ogürsel / I MERKEZÎ İKTİDAR PARADİGMASI (2)

19. yy öncesi, Tek Kültürlü toplumlarda Merkezî iktidarların “tarihsel” bir meşruiyeti olabilir. Bugün ise Türkiye gibi Heterojen toplumlarda Merkezî İktidarlar, insanî ve insanî-ekonomik gelişmenin; refah dağılımına ait adaletin engelidir; meşruiyetleri zayıflamıştır ve şiddete, baskıya ihtiyaçları giderek artıyor.

3. Merkezî Despotik iktidarlar, “Tek” Kültür üzerinde doğmuş, yayılmıştır.
Neolitik Kültür’den 19. yy. başına dek, 5000 yıldır “herkesin” paylaştığı tek bir kültür vardı. Bu “tek” üretim biçiminin koşulladığı insani ve toplumsal ilişkiler, birbirlerinden binlerce kilometre uzak topluluklar arasında bir temas olmasa da, benzer duygu, düşünme alışkanlıları ile benzer gelenekleri üretiyordu. Bu olgu o büyük İmparatorlukların işini çok kolaylaştırmıştı. “Endüstri devriminden çok önceleri Amerika, İngiltere, Fransa, Hollanda birbirine çok benzeyen bilim, kültür ve ticaret geleneklerine sahipti…. Mısır, Sümer ve Hindistan … Tümünün de birbirine katkısı olan ortak kültür geleneği vardı.” (1) Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu gayr-ı Müslimlere 2. sınıf vatandaş olarak görse de, bir şekilde yüzlerce yıl birlikte yaşanılabildi.

Yerleşik Tarım uygarlığı “ilk devrim”, G. Childe 2. devrim olarak ansa da, Devlet’leşme “buçuk” devrim sayılmalı. 2. Devrim Endüstriyel Devrimdi.
1. Devrim 9 bin yıl sürmüştü. Bu 9 bin yıllık Neolitik üretim ilişkileri ve Köleci Toplum Kültürünün yarattığı tek tip insan karakteri, 19. yy. dan sonra Endüstriyel Devrimin meydana geldiği coğrafyada yerini hızlı biçimde “yeni” bir insana bıraktı. Büyük kent mekanlarında yaşayan, felsefesi ile Seküler; siyaseti ile “Ulusçu” bireylere.
2. Devrim ilk devrim gibi kolayca yaygınlaşamazdı; temel malzemesi “özgür” insandı! İlk devrim salt gözlem ile yayılabilirdi; 2. devrim bir “insanın” üretilmesini gerektiriyordu.
Ancak 2. Devrimin başarısı öyle göz kamaştırıcıydı ki… Örneğin İngiltere 30-40 bin askerle koca Hindistan’ı 150 yıl yönetti.
Çok geçmeden dünya halkları da bu “modern devrime” katılmak istedi. Ve böylece günümüzün paramparça kültürel dünyası ortaya çıktı.
Bu kültürel devrime katılma arzusunun “sömürgeleşmeye” de yol açtığı görüldü. Bir çok ülkede Modernite yanlıları, toplumlarında, geleneklerine çok sıkı bağlanmış insanları “ilerletmek” için acımasızca baskı uyguladı; terörize etti. Modernite “ithali” karmaşık bir hadiseydi; o zamanlar Modernite sonuçlarını yani bilimi üreten toplumsal süreçleri ve bilimi değil yalnızca teknoloji ve teknolojiyi yapan teknik emeğin ithal edilebileceği sanılıyordu. Japonya hariç -Japonya olduğu gibi ithal etti!- neredeyse tüm “doğu” bu yöntemi denedi! Bu “naif” deneyin başarısız sonuçları İslam-Arap dünyasının günümüz sefaletine yol açtı. Diğer yandan Modernite’ye doğrudan muhalif bir “Sosyalist” ideoloji de ortaya çıkmıştı. Emperyalist rekabetin Faşizmle taçlanmış ideolojisi ile “Faşistik Sosyalizme” ait yanılsamalar, geçen yüz yılı yüzlerce milyon cinayetlerle kapattı.

Son iki yüz yıl ekonomik, ideolojik, siyasal arzuların çoklu, karmaşık kültürlerini üretti; o “tek boyutlu insanlar” yerine, birbirleri ile “kanlı bıçaklı” ve-veya nadiren uzlaşan ideoloji ve kültür ayrılıkları yarattı. 20.yy ve günümüzdeki “kaos’a” bakıldığında insan bir an “huzur” isteyen Dinsel İdeolojiye hak verebilir; zamanda geriye yolculuk mümkün olsaydı! “Sosyalist Devrimcilik” işçi sınıfı dışında Dinsel ve Ulusal renklere de boyandı. Sekülerizm, Milliyetçilik, Siyasal İslam, Sosyalizm kendi içlerinde yepyeni “harmanlarla” bir diğerini yok etmeye “azimli” ideolojik kamplara ayrıldı. İdeolojiler birbirleriyle akıllıca, genellikle budalaca “sentezlere” uğradı; birbirlerine “yama” oldular. Ve yaşadığımız çok “ideolojili” dünya meydana geldi.
***
Türkiye, 1920’lerde bir tarım, ticaret toplumuydu.
Nüfusun yüzde 80’inden fazlası “Neolitik Çağ’da” yaşıyordu; tarım, hayvancılık ve endüstriyel olmayan malların ticaret ekonomisine dayalı, bilinen dinsel-geleneksel değerlere bağlı bir hayat . 2. Devrim’e 1840’larda boyun eğilmişse de, “samimi” kabulleniş için 1920’leri beklemek gerekti. T.C. adını alan İmparatorluk mirasçıları “Modernite ithali” için çok çaba harcadı; ancak geç kalınmıştı; emperyalizm çağında bu “yöntemle” başarı imkansızdı. Japonya bu işe T.C.’den 100 yıl önce başlayarak “başarılı” olmuştu! Bu “başarının”, körü, körüne Moderniteye dahil olmanın cezası da 2. Dünya savaşı ile verildi.
*
Türkiye’de 1950’lerde “modern tarım” ile, tarlalara giren makinelerin işsiz bıraktığı milyonlar kentlere aktı. İlginçtir; bu ülkede dinsel-toplumsal “muhafazakârlar” ekonomik-toplumsal süreci ivmelendiren kapitalist ekonomik süreçlere,”moderniteye” ait siyaset izlerken, “sol, ilerici” ideoloji taraftarları “muhafazakâr-devletçi”, “yoksullaştırmaya” yol açan ekonomiyi savundu. Bu “zavallı” ülkede Batı-Modernite-Sekülerizm ve Kapitalizm’e ait süreçler karşısında “Devletçi-ulusçu-sol’cular” da , “İslamcı-Dinciler” kadar şaşkındı. Türkiye “ilericileri” kültürel olarak “ileri”, “gericiler ise ekonomik olarak “ilerici” pozisyondaydılar!
Bu sırada hayat akıp gidiyordu!
İstanbul’un nüfusu 1960-1980 arasında 20 yılda yaklaşık 2 kat, sonra da 1980-1990 arasında, 10 yılda yaklaşık 3 kat artıverdi! (*) Kent bu yoğun göçü kaldıramadı; “köylüleri”, kentlileştirecek zamanı bulamadı; sonunda “kent”, gelenler tarafından bir kez daha “fethedildi”.
Süreç, önce kültürel bir “fethetme” olarak gerçekleşti. Çok geçmeden bu “fethin” uyandırdığı güven ile “fethedenler”, “yerli halkın” zenginliğini sorgulatan, servetin “el değiştirmesini” sağlayabilecek bir ideolojik bir saldırı başlattı! Rakibinin “dünyasını değersizleştirerek”, onların o güne dek edindiği “dünyalıkları” hak etmediği kanaatini uyandırmak, ele geçirmek, kendine de inandırmak için ideolojisini kurguladı.
Siyasal Sünni İslamcı kapitalist; Azgın Kapitalist arzuların maskesi bir ideoloji böylece üreyiverdi; somut “ihtiyaçları” tatmin etmek üzere!
*
Bu tür sahte ideoloji yani kurgu yalanlarla kotarılan, özünde “gasp” yanı ağır basan “servet” birikim “modeli”, her zaman insanları, toplumu, siyaseti çürütmüştür. Yaşadığımız da bu çürümedir. “Kötülük kol geziyor, hızla kıskacına alıyor. Servetin biriktiği yerde insan çürüyor.”(**)
*
Bugün, ülkemiz 1920-2000 arasında yaşanılan-dayatılan, ithal edilen, sızan modernleşme, ulusallaşma, kentleşme süreci sonunda artık çok kültürlü, çok dilli bir ülke olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda.
Farklı kültürler bir diğerini “punduna getirip” yok etmenin planlarını yapıyor! Örneğin şu an egemen Siyasal İslamcıların “asıl arzusu” “düşmanını”, yok etmek değil; “biat ettirmek”! Boyun eğdirerek “muhalif kültür” toplulukların, işlerini, mallarını, birikimlerini ele geçirmek! Yandaşlarını bu ümitler içinde besliyor.
İktidar elinden gelse, seküler kültür taşıyan milyonlarca yurttaşını, “Gezi İsyancılarını”, yüz yıl önce olduğu gibi yine Suriye topraklarındaki “Der Zor’a” “tehcire” zorlayacak; gücü olsa “bizi” Suriye’deki Sünni Müslümanlarla takas edecek! Çok kültürlü bu topraklarda “çoğulcu” bir Merkezî İktidarı beceremeyecek olanlar, böylece yalnızca “Sünni Müslümanlık” kültürü üzerinden hükmetme hayalleri kuruyor.

Son yüz yıldır, Türkiye’de siyasî ilişkiler acımasız çatışmalar içinde gerçekleşti. İyi bakıldığında bu siyasî savaşlar daha çok egemen sınıfların kendi aralarındaki servet, sömürünün paylaşımına ait uzlaşmazlıklardan kaynaklanmaktadır. 1960-80 dönemi kargaşasının arkasında bile egemen sınıfların ekonomi politikalarına ait çatışma gösterilebilir; ithal ikame politikası yerine neo-liberal politikaların uygulanması gibi. 2003’den sonra da olan-biten, “Anadolu’nun Muhafazakar Sermaye” temsilcisi siyasetin iktidarı eline geçirmesinden başka bir şey değildir.
Türkiye’de burjuvazi’nin farklı kanatları, bir takım ideolojik maskelerle halkı peşine takıyor; birbirine düşman edip, “gerektiğinde” kırdırıyor! Tüm dertleri “suyun başına” oturmak; “hortumları” kendi bahçesine döndürmek!
Önümüzdeki dönemde bu değişecek görünmüyor. Yine son yüz yıla baktığımızda bu siyaset “yönteminin”, toplumun enerjisini, entelektüel emeğini, üniversite-bilim üretimini “budalaca”, sonu gelmeyecek siyasal itiş, kakışlara harcadığını görüyoruz.
***
“Bir ulus bu duruma gelince törelerini ve yasalarını değiştirmediği halde yok olmaya mahkûmdur.” (2)
2014 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarına bakıldığında bir “ortak kültürün” olmadığı görülüyor. Kazanan aday bir çok ilde %32, diğer bir bölgede % 75 alıyor. O yüzde 32 oy alınan “vilayete” de “gâvur” deniliyor; ardından bölge insanlarından saygı isteniyor; sıkılmadan “itaat” dayatılıyor!
Bu coğrafyada Merkezî İktidarlar; Doğu İmparatorluklarının Despotik geleneğini taşıyor; özgürlük düşmanı karakterleri sebebiyle, bizim gibi heterojen kültürlü toplumlarda neredeyse her zaman ekonomik, bilimsel, sanatsal, tinsel gelişmeye engel olmuşlardır. “Bağırtıları”, “Allah, Din Kitap” höykürüşleri toplumsal refah ve adil paylaşım için değil; iktidarları ve servetlerine güvence sağlayacak maske ideolojilerinin demir parmaklıklarını kalınlaştırmak; bizi arkasına tutsak edecekleri zindanın duvarlarını tahkim etmek.
Tüm Despotik Merkezi İktidarlar, iktidarlarının ve çıkarlarının sürmesi için “tek bir yaşam biçimini” dayatıyor. ” Homojenleşme ve tek tipleşme tehlikesi altındaki dünyada kültür çeşitliliğini muhafaza etmeninin gerekliliğinin altını çiziyor. … insanlığın her hangi bir kesiminin tüm dünya için geçerli olabilecek bir formüle sahip olamayacağını ve tek bir yaşam biçimi altında birleşecek insanlık fikrinin imkansızlığını… fark etmemiz gerektiğini dillendiriyor” (3)
Bir zamanlar, “kibirli” ulusalcılar en çok “cehaletin mazlumlarını” korkuturdu; üzülürdük. Şimdi, o “mazlumun cehaleti” güçlendi; zalim oldu; korkuyoruz!

İnsanların birbirlerini öldürmeye “ihtiyaç duymayacağı”; iktidardan korkmayacağı bir Birlik Modeli; ideolojik maskeli hırsızların; tahakkümcü, zorbaların kolayca tanınacağı, somut ihtiyaçlar üzerinden çatışan-yarışan toplumsal yaşama imkân verecek bir siyasal model arıyoruz! “İşçi Sınıfı devrim modelinin” de fiyaskosu sonunda geçmişe bakmak; insanlığın, bireyin özgür yaşayabileceği imkanları vaateden, sermayenin güçlü Merkezî İktidarlarına köleliğimizi “azaltma” fırsatı içeren deneyimleri, süreçleri gözden geçirmenin yararlı olacağı zaman geldi. Bu yöntem, insanlık anılarının, “herzamanki” gibi korkak ön yargılarla değil, ancak “yeni” bir bakış açısı ile çözümlenmesini zorunlu kılıyor.

4. 1000 yıllık İslam, Doğu İmparatorlukları neden yıkıldı?
“Fetihçi ahali”, bir “göçmen” gibi yaşıyor. Ülkeyi, kendinin değil, Merkezî İktidarın “mülkü” kabul ediyor; ağacını, denizini, göllerini umursamıyor, değer vermiyor. iktidar zihniyetini paylaşarak kendine “yurt” görmediği tabiatı, kentleri, evlatlarının geleceğini yağmalamaktan utanmıyor; “benim değil ki!”
“Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e bir mektup daha göndererek ‘Davete icabet edip uzun yollar geçerek memleketine geldik. Fakat sen meydanda yoksun. Padişahların hâkimiyetindeki memleket onların nikâhlı karısı gibidir. Yiğit olan ona başkasının elini dokundurmaz.’ diye yazar. (Y.S. Selim’in Şah İsmail’e mektupları.)

1000 yıllık Doğu-İslam imparatorlukları, özgürlüğün kırıntısı olsun bulunmadığı için yıkıldı; bu Merkezî İktidarlar özgürlüğün tohumlarını, küçücük fidesini tanırlar, hemen yok ederlerdi. Bu “karakteri” ile son iki yüz yıldır yaşadığı maddî, manevi sefaleti aşamadı. Artık gücü tükendi; tutunduğu yamacından, karanlık uçurumlara yuvarlanıyor. Bakınız IŞİD’i çare gören zihniyet!

1200-1600 yılları arasında Avrupa Kentlerinde yaşanılan özgürlüğün kırıntısına bile izin vermeyen Doğu Despotik İktidarları çöktü gitti. Bugün bu zalim imparator torunları, “ellerinde kalan” devletlerini “dedeleri” gibi, özgürlükleri yine boğarak yönetmeye kalkıyor. Oysa artık biliyoruz; yeni bir yıkım yaşamamak Özgür ve Özerk-Sorumlu yurttaşlarla mümkündür! Avrupa’da “1000’li yılların başlarında… Batı’da Ortaçağ’da kentler, salt kentsel alanlara özgü üretim ve ticaretle uğraşan ve yoğun nüfusa sahip yerleşim alanları olmaktan öte siyasal açıdan özerk birimlerdi.” (4)

Bu topraklarda da 1071 den sonra da özgürlük hiç olmadı. “Elinde cımbızı” olan belki bir kaç tarihsel “an” bulabilir! Bu “Neolitik Kafa” için “özgürlük” halâ dünyanın nesnel kavranması ve çözümlemesi değil, bir “keyif”, bir “serserilik” hali sanılıyor. Bu tarihin sahnesinde yer alan bir kaça “kara-komedi” anı olmalı!
T. Zeldin, kitabında bir 19. Yy. da Moskova Halkının yüzde onunun gönüllü köle olduğunu yazar. Çünkü, özgürlük zor ve yorucudur. Doğu halklarının despotik imparatorluklar altında yaşadığı 1000 yıldan sonra “buralarda” özgürlük, henüz kavranılamayan “şey”; ne görülmüş, ne de yaşanılmış!

Ve özgürlük yoksa eğer o topraklarda ne felsefî, ne sanatsal, ne bilimsel yaratım mümkündür. 1000 yıllık İslam İmparatorlukları, son 200 yılda insanlık ailesine bilim ve sanat adına günümüz dünyasının değerlerine kaynak olabilecek, “çağdaş” bilgi ve teknolojinin ilksel hali olarak hiç bir şey üretmedi!
Neden? Neden, İslamî İmparatorluklar, 1700’lerden sonra Avrupa’nın küçücük devletleri karşısında değersizleşti; paramparça ve her biri birer sömürge toplum oldular?

Milyarlarca Müslümanın kaderini çizen bu “Tarihsel süreç”, Batı ve Doğu’da bu denli farklı sonuçlara yol açan “korkunç hakikatler” üzerine, bu “kaderi yaşayanlar” arasında bulunan birisi tarafından, samimiyet taşıyan, “tarafsız” bir bilimsellik içeren bir kitap yazıldı mı? Sanmıyorum. “Her zamanki” gibi yine bir “yabancı”, bir İngiliz tarihçi 2011 de yayınlanmış kitabında bu meseleyi etraflıca ele alıyor.
Soruyor; nasıl oldu da “Avrasya kara kütlesinin batı ucundaki bir kaç küçük siyasal yapı, 1500 dolaylarından itibaren Doğu Avrasya’nın daha kalabalık ve bir çok bakımdan daha gelişkin toplumlarını kapsamak üzere dünyanın geri kalan kesimine hakim olma yoluna tam olarak niçin girdi?” (5)

N. Ferguson’un yanıtları aslında orijinal değil; yazılanlar diğer sosyolog, tarihçilerin “akıllıca” bir toparlaması. Yeniden bir toparlama yapıldığında, yalnızca üç neden üzerinde durulmasının sorunun “pratik” olarak kavranılmasına hizmet edeceğini sanıyorum;
ilk neden kuşkusuz Rekabet’tir. Avrupa Özerk Kentler arasındaki kronik savaşı da kışkırtan ve yanısıra yarışmacı olan bir rekabet.
ikincisi Merkezî İktidar tahakkümünün giremediği özerk kentlerde “özgür zanaat” ve “bilimsel” faaliyet; özerk üniversiteler.
Üçüncüsü mülkiyet hakkı ve bu mülkiyeti koruyan hukuk!

a) REKABET
1200-1600 yılları; Avrupa Kentleri arasında rekabet; savaşlar süregiderken Doğu’da İmparatorluklar Merkezî İktidar Hegemonyası ile çok güçlü savaş makineleriydi.

“… 1500’lerde Avrasya’nın doğu ve batı uçları arasında … can alıcı bir kurumsal farklılık vardı. Çin’de monolitik bir imparatorluk pekişirken, Avrupa siyasal bakımdan parçalanmış olarak kaldı… Doğu Avrasya’nın ovalarında monolitik Doğu İmparatorlukları buluşçuluğu boğarken, nehirlerle bölünmüş dağlık Batı Avrasya’da bir çok monarşi ve kent-devleti yaratıcı rekabet ve iletişime girdi… Baltık ile Adriyatik arasında Lübeck’ten Venedik’e kadara uzanan bir çok kent-devletine kadar uzanmak üzere birbiriyle çekişen neredeyse yüzlerce devlet yer alır. 14. yy Avrupa’sına yaklaşık bin siyasal yapı varken, iki yüz yıl sonra az çok bağımsız birimlerin sayısı hala beş yüz dolayındaydı… Avrupa’da küçük güzeldi, çünkü rekabeti getirmekteydi… Bir kent katedrali kulesine zarif bir yeni kadran taktığında, en yakın rakibi çok geçmeden aynı yolu izleme gereği duyardı.”
Rekabet yıkıcı ve yapıcı olabilir. Ölümcül sonuçlara da yol açabilir; katliamlara da! “Rakibini” yok etme amacı taşımayan bir “rekabet” geliştirici bir karşıtlık içerir. Toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel süreçlerde “Tez-Anti tez-Sentez” askerî, fiziksel bir terör olarak anlaşılmış, zayıfın doğrudan yok edilmesine ait faşizan zihniyeti beslemiştir. Oysa hayatın biyolojik yasaları bir “türü” zayıf, “doğaya uygunsuz” olduğu için yok ediyorsa bu, yüzlerce binlerce, hatta milyonlarca yıl sürebilmektedir. Önce rekabet vardır! Rekabet karşısında yok olan türe hayat, kendi içinde “evrim” imkanları da sunar. Bencil insan aklı tabiatın o “sabırlı” süreçlerini kendi arzularına, “müddet-i ömrü” sınırlarına indirgemiş, “o sentezi” bir an önce gerçekleştirme adına acımasızlıklarının bağışlanmasına gerekçe yapmış.
Tabiata ait “rekabet” geliştiricidir; bir “türü” hemen yok etmeyi amaçlamaz; “zamana” bırakır; “ona” fırsatlar” verir; binlerce yılla ölçülen o “vakur sabrı” taşır. “Ötekinin” varlık koşullarına ve varlığına doğrudan saldırmaz; “bir tür” dolaylı yollardan ve zamana direnemeyerek “söner.” “Ölümcül rekabet” iddiası, faşizan, totaliter, zorba imparator, sultan, kral, çar vb. adamlar ve yardakçılarının o bencil, egosal, acımasız karakterin taşındığı hasta akıllara aittir. Avcılık ve toplayıcılık 100 bin, Neolitik Devrim süreci 10 bin yıl sürdü. Endüstriyel devrim ise 0.2 bin yıldır yaşanıyor.
***
Güney Amerika’nın İspanyol’ları ile Anadolu’nun Osmanlılar tarafından fethedilmesi arasında yerli halkların akıbeti ve “fetihçilerin” kaderi arasında büyük benzerlikler var. İspanyol yağmacılar Güney Amerika’da yerli halkları kısa sürede, Osmanlı Hanedanlığı ise Anadolu topraklarındaki yerli ulusları zamanla “temizledi”! Bugün görüyoruz; Latin Amerika’nın ülkeleri ve Osmanlı’dan geriye kalan ülke “uygarlığın” çeperinde kaldı; içeri giremedi.

Güney ve Kuzey Amerika kıtalarını temsil eden, “İki gemi anlatacağım… Birinde fatihler, diğerinde sözleşmeli işçiler vardı.(abç)” (7)
Anadolu da, göçebe Türkî aşiretler tarafından ele geçirildi; burası da “Türk fatihlerin” ülkesi oldu. Güney Amerika’da “… bütün araziler taht’a ait” ti. Osmanlı’da da tüm toprakların padişaha ait olması gibi.

“İspanya yönetimi (Güney Amerika) aynı zamanda Katoliklik demekti… Buna karşılık Kuzey Amerika çok sayıda Protestan mezhebe kucak açtı… kazanım, siyasal özgürlük kadar dinsel özgürlüğe de bağlı tüccarlardan ve çiftçilerden oluşan bir toplumun yaratılmasıydı. (abç)” (8) Osmanlı İmparatorluğu da dinsel dogmaları önemsiyordu. Biliniyor, bu sebeple örneğin matbaa yaklaşık 250 yıl gecikme ile gelmişti. Diğer engellemeler, kısıtlamalara ait berbat olguların neler olabileceğini daha iyi açıklayabilecek başka bir örnek aramaya gerek olmamalı.

Güney Amerika’da bağımsızlık savaşçısı ve önder Simon Bolivar anılarında “bu toprakların” kaderini de anlatır. “Bizler… ne yerliyiz, ne de Avrupa’lıyız; bu ülkenin meşru mülk sahipleri ile İspanyol gaspçılar arasında kalan bir insan türüyüz.” Osmanlı’lar da “yerli” değildi; bugün burada, kültürel olarak yerli uygarlıklarla uzlaşamamış, fetihçi-yağmacı hırsın ürettiği karakterler arasında kalmış bir “insan türü” yaşıyor.
Osmanlı “buralı” değildi; “buralı” olmaya niyeti olmadı. Bu nedenle olmalı; Kurtuluş Savaşına bulaşmadı; ilgilenmedi. Hanedanlık kumarda “tarlalarını” kaybetmiş, toprak soyluları gibi davrandı; olasıdır; “tarlaların” sahibi olarak, kaybettiği “mülk” üzerinden “galipler” ile yaptığı anlaşmaya neden itiraz edildiğini bir türlü anlayamamıştır!

S. Bolivar’a “…göre ABD Anayasasının işlemesi için “ermişlerden oluşan bir cumhuriyet gerekliydi. Böyle sistemin Güney Amerika’da işlemesi mümkün değildi… Sonuçta Bolivar’ın düşünün demokrasi yerine diktatörlük, federalizm yerine iktidarın merkezileşmesi olduğu ortaya çıktı. (abç)” (8) Buradaki düşler de, aynı seyri izlemiştir ve izlemeyi sürdürecek mi?

Bolivar “son bir umutsuz mektup yazmıştı”; ölmeden önce 1830’da;
“… Yirmi yıl başta kaldım ve bundan sadece birkaç kesin sonuç çıkardım. (1) Güney Amerika bizim için başa çıkılmazdır. (2) Bir devrime hizmet edenler havanda su döver. (3) G. Amerika’da yapılabilecek tek şey göç etmektir. (4) Bu ülke kaçınılmaz olarak dizginsiz kitlelerin ve ardından… her türlü ten renginden ve ırktan, küçük tiranların eline düşecektir. (5) Her türlü suça batmamızdan ve tam bir gaddarlıkla tükenmemizden sonra, Avrupa’lılar bizi boyunduruk altına alınmaya bile değer bulmayacaktır…” Bu sözler Latin Amerika tarihinin sonraki bir buçuk yüz yılına ilişkin acı ama doğru bir tahmindi.” (9)
Yukarıdaki “umutsuz” mektup ile önsözde alıntılanan C. Demircinin duyguları arasındaki yakınlık, hazin ve korkunçtur. Bu “gerçeklik” duyarlı ve sorumlu bir insanı umutsuzluğa, alkole, siroza sürükler mi?

Yaklaşık 1000 yıllık bir Merkezî İktidar geleneği; “mülkün” egemenlere ait oluşu “yurttaşları” “göçmen” gibi yaşamaya sürüklemiş; “kendinin olmayan, “ağasının” topraklarında yaşayanları o coğrafyayı, tabiatı umursamayan “göçmenlere” benzetmiştir. A. Tocoqueville Merkezî, Mutlakıyetçi hükümranlıkların vatandaşlarını, bu bağlamda “buraların” insanlarını da kastediyor olmalı. “Avrupa’nın bazı ülkelerinde insanlar kendilerini göçmen varsayarak, yaşadıkları yörenin geleceğiyle ilgilenmemektedirler.” (10) Hepsi bu değil. “Tüm bunları kendinden ayrı hükümet diye adlandırdığı bir yabancının malı gibi görmektedir. Tüm bunlarla yaşadığı kadarıyla ilgilenmekte, onlara sahip çıkmak ya da onları düzeltmeyi, güzelleştirmeyi aklından bile geçirmemektedir. Bu davranış biçimini o denli ileri götürdüler ki, kendi ya da çocuklarının güvenliği tehlikeye düşse bile, kollarını bağlayıp, tüm ülkenin kendilerine yardıma gelmesini beklerler… Bu söz konusu kişiler uşaklık ve serkeşlik arasında sürekli olarak gidip gelirler.” (11)

Bir hafta sonu akşamında terkedilmiş bir Piknik alanının çöplüğe dönmüş halini gözümüzün önüne getirelim; bir kentin tertemiz bir asfalt yolunda ilerlerken, önümüzde seyreden arabanın penceresinden çöpleri pervasızca yola boca edenleri anımsayalım. Ormanlar, hastaneler, bahçeler… sahipsiz! Ülke sahipsiz! Bolivar’ın önerilerini ciddiye alan milyonlarca insan var! “… yapılabilecek tek şey göç etmektir.”
İnanılır değil; A. Tocoqueville 183 yıl önce yazmış. “… mesela, Türk boyları ülkelerinin sorunlarında hiç bir zaman aktif rol oynamamışlar buna mukabil de inanılmaz zaferler kazanmışlardır. Bunun nedeni ise kulu oldukları, uğruna zaferler kazandıkları Sultan’ın da Müslümanlık adına savaşmasından kaynaklanmaktadır.” (12) Ne hoş rastlantı! Tam da ülkeyi kullaştırmaya çalışan bir Sultan’ın, yine “yavuz” bir hırsla izlediği Suriye politikası ve yine Müslümanlık adına kurduğu ideolojik dünyanın sefaletine sürüklenirken bunları okumak!
Günümüz Türkiye’sinde yaşayan gerçekliğin, 183 yıl önceden, bu kadar “nesnel” anlatılabilmesi, bir siyasal-toplumsal ilişkiye ait YASA’nın, bir sosyolojik diyalektik gerçekliğin kavranılmış olması ile mümkün olmalı! Bu Mutlakıyetçi ve “Doğu tipi”, Yöneten-Yönetilen arasındaki diyalektik bağ’dır; nitekim yazarın bu ifadelerinin 183 yıl sonra bu ülkede doğrulanıyor olması, Merkezî, Mutlakıyetçi İktidarlara ait kaçınılmaz “hakikate” ait bir tespittir! Yapılan şey geleceği görmek değil; siyaset-toplum arasındaki diyalektik ilişkiye ait “hakikatin” saptanmış olmasıdır.
***
Merkezi iktidarların, biriktirilmiş serveti kendine, adamlarına, yandaşlarına aktarmaya çalışmasının gürültüsü büyük olur; günümüz siyasetinin acımasızlığı, keskinliği, bayağılığı da bu sebepledir. Olay aslında “sıradan” bir mal-mülk paylaşımıdır; kardeşlerin birbirini pompalı tüfeklerle katledebileceği miras kavgaları gibi! Salt ideolojik uzlaşmazlık olsaydı, bu “itiş-kakış” yalnızca TV ekranlarında eğleneceğimiz görüntüler sunacaktı.
Merkezî İktidarı ele geçirmiş ya da geçirecek “Siyasal İslamcılar” ve-veya “Sünni Mezhepçilik” ideolojisi, biriktirilmiş zenginliğin ele geçirilmesinde, soyguncuların “kar maskesi” işlevi görmektedir. Bu tür “maskeler”, servet transferine ait ilişkileri gizler; yapanların kimliği görülmezleşir; iktidarlarının ömrünü uzatır.
İdeolojisi “yoğun” siyasal hareketlere iktidarda zaman kazandıran yalnızca ideoloji değildir; o toplumun tarihten devraldığı siyasal kültür; ülke yönetimine ait gelenekleşmiş yapılanmalar-kurumlar; iktidarı ele geçirme, hükmetme meşruiyetine ait önyargılar da dönemsel olarak önem kazanacaktır. Ülkemizde 700 yıllık Merkezî İktidarlara ait “bilanço” dürüstçe ortaya konmaz! “Büyük İkramiye” kendine de çıkar ümidiyle yaşayan çok siyasetçi, siyaset uğraşı içinde olanlar; ihale, komisyon,ruhsat, ithalat izni, kariyer, TBMM kadrosu veya büfe, kadro, iş vb. bekleyenler, Merkezî İktidar modeline hiç bir zaman ciddi, etkili bir eleştiri getirmeyecektir.

“Kişinin zayıf, yurttaşların ortak çıkarlarda birleşemedikleri bir toplumda zorbaya karşı konulabilir mi? Ayak takımın yetkisinden ve de baskı rejiminden korkanlar yerel örgütlerini geliştirmelidirler. Demokratik ülkelerin aşağıda anlatılan türlü nedenlerden ötürü merkezi yönetimin boyunduruğuna gireceklerinden hiç şüphem yoktur.” (13)

Biz de bu Merkezi Yönetimin berbat diyalektiğini daha ne kadar yaşayacağız? Siyasal-toplumsal “yasaları” inkar ederek, heterojen (***) etnik, kültürel, inançsal yapımıza karşın, “çoğulcu geleneği” bulunmayan bir Merkezî İktidarı neden halâ “çekici” buluyoruz? Önce Laik-Sekülerlerin, sonra Sünni-Mezhepçi diktatörlüklerin Merkezî İktidar deneyimlerinden sonra; siyasetin doğrudan bir “zenginleşme” aracı olduğu kanıtlanmış olduktan sonra. İktidarı ele geçirenlerin her kez verdikleri sözleri unutmuş, edilen vaatler hiç tutulmamışken; “reel” siyasetin “hayaller satan” bir “Gösteri faaliyeti” olduğu her seçim sonrası yaşanmışken!
*
“Kişinin zayıf, yurttaşların ortak çıkarlarda birleşemedikleri bir toplumda zorbaya karşı konulabilir mi?” Konulamadığı görüldü; daha da korkunç olgu, kendimize yeni zorbalar aramak halâ bir siyasal faaliyet sanılıyor. Yeniden anımsatmalı; “Bir ulus bu duruma gelince törelerini ve yasalarını değiştirmediği halde yok olmaya mahkumdur.” Bu koşullarda siyasal, sosyolojik yasaları gözden geçirmenin zamanı halâ gelmedi mi?
——————————————————————————————————-
(*) Devam edecek …
b)Özgürlük-Bilim-Üniversite
c) Asya Tipi Üretim Tarzı
I MERKEZÎ İKTİDAR PARADİGMASI (3)
Merkezî İktidarların Karakteri ve “kadim” yalanları
———————————————————————————————————-
1. Gordon Childe Kendini Yaratan İnsan. sf 123 Varlık Y. 1992
2. A. Tocoqueville. Amerika’da Demokrasi. Yetkin Yayınları. 1994
3.Levi-Strauss’tan aktaran. C. Mouffe. Dünyayı Politik Düşünmek. İletişim Y. 2015 sf. 60
4. Gianfranco Poggi. Modern Devletin Gelişimi İ. sf. 54 Bilgi Ü. Y. 2014
5. Niall Ferguson Uygarlık. Batı ve Ötekiler. sf. 13. YKY 2012
6. agy. sf. 37 ve 61,64,66. 7. agy. sf. 121 8. agy. 146-147
9. agy. 149
10. 2. A. Tocoqueville. Amerika’da Demokrasi. sf. 60. Yetkin Yayınları. 1994
11. agy. sf 60 12. agy. sf. 61 13. agy. sf 63
—————————————————————————————————————-
(*) İstanbul’un nüfusu 20 yılda (1960-80) 1.5 milyondan, 2.7 milyona çıkmış; 20 yılda 1.2 milyon artış. Buna karşılık 1980-1990 arasında, 10 yılda 3 kata yakın bir artmış! (1980-2.7, 1985-5.4, 1990-6.6 milyon)
(**) OliverGoldsmith, TheDesertedVillage. 1770. (Aktaran. T. Judt. Kötülük Kol Gezerken. YKY 2010)
(***) Bugün ülkemizde bir çok kent-bölge insanı genel anlamda ve “zihniyet” olarak 19. yy aydınlanma devrimi öncesi çağlarda yaşıyor. Genelde Batı kentleri ise bir “Modernizasyon” sürecinin başında. Buralarda Kapitalist, “modern” uygarlık hayatı egemen; çıkarları turizm, ithalat, ihracat ticarete dayalı; “Modernite” ile “içli-dışlı” bir hayat tarzının içinde. Sonuçta etnik ve mezhepsel kültürler dışında, “Seküler-Laik-Batılı” ve ekonomik gereklilikler ile bir çok kent, farklı bölgesel kültür-yaşayış biçimlerine sürüklenmiş. Turizmin baskın olduğu bölgeler ile tarım ağırlıklı iller arasında, iki ayrı ülke; doğrusu iki ayrı çağ arasında görülebilecek toplumsal-siyasal seçimlerde aralarında ciddi farklıklar görülüyor. Zihninde Anadolu’nun Neolitik Kültürü ile Büyük kentlere taşınmış ve sonunda Merkezî iktidarı eline geçiri-vermiş bir siyasal yapı, ülkenin kültürel-ekonomik “motoru”, “batı’da” yaşayan seküler kültürü benimseyenlere “benim gibi yaşayacak ve benim için çalışacaksın” diyor! Diğer yanda yalnızca egemen Türk Ulusalcılığının değil, Din’in, uluslararası siyasetin dahil olduğu ve kendi “neolitik kültürünün” kıskacında “ulusal mücadele” veren Kürt Hareketi. En sonunda, ya da en başında, “Ulusal Birlik”, “Ulus-devlet” adına yine monolitik ve mezhepçi totaliter zihniyet gibi “burnundan kıl aldırmaz” bir seküler, devletçi, Türk Ulusalcı ideolojisi!
Bu “farklılıklar” bir Merkezî İktidar yapısı içinde ortaklaştırılabilir mi; birisi diğerini kısa vadede ikna edebilir mi?

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI