ogürsel / I MERKEZÎ İKTİDAR PARADİGMASI (3)

Geçen bölümlerden devam ediyoruz…1000 yıllık Doğu-İslam İmparatorlukları neden, o küçük Avrupa devletleri karşısında çöktü; sonra o küçük devletçikler Merkezî İktidar çatısı altında birer ulus-devlet oldu ve nasıl Doğu’yu sömürgeleştirdi. Ve Merkezî iktidarlar artık “parçalanmalıdır” meselesi…
***

b)Bilim ve Üniversite ve özgürlük
1200-1300’lü yıllara dek Doğu’nun, öncelikle Çin’lilerin, “bilimsel” çabada ve buluşçulukta Batı’dan üstün olduğu konusunda bir ortak kanaat var. Doğu uygarlıkları 1500’lere kadar Batı’dan daha ileri ve geniş ölçekli toplumsal düzenler kurmuş. Sonraki yüzyıllar içinde “bir başka fikre dönüşebilecek bir fikir” üretememiş.

Avrupa’da 18-19. yy.da doğmuş Endüstriyel Devrimin arkasında uzanan, dört yüz yıllık “embriyo” dönemi, yani Modernizasyon sürecinden pek söz edilmez. Özerk kentlerde bir kaç yüz yıl yaşanılmış siyasal-toplumsal-bilgisel ilişkiler, düşünsel ve teknik birikimin 17-18. yy. daki sonuçlarına odaklanılır. Oysa bir toplumsal-siyasal-kültürel modeli “taklit” etmek isteyenler için “eksik bilgi”, gerçekleştirilecek “deneyi” başarısızlığa mahkûm edecektir. Türkiye’de 1920’li yıllarda denenmiş modernite “taklidinin” başarısızlığı gibi.

“Avrupa’daki üniversiteler, yerleşik bilgilere karşı çıkan ve onları yıkan ilmi tartışmaları teşvik ediyordu, ki bu tür faaliyetler bilgeliğe manevî gelişim açısından değer veren Ortodoks Müslümanların inanışlarına son derece ters düşüyordu.” (1)

İmparatorluk topraklarını “nikahlı kadını” kabul eden Osmanlı hanedanı için mülkünde elbette her insan gibi birer “sığıntı” olarak yaşayan bilim adamlarının “ileri-geri” konuşacağı derneklerin varlığı düşünülebilir mi? Matbaanın yasak olduğu koşullarda. “Çarpıcı bir tezatla aynı dönemde Osmanlıların sağladığı hiç bir bilimsel ilerleme yoktu… Sultan 1. Selim 1515 tarihli bir fermanla matbaa kuranları ölümle tehdit etmişti… 18. yy sonlarına kadar bir Ortadoğu diline çevrilen tek Batılı kitap, frenginin tedavisini anlatan bir tıp eseriydi.” (2)

Bu sırada Batı Avrupa’da neler oluyordu?

“Diğer Avrupalı hükümdarlar da bu tür entelektüel kurumlar edinmenin statü açısından değerli olduğunu görünce, Paris ve Berlin gibi büyük şehirlerde kendi derneklerinin kurulmasına ön ayak oldular… On sekizinci yüzyılın sonunda, tüm Avrupa ve Kuzey Amerika’nın çeşitli yerlerine dağılmış … iki yüz kadar dernek vardı.” (3)

Doğu İmparatorları “ister asar, ister keserdi”. İmparatorların “çakma” torunları bugün bile üniversite özerkliğini istemiyor. “Özerk üniversitelere sahip Avrupa’nın tersine Çin’in yekpare eğitim sistemi istikrarı teşvik ediyor ve yeniliği engelliyordu…” (4) “1200 yıllarında Avrupa’nın … üç büyük üniversite olarak- övünç kaynağı vardı ve sonraki üç yüz yıl içinde …kentlerde yetmiş üniversite daha kuruldu. Üniversiteler hem Devlet, hem de Kilise ile müzakereye oturabilen güçlü kurumlar haline geldiler.” (5) Bugün hangi üniversite rektörü “ulema” ile ters düşen bir cümle kurabilir?

Sonuç olarak bugün halâ toplumsal olarak Türkiye “Modernizasyon sürecine” ait önemi halâ kavramış görünmüyor.

c) Asya Tipi Mülkiyet ve Despotik Merkezî İktidar

İsmail Cem, dönemin “devletçi sosyalizm” rüzgarına da kapılmış, Osmanlı Devletini 17. yy sonlarına dek çağına göre “çok iyi” bir “devletçi”, bir merkezî idare sistemi olarak anlatıyor.

“17. yy.a kadar geçerliliğini koruyan bu temel nitelikler şöyle özetlenebilir. 1) Her alanı kapsayan güçlü bir devletçilik uygulaması. 2)Tek büyük üretim aracı toprakta devlet mülkiyetinin kaide, özel mülkiyetin istisna olması, ‘Kanun-î Osmanî’nin temel ilkesi, ‘… reâyâ ve toprağın Sultan’a ait olması’dır.” (6) “Osmanlı ekonomik düzeninde devlet bütün ekonomik faaliyetin tek ve mutlak hakimidir.” (7) “Prof. İnalcık’ın verdiği bilgiye göre, 1528 yılında toprağın % 87’si devlet mülkiyetindedir.” (8)

Toprakta özel mülkiyetin, devrinin-satışının bulunmadığı üretim biçimine Asya Tipi Üretim Tarzı denildi. İki temel üretim aracı “Reaya ve toprak Sultan’a aitti.” Bu “tekçi” yapı ideolojisini de bulmuştu. “… dinle devletin İslam doktrininde bir ve tek olmasıdır… İslâm aynı zamanda bir dünya görüşü, devlet felsefesidir.” (9) ve bu düzen tek, tek her insanın duygu ve düşünce hayatını da belirlemişti. Osmanlı Ekonomik düzeninin “… varolması ve yürümesi için, insanların herşeyden önce ekonomik açıdan ferdiyetçi olmamaları gerekmektedir. … onun hırs sahibi olmamasıdır. … işbölümüne sadık kalmalı, kendini tek başına bağımsız bir güç olarak” görmemelidir.”(10)

Toprağa-tarıma dayalı üretim biçimi ve ticaret, yalın bir toplumsal-siyasal hayat vareder; kolayca gözlenebilir, denetlenebilir. Güçlü ve hırslı göçebe, aşiret-kabileler ve önderleri, uygun toplumsal, coğrafi koşullarda 4-5 bin yıl boyunca bir diğerini yıkan büyük İmparatorluklar kurdu.
Osmanlı İmparatorluğunun Sultan-Devlet-Din üçlemesi üzerinde yükselmiş Tek’çi yapısı, günümüz terimiyle Merkezî Despotik İktidarları, 1600’lü yılların sonuna kadar hem de kendini o döneme dek “başarılı” kılmış aynı sebeplerden dolayı inişe geçti. Modernizasyon kaçırılmış, Moderniteye varılamamıştı.

Osmanlı’yı çöküşe sürükleyen Batı Avrupa ülkelerinde de aynı Mutlakıyetçi, Merkezî iktidarlar olduğunu söyleyenler, onların üç-dört yüz yıl sürmüş özerk kentler “deneyimi” üzerinde yükselmiş olduğunu görmezden gelir. Bu özerk kentlerde “demokratik” gelenekleri yaşamış toplumların Modern Devlet’ler olmaya doğru yol alan Mutlakıyetçi yapısı yanısıra hem tek ortak dil hem de homojen toplumlar üzerinde kurulmuş olması bakımından Osmanlı İmparatorluğu Merkezî İktidarına hiç benzemediği unutulur. Bu “unutkanlıkta” ısrar edenler, Modernite Taklidi’nin neden başarısız kaldığını da açıklayamayacaktır.

Ülkeler arasında karşılıklı toprak işgalleri, “fethe” dayalı bir dünyada “birlik” olmak, “tek” olmak dışarıya karşı askerî gücü artırsa da nihaî olarak bu yeterli gelmemiştir. Toprak mülkiyetinin Sultan’a ait oluşu; Sultan’ın istediği an bu mülkü geri alabileceği; kullananların ailesine miras olarak bırakmadığı; sermaye birikimine izin vermediği; iktidarını tehdit edebilir korkusuyla “yeniliklere” izin vermemesi, yerel güçlerin gelişmesi önlenerek zanaat-bilim-ekonomik ve kültürel rekabetin yeşermemesi gibi bir diğerini koşullayan sebepler, “Neolitik İmparatorluk” nizamının sonunu hazırlamıştır.

Sonuçta çöken bir Hanedanlıktır; insanları kul, tebaa gören kibirli toprak ağalarının çöküşüne üzülenler, 11 yaşında, masal tarih anlatılarıyla koşullanmış bir çocuğun duygularını taşır. (Bakınız, Çerçeveli Yazı 1)

Merkeziyetçi Yönetim kişileri yıldırır, şevklerini kırar, sorumsuzlaştırır.
“Merkeziyetçi bir hükümetin, merkeziyetçi bir yönetimle bütünleşmesi onu güçlendirir. Ama bu birleşim kişinin iradesinden tümüyle vazgeçmesine neden olur, bu yalnızca bir noktada ya da bir defaya has olmak üzere değil, her zaman için geçerlidir. Bu güç bileşimi kişilerin boyun eğmesine neden olur, ayrıca günlük yaşantılarını etkiler, onları yalnız kılar ve her birini de birey olarak olumsuz etkiler…. Kanaatimce merkeziyetçi yönetim uygulandığı toplumlarda kişileri yıldırır, şevklerini kırar. Gerçi savaş ya da kargaşa sırasında başarının sigortası olabilir ama zamanla kişilerin güç ve heyecanlarında kırıcı bir rol da oynar. Kişileri geçici olarak yüceltebilir. Ama bir toplumun kalıcı zenginlik ve yüceliğini sağlamaz… Özetle, eylemde zayıf ama engellemede olağanüstü başarılıdır.” (11)

Yukarıdaki alıntı 1832’de yazılmış. Biliyoruz ki, ölüler ölmemiştir! Kalanlar ölülerle de yaşar! Bir de yalnızca “ölüleri” ile yaşayanlar vardır.
Örneğin, üçüncü boğaz köprüsüne verilen ad bir rastlantı değildir; bir çocukluk hayaline ait olabilir; “Akdeniz’in Türk gölü” ve Yavuz S.Selim’in de ilk Türk halifesi olması gibi! (Bakınız, yine Çerçeveli Yazı 1) 1512-20’de, hem de 8 yılda “şahsî” topraklarını fetih yoluyla, iki kattan daha fazla büyütmüş bir Osmanlı Sultanının hırsı ve iktidar algısı, günümüzde geleceğe ait bir dünya tasarlayamayan, geçmişin hayallerine saplanıp kalmış “anakronik”, çağını şaşırmışlar arasında paylaşılabilir!

Ve 1832’de Tocqueville’nin yazdıkları evrensel bir insanlık halidir. Çağımızda daha çok Doğu’da görülen despotik Merkezî İktidarların öncelikle kendi iktidarını kollayarak, “halkını”, “kullarını”, “reayasını”, insanlarını sindirdiği; kişiliksizleştirdiği, “sorumsuzlaştırarak” sömürdüğü; çıkacak ekonomik, siyasal ve toplumsal bunalımlarda birbirine öldürtmeye de hazır olduğunu biliyoruz; yaşıyoruz! Merkezî iktidara ait “olumsuzlukları” 183 yıl önce görmüş Tocqueville bugün bize yaşadığımız gerçekliği anlatmaktadır.

1789 devrimini incelediği “Eski Rejim Yeni Rejim” kitabında, ölmeden kısa süre önce 1856 yılında da Merkezî İktidarın, “dediğimdedikçiliğine” ait bireysel ve toplumsal olgular konusunda düşünceleri aynı kalmıştır. “Yalnızca dediğimdedikçilik, gözüdoymazlığı keyiflendiren, onursuzluğa meydan okuyarak onursuz çıkarlar elde etmeye imkan veren gizliliği ve karanlığı insanlara sağlayabilir. Dediğimdedikçilik olmasaydı, bu tutkular yalnızca güçlü olacaklardı; onunla birlikteyse, saltanat sürmeye koyuldular…. Gerçekten de, yurttaşları birbirleriyle yakınlaşmaya zorlamak üzere, koşullarının bizatihi bağımsızlığı sayesinde içinde yaşadıkları yalnızlıktan çekip çıkarabilecek, onları canlandıracak ve her gün, uzlaşmanın, ortak çalışmaların pratiğinde, karşılıklı olarak birbirlerini ikna etmenin ve birbirlerinden tat almanın zorunluluğuyla biraraya toplayacak tek şey, yalnızca özgürlüktür.” (12)

Merkezî İktidarın Karakteri ve Yalanları
“Tarih bize tekrar, tekrar göstermiştir ki, iktidarı ustaca kullanmayı bilenler, ancak aynı yeteneğe sahip olanlar tarafından yerinden oynatılabilirler ve bu da aynı sistemin sürüp gitmesine hizmet eder.” (13)

Ülkemizde de “aynı yeteneğe sahip” adamların iktidarı “aynen” devr-aldıkları” ve tahakküm ve sömürüden faydalananların yalnızca ad olarak değiştiği, zorbalık ve hısızlığın “devlet yönetimi” sanılmasını, adalet ve kalkınma olarak görülmesini sağlayan “ideoloji” denilen “illüzyonun” değiştiğini görüyoruz. Bencil, acımasız, komplocu ve benzer yalancılık “yetenekleri” taşıyan adamlar, “gösterişçi” Ulusçu-Laikçilerin ellerinden iktidarı kolayca aldı. Bir kaç tetikçi “savcı” ve “gazeteciye” eklenmiş “medya sürüsü” tezahüratı eşliğinde. Hem de “total” olarak. Bu bir “el çabukluğu” idi; başarılı bir operasyondu; tür olarak “kara-komedi” sınıfına girecek filmi yapılacak denli seyirlik!

Merkezî İktidar bu topraklarda her zaman kırılgandı; o denli korkulu; korkusuyla halka uyguladığı şiddet arasında uyum kaçınılmazdı.

a) Despotik Merkezî İktidarlar, Hakîm İdeolojileri ile Diyalektiğe kafa tutar ve beyin travması geçirir, Tebaa’sı ile birlikte.

Geçen yüzyılda Avrupa’da “tabandan, tepeye çıkılarak” kurulmuş Ulus-Devlet, Merkezî İktidarları karşısında yenik düşmüş İmparatorluktan, kalan son “çekirdek” parçaya “can havliyle” sarılmak, o kalan “son” parçayı olsun kurtarmak için çare ararken ister istemez sorulur, araştırılır; “düşmanım neden benden daha güçlü?” İlk ve “yüzeyde” görülen Modern Ulus-Devlet ve Merkezî İktidar yapısıdır. Merkezî İktidar, “…savaş ya da kargaşa sırasında başarının sigortası olabilir…. Özetle, eylemde zayıf ama engellemede olağanüstü başarılıdır.” (A.Tocqueville) O dönem açık ki, işgali, saldırıyı engellemek için de Merkezî İktidar zorunluydu!
Kurtuluş Savaşının önder kadrosu Osmanlı subayları ve Anadolu halkları için imparatorluğun bilinen katı merkeziyetçiliği bir gelenekti zaten. Devraldılar. Avrupa egemenlerinin Ulus-Devlet modeli içinde kurdukları Merkezî İktidarların başarıları “gözalıcıydı”; “ithal” edilmeliydi. Taklit edildi!

Geçen yüz yıl çok ülke bu “batılı” ulus-devlet modeline öykündü. Başarısız oldular. 1950’lerden sonra bu “modele”, bir SSCB tipi “sosyalizm sos’u” katılmak istendi. Bolşevik Sosyalizm yani bir “Modern, Ulusal ve Osmanlı Devlet Kapitalizmi” yani işçinin bir “reaya” olduğu bir “Devlet kapitalizmi!” Bu “yamalar” elbette tutmadı.

MODERNİZASYON süreçlerinin değil sonuçlarının yani MODERNİTENİN, ister kapitalist, ister “sahte sosyalist” biçimler altında ithal çabası hep başarısız oldu. (Japonya hariç!) Büyük trajediler yaşandı; bu başarısızlıklar, yeni trajedilere yol açtı. Sonuçta “tüm dünya” az ya da çok “Batı’nın” sömürgesi oldu. Ucuz hammadde, tarım ürünleri satan; pahalı teknolojik cihazları satın alan, işbirlikçi hainlerin kahraman, büyük devlet adamı, “usta” olarak anıldığı ülkeler…

19. yy pozitivizmi, endüstriye ait ürünler ve fikirler, Avrupa’nın kentleri ve hayatı, kısaca MODERNİTE, “kuş bakışı”, binlerce yılın algısında birikmiş “cennet” betimlemelerini bile aşan bir manzara yarattı. İçinde olanı “kibirle sarhoş”, dışarıdan bakanı kıskanç bir öfkeyle “berduş” ediyordu.

Modernite vücudu ele geçiren “kanser hücreleriydi”. “Hastalık” beyinde barınamıyor ama “gövdeyi” kontrol ediyordu; Doğu’lu zihinlerde bu hastalık “kendi” gibi yaşamak, gövdesi ise “batılılar” gibi tüketmek, üretiminde en küçük bir bilimsel-teknolojik katkısı bulunmayan malları hem rahat yaşamak, hem de dogma dünyasının betonuna harç yapmak isteyen, bu arada bu cihazları üreten Moderniteye küfretmekten da kendini alamayan şaşkın, hırslı insanları üretiyordu.

Yüzlerce milyon Müslüman bu “hastalığın” kaderi ile boğuşurken, geçen yüzyılda bu “hastalığı” teorize eden, onu bir hastalık değilmiş gibi anlatmaya çalışan “ideolojik reçeteler” yazıldı; “Devletçi Ekonomik model”, “İslamcı Sosyalizm”, “Muhafazakâr Devrimcilik”, “Yeşil Kitap”, “ekonomik liberal ve mezhepçi totaliter” modeller! Ama tümü de Merkezî İktidar tahakkümü öneriyordu. Merkeziyetçi İktidarlar eskiden farklı düşüneni ortadan kaldırarak; kamplara, hapishanelere tıkarak tüm sorunları çözebiliyordu! Şimdi ise “sorun var” diyeni susturarak, asıl muhalefeti duyulmaz-görünmez yaparak, “şeytanlaştırarak”, “sorunun” sorun gibi görünmeyeceğini öğrenmişler; bu “teknik” son yıllarda Türkiye’de deneniyor!
*
Çoğulcu, özerk, farklı düşünce ya da hayatlara izin vermeyen, Tek’çi, Merkezî İktidarlar bireyi, farklı düşünceyi, farklı kültürü eziyor. Özgürlüklere ve dolayısıyla bilime, sanata ve nihaî olarak toplumsal gelişmeye izin vermiyor. İletişim ve bilgiye erişme kolaylığı karşısında “hakikati” değersizleştirmek amacıyla tarihte görülmemiş alçakça ve korkunç yalanlarla “dezenformasyon” uyguluyor. Dolaylı, sinsi ve etkin bir “post modern” baskı ve şiddet örgütlüyor. Komplo uyduramadığı gazetecileri hapse atmıyor ama işsiz bırakıyor. Böylesi bir toplumsal siyasal ve kültürel sistem tüm bireyleri, toplumu çürümeye sürüklüyor. İyi bakıldığında hayatın tümüyle değersizleştiği ve kitlesel bayağılın yayıldığı TV programlarından kolayca anlaşılabilir.

Doğu despotik Merkezî İktidarın karakteri bu. SSCB, Çin, Türkiye, İran gibi doğunun dört büyük ülkenin son 100 yıllık deneyimleri ışığında önerilmesi gerekiyor;

Merkezî İktidar yapısı tümü ile yok edilemiyorsa, hak etmediği gücü kullanmakta ısrar ediyorsa, onu küçültmek, küçük parçalara bölmek gerekir; böylece bu “küçük” iktidarlar, benzerleri ile yarışa girebilir; zararları dengelenebilir; hükmetmekten başka yapılacak daha iyi işleri olduğunu anlayabilir! (*)

a) Merkezî İktidarlar halka saygısızdır;

insanların, kentlerin, tabiatın geleceğini umursamaz.

Gezi İsyanı bu “hissiyatın” sonucu; “aşağılanmışların” tepkisi; hakkı ve haddi olmayan, hem de Osmanlı ‘ortaçağından’ kalkıp gelmiş bir zihniyetin iktidar tahakkümüne “yeter lan” öfkesi; yerine ne koyacağını bilmese de, umursamadan “nobran iktidara” bir kırmızı çizgi çekme iradesi, hayatına sahip çıkma arzusunun el ele vermesi değil miydi?

Bu isyan, Merkezî iktidara talip partilerden hiç biri ile doğrudan bağı olmayan, kent kültürlü insanların, “otonom-özerk” ve özgürlükten yana olduklarına ait ortak, güçlü ve ısrarlı bir tepkisi; yeni bir “siyaset” özlendiğinin belgesiydi.

“Kendi kendini yok eden mali hesaplara dair kural, hayatın her alanında geçerlidir. Kırların güzelliğini bozarız, zira tabiatın el değmemiş ihtişamının hiç bir ekonomik değeri yoktur. Kâr payı ödemiyorlar diye güneşle yıldızları kapatmaya bile muktediriz.” (J.M.Keynes)

Kent kültüründen nasibini almamış, “kasaba eşrafı ve esnafı” zihniyeti ile “her şeyin fiyatını bilen ama değerini bilmeyen” adamların, metropol kentlerde o halleriyle “parasal değeri” bulunmayan parklara, arsalara yalnızca para kazanmak, kazandırmak için AVM vb. kapitalistik işletme beton yapıları kondurma arzusu yalnızca tiksinti verici bir görgüsüzlük değil; “bu dünyayı”, tabiatı umursamayan, kökleri yüzlerce yıl geride yatan bir umursamazlık! Tabiat’ın insan için “yaratıldığı” ve “bu dünyanın” önemsizliğine eklenmiş göçmen, fetihçi karakter! Bu karakter belki on binlerce yıllık “kadim insana” ait; yaşadığı bölgenin hayvanlarını, ağaçlarını tüketir ve avlayacağın hayvanları, yakacağın ormanları, kurutacağın toprakları bulunan bir başka bölgeye göç edersin; bizdeki göçmen ruhu bu mudur yoksa?
*
Herhangi bir ilde Nükleer Santral veya Hidroelektrik santrallerin yapılmasına Merkezi İktidar karar veriyor; o bölge halkına sormuyor; onayını istemiyor. Bölge halkının hayatını riske eden, bölgenin ekolojik dengesini bozacak bu tür projeler için referandum yapmıyor.
Merkezî İktidar, Doğu’nun Despot; tüm “mülkü” ve o “mülkte” yaşayan “kullarını” şahsına tapulamış o malûm Sultanların karakterini kopyalamışçasına; hiç utanmadan, sıkılmadan milyonlarca insanın, evlatlarının hayatını, neşesini, güvenini doğrudan ilgilendiren bu tür “hain” projelere karşı direnen bölge halkını, “toplam iktidarına” dayanarak saldırıyor.

Medyasıyla, olayın öneminden uzak ve habersiz “diğer” bölge insanlarından aldığı güçle, “diğer” bölgelerden topladığı polisi, askeriyle sindiriyor. Ülkesini olduğu gibi paraya-kazanca tahvil etmek isteyen Azgın Kapitalist zihniyet farklı zamanlarda ve farklı bölgelerde hep aynı taktiği uyguluyor.

Ülkesinin bir kentinde farklı inanç ve siyasal düşüncede olan insanlar bir otelde kıstırılıyor; yakılıyor, öldürülüyor. Ülkenin yarısı sevinç içinde! Diğer yarısı kan ağlıyor! Çok geçmeden o sevinç gösterileri yapanlar iktidara geliyor.Diğer yarısı kahır içinde!

Bir ülkenin “Doğu tarafında” iç savaş koşulları yaşanıyor; “Batı” habersiz! Herkes kendi ölüsüne ağlıyor. Her iki taraf “aldığı-verdiği kelleler” üzerinden sevinip üzülüyor. Merkezi hükümet “batıya” yaslanıp “doğuyu” eziyor.

Aynı ülkede Merkezî İktidarlar, Laik’e yaslanıp dindarı, Sünni’ye yaslanıp seküler kültürü-insanları, Alevi’leri; Türk’e yaslanıp Kürt’ü eziyor, sömürülmelerini sağlıyor.

Gösterişli saraylar, havalimanları, gereksiz köprüler için ormanları yağmalamaktan çekinmiyor; Merkezî İktidarı paylaşan adamlar, büyük projeler için hazırlanmış “rüşvet havuzundaki” milyar dolarları paylaşma hevesi içinde. Yurttaşların uzun vadede insanî refahını sağlayacak, koruyacak en önemli kaynağı “tabiatı” azgın, kapitalist sermayeye peşkeş çekiyor.
Neo-Osmanlı hayalleri ve ikinci bir “Yavuz S. Selim” olma, onun gibi Halife’liği yeniden ele geçirme arzusu taşıyan Makyavelizm’in ele geçirdiği Merkezî İktidar, komşu ülkenin topraklarını işgal etmek istiyor. Olmuyor; aptalca ve “anakronik” olduğu ortaya çıkmış bu “projenin” bedelini halkına ödetiyor. Yurdu mahvolmuş, can korkusuyla kaçmış milyonlarca göçmeni, işsizliğin yüzde yirmi olduğu bölge insanlarına sormadan komşu yapıyor; bu zihniyet, öncelikle yurttaşlarını değil, yurttaşlarının sırtından, onların bilgisi ve onayı olmadan ama onlardan aldığı güçle, bir “halife adayı” olarak yüzlerce milyona ulaşmış “Sünni kabilesinin” karmaşık ve içinden çıkılamaz sorunlarını çözmeye talip oluyor.

Doğum kontrolü nedir bilmeyen, sürekli doğuran, 1000’li yılların Sünni Kültüründen çıkıp gelmiş milyonlarca Suriye’li göçmen bu ülkede gelecekte ve çözümü güç yeni bir “azınlık” sorunu ortaya çıkartacak.
*
Merkezî İktidar’lar halkına, halkının yaptığı yurda, içinde barındıkları tabiata ve yurttaşların gelecekte yaşayacakları hayata karşı saygısız. Merkezî İktidar sahipleri çocukça hayalleri bile ciddiye aldığında halklarını felakete sürükler. “Son tahlilde” asıl suç Merkezî İktidarı eline geçirenin değil; bizzat Merkezî İktidarın kendine aittir! O’nu ele geçiren herkes çok geçmeden bir “halk düşmanı” olabilir.

Sloganları severiz ya!

Sanırım “Kahrolsun Merkezî İktidarlar” özgürleşme yolunda bugüne dek “atılmış” çok slogandan daha derin. Sahici ve işlevsel.
———————————————————————————————————-
1. P Fara. Bilim. Dört Bin Yıllık Tarih sf. 91. metis bilim. Ekim 2012
2. 5. Niall Ferguson Uygarlık. Batı ve Ötekiler. sf. 91. YKY 2012
3. P Fara. Bilim. Dört Bin Yıllık Tarih sf. 205. metis bilim. Ekim 2012
4. agy. sf. 79
5. agy. sf. 108
6. İ. Cem. Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi. sf 49. Cem Y. 1979
7. agy. sf 63
8. agy. sf 69
9. agy. sf 65
10. agy. sf 104-105
11. A. Tocoqueville. Amerika’da Demokrasi. sf 55-56-58 Yetkin Yayınları. 1994
12. A. Tocoqueville. Eski Rejim ve Devrim. sf. 34 Kesit Y. .
13. A. Tocoqueville. Amerika’da Demokrasi. sf 147 Yetkin Yayınları. 1994

(*) Agonistik; “Yarışmacı” Kültürel Siyaset. Sonuç bölümünde ele alınacak.

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI