ogürsel / I MERKEZÎ İKTİDAR PARADİGMASI (1)

“İnsanlar… Bitkileri de ehlileştirmeyi öğrenmenin ardından kendi buluşlarının kurbanı oldular. Sabanı sürmeye, ekini istiflemeye, kumaş dokumaya ve yiyeceklerini kaplarda pişirmeye, dolayısıyla, ayrı zanaatlarda uzmanlaşmaya başlar başlamaz, dünyanın tüm nimetlerini tekeline almaya kararlı küçük bir azınlık için çalışmak zorunda buldular kendilerini… Toprağı işleyenler asiller, ve savaşçı çeteleri tarafından sindirildiler, hayatlarının bağışlanması için mahsulün bir bölümünü onlara bırakmaları, maruz kaldıkları şiddete ara verilmesi karşılığında diğer ülkelerin yağmalanmasında kullanılmaya rıza göstermeleri gerekti…” (1)

Yerleşik tarım uygarlığı ve hayvancılığın öğrenilmesi, takas-ticarette kullanılacak “fazla ürün’e” yol açtı. Bu “iyi mi”, “kötü mü” oldu; bunu hiç bir zaman bilemeyeceğiz! Ama hikayemiz o bir avuç “ürün fazlasını” üretmekle başladı; bu “bir avuç” ürün fazlası o “koskoca imparatorlukları” kurdurdu!
Günümüz “uygarlığı” insanlardan çalınmış gasp edilmiş bu artık ürünün, belli ellerde bir sermaye-zenginlik birikimi aracılığıyla meydana geldi. Çok acı çekildi! Kullandığımız en ileri teknolojik cihazlar, milyarlarca insanın akıtılmış kanı ve gözyaşının ürünüdür. Oldu çok kez!
Ama artık “varacağımız yere” de geldik!

Öyle müthiş, yaratıcı bilim ve teknoloji imkânlarına eriştik ki, sömürü ve tahakküm gereksiz hale geldi; bilim ve teknolojiyi ”insanın-tabiatın yararına” kullanabilen ve nüfus artışı dengelenmiş her toplum sınırlı mekânlarda bile kendini döndüren bir ekonomi ile “özgür toplum birimleri” yaratabilir; Mars’ta bile koloni kurma projesi ulaşılmış bilimsel düzeye ait bu iddianın tartışılmaz kanıtı sayılmalı!

Sorunumuz artık “üretici güçlerin gelişmesi” değil!
Dünyamızda, üretici güçlerin daha fazla gelişmesi bundan böyle gezegeni herkes hem de tüm sınıflar için yaşanılmaz kılacak. Milyar doları olan da kaçacak yer bulamayacak! Marks burada da mı yanıldı yoksa?
Üretici güçler insan mı? Çok fazla oldu! Makineler, robotlar, ileri teknoloji mi? Var olan teknoloji bile neredeyse insanı gereksiz kılacak!
*
Bugün sorunumuz öncelikle, bilim ve teknolojiyi kâr için değil, insanlığın ortak yararı için kullanılabilecek “dünyaya” götüren yolu veya yöntemleri “keşfetmek”; ikincisi de insan türünün “aptalca” artışının önlenmesi gibi görünüyor?
Şimdilik ve acil olan sorunumuz bir avuç aç gözlü “kapitalist maniac’ın”, uluslararası Emperyal şirketlerin kâr hırsı ile tüm gezegeni mahvetmesini ve burada, Doğu’da, Afrika’da, İslam Dünyasında, “Köleci toplum” gelenekleri içinde yaşayanların, aynı zamanda “karşıt episteme’yi”, yenidoğan bebekleri yaşatan Modernite dünyası ve imkanlarını da kullanan toplumların “fütursuzca” çoğalmasını önlemek görünüyor. Örneğin Mısır’ın 100 milyona ulaşan nüfusunun yüzde 60’ının 30 yaşın altında olması, bu “iki episteme’nin” birlikte aynı toplumda yaşıyor olmasına ait korkunç bir sonuçtur. Bu yaş dağılımı “saçmalığı”, siyasete ait “saçmalıkları” da koşullayacaktır.
Merkezî iktidarlar sanıldığının aksine, bu “maniac’ları” önleyebilecek “büyük” güç değil, doğrudan suç ortakları olan yapılardır. Yerel-özerk yönetimler ise bu “patolojiyi” ve hayatın gerçek süreçlerini doğrudan yaşayan birimler olarak “kendini daha sağlıklı” kılacak etkin refleksleri gösterebilir.

1. Merkezî İktidarlar, imparatorluklar, gelişen üretimin “artık ürününü” gaspetme “geleneği” üzerinde doğdu.

Güneydoğu Anadolu’da, Mezopotamya’da, yurdumuzdayız!
Yaklaşık 30.000 yıl önce “terkettiğimiz”, sonra o dönemlerin her göçebe kabilesi kadar yağmacı ve acımasız savaşçılar olarak, 1071’de, bin yıl önce geri döndüğümüz; yerli “uygar” halklara boyun eğdirerek “fethettiğimiz”; yurdumuz yaptığımız; insanlığın ilk uygarlıkları yarattığı topraklardayız…

“Ve işte böylece, bu koca, koca yiğli (alüvyonlu) ovalar ve ırmak boyu düzlük alanlarda, toprağı sel sularından kurutmak, tarlaları sulamak, yerleşme alanlarını korumak için sosyal örgütleri birleştirmek… gerekiyordu. … gerekli hammaddeleri sağlamak için de Mısır, Sümer ve İndus havzasında yaşayanlar bir tür düzenli ticaret ya da takas yöntemi kurmak zorundaydılar. Toprak verimli olduğundan gerekli malları kolayca ithal edebiliyorlardı. … Çok geçmeden de götürülüp, getirilen malları koruyacak askerler, giderek çetrefilleşen alışverişleri kaydedecek yazıcılar, çatışma ve çelişmeleri çözümleyecek resmi görevliler de gerekecektir. Artık MÖ 3000 yıllarına gelindiğinde arkeologların Mısır, Mezopotamya ve İndus vadisi için çizdikleri resim basit çiftçilerden oluşan küçük toplumlar değil, çeşitli meslek ve sınıfları içeren devletlerdir.” (2)
Devlet’ler, kent devletleri tarım ve ticaretin belirli bir aşamasında ortaya çıktı. Bir “artık ürün”, insanların tüketebileceğinden çok, gasp edilebilecek, yağmalanacak biraz “fazla ürün” ortaya çıktıktan sonra…
*
Günümüzden yaklaşık 5000 yıl önce ortaya çıkan “devlet” olarak tanımlanan organizasyonlar, öncelikle büyücüler, rahipler, askeri şefler, toprak sahipleri ve tüccarların çıkarlarını koruma ve geliştirmenin bir aracı olsa da, üretimin böyle bir toplumsal örgütlenme içinde daha “işlevsel” olduğu görüldü ve “2. Devrim” yerleşti. “İkinci bir devrim, kendi kendine yeterli küçücük köyleri, yan endüstri ve dış ticaretle ek geçim kaynağı sağlayan, düzenli biçimde Devlet örgütüne sahip kalabalık kentler durumuna getirmişti.” (3)
Bu küçücük kent devletleri komşu halklarıyla savaşarak, boyun eğdirerek farklı dil, din, renkte insanların yaşadığı milyonlarca kilometrekarelik alanlara yayıldılar Yağmacı, fetihçi, halkları köleleştiren, tüm bir kenti kılıçtan geçiren “eski” İmparatorluklar çağı binlerce yıl sürdü. “Çoğunlukla 2. Devrim zorla yaygınlaştırılmış, emperyalizm gücüyle benimsettirilmiştir.” (4)
Daha o zamanlar farklı toplumsal gelişme modeli yaratacak iki ayrı “uygarlık modeli” ortaya çıkmıştı. “Sümer’de ekonomik birim kent’tir; çevresinde tarlalar, köyler vardır ve kendi başına işlevini sürdürebilir. Mısır’da tam tersine, bu birim firavunun öz malı olan krallıktır…” (5) Anadolu toprakları, Doğu İmparatorlukları, Latin Amerika “Firavun Modelini” seçti. 1200-1600 yılları arasındaki Avrupa halkları ise “Sümer kent devleti modelini.” İkinci uygarlık şekli, Modernizasyon sürecini yaşadı.

“Tarihteki en başarılı haraç sistemlerinden birini uygulayan Romalılar, imparatorluğu oluşturan, himaye altındaki yabancı topraklardan topladıkları haraçlarla yüz binlerce kişinin işi gücü bırakıp devletten beslenmesini mümkün kılmışlardı.” (6) Günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi! Merkezi iktidarı ayakta tutan “ayaktakımını besleme” ilkesidir. Söylenmişti, “Roma ayaktakımıdır!” Unutulmamalı; ayaktakımı, emekçi, yoksul olanlar değil, üretim süreçlerinden kopmuş, salt sadaka, bahşişlere ümidini bağlayan, üretim, çalışmaya ait ahlaki dünyadan da kopmuş olanlardır. Türkiye “ayak takımının” iktidarı belirlediği zamanları yaşamaktadır! Bu yüzden söylemlerdeki “Kasımpaşalılık” biçemi bir tesadüf değil, yaşanılan bu siyasal gerçekliğin somut kanıtıdır. Bu nedenle ki seçim dönemleri tembel, sorumsuz, sadakacı, beleşçi ruhun kutsandığı zamanlardır; işçilerin, emekçilerin, kalifiye kadroların, çalışkan özgeci insanların oy toplamı her zaman pek azdır çünkü!
İlk Demokratik yönetim (köleleri saymazsak) antik Yunan Kent Devletlerinde başlamıştı. Daha sonra İmparatorluklar dönemi içinde böylesi küçük devletçiklerin yaşama şansı olmadı. İnsanlık tarihinin günümüz uygarlığını yapan ekonomik-kültürel gelişmelerinin fideleri, binlerce yıl doğan, büyüyen, çöken imparatorluk yapıları içinde değil küçük kent devletlerinin toprağında boy verdi.
***
Uygarlık, kent’tir. Kent içinde yaşanılan hayata ait ilişkiler, üretilen maddi ve manevi ürünler o uygarlığın ölçüsünü verir.
Binlerce yıl önce Demokrasi kentlerde başladı. Şimdi katılımcı ve daha dolaysız bir demokrasinin yeniden oldurulabilmesi için her bir kent’in kendine ait “rengi” taşıyacak bir hayatı kurabileceği, bilgisel-bilimsel-teknolojik imkanlara ulaşabildik; “kölelerimiz” de var; Makineler-robotlar!

2) “Bizimkisi bir İktidar Hikâyesi!”;“hep karanlık/hep karanlık” içinde yaşanılan. Sonuncusu, bir “Feodal delikanlının, Burjuva hayalleri!” Sonunda nikâhı kıydı ama… İmam nikâhıydı; kayıtlara geçmeyecek!

Türkiye 1960’lardan başlayarak kültürel ve sonra, etnik olarak “bölünmeye” sürüklendi.

1920’lerde yüzde 80’i köylü olan toplum, 1960’lardan sonra kentlere akmaya başladı. Göçün hızı yüksekti; kentlerin kültürel “sindirimi” ise yavaş. Kentler, örneğin, İstanbul ve Ankara bu “büyük lokmayı”, ağzında döndüremedi, “çiğneyemedi”. Çok “büyüktü”!
Kırsal kültüre teslim oldu!
Doğu’da binlerce yıldır unutulmuş, “kimsenin olmadığı oralarda” Kürt’lerin yaşadığı öğrenildi! “Pandora’nın Sandığı” açılmıştı; Türklere ve Kürtlere ait tüm kötülükler ortalığa saçıldı! Sünni mezhepçi iktidar da o sandıktan çıktı.
*
Üçe bölündük; üç “inatçı”, üç ayrı “dünya görüşü”, üç ayrı “episteme” içinde yaşamak isteyen üç topluluk; geleneksel dinsel çoğunluk; seküler, modern kentliler ve ulusal haklarını isteyen Kürtler olarak! Bu “üç paradigma” arasında da boşlukları dolduran yığınlar, biraz Müslüman, biraz seküler; azıcık Türk’çü, çok Atatürk’çü; çok Müslüman, çok nobran; Çok Türk’çü azıcık Müslüman; çok sol’cu, biraz Türk’çü; sol’cu ve Kürt’çü; Kürt’çü ve Müslüman; Laik ama Türk’çü de… Sünni ve biraz Türkçü! Çok mu karışık; demiştik ya “Pandora’nın Sandığı” açıldı!
*
Son 80 yıl, eğer ki, refah sağlayan ekonomi-politika ile buraya gelseydik… Bu farklılıklar “zenginlik” olarak görülür, karşılıklı enerji veren siyaset ve karşılıklı “dalga geçme” malzemesi olabilirdi. Olmadı. Tarihten ders almamak tam da bu değil mi? Bu işi zamanında beceremeyen, Ulusçu, Kemalist, Laikçi siyasal “episteme’ciler”, bugün yeniden 1920’lere dönüp, bu işi yeniden denemek üzere “izin” istiyorlar. Yüz yıl sonra yeni bir “fırsat” arıyorlar! Tarihin kucaklarına bıraktığı en uygun koşulları değerlendirememiş olanların yeni bir şansları olur mu? Hayat sandıkları kadar cömert ve aptal değil!
*
Tarihin yonttuğu devasa toplumsal sistemlerle mücadele edenler her zaman “nankör” ve küçük insanların aşağılamasından kurtulamamıştır. 1920’lerin Modernite Devrimini yapanlar, 6 yıl sonra büyük kapitalist bunalımın içinde buldular kendilerini. 4 yıl sonra da Hitler Almanya’da iktidara geldi. Yanlarında da Stalin’in SSCB’si! Dünya savaşa gidiyordu ve 1923’den 16 yıl sonra 2. büyük, çok büyük savaş koptu. Savaş bitti ve Türkiye’de taklitçi, “naif” Modernite Paradigması’nın beynine, “geleneksel İslamcı, muhafazakar” paradigma nakledildi. 1950’lerin DP’si. Haksızlık etmemeli; her hangi bir “nakil” zorunluydu; önceki “beyin” 1930’larda bile kendini “bahtının rüzgarına” terk etmişti.
*
Bu topraklarda her zaman Merkezî İktidarı eline geçiren parayı, serveti kendi kabilesine, partizanlarına, egemen sınıfa aktaracak bir ekonomik siyaset üretmeyi önceledi; son iktidar Sünnî mezhepçiliği de bu “geleneği” bir kez daha kanıtladı. İdeoloji ‘leri, farklı görünse de hep aynı amaca hizmet etti; “servet transferinin” gerçekleştiği sahneyi izleyici-seçmenlerden gizleyen o “kırmızı-beyaz” perde işlevini gördü.
2000’lerde yeniden anlaşıldı ki, bu ülkede Merkezî İktidar hala çoğulcu, demokratik, alt kültürlere izin verecek olgunluğa ulaşamamıştı. Kusur “şahıslarda” değil, bu coğrafyanın tarihsel deneyim sefaletine aitti! Bu topraklarda, Avrupa’da olduğu gibi, 400 yıl, 1200-1600 yılları arasında yaşanılmış bir “Standestaat” kültürü, özerk kent yönetimleri yaşanmamıştı. Ekonomi politiğin doğası gereği bu özerk kent devletlerinin üzerinde kurulan Merkezî “demokratik” Hükümranlıklar, burada hiç olmamıştı; Türkiye 600 yıl süren, Din’in de yedeklendiği “hikmetinden sual olunmaz” Sultanlar tahakkümünden, bir seküler Tahakküm Cumhuriyetine geçivermişti. 2003’de de bir başka T. C. çuvalına “tıkılmak” bir rastlantı değil, tarihsel bir kaçınılmazlıktı! Bu topraklarda özgüvensizlik, aşağılık kompleksi ve tahakkümün şefi olmak arasındaki sınırlar belirsizdir! En solda bile kendine önder, lider arayan çok insan var!
Gelenektir; sağ-sol fark etmez! “Mehdi’yi” beklemek; “peygamberi” aramak; “yüce-şanlı” önder arzulamak; “semalardan inerek” adalet dağıtacak bir Merkezî İktidar için dualar etmek… o toplumun özgüveninin halâ gelişmemiş olduğuna, halâ birlikte bir şey yapamayacağına ait acz itirafıdır; kendine ve “yurttaşlarına” güvenemeyen biat kültürünün sürdüğünü gösterir. Kuşkusuz, nedeni, her zaman olduğu gibi tarihsel’dir. Hepimizin ezberi bu.

Bu kadim topraklar, 8-10 bin yıldır ne kentsel, ne Merkezî bir “demokrasi” görmedi. Yaklaşık son 700 yıl kesintisiz bir Merkezî iktidar hükmünde geçti, gitti. Suretleri değişen ama yöntemi değişmeyen tahakkümcü zorbaların egemenliği altında yüzlerce yıl yaşandı. Hep köle, hep tebaa, hep serf, hep reaya, hep zımnî, hep kul olarak! Bir elin parmaklarından daha az sayıda “iyi niyetli” ama geçmişin ve koşulların tutsağı “önder” adamlar da “temel düzeni” değiştiremedi. Değiştiremezdi; “yurttaşların”, kişisel sorumluluklarını ihmal ederek tüm süreci “Mehdî, Önder’e” terk etme kolaycılığı karşısında ne “Mehdî” ne “peygamber” hatta ne de “Tanrı” ne yapabilir ki? Tocoqueville’yi anımsayalım. ” Kanaatimce merkeziyetçi yönetim uygulandığı toplumlarda kişileri yıldırır, şevklerini kırar.” Yumurta-Tavuk ilişkisi gibi; Merkezî İktidar mı yurttaşların özgüvenini yok eder; özgüvensiz topluluklar mı Merkezî İktidarı ister?

Bu yazının da amacı bu; Özgüvenli Yurttaşlar olalım ve Merkezî İktidar yerine yerel, demokratik, özgürlükçü, her biri kendi içinde komünal toplumlara da izin veren kent demokrasileri kuralım.
*
Merkezî İktidarı eline geçirenler genellikle statükocu, kimi zaman da “gerici” oldu! Gerici, “kötülüğünden” değil, “ileriye” gidilecek yolları bilmediği için “gericiydi!” “Gerici”, kendi ruhunda elbette “gerici” değildi; kendine anlatılmış masal gerçekliği “hakikat” sanarak, insanlığın mutluluğunu “geçmiş zamanlara” dönüldüğünde bulacağı inancıyla, önceki yüzyılların hayatını yeniden yapabileceği yanılsamasını taşıyan elbette çoğu “iyi” insanlardı. Tabiatın, hayatın temel öğretisini öğrenememişti; yazık ki öğrenmek de istemiyordu; inkar ediyordu; iman aklı onu mahvetmişti.
“Aynı ırmakta ikinci kez yıkanılamazdı!” Amacı “ırmakları tersine akıtmaktı!” “Allah’ın izniyle” o “ırmaklar” tersine de akardı… Oysa “Allah” bizi Tabiata “emanet etti” ve gitti; artık Tabiat’tı insanların ve tüm canlıların Tanrısı! Ve “ırmaklar” hiç bir zaman “tersine akmayacaktı!” Bu “hakikat” de kuşkusuz öğrenilecek; geride yüzlerce milyon Müslümanın cesedi, milyarlarca kahırlı hayatı kaldıktan sonra elbette!
—————————————————————————————————————–
1. Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi. 1. Basım 1998. Ayrıntı Y. sf 141
2. Gordon Childe. Kendini Yaratan İnsan. 4. Basım 1992. Varlık Y. sf104
3. G.Childe sf. 79
4. agy. sf. 126
5. agy. sf. 121
6. T. Zeldin. sf 141

  • Soru sor

  • YAZI DETAYLARI