Devrimci Mücadele Üzerine Beş Anı Kitabı (Gün Zileli, Melih Dalbudak, Ceren Cevahir Gündoğan, Işıl Kandolu)

Mesele dergisinin Nisan 2015 tarihli 100. Sayısında yayınlanmıştır.

Neşeli ve Hüzünlü Bir Hikâye…

Enis Rıza-Ebru Şeremetli, Erikler Çiçek Açınca-Nurhak’ı Hatırlamak (A. Tuncer Sümer Kitabı), Ayrıntı, 2014

Tuncer Sümer’in anlatımlarına dayanan kitap gençliğin neşesiyle ve hatta uçarılığıyla başlıyor ve hüzünlü bir melodi gibi sona eriyor.
Kitaptan çok şey öğreniyoruz. THKO’nun tarihine ilişkin öğrendiklerimiz bir yana, 1960’lı yıllardaki devrimci gençlerin hangi motivasyonlarla hareket ettiğini, bir araya geldiklerini, örgütlenme düzeylerini fazlasıyla aşan son derece cüretkâr eylemlere nasıl kalkıştıklarını, cesaretlerini, dayanışma ruhlarını, çıkarsızlıklarını, bencil duygulardan arınmışlıklarını, kısaca o dönemin ruhuna ilişkin çok şeyi.
Tuncer Sümer’in, esprili, akıcı ve dinamik anlatımı, muhakkak ki, Enis Rıza ve Ebru Şeremetli’nin de katkılarıyla kitabın su gibi okunmasını sağlıyor.
Aslında kitaptan, o zamanki sol silahlı örgütlenmelerin ilkelliğine ilişkin epeyce eleştiri ve ders çıkarmak da mümkün ama Tuncer Sümer bunu öyle güzel bir anlatımla yapıyor ki, bu anlatımdan asla yukarıdan ve haşlayıcı ya da inkârcı bir ton çıkmıyor; tam tersine, kucaklayıcı, sevecen ve dayanışma ruhunu ayakta tutan bir sahicilikle kavrıyorsunuz olayları.
O zamanki devrimci gençlerin, silahlı mücadele sorununu, ciddiyetine uygun bir şekilde ele almadıklarına ilişkin çok örnek var kitapta. Örneğin gençlerin, bir yerden aldıkları silahları otobüsün, çantaların konduğu üst rafına bırakıp mola verildiğinde yemek yemeye gitmeleri karşısında hayretten ağzınız açık kalabiliyor ama onlara kızamıyorsunuz bile. Öylesine büyük bir inanç ve özgüvene sahip olmalarının yarattığı hayranlık, bu aymazlığı dengeleyen bir etki yapabiliyor.
Kitap, halka güvenmenin, oldukça naif boyutlara varsa da, hiç de boş bir inanç olmadığını gösteren örneklerle dolu. Koca devlet karşısında şövalyece bir cesaretle dağa çıkan gençler, zaten son derece yetersiz olan silahlarının ne derece çalıştığını bile doğru dürüst bilmemektedirler. Buna rağmen, yaşlı başlı köylüler, sırf gençlerin iyi niyetine ve cesaretine hayran oldukları için onlara yardımcı olmaktan, barındırmaktan, kalacakları mağaraları göstermekten, yemek getirmekten geri kalmıyorlar. Mustafa dayı, Cennet ana, Boruk Ali emmi, Halahort emmi (Mehmet Ali Özdoğan), gençlere yardım ettikleri tespit edilse en ağır cezalara çarptırılacaklarını bile bile bu yardımı hiçbir karşılık beklemeksizin yapan gerçek halk kahramanları. Gençlerin dağlarda dolaştıklarını, mağaralarını bildikleri halde ihbar etmeyen çobanlar da öyle.
Kitapta bazı ufak tefek bilgi hataları var. Demokrat Parti döneminde geçerli olan, milli bakiye sistemi değil, dar bölge çoğunluk sistemiydi (s. 94). Milli bakiye sistemi, en fazla oy alanın milletvekili çıkardığı dar bölge sisteminin tam zıddıydı ve 27 Mayıs Anayasası ile yürürlüğe girmişti.
162. sayfada Ercan Enç adı verilmiş. Oysa Ercan Enç o sırada dağda değildi ve daha önceden THKO ile bağını koparıp Aydınlık hareketine (TİİKP) katılmıştı. Tam o tarihte değil ama bundan kısa süre sonra (1971 yazında) TİİKP’li olarak Söke’deki Beşparmak dağlarında bulunuyordu. Sanırım Tuncer Sümer’in anlatımında geçen, Ercan Enç değil, Ercan Öztürk olmalı. Nitekim 171. sayfada ve daha sonrasında Ercan Öztürk olarak geçiyor.
197. sayfada, Mamak Cezaevi ile ilgili anlatımda adı geçen, Mustafa Cacım değil, Yusuf Cacım olacaktı.
Kitabın sonunda bir ad dizini var. Ancak saptayabildiğim kadarıyla, kitapta geçen birçok isim ad dizinine girmemiş. Ben dizine girmeyen on sekiz isim saptadım. Baştan sona bir tarama yapılsa bu sayının daha da yükseleceğini tahmin ediyorum. Elbette burada eleştirilmesi gereken, doğrudan Yayınevi redaksiyonu.

Gün Zileli

On’lardan Biri

Devrimciler Ölmez, Sinan Kâzım Özüdoğru Kitabı. Derleyen: Füsun Özbilgen. Ayrıntı Yayınları, 2015

Bob Dylan’ın 1960’larda söylediği çok meşhur bir İrlanda türküsü vardır, ülkemizde ise Can Yücel’in çevirisiyle ve onun sesinden biliriz bu türküyü:
daha kaç köyden sürülsün insan, adam oluncaya dek
daha kaç derya dolaşsın martı
bulsam diye bir tünek
daha kaç toptan atılsın gülle
harp toptan kalkıncaya dek

cevabı, dostum, rüzgârda bunun
cevabı, esen rüzgârda

daha kaç yıl kök salsın ağaç
bahar açıncaya dek
daha kaç yıl kök söksün bu halk
yerin bulsun diye hak
daha kaç aydın
ışığı görüp görmezlikten gelecek

cevabı, dostum, rüzgârda bunun
cevabı, esen rüzgârda

daha kaç can, canından geçecek
cana yetinceye dek
daha kaç el, boş açılsın göğe
göğermedikçe yürek
daha kaç tel kopsun sazlardan
bu ses duyuluncaya dek

cevabı, dostum, rüzgârda bunun
cevabı, esen rüzgârda

İşte Sinan Kâzım Özüdoğru kitabını okuyunca bu türküyü anımsadım. Çünkü bu türküler, böyle cesur, devrimci yüreklerin mücadelesi ile yazılabiliyor ancak. 3 Mart 1949’da başlayıp 30 Mart 1972’de biten 23 yıllık yaşamını, yoldaşları, ailesi, komşuları, arkadaşları anlatmaya çalışmış. Çok da iyi yapmışlar.

Bizler, yani 1980’lerde büyüyenler, eğer ailede 80 öncesinin devrimci mücadelesini anlatacak birileri yoksa, Türkiye’deki mücadele tarihini daha çok kitaplardan öğrenmeye çalıştık. Bu kitaplar da genelde romanlardı. Biyografi ve otobiyografi yazımının gelişmesiyle bu tanıklıklar, dönemin yaşanmışlıkları ile aktarılmaya başlandı. Ancak yaşamöyküsü yazmanın en büyük sakıncalarından biri de objektifliği konusundaki tereddüttür. Bir siyasi düşünceye ya da örgüte mensup kişiler kendi fikirlerini en doğru, en kesin yol olarak sunabilir, yapılan tüm hataları başkalarına fatura edebilir. Veya otobiyografi yazarken, yazar kendi cephesinden aktardığı olayların ve anıların başkaları tarafından nasıl algılandığına hiç değinmeyebilir. Dolayısıyla yaşamöyküsü yazmak bir bakıma romandan daha dikkatli olunması gereken bir konu.

Gazeteci Füsun Özbilgen’in derlediği Sinan Kâzım Özüdoğru Kitabı güzel bir çalışma olmuş. Kendisi de THKP-C davasından yargılanan ve 21 ay tutuklu kalan yazar, objektif bir çalışma yapmış. O dönem benzer politik örgütlenmelerde bulunup şimdi epey farklı yerlerde duran kişilerin de yazıları yer alıyor kitapta. Örneğin ikisi de 1972 öncesi THKP-C üyesi olan Ertuğrul Kürkçü şimdi HDP milletvekili, Kamil Dede ise İP (Vatan Partisi) MK üyesi.

Sinan Kâzım Özüdoğru ve Kızıldere’de devlet tarafından resmen katledilen devrimciler; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını durdurabilmek için THKO ve THKP-C olarak ortak bir eylem düzenlemişler, Ünye’deki radar üssünden Gordon Branner, John Law ve Charles Turner adındaki teknisyenleri kaçırarak Kızıldere’de bir evde hükümetle pazarlık edebilmeyi planlamışlardır. Ancak devletin 13 kişiyi havan topuyla, roketle yok etmeye çalışması, hatta top atışında öldüremediklerini, evi basınca mermiyle öldürmeleri sonucu devletlerin tarihine bir katliam günü, devrimcilerin tarihine ise bir direniş efsanesi daha eklendi.

Sinan Kâzım Özüdoğru, bu devrimcilerden biri. Ankara Atatürk Lisesi’nden beri şiirle, edebiyatla, okuma ve yazmayla doldurduğu yüreğini, üniversite döneminde devrimci ideallerine ve bu uğurdaki mücadeleye seferber etmiş bir genç. Kitapta Kâzım’ın devrimci mücadelesi ile insani özelliklerinin de aktarılması bana çok sıcak geldi. Kitaba yazı veren hemen herkes Kâzım’ın arkadaş taraflarını, sevgilisi Rüçhan Manas’la kurduğu candan ilişkiyi, espri anlayışını aktarıyor. O dönemin katı, soğuk devrimci profilinin içinde bu gerçekten önemli. Mesela Şaban İba bu durumdan şöyle yakınıyor: “Eski arkadaşlarımızla anılarımız söz konusu olduğunda yaşadıklarımızın yanında, özel anlar o kadar sınırlı bir şey ki. Biz birbirimizle ne pişti oynadık, ne içki içtik, ne tavla oynadık, ne birlikte kız tavladık ne de dans ettik vb. Aslında bunların hepsi bizim kuşakta vardı. Lise yıllarımız hep bunlarla geçmişti. Ancak biz devrimci olunca bunların hepsinden vazgeçtik. Kendimizi sadece ve sadece devrim ve sosyalizm mücadelesine adadık.”

Yine Şaban İba: “Silahlı mücadelenin aynı zamanda bir erkek işi olduğuna inandığımız için, kadınları küçümsüyor ve aslında bir bilgisizlik örneği olarak (oysa o yıllarda dünyada on binlerce kadın gerilla vardı) kadınlardan ‘gerilla’ falan olmaz diyorduk. Dolayısıyla sadece kentlerde sürdürülecek mücadelede kadınlara ‘yardımcı eleman’ olarak bakardık” özeleştirisini yapıyor. Bu durumun istisnalarından biri olarak Rüçhan Manas, önemli görevler üstlenen bir kadın devrimci. Bunda sanırım Rüçhan ile Kâzım’ın arasındaki aşkın epey bir payı var. O dönemki tipik devrimciler bu tür ilişkilere “derin ilişki” dermiş. Çünkü kendileri genelde kalıcı ve tutarlı ilişkilerden, sonu evliliğe giden birlikteliklerden uzak durmaya çalışırlarmış.

Kitapta FKF-Dev-Genç-THKP-C çizgisi uzun uzun anlatılmış, bana en ilginç gelen ise, Kâzım’ın Dev-Genç yerine Dev-Genç’in resmi adı olan TDGF’yi kullanma ısrarı oldu. Hatta Ankara’nın Çinçin Mahallesi’nde gecekondu halkının yönelttiği “Dev-Genç misin?” sorusuna “Dev-Genç değil, cüce gencim” yanıtına hem çok güldüm, hem de düşündüm. TDGF’yi kullanma ısrarı sanırım Türkiye’ye yapılan vurgudan kaynaklanıyor, ayrıca Dev kelimesinin büyüsüne de kaptırmak istemiyor kendisini diye.

1970’deki Dev-Genç kongresinde genel sekreterliğe seçilen Kâzım, merkezi çalışmaların başına geçenlerden biri olur artık. Bildirileri yazmak, tartışmalarda ön planda yer almak, gazetelere demeç vermek gibi parti yöneticisi görevlerini yerine getiriyor. 22 Mayıs 1970’de SBF yurdunda Nejat Arun’un, elindeki silahla oynarken Mustafa Kuseyri’yi vurması, ancak bu olayın dışarıdan içeriye faşistler tarafından açılan ateşle olduğunun iddia edilmesi üzerine olay yerine gelen polis müdürü Altan Ünal protesto ediliyor, silahı alınıyor ve darp edilerek dışarı çıkarılıyor. Bu olayda polis müdürünün “bana vuran Sinan Kâzım Özüdoğru’ydu” demesi üzerine Kâzım, Haziran 1970’de Bafa Gölü üstündeki Beşparmak Dağları’nda kalıyor. Daha sonra bu dava, SBF dekanı Muammer Aksoy’un tanıklığı sayesinde Kâzım’ın beraati ile sonuçlanacaktır.

Kitapta Ertuğrul Kürkçü’nün anlatımları epey önemli. Çünkü Kürkçü Kızıldere’den sağ kurtulan tek kişi. Tarihte bireylerin rolünü tartışarak başladığı yazısında Kürkçü, bireylerin oynadıkları rolün bazen gözden kaçırıldığını ve onların değerlerinin azımsanmış olduğunu belirtiyor ve Kâzım gibi devrimcilerin yaşamaları durumunda toplumsal ve politik koşullar üzerinde önemli etkileri olabileceğini savunuyor. Kürkçü, Sinan Kâzım’ı “benden bir yaş küçük olmasına karşın, sanki on yaş daha fazla yaşamışçasına hayat hakkında her şeyi bildiğini bilmek; sert sosyal ve politik mücadeleler içinde kabalığa kaçmadan sert olmayı ondan görerek öğrenmek; acemilik eseri, kaçınılması neredeyse imkânsız gençlik yöneticiliği hatalarımın onun tarafından hemen kapatılacağının güveniyle hata yapmaktan korkmaksızın mücadele edebilmek; Sinan Kâzım’ın çevresine yaydığı ışığın içinde yaşamış olmak ne büyük ayrıcalıkmış” cümleleri ile yâd ediyor.

Kâzım’ın ağabeyi Emin Özüdoğru’nun anlatımlarının da kitaba epey katkısı olduğunu görüyoruz ve Kâzım’ı ne kadar sevdiğini. Ailecek Sivas’tan Ankara’ya gelmek zorunda kalmaları, Kâzım’ın okuma azmi, işyerinde yaşadığı sorunlara karşı kardeşini hep kollamaya çalışması ve bir gün bir MİT personelinin Emin Özüdoğru aracılığıyla Sinan Kâzım’a muhbirlik teklif etmesi. Kâzım’ın buna cevabı şu oluyor: “Yanlış kişiyi seçtiğini söylediğimi söyle.” Emin Özüdoğru kitapta yer alan diğer yazısında da Kâzım’ın öldürüldüğünü duyduktan sonra yaşadıklarını aktarıyor. Bu yazıda da devletin bakış açısını ve gaddarlığını çok net görüyoruz. Cenazeyi taşıyacak tabut, araç bile bulamamak, Ankara’da cenazenin ellerinden alınarak polis tarafından gizlice gömülmesi, ancak bir ay sonra mezar yerini öğrenebilmeleri gibi örnekler ne yazık ki bu toprakların aşina olduğu rezaletler.

Kitapta Sinan Kâzım’ın lise dergisine yazdığı yazılar da var, özellikle Düğüm başlıklı yazı, onun edebi ve felsefi tarafını ortaya koyuyor. O yıllarda bir dönem Sinan Kâzım’ın ayakkabı boyacılığı yaptığını anlatan ilginç bir anı Atatürk Lisesi’nden arkadaşı Gün Zileli’nin yazısında yer alıyor. Kâzım, Gün’e boya sandığının çekmecesinden Gorki’nin Benim Üniversitelerim kitabını çıkarıyor ve devrimcilerin sokaktan yetişmesi gerektiğini söylüyor. Her kitle hareketinin içinde yer aldığını ama herhangi bir örgüte bağlı olmadığını belirtiyor. MDD-SD çekişmesinin detaylarını da arkadaşına soruyor. Ama ilerleyen yıllarda SBF kantininde karşılaşmaları aynı sıcaklıkta olmuyor, Zileli’ye göre, “demek ideolojik savaş dalgası, artık arkadaşlıkları da silip süpürüyordu. Çok tehlikeli bir gidişti bu, çok.”

Ayakkabı boyacılığının detaylarını Yıldırım Türker’in yazısından öğreniyoruz. Annesi ile Sinan Kâzım arasındaki konuşmalardan ve Kâzım’ın zaman zaman onların evinde saklanmasından, Rüçhan Manas’la birlikte onlara gelişlerinden tanıyor Türker, Kâzım’ı. Hatta Sinan Kâzım, Kızıldere’ye yola çıkmadan önce Türkerlere selam göndermeyi ihmal etmiyor.

Sinan Kâzım’ı ortaokul yıllarında kendilerine ders çalıştırması ile hatırlayan iki komşusunun anlatımları, Sinan Kâzım’ın lisede yazdığı şiir, Füsun Özbilgen’in Rüçhan Manas’ı anlatan yazısı, değişik dönemlere ait fotoğraf ve gazete haberleri ile kitap, hem Sinan Kâzım Özüdoğru’yu tanımamızı hem de Kızıldere’de devletin gerçekleştirdiği katliamı değerlendirmemizi sağlıyor. Dönemin Balyoz Başbakanı Nihat Erim, anılarında Kızıldere ile ilgili olarak şunu yazmıştı: “Akşam saat 18:00’de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30’da nasihatin etkisi olmadığını ve devamla bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.” Yıllar sonra da bir büyüğümüz “kadın da çocuk da olsa gereği yapılacak” demişti, değil mi? Onlar gereğini ancak öldürerek yaptıklarını sanadursunlar, öldürerek, sakat bırakarak, tehdit ederek, işten atarak mücadele eden insanları yıldırdıklarını zannetsinler, bu ülkenin devrimci geleneği sloganlardan, anma günlerinden çok daha fazla şeyi ifade ediyor. Neyi mi?

Cevabı, esen rüzgârda.

Melih Dalbudak

… Çünkü Unutulamazdı

Sayme Koşar, Unutulmayan, Bezuvar Kitaplığı, 2014

“Anti faşist sloganlarla Elazığ’ı inlettik. Bir meydana geldik, yürüyüş sona ermek üzereyken ortalık karıştı, silahlar patlamaya başladı. Eşim/yoldaşım bana gelerek ‘Tabancayı ver’ dedi. ‘Bir namussuzluk yapacaklar!’ Ben polisin onu yakalamak için bir oyun oynadığını düşünerek vermedim silahı. Gitti kısa bir süre sonra tekrar geldi, kararlıydı, silahı verdim. Yanında Ahmet vardı. Ayrılırken bana: ‘Burada bekle, bir yere ayrılma, seni buradan alacağız!’ diyerek gittiler. Bir ateş cehennemiydi. Bir bakkal dükkânının önünde durdum. Her taraftan farklı silahlardan çıkan sesler! Bekledim, bekledim… Silah sesleri kesildi. Az sonra öteden gelen iki genç kadın soluk soluğa yanımdan geçerken dediler: Kortejin en uzun boylu adamını vurdular. Anladım ki vurulan benim fidan boylum, can yoldaşım, hayat arkadaşım, henüz altı aylık bebeğimin bir daha göremeyeceği babasıydı. Ben ne sordum, onlar ne cevap verdiler, hatırlamıyorum. Kortejde dönüp baktığım görünüm çakıldı gözlerime: ‘Kortejin en uzun boylu adamını vurdular.’ Canımı, yoldaşımı, sevdiğimi! Uğruna nice köprüleri yıkıp nicelerini kurmaya durduğumu; kim, neden, nasıl vurabilir?” (s. 123)
Kürt siyasi gruplarından Sterka Sor adlı hareketin içinde yer alan Ali Rıza Koşar’ın 20 Şubat 1978 günü, Elazığ’da vuruluşunun öyküsünü, eşi Sayme Koşar, yıllar sonra, Bezuvar Kitaplığı tarafından basılan Unutulmayan adlı anı kitabında böyle anlatıyor. “Yürüyüşün en uzun boylusu” Ali Rıza Koşar’ı, yazarın sorularıyla soracak olursak, kim, neden, nasıl vurmuştu? Kitabın sonraki sayfalarından, Ali Rıza Koşar’ın, olaydan kısa süre sonra bölünerek Dev-Sol adını alacak bir grubun (ancak o sırada Dev-Genç içindedirler ve bu örgüt adına hareket etmektedirler) mensupları tarafından vurulduğunu öğreniyoruz. Sayme Koşar’ın, Ali Rıza Koşar’ın vurulma anına ilişkin anlatımı ise şöyle:
“Yürüyüşün bitiminde katılan bütün gruplar devrim andı içmişler. Anti-sömürgeciler Kürtçe ant içmek isteyince Dev-Yol mensupları buna engel olup; ‘ant mant yok, bitti.’ Demişler. Yoldaşım bunun devrimci namusa sığmadığını söyleyerek konuşmak istemiş; ‘tamam’ demişler. ‘Gel konuşalım!’ Ve birkaç adım sonra, Sosyal Sigorta Hastanesi’nin altında yakın mesafeden vurmuşlar… O olaydan kısa bir süre sonra Dev-Yol bölündü; katil katillerin aralarında bulunduğu grubun Dev-Sol diye örgütlendiği söylendi.” (s. 125)
Bugün bütün eğilimleriyle birlikte sol hareket ana dilde eğitim başta olmak üzere Kürt dilinin özgürlüğü için mücadele ediyor. Aslında o gün de sol fraksiyonların yüzde doksan dokuzu sanırım Kürtçenin baskı altına alınmasına karşıydılar. Peki, devrimci andını bir de Kürtçe okumak isteyen Ali Rıza Koşar neden engellenmiş, engellenmeyi bir yana bırakın, neden bu yüzden oracıkta infaz edilmiştir? Bence bunun tek bir izahı var, o da sol içi fraksiyon çatışmalarıdır. Herhangi bir fraksiyon, ister Türkçe ister Kürtçe olsun, kendi ant içme ritüelini “bozan” bir davranışı, otoritesini sarsacağını düşündüğü için ne yazık ki “cezalandırma” yoluna giderdi. Hele bu “bozma” Kürtçe yapılmışsa, “cezalandırma” katlanırdı. İşte Ali Rıza Koşar’ın hiç yoktan ve körü körüne katledilmesinin nedeni ve nasılı buydu.
Kitabın tanıtımına en çarpıcı ve ibret dolu bu olayla girdim. “Vurulan yer söylenir”miş ve yazar da vurulduğu yeri, eşinin/yoldaşının öldürüldüğü anı kitabın en etkili satırları olarak kaleme almış. Bununla birlikte, Sayme Koşar’ın kitabında böyle bir an anlatımı şeklinde olmasa da yine son derece etkili sahneler var. Yazarın anılarından, o dönem devrimci fikirleri benimseyen genç bir öğretmen adayı kızın nasıl bir içtenlikle ve hiçbir kararsızlık göstermeden kendini davaya adadığını son derece canlı bir şekilde izleyebiliyoruz.
Dersim’in ıssız bir köyünden çıkıp Mardin Kız Yatılı Öğretmen Okulu’na gitmek ve orada öğretmen adayı olarak okumak, bugünden bakınca bir köylü kızın şansı gibi görünebilir ama aslında belli bir yaşa kadar köyünden burnunu çıkarmamış, Türkçeyi okulda öğrenmiş bir kız çocuğu için uzaktaki bir yatılı okula gitmek, bilinmeyene bir yolculuk, üstelik ana baba evinden uzakta, hüzünlü bir yolculuktur.
Mardin Yatılı Kız Okulu neyse de, DTCF’nin Tarih bölümünde okumak üzere Ankara gibi büyük bir şehre gelmek ve yol, iz bilmediği bu koca kentte tutunmaya, okumaya çalışmak… Yazar, azmiyle ve okuma tutkusuyla bunun da üstesinden gelir. Üstelik, sadece okumaya ve başarıya koşullanmış bir öğrenci değildir. Evet, okulunu aksatmaz ama bir yandan da dönem gençliğini etkileyen sol ve devrimci fikirlere de sarılır ve bu davanın sıkı takipçilerinden biri olur, eylemlere, yürüyüşlere, etkinliklere katılmaktan geri kalmaz.
Sonra öğretmenlik ve evlilik… Alevi bir aileden gelen bir kız olması, Elazığlı Zaza-Sünni bir aileden gelen Ali Rıza Koşar’la evlenmesinin önüne bir engel olarak çıkar. Hem de her iki taraftan birden. Kendi ailesi Zaza-Sünni bir ailede ezileceğini söyleyerek karşı çıkar; Ali Rıza’nın ailesi ise, bu okumuş Alevi kızının nasıl olup da kendilerine “tenezzül ettiği”ne akıl erdiremez ve işin içinde bir “bit yeniği” arar. Sayme isyancıdır, ailesine kafa tutar ve onlara evliliğini kabul ettirir, fakat Sünni aileye gelince tuhaf bir biçimde isyanı sona erer ve “itaatkâr bir gelin” haline gelir. Çelişkinin kendisi de farkındadır ama bunun üstesinden nasıl geleceğini bilemez.
“Mazgirt’ten, evden kötü ayrılmıştım. Babam hiç yüzüme bakmamış, üvey annem tepeye, bahçe kapısına kadar gelerek gözyaşlarıyla uğurlamıştı beni. Yeni aileye bu şekilde dâhil olmak tuhaftı. Kendi ailesini bir çırpıda terk edip çıkan ben, yeni ailenin her dediğine boyun eğer oldum, gerçekten tuhaf bir durumdu.” (s. 108)
Sayme Koşar, ülkenin belli başlı bütün çelişkilerini varlığında barındıran ve yaşayan birisi: Dersim’in ıssız bir köyünde, yoksul bir ailede doğmak hayata baştan sınıfsal bir ezilmişlikle başlamak demektir. Böyle bir sınıfsal eziklik kadın olmanın zorluklarıyla el ele gider. Alevi olmak ise, egemen Sünni kültür göz önüne alındığında yine bir dışlanmışlığı getirir. Sünni Zaza bir Kürtle evlenmek Sayme Koşar’ın etnik kimliğinin çizgilerini iyice belirginleştirir ve sertleştirir. Belki de bütün bu kimlikler onu sola yöneltmiştir ama solcu olmak da bir başka dışlanma ve ezilme sebebidir.
Unutulmayan, insanın içine yara gibi işleyen bu toplumsal bölünmüşlükler yumağıdır belki de.

Ceren Cevahir Gündoğan

20 Şubat 2015

İlle de Özgürlük

Adnan Keskin, İlle de Mavi, Ayrıntı, 2. Basım 2015

Geçen yıl Köln’de geçirdiği bir kalp krizi sonucu kaybettiğimiz Adnan Keskin’in 1978-1988 yıllarını kapsayan, Artvin Cezaevi’nde başlayıp nereye gittiği belli olmasa da özgürlüğe doğru ilerlediği kesin olan bir arabada sona eren anıları, kanımca hem yanlış bir şekilde “1978 kuşağı” diye anılan, devrimci mücadeleye 1970’li yıllarda girişen devrimci kuşağın ruh halinin ve mücadelesinin, Şavşat ve Artvin bölgesinden çok güzel bir anlatımı, hem de bu kuşağın özgürlük tutkusunun destansı bir öyküsü.
Steve McQueen’in baş rolünü oynadığı Great Escape-Büyük Kaçış (1963) adlı film, Nazilere esir düşen bir grup İngiliz askerinin Nazi hapishanesinden heyecan dolu kaçış öyküsünü anlatır. Bundan aşağı yukarı kırk yıl sonra çevrilen, yönetmenliğini Roman Polanski’nin yaptığı, başrolde Adrien Brody’nin oynadığı, Pianist-Piyanist filmi (2002) de keza Nazi’lerin çevirdiği Yahudi gettosundan kaçan müzisyen Wlaydlaw Szpilman’ın heyecan dolu kaçış ve hayatta kalış öyküsünü anlatır. Bunlar, elbette gerçek hayat hikâyelerinden kaynaklanan filmler ve anlatımlar. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Adnan Keskin’in arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı iki cezaevinden (Artvin ve Erzincan cezaevleri) kaçış ve özellikle Erzincan Cezaevi’nden kaçtıktan sonraki aşağı yukarı bir aylık kaçma ve hayatta kalma öyküsü, yukarıda sözünü ettiğim filmleri bile kat kat geride bırakıyor. O ne muazzam örgütlenme ve birlikte hareket etme bilinci, o ne dikkat ve ayrıntıları düşünme duyarlılığı, o ne özgürlük tutkusu ve azmidir. Adnan Keskin, ölmeden önce armağan ettiği kitabıyla bize, özgürlük tutkusunun en sert kayalardan bile güçlü ve dirençli olduğunu anlatmış, aslında özgürlük mücadelesi tarihine eşi görülmedik ve her anı nefes kesen, gerçeklerden oluşan altın bir sayfa hediye etmiştir. Elbette eşi Neşe Keskin, kızı Çağla Keskin ve arkadaşı Doğan Akhanlı’nın katkılarıyla.

Kitap bu yönüyle çok değerli ama yalnızca bu da değil. Aynı zamanda Adnan Keskin’in anıları bize, o dönemki gençlerin, yani “78 kuşağı”nın mücadelesinden, Şavşat-Artvin-Fatsa üzerinden çok önemli kesitler vermektedir. Kitap sayesinde, o dönem devrimci gençliği harekete geçiren güdüleri, halkla ilişkilerini, birbirleriyle dayanışmalarını öğreniyor, kısacası dönemin ruhunun kokusunu alıyoruz. Tabii daha özelde de o zamanki Dev-Yol hareketinin örgütlenmelerinin ve mücadelesinin bir kesitinin resmi, ayrıca o dönemde devlet güçlerinin, MHP’li faşist militanlarla açık işbirliğini ve devrimcilere destek veren yerel halka ve köylülere nasıl baskı uygulandığına ilişkin epeyce anlatım da var kitapta. Bilindiği gibi, Şavşat-Artvin-Fatsa bölgesi devrimci mücadelenin Dev-Yol aracılığıyla bir hayli geliştiği ve yerel halkın desteğini aldığı bir bölgeydi. Özellikle Terzi Fikri Sönmez’in belediye başkanlığında devrimci mücadele, halkla birleşmenin çok olumlu örneklerini ortaya koyuyordu. Bu yüzdendir ki, kitapta da anlatıldığı gibi, 12 Eylül darbesi, bu bölgede, bir ay öncesinden “Nokta Operasyonu”yla başlatılmıştı. Darbeyi planlayan devlet, bu çıbanbaşını, bir ay sonra ülke çapında yürürlüğe koyacağı yöntemlerle ezmeyi önemli bir hedef olarak seçmişti. Adnan Keskin’in kitabından, bu son bir ayda devrimcilerin devletin operasyonlarına karşı özverili direnişlerini de (Adnan Keskin’in verdiği rakamla kırktan fazla kayıp vererek) adım adım izliyoruz.
Dahası, Adnan Keskin’in duygusal dünyası, aşkı, bir genç olarak o zaman olayları yorumlayışı, hatta yazım tarzı bile bize o dönem devrimci gençliğinin duygu ve düşünce dünyasına, aşka bakışına ilişkin epeyce ipucu sunuyor. Bu anlamda kitap, o dönemi inceleyenlerin önüne oldukça kapsamlı bir dönem ruhu malzemesi sermektedir.

Adnan Keskin’in anı kitabı, belki de bir roman kurgusu gibi kaleme alındığından olabilir, daha çok destansı direnişlere ve olağanüstü cezaevi kaçış öykülerine yoğunlaşıp devrimci mücadelenin hata ve eksiklerini ele almaktan bir ölçüde uzak durmaktadır. Hiç eleştiri yok değil. Örneğin 337. sayfada yapıldığı gibi, hareketin, kadrolarını fazlaca dağıtıp 12 Eylül’den sonra gerekli direnişi gösterememesini eleştiren satırlara rastlanmaktadır; öte yandan, lisedeki edebiyat öğretmeni ve kitapçı Ender Hoca’nın, kitabın baş kısımlarında, devrimci gençlere özellikle kültürel gerilikleri ya da monolitik tutumları nedeniyle yönelttiği eleştiriler de az değildir ama bunlar on yıllık çok önemli bir mücadele dönemini anlatan 462 sayfalık bir kitap açısından yetersiz kalmaktadır. Oysa, bildiğimiz gibi, o dönemki devrimci mücadele (bütün fraksiyonlarıyla birlikte) ne kadar büyük bir direniş ve destan ortaya koymuşsa bir o kadar da önemli hatalar yapmıştır. Hatalardan da öte, o dönemki devrimci mücadelenin bütünü bünyesel birtakım hastalıkları, monolitik tutumları ve kültürel gerilikleri içinde barındırmaktaydı. Adnan Keskin gibi duyarlı ve politik hesaplardan uzak bir devrimciden daha eleştirel bir tutum beklemek hakkımızdı diye düşünüyorum. Ama bir yandan da, belki bu kadar duyarlı ve hatta duygusal olması, eleştirellik bakımından onun elini kolunu bağlamış olabilir diye düşünmekten de kendimi alamıyorum.
Kitabın anlatım açısından da atlanmaması gereken bazı hataları söz konusu. Kısaca belirtecek olursam, kitaptaki fazlasıyla romantik bazı cümleler ya da betimlemeler yer yer melodrama kaçıyor. Birkaç örnek vermem gerekecek sanırım: “düşlerimizi hançerlemeye…” (s. 61); “Masmavi elbiselerini gökyüzü boyunca soyunuvermiş olan güneş…” (s. 72); “Kurumaya bırakmış olduğu yürek bahçesini…” (s. 113); “O ceylan gözü yüreğinde bin dalın bin çiçeği açmıyordur artık….” (s. 259); “Yürekleri serçe yuvasıydı sanki…” (s. 348); “Yıllarca süren bir yangında cayır cayır yanmaktı hasret…” (s. 392)
Bir eleştiri de yayınevine ve düzeltmenlerine. Kitapta çok sayıda tashih hatasına rastladım. Burada bunların örneklerini vermem uzun sürer ama sadece bir hatanın kitapta kaç kere tekrarlandığına ilişkin bir örnek vereyim: “Tabii” sözcüğü kitapta yanlış bir şekilde tam 21 kere “tabi” diye yazılmış.

Gün Zileli

Yüreklerimizdeki Çukurlar…

Şükran Lılek Yılmaz, Ali Ekber Yürek, Ben Dünyayı Değiştirmeye Talibim, Dersim Yayınları. 2014.

Dersim ismini ilk kez üniversitede Sevim’den duymuştum. Gıdiklerini, gıdikleri otlattığı dağlarda kurduğu hayalleri anlatırdı bana. Sonra küçükken ezberledikleri devrimci marşları. Annesinin Zazaca anlattığı masalları Türkçeye çevirirdi, geceleri kulağımızda bu masallar ve hayallerimizle birlikte uyurduk sınav geceleri sıcak evlerinin ders çalıştığımız küçücük odasında. Yıllar sonra Dersim coğrafyasını gördüğümde çok etkilenmiştim. Düzgün Baba’nın kıvrımlı yollarında boğazıma oturmuştu bölge kadınlarının, erkeklerinin 1938 hikâyeleri. Bir kayanın dibine bıraktım gözyaşlarımı ve bir mum yaktım. Bir hayır vardı Dersim’in dağlarında, yüreğimin sızısını almıştı. Dersim kadınları beni hep çok etkiledi, yaşamı dönüştüren güçleri… Yine böyle etkileyici bir kadın, Şükran Lılek Yılmaz katledilen dayısının ardından onun anısına bir kitap yazmıştı.
Çok sevilen devrimci dayılar için bir şeyler karalamak ne kadar zordur oysa ki. Bellekler zayıftır, küçüksündür, hayransındır, onun hakkında hikâyeler dinlersin, gittikçe devleşir kıvırcık saçlı, esmer, cesur dayılar. Ve yeğenlerinin yüreklerinde hiç ölmezler. Lılek’in dayısı Ali Ekber Yürek gibi.
Samanlıktan bozma ilkokullar, otlatılan gıdikler, evin bitmeyen işleri. Yoksulluk. Çexperiye’de doğmuştur Ali Ekber. Ortaokula Ovacık’ta gider. Dersimli aileler çocukları okusun, memur olsun isterler, yoksulluktan tek kurtuluş umududur bu çünkü. Ailelerin tuttuğu soğuk evlerde okunur. Odunlar köyden gelir. Mum ışığında dersler çalışılır, öğretmen mum lekelerini yağ lekeleri sanır, azarlar. Öğretmen olmak için çırpınan bir yürek, öğretmen lisesini kazanamaz. Tunceli Lisesi’nde liseyi okur, belki bir akraba sahip çıkar, bir oda verir, sıcak bir oda, rutubetsiz. Sıcak yemekler.
Derken Tokat Eğitim Enstitüsü, devrimci düşüncelerle tanışma, İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu TKP-ML saflarına, ardından Devrimci Halkın Birliği’ne katılma. Propoganda amaçlı köyleri dolaşma, yazılama yapma. Ve görev yeri Ovacık Nenku köyü. Oradan Aşağı Kozluca köyünde yeni görev. Orada Tonyalı bir kadın, Nigar, dost, yoldaş, belki sevdiceği. Söylenmemiş, gizli kalmış ama öğrencilerinin hissettiği, sevgi kokan, paylaşım kokan bir ilişki. Ovacık’ta deşifre olduğunu düşünüp görevinden ayrılma, öğrencileriyle vedalaşma, onların son kokusunun üstünde kalışı. İllegalite. Artık yeni bir ismi var, Musa. Elbistan’da Musa yaşamı, farklı farklı evlerde kalma, giysileriyle yatma. Ovacık’a gizlice gitme, arkadaşları, akrabaları görme, Nigar’la saatleri değiştirme. Artık Nigar’ın saati onda, onunki de Nigar’da. Annenin veryansınları. Amca torunu Hatice’ye gizli gittiğini duyan annenin beyaz tülbentini yere atışı, artık eve dön demek bu, kesinlikle eve dönmelisin. Dönmez dönülmez ki bu yoldan.
Gizli gizli kalınan evler, Yoldaş ablada yıkanan gömlekler, artık Nigar’ın saati Yoldaş Abla’da, Yoldaş’ın saati de Musa’da. Evlerde sığınaklar. Yoldaşı der ki, yoldaşlardan birinin ağabeyi gözaltına alınmış, bilir bu evi. Garip bir rahatlık yakalanan her devrimcide olan, sığınağa girmez, soğuktur çünkü. Alırlar götürürler o akşam askerler. İşkence yerleri boldur Maraş’ta, spor salonu, yol su elektrik idaresi, bir de Yusuf Haznedaroğlu’nun sesi. İşkence yaptıklarına böğüren, ölüm kokan sesi.
Ali Ekber’e ağır işkence yaparlar. Onu kum torbalarıyla döverler, buz gibi suyla dolu havuza sokarlar, sonra kırbaçla döverler. Askıya alırlar, öleceksin derler ona hep, öleceksin, konuşmadığın için öleceksin. Yoldaşlarıyla yüzleştirirler, Yoldaş ablayla yüzleştirirler, tanımıyorum der Ali Ekber, kitapta asıl adını öğrenemediğimiz Yoldaş abla yıllar sonra çocuğunun adını Ali Ekber koyar, sır vermeyen yoldaşı anısına. Dayanamaz 24 yaşındaki vücudu, nasıl dayansın. Boğarlar onu, ölüm nedeni bellidir. Devletin resmî evraklarında “asfiksi”, intihar etti derler, o daracık hücrede nasıl intihar eder insan, sorgulamaz yoldaşları, dostları, akrabaları, ailesi sorgularda söyleyemez, dile getiremez, korkarlar 12 Eylül’ün karanlık gölgesinden. Yoldaşları derler ki, işkencede çözüldü, derler ki intihar etti, derler ki örgüt kararı, cenazesine gidemezsin.
Akrabaları, arkadaşları, köylüleri uğurlar onu, yoldaşları yanında değildir. Arkadaşı Hıdır Eren’in dediği gibi, “Tek yapabildiğim kendimi bırakıp ağlayabilmek. Sonraları bir arkadaşımın başucunda kendini sınırlamadan ağlamanın bir cesaret olduğunu öğrenecektim.”
Arkadaşlarının anlattığı o hızlı hızlı konuşan, hızlı hızlı yürüyen, örgüte para sağlamak için define kazıp bundan utanan, sonra inşaatlarda çalışan, ağaç kesen örgüte emeğiyle para sağlayan Ali Ekber, o yardımsever, sevecen, örgütlerin, aşiretlerin kavgalarında arabuluculuk yapan, hep gülümseyen, arkadaşı Hüseyin Tekin’in anlatımıyla, karşısındakini küçümsemeyen, uzlaşmacı davranan, o zamanlar “liberal” olarak tanımlanan tavırlara sahip devrimci, işkencehanede öldürüldü.
27 yıllık sessizlik nasıl bozulur? Bir kadın Dersimliyse, aklını yüreğini bir meseleye takmışsa sessizlik bozulur. Kitabın ilk bölümü 15 Kasım 2008’de Atılım gazetesinde Lılek Yılmaz’ın dayısına ait bir haberi okumasıyla sessizlik bozulur, dayısına ait saat bir yoldaşındadır. Lılek için ilginçtir bu haber, dayısına kavuşacak mıdır? Bir saatin peşinde bir hikâye yazılır mı? Yazılır. Saatler birleşir, yıllar sonra Utanç Müzesi’nde. Aile dava açar Ali Ekber’i öldürenlere. 2010 yılında işkencecilerin, konsey üyelerinin, rapor veren doktorların yargılanmasını isterler. Mezar açılır, anne feryatları, bütün kadınlar anne olmuştur mezar açıldığında, ikinci bir ölüm ne zordur, ikinci kez ölümle yüzleşmek. Savcı, yıllar geçmesi nedeniyle kemiklerin üzerinde hiçbir iz kalmadığını söyler. Tanıklar vardır, ölüsünü görmüşlerdir Ali Ekber’in, morluklarını, üzerinde yanan sigara izmaritlerini, çöken göğüs kafesini, tanıklıklar yetmez işkencecilerin yargılanmasına. Belleklerdeki iz yeterli gelmez devlete.
Kitabın ilk bölümü, yazarın dayısıyla ilgili haberi görüp dayısının saatinin peşine düşmesinin hikâyesiyle başlıyor. Yazar, bu bölümde yargılama süreçlerini, dayısına dair kendi duygularını anlatıyor. Sonra dayısının hayatı ve onu tanıyanların tanıklıklarının yer aldığı bölüm geliyor. Kitabın en sonunda Ali Ekber Yürek ile ilgili çıkmış haberler, resmi evraklar vs. yer alıyor. 12 Eylül’ün katlettiği 24 yaşında, inançlı bir yüreğin hikâyesi diğer hikâyeleri görünür, bilinir kılınmasının önünü açar umarım ve 27 yıllık suskunluk bir çığlığa döner hikâyelerini bilemediğimiz canlar için. Çünkü arkadaşı, meslektaşı, yoldaşı, sevdiceği Nigar’ın söylediği gibi:
“Yüreğimde bir çukur açıldı ve Ali Ekber Yürek o çukurda kaldı.”
O çukurlar bir daha açılmasın diye yüreklerimizde.

Işıl Kandolu

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI