş bir cennetin ardında bıraktığı duygularla doluyor.
O çocuk son zilden sonra, faytonları, yük taşıyan arabaları çeken atların, daracık yollara bırakıverdiği dışkılara basmamaya gayret ederek evine dönecekti. Henüz motorlu araçların pek bulunmadığı zamanlarda, atların yolun ortasına pervasızca döküverdiği b.kların yaz sıcağıyla keskinleşen ekşi kokularının, yolun hemen kıyısındaki odasına dolacağı yuvasına yürüyerek gidecekti. Kışın çamurlu, yazın nereden geldiği belirsiz çamaşır, lavabo sularının aktığı yolun kıyısındaki evine. Altı kişinin yaşadığı elli metrekare evine. Tapulu bir karış toprağı olmayan, babasının kiralık evine dönecekti. O haritada yer kaplayan on milyon metre kare toprağın yalnızca Padişahın mülkü olduğundan, O “Akdeniz’i göl yapan” yağmacılığın vahşetinden; o yitirilmiş 9 milyon metre kare topraktan, babasının payına yalnızca bir metrekare; gömüleceği kadar bir pay düşeceğinden habersiz yaşayacaktı yıllarca.
***
“Akdeniz’in bir Türk gölü” olduğuna dair bu tür övgülü anlatılar, bir “Dünya Görüşü”, bir “Paradigma’nın” içini doldurur. 1453 kutlamaları, “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik”, “medeniyet dediğin tek dili kalmış canavar” vb. söylevler bir “kabilenin” ayakta durması, yaşaması için oldurulmaya çalışılan ideolojiye ait gayretlerdir.
Akdeniz’in bir zamanlar bir “Türk Gölü” olduğuna hayıflanmak; o dönemi övgü ve hayranlıkla anmak, Y. S. Selim parlatmaları, bir toplumun geleceğe ait hayallerinin bittiğine ait itiraftır. Sonra fetihçi, yağmacı bir dünya halinin kabulü; ki “denk düşürürsem yaparım” ahlakıdır. Suriye hayalleri gibi; bu “paradigma” içinde olmak benzer “fütuhat” hayallerine meşruiyet kazandırır; bu yolda bir tarihsel haklılık oldurma gayretidir; “zaten bizimdi lan!”
*
Başa dönelim. Ya da son’dan, çağımızın pek paylaşılmasa da yaşayan hümanistik değerleri ışığı altında, günümüzden bakalım;: Soğukkanlı akıl; merhameti yitirmemiş duygularla. Her bir insanı; dili, dini, cinsiyeti, aidiyeti her ne ise kendimiz, sevdiğimiz insanlar gibi görmeyi deneyerek; tarihe çarpıtılmamış, kabileci bencillikle koşullandırılmamış, insan kardeşliği duyarlılığını yitirmemiş bir bilinçle bakabilirsek eğer. O 11 yaşında, kötülüğün kaynaklarını henüz anlamamış, “beyni yıkanmış” çocuğun duygularıyla değil. Vicdan, insaf ve bilinç taşıyanın aklıyla değerlendirirsek; özgürlükçü, tahakküm karşıtı ve emekten yana bir “paradigma”, bir dünya görüşü ile tüm süreci gözden geçirdiğimizde iç rahatlığıyla yazabiliriz; Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması sevinilmesi gereken bir tarihsel gerçekliktir.
***
19. yy. öncesine ait olsa da halâ yaşayan, “dönemin Sultanına” ait iktidarın Dinsel-siyasal paradigması ile Seküler Paradigma arasında bir “sağırlar diyalogu” sürmekte. Bu yüzden çok konuşuyor!
İnsan “çağını” yitirmeyegörsün; hayat baskındır; sustuğu an gerçeklik hızla, hemen sızacak hayatımıza; biliyor! Bu yüzden sürekli, sürekli konuşarak gerçeğe, yaşanılan çağa hiç yer bırakmaması lazım! “The show must go on!” Gösteri sürmeli; bu aynı zamanda bir “cambaza bak” politikası elbette. Bu “paradigmanın” aklı her zaman böyleydi; uygarlık öncesi büyücülüğe dek; hayat sözlerle kurulurdu! Deniyor; son soluğuna dek deneyeceğinden kuşku duyan yok artık!

Ülkemizde ve Orta-Yakın Doğu ve İslam dünyasındaki nüfus patlaması; sefaletin katlanması koşullarında vahşet kaçınılmaz! Kendi kabilesinin “komşu kabilelerin” toprağına, suyuna ihtiyacı vardır! Trajedi kaçınılmaz. Müslüman halkların içine sürüklendiği kaos, Modernite sürecinin dolaylı bir sonucu. Aşılar, ilaçlar, hastalık bilgisi ile nüfusun patlamasına yardım eden Batı modernitesi aslında öldürdüklerinden daha fazlasını yaşatıyor! Çözümü bulunmayan sorunlarla yüzleşilmez; ya da bilge’nin dediği gibi “insanlık önüne çözebileceği sorunları koyar”. Müslüman Doğu yüzleşmeye hazır değil; o hala özgür değil. Edilgen, salt duacı, salt şükürcü, salt boyun eğen. Hep masum! IŞİD katilleri de kendini masum görebilir; cenneti hak ettiklerinden eminler.
*
Bu iki dünya görüşü, Dinsel Dogmaya dayalı iktidarı isteyen “paradigma” ve seküler özgür insanlar birlikte “aynı ülkede”, bir “birlik duygusu” taşıyarak yaşayamazlar. Bu iki “dünya algısı” aynı mekan içinde birlikte çatışmasız var olamaz. (İktidarı hedeflememiş, mezhebini, ritüellerini dayatmayan bir dinsel inançtan söz etmiyoruz!)
Bu iki dünya görüşünün “uzlaşması” ancak ayrı mekanlarda olabilir! Tahakküm, terör, cinayetlerle yaşanılacak çatışma yerine, herkesin kendi “çöplüğünde” zamanın dönüştürücü gücüne sığınarak yaşaması; bir diğerinin “mekanına”, hayat alanına, yurduna saldırmaması temelinde bir uzlaşma arıyoruz. Çünkü biliyoruz;
“Düşünce dizgesinde, doğru fikrin yanlış fikir karşısındaki anlık zaferine tanık oluyoruz; o zaman, fikrin örflere karşı da öylesine çabuk zafer kazanacağını sanıyoruz. Oysa örfleri zaman yaratmıştır; tıpkı sabırla, ağır, ağır dağları yarattığı gibi; onları yalnızca zaman, günler boyunca çalışarak yıkabilir. Dağlar süngü darbesiyle devrilmez.” (Pérez Galdos)
“Günler” yerine “onlarca yıl” denilmeliydi; hatta kuşaklar boyunca. Kaldı ki, geleneklerin değişmesi, evrilmesi için tek başına “zaman” yeterli olmayacaktır; hayat, üretim biçimi değişmek zorundadır.
————————————————————————————————————————–
(*)Ne tuhaf; ne ilginç; ne diyalektik!
Merkezî İktidarlar b.k’unu halâ geçmişle “sentezleyerek” temizlemeye kalkışır; yiyeceğini de geleceğinden, çocuklarından çalar! Osmanlı ilk borçlanmayı devlet harcamaları için 1856’da yapmış. Bu borcu üstlenmiş TC son taksidi 1956 da ödemiş. 1950’lerde yaşayan çocukların sütünden, yumurtasından “vergi” adı altında çalınmış paralarla elbette!

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI